KİM BU S.G ?

1-Nakşibendi tarikatının Halidî kolu olan dergahın kamuoyunda bilinen adı ile İskenderpaşa Cemaati'nin diğer isimle Hakyolcuların Lideri Prof. Dr. Esad Coşan Hocaefendi 28 Şubat sürecinde "dost bir uyarı sonucu" Türkiye'yi terk ederek yurt dışına çıkmıştı.

2-Önce Almanya'ya daha sonra ise Avustralya'ya yerleşerek irşat ve ilim faaliyetlerini sürdürdü.

3- 4 Şubat 2001 yılında Sedney´den Dubbo şehrine giderken, “arka farları yanmayan” bir tıra otomobiliyle çarptı ve olay yerinde yanında bulunan damadı ile birlikte vefat etti.

4-Ölümü üzerine ortaya bir çok iddia atıldı. Takipçileri hocalarını özel ve kurgulanmış bir kaza ile kısacası suikasta kurban gittiğini düşünüyordu.

5-Ve bu şüpheli kazanın üzerinden yedi yıl geçmişti ve çok şey unutulmaya yüz tutmuştu. Coşan Hocaefendi ile ilgili olarak http://haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan "Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” başlıklı yazı dikkatleri ÇEKTİ. http://haber7.com/artikel.php?artikel_id=141328…

6-Fakat yukarıdaki linke tıkladığınızda sayfanın olmadığını göreceksiniz çünkü yazıda bahsedilen kilit isim hemen devreye girmiş ve haber kısa bir süre içerisinde siteden kaldırılmıştı. Yazıda yazanlar hiçte sıradan şeyler değildi.

7- TR tarihinin yayınlandıktan sonra en hızlı kaldırılan yazısı olma unvanını elinde bulunduran bu yazıda neler yazıyordu. Peki yazıyı yayından kaldıran makamlar yazıda ileri sürülen iddialar için ne yapmıştı. Kimse bilmiyor.

8- Yazı "Esad Çoşan, 28 Şubat sonrasında önce Almanya’ya gitmiş ve taraftarlarının yoğun olarak bulunduğu Essen eyalet merkezine yerleşmişti." cümlesi ile başlıyor.Bakın nasıl devam ediyor:

9-İşte tamda bu günlerde çevresinde hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim, yıllardır hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bırakmış ve kısa sürede Hocaefendi’nin etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı başarmıştı.

10-30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu, kirli sakallı bu genç, kimine İngiltere’de filoloji okudum diyordu. Bazen de şeker ticareti yaptığını söylüyordu, babasının İstanbul’da işhanları vardı ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi.

11-S. G. adındaki bu genç, hizmette o kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp Hocaefendi’nin hizmetine verebilecek kadar cömert idi.

12-‘Varlıklı bir ailenin çocuğu’ olduğu için çalışmak zorunda değildi ve yalnızca servetini değil, bütün vaktini de Hocaefendi’ye vakf edebiliyordu.

13-Bu genç, hızını alamadı ve 1997 yılının son aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar) kasabasında bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada ikamet etmesini sağladı.

14-Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S. G. orada’ mantığı ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında ‘sığınmacı’ gibi kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir fedakarlıkta daha bulundu.

15-400 bin Mark para vererek Essen’de 3 katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis etti. Prof. Coşan, artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı.

16- Cemaat içerisinde S. G.’ olarak tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp kimin görüşmeyeceğini de kontrol altına almıştı.

17-Esad Çoşan'ın, 1998 yılında Avustralya’ya göçmesinden sonra hasretine dayanamayan S. G. de bir süre sonra aynı yolu takip etti.

18-Almanya’daki evini satmış ve Prof. Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti.

19- Almanya’da olduğu gibi yine Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya başlamıştı. 4 Şubat 2001 günü Girifit şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı. Cemaat büyük bir konvoy halinde ilerliyordu.

20-Yerel saatle 12.00 (Türkiye saati ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası yakınlarında bir trafik kazası yaşandı.

21-Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali Yücel Uyarel birlikte can verdi.

