23 Haziran sonrasını konuşalım [Ahmet Dönmez]

Yarınki İstanbul seçimine dair öngörümü çok önceleri paylaşmıştım. (31 Mart seçimi öncesi yazdığım “Erdoğan, 31 Mart’tan sonra eski sisteme döner mi?” başlıklı yazı ve 22 Mayıs tarihli, “Recep Tayyip Erdoğan’ın karanlık bir kaç günü” başlıklı yazıda İmamoğlu’nun kazanacağı tahmininde bulunmuştum.)

Elbette yanılabilirim ama son gün itibariyle görüşlerimde bir değişiklik yok.

Dolayısıyla bu yazıda yeni bir tahminde bulunmak yerine daha çok 23 Haziran sonrasını ele almak istiyorum.

****

Diyeceksiniz ki ‘Daha seçim olmadı ki! Henüz sandıklar açılmadan neden İmamoğlu kazanmış gibi konuşuyorsun?’

Doğru ama seçimin sonucunu ben değil, Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi ilan etti ki zaten.

Son günlerdeki muhakemeden yoksun çıkışları, netice üretmekten uzak çaresiz çırpınışları, kendi ayağına sıkan konuşmaları bunun en güçlü göstergesi.

Seçimi kaybettiğini bağırıyor adeta.

Aylarca bir beka söylemi tutturup da Öcalan’dan medet umar hale gelmenin izahı ne olabilir?

“Bizi seçmezseniz kapınıza su faturanızı PKK’lı teröristler getirir” deyip de son gün PKK’nın liderine sarılmanın başka bir açıklaması var mı?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, kendi adaylarına oy verilmesini isterken “Kandil’in önünde bizim boynumuzu eğdirmeyin” diye sesleniyordu. Şimdi Öcalan’ın önünde diz kırıp boyun eğiyorlar. Muhayyel bir mektubu Anadolu Ajansı’ndan servis edip Kürtlere “Aman oyunuzu İmamoğlu’na vermeyin” mesajları salıyorlar.

****

Sadece bu mu?

İmamoğlu’nun açığını arayıp da bulamayınca “Valime it dedi” basitliğine sarılmasından da mı belli değil?

Küçükken kapı komşusu Müşerref Abla’ya küfredip durduğu için babasının tavana astığı Recep Tayyip Erdoğan, normalde valiye ‘it’ denmesini sorun mu eder? Kendisinin valilere yaptığı ‘it-köpek’ muamelesinin yanında… Mesela bir zaman “Valilelere, PKK’lı teröristlerin üzerine gitmeyin talimatı verdik” deyip sonra da “Bana mı sordular” türünden açıklamalarla onları ortada bırakmıştı.

O yüzden de kendisinin Soma’da acılı vatandaşı tartaklarken “Niye kaçıyorsun lan İsrail dölü!” diye bağırmasından tutun da bakanının “Çok da şeyimdeydi” herzesine kadar onlarca ‘şeyini şey ettiğimin şeyi’ ortada iken şimdi kalkıp “Valime it dedi” diye tekrarlayıp durması tamamen çaresizliğinden.

****

Aynı AKP Genel Başkanı Erdoğan, 31 Mart’tan önce de Millet İttifakı’nın Ankara adayı Mansur Yavaş’ı ve seçmenini tehdit etmişti. “Seçimlere girebilse dahi, seçimden sonra bedelini kendisi ödeyeceği gibi Ankaralılara da ödetme durumuna düşürür” demişti.

Mansur Yavaş her şeye rağmen seçildi.

Şimdi de benzer şekilde İmamoğlu’nu tehdit ediyor. “Benim başkanlığım nasıl düştüyse onunki de düşer” diyor.

Mansur Yavaş nasıl kazandıysa İmamoğlu da her şeye rağmen kazanacak.

Yani şu açıklama, Erdoğan’ın kaybetme korkusu nedeniyle nasıl bir demans yaşadığını ve beyin küçülmesi rahatsızlığının hangi evrelere ulaştığını göstermiyor mu?

5 yaşında bir çocuğun muhakemesi bile şu lafları ettirmez insana.

Ekrem İmamoğlu’na vuracağım diye 20 yıl ekmeğini yediği ‘Allah’ın lütfu’ 4 aylık hapis cezasını bile sıfırladı başkan.

Yani diyor ki, “28 Şubat zihniyeti sırf benim önümü kesmek için başkanlığımı düşürdü, ben de senin önünü kesmek için hapse attıracağım.”

Tersten bakarsak, 28 Şubatçıların kendisi ile ilgili bu tavrını da meşrulaştırmış ve haklı göstermiş oluyor.

1999’daki 4 aylık Pınarhisar tutukluluğunun siyaseten önünü nasıl açtığını bilen bir insan, Ekrem İmamoğlu’na aynısını söyler mi?

Söylüyor işte.

Dert söyletiyor.

Biri sosyal medyada yazmıştı; öyle bir panik yaşıyor ki korkudan bütün düğmelere aynı anda basıyor.

O yüzden diyorum, seçim sonucunu Erdoğan’ın kendisi ilan etti bile…

****

Kısacası, çok büyük bir sürpriz olmadığı müddetçe bana göre netice belli.

Öyleyse biz 24 Haziran sonrasını konuşmaya başlayalım derim.

Benim buradaki öngörüm de yine bazı ezberlerin bozulacağı yönünde…

Bir çok görüşün aksine ben Erdoğan’ın agresifleşmeyeceğini düşünüyorum.

Tam tersine uysal, uyumlu bir görüntü çizecektir.

31 Mart akşamı ve sonraki bir kaç gün çizdiğine benzer bir şekilde…

Öncelikli ve uzun erimli hedefi, iktidarını korumak olacaktır.

Bunun için de sosyoloji ile savaşmak yerine gerekli mesajı aldığı izlenimini veren bir seyir takip edecektir.

Geniş tabanlı Türkiye ittifakı konusunu yeniden gündeme getirecek ve yeni ittifaklar kurmayı deneyecektir.

AKP içinden yeni partilerin kurulmaması için farklı hamleler yapacak, reddedemeyecekleri daha büyük makamlar teklif edecektir.

İkna edemediğini korkutmaya çalışacak ama asıp kesme, vurup kırma görevini başka aktörlere devredecektir.

Çünkü aynı anda düğmelerin alayına basma babüklüğünü sürdürmek zorundadır.

Bazı bakanları ve kurumları üzerinden korku ve tehdit üretmeye devam edecek, kendisi ise mülayimi oynayacaktır.

Daha doğrusu oynamaya çalışacaktır.

Ama hırsı ve siyasi demansı yüzünden bu çizgisini fazla muhafaza edemeyecektir. Kendisinden dengesiz ve insan aklı ile mütenasip olmayan yaveler dökülmeye devam edecektir.

Elbette daha ötesi, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin nasıl bir tavır takınacağına bağlı.

Ondan da her türlü muvazeneden pâk-mantıktan uzak hareket sadır olabileceği için, seneye bu vakitler yine seçim yazıları yazıyor olabiliriz.

Üstelik arkasında en çok duran uluslararası şebekelerin bile kapalı kapılar ardında Erdoğan için ‘at sineği’ dediği bir dönemeçte…

[Ahmet Dönmez] 22.6.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

İstanbul'un öteki yüzü

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) kararı ile üç ay geçmeden İstanbul'da yeniden sandığa gidiliyor.

Bugün 10 milyon 560 bin 963 İstanbullu, mazbatası YSK tarafından 6 Mayıs'ta elinden alınan Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu 21 adaydan birini 5 yıllığına yeni büyükşehir belediye başkanı olarak seçecek.

