8 Mart 1971 akşamı Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Muhammed Ali’yle Joe Frazier arasındaki tarihî boks maçına kilitlenmişti. Başkan Richard Nixon’dı. Ülke hâlen Vietnam’la savaş hâlindeydi ve savaş karşıtları çeşitli eyaletlerdeki protestolarla Nixon’a zor zamanlar yaşatıyordu. John F. Kennedy suikastının üzerinden sekiz, Martin Luther King suikastının üzerinden henüz üç yıl geçmişti. Senatör McCarthy’nin komünistlere uyguladığı boykot çok gerilerde kalmıştı. Ama ülkenin dört bir yanındaki sivil protestolara karşı Amerikan polisi gittikçe bileniyordu. Rosa Parks’ın açtığı yol, şehrah olmuş Afro-Amerikalılar haklarını yüksek sesle talep eder hâle gelmişti. Ülkenin en güçlü devlet aygıtlarından birinin, FBI’ın başında J. Edgar Hoover vardı.
O akşam bir Reuters muhabirinin telefonu çaldı. Kendilerine “FBI’yı Araştıracak Vatandaşlar Komisyonu” adını veren bir grubun manifestosu okunuyordu telefonda. Söylediklerine göre Pennsylvania eyaletinin Media şehrindeki bir FBI ofisinden çok sayıda gizli belgeyi ele geçirmişlerdi ve bunları inceledikten sonra gazetelere servis edeceklerdi. Neden FBI? Çünkü federaller özellikle muhalif grupların üzerinde yoğun baskı kurmuş, göz açtırmıyordu. Yasa dışı takip yaptığı, birçok sivil toplum lideri üzerinde baskı kurduğu aşikârdı ama kanıt lazımdı. Acaba bu komisyon gerçekten de kanıtları ortaya koyabilecek miydi?
Sekiz kişiydiler. Küçük bir FBI ofisini hedefe koymuş, herkesin televizyona kilitleneceği boks maçı gecesini bilerek seçmişlerdi. Bine yakın gizli dokümanı ofisten kaçırmayı başarmış, bunları çoğaltarak ABD ulusal gazetelerine göndermişlerdi. Birçok gazeteci ne olduğunu anlayamazken, sadece Washington Post bu belgelere dayanarak haber yapmayı kabul edecekti. 24 Mart 1971’de bu belgeler üzerinden J. Edgar Hoover’ın FBI üzerinden kurduğu gözetleme ağı ve baskı makinası deşifre edildi. Teşkilatın postacıları, telefon işletmelerini ve öğrenci görünümlü ajanları nasıl kullandığı ortaya çıkmıştı. FBI işi gücü bırakmış, muhalif gruplara odaklanmıştı. Hoover’ın sabıkası zaten kabarıktı, Martin Luther King’in evini dinleterek açıklarını yakalattığı ve onu intihara zorladığı herkesin bildiği bir sırdı. Muhammed Ali, Vietnam karşıtı tavrı sebebiyle Hoover’ın hedefleri arasındaydı.
Üç ay sonra New York Times, Vietnam Savaşı’nın bütün kirli çamaşırlarını ortaya döken Pentagon Papers’ı yayınlamaya başladığında bu olay gölgede kalacaktı. Herkes Hoover’ın ne haltlar karıştırdığının farkındaydı ama onu görevden almaya Nixon gibi sert bir politikacı bile cesaret edemiyordu. Mayıs 1972’de evinde uykusunda ölmeseydi, FBI’ın yönetimini değiştirmek mümkün olmayacaktı belki de. Öte yandan, eğer Watergate skandalı Haziran 1972’de patladığında Hoover hayatta olsaydı, olaylar farklı gelişebilirdi.
FBI soygununun kahramanları 2014 yılına kadar kimliklerini gizli tutmayı başardı. Hoover arkalarından 200’e yakın ajan yollamıştı ama hiçbiri bu eylemi yapan Vatandaş Komisyonu’na ulaşamadı. Bu savaş karşıtı, solcu sekiz arkadaştan yedisi, 2014’te kendilerine benzer bir eylem gerçekleştiren Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) çalışanı Edward Snowden’a destek olmak için kimliklerini açıkladılar ve öne çıktılar. Snowden’ın NSA belgelerini medyaya sızdırarak Amerikan istihbaratının nasıl dev bir gözetleme aygıtına dönüştüğünü aydınlatması, 43 yıl önce küçük bir FBI ofisine girmekten daha büyük bir olaydı kuşkusuz. Etkileri de daha farklı oldu. Ama ikisinin de arkasında aynı düşünce yatıyordu: Devlet, sınırlarını aşmış ve vatandaşların özel alanına girmeye başlamıştı; durdurulmalıydı.
1971’deki sızıntı, pek de işe yaramamış diyebilirsiniz. 2014’teki de öyle. Barack Obama başkanlığının son günlerinde, Irak Savaşı’na dair belgeleri sızdırarak dünyanın Amerikan ordusunun işkencelerinden haberdar olmasını sağlayan Chelsea Manning’i affederek, aslında bir mesaj verdi. (Snowden’la ilgili bir şey yapmaması hâlen eleştiriliyor.) Yine de Snowden’ın NSA belgelerini medyaya vermesinin bir kahramanlık mı, yoksa hainlik mi olduğu sorusuna hâlen Amerikan halkının çoğunluğu “hainlik” cevabını veriyor. Batılı ülkelerin önemli kısmında bu meseleler çok konuşulsa da, Avrupa Birliği daha yeni yeni kişisel bilgilerin korunması konusunda yasal adımlar atıyor. Facebook’un kişisel verileri analiz şirketlerine sattığı yönündeki haberlerden sonra, bir takım yaptırımlar gündeme geldi ama bazılarına göre bunun için çok geç.
Çin, Uygurlar üzerinden başlattığı “gözetleme ve toplama kampı” pratiklerini, kolaylıkla bütün ülkeye yayabilecek teknolojik altyapıya sahip. İnsanların satın aldıkları ürünlere takip cihazları koymaktan, kuş şeklinde gözetleme robotları yaparak, açık alanları izlemeye, bu arada da yüz tanıma sistemleri kullanmaya kadar pek çok uygulama Çin’de meşru. Üstelik bu teknolojiyi ithal etmeye de başladı. Benzer şekilde İsrail, Filistinlilerin nefes alışverişini bile takip edebileceği sistemler geliştiriyor. Yakın zamanda medyaya yansıyan haberlere göre, bu teknikler henüz Batılı ülkelerde kullanılmıyor görünse de, uygulamaları sağlayan teknolojik araç gereçler buralarda üretilip satılıyor. Mayıs ayında Türkiye’de polisin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet yürüyüşünü takip etmek için Almanya’dan casus yazılım satın aldığı iddia edilmişti. Daha önce de Kanada merkezli bir teknoloji şirketinden Türkiye ve Mısır’ın sosyal medya takibi için yazılım satın aldığı deşifre edildi.
Neyse ki hâlen vicdanı olan insanlar var ki, bu şirketlerin bazı çalışanları yapılanların korkunçluğuna dayanamayıp bazen çeşitli ifşalarda bulunuyor. 2016’da Forbes dergisi, Türkiye’nin Procera isimli bir program satın alarak interneti gözetlemek istediğini ortaya çıkardı. Şirkette uzun yıllar çalışan Kriss Andsten, şirket içi tartışmalarda bu teknolojinin Türkiye’ye satılmasına isyan ettiği için görevden ayrılmış ve belli ki bilgileri dışarıya sızdırmıştı. Facebook skandalının perde arkasındaki Cambridge Analytica isimli şirketin de bir çalışanı, yapılanları bütün çıplaklığıyla medyaya anlattığı için bugün konuyla ilgili bilgi sahibiyiz.
