Avrupa Yatırım Bankası, devletle ilişkili krediyi durduruyor

Avrupa Yatırım Bankası, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerine karşı yaptırım planı kapsamında önemli bir yaptırım kararı aldı. Avrupa Yatırım Bankası sözcüsü yaptığı açıklamada “Avrupa Birliği Bankası olan Avrupa Yatırım Bankası, Konsey’in önerilerini, özellikle de yıl sonuna kadar yeni kredi verme konusunda kısıtlamayı uygulayacak” dedi.

Avrupa Yatırım Bankası, Türkiye’ye son üç yılda yılda 444 milyon dolar ile 2.45 milyar dolar arasında kredi vermişti. 2019 yılında ise herhangi bir yatırım olmadı.

Reuters’a konuşan sözcü, “Bankanın Türkiye’ye verdiği kredilere dair stratejik uygulamalarının incelenmesi yıl sonunda başka bir tarihe ertelendi” ifadelerini kullandı.

Türkiye, Avrupa Birliği’nin yatırım kesintilerinin Kıbrıs’taki doğal gaz arama faaliyetlerini durdurmayacağını söylemişti.

Kredilerin durdurulmasının özel sektörü etkilemesi beklenmiyor. Banka kurulundaki Avrupa Birliği Maliye Bakanları onay verirse, hâlâ 350 milyon euroluk bir anlaşma imzalanabilir.

[Kronos.News] 24.7.2019

Büyükdedenin rüyası ve Boris Johnson [İlhan Gökalp]

Çankırılı, varlıklı bir esnaf olan Hacı Ahmet Efendi ile Çerkez asıllı, Hanife Feride Hanımdan dünyaya geliyor Büyükdede Ali Kemal. Doğduğu Süleymaniye semtinde klasik medrese eğitimini ve hafızlığını tamamlıyor. Devrin bir miktar kuşkucu ‘Ulu Hakan’ı son döneminde kendisine perestiş etse de Sultan’ın mabeyni hümayününün yönlendirmesi ile genç yaşlarında sürgünü ve mahpusu da yaşıyor. Mülkiye’nin son sınıfında dil öğrenme bahanesi ile gittiği ilk sürgünü sonrası babası İsviçreli, annesi İngiliz Winfred ile tanışıyor. Ali Kemal, Winfred’in kendisine duyduğu aşka rağmen -kız tarafının soğukluğuyla- birkaç yıl yaşadığı Kahire’ye gitme fikri galip geliyor. “Bir sene sonra aynı gün aynı saatte, halen aşkında ısrarlı isen İsviçre’nin Lucerne şehrinde, vedalaştığımız köprüde buluşalım!” deyip ayrılıyorlar. Tam bir yıl sonra ikisi de sözleştikleri yere gelip kavuşuyorlar.

Müslüman damada nikah kıymam diyen rahiplerin çokluğundan bunalsalar da Londra-Paddington’da müsamahalı bir Rahibin nezaretinde 1903’te evlenirler. İlk çocukları Selma Kahire’de dünyaya gelir. Özgürlüğe kısmen muhtaçlıktan, hürriyet fikriyle İngiliz-Fransız liberalizminden ve hümanizminden mülhem yazılar yazar. 1909’da yönetimi devralan İttihatçıların despot siyasetini amansız eleştirirken yine zorunlu sürgününe Paris’e kaçar. Oğlu Osman Wilfred Kemal’e hamile eşi İstanbul’daki evinde kolluk kuvvetlerinin kaba baskınına uğrayınca kahrolur Paris’te. İstanbul’da peşi sıra gelen gazeteci cinayetleri, hakkında çıkan ebedi sürgün kararı sonrasında hamile eşinin ve kızı Selma’nın, kayınvalidesi Margaret Johnson-Brun refakatinde Londra’ya gitmelerini ister. Yorucu bir yolculuk sonrasında sağ salim Osman Wilfred Kemal’i dünyaya getirirken kendisi dünyaya veda eder Winfred. Mihnetkeş eşinin adı barışın kızı manasındadır, bu sebepten barışın oğlu Wilfred’i ekler oğlu Osman’ın adına.

ÖZGÜR BİR DEVLET HAYALİ

Eşinin ve oğlunun adına telmih olunan Fetret adlı ütopyasını İngiltere’de kaleme alır. Fetret otobiyografik bir roman ve bir hayaldir. Kendisi gibi medeni, bir çok dil bilen, Kur’an hafızı bir babanın yarı Avrupalı Hıristiyan akrabaları olan oğlu Osman Fetret Bey öncülüğünde özgürlükçü-çoğulcu Avrupalı bir Müslüman devlet rüyasıdır. Fetret; irfan ile aydınlanmış erdemli kadınlar ve erkeklerden müteşekkil bir medeniyettir. Kültürel, dinsel farklılıklarla birlikte yaşanabilen, maneviyatla kurulmuş herkesin eşit faydalanabildiği müesseseleriyle mamur bir toplum özlemidir. Fikrin “şiddetlice bir yazı yoluyla” ifade etmekten dolayı erklerin şiddetine maruz kalmadığı, siyasi içtihatların bedelinin linç ile ödetilmediği müsamahalı bir devlet hasretidir.

Hakkındaki sürgün hükmü affedilince çocuklarını İngiltere’de bırakıp İstanbul’a döner 1912’de. Bir Osmanlı paşasının kızı olan Sabiha Hanım ile evlenir ve 1914’te Zeki Kemal (Kuneralp) dünyaya gelir. Gazetesi kapatılır, savaş yıllarında öğretmenlik yaparken muharrir olmanın şanı ile tehcirle kahredilen Ermenilerin hakkı ve izzeti hayatını savunur korkusuzca. İttihatçıların savaş sonrası siyasi sahneden çekilmesi ile mütareke yıllarında 6 ay kadar aktif siyaset içerisinde yer alır. Geçici hükümette eğitim ve içişleri bakanlığı yapar. İçişleri Bakanlığı sırasında Ermenilere karşı savaş suçları işleyenlerin tespit ve yargılanmalarının temini için çalıştığından Kuvayı Milliyeciler ve Ulusalcı cephe tarafından Artin Kemal diye anılır. Fikri anlaşmazlıkla hükümetten istifa eder DarülFünün’da hocalığa ve gazeteciliğe geri döner. Ankara Hükümetinin içerisinde çok sayıda savaş suçlusu ve Kuvayı Milliyenin şiddetli ve hukuksuz eylemlerinden dolayı üslubu şedit yazılar ve konuşmalar ile Milli Mücadeleye muhalif kalır. “Gayeler bir idi ve birdir”, “…biz bu içtihadımızda yanılabiliriz, ya neticede sürülmek mi, vurulmak mı, asılmak mı ne ise cezamızı çekeriz. Bir fikir için mücahede edenlerin akıbetleri bazen de böyle olmaz mı?” diye yazdıktan bir ay sonra Nazım Hikmet memleketinden insan manzarası olarak o hazin sonunu paylaşır Büyükdedenin. Kızgın genç subayların ‘Kahrol Artin Kemal…’ diyerek parçaladığı bedenini ve müzayedede satılan, parçalanan kolundan kesilen saatini anlatır. Savaş ve mütareke yıllarında kendi ifadesiyle “iki ciğerpâremi İngiltere’de hiçbir medâr-ı maişeti, benden başka da muîni olmayan o ihtiyar kadınla beraber sokak ortalarında bırakmak felâketine uğradım.” diyerek son 8 yılını feci bir ızdırabı yaşayarak geçirmiş ve Sabiha Hanım da bu ızdırabı hissetmiştir. Margaret harb zamanı karşı cephede savaşan müttefik Almanlar ve Türklere yükselen tepkiden çekinip Brun olan Alman soyismini kaldırdığı gibi Osman Ali Kemal’i de kaldırtır tek varisi olarak kalınca. Artık Wilfred Johnson’da hiç bir hatıra kalmamıştır babadan kalan, ilk doğum belgesi ve Ali Kemal ile Winfred çiftinin merasim fotoğrafları dışında. Yetim ve öksüz Wilfred’in oğlu Stanley Johnson, “Babası tarafından terk edilmiş bir çocuk”, “Hiç bahsetmedi, hiç bir şey anlatmadı bile dedemle ilgili”, “Annem saklamış dedeme ait ne varsa hatıra” der.

‘BEN MUHAKKAK TÜRK OLMALIYIM’

Sabiha Hanım eşinin vahşi infazı sonrası, 8 yaşındaki oğlunu alıp Ali Kemal’in vasiyetini yerine getirmek için soluğu İngiltere’de alır. Wilfred Johnson, Celma Kemal kardeşlere (Celma Kemal babasının soyismini kullanır ve Türk vatandaşlığı da alır) ve vefakar anneannelerine fakir babalarının emanetlerini takdim eder. Stanley Johnson bu hadiseyi annesinden dinledikten sonra, “Babam tek kelime ile katkıda dahi bulunmadı.” diyerek annesinin verdiği irtibat detayları ve adres ile 18 yaşında bir genç olarak 1959 İstanbul’una manevi babaannesi Sabiha Hanım’ı ziyarete nasıl binbir heyecanla gittiğini hatıratının “Mutlaka, ben muhakkak Türk olmalıyım’ bahsinde anlatıyor. Hastalıklarına rağmen Sabiha Hanım’dan gördüğü şefkati ve manevi babaanneye olan muhabbetini büyükdedesi gibi gazeteci olan kızına verdiği Rachel Sabiha ismiyle yaşatıyor.

