Yusuf Suresi, “Elif Lâm Râ. İşte bunlar sana o açık-seçik kitabın âyetleridir.” (12/1) âyeti, bu mukattaat (kesik, kesik, tek, tek okunan) harfleri ile başlıyor. Bakara Suresinin başında da benzer harflerden Elif Lâm Mîm harfleri var. bu hususta Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Dört Mebhas’ta şöyle bir izahta bulunuyor:
“Birinci Mebhas: Elif Lâm Mîm ile surelerin evvellerinde bulunan mukattaa harfelerinden teneffüs eden i’caz (mucizelik) hakkındadır. İ’caz, inci gibi incecik belâğat letâifinin parıltılarının bileşiminden ve toplanmalarından tecelli eden bir nurdur. Bu mebhasda, bu nuru, birkaç letâif zımnında izah etmekle parlatacağız. Fakat, herbir lâtîfe ince ve ziyası az ise de, letâifin hepsinin heyetinden hâsıl olan tam bir ziya fecr-i sâdık çıkacaktır.
“1-Hece harflerinin adedi –Lâmelifteki sâkin elifin hariç kalması şartıyla- yirmi sekiz harftir. Kur’an-ı Azîmü’ş-şan, surelerin başında bu harflerin yarısını zikretmiş. (Elif, Ha, Ra, Sin, Sad, Ta, Ayn, Kaf, Kef, Lâm, Mîm, Nûn, He, Yâ, harflerini almış.) Yarısını da (Be, te, Peltek Se, Cim, Hı, Dal, Peltek Zel, Ze, Şin, Dat, Zı, Gayn, Fe, Vav) terketmiştir.
“2-Kur’an’ın almış olduğu 14 harf, terk ettiği 14 harften daha ziyade çokça kullanılmaktadır.
3-Kur’an’ın, surelerin başında zikrettiği 14 harf içinde de telaffuzda dile daha kolay gelen elif ile lâm çok tekrar edilmiştir.
4-Kur’an, aldığı bu 14 harfi, hece harflerinin lâm elif dahil sayısı olan 29’a uygun olarak 29 surenin başına tevzi etmiştir.
5-Hece harflerinin mahreçlerine (çıkış yerlerine ve özelliklerine göre) mehmûse (10), mechûre (8), rahve (8), müsta’liye (8), mütbika (4), Münfetiha (18) gibi çift harfli cinslerinin herbirisinden yine yarısını almıştır.
6-Çift harfi olmayan tekli kısmından ise, telaffuzu sakil (ağır) olanlardan azı, hafif olanlarından da çoğu almıştır: (Kalkale harflerinden mesela Kaf, Tı, Be, Cim, Dal’dan yani bu beş harften sadece ikisini: Kaf ve Tı harfini almıştır.
7-Kur’an-ı Azimüşşan'ın surelerin başındaki mukattaa harflerinin zikredilen minvâl üzere yarılarını alma hakkında seçtiği yol 504 ihtimalden bir ihtimale göre seçilmiştir. Seçilen şu yoldan başka hiçbir ihtimal ile zikredilen yarım yarım alış şekli mümkün değildir. Çünkü taksimler pek çok birbirinin içine girmiştir ve çok çeşitlidir. Bu gibi mucizelik parıltılarından hisse alamayan kendi zevkini kınasın, azarlasın.
İkinci Mebhas: Bu mebhasta da birkaç lâtif durum var:
1-Elif Lâm Mim ile emsalinde göze çarpan garabet, bu harflerin pek garip ve acib birşeyin başlangıcı ve keşif kolları olduklarına işarettir.
2-Bu surelerin başlarındaki harfleri, tek tek, okuyarak isimleri hecelemek, müsemmanın (isimlendirilenin yani o kelimenin ) kaynağına ve neden doğduğuna işarettir. (Mesele Ahmet ismi, A-h-m-e-t harflerinden meydana geliyor. Yani bu Ahmet kelimesinin kaynağı bu beş harftir.)
3-Bu Elif Lâm Mim gibi kesik kesik tek tek okunan harfler, müsemmanın vahid-i itibarî olup, terkibi mezcî olmadığına işarettir. (Mesele, surelerin başındaki Elif Lâm Mîm diye okunur. Çünkü her bir harf müstakil bir mâna ifade eder. Şifre gibi ifade ettikleri mânalar, hatta cümleleri ihtiva ederler.)
4-Bu harflerin tek tek söylenip tane tane okunması, sanatın madde ve kaynağını muhataba göstermekle Kur’an’a karşı muârazaya talip olanlara karşı meydan okuyarak “İşte mucizelik sanatını, şu gördüğünüz harflerin nazm ve nakışlarından yaptım. Buyurunuz meydana!” (Yani hodri meydan!) diye, onların tahkirkârâne tekdirlerine işarettir. (Yani “Haydi siz de harflerden bir karşılık verin” diyor. Halbuki “Be, Te” veya “Cim, Vav” diye karşılık veren hiçbir muârız çıkamamıştır.)
5-Mânâdan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muârızları hüccetsiz bırakmaya işarettir.
Evet, Kur’an-ı Mucizülbeyan, şu mânâsız harflerin lisan-ı hâliyle ilân ediyor ki: “Ben sizden belağatlı mânâları, hükümleri, hakikatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu saydığım harflerden bir nazire, bir benzer yapınız –velev iftira ve hikayelerden ibaret bile olursa olsun!”
6-Harfleri tane tane söyleyerek hecelemek, yeni kıraata ve kitabete başlayanlara mahsustur. Bundan anlaşılıyor ki: Kur’an, okumasız-yazmasız ümmî bir kavme ve yeni başlamış bir muhite muallimlik yapıyor.
7-E. L. D. Gibi harfleri, meselâ: Elif, Lâm, Dal gibi isimleriyle tabir ve zikretmek, okuyan ve yazanlar takımının tuttukları bir usuldür. Bundan anlaşılıyor ki, hem söyleyen, hem dinleyenler ümmî oldukları için, bu tabirler söyleyenden doğmuyor ve onun malı değildir; ancak, başka bir yerden ona geliyor.
Ey arkadaş! Bu letâifin ince iplerinden dokunun yüksek belâğat nakşını göremeyen adam belâğat ehlinden değildir. Belâğat ehline müracaat etsin.
Üçüncü Mebhas: Elif Lâm Mîm mucizeliğin esaslarından, vecizliğin en yüksek ve en ince derecesine bir misaldir. Bunda da birkaç letâif vardır.
1-Elif Lâ Mîm üç harfiyle üç hükme işarettir. Şöyle ki: Elif, “Bu Allah’ın Ezelî Kelâmıdır” hükmüne; Lâm, “Onu Cebrail indirdi.” hükmüne; Mîm, “Muhammed Aleyhisselama” hükmüne remzen ve imâen işarettir.
Evet, nasıl ki, Kur’an’ın hükümleri uzun bir surede, uzun bir sure kısa bir surede kısa bir sure bir âyette, bir âyet bir cümlede, bir cümle bir kelimede, o kelime de ‘sin, lâm, mîm’ gibi mukattaada görünür. Aynı şekilde Elif Lâm Mîm’in herbir harfinde zikredilen hükümlerden biri temessül etmiş görünüyor.
“(Üzerinde durduğumuz Yusuf Suresinin başındaki “Elif Lam Ra” da, ‘doğrusunu Allah bilir’ “Allah’tan Cebrail vasıtasıyla Resulullah’a!.. İşte bunlar sana o açık-seçik kitabın âyetleridir.” meâli anlaşılabilir. Veya “Ra” nın başka bir mânası olabilir. Elbetteki bunlar İlahî birer şifre, anahtarları da. Hz. Muhammed Aleyhisselam… Ve şifreler kendilerine açılan bazı sahabelerde ve mühim asfiyada. Bu husus nitekim aşağıda ikinci maddede gelecek.)
2-Surelerin başlarındaki hurûf-ı mukattaa, İlahî bir şifredir; beşer fikri ona yetişemiyor. Anahtarı, ancak Hz. Muhammed Aleyhisselâtü Vesselamdır.
(Yirmi Beşinci Söz’ün Üçüncü Şua’ının İkinci Şavk’ında, gelecekten verilen gaybi haberler bahsinde şöyle deniliyor: “Şu kısım verilen haberlerin çok çeşitleri var. Birinci kısım hususidir. Bir kısım ehl-i keşif ve ehl-i velâyete mahsustur. Mesela; Muhyiddin-i Arabî ‘Elif Lam Mîm. ‘Gulibeti’r-Rum’ suresinde verilen pek çok gaybi haberleri bulmuştur. İmam Rabbanî surelerin başındaki mukattaat-ı huruf ile çok gaybî muâmelelerin işaretlerini ve verilen haberleri görmüştür. İşte böyle bâtın ulemâsı için Kur’an, baştan başa gaybî ihbarlar nev’indendir.”)
3-Şifrevârî şu huruf-ı mukataanın zikri, Muhammed Aleyhisselamın fevkalâde bir zekâya mâlik olduğuna işarettir ki, Muhammed Aleyhisselam, remizleri, îmaları ve en gizli şeyleri sarih gibi (açık-seçik ve net biçimde) anlar, telakki eder.
4-Şu harflerin teker teker okunuşu, harf ve lâfızların ihtiva ettikleri kıymet, yalnız ifade ettikleri mânalara göre olmayıp, harflerin sırlarına dair ilimde beyan edildiği gibi, adet ve sayılar misilli, harflerin arasında fıtrî münasebetlerin bulunduğuna işarettir. (Haşiye)
(Taberî tefsirinin, “Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kâf” harflerinin izahında İlahî bir şifre olarak bu harfler ele alınıp şöyle denilmektedir: “Biz bu âyetin mânâsına dair sadece Hz. Huzeyfe’den (r.a.) bir kavil zikrediyoruz. Ertad bin Münzir diyor ki: İbn-i Abbasa bir adam geldi. İbn-i Abbas’ın yanında Hz. Huzeyfe de vardı. Ona, ‘Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kâf kavl-i şerifinin tefsirini bana anlat’ dedi. İbn-i Münzir diyor ki: İbn-i Abbas hemen başını öne eğdi. Sonra da yüz çevirdi. Biraz sonra adam söylediği sözü tekrar edince yine yüz çevirdi ve aynı zamanda söylediğini de hoş karşılamadı. Cevap vermiyordu. Adam üçüncü defa tekrar etti fakat yine cevap vermedi. Hz. Huzeyfe (r.a.) ‘Ben sana niçin hoş görmediğini söyleyeyim, sebebini biliyorum.’ dedi. ‘Evet bu âyeti kerime, Resulullah’ın Ehl-i Beytinden olan Abdülillah veya Abdullah isminde bir kişi hakkında nâzil oldu. Bu adam şark nehirlerinden bir nehrin kenarında konaklar. Bu nehrin kenarında iki şehir kurulur ki, nehir bunları birbirinden ayırmıştır. Allah mülklerinin zevâline, devletlerinin ve müddetlerinin son bulmasına izin verdiği zaman, o şehirden biri üzerine bir gece bir ateş gönderir de o şehrin bulunduğu taraf sabahleyin yanmış olarak simsiyah hale gelir. Sanki o yerinde yokmuş gibidir. Öbür taraftaki şehir ise, şaşkın olarak sabahlar da, insanlar nasıl kurtulduklarına hayret ederler. Az bir müddet geçer geçmez onlardan bütün anîd cebbarlar orada toplanırlar. Sonra Allah, onların hepsini batırır. Bu, Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kâf âyetinin tefsiridir. Yani Allah’tan bir azîmet, bir fitne bir kaza: Hâ Mîm… Ayn: Yani adâlet olarak Sîn: Yani olacak. Kâf: Yani bu iki şehirde vâki olacaktır… Taberî Tefsiri…
“(Bu âyet-i kerimedeki şifrelerin ifade ettikleri hâdiseler 1958’deki Irak İhtilali ile alâkalıdır. Çünkü General Kasım ihtilal yaptığı zaman Ehl-i Bey’ten bir devlet adamı olan Abdülilah, Bağdat şehrinde öldürüldü. Abdülilah, Osmanlı'ya ihanet edip İngilizler ile anlaşan Şerif Hüseyin’in torunudur.
Haşiye: İşâratü’l-İ’caz tefsirinin yazılışından 40 sene, Risale-i Nur bu mucizelik parıltısını körlere dahi göstermiştir.
“Bağdat şehri Dicle nehri ile ikiye bölündüğü için iki bölge halinde iki şehir gibidir. Bu âyetin inişinden çok sonra Bağdat şehri kurulmuştur. Yukarıdan gelen ateş, uçaklardan atılan bombalardır. Zalimin de Allah’ın kılıçlarından bir kılıç olduğunu hak yoldan ayrılanları onunla takip edip cezalandırdığını, sonra o zalim kılıçtan da intikamını aldığını hadis-i şerif ifade ediyor. Nitekim General Kasım’ı da General Arif bir ihtilal ile devirip öldürmüştür. Daha sonra zâlimlerden Saddam geldi. O da zulümlerde bulundu. Sonra o da idam edildi. Aynen âyetin tefsirinde geçen bütün cebbar-ı anîdlerin cezalandırılacağının bildirildiği gibi… Konya İmam-Hatip lisesi öğretmenlerinden Ezher Üniversitesi mezunu Mustafa Akdedeoğlu hocamız bize, 1958’de Irak İhtilali olduğunda kendisinin Mısır’da tahsilde olduğunu, Ezher Üniversitesinin Tefsir Bölümü hocalarının “İşte Kur’an’ın bir mucizesi daha ortaya çıktı.” dediklerini anlatmıştı…
5-Elif Lâm Mîm, teker teker okunmasıyla bütün harflerin esas mahreçleri (çıkış yerleri) olan boğaz, ağız içi ve dudak mahreçlerine işarettir. (Mesele Elif, boğazdan, Lâm ağzı içi üst damaktan, Mîm ise dudaktan çıkmaktadır.) Zihinlerin nazar-ı dikkatini şu mahreçlere çeviriyor ki, zihinler gerek bu üç mahreçte, gerek bunlara bağlı küçük küçük mahreçlerde lâfızların ve harflerin nasıl vücuda geldiklerini hayret ve ibretle mütalaa etsinler.
Ey zihnini belâğatın boyasıyla boyayan arkadaş! Bu letâifi (bu ince ve güzel lâtiflikleri) sıkacak olursan, ‘Bu Allah’ın kelamıdır.” gerçeği içinden çıkacaktır.
Dördüncü Mebhas: Elif, Lâm, Mîm, emsaliyle beraber (Elem, diye) terkip şeklinden teker teker Elif, Lâm, Mîm şeklinde zikredilmeleriyle, bu şeklin müstakil olup hiçbir rehber ve imama tâbi olmadığına ve hiç kimseyi taklit etmiş olmadığına ve üslubları acib, çeşitleri garip, yeni varlık sahasına gelen bedi, eşsiz bir ebedî bir güzellik olduğuna işarettir.
Bu mebhasta da birkaç letaif vardır:
1-Hatiplerin ve belâğat ehlinin âdetindendir ki, mesleklerinde daima bir misale tâbî oluyorlar ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Halbuki bu harflerden anlaşıldığına nazaran, Kur’an, hiçbir misâle tâbî olmamıştır ve hiçbir belâğat nakşı örneği üzerine nakış yapmamıştır ve işlenmemiş bir yolda yürümüştür.
2-Kur’an baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu heyet üzere bâkidir. Bu kadar Kur’an’ı taklid etmeye iştiyaklı olan dostlar ve hücum vaziyetindeki düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur’an’ın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misâli gösterilmiştir. Evet Kur’an, milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O halde Kur’an, ya hepsinin altındadır, bu ise muhaldir; öyle ise hepsinin üstündedir; öyle ise Allah’ın kelâmıdır.
3-Beşerin sanatı olan bir şey, başlangıçta çirkin ve intizamsız olur, sonra yavaş yavaş intizama sokulur. Kur’an ise, ilk zuhurunda gösterdiği tatlılığı, güzelliği, gençliği şimdi de öylece muhafaza etmektedir.
Ey belâğat letafetinin kokusunu koklayan arkadaş! Zihnini şu dört mebhasa gönder ki, balarısı, ‘Şehâdet ederim ki bu, Allah’ın kelamıdır.’ balını çıkarsın.”
İşârâtü’l-İ’caz’dan naklettiğim bölüm bitti…
[Abdullah Aymaz] 25.12.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
"Elif Lam Ra" [Abdullah Aymaz]
Mektep İmtihansız Olmaz-2 [Mehmet Ali Şengül]
Cenâb-ı Hakk’ın muvakkaten insanlar için hazırladığı dünyâ, devr-i dâim olarak devam etmektedir. Hz.Âdem’den (as) bugüne îman ve küfür mücâdelesi devam etmiş ve kıyâmete kadar da devam edecektir.
Böyle bir mücâdelede, samîmî ve gayr-i samîmi nice insanlar, kendilerine göre doğru bildikleriyle hareket etmekte ve gûyâ o doğrularıyla yazılı ve sözlü olarak toplumu yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Hayır, hayır! Yalan, iftira ve Müslüman kimlikleriyle halkı yanıltmakta ve aldatmaktadırlar.
Tecrübelerle sâbittir ki, bu insanların büyük çoğunluğu evde hanımı ve çocuklarını dahi idâre edememekte, o mâsumlara bile zulüm etmektedirler. Onları omuzundan silkip atmakta ve kendi zevki ve saltanâtı içinde boğulup gitmektedirler. Ama farkında değiller veya hırs ve inatlarının esîri ve kölesi durumundadırlar.
Hz.Üstad, ‘Cennet ucuz değil, Cehennem de lüzumsuz değildir’ buyurarak; sabır, sebat ve gayretle imtihanların atlatılmaya çalışılmasını tavsiye etmiştir.
Cenâb-ı Hak İsrâ suresi 76.âyette; “Onlar yurdundan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar. O takdirde kendileri de senden sonra pek az kalır, sonra da yok olur giderler.”
Aynı sûrede 81 ve 84.âyetlerde de; “Sen Bizim nizâmımızda aslâ bir değişiklik bulamazsın! De ki: “Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Çünkü bâtıl, yok olmaya mahkûmdur.”
“De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isâbetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.”
Kehf sûresi 7.âyette; “Biz, dünyada bulunan her şeyi ona bir zînet kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak istedik.”
Yine Kehf sûresi 103 ve 104.âyetlerde de; “De ki: “İşleri yönünden âhirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildireyim mi?
“Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları işlerin karşılıkları hep boşa gidecektir. Halbuki kendilerinin güzel güzel işler yaptıklarını sanırlar.”
Ve Muhammed sûresi 22.âyette de; “Demek ki ey münâfıklar! Siz işbaşına geçecek olursanız, ülkede fesat çıkaracak, nizamı bozacak, akrabalık bağlarını parçalayacaksınız! (Allah’a verdiği söze bile sâdık kalmayan kimsenin, böylesi hakları gözetmesi de beklenemez).” Buyurmaktadır.
Rabbimiz Nur sûresinde de:
“Kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’ı tazim edip O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte ebedî başarı ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır.” (52)
“Senin kendilerine emretmen halinde hicret etmeye veya savaşa çıkacaklarına dair var güçleriyle yemin billah ettiler.
De ki: “Yemine ne hacet! Yemin etmeyin, sizden istenen makul bir itaattır. Elbette Allah yaptığınız ve yapacağınız her şeyi bilir” (53)
“De ki: “Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin.
Eğer sırtınızı dönerseniz bilin ki Peygamber kendi görevinden, siz de kendi yükümlülüğünüzden sorumlu olursunuz. Ama ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Yoksa, peygamberin görevi, açıkça tebliğ etmekten başka bir şey değildir.” (54)
“Allah içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki:
“Daha önce müminleri dünyada hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak, kendileri için beğenip seçtiği İslâm dinini tatbik etme gücü verecek ve yaşadıkları korkulu dönemin arkasından, kendilerini tam bir güvene erdirecektir.”
Çünkü onlar, yalnız Bana ibâdet edip hiçbir şeyi Bana şerik yapmazlar. Artık bundan sonra kim küfrana saparsa, işte onlar yoldan çıkıp Allah’a karşı gelmiş olurlar.” (55)
“Öyleyse ey müminler, siz namazı hakkıyla îfâ etmeye devam edin, zekâtı verin, Peygambere itaat edin ki merhamete mazhar olasınız. Gerçek müminler ancak öyle kimselerdir ki; Allah’a ve Resulüne bütün kalpleriyle îman etmiş olup, bütün toplumu ilgilendiren meseleleri görüşmek üzere onun yanında bulundukları vakit ondan izin almadıkça ayrılıp gitmezler.” (56)
“Senden izin isteyenler hakikaten Allah’a ve Resulüne gerçekten iman edenlerdir. Öyle ise, bazı işler için senden izin istedikleri zaman, sen de onlardan dilediğin kimselere izin ver ve onlar için Allah’tan af dile. Muhakkak ki Allah gafurdur, rahîmdir.” (62)
“Resulullahın sizi çağırmasını, sizin birbirinizi dâvet etmenizle bir tutmayın. Allah elbette sizden, birbirini siper edinerek sıvışıp gidenleri bilir. Öyleyse Peygamberin emrine aykırı hareket edenler başlarına dünyada bir belâ gelmesinden yahut âhirette gâyet acı bir azap gelmesinden korkup çekinsinler.” (63)
“Dikkat edin! Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. O şu anda içinde bulunduğunuz durumu da pek iyi biliyor. İnsanların Kendi huzuruna götürülecekleri büyük duruşma günü, yapmış oldukları şeyleri tek tek kendilerine bildirip karşılığını verecektir. Allah her şeyi pek iyi bilir.” (64)
Furkan sûresi 20,27, 28 ve 29.âyetlerde de; “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de yemek yer, çarşılarda ihtiyaçlarını temin ederlerdi. Böylece sizi birbirinizle imtihan ediyoruz: bakalım buna sabredecek misiniz, sabredemeyecek misiniz? Rabbin zaten her şeyi görmektedir.” (20)
“O gün zâlim, parmaklarını ısırır “Eyvah!” der, “keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!” (27)
“Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ândan) beni o uzaklaştırdı.” (28)
“Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (29) Buyrulmaktadır.
Vazîfemiz, kâinatları kulları için yaratıp düzene koyan Rabb'imize itaat, silsile-i Nübüvvetin son mührü bulunan Nebîler Sultanı Hz.Muhammed’in (sav) Sünnetini ihyâ, beşeriyet için dünya huzur ve barışına, âhiret saâdetlerine vesîle olmasına katkıda bulunmaktır.
Allah (cc); kullarını, îman ve Kur’an hizmetinde koşturan ehl-i îmanı, altında ezilecek büyük imtihanlara tâbi tutmasın. Âmin.
[Mehmet Ali Şengül] 25.12.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Böyle bir mücâdelede, samîmî ve gayr-i samîmi nice insanlar, kendilerine göre doğru bildikleriyle hareket etmekte ve gûyâ o doğrularıyla yazılı ve sözlü olarak toplumu yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Hayır, hayır! Yalan, iftira ve Müslüman kimlikleriyle halkı yanıltmakta ve aldatmaktadırlar.
Tecrübelerle sâbittir ki, bu insanların büyük çoğunluğu evde hanımı ve çocuklarını dahi idâre edememekte, o mâsumlara bile zulüm etmektedirler. Onları omuzundan silkip atmakta ve kendi zevki ve saltanâtı içinde boğulup gitmektedirler. Ama farkında değiller veya hırs ve inatlarının esîri ve kölesi durumundadırlar.
Hz.Üstad, ‘Cennet ucuz değil, Cehennem de lüzumsuz değildir’ buyurarak; sabır, sebat ve gayretle imtihanların atlatılmaya çalışılmasını tavsiye etmiştir.
Cenâb-ı Hak İsrâ suresi 76.âyette; “Onlar yurdundan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar. O takdirde kendileri de senden sonra pek az kalır, sonra da yok olur giderler.”
Aynı sûrede 81 ve 84.âyetlerde de; “Sen Bizim nizâmımızda aslâ bir değişiklik bulamazsın! De ki: “Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Çünkü bâtıl, yok olmaya mahkûmdur.”
“De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isâbetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.”
Kehf sûresi 7.âyette; “Biz, dünyada bulunan her şeyi ona bir zînet kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak istedik.”
Yine Kehf sûresi 103 ve 104.âyetlerde de; “De ki: “İşleri yönünden âhirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını bildireyim mi?
“Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları işlerin karşılıkları hep boşa gidecektir. Halbuki kendilerinin güzel güzel işler yaptıklarını sanırlar.”
Ve Muhammed sûresi 22.âyette de; “Demek ki ey münâfıklar! Siz işbaşına geçecek olursanız, ülkede fesat çıkaracak, nizamı bozacak, akrabalık bağlarını parçalayacaksınız! (Allah’a verdiği söze bile sâdık kalmayan kimsenin, böylesi hakları gözetmesi de beklenemez).” Buyurmaktadır.
Rabbimiz Nur sûresinde de:
“Kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’ı tazim edip O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte ebedî başarı ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır.” (52)
“Senin kendilerine emretmen halinde hicret etmeye veya savaşa çıkacaklarına dair var güçleriyle yemin billah ettiler.
De ki: “Yemine ne hacet! Yemin etmeyin, sizden istenen makul bir itaattır. Elbette Allah yaptığınız ve yapacağınız her şeyi bilir” (53)
“De ki: “Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin.
Eğer sırtınızı dönerseniz bilin ki Peygamber kendi görevinden, siz de kendi yükümlülüğünüzden sorumlu olursunuz. Ama ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Yoksa, peygamberin görevi, açıkça tebliğ etmekten başka bir şey değildir.” (54)
“Allah içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki:
“Daha önce müminleri dünyada hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak, kendileri için beğenip seçtiği İslâm dinini tatbik etme gücü verecek ve yaşadıkları korkulu dönemin arkasından, kendilerini tam bir güvene erdirecektir.”