16 milyon kişinin yaşadığı, 11’i devlet 51 üniversitenin olduğu, trafiğe kayıtlı 4 milyon 170 bini aşkın aracın bulunduğu İstanbul'da pek çok başlık acil çözüm bekliyor.

TRAFİKTE DÜNYA 2'NCİSİ

İstanbul dünyada en çok trafik sıkışıklığı yaşanan şehirler listesinde 2'nci sırada. Ulaştırma analizleri konusunda uzman olan INRIX’in raporuna göre, geçen yıl İstanbul’da bir şoför yılda ortalama 6,5 gününü trafikte bekleyerek geçirdi.

Araştırma, 38 ülkedeki 220 şehirde yapıldı ve sonucuna göre İstanbul’da trafik sıkışıklığı bir önceki yıla göre yüzde 6 arttı.

HAYAT KALİTESİ AÇISINDAN 130’UNCU SIRADA

Mercer’ın beş kıtada 231 şehri kapsayan yaşam kalitesi araştırması İstanbul'a dair çarpıcı verileri açığa çıkardı. Hayat kalitesi en yüksek şehri Viyana olurken, İstanbul 130’uncu sırada kendine yer bulabildi.

EN GERGİN ŞEHİRLERDEN BİRİ

PRNet’in 146 ülkeyi esas aldığı araştırmasına göre, İstanbul dünyanın en stresli 30’uncu şehri oldu. 2018 yıllında ‘İstanbul ve stres’ kelimelerini barındıran bin 911 haber yapıldı.

Haberlerde, İstanbulluların en çok konut ve kira ücretlerinin yüksek olması, trafik yoğunluğu ve hayat pahalılığından şikâyetçi olduğu kaydedildi.

HALK İÇİN ÇOK PAHALI

The Economist Intelligence Unit’in (EIU) dünyanın en pahalı şehirleri araştırmasına göre; İstanbul’un turistler için ucuz, yerli vatandaş için pahalı bir şehir.

EN KÖTÜ PUAN ÇEVRE ALANINDA

Şehirleri; kültürel yapı, hayat pahalılığı, güvenlik, çevre ve ekonomik güç gibi alanlarda inceleyen Mori Memorial Vakfı’nın 2018 raporuna göre, İstanbul 44 şehir arasında 34’üncü sırada yer aldı.

İstanbul ekonomik güç olarak 44 şehir arasında 32’nci oldu. Güvenlik ve hayat pahalılığı gibi kriterlerin rol oynadığı kategoride 35’inci sırada yer alan İstanbul en kötü puanı çevre alanında aldı. İstanbul bu alanda 44 şehir arasında 40’ıncı sırada bulunuyor.

YEŞİL ALANDA SON SIRADA

Birgün'ün haberine göre en az 15 metrekare olması gereken fert başına düşen yeşil alan miktarı İstanbul'da kavşak, mezarlık ve bulvar gibi alanlar da dahil olmak üzere 5,98 metrekareye geriledi.

World Cities Culture’ın son raporuna göre ise İstanbul, sahip olduğu yüzde 2.2’lik yeşil alan oranıyla 34 şehir arasında son sırada.

HAVA KİRLİLİĞİ TEHLİKELİ SAFHADA

PM10 (Partikül madde) ve SO2 (Kükürtdioksit) kaynaklı hava kirliliği yaşayan illerin başında İstanbul geliyor. Çevre ve Sağlık Birliği hazırladığı bilgi notunda Avrupa’nın havası en kirli on şehri arasında yer almasa da İstanbul’da da hava kalitesinin tehlikeli boyutlara ulaşmış durumda olduğunu belirtti.

PM ortalaması İstanbulluların hayat kalitesini olumsuz etkilemeye devam ediyor

YEDİ GÖKDELENDEN BİRİ İSTANBUL'DA

Dünyanın en büyük yapı bilgi kaynaklarından Emporis’in verilerine göre Türkiye’de yapımı tamamlanmış olan gökdelenler hesaba katıldığında Avrupa’da İstanbul’dan daha yüksek şehir yok.

İstanbul bu yapılarıyla dünyada da 22’nci sırada. 1994’e kadar sadece 4 gökdelenin bulunduğu İstanbul’da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı ile birlikte en az 117 gökdelen yapıldı. Bu gökdelenler, şehir ile simgeleşen silueti bozdu.

Haliç Metro Köprüsü ile Mimar Sinan’ın eseri Süleymaniye Camii ve tüm Haliç siluetinin görsel bütünlüğü yok edildi.

KOMŞUNUN SUYUNA MUHTAÇ

BBC’nin araştırmasına göre su kıtlığı çekecek 11 şehirden biri İstanbul. Yıllık 1 milyar metreküp olan İstanbul’un su ihtiyacının yüzde 55’lik kısmı Düzce’deki Melen Çayı’ndan, yüzde 15’lik kısmı ise Trakya’da bulunan Kazandere ve Pabuçdere barajlarından karşılanıyor.

Yani İstanbul, komşu illerin suyuna muhtaç hale geldi. Uzmanlar, su toplama havzalarının yapılaşmaya açılmasından acilen vazgeçilmesi çağrısında bulunuyor.

İSTANBUL'DA İŞSİZLİK ARTIYOR

Dr. Ergün Demir ile Güray Kılıç’ın derlediği bilgilere göre; İstanbul’da son 1 yılda 500 bin kişiye işi kaybettirildi. Demir ve Kılıç’a göre, tablo şöyle:

2,5 milyon kişiyi asgari ücretle yoksulluk şartlarında yaşıyor. Gençler eğitimden ve istihdamdan uzaklaştı. İstanbul’da çalışanların sosyal güvenlik kapsamında bakmakla yükümlü oldukları kişi sayısı 6 milyon 200 bin 804.

2018’de İstanbul’da herhangi bir kapsamda sosyal güvencesi olmayan, çalışmayan, SGK’dan gelir ve aylık almayan, 18 yaşını doldurmuş ve öğrenci olmayan 1 milyon 101 bin 573 kişi mevcut.

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu’nun (İKK) hazırladığı bilgi notu, İstanbul'da yaşananları özetler nitelikte:

VALİDEBAĞ: 1’inci derece doğal sit alanı, Anadolu Yakası’nın en büyük ikinci yeşil alanı, ‘çılgın projelerle’ yapılaşmaya açılmak istendi.

MARTI PROJESİ: Projenin kıyı çizgisine ve kent siluetine zarar vereceği uyarılarına rağmen yapılmaya başlandı. İskeleleri dışında proje iptal edildi. Kamu zarar uğratıldı.

SEVDA TEPESİ: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi, Suudi Arabistan Kralı’nın talebiyle Sevda Tepesi’ne yapılaşma için imar izni verdi. Planlar TMMOB İKK’nin itirazları sonucu mahkemeden döndü.

YASSIADA: İmara açılabilmesi için torba kanun ile özel hükümler getirildi. Gerçekleştirilen inşaat faaliyetlerinin sonucunda Yassıada’daki doğal hayatın ve kültür mirasının adeta ‘canına okundu’.

HAYDARPAŞA: Gar ve limanı, çevresiyle kruvaziyer liman, ticaret ve turizm alanı olarak kullanılmak istedi. Yapılan itirazlar sonucu tarihi gar otel olmaktan ‘şimdilik’ kurtuldu.

SULUKULE: Kentsel dönüşümle tescilli binalar yıkıldı. Soylulaştırma politikalarıyla birlikte bölgenin özgün değerleri yok edildi.

TARLABAŞI: Kentsel dönüşüm ile yüzlerce mahalleli zorla tahliye edilerek yerinden edildi.