Bir hafta Sabiha Hanım ile İstanbul’da akabinde o dönem Ankara’da görev yapan Dışişleri Mensubu, amcası Zeki Kuneralp’in evinde 3 hafta misafirliğiyle babası Wilfred’in aksine dedesinin ehline intisabıyla bahtiyar oluyordu. Stanley Johnson Büyük Britanya’nın Avrupa Birliği milletvekili olup Brüksel’e gittiğinde de Türkiye’yi hiç unutmadı. Dedesinin hatırasına hürmeten Türkiye’nin adı geçtiği her yerde gönüllü bir elçi ve sesti. Churchil’in partisi Muhafazakar Parti’nin üyesiyken büyük oğlunu da siyasete hazırlıyordu. ‘Başbakan olması gerektiğini hep telkin ediyordu oğluna. İngiliz siyasetine ve Muhafazakar Parti’ye şekil veren İngiltere’nin en ünlü siyasetçilerini, başbakanlarını yetiştirmiş Eton Kolej’e (Eton College) gönderir büyük oğlu Boris’i.

LİBERAL BÜYÜKDEDENİN MUHAFAZAKAR TORUNU

O önce kendisine Londra Belediye Başkanlığı yolunu açan, Britanya’nın eski başbakanı David Cameron ile birlikte İngiliz burjuvasının özel ortaokul ve lise mektebini bitirip Oxford Üniversitesine adım attı. Londra Belediye Başkanlığı’na aday olduğunda büyük dedesinin ruhunu şad edip liberal bir kalenin komutanı gibi Londra’daki tüm etnik, inanç kökeninden insanların oylarını utuverdi. Müslümanların mescitlerini ziyaret ederken hafız Müslüman büyük dedesinin torunuyum diyerek, Yahudi toplumunu annesinin büyük dedesinden bahsederek sevindirdi. Türkçe konuşan topluma ben de sizden biriyim dedi sınıfsal farkı bir süreliğine umursamayarak, netice de iki dönem kazandığı Londra Belediye Başkanlığı döneminde 2012 Dünya Olimpiyatı ev sahipliği ile ününe ün, şöhretine şöhret kattı Boris. Belediye başkanıyken, “Ben Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların ürünüyüm ve herkese hizmet edeceğim” diyerek başladığı görevinde Londralıların çoğunlukla sevgisini de kazandı. Belediye başkanlığının son yılında Britanya Parlamentosu’nda milletvekili olmak için eski ortaokul-lise-üniversite arkadaşı ve Başbakan David Cameron’dan destek alarak milletvekilliğine seçildi. Liberal Kalenin Kumandanlığı misyonunu tamamlayıp sağcı-muhafazakar-milliyetçi Britanyalı Trump olma yolunda adımlarını sağlamlaştırdı.

GAZETECİLİKTEN SİYASETE…

Üniversiteden mezun olur olmaz başladığı gazetecilik serüvenindeki ilk ikametgahı olan Brüksel’de muhabirliğini yaptığı Avrupa Birliği’nden ayrılma referandumunda eski arkadaşı David Cameron’a karşı aşırı sağcı, yabancı-göçmen karşıtlığı ile güçlenen cepheye katıldı. Göçmenliği överken yereceği, AB’yi desteklerken karşı çıkacağı günlere hazırdı. Kendisi gibi sarı-parlak-züppe sınıfının güçlü temsilcisi Michael Gove ile birlikte olup eski arkadaşına karşı Britanya’yı hem Avrupa Birliği’nden çıkaralım, referandum da AB’de kalalım diyen okul arkadaşını istifa ettirip hem de ülkeyi birlikte yönetelim paktına dahil oldu. 10 yıl önce Ortaköy’de birasını içerken çektiği belgeselde “burası İstanbul umudun, bilginin ve Avrupa’nın eski merkezi, medeniyetlerin inançların buluşma noktası”, “Müslüman çoğunluğun ülkesi Türkiye Avrupa Birliği’ne muhakkak dahil olmalı”, “Batı Roma ve Doğu Roma kucaklaşması” derken aslında ne dediğini AB’den ayrılma kampanyasında gayri ihtiyari politik hırsının şehvetiyle teşhir eyledi. “80 Milyonluk Türkiye Avrupa Birliği’ne dahil olursa biz sınırlarımızı nasıl koruyacağız bu 80 milyondan. İşte bu sebepten AB’den çıkmak için oy verin deyivermişti”.

Boris Johnson popülist bir politikacı olarak her zaman halkın içinde. Karşılaşmalarımdan birinde her zamanki gibi samimiydi.

‘BEN DE GÖÇMEN BİR DEDENİN TORUNUYUM’

Yükselen Müslüman karşıtı söyleme el sallamak için peçeli kadınları banka soyguncusu, Britanya sokaklarındaki posta kutularına benzetivermişti. Boris cebinde farklı kartlarını taşıyan bir sağcı popülist siyasetçi olarak Muhafazakar Parti liderliği yarışında Başbakanlığı da devralma yolunda Müslümanlardan, göçmenlerden tekrar özür diledi: “Ben Müslüman, göçmen bir büyük dedenin torunuyum ve dedemin Britanya’ya göç ederken düşündüğü gibi bir ülkeye başbakanlık yapmak istiyorum, ümit veren, şeffaf, cömert ve dünyanın her ülkesinden insana ve değerlerine kucak açan”. Muhafazakar Parti liderliğine seçilerek istifa eden Theresa May’in yerini alırken üç şey vadediyordu: Ülkede birlik ve içtimai uyumu sağlamak, İşçi Partisi Lideri Jeremy Corbyn Başbakanlığı’nı engellemek ve 31 Ekim’de Britanya’nın AB üyeliğini bütünüyle sonlandırmak. Büyük dedesinin rüyasını Allah hayra erdirsin demek düştü bizlere de.

[İlhan Gökalp] 24.7.2019 [Kronos.News]

Mueller: Trump’ı yasalar izin vermediği için yargılayamadım [Sıtkı Özcan]

Özel Yetkili Savcı Robert Mueller’in ABD Kongresi’nde bugün gerçekleştireceği iki oturumundan ilki tamamlandı. Sabah 08.30’da Meclis Adalet Komisyonu önüne çıkan Mueller’in sorgusu yaklaşık üç buçuk saat sürdü.

Toplantı boyunca milletvekillerinin sorularına kısa cevaplar vermeyi tercih eden Mueller, komisyon üyelerini genellikle yazdığı 448 sayfalık rapora yönlendirdi.

Oturumun en önemli sorularından biri Texas milletvekili Ted Liu’dan geldi. Liu, Mueller’e, “Başkan Donald Trump’ı, Adalet Bakanlığı’nın görevdeki başkanlar yagılanamaz’ hükmü nedeniyle mi hakim karşısına çıkarmadınız?” diye sordu. Mueller bu soruya ‘Evet’ yanıtını verdi.

Eski FBI başkanı, Colorado milletvekili Ken Buck’ın, ‘ABD başkanını görevi bıraktıktan sonra yargılayabilir miydiniz?’ sorusunu da aynı şekilde ‘Evet’ diye cevapladı. Mueller’in “ABD Başkanı’nın görevinden ayrıldıktan sonra ‘soruşturmayı engelleme’ suçundan yargılanabilecek olduğuna inanıyor musunuz?” sorusuna cevabı yine ‘Evet’ oldu. Mueller tarafından hazırlanan raporda Trump’ın soruşturmayı engellemeyi amaçlayan 11 muhtemel çabasından bahsediliyordu. Raporda, “Eğer detaylı araştırmamız sonucunda Başkan’ın adaleti açık bir şekilde, ‘adaleti engelleme’ suçu işlemediğine kanaat getirmiş olsaydık, bunu belirtirdik” ifadelerine yer verilmişti.

Rober Mueller, kendisine ABD başkan Donald Trump’ın, ‘Mueller raporu beni temize çıkardı’ sözlerini hatırlatan komisyon başkanı Jerry Nadler’ın sorusuna ise “Hayır. Raporum Trump’ı aklamıyor” cevabını verdi.

[Sıtkı Özcan] 24.7.2019 [Kronos.News]

Hasta tutuklulara zulmün son örneği: Ali Ayverdi hayatını kaybetti

Beyin tümörü rahatsızlığı yüzünden hafıza kaybının yanı sıra psikolojik ve fiziksel sorunlar yaşayan Ali Ayverdi, cezaevinden apar topar götürüldüğü ameliyat sonrası hayatını kaybetti.

BOLD – Eskişehir’de devam eden cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Sürat Kargo Eskişehir Bölge Müdürü Ali Ayverdi, geçirdiği beyin tümörü ameliyatı sonrası yaşama veda etti. Cezaevinde aylarca hastaneye sevki yapılmayan, hayatını tek başına devam ettirememesine rağmen tahliye edilmeyen Ayverdi, çağrılara kulak tıkayan yetkililer yüzünden göz göre göre ölüme gitti.

GÖRÜŞE TEKERLEKLİ SANDALYE İLE GİDİYORDU

Ali Ayverdi cezaevlerindeki hasta mahkumlara yapılan zulmün son örneği oldu. Hafıza kaybı ve psikolojik sorunlar yaşayan Ali Ayverdi’nin salıverilmesi için sosyal medyadan yakınları tarafından daha önce Adalet Bakanlığına çağrı yapılmıştı.

Ayverdi’nin tekerlekli sandalye ile görüşe gidebildiğini duyuran yakınları, tedavisinin yapılabilmesi için Ayverdi’nin bir an önce serbest bırakılmasını istemişti.

ADALET BAKANLIĞI ÇAĞRILARA DUYARSIZ KALDI

Cezaevindeki son günlerinde rahatsızlığının ilerlemesine rağmen Ayverdi’nin hastaneye sevkinin yapılmadığı sosyal medyada sıkça yer almıştı.

Yapılan paylaşım ve haberlerle Adalet Bakanlığının devreye girerek Ayverdi’nin salıverilmesi istenmişti. Fakat bakanlık çağrılara duyarsız kaldı. Ayverdi, fenalaşınca apar topar götürüldüğü ameliyat sonrası hayatını kaybetti.

Evli olan Ayverdi 2 erkek çocuk babasıydı.