Çünkü onlar, yalnız Bana ibâdet edip hiçbir şeyi Bana şerik yapmazlar. Artık bundan sonra kim küfrana saparsa, işte onlar yoldan çıkıp Allah’a karşı gelmiş olurlar.” (55)
“Öyleyse ey müminler, siz namazı hakkıyla îfâ etmeye devam edin, zekâtı verin, Peygambere itaat edin ki merhamete mazhar olasınız. Gerçek müminler ancak öyle kimselerdir ki; Allah’a ve Resulüne bütün kalpleriyle îman etmiş olup, bütün toplumu ilgilendiren meseleleri görüşmek üzere onun yanında bulundukları vakit ondan izin almadıkça ayrılıp gitmezler.” (56)
“Senden izin isteyenler hakikaten Allah’a ve Resulüne gerçekten iman edenlerdir. Öyle ise, bazı işler için senden izin istedikleri zaman, sen de onlardan dilediğin kimselere izin ver ve onlar için Allah’tan af dile. Muhakkak ki Allah gafurdur, rahîmdir.” (62)
“Resulullahın sizi çağırmasını, sizin birbirinizi dâvet etmenizle bir tutmayın. Allah elbette sizden, birbirini siper edinerek sıvışıp gidenleri bilir. Öyleyse Peygamberin emrine aykırı hareket edenler başlarına dünyada bir belâ gelmesinden yahut âhirette gâyet acı bir azap gelmesinden korkup çekinsinler.” (63)
“Dikkat edin! Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. O şu anda içinde bulunduğunuz durumu da pek iyi biliyor. İnsanların Kendi huzuruna götürülecekleri büyük duruşma günü, yapmış oldukları şeyleri tek tek kendilerine bildirip karşılığını verecektir. Allah her şeyi pek iyi bilir.” (64)
Furkan sûresi 20,27, 28 ve 29.âyetlerde de; “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de yemek yer, çarşılarda ihtiyaçlarını temin ederlerdi. Böylece sizi birbirinizle imtihan ediyoruz: bakalım buna sabredecek misiniz, sabredemeyecek misiniz? Rabbin zaten her şeyi görmektedir.” (20)
“O gün zâlim, parmaklarını ısırır “Eyvah!” der, “keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!” (27)
“Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ândan) beni o uzaklaştırdı.” (28)
“Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (29) Buyrulmaktadır.
Vazîfemiz, kâinatları kulları için yaratıp düzene koyan Rabb'imize itaat, silsile-i Nübüvvetin son mührü bulunan Nebîler Sultanı Hz.Muhammed’in (sav) Sünnetini ihyâ, beşeriyet için dünya huzur ve barışına, âhiret saâdetlerine vesîle olmasına katkıda bulunmaktır.
Allah (cc); kullarını, îman ve Kur’an hizmetinde koşturan ehl-i îmanı, altında ezilecek büyük imtihanlara tâbi tutmasın. Âmin.
[Mehmet Ali Şengül] 25.12.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Asr-ı Saadet’ten Günümüze Hizmet Yolu [Fikret Kaplan]
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanları içerisinde ‘İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi.)’ ‘Arkadaşlarım!’ dediği o güzide ashabı, garip olarak O’nun (sav) davasına sahip çıktılar. Bütün bir hayat boyu başlarını saran sevdalarıyla buhurdanlık gibi tütüp durdular. Canlarını, mallarını, her şeylerini feda ettiler. İşkencelere maruz kaldılar; evlerini, yurtlarını terk ettiler. Hep keder gördüler, dert yaşadılar. Ama ne hallerinden şikayet ettiler ne de kimseye dert yandılar.. İslâm dinini omuzlarında yükselttiler ve dünya onlara gülmeden çekip gittiler. Fakat, Yüce Allah’ın şu iltifatına mazhar oldular:
‘İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!’ (Tevbe, 9/100)
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah tarafından övülen o garip arkadaşlarından birisi Abdullah Bin Cahş’tı. Kureyş’in eza ve cefasından kurtulmak için Medine’ye hicret edenlerin ikincisiydi.
Abdullah (ra) gönül verdiği mukaddes vazifenin sorumluluğunu yerine getirememekten çok korkuyordu. Bu şuurla hep teyakkuzda yaşamış ve Uhud harbinde gösterdiği kahramanlıkla dillere destan olmuştu. O gün Sad Bin Ebi Vakkas (ra) ile aralarında şöyle bir konuşma geçmişti. Sa’d (ra) bu konuşmayı şöyle nakleder:
“Uhud günü çarpışmaların çok şiddetlendiği bir andı. Abdullah İbni Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu, beni bir kayanın dibine çekti:
“Şimdi burada sen dua et, ben amin diyeyim. Ben dua edeyim, sen amin de…'” dedi. Ben de peki dedim. Ben şöyle dua ettim:
“Allah’ım! benim karşıma çok kuvvetli, çetin birini çıkar. Onunla kıyasıya çarpışayım, onu öldüreyim ve gazi olarak geri döneyim.” dedim. O da ‘Amin!’ dedi. Sonra kendisi dua etmeye başladı ve şöyle yalvardı:
“Allah’ım! beni güçlü kuvvetli, iyi vuruşan biriyle karşılaştır. Senin yolunda onunla kıyasıya vuruşayım ve onu öldüreyim. Sonra birisi beni şehit etsin, burnumu kulağımı kessin. Kanlar içinde senin huzuruna varayım. Sana kavuştuğumda Sen bana:
“Abdullah! burnunu, kulaklarını ne yaptın” diye sorasın. Ben de Ya Rabbi ben onlarla çok kusur işledim. Senin huzuruna getirmeye utandım. Senin ve Peygamberinin yolunda onlar kesildi. Toza toprağa bulanarak huzuruna geldim, diyeyim!” dedi.
Böyle bir duayı kendisi istediği ve önceden söz verdiğim için ben de ‘Amin!’ dedim. Daha sonra kılıçlarımızı çektik, savaşa devam ettik. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk. O yiğitçe çarpışarak düşman safları arasına daldı. Şehidlik özlemiyle hamle üstüne hamle yaptı. O kadar kahramanca çarpıştı ki, bir ara kılıcı kırıldı. Sevgili Peygamberimiz onu gördü ve hemen bir hurma dalı uzattı. Böylece savaşa devam etmesini istedi. O yiğit kahramanın elinde bu dal bir kılıç oldu, onunla vuruştu. Fakat kendisi de sayısız oklara maruz kaldı ve şehadet şerbetini içti. Müşrikler onun cesedine hücum etti. Burnunu ve kulağını kesti. O, isteğine kavuşmuştu. Sevgili Peygamberimiz onu gözyaşları arasında “Şehidlerin Efendisi” Hazreti Hamza (r.a.) ile birlikte aynı yere defnetti.”
‘Mü’minler içinde öyle yiğitler var ki, Allah’a verdikleri söze daima bağlı kalmışlardır. Onlardan kimi, sözünün gereğini yerine getirdi (şehit oldu), kimisi de sırasını beklemektedir. Asla verdikleri sözden dönmedi ve duruşlarını değiştirmediler.’ (Ahzab, 23)
Abdullah Bin Cahş, 42 yaşında duası kabul olmuş olarak kavuşmuştu Rabb’e.
Ve bir gün, İslâm başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşamaya başladı. Yıkılmadık, dökülmedik bir tarafı kalmamıştı. Asırlardan beri surları yıkılmış, duvarları sökülmüş, taşları sağa-sola saçılmış, kapıları kırılmış, çeşit çeşit delikler açılmış bir kaleye dönmüştü İslâm. Onun için Üstad Hazretleri, “Asırlardan beri, delik deşik olmuş bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” diyordu.
Bu sefer, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşlerim!” diye müjdelediği ahirzaman garipleri davayı omuzlamışlardı. Bozguncuların, süfyan ve fesat şebekesinin tahribatına karşı onlar, tamir yolunu tutup can siperane mücadele verdiler. İnsanlık davası uğrunda ortaya atıldılar, mukaddes bir hizmet başlattılar. Bu temel dinamikleri Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) alınmış, Sema’dan gelmiş ve meleklerle te’yid edilmiş Hizmet yoluydu.
Bu yola baş koyan pek çok insan gibi Mehmet Özyurt da bu asırda adeta Abdullah Bin Cahş’ın izdüşümü olarak kendini bu hizmetlere adamış bir garipti. 11 Şubat 1983'te bir arkadaşının evinde bulunduğu sırada asılsız bir iddia ile tutuklanıp 28 gün cezaevinde ağır işkencelere maruz kalmıştı.
Eşi Şükriye Hanım, onun hapiste ne kadar büyük zulümlere maruz kaldığını şu sözlerle özetliyordu:
"Çıktığında ayaklarını kimseye göstermiyordu."
Hapishane arkadaşı Sami Çizginer, o günleri şöyle anlatıyor:
"Medrese-i Yusufiye'de beraberdik. Orada bizden daha çok sıkıntı çekti. Ayrı ayrı hücrelerde kaldık. Bir seferinde koridorda karşılaşınca, ona 'Burada bulunmamızı nasıl değerlendiriyorsunuz?' diye sordum. Bana, 'Burada çekilen ıstıraplar, ebedi âlemde gül bahçesine dönecek. Burada ne kadar sıkıntı çekersek, çekelim. Biz ebedi âlemde gül bahçelerine talibiz. Hiç merak etme.' dedi."
Kendisiyle beraber hapse giren arkadaşlarından Ahmet Ersöz ise şöyle diyor: Mehmet Hoca'yla 1983 yılında 28 gün hücrede kaldık. Sonra birkaç arkadaşı ve Mehmet Hoca'yı suçsuz gördüklerinden bıraktılar. Beni daha sonra bıraktılar. Mehmet Hoca hep söylüyordu, ‘Seni orada, içeride bırakmayı bir türlü içime sindiremiyorum. Çıkmasaydım da içeride kalsaydım...’ Tevkif edildi, tahkir gördü, türlü ithamlara maruz kaldı. Bir şaki gibi takip edildiği günler oldu. Ama o "İman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam bütün kainata meydan okuyabilir" hakikatini kavramış olarak yaşadı ve geriye dönüş, tökezleme, tereddüt manalarına gelebilecek her türlü eylemden uzak durdu.
Serbest bırakıldıktan bir müddet sonra 11 Nisan 1983 günü memuriyetine son verildi. O, "Bunda da bir hayır var" diyerek, iman hizmetlerini devam ettirmek amacıyla Diyarbakır'a taşındı. Kenar mahallelerin birinde hırpani bir ev tuttu. Eşyaları azdı. Eşi Şükriye Hanım'ın bileziklerini satarak geldikleri Diyarbakır'da, kıt kanaat geçiniyorlardı. Sokak sokak dolaştı. Neredeyse selam vermediği adam kalmadı. Talebeler için ev aradığında bulamıyordu. Karar verdi, bir gece ansızın kendi evini birkaç mahalle ilerisinde bir gecekonduya taşıdı. Eşyaların yarısını da o eski evde bırakarak oraya öğrencileri yerleştirdi. İlk ev böyle vücuda geldi. Aynı yöntemle ikincisi, üçüncüsü oluştu.
Mehmet Özyurt, kendisine teklif edilen yardımları kabul etmiyordu. Eşi bu durumu şöyle açıklıyor:
"Diyarbakır'a gittikten sonra evimize bir yıl meyve girmedi. Bir tanıdık evimize meyve getirince Mehmet Hoca ona, 'Neden getirdin. Bir yıldır eve meyve almıyorduk. Alışmışlardı. Şimdi tekrar isteyecekler.' dedi."
Yılları hizmet aşkıyla geçen bu insan hiç durmadan sürekli koşturdu. Çünkü omuzlarında farzlar üstü farz bir iş olduğunu iyi bilmekteydi.
Mehmet Özyurt, son günlerinde farklı yerlere ziyaretler yapar. Tekrar Diyarbakır'a döner, dinlenmeden bu kez Van'a gider. Döndüğünde yorgun ve halsizdir.
Fazla vakit geçirmeden Urfa'ya gitmek için hazırlanmaya başlar. Evden çıkarken eşine şunları söyler: "Öleceğime hiç üzülmüyorum. Sana üzülüyorum. Arkanda bakanınız yok. Beş çocukla, ne yaparsın?"
Eşi Şükriye Hanım, bu konuşmalara bir anlam veremez o sırada:
"Çocuklarını öptü, ayakkabısını giydi. İçeriye bakıyordu. 'Ne oldu' dedim, 'Bir şey yok' dedi. Bir basamak indi. Döndü, baktı. 'Ne oldu, bir şey mi unuttun' dedim. 'Hayır' dedi. Gözleri ıslaktı. İnerken ben kapıyı kapattım, içimde büyük bir sıkıntı vardı. Geri açtım kapıyı, gitmemiş. Orada duruyordu. 'Bir şey mi var' dedim. 'Yok' dedi. Yüzüme dikkatlice baktı. 'Allah'a ısmarladık' dedi, koşar adımlarla indi. Kapıyı kapattım, hemen balkona koştum. Balkonumuz müsaitti. Aşağıya baktım gitmiş, göremedim. Onu son görüşümdü."
Mehmet Özyurt Hoca ve arkadaşları Gaziantep ve Urfa'da bazı eğitim müesseselerinin açılışı dolayısıyla bu illerimize giderler. 17 Eylül Cumartesi akşamı Urfa'da Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Memduh Hoca'yla birliktedirler. Sohbette, günümüzde, günahların insanı her taraftan sardığından, ihlas ve takva üzere bir yaşayışın olmadığından dert yanılır. Bayram Acar, "Bana kalırsa şehit olmaktan başka bir şey temizlemez bizi." der. "Savaş yok, bir şey yok. Nasıl şehit olacağız ki?" diye sorunca, Mehmet Hoca şu cevabı verir:
- Ancak yanar kül olursak cennete gireriz.
Bu bir duaydı. Abdullah Bin Cahş gibi Rabbe sunduğu bir dilekçe.
Sabah üç arabayla Gaziantep'e doğru yola çıkılır. Urfa'yı 14 km geçildikten sonra Mehmet Hoca önde giden arabasını durdurur. Yorgun olduğunu söyleyerek ortadaki araca geçer. Kısa bir süre sonra içinde Mehmet Özyurt Hoca'nın da olduğu araba bir tankerle çarpışır. Abdullah Bin Cahş gibi arzu ettiği şekilde 43 yaşında göçer bu diyardan. Kopup vücudundan ayrılan sağ kolu dışında bedeni yanar kül olur. Şehadet için kaldırdığı sağ elinin işaret parmağı öylece kalakalmıştır. Yanan araçta Mehmet Hoca ile birlikte Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Halil İbrahim Çelik hayatını kaybeder.
Yaşadığımız şu hizmet diyarından Mehmet Özyurt da asrın yiğit bir garibi olarak geldi geçti. Emaneti yüklendi, ihlasla sahip çıktı, hizmet bayrağını hayatı boyunca yere düşürmedi. Ve o bayrak bugün hizmet erlerinin omuzlarında her tarafta dalgalanıyor Allah’ın izin ve inayetiyle.
Onlar tertemiz nesillerin, tertemiz beyanları içinde yâd-ı cemîl oldular.. İhlaslı hizmet erleri iyilikleriyle hep yâd edilecekler, hep yâd-ı cemîl olacaklar. Kötüler kötülükleriyle, zalimler zulümleriyle, yalancılar yalancılıklarıyla, müfteriler iftiralarıyla, zift medyası da kendi ziftleriyle yâd edilecekler.
Bugün hizmet gönüllülerine düşen şey kendilerine kadar ulaşan bu hizmet yolunda ihlasla, Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek yürümeleridir.
Bediüzzazaman bakın ne diyor:
‘Madem bu müthiş zamanda, dehşetli düşmanlar, şiddetli baskılar, hücum eden bid’atlar ve sapkınlıklar karşısında bizler çok az, zayıf, fakir ve kuvvetsiz olmamıza rağmen, gayet ağır, büyük, mukaddes ve bütün insanlıkla alakalı olan imana ve Kur’an’a hizmet vazifesi Allah’ın ihsanı ile omzumuza konulmuştur. Elbette bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya herkesten daha çok mecburuz ve bununla vazifeliyiz. İhlasın sırrını kalbimize yerleştirmeye son derecede muhtacız.
Yoksa hem şimdiye kadar yaptığımız kudsi hizmet kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli şekilde sorumlu oluruz’
[Fikret Kaplan] 25.12.2018 [Samanyolu Haber]
‘İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!’ (Tevbe, 9/100)
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah tarafından övülen o garip arkadaşlarından birisi Abdullah Bin Cahş’tı. Kureyş’in eza ve cefasından kurtulmak için Medine’ye hicret edenlerin ikincisiydi.
Abdullah (ra) gönül verdiği mukaddes vazifenin sorumluluğunu yerine getirememekten çok korkuyordu. Bu şuurla hep teyakkuzda yaşamış ve Uhud harbinde gösterdiği kahramanlıkla dillere destan olmuştu. O gün Sad Bin Ebi Vakkas (ra) ile aralarında şöyle bir konuşma geçmişti. Sa’d (ra) bu konuşmayı şöyle nakleder:
“Uhud günü çarpışmaların çok şiddetlendiği bir andı. Abdullah İbni Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu, beni bir kayanın dibine çekti:
“Şimdi burada sen dua et, ben amin diyeyim. Ben dua edeyim, sen amin de…'” dedi. Ben de peki dedim. Ben şöyle dua ettim:
“Allah’ım! benim karşıma çok kuvvetli, çetin birini çıkar. Onunla kıyasıya çarpışayım, onu öldüreyim ve gazi olarak geri döneyim.” dedim. O da ‘Amin!’ dedi. Sonra kendisi dua etmeye başladı ve şöyle yalvardı:
“Allah’ım! beni güçlü kuvvetli, iyi vuruşan biriyle karşılaştır. Senin yolunda onunla kıyasıya vuruşayım ve onu öldüreyim. Sonra birisi beni şehit etsin, burnumu kulağımı kessin. Kanlar içinde senin huzuruna varayım. Sana kavuştuğumda Sen bana:
“Abdullah! burnunu, kulaklarını ne yaptın” diye sorasın. Ben de Ya Rabbi ben onlarla çok kusur işledim. Senin huzuruna getirmeye utandım. Senin ve Peygamberinin yolunda onlar kesildi. Toza toprağa bulanarak huzuruna geldim, diyeyim!” dedi.
Böyle bir duayı kendisi istediği ve önceden söz verdiğim için ben de ‘Amin!’ dedim. Daha sonra kılıçlarımızı çektik, savaşa devam ettik. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk. O yiğitçe çarpışarak düşman safları arasına daldı. Şehidlik özlemiyle hamle üstüne hamle yaptı. O kadar kahramanca çarpıştı ki, bir ara kılıcı kırıldı. Sevgili Peygamberimiz onu gördü ve hemen bir hurma dalı uzattı. Böylece savaşa devam etmesini istedi. O yiğit kahramanın elinde bu dal bir kılıç oldu, onunla vuruştu. Fakat kendisi de sayısız oklara maruz kaldı ve şehadet şerbetini içti. Müşrikler onun cesedine hücum etti. Burnunu ve kulağını kesti. O, isteğine kavuşmuştu. Sevgili Peygamberimiz onu gözyaşları arasında “Şehidlerin Efendisi” Hazreti Hamza (r.a.) ile birlikte aynı yere defnetti.”
‘Mü’minler içinde öyle yiğitler var ki, Allah’a verdikleri söze daima bağlı kalmışlardır. Onlardan kimi, sözünün gereğini yerine getirdi (şehit oldu), kimisi de sırasını beklemektedir. Asla verdikleri sözden dönmedi ve duruşlarını değiştirmediler.’ (Ahzab, 23)
Abdullah Bin Cahş, 42 yaşında duası kabul olmuş olarak kavuşmuştu Rabb’e.
Ve bir gün, İslâm başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşamaya başladı. Yıkılmadık, dökülmedik bir tarafı kalmamıştı. Asırlardan beri surları yıkılmış, duvarları sökülmüş, taşları sağa-sola saçılmış, kapıları kırılmış, çeşit çeşit delikler açılmış bir kaleye dönmüştü İslâm. Onun için Üstad Hazretleri, “Asırlardan beri, delik deşik olmuş bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” diyordu.
Bu sefer, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kardeşlerim!” diye müjdelediği ahirzaman garipleri davayı omuzlamışlardı. Bozguncuların, süfyan ve fesat şebekesinin tahribatına karşı onlar, tamir yolunu tutup can siperane mücadele verdiler. İnsanlık davası uğrunda ortaya atıldılar, mukaddes bir hizmet başlattılar. Bu temel dinamikleri Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) alınmış, Sema’dan gelmiş ve meleklerle te’yid edilmiş Hizmet yoluydu.
Bu yola baş koyan pek çok insan gibi Mehmet Özyurt da bu asırda adeta Abdullah Bin Cahş’ın izdüşümü olarak kendini bu hizmetlere adamış bir garipti. 11 Şubat 1983'te bir arkadaşının evinde bulunduğu sırada asılsız bir iddia ile tutuklanıp 28 gün cezaevinde ağır işkencelere maruz kalmıştı.
Eşi Şükriye Hanım, onun hapiste ne kadar büyük zulümlere maruz kaldığını şu sözlerle özetliyordu:
"Çıktığında ayaklarını kimseye göstermiyordu."
Hapishane arkadaşı Sami Çizginer, o günleri şöyle anlatıyor:
"Medrese-i Yusufiye'de beraberdik. Orada bizden daha çok sıkıntı çekti. Ayrı ayrı hücrelerde kaldık. Bir seferinde koridorda karşılaşınca, ona 'Burada bulunmamızı nasıl değerlendiriyorsunuz?' diye sordum. Bana, 'Burada çekilen ıstıraplar, ebedi âlemde gül bahçesine dönecek. Burada ne kadar sıkıntı çekersek, çekelim. Biz ebedi âlemde gül bahçelerine talibiz. Hiç merak etme.' dedi."
Kendisiyle beraber hapse giren arkadaşlarından Ahmet Ersöz ise şöyle diyor: Mehmet Hoca'yla 1983 yılında 28 gün hücrede kaldık. Sonra birkaç arkadaşı ve Mehmet Hoca'yı suçsuz gördüklerinden bıraktılar. Beni daha sonra bıraktılar. Mehmet Hoca hep söylüyordu, ‘Seni orada, içeride bırakmayı bir türlü içime sindiremiyorum. Çıkmasaydım da içeride kalsaydım...’ Tevkif edildi, tahkir gördü, türlü ithamlara maruz kaldı. Bir şaki gibi takip edildiği günler oldu. Ama o "İman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam bütün kainata meydan okuyabilir" hakikatini kavramış olarak yaşadı ve geriye dönüş, tökezleme, tereddüt manalarına gelebilecek her türlü eylemden uzak durdu.
Serbest bırakıldıktan bir müddet sonra 11 Nisan 1983 günü memuriyetine son verildi. O, "Bunda da bir hayır var" diyerek, iman hizmetlerini devam ettirmek amacıyla Diyarbakır'a taşındı. Kenar mahallelerin birinde hırpani bir ev tuttu. Eşyaları azdı. Eşi Şükriye Hanım'ın bileziklerini satarak geldikleri Diyarbakır'da, kıt kanaat geçiniyorlardı. Sokak sokak dolaştı. Neredeyse selam vermediği adam kalmadı. Talebeler için ev aradığında bulamıyordu. Karar verdi, bir gece ansızın kendi evini birkaç mahalle ilerisinde bir gecekonduya taşıdı. Eşyaların yarısını da o eski evde bırakarak oraya öğrencileri yerleştirdi. İlk ev böyle vücuda geldi. Aynı yöntemle ikincisi, üçüncüsü oluştu.
Mehmet Özyurt, kendisine teklif edilen yardımları kabul etmiyordu. Eşi bu durumu şöyle açıklıyor:
"Diyarbakır'a gittikten sonra evimize bir yıl meyve girmedi. Bir tanıdık evimize meyve getirince Mehmet Hoca ona, 'Neden getirdin. Bir yıldır eve meyve almıyorduk. Alışmışlardı. Şimdi tekrar isteyecekler.' dedi."
Yılları hizmet aşkıyla geçen bu insan hiç durmadan sürekli koşturdu. Çünkü omuzlarında farzlar üstü farz bir iş olduğunu iyi bilmekteydi.
Mehmet Özyurt, son günlerinde farklı yerlere ziyaretler yapar. Tekrar Diyarbakır'a döner, dinlenmeden bu kez Van'a gider. Döndüğünde yorgun ve halsizdir.
Fazla vakit geçirmeden Urfa'ya gitmek için hazırlanmaya başlar. Evden çıkarken eşine şunları söyler: "Öleceğime hiç üzülmüyorum. Sana üzülüyorum. Arkanda bakanınız yok. Beş çocukla, ne yaparsın?"
Eşi Şükriye Hanım, bu konuşmalara bir anlam veremez o sırada:
"Çocuklarını öptü, ayakkabısını giydi. İçeriye bakıyordu. 'Ne oldu' dedim, 'Bir şey yok' dedi. Bir basamak indi. Döndü, baktı. 'Ne oldu, bir şey mi unuttun' dedim. 'Hayır' dedi. Gözleri ıslaktı. İnerken ben kapıyı kapattım, içimde büyük bir sıkıntı vardı. Geri açtım kapıyı, gitmemiş. Orada duruyordu. 'Bir şey mi var' dedim. 'Yok' dedi. Yüzüme dikkatlice baktı. 'Allah'a ısmarladık' dedi, koşar adımlarla indi. Kapıyı kapattım, hemen balkona koştum. Balkonumuz müsaitti. Aşağıya baktım gitmiş, göremedim. Onu son görüşümdü."