KURBAĞALIDERE: İBB tarafından yürütülen ıslah çalışması, yıllardır bitirilemiyor.

ÇILGIN PROJELER: 3'üncü havalimanı, Kanal İstanbul ve 3'üncü Köprü’nün kesiştiği noktadaki Arnavutköy’de 2.7 milyon metrekarelik arazi imara açıldı.

Mega projeler için yapılan çevre katliamına tarihi mirasın yok edilmesi de eklendi. Korunması gerekli kültür varlığı olarak tescilli Karaköy Yolcu Salonu ile Paket Postanesi, Galataport için yıkıldı.

20 BİN FUTBOL SAHASI BÜYÜKLÜĞÜNDE YEŞİL ALAN TEHDİT ALTINDA

İlk defa 2011 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın "çılgın projesi" olarak kamuoyuna Kanal İstanbul; Karadeniz’den Marmara Denizi’ne kadar tüm coğrafyayı onarılmaz bir biçimde etkileyecek hasar ve yarılma meydana getirme tehdidi taşıyor.

Projenin toplam maliyetinin 20 milyar dolar olması beklenirken köprü ve havalimanları gibi yatırımlar da hesaba katıldığında toplam maliyetin 100 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor.

Uzmanlara göre, projeyle yaklaşık 20 bin futbol sahası büyüklüğünde doğal orman yok olacak. Proje ile tüm nüfus ve istihdam dengesi altüst olacak. Kanalın yapım, işletim maliyeti ve geri ödeme süresindeki dengesizlikler sebebiyle kanal telafisi imkânsız kayıplara yol açacak.

YENİ HAVALİMANI İÇİN 1 MİLYON AĞAÇ KATLEDİLDİ

7 bin 650 metrekarelik alana yayılan ve yap-işlet-devret modeli ile yapılan İstanbul Havalimanı için Kuzey Ormanları yok edildi. 1 milyon ağacın kesildiği belirtilirken, projenin ihalesi Mayıs 2013’te 52 milyon liraya Cengiz-Mapa-Limak- Kolin-Kalyon ortaklığına verildi.

29 Ekim’de açılışı yapılan yeni havalimanında ise sorunlar bitmek bilmiyor. Havalimanı şehrin merkezine kilometrelerce uzakta. Uçakların "rüzgâr" sebebiyle havalimanına inememesi ise hâlâ hafızlarda.

ULAŞIMA ÇÖZÜM OLMAYAN KÖPRÜ

İstanbul trafiğine çözüm bulmak için yapıldığı iddia edilen 3’üncü köprü trafiğe çözüm olmadı. Köprü ve bağlantı yolları inşaatı sırasında doğal alanlar tahrip edilip, ormanlık alanlar, su havzaları tahrip edildi.

Bölge, yapılaşma tehdidi ile karşı karşıya. 2017 yılında, “3'üncü köprüye ‘hayır’ diyenleri yeni tanımıyoruz” diyen Erdoğan, 1995’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken üçüncü köprü yapımını intihar olarak nitelemiş ve “Bu intihardır, cinayettir. İnşallah bu proje olmaz.” ifadelerini kullanmıştı.

TOPLANMA ALANLARI İMARA AÇILDI

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi'nin akabinde tespit edilen toplanma alanları imara açıldı. 496 toplanma alanının çoğu alışveriş merkezi, gökdelen ve rezidans yapıldı.

Şu anda 77 toplanma alanı var. Afet alanında ulaşımı sağlayacak güzergahlar olan acil durum ulaşım yollarının bir kısmı otopark olarak kullanılıyor.

[Samanyolu Haber] 23.6.2019

Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-19 [Tarık Burak]

Asr-ı saadet’in Yamaçlarına Kurulan Kamplar

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Kestanepazarı yıllarına ait unutulmaz ve en bereketli faaliyetlerden birisi de kamplardı. Üst üste üç sene, yaz aylarında gerçekleştirilen bu kamplar, yer olarak Buca ile Kaynaklar Köyü ortasında etrafı tarlalarla çevrili küçük bir çamlıkta kurulmuştu. Kampın bulunduğu yerde, suyu daha sonraki yıllar kifayet etmemeye başlayan bir kuyu ve küçük bir de peynir imalathanesi vardı. Etrafta, kendi tarlalarındaki tütünleri işleyen köylülerin kaldıkları minik çardaklardan başka da meskun saha yoktu. Sessiz, havadar ve o günkü imkanlar içinde güzel bir yerdi. Kamplarla, talebenin yaz günlerini değerlendirilmesi hedeflenmişti. Yani öğrenciler, köyüne, kentine gidip dağılmasın, derslerinden uzaklaşmasın; aklı, kalbi, ruhu disipline edilsin ve bu arada dini duygu, dini düşünce adına da derinleşsin istenmişti.

İlk Kamp

Hocaefendi, Kestanepazarı'ndaki ikinci yılında öğrencilerle kamp yapmaya karar vermişti. İsmail Büyükçelebi’yi de o zamanlarda tanıdı. Çok ciddi ve gayretli görmüştü onu. Hatta, Hocaefendi onun şu sözlerini hiç unutamayacaktı: "Abdullah Ağabey, bu meseleleri biliyormuş da bana hiç söylememiş." 

Kamp meselesi Hocaefendi’yi iyiden iyiye düşündürüyordu. Finansman meselesi çok önemliydi. İhtiyaçları nasıl karşılayacaktı? Sonra çadır almak icap ediyordu. O günlerde bu kadarcık imkanı bile bir araya getirmek çok zordu. Meblağ küçüktü ama, altın bir nesil için himmette bulunacak insanlar yoktu henüz.

Hocaefendi bu sıkıntıları nasıl aştıklarını kendisi anlatıyor:

“Ankara'ya gittim. Orada tanıdığım insanlar vardı. Aklıma bir çare gelmişti. 27 Mayıs ihtilalinden sonra, askeriye milletten para toplamış, karşılığında da bono dağıtmıştı. Bu bonolar istendiği zaman paraya çevrilebilecekti. Gittim ve 3000 lira tutarında bono topladım. Bunları Kestanepazarına verdim. Onlar da bonoları paraya çevirdiler.

Böylece çadırların yapımına hızla başladık. İlk sene kampa yetmiş kişi kadar gitmiştik...

İlk kampta iki büyük çadır bir de benim küçük çadırım vardı. Ayrıca mevcut bir binayı da mutfak olarak kullanıyorduk. Vasıtamız yoktu. Rahmetli Ali, motoguzisiyle gelir gider ve bazı işlerimizi görürdü. Şaban Hoca da Arapça okutmaya gelip-gidiyordu.

O sene imkanlar dardı. Bazı geceler fırtına çıkardı. Hasırları, gemici feneri gibi diker ve içinde kitap okumaya devam ederdik. Kitaplar guruplar halinde okunurdu. İlk kamp, tam gönlüme göre bir şey oldu. Herkes tesbihatı gürül gürül ezberledi. Talebenin bu halini gördükçe, kamplara olan ihtiyacı daha iyi hissettim; kamp düşüncemizin isabetine bir kat daha inandım.

Tesbihatın açıktan ve koro halinde yapılması o günlerden kalma bir adettir. Tabiatın bağrında ve tabiata karşı tesbihat cehri, kalb ve gönle karşı da hafi ve gizli olmalıdır, diye istidlal ediyordum.

