Meryem Konuk * [*Bebeği ile Meriç’ten geçen Meryem Konuk, Tr724’e yazdı]
Eşim yanıma geldiğinde ondan beni nehrin kenarına götürmesini istedim. Uzun zamandır hava ilk kez böyle güzeldi. Güneş, sakince akan nehrin sularında sanki dans ediyor ve önce yüzümü sonra yüreğimi ısıtıyordu. Buraya gelmekle iyi etmiştim. Çocukluğumdan beri başta evimizin önünden geçen nehir olmak üzere, su beni hep rahatlatmıştı. Belki göz yaşlarım birlikte akacak bir zemin bulduğu için artık hızla süzülüyordu yanaklarımdan. Az önce ne yaşamıştım? Adam neden böyle davranmıştı? Ben nerede hata yapmıştım?
Tek yaptığım dükkanından içeri girmek olmuştu. Attığım ilk adımda diğer müşterileriyle ilgilenmeyi bırakıp hızla bana yönelmiş ve uzun uzun birkaç cümle kurmuştu. Ben ise üzülerek Almanca bilmediğimi ifade etmiştim. ‘Eğer Almanca bilmiyorsan bu dükkâna giremezsin’ demişti. Gerçekten ne demek istediğini anlayamamıştım. Şimdiye kadar bu ülkede birçok kez dil bilmediğim halde alışveriş yaptığım olmuştu. Üstüne üstlük bugün ‘Bu ne kadar?’ cümlesinin Almancasını öğrenmiş, ilk kez pratik yapacak olmanın heyecanını taşıyordum. Söyledikleri karşısında afalladım. ‘Burada çok yeniyim. Henüz bilmiyorum ama dilinizi öğreneceğim.’ dedim. ‘Hayır’ dedi adam kızarak. ‘Seni dükkanımda istemiyorum.’ Kapıyı açtı ve beni dışarı çıkardı. Arkamdan hızla kapanan kapı, sanki gönlümde her insanı buyur etmek için ayırdığım sandalyeleri domino taşı gibi bir bir devirdi. Öylece kalakaldım.
Adam belli ki yabancılardan, belki de en çok başörtülü ve dil bilmeyenlerinden hoşlanmıyordu. Nedense ona kızamamış, niçin bunu yaptığını düşünmeye başlamıştım. Beni, ülkesinde yan gelip yatan ve ekmeğini yediği toprağın dilini bile öğrenmeye tenezzül etmeyen bir mülteci mi sanmıştı acaba? Mülteci olduğum doğruydu ancak bu dili öğrenmeyi çok istiyordum. Hatta gelecek hafta dil kursum başlayacaktı. Onu anlamaya çalışsam da yaptığı şeyin makul bir tarafı yoktu. Bu ülkeye geldiğimden beri yaşadığım ve beni sarsan ikinci hadiseydi bu. Diğerinde mecburi olarak yaşadığımız dairenin ısıtma probleminden dolayı hastalanan bebeğim üşümesin diye sadece geceleri kullandığım elektrikli ısıtıcı için güneş doğmadan kapımız çalınmış ve ayakkabılarıyla içeri giren yetkililer tarafından ikaz edilmiştik. Bebeğim üşüdüğü için ısıtıcıyı kullandığımı söylemiş yine de onları ikna edemeyince de, ‘Ama ben bir anneyim…’ diye başladığım cümlemi gözyaşlarım tamamlamama izin vermemişti. Ömrümde ilk kez tanımadığım kişilerin karşısında ağlamak ama en çok da ‘Öyleyse biz bu soğukta yaşamak istemiyoruz’ diyememek ağır gelmişti. Yavrumuzla ne kapısını çalacağımız bir kimsemiz ne de geri dönebileceğimiz sıcak bir yuvamız vardı. Şimdi ise annemin ak sütünü emdiğim vakitlerden beri dilimdeki en güzel türkü olan Türkçe’mle var olabileceğim bir vatanın çok uzağındaydım. Ötekiydim. İstenmeyendim. Hayır, aslında bu kısım tam olarak doğru değildi. Öyle olsa taşındıktan kısa bir süre sonra elinde hediyelerle çalmazdı kapımızı Alman komşumuz. Kafam gerçekten çok karışık ve ne hissedeceğimi bilemez bir haldeydim.
‘SEN BİZİ KİMİN ELİNE BIRAKIYORSUN ALLAH’IM?’
Nehrin kıyısında öylece dururken dün cenazesine gittiğim teyzenin hikayesini anımsadım. 1972 yılında işçi göçüyle Almanya’ya gelmiş ve nice evlatlar, torunlar yetiştirmişti bu topraklarda. O ve nesli, öteki olmanın acılarını hangi tonda yaşadı bilmiyorum ama benden daha büyük zorluklar yaşadıkları kesindi. Teyzenin son isteği Türkiye’de gömülmekti. Ancak evlatları Hizmet Hareketi’ne mensup olduğu için vatanlarına ayak bastıklarında daha cenazeyi kaldırmadan yakalanıp hapse atılma ihtimalleri olması nedeniyle, annelerinin bu son arzusunu yerine getirememişlerdi. Dirisine de ölüsüne de zulmeden bir ülke, ne kadar vatandır bizlere, cevabını veremedim.
Burada bir dükkânın kapısından kovulurken, şimdi kendi ülkemde olsam kim bilir nelere maruz kalacaktım? Bir arkadaşım, uzun zamandır oğluna gönüllü ders verdiği komşusunun darbeden sonra onlara, ‘Eğer reisimiz emir verirse ilk sizi öldürürüm.’ dediğini anlatmıştı. Ve birkaç sokak ilerde oturan bir başka arkadaşının evine gece yarısı mahalleden insanların girip, ‘Cemaatten olanların malı da karısı da bize helal.’ diyerek ortalığı talan ettiğini söylemişti. Şükür ki ev halkı o gece orda değildi. Bu hadiseden sonra arkadaşım aynı şeyi yaşamaktan korkup, bir gece gizlice evden ayrılmışlardı. Evi taşımaya gelen kişilere bile müsaade etmeyen komşular, kim bilir onları görse ne yaparlardı… Şimdi vatanım dediğim bu zulüm diyarında mı yoksa burada olmak mı daha zordu? Dudaklarımdan aylar öncesinden bana hatıra kalan o yakarış döküldü: ‘Sen bizi kimin eline bırakıyorsun Allah’ım?’
MERİÇ NEHRİ’NİN KIYISINDA
Almanya’nın Ren nehrinin küçük bir kolu olan bu suyun başında, öteki olmanın verdiği acıyla yüzleşirken ettiğim bu duayı, ilk kez dört ay önce yine bir nehrin kıyısında mırıldanmıştım. O vakit coğrafya dersinde adını duymuşluğumun ötesinde hiçbir tanışıklığım olmayan Meriç Nehri, hayatımın en büyük yolculuğunda bana yarenlik edecekti. Dolunayın yanımıza aldığımız fenerleri utandıracak denli güzel aydınlattığı bir gecede çıkmıştık yola.
O gece, yolculuk için belki de son şansımızdı. Hava durumu ertesi sabah başlayıp bir hafta sürecek yoğun yağış uyarısında bulunuyordu. Gece 21 sularıydı. 16 aylık oğlum, Rabbimin inayetiyle hiç de adeti olmadığı üzere bu saatte uykuya dalmış, işimizi kolaylaştırmıştı. Eşimin ısrarına rağmen bebeğimi sırtıma bağlamış, bu kutlu yolculuğun en masumu olan yavrumu taşıma şerefini kimseye vermek istememiştim. 17 yıllık öğrencilik hayatımda hocalarıma ve arkadaşlarıma haksızlık olur diye bir kere kopya çekmemiş biri olarak, bu gece yasaları çiğneyip bir kaçak gibi ayrılıyordum ülkemden. Bu kararı vermek elbette kolay olmamıştı.
Yolculuğumuzdan birkaç ay öncesiydi…. Fırsata dönüştürülen darbeyle elimden alınan öğretmenliğimin iadesi adına toplanan kurul, bana partili bir tanıdığım olup olmadığını sormuş, böyle birinin bana referans olması durumunda mesleğime geri dönebileceğimi söylemişti. ‘Şimdiye kadarki eğitim hayatım ve TC vatandaşı olarak ülkeme sunduğum hizmet, benim en büyük referansımdır. Başka bir şeye ihtiyaç duymuyorum. Bu halde başvurumu kabul etmeyecekseniz, bu da sizin takdirinizdir.’ demiştim. Beklediğim üzere başvurum reddedilmişti.
Bu yolculuğu benim için mecburi kılan bir diğer sebep ise, hiçbir gerekçe gösterilmeden pasaportumun iptal edilmesiydi. Bu konuda danıştığımız bir avukat, hakkımızda yürütülen bir soruşturma olabileceğini söylemişti. Durumu riske atamazdık. 15 Temmuz sonrası tutuklanıp, ilk sorgusuna kadar aylarca suçsuz yere hapis yatan arkadaşlarımız vardı. Zalimin işini kolaylaştırmak, hakkın hatırını ayaklar altına almaktı.
HZ. YUNUS’UN MÜNACATI, HZ. EYYUB’UN DUASI…
29 yıllık hayatımda devletimin zararına herhangi bir eylemim olmamasına rağmen, şimdi kanun aleyhine kaçakçılık yapan insanlara muhtaçtım. Sonradan sıkça duyacağım üzere aslında bu kimseler, bazen kendilerine inanan nice masumu yolda bırakmış, kurtlara yem etmişti. Durumunu anlatmasına rağmen lohusa bir kadını nehre en uzak noktalardan birinden 12 saat yürütmüşlerdi. Bota binerken dikiş yerlerinden kanlar akan bu kadın, duyduğum nice hüzünlü hikâyenin kahramanlarından sadece birisiydi.
Öyleyse bu yolda böylesi merhametsiz kimseler olamazdı benim rehberim. İşte bu duayı ilk kez orada etmiştim: ‘Beni kimin eline bırakıyorsun Allah’ım? Şu, ismini bile bilmediğim, beni ne tarafa götüreceğini kestiremediğim yabancı kimselerin eline mi? Yoksa geride kalsam namusumu, emanetin olan yavrumu, inandığım değerleri korumaktan endişe ettiğim kimselerin eline mi? Rehberim sen ol Allah’ım! Bırakma beni kimseye ne olur!’
Dilimde Efendim (sav)’in hicret yolunda zikrettiği Yasin Suresi 9. ayeti, Hz. Yunus’un münacatı, Hz. Eyyub’un duası…
Kaç saat yürüyeceğimizi bilmediğimiz bu yolda daha ilk adımı atmadan eşimin ayağına şiddetli bir kramp girmesi, gece devriyesine çıkan polisler nedeniyle son anda güzergahın değişmesi, yürüyüp geçeceğimiz tarlada harıl harıl çalışan bir çiftçinin saatler ilerlese de, traktörünün o her şeyi ayan beyan açığa çıkaran kuvvetli lambalarını söndürüp bir türlü evine gitmeyişi… Tüm sebepler ittifak etmiş aleyhimize görünürken, bir yandan içimdeki o tarifi imkansız huzur… Yine olsa yine yürürüm dediğim, bir daha ne zaman nasip olur bilemediğim vatan toprağının üstündeki son anlarım…
Kendimi bildim bileli güneşi de ayı da, yazı da kışı da bu topraklarda gördüm. Şimdi ise nice sevdiğim güzel insanı ve anılarımı geride bırakıyor olmanın derin hüznü içinde yürüyordum. İki saatlik bir yürüyüşün ardından Meriç’e ulaşmıştık. Bizi karşıya geçirecek botun şişmesini beklerken saniyeler sonra bir bilinmeze yelken açacak olmanın tarifi imkânsız heyecanı kalbimi yerinden sökecek gibiydi. Az sonra ‘hadi’ denilecek ve artık geri dönüşü olmayan yolculuk başlayacaktı. Aklıma ilk gelen şey yere eğilip bir avuç toprağı çantamın içine koymak oldu. Ülkemden yanımda bir hatıra olarak götürebileceğim tek şey buydu. Lakin elimle tuttuğum şey, sanki akışkan ve ince taneli olması nedeniyle topraktan ziyade kuma benziyordu. Acaba nehrin genişlediği vakitlerde karşı yakadan buraya taşınmış olabilir mi diye geçirdim içimden. Belki de Türkiye’ye ait değildi. Artık ben nereye aittim ki bilemedim.
‘ACELE EDİN, VAKİT GELDİ…’
Ve işte o ses… ‘Acele edin, vakit geldi’ dedi. Önce ben bindim bota sırtımda oğlumla. Biner binmez hareket etmeye başladı yokuş aşağı duran bot. Telaşlandım. Allah’tan tutup çekti hemen rehberler. Paramız olmadığından can yeleği alamamıştık ama sebeplere riayet deyip sadece bir çiftine paramız yettiği için şişme kolluklardan vardı yanımızda. Biri bana biri eşime. Batacak olsak bir koluma tattığım o ince lastik, sırtımdaki bebekle bizi ne kadar taşırdı, bu o an düşünmek isteyeceğim son şeydi.
Hepimiz bota binince dengeyi sağlayabilme adına doğru pozisyonu bulmaya çalıştık. Lakin bindikten birkaç saniye sonra botun havası inmeye başladı. Tarifi olmayan bir korku kaplamıştı yüreğimi. Nasılsa rehberlerin birkaç hareketiyle sorun çözülüverdi. Sonradan öğreneceğimiz acı gerçek, rehberler tarafından bilerek korkutulduğumuz yönündeydi. Bu iş için onlara ne kadar ihtiyaç duyarsak, kazandıkları para o kadar garanti altına alınmış olacaktı. Bu iş için sanki Avrupa standartlarında hizmet veriyormuş gibi Avro cinsinden bir sürü paramızı almalarına rağmen, yolculuk için minimum düzeyde hazırlık yapılmıştı. Rehberler için ikişer kürek bile yoktu. Tek kürekle yol almaya çalışıyorduk. Zaten bize can yeleği vermelerini beklemek çok komik kaçıyordu. Karşısı görünürde çok yakındı. Lakin nehrin aşağı doğru akan suları bizi hedeften uzaklaştırıyordu. Bir zaman sürüklendik. Saatin 15 dakika dediği, bana ise bir ömür gelen o anlardan sonra ulaştık karşı kıyıya. Ayağım toprağa değdiği anki şükrüm, ancak ölümün kıyısından hayata tutunabilenlerin bilebileceği şekildeydi.
Rehberler geri dönerken hiç tanımadığım bu adamlara el sallıyordum. Eşimin anne ve babası, benim ise babam bu diyardan göçeli çok olmuştu. Hayatta kalan bir annem vardı. Onu ise helallik istemek için bile arayamamıştım. Şimdi bu adamlar, benim en büyük vedamın biricik tanıklarıydı. ‘Hoşça kalın!’ dedim. ‘Her şey için teşekkürler.’ Ve duyamayacakları bir sesle ekledim: ‘Ülkeme benden selam söyleyin!’
6 SAATLİK BİR YÜRÜYÜŞÜN ARDINDAN
Ve Yunan topraklarında susuz kaldığımız, köpekler tarafından kovalandığımız 6 saatlik bir yürüyüşün ardından sabaha doğru ulaştığımız kasabada polis tarafından yakalanmamız, karakola götürülmemiz, çıplak aranmamız, lağımı taşmış bir hücrede 15 saat, kapkaranlık bir hapiste 2 gün kalmamız ve ardından ‘gökyüzü bu kadar mı güzeldi, bilememişim’ deyişimiz… Ve yine bir kaçak olarak adalar şehirler ülkeler geçip, bir mülteci olarak Almanya’ya varışımız…
Aslında bu, benim nerdeyse her gece uyumadan evvel yaptığım bir şey. Her gece Meriç’i geçip öyle dalıyorum uykuya. Unutmak istemiyorum o yolculuğu. Nereden ve nasıl geldiğimi bilirsem, yapmam gerekenlere o kadar iyi odaklanırım sanıyorum. Ama öyle olmuyor işte. Yetmiyor. Bazen böyle beklemediğin bir anda yaşadığın üzücü hadiseler insanın direncini kırıyor. Kırgın ve küskün bir halde ağlarken buluyorsun kendini. Oysa Allah her haline nigehbandır bilmiyor musun? Seni kimsenin eline bırakmayacak, seni zayi etmeyecek, sen O’nu terk etmedikçe O, seni asla terk etmeyecek.
Tüm bunları bilsem de hayli yorgun, ümidimin feri sönmüş bir halde dönüyorum eve. Sadece uyumak istiyorum ama uyandığımda kaldığım yerden hayat beni bekliyor. Yunan topraklarına varınca yolculuğumuzdan haberdar olan ailemin hala, ‘…Ama senin bir suçun yok ki kaçasın?’ deyişleri karşısında ‘700 bebeğin hangisi suçluydu ki aylardır hapisteler?’ diyememek, desen de anlaşılmamak… Durumdan habersiz akrabaların iş gezisinde olduğumuzu sanıp ‘ne zaman dönüyorsunuz?’ sorusuna hep kaçamak cevaplar vermek… Buranın yerlisi olmuş arkadaşların, ‘Bir daha dönmeyi düşünmüyorsunuz değil mi’ diye kolayca sorduğu soru karşısında, ‘Dönecek ev, gidecek vatan mı kaldı ki?’ diyememek… Her şey bir olmuş beni bekliyor. Uyusan da geçmiyor. En büyük dert benim sanma yanlışına düşüyorum bir kez daha. Sonra bir haber düşüyor ekranıma. Dört ay evvel beni karşı kıyıya taşıyan Meriç’in, bu sabah güzel insanları ve masum yavruları ötelere uğurladığını öğreniyorum. Kıyıya vuran cansız bedenler ve hala haber alınamayan kişiler var. Utanıyorum kendimden. Dertlerim bir bir ufalanıyor. Ben küçülüyorum. Şimdi bir daha kovulmak pahasına o dükkânın kapısını çalıp bu insanların hikayesini anlatmak istiyorum. Ama önce Almanca öğrenmem lazım yoksa beni dinlemeyecek biliyorum.
‘HALKIMIZIN BUNU GÖRMESİNİ İSTİYORUM’
Aklıma geçenlerde tanıştığımız Alman gazeteci geliyor. Şehir müzesi için yapılacak bir çalışma kapsamında hikayelerimizi dinlemişti. Arkadaşlarımızdan biri yanında 2 yaşındaki kızının Meriç’ten geçerken tekini düşürdüğü ayakkabısını getirmiş, ‘Bu, bize o yolculuğun hatırası.’ demişti. Gazeteci kadın uzun uzun bu ayakkabıyı incelemiş ve gözyaşlarını tutamamıştı. ‘Bu ayakkabıyı izninizle müzeye koyabilir miyiz? Halkımızın bunu görmesini istiyorum.’ demişti. Haberi hemen ona gönderdim. ‘Biz bu yolculuktan sağ kalanlarız. Ama arkadaşlarımız bu sabah can verdi.’ dedim. Çok üzüldüğünü söyledi ve acımızı hafifletir umuduyla beni müzede bu hikayeleri sergilemek için yardıma davet etti. Memnuniyetle kabul ettim. Sanırım geride kalmanın hakkını ancak bu güzel insanların bilinmesi için çabalayarak ödeyebilirim.
İşte bu satırlar, dünyada iyiler safında olmaya verilmiş bir sözün ebedi hatırlatıcı olsun diye kaleme alındı. Yazanın maharetinden azade, vesile olanların yüceliği nispetinde nazara alınması ümidiyle başladı ilk söz. Sizler, yazanın zayıf hafızası bir gün yine yanılır da yolundan şaşarsa diye şahitler kılındınız verilmiş olan bu söze.
Belki bir gün Ren Nehriyle Meriç Nehri bir yerlerde buluşur, birbirine karışır ve kardeşçe akarlar iç içe. İşte o gün biz de barış köprüleri kurarız nehirler üstüne. Artık bir diğer kıyıya ulaşmak için can pazarı o botlara gerek kalmaz. Nice hikâyenin o nehirlerle birlikte aktığını hatırlar, güzel insanları anar ve gelecekte bir daha asla aynıları yaşanmasın diye dua eder, neslimizi yeryüzünün emniyet verici aydınlık simaları olarak yetiştiririz. Çünkü geride kalan olmak, cansız bedeni kıyıya vuranların emanetçisi ve yazılan tarihin şahidi olmak bunu gerektiriyor.
[Meryem Konuk] 17.2.2018 [TR724]
Savcı Can Tuncay, Mahkeme Başkanı Kemal Selçuk Yalçın [Levent Kenez]
Bir adamın ülkedeki bütün kötülükleri yaptığına, kimseyi inandıramazsınız.
Kendisini bu rezil düzene peşkeş çeken ve ileride lanetle anılacak küçük adamları isim isim tarihe kaydetmek gerekiyor. İnsanlığa karşı işlenen suçların zaman aşımı yok. “Talimat geldi, ben de yaptım” diye bir kurtuluş da yok. Bakanı da, memuru da, hakimi de, savcısı da, işkencecisi de, gardiyanı da, kontra gerillası da her gece kafasını yastığa koyduğunda bu rejim sona erdiği zaman suç ortağı olarak muamele göreceklerini biliyor zaten. Bugün insanların korkudan, endişeden sesini çıkaramadıklarını ama yarın isim isim eşkal eşkal teşhis edileceklerini bir an olsun bile unutmamalılar. İnşallah bugün masumlardan esirgedikleri adaletle yargılanırlar.
Bu düzen değişmesin diye daha da azgınlaşmalarının bir faydası da olmayacak. Bu sürdürülemez düzen eninde sonunda bitecek ve hesap vakti geldiğinde ilk çağrılacak olanlar da bu onursuz teşneler olacak. Burada değilse Allah’ın huzuru var. Amenna, ona zaten iman ediyoruz. Ama ibreti alem için bu dünyada da bunlar yaptıkları zulmün hesabını vermeli. Meriç’in o soğuk sularında boğulan yavruların ve annelerin ahı ahiretten önce bu dünyada bulmalı bunları inşallah.
Bunlara, kucaklarına oturdukları güçlerin vitrindeki adamlarından biri “köpek” demişti. Bir tanesi de çıkıp “Sen bize nasıl köpek dersin?” demedi, soruşturma açmadı, buna cesaret bile edemedi. Bu ülkenin en saf ve temiz çocuklarının hayatını bankada hesabı var, gazeteye abone olmuş diye karartanlar, 3 dakikayı geçti diye savunmaları kesenler, biraz itiraz edeni hakaretle mahkemeden atanlar kendilerine köpek diyenler için ağızlarını bile açamadılar. İş ortakları birbirlerine böyle seslendiği ve bir rahatsızlıkları da olmadığı için bizim köpek dememizden alınmazlar herhalde. Kimse de itiraz etmesin kendileri öyle istiyor çünkü.
UTANÇ MÜZESİNDE SERGİLENECEKLER
Bu “köpekler”den ikisini tarihe emanet edelim. İleride utanç müzesinde sergilenecek rezalet bir iddianameyi yazan savcı Can Tuncay. Çapsızlığı ve kötülüğü iddianamenin her satırında bağırıyor. Bunun hukuk mezunu olduğu bir ülkede birilerine üniversite diploması sormak büyük haksızlık. Diğer “köpek” de bırakın hapiste tutmayı 1 saat bile gözaltında kalmaları bile skandal olacak kişileri ömür boyu hapse mahkum eden rezil mahkemenin bir o kadar rezil başkanı Kemal Selçuk Yalçın.
Bu iki onursuz adam yarın öbür gün unutulup gideceklerini sanıyor. Haberlerde nasıl olsa kendilerinden bahsedilmeden Altanlar’a, Ilıcak’a müebbet verildi diye yazılacak. Yurt dışından malum tepkiler gelecek, hassasiyet gösterenler, timsah gözyaşı dökenler çıkacak. Ergenekoncuların zafer çığlıklarının arasında isimlerinin kaybolacağını düşünüyorlar. Varsa bir hata Yargıtay’dan döner diye kendilerine sigorta yapmalarına bile gerek görmüyorlardır.
Ergenekoncuların İslamcılara tecavüzünden doğan veled-i zinalar, bakın aynı gün ne oldu? Efendinizin “tam ajan”, “terörist” ve daha bilumum hakaretler savurduğu gazeteci Deniz Yücel, Binali Yıldırım’ın Merkel’e şirinlik yaptığı görüşmenin üzerinden 24 saat geçmeden serbest bırakıldı. Hani size “bu adam tutuklanacak” diye talimat verenler bir yıl boyunca özgürlüğünü çaldığınız adamı yine emirle serbest bıraktırdılar. Bir kez daha sizin zerre kadar bir ağırlığınızın ve onurunuzun olmadığını dünya aleme ilan ettiler. Zaten zerre kadar değeriniz de yok biat ettikleriniz karşısında. Bir kez daha üzerinize pislediler. Yarın olan size olacak.
GÜCÜNÜZ ANCAK…
Saray cariyeleri, havuz tetikçileri zavallı 2-3 muhabir serbest kalınca sinir krizlerine girip sağa sola tehditler savuran sözde meslektaşlar neredesiniz? Hadi Deniz Yücel’i serbest bırakan mahkemeye de çemkirsenize. Onları da tehdit etsenize. O mahkemenin de heyetini görevden aldırsanıza. Onlara da “fetöcü” diye yazıp çizsenize. Savcı itiraz etse ya Deniz Yücel’in serbest kalmasına. Yemez değil mi? Gücünüz çünkü gariplere yeter. Hizmetle iltisaklı kişilere her türlü zulmü yapabilirsiniz, çünkü arkalarında bir Merkel ya da Macron yok. Bunların karşısında el pençe divan olup en kirli pazarlıkları yaparsınız. Sonra da gelip terörle darbeyle zerre ilgisi olmayan insanlara arkasında şu var bu var deyip iftira atarsınız.
Deniz Yücel “Kirli pazarlıklarla tahliye olmak istemiyorum” demişti. Maalesef rehineye sormuyor devletler! Olabilecek en kirli pazarlıkla serbest bırakıldı. Çünkü İslamcılar artık böyle yönetiyor ülkeyi. Bu faşistler istediklerini yaptıkları sürece Almanyası da Fransası da bir anda lal kesiliyor olan bitene. Ortadoğu diktatörleri ile nasıl çalışıyorlarsa aynı onursuz politikayı Türkiye’ye uyguluyorlar. Yarın Yücel’i ödüle boğarlar, Yücel de o zamana kadar çıkmamışsa Ahmet Şık’a ve Akın Atalay’a falan adar ödülünü. Tiyatro devam eder.
DÜNYADA İLK DEFA
Dönelim bizim “köpeklere”. Altanların ve Nazlı Ilıcak’ın haberleri yapılıyor. O haberlerin yanında bir cümle içinde geçen diğer gazeteciler ve medya çalışanları var kimsenin önemsemediği. Yakup Şimşek, Fevzi Yazıcı, Tuğrul Özşengül…
Dünya tarihinde ilk defa bir reklam filminden dolayı iki tane medya çalışanı ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Bir saniye için o rezil iddianamenin doğru olduğunu ve Zaman reklam filminin darbe çağrısı yaptığını ve subliminal mesaj verdiğini kabul edelim. Bu reklam filmi yayınlandığında neden bir tane Allah’ın kulu çıkıp da bunu söylememiş, fark edememiş. Bir kişi bile bu reklamdan rahatsız olmamış. AKP genel başkanı darbe girişiminden 4 saat önce haberinin olduğunu söylerken Zaman Marka Pazarlama Müdürü ile Sanat Yönetmeninin mi 9 ay önceden haberi olmuş. Velev ki reklam filmi suç unsuru taşıyor, tek görevi televizyonlarda rezervasyon yapmak olan Yakup Şimşek’in suçu nedir. Ne senaryosu ne de çekiminde zerre ilgisi olmayan Şimşek’in eylemi nedir. Yayınlayan kanallardan neden bir tanesi bile soruşturma geçirmez. Hele Fevzi Yazıcı. Tek eylemi reklam filmini önceden izlemiş olmak. Yahu bu adam tasarımcı, sanatçı. Aylardır mahkemede bunu anlatıyor yetmezmiş gibi aylar sonra bilgisayarına yerleştirdikleri sahte belgenin hesabını soruyorlar. Adaletsizlikte eşitlik olmaz. Reklam filminin senaryosunu hazırlayan ve bu filmi çeken Tibet Sanlıman’ın beraat etmesine sevindim. Onun yargılanmasının bile tek başına filmi çekilir. Beraat etti ama hayatı boyunca utanacağı yalanlarını da sırtına yükledi. Onun beraat etmesi bile hakim ve savcıların her şeyin farkında olduğunun ve mahkemenin bir tiyatro olduğunun bir ispatı aslında.
Herkes biliyor ve bilsin ki kimse müebbet hapis falan yatmayacak. Sadece bu dava için değil; ne Demirtaş, ne Enis Berberoğlu… Masumların terör suçlusu olarak hüküm giydiği bütün davalar için de geçerli bu.
Altanlar, Yakup Şimşek, Fevzi Yazıcı başları her zaman dik, zulüm döneminin sembol isimleri olarak anılacaklar. “Köpek”lerin çocukları babalarından, annelerinden utanacak.
[Levent Kenez] 17.2.2018 [TR724]
Kendisini bu rezil düzene peşkeş çeken ve ileride lanetle anılacak küçük adamları isim isim tarihe kaydetmek gerekiyor. İnsanlığa karşı işlenen suçların zaman aşımı yok. “Talimat geldi, ben de yaptım” diye bir kurtuluş da yok. Bakanı da, memuru da, hakimi de, savcısı da, işkencecisi de, gardiyanı da, kontra gerillası da her gece kafasını yastığa koyduğunda bu rejim sona erdiği zaman suç ortağı olarak muamele göreceklerini biliyor zaten. Bugün insanların korkudan, endişeden sesini çıkaramadıklarını ama yarın isim isim eşkal eşkal teşhis edileceklerini bir an olsun bile unutmamalılar. İnşallah bugün masumlardan esirgedikleri adaletle yargılanırlar.
Bu düzen değişmesin diye daha da azgınlaşmalarının bir faydası da olmayacak. Bu sürdürülemez düzen eninde sonunda bitecek ve hesap vakti geldiğinde ilk çağrılacak olanlar da bu onursuz teşneler olacak. Burada değilse Allah’ın huzuru var. Amenna, ona zaten iman ediyoruz. Ama ibreti alem için bu dünyada da bunlar yaptıkları zulmün hesabını vermeli. Meriç’in o soğuk sularında boğulan yavruların ve annelerin ahı ahiretten önce bu dünyada bulmalı bunları inşallah.
Bunlara, kucaklarına oturdukları güçlerin vitrindeki adamlarından biri “köpek” demişti. Bir tanesi de çıkıp “Sen bize nasıl köpek dersin?” demedi, soruşturma açmadı, buna cesaret bile edemedi. Bu ülkenin en saf ve temiz çocuklarının hayatını bankada hesabı var, gazeteye abone olmuş diye karartanlar, 3 dakikayı geçti diye savunmaları kesenler, biraz itiraz edeni hakaretle mahkemeden atanlar kendilerine köpek diyenler için ağızlarını bile açamadılar. İş ortakları birbirlerine böyle seslendiği ve bir rahatsızlıkları da olmadığı için bizim köpek dememizden alınmazlar herhalde. Kimse de itiraz etmesin kendileri öyle istiyor çünkü.