Mehmet Özyurt Hoca ve arkadaşları Gaziantep ve Urfa'da bazı eğitim müesseselerinin açılışı dolayısıyla bu illerimize giderler. 17 Eylül Cumartesi akşamı Urfa'da Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Memduh Hoca'yla birliktedirler. Sohbette, günümüzde, günahların insanı her taraftan sardığından, ihlas ve takva üzere bir yaşayışın olmadığından dert yanılır. Bayram Acar, "Bana kalırsa şehit olmaktan başka bir şey temizlemez bizi." der. "Savaş yok, bir şey yok. Nasıl şehit olacağız ki?" diye sorunca, Mehmet Hoca şu cevabı verir:
- Ancak yanar kül olursak cennete gireriz.
Bu bir duaydı. Abdullah Bin Cahş gibi Rabbe sunduğu bir dilekçe.
Sabah üç arabayla Gaziantep'e doğru yola çıkılır. Urfa'yı 14 km geçildikten sonra Mehmet Hoca önde giden arabasını durdurur. Yorgun olduğunu söyleyerek ortadaki araca geçer. Kısa bir süre sonra içinde Mehmet Özyurt Hoca'nın da olduğu araba bir tankerle çarpışır. Abdullah Bin Cahş gibi arzu ettiği şekilde 43 yaşında göçer bu diyardan. Kopup vücudundan ayrılan sağ kolu dışında bedeni yanar kül olur. Şehadet için kaldırdığı sağ elinin işaret parmağı öylece kalakalmıştır. Yanan araçta Mehmet Hoca ile birlikte Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Halil İbrahim Çelik hayatını kaybeder.
Yaşadığımız şu hizmet diyarından Mehmet Özyurt da asrın yiğit bir garibi olarak geldi geçti. Emaneti yüklendi, ihlasla sahip çıktı, hizmet bayrağını hayatı boyunca yere düşürmedi. Ve o bayrak bugün hizmet erlerinin omuzlarında her tarafta dalgalanıyor Allah’ın izin ve inayetiyle.
Onlar tertemiz nesillerin, tertemiz beyanları içinde yâd-ı cemîl oldular.. İhlaslı hizmet erleri iyilikleriyle hep yâd edilecekler, hep yâd-ı cemîl olacaklar. Kötüler kötülükleriyle, zalimler zulümleriyle, yalancılar yalancılıklarıyla, müfteriler iftiralarıyla, zift medyası da kendi ziftleriyle yâd edilecekler.
Bugün hizmet gönüllülerine düşen şey kendilerine kadar ulaşan bu hizmet yolunda ihlasla, Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek yürümeleridir.
Bediüzzazaman bakın ne diyor:
‘Madem bu müthiş zamanda, dehşetli düşmanlar, şiddetli baskılar, hücum eden bid’atlar ve sapkınlıklar karşısında bizler çok az, zayıf, fakir ve kuvvetsiz olmamıza rağmen, gayet ağır, büyük, mukaddes ve bütün insanlıkla alakalı olan imana ve Kur’an’a hizmet vazifesi Allah’ın ihsanı ile omzumuza konulmuştur. Elbette bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya herkesten daha çok mecburuz ve bununla vazifeliyiz. İhlasın sırrını kalbimize yerleştirmeye son derecede muhtacız.
Yoksa hem şimdiye kadar yaptığımız kudsi hizmet kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli şekilde sorumlu oluruz’
[Fikret Kaplan] 25.12.2018 [Samanyolu Haber]
Oda Tv’deki ‘o’ yazının kodlarını çözdü:”Komutanından erine, Ergenekon 15 Temmuz’a günler öncesinden hazırdı”
Oda TV yazarı ve eski asker Mustafa Önsel’in köşesinde İzmir’de ’15 Temmuz gecesi darbeyi bir er önledi’ iddiasıyla yazdığı köşe yazısına sosyal medyada ‘Sürgün Binbaşı’ ismiyle yazılar yazan askerden cevap geldi. Sürgün Binbaşı, Bolyoz Davası’ndan da hüküm yiyen Mustafa Önsel’in bu yazısıyla Ergenekon’un 15 Temmuz gecesi bütün birimleriyle nasıl deşifre olduğunu gösterdiğine dikkat çekti.
Sürgün Binbaşı, “Bu çerçevede, @mustafaonsel’in Er Emre Ev’i kahramanlaştırmaya çalıştırdığı yazısı üzerinden Ergenekon bağlantılarını ve Ergenekon’un 15 Temmuz’daki rolünü anlamaya çalışalım.” dedi. Yazıda geçen Bornova Komando Tugay Komutanı Semih Okyar ile habercisi er Emre Ev arasındaki sıradışı ilişkinin de Ergenekon yapılanmasına bir örneği olduğunu söyleyen Sürgün Binbaşı, “Kurulan “kumpas”tan haberi olmayanların ne olduğunu anlamaya çalıştığı 15 Temmuz’da, yaşanacaklara zihinsel olarak önceden hazırlıklı olmayan ve ne yapacağı kendisine tek tek izah edilmemiş bir erin bir kışlayı bu kadar kısa sürede organize etmesi mümkün müdür @mustafaonsel?” diye sordu.
Tugay Komutanı Okyar’ın tüm Ergenekoncu’lar gibi 15 Temmuz sabahı kısa süreliğine izne ayrıldığını ve yerine vekil bıraktığını anlatan Sürgün Binbaşı, “Eski bir asker olarak bilirsin ki hiçbir tugay komutanı hele kısa süreli bir izin için Cuma sabahından izne çıkmaz değil mi @mustafaonsel?” diye sordu.
İşte o twitler;
1. @mustafaonsel’e sorulacak o kadar çok soru var ki…
https://odatv.com/hulusi-akara-sorulacak-oyle-cok-soru-var-ki…-23121844.html …
NOT: Bu flood Hulusi Akar ile ilgili değildir.
2. Tekrar hatırlatmakta fayda var; 15 Temmuz tarifi imkansız acıların yaşanmasına neden olan bir hadisedir ancak önemli sonuçları da olmuştur.
Bunlardan en önemlisi şüphesiz Ergenekon denen yapının tüm birimleri ile kendini pervasızca deşifre etmesidir.
3. Bu çerçevede, @mustafaonsel’in Er Emre Ev’i kahramanlaştırmaya çalıştırdığı yazısı üzerinden Ergenekon bağlantılarını ve Ergenekon’un 15 Temmuz’daki rolünü anlamaya çalışalım.
4. Haberde geçen Semih Okyar ile habercisi Er Emre Ev arasındaki sıradışı ilişki de Ergenekon yapılanmasına bir örnektir.
5. Kurulan “kumpas”tan haberi olmayanların ne olduğunu anlamaya çalıştığı 15 Temmuz’da, yaşanacaklara zihinsel olarak önceden hazırlıklı olmayan ve ne yapacağı kendisine tek tek izah edilmemiş bir erin bir kışlayı bu kadar kısa sürede organize etmesi mümkün müdür @mustafaonsel?
6. O zaman soruyorum @mustafaonsel:
Albay Semih Okyar böyle bir hengâmede habercisi Emre Ev’in “darbeci”lerle birlikte olmadığından ve söylediklerini harfiyen yerine getireceğinden nasıl bu kadar emin olabilmiştir?
Er Emre Ev’in kimlerden referansı vardır?
7. Subaylar bile kışlalara cep telefonu sokamazken er Emre Er’in kışla içinde cep telefonu mu vardı?
Ve koğuşunda yatarken cep telefonu hemen başucunda mı duruyordu yoksa yaşanacaklardan haberi vardı da komutanından gelecek telefonu mu bekliyordu?
8. Daha kimsenin ne olup bittiğini anlayamadığı ve darbe olduğundan emin olmadığı bir anda Albay Semih Okyar hemen nasıl anlamıştı “hainlerin darbe yaptığını” hem de izin için şehir dışına çıkmış ve kışlada olup bitenden haberi yokken?
9. Ve en önemlisi, bu nasıl bir “tesadüftür” ki tüm Ergenekoncu tayfa gibi Albay Semih Okyar da 15 Temmuz sabahı kısa süreliğine izne ayrılmış ve yerine vekil bırakmıştı?
10. Eski bir asker olarak bilirsin ki hiçbir tugay komutanı hele kısa süreli bir izin için Cuma sabahından izne çıkmaz değil mi @mustafaonsel?
11. Ferasetli er Emre Ev, cep telefonunu bildiği rütbelilere ulaşıp “hainler”in isteklerine uymamaları için onları ikaz ederken, konuştuklarından herhangi birinin de darbeci olabileceğinden ve görüşmeden kışladaki diğer darbecileri haberdar edeceğinden hiç mi endişe duymamıştır?
12. Yoksa aradığı kişiler önceden kendisine bildirildiği ve örgütsel bağlantılarından dolayı kesinlikle şüphe edilmeyecek isimler olduğu için mi hiç tereddüt yaşamamıştır er Emre Ev?
13. Ve yine en güvendiği personele tek tek telefon eden Albay Semih Okyar kime güveneceğini nereden ve nasıl bilebilmiştir?
Yoksa kime güvenilip güvenilmeyeceği, 15 Temmuz’dan önce senin de içinde bulunduğun ekibin yaptığı fişleme listelerine mi dayanmaktadır @mustafaonsel?
14. Albay Semih Okyar’ın o akşam tavsiye aldığı arkadaşı kimdi, kimler kimlerle nasıl bir irtibat içerisindeydi?
Genel resmi gören birileri kendi ekibini nasıl hareket etmeleri konusunda yönlendiriyor muydu 15 Temmuz’da?
15. Komutan sorumluluğu olan bir askerin yapması gereken hareket tarzı gidip bir evde saklanmak mıdır Semih Okyar gibi?
16. Ayrıca kahraman olarak lanse ettiğiniz ve bir ilin tugay komutanı olan adamın gidip saklandığı güvenli ev kimin evidir?
17. Her kurmay subayın (özellikle izindeyken) cep telefonunun 24 saat açık ve ulaşılabilir olması çok hassas bir konu iken ve aksi durumda hiçbir mazeret kabul edilemezken bir tugay komutanının “şarjının bitmiş olmasını” nasıl açıklıyorsun @mustafaonsel?
18. Hem tatile giden bir kişinin yanında şarj cihazı yok mudur ki şarja takıp kendi telefonundan devam etmedi görüşmelere?
Yoksa birlikteki tuzağın bozulmaması için önceden kurgulanan senaryonun bir parçası mıydı cep telefonunun kapalı tutulması?
19. Semih Okyar, Bodrum’da tatildeyken o an birlikte bulunan komutanların fotoğraflarını hemen nasıl bulmuş da WhatsApp üzerinden İzmir İl Emniyet Müdür Yardımcısı Çankaya’ya yollamıştır?
20. Yoksa gerekli hazırlıklar zaten önceden yapmış mıydı 15 Temmuz akşamı için?
21. O hengamede İzmir İl Emniyet Müdür Yardımcısı Fatih Çankaya’ya birliğindeki personelin fotoğraflarını gönderecek kadar nasıl güvenebilmiştir Albay Semih Okyar?
Fatih Çankaya da Albay Semih Okyar’ın “darbeci”lerle işbirliği içerisinde olmadığından nasıl emin olabilmiştir?
22. Bu flood’da bahsi geçen
“kendilerine ulaşılamayan üst rütbeli komutanlar”,
“komutanların cep telefonlarının kapalı olması”,
“komutanın emrinin sadece belirli personele iletilmesi”, ++
23. ++”bazı askerlerin birbirlerine olan tereddütsüz güveni”,
“farklı kurumlardan ilgisiz kişilerin irtibatı”
gibi konular, 15/7 gecesi farklı kuvvetlerde ve farklı birliklerde ancak benzer şekilde cereyan etmiş olaylardır ve 15/7’nin planlayıcılarının ayak izleri değil midir?
24. Tüm bunlar Ergenekon denen yapının varlığının ve 15 Temmuz’un senin de içinde bulunduğun bir ekip tarafından tuzak olarak kurgulandığının kanıtı değil midir @mustafaonsel?
[TR724] 25.12.2018
Sürgün Binbaşı, “Bu çerçevede, @mustafaonsel’in Er Emre Ev’i kahramanlaştırmaya çalıştırdığı yazısı üzerinden Ergenekon bağlantılarını ve Ergenekon’un 15 Temmuz’daki rolünü anlamaya çalışalım.” dedi. Yazıda geçen Bornova Komando Tugay Komutanı Semih Okyar ile habercisi er Emre Ev arasındaki sıradışı ilişkinin de Ergenekon yapılanmasına bir örneği olduğunu söyleyen Sürgün Binbaşı, “Kurulan “kumpas”tan haberi olmayanların ne olduğunu anlamaya çalıştığı 15 Temmuz’da, yaşanacaklara zihinsel olarak önceden hazırlıklı olmayan ve ne yapacağı kendisine tek tek izah edilmemiş bir erin bir kışlayı bu kadar kısa sürede organize etmesi mümkün müdür @mustafaonsel?” diye sordu.
Tugay Komutanı Okyar’ın tüm Ergenekoncu’lar gibi 15 Temmuz sabahı kısa süreliğine izne ayrıldığını ve yerine vekil bıraktığını anlatan Sürgün Binbaşı, “Eski bir asker olarak bilirsin ki hiçbir tugay komutanı hele kısa süreli bir izin için Cuma sabahından izne çıkmaz değil mi @mustafaonsel?” diye sordu.
İşte o twitler;
1. @mustafaonsel’e sorulacak o kadar çok soru var ki...https://t.co/9h3or5SV3B— Sürgün Binbaşı (@SurgunBinbasi) 24 Aralık 2018
NOT: Bu flood Hulusi Akar ile ilgili değildir.
1. @mustafaonsel’e sorulacak o kadar çok soru var ki…
https://odatv.com/hulusi-akara-sorulacak-oyle-cok-soru-var-ki…-23121844.html …
NOT: Bu flood Hulusi Akar ile ilgili değildir.
2. Tekrar hatırlatmakta fayda var; 15 Temmuz tarifi imkansız acıların yaşanmasına neden olan bir hadisedir ancak önemli sonuçları da olmuştur.
Bunlardan en önemlisi şüphesiz Ergenekon denen yapının tüm birimleri ile kendini pervasızca deşifre etmesidir.
3. Bu çerçevede, @mustafaonsel’in Er Emre Ev’i kahramanlaştırmaya çalıştırdığı yazısı üzerinden Ergenekon bağlantılarını ve Ergenekon’un 15 Temmuz’daki rolünü anlamaya çalışalım.
4. Haberde geçen Semih Okyar ile habercisi Er Emre Ev arasındaki sıradışı ilişki de Ergenekon yapılanmasına bir örnektir.
5. Kurulan “kumpas”tan haberi olmayanların ne olduğunu anlamaya çalıştığı 15 Temmuz’da, yaşanacaklara zihinsel olarak önceden hazırlıklı olmayan ve ne yapacağı kendisine tek tek izah edilmemiş bir erin bir kışlayı bu kadar kısa sürede organize etmesi mümkün müdür @mustafaonsel?
6. O zaman soruyorum @mustafaonsel:
Albay Semih Okyar böyle bir hengâmede habercisi Emre Ev’in “darbeci”lerle birlikte olmadığından ve söylediklerini harfiyen yerine getireceğinden nasıl bu kadar emin olabilmiştir?
Er Emre Ev’in kimlerden referansı vardır?
7. Subaylar bile kışlalara cep telefonu sokamazken er Emre Er’in kışla içinde cep telefonu mu vardı?
Ve koğuşunda yatarken cep telefonu hemen başucunda mı duruyordu yoksa yaşanacaklardan haberi vardı da komutanından gelecek telefonu mu bekliyordu?
8. Daha kimsenin ne olup bittiğini anlayamadığı ve darbe olduğundan emin olmadığı bir anda Albay Semih Okyar hemen nasıl anlamıştı “hainlerin darbe yaptığını” hem de izin için şehir dışına çıkmış ve kışlada olup bitenden haberi yokken?
9. Ve en önemlisi, bu nasıl bir “tesadüftür” ki tüm Ergenekoncu tayfa gibi Albay Semih Okyar da 15 Temmuz sabahı kısa süreliğine izne ayrılmış ve yerine vekil bırakmıştı?
10. Eski bir asker olarak bilirsin ki hiçbir tugay komutanı hele kısa süreli bir izin için Cuma sabahından izne çıkmaz değil mi @mustafaonsel?
11. Ferasetli er Emre Ev, cep telefonunu bildiği rütbelilere ulaşıp “hainler”in isteklerine uymamaları için onları ikaz ederken, konuştuklarından herhangi birinin de darbeci olabileceğinden ve görüşmeden kışladaki diğer darbecileri haberdar edeceğinden hiç mi endişe duymamıştır?
12. Yoksa aradığı kişiler önceden kendisine bildirildiği ve örgütsel bağlantılarından dolayı kesinlikle şüphe edilmeyecek isimler olduğu için mi hiç tereddüt yaşamamıştır er Emre Ev?
13. Ve yine en güvendiği personele tek tek telefon eden Albay Semih Okyar kime güveneceğini nereden ve nasıl bilebilmiştir?
Yoksa kime güvenilip güvenilmeyeceği, 15 Temmuz’dan önce senin de içinde bulunduğun ekibin yaptığı fişleme listelerine mi dayanmaktadır @mustafaonsel?
14. Albay Semih Okyar’ın o akşam tavsiye aldığı arkadaşı kimdi, kimler kimlerle nasıl bir irtibat içerisindeydi?
Genel resmi gören birileri kendi ekibini nasıl hareket etmeleri konusunda yönlendiriyor muydu 15 Temmuz’da?
15. Komutan sorumluluğu olan bir askerin yapması gereken hareket tarzı gidip bir evde saklanmak mıdır Semih Okyar gibi?
16. Ayrıca kahraman olarak lanse ettiğiniz ve bir ilin tugay komutanı olan adamın gidip saklandığı güvenli ev kimin evidir?
17. Her kurmay subayın (özellikle izindeyken) cep telefonunun 24 saat açık ve ulaşılabilir olması çok hassas bir konu iken ve aksi durumda hiçbir mazeret kabul edilemezken bir tugay komutanının “şarjının bitmiş olmasını” nasıl açıklıyorsun @mustafaonsel?
18. Hem tatile giden bir kişinin yanında şarj cihazı yok mudur ki şarja takıp kendi telefonundan devam etmedi görüşmelere?
Yoksa birlikteki tuzağın bozulmaması için önceden kurgulanan senaryonun bir parçası mıydı cep telefonunun kapalı tutulması?
19. Semih Okyar, Bodrum’da tatildeyken o an birlikte bulunan komutanların fotoğraflarını hemen nasıl bulmuş da WhatsApp üzerinden İzmir İl Emniyet Müdür Yardımcısı Çankaya’ya yollamıştır?
20. Yoksa gerekli hazırlıklar zaten önceden yapmış mıydı 15 Temmuz akşamı için?
21. O hengamede İzmir İl Emniyet Müdür Yardımcısı Fatih Çankaya’ya birliğindeki personelin fotoğraflarını gönderecek kadar nasıl güvenebilmiştir Albay Semih Okyar?
Fatih Çankaya da Albay Semih Okyar’ın “darbeci”lerle işbirliği içerisinde olmadığından nasıl emin olabilmiştir?
22. Bu flood’da bahsi geçen
“kendilerine ulaşılamayan üst rütbeli komutanlar”,
“komutanların cep telefonlarının kapalı olması”,
“komutanın emrinin sadece belirli personele iletilmesi”, ++
23. ++”bazı askerlerin birbirlerine olan tereddütsüz güveni”,
“farklı kurumlardan ilgisiz kişilerin irtibatı”
gibi konular, 15/7 gecesi farklı kuvvetlerde ve farklı birliklerde ancak benzer şekilde cereyan etmiş olaylardır ve 15/7’nin planlayıcılarının ayak izleri değil midir?
24. Tüm bunlar Ergenekon denen yapının varlığının ve 15 Temmuz’un senin de içinde bulunduğun bir ekip tarafından tuzak olarak kurgulandığının kanıtı değil midir @mustafaonsel?
[TR724] 25.12.2018
Bir 25 Aralık hikayesi; Hafriyattan yolsuzluğa! [İlker Doğan]
İktidar temsilcilerinin 4 bakan ve Erdoğan ailesinin adının karıştığı 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasına tepkisi sert olmuştu. Öyle ki, dönemin Başbakanı Recep T. Erdoğan, hukukî soruşturmayı, ‘vatana ihanet’ olarak değerlendirdi. Peki neden bu kadar sert tepki vermişti Erdoğan? İşte bu sorunun cevabını 25 Aralık soruşturmasında öğrenecektik! Zira 25 Aralık dosyasında oğlu Bilal Erdoğan da ‘şüpheli’ olarak yer alıyordu. Hazine arazilerinin ihalesiz peşkeş çekilmesi işini organize eden de ‘arkadaşın babası’ndan başkası değildi!
Soruşturma bir hafriyat şirketiyle ilgili yapılan ihbar üzerine başlamıştı. Jandarma’nın, işadamı Cengiz Aktürk’le ilgili bir hafriyat operasyonuna ilişkin tahkikatı Emniyet’e gelmiş ve dosya yapılan teknik ve fizikî takiplerle genişletilmişti. Aylar süren takibat sonucunda ‘kamu nüfuzunu kullanarak haksız çıkar sağlayan bir örgüt’e ulaşıldı. Örgüt üyelerinin kendi aralarındaki konuşmalar dosyadaydı. Erdoğan ve oğlunun, bazı bakanlar, bürokratlar,tanınmış işadamlarıyla yaptıkları konuşmalar da kayda girmişti. Dosya, 15 Aralık 2013’te savcılığa teslim edildi.
HUKUK TARİHİNDE BİR İLK!
25 Aralık soruşturmasının açığa çıkmasıyla birlikte Türkiye hukuk tarihinde bir ilk yaşandı. Dosyanın ucunun nerelere kadar gidebileceğini fark eden Ankara, ‘rezalete’ el koydu! Adlî kolluk, soruşturma savcısı Muammer Akkaş’ın operasyon talimatını yerine getirmedi. Hâkim kararıyla alınan arama ve gözaltı kararları, kendisini ‘hakim-savcı’ yerine koyan polis tarafından ‘delillerin yeterli olmadığı’ gerekçesiyle yerine getirilmiyordu! O dönemde Mali Şube’de görevli olan Başkomiser Mehmet Akif Üner’in ifadesine göre operasyon, Yakup Saygılı’nın yerine atanan Mali Şube Müdürü Hakan Sıralı’nın gece yarısı 03.30’da yaptığı toplantıyla ‘iptal’ edilmişti.
1.000 SAYFALIK FEZLEKE YAZILDI
Emniyet, 25 Aralık soruşturmasını en ince ayrıntısına kadar fezlekeye aktarmıştı. Tam 1.000 sayfa fezleke hazırlanmıştı. 7 bölümden oluşan fezlekede 52 şüpheli vardı. 1 numaralı şüpheli ise Yasin el Kadı olarak görülüyordu. Yasin El Kadı’nın ‘yasaklı’ olduğu dönemde Recep Erdoğan’ın kendisiyle tam 7 kez görüştüğü fezlekede yer aldı. Polis El Kadı’yı ararken, Erdoğan onunla sürekli görüşüyordu! Latif Topbaş ve bir telefon görüşmesinde milletin ‘…’ koyacaklarını söyleyen Mehmet Cengiz de fezlekedeki isimlerdendi. Örgüt üyeleri kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda Bilal Erdoğan’dan ‘arkadaş’, Recep Erdoğan’dan ise ‘arkadaşın babası’ olarak bahsediyordu.
ERDOĞAN DİNLENMEDİ, DİNLEMEYE TAKILDI
Recep Erdoğan’ın adı fezlekede yoktu ve hiç bir şekilde de dinlenmemişti. Ancak fezlekede adı 200’den fazla yerde geçiyordu. Zira örgüt üyeleriyle yaptığı konuşmalarda o da dinlemeye takılmıştı. Dinlenen kendisi değil, örgüt üyesiydi. Ayrıca örgüt üyeleri, kendi aralarındaki konuşmalarda Erdoğan’dan sürekli ‘patron, reis, beyefendi, büyüğümüz’ diye bahsediyordu. Fezlekede oğul Bilal Erdoğan’ın, ihalelerde ‘ayrıcalık’ tanınan ve hazine arazilerinin peşkeş çekildiği Bosphorus 360 şirketinin gizli ortağı olduğu belirtiliyordu. İşadamı Cengiz Aktürk’ün dinlemeye takılan ve fezlekede yer alan bir telefon görüşmesinde Bosphorus 360’ın Erdoğan’ın talimatıyla kurulduğunu belirtilmişti.
KAMUNUN ZARARI 100 MİLYAR DOLAR!
Peki örgüte yönelik suçlama neydi? İçerisinde Bilal Erdoğan ve bugün ‘yandaş’ olarak anılan bir çok ünlü müteahhidin de bulunduğu Yasin El Kadı önderliğindeki örgüt, ‘suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, rüşvet, sahtecilik, ihaleye fesat karıştırmak, suçtan kaynaklanan mal varlığını aklamak’la suçlanıyordu. İddiaya göre, birçok ihale, yüklü miktardaki rüşvetler karşılığında yandaş işadamlarına verilmişti. Savcılık fezlekesinde, 28 ihalede kamunun toplam 100 milyar dolar zarara uğratıldığı aktarıldı. Hazine arazileri de yine rüşvet karşılığında iktidara yakın isimlere ‘peşkeş’ çekilmişti.