İlk kamp öylece fakirane ve gayet sade olarak ihya edildi. Gelenler de hep beğendiler. Ali Rıza Güven geldi. Kendi yanında çalışan adamları da hep gönderdi. Harem-i Şerif'in Emiri, Mahmud Mahdum da geldi. Çok beğendi. Ertesi sene yine geldi. Fakat biz kendine has urbası dikkat çeker düşüncesiyle geri çevirdik. Hacı Kemal, darıltıp gücendirmeden, münasip bir dille durumun nezaketini anlatmış, o da bize hak vererek geri dönmüştü. Hacı Ahmed Tatari de gelip de kampı sevenlerdendi.

Üç ay kadar orada kaldık. Bir gün de Mustafa Birlik'in çocukları ile Münteha Bacı geldiler. Onlara dışarıda bir çardak kurduk. Bize yemek yaptılar. Hulusi Ağabey ile Sungur Ağabey de kampa gelenlerdendi.

Kamptaki bütün işler bana bakıyordu. Ders okuturdum. Sonra da kalkar yemeklere bakardım. Bazen sütlaç da yapıyordum. Dağıtımını da yine kendim yapıyordum. Onun bile kendine göre bir zevki vardı. Sandalyeye oturur, kepçeyi elime alır, herkes elindeki tasıyla gelir, sıraya geçer, ben de "Bir kepçe halib, salli alel Habib" derdim. Sütlacını alan giderdi.”

Sağlam Beden Sağlam Düşünce

Kamplarda, ruh ve düşünce cimnastiğinin yanında, gece gündüz, müsait olduğu ölçüde kültür-fizik hareketleri yapılırdı. Bazen de derste onları "U" şekline sokar ve anlatılacakları anlatırdım. İdeal bir nesil, hem fizik hem de kültür yönünden mükemmel olmalıdır, düşüncesiyle böyle yapıyordum.

Tabiiki, o zamanlar, yapacağımız şeylerde bu bugün ki kadar hür değildik. Bir şey yapılacaksa, en yakınımdakiler bile "Abiler bu işe ne der?" diye soruyorlardı. Bunlar da bende ciddi sarsıntı meydana getiriyordu. Ciddi bir "Abi" baskısı altındaydık. Ve atacağımız her adımda, yüzde yüz isabetine kanaat getirsek bile "Acaba abiler ne der." endişesini üzerimizden atamıyorduk. En azından bu mevzuda mülahaza dairesini açık tutmamız gerekiyordu.

İlk kamp benim için biraz sıkıntılı oldu. Çünkü hemen her şey üzerimdeydi. Çadır kurmadan yemek yapmaya, ondan bir şey bozulursa onu tamir etmeye kadar. Kuyunun pompası çok bozulurdu. Onu hep kendim tamir ederdim. O sene elektrik yoktu. Ertesi sene 3 kw'lık küçük bir jenaratör bulduk. O da sık sık arıza yapardı. Tabii ki tamir işi yine bana bakıyordu.

Daha sonraları da çok kamp yaptık. Fakat bu ilk kamplar, ruhani zevk duyduğum ve derinlemesine bu hazzı yaşadığım en bereketli kamplar oldu. O kampları hiç unutamayacağım.

Belki, sır ve hafa planında, bu kamplarda nefsanilik de olmuş olabilir, bilemeyeceğim. Yani, sır ve hafa planında içimde dolaşan düşünceleri her zaman kontrol altında tutamamış olabilirim ve belki o yönüyle rahat ve rehavet için oraları sevmiş bulunabilirim; ancak, hayalimden asla ayrılmayan düşüncem şu idi: Yetiştireceğimiz nesil, bir asker gibi disiplinli olmalıdır. Fakat ruhani zevklere açık yönleri tıkanmamalıdır.

Tesbihat, Cevşen ve Evrad-ı Kudsiye'nin cehri olarak okunması ayrı bir güzellik buudu teşkil ediyordu. Ancak, kalbin yanında kafanın da işlettirilmesi gerekiyordu ki, kamplarda okunan kitaplar ve Arapça tedrisat, orayı adeta bir medreseye çeviriyordu. Durum böyle olunca, kamplarda askeriyenin disiplini, tekkenin edebi ve medresenin ilmi bütünleşiyor ve hayallerimizde renk ve çizgileri bütün güzellik ve netliği ile mevcut olan dünyaya ilk adım atılmış oluyordu.

İşin doğrusu, mecbur kalmadan kamptan ayrılıp şehre gelmeyi hiç düşünmüyordum. Sadece cuma günleri vaaz için İzmir'e geliyordum. Ertesi sene izin aldım ve kamptan hiç ayrılmadım. Üçüncü sene ise, yine vaaz için cuma günleri gelip gittim.

Geceleri kalkıp ibadet etme, o kısa gecelerde erkenden kalkıp sabah namazına hazırlanma, geceleri geç vakte kadar kitap okuma, hakikaten yeryüzünde olmayan bir hayat buuduydu. Ben, kamplardaki, bilhassa bu kamplardaki hissimi, bir manzumede çok seviyeli olmasa da yine de dile getirmeye çalışmıştım. Hislerimi olduğu gibi ifade ettim diyemem; fakat duyduğum ledünnî haz ve zevki anlatmaya gayret etmiştim.

Bir inayet ve bir koruma altında olduğumuz apaçıktı. Umumi teveccüh ekseriyetteydi. Davanın içinde ayrılık gayrılık düşüncesi yoktu. Arkadaşlarımız, Türkiye'nin her tarafından istedikleri talebeleri gönderiyorlardı. Urfa'dan, Diyarbakır'dan bile talebe geliyordu. Komünizmin gemi azıya aldığı bir dönemde ona karşı, hem de böyle nizamî bir mücadele, geleceğin milliyetçi ve maneviyatçı tarihçilerini derin derin düşündürecektir...

İkinci ve üçüncü kamplara, gücümüz yettiği ölçüde müracaat eden her talebeyi almaya çalıştık. Bu arada, ziyaret maksadıyla bir iki gün kalanlar da eksik olmuyordu.
Şuur ve irademiz, tam taalluk etmese bile, zannediyorum cebren bir işin içine itilmiştik ve içine itildiğimiz bu iş, milletimizin uyanışı ve kültürü adına büyük hizmetler vaad ediyordu.

Evet, iman hizmetleri adına, bütün Türkiye'deki hizmete denk hizmet edildiği söylenebilir bu kamplarda. O gün, herkes her yerde bu kampları solukluyordu. Kamplar adeta dillere destan olmuştu.

Bazen Kaynaklar Köyü'ne, hatta daha ilerlere gittiğimiz oluyordu. Bir iki defa da suyun başına çıktık. Köylü bizi cidden seviyor ve ellerindeki imkânlarla destekliyordu. Gidişattan Kestanepazarı idarecileri de memnundu. Herhangi bir rahatsızlık izhar etmiyorlardı. İkinci sene talebe sayısı iki yüze yükseldi. Üçüncü sene ise üç yüze çıktı. Tabii ki, bu her gün orada bulunanların mevcudu. Bazıları beş-on gün kalıp gidiyor, yerine başkaları geliyordu. Kamp bir sevkiyat ocağı gibi çalışıyordu.

Sayı arttıkça zorluklar da artıyordu. Bilhassa üçüncü sene ciddi su sıkıntısı çektik. Uzak mesafelerdeki civar kuyulardan araba ile su taşıyordum. Hem araba kullan, hem su taşı, hem de ders ver; bütününe güç yetirmek hakikaten beni zorluyordu. Ama yetişmeye çalışıyordum.”

Kamplar devam ederken bu arada siyasilerden de görüşme talebi geliyordu. İlk görüşme teklifi, 69'lı yıllarda yeni kurulmuş Milli Nizam Partisi’nin lideri Necmettin Erbakan’dan geldi. Hatta buna teklif demek de uygun olmaz, çünkü Erbakan bizzat kampa geldi.