UTANÇ MÜZESİNDE SERGİLENECEKLER
Bu “köpekler”den ikisini tarihe emanet edelim. İleride utanç müzesinde sergilenecek rezalet bir iddianameyi yazan savcı Can Tuncay. Çapsızlığı ve kötülüğü iddianamenin her satırında bağırıyor. Bunun hukuk mezunu olduğu bir ülkede birilerine üniversite diploması sormak büyük haksızlık. Diğer “köpek” de bırakın hapiste tutmayı 1 saat bile gözaltında kalmaları bile skandal olacak kişileri ömür boyu hapse mahkum eden rezil mahkemenin bir o kadar rezil başkanı Kemal Selçuk Yalçın.
Bu iki onursuz adam yarın öbür gün unutulup gideceklerini sanıyor. Haberlerde nasıl olsa kendilerinden bahsedilmeden Altanlar’a, Ilıcak’a müebbet verildi diye yazılacak. Yurt dışından malum tepkiler gelecek, hassasiyet gösterenler, timsah gözyaşı dökenler çıkacak. Ergenekoncuların zafer çığlıklarının arasında isimlerinin kaybolacağını düşünüyorlar. Varsa bir hata Yargıtay’dan döner diye kendilerine sigorta yapmalarına bile gerek görmüyorlardır.
Ergenekoncuların İslamcılara tecavüzünden doğan veled-i zinalar, bakın aynı gün ne oldu? Efendinizin “tam ajan”, “terörist” ve daha bilumum hakaretler savurduğu gazeteci Deniz Yücel, Binali Yıldırım’ın Merkel’e şirinlik yaptığı görüşmenin üzerinden 24 saat geçmeden serbest bırakıldı. Hani size “bu adam tutuklanacak” diye talimat verenler bir yıl boyunca özgürlüğünü çaldığınız adamı yine emirle serbest bıraktırdılar. Bir kez daha sizin zerre kadar bir ağırlığınızın ve onurunuzun olmadığını dünya aleme ilan ettiler. Zaten zerre kadar değeriniz de yok biat ettikleriniz karşısında. Bir kez daha üzerinize pislediler. Yarın olan size olacak.
GÜCÜNÜZ ANCAK…
Saray cariyeleri, havuz tetikçileri zavallı 2-3 muhabir serbest kalınca sinir krizlerine girip sağa sola tehditler savuran sözde meslektaşlar neredesiniz? Hadi Deniz Yücel’i serbest bırakan mahkemeye de çemkirsenize. Onları da tehdit etsenize. O mahkemenin de heyetini görevden aldırsanıza. Onlara da “fetöcü” diye yazıp çizsenize. Savcı itiraz etse ya Deniz Yücel’in serbest kalmasına. Yemez değil mi? Gücünüz çünkü gariplere yeter. Hizmetle iltisaklı kişilere her türlü zulmü yapabilirsiniz, çünkü arkalarında bir Merkel ya da Macron yok. Bunların karşısında el pençe divan olup en kirli pazarlıkları yaparsınız. Sonra da gelip terörle darbeyle zerre ilgisi olmayan insanlara arkasında şu var bu var deyip iftira atarsınız.
Deniz Yücel “Kirli pazarlıklarla tahliye olmak istemiyorum” demişti. Maalesef rehineye sormuyor devletler! Olabilecek en kirli pazarlıkla serbest bırakıldı. Çünkü İslamcılar artık böyle yönetiyor ülkeyi. Bu faşistler istediklerini yaptıkları sürece Almanyası da Fransası da bir anda lal kesiliyor olan bitene. Ortadoğu diktatörleri ile nasıl çalışıyorlarsa aynı onursuz politikayı Türkiye’ye uyguluyorlar. Yarın Yücel’i ödüle boğarlar, Yücel de o zamana kadar çıkmamışsa Ahmet Şık’a ve Akın Atalay’a falan adar ödülünü. Tiyatro devam eder.
DÜNYADA İLK DEFA
Dönelim bizim “köpeklere”. Altanların ve Nazlı Ilıcak’ın haberleri yapılıyor. O haberlerin yanında bir cümle içinde geçen diğer gazeteciler ve medya çalışanları var kimsenin önemsemediği. Yakup Şimşek, Fevzi Yazıcı, Tuğrul Özşengül…
Dünya tarihinde ilk defa bir reklam filminden dolayı iki tane medya çalışanı ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Bir saniye için o rezil iddianamenin doğru olduğunu ve Zaman reklam filminin darbe çağrısı yaptığını ve subliminal mesaj verdiğini kabul edelim. Bu reklam filmi yayınlandığında neden bir tane Allah’ın kulu çıkıp da bunu söylememiş, fark edememiş. Bir kişi bile bu reklamdan rahatsız olmamış. AKP genel başkanı darbe girişiminden 4 saat önce haberinin olduğunu söylerken Zaman Marka Pazarlama Müdürü ile Sanat Yönetmeninin mi 9 ay önceden haberi olmuş. Velev ki reklam filmi suç unsuru taşıyor, tek görevi televizyonlarda rezervasyon yapmak olan Yakup Şimşek’in suçu nedir. Ne senaryosu ne de çekiminde zerre ilgisi olmayan Şimşek’in eylemi nedir. Yayınlayan kanallardan neden bir tanesi bile soruşturma geçirmez. Hele Fevzi Yazıcı. Tek eylemi reklam filmini önceden izlemiş olmak. Yahu bu adam tasarımcı, sanatçı. Aylardır mahkemede bunu anlatıyor yetmezmiş gibi aylar sonra bilgisayarına yerleştirdikleri sahte belgenin hesabını soruyorlar. Adaletsizlikte eşitlik olmaz. Reklam filminin senaryosunu hazırlayan ve bu filmi çeken Tibet Sanlıman’ın beraat etmesine sevindim. Onun yargılanmasının bile tek başına filmi çekilir. Beraat etti ama hayatı boyunca utanacağı yalanlarını da sırtına yükledi. Onun beraat etmesi bile hakim ve savcıların her şeyin farkında olduğunun ve mahkemenin bir tiyatro olduğunun bir ispatı aslında.
Herkes biliyor ve bilsin ki kimse müebbet hapis falan yatmayacak. Sadece bu dava için değil; ne Demirtaş, ne Enis Berberoğlu… Masumların terör suçlusu olarak hüküm giydiği bütün davalar için de geçerli bu.
Altanlar, Yakup Şimşek, Fevzi Yazıcı başları her zaman dik, zulüm döneminin sembol isimleri olarak anılacaklar. “Köpek”lerin çocukları babalarından, annelerinden utanacak.
[Levent Kenez] 17.2.2018 [TR724]
Fevzi, Yakup, Tibet, Nazlı, Ahmet, Mehmet, Tuğrul, Selahattin, Marwa, Deniz: Hukuk mu dediniz! [Bülent Korucu]
Bekri Mustafa’yı mahalleye imam yapmışlar. Bir cenazenin namazını kıldırdıktan sonra kulağına eğilip şöyle demiş: öte tarafta dünyanın ahvalini sorarlarsa, ‘Bekri Mustafa’yı imam yaptılar’ de onlar gerisini anlar. Hukuk devleti, demokrasi, insan hakları, bağımsız yargı gibi kelimelerin Türkiye’de bir anlamı olmadığını görmek için yukarıdaki isimleri internette aratın, karşınıza çıkan haberlerden rastgele okuyun. Sonra ışıkları kapatın, yorganı kafanıza çekip dua edin.
Üst başlıkta saydığım isimler son bir haftada mahkemelerin konusu olan dosyalarda adı geçen isimler. Size kolaylık yapıp dosyaları hakkında kısa özet geçeyim:
Fevzi Yazıcı, Zaman Gazetesinin uluslararası ödüllü görsel yönetmeni. Alanındaki en iyilerinden olduğunu meslektaşları da kabul ediyor. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı. Hakkındaki suçlama Zaman Gazetesi’nin televizyonlarda yayınlanan bir reklam filminin danışma toplantısına katılmak. 15 Temmuz’dan 9 ay önce yayınlanan reklam filmindeki gülen bebeğin darbe için sübliminal mesaj verdiği gibi absürt bir iddianın mağdurlarından. Son duruşmada ifadesini başka bir hukuksuzluğu izah etme çabasına ayırdı. Savcılık eliyle hazırlanan ve ABD’deki Reza Davasına bile servis edilerek rezil olunan belgenin sahteliğini ispat etti.
Yakup Şimşek, Zaman’ın Halkla İlişkiler direktörü. Yaptığı bütün iş söz konusu reklam için ajansla televizyonlar arasında köprü olmak, reklam satın alması yapmak. O da ağırlaştırılmış müebbet cezası aldı. Son duruşmada mahkeme başkanı ile yaşadığı şu diyalog her şeyi anlatmaya yetiyor. “Bir reklam filmi nedeniyle müebbetle yargılanıyorum, siz 1 dakika süre verip savunmamı bitirmemi söylüyorsunuz.” Bu isyanı da işe yaramadı ve mahkeme başkanı savunmasının uzun olduğunu belirtip kestirdi.
Tibet Sanlıman, söz konusu reklamı hazırlayan ajansın sahibi. Zaman Gazetesi’nin bir çok reklam filminin altında imzası var. Beraat etti. Yargılanması bile skandaldı, ancak Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’in ağırlaştırılmış müebbet aldığı bir yerde reklamın müellifi olarak beraat etmesi kararların adama göre verildiğinin açık delili.
Nazlı Ilıcak, hayatı darbelerle mücadeleyle geçmiş bir gazeteci. 27 Mayıs’ta tutuklanan babası için başlatttığı mücadele her darbede sürmüş. 12 eylülde gazetesi 3 kez kapatılmış, kendisi üç ay Sağmalcılar Cezaevinde tutuklu kalmıştı. Buna rağmen o zamanki yazıları cımbızlanarak darbe teşvikçisi gibi sunulmaya çalışıldı. Avukatı 30 yıl önceki bir yazının bugünkü yargılamada ne işinin olduğunu sordu. Zaten cevabı olmayan bir soruydu. 28 Şubatta Andıç Skandalını ortaya çıkaran, 27 Nisana kafa tutan bir aktivist ama 15 Temmuz’dan ağır müebbet aldı. Hem de Ahmet ve Mehmet Altan’la birlikte sübliminal mesajla darbeye destek vermekten. 28 Şubatta onun arkasına sığınan siyasi kadro bugün onu mahkum ettirdi.
Mehmet Altan da kimsenin göremediğini görebilen savcı ve yargıçların kurbanı olarak ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Bir akademisyen ve gazeteci olarak darbelere karşı duruşu biliniyor. Fakat yargıçlar bilmek istemiyor. Bildiklerini sandıkları da duruşmaların absürtlüğünün göstergesi olarak kayıtlara geçti. Mahkeme Başkanı, “Darbelerin Ekonomisi’ diye kitap yazdınız, buna rağmen neden 15 Temmuz darbesini kestiremediniz?” sorusuyla malumatfuruşluk yapıyor, lakin kitabın öyle bir şey olmadığının bilmiyor. Mehmet Altan, Anayasa Mahkemesi’nin hakkında verdiği ihlal kararının aslında beraat anlamı taşıdığını belirterek, “Yüce Divan’da yargılansaydım üç kez beraat alırdım” dedi. AYM’nin kararını bile uygulamayan mahkeme, kendinden bekleneni yaptı!
Ahmet Altan’ı anlatmak için fazladan cümle kurmaya gerek yok. Ağırlaştırılmış müebbet cezası açıklanmadan önce mahkemeye şunları söyledi: “Ben yüzlerce kez yargılandım. Askeri vesayet, 28 Şubat davalarında ve DGM denilen ucubelerde yargılandım. İlk defa Anayasa suçu işleyen mahkeme ile karşı karşıyayım, Bildiğim kadarıyla ne Osmanlı, ne Cumhuriyet tarihinde bunun bir benzeri yok. Bu hukuk dışı, yasa dışı Anayasa dışı eylemlerden yolculuktan vazgeçmek herkes için daha hayırlı olacaktır. Hangi zorba haksız uygulamalarla muhaliflerini cezalandırdıysa, aynı cezalarla kendisi de karşılaşmıştır. Giyotine gönderen giyotine gitmiş, hapseden hapsedilmiş, sürgüne yollayan sürülmüştür. Zorbaların verdikleri cezalar, kendi kader haritalarında da ulaşılacak bir menzil olarak işaretlenmiştir. Şimdi siz beni hapiste öldürmek istiyorsunuz. Bütün bu gerçekleri anlattıktan sonra ben size diyorum ki: Ben hapishanede ölmeye hazırım. Ve size soruyorum: Ya siz? Siz de hapishanede ölmeye hazır mısınız? Çünkü vereceğiniz ceza sizin kader haritanıza da aynen kaydedilecek.”
Şükrü Tuğrul Özşengül, Polis Akademisi emekli öğretim üyesi. Sosyal medyayı aktif kullanan, orada ünlü olduktan sonra televizyon programlarına çağrılan bir isim. “Havada darbe kokusu var” twitinden dolayı suçlanıyor. Birlikte yargılandığı yedi kişiden hiç biri ile eşleştirilememiş. Bir torba dava düşünün, üç kişiye bir suçlama, diğer üç kişiye başka bir suçlama. Yedinci kişinin iki grupla da alakası yok ama beraber yargılanıp ağır müebbet alıyor. Hukuk alakasız şeylerin doldurulacağı bir bohça değil oysaki…
Selahattin Demirtaş, HDP eş genel başkanı iken tutuklandı. Hakkında 142 yıl hapis cezası isteniyor. Hangi mahkemede yargılanacağına karar verilmesi bile aylar sürdü. 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu, ilk defa hakim karşısına çıkabildi. Referandumda aldıkları boykot kararını kaldırmak için İmralı’dan yazılı kağıt getirildiğini, caydıramayınca Erdoğan’ın ‘Hani Öcalan’dan talimat alıyordu bunlar’ dediğini öne sürdü. Cumhurbaşkanı adaylığının da aynı şekilde engellenmeye çalışıldığını ekledi.
Beş başsavcılığın 12 milletvekili ile ilgili yürüttüğü ayrı soruşturmaların aynı anda operasyona dönüşmesinin adli bir koordine ile mümkün olmadığını siyasi organizasyonu açığa çıktığını belirten Demirtaş “Bizlere aynı gece, aynı saatte operasyon yapanlar, biz daha savcılığa çıkarılmadan, daha mahkemelere, sorgu hakimliğine çıkarılmadan havaalanında uçak hazırlanmıştır. Yürütme nasıl böyle bir hazırlık yapar sabahtan? Kardeşim, sen bunun tutuklanacağını nereden biliyorsun?”
Demirtaş da modaya uyarak ‘FETÖ’ göndermesi yaptı: “İddianame hukuk dışı saiklerle yargının elde etmek istediği amaçtan uzak, AKP’nin elde etmek isteyeceği amaçlara dizayn sürecinden geçti. Bunun bir kısmı cemaat yargısı tarafından yapıldı. Dün küçük bir kısmına değindim. (31 Fezlekeden) 12 fezlekem cemaat başsavcı ve savcılarınca hazırlandı.” Demirtaş tuhaf biçimde 17-25 Aralık soruşturmaları ve 15 Temmuzla ilgili AKP tezlerine yakın cümleler kurdu. Bu çaba işe yarasaydı Cumhuriyet Gazetesi çalışanları kurtulurdu. Ama herkes şansını bir kere denemek istiyor herhalde.
Marwa, Mısırlı bir mülteci. Göç İdaresi müdürü tarafından evinde bir kaç defa tacize maruz kaldı. Çocuğu ses kaydı ve fotoğrafla belgeledi durumu. Son saldırıda oğlunun araması sonucu polis evde suç üstü yaptı. Şüpheli müdür, polisteki ifadesinin ardından savcılık talimatıyla mahkemeye bile sevk edilmeden salıverildi. Tutuksuz yargılanıyor. Çünkü o bir AKP milletvekilinin kardeşi.
Deniz Yücel, Alman “Die Welt” gazetesinin Türkiye temsilcisi. Bir yıldır Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Yücel tahliye edildi. Önceki gün Almanya Başbakanı Merkel ile Başbakan Binali Yıldırım’ın toplantısında konu gündeme gelmiş ve Yıldırım ‘müjdeyi’ vermişti. Toplantının üzerinden 24 saat geçmeden gelen tahliye, yargının bağımsız olmadığının bağıra bağıra ilanı olarak kayıtlara geçti. Yücel tutuklanmaması gereken bir gazeteciydi. İddianamesiz bir yıl tutulması hukuk katliamıydı ancak salıverilme şekli bir rehine pazarlığı yürütüldüğünü gösterdi. Fidye olarak ne alındı, yakında ortaya çıkar.
Fransa Devlet Başkanı Macron’dan sonra Merkel de bastırdı ve vatandaşı gazeteciyi kurtardı. Dayısı olmayanlar içerde yatmaya devam edecek. Demirtaş, önceki günkü duruşmada şöyle demişti: “Arkadaşlarım bana bir müjde verdi de, Sayın Başbakan Binali Yıldırım gazeteci Deniz Yücel ile ilgili ‘Bir iki güne kadar iyi haber çıkacak’ demiş. Ben o mahkemenin yargıcı olsam yerin dibine girerim.” Sizce girer mi? Hiç sanmıyorum, ar perdesi yırtılalı çok oldu…
[Bülent Korucu] 7.2.2018 [TR724]
Üst başlıkta saydığım isimler son bir haftada mahkemelerin konusu olan dosyalarda adı geçen isimler. Size kolaylık yapıp dosyaları hakkında kısa özet geçeyim:
Fevzi Yazıcı, Zaman Gazetesinin uluslararası ödüllü görsel yönetmeni. Alanındaki en iyilerinden olduğunu meslektaşları da kabul ediyor. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı. Hakkındaki suçlama Zaman Gazetesi’nin televizyonlarda yayınlanan bir reklam filminin danışma toplantısına katılmak. 15 Temmuz’dan 9 ay önce yayınlanan reklam filmindeki gülen bebeğin darbe için sübliminal mesaj verdiği gibi absürt bir iddianın mağdurlarından. Son duruşmada ifadesini başka bir hukuksuzluğu izah etme çabasına ayırdı. Savcılık eliyle hazırlanan ve ABD’deki Reza Davasına bile servis edilerek rezil olunan belgenin sahteliğini ispat etti.
Yakup Şimşek, Zaman’ın Halkla İlişkiler direktörü. Yaptığı bütün iş söz konusu reklam için ajansla televizyonlar arasında köprü olmak, reklam satın alması yapmak. O da ağırlaştırılmış müebbet cezası aldı. Son duruşmada mahkeme başkanı ile yaşadığı şu diyalog her şeyi anlatmaya yetiyor. “Bir reklam filmi nedeniyle müebbetle yargılanıyorum, siz 1 dakika süre verip savunmamı bitirmemi söylüyorsunuz.” Bu isyanı da işe yaramadı ve mahkeme başkanı savunmasının uzun olduğunu belirtip kestirdi.
Tibet Sanlıman, söz konusu reklamı hazırlayan ajansın sahibi. Zaman Gazetesi’nin bir çok reklam filminin altında imzası var. Beraat etti. Yargılanması bile skandaldı, ancak Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’in ağırlaştırılmış müebbet aldığı bir yerde reklamın müellifi olarak beraat etmesi kararların adama göre verildiğinin açık delili.
Nazlı Ilıcak, hayatı darbelerle mücadeleyle geçmiş bir gazeteci. 27 Mayıs’ta tutuklanan babası için başlatttığı mücadele her darbede sürmüş. 12 eylülde gazetesi 3 kez kapatılmış, kendisi üç ay Sağmalcılar Cezaevinde tutuklu kalmıştı. Buna rağmen o zamanki yazıları cımbızlanarak darbe teşvikçisi gibi sunulmaya çalışıldı. Avukatı 30 yıl önceki bir yazının bugünkü yargılamada ne işinin olduğunu sordu. Zaten cevabı olmayan bir soruydu. 28 Şubatta Andıç Skandalını ortaya çıkaran, 27 Nisana kafa tutan bir aktivist ama 15 Temmuz’dan ağır müebbet aldı. Hem de Ahmet ve Mehmet Altan’la birlikte sübliminal mesajla darbeye destek vermekten. 28 Şubatta onun arkasına sığınan siyasi kadro bugün onu mahkum ettirdi.
Mehmet Altan da kimsenin göremediğini görebilen savcı ve yargıçların kurbanı olarak ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Bir akademisyen ve gazeteci olarak darbelere karşı duruşu biliniyor. Fakat yargıçlar bilmek istemiyor. Bildiklerini sandıkları da duruşmaların absürtlüğünün göstergesi olarak kayıtlara geçti. Mahkeme Başkanı, “Darbelerin Ekonomisi’ diye kitap yazdınız, buna rağmen neden 15 Temmuz darbesini kestiremediniz?” sorusuyla malumatfuruşluk yapıyor, lakin kitabın öyle bir şey olmadığının bilmiyor. Mehmet Altan, Anayasa Mahkemesi’nin hakkında verdiği ihlal kararının aslında beraat anlamı taşıdığını belirterek, “Yüce Divan’da yargılansaydım üç kez beraat alırdım” dedi. AYM’nin kararını bile uygulamayan mahkeme, kendinden bekleneni yaptı!
Ahmet Altan’ı anlatmak için fazladan cümle kurmaya gerek yok. Ağırlaştırılmış müebbet cezası açıklanmadan önce mahkemeye şunları söyledi: “Ben yüzlerce kez yargılandım. Askeri vesayet, 28 Şubat davalarında ve DGM denilen ucubelerde yargılandım. İlk defa Anayasa suçu işleyen mahkeme ile karşı karşıyayım, Bildiğim kadarıyla ne Osmanlı, ne Cumhuriyet tarihinde bunun bir benzeri yok. Bu hukuk dışı, yasa dışı Anayasa dışı eylemlerden yolculuktan vazgeçmek herkes için daha hayırlı olacaktır. Hangi zorba haksız uygulamalarla muhaliflerini cezalandırdıysa, aynı cezalarla kendisi de karşılaşmıştır. Giyotine gönderen giyotine gitmiş, hapseden hapsedilmiş, sürgüne yollayan sürülmüştür. Zorbaların verdikleri cezalar, kendi kader haritalarında da ulaşılacak bir menzil olarak işaretlenmiştir. Şimdi siz beni hapiste öldürmek istiyorsunuz. Bütün bu gerçekleri anlattıktan sonra ben size diyorum ki: Ben hapishanede ölmeye hazırım. Ve size soruyorum: Ya siz? Siz de hapishanede ölmeye hazır mısınız? Çünkü vereceğiniz ceza sizin kader haritanıza da aynen kaydedilecek.”
Şükrü Tuğrul Özşengül, Polis Akademisi emekli öğretim üyesi. Sosyal medyayı aktif kullanan, orada ünlü olduktan sonra televizyon programlarına çağrılan bir isim. “Havada darbe kokusu var” twitinden dolayı suçlanıyor. Birlikte yargılandığı yedi kişiden hiç biri ile eşleştirilememiş. Bir torba dava düşünün, üç kişiye bir suçlama, diğer üç kişiye başka bir suçlama. Yedinci kişinin iki grupla da alakası yok ama beraber yargılanıp ağır müebbet alıyor. Hukuk alakasız şeylerin doldurulacağı bir bohça değil oysaki…
Selahattin Demirtaş, HDP eş genel başkanı iken tutuklandı. Hakkında 142 yıl hapis cezası isteniyor. Hangi mahkemede yargılanacağına karar verilmesi bile aylar sürdü. 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu, ilk defa hakim karşısına çıkabildi. Referandumda aldıkları boykot kararını kaldırmak için İmralı’dan yazılı kağıt getirildiğini, caydıramayınca Erdoğan’ın ‘Hani Öcalan’dan talimat alıyordu bunlar’ dediğini öne sürdü. Cumhurbaşkanı adaylığının da aynı şekilde engellenmeye çalışıldığını ekledi.
Beş başsavcılığın 12 milletvekili ile ilgili yürüttüğü ayrı soruşturmaların aynı anda operasyona dönüşmesinin adli bir koordine ile mümkün olmadığını siyasi organizasyonu açığa çıktığını belirten Demirtaş “Bizlere aynı gece, aynı saatte operasyon yapanlar, biz daha savcılığa çıkarılmadan, daha mahkemelere, sorgu hakimliğine çıkarılmadan havaalanında uçak hazırlanmıştır. Yürütme nasıl böyle bir hazırlık yapar sabahtan? Kardeşim, sen bunun tutuklanacağını nereden biliyorsun?”
Demirtaş da modaya uyarak ‘FETÖ’ göndermesi yaptı: “İddianame hukuk dışı saiklerle yargının elde etmek istediği amaçtan uzak, AKP’nin elde etmek isteyeceği amaçlara dizayn sürecinden geçti. Bunun bir kısmı cemaat yargısı tarafından yapıldı. Dün küçük bir kısmına değindim. (31 Fezlekeden) 12 fezlekem cemaat başsavcı ve savcılarınca hazırlandı.” Demirtaş tuhaf biçimde 17-25 Aralık soruşturmaları ve 15 Temmuzla ilgili AKP tezlerine yakın cümleler kurdu. Bu çaba işe yarasaydı Cumhuriyet Gazetesi çalışanları kurtulurdu. Ama herkes şansını bir kere denemek istiyor herhalde.
Marwa, Mısırlı bir mülteci. Göç İdaresi müdürü tarafından evinde bir kaç defa tacize maruz kaldı. Çocuğu ses kaydı ve fotoğrafla belgeledi durumu. Son saldırıda oğlunun araması sonucu polis evde suç üstü yaptı. Şüpheli müdür, polisteki ifadesinin ardından savcılık talimatıyla mahkemeye bile sevk edilmeden salıverildi. Tutuksuz yargılanıyor. Çünkü o bir AKP milletvekilinin kardeşi.
Deniz Yücel, Alman “Die Welt” gazetesinin Türkiye temsilcisi. Bir yıldır Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Yücel tahliye edildi. Önceki gün Almanya Başbakanı Merkel ile Başbakan Binali Yıldırım’ın toplantısında konu gündeme gelmiş ve Yıldırım ‘müjdeyi’ vermişti. Toplantının üzerinden 24 saat geçmeden gelen tahliye, yargının bağımsız olmadığının bağıra bağıra ilanı olarak kayıtlara geçti. Yücel tutuklanmaması gereken bir gazeteciydi. İddianamesiz bir yıl tutulması hukuk katliamıydı ancak salıverilme şekli bir rehine pazarlığı yürütüldüğünü gösterdi. Fidye olarak ne alındı, yakında ortaya çıkar.
Fransa Devlet Başkanı Macron’dan sonra Merkel de bastırdı ve vatandaşı gazeteciyi kurtardı. Dayısı olmayanlar içerde yatmaya devam edecek. Demirtaş, önceki günkü duruşmada şöyle demişti: “Arkadaşlarım bana bir müjde verdi de, Sayın Başbakan Binali Yıldırım gazeteci Deniz Yücel ile ilgili ‘Bir iki güne kadar iyi haber çıkacak’ demiş. Ben o mahkemenin yargıcı olsam yerin dibine girerim.” Sizce girer mi? Hiç sanmıyorum, ar perdesi yırtılalı çok oldu…
[Bülent Korucu] 7.2.2018 [TR724]
Ölenler öldü, kalanlar muzdarip kaldık [Ayşe Pınar]
Yaklaşık 1,5 yıl önce Türkiye’deki zulüm ve cadı avı yüzünden yurt dışına hicret edenlerden biriyim. Yakın zamanda bebeğini kucağına almayı bekleyen bir anne olarak yazıyorum bu yazıyı. Hasretle bir canı beklerken…
Dokuz aydır türlü türlü rahatsızlıklara rağmen, sonuca odaklanarak öf bile dememeyi öğretir hamilelik insana. Yaşanacak o güzel duygu için sabır zamanıdır dokuz ay. Kucağınıza aldığınız minik, tüm sıkıntıları unutturur bir anda. Sonrası da büyük bir özveridir. 4 yaşındaki oğlumdan biliyorum. Emzirmesi, gazı, uykusuz geceleri derken bitmeyen bir maratondur bu. Yani bir evlat kolay yetişmez.
İki gündür Meriç’te yitip giden canları düşünüyorum. Yerde yatan cansız çocuk bedenlerini… Ayşe ve Uğur Abdurrezzak’ı, çocukları Abdulkadir Enes (11) ve Halil Münir’i (3).. Aynı bottaki Aslı ve Fahrettin Doğan’ı, oğulları İbrahim Selim’i (2,5).. Yitip giden yedi can, iki aile… Ne emeklerle büyütülmüştü o çocuklar… Hepsi ailesinin biriciğiydi. “Meriç’te iki aile çocuklarıyla boğulmuş” deyip geçilecek bir olay değil bu. Ağıtlar yakılacak, yürekler parçalayacak, uykular kaçıracak, gözyaşını kurutacak bir hadise bu.
BOĞULUYORUM… BOĞULUYORUM…
İki ailenin haberini ve detaylarını okuduğum günden beri elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemiyorum. Hiç tanımadığım bu iki aileyi geride bırakmış gibi bir suçluluk var üzerimde. Yediğim, içtiğim haram gibi geliyor. Çocuğumu severken utanıyorum. Ne eve ne içime sığamıyorum. Oda değiştiriyorum, bahçeye çıkıyorum gözümün önünde beliriyor sürekli bu aileler. Eğer ülkeden erken çıkamasaydık biz de aynı akıbeti yaşayacaktık belki.
Empati kuruyorum, boğuldukları geceyi hayal ediyorum. Ne darbeden haberimiz var, ne hainlikten. Ülkemize karşı zerre kötülük yok içimizde. Bilakis bu ülkeye nasıl hizmet ederiz diye düşünmüşüz hep. Kimseye kötülüğümüz olmamış, devlet malı yememiş, haramdan akrepten kaçar gibi kaçmışız. Ama peşimize düşen zalimler yüzünden ve ailemi bir arada tutmak istediğimiz için eşim ve oğlumla sessiz sedasız kaçıyorum zulümden. Gecenin zifiri karanlığında saatlerce yürüyoruz, sonra Meriç kıyısına geliyoruz. Eski bir botla karşıya geçeceğiz, umuda geçeceğiz. Biniyoruz hepimiz. Başka bir aile de var. Eşimle oğlumuza sıkı sıkı sarılıyoruz. Fakat bir süre sonra bot taşımıyor bizi, su alıyor, sağa sola yalpalıyor ve devriliyor. Oğlum “anne” diye bağırıyor. Küçücük bedenini tutmaya çalışıyorum ama dalgalar ayırıyor bizi. Eşimi de oğlumu da karanlık, buz gibi sularda kaybediyorum. Ben de batıp batıp çıkıyorum, gördüğüm sadece gökyüzü ve suyun karanlığı. Boğuluyorum, boğuluyorum…
KEŞKELER… KEŞKELER…
İşte böyle yitip gitti Meriç’te hayatlar. Keşke gelebilselerdi, Meriç’in merhametsiz sularını geçebilselerdi de tanışsaydık, evimde misafir etseydim onları. Çocuklarıyla oynasaydı oğlum. “Yoruldunuz artık dinlenin biraz, kapınız her an içinde çalınacak, polisler gözaltına alıp evlatlarınızdan ayıracak diye korkmayın, huzurla uyuyun, geçti artık, güvendesiniz” deseydim. Sonra, “Bakmayın geriye, ülke sizin gibi ömrünü tertemiz geçirmiş insanların kıymetini bilemedi. Varsın arkanızdan, kaçtı hainler desinler. Elbet birgün utanırlar. Şimdi önünüze bakın, evlatlarınızın geleceğini düşünün” diyebilseydim. Ev tutmalarına, eşyalarını almaya, yeni bir hayat kurmalarına yardımcı olsaydım. Çıktıkları boğucu atmosferi unutmaları için destek olsaydım.