Devlet, soyut bir kavram olarak hâlen birçokları için “ev, yuva, vatan” gibi çağrışımlara sebep oluyor. Ancak aslında “devlet” somut olarak bir aygıtlar bütünü ve bu aygıtları kullanan insanların kapasitesi nispetinde bir anlam ifade ediyor. Mesela bugün AKP’liler Erdoğan’ın liderliğindeki devletin onların “dostu” olduğunu düşünüyor fakat aynı zamanda banka harcamalarından telefon konuşmalarına, internetteki aktivitelerinden nerede ne kadar zaman geçirdiklerine kadar her türlü bilginin son 5 yılda çıkarılan MİT ve Bilgi Teknolojileri Kurumu yasalarıyla o sevdikleri devletin elinde olduğunu unutuyor. Bu bilgileri devlet içindeki kişilerin rahatlıkla şirketlere para karşılığı satabileceğini, yahut polisin ya da MİT’in istedikleri anda vatandaşların tepesine çökebileceğini ise ancak başlarına geldiğinde anlayacak durumdalar.
Eskiden hükümetlerin sıkı denetiminden ve şeffaflaşmadan bahsederdik. Şimdi iktidarların aşırı denetimden ve toplumsal mahremiyetin yeniden tesisinden konuşmak durumundayız.
[Yavuz Altun] 27.10.2018 [TR724]
800 gündür cezaevinde olan 70 yaşındaki Alaattin amcanın ‘adalet’ feryadı [Semih Ardıç]
O meşum 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü esnasında kuvvet komutanı olanlar dışarıda, darbenin d’sinden dahi bîhaber ev kadınları, bebekler ve ihtiyarlar hapishanede.
On binlerce masum insan darbe çuvalının içine atıldı, seslerini duyan yok. Adalet tevzi etmesi icap eden kürsülerde insanın kanını donduran ve “hukuk garabeti” denilen kararlar veriliyor.
DARBEYE KARIŞTIKLARINA DAİR TEK DELİL YOK
Darbeye karıştıklarına dair tek delil olmadığı halde demir parmaklıkların ardında tutuluyorlar.
Haksız yere 26-27 aydır mahpus kalanlarla birlikte aileleri, yakınları ve arkadaşları en ağır hukuk ihlallerine maruz bırakılıyor.
Deniz Yücel ve pastör Andrew Brunson vakalarında devreye giren Almanya ve ABD’nin fazla alakadar olmadığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) de hak arayanları “oyalamak” maksadıyla tesis edilmiş OHAL Komisyonu’na yönlendirdiği yüz binlerce mağdur, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) insafına terk edildi.
Türkiye’nin en iyi yetişmiş insanları bugün dünyanın gözü önünde öz yurtlarında parya muamelesi görüyor. Şirketlerine, mallarına el konuluyor ve insanlık seyrediyor.
SEZGİN TANRIKULU VE ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU DA OLMASA
Mağduriyetleri başından beri sosyal medya üzerinden duyurmaya gayret eden Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile 24 Haziran’da Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) Kocaeli Milletvekili seçilen Ömer Faruk Gergerlioğlu da olmasa hapishanelerde reva görülen insanlıktan bînasip muameleleri kayıtlara geçecek resmî tek zevat yok.
Bir ismin daha hakkını teslim etmem lazım. O da Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Müdürü Kazım Güleçyüz.
İnsan hakları müdafii bu üç isim, Türkiye’nin bu karanlık döneminde hakkaniyetli tavırları ile tarihe geçti. Hatta insan haklarına gelince mangalda kül bırakmayan batılı aktivistlere insanlık dersi verdiler.
Onlar iktidar korkusu ya da dünyalık devşirme hırsıyla devr-i zulümde üç maymunun oynama zilletine düşmediler.
BALIKESİR KEPSUT’TAN GELEN MEKTUP
Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevi’nden o üç isme gönderilen mektubun bir nüshası benim de elektronik posta kutuma düştü.
70 yaşındaki Alaattin Gökhan’ın koğuş arkadaşları tarafından onun ağzından kaleme alınan mektubunu okurken gözlerim doldu, yüreğim burkuldu.
Yaşına hürmeten Alaattin amca diyeceğim kendisine…
Alaattin amcanın mektubu vesilesi ile tedavi edilmesi lazım gelen hastalıkları cezaevi şartlarında giderek ağırlaşan diğer ihtiyarları, kadınları ve bebekleri düşündüm.
Tanrıkulu, Gergerlioğlu ve Güleçyüz gibi üç samimi insanın üstesinden gelemeyeceği kadar ağırlık taşıyan bu vicdan yükü insan haysiyet ve şerefine inan herkesin omuzlarındadır.
En fazla yük de mağdur ve mazlumların dava arkadaşları olan bizlerin omuzlarında.
800 GÜNDÜR MAHHUS
Alaattin amca uğradığı haksızlık karşısında feryat ediyor. 800 gündür (26 ay) mahpus. Tek suçu Hizmet Hareketi ile irtibatlı olması.
Şiddetten, terörden hep uzak durmuş. Gençlerin de bu hassasiyetle yetişmesi adına hayır kurumlarına destek vermişi bir insan…
Batıda “gönüllülük” yahut “sivil toplum kuruluşu” kavramları devletler nezdinde en kıymetli faaliyetlerin başında gelirken Türkiye’de iktidarın bir kesimden intikam alması için suç istinadına dönüştürüldü.
YILDIZ TEKNİK MEZUNU BİR MÜHENDİS
1970 yılında Türk Telekom’da teknisyen olarak başladığı memuriyetten 2013 senesinde emekli olmuş.
Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği mezunu ve 41 sene devlete hizmet etmiş. Aldığı takdirnameleri sıradan bir memuriyet geçirmediğinin en bariz ispatı sayıyor.
Alaattin amca, “Ömrüm boyunca vatan, devlet ve millet için çalıştım. Ancak 15 Temmuz günü hain darbe girişimi sonrası 16 Ağustos 2016’da gözaltına alınıp tutuklandım.” diyor.
Gerekçe diğer darbe davalarında olduğu gibi sivil toplum faaliyetlerinde bulunmak. Sıradan bir hukuk devletinde suç şeklinde tasnif edilemeyecek bir gerekçe ile muhakeme edildiği davada mahkeme 10 sene hapis cezasına hükmetmiş.
TAHLİYE TALEP EDEN SAVCILAR DEĞİŞTİRİLDİ
“Darbeyi ve terör örgütü üyeliği suçlamalarını bir türlü hazmedemiyorum, her gün kahroluyorum. Darbeyi kim yaptıysa lanetliyorum.” diyen Alaattin amca, Balıkesir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaşadıklarını da hülâsa ediyor.
Tahliyesini talep eden savcıların nasıl değiştirildiğini anlatıyor: “Yargılamalar sürecinde hukuksuzluklar yaşadım. Karar duruşmasından önceki 3’üncü ve 4’üncü duruşmalarda, soruşturmayı baştan itibaren yürüten savcı tahliyemi istedi. Sonra savcı değiştirildi, 2’nci savcı da tahliye isteyince o da değiştirildi. Son duruşmaya katılan 3’üncü savcı tutuklamanın devamını talep etti.”
YİNE GİZLİ TANIK FACİASI
Tedavi gördüğü gerekçesiyle duruşmalara hiç gelmeyen bir gizli tanığın ifadeleriyle hüküm verilmiş.
Alaattin amca, “Asılsız iddialarını sorgulamak için yüz yüze gelemedik. Dernekte Kur’an-ı Kerîm ve Hadis dersi gibi dini, kültürel ve sosyal organizasyonlar icra edildi. Gizli tanığın ‘İl imamının yardımcısı olduğum’ iddiası var, külliyen yalan. Bahsedilen şahısla hiç HTS kaydım dahi yok.” diyor.
Hapishane şartlarında yaşadığı sağlık problemleri hakkında anlattıkları Alaattin amcanın bütün taleplerini geri çeviren hâkimlerin vicdandan nasiplerinin olmadığını gösteriyor.