22-O gün S. G. biraz rahatsızdı, Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan bir araçta idi. Elim kazadan hemen sonra konvoy durdu.

23-S. G.’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan çıkardı ve yolu temizleyip trafiğe açtı.

24-Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan araştırmalar bir şeyi ortaya çıkarmıştı.

25-Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti.

26-S. G., Hocaefendi’nin vefatından iki üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma toplantısında görüldü.

27-S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı.” yayından jet hızı ile kaldırılan yazı bu cümle ile bitiyordu.

28-S. G.’nin, hakkındaki bu iddialarla ilgili olarak, Prof. Dr. M. Esad Coşan’ın oğlu Nureddin’le görüştüğü, fakat ona ev adresini vermekten kaçındığı, nerede nasıl ikamet ettiğinin kimse tarafından bilinmediği yazıldı.

29-Nitekim Dr. Seyfi Say, Nurettin Çoşan'ın “Adam bana ‘Hocam’ diyor fakat adresini istediğimde vermiyor” dediğinin kendisine söylendiğini yazdı.

30-Esad Coşan'ın yerini almasına kesin gözü ile bakılan damadı ile beraber şüpheli bir şeklide ölmesi sonucu cemaatin başına oğlu Muharrem Nureddin Coşan geçti.

31-Cemaat bugün Nakşibendi tarikatıne bağlı İskenderpaşa lideri Esad Coşan tarafından kurulan Hakyol vakfının adıyla anılıyor. Bu vakfa ve İskenderpaşa cemaatine bağlı olanlara Hakyolcular adı veriliyor.

32-Gönüllü şoförünün kaza günü Esad Çoşan ile aynı arabada olmamasını sorgulayan bir kaç cılız ses olsa da bir müddet sonra bu seslerde kısıldı.

33-Türkiyenin görünmeyen üniversitesi olarak anılan Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerinin kurulmasında etken olan Mehmet Zahit Kotku´nun damadı olan Prof. Dr. Esad COŞAN 'ın ölümü ile birlikte cemaati büyük kan kaybetti.

34- Unutmayalım ki S.G'ler her yerdeler ve sizin tahmin ettiğinizden daha "BÜYÜK ve ince işler" çıkarıyorlar. Eğer zihniniz sürekli teyakkuz halinde değilse tedbir temkin hayatınızda sadece bir kelime ise SİZE DE geçmiş olsun. NİTEKİM OLDU DA

21 ülkeden 55 öğrenci "ses" verdi!

Ümit Nağmeleri, "Çemberimde Gül Oya" parçası ile "Kardeşine Ses Ver-2" projesini yayınladı.

SAMANYOLUHABER- 21 ülkeden 55 öğrenci bu sefer Çanakkale-Biga yöresine ait "Çemberinde Gül Oya" türküsü  için bir araya geldi.

Ümit Nağmeleri daha önce "Kardeşine Ses Ver" projesi için dünyanın farklı ülkelerin yetenekli öğrencileri internet vasıtasıyla bir araya getirmişti.

HANGİ ÜLKELER DESTEK VERDİ?

Öğrenciler "Çalın davulları çaydan aşağıya/Amman mezarımı kazın dostlar belden aşağıya/Koyun sularımı kazan dolunca amman” demişti.

Projeye destek veren ülkelerin isimleri ise şöyle: Türkiye, Endonezya, Japonya, Belarus, Nijerya, Kosova, Rusya, Avustralya, Orta Asya, Romanya, Ukrayna, Almanya, Liberya, Arnavutluk, Kazakistan, Makedonya, G.Afrika, Fransa, Tunus, Mozambik, Kırgızistan ve Kenya.


"Çemberimde gül oya
Gülmedim doya doya

Çemberimde gül oya
Gülmedim doya doya

Dertleri karıyorum
Günleri saya saya

Al beni kıyamam seni
Dertleri karıyorum

Günleri saya saya
Al beni kıyamam seni

Pembe gül idim soldum
Ak güle ibret oldum

Pembe gül idim soldum
Ak güle ibret oldum

Karşı karşı dururken
Yüzüne hasret kaldım

Al beni kıyamam seni
Karşı karşı dururken."