Hocaefendi bu ziyareti şöyle anlatıyor: “Orada kendisiyle uzun uzun sohbet edildi. Daha doğrusu o bir şeyler anlattı, biz de dinledik. İlk görüşmemizde, yanında Süleyman Karagülle Bey de vardı. Erbakan Hoca'nın bazı sorularına, bizim namımıza o cevap vermişti. Bizim yaptığımız işin, bir kültür hizmeti olduğunu ve bu memleketin yetişmiş insanlara ihtiyacı bulunduğunu anlatmıştı. Anlatmıştı diyorum; zira Süleyman Karagülle Bey de o gün bu anlayışa arka çıkmış ve destek olmuştu.

Erbakan Hoca Milli Nizam Partisi'ni kurmuştu. Taraftarlarda da aynı mülahaza söz konusuydu; zira artık o, kavgasını, siyonizme, masonluğa ve farmasonluğa karşı verdiği inancıyla dopdoluydu. Bu açıdan da ona göre inanan herkes, onun arkasında yer almalıydı. Tabii böyle bir talepte ne kadar haklıydı; onu ileride tarih söyleyecek.

Daha sonra bir kere de o zat, ben hasta iken geldi. Zaten o esnada yataktan kalkamıyordum. Sabah namazı vakti gelip ziyaret etti ve ayrıldı. Bu sadece bir hasta ziyaretiydi. Ancak onun ve diğer siyasilerin bizimle görüşme talepleri, elbette sadece benim şahsımdan kaynaklanmıyordu. Onlar, bizim arkadaşlarımızda gördükleri veya zannettikleri potansiyel gücü, 'rey'e çevirebilmek cehdi ve gayreti içindeydiler. Aslında bir siyasi lider için böyle bir davranış gayet normal ve tabiidir, ancak, eskiden beri ruhuma hakim olan bir düşünce vardır. Bu adamlar politikacıdır; görüşmeleri, konuşmaları hep birer siyasî yatırım olabilir. Bugün burada bizimle oturur bir şeyler konuşurlar. Yarın gider bunu bir yerde kendilerine malzeme yapabilirler. Bu iş basına akseder ve bunun tekzibi de mümkün olmaz, ancak, tavrımızın siyaset üstü olduğunda şüphe edilmemelidir.”

Kamptaki gençleri ve o meşakkatli hayatı gören Erbakan, Hocaefendi’ye:

- Bu çocuklarla uğraşmayı bırakın. Ülkeye hizmetin en etkili yolu siyasettir, diyordu. Hocaefendi’nin yaptığı bu hizmetler, iğneyle kuyu kazmak olarak algılanıyordu.

Ama, Hocaefendi’yi ikna etmesi mümkün değildi. O kararını vermişti, siyaset ona göre değildi. Çünkü, Türkiye’nin bulunduğu durumdan kurtuluşu ancak siyaset üstü bir yaklaşımla toplumun bütün fertlerini kucaklamakla mümkün olabilirdi. Daha sonra, aynı teklif Adalet Partisi’nden ve Milliyetçi Hareket Partisi’nden gelecek, fakat onlara da Hocaefendi’nin cevabı aynı olacaktı.

O, Efendisi Aleyhissalatü vesselam gibi iğneyle kuyu kazacaktı.

Günlük politika oyunlarını, kitlelerin aldatılıp iğfal edilmesini, iktidar ve menfaat mücadelelerini ve bu uğurda bütün gayrımeşrûların meşrû gösterilmesini siyaset telâkki edemezdi. Bu yüzden, kalbî hayatı, düşünce istikameti ve Hakk'la münasebetleri adına her siyâsî hareketten uzak kalmayı zarûri görüyordu. Onun lezzet aldığı şeyler farklıydı.

Bediüzzaman Said Nursi de bu konuda şöyle diyordu: 'Sevdiğinizi Allah için sevme, sevmediğinizi de Allah için sevmeme yerine, siyaset için sevme, siyaset için buğzetme şeklinde siyasi bir düstur size hakim olmasın. Evet, siyaset, kalpleri bozar, asabi ruhları azap içinde bırakır. Kalp selameti ve ruh istirahatı isteyen adam siyasetle uğraşmamalı.' (Kastamonu Lahikası)....'Siyaset, nefse çekici gelmesi sebebiyle, meraklıları kendisiyle meşgul eder, hakiki ve büyük vazifeleri (İman ve Kuran'a hizmet) unutturur veya noksan bıraktırır. Her halükarda bir tarafgirlik meyili verir ve bu meyille tuttuğu tarafın zulümlerinin hoş görülmesine yol açar.' (Emirdağ Lahikası)

En Lezzetli Anlar

Hocaefendi, çok meşakkatli de olsa altın bir nesil yetiştirmek için iğneyle kuyu kazmaya devam edecekti:

“Jenaratör çok eskiydi. Her gün söküp tamir etmek zorunda kalıyordum. Adeta bir jenaratör ustası olmuştum. Bir ara kuyuyu da biraz eşmemiz gerekti. Kazma-kürek aldık, arkadaşlarla beraber onu da hallettik. Tuvalet ve banyo binalarımızı da kendimiz yaptık. Hela çukurlarını da kendimiz kazdık.
Sakın bunları mesele edindiğimden anlattığım sanılmasın. Sadece hayatımın en lezzetli anları olduğu için anlatıyorum. Hatta, arkadaşlardan biri daha sonraları bana şöyle bir hatıra anlatmış ve o gün için böyle bir davranışı çok garip karşıladığını söylemişti. Hadise şuydu: Ben elimde kazma hela çukuru kazıyorum. Talebelerden biri de "Hocam iki kazma da şuraya vur" diyerek bana bazı yerler gösteriyor...

Hadiseyi bana anlatan arkadaşa bu durum çok garip gelmiş; halbuki ben o gün yaptıklarımı bir vazife olarak yapmıştım. Davranışlarım başkalarına örnek olsun diye bir düşünce de taşımıyordum... Yaptığım her işi zevk alarak yapıyordum. Tabii bu sıkıntı yoktu manasına gelmez. Elbette çok sıkıntılı günlerimiz oluyordu.

Mahmud Mahdum Hocaefendi'nin dediklerini hâlâ unutamıyorum. Şöyle demişti: "Şu anda, Kâbe de dahil, yeryüzünde bu kadar ruhaniyatın hâkim olduğu bir yer yoktur. Böyle bir hayat, bir kere Asr-ı saadette yaşanmıştır, bir de şimdi burada sizler tarafından yaşanmaktadır..."

Aradan seneler geçecek ve ben Ravza-i Tahire'de birkaç kişinin, hiç istemediğim halde bana karşı hürmetkâr davranışlarından ötürü gidip karakolda hesabını verecektim. Ve o zaman daha iyi anlayacaktım ki, serbestlik adına, bizim kamplarda yaşadığımız hayatı oralarda dahi yaşamak mümkün değildir. Ve Mahmud Mahdum Hocaefendi'ye daha çok hak verecektim...

Disiplinli ama ruhaniyatlı insanlar yetiştirme tek gaye ve hedefimizdi. Bunun için kitapların okunması, tesbihatın gürül gürül icrası, Sünnet-i Seniyye'nin yaşanması, namazların tâdil-i erkanla kılınması gibi hususlara dikkat ediyor; aynı zamanda onları disipline alıştırıcı bazı temrinatta bulunuyordum. Gece yürüyüşleri, gündüzleri koşular, yat-kalklar hep bu hedefe yönelikti. Bütün davranışlarda kalbî ve ruhî hayat aranıyor, ona ulaşmanın yolları araştırılıyor ve bütün bu işler bir disiplin içinde yapılıyordu.