KALP KAPAKÇIĞININ TEDAVİ EDİLMESİ LAZIM
Kötü muamele daha gözaltı safahatında başlamış. 8 gün boyuncu gözaltında kalmış ve şeker komasına girmiş. Cezaevinde günde 5 ilaç kullanıyor. Kalp kapakçığının acilen tedavi edilmesi lazım.
Tansiyon, prostat ve psikolojik rahatsızlıklara rağmen en temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışsa da yürümekte zorlanıyor.
Mektuptaki şu satırları aynen iktibas ettim: “Diz kapaklarımdan ameliyat olmam gerekiyor, bu şartlar altında olamıyorum. Kendi ihtiyacımı zor görüyorum. Koğuşta şu an 38 kişiyiz, sayı 42’ye kadar çıktı. Oysa en fazla 28 olmalı, yerde yatan 10 kişi var.”
28 KİŞİLİK KOĞUŞTA 42 KİŞİ!
Sosyal medyada dile getirilen “cezaevlerindeki elverişsiz şartlar” Kepsut Cezaevi için de geçerli.
28 kişilik koğuşta 42 kişinin kalmasına ve insanların betonun üzerinde sünger yatakta yatmasına onay veren cezaevi savcısının nasıl bir insan olduğunu tarif etmeye lüzum var mı?
Bu insan müsveddeleri yüzündendir ki Türkiye insani gelişmişlik endekslerinde artık Afrika memleketlerinin bile gerisine düştü. En son Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi açıklandı. Türkiye 157’nci sırada.
“BURADA REVİRE ÇIKMAK ZOR”
Haklı taleplerinin bile gözardı edildiğine işaret eden Alaattin amca tedavilerinin aksadığını şöyle anlatıyor: “Burada her şey mesele. Revire çıkmak çok zor. Sıcak su haftada 2 gün 3’er saat veriliyor, banyoda sıra tuvalette sıra bekleniyor. Prostat hastası için tuvalet sırası beklemek nasıl bir işkencedir, izaha gerek yok sanırım. Ayrıca çok soğuk üşüyorum.”
62 yaşındaki eşinin şeker hastası olduğu için insülin kullandığını belirten Alaattin amca devleti idare eden ve partilerinde “adalet” ibaresi yer alanlara şu suâli tevcih ediyor: “28 Şubat darbecileri müebbet hapis cezasına çarptırılmalarına karşın cezaevi yüzü görmezken, darbeyle ve terörle hiç ilgisi olmayan şahsımın cezaevinde tutulmasının izahı var mı? Bu, apaçık eşitsizlik, ayrımcılık değil mi?”
DOSYASI YARGITAY’DA
Alaattin amca maruz kaldığı haksızlıklara rağmen adaletin bozuk saat misali en azından günde iki kere doğruyu göstereceğine dair umudunu muhafaza ediyor.
Yargıtay’ın bu hukuk cinayetine dur diyeceği günü dört gözle bekliyor: “Suçsuzum, temyiz sürecinde ya da AİHM’de yanlıştan dönüleceğine inancım tamdır.”
70 yaşında bir ihtiyarın şu talebini yerine getirmek çok mu zor: “Yaşımın ilerlemiş olması, hastalıklarım ve cezaevinde ihtiyaçlarımı göremiyor olmam sebebiyle temyiz sürecini evimde geçirmeyi, tahliyemi istiyorum.”
Mektubun akabinde Alaattin amcanın başka bir koğuşa verildiği ve mektubu kaleme alan koğuş arkadaşlarından ayrı düştüğünü öğrendim.
Eşi de benzer bir mektubu kaleme almış ve ulaşabildiği herkese göndermiş. Gökhan ailesi mağduriyetlerinin giderilmesini bekliyor.
İNSAN HAKLARI KOMİSYONU NE İŞ YAPAR?
Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun başkanlığı vazifesini ifa eden AKP Bursa Milletvekili Hakan Çavuşoğlu neredesiniz?
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığını AKP Bursa Milletvekili Hakan Çavuşoğlu yürütüyor. Çavuşoğlu’nun yardımcısı ise AKP Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman.
Yardımcınız AKP Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman ile birlikte aynı komisyonda bulunduğunuz Sezgin Tanrıkulu ve Ömer Faruk Gergerlioğlu’na Alaattin Gökhan’dan gelen mektubu okumayı düşünüyor musunuz?
İnsan hakkı ihlallerine “dur” demeniz için hasta mahpuslardan daha kaçının ölmesi lazım?
[Semih Ardıç] 27.10.2018 [TR724]
On binlerce masum insan darbe çuvalının içine atıldı, seslerini duyan yok. Adalet tevzi etmesi icap eden kürsülerde insanın kanını donduran ve “hukuk garabeti” denilen kararlar veriliyor.
DARBEYE KARIŞTIKLARINA DAİR TEK DELİL YOK
Darbeye karıştıklarına dair tek delil olmadığı halde demir parmaklıkların ardında tutuluyorlar.
Haksız yere 26-27 aydır mahpus kalanlarla birlikte aileleri, yakınları ve arkadaşları en ağır hukuk ihlallerine maruz bırakılıyor.
Deniz Yücel ve pastör Andrew Brunson vakalarında devreye giren Almanya ve ABD’nin fazla alakadar olmadığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) de hak arayanları “oyalamak” maksadıyla tesis edilmiş OHAL Komisyonu’na yönlendirdiği yüz binlerce mağdur, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) insafına terk edildi.
Türkiye’nin en iyi yetişmiş insanları bugün dünyanın gözü önünde öz yurtlarında parya muamelesi görüyor. Şirketlerine, mallarına el konuluyor ve insanlık seyrediyor.
SEZGİN TANRIKULU VE ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU DA OLMASA
Mağduriyetleri başından beri sosyal medya üzerinden duyurmaya gayret eden Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile 24 Haziran’da Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) Kocaeli Milletvekili seçilen Ömer Faruk Gergerlioğlu da olmasa hapishanelerde reva görülen insanlıktan bînasip muameleleri kayıtlara geçecek resmî tek zevat yok.
Bir ismin daha hakkını teslim etmem lazım. O da Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Müdürü Kazım Güleçyüz.
İnsan hakları müdafii bu üç isim, Türkiye’nin bu karanlık döneminde hakkaniyetli tavırları ile tarihe geçti. Hatta insan haklarına gelince mangalda kül bırakmayan batılı aktivistlere insanlık dersi verdiler.
Onlar iktidar korkusu ya da dünyalık devşirme hırsıyla devr-i zulümde üç maymunun oynama zilletine düşmediler.
BALIKESİR KEPSUT’TAN GELEN MEKTUP
Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevi’nden o üç isme gönderilen mektubun bir nüshası benim de elektronik posta kutuma düştü.
70 yaşındaki Alaattin Gökhan’ın koğuş arkadaşları tarafından onun ağzından kaleme alınan mektubunu okurken gözlerim doldu, yüreğim burkuldu.
Yaşına hürmeten Alaattin amca diyeceğim kendisine…
Alaattin amcanın mektubu vesilesi ile tedavi edilmesi lazım gelen hastalıkları cezaevi şartlarında giderek ağırlaşan diğer ihtiyarları, kadınları ve bebekleri düşündüm.
Tanrıkulu, Gergerlioğlu ve Güleçyüz gibi üç samimi insanın üstesinden gelemeyeceği kadar ağırlık taşıyan bu vicdan yükü insan haysiyet ve şerefine inan herkesin omuzlarındadır.
En fazla yük de mağdur ve mazlumların dava arkadaşları olan bizlerin omuzlarında.
800 GÜNDÜR MAHHUS
Alaattin amca uğradığı haksızlık karşısında feryat ediyor. 800 gündür (26 ay) mahpus. Tek suçu Hizmet Hareketi ile irtibatlı olması.
Şiddetten, terörden hep uzak durmuş. Gençlerin de bu hassasiyetle yetişmesi adına hayır kurumlarına destek vermişi bir insan…
Batıda “gönüllülük” yahut “sivil toplum kuruluşu” kavramları devletler nezdinde en kıymetli faaliyetlerin başında gelirken Türkiye’de iktidarın bir kesimden intikam alması için suç istinadına dönüştürüldü.