[Samanyolu Haber] 1.7.2020

Haklarında Vüdd Vaz' edilenler [Safvet Senih]

“İman edip de SALİH  AMELLERDE  bulunanlara gelince; onlar için çok merhametli olan Allah (gönüllerde)  bir sevgi yaratır.” (Meryem  Suresi, 19/96)

Eskiden beri M. Fethullah Gülen Hocaefendi vaaz ve sohbetlerinde hep şu Hadis-i Şerifi anlatır: “Allah bir kulu sevdiğinde, ‘Ben falan kimseyi sevdim siz de onu sevin.’ diye NİD  eder. Cibril de bunu göklere ve yere duyurur.” (Buharî)

yet-i Kerime sadece tam ve sağlam bir iman ile sâlih ameller işleyenler için bile göklerde ve yerde “Vüdd” (sevgi) yaratılıyor. Ya iman ve sâlih amel üzerine büyük bir mücâhede ruhu ile yüce ve yüksek olan Allah adının, o yüceliğe lâyık konuma yüceltilmesi için gayret gösterenler hakkında elbette şayeste inayetler mevcuttur… Bu hususta M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: “Bugün bazılarımız itibariyle böyle bir mazhariyetten dem vurmak bir iddia sayılsa da dünyanın  değişik yörelerinde hizmet veren Hizmet Erleri için ayn-ı hakikattır. Evet bu hizmet erlerinin ettikleri coğrafyaya  ve gördükleri hüsn-ü kabul bakılsa steplerinden Amerika içlerine, oradan Avrupa ortalarına hatta Kuzey Afrika, Pasifik ve Avustralya’ya uzanan çizgide hep onların sesleri ve solukları işitiliyor. Bunların oralarda milletimiz nâmına gerçekleştirdikleri hizmetin kemmiyet ve keyfiyetinin, yarınımız adına getireceği ve bu ülke insanına, hatta insanlığa kazandıracağı şeyleri zaman gösterecektir. Siz onları sadece yayıldıkları coğrafya açısından değerlendirdiğinizde, kendi kendinize: ‘Cenab-ı Hak, onların kalbine bu arkadaşlar hakkında sevgi koymasa, hüsn-ü kabul vaz’ etmeseydi, bunlar olur muydu?’  diyeceksiniz.

“Evet, sizin bu arkadaşlarınız 20. Asırda, hem de felâketlerin felâketleri kovaladığı bir dönemde dine sahip çıkıp ona hizmeti hayatlarının biricik gayesi biliyor ve hayat tarzlarını ona göre ayarlıyorlar. Yatarken kalkarken, gezerken, yerken, içerken hep ‘Rabbim senin rızanı nasıl kazanabilirim?’ diyor ve sürekli O’nu düşünüyorlar. İşte böyle değişik seviye ve derecede pek çok kimse, kadını ve erkeği, yaşlısı ve genciyle bu düşünce ve aksiyon etrafında kenetlenince, yani âyetin ifadesine göre iman edip, o en yararlı işleri bu şekilde gerçekleştirince, Allah da onlar için yeryüzünde hüsn-ü kabul vaz’ ediyor. Şahsen ben, onca tersliklere rağmen Rıza-i İlâhî hedefli bu gayelerin bugün ulaşmış olduğu bu seviyeyi  ancak böyle  açıklayabiliyor ve ‘Her şey senden Allahım’  deyip minnet ve şükran hislerimle iki büklüm oluyorum.