Son kamp benim için çok zor olmuştu. Çünkü ikinci kampta arkadaşların tedbirsiz hareketleri, her gün akın akın insanların toplu halde kampa geliş-gidişleri çevreyi rahatsız etmeye başlamıştı. Kestanepazarı kampa soğuk bakmaya başladı. Yerin sahipleri de orada kamp yapmamızı istemediler. Bir-kaç kişi bizi ellerinde nacaklarla karşıladı ve gözdağı vermeye çalıştılar. Bir kötülük yapabilirler diye ben de kampın başka yerde olmasını istiyordum. Çatalkaya’da, Nif Dağlarında tam bir ay dolaştım ve bir kamp yeri aradım. O dağları avucumun içi gibi bilirim. Fakat uygun bir yer bulamadım. Üçüncü sene yine aynı yerde kamp yapmamız tamamen başka yer bulamayışımızdan oldu. Yoksa orayı düşünmüyordum.

Her şeyi göze aldık ve üçüncü sene de kampı aynı yere kurduk. Fakat Kestanepazarı bütün desteğini çekti. Arkadaşlarımız da müzahir olmasa idi, durumumuz çok müşkülleşecekti.

Kamplarda şoför olmadığı için arabaları ben kullanıyordum. Müftülüğün minibüsünü emanet olarak almıştık. Buca'dan talebeleri alıp, kampa getiriyordum. Arabayı devirdim. Nasıl dışarıya çıktım, farkında değilim. Koca Yusuf ayaklarımın altında yatıyordu. Müftülükte kâtiplik yapan Mevlüd Bey'in oğlu Sacid'in başı yarılmıştı. Üç-dört bin liralık masraf açılmıştı. Durumu Mevlüd Bey'e telefonla bildirdim. Oğlunun yaralandığını söylediğimde hiç unutamayacağım şu cevapla karşılaştım: "Hocam, dedi, benim oğlum gibi yüzlercesi sana feda olsun. Sana bir şey olmadı ya..."

Üçüncü sene arkadaşlar bir Skoda almışlardı. Onu da yine ben kullanıyordum. Zaten başka bilen de yoktu. Sadece Hacı Muammer yeni yeni araba kullanmasını öğreniyordu. Yanımda İsa Bey oturuyordu. Bucâ’ya gidip üniversite talebelerini kampa getirecektik. Teybe bir Kur'an bantı koydum. Onunla uğraşırken araba yuvarlandı. Yine bir sürü masraf açıldı.

Son kampa Mustafa Polat da gelmişti. Zaten beş-altı ay sonra da vefat etti. O tam bir dava adamıydı. Vefatı, bütün dostlarını olduğu gibi beni de çok üzmüştü.

Eğer ötelere seyahatimizde, herkese birer hatıra götürme fırsatı verilseydi, şüphesiz ben, ilklerinden başlayarak, kampların o bahar çiçeklerine benzeyen pırıltılı, tılsımlı, hülyalı mavi hatıralarını alır götürürdüm.

O günleri bizimle beraber yaşamayanlara, kampların hülyalı iklimini anlatmanın çok zor olduğunu bildiğim halde, yine de anlatmak istedim.. Kimbilir, belki de bendeki bu anlatma hissi, anlatma kabiliyetimin yetersizliğini görüp de, o günleri gerçek buudlarıyla dile getirebilecek istidatları, kampları araştırmaya sevketmek için olmuştur. O kadarcık olsun, yararlı olduysam kendimi bahtiyar sayarım.

Kendimin böyle bir hizmete layık olduğumu hiçbir zaman hayal dahi etmedim. Ömrüm boyunca "Demek ki Allah (c.c) şahısların şahsi durumunu hesaba katmadan, istediğine istediği hizmeti gördürüyor" diye düşündüm. Meseleye bu açıdan bakılırsa, bu devrede büyük işler yapılmış sayılmaz. Eğer, Cenab-ı Hakk, bu hizmeti başkalarına değil de bize yaptırmışsa, vazifemiz sadece şükürdür. Minnet âlemlerin Rabbi olan Allah'adır.” 

[Tarık Burak] 23.6.2019 [Samanyolu Haber]

Uzatın Elinizi Bir Masuma! [Fikret Kaplan]

Fırtınalarla savrulan ruhunun bedenine yansıyan gölgesiyle zor günler yaşıyordu genç öğretmen. Koca dünyada kendisini yapayalnız hissediyordu. Karamsarlığın hatlarını çektiği ciddi bir travma vardı başında. Yoldan geçen bir araba ya da apartmanın açılan kapı sesiyle, çalan bir zille elleri ayakları boşalıyordu: ‘Acaba polisler eşimden sonra yine beni mi almaya geldiler?’ diye her an bu korkuyla yaşıyordu kadıncağız.

Yaşama pamuk ipliğiyle tutunduğu bu devrede kendisine uzanacak bir dost eline…‘Canan Hocam, nasılsınız? Ne yapıyorsunuz?’ diye soracak bir hayırhah sesine ne kadar da muhtaçtı. Ama eskisi gibi arkadaşlarından kimseyi göremiyor, onlarla konuşamıyordu. O güzel insanlarla ortak bir duygu etrafında dertleşip ruhunu şevkle kanatlandıramıyordu. ‘Kim bilir onlar hangi sıkıntılar içerisindedir. Yoksa hiç aramazlar mı beni!’ diye düşünüyordu.

Benliğine huzursuzluk çöktüğü için etrafında cereyan eden hadiselere akıllıca bir anlam veremiyordu. Geriye pis koku ve kupkuru kemiklerden başka bir şey kalmayacak bu hayatta insanlar nasıl bu kadar zalim ve gaddar olabilirdi? Bütün bu renkli hayat er geç insanı terk edip kabir kapısında sona erecekti. O halde bütün bu çaba niye? İnsanlar zulmü nasıl göremez ve vicdansızlığın sarhoşluğuyla yaşamaya devam ederdi?
Karşı konulmaz bir güç onu her nasılsa kendisini hayattan koparmaya itiyordu. Her şeyin bir gün sona ereceği düşüncesine iman etmiş olsa da bu bunalım içinde sonunu sabırla bekleyemiyordu. Karanlık içinde yüzmektense hayattan bir an önce kurtulmak istiyordu.

Odanın içinde hiç sızı çekmeden hayata gözlerini yummayı çok arzuluyordu. Ya da bir depremin aniden kendilerini alıp götürmesini… Bu şekilde saatlerce ruhundaki bu çalkantılara kulak veriyordu.

Bazen alnını pencereye yapıştırıyor, buğulanan camdan ta uzaklara bakıyor, bazen de odanın içinde sağa sola vuran dalgalar gibi duvarlar arasında yalpa yaparak dolaşıyordu. Dakikalar geçtikçe biraz daha sıkılıyor, ruhunun sıkıştığını zannediyordu. Böyle anlarda gözlerini kapatıyor, kafasındaki bütün olumsuz fikirleri atmaya çalışıyordu. Sonra ne kadar istemese de tekrar hayatı düşünüyor, masum Hizmet insanlarını zihninden geçiriyordu.
Hayatlarını sadece hayır ve iyilik yapmaya adadıkları için Hizmet gönüllüleri hep mahzun ve kederliydi onun gözünde. Her birinin mutlaka bir kanadı kırılmıştı; kimi bedeninde, kimi ruhunda, kimi kafasında acı çekiyordu; ezilmiş, horlanmış, ümitsizliğe itilmiş... bir tarafları daima eksik. Hayat yolunda sürekli sendeliyor. Gözleri ağlamaktan şişmiş, yüzü kırışmış.