HAZİNE ARAZİLERİ TÜRGEV’İN ZİMMETİNE GEÇİRİLİYOR
25 Aralık soruşturmasının konularından biri Erdoğan ailesinin yönetiminde olduğu TÜRGEV’le ilgiliydi. Vakfın o dönemki genel başkanı Ahmet Ergün, fezlekeye yansıyan bir telefon görümesinde vakfın sahibinin Recep Erdoğan olduğunu söylüyordu. İddiaya göre, Hazine arazileri usulsüz olarak vakfın zimmetine geçirilmekteydi. Ayrıca işadamları ‘vakfa’ yaptıkları bagışlarla orantılı olarak ‘ihaleler’ alıyordu.
SİT ALANLARINA VİLLALAR
Erdoğan ailesi ve yakınları için Urla’da sit alanlarına inşaa edilen villalar bir başka konuydu. Zeytineli köyünde yaptırılan lüks villalar için söz konusu bölge 1. derecede sit alanı olmaktan çıkarılmış, bir üniversiteden alınan düzmece bir raporla bölge ‘inşaata’ uygun hale getirilmişti. Konu mahkemeye taşındı. Hakim yıkım kararı bile verdi. Ancak hiç kimse o villalara dokunamadı!
O POLİSLER 4 YILDIR TEK KİŞİLİK HÜCRELERDE
25 Aralık soruşturması da tıpkı 17 Aralık’ta olduğu gibi ‘takipsizlik’le sonuçlandı. Dosyaya yeni atanan savcılar, 96 şüphelinin tamamı hakkında 1 Eylül 2014’te ‘delil bulunmadığı’ gerekçesiyle ‘takipsizlik’ kararı verdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, ‘takipsizlik’ kararıyla yetinmedi ve aynı kararda soruşturmayı yürütenleri ‘darbeye teşebbüs’le suçladı. Polisler gözaltına alındı, tutuklandı. Milletin malının, kamu arazilerinin birilerine peşkeş çekilmesini engellemek isteyen o polisler 4 yılı aşkın bir zamandır tutuklu. Hemde büyük çoğunluğu tek kişilik hücrelerde tecrid edilmiş halde tutuluyor. Birçoğunun eşi de cezaevinde bulunuyor.
Dün ise 25 Aralık’ın yıldönümünde operasyonu yapan polislere müebbet hapis cezası verildi.
MEDYA İÇİN ‘HAVUZ’ FORMÜLÜ
Bir başka konu ise ‘Havuz medyası’ydı. Fezlekede yer alan ve internete de düşen tapelere yansıyan konuşmalara göre Erdoğan, eski Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’dan Sabah ve atv’nin Çalık Grubu’ndan satın alınması için bir grup işadamını yönlendirmesini istiyordu. Telefon görüşmelerinden 8 işadamından 2 ay gibi kısa bir sürede 630 milyon dolar para toplandığı tespit edildi.
TEZGAH EN AZ 5 YIL ÖNCE KURULMUŞ
Havuz medyasının nasıl kurulduğuna dair tapeler de ilerleyen günlerde internet sitelerine düşmeye başladı. Tapelerden, iş adamları Mehmet C. ve İbrahim Ç.’in uzun süredir Erdoğan’ın istediği icraatlar için para verdiği anlaşılıyordu. Mehmet C.’nin bir görüşmesinde medya grubunun devri için ilk kez para veren Hayrettin Ö.’ye, “Biz alıştık, bir hafta sonra gayet normal karşılarsın sen.” demesi dikkat çekiciydi. Başka bir konuşmada ise Nuri Ö. ile Fahri Ç.’nin, “Nuri Bey zaten İbrahim Ç. 4 seneden beri, 5 seneden beri veriyor.” diyordu.
ETİLER POLİS OKULU ARAZİSİ İÇ EDİLDİ
Örgütün nasıl çalıştığına dair onlarca delil ve örnek olay vardı fezlekede. Birini aktaralım sadece; Etiler Polis Okulu’nun arazisi örgüt üyelerinin sözlerine göre Erdoğan’ın talimatıyla kurulan Bosphorus 360 şirketine ‘ihalesiz’ olarak verilmişti. Fezlekeye göre ‘kimin ne kadar pay’ alacağına ise ‘arkadaşın babası’ karar veriyordu.
Arsa 2012’nin Nisan ayında KİPTAŞ’a verildi. Bosphorus 360 şirketinin araziyi ‘uygun gördüğü’ fiyattan alabilmesi için ihaleye katılacak şirketler ve verilecek teklifleri bile önceden belirlenmişti. Örgüt, o gün yaklaşık 1,5-2 milyar dolar değer biçilen arazi için 430 milyon TL ödemeyi uygun görmüştü. Recep Erdoğan, 2013’ün mart ayında dinlemeye takılan görüşmesinde Usame Kutub’a, “Sizin orayla ilgili Kadir Bey’le (Topbaş) görüştüm. Bizzat ben takip edeceğim.” diyordu.
SAĞLAM ARAZİYE ‘RİSK’ RAPORU
Arazi ihalesiz verilmeliydi bunun için sağlam arazi, ‘Deprem riski taşıyan alan’ sayıldı. Zira riskli alanlarda Dönüşüm Yasası devreye giriyordu. Boğaziçi Koruma Yasası devre dışı kaldı. Bu düzenlemelerle arazi üzerinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı sınırsız yetki sahibi yapılmıştı. Karar, dönemin bakanı Erdoğan Bayraktar tarafından Bakanlar Kurulu’na getirildi. 2 Temmuz 2013’te imzadan çıkarıldı. 32 bin metre karelik araziye 3 emsal inşaat izni verildi. İnşaat hakkı 100 bin metrekareye çıkarıldı. Yükseklik sınırı ise kaldırıldı…
[İlker Doğan] 25.12.2018 [TR724]
Soruşturma bir hafriyat şirketiyle ilgili yapılan ihbar üzerine başlamıştı. Jandarma’nın, işadamı Cengiz Aktürk’le ilgili bir hafriyat operasyonuna ilişkin tahkikatı Emniyet’e gelmiş ve dosya yapılan teknik ve fizikî takiplerle genişletilmişti. Aylar süren takibat sonucunda ‘kamu nüfuzunu kullanarak haksız çıkar sağlayan bir örgüt’e ulaşıldı. Örgüt üyelerinin kendi aralarındaki konuşmalar dosyadaydı. Erdoğan ve oğlunun, bazı bakanlar, bürokratlar,tanınmış işadamlarıyla yaptıkları konuşmalar da kayda girmişti. Dosya, 15 Aralık 2013’te savcılığa teslim edildi.
HUKUK TARİHİNDE BİR İLK!
25 Aralık soruşturmasının açığa çıkmasıyla birlikte Türkiye hukuk tarihinde bir ilk yaşandı. Dosyanın ucunun nerelere kadar gidebileceğini fark eden Ankara, ‘rezalete’ el koydu! Adlî kolluk, soruşturma savcısı Muammer Akkaş’ın operasyon talimatını yerine getirmedi. Hâkim kararıyla alınan arama ve gözaltı kararları, kendisini ‘hakim-savcı’ yerine koyan polis tarafından ‘delillerin yeterli olmadığı’ gerekçesiyle yerine getirilmiyordu! O dönemde Mali Şube’de görevli olan Başkomiser Mehmet Akif Üner’in ifadesine göre operasyon, Yakup Saygılı’nın yerine atanan Mali Şube Müdürü Hakan Sıralı’nın gece yarısı 03.30’da yaptığı toplantıyla ‘iptal’ edilmişti.
1.000 SAYFALIK FEZLEKE YAZILDI
Emniyet, 25 Aralık soruşturmasını en ince ayrıntısına kadar fezlekeye aktarmıştı. Tam 1.000 sayfa fezleke hazırlanmıştı. 7 bölümden oluşan fezlekede 52 şüpheli vardı. 1 numaralı şüpheli ise Yasin el Kadı olarak görülüyordu. Yasin El Kadı’nın ‘yasaklı’ olduğu dönemde Recep Erdoğan’ın kendisiyle tam 7 kez görüştüğü fezlekede yer aldı. Polis El Kadı’yı ararken, Erdoğan onunla sürekli görüşüyordu! Latif Topbaş ve bir telefon görüşmesinde milletin ‘…’ koyacaklarını söyleyen Mehmet Cengiz de fezlekedeki isimlerdendi. Örgüt üyeleri kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda Bilal Erdoğan’dan ‘arkadaş’, Recep Erdoğan’dan ise ‘arkadaşın babası’ olarak bahsediyordu.
ERDOĞAN DİNLENMEDİ, DİNLEMEYE TAKILDI
Recep Erdoğan’ın adı fezlekede yoktu ve hiç bir şekilde de dinlenmemişti. Ancak fezlekede adı 200’den fazla yerde geçiyordu. Zira örgüt üyeleriyle yaptığı konuşmalarda o da dinlemeye takılmıştı. Dinlenen kendisi değil, örgüt üyesiydi. Ayrıca örgüt üyeleri, kendi aralarındaki konuşmalarda Erdoğan’dan sürekli ‘patron, reis, beyefendi, büyüğümüz’ diye bahsediyordu. Fezlekede oğul Bilal Erdoğan’ın, ihalelerde ‘ayrıcalık’ tanınan ve hazine arazilerinin peşkeş çekildiği Bosphorus 360 şirketinin gizli ortağı olduğu belirtiliyordu. İşadamı Cengiz Aktürk’ün dinlemeye takılan ve fezlekede yer alan bir telefon görüşmesinde Bosphorus 360’ın Erdoğan’ın talimatıyla kurulduğunu belirtilmişti.
KAMUNUN ZARARI 100 MİLYAR DOLAR!
Peki örgüte yönelik suçlama neydi? İçerisinde Bilal Erdoğan ve bugün ‘yandaş’ olarak anılan bir çok ünlü müteahhidin de bulunduğu Yasin El Kadı önderliğindeki örgüt, ‘suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, rüşvet, sahtecilik, ihaleye fesat karıştırmak, suçtan kaynaklanan mal varlığını aklamak’la suçlanıyordu. İddiaya göre, birçok ihale, yüklü miktardaki rüşvetler karşılığında yandaş işadamlarına verilmişti. Savcılık fezlekesinde, 28 ihalede kamunun toplam 100 milyar dolar zarara uğratıldığı aktarıldı. Hazine arazileri de yine rüşvet karşılığında iktidara yakın isimlere ‘peşkeş’ çekilmişti.
HAZİNE ARAZİLERİ TÜRGEV’İN ZİMMETİNE GEÇİRİLİYOR
25 Aralık soruşturmasının konularından biri Erdoğan ailesinin yönetiminde olduğu TÜRGEV’le ilgiliydi. Vakfın o dönemki genel başkanı Ahmet Ergün, fezlekeye yansıyan bir telefon görümesinde vakfın sahibinin Recep Erdoğan olduğunu söylüyordu. İddiaya göre, Hazine arazileri usulsüz olarak vakfın zimmetine geçirilmekteydi. Ayrıca işadamları ‘vakfa’ yaptıkları bagışlarla orantılı olarak ‘ihaleler’ alıyordu.
SİT ALANLARINA VİLLALAR
Erdoğan ailesi ve yakınları için Urla’da sit alanlarına inşaa edilen villalar bir başka konuydu. Zeytineli köyünde yaptırılan lüks villalar için söz konusu bölge 1. derecede sit alanı olmaktan çıkarılmış, bir üniversiteden alınan düzmece bir raporla bölge ‘inşaata’ uygun hale getirilmişti. Konu mahkemeye taşındı. Hakim yıkım kararı bile verdi. Ancak hiç kimse o villalara dokunamadı!
O POLİSLER 4 YILDIR TEK KİŞİLİK HÜCRELERDE
25 Aralık soruşturması da tıpkı 17 Aralık’ta olduğu gibi ‘takipsizlik’le sonuçlandı. Dosyaya yeni atanan savcılar, 96 şüphelinin tamamı hakkında 1 Eylül 2014’te ‘delil bulunmadığı’ gerekçesiyle ‘takipsizlik’ kararı verdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, ‘takipsizlik’ kararıyla yetinmedi ve aynı kararda soruşturmayı yürütenleri ‘darbeye teşebbüs’le suçladı. Polisler gözaltına alındı, tutuklandı. Milletin malının, kamu arazilerinin birilerine peşkeş çekilmesini engellemek isteyen o polisler 4 yılı aşkın bir zamandır tutuklu. Hemde büyük çoğunluğu tek kişilik hücrelerde tecrid edilmiş halde tutuluyor. Birçoğunun eşi de cezaevinde bulunuyor.
Dün ise 25 Aralık’ın yıldönümünde operasyonu yapan polislere müebbet hapis cezası verildi.
MEDYA İÇİN ‘HAVUZ’ FORMÜLÜ
Bir başka konu ise ‘Havuz medyası’ydı. Fezlekede yer alan ve internete de düşen tapelere yansıyan konuşmalara göre Erdoğan, eski Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’dan Sabah ve atv’nin Çalık Grubu’ndan satın alınması için bir grup işadamını yönlendirmesini istiyordu. Telefon görüşmelerinden 8 işadamından 2 ay gibi kısa bir sürede 630 milyon dolar para toplandığı tespit edildi.
TEZGAH EN AZ 5 YIL ÖNCE KURULMUŞ
Havuz medyasının nasıl kurulduğuna dair tapeler de ilerleyen günlerde internet sitelerine düşmeye başladı. Tapelerden, iş adamları Mehmet C. ve İbrahim Ç.’in uzun süredir Erdoğan’ın istediği icraatlar için para verdiği anlaşılıyordu. Mehmet C.’nin bir görüşmesinde medya grubunun devri için ilk kez para veren Hayrettin Ö.’ye, “Biz alıştık, bir hafta sonra gayet normal karşılarsın sen.” demesi dikkat çekiciydi. Başka bir konuşmada ise Nuri Ö. ile Fahri Ç.’nin, “Nuri Bey zaten İbrahim Ç. 4 seneden beri, 5 seneden beri veriyor.” diyordu.
ETİLER POLİS OKULU ARAZİSİ İÇ EDİLDİ
Örgütün nasıl çalıştığına dair onlarca delil ve örnek olay vardı fezlekede. Birini aktaralım sadece; Etiler Polis Okulu’nun arazisi örgüt üyelerinin sözlerine göre Erdoğan’ın talimatıyla kurulan Bosphorus 360 şirketine ‘ihalesiz’ olarak verilmişti. Fezlekeye göre ‘kimin ne kadar pay’ alacağına ise ‘arkadaşın babası’ karar veriyordu.
Arsa 2012’nin Nisan ayında KİPTAŞ’a verildi. Bosphorus 360 şirketinin araziyi ‘uygun gördüğü’ fiyattan alabilmesi için ihaleye katılacak şirketler ve verilecek teklifleri bile önceden belirlenmişti. Örgüt, o gün yaklaşık 1,5-2 milyar dolar değer biçilen arazi için 430 milyon TL ödemeyi uygun görmüştü. Recep Erdoğan, 2013’ün mart ayında dinlemeye takılan görüşmesinde Usame Kutub’a, “Sizin orayla ilgili Kadir Bey’le (Topbaş) görüştüm. Bizzat ben takip edeceğim.” diyordu.
SAĞLAM ARAZİYE ‘RİSK’ RAPORU
Arazi ihalesiz verilmeliydi bunun için sağlam arazi, ‘Deprem riski taşıyan alan’ sayıldı. Zira riskli alanlarda Dönüşüm Yasası devreye giriyordu. Boğaziçi Koruma Yasası devre dışı kaldı. Bu düzenlemelerle arazi üzerinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı sınırsız yetki sahibi yapılmıştı. Karar, dönemin bakanı Erdoğan Bayraktar tarafından Bakanlar Kurulu’na getirildi. 2 Temmuz 2013’te imzadan çıkarıldı. 32 bin metre karelik araziye 3 emsal inşaat izni verildi. İnşaat hakkı 100 bin metrekareye çıkarıldı. Yükseklik sınırı ise kaldırıldı…
[İlker Doğan] 25.12.2018 [TR724]
Hizmet, siyaset ve kabuğuna çekilmek… [Veysel Ayhan]
“Siyaset cambazlığına giren bir adam, iradesine dikkat etmelidir çünkü siyaset karakteri bozar.”
Bismarck
“Sadece bir şey, bir şey olarak kalıyorum, o da palyaço. Bu beni herhangi bir politikacıdan daha yüksek bir düzleme yerleştirir.” Charlie Chaplin
Siyaset nedir? Politika ile uğraşmak mıdır? Evet.
Yönetime talip olmak mıdır? Evet.
İktidar olmak için çalışmak mıdır? Evet.
Bir yerleri veya bir şeyleri kurtarır görünmek çabası mıdır? Evet.
Bunlar siyaset tanımı içine giren şeyler.
Ama siyaset, politikadan ibaret değil. İçerik değil, sunum ve oluş biçimi.
Her yerde ve her şeyde kullanılabilen bir usûl.
“Yönetme” ve “yönetilme”nin olduğu her yerde siyaset yapmak veya yapabilmek söz konusudur.
İnsanları idare etmek ve yönetmek siyasettir.
Siz bir dernekte veya vakıfta yönetici iseniz. Veya bir vakfın mütevelli heyetinde iseniz bir yönüyle “siyasi”sinizdir.
Ve bu siyaseti iki türlü yapabilirsiniz.
a- Şeffaf bir şekilde davranırsınız. Nasılsanız öyle görünürsünüz. Kimseyi “idare” etmezsiniz. İçiniz dışınız birdir.
b- Su-i niyetiniz yoktur ama insanları idare etmeyi “beyaz” yalanlarla ve “masum” aldatmalarla yapabilmeyi bir marifet sanırsınız. Sürekli manevralar yaparsınız. Kırk tilkiyi aynı kümese sokup sonra kuyruklarını birbirine değdirmemeye uğraşırsınız. Konjonktüre göre konuşursunuz.
Ve sizden bahsedenler sizin için “iyi idareci” der.
Oysa siz “iyi idareci” değil, “iyi bir siyasi”sinizdir.
İnsan yönetmenin söz konusu olduğu her alanda bu tür bir yönetim şekli farklılığı olur. Ya ilki gibi davranırsınız veya ikincisi.
Sonuç olarak siyaset yapmak politikaya münhasır değildir. Büyük bir vakıf olsa veya minicik bir dernek, fark etmez. Yönetici iseniz, müdür iseniz, yönetim kurulunca vazifeli iseniz siz bir yönüyle siyasetçi olmaya açıksınız demektir.
Ya “a” gibi bir idareci olursunuz veya “b” gibi. Veya melez.
ASIL KONUMA GELEYİM
Ahirette en büyük sorumluluk her seviyede insan idare edenlerdedir. Sırat’ı geçmek herkes için zordur ama bir yönetici için fevkalade güçtür. Kul hakkına girmeden ve zulmetmeden insanları idare etmek çok az talihli insana nasip olur.
O nedenle de hem yönetici olup hem “temiz kalmak” hatta “veli” olmak binde bire nasip olur. Hükümdar ve halife olup aynı zamanda Allah dostu olan insan sayısı bilmiyorum kaç elin parmak sayısını geçer?
Bu tür insanlar “hayır”larının “seyyie”lerine üstünlüğü ile kurtulurlar. Ve bu pozitif farkın “toptan” oluşuyla yani miktar çokluğuyla az bir kısmı velayete erebilir.
Buna rağmen ahiret ve hesap her yönetici için karanlık bir kabustur.
EUZU BİLLAHİ MİNE’Ş-ŞEYTANİ VE’S-SİYASE
Bediüzzaman Hazretleri tehlikenin büyüklüğünü görmüş ve “Euzu billahi mine’ş-şeytani ve’s-siyase” demiş. Yani “Şeytan ve siyasetten Allah’a sığınırım”.
Ama siyaset çok caziptir. Düz insan olmak herkesi tatmin etmez. Çoğu insan yönetme sevdasındadır. Ama yönetme ve siyaset yukarıda anlattığım gibi devlet idaresinden ibaret değil. Hayır kurumlarında, vakıflarda da siyaset mümkündür. İdarenin olduğu her yerde siyasi olmak tehlikesi vardır.
Her meslekten insanda siyaset meraklısı vardır. Böyle insanlar düz “Hizmet”le iktifa etmez. Kimisi halkı irşad etmek, insanlara tek tek el uzatmak varken bununla yetinmez. Görünmek ve yönetmek sevdasına tutulur, siyasete soyunur. “Memleketi” hatta “hizmet”i kurtarmaya kalkar. Bilip bilmediği işlere girer. Ve nihayet metamorfoz geçirir, kendini bitirir. Siyasetin yuttuğu o kadar alim vardır ki…
Çünkü siyasi davranma alışkanlıklarının yolu şeytanın tuzaklarına açıktır.
Neticeyi Bediüzzaman Hazretleri özetler:
“Bir salih alim, kendi siyasî fikrine uyan bir münafığı hararetle sena ve siyasetine muhalif bir salih hocayı tenkit ve tefsik edebilmiştir.”
“Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa lânet edeceksin”
Bu tenakuz her türlü yönetimde söz konusudur. Her makam, kendisini hazmedemeyen insanı siyasete zorlar. Siyasi davranmaya iter. Bu tipler, eksiklik ve yetersizliklerini siyaset yaparak kamufle etmeye kalkar.
DÜZ İNSAN OLMAK
Hizmet içinde her insan için iki seçenek vardır.
Ya düz insan olup hizmet etmek veya hizmet kademelerinde yönetici olmak.
Yönetici olup meyve vermek verimli olsa da siyaset riskinden dolayı oldukça zordur.
Düz insan olmak ise nispeten risksizdir. Düz insanın, ahirette insanları kırıp dökmek, uzaklaştırmak, kaçırmak gibi bir vebali daha sınırlı olur. Toptan olmaz.
Düz insan olmak “birey” olmamak demek değildir. Düz insan, vereceği meyveyi siyasete bulaştırmayarak hormonsuz ve sağlıklı bir şekilde verir. Kaderin sunduğu tüm imkanları değerlendirir. Birey olarak dilediği mecrada arzu ettiği biçimde meyve verir.
Peki düz insan olmak, şahit olduğu yanlışlara boyun eğmeyi mi gerektirir?
Tabii ki hayır. Hizmet’in kaide ve kuralları bellidir. İsteyen her insan “Pırlanta serisi”, özellikle “İrşad Ekseni” ve “Ölçü ve Yoldaki ışıklar” … gibi eserleri okur. “Benim anayasam bu kurallardır” der. “Kimse beni bunları ihlale zorlayamaz.” diye düşünür.
KURALLAR İHLAL EDİLİRKEN…
Bu kurallar ihlal edildiğinde bana söz hakkı doğar.
Muhalefet şerhlerimi seslendiririm. İletirim. Duyurmam gerekenlere duyururum.
Dinin özü tebliğdir. Dinde zorlama yoktur. Bana düşen bir “mümin” olarak izahtır ve ikazdır. Baskı ve zorlama değil. İlzam değil.
Bir yandan “dinde zorlama yoktur” diye İslam’ın kucaklayıcılığını anlatmak diğer yandan “Hizmet’i şu biçimde veya bu usulde yapacaksınız yoksa karışmam” diye şart koşmak tenakuzdur.
Arzu ettiğim “iyi şeyler”in yapılmaması, yanlışların düzeltilmemesi durumunda bunda aşırı ısrar etmek ve enerji sarf etmek beni siyasi bir duruşa iter. Çözmek elimden gelmeyen ve yetki dairemde bulunmayan işlerde enerjimi tüketirim, zamanımı zayi ederim.
“Falanlar, filanlar” derim. “Onlar varsa ben yokum” derim. Dedikçe derim ama hepsi boşa gider. Sahada top oynamayı bırakıp tribüne çıkarım.
Siyasi parti taraftarına dönüşürüm.
Sonra istediklerim olmayınca “muhalefet partisi” mensubu “öfkeli bir gayri memnun” olurum.
Ben bir “birey” şuuruna sahipsem Hizmet etmem için hiçbir engel tanımam. Tohum olarak düştüğüm toprakta kök salarım. Bulunduğum noktada meyve veririm.
“Birey”, bir “koro”nun içinde olmadan da Hizmet edebilir. Kendi ayakları ve psikolojisi üstünde ayakta durabilir, organizasyon ve organik bağlara takılmaz. Gönül birlikteliği ile iktifa edebilir.
Fakat ben “birey” değilsem, inancım ve itikadım kitle psikolojisine veya bazı şahıslara dayanıyorsa, yapılan “siyasi” yanlışlar ümidimi kırar, meyve vermemi engeller. Kötümser hale gelirim. Heyecanım kaybolur.
Bediüzzaman bu tehlikeye işaret eder:
“Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalp ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var.
Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür.”
KIBLEYİ BULMAK KOLAY DEĞİLDİR!
Şimdinin sık görülen problemi bu.
Problemleri seslendirip dedikleri olmayınca küsüp ‘pire için yorgan yakıp’ kabuğuna çekilmek.
Oysa iç içe daireler var. En dış dairede yanlış gördüklerim beni kendi dar dairemde Hizmet etmekten alıkoymamalı.
Sol elim felç oldu. Çalışmıyor. Peki böyle bir durumda sağ elim onun üzüntüsüyle gönüllü olarak felç mi olmalı?
Sağ gözüm köreldi. Yas tutup sol gözümü kapatmalı mıyım?
Caminin içinde kıblesini şaşırmış, yanlış istikametlere doğru namaza durmuş birileri olabilir. -Ki her zaman olmuştur. Kıbleyi bulmak kolay değildir-. O yüzden günde en az 40 defa Allah’ım “Bizi doğru yola ilet.” (Fatiha, 6) diyoruz.
Ben insanlara doğru olduğuna inandığım kıbleyi gösterebilirim. İkaz edebilirim. Ama onları sarsamam, çekiştiremem. Sadece kibarca ikaz ederim. En fazla “sübhanAllah” derim. Ama hala aynı kıblede namaza devam ediyorlarsa bana düşen onlar için dövünüp yırtınmak değil kendi namazıma devam edip onlara dua etmektir.