“Bu âyetin devamında Allah, ‘Biz, Kur’an’ı sadece onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğa da uyarasın diye senin dilinle kolaylaştırdık.’ (Meryem Suresi, 19/97)  buyuruyor ve sırlı bir kolaylaştırmadan bahsediyor. Siyak-sibak münasebeti içinde meseleyi değerlendirecek olursak; burada Kur’an, yapılması oldukça zor bir işten bahsediyor… evet tebşir de zor, inzar da zor ve hele kalblere nüfuz ise zorlardan da zor… Bir de şartlar olumsuz, işten anlayanlar az ise işte o, imkansız ölçüsünde zordur. Durgunlaşmış bir şeyi harekete geçirmek, pasifi aktif hale getirmek çok ciddi gayret ve enerji ister. Uçak harekete geçirilmek istenirken, hareket tek hedef haline getirilir… Arabalar çalıştırılırken, lambalar, radyolar, teypler kapatılır. Tâ ki, enerji kaybı olmasın… Ama uçak havalandıktan, araba da yürüdükten sonra artık herşey normale döner ve âdeta kendi kendine hareket eder. Aynen öyle imana hizmet duygusu-hangi anlayışla olursa olsun- ilk aşamada ciddi zorluklarla karşılaşılsa da, işler yoluna girdiğinde artık ‘doğurgan döngü’ diyebileceğimiz bir salih daire (doğurgan daire) söz konusudur.. ve bugünkü hizmetimiz içerisinde her gün defalarca müşahede edilen şeylerdendir ki, bu da bir başka âyetin ifadesine göre ‘Bizim yolumuzda mücahede edenleri, elbette (hayır yollarına) hidayet edeceğiz. Allah şüphesiz ihsan sırrına ulaşmışlarla beraberdir.’ (Ankebut, 29/69)  Evet, bugün yapılan hizmetler ve bu hizmetler sâyesinde hoşnutluğu ile maiyyet-i İlâhiye girme şerefine nâil olmuş kişiler, cemaatler, milletler ve devletler, elbette bu kolaylıktan nasibini alacaklardır ve almışlardır da. Tarihi bir de bu gözle inceleyebilsek bunun bin bir misalini görmemiz mümkündür. Ashab-ı Kiram’dan Emevî, Abbasî ve Selçuklu’ya, ondan da Osmanlı’ya ve şimdilerde ikbâl vadeden bu İkinci Diriliş erlerinde bunu, örnekleri ile göstermek zor olmasa gerek.

“Ayrıca bu konuya şöyle bakmak da mümkündür; Cenab-ı Hak, Leyl Suresinde ‘Artık kim verir, takva dairesi içine girer ve güzeli de tasdik ederse, biz de onu kolayca hazırlar (ona giden yolları gösterir)iz.”  (Leyl, 92/5-7)  buyurmaktadır.

“Demek ki, verme, takva dairesi içinde bulunma ve selim fıtrat sahibi olarak, güzel kabul edilen her şeyi tasdik edip peşinden gitme –ki bunların hepsi salihat dairesi içinde mütalaa  edilen hususlardır- yapılan şeyleri kolay görme gibi bir neticeye insanı ulaştırırlar. İşte, arkadaşların yaptıkları işler!..’  Gece gündüz demeden çalışma, evini-barkını bırakıp Orta Asyalara veya başka yerlere göç etmeler, maddi sıkıntılar içinde ve mânevî füyüzat  hislerinden fedâkârlıkta bulunmalar!.. Şimdi bütün bunları yapanlar ‘vüdde’  mazhar görülüyorlarsa bu bir mübalağa kabul edilmemelidir. Evet bunların katlandıklarına katlanmak ve herşeyi eksiksiz yerine getirmek kolay şey değildir. Ama zannediyorum arkadaşlarımız, o sâlih dairenin ürünü olarak başkalarına çok zor gelen  bu şeyleri hayatlarının ayrılmaz bir parçası kabul ediyor ve onunla yatıp, onunla kalkıyorlar. Demek ki, zorlukların kolaylaştırılması, bu İKİNCİ  DİRİLİŞ ERLERİ  için böyle bir televvünde cereyan ediyor; ettirene canlarımız kurban!”  (Kur’an’dan  İdrake  Yansıyanlar)

Cenab-ı Hak bizi bu vüdde mazhar olanların dairesi içine alsın vefat edinceye kadar da rahmetiyle tutup sabit kadem eylesin… Bu ruh ve gayretle hüsn-ü hâtimeye mazhar kılsın.  min…

[Safvet Senih] 2.7.2020 [Samanyolu Haber]

Feyizli ve bereketli bir dünya dan... [Mehmet Ali Şengül]

Onlar civanmerttiler, yiğittiler ve vefalıydılar, muvazene unsuru, dengeli, adaleti ve ahlak-ı peygamberiyeyi ve ahlak-ı kur’aniyeyi temsil ediyorlardı. O dünyanın insanları, zalime geçit vermiyor, mazlumu korkutup ezmiyor, herkese adaletle muamelede bulunup huzur ve güven telkin ediyorlardı. Yetimlerin, gariblerin ve mazlumların haklarını ararlar onlara sahip çıkarlardı. Onlar yuvaları yıkmaz, ocakları söndürmez, aileleri parçalayıp birbirlerine hasret bırakmazlardı.