[BoldMeyda.Com] 24.7.2019

Tıka basa dolan cezaevleri alarm veriyor

Türkiye’de 219 bin kapasitesi bulunan 353 cezaevinde 280 bin tutuklu ve hükümlü kalıyor. Pek çok cezaevi kapasitesinin üzerinde doluluk oranına sahip. 8 kişilik koğuşlarda 25 kişinin tutulduğu cezaevleri alarm veriyor.

BOLD – Adalet Bakanlığının cezaevlerine ilişkin verileri ceza infaz kurumlarının kapasitesinin üzerinde tıka basa dolu olduğunu ortaya koydu. Tutuklu ve hükümlülerin sayısı her geçen gün artarken, AKP sorunu adalet sisteminde yapısal reformlar yerine yeni cezaevi yaparak çözmeye çalışıyor.

SOMUT DELİL OLMADAN YARGILAMA

Türkiye’de mahkemeler ve yargı sürecinde binlerce insan hakkında somut delil bulunmadan tutuklu yargılanıyor. Özellikle siyasi davalarda mahkumiyetler verilerek, binlerce insan haksız yere özgürlüğünden mahrum ediliyor. Pek çok ülkede deliller soruşturma aşamasında toplanırken Türkiye’de deliller çoğu kez savcılık aşamasında değil kovuşturma sırasında yani dava sürecinde toplanıyor. Hakimler de yargılama sürecinde bir istisna olan tutuklu yargılamayı tutuksuz yargılamaya tercih ediyor. Yıllarca süren davalarda, henüz ceza almayan insanlar tutuklu yargılanırken, mahkeme süreçleri adeta yargısız infaza dönüşüyor. Bunlara bir de düşüncenin suç sayıldığı, tutukluluğun ya da cezanın suçlamanın adına, mensubiyetine ve kişinin siyasi görüşüne göre verildiği siyasi davalarda eklenince Türkiye’deki binlerce kapasiteli cezaevleri de yeterli gelmiyor.

HAPSETME ORANINDA TÜRKİYE İKİNCİ

Türkiye’de ceza infaz rejimine ilişkin yargı alanındaki istatistiki veriler de yargıdaki vahameti gözler önüne seriyor. OECD’nin Mayıs 2019 tarihli verilerine göre, OECD ülkeleri arasında Türkiye, ABD’nin ardından hapsetme oranlarında ikinci sırada yer alıyor. İsrail’de Türkiye’nin ardından 3. sırada bulunuyor. 330 milyon nüfuslu Amerika’da 100 bin kişiye düşen tutuklu ve hükümlü sayısı 655 iken, bu sayı 82 milyon nüfusa ev sahipliği yapan Türkiye’de 318.

229 BİN 133 TUTUKLU VE HÜKÜMLÜ

Adalet Bakanlığı verilerine göre geçtiğimiz haziran başı itibarıyla cezaevlerinde 48 bin 123’ü tutuklu, 36 bin 570’si hüküm özlü (mahkûmiyet hükmü kesinleşmemiş dosyası istinaf-Yargıtay’da temyizde tutuklu) 194 bin 440’ı da hükümlü olmak üzere toplam 279 bin 133 kişi bulunuyor. Tutuklu ve hükümlülerin arasında adli suçlardan yatanların sayısı 232 bin 646 iken, terör suçundan bulunanların sayısı 42 bin 672.

KAPASİTEDEN FAZLA TUTUKLU VE HÜKÜMLÜ VAR

Yine Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel’e verdiği yanıta göre, Türkiye’de Temmuz 2019 tarihi itibariyle 353 ceza infaz kurumu bulunuyor. Bakanlığın yanıtına göre, cezaevlerinin toplam kapasitesi 218 bin 950. 353 cezaevinin 75’i açık, 7’si kadın açık, 9’u kadın kapalı, 7’si çocuk kapalı ve 4’ü çocuk eğitim evinden oluşuyor. Bu verilere göre, cezaevlerinde yüzde 30’a yakın kapasitenin üzerinde kalan tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Cezaevlerindeki fazlalık nedeniyle bu kişiler koğuşların kapasitesinin üzerinde dolmasına neden oluyor.

88 BİN KAPASİTELİ 137 YENİ CEZAEVİ

AKP hükümeti, cezaevlerindeki kapasite sorununu yargısal reformlar yerine yeni cezaevi yaparak çözmeye çalışıyor. Cezaevlerinin kapasitesini artırmaya planlayan Adalet Bakanlığı, 88 bin kapasiteli 137 cezaevi yapıyor. Adalet Bakanlığının açıklamasına göre Haziran 2019 itibariyle Türkiye’de inşaatı devam eden 114, ihale aşamasında ise 23 ceza infaz kurumu bulunuyor.

[BoldMedya.Com] 24.7.2019

Deizm, Sekülerizm derken... [Dr. Ahmet Yılmaz]

Bazı internet sitelerinde okuduğuma göre, Güney Afrikalı girişimci ve iş insanı Elon Musk, NeuraLink adlı yeni bir şirket kurmuş. Söz konusu şirket, “insan beynini bilgisayar ara yüzlerine bağlayacak teknolojiler” üzerine yoğunlaşacakmış. Tesla Motors ve SpaceX şirketlerinin de kurucusu olan Musk, maymunlar üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar neticesinde, bilgisayarların beyin gücüyle kontrol edilmesini başardıklarını belirtmiş. NeuraLink şirketinin felçli hastalar için teknolojik çözümler geliştirebileceğini duymak insanı heyecanlandırmaya yetiyor. Kim bilir, belki de “insanüstü bilinci yakalamak nihâî hedefim” diyen Musk, insanlığa yepyeni bir ufuk açacak...

Sanayi devrimiyle birlikte hayatımızda yer edinen bir kavram, “makine” ve tabi ki ondan menkul “makineleşmek”. İnsan hayatının odağında her daim. Sanayide, endüstride, tarımda, ulaşımda velhasıl hayatın hemen her ünitesinde insan gücünün yerini aldı makineler. Sonra yepyeni bir dönüşüm geçirdi insanoğlu: internet devrimi. Evet, teknoloji marketleri hayatımızı kolaylaştıran uygulamalarla dolu. İnternet sahasındaki gelişmeler öyle bir noktaya ulaştı ki, ekmekten suya her ihtiyacımızı internet üzerinden sipariş verebiliyoruz. Londra’da yaşayan bir kişi, internet aracılığı ile sipariş ettiği Çin menşeli bir kulaklığı üç gün sonra kapısında teslim alabiliyor artık. Ve şimdilerde “makine” ve “bilişim” kavramlarının etkileşimi bambaşka bir transformasyonu işaret ediyor. Akıllı makineler her geçen gün biraz daha kuşatıyor etrafımızı. “Endüstriyel internet” çağı bu.       

Evet, bilişim teknolojileri çağındayız. İlginç, hızlı ve olabildiğine ufuk veren teknolojik gelişmeler, hayatımızda yeni çığırlar açmaya devam ediyor. Dün sadece bilim kurgu filmlerinde izleyebildiğimiz sahneler bugün gerçekleşiyor. Mesela devrim niteliğindeki 3D yazılım teknolojisi hayatımızı iyiden iyiye kuşattı. Modadan spora, medikal endüstriden sanayiye kadar hayatın her alanında 3D üretimler söz konusu. İnsansız hava araçları sadece devletlerin işlerini kolaylaştırmakla kalmadı, özel şirketlere de hizmet sunmaya başladı. Bilinmez ama belki de günün birinde, yemek siparişiniz bir drone tarafından kapınızda size teslim edilebilecek. Havada 4 saat kalıp 200 km hız yapabilen ama aynı zamanda şehir trafiğinde 160 km hıza çıkabilen uçan araçların seri üretime hazır olduğunu biliyor muydunuz?

Ama endüstriyel internet teknolojilerinin bu derece geliştiği, sosyal paylaşım platformlarının iyiden iyiye hayatın merkezine yerleştiği ve iletişim imkânlarının da oldukça arttığı şu günlerde hayat o kadar da tozpembe değil. Müslümanların ekseriyetleri itibariyle internet ve iletişim merkezli bu yeni hayata adapte olamadıkları kanaatindeyim. Bir zihniyet ve dolayısıyla entegrasyon problemi var sanki. 

Mesela bir takım sorunlu inanç formları son yıllarda insanımız arasında yayılma imkânı buldu. Deizm anlayışı bunlardan sadece biri. Deizm bir çeşit “yaradancılık” anlayışı. İlk ortaya çıkış şartlarına bakıldığında, Katolik inancına karşı tepkisel bir hareket olduğu görülüyor. İlk deistler, skolastik çıkmazındaki kiliseye ve muharref Katolik inanışa karşı, ahlâkî değerlerin pekâlâ akıl yoluyla elde edilebileceğini savunmuşlardı. Marjinal süreçler geçirdikten sonra modern zamanlarda belli sebeplerle bir şekilde kitlelere temas etmeyi başardılar. Düşünsel boyutu aşan ve adı konulmamış bir tarzda, çoklarının yaşam biçimi hâline gelen bir anlayıştan bahsediyorum.

Bu arada bir felsefî deizm var bir de amelî deizm. Felsefî deizm konunun teorik boyutunu ifade ediyor. Her şeyin bir yaratıcı tarafından yaratıldığını ancak daha sonra bu yaratıcının kâinatı kendi haline bıraktığı ön kabulü felsefî deizmi açıklıyor. Popüler açıdan bakıldığında da bu tür deizm, din kaynaklı inanışın reddedilmesi olarak anlaşılmakta. Bu düşünsel ön kabuller; dinleri, peygamberleri, kutsal kitapları, cennetin ve cehennemin varlığını vs. reddeden teolojik-felsefi bir yorum çıkarıyor karşımıza. Açıkçası, deizmin felsefî tarafında değilim…

Deist ahlaktan beslenen ve dini pratiklerden uzaklaşmayı salık veren bir cereyan var. Mutlak bilgiye ulaşma adına bilim ve aklı tek referans kabul eden bir cereyan. Din tarafından biçimlendirilmiş sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel kurumları öteleyen, “insan aklı her şeye yeter, kutsala gerek yok” diyen. Bu bakış açısına göre, din tarafından kulun ebedi saadeti elde etmesi için öngörülen emir ve yasaklar anlamsız kalıyor. Maneviyat kapıları sürgülenmiş oluyor. Bunun pratik anlamı şudur: Deist ahlak, dinin pratik tarafını yani “amel” buudunu, yüce yaratıcı tarafından vaz edilen emir ve yasakları devre dışı bırakıyor. Sonuç olarak bu da bir itikat problemi!