YILDIZ TEKNİK MEZUNU BİR MÜHENDİS
1970 yılında Türk Telekom’da teknisyen olarak başladığı memuriyetten 2013 senesinde emekli olmuş.
Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği mezunu ve 41 sene devlete hizmet etmiş. Aldığı takdirnameleri sıradan bir memuriyet geçirmediğinin en bariz ispatı sayıyor.
Alaattin amca, “Ömrüm boyunca vatan, devlet ve millet için çalıştım. Ancak 15 Temmuz günü hain darbe girişimi sonrası 16 Ağustos 2016’da gözaltına alınıp tutuklandım.” diyor.
Gerekçe diğer darbe davalarında olduğu gibi sivil toplum faaliyetlerinde bulunmak. Sıradan bir hukuk devletinde suç şeklinde tasnif edilemeyecek bir gerekçe ile muhakeme edildiği davada mahkeme 10 sene hapis cezasına hükmetmiş.
TAHLİYE TALEP EDEN SAVCILAR DEĞİŞTİRİLDİ
“Darbeyi ve terör örgütü üyeliği suçlamalarını bir türlü hazmedemiyorum, her gün kahroluyorum. Darbeyi kim yaptıysa lanetliyorum.” diyen Alaattin amca, Balıkesir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaşadıklarını da hülâsa ediyor.
Tahliyesini talep eden savcıların nasıl değiştirildiğini anlatıyor: “Yargılamalar sürecinde hukuksuzluklar yaşadım. Karar duruşmasından önceki 3’üncü ve 4’üncü duruşmalarda, soruşturmayı baştan itibaren yürüten savcı tahliyemi istedi. Sonra savcı değiştirildi, 2’nci savcı da tahliye isteyince o da değiştirildi. Son duruşmaya katılan 3’üncü savcı tutuklamanın devamını talep etti.”
YİNE GİZLİ TANIK FACİASI
Tedavi gördüğü gerekçesiyle duruşmalara hiç gelmeyen bir gizli tanığın ifadeleriyle hüküm verilmiş.
Alaattin amca, “Asılsız iddialarını sorgulamak için yüz yüze gelemedik. Dernekte Kur’an-ı Kerîm ve Hadis dersi gibi dini, kültürel ve sosyal organizasyonlar icra edildi. Gizli tanığın ‘İl imamının yardımcısı olduğum’ iddiası var, külliyen yalan. Bahsedilen şahısla hiç HTS kaydım dahi yok.” diyor.
Hapishane şartlarında yaşadığı sağlık problemleri hakkında anlattıkları Alaattin amcanın bütün taleplerini geri çeviren hâkimlerin vicdandan nasiplerinin olmadığını gösteriyor.
KALP KAPAKÇIĞININ TEDAVİ EDİLMESİ LAZIM
Kötü muamele daha gözaltı safahatında başlamış. 8 gün boyuncu gözaltında kalmış ve şeker komasına girmiş. Cezaevinde günde 5 ilaç kullanıyor. Kalp kapakçığının acilen tedavi edilmesi lazım.
Tansiyon, prostat ve psikolojik rahatsızlıklara rağmen en temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışsa da yürümekte zorlanıyor.
Mektuptaki şu satırları aynen iktibas ettim: “Diz kapaklarımdan ameliyat olmam gerekiyor, bu şartlar altında olamıyorum. Kendi ihtiyacımı zor görüyorum. Koğuşta şu an 38 kişiyiz, sayı 42’ye kadar çıktı. Oysa en fazla 28 olmalı, yerde yatan 10 kişi var.”
28 KİŞİLİK KOĞUŞTA 42 KİŞİ!
Sosyal medyada dile getirilen “cezaevlerindeki elverişsiz şartlar” Kepsut Cezaevi için de geçerli.
28 kişilik koğuşta 42 kişinin kalmasına ve insanların betonun üzerinde sünger yatakta yatmasına onay veren cezaevi savcısının nasıl bir insan olduğunu tarif etmeye lüzum var mı?
Bu insan müsveddeleri yüzündendir ki Türkiye insani gelişmişlik endekslerinde artık Afrika memleketlerinin bile gerisine düştü. En son Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi açıklandı. Türkiye 157’nci sırada.
“BURADA REVİRE ÇIKMAK ZOR”
Haklı taleplerinin bile gözardı edildiğine işaret eden Alaattin amca tedavilerinin aksadığını şöyle anlatıyor: “Burada her şey mesele. Revire çıkmak çok zor. Sıcak su haftada 2 gün 3’er saat veriliyor, banyoda sıra tuvalette sıra bekleniyor. Prostat hastası için tuvalet sırası beklemek nasıl bir işkencedir, izaha gerek yok sanırım. Ayrıca çok soğuk üşüyorum.”
62 yaşındaki eşinin şeker hastası olduğu için insülin kullandığını belirten Alaattin amca devleti idare eden ve partilerinde “adalet” ibaresi yer alanlara şu suâli tevcih ediyor: “28 Şubat darbecileri müebbet hapis cezasına çarptırılmalarına karşın cezaevi yüzü görmezken, darbeyle ve terörle hiç ilgisi olmayan şahsımın cezaevinde tutulmasının izahı var mı? Bu, apaçık eşitsizlik, ayrımcılık değil mi?”
DOSYASI YARGITAY’DA
Alaattin amca maruz kaldığı haksızlıklara rağmen adaletin bozuk saat misali en azından günde iki kere doğruyu göstereceğine dair umudunu muhafaza ediyor.
Yargıtay’ın bu hukuk cinayetine dur diyeceği günü dört gözle bekliyor: “Suçsuzum, temyiz sürecinde ya da AİHM’de yanlıştan dönüleceğine inancım tamdır.”
70 yaşında bir ihtiyarın şu talebini yerine getirmek çok mu zor: “Yaşımın ilerlemiş olması, hastalıklarım ve cezaevinde ihtiyaçlarımı göremiyor olmam sebebiyle temyiz sürecini evimde geçirmeyi, tahliyemi istiyorum.”
Mektubun akabinde Alaattin amcanın başka bir koğuşa verildiği ve mektubu kaleme alan koğuş arkadaşlarından ayrı düştüğünü öğrendim.
Eşi de benzer bir mektubu kaleme almış ve ulaşabildiği herkese göndermiş. Gökhan ailesi mağduriyetlerinin giderilmesini bekliyor.
İNSAN HAKLARI KOMİSYONU NE İŞ YAPAR?
Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun başkanlığı vazifesini ifa eden AKP Bursa Milletvekili Hakan Çavuşoğlu neredesiniz?
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığını AKP Bursa Milletvekili Hakan Çavuşoğlu yürütüyor. Çavuşoğlu’nun yardımcısı ise AKP Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman.
Yardımcınız AKP Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman ile birlikte aynı komisyonda bulunduğunuz Sezgin Tanrıkulu ve Ömer Faruk Gergerlioğlu’na Alaattin Gökhan’dan gelen mektubu okumayı düşünüyor musunuz?
İnsan hakkı ihlallerine “dur” demeniz için hasta mahpuslardan daha kaçının ölmesi lazım?
[Semih Ardıç] 27.10.2018 [TR724]
Fiyaskodan başarıya: Paco Alcacer [Hasan Cücük]
Uzun bir aradan sonra Bundesliga’nın zirvesinde alışık olmadığımız bir durum yaşanıyor. Zirvede Bayern Münih değil Borussia Dortmund bulunuyor. Ligde 8 maçta 20 puan toplayan Borusssia Dortmund, Şampiyonlar Ligi’nde yoluna kayıpsız devam ediyor. Borussia Dortmund’un başarısında imzası olan futbolcuların başında ise Paco Alcacer geliyor. Hem de ligde hiç bir maçta 90 dakika forma giymeden takımın en skorer oyuncusu olarak.