O dünyanın insanları centilmendi, nazik ve nazifti. Rüzgarlar, fırtınalar ne kadar sert ve muhalif eserse essin, insanlar ne kadar gayz, kin ve nefretle muamelede bulunursa bulunsun, onlar zalimane muamelede bulunmazlar, adalet ve itidali elden bırakmazlar, kaba, haşin davranmaz ve sevgiyle, şefkatle ve merhametle muameleyi insanlık hizmeti ve ibadet niyetiyle yaparlardı.

Dine, Kur’an’a o derece saygılıydılar ki, Kur’an-ı ezberleyen bir çocuğun, yetmiş seksen yaşındaki neneler dedeler dahi, Kur’an’a saygısızlık olur diye o hafız çocuğun önünü kesmezlerdi.

Gün geldi, zaman başkalaştı, insanlar ölümü ve hesabı unutur oldular. İnsalara hizmet ve yardım etme yerine, başkalarının elinde olanlara göz dikmeye ve el koymaya başladılar. Hazreti Üstad’ın, ‘Her günahta küfre giden bir yol vardır‘ ifadeleriyle, Allah’u alem anlatmak istediği gerçekte budur.
İnsanlar kendilerini yaratan Allah’tan, onun tayin buyurduğu yanıltmaz ve yanılmaz rehber olan Efendimiz’den (SAV) ve Kur’an ruhundan uzaklaşmaları neticesinde; şeytana ve nefsi emmareye mağlup olarak, ölümle sona erecek dünyanın fani lezzetlerine esir  düşerek faziletten, feyiz ve bereketten de mahrum hale gelmeye başladılar.

Kalpte iman nuru ve ışığı sönünce, duygular o ışıktan mahrum kalıyor. Basiret körlenincede basar da görmez hale geliyor. Allah’ın kudretinin mühürleri ve rahmet eserleri bulunan ve göz kamaştıran harika sanatları karşısında, “insan ne güzele takılıyor“ ve “ne güzel yaratılmıştan mahrum kalıyor.“
Bir sanatkarın yapmış olduğu cansız resimlere hayranlık duyan, büyük paralar verip satın alan, ve onu evinin salonuna asan insanlar, dünya birleşse, tirilyonlar yatırım yapsa, fabrikalar kursa Allah’ın yarattığı bir çiceği, konserve edilmiş rengi tadı güzelliği ayrı bir meyveyi, yaratmaya muktedir olamazlar.

Bugün insanların büyük çogunluğu bu gerçekleri ve hakikatleri gördüğü halde, beşerin ekserisi bu hakikatlerden mahrum yaşamaktadırlar. Kur’an-ı mucizul beyanda; Rum suresi 50. ayette Cenab-ı Hakk: “ İşte bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl hayat veriyor! İşte bunları yapan kim ise, ölüleri de O diriltecektir. O, her şeye hakkıyla kadirdir.“ buyurup, dikkatleri celbetmektedir.

Bakara sûresi 164. ayette ise Cenab-ı Hakk: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda, ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda, elbette aklını çalıştıran kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.”
 Zerreden Küreye kadar bütün varlıklar, aylar, güneşler ve sistemler ve  bahçedeki açan harika ve rengarenk sanat eseleri güller, ecirna diyerek hal diliyle Allah’ı zikreden küpeliler, harika kokusuyla ben de varım diyen karanfiller bizi görmüyor ve okumuyorsunuz diye,  bize Sani-i Hakikiyi hatırlatmaktadırlar.