Amelî deizm dediğim şey ile seküler ahlakın kesişim noktaları hayli çok. Bizim insanımız arasında her türlü dini argümanı reddeden, yaratanı akıl yoluyla bulabileceğini söyleyen uç/rijit bir kitleden söz etmek mümkünse de bunların oranı son derece azdır. Buna karşılık dini inkâr etmeyen ama dînî sorumluluklarını da yerine getirmeyen, adeta görmezden gelen geniş bir kitle var ve asıl problem de burada sanki!

Hizmet Hareketi mensuplarının amelî deizm veya sekülerizm rüzgârları karşısında farkındalık sahibi, son derece muhkem ve dirayetli olmaları beklenir elbette. Çünkü hareketin özü iman düşüncesine ve amel perspektifine dayanıyor, Risâle-i Nûr’dan ve pırlanta eserlerden beslenme bahis mevzuu. Risâle-i Nûr; deizm, ateizm, nihilizm gibi imansızlık temelli felsefî-teolojik problemler için muhteşem bir ilaç hükmünde. Mesela Âyetü’l-Kübra, Ene ve Zerre Risaleleri, Tabiat ve Haşir Risaleleri, Sözler, Mektûbât, Şuâlar, İşaretü’l-i‘câz, Mesnevî-i Nûriye gibi eserlerdeki iman bahislerinin her biri hem akla hem de vicdana hitap ediyor. Yeri geldiğinde bilimsel hakikatleri nazara vermek suretiyle imana dair meseleleri bütün cüzleriyle izah ediyor.

Hizmet fertleri için riskler sarmalı mahiyetinde imtihanlar söz konusu. Bir tarafta bitmek tükenmek bilmeyen zulümler sarmalında kıvranan mazlumlar var, diğer tarafta zâhiren dindar görünen mürai zâlimler. Kin adamları verdikleri sahte fetvalarla ve kimi müteşeyyihler de üfürdükleri nefret rüzgârlarıyla bu zâlimlerin yelkenlerini şişirmekle meşguller. Kürsüde, mihrapta ve minberde bir çeşit öfke ve gayz dili hâkim ve bu sebeple cami âşıkları camiye gitmez, cemiyet bağlıları Cuma namazlarından kaçar oldu.

Bu ülkede, hem de bilgi çağında milyonlarca cilt dînî ve ilmî eser hem de bir-iki gün içinde yakıldı, yok edildi. Zulme maruz bırakılma endişesi yaptırdı bunları. Yayınevi sebebiyle Kur’ân-ı Kerîm’ler, yazarları sebebiyle tefsir ve hadis mecmuaları, gayret mahsulü çeşitli kitaplar bağlara-bahçelere gömüldü, çöp konteynerlerine terk edildi, derelere saçıldı ve hatta musluk sularında eritildi. Din tüccarları eliyle din referans gösterilerek gerçekleştirilen tasallutlar saymakla bitmez.

Kanaatimce, başta genç nesillerimiz olmak üzere farklı ülkelere göç etmek durumunda kalmış insanlarımız açısından bakıldığında da konu biraz daha önem kazanıyor. Siyasal islamcıların nobran davranışları ve tahakkümleri altında preslenmiş olan hizmet fertlerinden fırsat bulabilenler dünyanın değişik ülkelerine pervaz ettiler. Sürgün vermek üzere. Bilhassa Avrupa ve Amerika kıtasına hicret edenler, bu ülkelerde son derece seküler bir yaşam tarzıyla karşılaştılar. Üstelik bu tarz o ülkelerin halkları tarafından da içselleştirilmiş idi. 

Şahsen ben, özellikle yeni yetişen gençlerin, entegrasyon süreçlerinde zamanla inanç yorgunu haline gelmelerinden, maruz kaldıkları sarsıcı süreçleri dine ve dine ait değerlere fatura etmelerinden, bu değerleri sorgular hale dönüşmelerinden endişe ediyorum.

Başta namaz olmak üzere dinin pratik tarafını hiç olmadığı kadar önemsemek, Kur’ân ve Sünnet’e dair değerlere her zamankinden daha fazla sarılmak, beslenme kaynaklarımızı iyi değerlendirmek ve maneviyat kanallarımızı sürekli açık tutmak gerekiyor.
Teori planında son derece üretken olan ancak konu pratik sahaya geldiğinde, dini mükellefiyetlerinde son derece kaygısız davranan bir kitle ile yüzleşme tehlikesi sizin de uykularınızı kaçırmıyor mu? 

[Dr. Ahmet Yılmaz] 24.7.2019 [Samanyolu Haber]

Yabancı Murahhaslara Tavrımız [Safvet Senih]

Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi'ye “Efendimizin (S.A.S.) gelen heyetlere karşı ciddî hassasiyetinin hikmeti nedir?” diye sorulan soruya verdiği cevaplar: “Efendimiz'in (S.A.S.) bu hassasiyeti bizim de en çok hassas olmamız gereken önemli bir konudur. Bu sebeple de mutlaka üzerinde durulmalıdır.

“Allah Rasulü, sadece kendisine gelen heyetlere karşı değil, dini kabul etmek için gelen ferdlere karşı da her zaman ilgi ve alâkasını en üst seviyede sürdürmüştür. Meselâ, Halid b. Velid, Amr b. Âss ve Osman b. Talha gibi Mekke’nin seçkinleri Medine’ye geldiklerinde, her biri Allah Resulünden öyle iltifatlar görmüşlerdir ki, o gün için Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r. anhüm) öylesini bulamamışlardı.

“Efendimiz (S.A.S.) Hz. Halid’e: ‘Ben de, Halid bu kadar akıllıyken nasıl oluyor da küfür içinde kalıyor diye hayret ediyorum’ der… Kısa bir müddet sonra da onu ‘Allah’ın Kılıcı’ ünvanıyla taltif eder.

“Amr b. Ass, Müslümanlara  çok kötülüğü dokunmuş bir insandı. Öyle ki, bu zat, o güne kadar dehasını hep İslam aleyhinde kullanmıştı. Ama Müslüman olup Medine’ye gelince, Efendimiz (S.A.S.) ona mâziye ait en küçük bir meseleyi dahi hatırlatmayacak kadar sıcak davranmıştı. Onun dua talebi üzerine ‘Bilmiyor musun İslam, onu kabul etmeden önce işlenen bütün günahları siler, temizler.’ buyurmuştu…

“Abdullah b. Cerir el-Beceli huzura girince, Efendimiz (S.A.S.) gözleriyle herkese yol gösteriyor gibi cemaat içinden birinin kalkıp da ona yer vermesini arzuluyordu… Cemaat bunu anlayamayınca da, hemen hareket geçiyor ve cübbesini çıkararak Abdullah b. Cerir (r.a.)’in altına seriveriyor. Daha sonra da, ashabına: Bir kavmin kerimine karşı ikramda bulunulması gerektiği hususundaki o ölümsüz nasihatlarını sunuyordu. Ebu Cehil’in oğlu İkrime’ye iltifat dolu sözlerle mukabelesi ise, bu konuda apayrı bir ibret levhasıdır.

“Evet bu davranışlar Efendimiz’de (S.A.S.) değişmeyen prensipler cümlesindendi… İşte O, gelen ferd ve heyetlere de bu prensipler  çerçevesinde muamelede bulunuyordu ki, bütün bunlarda bir sürü hikmet dolu gayeler vardı:

“Evvela: Henüz yeni gelmiş ve bütünü ile İslam’a ısınmamış bu insanlar yer değiştirmenin rahatsızlığını, tedirginliğini yaşarken, eğer kendilerini tedirginlikten kurtaracak emniyet dolu bu sıcak atmosferi bulmasalardı, tercihlerini başka türlü de kullanılabilir ki, bu da onlar için büyük bir kayıp olurdu. İşte Efendimiz (S.A.S.) kendisine, imanın en küçücük bir şemmesiyle gelenlere dahi fevkalade alâka ve ilgi göstermesi, onları böyle bir yanlış karardan kurtarıyordu ki, bu da, bugün ve yarın üzerinde önemle durulması gerekli konulardan olsa gerek.

“İkincisi: Gelen heyet fertleri arasında kavmi ve kabilesi içinde daima saygı ve hürmet görmüş insanlar da oluyordu. Bunlar, kendi toplumlarında bu gibi ilgi ve alâkaya alışmış insanlardı. Dolayısıyla onlara aynı oranda bir ilgi ve alâka gösterilmeliydi ki, geldikleri yeni toplumu yadırgamasınlar. Yani bu ilgi ve alâka onlara ünsiyet aşılamalı ve yabancılığın verdiği rahatsızlığı ortadan kaldırmış olmalıydı…

“Üçüncüsü: Bu heyetlerden pek çoğu resmi idi. İslam bir devlet  nizamı olarak ilan edilince, çevresindeki kabile ve devletler kendilerince bir durum değerlendirmesi yapmak üzere, Medine’ye heyetler gönderiyorlardı. Bu heyetlerdeki insanlar da sıradan insanlar değillerdi; az-çok hemen hepsinin kendine göre bir dünya görüşü ve değer yargıları vardı. Ve bu insanlar geldikleri yerlere döndüklerinde intibalarıyla geriye döneceklerdi… ve onların bu kanaati de, mensubu oldukları devlet veya kabileye mutlaka tesirli olacaktı. Öyle ise, bu insanların müsbet kanaatlerle teçhiz edilmesi şarttı. Bu da onlara gösterilecek ilgi ve sıcak bir istikbal (karşılama) ile yakından alakalıydı.