Ne çok keşke var ama artık faydası da yok. O aileler artık hayatta yok.. Başını önüne eğmesi gerekenler, arkalarından oh olsun, zaten fetöcüymüşler diyorlar. Varsın desinler.. Kalbi kurumuşlar anlamazlar, görmezler, dinlemezler. Güneş balçıkla sıvanmaz. Onlar hicret için çıktıkları yolda ruhlarını teslim etti. Geride kalan vicdanı ölmüşler gibi insanlıklarını kaybetmediler. Ama biz ölesiye üzüleceğiz, kardeşlerimiz ölüyor, eskisi gibi olamayacağız.. Bu hüzün ölene kadar bizimle..
Yahya Kemal’in dediği gibi…
‘Ölenler öldü, kalanlar muzdarip kaldık
Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık’
[Ayşe Pınar] 17.2.2018 [TR724]
Dokuz aydır türlü türlü rahatsızlıklara rağmen, sonuca odaklanarak öf bile dememeyi öğretir hamilelik insana. Yaşanacak o güzel duygu için sabır zamanıdır dokuz ay. Kucağınıza aldığınız minik, tüm sıkıntıları unutturur bir anda. Sonrası da büyük bir özveridir. 4 yaşındaki oğlumdan biliyorum. Emzirmesi, gazı, uykusuz geceleri derken bitmeyen bir maratondur bu. Yani bir evlat kolay yetişmez.
İki gündür Meriç’te yitip giden canları düşünüyorum. Yerde yatan cansız çocuk bedenlerini… Ayşe ve Uğur Abdurrezzak’ı, çocukları Abdulkadir Enes (11) ve Halil Münir’i (3).. Aynı bottaki Aslı ve Fahrettin Doğan’ı, oğulları İbrahim Selim’i (2,5).. Yitip giden yedi can, iki aile… Ne emeklerle büyütülmüştü o çocuklar… Hepsi ailesinin biriciğiydi. “Meriç’te iki aile çocuklarıyla boğulmuş” deyip geçilecek bir olay değil bu. Ağıtlar yakılacak, yürekler parçalayacak, uykular kaçıracak, gözyaşını kurutacak bir hadise bu.
BOĞULUYORUM… BOĞULUYORUM…
İki ailenin haberini ve detaylarını okuduğum günden beri elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemiyorum. Hiç tanımadığım bu iki aileyi geride bırakmış gibi bir suçluluk var üzerimde. Yediğim, içtiğim haram gibi geliyor. Çocuğumu severken utanıyorum. Ne eve ne içime sığamıyorum. Oda değiştiriyorum, bahçeye çıkıyorum gözümün önünde beliriyor sürekli bu aileler. Eğer ülkeden erken çıkamasaydık biz de aynı akıbeti yaşayacaktık belki.
Empati kuruyorum, boğuldukları geceyi hayal ediyorum. Ne darbeden haberimiz var, ne hainlikten. Ülkemize karşı zerre kötülük yok içimizde. Bilakis bu ülkeye nasıl hizmet ederiz diye düşünmüşüz hep. Kimseye kötülüğümüz olmamış, devlet malı yememiş, haramdan akrepten kaçar gibi kaçmışız. Ama peşimize düşen zalimler yüzünden ve ailemi bir arada tutmak istediğimiz için eşim ve oğlumla sessiz sedasız kaçıyorum zulümden. Gecenin zifiri karanlığında saatlerce yürüyoruz, sonra Meriç kıyısına geliyoruz. Eski bir botla karşıya geçeceğiz, umuda geçeceğiz. Biniyoruz hepimiz. Başka bir aile de var. Eşimle oğlumuza sıkı sıkı sarılıyoruz. Fakat bir süre sonra bot taşımıyor bizi, su alıyor, sağa sola yalpalıyor ve devriliyor. Oğlum “anne” diye bağırıyor. Küçücük bedenini tutmaya çalışıyorum ama dalgalar ayırıyor bizi. Eşimi de oğlumu da karanlık, buz gibi sularda kaybediyorum. Ben de batıp batıp çıkıyorum, gördüğüm sadece gökyüzü ve suyun karanlığı. Boğuluyorum, boğuluyorum…
KEŞKELER… KEŞKELER…
İşte böyle yitip gitti Meriç’te hayatlar. Keşke gelebilselerdi, Meriç’in merhametsiz sularını geçebilselerdi de tanışsaydık, evimde misafir etseydim onları. Çocuklarıyla oynasaydı oğlum. “Yoruldunuz artık dinlenin biraz, kapınız her an içinde çalınacak, polisler gözaltına alıp evlatlarınızdan ayıracak diye korkmayın, huzurla uyuyun, geçti artık, güvendesiniz” deseydim. Sonra, “Bakmayın geriye, ülke sizin gibi ömrünü tertemiz geçirmiş insanların kıymetini bilemedi. Varsın arkanızdan, kaçtı hainler desinler. Elbet birgün utanırlar. Şimdi önünüze bakın, evlatlarınızın geleceğini düşünün” diyebilseydim. Ev tutmalarına, eşyalarını almaya, yeni bir hayat kurmalarına yardımcı olsaydım. Çıktıkları boğucu atmosferi unutmaları için destek olsaydım.
Ne çok keşke var ama artık faydası da yok. O aileler artık hayatta yok.. Başını önüne eğmesi gerekenler, arkalarından oh olsun, zaten fetöcüymüşler diyorlar. Varsın desinler.. Kalbi kurumuşlar anlamazlar, görmezler, dinlemezler. Güneş balçıkla sıvanmaz. Onlar hicret için çıktıkları yolda ruhlarını teslim etti. Geride kalan vicdanı ölmüşler gibi insanlıklarını kaybetmediler. Ama biz ölesiye üzüleceğiz, kardeşlerimiz ölüyor, eskisi gibi olamayacağız.. Bu hüzün ölene kadar bizimle..
Yahya Kemal’in dediği gibi…
‘Ölenler öldü, kalanlar muzdarip kaldık
Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık’
[Ayşe Pınar] 17.2.2018 [TR724]
Mefistofales’e pabucunu ters giydirecek Harami’nin zaaf sultanlığı… [Bülent Keneş]
İnsanlar zaaflarıyla insandır. Herkesin mutlaka zaafları vardır. Her zaafın illa ki menfi olması da şart değildir. Çoğunlukla olumsuz bir çağrışım yapsa da zaaflar insana özgüdür ve bunların önemlice bir kısmı kişinin asaletinden ileri gelir. Bu yüzden zaafları sadece karakter zayıflığı veya ahlak bozukluğu kaynaklı durumlar olarak açıklamak yetersizdir.
Ancak, ister asil olsun isterse sefih her zaafın rasyonellikten uzaklaştırıcı bir tarafı olduğu muhakkaktır. İnsanların uğruna gözünü kırpmadan canını, varını yoğunu ya da şahsi menfaatlerini feda edeceği ailesine, çocuklarına, ülkesine, bayrağına, ilkelerine, değerlerine düşkünlüğü de bir çeşit zaaftır. Bu türden zaafları olumsuzlamak insan olana elbette ki yakışmaz.
Kişilik zayıflığı, yozlaşma, karaktersizlik ve ahlaksızlık kaynaklı olanları ayrı tutmak şartıyla sorun insanların zaaflarının olması değildir. Sorun zaaf istismarında uzmanlaşmış birilerinin ister müspet isterse menfi zaafların peşine düşüp bu zaafları kendi amaçları doğrultusunda istismar etmesi ve bunları kendi emelleri doğrultusunda kullanışlı birer sermaye haline getirmesidir.
CİĞERİ MOSKOF PARASIYLA BEŞ KURUŞ ETMEYECEK TİPLER…
İyi kötü bir aile terbiyesi almış karakterli insanların başkalarının ister menfi, isterse müspet zaaflarını istismar etmeleri düşünülemez. Böyle bir şey asgari bir ahlakilik düzeyindeki insanların aklına bile gelmez. Ama bilirsiniz, herkesin kendi hayat serencamesi esnasında örnekleriyle mutlaka karşılaştığı bazı bitirim tipler vardır. Bilgi, birikim, donanım, karakter, kültür, insanlık, ahlak vesaire açısından hangi tartıya vursanız, eskilerin ifadesiyle, ciğeri Moskof parasıyla beş kuruş etmeyecek bu tiplerin insanların nasıl ağzından girip burnundan çıktıklarını, muhataplarının varsa önceden keşfedip yakaladıkları zaaf noktalarını nasıl hunharca istismar ettiklerini, oradan yol alıp işlerini nasıl da bitiriverdiklerini görüp hayret etmişsinizdir.
Hakiki insan olma çabası içerisindekilerin aklının ucundan bile geçmeyeceği, bir gaflet anında Şeytan’ın belki kulaklara fısıldamasıyla akla getirecek olsalar dahi kendilerine yakıştıramayıp utanç içerisinde “haşa tövbe haşa”lar çekecekleri bu yolları mesken/meslek edinmiş, hayatın her alanında ve her katmanında karşılaşabileceğiniz bu tipler, maalesef hiç de az değil. Bir insanın bir anda varlığa kavuşma zaafı, menfaatperestlik zaafı, muktedir ve güçlü olma zaafı, şehvet zaafı, korku zaafı, şöhret zaafı, şecaat zaafı vs gibi ailesine, çocuklarına, ülkesine düşkünlük zaafı, ahlaki ve manevi değerlerine sadakat zaafı, merhametli, şefkatli olma zaafı da bu karakterdeki insi şeytanların elinde kendi emelleri doğrultusunda kullanabilecekleri muazzam bir malzemeye fevkalede dönüşebilir.
Bir zamanlar tam bir “piyasa adamı” olmuş, orta ölçeğin hayli üstünde, büyük uluslararası işlerin peşinde olan bir işadamıyla yolum kesişmişti. Hayatın öteki yüzündeki inanılmaz gerçeklerin önemlice bir kısmını kendisi sayesinde ve hatta bizzat kendisi üzerinden öğrenme şansım olmuştu. Acayip yöntemleri vardı kendisini yetiştirmiş, birkaç dil bilen, piyasada iyice pişmiş bu işadamının. Mesela, işlerini kuralına, kitabına uygun yapmadıklarını bildiği muhataplarını o dönemin kabinesindeki güçlü bir dostunun ismini vererek ya da ilişkide olduğu bazı mülki amirler adıyla açıktan nasıl tehdit ettiğine şahit olduğumda duyduklarımdan ben utanmıştım. Ben utanmaya utanmıştım ama o işadamı bu yolla amacına kestirmeden ulaşmayı her defasında başarıyordu.
ÜLKENİN GENEL İNSAN SERMAYESİNİN YOL AÇTIĞI VASAT…
Bu işadamı hesabındaki yüklü miktardaki parayı ara sıra bankaların masasına sürer, iştahlarını iyice kabarttığı banka müdürlerini toplu halde ofisine davet ederek adeta herbirini diğerlerinin gözlerinin önünde parasıyla döverdi. Birkaç milyon dolarlık bir meblağı kendi çalıştığı bankanın kasasına taşıyabilmek için koca koca banka müdürlerinin düştüğü o zavallı durumlara mı acısam yoksa o işadamının bu tür davranışlardan neden sadistçe bir zevk aldığının sebeplerini mi merak etsem bir türlü bilemezdim.
Gözlemlerim sorunun sadece o işadamında olmadığı, ülkenin genel insan sermayesinin böyle bir vasata yol açtığı üzerineydi. Gösterişli ofisinde hatırlı misafirleri hiç eksik olmazdı. Polis amirleri mi dersiniz, üniversite hocaları mı dersiniz, sanat camiasından insanlar mı dersiniz kimi arasanız vardı geleni gideni arasında. Kimisi açıktan rüşvetle nemalanırken, kimisi ise bazıları uçuk kaçık projelerin vaat ettiklerinin bir parçası haline gelebilmek için adamımızın etrafında pervane olurlardı. Muhatabının düzeyi farketmezdi. Çünkü, her düzeye uygun farklı yöntemleri vardı. Mesela, temasta olduğu birçok ülkenin savunma, sağlık ve içişleri bakanlıklarının teknik araç ihtiyaçlarına cevap verecek bir girişimde bulunduğunda işe ilk önce, işini “hakkıyla” takip etmeleri için, o ülkenin diplomatlarını rüşvetle satın almakla başlardı. En azından yaptığı işin sanki bir amentüsü gibi bunu denerdi.
Bir gün oturup uzun uzadıya konuşmuş ve muhataplarıyla ilişkileri, davranışları, iş yapış tarzı ve doğrudan kendisiyle ilgili belirli bir sürede edindiğim gözlemlerimi hiç eğip bükmeden dobra dobra paylaşmıştım. İşin garibi neydi biliyor musunuz, benden epey yaşlı ve hayli fazla hayat tecrübesi olan bu adam yaptıklarının yanlış olmadığını savunmuyordu, tam tersine doğru olmadığını benden çok daha iyi biliyordu. Derin bir iç geçirerek dönüp bana demişti ki: “Bak Bülent, bu söylediklerinde sonuna kadar haklısın. Sen tabii Zaman’dan olduğun için bu işlerden uzaksın. Ama ne yapalım Özallı yıllardan bu yana ülkede işler böyle yürüyor. Böyle yapamazsan bu ülkede ayakta kalamazsın.”
JET FADIL’DAN YEDİĞİ KAZIKTAN ÖVÜNÇ DUYAN BİR GURBETÇİ…
Çok iyi yönlerini, babacan tavırlarını da bildiğim bu işadamı en azından fakir fukarayı aldatmıyor, onların elindeki avucundakini çalmıyor, umutlarını talan etmiyordu. Yine de en berbatından olmasa dahi, bir “zaaf simsarı” olduğu gibi imaj yerleşmişti hafızama. O konuşmadan bir kaç yıl sonra, kısa dönem askerliğim sırasında umutları talana uğramış, zaafları hoyratça istismar edilmiş bir garibana da rastlamıştım. Askerlik sırasında tanıştığım sadece okuma yazma bilen Denizlili bir arkadaşım yıllar önce İtalya’ya işçi olarak gitmiş, her türlü ağır ve pis işte çalıştıktan sonra nihayet küçük bir döner dükkanı açmıştı. Artık iyi de kazanıyordu. İyi kazanmasına iyi kazanıyordu ama 50 bin avrosunu Jet Fadıl’ın o meşum “İmza” projesine çoktan kaptırmıştı bile.
Bakmayın benim “kaptırmıştı” dememe. Yıl 2000’di ve Jet Fadıl’ın foyası çoktan ortaya çıkmıştı. Ama benim asker arkadaşım Jet Fadıl’ın kendisine attığı kazıktan hiç de muzdarip görünmüyordu. Hatta yediği apaçık kazıktan gurur duyduğu bile söylenebilirdi. Çünkü, garip bir akıl yürütme ve başına gelenlerden zevk alma yöntemi vardı. Diyordu ki, “Tamam, 50 bin avrom buharlaşmaya buharlaştı ama, her kuruşu Jet Fadıl’a helali hoş olsun. Allah Jet Fadıl’dan razı olsun, nereye baksan farklı bir otomobil markasına denk gelebileceğin İtalya gibi bir ülkede İtalyanlara karşı ‘Bakın biz de kendi otomobilimizi yapıyoruz’ dememize imkan verdi. Geçici bir süre de olsa başımız dik dolaşmamıza vesile oldu,” deyip başına gelenden duyduğu memnuniyetini dile getiriyor ve “Yine istesin yine veririm,” diyordu.
Bu ezikliği yerli yerince istismar eden Şeytanilik karşısında, ortada bir yerli otomobil projesinin olmadığının tüm detaylarıyla ortaya çıktığını, hepsinin bir yalan ve üçkağıtçılıktan ibaret olduğunu istediğimiz kadar anlatmaya çalışalım hiçbir işe yaramıyordu. Çünkü, o arkadaşımız Jet Fadıl’ın kendisine ne yaptığını bilmiyor değildi. Eziklik gibi korkunç bir zaafından yakalanmıştı ve o zaafına iyi geldiğini düşündüğü bir büyük yalana bile bile inanmak istiyordu. O gariban arkadaşım Jet Fadıl’ın ve benzeri din soslu hokkabazların benzer duyguları istismarla cebine el attığı onbinlerce gurbetçiden sadece biriydi.
ZAAF SİMSARLARI HAYATIN HER ALANINDA, TOPLUMUN HER KATMANINDA
Bu kadar hatıra yeter. Bu hatıraları boşuna anlatmadım tabii. Dediğim gibi zaaf simsarları hayatın her alanında, toplumun her katmanında. Sizin aklınıza geldiğinde bile kendinize yakıştıramayıp utanacağınız istismarcı yöntemler bu tür kişiliklerin ana uğraşı haline gelmiş durumda.
Bu türün en ileri gideni ise hiç şüphe yok ki Erdoğan. Muhatap aldığı kitle ve kesimlerin her türlü zaafına uygun bir yöntemle yaklaşıp istismar etmekte üstüne yok. Ezik kitlelerin zaaflarını çok iyi keşfetmiş. Durmaksızın her şeyin en büyüğünü, en güçlüsünü, en yükseğini, en hızlısını, en bilmem nesini vaat edip duruyor. Sınırsız yalan kapasitesi, her durumda dik durmayı başaran hacıyatmaz karakteriyle başarıya, özgüvene, güce aç milyonların önüne sürekli pireyi deve, habbeyi kubbe yaparak çıkıyor. Siyasetin Jet Fadıl’ı hokkabazlık işini ticaretin Jet Fadıl’ıyla mukayese edilemeyecek ölçüde daha başarılı yapıyor. Zaaf istismarı işinin tam bir ehli, tam bir kompetanı olmuş.
Erdoğan, insanların zaaflarına hem yatırım yapmayı, hem de onları hoyratça istismar etmeyi çok iyi bilen anasının gözü bitirim bir üçkağıtçı. Korkuyla, menfaatla, çıkarla, makamla, tehditle, rüşvetle, maneviyatla, dinle, milliyetçilikle, vatanla, bayrakla, şehitlikle, gazilikle, cennetle, cehennemle, övgüyle, sövgüyle ve/veya işine yarayabilecek ne varsa onunla insanların zaaflarını hoyratça istismar edebiliyor. Bahsini ettiğimiz o bitirimler gibi önceden zaaflarını tespit ettiği toplumsal kesimlerin ya da kişilerin ağzından girip burnunda çıkıyor ve işlerini iki dakikada bitiriveriyor.
ÜLKE, EVLADINI FİRAVUN SUNAĞINDA FEDA ETMEK İSTEYENDEN GEÇİLMİYOR
Mallarına, kanlarına, çocuklarının canlarına el attığı insanlar benim asker arkadaşımın Jet Fadıl’dan hoşnutluğundan da öte Erdoğan’a dair hoşnutluklarının Nirvanasına çıkıyor. Asil ya da süfli zaafın başladığı yerde rasyonalitenin bittiğinin bundan büyük delili olabilir mi? Görmüyor musunuz memleket Erdoğan’ın hırsları için, yani bir hiç uğruna, verdikleri canları umursamayıp diğer evlatlarını da firavun sunağında feda etmek isteyenden geçilmiyor.
Hiç şüphesiz din ve maneviyatın yanısıra Erdoğan’ın istismar ettiği zaafların en başında insanların paraya ve maddiyata düşkünlüğü geliyor. Erdoğan’ın hırsızlıklarının ayyuka çıktığı dönemde malumunuz bir karşıt argüman olarak o ahlaksız mı ahlaksız “çalıyor ama çalışıyor” sloganını üretmişlerdi. Bense bu slogana karşılık “çalıyor ama paylaşıyor” diyordum. Hakikaten de Erdoğan, çaldıklarının büyük bir kısmını tabii ki kendisine ayırıyordu, ama önemlice bir kısmını da çevresindekilerle ya da peşine taktıklarıyla paylaşıyordu. Esasında zaaflarından yakaladıklarını sürekli besleyebilmek için hep daha fazla çalmaktan başka bir şansı da bulunmuyordu.
Tuhaf ama, Erdoğan’ın aynı anda hem Komünizmin babası Karl Marx’ın en az iki, hem de Samuel Johnson’ın bir tezini doğruladığı bir durumla karşı karşıyayız. “Din kitlelerin afyonudur” diye bir tez ileri süren Marx’ın, şayet kitlelerin dini/manevi duygularını dibine kadar istismar eden Erdoğan’ın yaptıklarını gözlemleme şansı olsaydı, hiç şüpheniz olmasın, bu söylediğini bir tez olarak değil ampirik bir veri olarak dile getirirdi. Öte yandan, yüzüne geçirdiği iğreti demokratlık maskesi düşüp, maneviyatçılık maskesi yeterince işe yaramaz hale gelince Johnson’ın o meşhur “Alçakların son sığınağı milliyetçiliktir,” sözünü de doğrular noktaya hızla geliverdi Erdoğan.
Bunlardan daha önemlisi, biraz farklı bir anlamda da olsa, Marx’ın ekonomik determinizmini belki de en iyi anlayanlardan birinin Erdoğan olduğunu iddia edebiliriz. Marx’a atıfla insanlık tarihine ekonominin yön verdiğini ileri süren teori yine Erdoğan’ın yaptıklarıyla test edilerek doğrulanmış durumda. Dün iktidarı elde etmek için belediye başkanlığı döneminde çaldığı milyar doları kullanan Erdoğan, bugün ele geçirdiği mutlak gücü kullanarak elde ettiği ekonomik imkanları gücünü daha da tahkim edecek her türden insanı satın almakta kullanıyor. Normal bir insanın aklına gelse kendisinden utanacağı yöntemler, Erdoğan rejiminin artık gündelik sıradan uğraşını oluşturuyor.
GOETHE, ERDOĞAN’I GÖRSEYDİ FAUST’TAN DAHA GÖRKEMLİ BİR ESER YAZARDI
Muhataplarının zaaflarını parayla, güçle, menfaatle, makamla, korkuyla, tehditle vesaire yöneten Erdoğan ve ekürisi işine yarayabilecek herkesi alıp tepe tepe kullanabileceği kıvama getirebiliyor. İstediğini adi bir şakşakçısına dönüştürebiliyor. İstediğini ise ölüm sessizliğine gömebiliyor. Daha dün muhalifiymiş gibi gözüken on yılların siyasi liderlerini sokak köpeklerine bile yakıştıramayacağınız bir maskaralıkla saray koridorlarında çalımlı çalımlı kuyruk sallarken görebiliyorsunuz. Dün Erdoğan karşıtlığını varlık sebepleri gibi sunan koca koca medya gruplarının bir gecede nasıl olup da Erdoğan’ın en aşağılık propaganda makinalarına dönüştüğünü görüp şaşırabiliyorsunuz.
Erdoğan, saltanatını zaaf yönetimi üzerine oturturken kendisi ve muhatapları, yine Marx’tan ödünç alacağımız bir kavramla ifade edecek olursak, yakasını yabancılaşmanın en korkuncundan kurtaramıyor. Öyle bir yabancılaşma ki bu bahsettiğimiz insanlıkla aralarındaki bütün köprüleri berhava ediyorlar. Ahlaklarına, dinlerine, imanlarına, insanlıklarına dair ne varsa hepsine yabancılaşıyorlar.
Marx gibi Johann Wolfgang von Goethe de, yaşadığı devirde değil de, şayet bugün yaşıyor olsaydı, Mefistofales’in insanları nasıl ayarttığına dair o meşhur eseri için yüzyıllardır Avrupa’da dolaşımda olan yarı mit, yarı gerçek eskimiş Dr. Faust’un hikayesinden ilham alıp durduk yere Şeytan’ın günahına girmek yerine Erdoğan’ın gerçek hikayesini yazmayı tercih ederdi. Ve emin olun, uğruna ömründen 50 yılı harcadığı Faust’tan çok daha görkemli bir eser ortaya çıkardı.
[Bülent Keneş] 17.2.2018 [TR724]
Ancak, ister asil olsun isterse sefih her zaafın rasyonellikten uzaklaştırıcı bir tarafı olduğu muhakkaktır. İnsanların uğruna gözünü kırpmadan canını, varını yoğunu ya da şahsi menfaatlerini feda edeceği ailesine, çocuklarına, ülkesine, bayrağına, ilkelerine, değerlerine düşkünlüğü de bir çeşit zaaftır. Bu türden zaafları olumsuzlamak insan olana elbette ki yakışmaz.
Kişilik zayıflığı, yozlaşma, karaktersizlik ve ahlaksızlık kaynaklı olanları ayrı tutmak şartıyla sorun insanların zaaflarının olması değildir. Sorun zaaf istismarında uzmanlaşmış birilerinin ister müspet isterse menfi zaafların peşine düşüp bu zaafları kendi amaçları doğrultusunda istismar etmesi ve bunları kendi emelleri doğrultusunda kullanışlı birer sermaye haline getirmesidir.
CİĞERİ MOSKOF PARASIYLA BEŞ KURUŞ ETMEYECEK TİPLER…
İyi kötü bir aile terbiyesi almış karakterli insanların başkalarının ister menfi, isterse müspet zaaflarını istismar etmeleri düşünülemez. Böyle bir şey asgari bir ahlakilik düzeyindeki insanların aklına bile gelmez. Ama bilirsiniz, herkesin kendi hayat serencamesi esnasında örnekleriyle mutlaka karşılaştığı bazı bitirim tipler vardır. Bilgi, birikim, donanım, karakter, kültür, insanlık, ahlak vesaire açısından hangi tartıya vursanız, eskilerin ifadesiyle, ciğeri Moskof parasıyla beş kuruş etmeyecek bu tiplerin insanların nasıl ağzından girip burnundan çıktıklarını, muhataplarının varsa önceden keşfedip yakaladıkları zaaf noktalarını nasıl hunharca istismar ettiklerini, oradan yol alıp işlerini nasıl da bitiriverdiklerini görüp hayret etmişsinizdir.
Hakiki insan olma çabası içerisindekilerin aklının ucundan bile geçmeyeceği, bir gaflet anında Şeytan’ın belki kulaklara fısıldamasıyla akla getirecek olsalar dahi kendilerine yakıştıramayıp utanç içerisinde “haşa tövbe haşa”lar çekecekleri bu yolları mesken/meslek edinmiş, hayatın her alanında ve her katmanında karşılaşabileceğiniz bu tipler, maalesef hiç de az değil. Bir insanın bir anda varlığa kavuşma zaafı, menfaatperestlik zaafı, muktedir ve güçlü olma zaafı, şehvet zaafı, korku zaafı, şöhret zaafı, şecaat zaafı vs gibi ailesine, çocuklarına, ülkesine düşkünlük zaafı, ahlaki ve manevi değerlerine sadakat zaafı, merhametli, şefkatli olma zaafı da bu karakterdeki insi şeytanların elinde kendi emelleri doğrultusunda kullanabilecekleri muazzam bir malzemeye fevkalede dönüşebilir.
Bir zamanlar tam bir “piyasa adamı” olmuş, orta ölçeğin hayli üstünde, büyük uluslararası işlerin peşinde olan bir işadamıyla yolum kesişmişti. Hayatın öteki yüzündeki inanılmaz gerçeklerin önemlice bir kısmını kendisi sayesinde ve hatta bizzat kendisi üzerinden öğrenme şansım olmuştu. Acayip yöntemleri vardı kendisini yetiştirmiş, birkaç dil bilen, piyasada iyice pişmiş bu işadamının. Mesela, işlerini kuralına, kitabına uygun yapmadıklarını bildiği muhataplarını o dönemin kabinesindeki güçlü bir dostunun ismini vererek ya da ilişkide olduğu bazı mülki amirler adıyla açıktan nasıl tehdit ettiğine şahit olduğumda duyduklarımdan ben utanmıştım. Ben utanmaya utanmıştım ama o işadamı bu yolla amacına kestirmeden ulaşmayı her defasında başarıyordu.
ÜLKENİN GENEL İNSAN SERMAYESİNİN YOL AÇTIĞI VASAT…
Bu işadamı hesabındaki yüklü miktardaki parayı ara sıra bankaların masasına sürer, iştahlarını iyice kabarttığı banka müdürlerini toplu halde ofisine davet ederek adeta herbirini diğerlerinin gözlerinin önünde parasıyla döverdi. Birkaç milyon dolarlık bir meblağı kendi çalıştığı bankanın kasasına taşıyabilmek için koca koca banka müdürlerinin düştüğü o zavallı durumlara mı acısam yoksa o işadamının bu tür davranışlardan neden sadistçe bir zevk aldığının sebeplerini mi merak etsem bir türlü bilemezdim.
Gözlemlerim sorunun sadece o işadamında olmadığı, ülkenin genel insan sermayesinin böyle bir vasata yol açtığı üzerineydi. Gösterişli ofisinde hatırlı misafirleri hiç eksik olmazdı. Polis amirleri mi dersiniz, üniversite hocaları mı dersiniz, sanat camiasından insanlar mı dersiniz kimi arasanız vardı geleni gideni arasında. Kimisi açıktan rüşvetle nemalanırken, kimisi ise bazıları uçuk kaçık projelerin vaat ettiklerinin bir parçası haline gelebilmek için adamımızın etrafında pervane olurlardı. Muhatabının düzeyi farketmezdi. Çünkü, her düzeye uygun farklı yöntemleri vardı. Mesela, temasta olduğu birçok ülkenin savunma, sağlık ve içişleri bakanlıklarının teknik araç ihtiyaçlarına cevap verecek bir girişimde bulunduğunda işe ilk önce, işini “hakkıyla” takip etmeleri için, o ülkenin diplomatlarını rüşvetle satın almakla başlardı. En azından yaptığı işin sanki bir amentüsü gibi bunu denerdi.
Bir gün oturup uzun uzadıya konuşmuş ve muhataplarıyla ilişkileri, davranışları, iş yapış tarzı ve doğrudan kendisiyle ilgili belirli bir sürede edindiğim gözlemlerimi hiç eğip bükmeden dobra dobra paylaşmıştım. İşin garibi neydi biliyor musunuz, benden epey yaşlı ve hayli fazla hayat tecrübesi olan bu adam yaptıklarının yanlış olmadığını savunmuyordu, tam tersine doğru olmadığını benden çok daha iyi biliyordu. Derin bir iç geçirerek dönüp bana demişti ki: “Bak Bülent, bu söylediklerinde sonuna kadar haklısın. Sen tabii Zaman’dan olduğun için bu işlerden uzaksın. Ama ne yapalım Özallı yıllardan bu yana ülkede işler böyle yürüyor. Böyle yapamazsan bu ülkede ayakta kalamazsın.”