[Veysel Ayhan] 25.12.2018 [TR724]
Soygun tamam, sırada ödüller var [Semih Ardıç]
Türk Telekom’un yüzde 55 hissesi artık 29 bankaya ait. Hisse devri, bu kadar banka bir anda telekomünikasyon sektörüne yatırım yapmaya karar verdiği için olmadı. Bankalar kredilerini tahsil edemeyince şirkete el koymak mecburiyetinde kaldı.
2005’te Lübnanlı Hariri ailesine satılan Türk Telekom’da olup bitenleri hülâsa edecek tek kelime var. O da soygun!
BUGÜNDEN GERİYE DOĞRU NOKTALARI BİRLEŞTİRİN
Bizzat devleti idare edenlerin sevk ve idaresinde icra olunan soygun tarihin en büyük soygunları arasına girdi. 2005’te Hariri ailesinin Telekom ihalesini kazanmasına kimse mana verememişti.
Zira Haririlere gelinceye kadar sermaye ve sektör tecrübesi itibarıyla çok daha iddialı gruplar vardı. O gün için iğreti duran ve üzerinde pek durulmayan satışın iktidarın şuurlu bir tercihi olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Yapı Kredi’nin yüzde 4,9 pay alarak Türk Telekom’a kredi veren bankaların kurduğu Levent Yapılandırma Yönetimi’ne dahil olması şekli bir işlem.
Bugünden geriye doğru bütün noktalar birleştirildiğinde sis bulutu dağılıyor. Çizgiyi takip ederseniz Saray’da mukim Recep Tayyip Erdoğan’ın kapısına varırsınız.
HARİRİ 7 MİLYAR DOLARI YURT DIŞINA GÖTÜRDÜ
Soygun planını sadeleştirerek anlatacağım: Erdoğan ile kuvvetli bağları bulunan Hariri ailesi Türk Telekom’u alacak.
Hazine’nin alacağı 6,5 milyar dolar derhal ödenecek. Buna mukabil bankalardan çekilecek 4,5 milyar dolar kredinin ödemeleri aksatılacak. Bu arada Telekom’un temettüsü (kâr payı) yurt dışına çıkarılacak.
Türk Telekom 2005 yılında özelleştirildiğinde Maliye Bakanı Kemal Unakıtan (soldan 2’nci) ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım temsili çeki birlikte tutmuştu.
Nitekim öyle oldu. 2005-2015 seneleri arasında 14 milyar dolar net kâr elde edildi. 12,6 milyar dolar temettü ödendi. Hariri’nin şirketi Oger temettünün 7 milyar dolarını aldı ve dışarı götürdü.
HAZİNE SEYRETTİ
Oger, Telekom’un yüzde 55’lik payını satın alması ilk adımdı. Satın alma bedeli için bankaların tahsis ettiği 4,75 milyar dolar kredi ödenmedi.
Şirket gırtlağına kadar borçlandırıldı. Bütün bunlar olurken Telekom’un ikinci büyük ortağı olan ve altın hisseyi elinde bulunduran Hazine soyguna ses çıkarmadı, çıkaramadı.
Hariri’nin Oger’i sırasıyla hem devleti hem satın aldığı şirketi hem de Türkiye’de faaliyet gösteren 29 bankayı soydu. Üstelik kredi borcu iki senedir ödenmediği halde mevzu sürüncemede bırakılarak soygunun Telekom’a ve Türkiye’ye faturasının kabarmasına göz yumuldu.
AKBANK, GARANTİ, İŞ BANKASI VE YAPI KREDİ KERHEN ORTAK
TTnet, Avea gibi şirketlerin sahibi olan ve Türkiye’nin bütün fiber optik kablo altyapısına sahip en önemli ve stratejik telekomünikasyon şirketinin hisseleri kredi borcuna mahsuben bankalara devredildi.
29 bankanın kurduğu Levent Yapılandırma Yönetimi şirketinde en büyük pay yüzde 35,6 ile Sabancı Holding’in “amiral gemisi” Akbank’a ait. Akbank’ı yüzde 22,1 payla Garanti Bankası, yüzde 11,6 payla İş Bankası takip ediyor. Yapı Kredi de yüzde 5’e yakın ortak oldu.
Hisseler bankalara devredildiğine göre yönetim kurulu da değişmeliydi, değil mi? Bilakis temettüyü yurt dışına götüren Muhammed Hariri’nin yerine Türk Telekom yönetim kurulu başkanı olarak Ömer Fatih Sayan getirildi.
ESKİ BAKANIN AĞABEYİ TELEKOM YÖNETİM KURULU BAŞKANI
Eski Kadın ve Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın ağabeyi şu ana kadar vekâleten oturduğu koltukta artık asaleten vazife ifa edecek. Bankalar malın sahibi olsa da idareye karışamayacak.
Türk Telekom Yönetim Kurulu Başkanlığı’na tayin edilen Ömer Fatih Sayan, eski aile bakanı Fatma Betül Sayan’ın ağabeyi.
Yönetim kurulunda Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın yardımcısı Nurettin Nebati, TRT Genel Müdürü İbrahim Eren, Erdoğan’ın Arapça tercümanlığını yapan Sefer Turan ve Yiğit Bulut gibi Saray kontejanından isimler Sayan’ın başkanlığında hiç bir şey olmamış gibi yönetim kurulu üyeliğine devam edecek.
Mülkiyeti Hazine’ye ait bir şirketin içinin boşaltılmasından ve borç batağına sürüklenmesinden mesul isimlere bırakın hesap sorulmasını her biri taltif edildi. Bankalar da hiç olmazsa kâğıt üzerinde malın sahibi görünmeye kerhen razı oldu.
Aksi halde bütün bütün kaybedenler kulübüne yazılacaklar…
ERDOĞAN’DAN HABERSİZ OLMASI MÜMKÜN MÜ?
Bu kadar aleni bir soygunun hükûmetin daha doğrusu Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın bilgisi haricinde yapılmış olması mümkün mü? Artık bu ve benzeri suâllerin cevabı bilinse de Türkiye’de bir mana ifade etmeyecek.
Zira Türkiye hırsızı değil yakalayan polisi cezalandırmayı tercih edeli hayli vakit oldu.
17/25 Aralık 2013’te devletin içine çöreklenmiş rüşvet ve hırsızlık şebekesinin çarkına çomak sokan Yakup Saygılı, Mehmet Akif Üner gibi polis müdürleri 24 Aralık 2018’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Şaşırdık mı?
Köpekler salıp taşları bağlamışsanız Türk Telekom vakası ve benzeri soygunlardan dert yanmaya hakkınız olamaz.
Yeni birkaç soygunu daha yakında hep beraber okuruz…
[Semih Ardıç] 25.12.2018 [TR724]
2005’te Lübnanlı Hariri ailesine satılan Türk Telekom’da olup bitenleri hülâsa edecek tek kelime var. O da soygun!
BUGÜNDEN GERİYE DOĞRU NOKTALARI BİRLEŞTİRİN
Bizzat devleti idare edenlerin sevk ve idaresinde icra olunan soygun tarihin en büyük soygunları arasına girdi. 2005’te Hariri ailesinin Telekom ihalesini kazanmasına kimse mana verememişti.
Zira Haririlere gelinceye kadar sermaye ve sektör tecrübesi itibarıyla çok daha iddialı gruplar vardı. O gün için iğreti duran ve üzerinde pek durulmayan satışın iktidarın şuurlu bir tercihi olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Yapı Kredi’nin yüzde 4,9 pay alarak Türk Telekom’a kredi veren bankaların kurduğu Levent Yapılandırma Yönetimi’ne dahil olması şekli bir işlem.
Bugünden geriye doğru bütün noktalar birleştirildiğinde sis bulutu dağılıyor. Çizgiyi takip ederseniz Saray’da mukim Recep Tayyip Erdoğan’ın kapısına varırsınız.
HARİRİ 7 MİLYAR DOLARI YURT DIŞINA GÖTÜRDÜ
Soygun planını sadeleştirerek anlatacağım: Erdoğan ile kuvvetli bağları bulunan Hariri ailesi Türk Telekom’u alacak.
Hazine’nin alacağı 6,5 milyar dolar derhal ödenecek. Buna mukabil bankalardan çekilecek 4,5 milyar dolar kredinin ödemeleri aksatılacak. Bu arada Telekom’un temettüsü (kâr payı) yurt dışına çıkarılacak.
Türk Telekom 2005 yılında özelleştirildiğinde Maliye Bakanı Kemal Unakıtan (soldan 2’nci) ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım temsili çeki birlikte tutmuştu.
Nitekim öyle oldu. 2005-2015 seneleri arasında 14 milyar dolar net kâr elde edildi. 12,6 milyar dolar temettü ödendi. Hariri’nin şirketi Oger temettünün 7 milyar dolarını aldı ve dışarı götürdü.
HAZİNE SEYRETTİ
Oger, Telekom’un yüzde 55’lik payını satın alması ilk adımdı. Satın alma bedeli için bankaların tahsis ettiği 4,75 milyar dolar kredi ödenmedi.
Şirket gırtlağına kadar borçlandırıldı. Bütün bunlar olurken Telekom’un ikinci büyük ortağı olan ve altın hisseyi elinde bulunduran Hazine soyguna ses çıkarmadı, çıkaramadı.
Hariri’nin Oger’i sırasıyla hem devleti hem satın aldığı şirketi hem de Türkiye’de faaliyet gösteren 29 bankayı soydu. Üstelik kredi borcu iki senedir ödenmediği halde mevzu sürüncemede bırakılarak soygunun Telekom’a ve Türkiye’ye faturasının kabarmasına göz yumuldu.
AKBANK, GARANTİ, İŞ BANKASI VE YAPI KREDİ KERHEN ORTAK
TTnet, Avea gibi şirketlerin sahibi olan ve Türkiye’nin bütün fiber optik kablo altyapısına sahip en önemli ve stratejik telekomünikasyon şirketinin hisseleri kredi borcuna mahsuben bankalara devredildi.
29 bankanın kurduğu Levent Yapılandırma Yönetimi şirketinde en büyük pay yüzde 35,6 ile Sabancı Holding’in “amiral gemisi” Akbank’a ait. Akbank’ı yüzde 22,1 payla Garanti Bankası, yüzde 11,6 payla İş Bankası takip ediyor. Yapı Kredi de yüzde 5’e yakın ortak oldu.
Hisseler bankalara devredildiğine göre yönetim kurulu da değişmeliydi, değil mi? Bilakis temettüyü yurt dışına götüren Muhammed Hariri’nin yerine Türk Telekom yönetim kurulu başkanı olarak Ömer Fatih Sayan getirildi.
ESKİ BAKANIN AĞABEYİ TELEKOM YÖNETİM KURULU BAŞKANI
Eski Kadın ve Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın ağabeyi şu ana kadar vekâleten oturduğu koltukta artık asaleten vazife ifa edecek. Bankalar malın sahibi olsa da idareye karışamayacak.
Türk Telekom Yönetim Kurulu Başkanlığı’na tayin edilen Ömer Fatih Sayan, eski aile bakanı Fatma Betül Sayan’ın ağabeyi.
Yönetim kurulunda Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın yardımcısı Nurettin Nebati, TRT Genel Müdürü İbrahim Eren, Erdoğan’ın Arapça tercümanlığını yapan Sefer Turan ve Yiğit Bulut gibi Saray kontejanından isimler Sayan’ın başkanlığında hiç bir şey olmamış gibi yönetim kurulu üyeliğine devam edecek.
Mülkiyeti Hazine’ye ait bir şirketin içinin boşaltılmasından ve borç batağına sürüklenmesinden mesul isimlere bırakın hesap sorulmasını her biri taltif edildi. Bankalar da hiç olmazsa kâğıt üzerinde malın sahibi görünmeye kerhen razı oldu.
Aksi halde bütün bütün kaybedenler kulübüne yazılacaklar…
ERDOĞAN’DAN HABERSİZ OLMASI MÜMKÜN MÜ?
Bu kadar aleni bir soygunun hükûmetin daha doğrusu Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın bilgisi haricinde yapılmış olması mümkün mü? Artık bu ve benzeri suâllerin cevabı bilinse de Türkiye’de bir mana ifade etmeyecek.
Zira Türkiye hırsızı değil yakalayan polisi cezalandırmayı tercih edeli hayli vakit oldu.
17/25 Aralık 2013’te devletin içine çöreklenmiş rüşvet ve hırsızlık şebekesinin çarkına çomak sokan Yakup Saygılı, Mehmet Akif Üner gibi polis müdürleri 24 Aralık 2018’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Şaşırdık mı?
Köpekler salıp taşları bağlamışsanız Türk Telekom vakası ve benzeri soygunlardan dert yanmaya hakkınız olamaz.
Yeni birkaç soygunu daha yakında hep beraber okuruz…
[Semih Ardıç] 25.12.2018 [TR724]
17/25 sonrası milyar dolarlarla sıfırlananlara dair [Ramazan Faruk Güzel]
-Oğlum paraları sıfırladın mı?
-Yok baba, 30 milyon Avro daha kaldı.
Bu ifadeler, 17 Aralık 2013’de ilk büyük yolsuzluk operasyonu olduğunda internete düşen ses kayıtlarındaki en vurucu olanlarıydı. Dönemin Başbakanı Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen ses kaydında o kişi kısık sesle oğluna; diğer bakan çocuklarına operasyon yapıldığını, evdeki paraları sıfırlamasını, başka yere aktarmasını istiyordu.
Böyle daha 5 konuşma kaydı vardı ve konuşan kişi kızı Sümeyye Erdoğan’ı Bilal’in yanına göndereceğini belirtirken, son görüşmede oğlan, babasına paranın büyük kısmını işadamlarına dağıttığını, evde 30 milyon Avro kaldığını söylüyordu.
Duyum sağlammış zira 25 Aralık 2013’de de 2. Büyük operasyon gelmişti.
TAPELER KİMDEN, NEREDEN?
Rıza Sarraf’ın AKP’li üç bakanı rüşvete bağladığı ortaya çıkan 17 Aralık 2013 tarihli soruşturması sırasında Başbakan Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen “sıfırlama tapesi” çok konuşulmuş, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu internetteki o ses kaydını bir grup konuşmasında yayınlamıştı. (Muhalefet, bu dosyaları ve tapeleri tepe tepe kullanmış ama soruşturmalarda adı geçen memurlara, şahıslara dair en ufak bir insiyatif bile almamışlardı. Bu da muhalefetin sıfırlanmışlığı işte!)
25 Aralık soruşturmasının içeriğini en bilebilecek kişi, firari savcı Muammer Akkaş idi ve kendisine sorduklarında, bu ses kaydından internette yayınlanana kadar hiç haberi olmadığını, dosyada da böyle bir kaydın olmadığını açıklamıştı.
O soruşturmanın Emniyet müdürlerinden Yakup Saygılı da tapelerden haberdar olmadığını sosyal medyadan yazmış, hatta konuyla ilgili bir de resmi evrak yayınlamıştı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından Basın Suçlar Soruşturma Bürosu’na gönderilmiş bu evrakın altında imzası bulunan iki isim dikkat çekici: İsmail Uçar ve İrfan Fidan. Apar topar oraya getirtilen bu iki savcı, bu dosyaların kapanmasında gösterdikleri yüksek performanstan sonra, başlatılan “Fetö Cadı Avı”nda da çok etkin tol oynamışlardı.
Hatırlarsınız, o dönem bütün adliye ve polis teşkilatı hallaç pamuğu gibi atılmış, etkili yerde olan ve ileride problem çıkarılabileceği düşünülen hemen herkesin görev yeri değiştirilmiş, pasifize edilmiş, sürülmüş ve bilahare de ihraç edilmişti. Yeni konseptte görev alan memurlar ise kendilerine verilen sıfırlama görevini hakkıyla yerine getirmişlerdi.
DİNLEMELERİ CEMAAT Mİ YAPMIŞ?
Soruşturma dosyalarından anlaşıldığına göre devlet içindeki resmi kimselerce bir dinleme olmamış… Ortada çok daha vahim bir durum ortaya çıkmıştı:
Bölgesel güç olan hemen her ülke, Türkiye’deki bu kirli işleri en ince detaylarına kadar dinlemiş, kaydetmiş, not etmiş ve ileride kullanmak üzere el altında tutmuş. Almanya gibi bazı ülke istihbaratların bazı dinlemeler yapmış olduğu haberi çıktığında, hükümet sözcüleri, “Büyük devletlerin dinlemesi normaldir” şeklinde pişkin bir açıklama yapmışlardı. Yani büyük devletlerin dinlemesi normal de; işi yolsuzlukları, suçları araştırmak olan senin devletinin kurumlarının dinlemesi suçmuş!
İşin içinde bir de derin devletin fonksiyonu var. ETÖ sanığı, Vatan Partisi Genel Başkanı ve şu anki iktidarın gayriresmi büyük ortağı olan Doğu Perinçek, bir çok tv yayınında “en az 28 önemli yolsuzluk dinlemesini kendilerinin yapmış olduğunu” övünerek dile getirmişti.
Hükümet de aslında kendilerini kimlerin dinlediğini biliyordu. Mecburi ortaklıkların ve uzlaşmaların temelinde de bu kabüllenmişlik vardı.
Meşhur 17/25 Yolsuzluk Soruşturmaları bir “Yargı Darbesi” ile akamete uğratıldığında herşey bitti zannetseler de bu iş uluslararası bir hal aldı ve Zarraf Dosyası şimdi Amerika’da… Ve oradaki dosya da çığ gibi büyüyerek devam ediyor, içine Flynn’nin Gülen’i Kaçırma Dosyaları dahil, yeni yeni dosyalar eklenerek gidiyor…
SIFIRLAMALARIN MİLADI
Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi,
İleride Türkiye tarihini yazanlar, 2000’li yıllar sonrasından bugünlere gelen süreci tanımlarken ve bunu isimlendirirken çeşitli adlandırmalar yapacak olsalar da genel olarak ‘Erdoğan Dönemi’ denilecektir, evet. Ama 17/25 sonraki dönemin adı ‘Sıfırlamalar Çağı’ olarak anılacaktır.
Bir yıldız gibi parlatılan ve ortaya çıkan R.T. Erdoğan’ın zamanla bir karadeliğe dönüşmesi ile her şeyi yutmaya başlaması ile ortaya çıkan ‘sıfırlamalar’ tarihte eşi rastlanmayacak boyutta.
Ülke şu an doğal kaynaklarını, tarım ve hayvancılık potansiyelini, iç ve dış siyaset üstünlüğünü, yani hemen herşeyini her geçen gün yitiriyor, sıfırlıyor. Bir şeyler sıfırlanırken, bir başka tarafta akıl almaz bir yığılma, birikme yaşanıyor…
İstanbul’un Kasımpaşa ilçesinden çıkan, tahsil hayatında varlığı bile şüpheli bir lise diplomasından başka bir şeyi olmayan, kariyeri ise amatör liglerde top koşturmaktan öteye gidemeyen ve siyasete başladığında –kendi ifadesiyle- ‘bir yüzükten başka bir şeyi olmayan’ birisi iken, şimdilerde hem parasal, hem de siyasi güç olarak akıl almaz bir boyutta.
Her kriz zamanında oradan oraya taşıttığı 29 ton altınlarından bahsediliyor. 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonlarında evinde zulasında bile 1 milyar Dolardan fazla parasının olduğu, bunları sıfırlamasının bile günler aldığı, en son elde kalan paranın bile 50 milyon Dolardan fazla olduğu konuşuldu, buna dair konuşma tapeleri ortaya saçıldı.
17/25 operasyonu ki dünya tarihinde eşine rastlanmamış bir hadisedir, bu etki bile onun bu hırsını, biriktirme güdüsünü frenleyememiş, aksine daha da katlamıştır. Çünkü artık o kadar büyük bir kütleye dönüşmüştür ki mal ve güç olarak, onun altında çöküp bir karadeliğe dönüşmüştür. Buna ne başkası, ne de kendisi engel olamayacaktır artık..
SIFIRLAMALARIN ŞAHI
O, bir karadelik gibi çevresindeki bütün makamları, güçleri kendisine çekiyor, bünyesine ve kontrolüne alıyor ve yoluna devam ediyor. İlçe başkanlığı, Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Başkanlık…
Bunu yapabilmek için de çok Makyavelistçe, hedefe giden yolda her şeyi mübah görüyor, her şeyle ve herkesle ittifaklar kurabiliyor, herkesin ve her şeyin sinerjisini, maddi-manevi varlığını sömürebiliyor. Biriyle işi bitince de onu kullanıp bir köşeye atıyor, yoluna devam ediyor, yeni hedeflere yöneliyor.
En güçlü silahı, en çok sömürdüğü argüman din olgusu. Hedefi yolunda dinin bütün müktesebatlarını hoyratça kullandı, içini boşalttı. Bunu yaparken dini yozlaştırırken, dindarı da peşine takıp onları da işi boşalmış ham yoftalara çevirdi.
Osmanlıyı, tarihi kullandı, onların saltanat sistemleri üzerinden kendi saltanatını pazarladı, sözde tarihi dizileri ile halkın bilinçaltına bunu pompaladı. Neticede tarihi olguların içini boşalttı ve sıfırladı.
Büyük güçlerin kendisine karşı kullandığı ‘havuç-sopa’ ikilisi motivasyonunu halka karşı kullandı. Yani kimini devletin imkanlarını kullanarak satın aldı, kimine ise sopa göstererek hizaya getirdi, biat ettirdi.
Bu metazoriye boyun eğenler, zamanla gördüler ki yıllar yılıdır davasını güttükleri herşey ile çelişmeye başladılar ve ayakta kalalım derken manen yok oldular. Yaşayan meyyitler haline geldiler.
Ona uyanlar, onun kurduğu yalancı cennetlere, havuzuna dalanlar manen ve etik değer olarak biterken, ona uymayan kesimler ise madden sıfırlandılar, hatta hayatlardan oldular.
HERŞEY SIFIRLANDIĞINDA..?
Evet, Erdoğan, çevresindeki her şeyi yutuyor, kendine benzetiyor, dönüştürüyor, içini boşaltıyor. Sonrasında o temas ettiği hiç bir şey eskisi gibi kalamıyor, olmayacak da.
Onun dönüştürmesinde nasibini alan -Askeriyesinden Adliyesine- devlet kurumlarının hiç birisi artık eskisi gibi olmayacak. Devlet de….
Bu çapta bir vakum, tarihte eşine az rastlanır.
Hitler de Almanya’da bütün bir halkının kaderine tesir etmiş, onların ve devletin bütün varlığının inisiyatifini ele almış ve sonunda herkesi büyük bir yıkıma götürmüştü.
Onun bu yutan, yıkan hali sadece Yahudiler gibi hedef edindiği halkları değil, kendisi dahil bütün etki alanına tesir etmişti…
Girdiği her seçimi kazanan, hedef edindiği her şeyi bir şekilde ele geçiren Erdoğan, ne zaman kaybedecek, ne zaman bu süreç bitecek? Sanırım herşeyi ve herkesi sıfırlayan bu güç, en son kendi kendisini de sıfırlayacak.
Hitler’in çılgınca ordusunu soğuk kış şartlarında Rusya steplerine, Sibirya soğuklarına sürdüğü gibi.. Ya da geçen yüzyılın AKP’si olan İttihat ve Terakki Partisi’nin ve başlarının en son ülkeyi büyük savaşlara sokup, askeri Sarıkamışlarda telef ettikten sonra kaçıp gitmeleri gibi…
Erdoğan da, bir Amok koşucusu gibi, ya da freni patlamış bir kamyon gibi bir yere toslayınca kadar koşusuna devam edecek…
Bütün bu tarihe mal olmuş bu tür figürler, hep kazanarak yol almışlar ve en son tek bir hata ile bütün kazanımlarını –kendileriyle birlikte- yok etmişlerdir.
Zaman ayarlı bomba gibi.. Vaktini bekliyor.
[Ramazan Faruk Güzel] 25.12.2018 [TR724]
-Yok baba, 30 milyon Avro daha kaldı.
Bu ifadeler, 17 Aralık 2013’de ilk büyük yolsuzluk operasyonu olduğunda internete düşen ses kayıtlarındaki en vurucu olanlarıydı. Dönemin Başbakanı Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen ses kaydında o kişi kısık sesle oğluna; diğer bakan çocuklarına operasyon yapıldığını, evdeki paraları sıfırlamasını, başka yere aktarmasını istiyordu.
Böyle daha 5 konuşma kaydı vardı ve konuşan kişi kızı Sümeyye Erdoğan’ı Bilal’in yanına göndereceğini belirtirken, son görüşmede oğlan, babasına paranın büyük kısmını işadamlarına dağıttığını, evde 30 milyon Avro kaldığını söylüyordu.
Duyum sağlammış zira 25 Aralık 2013’de de 2. Büyük operasyon gelmişti.
TAPELER KİMDEN, NEREDEN?
Rıza Sarraf’ın AKP’li üç bakanı rüşvete bağladığı ortaya çıkan 17 Aralık 2013 tarihli soruşturması sırasında Başbakan Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen “sıfırlama tapesi” çok konuşulmuş, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu internetteki o ses kaydını bir grup konuşmasında yayınlamıştı. (Muhalefet, bu dosyaları ve tapeleri tepe tepe kullanmış ama soruşturmalarda adı geçen memurlara, şahıslara dair en ufak bir insiyatif bile almamışlardı. Bu da muhalefetin sıfırlanmışlığı işte!)
25 Aralık soruşturmasının içeriğini en bilebilecek kişi, firari savcı Muammer Akkaş idi ve kendisine sorduklarında, bu ses kaydından internette yayınlanana kadar hiç haberi olmadığını, dosyada da böyle bir kaydın olmadığını açıklamıştı.