“Dördüncüsü: Efendimizin (S.A.S.) ahlâk ve şemâili Ehl-i Kitap tarafından biliniyordu. Zira bu şemâil onların kitaplarında da mevcuttu. Gelen heyetlerden bir kısmı da bu işin hakikatini araştırmak için geliyordu. Efendimiz (S.A.S.) ise, kendinden emindi.  O, Tevrat ve İncil’de geleceği müjdelenen Peygamberdi. Muhatabın, bunu  yakından görmesi için ona yakın olmasını, mesajının kabulüne vesile sayıyordu. Evet Allah Rasulü, onları yakınına alıyor ve âdetâ, nübüvvetine ait alâmet ve işaretleri görmelerine yardımcı oluyordu ki, bu sayede, şüphe ve tereddütler, O’nun her şeyi paramparça eden o mübarek hal ve tavrına çarpıyor ve delik-deşik oluyordu. Gelenler ekseriyetle önceki kanaatlerini değiştiriyor ve döndükleri yerlerde tebliğ misyonunu edaya hazır hale geliyorlardı.

“Meselenin günümüze ait yorumu: Evvelâ itiraf etmeliyiz ki, hiç kimse Allah Rasulünün sergilediği bu tavrı ayniyle gerçekleştiremez. Zira hiçbir insanın buna takat ve gücü yetmez. Düşünün ki, O, Kur’an’ın ifadesiyle, dağları tuz-buz edecek azamet ve ağırlıktaki Kur’an’ı omuzlayan insandı. Her iki ayağını da yere öyle sağlam basmıştı ki, hiçbir hadise O’nu sarmıyor ve hiçbir aksi davranış O’nu prensiplerinden vazgeçiremiyordu. Bizlerde, bıkkınlıklar, yılgınlıklar olabilir. Ama O’nun için, böyle zaafları düşünmek bile mümkün değildir. Bu itibarla diyorum ki, ister heyetleri kabulünde gösterdiği sıcak alâka ve ilgiyi, isterse bazı  kimselerin mazideki kusurlarını tamamen unutarak onları kabullenişini bizim aynı ile tatbik ve temsil etmemiz imkansızdır. Ama, yine de aynı şeyleri, gücümüz nisbetinde yapmak mecburiyetindeyiz. Yoksa âlemşümul bir hizmeti, seviyesiz göstermiş, dolayısıyla da bu yüce devaya ihanet etmiş oluruz.

“Efendimiz (S.A.S.) heyetlerin kabul şeklini ve bu hususta gösterilmesi gereken hassasiyeti, son vasiyetine konu edinmekle de, bu işin önemine ve bu meselenin istikbalde alacağı boyut  ve derinliklerine de  işaret ediyorlardı  ki, bu da yakın-uzak gelecek açısından  çok önemliydi.

“Zira kendi döneminde henüz Ceziratü’l-Arap dışına çıkılmamıştı.

[Safvet Senih] 24.7.2019 [Samanyolu Haber]

Bediüzzaman’ın son dersi [Mehmet Ali Özcan]

Risale-i Nur Külliyatından Emirdağ Lahikasının sonunda “Umum Nur Talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir” başlığıyla yer alan bir mektup var. 1960 yılının Ocak ayında Ankara’daki Beyrut Palas otelinde yapılan bu ders, Risale-i Nur’un düsturlarını özetleyen bir vasiyetname hükmündedir. Ders sırasında alınan notlar daha sonra düzenlenerek Üstad’a takdim edilmiş, tashihten sonra aynı günlerde neşredilmiştir.

Son ders olması itibarıyla önemli olan bu mektubun ilk paragrafında Üstad hazretleri bazı temel prensiplerden bahsediyor: “Bizim vazifemiz müspet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-yı ilâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i ilâhiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müspet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”

Asil ve izzetli bir fıtrata sahip olan Bediüzzaman, gücün hâkim olduğu durumlarda, adaletin tecelli etmesi için hiç çekinmeden ölümü göze alıp hayatını ortaya koymuştur. Ne var ki, İslam’ı ve Müslümanları ilgilendiren durumlarda izzet ve onurunu bir tarafa bırakmış, girdiği hapishaneleri medreseye dönüştürmüş, gördüğü işkencelere rağmen sabretmiş, beddua bile etmemiş ve bu mektupta bahsettiği prensiplere sadık kalmıştır. Vatan işgaline karşı talebeleri ile silahlanıp düşmana karşı savaşmış, zalimlere ve Kur’an’a dil uzatanlara karşı hakikati haykırmıştır.

Bir zehirlenme sonrasında yanındaki talebesine, “Belki hayatta kalamayacağım. Bütün mevcudiyetim vatan, millet, gençlik ve âlem-i İslâm ve beşerin ebedî refah ve saadeti uğrunda feda olsun. Ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar.” demesi ortaya koyduğu düsturları hayatına mâl ettiğini göstermektedir.

Her biri için kitap yazılması gereken bu prensiplere köşe yazısı hacminde kısaca bir göz atalım:

Müspet hareket etmek

Allah’ın emirlerini kılı kırk yararcasına, ciddi bir şekilde yerine getirmek er oğlu erlerin işidir. Pozitif düşünceye sahip olmak, zulüm görse de zulmetmemek kahramanlıktır ve böyle davranmak her Müslümanın karakterinin gereğidir. Bu durum savaş meydanında şehit olmaktan daha üstündür. Peygamber Efendimiz’in (sav) “büyük cihad” olarak isimlendirdiği böyle bir durumda insan dini için defalarca ölüp dirilir ve İslam’ın ayakta kalmasını sağlayacak şekilde temsil eder.

Müspet harekete dair Hocaefendi’nin şu ifadeleri Üstad’ın düşüncelerini teyit etmektedir: “Sükûtumuz, üslubumuza emanet.. misliyle mukabele, bizim kitabımızda zalimce bir kaide.. dövene elsiz, sövene dilsiz davranma, vicdanlarımızla aramızdaki mukavelenin gereği.. ne yapalım, Allah, ısırmak için bir diş, parçalamak için de vahşi bir pençe vermemiş, elimizden bir şey gelmez ki…! Ayrıca, herkes kendi karakterinin gereğini sergiler, karakterimize rağmen farklı bir tavır takınmayı kendimize karşı saygısızlık saydık ve böyle bir saygısızlığı irtikâp etmemek için, gürül gürül konuşacağımız bir yerde sadece yutkunmakla iktifa ettik.”

Her zemin ve zamanda yaşanacak olumsuzluklara ve tahriklere rağmen hizmet insanı, yanlış davranışta bulunmamalı, üslubunu bozmamalı, tutumuyla ideal bir Müslümanın nasıl olması gerektiğini göstermelidir. Ancak bu şekilde farklı düşünce yapısına sahip insanlarla arasındaki buzları eritebilir ve aradaki mesafeler kapatılabilir.

Menfi harekette bulunmamak

Menfi hareket, “Dinî veya dünyevî düşüncelerini geliştirip başkalarına anlatmayı bırakıp, başkalarının benzer çalışmalarını engellemeye çalışmak” şeklinde tarif edilebilir. Taraftar kazanmak için başkalarını kötüleyen kişi hem günah işlemekte hem de kendisine taraftardan ziyade düşman kazandırmaktadır.

Allah, iddialara, süslü sözlere, gösterişli programlara göre değil, bunu yapanların niyet ve samimiyetine göre muamelede bulunur. İmtihan sırrı saklı olmak suretiyle, ihlaslı şekilde hakkı verilerek yapılan işlerin önüne çıkabilecek engelleri Allah bertaraf eder.

Allah ü Teâlâ, Maide suresinin 105. ayetinde “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz hidayette olduktan sonra başkalarının dalâleti size zarar veremez.” demek suretiyle bize bir yol haritası çizmektedir. Gittiğimiz yol doğru mudur ve bu yolun hakkını verebiliyor muyuz? Eğer cevabımız olumlu ise Allah nezdinde bir kıymetimiz var demektir. Başkalarını kötüleyen, yollarına taş koyan ve onların yaptıklarını tahrip eden insanlar, kazanma kuşağındayken kaybetme vetiresine girmişler demektir.

Allah’ın rızasına uygun şekilde iman hizmeti yapmak

Bediüzzaman, İhlas risalesinde iman hizmeti yapmanın esasını “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için çalışınız ve O’nun rızası dairesinde hareket ediniz. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” şeklinde tarif etmektedir. Demek ki, iman hizmetinde, doğrudan doğruya ve sadece Allah’ın rızasını esas maksat yapmak gerekiyor.

Dine hizmet ederken beklenen neticeye hemen ulaşmak mümkün değildir. Yumurtanın civcive dönüşmesini bile haftalara yaymak suretiyle bize ilahî bir ahlakı gösteren Allah, iman hizmetinin semere vermesini de yıllara vabeste kılmıştır. Efendimiz (sav) bile, yirmi üç yıllık vazifesiyle netice almışken bizlere düşen sebeplere riayet ederek dinimizin i’lâsı için koşuşturmak ve ardından tevekkül etmektir.

Yarınların nelere gebe olduğunu bilemeyiz ve bundan da sorumlu değiliz. Bizler hayatta olduğumuz sürece yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan sorumluyuz. İnsanlara faydalı olmak, bozulanı onarmak, hep ıslahçı olmak ve her şeyin yaratılış gayesine uygun şekilde devamını sağlamak iman hizmetinin gereğidir. Hz. Âdem’in (as) dünyaya gelmesiyle başlayan bu iş, kıyamete kadar devam edecektir. Bize düşen bu işin bir ucundan hakkını vererek tutabilmek ve Süleyman Nazif gibi, “Bu ümit benimle olduğu müddetçe üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene beklerim!” diyebilecek kadar azimli ve kararlı olmaktır.