JET FADIL’DAN YEDİĞİ KAZIKTAN ÖVÜNÇ DUYAN BİR GURBETÇİ…
Çok iyi yönlerini, babacan tavırlarını da bildiğim bu işadamı en azından fakir fukarayı aldatmıyor, onların elindeki avucundakini çalmıyor, umutlarını talan etmiyordu. Yine de en berbatından olmasa dahi, bir “zaaf simsarı” olduğu gibi imaj yerleşmişti hafızama. O konuşmadan bir kaç yıl sonra, kısa dönem askerliğim sırasında umutları talana uğramış, zaafları hoyratça istismar edilmiş bir garibana da rastlamıştım. Askerlik sırasında tanıştığım sadece okuma yazma bilen Denizlili bir arkadaşım yıllar önce İtalya’ya işçi olarak gitmiş, her türlü ağır ve pis işte çalıştıktan sonra nihayet küçük bir döner dükkanı açmıştı. Artık iyi de kazanıyordu. İyi kazanmasına iyi kazanıyordu ama 50 bin avrosunu Jet Fadıl’ın o meşum “İmza” projesine çoktan kaptırmıştı bile.
Bakmayın benim “kaptırmıştı” dememe. Yıl 2000’di ve Jet Fadıl’ın foyası çoktan ortaya çıkmıştı. Ama benim asker arkadaşım Jet Fadıl’ın kendisine attığı kazıktan hiç de muzdarip görünmüyordu. Hatta yediği apaçık kazıktan gurur duyduğu bile söylenebilirdi. Çünkü, garip bir akıl yürütme ve başına gelenlerden zevk alma yöntemi vardı. Diyordu ki, “Tamam, 50 bin avrom buharlaşmaya buharlaştı ama, her kuruşu Jet Fadıl’a helali hoş olsun. Allah Jet Fadıl’dan razı olsun, nereye baksan farklı bir otomobil markasına denk gelebileceğin İtalya gibi bir ülkede İtalyanlara karşı ‘Bakın biz de kendi otomobilimizi yapıyoruz’ dememize imkan verdi. Geçici bir süre de olsa başımız dik dolaşmamıza vesile oldu,” deyip başına gelenden duyduğu memnuniyetini dile getiriyor ve “Yine istesin yine veririm,” diyordu.
Bu ezikliği yerli yerince istismar eden Şeytanilik karşısında, ortada bir yerli otomobil projesinin olmadığının tüm detaylarıyla ortaya çıktığını, hepsinin bir yalan ve üçkağıtçılıktan ibaret olduğunu istediğimiz kadar anlatmaya çalışalım hiçbir işe yaramıyordu. Çünkü, o arkadaşımız Jet Fadıl’ın kendisine ne yaptığını bilmiyor değildi. Eziklik gibi korkunç bir zaafından yakalanmıştı ve o zaafına iyi geldiğini düşündüğü bir büyük yalana bile bile inanmak istiyordu. O gariban arkadaşım Jet Fadıl’ın ve benzeri din soslu hokkabazların benzer duyguları istismarla cebine el attığı onbinlerce gurbetçiden sadece biriydi.
ZAAF SİMSARLARI HAYATIN HER ALANINDA, TOPLUMUN HER KATMANINDA
Bu kadar hatıra yeter. Bu hatıraları boşuna anlatmadım tabii. Dediğim gibi zaaf simsarları hayatın her alanında, toplumun her katmanında. Sizin aklınıza geldiğinde bile kendinize yakıştıramayıp utanacağınız istismarcı yöntemler bu tür kişiliklerin ana uğraşı haline gelmiş durumda.
Bu türün en ileri gideni ise hiç şüphe yok ki Erdoğan. Muhatap aldığı kitle ve kesimlerin her türlü zaafına uygun bir yöntemle yaklaşıp istismar etmekte üstüne yok. Ezik kitlelerin zaaflarını çok iyi keşfetmiş. Durmaksızın her şeyin en büyüğünü, en güçlüsünü, en yükseğini, en hızlısını, en bilmem nesini vaat edip duruyor. Sınırsız yalan kapasitesi, her durumda dik durmayı başaran hacıyatmaz karakteriyle başarıya, özgüvene, güce aç milyonların önüne sürekli pireyi deve, habbeyi kubbe yaparak çıkıyor. Siyasetin Jet Fadıl’ı hokkabazlık işini ticaretin Jet Fadıl’ıyla mukayese edilemeyecek ölçüde daha başarılı yapıyor. Zaaf istismarı işinin tam bir ehli, tam bir kompetanı olmuş.
Erdoğan, insanların zaaflarına hem yatırım yapmayı, hem de onları hoyratça istismar etmeyi çok iyi bilen anasının gözü bitirim bir üçkağıtçı. Korkuyla, menfaatla, çıkarla, makamla, tehditle, rüşvetle, maneviyatla, dinle, milliyetçilikle, vatanla, bayrakla, şehitlikle, gazilikle, cennetle, cehennemle, övgüyle, sövgüyle ve/veya işine yarayabilecek ne varsa onunla insanların zaaflarını hoyratça istismar edebiliyor. Bahsini ettiğimiz o bitirimler gibi önceden zaaflarını tespit ettiği toplumsal kesimlerin ya da kişilerin ağzından girip burnunda çıkıyor ve işlerini iki dakikada bitiriveriyor.
ÜLKE, EVLADINI FİRAVUN SUNAĞINDA FEDA ETMEK İSTEYENDEN GEÇİLMİYOR
Mallarına, kanlarına, çocuklarının canlarına el attığı insanlar benim asker arkadaşımın Jet Fadıl’dan hoşnutluğundan da öte Erdoğan’a dair hoşnutluklarının Nirvanasına çıkıyor. Asil ya da süfli zaafın başladığı yerde rasyonalitenin bittiğinin bundan büyük delili olabilir mi? Görmüyor musunuz memleket Erdoğan’ın hırsları için, yani bir hiç uğruna, verdikleri canları umursamayıp diğer evlatlarını da firavun sunağında feda etmek isteyenden geçilmiyor.
Hiç şüphesiz din ve maneviyatın yanısıra Erdoğan’ın istismar ettiği zaafların en başında insanların paraya ve maddiyata düşkünlüğü geliyor. Erdoğan’ın hırsızlıklarının ayyuka çıktığı dönemde malumunuz bir karşıt argüman olarak o ahlaksız mı ahlaksız “çalıyor ama çalışıyor” sloganını üretmişlerdi. Bense bu slogana karşılık “çalıyor ama paylaşıyor” diyordum. Hakikaten de Erdoğan, çaldıklarının büyük bir kısmını tabii ki kendisine ayırıyordu, ama önemlice bir kısmını da çevresindekilerle ya da peşine taktıklarıyla paylaşıyordu. Esasında zaaflarından yakaladıklarını sürekli besleyebilmek için hep daha fazla çalmaktan başka bir şansı da bulunmuyordu.
Tuhaf ama, Erdoğan’ın aynı anda hem Komünizmin babası Karl Marx’ın en az iki, hem de Samuel Johnson’ın bir tezini doğruladığı bir durumla karşı karşıyayız. “Din kitlelerin afyonudur” diye bir tez ileri süren Marx’ın, şayet kitlelerin dini/manevi duygularını dibine kadar istismar eden Erdoğan’ın yaptıklarını gözlemleme şansı olsaydı, hiç şüpheniz olmasın, bu söylediğini bir tez olarak değil ampirik bir veri olarak dile getirirdi. Öte yandan, yüzüne geçirdiği iğreti demokratlık maskesi düşüp, maneviyatçılık maskesi yeterince işe yaramaz hale gelince Johnson’ın o meşhur “Alçakların son sığınağı milliyetçiliktir,” sözünü de doğrular noktaya hızla geliverdi Erdoğan.
Bunlardan daha önemlisi, biraz farklı bir anlamda da olsa, Marx’ın ekonomik determinizmini belki de en iyi anlayanlardan birinin Erdoğan olduğunu iddia edebiliriz. Marx’a atıfla insanlık tarihine ekonominin yön verdiğini ileri süren teori yine Erdoğan’ın yaptıklarıyla test edilerek doğrulanmış durumda. Dün iktidarı elde etmek için belediye başkanlığı döneminde çaldığı milyar doları kullanan Erdoğan, bugün ele geçirdiği mutlak gücü kullanarak elde ettiği ekonomik imkanları gücünü daha da tahkim edecek her türden insanı satın almakta kullanıyor. Normal bir insanın aklına gelse kendisinden utanacağı yöntemler, Erdoğan rejiminin artık gündelik sıradan uğraşını oluşturuyor.
GOETHE, ERDOĞAN’I GÖRSEYDİ FAUST’TAN DAHA GÖRKEMLİ BİR ESER YAZARDI
Muhataplarının zaaflarını parayla, güçle, menfaatle, makamla, korkuyla, tehditle vesaire yöneten Erdoğan ve ekürisi işine yarayabilecek herkesi alıp tepe tepe kullanabileceği kıvama getirebiliyor. İstediğini adi bir şakşakçısına dönüştürebiliyor. İstediğini ise ölüm sessizliğine gömebiliyor. Daha dün muhalifiymiş gibi gözüken on yılların siyasi liderlerini sokak köpeklerine bile yakıştıramayacağınız bir maskaralıkla saray koridorlarında çalımlı çalımlı kuyruk sallarken görebiliyorsunuz. Dün Erdoğan karşıtlığını varlık sebepleri gibi sunan koca koca medya gruplarının bir gecede nasıl olup da Erdoğan’ın en aşağılık propaganda makinalarına dönüştüğünü görüp şaşırabiliyorsunuz.
Erdoğan, saltanatını zaaf yönetimi üzerine oturturken kendisi ve muhatapları, yine Marx’tan ödünç alacağımız bir kavramla ifade edecek olursak, yakasını yabancılaşmanın en korkuncundan kurtaramıyor. Öyle bir yabancılaşma ki bu bahsettiğimiz insanlıkla aralarındaki bütün köprüleri berhava ediyorlar. Ahlaklarına, dinlerine, imanlarına, insanlıklarına dair ne varsa hepsine yabancılaşıyorlar.
Marx gibi Johann Wolfgang von Goethe de, yaşadığı devirde değil de, şayet bugün yaşıyor olsaydı, Mefistofales’in insanları nasıl ayarttığına dair o meşhur eseri için yüzyıllardır Avrupa’da dolaşımda olan yarı mit, yarı gerçek eskimiş Dr. Faust’un hikayesinden ilham alıp durduk yere Şeytan’ın günahına girmek yerine Erdoğan’ın gerçek hikayesini yazmayı tercih ederdi. Ve emin olun, uğruna ömründen 50 yılı harcadığı Faust’tan çok daha görkemli bir eser ortaya çıkardı.
[Bülent Keneş] 17.2.2018 [TR724]
Sen nesin biliyor musun? [Ahmet Dönmez]
Hani 50’lerin Amerika’sında bir akşamdı… Sinemada gösterilen propaganda bülteninde devletin ‘tescilli komünist’ diye yaftalamasından etkilenip Dalton Trumbo’ya “Hain” diye bağıran adam vardı ya, işte sen osun! Çocuklarının yanında Trumbo’nun suratına kahveyi fırlatmıştın hani, kendinle gurur duyarak…
Hayır hayır, tam olarak o da değilsin.
Biraz naif kaçtı.
Sen o kadar yumuşak olamazsın.
Dur, sana kim olduğunu ya da ne olduğunu daha iyi, daha teferruatlı anlatayım.
***
Hani 1930’ların Almanya’sında, “Hitler Almanya için; bütün Almanya Hitler için” diye slogan atıyordun. Fabrikada işçi, barda pinekleyen işsiz, hastanede hemşire, uçakta pilottun. Wilhelm Reich’ın “Dinle Küçük Adam” diye hitap ettiklerindendin. Hani, “Sana kişisel özgürlük değil ulusal özgürlük vaat ediyorlar. Sana insani öz saygı değil, ulusal büyüklük vaat ediyorlar. ‘Ulusal özgürlük’ ve ‘devletin çıkarları’ ifadeleri bir kemiğin bir köpeğin ağzını sulandırdığı gibi senin ağzını sulandırıyor ve sen onları alkışlıyorsun (…) Bütün maskeleri düştüğü halde senin efendilerin senin tarafından yükseltildiler, senin tarafından beslendiler.” dediklerinden…
***
Hani biricik Führer’inin ‘İradenin Zaferi’ konuşmasını dinlerken sanki gökten Mesih gelmiş de onu dinliyormuşsun gibi sorgusuz-sualsizdin ya, ‘sağlam irade’ idi hani… Çünkü duymak istediklerini söylüyordu ne de olsa. Önüne attığı iç düşmanı parçalaman karşılığında sana milli haysiyet, daha çok yağma ve oturulacak daha yüksek koltuklar vaad ediyordu. Bunun karşılığında, komşuların birer birer evlerinden alınıp götürüldüğünde sesini çıkarmıyordun, “Führer en nihayet toplumsal güvenliğimizi sağlayacak” diye minnet duyuyordun.
O gün için sen “İşin en başında komünistler ve sosyal demokratlar alındı. Bu bizi hiç düşündürmedi. Nihayetinde komünistti onlar, halk düşmanıydılar.” diye demeç veren o sıradan Alman’dın. “Führer doğru olanı yapıyordur” diye rahattın nasılsa.
Sonra sen Bayan Lotte Kaiser oldun. Tarihlerden 15 Mayıs 1938’di. Bir anneler günüydü. Hitler’e el yapımı bir tebrik kartı göndermiş ve üzerine “Adolf’un kutsal anne ve babasına, Führer’imizi doğurdukları için anlatılamayacak derecede büyük teşekkürler…” yazmıştın. Kelimelerle anlatamıyordun coşkunu…
Carl Bauer oldun, Hitler için şiirler yazdın. Zaman geldi, Bayan Bertha Over oldun, “Nazizm’in Amentüsü”nü kaleme aldın. Hitler’e bir mektup yazıp “Allah’ın seçilmiş oğlu” diye hitap ettin. Onun, Almanları, Yahudiler, din adamları ve hanedan mensupları gibi ‘engerek yılanlarından’ kurtarması için yalvardın. Sevginin ve itimadının sınırı yoktu.
***
Bazıları “Hitler, onları hipnotize etmişti” diyor ya, hayır bu doğru değildi. Bunu en iyi sen biliyordun. Sen zaten hipnoz edilmeye ihtiyaç duymayacak kadar motiveydin kötülüğe. Fıtratında vardı. Hani ‘süte karışmış pis su’ misali Yahudileri çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar ‘moleküllerine ayırırken’ Führer’in, bir büyüklük öforisi ile nasıl da çılgınca alkışlıyordun. “Daha yap! Daha fazlasını yap!” diye tempo tutuyordun, öyle değil mi? O imha kamplarına götürülenler mahallede komşun, sınıfta arkadaşın, okulda öğretmenin, çarşıda esnafın, dairede meslektaşındı; ama olsun, artık hepsi birer ‘hain’di. Führer’in öyle diyordu çünkü. Baban bile olsa, evladın bile olsa farketmezdi, ihbar ederdin. “Çocuğu değil, devleti koruma dönemi” idi.
Stanislaus Jaros oldun mesela. Hitler’e, “Almanya söz konusu olduğunda ve siz, liderim, beni çağırdığınızda ben, babam gibi, hayatımı feda etmeye hazırım” diye sadakat mektupları yazıyordun.
Bir çocukken Şabat’ta Yahudilere iş yaparak para kazanan Anthony Sawoniuk’tun. Sonra büyüdün. Führer’in, “Bunlar virüs, kanser hücresi, terörist” dedi, koşa koşa gidip polise gönüllü yazıldın. 20 Eylül 1942 günü idi. 3 bin Yahudi öldürüldü. O gün sen, kaçmaya çalışan Yahudileri kovalayan arama-öldürme polis ekiplerine önderlik yapıyordun. En öndeydin…
Keza, Hemşire Hermine Braunsteiner’din. Hırslarını doyuramıyordun. Daha yüksek ücretli diye Ravensbrück’teki kadın toplama kampında işe girdin. Daha sonra Polonya’daki Majdanek kampına atandın. Görevin, gaz odalarına gönderilecek olan Yahudi kadın ve çocuklarını seçmekti. “Nasıl olsa bunlar da büyüyence terörist olacak, nesine acıyacağım” diyordun.
Bir de T4 operasyonları vardı, bilirsin. 1940 yılı idi. Zihinsel veya fiziksel engelli 70 bin Alman ve Avusturyalı’nın öldürülmesi operasyonuna verilen kod adıydı bu. 14 bin kişinin öldürüldüğü bir psikiyatri hastanesinde kurbanlara ölümcül enjeksiyonlar yapan baş hemşire Irmgard Huber’din sen.
Ve de içini bir türlü soğutamayan Maximillian Grabner’dın, “Ailemin hürmetine yaklaşık 3 milyon insanın (Yahudi’nin) öldürülmesinde rol aldım” diyen.
***
Sen, Sineklerin Tanrısı’ndaki Roger’sın. Aslında tabiatında hep var olan canavarı serbest bırakabilmek için bir ıssız ada bekliyordun. Yaptıklarından hiç bir şekilde sorumlu tutulmayacağın… Bir de sana reislik edecek bir Jack lazımdı. O sana et verecekti, mızrak verecekti, güç verecekti, krallık vaad edecek, önünü açacaktı. Bunları elde ettiğinde doymuyordun taze insan yavrusu kanına. Daha fazlasını, daha fazlasını istiyordun. Nasıldı o marşınız: “Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök!” Hah işte, yüzünde boyalarla öyle bağırıyordun işte.
***
Sanma ki sadece 1930’ların, 40’ların Almanya’sında, Sovyetler’inde, Çin’inde kaldın sen. Hayır. Sen insan oğlu doğalı beri varsın. ‘Kötülük’ sen varsın diye ‘sıradan’ zaten. Beyninin ilkel yanıyla, kendi kötücül sıradanlığında işledin bütün cinayetleri. Sayende ‘yaratıcı kötülük’, ‘müşterek kötülük’ diye kavramlarla tanıştı evren. Bu konuda sınırın yoktu çünkü.
90’ların Ruanda’sında elinde palayla gördük seni misal. Albuert Bandura’nın bahsettiği ‘ahlaki çözülme’nin ne olduğunu sende çok iyi anladık. Hani vitesin boşa alınması gibi, bütün vicdani ve ahlaki değerlerin çözülüp gitmesini yani… Eline satırı almış, daha dün sohbet ettiğin, çocuklarını oynasınlar diye evlerine gönderdiğin aileyi çatır çatır doğruyordun. Sırf Tutsi oldukları için. Sırf hükümetin onları ‘insandışılaştırdığı’ ve ‘hain’ diye yaftaladığı için. Sırf senin “Hakettiler” diyerek onların üzerine saldırmanı istedikleri için.
***
3 ayda 800 bin ila 1 milyon arasında Tutsi, bizzat kapı komşuları tarafından palalarla doğranırken sen de hükümetinin kölesi bir katil olarak hışımla indiriyordun satırını. Daha sonra adını bile vermekten çekinerek bir röportaj verecek ve “Katliamın en kötü yanı kendi komşumu öldürmekti. Birlikte yer içerdik, onun sürüsü benim otlağımda gezinirdi. Akraba gibiydik.” diyecektin utanmadan. Çünkü o zaman devletinin propaganda makinesi, topyekun Tutsileri ‘şeytan’, ‘hamamböcekleri’, ‘bünyeden sökülüp atılması gereken bir ur’ olarak tanımlamıştı. Seni de buna inandırmıştı. Tutsilerin eskiden beri daha eğitimli olmaları, bürokraside daha iyi yerlere gelmiş olmasının verdiği hasetle de kolaylıkla benimsemiştin bu ‘şeytan etkisi’ni.
Sen aynı zamanda, kapı komşusunun çocuklarını nasıl ölümüne dövdüğünü anlatan o Hutulu anne idin. “Hükümetimizden biri gelip bana ve kocama Tutsilerin düşman olduğunu söyledi. Bu tehditten korunabilmemiz için bana çivili bir odun, kocama da bir pala verdi. Bu çocukların katledilmesi, aileleri çoktan öldürülüp çaresiz öksüzler olarak kalmış olan bu çocuklara yapılan bir iyilikti” diyebilmiştin. Ne de olsa bu çocuklar büyüyünce birer ‘terörist’ olacaktı, değil mi?
***
Hükümetin ne kadar da akıllıydı. Zulmü, vahşeti, katliamları sokağa indirerek, her bir Hutu’yu birer Tutsi katili yaparak bir tür ‘suç ortaklığı’, cinayetle sağlanan bir tür ‘yoldaşlık’ bağı üretmişti.
Hani Fransız gazeteci Jean Hatzfeld, soykırımın ardından hapse giren siz katillerin 14’üyle röportajlar yapmıştı. Çoğunuz çiftçiydi. Biriniz de eski öğretmen. Yine çoğunuz aktif kilise mensupları olarak ‘dindar’ kişilerdiniz.
Hatzfeld’in “A Time for Machetes: The Rwandan Genocide – The Killers Speak” (Palalar Zamanı: Ruanda Soykırımı – Katiller Konuşuyor) isimli kitapta topladığı bu röportajlardan birinde, “Açıkça itiraf etmeliyim ki öldürdüğüm ilk iyi adamdan sonuncusuna kadar hiçbirinde üzüntü duymamıştım.” diyordu bir katil. İşte sen osun. Limbik sistemden yoksun, duygudan arınmış, safi bir kötülük olarak karşımızdaydın. Elinde bu kez palayla…
“Bizler tanıdıklarını, komşularını kesenlerdik. Bizler planlı kesicilerdik” diyordun bir başka isim altında. Biliyorduk. Çok iyi tanıyorduk seni.
Yine bir başka katil olarak şunları itiraf ediyordun Fransız gazeteciye: “Tutsili komşularımızın suçlu olmadıklarını, yanlış bir şey yapmadıklarını biliyorduk. Fakat süregelen bütün sıkıntılarımız için tüm Tutsileri suçladık. Onları artık eskiden oldukları gibi bireyler, hatta çalışma arkadaşları gibi bile görmüyorduk. Hep birlikte yaşadığımız tüm tehlikelerden daha büyük bir tehdit unsuruna dönüşmüşlerdi.”
Biliyorduk. Bunu da çok iyi biliyorduk. Ve sen de biliyordun…
***
Katliamlardan sağ kurtulan Berthe Mwanankabani isimli bir kadın var, bildin mi? “Artık biliyorum ki birlikte yemek yediğiniz, birlikte yattığınız kişi bile hiç zorluk çekmeden sizi öldürebilir. Ben soykırımdan beri şunu öğrendim: Komşunuz sizi dişleriyle bile öldürebilir; bu yüzden dünyaya artık aynı gözle bakmam imkansız” diyordu senin için. İşte sen, dişlerini komşusunun etine geçiren o yamyamsın.
‘Şeytan Etkisi’nin yazarı, ünlü sosyal psikolog Philip Zimbardo diyor ki senin için, “İfadelerindeki ve tasavvuru imkânsız vahşeti anlatışlarındaki soğukkanlılık ve acımasızlık insanın kanını donduruyor. İnsanlar akılsız bir ideoloji uğruna, karizmatik liderleri körü körüne takip edip onların ‘düşman’ olarak etiketledikleri herkesi yıkıma uğratma adına harfiyen emirlerini uygulayarak insanlıklarını tamamen geride bırakabilirler.”
… Ve bıraktın da nitekim!
***
Senin yüzünden bütün düşünürler, “Nazilerin soykırımına benzer bir trajedi bir daha yaşanabilir mi?” sorusuna kayıtsız şartsız, “Evet, daima” cevabını veriyor. “Herhangi bir zamanda, her hangi bir yerde tekerrür edebilir” diyorlar. Ve hep haklı çıkıyorlar. Bunu, yaptığı katliamlardan pişman olmayan eski Nazi Adolf Eichmann’ın ifadelerinde de, Milgram Deneyi’nde de, Zimbardo’nun Stanford Hapishane Deneyi’nde de, Hiroşima’ya atom bombasını atıp binlerce insanı öldüren ve bir o kadarını da sakat bırakan Amerikalı pilot Albay Paul Tibbets’in, “Vicdanım temiz, geceleri rahat uyuyorum. Bir daha olsa bir daha yaparım” şeklindeki cümlelerinde de teyid ettik.
1940’larda Hitler’in psikopatolojisini masaya yatıran Amerikalı psikanalist Walter Charles Langer, “Bir deli olarak yalnız Hitler yaratmamıştı Alman çılgınlığını; bu çılgınlık da Hitler’i yaratmıştı. Alman halkının bir ‘önder’e bu denli kolaylıkla boyun eğmeye istekli görünüşü, Almanlar’ın büyük bölümünün Hitler’in ruh durumunda olduğunu gösterir.” tespiti aynı zamanda senin de sağlık raporundur.
***
Ama şurasını iyi dinle ‘küçük adam’: Tarihlerden 16 Nisan 1945’ti… Hitler’in intiharına sadece 2 hafta vardı. Rejimin son günleriydi. Son pişmanlığın fayda etmeyeceği günler… Amerikalı askerler, Almanya Buchenwald toplama kampına 1200 sivil Almanı getirmişti. Bunlar; sen ve senin gibilerdi. Burası çok da ünlü olmayan bir toplama kampıydı. Fakat kurbanların tamamı, o 1200 insanın eski komşularıydı. ‘Ziyaretin’ amacı, Hitler faşizminin uyguladığı vahşeti, bizzat destekçilerine kendi gözleriyle göstermekti. “Bakın, neye mal oldunuz” dedirtmekti. Kampta, 80 bin Yahudi’den geriye sadece 20 bini kalmıştı. Etrafta, insan etlerinden yapılmış teşhir eşyaları vardı. Bu manzara karşısında ‘ziyaretçiler’ gözyaşlarını tutamıyor, bazıları bayılıyordu. Buna sebep olanlar kendileriydi çünkü. Yıllarca o Führer’i bir peygamber gibi alkışlayarak yaptığı her türlü kırıma, katliama, zulme destek vermişlerdi.
***
Ama sen buna rağmen hiç değişmedin. Hiç ders almadın. Elindeki cep telefonunu palalar, zehirli enjektörler, gaz vanaları, tabancalar gibi kullanmaya devam ettin. Hiç bir kötülüğünü görmediğin komşunu ihbar ediyordun. Çocuklarını emanet ettiğin öğretmenlerin açlığa mahkum olması, Meriç’te çoluk çocuk boğulup can vermesi karşısında haz alıyordun. “Bunlar da büyüse terörist olacaklardı zaten, öldükleri iyi olmuş. 2 kişi, 2 kişidir yani. Acımam” diye tweet’ler attın.
“FETÖ tutuklusunun eşi, engelli oğlunu öldürüp intihar etti” haberinin altına “Darısı bütün FETÖ’cülerin başına” yazdın. Elinde pala olsa o çocukları keser, o anneyi doğrardın. Sen tek bir kişi değilsin. Bir ’trol’ ya da ‘troliçe’ de değilsin. Münferit hiç değilsin. Yalnız asla değilsin. Sen bir zihniyetsin. Gerçeksin. “Kundaktaki bebeklerine kadar katli vaciptir” diyen Hüseyin Adalan gibi gazeteci önderlerin var senin.
Bir gün o cezaevleri ya da Meriç kıyısı sana gezdirilir mi; ağlar ya da düşer bayılır mısın bilmiyorum. Ama şundan eminim; kitapların yazılacak cilt cilt. Filmlere konu olacaksın. Belgesellerin çekilecek. Utanmadan röportajlar vereceksin oralara.
Ama senden geriye bir hacil ad, bir kara nam kalacak. O kadar!
[Ahmet Dönmez] 17.2.2018 [TR724]
Hayır hayır, tam olarak o da değilsin.
Biraz naif kaçtı.
Sen o kadar yumuşak olamazsın.
Dur, sana kim olduğunu ya da ne olduğunu daha iyi, daha teferruatlı anlatayım.
***
Hani 1930’ların Almanya’sında, “Hitler Almanya için; bütün Almanya Hitler için” diye slogan atıyordun. Fabrikada işçi, barda pinekleyen işsiz, hastanede hemşire, uçakta pilottun. Wilhelm Reich’ın “Dinle Küçük Adam” diye hitap ettiklerindendin. Hani, “Sana kişisel özgürlük değil ulusal özgürlük vaat ediyorlar. Sana insani öz saygı değil, ulusal büyüklük vaat ediyorlar. ‘Ulusal özgürlük’ ve ‘devletin çıkarları’ ifadeleri bir kemiğin bir köpeğin ağzını sulandırdığı gibi senin ağzını sulandırıyor ve sen onları alkışlıyorsun (…) Bütün maskeleri düştüğü halde senin efendilerin senin tarafından yükseltildiler, senin tarafından beslendiler.” dediklerinden…
***
Hani biricik Führer’inin ‘İradenin Zaferi’ konuşmasını dinlerken sanki gökten Mesih gelmiş de onu dinliyormuşsun gibi sorgusuz-sualsizdin ya, ‘sağlam irade’ idi hani… Çünkü duymak istediklerini söylüyordu ne de olsa. Önüne attığı iç düşmanı parçalaman karşılığında sana milli haysiyet, daha çok yağma ve oturulacak daha yüksek koltuklar vaad ediyordu. Bunun karşılığında, komşuların birer birer evlerinden alınıp götürüldüğünde sesini çıkarmıyordun, “Führer en nihayet toplumsal güvenliğimizi sağlayacak” diye minnet duyuyordun.
O gün için sen “İşin en başında komünistler ve sosyal demokratlar alındı. Bu bizi hiç düşündürmedi. Nihayetinde komünistti onlar, halk düşmanıydılar.” diye demeç veren o sıradan Alman’dın. “Führer doğru olanı yapıyordur” diye rahattın nasılsa.
Sonra sen Bayan Lotte Kaiser oldun. Tarihlerden 15 Mayıs 1938’di. Bir anneler günüydü. Hitler’e el yapımı bir tebrik kartı göndermiş ve üzerine “Adolf’un kutsal anne ve babasına, Führer’imizi doğurdukları için anlatılamayacak derecede büyük teşekkürler…” yazmıştın. Kelimelerle anlatamıyordun coşkunu…
Carl Bauer oldun, Hitler için şiirler yazdın. Zaman geldi, Bayan Bertha Over oldun, “Nazizm’in Amentüsü”nü kaleme aldın. Hitler’e bir mektup yazıp “Allah’ın seçilmiş oğlu” diye hitap ettin. Onun, Almanları, Yahudiler, din adamları ve hanedan mensupları gibi ‘engerek yılanlarından’ kurtarması için yalvardın. Sevginin ve itimadının sınırı yoktu.