Paco Alcacer, bir futbolcunun kariyer planlaması yaparken neden dikkatli ve seçici olması gerektiğinin canlı örneğini oluşturuyor. 2016’da Valencia’dan Barcelona’ya 30 milyon Euro bonservisle gelen Alcacer, bir transfere değil hayatının yanlışa imza atıyordu. Zira geldiği dönemde Barcelona’nın forvet hattında MSN olarak tanımlanan Messi – Suarez – Neymar üçlüsü vardı. Dünyanın en iyi forvetlerinin bulunduğu bir kulübe gelmenin anlamı; yeden kulübesi müdavimi olmayı kabul etmek demekti.
2015-16 sezonunda Valencia formasıyla ligde 13 gole imza atan Paco Alcacer’in Barcelona günleri doğal olarak yedek kulübesinde başlıyordu. Yılda 100 golden daha fazla atan MSN üçlüsünü bozma şansı bulunmuyordu. Aradan geçen süre Alcacer’in Barcelona günlerini daha da kabusa çeviriyordu. Forvet hattında ancak 5. veya 6. düşünülen isim oluyordu.
2017 yaz transfer sezonunda Neymar’ın, PSG’ye transfer olmasıyla Paco Alcacer’in sıranın artık kendisine geldiğini düşünüyordu. Neymar’ın gidişine Luis Suarez’ın formsuzluğu eklenince iyiden iyiye forma rüyası görmeye başlıyordu. Ama yanılıyordu. Messi, forvet hattında tüm formsuzluğuna rağmen Suarez’in oynamasını sağlıyordu. İkili arasındaki dostluk sadece saha içiyle sınırlı değildi. Saha dışında da yakın dost olan bu ikilinin arasına Alcacer’in girmesi mümkün olmuyordu. Alcacer ancak maçın ikinci devresinde oyuna giriyordu. Suarez, gol atamıyordu, formsuzdu ama oynamayan yine Alcacer’di.
Bu sezon başında yine bir umut deyip forma bekleyen Alcacer, teknik patron Valverde’nin Suarez ve Messi’nin yanına üçüncü bir isim olarak Münir’i tercih etmesiyle tüm umutlarını yitiriyordu. En iyisi gitmekti. Transferin son gününde Barcelona kapısını Borussia Dortmund çalıyordu. Kiralık olarak Bundesliga yolunu tutan Alcacer bir yıllığına Barcelona defterini kapatıyordu. Katalan ekibiyle çoğunluğu yedek olarak çıktığı 50 maçta 15 gole imza atıyordu.
Bu sezon sadece 4 maçta 130 dakika forma giyen Alcacer tam 7 gole imza atıyordu. Az forma bulmasının sebebi yaşadığı kas sakatlığıydı. Ligin ilk 3 haftasında sadece bir maçta forma şansı bulan Alcacer, ilk 11’de sadece Stuttgart karşısında sahaya çıktı. Devre arasında ise sakatlığı nüksedince oyundan alındı. Özellikle Borussia Dortmund’un Augsburg maçında tam bir Alcacer şov vardı. Rakibi karşısında sahasında 1-0 geriye düşen Dortmund, oyuna Alcacer’in girmesiyle golleri peş peşe buluyordu. İspanyol oyuncu 31 dakikaya 3 gol sığdırırken, gol düellosında sahadan 4-3 Dortmund galip ayrılıyordu. Şampiyonlar Ligi’nde sakatlığından dolayı sadece Monaco maçında forma giyen Alcacer golünü atarak vazifesini yapıyordu. Dortmund formasını lig ve Avrupa’da 5 maçta giyip 8 gole imza atarken sahada sadece 220 dakika bulunuyordu.
Paco Alcacer’in Dortmund’da gösterdiği performans yeniden İspanya milli takımının yolunu açıyordu. 2, 5 yıl aradan sonra milli formayla Galler ve İngiltere karşısında şans bulan forvet oyuncu Galler’e 2, İngiltere’ye ise bir gol atarak kendisine şans tanıyanları mahçup etmiyordu. Milli formayı toplamda 15 maçta giyen Alcacer 9 gole imza attı.
Borussia Dortmund, Paco Alcacer’in yeniden doğduğu yer oldu. Henüz 25 yaşındaki genç forvet formunu devam ettirirse sezon sonunda Barcelona’ya eli güçlü bir şekilde dönmüş olacak. Barcelona’da şans bulamazsa bu golcülüğü birçok takımın kapısını açacaktır.
[Hasan Cücük] 27.10.2018 [TR724]
Paco Alcacer, bir futbolcunun kariyer planlaması yaparken neden dikkatli ve seçici olması gerektiğinin canlı örneğini oluşturuyor. 2016’da Valencia’dan Barcelona’ya 30 milyon Euro bonservisle gelen Alcacer, bir transfere değil hayatının yanlışa imza atıyordu. Zira geldiği dönemde Barcelona’nın forvet hattında MSN olarak tanımlanan Messi – Suarez – Neymar üçlüsü vardı. Dünyanın en iyi forvetlerinin bulunduğu bir kulübe gelmenin anlamı; yeden kulübesi müdavimi olmayı kabul etmek demekti.
2015-16 sezonunda Valencia formasıyla ligde 13 gole imza atan Paco Alcacer’in Barcelona günleri doğal olarak yedek kulübesinde başlıyordu. Yılda 100 golden daha fazla atan MSN üçlüsünü bozma şansı bulunmuyordu. Aradan geçen süre Alcacer’in Barcelona günlerini daha da kabusa çeviriyordu. Forvet hattında ancak 5. veya 6. düşünülen isim oluyordu.
2017 yaz transfer sezonunda Neymar’ın, PSG’ye transfer olmasıyla Paco Alcacer’in sıranın artık kendisine geldiğini düşünüyordu. Neymar’ın gidişine Luis Suarez’ın formsuzluğu eklenince iyiden iyiye forma rüyası görmeye başlıyordu. Ama yanılıyordu. Messi, forvet hattında tüm formsuzluğuna rağmen Suarez’in oynamasını sağlıyordu. İkili arasındaki dostluk sadece saha içiyle sınırlı değildi. Saha dışında da yakın dost olan bu ikilinin arasına Alcacer’in girmesi mümkün olmuyordu. Alcacer ancak maçın ikinci devresinde oyuna giriyordu. Suarez, gol atamıyordu, formsuzdu ama oynamayan yine Alcacer’di.
Bu sezon başında yine bir umut deyip forma bekleyen Alcacer, teknik patron Valverde’nin Suarez ve Messi’nin yanına üçüncü bir isim olarak Münir’i tercih etmesiyle tüm umutlarını yitiriyordu. En iyisi gitmekti. Transferin son gününde Barcelona kapısını Borussia Dortmund çalıyordu. Kiralık olarak Bundesliga yolunu tutan Alcacer bir yıllığına Barcelona defterini kapatıyordu. Katalan ekibiyle çoğunluğu yedek olarak çıktığı 50 maçta 15 gole imza atıyordu.
Bu sezon sadece 4 maçta 130 dakika forma giyen Alcacer tam 7 gole imza atıyordu. Az forma bulmasının sebebi yaşadığı kas sakatlığıydı. Ligin ilk 3 haftasında sadece bir maçta forma şansı bulan Alcacer, ilk 11’de sadece Stuttgart karşısında sahaya çıktı. Devre arasında ise sakatlığı nüksedince oyundan alındı. Özellikle Borussia Dortmund’un Augsburg maçında tam bir Alcacer şov vardı. Rakibi karşısında sahasında 1-0 geriye düşen Dortmund, oyuna Alcacer’in girmesiyle golleri peş peşe buluyordu. İspanyol oyuncu 31 dakikaya 3 gol sığdırırken, gol düellosında sahadan 4-3 Dortmund galip ayrılıyordu. Şampiyonlar Ligi’nde sakatlığından dolayı sadece Monaco maçında forma giyen Alcacer golünü atarak vazifesini yapıyordu. Dortmund formasını lig ve Avrupa’da 5 maçta giyip 8 gole imza atarken sahada sadece 220 dakika bulunuyordu.