O soruşturmanın Emniyet müdürlerinden Yakup Saygılı da tapelerden haberdar olmadığını sosyal medyadan yazmış, hatta konuyla ilgili bir de resmi evrak yayınlamıştı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından Basın Suçlar Soruşturma Bürosu’na gönderilmiş bu evrakın altında imzası bulunan iki isim dikkat çekici: İsmail Uçar ve İrfan Fidan. Apar topar oraya getirtilen bu iki savcı, bu dosyaların kapanmasında gösterdikleri yüksek performanstan sonra, başlatılan “Fetö Cadı Avı”nda da çok etkin tol oynamışlardı.
Hatırlarsınız, o dönem bütün adliye ve polis teşkilatı hallaç pamuğu gibi atılmış, etkili yerde olan ve ileride problem çıkarılabileceği düşünülen hemen herkesin görev yeri değiştirilmiş, pasifize edilmiş, sürülmüş ve bilahare de ihraç edilmişti. Yeni konseptte görev alan memurlar ise kendilerine verilen sıfırlama görevini hakkıyla yerine getirmişlerdi.
DİNLEMELERİ CEMAAT Mİ YAPMIŞ?
Soruşturma dosyalarından anlaşıldığına göre devlet içindeki resmi kimselerce bir dinleme olmamış… Ortada çok daha vahim bir durum ortaya çıkmıştı:
Bölgesel güç olan hemen her ülke, Türkiye’deki bu kirli işleri en ince detaylarına kadar dinlemiş, kaydetmiş, not etmiş ve ileride kullanmak üzere el altında tutmuş. Almanya gibi bazı ülke istihbaratların bazı dinlemeler yapmış olduğu haberi çıktığında, hükümet sözcüleri, “Büyük devletlerin dinlemesi normaldir” şeklinde pişkin bir açıklama yapmışlardı. Yani büyük devletlerin dinlemesi normal de; işi yolsuzlukları, suçları araştırmak olan senin devletinin kurumlarının dinlemesi suçmuş!
İşin içinde bir de derin devletin fonksiyonu var. ETÖ sanığı, Vatan Partisi Genel Başkanı ve şu anki iktidarın gayriresmi büyük ortağı olan Doğu Perinçek, bir çok tv yayınında “en az 28 önemli yolsuzluk dinlemesini kendilerinin yapmış olduğunu” övünerek dile getirmişti.
Hükümet de aslında kendilerini kimlerin dinlediğini biliyordu. Mecburi ortaklıkların ve uzlaşmaların temelinde de bu kabüllenmişlik vardı.
Meşhur 17/25 Yolsuzluk Soruşturmaları bir “Yargı Darbesi” ile akamete uğratıldığında herşey bitti zannetseler de bu iş uluslararası bir hal aldı ve Zarraf Dosyası şimdi Amerika’da… Ve oradaki dosya da çığ gibi büyüyerek devam ediyor, içine Flynn’nin Gülen’i Kaçırma Dosyaları dahil, yeni yeni dosyalar eklenerek gidiyor…
SIFIRLAMALARIN MİLADI
Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi,
İleride Türkiye tarihini yazanlar, 2000’li yıllar sonrasından bugünlere gelen süreci tanımlarken ve bunu isimlendirirken çeşitli adlandırmalar yapacak olsalar da genel olarak ‘Erdoğan Dönemi’ denilecektir, evet. Ama 17/25 sonraki dönemin adı ‘Sıfırlamalar Çağı’ olarak anılacaktır.
Bir yıldız gibi parlatılan ve ortaya çıkan R.T. Erdoğan’ın zamanla bir karadeliğe dönüşmesi ile her şeyi yutmaya başlaması ile ortaya çıkan ‘sıfırlamalar’ tarihte eşi rastlanmayacak boyutta.
Ülke şu an doğal kaynaklarını, tarım ve hayvancılık potansiyelini, iç ve dış siyaset üstünlüğünü, yani hemen herşeyini her geçen gün yitiriyor, sıfırlıyor. Bir şeyler sıfırlanırken, bir başka tarafta akıl almaz bir yığılma, birikme yaşanıyor…
İstanbul’un Kasımpaşa ilçesinden çıkan, tahsil hayatında varlığı bile şüpheli bir lise diplomasından başka bir şeyi olmayan, kariyeri ise amatör liglerde top koşturmaktan öteye gidemeyen ve siyasete başladığında –kendi ifadesiyle- ‘bir yüzükten başka bir şeyi olmayan’ birisi iken, şimdilerde hem parasal, hem de siyasi güç olarak akıl almaz bir boyutta.
Her kriz zamanında oradan oraya taşıttığı 29 ton altınlarından bahsediliyor. 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonlarında evinde zulasında bile 1 milyar Dolardan fazla parasının olduğu, bunları sıfırlamasının bile günler aldığı, en son elde kalan paranın bile 50 milyon Dolardan fazla olduğu konuşuldu, buna dair konuşma tapeleri ortaya saçıldı.
17/25 operasyonu ki dünya tarihinde eşine rastlanmamış bir hadisedir, bu etki bile onun bu hırsını, biriktirme güdüsünü frenleyememiş, aksine daha da katlamıştır. Çünkü artık o kadar büyük bir kütleye dönüşmüştür ki mal ve güç olarak, onun altında çöküp bir karadeliğe dönüşmüştür. Buna ne başkası, ne de kendisi engel olamayacaktır artık..
SIFIRLAMALARIN ŞAHI
O, bir karadelik gibi çevresindeki bütün makamları, güçleri kendisine çekiyor, bünyesine ve kontrolüne alıyor ve yoluna devam ediyor. İlçe başkanlığı, Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Başkanlık…
Bunu yapabilmek için de çok Makyavelistçe, hedefe giden yolda her şeyi mübah görüyor, her şeyle ve herkesle ittifaklar kurabiliyor, herkesin ve her şeyin sinerjisini, maddi-manevi varlığını sömürebiliyor. Biriyle işi bitince de onu kullanıp bir köşeye atıyor, yoluna devam ediyor, yeni hedeflere yöneliyor.
En güçlü silahı, en çok sömürdüğü argüman din olgusu. Hedefi yolunda dinin bütün müktesebatlarını hoyratça kullandı, içini boşalttı. Bunu yaparken dini yozlaştırırken, dindarı da peşine takıp onları da işi boşalmış ham yoftalara çevirdi.
Osmanlıyı, tarihi kullandı, onların saltanat sistemleri üzerinden kendi saltanatını pazarladı, sözde tarihi dizileri ile halkın bilinçaltına bunu pompaladı. Neticede tarihi olguların içini boşalttı ve sıfırladı.
Büyük güçlerin kendisine karşı kullandığı ‘havuç-sopa’ ikilisi motivasyonunu halka karşı kullandı. Yani kimini devletin imkanlarını kullanarak satın aldı, kimine ise sopa göstererek hizaya getirdi, biat ettirdi.
Bu metazoriye boyun eğenler, zamanla gördüler ki yıllar yılıdır davasını güttükleri herşey ile çelişmeye başladılar ve ayakta kalalım derken manen yok oldular. Yaşayan meyyitler haline geldiler.
Ona uyanlar, onun kurduğu yalancı cennetlere, havuzuna dalanlar manen ve etik değer olarak biterken, ona uymayan kesimler ise madden sıfırlandılar, hatta hayatlardan oldular.
HERŞEY SIFIRLANDIĞINDA..?
Evet, Erdoğan, çevresindeki her şeyi yutuyor, kendine benzetiyor, dönüştürüyor, içini boşaltıyor. Sonrasında o temas ettiği hiç bir şey eskisi gibi kalamıyor, olmayacak da.
Onun dönüştürmesinde nasibini alan -Askeriyesinden Adliyesine- devlet kurumlarının hiç birisi artık eskisi gibi olmayacak. Devlet de….
Bu çapta bir vakum, tarihte eşine az rastlanır.
Hitler de Almanya’da bütün bir halkının kaderine tesir etmiş, onların ve devletin bütün varlığının inisiyatifini ele almış ve sonunda herkesi büyük bir yıkıma götürmüştü.
Onun bu yutan, yıkan hali sadece Yahudiler gibi hedef edindiği halkları değil, kendisi dahil bütün etki alanına tesir etmişti…
Girdiği her seçimi kazanan, hedef edindiği her şeyi bir şekilde ele geçiren Erdoğan, ne zaman kaybedecek, ne zaman bu süreç bitecek? Sanırım herşeyi ve herkesi sıfırlayan bu güç, en son kendi kendisini de sıfırlayacak.
Hitler’in çılgınca ordusunu soğuk kış şartlarında Rusya steplerine, Sibirya soğuklarına sürdüğü gibi.. Ya da geçen yüzyılın AKP’si olan İttihat ve Terakki Partisi’nin ve başlarının en son ülkeyi büyük savaşlara sokup, askeri Sarıkamışlarda telef ettikten sonra kaçıp gitmeleri gibi…
Erdoğan da, bir Amok koşucusu gibi, ya da freni patlamış bir kamyon gibi bir yere toslayınca kadar koşusuna devam edecek…
Bütün bu tarihe mal olmuş bu tür figürler, hep kazanarak yol almışlar ve en son tek bir hata ile bütün kazanımlarını –kendileriyle birlikte- yok etmişlerdir.
Zaman ayarlı bomba gibi.. Vaktini bekliyor.
[Ramazan Faruk Güzel] 25.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Metin Akpınar’ın yalnız yürüyüşü! [Naci Karadağ]
CHP ve sair iktidar enteresan bir ruh hali içinde.
Muhalefet partisi olarak yaptıkları şeyler ile biz sıradan insanların yaptıkları arasında bir fark yok ama lafa geldi mi “Cumhuriyet tarihinin en köklü siyasi geleneği” şeklinde hava atmayı çok iyi biliyorlar.
Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in başına gelenler misal…
Gerçi laikçi ve solcu çevreler de hayatı sosyal medyadan ibaret saydıkları için, bu ortamlarda bağırıp çağırmayı, atar yapmayı marifet sayıyorlar.
Metin Akpınar’ın işi gücü bırakıp Pazar günü mesai yapan majestelerinin savcısına zorla götürülme görüntülerini izlediniz mi?
Şahsen yüreğim burkuldu. Sanırım CHP de muhalefet partisi olarak üzülmekle yetindi ve yetinecek!
80’inde ve ülkeye mal olmuş bir sanatçıya bu yaşta yapılanların saçmalığı bir yana yaşlı bir adamın zalimin eline geçirdiği devletin kucağına yapayalnız yürümesi insanın vicdanını zedeliyor.
Havuzcuları ve iktidar yalakalarını bir kenara bırakın. Onlara göre “oh oluyor” elbette.
En zalimden daha zalimleşebileceklerini nicedir ispatladı İslamcı iktidar ve yandaşları.
En aşağılık, adi çetelerde bile bir ahlaki norm olur.
Güçsüze, masuma, çoluğa çocuğa ilişilmez mesela.
Filistin’deki çocuk için gözyaşı döküyor gibi görünen, Arakan’daki kadınlara ağıt yakan İslamcılar arasında bu ülkede yaşanan soykırım boyutundaki vahşete bir tek yüksek ses çıkaran gördünüz mü bugüne kadar?
Onlar vicdan ve merhamet konusunda sınıfta çoktan kaldılar. Hatta bu yönleriyle Nazilerden bile aşağılık olabileceklerini ispatladı birçoğu.
Yaşanan zulmün boyutu ve dehşetini bir yana bırakırsak Tayyip Erdoğan’ın şahsi yetenek boyutunu aşan bir başarılı uygulamadan söz etmek mümkün.
Son beş yıldır her sabah uyandığımızda “bu kadarını yapamazlar” denilen her şeyi başarıyla gerçekleştirdi mesela.
“Gazete kapatamazlar, anayasaya aykırı”, deniliyordu.
Kapattı, hem de polisle, gaz sıkarak, gazetecileri yerlerde sürüyerek çöktü ülkenin en itibarlı medya kuruluşlarına.
Bugün adını bile anmaktan rahatsızlar artık.
Bırakınız sahip çıkmayı, “oh olsun” çekti hemen hemen bütün kesimler.
Kimi kendi nefretinden, kimi hasedinden, kimi korkusundan sesini çıkartmadı.
Atadıkları bir basın müdürüne yarım asırlık insanların basın kartlarını iptal ettirdiler.
Sonra da utanmadan ortaya çıkıp “hapiste hiç gazeteci yok ki” dediler.
Banka bastılar yahu, legal, yasal ve bütün hesapları şeffaf olan bankaya çöktüler, gündüz gözüyle.
Banka personelini tutukladılar, yetmedi orada hesap açtıranların peşine düştüler.
Dünyanın en komik şeyi değil mi; bizzat açılışını kendilerinin yaptığı bankayı kanun dışı ilan etmeleri ve bu bankada hesabı olanları terörist olarak yargılamaları?
Yüzbinlerce insanı, fişlediler, yetmedi bu fişlere dayanarak hayatlarıyla oynadılar, ekmeğinden ettiler, işten attılar!
Alın size bir saçmalık daha; işten attıkları doktorların açlıktan ölmesini istediler.
Özel sektörde iş bulmaması için kanun çıkarmaya kalktılar.
Sonra bundan vazgeçip bilmem kaç milyar verirse çalışabilir, yasası çıkardılar!
Bakın şu manşeti atabilecek kadar faşisttiler çünkü:
Düşünebiliyor musunuz? Kendilerinden olmayanlara hayat hakkı tanımamanın faşizanlık eşiği Kuzey Kore’de bile bu kadar değildir eminim.
Belli ki bir ajandaları vardı ve cemaatle başladıkları hesaplaşma ve dizayn çalışmalarında hep başarılı oldular.
İçli köfte yapan teyzeyi kelepçeleyerek zindana attılar ve vicdanları zerre miktar sızlamadı.
Diyeceğim o ki Metin Akpınar’a gelene kadar adım adım yaptılar ayrıştırıp bölerek yok etmeyi…
Tarih 1 Nisan 2013..
Bırakınız 15 Temmuz’u, daha ortada 17/25 Aralık bile yok.
AKP İstanbul İl Başkanı Babuşcu, İstanbul Suriçi Grubu Derneği’nin Topkapı’da bir otelde düzenlediği etkinliğe onur konuğu olarak katılıyor ve şunları söylüyordu: “10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak”
Gelecek on yılda bizimle paydaş olamayacaklar…
Aslında fişleme listelerinin, soykırımın temellerinin o günden atıldığının bir itirafından başka bir şey değildi bu cümleler.
Esas can alıcı cümleler ise konuşmanın şu bölümüydü:
“Devletin kurumsal hafızasına düşülecek notlar açısından AK Parti daha çok daha uzun süre iktidarda olmak durumundadır” dedi.
Bunun için gerekirse darbe senaryosu bile düzenleneceğini kim tahmin edebilirdi ki?
Emniyeti yok edeceklerini, eğitimi bitireceklerini, TSK’yı tamamen imha edeceklerini kim tahmin edebilirdi?
Teker teker yaptılar ve 10 yıla yayacaklarını 2013’te söylediler…
Metin Akpınar’ı ismen zikretmemiş olabilirler ama ağzını açan muhalif sanatçıya hayatı zindan edeceklerini daha o günden kararlaştırdıkları kesin.
Kendilerinden haz etmeyen herkesi devlet düşmanı olarak gösterip yok etmeye başlayacaklarını 5 yıl önceden haber vermişlerdi…
Ve devam edecekler kesinlikle.
Çünkü gitmeyi hiç ama hiç düşünmüyorlar.
Bedeli ne olursa olsun kalmayı düşünüyorlar çünkü.
Bunun için gerekirse suç işliyorlar, kan döküyorlar.
Yalan, entrika, hırsızlık gibi konular için dini fetva bile aldılar o dönem.
Küçük küçük parçalara böldüler toplumu ve teker teker şeytanlaştırıp çiğnediler…
Ve bu yalnızlaştırıp yok etme patikasının yolcularından biri oldu Metin Akpınar.
Emin olun ki sonuncusu olmayacak…
[Naci Karadağ] 25.12.2018 [TR724]
Muhalefet partisi olarak yaptıkları şeyler ile biz sıradan insanların yaptıkları arasında bir fark yok ama lafa geldi mi “Cumhuriyet tarihinin en köklü siyasi geleneği” şeklinde hava atmayı çok iyi biliyorlar.
Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in başına gelenler misal…
Gerçi laikçi ve solcu çevreler de hayatı sosyal medyadan ibaret saydıkları için, bu ortamlarda bağırıp çağırmayı, atar yapmayı marifet sayıyorlar.
Metin Akpınar’ın işi gücü bırakıp Pazar günü mesai yapan majestelerinin savcısına zorla götürülme görüntülerini izlediniz mi?
Şahsen yüreğim burkuldu. Sanırım CHP de muhalefet partisi olarak üzülmekle yetindi ve yetinecek!
80’inde ve ülkeye mal olmuş bir sanatçıya bu yaşta yapılanların saçmalığı bir yana yaşlı bir adamın zalimin eline geçirdiği devletin kucağına yapayalnız yürümesi insanın vicdanını zedeliyor.
Havuzcuları ve iktidar yalakalarını bir kenara bırakın. Onlara göre “oh oluyor” elbette.
En zalimden daha zalimleşebileceklerini nicedir ispatladı İslamcı iktidar ve yandaşları.
En aşağılık, adi çetelerde bile bir ahlaki norm olur.
Güçsüze, masuma, çoluğa çocuğa ilişilmez mesela.
Filistin’deki çocuk için gözyaşı döküyor gibi görünen, Arakan’daki kadınlara ağıt yakan İslamcılar arasında bu ülkede yaşanan soykırım boyutundaki vahşete bir tek yüksek ses çıkaran gördünüz mü bugüne kadar?
Onlar vicdan ve merhamet konusunda sınıfta çoktan kaldılar. Hatta bu yönleriyle Nazilerden bile aşağılık olabileceklerini ispatladı birçoğu.
Yaşanan zulmün boyutu ve dehşetini bir yana bırakırsak Tayyip Erdoğan’ın şahsi yetenek boyutunu aşan bir başarılı uygulamadan söz etmek mümkün.
Son beş yıldır her sabah uyandığımızda “bu kadarını yapamazlar” denilen her şeyi başarıyla gerçekleştirdi mesela.
“Gazete kapatamazlar, anayasaya aykırı”, deniliyordu.
Kapattı, hem de polisle, gaz sıkarak, gazetecileri yerlerde sürüyerek çöktü ülkenin en itibarlı medya kuruluşlarına.
Bugün adını bile anmaktan rahatsızlar artık.
Bırakınız sahip çıkmayı, “oh olsun” çekti hemen hemen bütün kesimler.
Kimi kendi nefretinden, kimi hasedinden, kimi korkusundan sesini çıkartmadı.
Atadıkları bir basın müdürüne yarım asırlık insanların basın kartlarını iptal ettirdiler.
Sonra da utanmadan ortaya çıkıp “hapiste hiç gazeteci yok ki” dediler.
Banka bastılar yahu, legal, yasal ve bütün hesapları şeffaf olan bankaya çöktüler, gündüz gözüyle.
Banka personelini tutukladılar, yetmedi orada hesap açtıranların peşine düştüler.
Dünyanın en komik şeyi değil mi; bizzat açılışını kendilerinin yaptığı bankayı kanun dışı ilan etmeleri ve bu bankada hesabı olanları terörist olarak yargılamaları?
Yüzbinlerce insanı, fişlediler, yetmedi bu fişlere dayanarak hayatlarıyla oynadılar, ekmeğinden ettiler, işten attılar!
Alın size bir saçmalık daha; işten attıkları doktorların açlıktan ölmesini istediler.
Özel sektörde iş bulmaması için kanun çıkarmaya kalktılar.
Sonra bundan vazgeçip bilmem kaç milyar verirse çalışabilir, yasası çıkardılar!
Bakın şu manşeti atabilecek kadar faşisttiler çünkü:
Düşünebiliyor musunuz? Kendilerinden olmayanlara hayat hakkı tanımamanın faşizanlık eşiği Kuzey Kore’de bile bu kadar değildir eminim.
Belli ki bir ajandaları vardı ve cemaatle başladıkları hesaplaşma ve dizayn çalışmalarında hep başarılı oldular.
İçli köfte yapan teyzeyi kelepçeleyerek zindana attılar ve vicdanları zerre miktar sızlamadı.
Diyeceğim o ki Metin Akpınar’a gelene kadar adım adım yaptılar ayrıştırıp bölerek yok etmeyi…
Tarih 1 Nisan 2013..
Bırakınız 15 Temmuz’u, daha ortada 17/25 Aralık bile yok.
AKP İstanbul İl Başkanı Babuşcu, İstanbul Suriçi Grubu Derneği’nin Topkapı’da bir otelde düzenlediği etkinliğe onur konuğu olarak katılıyor ve şunları söylüyordu: “10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak”
Gelecek on yılda bizimle paydaş olamayacaklar…
Aslında fişleme listelerinin, soykırımın temellerinin o günden atıldığının bir itirafından başka bir şey değildi bu cümleler.
Esas can alıcı cümleler ise konuşmanın şu bölümüydü:
“Devletin kurumsal hafızasına düşülecek notlar açısından AK Parti daha çok daha uzun süre iktidarda olmak durumundadır” dedi.
Bunun için gerekirse darbe senaryosu bile düzenleneceğini kim tahmin edebilirdi ki?
Emniyeti yok edeceklerini, eğitimi bitireceklerini, TSK’yı tamamen imha edeceklerini kim tahmin edebilirdi?
Teker teker yaptılar ve 10 yıla yayacaklarını 2013’te söylediler…
Metin Akpınar’ı ismen zikretmemiş olabilirler ama ağzını açan muhalif sanatçıya hayatı zindan edeceklerini daha o günden kararlaştırdıkları kesin.
Kendilerinden haz etmeyen herkesi devlet düşmanı olarak gösterip yok etmeye başlayacaklarını 5 yıl önceden haber vermişlerdi…
Ve devam edecekler kesinlikle.
Çünkü gitmeyi hiç ama hiç düşünmüyorlar.
Bedeli ne olursa olsun kalmayı düşünüyorlar çünkü.
Bunun için gerekirse suç işliyorlar, kan döküyorlar.
Yalan, entrika, hırsızlık gibi konular için dini fetva bile aldılar o dönem.
Küçük küçük parçalara böldüler toplumu ve teker teker şeytanlaştırıp çiğnediler…
Ve bu yalnızlaştırıp yok etme patikasının yolcularından biri oldu Metin Akpınar.
Emin olun ki sonuncusu olmayacak…
[Naci Karadağ] 25.12.2018 [TR724]
Metin Akpınar ve Müjdat Gezen [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
21 Aralık. Halk TV ekranı, “Halk Arenası”. Seyirciler var. Mustafa Kemal’in askerleriyiz diye tempo tutuyorlar. Program böyle başlıyor. Programın yapımcı ve sunucusu Uğur Dündar biliyorsunuz. Sözcü’de yazılarını okumadığım yazarlardan biri; ama bu ona saygı duymadığım anlamına gelmiyor. Türkiye’nin önemli bir ismidir. Kim ne derse desin, tek kanallı televizyon dönemlerinden bu yana mesleğinde duayen bir medya mensubudur.
Konuklar Metin Akpınar ve Müjdat Gezen. Benim Metin ağabey ve Müjdat ağabey dediğim isimler – pederin arkadaşları olmaları hasebiyle. Onları TV ve tiyatro dışında tanıdım, kulislerde şakalarına tanık oldum, babamla aynı oyunlarda oynadılar, aynı sofralarda sohbet-muhabbet ettiler. Siyasi tutumları, kanaatleri, hayat biçimleri, algıları, dünya görüşleri, hatta günah ve sevapları ve olursa olsun, Metin ağabey de Müjdat ağabey de, iddia ediyorum birçoklarından çok daha fazla Türkiye’yi, ortalama insanımızın mizah anlayışını temsil ediyor. Bu nedenle seviliyorlar. Sokakta görenlerin gülümsemesi, yanlarına gelmesi, ilgi ve iltifat etmesi bundandır.
Kendimi bildim bileli Metin abi ve Müjdat abi, tıpkı kendileri gibi bir düzine başka isimle beraber bizlerin vicdanı oldu, bizleri güldüren ve ağlatan beyazperdenin ve ahşap kokulu tozlu tiyatro sahnelerinin isimli kahramanları oldular. Onlar bize o kadar yakındılar ki! Güler misin Ağlar mısın, Patron Duymasın, Sivri Akıllılar, Hasip ile Nasip gibi klasikleşmiş onlarca film. Devekuşu Kabare Tiyatrosunda sahnelenen onlarca oyun. Teyzem Bilge Şen’in de oynadığı bu oyunların çoğuna gittim çocukken, yanımda babam. Sonra kulise geçer, sohbetlerini sıkılarak dinlerdim – babama devamlı “ne zaman gidiyoruz” diye sorarak. Hey gidi günler.
Metin ağabey ve Rahmetli Zeki ağabey ayrılmaz ikiliydiler. Hatta bazen adları soyadları karıştırılırdı. Türk sahne sanatlarının en ünlü ikilisiydiler. Sonra Zeki ağabeyi kaybettik. Babamdan 7 sene sonra o da sonsuzluğa uğurlandı. Müjdat ağabeyle babamın sanat yaşamları çok daha yakın geçti – hatta 70’lerde Miyatro topluluğunda beraber oynadılar. Müjdat ağabey de altın bir jenerasyonun, o verimli neslin en önemli isimlerinden oldu. Kim ne derse desin, Metin Akpınar da Müjdat Gezen de, bugün Türkiye halkının nabzını tutanlardan çok daha iyi tutarlar bu toplumun nabzını – hatta daha ileri giderek söyleyeyim, Türkiye’yi temsil ederler. Evet, sanatçıların ülkelerini ve toplumlarını temsil etmesi, siyasetçilerin temsilinden öndedir. Çünkü siyasetçiler bayrağı devrettikleri anda önemlerini yitirirler (bu nedenle bayrağı asla teslim etmek istemezler bizim diyarda, o başka!) ama Metin ağabey ve Müjdat ağabey seviyesinde sanatçılar “hakla mal olurlar” ve asla değerlerinden bir şey yitirmezler. Ama bunları bir kenara bırakalım ve Türkiye’nin dibe vuruşunu sergilemesi bakımından başlarına gelenleri kısaca irdeleyelim.