***
Bazıları “Hitler, onları hipnotize etmişti” diyor ya, hayır bu doğru değildi. Bunu en iyi sen biliyordun. Sen zaten hipnoz edilmeye ihtiyaç duymayacak kadar motiveydin kötülüğe. Fıtratında vardı. Hani ‘süte karışmış pis su’ misali Yahudileri çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar ‘moleküllerine ayırırken’ Führer’in, bir büyüklük öforisi ile nasıl da çılgınca alkışlıyordun. “Daha yap! Daha fazlasını yap!” diye tempo tutuyordun, öyle değil mi? O imha kamplarına götürülenler mahallede komşun, sınıfta arkadaşın, okulda öğretmenin, çarşıda esnafın, dairede meslektaşındı; ama olsun, artık hepsi birer ‘hain’di. Führer’in öyle diyordu çünkü. Baban bile olsa, evladın bile olsa farketmezdi, ihbar ederdin. “Çocuğu değil, devleti koruma dönemi” idi.
Stanislaus Jaros oldun mesela. Hitler’e, “Almanya söz konusu olduğunda ve siz, liderim, beni çağırdığınızda ben, babam gibi, hayatımı feda etmeye hazırım” diye sadakat mektupları yazıyordun.
Bir çocukken Şabat’ta Yahudilere iş yaparak para kazanan Anthony Sawoniuk’tun. Sonra büyüdün. Führer’in, “Bunlar virüs, kanser hücresi, terörist” dedi, koşa koşa gidip polise gönüllü yazıldın. 20 Eylül 1942 günü idi. 3 bin Yahudi öldürüldü. O gün sen, kaçmaya çalışan Yahudileri kovalayan arama-öldürme polis ekiplerine önderlik yapıyordun. En öndeydin…
Keza, Hemşire Hermine Braunsteiner’din. Hırslarını doyuramıyordun. Daha yüksek ücretli diye Ravensbrück’teki kadın toplama kampında işe girdin. Daha sonra Polonya’daki Majdanek kampına atandın. Görevin, gaz odalarına gönderilecek olan Yahudi kadın ve çocuklarını seçmekti. “Nasıl olsa bunlar da büyüyence terörist olacak, nesine acıyacağım” diyordun.
Bir de T4 operasyonları vardı, bilirsin. 1940 yılı idi. Zihinsel veya fiziksel engelli 70 bin Alman ve Avusturyalı’nın öldürülmesi operasyonuna verilen kod adıydı bu. 14 bin kişinin öldürüldüğü bir psikiyatri hastanesinde kurbanlara ölümcül enjeksiyonlar yapan baş hemşire Irmgard Huber’din sen.
Ve de içini bir türlü soğutamayan Maximillian Grabner’dın, “Ailemin hürmetine yaklaşık 3 milyon insanın (Yahudi’nin) öldürülmesinde rol aldım” diyen.
***
Sen, Sineklerin Tanrısı’ndaki Roger’sın. Aslında tabiatında hep var olan canavarı serbest bırakabilmek için bir ıssız ada bekliyordun. Yaptıklarından hiç bir şekilde sorumlu tutulmayacağın… Bir de sana reislik edecek bir Jack lazımdı. O sana et verecekti, mızrak verecekti, güç verecekti, krallık vaad edecek, önünü açacaktı. Bunları elde ettiğinde doymuyordun taze insan yavrusu kanına. Daha fazlasını, daha fazlasını istiyordun. Nasıldı o marşınız: “Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök!” Hah işte, yüzünde boyalarla öyle bağırıyordun işte.
***
Sanma ki sadece 1930’ların, 40’ların Almanya’sında, Sovyetler’inde, Çin’inde kaldın sen. Hayır. Sen insan oğlu doğalı beri varsın. ‘Kötülük’ sen varsın diye ‘sıradan’ zaten. Beyninin ilkel yanıyla, kendi kötücül sıradanlığında işledin bütün cinayetleri. Sayende ‘yaratıcı kötülük’, ‘müşterek kötülük’ diye kavramlarla tanıştı evren. Bu konuda sınırın yoktu çünkü.
90’ların Ruanda’sında elinde palayla gördük seni misal. Albuert Bandura’nın bahsettiği ‘ahlaki çözülme’nin ne olduğunu sende çok iyi anladık. Hani vitesin boşa alınması gibi, bütün vicdani ve ahlaki değerlerin çözülüp gitmesini yani… Eline satırı almış, daha dün sohbet ettiğin, çocuklarını oynasınlar diye evlerine gönderdiğin aileyi çatır çatır doğruyordun. Sırf Tutsi oldukları için. Sırf hükümetin onları ‘insandışılaştırdığı’ ve ‘hain’ diye yaftaladığı için. Sırf senin “Hakettiler” diyerek onların üzerine saldırmanı istedikleri için.
***
3 ayda 800 bin ila 1 milyon arasında Tutsi, bizzat kapı komşuları tarafından palalarla doğranırken sen de hükümetinin kölesi bir katil olarak hışımla indiriyordun satırını. Daha sonra adını bile vermekten çekinerek bir röportaj verecek ve “Katliamın en kötü yanı kendi komşumu öldürmekti. Birlikte yer içerdik, onun sürüsü benim otlağımda gezinirdi. Akraba gibiydik.” diyecektin utanmadan. Çünkü o zaman devletinin propaganda makinesi, topyekun Tutsileri ‘şeytan’, ‘hamamböcekleri’, ‘bünyeden sökülüp atılması gereken bir ur’ olarak tanımlamıştı. Seni de buna inandırmıştı. Tutsilerin eskiden beri daha eğitimli olmaları, bürokraside daha iyi yerlere gelmiş olmasının verdiği hasetle de kolaylıkla benimsemiştin bu ‘şeytan etkisi’ni.
Sen aynı zamanda, kapı komşusunun çocuklarını nasıl ölümüne dövdüğünü anlatan o Hutulu anne idin. “Hükümetimizden biri gelip bana ve kocama Tutsilerin düşman olduğunu söyledi. Bu tehditten korunabilmemiz için bana çivili bir odun, kocama da bir pala verdi. Bu çocukların katledilmesi, aileleri çoktan öldürülüp çaresiz öksüzler olarak kalmış olan bu çocuklara yapılan bir iyilikti” diyebilmiştin. Ne de olsa bu çocuklar büyüyünce birer ‘terörist’ olacaktı, değil mi?
***
Hükümetin ne kadar da akıllıydı. Zulmü, vahşeti, katliamları sokağa indirerek, her bir Hutu’yu birer Tutsi katili yaparak bir tür ‘suç ortaklığı’, cinayetle sağlanan bir tür ‘yoldaşlık’ bağı üretmişti.
Hani Fransız gazeteci Jean Hatzfeld, soykırımın ardından hapse giren siz katillerin 14’üyle röportajlar yapmıştı. Çoğunuz çiftçiydi. Biriniz de eski öğretmen. Yine çoğunuz aktif kilise mensupları olarak ‘dindar’ kişilerdiniz.
Hatzfeld’in “A Time for Machetes: The Rwandan Genocide – The Killers Speak” (Palalar Zamanı: Ruanda Soykırımı – Katiller Konuşuyor) isimli kitapta topladığı bu röportajlardan birinde, “Açıkça itiraf etmeliyim ki öldürdüğüm ilk iyi adamdan sonuncusuna kadar hiçbirinde üzüntü duymamıştım.” diyordu bir katil. İşte sen osun. Limbik sistemden yoksun, duygudan arınmış, safi bir kötülük olarak karşımızdaydın. Elinde bu kez palayla…
“Bizler tanıdıklarını, komşularını kesenlerdik. Bizler planlı kesicilerdik” diyordun bir başka isim altında. Biliyorduk. Çok iyi tanıyorduk seni.
Yine bir başka katil olarak şunları itiraf ediyordun Fransız gazeteciye: “Tutsili komşularımızın suçlu olmadıklarını, yanlış bir şey yapmadıklarını biliyorduk. Fakat süregelen bütün sıkıntılarımız için tüm Tutsileri suçladık. Onları artık eskiden oldukları gibi bireyler, hatta çalışma arkadaşları gibi bile görmüyorduk. Hep birlikte yaşadığımız tüm tehlikelerden daha büyük bir tehdit unsuruna dönüşmüşlerdi.”
Biliyorduk. Bunu da çok iyi biliyorduk. Ve sen de biliyordun…
***
Katliamlardan sağ kurtulan Berthe Mwanankabani isimli bir kadın var, bildin mi? “Artık biliyorum ki birlikte yemek yediğiniz, birlikte yattığınız kişi bile hiç zorluk çekmeden sizi öldürebilir. Ben soykırımdan beri şunu öğrendim: Komşunuz sizi dişleriyle bile öldürebilir; bu yüzden dünyaya artık aynı gözle bakmam imkansız” diyordu senin için. İşte sen, dişlerini komşusunun etine geçiren o yamyamsın.
‘Şeytan Etkisi’nin yazarı, ünlü sosyal psikolog Philip Zimbardo diyor ki senin için, “İfadelerindeki ve tasavvuru imkânsız vahşeti anlatışlarındaki soğukkanlılık ve acımasızlık insanın kanını donduruyor. İnsanlar akılsız bir ideoloji uğruna, karizmatik liderleri körü körüne takip edip onların ‘düşman’ olarak etiketledikleri herkesi yıkıma uğratma adına harfiyen emirlerini uygulayarak insanlıklarını tamamen geride bırakabilirler.”
… Ve bıraktın da nitekim!
***
Senin yüzünden bütün düşünürler, “Nazilerin soykırımına benzer bir trajedi bir daha yaşanabilir mi?” sorusuna kayıtsız şartsız, “Evet, daima” cevabını veriyor. “Herhangi bir zamanda, her hangi bir yerde tekerrür edebilir” diyorlar. Ve hep haklı çıkıyorlar. Bunu, yaptığı katliamlardan pişman olmayan eski Nazi Adolf Eichmann’ın ifadelerinde de, Milgram Deneyi’nde de, Zimbardo’nun Stanford Hapishane Deneyi’nde de, Hiroşima’ya atom bombasını atıp binlerce insanı öldüren ve bir o kadarını da sakat bırakan Amerikalı pilot Albay Paul Tibbets’in, “Vicdanım temiz, geceleri rahat uyuyorum. Bir daha olsa bir daha yaparım” şeklindeki cümlelerinde de teyid ettik.
1940’larda Hitler’in psikopatolojisini masaya yatıran Amerikalı psikanalist Walter Charles Langer, “Bir deli olarak yalnız Hitler yaratmamıştı Alman çılgınlığını; bu çılgınlık da Hitler’i yaratmıştı. Alman halkının bir ‘önder’e bu denli kolaylıkla boyun eğmeye istekli görünüşü, Almanlar’ın büyük bölümünün Hitler’in ruh durumunda olduğunu gösterir.” tespiti aynı zamanda senin de sağlık raporundur.
***
Ama şurasını iyi dinle ‘küçük adam’: Tarihlerden 16 Nisan 1945’ti… Hitler’in intiharına sadece 2 hafta vardı. Rejimin son günleriydi. Son pişmanlığın fayda etmeyeceği günler… Amerikalı askerler, Almanya Buchenwald toplama kampına 1200 sivil Almanı getirmişti. Bunlar; sen ve senin gibilerdi. Burası çok da ünlü olmayan bir toplama kampıydı. Fakat kurbanların tamamı, o 1200 insanın eski komşularıydı. ‘Ziyaretin’ amacı, Hitler faşizminin uyguladığı vahşeti, bizzat destekçilerine kendi gözleriyle göstermekti. “Bakın, neye mal oldunuz” dedirtmekti. Kampta, 80 bin Yahudi’den geriye sadece 20 bini kalmıştı. Etrafta, insan etlerinden yapılmış teşhir eşyaları vardı. Bu manzara karşısında ‘ziyaretçiler’ gözyaşlarını tutamıyor, bazıları bayılıyordu. Buna sebep olanlar kendileriydi çünkü. Yıllarca o Führer’i bir peygamber gibi alkışlayarak yaptığı her türlü kırıma, katliama, zulme destek vermişlerdi.
***
Ama sen buna rağmen hiç değişmedin. Hiç ders almadın. Elindeki cep telefonunu palalar, zehirli enjektörler, gaz vanaları, tabancalar gibi kullanmaya devam ettin. Hiç bir kötülüğünü görmediğin komşunu ihbar ediyordun. Çocuklarını emanet ettiğin öğretmenlerin açlığa mahkum olması, Meriç’te çoluk çocuk boğulup can vermesi karşısında haz alıyordun. “Bunlar da büyüse terörist olacaklardı zaten, öldükleri iyi olmuş. 2 kişi, 2 kişidir yani. Acımam” diye tweet’ler attın.
“FETÖ tutuklusunun eşi, engelli oğlunu öldürüp intihar etti” haberinin altına “Darısı bütün FETÖ’cülerin başına” yazdın. Elinde pala olsa o çocukları keser, o anneyi doğrardın. Sen tek bir kişi değilsin. Bir ’trol’ ya da ‘troliçe’ de değilsin. Münferit hiç değilsin. Yalnız asla değilsin. Sen bir zihniyetsin. Gerçeksin. “Kundaktaki bebeklerine kadar katli vaciptir” diyen Hüseyin Adalan gibi gazeteci önderlerin var senin.
Bir gün o cezaevleri ya da Meriç kıyısı sana gezdirilir mi; ağlar ya da düşer bayılır mısın bilmiyorum. Ama şundan eminim; kitapların yazılacak cilt cilt. Filmlere konu olacaksın. Belgesellerin çekilecek. Utanmadan röportajlar vereceksin oralara.
Ama senden geriye bir hacil ad, bir kara nam kalacak. O kadar!
[Ahmet Dönmez] 17.2.2018 [TR724]
Hakim Karakuş ölmedi, aramızda yaşıyor [Mehmet Yıldız]
15 Temmuz darbe girişimini önceden bildikleri iddiasıyla yargılanan gazeteciler Mehmet Altan, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı, Yakup Şimşek ve Şükrü Tuğrul Özşengül, hakkında “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis verildi.
***
Hakim Karakuş’un hikayesini daha önce burada yazmıştım. Yeri geldi bir daha hatırlayalım:
Hırsızın biri Hakim Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girdiği evin sahibinden şikâyetçi olur. “Kadı Efendi, ben bu adamın evine hırsızlık için penceresinden girmiştim. Evin penceresine çok boya çalındığı için iyice kayganlaşan pencereden atlayıp kaçacakken düştüm ve kolum kırıldı!” der.
Kadı, ev sahibini çağırıp sorguya çeker; o da “Efendim, suç benim değil, boyacının… Ben pencereyi boyattım ama boyacı fazla boya kullanmış!” diyerek, işin içinden sıyrılır.
Bu defa boyacı derdest edilip getirilir ve sorgulanır. Adamcağız herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş onun idamına karar verir. Görevliler zavallı boyacıyı alıp idam sehpasına götürürler; ne var ki, boyacının boyu uzun olduğu için idam sehpası çok kısa kalır ve idam bir türlü gerçekleştirilemez. Durumu Hakim Karakuş’a haber verirler. O da, “Gidin kısa boylu bir boyacı bulun ve onu asın!” der.
***
Dün bu hikâyenin binlerce versiyonundan biri daha yaşandı. Hayatı boyunca darbe ve darbecilerle mücadele etmiş gazeteciler darbecilik suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırıldılar.
15 Temmuz’dan sonra o menfur darbe girişimiyle ilgisi olsun olmasın tuttuğunu hapse atan Saray yargısı, aradan aylar geçtikten sonra tutukladıkları kişilerle ilgili ortada bir delil olmadığını görünce kara kara düşünmeye başladı. Kolay olan haksız yere cezaevine tıktığı herkesi salıvermekti. Ama o zor olanı tercih ederek suç uydurma yolunu tercih etti.
Dün bu örneklerden biri daha yaşandı. Nihayet karara bağlanan davanın iddianamesi aslında üç ayrı kısımdan oluşuyordu: Birinci kısım, Can Erzincan adlı Televizyon kanalında program yapan Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan ve Ahmet Altan’ın program esnasında yaptıkları konuşmalar. İkinci Kısım, darbe girişiminin olduğu saatlerde Youtube üzerinden yapılan bir yayın. Üçüncü kısım Zaman Gazetesi’nin abone kampanyası için hazırlanan 1 dakikalık bir reklam filmi.
Bu üç konu üzerine yoğunlaşan savcı Can Tuncay, adı geçen 17 kişinin bütün hayatını didikleyerek elde ettiği ne var ne yoksa iddianamenin içine boca etmiş.
Özellikle Ahmet Altan’ın yargılama esnasında yaptığı savunmalar hukuk tarihine altın harflerle şimdiden yazıldı. 3 müebbetle yargılanan birinin savunmasına dahi tahammül edemeyen mahkeme başkanı, mikrofonu kapamakla tehdit edince “Bunları söylemek için mikrofona ihtiyacım yok” diyen Ahmet Altan savunmasını bitirdi. Ahmaklığın Adaleti başlıklı bu tarihi savunmayı mutlaka okumalısınız.
***
Ne savunma yaparsanız yapın kulağı savunma yapandan çok Saray’dan gelecek talimatta olan hakimlerin sizi duyması mümkün değil elbette. Geçmişte benzer davalarda bizzat yaşadım bu durumu. Sanıkların savunma yapmaya başlamasıyla anlatılanların haklılığı karşısında küçüldükçe küçülen mahkeme heyetinin çaresizliğine ne kadar üzülmüştüm. Eminim onlara kalsa savunmanın tamamlanmasını bile beklemeden ‘Tamam kardeşim, uzatma; hepinizi tahliye ediyorum’ diyecekler. Ama günün sonunda son sözü söyleyen hakimler değil de Saray olduğunu çok iyi bilen sanıklar ve yakınları o uğursuz sözü işitecek ve bir kere daha kahrolacaklardı: Tutukluluğun devamına…
Gelelim Subliminal mesaj verdiği iddia edilen reklam filmi konusuna. İddiaya göre, Zaman’ın eski yöneticileri Ekrem Dumanlı, Faruk Kardıç, Ali Çolak, Fevzi Yazıcı, Mehmet Kamış ve Yakup Şimşek, söz konusu reklam filmiyle darbeci askerlere talimat iletmişler!
Tanıkların ve tutuklu sanıkların anlatımından anlaşılan, reklam filmini bir ajans tarafından hazırlanıp Zaman Gazetesi yönetimine sunulduğu şeklinde. Yukarıda adı geçen isimlerin katıldığı bir toplantıda sunum yapan reklam ajansının sahibi, yargılama esnasında dostlarının gözünün içine baka baka yalan söyleyerek filmin kendisiyle hiç ilgisinin olmadığını iddia etti. O dönemde yapılan yazışmalar ve yapılan ödemeler Zaman gazetesi arşivlerinde olduğu için kayyımların elinde olan bu bilgilerin istenmesi talebi mahkeme tarafından sürekli reddedildi. Eğer o belgeler ve yazışmalar getirilseydi, büyük komplo teorisi bir fiskede çökecekti. Bu da mahkemenin işine gelen bir şey değil. O zaman kimi nasıl mahkum edebilirdi ki!
***
Darbe girişimine katılan hiçbir asker bu davanın sanığı değildi.
Reklam filmini hazırlayan ajansın sahibi beraat etti. Duruşma günü hakimlerle aynı kapıdan mahkeme salonuna giren avukatı ne yapıp edip (!) müvekkilini ipten aldı.
Reklamın yayınlanması kararını veren yöneticiler yurtdışında olduğu için dosyaları ayrıldı.
Eğer yargılayacaksan önce darbecileri yargıla. Darbeciler ‘evet biz bu filmi seyrettik ve etkilendik’ diyorsa çağır bu reklam filmini hazırlayanı, ona sor. O da derse ki, ‘Zaman yönetimi beni çağırdı, içinde darbe çağrışımı olan bir reklam filmi siparişi verdi’ derse al o zaman yöneticileri yargıla.
Elde kim kaldı?
Reklam filminin sunumunun yapıldığı toplantıya katılan görsel yönetmen ve bu filmin hazırlanması esnasında iletişim görevi olan bir yönetici. Mahkeme ne yapsın? Madem sorumlularını bulup yargılayamadık o zaman eldekileri yargılayıp müebbet hapsi verelim gitsin demiş.
Tıpkı idama mahkûm ettiği uzun boylu boyacının, idam sehpası kısa kaldığı için idam edilememesi zerine Hakim Karakuş’un “Gidin kısa boylu bir boyacı bulun ve onu asın!” demesi gibi.
Son sözümüz de yandaş basına…
Mahkeme kararını açıklayacağı zaman tutuklu yakınlarını duruşma salonunda dışarıya çıkardı. Sadece sanık avukatlarıyla az sayıda gazeteci, TRT ve Anadolu Ajansı içeride kaldı. Mahkeme kapısında içeriden gelecek güzel bir haber bekleyen sanık yakınları, sevinç içinde dışarı fırlayan TRT muhabirinin hepsine müebbet diye bağırmasını yaşadıkları sürece unutmayacaklar.
[Mehmet Yıldız] 17.2.2018 [TR724]
***
Hakim Karakuş’un hikayesini daha önce burada yazmıştım. Yeri geldi bir daha hatırlayalım:
Hırsızın biri Hakim Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girdiği evin sahibinden şikâyetçi olur. “Kadı Efendi, ben bu adamın evine hırsızlık için penceresinden girmiştim. Evin penceresine çok boya çalındığı için iyice kayganlaşan pencereden atlayıp kaçacakken düştüm ve kolum kırıldı!” der.
Kadı, ev sahibini çağırıp sorguya çeker; o da “Efendim, suç benim değil, boyacının… Ben pencereyi boyattım ama boyacı fazla boya kullanmış!” diyerek, işin içinden sıyrılır.
Bu defa boyacı derdest edilip getirilir ve sorgulanır. Adamcağız herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş onun idamına karar verir. Görevliler zavallı boyacıyı alıp idam sehpasına götürürler; ne var ki, boyacının boyu uzun olduğu için idam sehpası çok kısa kalır ve idam bir türlü gerçekleştirilemez. Durumu Hakim Karakuş’a haber verirler. O da, “Gidin kısa boylu bir boyacı bulun ve onu asın!” der.
***
Dün bu hikâyenin binlerce versiyonundan biri daha yaşandı. Hayatı boyunca darbe ve darbecilerle mücadele etmiş gazeteciler darbecilik suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırıldılar.
15 Temmuz’dan sonra o menfur darbe girişimiyle ilgisi olsun olmasın tuttuğunu hapse atan Saray yargısı, aradan aylar geçtikten sonra tutukladıkları kişilerle ilgili ortada bir delil olmadığını görünce kara kara düşünmeye başladı. Kolay olan haksız yere cezaevine tıktığı herkesi salıvermekti. Ama o zor olanı tercih ederek suç uydurma yolunu tercih etti.
Dün bu örneklerden biri daha yaşandı. Nihayet karara bağlanan davanın iddianamesi aslında üç ayrı kısımdan oluşuyordu: Birinci kısım, Can Erzincan adlı Televizyon kanalında program yapan Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan ve Ahmet Altan’ın program esnasında yaptıkları konuşmalar. İkinci Kısım, darbe girişiminin olduğu saatlerde Youtube üzerinden yapılan bir yayın. Üçüncü kısım Zaman Gazetesi’nin abone kampanyası için hazırlanan 1 dakikalık bir reklam filmi.
Bu üç konu üzerine yoğunlaşan savcı Can Tuncay, adı geçen 17 kişinin bütün hayatını didikleyerek elde ettiği ne var ne yoksa iddianamenin içine boca etmiş.
Özellikle Ahmet Altan’ın yargılama esnasında yaptığı savunmalar hukuk tarihine altın harflerle şimdiden yazıldı. 3 müebbetle yargılanan birinin savunmasına dahi tahammül edemeyen mahkeme başkanı, mikrofonu kapamakla tehdit edince “Bunları söylemek için mikrofona ihtiyacım yok” diyen Ahmet Altan savunmasını bitirdi. Ahmaklığın Adaleti başlıklı bu tarihi savunmayı mutlaka okumalısınız.
***
Ne savunma yaparsanız yapın kulağı savunma yapandan çok Saray’dan gelecek talimatta olan hakimlerin sizi duyması mümkün değil elbette. Geçmişte benzer davalarda bizzat yaşadım bu durumu. Sanıkların savunma yapmaya başlamasıyla anlatılanların haklılığı karşısında küçüldükçe küçülen mahkeme heyetinin çaresizliğine ne kadar üzülmüştüm. Eminim onlara kalsa savunmanın tamamlanmasını bile beklemeden ‘Tamam kardeşim, uzatma; hepinizi tahliye ediyorum’ diyecekler. Ama günün sonunda son sözü söyleyen hakimler değil de Saray olduğunu çok iyi bilen sanıklar ve yakınları o uğursuz sözü işitecek ve bir kere daha kahrolacaklardı: Tutukluluğun devamına…
Gelelim Subliminal mesaj verdiği iddia edilen reklam filmi konusuna. İddiaya göre, Zaman’ın eski yöneticileri Ekrem Dumanlı, Faruk Kardıç, Ali Çolak, Fevzi Yazıcı, Mehmet Kamış ve Yakup Şimşek, söz konusu reklam filmiyle darbeci askerlere talimat iletmişler!
Tanıkların ve tutuklu sanıkların anlatımından anlaşılan, reklam filmini bir ajans tarafından hazırlanıp Zaman Gazetesi yönetimine sunulduğu şeklinde. Yukarıda adı geçen isimlerin katıldığı bir toplantıda sunum yapan reklam ajansının sahibi, yargılama esnasında dostlarının gözünün içine baka baka yalan söyleyerek filmin kendisiyle hiç ilgisinin olmadığını iddia etti. O dönemde yapılan yazışmalar ve yapılan ödemeler Zaman gazetesi arşivlerinde olduğu için kayyımların elinde olan bu bilgilerin istenmesi talebi mahkeme tarafından sürekli reddedildi. Eğer o belgeler ve yazışmalar getirilseydi, büyük komplo teorisi bir fiskede çökecekti. Bu da mahkemenin işine gelen bir şey değil. O zaman kimi nasıl mahkum edebilirdi ki!
***
Darbe girişimine katılan hiçbir asker bu davanın sanığı değildi.
Reklam filmini hazırlayan ajansın sahibi beraat etti. Duruşma günü hakimlerle aynı kapıdan mahkeme salonuna giren avukatı ne yapıp edip (!) müvekkilini ipten aldı.
Reklamın yayınlanması kararını veren yöneticiler yurtdışında olduğu için dosyaları ayrıldı.
Eğer yargılayacaksan önce darbecileri yargıla. Darbeciler ‘evet biz bu filmi seyrettik ve etkilendik’ diyorsa çağır bu reklam filmini hazırlayanı, ona sor. O da derse ki, ‘Zaman yönetimi beni çağırdı, içinde darbe çağrışımı olan bir reklam filmi siparişi verdi’ derse al o zaman yöneticileri yargıla.
Elde kim kaldı?
Reklam filminin sunumunun yapıldığı toplantıya katılan görsel yönetmen ve bu filmin hazırlanması esnasında iletişim görevi olan bir yönetici. Mahkeme ne yapsın? Madem sorumlularını bulup yargılayamadık o zaman eldekileri yargılayıp müebbet hapsi verelim gitsin demiş.
Tıpkı idama mahkûm ettiği uzun boylu boyacının, idam sehpası kısa kaldığı için idam edilememesi zerine Hakim Karakuş’un “Gidin kısa boylu bir boyacı bulun ve onu asın!” demesi gibi.
Son sözümüz de yandaş basına…
Mahkeme kararını açıklayacağı zaman tutuklu yakınlarını duruşma salonunda dışarıya çıkardı. Sadece sanık avukatlarıyla az sayıda gazeteci, TRT ve Anadolu Ajansı içeride kaldı. Mahkeme kapısında içeriden gelecek güzel bir haber bekleyen sanık yakınları, sevinç içinde dışarı fırlayan TRT muhabirinin hepsine müebbet diye bağırmasını yaşadıkları sürece unutmayacaklar.
[Mehmet Yıldız] 17.2.2018 [TR724]
Deniz Yücel adına sevindim, Türkiye’nin hâline üzüldüm [Semih Ardıç]
Die Welt Muhabiri Deniz Yücel 13 Şubat 2017’de gözaltına alınmış, 27 Şubat 2017’de tevkif edilmişti. O günden bu yana İstanbul Silivri Cezaevi’nde tutulan Yücel, 16 Şubat 2018’de tahliye edildi. Gözaltına alındığı tarihten itibaren 367 gün sonra hürriyete kavuşan Yücel’e geçmiş olsun. Darısı hürriyetinden mahrum bırakılan 200’e yakın meslektaşımızın başına.
Yücel’in hapse atılmasından tahliyesine kadar bütün safahata mahkemelerin tasarrufu olarak bakabilseydik keşke! İktidarı ve Saray’ı tenkit etmenin zindana atılmak mânâsına geldiği Türkiye’de artık tevkif edilme de, tahliye kararları da mesaj taşıyor.
ERDOĞAN’IN REHİNE SİYASETİ
Her tutuklamada bir yerlere gözdağı verenlerin ayarlanmış tahliye kararları ile ‘sempati’ toplama gayretkeşliği dikkatten kaçmıyor. ‘Ölümü gösterip sıtmaya razı etme’ ya da ‘rehine siyaseti’ şeklinde hülâsa edilebilecek bir tarz-ı siyasetle karşı karşıyayız.
Bu tespite itiraz edenler olabilir. Bu kadar aleni hukuk ihlaline rağmen olup biteni ‘rutin’ diyerek geçiştirmek isteyenler evvela şu suale de makul bir cevap verebilmelidir: “Bir yıldır yazılamayan iddianamenin Başbakan Binali Yıldırım’ın Federal Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Berlin’de yaptığı görüşme ile hemen hemen aynı günlerde yazılması ve iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi sadece hoş bir tesadüf mü?”
TAHLİYE İŞARETİNİ YILDIRIM VERDİ
Herkes bu sualin cevabını az çok tahmin edebilir. Yücel’in suçsuzluğunu ve rehine olarak tutulduğunu anlamak için sadece son bir haftanın serencamına bakmak kâfi. Yıldırım, ziyaretten hemen evvel Alman devlet televizyonu ARD’de ‘Tagesthemen’ programında, “Ümit ederim kısa sürede serbest kalmış olur. Kısa sürede bir gelişme olacağı kanaatindeyim” demişti.
O sözlerin mürekkebi kurumadan tahliye kararı geldi. Oysa bir sene evvel bugünlerde iktidara yakın gazete, internet siteleri ve televizyonlarda günlerce Deniz Yücel cani gibi gösterildi. İddialar o kadar vahimdi ki Yücel’e destek eylemleri birkaç günde sona ermişti.
Neydi o iddialar?