Paco Alcacer’in Dortmund’da gösterdiği performans yeniden İspanya milli takımının yolunu açıyordu. 2, 5 yıl aradan sonra milli formayla Galler ve İngiltere karşısında şans bulan forvet oyuncu Galler’e 2, İngiltere’ye ise bir gol atarak kendisine şans tanıyanları mahçup etmiyordu. Milli formayı toplamda 15 maçta giyen Alcacer 9 gole imza attı.
Borussia Dortmund, Paco Alcacer’in yeniden doğduğu yer oldu. Henüz 25 yaşındaki genç forvet formunu devam ettirirse sezon sonunda Barcelona’ya eli güçlü bir şekilde dönmüş olacak. Barcelona’da şans bulamazsa bu golcülüğü birçok takımın kapısını açacaktır.
[Hasan Cücük] 27.10.2018 [TR724]
Cemel, Sıffîn olayları, Adaleti Mahza ve İzafiye (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Cemel vakasında ashab efendilerimiz (r.anhüm)içtihat farklılıklarının bir sonucu olarak karşı karşıya gelmişlerdir. Hz. Ali (ra) adaleti mahza diyor ve bir kişinin hukukunun kendi rızası dışında başkaları için, toplum faydası gibi maslahatlarla feda edilemeyeceğini savunuyordu. Diğer taraftan başlarında ezvacı tahirattan annemiz Hz. Aişe’ (r.anha)nın bulunduğu ve içlerinde Hz. Zübeyir ve Hz. Talha (r.anhüm) efendilerimizin de yer aldığı grup ise şahsın hukukunun umumun menfaati için feda edilebileceğini söyleyen adaleti izafiyeyi savunuyordu. Her ne kadar hadise münafıkların yönlendirmesiyle savaş ortamına dönüşmüş ise de belki kıyamete kadar alemi islamı meşgul edecek bu önemli meselenin o zaman için yeryüzündeki en kutsal iki topluluk arasında cereyan etmesi belki de sonradan gelecek nesillere çok önemli derslerin verilmesi adına hayati değer taşımaktadır. Bu iki yaklaşımdan hangisinin doğru olduğunun anlaşılması adına ümmete çok önemli bir ders verilirken bu tarz durumlarda nasıl bir tavır takınılması gerektiği de en güzel şekilde gösterilmiştir. Sahabe efendilerimizin savaşmak gibi bir niyetleri hiç bir şekilde olmamıştı. Maalesef her zamanki gibi münafıklar devredeydi, yine oyunlarını oynamışlar ve bu iki güzide topluluğu karşı karşya getirmişlerdi.
Sahabe efendilerimizin hatalarını anladıktan sonra nasıl hakikata teslim olduklarını burada görebiliyoruz. Hz. Aişe(r.anha) annemiz Hav’eb denilen mevkiye geldiğinde Efendimiz (sav)’den duydukları “Ya Aişe (r.anha), bir gün Hav’eb denilen bir beldeden geçerken oranın köpeklerini havlamalarını duyduğunda bil ki o zaman yanlış bir yoldasın” beyanını hatırladığında yanlış bir yolda olduklarını farketmişlerdir.. Benzer şekilde Hz. Ali (r.a), Hz. Zübeyr’i (r.a.) çağırttırıp “Ya Zübeyr hatırlıyor musun? Bir gün huzuru Nebevide otururken Allah Resulu (sav) demişlerdi ki “Ya Zübeyr bir gün Ali ile karşı karşıya geleceksiniz. Bil ki o zaman sen yanlış bir yolda olacaksın” deyince Hz. Zübeyr (ra) bunu hatırlamış ve hatalı olduğunu anlamıştır. Fakat münafıklar Hz. Zübeyr’in (r.a) fikrinin değiştiğini anladıklarından dönüş yolunda bu şanlı sahabeyi şehit etmişlerdir. Savaşın olmaması adına Hz. Ali ve Hz. Aişe (r.anhüm) çok uğraşmışlarsa da buna muvaffak olamamışlardır. Savaş bittiğinde tarafların birbirlerine karşı muamelelerindeki mülayemet gerçek niyetlerinin anlaşılması adına çok önemli bir göstergedir. Aynı zamanda bu hadiseler sahabe efendilerimizin bu davalarında tamamen Allah (c c) rızasını gözettiklerinin delili olmaktadır.
Sıffîn Vakası…..
Fethullah Gülen Hoca Efendinin Bahar Neşidesi adlı eserindeki Sıffîn hadisesi hakkındaki ifadelerini özetlersek şunları söyleyebiliriz: Yine sahabeden iki insanın başını çektiği farklı içtihat mülahazaları bu hadiseye yol açmıştı. Hz. Ali (ra) Allah Resulunun (sav) vefatından 20 yıl sonra hilafet vazifesine getirilmişti. Bu geçen zaman içerisinde devlet çok genişlemiş, farklı milletler ve topluluklar islama girmişlerdir. Bu gelişmeye bağlı olarak islami yaşayış adına Allah Resulunun (sav), Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.anhüm) efendilerimizin yaşadığı dönemlerdeki safvette az da olsa bozulmalar yaşanmıştı. Hz. Ali (ra) o safveti tekrar ikame etmek istiyor ve bunun mücadelesini veriyordu. Fakat o dönem içeriye giren değişik fikri cereyanlar ve fitneler altında bunu gerçekleştirmek çok zordu. Bundan dolayı Hz. Ali’nin (ra) bu husustaki muvaffakiyeti sınırlı olmuştur. Hz. Muaviye (ra) ise farklı düşünüyor, artık o safvetin bir daha elde edilemeyeceğini, o günkü toplumun bu esaslarla idare edilemeyeceğini ve bazı hallerde ehveni şerre müracaat edilebileceği fikrini taşıyordu. Meselenin siyasi boyutlara taşınmasıyla da Sıffîn hadisesine yol açılmış oldu. Hazreti Muaviye ile Hazreti Ali (ra) arasındaki bu olayın, onların beşeri his ve duygularına dayanarak meydana geldiğine kat’iyen ihtimal verilemez (Gülen, Bahar Neşidesi 237).
Cemel vakasında olduğu gibi Sıffîn vakasında da iki sahabe topluluğu karşı karşıya içtihat farklılığı sonucunda gelmişlerdir. Her iki hadisede de sonuç olarak Hz. Ali (ra) efendimizin haklılığı tebeyyün ederken kıyamete kadar bu mevzulardaki hükmün ve doğrunun ne olduğu herkese ilan edilmiş oldu. Ehli sünnet ulemasının kahir ekseriyeti bunda ittifak etmişlerdir. Fakat Hz. Muaviye’nin (ra) sahabeliğine de itiraz etmemektedirler. Aynı dönemi idrak eden insanlar arasında birbirini anlamama ve kabul etmeme gibi hallerin olmasının da fitri olduğunu ifade etmektedirler. Bu iki insan da sahabedendi ve sahabeye ait vasıflara haiz idiler. Birbirlerine muamelelerinde ve saygılarında eksik yoktu. Fakat içtihat farklılığı ve o devirdeki şartların karşı karşıya getirmesi ile birbirlerinin rakibi olmuşlardır
Hadiselerde müslümanların birbirleriyle muamelatının nasıl olması gerektiği, muhaliflere karşı ilişkilerde insaflı olmanın gerekliliği, hak karşısında teslimiyetin fazileti gibi çok önemli konular sahabe efendilerimiz üzerinden ders verilmiş oldu. Buna binaen içtihatlarında hata etmelerine rağmen niyetleri sağlam olduğu için bir sevap alırken Hz Ali (ra) efendimiz içtihatlarında isabet kaydetmiş, iki sevap almışlar ve adaleti izafiye karşısında adaleti mahzanın hak ve doğru olduğunu bütün ümmete göstermişlerdir. Aynı zamanda Allah (c.c.) kıyamete kadar ümmet içinde ihtilaf sebebi olacak bu meselede doğrunun adaleti mahza tarafında olduğunu göstermiş ve müslümanlara hak yolda olanların anlaşılması adına çok önemli bir kıstas vermiştir.