Programda Müjdat ağabey Erdoğan’ın Kadıköy ve İstanbul’un bazı diğer ilçelerde oturan vatandaşların Türkiye’nin kaymağını yiyen kesim oldukları ve Türkiye’nin bu kesimlerin umurunda olmadığı yönündeki iddialarına yönelik bodoslama mizahi bir eleştiride bulundu. Sonra da Erdoğan’a hitaben “sen bizim vatanseverliğimizi sınayamazsın, haddini bil!” dedi. Ne var bunda? Metin ağabey de Türkiye’de demokrasinin artık uygulanmadığı bir yöne doğru gittiğini vurguladı ve “Bu kutuplaşma ve karmaşadan kurtulmamızın tek çaresi demokrasidir. O noktaya ulaşabilirsek kavga gürültü olmadan bu işin içinden çıkarız” dedi. “Ulaşamazsak ise belki lideri ayağından asarlar, belki mahzenlerde zehirlenerek ölür, belki de başka liderlerin yaşadığı kötü sonları yaşayabilirler” diyerek, demokrasiden uzaklaşıldığında ortaya çıkan rejimlerde siyasi iktidarların içine düşeceği meşruiyet sorununa ve olası güç çekişmelerine ve hukuk dışı güç mücadeleleri ile sonuçlarına dikkat çekti. Bu yoruma katılmamak elde mi? Ne yani, demokrasi olmayan memleketlerde iktidarların değişimini olası kılan bir yöntem vardı da biz mi duymadık? Üstelik Metin ağabey isim vermeden, genel ilkeler bakımından sarf etti bu sözleri. Yani genel ilkeler olarak baktığımızda, bu söylenenler Mısır’a da, 1980’lerin Romanya’sına da, Saddam Irak’ına da uygulanabiliyor. Kardeşim, diktatörlüklerde durum bu!
Bu söylenenler gündeme adeta bomba gibi düştü. Erdoğan, Pazar günü İstanbul’da katıldığı bir toplantıda yaptığı konuşmada Metin ve Müjdat ağabeyler ile ilgili olarak, “Beni ipe götüreceklermiş. Bunu sanatçı görünümü altındaki müsveddeler yapıyor. Senin her yerin sanatçı olsa ne yazar. Biz bu yola farklı çıktık. Senin haddine mi? Biz şahadete inanmış insanlarız. Biz bunların bedelini rahatlıkla ödemeye hazır insanlarız” dedi. Erdoğan’ın sert yorumunu vazife addeden sahibinin sesi İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı, sanatçılar Metin Akpınar ve Müjdat Gezen hakkında ‘Cumhurbaşkanı’nı hedef alarak hakaret içerikli sözler söyleyip darbe ve ölüm tehdidinde bulunmak’ iddiasıyla soruşturma başlattı ve yakalama emri çıkardı. İki aksakal sanatçı, sabah saatlerinde yapılan polis baskınıyla evlerinden polislerce gözaltına alındı.
Neresinden ele alalım ki bu yaşanan skandalları?
Birincisi, bu durum Türkiye’de yaşanan anormal bir durum değildir. Bu, Türkiye normalidir artık, bu bir. İkincisi, Erdoğan’ın yargıyı tümüyle kontrol ettiğine dair bir emare falan değil, alenen bu konudaki en somut örneklerden biridir, ama asla istisnai bir durum değildir. Erdoğan, kendisi ve rejimi için büyük bir korku içerisinde. Bunu anlıyorum. Çünkü yaptıklarının ne olduğunu en iyi kendisi biliyor. Karanlıktan beslenmek ve karanlıktan aynı zamanda çok ama çok korkmak, bu tür diktatörlüklerin ön planda olan belirgin bir özelliğidir. Erdoğan’ın “hesabını verecekler” diye Metin ve Müjdat ağabeyleri alenen tehdit etmesinin sebebi de bu korku paranoyası. Çünkü hukukun olmadığı bu tür otoriteryan keyfi rejimlerde her an her şey olabilir. Bu Pandoranın kutusunu kendisi ve ittifak kurduğu derin yapı açmadı mı? Derin yapı için iş gayet basit. Siyasi ve hukuki sorumluluk iktidar mümessilindedir. Başka bir değişle, yapılan tüm hukuksuzlukların sorumlusu, bunların altında icrai imzası olan siyasi güç ve onun bürokratik piyonlarıdır. Ne deseydi Metin ağabey? Hesap vermek gibi bir sıkıntınız yok, “durmak yok yola devam mı?”. Komik olmasın kimse. Bu süreçte hukuka dönüş, olağan şartlarda gerçekleşmez. Bunu öyle olmalı anlamında söylemiyorum, bir tespit, bir siyaset bilimcisi tespitidir bu. Keşke olağan şartlarda bir normalleşme ve anayasaya dönüş olabilseydi. Bir mucizeyi kim istemez? Ama bu ihtimal, cehenneme kar yağma ihtimali gibi – yani buna bel bağlanması çok fazla iyimserlik olur. Metin ağabey bunu söylüyor. Bunu – aynen benim bu yazıda yaptığım gibi – genel ilkeler, aklıselim ve mantık yürüterek yapıyor. Yani görüşlerine katılmak zorunda değiliz. Erdoğan da görüşlerine katılmadığını söyler geçer! Hatta hiç tınlamaz, görmezden gelir. Ama öyle yapmıyor. Neden? Çünkü söylediklerinde gerçek payı olduğunu ona da kendi mantığı söylüyor. Erdoğan da, yarattığı karanlığın sadece muhaliflerini elimine etmediğini, kendi iktidarını da kaygan bir zemine oturttuğunu biliyor.
Müjdat ağabey de Metin ağabey de esasında her sanatçının ve aydının yapması gerekeni yapıyor. Yanlış giden şeyleri dilleri döndüğünce kısmen mizahla, kısmen de dramla, ortaya koyuyor. Onlardan sofistike siyasi analizler beklememeli. Görevleri bu değil. Görevleri, deneyimlerine ve duygularına tercüman olmak, bunları toplumlarıyla paylaşmak! Bunu anlamayan İslamcılar, her iki duayeni de yargısız infaz etmeyi seçtiler. İşte tam da bu sebepten ötürü, İslamcılardan asla önemli bir sanatçı çıkmayacak! Çünkü bunların ilkel “davaları”, yıkanmış fanatik beyinleri, obsesif din anlayışları, içe refleksiyon yapma yetisine sahip olmayan öz iç dünyaları, sanatsal bir “doğurganlıkta” bulunamaz. Sanatçılık hürriyet demektir, aykırı düşüncelere ve köşeli eleştirilere girmek demektir de ondan! Şimdi birileri bu yazıyı okuyup, amalı ve fakatlı cümlelerle Metin ve Müjdat ağabeylerin diğer zulme uğrayan insanlar konusunda duyarlı olmadıklarını gündeme getirebilir. Doğrudur, ideali çok daha geniş spektrumda bir iktidar eleştirisi yapmalarıdır. Ama dünya ideal bir yer değil. Her aydının görevi ve algı alanı, diğerlerinden farklı! Özellikle Türkiye gibi fay hatları kesimler arasında kırılmış, derin uçurumlarla ayrılan kutuplardan oluşan bir ülkede, ortak kapsayıcı bir aydın refleksi beklemek, çok peri masalı ve Polyanna kokan bir ütopya beklentisi.
Önemli olan, Metin ve Müjdat ağabeylerin başına gelenlerin, birçok insanın gözlerini açmasıdır
Toplumsal kutuplaşma bitmeyecek – en azından kısa sürede! Yani bu duruma alışmalı. Kesimler arası diyalogsuzlukta herkes iğneyi kendisine batırmakla işe koyulmalı. Çuvaldızı başkasına batırma kolaycılığından kaçınmalı. Ben kendi adıma bunu yapıyorum. Başkalarının gözlükleriyle olaylara ve sorunlara bakmaya çabalıyorum. Bunu yapmak, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranmak gibi bir açmaz da getirse beraberinde, bence aydın olmanın taşlı ve çatallanan bahçesi bunu gerektiriyor. Metin ve Müjdat ağabeylere yaptıkları eleştiriden dolayı saygı duyuyorum. İyi ki varlar! Türkiye’ye on numara büyük, yeri doldurulamaz sanatçılar, bugünkü konformist ve yalaka saray şaklabanlarını görünce daha da ön plana çıkıyorlar. Değerlerini her geçen gün daha fazla anlıyoruz. İbrahim Kalın’ın buram-buram İslamcı reflekslerle bu iki duayene saldırması, havuzda çıkan iğrenç yorumlar, hatta Müjdat ağabeyin yüzü oyun gereği makyajlı fotoğrafı seçilerek, hatta kendisine peze.enk denilerek aşağılanmaya çalışılmasını Türkiye toplumu unutmayacak. Bakalım tarihte bunu yazan çöplerin yeri ne olacak! Nobran, çürük ve hukuksuz bu rejim bir gün çökünce hukuk önünde hesap verirlerken, karakterlerini bir kez daha büyüteç altına alacağız. Çıkarları bitince birbirlerini yiyecekler, birbirlerini ihbar için kuyruğa girecekler. Gemiyi ilk terk edecek olan kanalizasyon fareleri bu lağım medyasının paralı yazar-kasa tayfası. Bunların rayici, rejim bitince gönüllü muhbirliğe evrilecek. O gün geldiğinde, Metin Akpınar da Müjdat Gezen de başları dik dolaşacak. Sarayın muhabbetçisi dalkavuklar, soytarılar ve riyakarları ise insan içine çıkamayacak.
Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e selam olsun.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.12.2018 [TR724]
Konuklar Metin Akpınar ve Müjdat Gezen. Benim Metin ağabey ve Müjdat ağabey dediğim isimler – pederin arkadaşları olmaları hasebiyle. Onları TV ve tiyatro dışında tanıdım, kulislerde şakalarına tanık oldum, babamla aynı oyunlarda oynadılar, aynı sofralarda sohbet-muhabbet ettiler. Siyasi tutumları, kanaatleri, hayat biçimleri, algıları, dünya görüşleri, hatta günah ve sevapları ve olursa olsun, Metin ağabey de Müjdat ağabey de, iddia ediyorum birçoklarından çok daha fazla Türkiye’yi, ortalama insanımızın mizah anlayışını temsil ediyor. Bu nedenle seviliyorlar. Sokakta görenlerin gülümsemesi, yanlarına gelmesi, ilgi ve iltifat etmesi bundandır.
Kendimi bildim bileli Metin abi ve Müjdat abi, tıpkı kendileri gibi bir düzine başka isimle beraber bizlerin vicdanı oldu, bizleri güldüren ve ağlatan beyazperdenin ve ahşap kokulu tozlu tiyatro sahnelerinin isimli kahramanları oldular. Onlar bize o kadar yakındılar ki! Güler misin Ağlar mısın, Patron Duymasın, Sivri Akıllılar, Hasip ile Nasip gibi klasikleşmiş onlarca film. Devekuşu Kabare Tiyatrosunda sahnelenen onlarca oyun. Teyzem Bilge Şen’in de oynadığı bu oyunların çoğuna gittim çocukken, yanımda babam. Sonra kulise geçer, sohbetlerini sıkılarak dinlerdim – babama devamlı “ne zaman gidiyoruz” diye sorarak. Hey gidi günler.
Metin ağabey ve Rahmetli Zeki ağabey ayrılmaz ikiliydiler. Hatta bazen adları soyadları karıştırılırdı. Türk sahne sanatlarının en ünlü ikilisiydiler. Sonra Zeki ağabeyi kaybettik. Babamdan 7 sene sonra o da sonsuzluğa uğurlandı. Müjdat ağabeyle babamın sanat yaşamları çok daha yakın geçti – hatta 70’lerde Miyatro topluluğunda beraber oynadılar. Müjdat ağabey de altın bir jenerasyonun, o verimli neslin en önemli isimlerinden oldu. Kim ne derse desin, Metin Akpınar da Müjdat Gezen de, bugün Türkiye halkının nabzını tutanlardan çok daha iyi tutarlar bu toplumun nabzını – hatta daha ileri giderek söyleyeyim, Türkiye’yi temsil ederler. Evet, sanatçıların ülkelerini ve toplumlarını temsil etmesi, siyasetçilerin temsilinden öndedir. Çünkü siyasetçiler bayrağı devrettikleri anda önemlerini yitirirler (bu nedenle bayrağı asla teslim etmek istemezler bizim diyarda, o başka!) ama Metin ağabey ve Müjdat ağabey seviyesinde sanatçılar “hakla mal olurlar” ve asla değerlerinden bir şey yitirmezler. Ama bunları bir kenara bırakalım ve Türkiye’nin dibe vuruşunu sergilemesi bakımından başlarına gelenleri kısaca irdeleyelim.
Programda Müjdat ağabey Erdoğan’ın Kadıköy ve İstanbul’un bazı diğer ilçelerde oturan vatandaşların Türkiye’nin kaymağını yiyen kesim oldukları ve Türkiye’nin bu kesimlerin umurunda olmadığı yönündeki iddialarına yönelik bodoslama mizahi bir eleştiride bulundu. Sonra da Erdoğan’a hitaben “sen bizim vatanseverliğimizi sınayamazsın, haddini bil!” dedi. Ne var bunda? Metin ağabey de Türkiye’de demokrasinin artık uygulanmadığı bir yöne doğru gittiğini vurguladı ve “Bu kutuplaşma ve karmaşadan kurtulmamızın tek çaresi demokrasidir. O noktaya ulaşabilirsek kavga gürültü olmadan bu işin içinden çıkarız” dedi. “Ulaşamazsak ise belki lideri ayağından asarlar, belki mahzenlerde zehirlenerek ölür, belki de başka liderlerin yaşadığı kötü sonları yaşayabilirler” diyerek, demokrasiden uzaklaşıldığında ortaya çıkan rejimlerde siyasi iktidarların içine düşeceği meşruiyet sorununa ve olası güç çekişmelerine ve hukuk dışı güç mücadeleleri ile sonuçlarına dikkat çekti. Bu yoruma katılmamak elde mi? Ne yani, demokrasi olmayan memleketlerde iktidarların değişimini olası kılan bir yöntem vardı da biz mi duymadık? Üstelik Metin ağabey isim vermeden, genel ilkeler bakımından sarf etti bu sözleri. Yani genel ilkeler olarak baktığımızda, bu söylenenler Mısır’a da, 1980’lerin Romanya’sına da, Saddam Irak’ına da uygulanabiliyor. Kardeşim, diktatörlüklerde durum bu!
Bu söylenenler gündeme adeta bomba gibi düştü. Erdoğan, Pazar günü İstanbul’da katıldığı bir toplantıda yaptığı konuşmada Metin ve Müjdat ağabeyler ile ilgili olarak, “Beni ipe götüreceklermiş. Bunu sanatçı görünümü altındaki müsveddeler yapıyor. Senin her yerin sanatçı olsa ne yazar. Biz bu yola farklı çıktık. Senin haddine mi? Biz şahadete inanmış insanlarız. Biz bunların bedelini rahatlıkla ödemeye hazır insanlarız” dedi. Erdoğan’ın sert yorumunu vazife addeden sahibinin sesi İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı, sanatçılar Metin Akpınar ve Müjdat Gezen hakkında ‘Cumhurbaşkanı’nı hedef alarak hakaret içerikli sözler söyleyip darbe ve ölüm tehdidinde bulunmak’ iddiasıyla soruşturma başlattı ve yakalama emri çıkardı. İki aksakal sanatçı, sabah saatlerinde yapılan polis baskınıyla evlerinden polislerce gözaltına alındı.
Neresinden ele alalım ki bu yaşanan skandalları?
Birincisi, bu durum Türkiye’de yaşanan anormal bir durum değildir. Bu, Türkiye normalidir artık, bu bir. İkincisi, Erdoğan’ın yargıyı tümüyle kontrol ettiğine dair bir emare falan değil, alenen bu konudaki en somut örneklerden biridir, ama asla istisnai bir durum değildir. Erdoğan, kendisi ve rejimi için büyük bir korku içerisinde. Bunu anlıyorum. Çünkü yaptıklarının ne olduğunu en iyi kendisi biliyor. Karanlıktan beslenmek ve karanlıktan aynı zamanda çok ama çok korkmak, bu tür diktatörlüklerin ön planda olan belirgin bir özelliğidir. Erdoğan’ın “hesabını verecekler” diye Metin ve Müjdat ağabeyleri alenen tehdit etmesinin sebebi de bu korku paranoyası. Çünkü hukukun olmadığı bu tür otoriteryan keyfi rejimlerde her an her şey olabilir. Bu Pandoranın kutusunu kendisi ve ittifak kurduğu derin yapı açmadı mı? Derin yapı için iş gayet basit. Siyasi ve hukuki sorumluluk iktidar mümessilindedir. Başka bir değişle, yapılan tüm hukuksuzlukların sorumlusu, bunların altında icrai imzası olan siyasi güç ve onun bürokratik piyonlarıdır. Ne deseydi Metin ağabey? Hesap vermek gibi bir sıkıntınız yok, “durmak yok yola devam mı?”. Komik olmasın kimse. Bu süreçte hukuka dönüş, olağan şartlarda gerçekleşmez. Bunu öyle olmalı anlamında söylemiyorum, bir tespit, bir siyaset bilimcisi tespitidir bu. Keşke olağan şartlarda bir normalleşme ve anayasaya dönüş olabilseydi. Bir mucizeyi kim istemez? Ama bu ihtimal, cehenneme kar yağma ihtimali gibi – yani buna bel bağlanması çok fazla iyimserlik olur. Metin ağabey bunu söylüyor. Bunu – aynen benim bu yazıda yaptığım gibi – genel ilkeler, aklıselim ve mantık yürüterek yapıyor. Yani görüşlerine katılmak zorunda değiliz. Erdoğan da görüşlerine katılmadığını söyler geçer! Hatta hiç tınlamaz, görmezden gelir. Ama öyle yapmıyor. Neden? Çünkü söylediklerinde gerçek payı olduğunu ona da kendi mantığı söylüyor. Erdoğan da, yarattığı karanlığın sadece muhaliflerini elimine etmediğini, kendi iktidarını da kaygan bir zemine oturttuğunu biliyor.
Müjdat ağabey de Metin ağabey de esasında her sanatçının ve aydının yapması gerekeni yapıyor. Yanlış giden şeyleri dilleri döndüğünce kısmen mizahla, kısmen de dramla, ortaya koyuyor. Onlardan sofistike siyasi analizler beklememeli. Görevleri bu değil. Görevleri, deneyimlerine ve duygularına tercüman olmak, bunları toplumlarıyla paylaşmak! Bunu anlamayan İslamcılar, her iki duayeni de yargısız infaz etmeyi seçtiler. İşte tam da bu sebepten ötürü, İslamcılardan asla önemli bir sanatçı çıkmayacak! Çünkü bunların ilkel “davaları”, yıkanmış fanatik beyinleri, obsesif din anlayışları, içe refleksiyon yapma yetisine sahip olmayan öz iç dünyaları, sanatsal bir “doğurganlıkta” bulunamaz. Sanatçılık hürriyet demektir, aykırı düşüncelere ve köşeli eleştirilere girmek demektir de ondan! Şimdi birileri bu yazıyı okuyup, amalı ve fakatlı cümlelerle Metin ve Müjdat ağabeylerin diğer zulme uğrayan insanlar konusunda duyarlı olmadıklarını gündeme getirebilir. Doğrudur, ideali çok daha geniş spektrumda bir iktidar eleştirisi yapmalarıdır. Ama dünya ideal bir yer değil. Her aydının görevi ve algı alanı, diğerlerinden farklı! Özellikle Türkiye gibi fay hatları kesimler arasında kırılmış, derin uçurumlarla ayrılan kutuplardan oluşan bir ülkede, ortak kapsayıcı bir aydın refleksi beklemek, çok peri masalı ve Polyanna kokan bir ütopya beklentisi.
Önemli olan, Metin ve Müjdat ağabeylerin başına gelenlerin, birçok insanın gözlerini açmasıdır
Toplumsal kutuplaşma bitmeyecek – en azından kısa sürede! Yani bu duruma alışmalı. Kesimler arası diyalogsuzlukta herkes iğneyi kendisine batırmakla işe koyulmalı. Çuvaldızı başkasına batırma kolaycılığından kaçınmalı. Ben kendi adıma bunu yapıyorum. Başkalarının gözlükleriyle olaylara ve sorunlara bakmaya çabalıyorum. Bunu yapmak, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranmak gibi bir açmaz da getirse beraberinde, bence aydın olmanın taşlı ve çatallanan bahçesi bunu gerektiriyor. Metin ve Müjdat ağabeylere yaptıkları eleştiriden dolayı saygı duyuyorum. İyi ki varlar! Türkiye’ye on numara büyük, yeri doldurulamaz sanatçılar, bugünkü konformist ve yalaka saray şaklabanlarını görünce daha da ön plana çıkıyorlar. Değerlerini her geçen gün daha fazla anlıyoruz. İbrahim Kalın’ın buram-buram İslamcı reflekslerle bu iki duayene saldırması, havuzda çıkan iğrenç yorumlar, hatta Müjdat ağabeyin yüzü oyun gereği makyajlı fotoğrafı seçilerek, hatta kendisine peze.enk denilerek aşağılanmaya çalışılmasını Türkiye toplumu unutmayacak. Bakalım tarihte bunu yazan çöplerin yeri ne olacak! Nobran, çürük ve hukuksuz bu rejim bir gün çökünce hukuk önünde hesap verirlerken, karakterlerini bir kez daha büyüteç altına alacağız. Çıkarları bitince birbirlerini yiyecekler, birbirlerini ihbar için kuyruğa girecekler. Gemiyi ilk terk edecek olan kanalizasyon fareleri bu lağım medyasının paralı yazar-kasa tayfası. Bunların rayici, rejim bitince gönüllü muhbirliğe evrilecek. O gün geldiğinde, Metin Akpınar da Müjdat Gezen de başları dik dolaşacak. Sarayın muhabbetçisi dalkavuklar, soytarılar ve riyakarları ise insan içine çıkamayacak.
Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e selam olsun.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Süper Lig ne kadar süper? [Hasan Cücük]
Süper Lig’de 2018-19 sezonunun ilk devresi geride kaldı. Futbolun üç büyükleri 60 yıl aradan sonra ilk devreyi ilk 3 dışında tamamladı. Son yılların istikrarlı takımı Başakşehir, ilk devreyi lider tamamlarken, ilk 5’te yer bulan diğer takımlar aynı puanla maçlarını tamamladı. Avrupa’nın 6. büyük ligi gösterilen Türkiye Süper Ligi puan ve kalite sıralamasında yerine gelin birlikte bakalım.
İngiltere Premier Lig’i Avrupa’nın bir numaralı ligi olarak gösteriliyor. Şampiyonluk yarışında Liverpool, Manchester City ve Tottenham ön plana çıktı. Chelsea son haftalardaki sürpriz puan kayıplarıyla yarışta bir adım geride kaldı. 18 maç sonunda Liverpool 48 puan toplarken, yoluna namağlup olarak devam ediyor. Liverpool, kalesinde gördüğü 7 golle Avrupa’da en az gol yiyen takım oldu. Puan ve yarış heyecanını dikkate aldığımızda Premier Lig, Süper Lige açık ara fark atıyor. Süper Lig’de en çok gol atan takım 37 golle Kasımpaşa olurken, Premier Lig’de 50 golle Manchester City ilk sırada yer alıyor.
İspanya La Liga’ya bakalım. Son yılların en enteresan sezonunun yaşandığı La Liga’da 17 maç sonunda 37 puanla liderlik koltuğunda Barcelona oturuyor. Şampiyonluk yarışında Barcelona’yı 34 puanla Atletico Madrid, 32 puanla Sevilla takip ediyor. İlk 3’ün dışında kalan dev ise Real Madrid. Madrid ekibi 29 puanda bulunuyor ama hemen hatırlatalım bir maç eksik bulunuyor. Puanda lider olan Barcelona attığı 48 golle de liderlik koltuğunda oturuyor. La Liga ile ortak noktamız, takımların yaşadığı gol fakirliği. Barcelona’dan sonra en çok gol atan takım 30 golle Sevilla. Barcelona ve Real Madrid’in yaşadığı krize rağmen, La Liga farkını Avrupa’da göstermeye devam ediyor.
İtalya Serie A’da Juventus fırtınası bu yıl daha güçlü esiyor. Son 7 yılın şampiyonu Juventus, kadrosuna Cristiano Ronaldo’yu katmasının meyvesini daha şimdiden aldı. 17 maçın 16’sını kazanan Juventus topladığı 48 puanla adım adım 8. şampiyonluğa yürüyor. 34 gol atıp kalesinde 8 gol gören Juventus, Avrupa’nın 5 büyük liginde yenilgisiz yoluna devam liderden biri olmaya devam ediyor. Juventus’un en yakın takipçisi Napoli 41 puan toplarken, 17 maç sonunda Serie A’nın ikincisi bile Süper Lig’in liderinden 7 puan fazlası var. Üçüncü sırada bulunan İnter’in ise 33 puanı bulunuyor. Napoli ve Juventus attıkları 34 golle en çok gol atanlar olarak ilk sırada yer buluyor. Sadece Cristiano Ronaldo’nun varlığı bile Serie A’yı farklı bir konuma yükseltiyor.