Deniz Yücel, Almanya’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nun İstanbul Boğazı’na nazır rezidansta bir ay sakladığı bir ajan teröristti! Yücel’i içimize ajan olarak sokan Almanya, Türkiye’yi bölmek istiyordu. Kandil’den gelen talimatlara göre hareket ediyordu. Bütün bunların görüntüleri devletin elindeydi ve mahkemeler gereğini yapacaktı…
ERDOĞAN: BEN OLDUĞUM MÜDDETÇE İADE EDİLEMEZ
Her şey bir tarafa mahkemelerin gözünün içine baktığı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan zaten hükmünü vermişti. Serbest bırakılmasını Merkel bizzat talep ettiği halde Erdoğan, Saray’da olduğu müddetçe gazeteci Yücel’in Almanya’ya iade edilmesi mümkün değildi. Öyle bir ihtimalden dahi bahsedilemezdi…
Gelinen noktada Almanya 20 Temmuz 2017’de Türkiye’ye karşı tatbik etmeye başladığı müeyyidelerin neticesine aldı. O günlerde Erdoğan ile anladığı dilden konuşacaklarını ifade eden Alman siyasetçilerin hapse atılan 52 vatandaşın peyderpey tahliyesini sağladığı görülüyor. Yücel sembolik bir isimdi ve o da artık serbest.
Almanya zaviyesinden tehlikenin bir ölçüde geçtiği söylenebilir. Pekâlâ bundan böyle ne olacak? Almanya bütün o meşum hâdiselerin üzerini bir kalemde çizecek mi?
MÜEYYİDE PAKETİNDE GERİ ADIM MI ATILACAK?
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerinde yeni fasıl açılmamasından Hermes kredi garantilerinin dondurulmasına varıncaya kadar ağır müeyyideler ihtiva eden paketin bugünden sonra aynı sertlikte tatbik edilmeyeceği sır değil. Afrin Harekâtı’nda Alman Leopar tanklarının kullanılmaması için Berlin’in Ankara’ya verdiği ültimatomu geri çekme ihtimali de kuvvet kazandı.
Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Türkiye’de mahpus Alman vatandaşlarının tahliyesi için biri Erdoğan ikisi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile olmak üzere üç görüşme yapmıştı. Gabriel, Der Spiegel’de yayımlanan mülakatında, Yücel ve diğer isimlerin tahliyesi halinde silah yasağını esnetebileceklerini söylemişti.
ALMAN HÜKÛMETİ: PAZARLIK YAPMADIK
Merkel’in hükûmet sözcüsünün bugün tahliyeden duyulan memnuniyeti ifade ederken, “Türkiye ile herhangi bir anlaşma yapmadık. Bir pazarlık içine girmedik” sözlerini sarfetmesi kamuoyu baskısını azaltma teşebbüsü olarak görülüyor. Alman gazetelerinde Merkel’e açık biçimde ‘Erdoğan’ın tuzağına düşme’ çağrısı yapılıyor.
Muhalefet de ‘kirli pazarlık’ iddialarına karşı teyakkuz halinde. Yeşiller partisinden Cem Özdemir, Erdoğan idaresi altında Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının günden güne gerilediğine dikkat çekiyor.
Özdemir’in, “Şunun netleştirilmesi gerekiyor; Türkiye’deki insan hakları durumunda bir iyileşme olmadığı sürece Türkiye’ye ne turizmde ne de gümrük birliği modernizasyonu müzakerelerinde ne de herhangi farklı bir konuda kolaylık sağlanacak” tespiti Almanya’da kamuoyundaki iklimi aksettirmesi bakımından mühim.
Özdemir, Yücel’in Erdoğan’ın karşılığında istediklerini alabilmek için şantaj yapabileceği ‘siyasi rehinesi’ olduğunu vurguluyor.
SOL PARTİ ŞÜPHELİ DEĞİŞ-TOKUŞA KARŞI
Sol Parti (Die Linke) Federal Meclis Grup Başkanı Wagenknecht’e göre Yücel’in tahliyesine karşı Almanya’nın duruşundan taviz vermesi halinde şüpheli bir değiş tokuşun içine girilecek ve bu durum Yücel’e de bir tokat anlamına gelecektir.
Merkel’in haklı itirazların ne kadarını dikkate aldığını önümüzdeki günler gösterecek. Tutarlı adımların meşruiyetine gölge düşürecek geri adımların siyasî faturası Merkel’e çıkarılır. Almanya AB içindeki nüfuzu ve muazzam iktisadî büyüklüğü ile Erdoğan’ı köşeye sıkıştırdı.
BAŞKANLIK SEÇİMİ İÇİN MANEVRA
Berlin’in masaya yumruğunu vurduğu tarihten bugüne 7 ay geçti. Bu kadar kısa müddette Erdoğan, ‘Nazi artığı’ diye hakaret ettiği Merkel ile masaya oturma noktasına geldi. Zira başkanlık seçimine gitme hazırlığı yapıyor ve acilen paraya ihtiyacı var. Meydanlarda ‘Almanya bizi kıskanıyor’ nutukları irat etse de artık yelkenleri suya indirmekten başka çaresi yok.
Almanya’ya rağmen ticaret, turizm, yatırım ve sermaye çekmek mümkün olmuyormuş. Böyle olacağını bildiği bir mücadeleye rey ütmek için girişti. Kitlelerin hissiyatını sömürdü. Yine rey ütmesi lazım. Çevir kazı yanmasın diyecek… Bunu yaparken kuyruğu dik tutmasını sağlayacak mekanizmaları harekete geçiriyor. Deniz Yücel’i de diğer Alman vatandaşlarını da bugünler için rehin almıştı.
AL DENİZ YÜCEL’İ, VER TANKI, PARAYI!
İşte bu yüzden Deniz Yücel’in tahliyesi ümit verici bir gelişme olarak mütalaa edilemez. Maalesef Yücel’in Erdoğan’ın nezdinde kirli pazarlık için heybesinde tuttuğu bir kozdan başka bir karşılığı yok. Al Deniz Yücel’i ver parayı, tankı, krediyi…
Almanya’nın kendi vatandaşlarının hak ve hukukunu her zeminde müdafaa etmesi takdire şayan bir siyasettir. Amma velakin o kararlılık sadece kendi vatandaşları ile mahdut kalmamalı. Aksi takdirde Almanya, Erdoğan’ın Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde insanlığa karşı işlenen diğer suçlara göz yummuş olur.
ALTAN KARDEŞLER VE NAZLI ILICAK’A AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET
Yücel’in tahliye olduğu gün gazeteciler Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Darbe davalarında binbaşılar, albaylar, generaller tahliye edilirken elinde sadece kalemi olan gazeteciler müebbete mahkum ediliyor. Tek suçları vardı o da Erdoğan’a muhalefet etmekti.
Bütün bunlar hoş bir tesadüf olamaz…
Türkiye’de Yücel’in tahliyesi çok konuşulmasın diye makale, tweet ve televizyon reklamından subliminal darbe mesajı davasında böyle bir ceza verildi. Hatta Yücel açıklama yapmasın diye Silivri Cezaevi’nin ön kapısından çıkarılmadı. Gazeteciler orada beklerken Yücel kimsenin bilmediği, kullanmadığı başka bir kapıdan sessizce tahliye edildi.
MERİÇ’TE VE EGE’DE ÖLEN İNSANLIK
Erdoğan, Hitler Almanya’sında 1933-1945 seneleri arasında muhalif kesimlerin maruz kaldığı baskıları, tedhişi ve sürgünleri Türkiye’de 2018 senesinde birebir tatbik ediyor. Baskılar, işkence ve esaret tahammül edilemez öyle bir noktaya geldi ki insanlar kışın ortasında sınırı kaçak yollardan geçmek için ölüm yolculuğuna çıkıyor.
Üç gün evvel Meriç Nehri’nde boğulan yedi kişi arasında bir bebek, iki çocuk, iki kadın vardı. İki ay evvel Ege Denizi’nde boğularak can veren Maden ailesi de Erdoğan rejiminden kaçıyordu. Karşı kıyıya varabilselerdi en temel insan hakkı olan hürriyetlerini geri alacaklardı.
Zerre kadar vicdan taşıyan herkesi kahreden bu acıların tekrar yaşanmaması için Avrupa Birliği’nin, hassaten Almanya’nın Erdoğan’a karşı daha net ve kararlı bir duruş sergilemesi elzemdir.
Birilerinin acısı başkalarının sevinci ya da zaferi olmamalı.
Deniz Yücel adına sevinirken Türkiye adına üzülüyorum…
[Semih Ardıç] 17.2.2018 [TR724]
Yücel’in hapse atılmasından tahliyesine kadar bütün safahata mahkemelerin tasarrufu olarak bakabilseydik keşke! İktidarı ve Saray’ı tenkit etmenin zindana atılmak mânâsına geldiği Türkiye’de artık tevkif edilme de, tahliye kararları da mesaj taşıyor.
ERDOĞAN’IN REHİNE SİYASETİ
Her tutuklamada bir yerlere gözdağı verenlerin ayarlanmış tahliye kararları ile ‘sempati’ toplama gayretkeşliği dikkatten kaçmıyor. ‘Ölümü gösterip sıtmaya razı etme’ ya da ‘rehine siyaseti’ şeklinde hülâsa edilebilecek bir tarz-ı siyasetle karşı karşıyayız.
Bu tespite itiraz edenler olabilir. Bu kadar aleni hukuk ihlaline rağmen olup biteni ‘rutin’ diyerek geçiştirmek isteyenler evvela şu suale de makul bir cevap verebilmelidir: “Bir yıldır yazılamayan iddianamenin Başbakan Binali Yıldırım’ın Federal Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Berlin’de yaptığı görüşme ile hemen hemen aynı günlerde yazılması ve iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi sadece hoş bir tesadüf mü?”
TAHLİYE İŞARETİNİ YILDIRIM VERDİ
Herkes bu sualin cevabını az çok tahmin edebilir. Yücel’in suçsuzluğunu ve rehine olarak tutulduğunu anlamak için sadece son bir haftanın serencamına bakmak kâfi. Yıldırım, ziyaretten hemen evvel Alman devlet televizyonu ARD’de ‘Tagesthemen’ programında, “Ümit ederim kısa sürede serbest kalmış olur. Kısa sürede bir gelişme olacağı kanaatindeyim” demişti.
O sözlerin mürekkebi kurumadan tahliye kararı geldi. Oysa bir sene evvel bugünlerde iktidara yakın gazete, internet siteleri ve televizyonlarda günlerce Deniz Yücel cani gibi gösterildi. İddialar o kadar vahimdi ki Yücel’e destek eylemleri birkaç günde sona ermişti.
Neydi o iddialar?
Deniz Yücel, Almanya’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nun İstanbul Boğazı’na nazır rezidansta bir ay sakladığı bir ajan teröristti! Yücel’i içimize ajan olarak sokan Almanya, Türkiye’yi bölmek istiyordu. Kandil’den gelen talimatlara göre hareket ediyordu. Bütün bunların görüntüleri devletin elindeydi ve mahkemeler gereğini yapacaktı…
Erdoğan tutuklu Deniz Yücel için için ant içmişti: Elimizde görüntüler var tam bir PKK'lı Alman ajanı, ben olduğum sürece asla iade yok— Tr724 (@tr724com) 16 Şubat 2018
Dün Merkelle görüşen Başbakan Yıldırım: "Almanya ile sıkıntıları giderdik, iyi olacak
Ve Deniz Yücel tahliye edildihttps://t.co/0bUoOZ3f61 pic.twitter.com/RtselwU0Sb
ERDOĞAN: BEN OLDUĞUM MÜDDETÇE İADE EDİLEMEZ
Her şey bir tarafa mahkemelerin gözünün içine baktığı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan zaten hükmünü vermişti. Serbest bırakılmasını Merkel bizzat talep ettiği halde Erdoğan, Saray’da olduğu müddetçe gazeteci Yücel’in Almanya’ya iade edilmesi mümkün değildi. Öyle bir ihtimalden dahi bahsedilemezdi…
Gelinen noktada Almanya 20 Temmuz 2017’de Türkiye’ye karşı tatbik etmeye başladığı müeyyidelerin neticesine aldı. O günlerde Erdoğan ile anladığı dilden konuşacaklarını ifade eden Alman siyasetçilerin hapse atılan 52 vatandaşın peyderpey tahliyesini sağladığı görülüyor. Yücel sembolik bir isimdi ve o da artık serbest.
Almanya zaviyesinden tehlikenin bir ölçüde geçtiği söylenebilir. Pekâlâ bundan böyle ne olacak? Almanya bütün o meşum hâdiselerin üzerini bir kalemde çizecek mi?
MÜEYYİDE PAKETİNDE GERİ ADIM MI ATILACAK?
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerinde yeni fasıl açılmamasından Hermes kredi garantilerinin dondurulmasına varıncaya kadar ağır müeyyideler ihtiva eden paketin bugünden sonra aynı sertlikte tatbik edilmeyeceği sır değil. Afrin Harekâtı’nda Alman Leopar tanklarının kullanılmaması için Berlin’in Ankara’ya verdiği ültimatomu geri çekme ihtimali de kuvvet kazandı.
Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Türkiye’de mahpus Alman vatandaşlarının tahliyesi için biri Erdoğan ikisi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile olmak üzere üç görüşme yapmıştı. Gabriel, Der Spiegel’de yayımlanan mülakatında, Yücel ve diğer isimlerin tahliyesi halinde silah yasağını esnetebileceklerini söylemişti.
ALMAN HÜKÛMETİ: PAZARLIK YAPMADIK
Merkel’in hükûmet sözcüsünün bugün tahliyeden duyulan memnuniyeti ifade ederken, “Türkiye ile herhangi bir anlaşma yapmadık. Bir pazarlık içine girmedik” sözlerini sarfetmesi kamuoyu baskısını azaltma teşebbüsü olarak görülüyor. Alman gazetelerinde Merkel’e açık biçimde ‘Erdoğan’ın tuzağına düşme’ çağrısı yapılıyor.
Muhalefet de ‘kirli pazarlık’ iddialarına karşı teyakkuz halinde. Yeşiller partisinden Cem Özdemir, Erdoğan idaresi altında Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının günden güne gerilediğine dikkat çekiyor.
Özdemir’in, “Şunun netleştirilmesi gerekiyor; Türkiye’deki insan hakları durumunda bir iyileşme olmadığı sürece Türkiye’ye ne turizmde ne de gümrük birliği modernizasyonu müzakerelerinde ne de herhangi farklı bir konuda kolaylık sağlanacak” tespiti Almanya’da kamuoyundaki iklimi aksettirmesi bakımından mühim.
Özdemir, Yücel’in Erdoğan’ın karşılığında istediklerini alabilmek için şantaj yapabileceği ‘siyasi rehinesi’ olduğunu vurguluyor.
SOL PARTİ ŞÜPHELİ DEĞİŞ-TOKUŞA KARŞI
Sol Parti (Die Linke) Federal Meclis Grup Başkanı Wagenknecht’e göre Yücel’in tahliyesine karşı Almanya’nın duruşundan taviz vermesi halinde şüpheli bir değiş tokuşun içine girilecek ve bu durum Yücel’e de bir tokat anlamına gelecektir.
Merkel’in haklı itirazların ne kadarını dikkate aldığını önümüzdeki günler gösterecek. Tutarlı adımların meşruiyetine gölge düşürecek geri adımların siyasî faturası Merkel’e çıkarılır. Almanya AB içindeki nüfuzu ve muazzam iktisadî büyüklüğü ile Erdoğan’ı köşeye sıkıştırdı.
BAŞKANLIK SEÇİMİ İÇİN MANEVRA
Berlin’in masaya yumruğunu vurduğu tarihten bugüne 7 ay geçti. Bu kadar kısa müddette Erdoğan, ‘Nazi artığı’ diye hakaret ettiği Merkel ile masaya oturma noktasına geldi. Zira başkanlık seçimine gitme hazırlığı yapıyor ve acilen paraya ihtiyacı var. Meydanlarda ‘Almanya bizi kıskanıyor’ nutukları irat etse de artık yelkenleri suya indirmekten başka çaresi yok.
Almanya’ya rağmen ticaret, turizm, yatırım ve sermaye çekmek mümkün olmuyormuş. Böyle olacağını bildiği bir mücadeleye rey ütmek için girişti. Kitlelerin hissiyatını sömürdü. Yine rey ütmesi lazım. Çevir kazı yanmasın diyecek… Bunu yaparken kuyruğu dik tutmasını sağlayacak mekanizmaları harekete geçiriyor. Deniz Yücel’i de diğer Alman vatandaşlarını da bugünler için rehin almıştı.
AL DENİZ YÜCEL’İ, VER TANKI, PARAYI!
İşte bu yüzden Deniz Yücel’in tahliyesi ümit verici bir gelişme olarak mütalaa edilemez. Maalesef Yücel’in Erdoğan’ın nezdinde kirli pazarlık için heybesinde tuttuğu bir kozdan başka bir karşılığı yok. Al Deniz Yücel’i ver parayı, tankı, krediyi…
Almanya’nın kendi vatandaşlarının hak ve hukukunu her zeminde müdafaa etmesi takdire şayan bir siyasettir. Amma velakin o kararlılık sadece kendi vatandaşları ile mahdut kalmamalı. Aksi takdirde Almanya, Erdoğan’ın Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde insanlığa karşı işlenen diğer suçlara göz yummuş olur.
ALTAN KARDEŞLER VE NAZLI ILICAK’A AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET
Yücel’in tahliye olduğu gün gazeteciler Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Darbe davalarında binbaşılar, albaylar, generaller tahliye edilirken elinde sadece kalemi olan gazeteciler müebbete mahkum ediliyor. Tek suçları vardı o da Erdoğan’a muhalefet etmekti.
Bütün bunlar hoş bir tesadüf olamaz…
Türkiye’de Yücel’in tahliyesi çok konuşulmasın diye makale, tweet ve televizyon reklamından subliminal darbe mesajı davasında böyle bir ceza verildi. Hatta Yücel açıklama yapmasın diye Silivri Cezaevi’nin ön kapısından çıkarılmadı. Gazeteciler orada beklerken Yücel kimsenin bilmediği, kullanmadığı başka bir kapıdan sessizce tahliye edildi.
MERİÇ’TE VE EGE’DE ÖLEN İNSANLIK
Erdoğan, Hitler Almanya’sında 1933-1945 seneleri arasında muhalif kesimlerin maruz kaldığı baskıları, tedhişi ve sürgünleri Türkiye’de 2018 senesinde birebir tatbik ediyor. Baskılar, işkence ve esaret tahammül edilemez öyle bir noktaya geldi ki insanlar kışın ortasında sınırı kaçak yollardan geçmek için ölüm yolculuğuna çıkıyor.
Üç gün evvel Meriç Nehri’nde boğulan yedi kişi arasında bir bebek, iki çocuk, iki kadın vardı. İki ay evvel Ege Denizi’nde boğularak can veren Maden ailesi de Erdoğan rejiminden kaçıyordu. Karşı kıyıya varabilselerdi en temel insan hakkı olan hürriyetlerini geri alacaklardı.
Zerre kadar vicdan taşıyan herkesi kahreden bu acıların tekrar yaşanmaması için Avrupa Birliği’nin, hassaten Almanya’nın Erdoğan’a karşı daha net ve kararlı bir duruş sergilemesi elzemdir.
Birilerinin acısı başkalarının sevinci ya da zaferi olmamalı.
Deniz Yücel adına sevinirken Türkiye adına üzülüyorum…
[Semih Ardıç] 17.2.2018 [TR724]
Yücel-Altan-Altan-Ilıcak kararları ışığında… 1923’te kurulan devlet ve toplumdaki Stockholm sendromu [Mehmet Efe Çaman]
Son iki yıldır, hatta belki de daha uzun süredir Türkiye’nin en birincil önemdeki gündem maddelerinden biri yargı alanında yaşanan haksızlıklar. O kadar yapısal bir sorun ki bu, birkaç örnekle işin içinden çıkmak zor. Türkiye’nin yargı bağımsızlığı ve bireysel hak ve özgürlüklerle her zaman başı belada oldu. 1980’lerden beri Türkiye’yi bizzat yaşayarak takip eden biri olarak hiçbir dönemde Türkiye’nin yargı alanındaki yapısal kronik problemlerine tümüyle son verdiği bir döneme tanıklık edemedim. 2005-2006 yılları arasında Komisyon Türkiye’nin AB tarafından üyelik müzakerelerine başlama kararı aldığında, Kopenhag Kriterleri’ni asgari ölçüde de olsa sağlayan ülkemiz için çok sevinmiş, çocuklarım için umutlanmıştım. Ancak kısa sayılacak bir süre içinde AB’nin neden kabul edilen kanunlardan ziyade uygulamalara önem verdiğini anlayacaktım.
O günlerde her şeye karşın AB liginde mücadele eden ülkemiz bugün çok farklı bir lige düşmüş durumda. Büyük bir gerileme var. O kadar dikkat çekici ki, bence sadece siyaset bilimcilerinin değil konuyla bilimsel veya profesyonel olarak ilgilenmeyenlerin de gözünden kaçmayacak kadar bariz bir fecaat yaşamaktayız.
ANAYASA MAHKEMESİ’NİN ÖLÜMÜ
Önce Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymayan bir yerel mahkeme, artık zaten sadece şekilsel olarak var olan hukuku da sonlandırarak, yargının artık bir erk olmadığını, salt yürütme emrinde olan bir yargı bürokrasisi olduğunu gözler önüne serdi, hem de hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde. Böylelikle Anayasa Mahkemesi’nin fiilen yok hükmünde olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Daha da dramatik olan şey, bu hukuk katliamının esasında bir rejim tezahürü olduğunu herkes atladı. Ortaya çıkan şey, Türkiye’nin anayasal düzeninin ortadan kaldırılmış olduğu gerçeğinin bir tür ifadesiydi ya da itirafıydı oysa. Anayasa Mahkemesi’nin fiilen bertaraf ve onun işlevinin de facto iptal edilmesinin anlamı, anayasanın siyasi yönetim tarafından ortadan kaldırılmış olmasıdır. Yıllardır bunu söylemekten ve yazmaktan bıktım, ama yineleyeyim: Türkiye’de bir sivil darbe yapılmıştır ve bugünkü olağanüstü hal (OHAL) uygulaması bir rejimdir. Bu rejim, güçler birliği ilkesine dayanıyor. Bu mega-gücün kimin kontrolünde olduğundan ziyade öncelikle tespit ve teşhis edilerek artık kabul edilmesi, çok elzem.
DENİZ YÜCEL PAZARLIĞI
Şahin ve Alpay kararları uygulanmayan ve artık ortadan kalktığı ispatlanan Anayasa Mahkemesi’nden sonra, başbakan Binali Yıldırım’ın Almanya ziyaretinde Alman şansölyesi Angela Merkel ile beraber yaptığı basın toplantısı sırasında Deniz Yücel meselesine ilişkin “prosedürü hızlandıracaklarına” dair açıklama, yargı bağımsızlığının yanı sıra güçler ayrılığının da yürütme lehine sonlandırılmış olduğunun siyasi bir itirafıydı. Yıldırım’ın yumuşak G ile şapkasız olan G’nin farkını bilmemesi veya sahibinin sesi yönetim modelinin üst bir bürokratı görünümünden kurtulamaması gibi argümanlarla pek ala dil sürçmesinden mütevellit bir yanlış olarak mazur görülebilecek bir durumun, esasen öyle olmadığını bir gün sonra anlayacakmışız. Evet, bu konuşmanın hemen ertesinde Deniz Yücel serbest bırakıldı haberi internete düştü. İşte bir somut kanıt daha, Türk yargısının “bağımsızlığı” konusunda! Oysa Erdoğan, bir yıl kadar önce Deniz Yücel’in bir Alman ajan-teröristi olduğunu (artık bu ne demekse!) iddia etmiş, elinde görüntüler olduğunu söylemişti. Dahası, Yücel’in İstanbul’daki Alman rezidansında kaldığını söylemiş, bunu Merkel’in yüzüne vurduğunu ve Merkel’in buna yanıt veremediğini belirtmişti. Üstüne üstlük, Merkel’e Türkiye’de yargı bağımsızlığının Almanya’dan daha iyi olduğunu da ifade ettiğini belirtmişti. Şimdi bu iddialar ışığında Binali Yıldırım’ın Merkel’e “prosedürleri hızlandırmaktan” söz etmesinden sonraki saatler içinde Deniz Yücel’in serbest bırakılmasını nasıl karşılamalıyız?
ALMANYA’NIN RASYONEL HAMLESİ
Ben iki türlü karşılıyorum. Birincisi, Deniz Yücel’in serbest bırakılmasına – bunu hazırlayan ve gerçekleştiren koşullarla ilgilenmeksizin – çok ama çok sevindiğimi söylemeliyim. Umuyorum tüm politik tutsaklar en kısa zamanda kendilerini rehin almış bulunan ve elinde koz olarak tutmaya devam eden güçten bir an evvel kurtulurlar. İkincisi, Deniz Yücel’in serbest bırakılmasının hukukla veya adaletle, hukuk devletiyle veya Türkiye’deki bağımsız yargı meselesiyle alakası yoktur. Bu bir rehine pazarlığıdır. Ortadoğu ülkeleri buna alışıktır. Bunun raconu, üç aşağı beş yukarı bir halıcı dükkânındaki halı pazarlığı gibidir. Küme düşen Türkiye’nin muhatapları olan ülkeler artık oyunu bu gerçeğe göre oynuyorlar. Bu nedenle mesele artık bir hukuk mücadelesi değil, bir rehine kurtarma operasyonudur. Böyle durumlarda elinde fiili gücü bulunduranla yürütülen müzakerede barem, rehinenin bir an evvel bu gücün elinden kurtarılmasıdır. Pazarlıkta kıstas budur. Almanya rasyonel hareket ediyor. Teşhisi doğru koyduğu için de sonuç alıyor. Bayan Merkel’in dediği gibi, mesele Yücel gibi ünlü olmayan tutsakların da akıbetidir. Bu mesele de Yücel örnek olayında olduğu gibi yürütülecek. Onu anlıyoruz yaşananlardan.
AYNI KOŞULLAR, İKİ FARKLI SONUÇ
Yukarıdaki değerlendirmeleri bir de Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak ve diğer bazı gazeteciler için yürütülen “mahkeme sürecinin” (!) sonlanması ve çok değer verdiğim, her biri birer özgürlük kahramanı olan bu usta kalemlerin ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırılması perspektifinden okuyalım. Deniz Yücel hangi koşullar altında ve kıstaslara göre serbest kaldıysa, Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak ile diğer gazeteciler de aynı koşullar altında ve kıstaslara göre ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırıldılar. Yani ortada bir hukuk prosedürü yok. Olamaz da zaten. Çünkü anayasanın fiilen uygulanmadığı, yani rejimce gasp edildiği bir memlekette, verilen ceza falan yoktur. Olan, rehinelerin rehin olma durumlarının devamıdır. Ne zamana kadar? Bu sorunun yanıtını da hukuk sürecinde veya temyizde değil, onları orada tutmak isteyen gücün konumunda düğümlenmiş olduğu çok belirgindir, gün gibi meydandadır.
KARA MİZAH
Herhangi bir medeni ülkede gazetecilerin siyasi sebeplerle ömür boyu ve ağırlaştırılmış olanını geçtim, bir gün dahi hapis cezası alması, olanaksızdır. Ahmet Altan’ın, Mehmet Altan’ın, Nazlı Ilıcak’ın ve diğer masum meslektaşlarımın son bir buçuk yılda yaşamış oldukları dram, hayır düzeltiyorum komedi, ucuz bir vodvilde bile karşımıza çıkmayacak kadar bariz şekilde sırıtmakta. Eski Brezilya dizilerindeki melodramlarda, Aziz Nesin’in ya da Hasan Pulur’un aktardığı anekdotlarda, Rıfat Ilgaz’ın Pijamalılar’ında veya Hababam Sınıfı’nda rastlanılacak türden bir kara mizahla da karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Yani rahmetli babaannemin dediği gibi, ağlanacak halimize güler, gülünecek halimize ağlar olmanın ruh halini yaşamaktayız efendim. Bu, 900 yıllık bir uygarlığın yere vuruşu değil, serbest düşüş sonrası çakılarak tarumar oluşu, duman oluşu, moleküllerine ayrılışıdır. Bu nedenle paramparça olmuş bu cumhuriyetin yeniden bir tür “Japon yapıştırıcısıyla” tamir edilmesi imkânsızdır.
1923’TE KURULAN CUMHURİYET YIKILMIŞTIR
Deniz Yücel ve Altan-Altan-Ilıcak kararları şunu gösteriyor: 1923’te kurulan cumhuriyet bugün yeni ve tanımlanamayan bir rejim tarafından yıkılmıştır. Anayasa Mahkemesi’yle, sorumlu hükümet ilkesine bağlı parlamenter sistemiyle, ordusu ve polisiyle, iliği-kemiğine kadar mikro seviyede parçalanmış, dönüştürülmüş, fesih ve iptal edilmiştir. Anayasanın temellendirdiği siyasal sistem bu cumhuriyetle beraber enkaz altında kalmış durumdadır. Hasta dediğimiz yapı ex olmuştur yani. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendisini koruma mekanizmaları bir-bir ortadan kaldırılmış, mesela Anayasa Mahkemesi, mesela iyi-kötü de olsa işleyen bürokrasisi, mesela ordusu, mülkiyesi, ilmiyesi, adliyesi sırayla işlevsizleştirilmiştir. Ortada anayasal bir düzenin üstüne kurulmuş olan kakafonik bir Ortadoğu Baas tipi yapıyla karşı karşıyayız. Deniz Yücel’i, Ahmet Altan’ı, Mehmet Altan’ı, Nazlı Ilıcak’ı ve diğerlerini rehin almış olan bu kakafonik diktatörlük, sadece onları değil, on binlerce masumu da siyasi rehine olarak elinde tutuyor. Bitmedi, işinden KHK ile veya başka siyasi sebeplerle atılan yüz binlerce kamu görevlisini ve onların kat be kat yüz binlerce aile bireylerini de açlığa, hatta Ege ve Meriç’in soğuk sularına terk ederek de kitlesel rehine olarak elinin altında tutuyor. Bitmedi. Esasen rehine olan tüm Türkiye’dir. Tüm Türkiye toplumu, rehinedir. Stockholm sendromunun tüm semptomlarını gözlemlemekteyim. Rejimin medya-propaganda ayağı meselesi çözülmeden bu “hipnoz” hali bitmez.
[Mehmet Efe Çaman] 17.2.2018 [TR724]
O günlerde her şeye karşın AB liginde mücadele eden ülkemiz bugün çok farklı bir lige düşmüş durumda. Büyük bir gerileme var. O kadar dikkat çekici ki, bence sadece siyaset bilimcilerinin değil konuyla bilimsel veya profesyonel olarak ilgilenmeyenlerin de gözünden kaçmayacak kadar bariz bir fecaat yaşamaktayız.
ANAYASA MAHKEMESİ’NİN ÖLÜMÜ
Önce Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymayan bir yerel mahkeme, artık zaten sadece şekilsel olarak var olan hukuku da sonlandırarak, yargının artık bir erk olmadığını, salt yürütme emrinde olan bir yargı bürokrasisi olduğunu gözler önüne serdi, hem de hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde. Böylelikle Anayasa Mahkemesi’nin fiilen yok hükmünde olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Daha da dramatik olan şey, bu hukuk katliamının esasında bir rejim tezahürü olduğunu herkes atladı. Ortaya çıkan şey, Türkiye’nin anayasal düzeninin ortadan kaldırılmış olduğu gerçeğinin bir tür ifadesiydi ya da itirafıydı oysa. Anayasa Mahkemesi’nin fiilen bertaraf ve onun işlevinin de facto iptal edilmesinin anlamı, anayasanın siyasi yönetim tarafından ortadan kaldırılmış olmasıdır. Yıllardır bunu söylemekten ve yazmaktan bıktım, ama yineleyeyim: Türkiye’de bir sivil darbe yapılmıştır ve bugünkü olağanüstü hal (OHAL) uygulaması bir rejimdir. Bu rejim, güçler birliği ilkesine dayanıyor. Bu mega-gücün kimin kontrolünde olduğundan ziyade öncelikle tespit ve teşhis edilerek artık kabul edilmesi, çok elzem.