Allah’ın işine karışmamak

Hakiki mü’minin, muhatap olduğu herkese kazandıracağı bir şeyler vardır; kimine kâmil iman, kimine ihlaslı yaşama, kimine de kalbin zümrüt tepelerinde seyahat… Allah’ın adını duyurma amacıyla yapılan bu işler için o, gerekirse ölmeyi göze alır. Hırsa kapılmadan, kul hakkına girmeden ve insanları zorlamadan yapılmalı cihad, yoksa Allah’ın işine karışılmış olur.

Herkesi kendi konumunda kabul ederek, ulaşılan noktayı yeterli görmeden, daha iyisini hedefleyerek “Daha yok mu Allahım?” diyerek ve iktidar/idare kavgası vermek yerine gönüllere girme mü’minin derdi olmalıdır. Bunu, Allah’a yakın olmanın bir yolu olduğu şuuruyla ve samimiyetle yapmak gerekir. Aynı zamanda tevekkülün hakkını vererek, edep dairesi içinde, gösterişsiz ve gürültüsüz…

Bugüne kadar kavlî ve fiilî dua eşliğinde her işini Allah’a bağlayanlar hüsrana uğramamış, başka kapılardan menfaat dilenenler de hep kaybetmişlerdir.

“Bırak biçâre feryâdı, belâdan gel tevekkül kıl.

Zira feryâd; belâ-ender, hatâ-ender, belâdır bil.

Belâ vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender, belâdır bil.

Bırak feryâdı, şükür kıl, mânend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.

Ger bulmazsan; bütün dünya cefâ-ender, fenâ-ender, hebadır bil.

Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl.

Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün.

O güldükçe küçülür, eder tebeddül.”

Asayişi muhafazaya çalışmak

Kaos ve kargaşa, huzur ve mutluluk doğurmaz. Aklı başında olan hiç kimse toplumu felakete götürecek şeyler yapmaz. Anarşinin hüküm sürdüğü, hak ve hukukun ortadan kalkıp gerginliğin tırmandığı bir ortamda hiç kimseye hiçbir şey anlatılamaz, çünkü kafalar başka şeyle meşgul olduğu için hak ve hakikati dinleyecek bir zemin artık ortada yoktur.

İnsanların iyiliğini düşünen Müslümanların, asi olması ve anarşiye sebep olması söz konusu olamaz. Zira onlar asayişin bekçileridir; her şeyi belli bir ahenk ve disiplinle, huzur içinde yaparlar. Herhangi bir karışıklık durumunda ise “eliyle, diliyle veya gönlüyle” müdahale eder.

İslam’da kuvvet ve silah esas değil, insanlar arasında asayişi temin etmek ve harici düşmanı caydırmak için kullanılan araçlardır. Bu araçlar, Efendimiz’in (sav) uygulamalarında olduğu gibi, Allah’a isyan eden, zulümden beslenen ve kendisini “seçilmiş kişi” olarak görenlere karşı, adaletin sağlanması, hürriyetin devamı ve acıların dindirilmesi için kullanılmıştır.

Allah’ın yolunda olduğunu iddia edenler, nelere maruz kalırlarsa kalsınlar, başlarına gelecek her şeye sabır ve tevekkülle karşılık vermelidir. Derdi “yaşatma zevki” olanlar, bulundukları yolun hakkını vermeli, yobazların engellemelerine takılmamalı, çevresine tebessümler yağdırarak gönüllere girmenin yolunu aramalıdırlar.

Efendimiz’in (sav) hayatını hatırlayalım; yüzüne tükürüldü, alay edildi, hakaret ve işkencelere maruz kaldı, başına işkembe kondu, taşlandı, öldürülmeye çalışıldı, yurdundan çıkarıldı, dişi kırıldı, eşine iftira atıldı… Bütün bunlara karşı O ne yaptı? Sabretti, müsamaha ile karşılık verdi, tahammül etti, şefkat gösterdi, affetti, “Yâ Rab, bilmiyorlar, onları af ve hidayet et.” diye yalvardı, Cennet’i bırakıp yine onların arasına döndü…

[Mehmet Ali Özcan] 24.7.2019 [TR724]

AKP coştu, gurbetçiye peş peşe goller atıyor [Hasan Cücük]

Avrupalı Türkler uzun yıllar döviz getiren bir grup olarak görüldü. Gurbette çalışıp, Türkiye’ye yatırım yaptılar. Avrupa’da birkaç odalı evde oturdular, memleketlerine görkemli evler yaptılar. Yeni nesil bu anlayışını değiştirince, gurbetçiler de gözden düştü. Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarına oy kullanma hakkının verilmesiyle yeniden kıymete bindiler. Özellikle Haziran 2015 genel seçimleri öncesi iktidar partisi AKP vaat torbasının ağzını sonuna kadar açtı. Avrupalı Türkler’den aldıkları oy oranı Türkiye’deki ortalamayı geçti. Vaatlerini yerine getirmeyen AKP, son günlerde gurbetçilere peş peşe goller atmaya başladı. Ne de olsa 2023’e kadar seçim yok. Gurbetçinin sırtından ne kazansalar kâr!

KENDİ BOZDUĞUNU DÜZELTME VAADİ

Avrupalı Türkler’in oyuna talip olan partilerin vaat yarışında açık ara şampiyon AKP. AKP’nin vaatlerinde dikkat çeken nokta cüzdanla ilgili olmasıydı. Garip olan ise, AKP döneminde değiştirilen bazı uygulamaları AKP’nin yeniden değiştirmeyi vaat etmesi oldu. 3 Mayıs 2015’te AKP’nin Avrupa’daki “arka bahçesi” o dönemki adıyla Avrupalı Türk Demokratlar Birliği’nin (UETD) organizasyonuyla Dortmund’da konuşan dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’de işçi ve memura çok gördüğü ekonomik vaatleri peş peşe sıraladı. Konuşmasına “53 yıl önce ellerinde tahta bavullarıyla, göğüslerinde kocaman yürekle Anadolu’nun her köşesinden, Trakya’dan Avrupa’ya yürüyen yiğitlere salam olsun,” cümlesiyle başlayan Davutoğlu, AKP iktidarı döneminde önce 10 bin Euro’ya çıkartılan gelen tepkilerden sonra 6 bin Euro’ya indirilen “dövizle askerlik” için bin Euro müjdesi verdi.

AKP iktidarının 217 Euro’ya çıkarttığı pasaport harcını 100 Euro’ya düşürmeyi vaat ederken, salondakiler muhtemel pasaport harcını CHP’nin yükselttiği sanıp, bol bol alkışladı. Yurtdışından getirilen telefonlara kayıt şartı getiren AKP, telefonların Türkiye’de kayıt edilmeden kullanma süresini iki katına çıkartılması, THY’den bilet alan 3 kişilik ailelere yüzde 20 indirim, doğum yapan her anneye doğum hediyesi olarak ilk çocuğuna çeyrek altın karşılığı 300 Türk Lirası, ikinci çocuğa 400 Türk Lirası, üçüncü çocuğa da tam altın 600 Türk Lirası vermeyi taahhüt etti. “Her eve bir al bayrak, bir Kur’an-ı Kerim ve bir Türkçe sözlük” kampanyası ise ekonomik vaatlerin üzerine çekilen hamaset kreması oluyordu. Davutoğlu coşuyor, salonu dolduranlar çılgınca alkışlıyor, diğer ülkelerde yaşayan Türkler de bu vaatlerin etkisiyle sandıklara koşup sandıkları patlatıyordu.

HİÇ TUTULMAYAN SÖZLER

Bu vaatler üzerinden tam 4 yıl geçti. Sadece dövizle askerlik ve pasaport harçları uygulandı. Tabi geçici bir süre. 24 Haziran 2018’de yapılan cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler sonrası ise AKP’nin artık gurbetçinin oyuna 2023’e kadar ihtiyaç duymadığı süreç başlayınca, rafa kaldırılan vaatlerinin yerine gurbetçiye atılan peş peşe goller geldi. Önce bin Euro’ya indirilen askerlik 2 bin Euro’ya çıkartıldı. Sonra Türkiye’de kabul edilen yeni askerlik kanununa eklenen madde ile bedelli askerlik ücretiyle dövizle askerlik ücreti eşitlendi. Yeni kanuna göre, yurt dışında 3 yıl ikamet edenlerin yararlandığı dövizle askerlik ücreti 5 bin 400 Euro’ya çıkartıldı. Bedelli askerlik ücreti arttığında dövizle askerlik ücreti de otomatik olarak artacak. 4 yıl önceki vaadini unutan AKP, sandıkları patlatan çoğunluğu kendi seçmeni gurbetçilere ilk golünü dövizle askerlikle attı.

Tatil mekânı Türkiye olan gurbetçilere atılan bir başka gol telefon kayıt ücretine yapılan zam oldu. Geçen yıl 170 lira olarak telefon kayıt ücreti Torba Yasası’na eklenen bir madde ile 1500 liraya çıkartıldı. AKP coşmuştu bir kere. Gurbetçinin savunmasız kalesine golleri peş peşe atıyordu. Son golü emeklilikle ilgili oldu. Özellikle sağlık hizmetlerinden faydalanmak veya Avrupa’da aldıkları düşük emeklilik ücretleriyle geçinmekte zorlananlar Türkiye’den de emekli olma yolunu seçiyordu. Yurt dışında yaşayıp da borçlanarak emekli olacakların cebinden artık daha fazla para çıkacak, emekli olduklarında ise cebine daha az para girecek.