Almanya Bundesliga’da uzun bir aradan sonra ilk devreyi Bayern Münih dışında bir takım lider olarak tamamladı. Borussia Dortmund, 17 hafta sonunda topladığı 42 puanla Bundesliga’nın liderlik koltuğunun sahibi oldu. Dortmund’u 6 puan geriden son 6 yılın şampiyonu Bayern Münih takip ediyor. Üçüncü sırada bulunan Mönchengladbach’ın ise puanı 33. Yarış Dortmund – Münih arasında geçiyor. Son yılların belki de en heyecanlı şampiyonluk yarışı yaşanıyor. Dortmnund liderliğinin yanında attığı 44 golle de bu alanda ilk sırada yer buluyor. Bayern ise topladığı puan kadar gol attı.
Fransa Ligue 1’de PSG’nin şampiyonluğu değil kaç hafta önceden şampiyonluğunu ilan edeceği merak ediliyor. Ligin ilk 14 haftasında tüm maçlarını kazanan PSG, iki hafta üst üste berabere kalarak taraftarını şoke etmişti. İki maçı eksik olan PSG oynadığı 17 maç sonunda topladığı 47 puanla iki maçı fazla olan en yakın rakibi Lille’ye 13 puan fark attı. İki maçını kazanmasıyla puan farkı 19 olacak. İkinci Lille’nin ise 34 puanı bulunuyor. PSG ve diğerleri şeklinde takımların sıralandığı Ligue 1’de PSG’nin varlığı tek başına ligin kalitesini üst sıralara taşımaya yetiyor.
Bu liglerin hepsi gerek kalite gerekse de başarı sıralamasında Süper Lig’in önünde bulunuyor. Süper Lig’in kalitede geride bıraktığı liglerin başında Portekiz Ligi geliyor.
Portekiz Ligi’nde 14 hafta sonunda Porto 36 puanla ilk sırada bulunuyor. Lideri Benfica 32, Sporting ise 31 puanla takip ediyor. Süper Lig’den 3 hafta geride olan Portekiz Ligi’nde ilk 3’teki takımların liderimizden daha çok puan toplayacağı kesin gözüküyor. Zaten Porto, 3 eksik maçına rağmen liderimizden 2 puan fazlası var. Avrupa arenasında gösterdikleri performansla Portekiz kulüpleri kulüplerimize ve ligimize fark atmaya devam ediyor.
Kalitede rakip olarak görmediğimiz Hollanda ligindeki ilk 3’teki takımlar liderimizden daha fazla puan topladı. 17 maç sonunda PSV’nin 48, Ajax’ın 46 puanı var. Üçüncü Feyenoord’un bile puanı 36. Gol sayısı ise müthiş. Hem PSV’nin hem de Ajax’ın attığı gol 60, yediği gol 8. Kıyasta Hollanda Ligi bile fark atıyor.
Şampiyonluk yarışında İstanbul’un üç büyüklerinin yarışta geride kalması ligimizin kalitesine doğrudan etki yapıyor. İngiltere’de benzer durumu Manchester United yaşıyor. En çok şampiyon olmuş takım son 5 yıldır zirveden uzak kalınca değer kaybına uğradı. Benzer durum bizim ligin 3 büyükleri için de geçerli olur. Galatasaray ve Beşiktaş’ın ikinci devre göstereceği performans ligin kalitesine etki edecek. Fenerbahçe çoktan denklem dışı kaldığı için göstereceği performans ancak önümüzdeki yıla yansıyacaktır. Ligin adını ‘süper’ koymakla iş bitmiş olmuyor!
[Hasan Cücük] 25.12.2018 [TR724]
İngiltere Premier Lig’i Avrupa’nın bir numaralı ligi olarak gösteriliyor. Şampiyonluk yarışında Liverpool, Manchester City ve Tottenham ön plana çıktı. Chelsea son haftalardaki sürpriz puan kayıplarıyla yarışta bir adım geride kaldı. 18 maç sonunda Liverpool 48 puan toplarken, yoluna namağlup olarak devam ediyor. Liverpool, kalesinde gördüğü 7 golle Avrupa’da en az gol yiyen takım oldu. Puan ve yarış heyecanını dikkate aldığımızda Premier Lig, Süper Lige açık ara fark atıyor. Süper Lig’de en çok gol atan takım 37 golle Kasımpaşa olurken, Premier Lig’de 50 golle Manchester City ilk sırada yer alıyor.
İspanya La Liga’ya bakalım. Son yılların en enteresan sezonunun yaşandığı La Liga’da 17 maç sonunda 37 puanla liderlik koltuğunda Barcelona oturuyor. Şampiyonluk yarışında Barcelona’yı 34 puanla Atletico Madrid, 32 puanla Sevilla takip ediyor. İlk 3’ün dışında kalan dev ise Real Madrid. Madrid ekibi 29 puanda bulunuyor ama hemen hatırlatalım bir maç eksik bulunuyor. Puanda lider olan Barcelona attığı 48 golle de liderlik koltuğunda oturuyor. La Liga ile ortak noktamız, takımların yaşadığı gol fakirliği. Barcelona’dan sonra en çok gol atan takım 30 golle Sevilla. Barcelona ve Real Madrid’in yaşadığı krize rağmen, La Liga farkını Avrupa’da göstermeye devam ediyor.
İtalya Serie A’da Juventus fırtınası bu yıl daha güçlü esiyor. Son 7 yılın şampiyonu Juventus, kadrosuna Cristiano Ronaldo’yu katmasının meyvesini daha şimdiden aldı. 17 maçın 16’sını kazanan Juventus topladığı 48 puanla adım adım 8. şampiyonluğa yürüyor. 34 gol atıp kalesinde 8 gol gören Juventus, Avrupa’nın 5 büyük liginde yenilgisiz yoluna devam liderden biri olmaya devam ediyor. Juventus’un en yakın takipçisi Napoli 41 puan toplarken, 17 maç sonunda Serie A’nın ikincisi bile Süper Lig’in liderinden 7 puan fazlası var. Üçüncü sırada bulunan İnter’in ise 33 puanı bulunuyor. Napoli ve Juventus attıkları 34 golle en çok gol atanlar olarak ilk sırada yer buluyor. Sadece Cristiano Ronaldo’nun varlığı bile Serie A’yı farklı bir konuma yükseltiyor.
Almanya Bundesliga’da uzun bir aradan sonra ilk devreyi Bayern Münih dışında bir takım lider olarak tamamladı. Borussia Dortmund, 17 hafta sonunda topladığı 42 puanla Bundesliga’nın liderlik koltuğunun sahibi oldu. Dortmund’u 6 puan geriden son 6 yılın şampiyonu Bayern Münih takip ediyor. Üçüncü sırada bulunan Mönchengladbach’ın ise puanı 33. Yarış Dortmund – Münih arasında geçiyor. Son yılların belki de en heyecanlı şampiyonluk yarışı yaşanıyor. Dortmnund liderliğinin yanında attığı 44 golle de bu alanda ilk sırada yer buluyor. Bayern ise topladığı puan kadar gol attı.
Fransa Ligue 1’de PSG’nin şampiyonluğu değil kaç hafta önceden şampiyonluğunu ilan edeceği merak ediliyor. Ligin ilk 14 haftasında tüm maçlarını kazanan PSG, iki hafta üst üste berabere kalarak taraftarını şoke etmişti. İki maçı eksik olan PSG oynadığı 17 maç sonunda topladığı 47 puanla iki maçı fazla olan en yakın rakibi Lille’ye 13 puan fark attı. İki maçını kazanmasıyla puan farkı 19 olacak. İkinci Lille’nin ise 34 puanı bulunuyor. PSG ve diğerleri şeklinde takımların sıralandığı Ligue 1’de PSG’nin varlığı tek başına ligin kalitesini üst sıralara taşımaya yetiyor.
Bu liglerin hepsi gerek kalite gerekse de başarı sıralamasında Süper Lig’in önünde bulunuyor. Süper Lig’in kalitede geride bıraktığı liglerin başında Portekiz Ligi geliyor.
Portekiz Ligi’nde 14 hafta sonunda Porto 36 puanla ilk sırada bulunuyor. Lideri Benfica 32, Sporting ise 31 puanla takip ediyor. Süper Lig’den 3 hafta geride olan Portekiz Ligi’nde ilk 3’teki takımların liderimizden daha çok puan toplayacağı kesin gözüküyor. Zaten Porto, 3 eksik maçına rağmen liderimizden 2 puan fazlası var. Avrupa arenasında gösterdikleri performansla Portekiz kulüpleri kulüplerimize ve ligimize fark atmaya devam ediyor.
Kalitede rakip olarak görmediğimiz Hollanda ligindeki ilk 3’teki takımlar liderimizden daha fazla puan topladı. 17 maç sonunda PSV’nin 48, Ajax’ın 46 puanı var. Üçüncü Feyenoord’un bile puanı 36. Gol sayısı ise müthiş. Hem PSV’nin hem de Ajax’ın attığı gol 60, yediği gol 8. Kıyasta Hollanda Ligi bile fark atıyor.
Şampiyonluk yarışında İstanbul’un üç büyüklerinin yarışta geride kalması ligimizin kalitesine doğrudan etki yapıyor. İngiltere’de benzer durumu Manchester United yaşıyor. En çok şampiyon olmuş takım son 5 yıldır zirveden uzak kalınca değer kaybına uğradı. Benzer durum bizim ligin 3 büyükleri için de geçerli olur. Galatasaray ve Beşiktaş’ın ikinci devre göstereceği performans ligin kalitesine etki edecek. Fenerbahçe çoktan denklem dışı kaldığı için göstereceği performans ancak önümüzdeki yıla yansıyacaktır. Ligin adını ‘süper’ koymakla iş bitmiş olmuyor!
[Hasan Cücük] 25.12.2018 [TR724]
BOB [A.Kadir Coşkun]
Kanun adamlarının “Hukuki kararlarla konuştukları!” gerçeğinin ilginç örneğini, şu an ABD’de hız kesmeden devam eden “2016 ABD seçimlerinde Rusya’nın rolü” davasında görüyoruz. Davayı yürüten özel yetkili savcı Robert (Bob) Mueller konuşmuyor, twitter kullanmıyor, dergi ve televizyonlara röportaj vermiyor.
Davanın basına yansıyan kısımlarını, herkesi şaşırtan bir ustalıkla örgüleyen Özel Yetkili Savcı, Trump’ın yakın çevresini birer birer toparlıyarak, adım adım asıl hedefine yaklaşıyor. Mueller’in çalışma ekibi, 17 kişilik, sahalarında uzman, tecrübeli, hakim, savcı ve akademisyenlerden oluşuyor ve her biri, başta Rusya olmak üzere, şantaj, rüşvet, adam öldürme, kara para aklama, uyuşturucu, insan ticareti…gibi uluslararası, organize suç ve suç örgütleri konularını çok iyi biliyorlar.
“Çalıştığım dava ve dosya hakkında herhangi bir sızıntı’dan nefret ederim!” diyen Mueller, çalıştığı mesai arkadaşlarını da buna alıştırmış. Sonuç olarak, Washington kulislerinin çok konuştuğu ve nereye varacağını merakla beklediği davanın detayları çok iyi gizleniyor ve çalışmalarını ABD Başkenti’nde yürüten Mueller ekibinin çalıştığı ofisin yeri hala meçhul.
Mueller sessiz, gürültüsüz, işini ve ne yaptığını bilen bir adam. Babası gibi doktor olmak için Princeton Üniversitesi’ne girmiş. Ancak Organik Kimya dersinde yaşadığı problem bütün hayatını değiştirecek kararlar vermesine sebeb olmuş. Vietnam Savaşı için seferberlik ilan edildiği yıllarda, hiç beklemediği ve planlamadığı halde, takım arkadaşlarından olan David Hackett’in izini takip etmiş. Hackett, mezun olduktan sonra, deniz kuvvetlerine katılmış ve Vietnam’da bir keskin nişancı tarafından daha ikinci görevini tamamlayamadan vurulmuş. Kendisine rol-model olarak seçtiği arkadaşının bu ani ölümü, Bob’ı idealinden vazgeçirme yerine, orduya katılma azmini daha da güçlendirmiş.
Vietnam savaşının kızıştığı günler
Aynı yıllarda, Trump’ın, sudan bir bahane ile (Ayağındaki bir arızadan dolayı, çürüğe çıkan Genç Trump, daha sonra “Hangi ayağınız rahatsızdı?” sorusunu cevaplayamaz! Çürük raporunu, babasının torpili ile aldığı dedikoduları hala konuşuluyor!) Vietnam’a gitmekten paçayı kurtardığında, binlerce Amerikalı genç, cepheye uğurlanır. Mueller, mezun olduktan bir yıl sonra, hayalinin peşine düşer ve deniz kuvvetlerine katılır. Vietnam savaşının kızıştığı günlerde genç teğmen Mueller, Güney Vietnam’ın Quang Tri Ormanlarında, kendisine emanet edilen birliğin kumandanıdır. Birlik, Kuzey Vietnam Ordusu ile yakın çatışmaya girer. Genç teğmen, kumanda ettiği birlikte gösterdiği başarılı manevra ile takımını ağır bir kayıptan kurtarır. Birliğini derleyip, toparladıktan sonra, takım arkadaşları ile birlikte güvenli bölgeye geçmeyi başarırlar. Deniz Kuvvetleri’nin, “No men left behind!”, “Hiç kimseyi geride bırakma!” efsane sloganı Genç Teğmen Mueller’de bir kez daha doğrulanır. Bu başarısı ona, Bronz Yıldız (Bronze Star) madalyasını kazandırır.
Askerlik sonrası, Virginia Üniversitesi’nde hukuk fakültesini bitirir. Önce, San Francisco sonra da Boston’da özel bazı hukuk firmalarında avukat olarak çalışır.
Trump, ABD’de, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar olarak bilinen iki partiden, Cumhuriyetçiler’in Başkanı. Amerikan halkının milliyetçi kesimi, her gün hayal kırıklığı yaşamasına rağmen, Obama dönemi’nde biriktirdiği aşırı-ırkçı öfke ile, hala Trump’ın yanında. Başkan’ı günahları kadar sevmeyen onlarca Cumhuriyetçi senatör, parti bağlılığından dolayı dişini sıkmayı, Demokratlara karşı mahcup olmamayı tercih ediyorlar. Savcı Bob, öyle değil.
“Siyaset ve Kanun Adamı olmak!” arasında…
Obama’dan önceki, Cumhuriyetçi Başkan Bush, kendisi gibi tepeden tırnağa Cumhuriyetçi Mueller’i 2001 yılında FBI (Federal Bureau of İnvestigation) Başkanlığı’na getirir. 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’in bombalandıktan sonra, Başkan Bush’a durum raporu sunanlardan birisi Mueller’dir. ABD’de bir çok kurumun stratejik değişikliğini tetikleyen 11 Eylül, Mueller’in başında olduğu FBI’de de ciddi değişikliklere sebeb olur. Mueller, 12 yıl vazife yaptığı bu kurumda, “Suç ve suçluları bulmanın yanında, suç işlemeyi asgariye indirme!” projesinin de mimarıdır. Şu an ucu Trump’a uzanan Rusya merkezli organize suçlar da Bob’ın özel ilgi alanına girmektedir. Halihazırda, Trump’ın Seçim Kampanyasını yürüten Paul Manafort, Dış İşleri Danışmanı George Papadopoulos, üç aylık Savunma Sekreteri Flyn ve şahsi avukatı Michael Cohen hapse gönderdikleri arasında.
Amerikan Halkı, geleneksel Yılbaşı Kutlamaları’na hazırlandığı hafta sonunu, Başkan Trump’ın “İlle de duvar çekeceğim…” ısrarı ile kilitlediği hükümet krizi ile karşıladı. Uzun Yılbaşı Tatili’nin yumuşattığı bu krizin asıl tesiri tatil bittiğinde ortaya çıkacak. Meksika Hattı’na çekilecek sınır güvenlik duvarının bedeli 5 milyar dolar. İki Parti arasında, şu güne kadar bir uzlaşma sağlanamadı.
Trump, yok yere çıkardığı kavgalarla, Rusya’nın 2016 seçimlerine müdahale ettiği gerçeğini gizlemeye çalışıyor. Savcı Mueller’in dava için ayrılan bütçesini kesmek de bunlardan bir tanesi. Dava şimdiye kadar yaklaşık 6.7 Milyon Dolar harcamış. Bu rakam, Bill Clinton’un altı yıl süren ve 80 Milyon Dolar’a mal olan gayr-ı meşru ilişki davası, ya da “İran’daki Amerikan Rehineleri” olarak bilenen ve altı yıl sürerek 47 Milyon Dolar’a mal olan davalara nazaran oldukça düşük bütçeli bir dava.
Başkan Trump’ın şahsi bir takıntı haline getirdiği “İlle de duvar öreceğim, hem de mükemmel bir duvar!” ısrarı şu an bütçeye takılmış durumda. Rusya/Trump ilişkisini yakından takip eden uzmanlar, asıl duvarın, Beyaz Saray’ın etrafına, 45. ABD Başkanı’na yol vermeyecek yükseklikte, Özel Yetkili Savcı Robert Mueller tarafından inşa edilmeye devam ettiğini söylüyorlar. Haksız sayılmazlar.
Türkiye’de, Saray’ın güdümünde, hasat mevsiminde çay toplayan, boş kalan zamanlarında da kadın, kız, çocuk, sanatçı ya da gazetecilerden oluşan, masum, insan avına çıkan hukuk camiasının, aynada kendilerini nasıl gördüklerini çok merak ediyorum. Son yapılan Üniversite Reformları, hakim ve savcıları Ziraat Fakültesi ve Avcılar kulübünden toplamayı karara bağlamadı değil mi?
Not: Trump/Russia, A Definitive History (2018). Seth Hettena. Bu yazıda geçen teknik bilgileri konusunda bu kitaptan istifade ettim. Son zamanlarda Mueller Davası ile alakalı yazılmış en okunabilir kitaplar arasında sayılıyor.
[A.Kadir Coşkun] 25.12.2018 [TR724]
Davanın basına yansıyan kısımlarını, herkesi şaşırtan bir ustalıkla örgüleyen Özel Yetkili Savcı, Trump’ın yakın çevresini birer birer toparlıyarak, adım adım asıl hedefine yaklaşıyor. Mueller’in çalışma ekibi, 17 kişilik, sahalarında uzman, tecrübeli, hakim, savcı ve akademisyenlerden oluşuyor ve her biri, başta Rusya olmak üzere, şantaj, rüşvet, adam öldürme, kara para aklama, uyuşturucu, insan ticareti…gibi uluslararası, organize suç ve suç örgütleri konularını çok iyi biliyorlar.
“Çalıştığım dava ve dosya hakkında herhangi bir sızıntı’dan nefret ederim!” diyen Mueller, çalıştığı mesai arkadaşlarını da buna alıştırmış. Sonuç olarak, Washington kulislerinin çok konuştuğu ve nereye varacağını merakla beklediği davanın detayları çok iyi gizleniyor ve çalışmalarını ABD Başkenti’nde yürüten Mueller ekibinin çalıştığı ofisin yeri hala meçhul.
Mueller sessiz, gürültüsüz, işini ve ne yaptığını bilen bir adam. Babası gibi doktor olmak için Princeton Üniversitesi’ne girmiş. Ancak Organik Kimya dersinde yaşadığı problem bütün hayatını değiştirecek kararlar vermesine sebeb olmuş. Vietnam Savaşı için seferberlik ilan edildiği yıllarda, hiç beklemediği ve planlamadığı halde, takım arkadaşlarından olan David Hackett’in izini takip etmiş. Hackett, mezun olduktan sonra, deniz kuvvetlerine katılmış ve Vietnam’da bir keskin nişancı tarafından daha ikinci görevini tamamlayamadan vurulmuş. Kendisine rol-model olarak seçtiği arkadaşının bu ani ölümü, Bob’ı idealinden vazgeçirme yerine, orduya katılma azmini daha da güçlendirmiş.
Vietnam savaşının kızıştığı günler
Aynı yıllarda, Trump’ın, sudan bir bahane ile (Ayağındaki bir arızadan dolayı, çürüğe çıkan Genç Trump, daha sonra “Hangi ayağınız rahatsızdı?” sorusunu cevaplayamaz! Çürük raporunu, babasının torpili ile aldığı dedikoduları hala konuşuluyor!) Vietnam’a gitmekten paçayı kurtardığında, binlerce Amerikalı genç, cepheye uğurlanır. Mueller, mezun olduktan bir yıl sonra, hayalinin peşine düşer ve deniz kuvvetlerine katılır. Vietnam savaşının kızıştığı günlerde genç teğmen Mueller, Güney Vietnam’ın Quang Tri Ormanlarında, kendisine emanet edilen birliğin kumandanıdır. Birlik, Kuzey Vietnam Ordusu ile yakın çatışmaya girer. Genç teğmen, kumanda ettiği birlikte gösterdiği başarılı manevra ile takımını ağır bir kayıptan kurtarır. Birliğini derleyip, toparladıktan sonra, takım arkadaşları ile birlikte güvenli bölgeye geçmeyi başarırlar. Deniz Kuvvetleri’nin, “No men left behind!”, “Hiç kimseyi geride bırakma!” efsane sloganı Genç Teğmen Mueller’de bir kez daha doğrulanır. Bu başarısı ona, Bronz Yıldız (Bronze Star) madalyasını kazandırır.
Askerlik sonrası, Virginia Üniversitesi’nde hukuk fakültesini bitirir. Önce, San Francisco sonra da Boston’da özel bazı hukuk firmalarında avukat olarak çalışır.
Trump, ABD’de, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar olarak bilinen iki partiden, Cumhuriyetçiler’in Başkanı. Amerikan halkının milliyetçi kesimi, her gün hayal kırıklığı yaşamasına rağmen, Obama dönemi’nde biriktirdiği aşırı-ırkçı öfke ile, hala Trump’ın yanında. Başkan’ı günahları kadar sevmeyen onlarca Cumhuriyetçi senatör, parti bağlılığından dolayı dişini sıkmayı, Demokratlara karşı mahcup olmamayı tercih ediyorlar. Savcı Bob, öyle değil.
“Siyaset ve Kanun Adamı olmak!” arasında…
Obama’dan önceki, Cumhuriyetçi Başkan Bush, kendisi gibi tepeden tırnağa Cumhuriyetçi Mueller’i 2001 yılında FBI (Federal Bureau of İnvestigation) Başkanlığı’na getirir. 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’in bombalandıktan sonra, Başkan Bush’a durum raporu sunanlardan birisi Mueller’dir. ABD’de bir çok kurumun stratejik değişikliğini tetikleyen 11 Eylül, Mueller’in başında olduğu FBI’de de ciddi değişikliklere sebeb olur. Mueller, 12 yıl vazife yaptığı bu kurumda, “Suç ve suçluları bulmanın yanında, suç işlemeyi asgariye indirme!” projesinin de mimarıdır. Şu an ucu Trump’a uzanan Rusya merkezli organize suçlar da Bob’ın özel ilgi alanına girmektedir. Halihazırda, Trump’ın Seçim Kampanyasını yürüten Paul Manafort, Dış İşleri Danışmanı George Papadopoulos, üç aylık Savunma Sekreteri Flyn ve şahsi avukatı Michael Cohen hapse gönderdikleri arasında.
Amerikan Halkı, geleneksel Yılbaşı Kutlamaları’na hazırlandığı hafta sonunu, Başkan Trump’ın “İlle de duvar çekeceğim…” ısrarı ile kilitlediği hükümet krizi ile karşıladı. Uzun Yılbaşı Tatili’nin yumuşattığı bu krizin asıl tesiri tatil bittiğinde ortaya çıkacak. Meksika Hattı’na çekilecek sınır güvenlik duvarının bedeli 5 milyar dolar. İki Parti arasında, şu güne kadar bir uzlaşma sağlanamadı.
Trump, yok yere çıkardığı kavgalarla, Rusya’nın 2016 seçimlerine müdahale ettiği gerçeğini gizlemeye çalışıyor. Savcı Mueller’in dava için ayrılan bütçesini kesmek de bunlardan bir tanesi. Dava şimdiye kadar yaklaşık 6.7 Milyon Dolar harcamış. Bu rakam, Bill Clinton’un altı yıl süren ve 80 Milyon Dolar’a mal olan gayr-ı meşru ilişki davası, ya da “İran’daki Amerikan Rehineleri” olarak bilenen ve altı yıl sürerek 47 Milyon Dolar’a mal olan davalara nazaran oldukça düşük bütçeli bir dava.
Başkan Trump’ın şahsi bir takıntı haline getirdiği “İlle de duvar öreceğim, hem de mükemmel bir duvar!” ısrarı şu an bütçeye takılmış durumda. Rusya/Trump ilişkisini yakından takip eden uzmanlar, asıl duvarın, Beyaz Saray’ın etrafına, 45. ABD Başkanı’na yol vermeyecek yükseklikte, Özel Yetkili Savcı Robert Mueller tarafından inşa edilmeye devam ettiğini söylüyorlar. Haksız sayılmazlar.
Türkiye’de, Saray’ın güdümünde, hasat mevsiminde çay toplayan, boş kalan zamanlarında da kadın, kız, çocuk, sanatçı ya da gazetecilerden oluşan, masum, insan avına çıkan hukuk camiasının, aynada kendilerini nasıl gördüklerini çok merak ediyorum. Son yapılan Üniversite Reformları, hakim ve savcıları Ziraat Fakültesi ve Avcılar kulübünden toplamayı karara bağlamadı değil mi?
Not: Trump/Russia, A Definitive History (2018). Seth Hettena. Bu yazıda geçen teknik bilgileri konusunda bu kitaptan istifade ettim. Son zamanlarda Mueller Davası ile alakalı yazılmış en okunabilir kitaplar arasında sayılıyor.
[A.Kadir Coşkun] 25.12.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