DENİZ YÜCEL PAZARLIĞI
Şahin ve Alpay kararları uygulanmayan ve artık ortadan kalktığı ispatlanan Anayasa Mahkemesi’nden sonra, başbakan Binali Yıldırım’ın Almanya ziyaretinde Alman şansölyesi Angela Merkel ile beraber yaptığı basın toplantısı sırasında Deniz Yücel meselesine ilişkin “prosedürü hızlandıracaklarına” dair açıklama, yargı bağımsızlığının yanı sıra güçler ayrılığının da yürütme lehine sonlandırılmış olduğunun siyasi bir itirafıydı. Yıldırım’ın yumuşak G ile şapkasız olan G’nin farkını bilmemesi veya sahibinin sesi yönetim modelinin üst bir bürokratı görünümünden kurtulamaması gibi argümanlarla pek ala dil sürçmesinden mütevellit bir yanlış olarak mazur görülebilecek bir durumun, esasen öyle olmadığını bir gün sonra anlayacakmışız. Evet, bu konuşmanın hemen ertesinde Deniz Yücel serbest bırakıldı haberi internete düştü. İşte bir somut kanıt daha, Türk yargısının “bağımsızlığı” konusunda! Oysa Erdoğan, bir yıl kadar önce Deniz Yücel’in bir Alman ajan-teröristi olduğunu (artık bu ne demekse!) iddia etmiş, elinde görüntüler olduğunu söylemişti. Dahası, Yücel’in İstanbul’daki Alman rezidansında kaldığını söylemiş, bunu Merkel’in yüzüne vurduğunu ve Merkel’in buna yanıt veremediğini belirtmişti. Üstüne üstlük, Merkel’e Türkiye’de yargı bağımsızlığının Almanya’dan daha iyi olduğunu da ifade ettiğini belirtmişti. Şimdi bu iddialar ışığında Binali Yıldırım’ın Merkel’e “prosedürleri hızlandırmaktan” söz etmesinden sonraki saatler içinde Deniz Yücel’in serbest bırakılmasını nasıl karşılamalıyız?
ALMANYA’NIN RASYONEL HAMLESİ
Ben iki türlü karşılıyorum. Birincisi, Deniz Yücel’in serbest bırakılmasına – bunu hazırlayan ve gerçekleştiren koşullarla ilgilenmeksizin – çok ama çok sevindiğimi söylemeliyim. Umuyorum tüm politik tutsaklar en kısa zamanda kendilerini rehin almış bulunan ve elinde koz olarak tutmaya devam eden güçten bir an evvel kurtulurlar. İkincisi, Deniz Yücel’in serbest bırakılmasının hukukla veya adaletle, hukuk devletiyle veya Türkiye’deki bağımsız yargı meselesiyle alakası yoktur. Bu bir rehine pazarlığıdır. Ortadoğu ülkeleri buna alışıktır. Bunun raconu, üç aşağı beş yukarı bir halıcı dükkânındaki halı pazarlığı gibidir. Küme düşen Türkiye’nin muhatapları olan ülkeler artık oyunu bu gerçeğe göre oynuyorlar. Bu nedenle mesele artık bir hukuk mücadelesi değil, bir rehine kurtarma operasyonudur. Böyle durumlarda elinde fiili gücü bulunduranla yürütülen müzakerede barem, rehinenin bir an evvel bu gücün elinden kurtarılmasıdır. Pazarlıkta kıstas budur. Almanya rasyonel hareket ediyor. Teşhisi doğru koyduğu için de sonuç alıyor. Bayan Merkel’in dediği gibi, mesele Yücel gibi ünlü olmayan tutsakların da akıbetidir. Bu mesele de Yücel örnek olayında olduğu gibi yürütülecek. Onu anlıyoruz yaşananlardan.
AYNI KOŞULLAR, İKİ FARKLI SONUÇ
Yukarıdaki değerlendirmeleri bir de Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak ve diğer bazı gazeteciler için yürütülen “mahkeme sürecinin” (!) sonlanması ve çok değer verdiğim, her biri birer özgürlük kahramanı olan bu usta kalemlerin ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırılması perspektifinden okuyalım. Deniz Yücel hangi koşullar altında ve kıstaslara göre serbest kaldıysa, Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak ile diğer gazeteciler de aynı koşullar altında ve kıstaslara göre ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırıldılar. Yani ortada bir hukuk prosedürü yok. Olamaz da zaten. Çünkü anayasanın fiilen uygulanmadığı, yani rejimce gasp edildiği bir memlekette, verilen ceza falan yoktur. Olan, rehinelerin rehin olma durumlarının devamıdır. Ne zamana kadar? Bu sorunun yanıtını da hukuk sürecinde veya temyizde değil, onları orada tutmak isteyen gücün konumunda düğümlenmiş olduğu çok belirgindir, gün gibi meydandadır.
KARA MİZAH
Herhangi bir medeni ülkede gazetecilerin siyasi sebeplerle ömür boyu ve ağırlaştırılmış olanını geçtim, bir gün dahi hapis cezası alması, olanaksızdır. Ahmet Altan’ın, Mehmet Altan’ın, Nazlı Ilıcak’ın ve diğer masum meslektaşlarımın son bir buçuk yılda yaşamış oldukları dram, hayır düzeltiyorum komedi, ucuz bir vodvilde bile karşımıza çıkmayacak kadar bariz şekilde sırıtmakta. Eski Brezilya dizilerindeki melodramlarda, Aziz Nesin’in ya da Hasan Pulur’un aktardığı anekdotlarda, Rıfat Ilgaz’ın Pijamalılar’ında veya Hababam Sınıfı’nda rastlanılacak türden bir kara mizahla da karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Yani rahmetli babaannemin dediği gibi, ağlanacak halimize güler, gülünecek halimize ağlar olmanın ruh halini yaşamaktayız efendim. Bu, 900 yıllık bir uygarlığın yere vuruşu değil, serbest düşüş sonrası çakılarak tarumar oluşu, duman oluşu, moleküllerine ayrılışıdır. Bu nedenle paramparça olmuş bu cumhuriyetin yeniden bir tür “Japon yapıştırıcısıyla” tamir edilmesi imkânsızdır.
1923’TE KURULAN CUMHURİYET YIKILMIŞTIR
Deniz Yücel ve Altan-Altan-Ilıcak kararları şunu gösteriyor: 1923’te kurulan cumhuriyet bugün yeni ve tanımlanamayan bir rejim tarafından yıkılmıştır. Anayasa Mahkemesi’yle, sorumlu hükümet ilkesine bağlı parlamenter sistemiyle, ordusu ve polisiyle, iliği-kemiğine kadar mikro seviyede parçalanmış, dönüştürülmüş, fesih ve iptal edilmiştir. Anayasanın temellendirdiği siyasal sistem bu cumhuriyetle beraber enkaz altında kalmış durumdadır. Hasta dediğimiz yapı ex olmuştur yani. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendisini koruma mekanizmaları bir-bir ortadan kaldırılmış, mesela Anayasa Mahkemesi, mesela iyi-kötü de olsa işleyen bürokrasisi, mesela ordusu, mülkiyesi, ilmiyesi, adliyesi sırayla işlevsizleştirilmiştir. Ortada anayasal bir düzenin üstüne kurulmuş olan kakafonik bir Ortadoğu Baas tipi yapıyla karşı karşıyayız. Deniz Yücel’i, Ahmet Altan’ı, Mehmet Altan’ı, Nazlı Ilıcak’ı ve diğerlerini rehin almış olan bu kakafonik diktatörlük, sadece onları değil, on binlerce masumu da siyasi rehine olarak elinde tutuyor. Bitmedi, işinden KHK ile veya başka siyasi sebeplerle atılan yüz binlerce kamu görevlisini ve onların kat be kat yüz binlerce aile bireylerini de açlığa, hatta Ege ve Meriç’in soğuk sularına terk ederek de kitlesel rehine olarak elinin altında tutuyor. Bitmedi. Esasen rehine olan tüm Türkiye’dir. Tüm Türkiye toplumu, rehinedir. Stockholm sendromunun tüm semptomlarını gözlemlemekteyim. Rejimin medya-propaganda ayağı meselesi çözülmeden bu “hipnoz” hali bitmez.
[Mehmet Efe Çaman] 17.2.2018 [TR724]
AİHM ve Avrupa Konseyi’nin tek derdi Türkiye’den gelen dosyalardan kurtulmak [Mehmet Dinç]
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Jagland 15-16 Temmuz tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret etti. Beklentiler Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü gibi konuların görüşülmesi yönünde… Fakat esas gündem, Türkiye’nin, Avrupa Konseyi’ne ödediği yıllık katkı payını 20 Milyon Euro azaltarak 33 Milyon Euro’dan, 13 Milyona çekmesi ve AİHM’e gelen on binlerce dosyadan kurtulmak olduğunu tahmin etmek zor değil.
Hak ihlalleri kimsenin umurunda değil!
15 Temmuz olayının ardından Strasbourg’da toplanan AKPM genel kurulunda 47 ülkenin parlamenterlerine seslenen Jagland, Türkiye’den Strasbourg’a gelebilecek dosyaları “sel gibi” ifadeleriyle tanımlamıştı. Hakikaten söylediği gibi çok kısa sürede Strasbourg’a on binlerce dosya gönderildi. AİHM, Avrupa Konseyi ve Türkiye hükümeti arasında icat edilen OHAL komisyonu adındaki oluşum sayesinde AİHM çalışanları 30 bin civarından davadan kurtulmuş oldu. AİHM gibi bireysel başvuru hakkının bulunduğu AYM’nin aldığı kararların alt mahkeme tarafından uygulanmaması ise tekrar bir tedirginlik oluşturdu.
“AYM’nin kararları uygulanmazsa hukukun üstünlüğü zarar görür”
Jagland yargı mensuplarına yaptığı konuşmada AYM kararlarının mutlaka uygulanması gerektiği aksi takdirde hukukun üstünlüğü ilkesinin zarar göreceğini ifade etti. Ayrıca kararlara uyulmadığı takdirde Strasbourg’a davaların sel gibi akacağı ifadesini yineledi. Türkiye ziyaretinde Jagland’ın sözcüsü Daniel Holtgen twitter hesabından yaptığı açıklamayla bu korkuyu tekrar ifade etmiş oldu. Holtgen “AİHM, olağanüstü hal esnasında ihraç edilen ve tutuklanan binlerce vatandaş için etkili bir hukuk yolu olmadığına hükmederse, Türkiye’den Strazburg mahkemesine (AİHM’e) binlerce yeni başvuru yapılması riski bulunuyor.” ifadeleriyle durumu özetledi.
AİHM’in hantal işleyen prosedürleri sebebiyle mahkemeye gelen dosyalar en iyi ihtimalle 5-10 yıl arasında karara bağlayabiliyor. AİHM önünde bulunan dosya sayılarını ve bir yıl boyunca sonuçlanan dosya sayılarını göz önünde bulundurarak çok defa matematik hesabı yaptık. AİHM, dosyaları geri çevirmeyip hepsini eritmesi 50 yılı buluyor.
OHAL Komisyonunun işlevi, insan hakları ihlalleri, OHAL süreci, ifade özgürlüğü konularında yaşanan sıkıntıların gündeme alınması, Türkiye’nin tekrar demokrasi çizgisine gelmesini isteyen her kesimin beklentisi. Fakat hükümet yetkilileriyle görüşen ve ardından açıklamalar yapan tarafların ifadelerine göre henüz bu yönde ifadeler duyamadık.
Tutuklu gazeteciler ve ifade özgürlüğü
Medyaya yansıyan haberlere bakılırsa gazeteciler ve medya özgürlüğü konusu da ziyarette gündem olmadı… Türkiye’nin son dört-beş yıldaki en büyük sorunlardan birisi ifade ve medya özgürlüğü sınırlarının alabildiğine daraltılması. Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu aldığı kararlarda özellikle üzerinde dursa da hükümetin cevabı sınırları daha fazla daraltmak oluyor. Her geçen gün kapanan medya organı sayısı artarken hapishanelere yeni gazeteciler, sosyal medya hesaplarında eleştirel paylaşımlar yapan vatandaşlarla getiriliyor. Jagland’ın en önemli gündem maddeleri arasında olması beklenen bu konu hakkında görüşmeler sonunda ne gibi gelişmeler yaşanacak hep birlikte göreceğiz.
AİHM gazeteciler hakkında kararını açıklayacak
Diğer taraftan AİHM, gazetecilerin davalarını öne alacağını belirtmişti. AYM’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay hakkında verdiği kararın alt mahkeme tarafından tanınmaması Türkiye’de hukukun bittiğinin resmi olmuştu. Gazetecilerin davalarına öncelik verileceğini açıklayan AİHM başkanı Raimondi 2017 yıllık raporunu sunarken yaz aylarına girmeden gazeteciler hakkında bir karar açıklayacaklarını ifade etti.
Ziyarete dönersek, Jagland, AYM başkanı Zühtü Arslan, Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, Dışişleri bakanı Çavuşoğlu, AB Bakanı ve başmüzakereci Ömer Çelik, Adalet bakanı Abdülhamit Gül ve HDP eş başkanlarıyla bir araya geldi. Görüşmelerde mültecilere ev sahipliği yaptığı konusunda teşekkür ettti. Terör örgütleri ile mücadelede destek istedi.
Jagland ile yaptığı görüşme sonrasında sözcüsü Danile Holtgen ise twitter hesabından yaptığı açıklamada, dikkat çeken şu mesajı paylaştı: “AİHM, olağanüstü hal esnasında ihraç edilen ve tutuklanan binlerce vatandaş için etkili bir hukuk yolu olmadığına hükmederse, Türkiye’den Strazburg mahkemesine (AİHM’e) binlerce yeni başvuru yapılması riski bulunuyor.”
[Mehmet Dinç] 17.2.2018 [TR724]
Hak ihlalleri kimsenin umurunda değil!
15 Temmuz olayının ardından Strasbourg’da toplanan AKPM genel kurulunda 47 ülkenin parlamenterlerine seslenen Jagland, Türkiye’den Strasbourg’a gelebilecek dosyaları “sel gibi” ifadeleriyle tanımlamıştı. Hakikaten söylediği gibi çok kısa sürede Strasbourg’a on binlerce dosya gönderildi. AİHM, Avrupa Konseyi ve Türkiye hükümeti arasında icat edilen OHAL komisyonu adındaki oluşum sayesinde AİHM çalışanları 30 bin civarından davadan kurtulmuş oldu. AİHM gibi bireysel başvuru hakkının bulunduğu AYM’nin aldığı kararların alt mahkeme tarafından uygulanmaması ise tekrar bir tedirginlik oluşturdu.
“AYM’nin kararları uygulanmazsa hukukun üstünlüğü zarar görür”
Jagland yargı mensuplarına yaptığı konuşmada AYM kararlarının mutlaka uygulanması gerektiği aksi takdirde hukukun üstünlüğü ilkesinin zarar göreceğini ifade etti. Ayrıca kararlara uyulmadığı takdirde Strasbourg’a davaların sel gibi akacağı ifadesini yineledi. Türkiye ziyaretinde Jagland’ın sözcüsü Daniel Holtgen twitter hesabından yaptığı açıklamayla bu korkuyu tekrar ifade etmiş oldu. Holtgen “AİHM, olağanüstü hal esnasında ihraç edilen ve tutuklanan binlerce vatandaş için etkili bir hukuk yolu olmadığına hükmederse, Türkiye’den Strazburg mahkemesine (AİHM’e) binlerce yeni başvuru yapılması riski bulunuyor.” ifadeleriyle durumu özetledi.
AİHM’in hantal işleyen prosedürleri sebebiyle mahkemeye gelen dosyalar en iyi ihtimalle 5-10 yıl arasında karara bağlayabiliyor. AİHM önünde bulunan dosya sayılarını ve bir yıl boyunca sonuçlanan dosya sayılarını göz önünde bulundurarak çok defa matematik hesabı yaptık. AİHM, dosyaları geri çevirmeyip hepsini eritmesi 50 yılı buluyor.
OHAL Komisyonunun işlevi, insan hakları ihlalleri, OHAL süreci, ifade özgürlüğü konularında yaşanan sıkıntıların gündeme alınması, Türkiye’nin tekrar demokrasi çizgisine gelmesini isteyen her kesimin beklentisi. Fakat hükümet yetkilileriyle görüşen ve ardından açıklamalar yapan tarafların ifadelerine göre henüz bu yönde ifadeler duyamadık.
Tutuklu gazeteciler ve ifade özgürlüğü
Medyaya yansıyan haberlere bakılırsa gazeteciler ve medya özgürlüğü konusu da ziyarette gündem olmadı… Türkiye’nin son dört-beş yıldaki en büyük sorunlardan birisi ifade ve medya özgürlüğü sınırlarının alabildiğine daraltılması. Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu aldığı kararlarda özellikle üzerinde dursa da hükümetin cevabı sınırları daha fazla daraltmak oluyor. Her geçen gün kapanan medya organı sayısı artarken hapishanelere yeni gazeteciler, sosyal medya hesaplarında eleştirel paylaşımlar yapan vatandaşlarla getiriliyor. Jagland’ın en önemli gündem maddeleri arasında olması beklenen bu konu hakkında görüşmeler sonunda ne gibi gelişmeler yaşanacak hep birlikte göreceğiz.
AİHM gazeteciler hakkında kararını açıklayacak
Diğer taraftan AİHM, gazetecilerin davalarını öne alacağını belirtmişti. AYM’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay hakkında verdiği kararın alt mahkeme tarafından tanınmaması Türkiye’de hukukun bittiğinin resmi olmuştu. Gazetecilerin davalarına öncelik verileceğini açıklayan AİHM başkanı Raimondi 2017 yıllık raporunu sunarken yaz aylarına girmeden gazeteciler hakkında bir karar açıklayacaklarını ifade etti.
Ziyarete dönersek, Jagland, AYM başkanı Zühtü Arslan, Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, Dışişleri bakanı Çavuşoğlu, AB Bakanı ve başmüzakereci Ömer Çelik, Adalet bakanı Abdülhamit Gül ve HDP eş başkanlarıyla bir araya geldi. Görüşmelerde mültecilere ev sahipliği yaptığı konusunda teşekkür ettti. Terör örgütleri ile mücadelede destek istedi.
Jagland ile yaptığı görüşme sonrasında sözcüsü Danile Holtgen ise twitter hesabından yaptığı açıklamada, dikkat çeken şu mesajı paylaştı: “AİHM, olağanüstü hal esnasında ihraç edilen ve tutuklanan binlerce vatandaş için etkili bir hukuk yolu olmadığına hükmederse, Türkiye’den Strazburg mahkemesine (AİHM’e) binlerce yeni başvuru yapılması riski bulunuyor.”
[Mehmet Dinç] 17.2.2018 [TR724]
‘Ara’da gelip kaynaştılar! [Hasan Cücük]
Ara transferde kadroya katılan oyuncuların uyum sorunu yaşaması doğal. Takımdaki diğer oyuncuları tanımadan katkı yapmaları beklenmemeli. Özellikle yüksek ücret ödenen oyuncularla ilgili beklentiler, yersiz. Çoğu zaman bunun verdiği baskı ve stres sebebiyle oyuncu gerçek performansını göstermekte zorlanıyor. Ancak yeni takıma uyum sağlayıp, skora ve oyuna çabucak katkı sağlayan oyuncular da yok değil.
CENK TOSUN, TEK ÖRNEK DEĞİL
Cenk Tosun, 3-5 hafta öncesinde manşetlerden düşmeyen bir isimdi. Rekor bir ücretle Everton’a giden Cenk’ten beklentiler de yüksekti. Daha ilk haftadan itibaren golleri Everton’da sıralamasını bekledik. Premier Lig’le Süper Lig arasındaki kalite farkını hiç dikkate almadan, beklenti çıtasını oldukça yükseğe kurduk. Yeni bir ülke, yeni bir takım ve en önemlisi kalitesi çok yüksek bir ligde Cenk Tosun doğal olarak uyum sıkıntısı yaşadı. Ve belki bir süre daha yaşamaya devam edecek. Cenk’in yaşadığı benzer sıkıntıları transfer sezonunda Premier Lige gelen bir çok ünlü isim yaşıyor.
Arsenal’in Lyon’dan 53 milyon Euro’ya transfer ettiği Lacazette sezonun ilk haftalarında forma şansı bulurken, ilerleyen haftalarda hem formaya hem de gole hasret kaldı. 90 dakika sadece 7 maçta oyunda kalırken Gabonlu forvet Aubameyang’ın gelmesiyle iyice gözden düşüp yedek kulübesinin müdavimi oldu. Jürgen Klopp’un 38 milyon Euro ödeyip Arsenal’den Liverpool kadrosuna kattığı Alex Oxlade-Chamberlain de tam bir hayal kırıklığı çıktı. Klopp’un oyundan almayı sevdiği isimlerden biri olan Chamberlain, ilk 11’de sahaya çıktığı 10 maçtan sadece 4’ünde 90 dakikayı tamamladı. Ödenen paranın hakkını vermeyen sıradan bir futbolcu portresi çizdi. Swansea’nin 13 milyon Euro’ya Stoke City’den transfer ettiği forvet Wilfried Bony sadece 8 maçta ilk 11’de sahaya çıkarken, 2 gol atabildi.
Benzer durum ara transferde gelen oyuncularda da yaşanıyor. Barcelona’nın 120 milyon Euro’ya Liverpool’dan kadrosuna kattığı Philippe Coutinho, Manchester United’ın Henrikh Mkhitaryan’ı Arsenal’e gönderip, Arsenal’den kadrosuna kattığı Alexis Sanchez gibi yıldız isimler henüz yeni takımlarında beklenen performansı sergileyemedi. Peki yeni takımına uyum sorunu yaşayamayan oyuncular kim?
CONTE’NİN BEĞENMEDİĞİ BELÇİKALI
Bu isimlerin başında Chelsea’den kiralık olarak Borussia Dortmund’a giden Michy Batshuayi geliyor. Londra ekibinde 12 maçta 353 dakika oyunda kalan Batshuayi, sıradan bir performansa sahipti. Teknik patron Antonio Conte’nin gözüne giremeyen Batshuayi, yedek kulübesinin müdavimiydi. Ara transferde Dortmund’a giden yıldız oyuncu, göz kamaştıran bir performans ortaya koydu. Dortmund formasıyla çıktığı 2 lig maçında 3 gol atarken, UEFA Avrupa Ligi’ndeki ilk maçında da 2 gol attı. Alman kulübüyle 3 maçta 5 gol atarak ara transferin en başarılı isimlerinden biri oldu.
WALCOTT PREMİER LİGİ TANIYOR
Ara transferde Everton’un Cenk Tosun ile birlikte kadrosuna kattığı isimlerden Theo Walcott şu ana kadar oldukça başarılı bir fotoğraf verdi. 22,5 milyon Euro bonservis ödenen Walcott, Arsenal formasıyla 6 maçta sahada sadece 68 dakika kalmıştı. Wenger’in gözden çıkardığı Walcott, sadece UEFA Avrupa Ligi’nde golle buluşabilmişti. Ara transferde geldiği Everton’da ise sahada farklı bir Walcott vardı. 4 maçın tamamında ilk 11’de sahaya çıkan Walcott, 2 gol atarken, bir de asist yaptı.
COSTA, ESKİ TAKIMINDA
Antonio Conte ile yaşadığı problemden dolayı kadro dışı kalan Diego Costa, ara transferde 66 milyon Euro’ya eski takımı Atletico Madrid’e döndü. 6 ay top oynamayan Costa’nın nasıl bir performans göstereceği merak konusuydu. La Liga’da 4, Kral Kupası’nda ise 3 maçta sahaya çıkan Diego Costa 3 gol ve 2 asistlik bir performans gösterdi. Kadro dışı kaldığı için 6 ay futboldan uzak kalan bir oyuncu için oldukça başarılı bir performans ortaya koydu.
LİVERPOOL DEFANSINI TOPARLADI
Futbol tarihinin en pahalı defans oyuncusu olarak Sputhampton’dan 78 milyon Euro’ya Liverpool’a gelen Virgil Van Dijk yeni takımında defansı toparlayan isim oldu. Dijk’in 90 dakika forma giydiği 3 maçtan 2’sinde Liverpool sahadan gol yemeden ayrıldı. Ligin güçlü ekiplerinden Tottenham’dan ise 2 gol yerken, Dijk yaptığı yerinde müdahalelerle skorun daha farklı olmasını önleyen isimlerden biri oldu.
[Hasan Cücük] 17.2.2018 [TR724]
CENK TOSUN, TEK ÖRNEK DEĞİL
Cenk Tosun, 3-5 hafta öncesinde manşetlerden düşmeyen bir isimdi. Rekor bir ücretle Everton’a giden Cenk’ten beklentiler de yüksekti. Daha ilk haftadan itibaren golleri Everton’da sıralamasını bekledik. Premier Lig’le Süper Lig arasındaki kalite farkını hiç dikkate almadan, beklenti çıtasını oldukça yükseğe kurduk. Yeni bir ülke, yeni bir takım ve en önemlisi kalitesi çok yüksek bir ligde Cenk Tosun doğal olarak uyum sıkıntısı yaşadı. Ve belki bir süre daha yaşamaya devam edecek. Cenk’in yaşadığı benzer sıkıntıları transfer sezonunda Premier Lige gelen bir çok ünlü isim yaşıyor.
Arsenal’in Lyon’dan 53 milyon Euro’ya transfer ettiği Lacazette sezonun ilk haftalarında forma şansı bulurken, ilerleyen haftalarda hem formaya hem de gole hasret kaldı. 90 dakika sadece 7 maçta oyunda kalırken Gabonlu forvet Aubameyang’ın gelmesiyle iyice gözden düşüp yedek kulübesinin müdavimi oldu. Jürgen Klopp’un 38 milyon Euro ödeyip Arsenal’den Liverpool kadrosuna kattığı Alex Oxlade-Chamberlain de tam bir hayal kırıklığı çıktı. Klopp’un oyundan almayı sevdiği isimlerden biri olan Chamberlain, ilk 11’de sahaya çıktığı 10 maçtan sadece 4’ünde 90 dakikayı tamamladı. Ödenen paranın hakkını vermeyen sıradan bir futbolcu portresi çizdi. Swansea’nin 13 milyon Euro’ya Stoke City’den transfer ettiği forvet Wilfried Bony sadece 8 maçta ilk 11’de sahaya çıkarken, 2 gol atabildi.
Benzer durum ara transferde gelen oyuncularda da yaşanıyor. Barcelona’nın 120 milyon Euro’ya Liverpool’dan kadrosuna kattığı Philippe Coutinho, Manchester United’ın Henrikh Mkhitaryan’ı Arsenal’e gönderip, Arsenal’den kadrosuna kattığı Alexis Sanchez gibi yıldız isimler henüz yeni takımlarında beklenen performansı sergileyemedi. Peki yeni takımına uyum sorunu yaşayamayan oyuncular kim?
CONTE’NİN BEĞENMEDİĞİ BELÇİKALI
Bu isimlerin başında Chelsea’den kiralık olarak Borussia Dortmund’a giden Michy Batshuayi geliyor. Londra ekibinde 12 maçta 353 dakika oyunda kalan Batshuayi, sıradan bir performansa sahipti. Teknik patron Antonio Conte’nin gözüne giremeyen Batshuayi, yedek kulübesinin müdavimiydi. Ara transferde Dortmund’a giden yıldız oyuncu, göz kamaştıran bir performans ortaya koydu. Dortmund formasıyla çıktığı 2 lig maçında 3 gol atarken, UEFA Avrupa Ligi’ndeki ilk maçında da 2 gol attı. Alman kulübüyle 3 maçta 5 gol atarak ara transferin en başarılı isimlerinden biri oldu.
WALCOTT PREMİER LİGİ TANIYOR
Ara transferde Everton’un Cenk Tosun ile birlikte kadrosuna kattığı isimlerden Theo Walcott şu ana kadar oldukça başarılı bir fotoğraf verdi. 22,5 milyon Euro bonservis ödenen Walcott, Arsenal formasıyla 6 maçta sahada sadece 68 dakika kalmıştı. Wenger’in gözden çıkardığı Walcott, sadece UEFA Avrupa Ligi’nde golle buluşabilmişti. Ara transferde geldiği Everton’da ise sahada farklı bir Walcott vardı. 4 maçın tamamında ilk 11’de sahaya çıkan Walcott, 2 gol atarken, bir de asist yaptı.
COSTA, ESKİ TAKIMINDA
Antonio Conte ile yaşadığı problemden dolayı kadro dışı kalan Diego Costa, ara transferde 66 milyon Euro’ya eski takımı Atletico Madrid’e döndü. 6 ay top oynamayan Costa’nın nasıl bir performans göstereceği merak konusuydu. La Liga’da 4, Kral Kupası’nda ise 3 maçta sahaya çıkan Diego Costa 3 gol ve 2 asistlik bir performans gösterdi. Kadro dışı kaldığı için 6 ay futboldan uzak kalan bir oyuncu için oldukça başarılı bir performans ortaya koydu.
LİVERPOOL DEFANSINI TOPARLADI
Futbol tarihinin en pahalı defans oyuncusu olarak Sputhampton’dan 78 milyon Euro’ya Liverpool’a gelen Virgil Van Dijk yeni takımında defansı toparlayan isim oldu. Dijk’in 90 dakika forma giydiği 3 maçtan 2’sinde Liverpool sahadan gol yemeden ayrıldı. Ligin güçlü ekiplerinden Tottenham’dan ise 2 gol yerken, Dijk yaptığı yerinde müdahalelerle skorun daha farklı olmasını önleyen isimlerden biri oldu.
[Hasan Cücük] 17.2.2018 [TR724]
Marşandiz’deki karanlık işler: Çetenin işkence merkezine yolculuk [Erdoğan'ın Kirli Türkiye'si -4] [Erman Yalaz]
Siyah Transporter’lar, JİTEM’in zulmünün simgesi haline gelen ‘Beyaz Toroslar’ın yerini aldı. Erdoğan rejiminin MİT ve Emniyet içinde oluşturduğu, SADAT gibi yapılarla omuz omuza çalışan; yurt dışında El Nusra, IŞİD uzantılı isim ve örgütlerle aşık atan bir çete, masum öğretmen, memur, emniyetçi ve hatta kendi meslektaşı MİT’çilere bile zulüm hücrelerini atacak kadar gözünü karartmıştı. Kaderin bir cilvesi olsa ki, bu çetenin işkence merkezinde neler yaptığı, PKK’nın elindeki iki üst düzey MİT’çinin itiraflarıyla deşifre olacaktı.