Birkaç asırdan bu yana dünyanın denge ve muvazene unsuru olan bu ruhu insanlarda öldürdüler. Bu ruhu gönüllerde, aile ve toplumda yeniden ihya etme adına her türlü sıkıntılara karşı göğüs geren, peygamberane tavır ve davranışlarıyla hayatlarını tanzim eden ruh mimarları, gönül insanları; hayatlarını ortaya koyarak şakilerin, zalimlarin, ihanet şebekelerinin acımasız tuzaklarına karşı, “talattuf“ ruhuyla muhtaç gönüllere; hakikatleri, kavli leyyinle duyurmak, anlatmak ve gelişen dünya şartlarına ilim ve tekniğe muhalefet etmeden ‚iğneyle kuyu kazıyor gibi, bir bir kalp ve akılları ikna ederek, yeni bir dünya kurmayı Allah’ın izniyle başarmış ve bizlere emanet etmişlerdir.
Kehf sûresi 19. ve 20. ayetlerde: “...birde gâyet nâzik ve tedbirli davransın, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri sakın hiç kimseye hissettirmesin.“  “Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse, ya taşa tutar, yada kendi dinlerine döndürürler, bu takdirde de ebediyen felah bulamazsınız.“ ferman buyurulmaktadır. Tehlike arzeden yollarda temkinli ve dikkatli yürünmesi tavsiye edilmektedir.

Ne var ki, böylesine yaratılış gâyesine uygun ve fıtratı beşere muvâfık bu hizmeti, ölümle sona erecek yalancı cennetlerine mâni görenler; bu dünyada yaşamakta olduğumuz cennet hayatımıza engel olurlar korkusuyla hazmedemeyip, milyonlara bâliğ hayrul halef nesillerin yollarını kestiler ve bunlara destek olan fazîlet abidesi bütün ailelerin mamelekine el koyarak ocaklarını söndürdüler ve ilim irfan yuvalarına el koyarakta işlerini bitirmeye çalıştılar.

Ecdadlarının kanıyla kazanılan ve neşet ettikleri ülkelerinde yaşama hakkından mahrum bırakılan bu insanların yuvalarını dağıtıp, âile fertlerini birbirine hasret bıraktılar. Nice çocukların nehirlerde ölmelerine sebep olup, evlat acısıyla anne babalarının ciğerlerini yaktılar. Nice anne babalarda deniz ve nehirlerde boğularak yavrularını göz yaşlarıyla sahipsiz ve yetim bıraktılar.

Bütün bunlara sebebiyet veren, Allah’ın kalplerinden şefkat ve merhameti alıp, gönüllerini gayz, kin ve nefretle doldurduğu zâlimler, ihânet şebekeleri “işlerini bitirdik” diye sevine dursunlar. Allah’ın izniyle ümitleri gırtlaklarında kalacaktır. Çünkü din Allah’a aittir. Ona sahip çıkanları Allah koruyup muhafaza edecektir.

“ Ümit şehsuvarı Hz.Üstad; “ Ümit var olunuz şu istikbal inkılabatı içinde en gür sadâ islam‘ın sadâsı olacaktır.“ İfadeleriyle ümit verip önümüzü açmaktadır. İmanlarıyla uyanan, Allah’a gerçek mânada söz verenler, biiznillah dünyanın kaderine , kıyamet kopmadan bir kere daha vaziyet edeceklerdir. Yani İslam’ın ses ve soluğunu sevdireceklerdir inşaallah.

Birgün, bugünün zalimleri ve ihanet şebekeleri Allah huzurunda zerre kadar hayır ve şerrin hesabını vermek üzere bu dünyayı terk edip gideceklerdir. Allah’ın vadettiği o güzel günler geldiğinde, kimbilir onların nesillerinden de islamın ve imanın nurundan istifade eden, ahiretlerini kurtaran, keşke ecdadımız bu güzel dine, bu güzel ahlaka karşı çıkmasalar, günaha, küfre bulaşmasalardı diyerek hayıflanacaklar ve onlar adına nedamet duyacaklardır. İşte mü’minler bugünlerin ve bu nesillerin hatırına bugün kendilerine yapılan her türlü işgence, çile ve ızdıraba katlanmaktadırlar ve katlanacaklardırda.