Kanun değişikliğinden önce 3 bin 600 gün ile 98 bin lira ödeyen gurbetçiler yaklaşık 2 bin 4 lira maaş alabiliyordu. Son yapılan değişiklik ile 5.400×38,31=206 bin 874 lira ödeyecek ve yaklaşık bin 400 lira maaş alacak. Ödemeler iki katına çıkartılırken maaş yarıya indirilmiş oldu. Borçlanma oranları yüzde 32 yerine yüzde 45’e çıkartıldı, SSK aylığı yerine ise Bağ-Kur aylığına dönüştürüldü. Yürürlüğe giren yeni düzenleme ile eski 4A SSK’lı emeklilik yerine daha çok para ödenerek 4B’den daha az emekli aylığı olacak. 100 bin lira ödenip 2 bin 400 lira emekli aylığı alınıyordu, 200 bin lira ödenip bin 400 lira maaş alınacak. 18 Temmuz’da Meclis’ten tasarı, 19 Temmuz’da jet hızıyla yasalaştı ve 1 Ağustos’ta yürürlüğe girecek. Kabul edelim, son gol baya ağır oldu. Zira, AKP Avrupa’da en yüksek oyu emeklilik dönemi yaklaşanlardan alıyordu. Neydi o meşhur söz, “Merhabalar, nasıl gidiyor arabalar?”

[Hasan Cücük] 24.7.2019 [TR724]

Türkiye’nin ‘kavimler göçü’ [Semih Ardıç]

Dünya tarihinde 350-800 yılları arasında doğudan batıya insan göçünü ifade etmek için kullanılan Kavimler Göçü’nde kaç kişinin doğup büyüdüğü toprakları terk ettiği bilinmiyor.

Dünya nüfusunun o devirde 400 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor ki, bu da halihazırda beş Türkiye’ye tekabül eder.

TÜRKİYE’NİN KAVİMLER GÖÇÜ…

İşte o Türkiye’nin maruz kaldığı beşerî sermaye göçünün ne kadar hazin bir mahiyete büründüğü Kavimler Göçü’nden hareketle anlaşılabilir.

İnsanlık tarihi boyunca baskı, zulüm, harpler, salgın hastalıklar, kuraklık ve tabiî afet gibi farklı sebeplerle nice insan yola düştü. Kimi yarı yolda, kimi menzile varır varmaz can verdi. Mezarları bile olmadı, olamadı.

İnsanların elinde olmayan mücbir sebeplerle göç bir nebze kabul edilebilir. Umudu diri tutmak adına başka bir yerde hayatı idame ettirmek insanlığın inkişafına da vesile olmuştur…

BİR GÖÇ DAHA VAR Kİ!

Amma velâkin idarecilerin zorbalığı ya da bir kesimin diğer bir kesime tahakkümü yüzünden insanların vatanlarını geride bırakmak mecburiyetinde kalması insanlık adına utanç verici bir hâdisedir.

Bizim inancımızda Hicret tam da göçün bu şekline tekabül ediyor. Bütün selefleri gibi peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sas) ve ashab-ı kiramının açtığı hicret yolu darda kalmış, inancı yüzünden baskı ve eziyete maruz kalmış her mümin için bir kurtuluş vesilesi oldu.

Halihazırda Türkiye’de Hizmet Hareketi mensuplarına reva görülen eza ve cefa karşısında Hicret bir kere daha uçurumun kenarında tutunulan dal oldu.

Bir beldede hak ve adaleti kendi ihtiras ve ikbali uğruna tarumar edenler varsa o belde yaşanılmaz hâle gelir.

İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇ

Bugün insanlığa karşı işlenen o büyük suçun adreslerinden biri de Türkiye.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) fiilen devam ettirdiği Olağanüstü Hâl yüzünden insanlar işsiz, hukukî emniyetten mahrum ve ağır bir baskı altında.

Hukuk devletinin üzerine beton atıldığı için istikbalden ümidini kesenler AKP Türkiye’sini terk ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yeni ilan ettiği göç rakamları bir kere daha teyit etti ki AKP Türkiye’sinde Kavimler Göçü’nün akabinde büyük göçlerin arasına girmeye namzet bir göç müşahede ediliyor.

Yabancı diyarlara gitmeyi göze alanların sayısı mütemadiyen artıyor.

SON İKİ SENEDE 577 BİN 558 KİŞİ TÜRKİYE’Yİ TERK ETTİ

2017 senesinde 253 bin 640 kişi Türkiye’den göç etmişti. Bir evvelki seneye göre yüzde 45 artmıştı göç. İlk sırada da 20-34 yaş arasındaki gençler yer almıştı. 

2018 yılında Türkiye’den yurt dışına göç edenlerin sayısı yüzde 27,7 artışla 323 bin 918’e ulaştı.

Türkiye’den göç eden 323 bin 918 kişinin yüzde 53,3’ünü erkekler, yüzde 46,7’sini kadınlar teşkil etti. İki sene zarfında ekseriyeti gençlerden müteşekkil 577 bin 558 kişi terk-i diyar eyledi.

İLK SIRADA YİNE GENÇLER VAR

Yaş grupları açısından daha tablo daha vahim. Türkiye’yi terk edenler arasında ilk sırayı 20 ila 34 yaş arasındaki genç nüfus aldı.

En fazla göç yüzde 15,7 ile 25-29 yaş grubunda müşahede edildi. Bu yaş grubunu yüzde 13,2 ile 20-24 ve 30-34 yaş grubu takip etti.

113 bin 430 kişi ile İstanbul en fazla göç veren şehir oldu. İstanbul’u sırasıyla 28 bin 410 kişi ile Ankara, 18 bin 408 kişi ile Antalya, 16 bin 789 kişi ile Gümüşhane ve 13 bin 468 kişi ile İzmir takip etti.

IRAK VE AFGANİSTAN’DAN TÜRKİYE’YE GÖÇ

Buna mukabil Türkiye’ye göç edenlerde ise ilk sırayı Iraklılar alırken, Irak’ı Afganistan, Suriye, Türkmenistan ve İran takip etti.

Tablo Türkiye’nin elindeki en kıymetli sermayesini kaybettiğini gösteriyor.

Türkiye’nin istikbali olan gençler ve dahi iyi eğitimli insanlar Amerika’da, Kanada’da, İngiltere’de, kıta Avrupa’sında garsonluk, pompacılık, pizza dağıtıcılığı yapmaya bile razı olmuşsa fazla söze ne hacet!

AKP’nin devr-i iktidarında Türkiye göçüyor… Memleket içten içe çöküyor…

[Semih Ardıç] 24.7.2019 [TR724]

Kapalı devre Türkiye [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye son üç yılda “kapalı devre” bir ülke haline geldi. Kendi “gerçekliğinde” var olan, bu tahrif ve manipüle edilmiş dünyadan kopuk yerel gerçekliği tek doğru addeden, vatandaşlarını endoktrinizasyondan geçirerek, daha da kötüsü muhalefeti de bu döngüye dâhil ederek, Herbert Marcuse’nin değimiyle “muhalefetsiz bir toplum” yarattı. Bu rejim ve onun patolojik devlet aparatı, böylelikle yasallıktan da meşruiyetten de koptu. Fakat mevcut kapalı devre yapı, rejimin kendisini yeniden üretmesini sağlıyor. Bu bir kısır döngü ve maalesef bir türlü kırılamıyor.

Devlet olmanın temel koşullarından biri, şiddetin meşru ve yasal dayanağının olmasıdır. Devlet linç edemez. İnsan kaçıramaz. İnfazda bulunamaz. Max Weber’e göre, siyasal davranışın temel kavramlarından olan gücün otorite olabilmesi için meşru temellere dayanması gerekiyor. “Devlete karşı olmak” diye bir şey yoktur. Çünkü devlet bir organizasyondur ve birbirinden farklı düşünen ekipler (genellikle siyasi partiler ve liderlerin etkisiyle) devletlerin aynı konulara farklı yaklaşmasını sağlar ve değişik çıktılara neden olur. Devletlerin kurumsal yapıları anayasa ve yasalara dayanır. Tıpkı vatandaşlar gibi, devletleri yönetenler de yasalara bağlıdır. Diğer bir ifadeyle, yasalara aykırı şekilde hareket eden devlet olamaz. Devletleri yönetenler yasalara aykırı hareket edebilir ve tabiatıyla bunu yaptıkları süre içinde devlet de onların yasa dışı fiillerine alet olur. Bu durumda zincirleme bir reaksiyon gibi, tepeden tabana doğru olan hiyerarşik yapı içerisinde organize suç oluşur. Eğer yargı devletin yöneticilerinin işledikleri suçu ve bu suç fiilinin oluşmasına yardım eden bürokratik aparattaki failleri ortaya çıkartıp yargılayabilirse, normalleşme sağlanır. Devlet böylelikle kendi kendisini rehabilite eder. Ancak eğer devleti yönetenler, yasadışı fiillerini devam ettirmek veya onların hesabını yargıya vermemek için, işlemekte olan yargı ve polisiye mekanizmaya müdahale ederler ve süreci kendi menfaatlerine göre akamete uğratabilirlerse, iktidarlarını – ve muhtemelen inledikleri suçları – devam ettirirler. Ama bu durumda devletin varlığı fiilen ortadan kalkar.

DEVLET MAFYAYA NE ZAMAN DÖNÜŞÜR?