 O dakikalarda mantığın baskısından kurtuluyor, hayata dair yüzlerce vesvese ruhunu sarıyordu. İnsanın içinde debelendiği boşlukta kendi kendisini yemesi ne feci idi.

Gözbebeklerinde, sağında solunda, baktığı her yerde hizmet günlerini görüyor, dokunduğu her şeyde ondan bir ize rastlıyordu. Gözlerini kapatıyor, düşünmemeye gayret ediyor; ama nafile, hatıralar yakasını bırakmıyordu.

Şehrin bütün gürültüsünü duyuyor, sürekli kapalı bir mekanda da olsa hayatın çağıltısını hissediyordu. Şu şehirde onun yaşadığını bilen, onu anlayan, ona değer veren, onun sesine kulak veren kimse var mıydı acaba? O, vardı veya yoktu. Kimin umurundaydı. Eşinin, çocuklarının ve birkaç akrabasının mı sadece?.. 

Öğrencilerine hikayeler anlatan, sözüne doyum olmayan Canan Öğretmen, son hapishane görüşünde eşiyle pek konuşamamıştı... Zorla zapt etmeye çalıştığı gözleri dolu doluydu genç kadının. Aslında ağlıyordu ama bunu kendisine bile itiraf edemiyor, eşinin, çocuklarının yıkılmasını istemiyordu. Biliyordu ki bir konuşmaya başlasa kendine hakim olamayacak ve hüngür hüngür ağlayacaktı. İki kelimeyi bir araya getirmekte zorlanmıştı... Hele ‘Buradan çıkmam çok zor! Ne olacağımız belli değil!’ diyen eşinin yavaşça kulağına fısıldadığı o sözler ruhuna bir darbe daha indirmişti… Güç yitiremeyince vazgeçmişti sözcüklerden. Eşinin yüzünü ezberlemek istiyormuş gibi kızarmış gözlerini kırpmadan onun çehresinde gezdirmişti. Kim bilir, belki sessiz bir veda idi bu. Onca yıl, bu dünyanın arzuları, hülyaları... türlü türlü sevdaları ve üzüntüleri için açılıp kapanan gözlerin vedası... Kelimelerin aciz kaldığı anda kirpiklere asılı duran inci tanelerinin duygulara tercüman olduğu son bir an...     
Gün geçtikçe nasıl yaşaması ve ne yapması gerektiğini bilemedi Canan Öğretmen. Sarıp kokladığı, hayata ümit kaynağı diye takdim ettiği talebeleri neredeydi? Gözlerinden hayat ışıltısını okuduğu arkadaşları… Dolu dolu geçen hizmet günleri… hepsi uğursuz eller tarafından bir çırpıda yok edilmişti… “Ah eyyâmullah!”, “ah peygamber günleri!”, “ah o hizmet günleri!”, “ah başka mülahazaların içine girmediği günler!”… Hepsi gömülmüştü şu karşı bayıra ve o günler bir daha gelmeyecek diye düşünüyordu. Bunu asla kabullenemiyordu. Ah keşke biri çıksa da bunun aksini bir söylese kendisine… Ama ses yok, seda yok… kimse yoktu etrafında. Tam tersine hayatının hemen her anında ruhuna ağır bir baskı vardı etrafından… O kadar ki, komşu, akraba, dost… kim varsa hepsi birden yüklenmişti teröristsiniz, hainsiniz diye. Sokağa çıkamıyor, markete, bakkala gidemiyordu. Çünkü her yerde küçük düşürücü o meşum gözler ve şom ağızlar vardı…  Bir de her an derdest edilip hapse gönderilme endişesi… Ruhu her seferinde bir kere daha gömülüyordu karanlık ölüm çukurlarına. 
Yüzü hep gamlıydı. Üzüldüğünü kendisine bile belli etmemeye çalışıyordu; ama kolu kanadı kırılmış bir insan bunu yapmakta zorlanıyordu. Dünyaya küsüp teslimiyet içinde ölümü bekleyemeye tahammülü yoktu. Bazı geceler inlemeleri kendisini dahi üzüyor, korkutuyordu. Sabaha kadar gözüne uyku girmiyordu. Yaşama ümitle sarılacağı anı bekliyordu. Ah, ah birisi gelse de ona bir ümit simidi atsa, boğulmak üzere olduğu bu zulmet denizinden çekse kurtarsa onu… Kafasındaki bütün vesveseleri söküp atsa! ‘Söyle bana, sana nasıl yardımcı olabilirim?’ diyen bir dost sesi duysa…
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin yoksa felâhı!
Vatansız, hânümansız bir garîbim... Mültecâ yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir “Yok! ” der sadâ yok mu?
Genç kadın, içini yakan üzüntüyle dengesini yitirdi ve bunalıma düştü. Ona göre yaşamak hayatın bütün cinayetlerine, rezilliklerine, iğrençliklerine ortak olmaktan ibaret geliyordu. Dünya ancak sefil duygularla yaşamak isteyenlere kucağını açıyordu. Hayatta öyle insanlar vardı ki onlara tebessüm etmek bile dünyanın bütün iğrençliklerine denk gelebilirdi. Şeytan bile bunlardan utanır, sevgi mahrumu düşüncelerinden dolayı onlardan kaçardı. Bu dünyada neye güvenmeli, neye inanmalıydı?
Ölüm…tek gerçek.
O duygularıyla böyle boğuşurken bazen kapıya yaklaşan ayak sesleri duyuyordu. Eşi mi acaba? Ya da hafta sonu rehberliğinde birlikte çalıştığı arkadaşları mı? Bu mümkün müydü?
Kapıya gidip açıyor, ama kimse olmuyordu orda... “Yok! ” diyen bir sedâ da yoktu…
O son gün gözleri yine dolu doluydu. Dokunsalar hiç durmadan hıçkıra hıçkıra ağlayabilirdi. Yanaklarından süzülen gözyaşlarını eliyle sildi. Hayallerinden dahi geçirmedikleri bu günlere nasıl gelmişlerdi? Zaman mı vefâsızdı, kendileri mi vefâsız? Bilemiyordu… Kendisine konuşma fırsatı dahi vermeyen insanların arasında nasıl yaşayacaktı?
Odada yalnız başına bu endişelerinden dolayı eskisinden daha derin bir ıstırap duydu. O kadar tiksindirici bulduğu hayata kendisini bağlayan bağ neydi? Bu yaşam inadı da nereden geliyordu? Ölümün sessiz ve soğuk kucağına atılacağı dakikaları düşündü. Ne sade bir hareket! Hayatın bütün sefaletini, çilesini, evhamını, kafasını kemiren endişeleri birkaç dakika içinde yok edecek.
Kendisi gibi başka çıkış yolları bulamayarak bu çareye sarılan binlerce insan acaba onun hissettiği şeyleri mi duymuşlardı? İnsan, şuur sahibi olduğu günden beri arzuyla, hırsla veya sevgiyle büyütüp tatmin ettiği ruhunu tıkanıp kaldığı bir noktada nasıl ipe gönderebilirdi? Ölümün buz gibi bedeninde aradığı huzuru şüphesiz onlar da arzu etmiş olmalıydı.
O gün saatlerce odanın içinde dolaşıp durdu. Bir ara sağ yanağını ovarak salonu geçti, banyoya gitti. Avuçlarını soğuk su ile doldurup doldurup birkaç defa hızla çarptı yüzüne. Yaşam, tamamen bir matem havasına bürünmüştü. Nefes almak zulüm gibi geliyordu. Bu zulmü hissetmemek için düşüncelerinden, kalbinin ritmini değiştiren şuuraltı aynasındaki kara lekelerden kaçarcasına çıktı.