Bu hadiseler İslâm bünyesine enjekte edilmiş bir antibiyotik tesiri icra etmiştir …
Üstad Hazretleri bu hadiselerin arkasındaki hikmetleri“19. Mektup”ta: “Mübarek İslâmiyet ve nûrânî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve rahmet ciheti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler.” şeklinde sorulan bir suâle şu şekilde cevap vermektedir: “Nasıl ki, baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına her çeşit nebâtatın, tohumların, ağaçların istidatlarını harekete geçirir, inkişaf ettirir, her biri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî bir vazife başına geçer. Öyle de, sahabe ve tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları harekete geçirip kamçıladı. ‘İslâmiyet tehlikededir, yangın var!’ diye her tâifeyi korkuttu, İslâmiyeti korumaya koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, İslâmî camianın pek çok ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, tam bir ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadiselerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı iman hakikatlarının muhafazasına, bir kısmı Kur’an’ın muhafazasına çalıştı ve benzeri şeyler oldu. Her bir tâife bir hizmete girdi. İslamiyetle ilgili vazifelerde, hummalı bir surette gayret gösterdiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan İslam âleminin her tarafına o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. (…) Güya Kudret eli, celâl ile asrı çalkaladı, şiddetle tahrip edip çevirdi, himmet sahiplerini gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen merkez-kaç bir kuvvetle pek çok münevver müctehidleri ve nurânî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyâları, aktabları Âlem-i İslâmın dört bir tarafına uçurdu, hicret ettirdi. Doğudan batıya kadar Ehl-i İslam’ı heyecana getirip, Kur’an’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı.”
Bahar Neşidesi adlı kitabında Fethullah Gülen Hocaefendi Cemel ve Sıffîn vakalarının hikmet boyutunu bir de şu şekilde ele almışlardır: “Evet, bu hâdiseler bilhassa İslâm bünyesine enjekte edilmiş bir antibiyotik tesiri icra etmiş ve bu, o bünyede antikorlar meydana getirmişti. Böylece bünye, yabancılara ve zararlı mikroplara karşı kendini korur hâle gelmişti. Zira bu hâdiseler Müslümanların dikkatini çekip onlara hâl diliyle şöyle diyordu: Dikkat ediniz, korkunç fitne dalgalanmaları var. Fitneler üzerinize dalga dalga gelecek. Böylesi hâdiseler karşısında hissi kardeşliği aşarak, mantıki kardeşlik ile birbirinize bağlanınız. İdarecilerinizi öyle seçiniz. Dinin emirlerine sahip çıkınız. Zira meydana gelecek kargaşadan istifade edecek hasımlarınızın, sizin içinize değişik fikirler sokma ihtimali vardır. Evet, bu hâdiselerden sonra Müslümanların güçlü olduğu devirde gelip İslâm’a toslayan Neoplatonizm, Müslümanların daha evvelden uyanmış olmalarından ötürü bünyenin içine tam girememişti. İşrâkiye mektebi ağırlığı ile kendisini hissettirememiş, Meşşâiye mektebi mü’minlerin gönlüne taht kurup oturamamış, hiçbir Yunan felsefecisi Müslümanlar üzerinde fikirleri ile hâkimiyet kuramamıştı.”
Adalet-i izafiyenin kötü idareciler tarafından su-i istimal edilmesi…
Maalesef daha sonra müslüman toplulukların başına gelen zalim idareciler yanlış icraatlarındaki meşruiyet iddialarını desteklemek için her zaman adaleti izafiyeyi kullanmışlardır. Buna bir de her devirde bulunan menfaat düşkünü kötü yoldaki alimlerin (Ulemâ-i Sû) verdikleri fetvalar bu yapılan zulümlere meşruiyet kazandırmış ve onlar da bu zulme ortak olmuşlardır.
Yine bu kötü alimler Nisa surei celilesinde (59. ayet) geçen “sizden olan ulul emre itaat ediniz” emrindeki ulul emrin baştaki idarecileri kastettiğini ileri sürerek bu konuda toplulukları yanlış yollara sevk etmişlerdir. Bu hususta Emevilerde ve Abbasılerde çok sayıda örnekler bulmak mümkündür. Halbuki ehli sünnet uleması ülül emr’den kast edilenin hakiki peygamber varisleri olduğunu yoksa devlet başındaki idarecilerin bunda dahil olmadıklarını hem sözleri ile ve hem de hayat tarzları ile göstermişlerdir. Aksi takdirde Yezid karşısında itaat etmeyen Hz Hüseyin (r.a.) efendimiz , İmamı Azam Ebu Hanife, İmam Ahmet bin Hanbel hazretleriyle başlayan ve günümüzde Bediüzzaman ve Fethullah Gülen’lerle devam eden islam büyüklerinin zalim idarecilere itaat etmeyerek baş kaldırmalarındaki haklılıklarını izah etmek mümkün olmayacaktır.
Bir sonraki yazımızda konuyu bir de muradı ilahi ve hadiselerin melekut cihetiyle taşıdığı manalar yönü ile ele almaya çalışalım….
[Prof. Dr. Osman Şahin] 27.10.2018 [TR724]
Sahabe efendilerimizin hatalarını anladıktan sonra nasıl hakikata teslim olduklarını burada görebiliyoruz. Hz. Aişe(r.anha) annemiz Hav’eb denilen mevkiye geldiğinde Efendimiz (sav)’den duydukları “Ya Aişe (r.anha), bir gün Hav’eb denilen bir beldeden geçerken oranın köpeklerini havlamalarını duyduğunda bil ki o zaman yanlış bir yoldasın” beyanını hatırladığında yanlış bir yolda olduklarını farketmişlerdir.. Benzer şekilde Hz. Ali (r.a), Hz. Zübeyr’i (r.a.) çağırttırıp “Ya Zübeyr hatırlıyor musun? Bir gün huzuru Nebevide otururken Allah Resulu (sav) demişlerdi ki “Ya Zübeyr bir gün Ali ile karşı karşıya geleceksiniz. Bil ki o zaman sen yanlış bir yolda olacaksın” deyince Hz. Zübeyr (ra) bunu hatırlamış ve hatalı olduğunu anlamıştır. Fakat münafıklar Hz. Zübeyr’in (r.a) fikrinin değiştiğini anladıklarından dönüş yolunda bu şanlı sahabeyi şehit etmişlerdir. Savaşın olmaması adına Hz. Ali ve Hz. Aişe (r.anhüm) çok uğraşmışlarsa da buna muvaffak olamamışlardır. Savaş bittiğinde tarafların birbirlerine karşı muamelelerindeki mülayemet gerçek niyetlerinin anlaşılması adına çok önemli bir göstergedir. Aynı zamanda bu hadiseler sahabe efendilerimizin bu davalarında tamamen Allah (c c) rızasını gözettiklerinin delili olmaktadır.
Sıffîn Vakası…..
Fethullah Gülen Hoca Efendinin Bahar Neşidesi adlı eserindeki Sıffîn hadisesi hakkındaki ifadelerini özetlersek şunları söyleyebiliriz: Yine sahabeden iki insanın başını çektiği farklı içtihat mülahazaları bu hadiseye yol açmıştı. Hz. Ali (ra) Allah Resulunun (sav) vefatından 20 yıl sonra hilafet vazifesine getirilmişti. Bu geçen zaman içerisinde devlet çok genişlemiş, farklı milletler ve topluluklar islama girmişlerdir. Bu gelişmeye bağlı olarak islami yaşayış adına Allah Resulunun (sav), Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.anhüm) efendilerimizin yaşadığı dönemlerdeki safvette az da olsa bozulmalar yaşanmıştı. Hz. Ali (ra) o safveti tekrar ikame etmek istiyor ve bunun mücadelesini veriyordu. Fakat o dönem içeriye giren değişik fikri cereyanlar ve fitneler altında bunu gerçekleştirmek çok zordu. Bundan dolayı Hz. Ali’nin (ra) bu husustaki muvaffakiyeti sınırlı olmuştur. Hz. Muaviye (ra) ise farklı düşünüyor, artık o safvetin bir daha elde edilemeyeceğini, o günkü toplumun bu esaslarla idare edilemeyeceğini ve bazı hallerde ehveni şerre müracaat edilebileceği fikrini taşıyordu. Meselenin siyasi boyutlara taşınmasıyla da Sıffîn hadisesine yol açılmış oldu. Hazreti Muaviye ile Hazreti Ali (ra) arasındaki bu olayın, onların beşeri his ve duygularına dayanarak meydana geldiğine kat’iyen ihtimal verilemez (Gülen, Bahar Neşidesi 237).