Allah’ın izniyle bizler masumları, aldatılanları kurtarabilmek için, devrilmeden dayanarak, kararlı durup atalete düşmeden, adil olup zulmetmeden, vefa ve sadakatle, ihlas ve samimiyetle, hangi din, dil ve renkte, hangi milletten olursa olsun, Allah’ın bizim gibi yarattığı insanlarla aynı gemide olduğumuzu unutmadan, ortak değerlere saygılı olarak yaşamaya devam edeceğiz ve etmeliyiz.

[Mehmet Ali Şengül] 2.7.2020 [Samanyolu Haber]

Erdoğan, YouTube’u ve Twitter’ı kapatırsa neler olur? [Veysel Ayhan]

Mehmet Akif basiretli bir şairmiş. Milletimizi iyi tanımış. Ki o yüzden İstiklal marşına “Korkma” kelimesiyle başlamış.

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak…”

Yüz yıldır sabah akşam kendimize telkin ediyoruz “korkma” diye ama beyhude!

Anlamak biraz geç oldu.

Gerçekten korkak bir milletmişiz.

İstisnâi kahramanlar, önünde eğileceğimiz cesur yürekler konumuz değil.

Onlar maalesef azınlık.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Yargıçlar

Ödleri kopuyor. Erdoğan korkusuyla güçsüzlere, kadın ve çocuklara, hastalara zulmediyor, hatta bu korkuyla cari kanunları çiğniyor, masumlara efelik yapıyorlar.

Perinçek burunlarının dibinde, açık açık “köpeksiniz, yargı siyasetin köpeğidir” diyor, gıkları çıkmıyor. Güçleri, beş bin kilometre öteden aynı ithamı yapan gazeteciye dava açmaya yetiyor.

Bu kadar zavallı, bu kadar korkaklar!

Polis

Gücü gerçek teröriste değil suçsuz insanlara operasyon yapmaya yetiyor. Ağır silahlarla şov yapıyorlar. Yargıçlar gururla “siyasetin köpekliği”ni yapıyor. Bunlar da “Siyasete köpeklik” yapanlara “köpek”lik yapıyor.

Eli kolu bağlı kelepçeli insanlara işkence yapıyor, kadın ve çocuklara güç gösteriyorlar.

Hem korkak hem de tabansızlar.

Birkaç gram vicdanı kalmış AKP’liler

Bunlar zaten Erdoğan’a tek kelime edemiyor. Arkasından sadece “Reis biraz ileri gitmedi mi!” “Biri buna dur desin kardeşim!” diye saydırıyor. En cesuru “Reis iyi etrafındakiler kötü!” diyor.

Yanına gelince ise “Efendim ne kadar doğru bir karar aldınız” “Başkanım ne kadar isabetli buyurdunuz!’” diye riyakarlık yarışına giriyor.

Bunların çifte korkusu var. Hem reisin şerrinden korkuyorlar hem de reisleri yıkılırsa başlarına gelecekten.

Muhalefet

Dayak yerken hatta kendilerine köpek muamelesi yapılırken bile tek kelime edemiyorlar. Saray’ın en son ağzının payını veren Baykal’dı. “Genel genel” diyerek onu bitirdi.

Son itiraz eden Selahattin Demirtaş oldu. Hala hapiste…

Öyle olunca hiçbir muhalif siyasetçi cesur olamıyor.

Utangaç bir şekilde bir iki kelime edecekse bile önce “besmele” niyetine cemaate saydırıp Saray’a yalakalık ediyor, sonra “Bu kabul edilemez!” cinsinden birkaç söz söylüyorlar.

HDP de aynı formülü kullanıyor.

Başa bela getirmeyecek muhalefet formülü şu:

“Önce cemaate hakaret et. Sonra ‘Cemaat böyle yapardı. Sizin iyi insanlarsınız, yakıştıramıyoruz’de.” Böylece “cici muhalefet ol” ta ki Saray başını okşasın!