- Nedir bütün bu sıkıntılar, hafakanlar... Sendeleyerek yürüyen sarhoşlar gibi, bilinmeyen bir ufka doğru yalpa yapa yapa ilerliyorsun. Her yeni gün sana başka bir sıkıntı getiriyor. Öğretmen olduğun gün "Ah, şimdi her şeye yeniden başlayacağım!... Hayatın kıymetini kimse benim kadar bilemeyecek." diyordun. Şimdi tutuşmuşsun. Yine bir fırtınanın önünde savruluyorsun. Kör talih, seni nereye götürüyor böyle?
Bu tazyikten bunaldı. Son bir kere daha etrafında kendisine uzanacak bir yardım eli, tutunacak bir dal aradı:
- Mutlaka bir şeyler yapmalıyım. Ne? Nasıl? Dünya bir canavar gibi ağzını açmış beni yutmaya çalışıyor. Bu ağır şartlar altında, hayat yükünü zayıf belim taşıyamaz. Feleğin sillesini yiyerek daima inleyip duramam. Bir şey… bir şey! Ne yapmalı? Offff!
Boğucu bir hava vardı ya da ona öyle geliyordu. Kafasında yapmayı tasarladığı şey onu boğuyordu. Bekledi.. bekledi.. bekledi… En son, eline almakta çok zorlandığı ipi aldı ve mutfağa astı:
İlgisiz, boş bakışlarla etrafı son kez süzdü. Saatten haberi yoktu.
Bir feveranla tabureye çıktı ve ipe doğru atıldı. Hiçbir şey düşünmek, konuşmak istemiyordu. Yalnız kendisini Peyami Safa’nın Simeranya’sında hayal etmek istiyordu. Maşukuymuş gibi hemen o hayali dünyaya atılmak... Bu tasavvur yavaş yavaş büyüdü, zamanın adımlarıyla beraber iştiyakı sürat peyda etti. 
İpi boynuna geçirirken ister istemez bir an geçmişe gitti. Öğrencilerini karşısına alıp onlara sohbet yaptığı o son günü hatırladı. Ne heyecandı o. Ümit masasında oturan çocukları görünce nasıl da gözleri parlamıştı. İçinde birden bire bir ümit menbaı huruşa geçmişti. Ne ışıltılı, şa’şalı ne kadar da renkli görünmüştü o gün hayat. Uzun uzun baktı o güne. O güne geri dönmeyi ne kadar arzu ediyordu. Ama şimdi hayatın çilesi birden bine çıkmıştı. Hayat karşısında hiç takati kalmamıştı. Niçin buraya çıkmış, bu ilmek neden boynunda? Bilmiyor.
Kendisinde yaşama karşı yeni bir hamle bulabilir mi? Hamle yapsam ne olacak? Diye geçiriyor zihninden. Hamle… hamle… Bir daha hamle… Şu ilmeği boynundan çıkarsa içinde canavarlaşan dalgaları nasıl kıracak? En iyisi mi zihne sünger çekmek. Boş veriyor her şeyi. Sarılıyor tekrar tavandaki ipe.
Üzerine bir bir yıkılan müthiş kederlerden kurtulmak, ayakları altında kötü talihini ezmek, ileriye atılmak, her şeyin üstünde, her şeye gücü yeten bir kuvvetten yardım almak, ona sarılmak için sonsuz, şiddetli, dayanılmaz bir ihtiyaç duyuyordu. Ne yaptığının bilincinde değilmiş gibi önce ayaklarını oynattı ve bir süre havada sallanan elleri yana düştü.
Canan Öğretmen, hepimiz adına çektiği sıkıntılarla, sınır tanımayan zulümlerle cinnet geçirip yürüdü Allah’a. Rabbim, ona rahmetiyle, merhametiyle muamele etsin.
Ve ey rahat koltuğunda ‘Canan Öğretmen, ahiretini berbat etti!’ diyen insanlar bu ruh hali büyük insanlarda dahi görülen bir kabzdır. Bakın Üstad Bediüzzaman:
‘Çekmediğim cefâ, görmediğim ezâ kalmadı. Dîvân-ı harblerde bir câni gibi muâmele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyâde, ölümü tercih ettim. Eğer dînim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.’ diyor.
Bakın Fethullah Gülen Hocaefendi, ruha çöken bu kabz ve vesveseler hakkında ne buyuruyor:
‘İmam Gazali de Üstad Bediüzzaman Hazretleri de böyle ruh haletleri geçirmişlerdi. Fakat bu hallerini hep gizlemişlerdi. Necip Fazıl'ın hafakan dediği hallerdi bunlar. Fıtratı müteheyyiç insanlarda az çok hafakan olur. Eskiler böylelerine, ‘eserliteperli insan’ derlerdi. Böyle eserliteperli insanlar, iklim itibariyle, muhit itibariyle veya konum itibariyle bu türlü hallere maruz kalırlar. O şahsın hususi ruh durumu ve mazhariyeti itibariyle maruz kaldığı şeyler de başkadır.’
Ve ey bir çantayla Meriç’ten geçtiğini unutup Ensar kardeşine, Muhacir arkadaşına olmadık sıkıntı yaşatanlar…
Hele bir Meriç’ten, Ege’den geçelim, ‘göreceksiniz Alimallah, nasıl hizmet yapacağımı’ deyip, ona buna küsenler, mütevelliyi, sohbeti basit görenler… ‘biz de burada Hizmet varmış zannediyorduk!’ deyip hiçbir şey yapmayanlar, parmağını kıpırdatmayanlar; sadece hanımı ve çocuklarından oluşan bir dünyanın hayalini kuranlar…
Ancak bir ihtiyacı olunca gün yüzüne çıkanlar,
Ailesi yanına gelinceye kadar acı yarıştıranlar… ama ailesine kavuşunca da süreç kendisi için bitti zannedenler… Ülkedeki hiçbir şey beni artık ilgilendirmiyor deyip aslında onun için de hapishanede, zindanda, hücrede zulüm çeken kadın, çoluk çocuk… bebek, genç, yaşlı yüzbinlerce hizmet arkadaşını unutanlar…
Bu kadar ağır süreçte dahi keyfinden, rahatından asla taviz vermeyen Ensarlar ya da üstüne alması gereken kimseler…
Unutmayın, bugün Canan Öğretmen gibi milyonlarca insan Allah’ın verdiği imkanları iyi değerlendirip onlara hem maddi hem de manevi destek olacağımız zamanı acilen bekliyor. Sadece onlar da değil, dünyanın dört bir tarafındaki mağdurlar tekrar o eski günlerdeki gibi fedakarlıkla, diğergamlıkla, şefkatla coşacağımız Hizmet günlerini gözlüyor. Bakın işte önümüzde müthiş bir fırsat duruyor: Rabbimizle yakınlaşmamıza vesile olacak KURBAN günleri… kesilen kurbanlar hürmetine belki de zulmün son bulacağı semavi günler… Peygamber Efendimiz’in (sav) bir sahabeye tavsiye ettiği gibi hiç olmazsa bir Canan Öğretmenin halini soralım, bir garibanın başını okşayalım… Kalbimizde bir şeylerin kıpırdadığını hissedeceğiz mutlaka…
Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok...
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

[Fikret Kaplan] 23.6.2019 [Samanyolu Haber]