Cemel vakasında olduğu gibi Sıffîn vakasında da iki sahabe topluluğu karşı karşıya içtihat farklılığı sonucunda gelmişlerdir. Her iki hadisede de sonuç olarak Hz. Ali (ra) efendimizin haklılığı tebeyyün ederken kıyamete kadar bu mevzulardaki hükmün ve doğrunun ne olduğu herkese ilan edilmiş oldu. Ehli sünnet ulemasının kahir ekseriyeti bunda ittifak etmişlerdir. Fakat Hz. Muaviye’nin (ra) sahabeliğine de itiraz etmemektedirler. Aynı dönemi idrak eden insanlar arasında birbirini anlamama ve kabul etmeme gibi hallerin olmasının da fitri olduğunu ifade etmektedirler. Bu iki insan da sahabedendi ve sahabeye ait vasıflara haiz idiler. Birbirlerine muamelelerinde ve saygılarında eksik yoktu. Fakat içtihat farklılığı ve o devirdeki şartların karşı karşıya getirmesi ile birbirlerinin rakibi olmuşlardır
Hadiselerde müslümanların birbirleriyle muamelatının nasıl olması gerektiği, muhaliflere karşı ilişkilerde insaflı olmanın gerekliliği, hak karşısında teslimiyetin fazileti gibi çok önemli konular sahabe efendilerimiz üzerinden ders verilmiş oldu. Buna binaen içtihatlarında hata etmelerine rağmen niyetleri sağlam olduğu için bir sevap alırken Hz Ali (ra) efendimiz içtihatlarında isabet kaydetmiş, iki sevap almışlar ve adaleti izafiye karşısında adaleti mahzanın hak ve doğru olduğunu bütün ümmete göstermişlerdir. Aynı zamanda Allah (c.c.) kıyamete kadar ümmet içinde ihtilaf sebebi olacak bu meselede doğrunun adaleti mahza tarafında olduğunu göstermiş ve müslümanlara hak yolda olanların anlaşılması adına çok önemli bir kıstas vermiştir.
Bu hadiseler İslâm bünyesine enjekte edilmiş bir antibiyotik tesiri icra etmiştir …
Üstad Hazretleri bu hadiselerin arkasındaki hikmetleri“19. Mektup”ta: “Mübarek İslâmiyet ve nûrânî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve rahmet ciheti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler.” şeklinde sorulan bir suâle şu şekilde cevap vermektedir: “Nasıl ki, baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına her çeşit nebâtatın, tohumların, ağaçların istidatlarını harekete geçirir, inkişaf ettirir, her biri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî bir vazife başına geçer. Öyle de, sahabe ve tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları harekete geçirip kamçıladı. ‘İslâmiyet tehlikededir, yangın var!’ diye her tâifeyi korkuttu, İslâmiyeti korumaya koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, İslâmî camianın pek çok ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, tam bir ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadiselerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı iman hakikatlarının muhafazasına, bir kısmı Kur’an’ın muhafazasına çalıştı ve benzeri şeyler oldu. Her bir tâife bir hizmete girdi. İslamiyetle ilgili vazifelerde, hummalı bir surette gayret gösterdiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan İslam âleminin her tarafına o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. (…) Güya Kudret eli, celâl ile asrı çalkaladı, şiddetle tahrip edip çevirdi, himmet sahiplerini gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen merkez-kaç bir kuvvetle pek çok münevver müctehidleri ve nurânî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyâları, aktabları Âlem-i İslâmın dört bir tarafına uçurdu, hicret ettirdi. Doğudan batıya kadar Ehl-i İslam’ı heyecana getirip, Kur’an’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı.”
Bahar Neşidesi adlı kitabında Fethullah Gülen Hocaefendi Cemel ve Sıffîn vakalarının hikmet boyutunu bir de şu şekilde ele almışlardır: “Evet, bu hâdiseler bilhassa İslâm bünyesine enjekte edilmiş bir antibiyotik tesiri icra etmiş ve bu, o bünyede antikorlar meydana getirmişti. Böylece bünye, yabancılara ve zararlı mikroplara karşı kendini korur hâle gelmişti. Zira bu hâdiseler Müslümanların dikkatini çekip onlara hâl diliyle şöyle diyordu: Dikkat ediniz, korkunç fitne dalgalanmaları var. Fitneler üzerinize dalga dalga gelecek. Böylesi hâdiseler karşısında hissi kardeşliği aşarak, mantıki kardeşlik ile birbirinize bağlanınız. İdarecilerinizi öyle seçiniz. Dinin emirlerine sahip çıkınız. Zira meydana gelecek kargaşadan istifade edecek hasımlarınızın, sizin içinize değişik fikirler sokma ihtimali vardır. Evet, bu hâdiselerden sonra Müslümanların güçlü olduğu devirde gelip İslâm’a toslayan Neoplatonizm, Müslümanların daha evvelden uyanmış olmalarından ötürü bünyenin içine tam girememişti. İşrâkiye mektebi ağırlığı ile kendisini hissettirememiş, Meşşâiye mektebi mü’minlerin gönlüne taht kurup oturamamış, hiçbir Yunan felsefecisi Müslümanlar üzerinde fikirleri ile hâkimiyet kuramamıştı.”
Adalet-i izafiyenin kötü idareciler tarafından su-i istimal edilmesi…
Maalesef daha sonra müslüman toplulukların başına gelen zalim idareciler yanlış icraatlarındaki meşruiyet iddialarını desteklemek için her zaman adaleti izafiyeyi kullanmışlardır. Buna bir de her devirde bulunan menfaat düşkünü kötü yoldaki alimlerin (Ulemâ-i Sû) verdikleri fetvalar bu yapılan zulümlere meşruiyet kazandırmış ve onlar da bu zulme ortak olmuşlardır.
Yine bu kötü alimler Nisa surei celilesinde (59. ayet) geçen “sizden olan ulul emre itaat ediniz” emrindeki ulul emrin baştaki idarecileri kastettiğini ileri sürerek bu konuda toplulukları yanlış yollara sevk etmişlerdir. Bu hususta Emevilerde ve Abbasılerde çok sayıda örnekler bulmak mümkündür. Halbuki ehli sünnet uleması ülül emr’den kast edilenin hakiki peygamber varisleri olduğunu yoksa devlet başındaki idarecilerin bunda dahil olmadıklarını hem sözleri ile ve hem de hayat tarzları ile göstermişlerdir. Aksi takdirde Yezid karşısında itaat etmeyen Hz Hüseyin (r.a.) efendimiz , İmamı Azam Ebu Hanife, İmam Ahmet bin Hanbel hazretleriyle başlayan ve günümüzde Bediüzzaman ve Fethullah Gülen’lerle devam eden islam büyüklerinin zalim idarecilere itaat etmeyerek baş kaldırmalarındaki haklılıklarını izah etmek mümkün olmayacaktır.
Bir sonraki yazımızda konuyu bir de muradı ilahi ve hadiselerin melekut cihetiyle taşıdığı manalar yönü ile ele almaya çalışalım….
[Prof. Dr. Osman Şahin] 27.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)