Dün sosyal medyada şöyle bir twit vardı:

“Adamın evine haydutlar dalmış, yakıp yıkıyor taciz ediyor. Beyler oturmuş ‘Bu sizin işiniz değil, bizim eski bi düşman vardı, kesin ondan öğrendiniz, bu onun işi’ diye kasılarak suçun ve haydutluğun antropolojik analizini yapıyorlar. Ahmaklıkta takdire şayan bir kararlılık.”

Muhaliflerin yaptığı tam da bu.

Avukatlar, Barolar

Adam yüzlerce avukatı sadece savunma yaptıkları için hapse attı. Tek kelime edemediler. Yüz binlerce masum yasalar çiğnenerek hapse tıkıldı, gık diyemediler. KHK ile yüz binler mağdur edildi. Sahip çıkmadılar. Sıra kendilerine gelince azcık kımıldayıp yürüdüler, korkudan, Anıtkabir’e sığındılar. Bu ‘cesaret yürüyüşü’ gelecek yılı da kurtarır!

İş dünyası

Adam 2004’lerde Avrupa Birliği’ne girecek nitelikte bir ülkeyi Kuzey Kore yaptı. Suriye yaptı. Afganistan yaptı… Hiçbirinden tek bir “Ne oluyor?” veya “Yeter” sesi çıkmadı. Türk lirası rezil oldu. Ekonomik krizin en korkuncu yaşanıyor. İşsizlik rekor kırdı. Hepsi korku içinde ekonomi bakanının komik palavralarını alkışlıyor. Her biri birer Güler Sabancı türevi.

Kadın dernekleri

Binlerce masum kadın hapse girdi. Hamile kadınlara kelepçe takıldı. Halen 800 bebek zindanda. Onlarca kadın derneği suskun. Ara sıra şiddet gören bir kadın olunca twit atıyorlar. Tek eylemleri bu.

Çevre dernekleri

Yeşil alan kalmadı. Nerde bir ağaçlık görse önce yakıp sonra imara açıyorlar. Adam, ülkenin üstüne beton döktü. Ama hepsi dilini yutmuş.

Bir açıklama yapmaları için ya bir kedi yavrusu ağaçta şıkışmalı veya bir köpek kuyuya düşmeli.

Kıblesini Saray’a dönmüş diyanetin ulu reislerini, üniversitelerin bencil akademisyenlerini saymaya gerek yok.

Her korkağın bir sığınağı var.

“Bir başıma kalsam şah-ı devrâna kul olmam
Vîrân olası hânede evlâd u ıyâl var”

En iyisi “ah bu çoluk çocuk olmasaydı, ben size cesareti gösterirdim” gibi bir bahane buluyor.

Doğru diyorlar haneleri artık daha mamur ama memleket enkaz döndü.

“Cesaret”in son kullanıcıları Cemaat mensupları idi. Tüm mahalleler elbirliğiyle onları ezince ve kenara itince meydan korkaklara kaldı.

Böyle bir panayırda Erdoğan diktatörlüğünü ilan etmesin de ne yapsın?

Ne dese itiraz eden yok.

Bu kadar korkak millet; twitter, youtube kullansa ne olur, kullanmasa ne olur!

Sosyal medya kapansa ne olur, kapanmasa ne olur!

Başlıkta sorduğum “Erdoğan twitter’ı kapatırsa neler olur?” sorusunun cevabı basit.

Hiçbir şey olmaz.

Oysaki bu saydığım zümreler içinde en korkağı Erdoğan ve etrafındakilerdir. “Dere tenha olunca tilki bey” olur, derler. Öyle oldu. Meydan korkaklara kalınca en korkağı şah oldu.

Geçen sanal bir “dislike” dalgası bile kimyasını bozdu.

Halbuki üç kişi “höt” dese Saray sallanacak. Ama yok.

Özetle Mehmet Akif merhum, “korkma” diyerek başlamakta haklı.

Bu kadar korkak, bu kadar hakkını aramaktan aciz insanlar cesaret kazanabilir mi, bilmiyorum.

Zulmün bebeklere vardığı bir dönemde dilsiz şeytana dönmüş bir millete Hz. Mesih gelip ruh üflese uyandırabilir mi, onu da bilmiyorum.

[Veysel Ayhan] 2.7.2020 [TR724]