“Özel Faaliyetler Sorgu Yerleşkesini biz de kullandık. GİB (Güvenlik İstihbarat Başkanlığı) başkanlığı olarak. Bir gün sonra FETÖ dairesi erkek bir şahsı getirdi. Zaten küçük bir yer. Üç dört hücresi var. Bir de koruma yeri var. O geldikten sonra GİB Başkanı telefon açtı dedi ki; “sesinizi çıkarmayın sesinizi yükseltmeyin. Bir de kameraları kapatın” dedi. Hücreleri gösteren kameralar var. Tahmin ettim ki bu teşkilat mensubu birisidir. “Bizim sesimizi duymaması ve bizi görmemesi gereken birisidir” dedim. Biz de onu görmeyelim diye kameralar kapatıldı. Ama ben onu gördüm. Çünkü işte Uğur Kaan Ayık ve Oğuz Yüret ile Paris katliamını organize eden Ayhan Oran’dı. Çünkü Ayhan Oran’ın bacakları futbol oynadığı için çarpık dışa doğru açık. Sonra da basına düştü zaten. “Ayhan Oran nerede?” diye.’’
PKK’NIN ELİNDEKİ İKİ MİT YÖNETİCİSİNİN İFŞAATLARI
Beştepe Sarayı’nın 3-4 km arkasındaki işkence merkezine ilişkin bu tafsilatlı bilgiyi veren kişi PKK’nın 4 Ağustos 2017 tarihinde kaçırdığı MİT üst düzey sorumlularından Erhan Pekçetin. Pekçetin, bir başka MİT’çi Aydın Günel ile Kuzey Irak’ta PKK üst yönetiminden bazı isimlere suikast yapmak için operasyon hazırlıkları yaptıkları sırada örgüt tarafından karşı operasyonla alı konulan iki isim. Hala PKK’nın elindeler.
Yukarıdaki ifşaatlar da örgüte yakın internet kanalları vasıtasıyla görüntülü ve yazılı olarak paylaşıldı. Pekçetin’in Ayhan Oran’ın Paris cinayetindeki rolü ile ilgili iddia ya da verdiği bilgileri teyit edecek noktada değiliz, ancak Pekçetin’in meslektaşı bir MİT’çinin kaçırılması ve teşkilatın ‘Çiftlik’ adını verdiği Özel Faaliyetler Başkanlığı yerleşkesine getirilmesine birebir şahit olduğu görülüyor.
Ayhan Oran, kamuoyuna yansıyan ve kaçırıldığı bilinen iki eski MİT çalışanından biriydi. 17 Haziran 2016’da yani 15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık bir ay önce görevden uzaklaştırılmıştı. Oran, darbe girişiminin ilk gününde açığa alınıp, 2 Ağustos 2016’da ihraç edildi.
ÇOK ŞEY BİLEN MİT’Çİ NEDEN KAYBOLDU?
İkamet ettiği sitenin kamera kayıtlarına göre Ayhan Oran en son 1 Kasım 2016 günü saat 12:38’de görülmüştü. Aracıyla siteden çıkış yapmıştı. O günden sonra kendisinden haber alınamadı. Erhan Pekçetin’in anlatımlarından öğrendiğimize göre kaçırma ve sorgulama eyleminin içinde MİT’in Güvenlik ve İstihbarat Başkanlığı da vardı. Kameralar kapatılmış, herkesin sesi kesilmiş ve bir MİT mensubu insanlık dışı muamelelere maruz kalacağı hücrelere atılmıştı.
Güvenlik konularını yakından takip eden Sözcü Gazetesi yazarı Saygı Öztürk, “Çok Şey Bilen MİT’çi ortadan kayboldu” başlıklı yazısı ile konuyu on gün sonra köşesine taşıdı. Ailesinin verdiği bilgilere göre; Yunanistan’dan Türkiye’ye Yunan plakalı diplomatik plakalı mavi renkli Opel marka otomobille dönen Oran’ın pasaportu elinden alınmıştı. Ancak o Yunanistan’dan izinli olarak döndüğü dönemde getirdiği otomobili kullanmayı sürdürüyordu. 1 Kasım’dan sonra kendisi ve kullandığı araca dair hiçbir ize rastlanmadı. Ailenin avukatının ulaşabildiği tek veri aynı gün saat 16’ya kadar telefonunun sinyal verdiği ve ardından sinyalin kapandığı bilgisiydi.
SORUŞTURMASI VAR AMA ADLİYE VE SAVCILIKLARDA DEĞİL!
İstihbarat Uzman Yardımcısı olarak 2005 yılında MİT’te göreve başlamıştı Ayhan Oran. Diyarbakır, Şırnak gibi terörün yoğun olduğu illerde ve Dış Operasyon Başkanlığı’nda görev aldı. Görevindeki başarıları nedeniyle takdirname ve teşekkür belgeleri almıştı. Yunanistan’da görev yaparken 12 Haziran’da Türkiye’ye çağrıldı.
Saygı Öztürk’ün yazdığına göre o günlerde yürütülen bir soruşturma kapsamında ifadesine başvurulacaktı. Gazeteci Öztürk şunları yazmıştı: “Bazı MİT mensupları kendi adına kayıtlı olmayan ve MİT’e de beyan etmedikleri telefon hatlarını kullanarak Paralel Devlet Yapılanması/ Pensilvanya Örgütü (PDY/PÖ) mensubu olan S.E. ile iletişim kurmakla suçlanıyorlardı. Şırnak’ta, Diyarbakır’da, Yunanistan’da görev yapan A. O. 17 Temmuz’da açığa alındı. 2 Ağustos’ta meslekten ihraç edildi. Buraya kadar her şey normal. Ama bundan sonra durum karışık bir hal alıyor. İzinli olarak döndüğü dönemde getirdiği otomobili kullanmayı sürdürüyordu. 1 Kasım tarihinde saat 12.38’de bulunduğu sitenin kamera kayıtlarında çıkışı görülüyor. İşte çıkış o çıkış… Evden yanına hiç para almadı. Eşiyle vedalaşması olmadı. 1 Kasım’dan bu yana nerede olduğunu bilen yok. Telefon en son 1 Kasım saat 16.00’ya kadar açık. Ondan sonra sinyal kaydı da yok.”
MİT, İLİŞİĞİ KESİLMİŞTİR DİYE GEÇİŞTİRİYOR
Emniyet, hastane, otel kayıtları, MİT… Ailesi onu her yerde aradı, ancak bulamadı. Yer yarılıp içine girmişti sanki. Eşi ve avukatı Süleyman Serdar Balkanlı, MİT’e başvurdu. Kendilerine verilen cevapta, “A. O. kurumumuz emrinde görevliyken yürütülen soruşturma sonucu 2 Ağustos 2016 tarihinde kamu görevinden çıkarılarak ilişiği kesilmiş olup, hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuştur. Söz konusu tarihten itibaren A. O. hakkında teşkilatımızca yapılan herhangi bir işlem yoktur” denildi.
SUNAY ELMAS İLE TEMASLA SUÇLANIYORDU
Bir yıl sonra PKK elinde esir bir başka MİT’çi meslektaşının eliyle Ayhan Oran’ın Çiftlik’teki sorgu merkezinde olduğu deşifre olmuş oldu. Saygı Öztürk’ün yazdıklarının içinde darbe öncesine ait bir soruşturmanın izlerine ait kritik bilgiler vardı. Ayhan Oran’ın, S.E ile iletişim kurmakla suçlandığını söylüyordu gazeteci Öztürk. Peki bu S.E. kimdi? Transporter’lı adam kaçırma çetesinin hedefindeki ve kayıp listesinin en başındaki isim Sunay Elmas’tı bu kişi. Elmas, 27 Ocak 2016’da Ankara CEPA alışveriş merkezi önünden saat 11.00 sıralarında kaçırıldı. Olay görüntülerinin Emniyet güçlerinin elinde olduğu biliniyor. Ancak iki yılı aşkındır kendisinden haber alınamıyor.
Sunay Elmas, dosyasına ilerleyen yazılarımızda değineceğiz, ancak Ayhan Oran’ı kaçıran çetenin suç mekanı Çiftlik ve diğer sorgu mekanlarına ilişkin sorgularımıza devam etmemiz gerekiyor. Bir gün önce yazdığımız gibi Twitter’da Meçhul Kayıkçı isimli bir kullanıcının (@kayikci06) verdiği bilgilerin teyidini, PKK’nın esiri Erhan Pekçetin ve arkadaşı Aydın Günel yaptı. İkili 23 Ocak 2018’de paylaşılan görüntüleriyle bizzat şahit olarak yaşananları anlatmıştı.
EL NUSRA’YA GİDEN SİLAHLARIN MERKEZİ NERESİYDİ?
Pekçetin ve Günel’in anlattıkları Ayhan Oran ile sınırlı değildi. İkili, AKP ve Tayyip Erdoğan’ın Suriye iç savaşı ve Ortadoğu’daki illegal faaliyetleri; El Kaide, El Nusra ve IŞİD yapılarıyla temaslarına dair de kritik itiraf ve ifşaatlar yapmıştı. Örneğin MİT’in El Nusra temaslarının başlangıcına dair bilgiler vermiş ve kaçırılan kişilerin tutulduğu Özel Faaliyetler Başkanlığı yerleşkesinde başka şeylerin de yaşandığını aktarmışlardı. El Nusra ve Suriye’ye giden MİT tırlarının ve silahlarının merkezi hareket yerlerinden biri bu mekandı. İkili PKK’nın elindeki görüntülerde bunu, aynı mekanda şahit oldukları bir olayla bağlantılı olarak şöyle anlatıyordu: “Suriye’deki olayların, aşiretlerin, gidiş gelişlerin silah mühimmatlarının ÖSO kuvvetlerinin savaş alanlarına aktarımına kadar. Hatta bir koruma arkadaşım vardı. Özel kuvvetler daire başkanlığına gitmiştim. Birini gördüm “bu tipsiz kim?” dedim. “ÖSO’cu” dedi. “Bunlar ne arıyor burada?” dedim. “Bunlar mı savaşıyor, şekilsiz adam.” Bunlar gidiyor, yedi gün savaşma süreleri var. Bir ekibi götürüyorsunuz. Sonra tekrar geri getiriyorsunuz. Üçüncü dördüncü gün “değişim diye yalvarıyorlar” dedi. Türkiye’den geliş gidişleri itiraf ediyorlar. Hatta “harcadıkları silahın, mühimmatın haddi hesabı yok” diyordu. Muhtemelen çok fazla mermi harcıyor, öylesine harcıyor olabilir. Onu duymuştum o arkadaştan. MİT Özel Faaliyetler Başkanlığı bunları organize ediyor. Onun haricinde El Nusra ile temasları onların sağladığını düşünüyorum. Çünkü Suriye’de bir dönem teşkilatın (MİT’in) El Nusra ile yoğun temasları vardı.”
‘GÖZALTI YETKİLERİ YOK AMA ADAM KALDIRIYORLAR’
MİT yöneticisi Erhan Pekçetin, IŞİD’lileri anlatırken, Çiftlik’te yürütülen diğer faaliyetleri de deşifre ediyordu: “Özel faaliyetler başkanlığının yerleşkesi Yenimahalle yerleşkesi dışında Anadolu Bulvarı dışında daha önce Çiftlik olarak ifade ediliyordu. Onların gözaltı yetkileri yok. MİT’te İKK Başkanlığı haricinde diğer hiçbir dairenin dışında gözaltı yetkisi yok. İKK Başkanlığı da ajan suçlaması ile alıp fezleke hazırlama yetkisi var. Diğer hiçbir başkanlığın gözaltı yetkisi yok. O dönemde Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın da yetkisi yok. Ancak illegal adam alıp sorgulayıp serbest bırakıyorlar. Onların tesisatları daha donanımlıydı.”
İki MİT’çinin anlattığına göre Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın bütçesi çok yüksekti. Otobüsler, TIR’lar, silahların ve ÖSO mensuplarının gidiş-gelişleri organize ediliyordu. Pekçetin şöyle anlatıyordu:”Bizimkiler (MİT) organize ediyor gidiş-gelişleri. Bizimkiler, Özel Faaliyetler organize ediyor. O kadar TIR’ı hiçbir teşkilat mensubu servis aracı olarak kullanmadı. O beyaz Mercedesleri, yerleşkede olmasına rağmen o otobüsler kullanılmadı. Onları biliyorum. Özel faaliyetler bütçesinin de bu nedenle çok yüksek olduğunu biliyorum.”
2000’Lİ YILLARDAN BERİ KULLANILIYOR
Çiftlik, ya da işkence merkezi 2000’li yılların başında kurulmuştu. İlk sorumlusu Kemal Eskintan idi. Müsteşar Yardımcısı olunca yerine MİT’ten başka bir isim İ.K. atandı. Sorgu biriminin başında ise S.S. diye tanınan bir başka MİT’çi vardı. Ankara’da kaçırılan isimlerin tamamı bu ekip tarafından zulme uğramıştı.
Başkent Ankara’da Anadolu Bulvarı’nın tren yolları üzerinden geçen bölümüne yakın Marşandiz Tren İstasyonu karşısında tali bir girişi olduğu için mekan için Marşandiz denildiği de oluyordu. Bu mekan, 2014’ten itibaren Suriye’ye silah taşıyan tırların yüklemelerinin de yapıldığı yerlerden biriydi. Bu mekana dair bilgiler, PKK’nın elindeki iki MİT’çi ya da sosyal medya paylaşımlarıyla sınırlı değildi.
SİLAHLARI TAŞIYAN ŞOFÖRLERİN SORGU VE MAHKEME KAYITLARI
2014 yılı başında Adana’da yasadışı olarak silah taşıdığı tespit edilen ve bu sebeple Jandarma ve polis tarafından ifadesi alınan 06 M 9903 çekici plakalı ve 06 FC9198 dorse plakalı tırın şoförü M.K. ifadesinde başkentin göbeğindeki bu sorgu ve karanlık işler merkezinin faaliyetlerine ilişkin önemli bilgiler vermişti. Mahkeme ve savcılık kayıtlarına, sorgu tutanaklarına bilgilere göre M.K. şunları anlatıyordu:
“Bu yükler tırlara 02.30 gibi Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan ülkesini bilmediğim yabancı uyruklu bir uçaktan yüklendi. Saat 02.30’dan beri yoldayız, Yükümüzü Reyhanlı’ya götürüyoruz. Audi’deki iki kişi bize eşlik ediyor. Reyhanlı’da nereye gittiğimizi bilmiyorum. Reyhanlı’da Audi’deki iki kişiye tırları teslim ediyoruz. Bizi otele yerleştiriyorlar. Tırlar yurtdışına gidiyor. Daha öncede birkaç defa bu tür yükleri taşıdık. Devlet işi yapıyorduk. Ankara’da Milli İstihbarat Teşkilatı’na ait bir yere akşamdan tırlarımızı bırakıyorduk. Bize saat 07.00’da gelin diyorlardı. Aynı şekilde yük getiriyorduk. Yükün Milli İstihbarat Teşkilatına ait olduğunu biliyorum. Devletin işi olduğu için rahat rahat geldik. İlk kez havaalanından yük aldık ve yükleme esnasında ilk kez aracımızın başındaydık’’
M.K.nın anlattığı yer MİT’e ait Özel Faaliyetler Yerleşkesi, Çiftlik ya da Marşandiz; adı her ne idiyse tam orasıydı. İllegal sorgu merkezi olarak kullanılan, adam kaçırma ve faili meçhul çetesinin, sırtını Beştepe Sarayı’na yasladığı yerin ta kendisiydi.
PAZARTESİ: ANKARA’DAKİ DİĞER KARANLIK İŞLER… MAHREM İMAMLAR NEREDEN ÇIKTI?
[Erman Yalaz] 17.2.2018 [TR724]
“Özel Faaliyetler Sorgu Yerleşkesini biz de kullandık. GİB (Güvenlik İstihbarat Başkanlığı) başkanlığı olarak. Bir gün sonra FETÖ dairesi erkek bir şahsı getirdi. Zaten küçük bir yer. Üç dört hücresi var. Bir de koruma yeri var. O geldikten sonra GİB Başkanı telefon açtı dedi ki; “sesinizi çıkarmayın sesinizi yükseltmeyin. Bir de kameraları kapatın” dedi. Hücreleri gösteren kameralar var. Tahmin ettim ki bu teşkilat mensubu birisidir. “Bizim sesimizi duymaması ve bizi görmemesi gereken birisidir” dedim. Biz de onu görmeyelim diye kameralar kapatıldı. Ama ben onu gördüm. Çünkü işte Uğur Kaan Ayık ve Oğuz Yüret ile Paris katliamını organize eden Ayhan Oran’dı. Çünkü Ayhan Oran’ın bacakları futbol oynadığı için çarpık dışa doğru açık. Sonra da basına düştü zaten. “Ayhan Oran nerede?” diye.’’
PKK’NIN ELİNDEKİ İKİ MİT YÖNETİCİSİNİN İFŞAATLARI
Beştepe Sarayı’nın 3-4 km arkasındaki işkence merkezine ilişkin bu tafsilatlı bilgiyi veren kişi PKK’nın 4 Ağustos 2017 tarihinde kaçırdığı MİT üst düzey sorumlularından Erhan Pekçetin. Pekçetin, bir başka MİT’çi Aydın Günel ile Kuzey Irak’ta PKK üst yönetiminden bazı isimlere suikast yapmak için operasyon hazırlıkları yaptıkları sırada örgüt tarafından karşı operasyonla alı konulan iki isim. Hala PKK’nın elindeler.
Yukarıdaki ifşaatlar da örgüte yakın internet kanalları vasıtasıyla görüntülü ve yazılı olarak paylaşıldı. Pekçetin’in Ayhan Oran’ın Paris cinayetindeki rolü ile ilgili iddia ya da verdiği bilgileri teyit edecek noktada değiliz, ancak Pekçetin’in meslektaşı bir MİT’çinin kaçırılması ve teşkilatın ‘Çiftlik’ adını verdiği Özel Faaliyetler Başkanlığı yerleşkesine getirilmesine birebir şahit olduğu görülüyor.
Ayhan Oran, kamuoyuna yansıyan ve kaçırıldığı bilinen iki eski MİT çalışanından biriydi. 17 Haziran 2016’da yani 15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık bir ay önce görevden uzaklaştırılmıştı. Oran, darbe girişiminin ilk gününde açığa alınıp, 2 Ağustos 2016’da ihraç edildi.
ÇOK ŞEY BİLEN MİT’Çİ NEDEN KAYBOLDU?
İkamet ettiği sitenin kamera kayıtlarına göre Ayhan Oran en son 1 Kasım 2016 günü saat 12:38’de görülmüştü. Aracıyla siteden çıkış yapmıştı. O günden sonra kendisinden haber alınamadı. Erhan Pekçetin’in anlatımlarından öğrendiğimize göre kaçırma ve sorgulama eyleminin içinde MİT’in Güvenlik ve İstihbarat Başkanlığı da vardı. Kameralar kapatılmış, herkesin sesi kesilmiş ve bir MİT mensubu insanlık dışı muamelelere maruz kalacağı hücrelere atılmıştı.
Güvenlik konularını yakından takip eden Sözcü Gazetesi yazarı Saygı Öztürk, “Çok Şey Bilen MİT’çi ortadan kayboldu” başlıklı yazısı ile konuyu on gün sonra köşesine taşıdı. Ailesinin verdiği bilgilere göre; Yunanistan’dan Türkiye’ye Yunan plakalı diplomatik plakalı mavi renkli Opel marka otomobille dönen Oran’ın pasaportu elinden alınmıştı. Ancak o Yunanistan’dan izinli olarak döndüğü dönemde getirdiği otomobili kullanmayı sürdürüyordu. 1 Kasım’dan sonra kendisi ve kullandığı araca dair hiçbir ize rastlanmadı. Ailenin avukatının ulaşabildiği tek veri aynı gün saat 16’ya kadar telefonunun sinyal verdiği ve ardından sinyalin kapandığı bilgisiydi.
SORUŞTURMASI VAR AMA ADLİYE VE SAVCILIKLARDA DEĞİL!
İstihbarat Uzman Yardımcısı olarak 2005 yılında MİT’te göreve başlamıştı Ayhan Oran. Diyarbakır, Şırnak gibi terörün yoğun olduğu illerde ve Dış Operasyon Başkanlığı’nda görev aldı. Görevindeki başarıları nedeniyle takdirname ve teşekkür belgeleri almıştı. Yunanistan’da görev yaparken 12 Haziran’da Türkiye’ye çağrıldı.
Saygı Öztürk’ün yazdığına göre o günlerde yürütülen bir soruşturma kapsamında ifadesine başvurulacaktı. Gazeteci Öztürk şunları yazmıştı: “Bazı MİT mensupları kendi adına kayıtlı olmayan ve MİT’e de beyan etmedikleri telefon hatlarını kullanarak Paralel Devlet Yapılanması/ Pensilvanya Örgütü (PDY/PÖ) mensubu olan S.E. ile iletişim kurmakla suçlanıyorlardı. Şırnak’ta, Diyarbakır’da, Yunanistan’da görev yapan A. O. 17 Temmuz’da açığa alındı. 2 Ağustos’ta meslekten ihraç edildi. Buraya kadar her şey normal. Ama bundan sonra durum karışık bir hal alıyor. İzinli olarak döndüğü dönemde getirdiği otomobili kullanmayı sürdürüyordu. 1 Kasım tarihinde saat 12.38’de bulunduğu sitenin kamera kayıtlarında çıkışı görülüyor. İşte çıkış o çıkış… Evden yanına hiç para almadı. Eşiyle vedalaşması olmadı. 1 Kasım’dan bu yana nerede olduğunu bilen yok. Telefon en son 1 Kasım saat 16.00’ya kadar açık. Ondan sonra sinyal kaydı da yok.”
MİT, İLİŞİĞİ KESİLMİŞTİR DİYE GEÇİŞTİRİYOR
Emniyet, hastane, otel kayıtları, MİT… Ailesi onu her yerde aradı, ancak bulamadı. Yer yarılıp içine girmişti sanki. Eşi ve avukatı Süleyman Serdar Balkanlı, MİT’e başvurdu. Kendilerine verilen cevapta, “A. O. kurumumuz emrinde görevliyken yürütülen soruşturma sonucu 2 Ağustos 2016 tarihinde kamu görevinden çıkarılarak ilişiği kesilmiş olup, hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuştur. Söz konusu tarihten itibaren A. O. hakkında teşkilatımızca yapılan herhangi bir işlem yoktur” denildi.
SUNAY ELMAS İLE TEMASLA SUÇLANIYORDU
Bir yıl sonra PKK elinde esir bir başka MİT’çi meslektaşının eliyle Ayhan Oran’ın Çiftlik’teki sorgu merkezinde olduğu deşifre olmuş oldu. Saygı Öztürk’ün yazdıklarının içinde darbe öncesine ait bir soruşturmanın izlerine ait kritik bilgiler vardı. Ayhan Oran’ın, S.E ile iletişim kurmakla suçlandığını söylüyordu gazeteci Öztürk. Peki bu S.E. kimdi? Transporter’lı adam kaçırma çetesinin hedefindeki ve kayıp listesinin en başındaki isim Sunay Elmas’tı bu kişi. Elmas, 27 Ocak 2016’da Ankara CEPA alışveriş merkezi önünden saat 11.00 sıralarında kaçırıldı. Olay görüntülerinin Emniyet güçlerinin elinde olduğu biliniyor. Ancak iki yılı aşkındır kendisinden haber alınamıyor.
Sunay Elmas, dosyasına ilerleyen yazılarımızda değineceğiz, ancak Ayhan Oran’ı kaçıran çetenin suç mekanı Çiftlik ve diğer sorgu mekanlarına ilişkin sorgularımıza devam etmemiz gerekiyor. Bir gün önce yazdığımız gibi Twitter’da Meçhul Kayıkçı isimli bir kullanıcının (@kayikci06) verdiği bilgilerin teyidini, PKK’nın esiri Erhan Pekçetin ve arkadaşı Aydın Günel yaptı. İkili 23 Ocak 2018’de paylaşılan görüntüleriyle bizzat şahit olarak yaşananları anlatmıştı.
EL NUSRA’YA GİDEN SİLAHLARIN MERKEZİ NERESİYDİ?
Pekçetin ve Günel’in anlattıkları Ayhan Oran ile sınırlı değildi. İkili, AKP ve Tayyip Erdoğan’ın Suriye iç savaşı ve Ortadoğu’daki illegal faaliyetleri; El Kaide, El Nusra ve IŞİD yapılarıyla temaslarına dair de kritik itiraf ve ifşaatlar yapmıştı. Örneğin MİT’in El Nusra temaslarının başlangıcına dair bilgiler vermiş ve kaçırılan kişilerin tutulduğu Özel Faaliyetler Başkanlığı yerleşkesinde başka şeylerin de yaşandığını aktarmışlardı. El Nusra ve Suriye’ye giden MİT tırlarının ve silahlarının merkezi hareket yerlerinden biri bu mekandı. İkili PKK’nın elindeki görüntülerde bunu, aynı mekanda şahit oldukları bir olayla bağlantılı olarak şöyle anlatıyordu: “Suriye’deki olayların, aşiretlerin, gidiş gelişlerin silah mühimmatlarının ÖSO kuvvetlerinin savaş alanlarına aktarımına kadar. Hatta bir koruma arkadaşım vardı. Özel kuvvetler daire başkanlığına gitmiştim. Birini gördüm “bu tipsiz kim?” dedim. “ÖSO’cu” dedi. “Bunlar ne arıyor burada?” dedim. “Bunlar mı savaşıyor, şekilsiz adam.” Bunlar gidiyor, yedi gün savaşma süreleri var. Bir ekibi götürüyorsunuz. Sonra tekrar geri getiriyorsunuz. Üçüncü dördüncü gün “değişim diye yalvarıyorlar” dedi. Türkiye’den geliş gidişleri itiraf ediyorlar. Hatta “harcadıkları silahın, mühimmatın haddi hesabı yok” diyordu. Muhtemelen çok fazla mermi harcıyor, öylesine harcıyor olabilir. Onu duymuştum o arkadaştan. MİT Özel Faaliyetler Başkanlığı bunları organize ediyor. Onun haricinde El Nusra ile temasları onların sağladığını düşünüyorum. Çünkü Suriye’de bir dönem teşkilatın (MİT’in) El Nusra ile yoğun temasları vardı.”
‘GÖZALTI YETKİLERİ YOK AMA ADAM KALDIRIYORLAR’
MİT yöneticisi Erhan Pekçetin, IŞİD’lileri anlatırken, Çiftlik’te yürütülen diğer faaliyetleri de deşifre ediyordu: “Özel faaliyetler başkanlığının yerleşkesi Yenimahalle yerleşkesi dışında Anadolu Bulvarı dışında daha önce Çiftlik olarak ifade ediliyordu. Onların gözaltı yetkileri yok. MİT’te İKK Başkanlığı haricinde diğer hiçbir dairenin dışında gözaltı yetkisi yok. İKK Başkanlığı da ajan suçlaması ile alıp fezleke hazırlama yetkisi var. Diğer hiçbir başkanlığın gözaltı yetkisi yok. O dönemde Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın da yetkisi yok. Ancak illegal adam alıp sorgulayıp serbest bırakıyorlar. Onların tesisatları daha donanımlıydı.”
İki MİT’çinin anlattığına göre Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın bütçesi çok yüksekti. Otobüsler, TIR’lar, silahların ve ÖSO mensuplarının gidiş-gelişleri organize ediliyordu. Pekçetin şöyle anlatıyordu:”Bizimkiler (MİT) organize ediyor gidiş-gelişleri. Bizimkiler, Özel Faaliyetler organize ediyor. O kadar TIR’ı hiçbir teşkilat mensubu servis aracı olarak kullanmadı. O beyaz Mercedesleri, yerleşkede olmasına rağmen o otobüsler kullanılmadı. Onları biliyorum. Özel faaliyetler bütçesinin de bu nedenle çok yüksek olduğunu biliyorum.”
2000’Lİ YILLARDAN BERİ KULLANILIYOR
Çiftlik, ya da işkence merkezi 2000’li yılların başında kurulmuştu. İlk sorumlusu Kemal Eskintan idi. Müsteşar Yardımcısı olunca yerine MİT’ten başka bir isim İ.K. atandı. Sorgu biriminin başında ise S.S. diye tanınan bir başka MİT’çi vardı. Ankara’da kaçırılan isimlerin tamamı bu ekip tarafından zulme uğramıştı.
Başkent Ankara’da Anadolu Bulvarı’nın tren yolları üzerinden geçen bölümüne yakın Marşandiz Tren İstasyonu karşısında tali bir girişi olduğu için mekan için Marşandiz denildiği de oluyordu. Bu mekan, 2014’ten itibaren Suriye’ye silah taşıyan tırların yüklemelerinin de yapıldığı yerlerden biriydi. Bu mekana dair bilgiler, PKK’nın elindeki iki MİT’çi ya da sosyal medya paylaşımlarıyla sınırlı değildi.
SİLAHLARI TAŞIYAN ŞOFÖRLERİN SORGU VE MAHKEME KAYITLARI
2014 yılı başında Adana’da yasadışı olarak silah taşıdığı tespit edilen ve bu sebeple Jandarma ve polis tarafından ifadesi alınan 06 M 9903 çekici plakalı ve 06 FC9198 dorse plakalı tırın şoförü M.K. ifadesinde başkentin göbeğindeki bu sorgu ve karanlık işler merkezinin faaliyetlerine ilişkin önemli bilgiler vermişti. Mahkeme ve savcılık kayıtlarına, sorgu tutanaklarına bilgilere göre M.K. şunları anlatıyordu:
“Bu yükler tırlara 02.30 gibi Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan ülkesini bilmediğim yabancı uyruklu bir uçaktan yüklendi. Saat 02.30’dan beri yoldayız, Yükümüzü Reyhanlı’ya götürüyoruz. Audi’deki iki kişi bize eşlik ediyor. Reyhanlı’da nereye gittiğimizi bilmiyorum. Reyhanlı’da Audi’deki iki kişiye tırları teslim ediyoruz. Bizi otele yerleştiriyorlar. Tırlar yurtdışına gidiyor. Daha öncede birkaç defa bu tür yükleri taşıdık. Devlet işi yapıyorduk. Ankara’da Milli İstihbarat Teşkilatı’na ait bir yere akşamdan tırlarımızı bırakıyorduk. Bize saat 07.00’da gelin diyorlardı. Aynı şekilde yük getiriyorduk. Yükün Milli İstihbarat Teşkilatına ait olduğunu biliyorum. Devletin işi olduğu için rahat rahat geldik. İlk kez havaalanından yük aldık ve yükleme esnasında ilk kez aracımızın başındaydık’’
M.K.nın anlattığı yer MİT’e ait Özel Faaliyetler Yerleşkesi, Çiftlik ya da Marşandiz; adı her ne idiyse tam orasıydı. İllegal sorgu merkezi olarak kullanılan, adam kaçırma ve faili meçhul çetesinin, sırtını Beştepe Sarayı’na yasladığı yerin ta kendisiydi.
PAZARTESİ: ANKARA’DAKİ DİĞER KARANLIK İŞLER… MAHREM İMAMLAR NEREDEN ÇIKTI?
[Erman Yalaz] 17.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)