Bu ciddi bir konudur. Devletin varlığı, sadece tedavülde olan paradan ya da sahip olduğu kolluk gücünden anlaşılmaz. Kendi sisteminden ve yasal bağlayıcılıklarından kopmuş bir devlet, basit bir mafya organizasyonundan farklı değildir. Devlet olma vasfını yitiren yapı, halen güçlü olabilir. Fakat kendi yasal varoluş çerçevesinden kopmuş bir devletin güç kullanımı meşru olamaz. Dolayısıyla devlet “otorite” olma özelliğini yitirir. Güç ve otorite, birbirleriyle bağlantılı kavramlar. Eğer güç, başkalarının davranışlarını etkileme yetisiyse, otorite bu yetiyi kullanma hakkıdır. Yani güç, güç kullanılan kişi ya da grup güç kullanımı hakkını kabul etse de etmese de vardır. Ancak otorite, sadece güç kullanımı, gücün kullanıldığı kişi veya grupça kabul ediliyorsa (yani gücün kullanılması hakkı güç kullanana tanınmışsa) var olabilir. Devletler işte bu otoritedir ve sadece meşru güç kullanımında bulunabilir. Kullanılan gücün meşru olması, hukuk devletinde ancak gücün yasalara dayanmasıyla olur. Bir örnek vermek gerekirse, polisin bir hırsızı yakalaması ve yargı önüne çıkartması, kendisine yasalarla tanınan meşru gücün (otoritesinin) gereğidir. Ancak eğer polis yakaladığı hırsızı etkisiz haldeyken darp ederse veya ona işkence yaparsa, meşru olmayan güç kullanmış olur. Bu “güç aşımı”, hukuk devletinde suçtur. Yani bu durumda polis suç işlemiş olur. Devletin polisi olmak, kanunların üzerinde olmak değildir. Bu basit örnek, güç ve otorite arasındaki büyük farkı ortaya koyuyor.

Devletin “şiddet kullanma tekeli”, işte ancak yukarıda değindiğim meşru-yasal güç kullanımında bir araç olarak kullanılabilir. Şiddet kullanma tekeli, devletlerin adam kaçırmasını, linç veya infaz yapmasını, orantısız güç kullanımını, işkence ve kötü muameleyi, keyfi gözaltı ve tutuklamaları haklı çıkartmaz ve mazur göstermez. Devlet daha önce işaret ettiğim üzere bir organizasyondur. Devletler canlı değildir. Kendi yaşamları veya usları yoktur. Yasaları vardır ve bu yasalar çerçevesinde devleti yöneten insanların aldıkları kararlarla hareket ederler.

DEVLET ANAYASA’DAN BAĞIMSIZ HAREKET EDİYOR

Bugün Türkiye’de devlet, anayasası ve yasalarıyla arasında bir bağ olmaksızın hareket ediyor. Yani diğer bir ifadeyle, devletin başında olanlar (cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı kabinesi, bakan yardımcıları ve müsteşarlar, en üst memurundan en alt memuruna kadar bürokrasi, istihbarat ve polis birimlerinin yönetici ve görevlileri, vs.) yasalar tarafından kendilerine verilmeyen gücü kullanıyorlar. Bu “düzensizlik” nedeniyle, Türkiye devletinin devlet olma vasfı sorgulanmakta. Türkiye’de bugün devlet bir tür suç örgütüne dönüşmüş durumda ve bu devletin bir adım sonra ne yapıp ne yapmayacağı meselesinde inanılmaz bir belirsizlik hâkim.

Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) konusunu ele alalım. Bir hukuk devletinde yasalar, anayasayla çelişkili olamaz. Eğer olursa, yasaların anayasaya uygun hale getirilmesi gerekir. 15 Temmuz 2016 sonrasında ilan edilen ve 7 kez uzatılan Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında yayınlanan 37 KHK ile sayısı tam olarak bilinmeyen, ancak 125,000 ile 180,000 arasında değişen rakamlarla ifade edilen sayıda kamu görevlisinin görevlerine yasal ve anayasal hakları çiğnenerek son verildi. Binlerce kuruluş kapatıldı, onlarca üniversitenin ve binlerce okulun kapısına kilit vuruldu. Yüzlerce medya kuruluşu kapatıldı. Kapatılan tüm özel kurumların ve kuruluşların taşınır ve taşınmaz mal varlıklarına el kondu. Bu işlemlerin tümü, 1982 anayasasının çeşitli maddeleri ve diğer yasaların ilgili maddelerine aykırıdır. OHAL rejimi KHK’ları ile fiilen devam ettirilen bu rejimin devamında uygulanan takibat politikasının tüm sonuçlarıyla beraber hukuken yok hükmünde olduğunu aklı başında ve onurunu yitirmemiş her akademisyen ve uzman zaten yazıyor.

Yani Türkiye Cumhuriyeti, hukuken hiçbir anlam ifade etmeyen kavramlar çerçevesinde yüz binlerce vatandaşının anayasal ve yasal haklarına tecavüz etmiştir ve halen etmektedir. Yüz binlerce insan, yasalara göre tanımlanmamış “fabrike suçlar” temelinde zindanlarda çürüyor. Devleti yönetenler ve onların bürokrasideki aparatları suç işlemekteler. Fakat güçler ayrılığı ortadan kalktığı için, bağımlı rejim mahkemeleri, yürütme erkinin istediği şekilde her biri birer hukuk skandalı kararlar alarak, sistemin kendisini rehabilite etmesine (yani çürük elmaları ayıklamasına) olanak vermiyor. Bu bir kısırdöngüdür. Devlet kapalı devre bir zulüm makinesine dönüştü. Devlet tekelinde olan şiddet kullanma hakkı, bu zülüm makinesinin sahibi olan rejimin emelleri doğrultusunda kullanılıyor.

NEDEN HÜKÜMET DEĞİL REJİM DİYORUM?

Bu durum, Herbert Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsan (One-Dimensional Man) çalışmasında anlattığı türden totaliter bir gidişi hatırlatıyor. Rejim, anayasasından kopmuş bir devlet konseptini vatandaşına kabul ettirmeyi başardı. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, gayrı-meşruluktan meşruiyet devşirdi. Ve muhalefeti olmayan bir toplum meydana getirdi. Bu nedenle, 2016 Temmuz’undan bu yana yazdığım 300’ün üzerinde yazıda Türkiye’yi yöneten güce “hükümet” değil, rejim diyorum. Kapalı devre bu yapı, Erdoğan’ın tek adam fantezisinden çok daha tehlikeli bir duruma işaret ediyor. Tek bir diktatör heveslisinin gidişiyle devrilecek kâğıttan kaplan Ortadoğu rejimleri gibi olmaktan ziyade, Rusya veya muadili olan devletler gibi, rejimi yeniden üreten ve sabit diskurlu bir kapalı devre siyasal sistem var karşımızda. Otoriteye dayanmayan (yani meşru ve yasal olmayan) şiddeti asimetrik olarak kullanan bu yapı, kendi kapalı devre rejimini tehlikeye atabilecek potansiyel her bireyi ve grubu ötekileştirmek ve cadı avının dişlileri arasına atabilmek gücüne sahip. Bu durum, rıza ilkesinin dışında, ciddi bir Demokles’in kılıcı oluşturuyor, potansiyel rejim muhaliflerinin tepesinde. Tüm bunları rejim içi konstellasyona girmeksizin, salt görünürde (satıhta) olan durumdan hareketle ifade ediyorum.

Kapalı devre siyasal sistemden kast ettiğim, kendi döngüsü içerisinde normalleşme şansını büyük ölçüde yitirmiş bulunan, ana diskurunda ve kimliğinde iktidarıyla muhalefetinin birbirleriyle uyumlu olduğu rejimler. Çoğunlukla bu tür rejimlerde muhalif yapılar rejimin ana söylemini benimser ve ana politika yönelimlerini destekler. Mesela Türkiye örneğinde iç siyasette rejimin “FETÖ” söylemi ve dış-güvenlik siyasetinde “Batı karşıtlığı” böyledir. Dikkat ederseniz, tüm muhalefetin hararetler bu iki konuda AKP-MHP koalisyonu ve Erdoğan’la aynı çizgide olduğunu görürsünüz. Bu gerçekten hareketle, Türkiye’deki anayasadan kopuşun – yani fiilen devletin son bulmuş olması durumunun – geriye döndürülmesi, sistem içi (endojen) etkenlerle çok uzak bir olasılık olarak görünüyor. Sistem dışı etkiler (eksojen) – majör bir ekonomik tahribat, dış aktörlerin, mesela Avrupa Birliği veya ABD’nin olası ekonomik ve askeri yaptırımları, olası bir savaş vs. – haricinde bu tür kapalı devre sistemlerin döngüsünün bozulması kolay değil. Örnek olarak NAZİ Almanya’sı, Sovyetler Birliği veya Sırbistan örnekleri gösterilebilir.

GERİYE HİPNOZ EDİLMİŞ KİTLELER KALDIĞINDA

Kapalı devre sistemin döngüsünün bozulması sonrasında ise başka bir olası sorun ortaya çıkıyor. Bu tür sistemlerin sonrasında iktidara gelen güç veya güçler, her zaman istenilen insan ve azınlık haklarına saygılı, demokratik ve çoğulcu modelleri ortaya çıkartamıyor. Örnek, Rusya. Bu tür rejimlerin en birincil hedefi bireydir. Çünkü endoktrinizasyondan ancak bireyselliğinize sahip çıkarak korunabilirsiniz. Kapalı devre tüm sistemler, kolektif hedefleri öne sürerek bireyin “egoizmini yok etme” söylemiyle, onun varoluşuna, yani özgünlüğüne ve şahsi kimliğine saldırır. Böylelikle toplumun güdümüne giren, “varlığını” soyut bir şeyin varlığına “armağan” edebilen hipnoz altında kitleler ortaya çıkar. Hitler işte bu yöntemle milyonlarca Alman’ın ve onların kurbanları olan on milyonlarca masum insanın hayatlarını ellerinden almayı başardı. Stalin, milyonlarca rejim muhalifini ötekileştirerek “parti düşmanı” ilan etti ve Sibirya’daki toplama kamplarında onları infaz etti. Sırplar, tabi tutuldukları korkunç endoktrinizasyonla, kendileriyle aynı dili konuşan Boşnakları soykırıma uğrattı. Kapalı devre sistemler mutluluk üretmez. Öne sürdükleri “yüksek kolektif değerlerin” hiçbir anlamı yoktur. İnsanlık bu tür rejimlerden çok çekti, hala da çekmeğe devam ediyor. Ne yazık ki Türkiye giderek yıkıcı bir sona doğru ilerliyor.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.7.2019 [TR724]

Kazandığın şeye değdi mi? [Alper Ender Fırat]

AKP üyeleri içinde acıyarak baktığım bir isimdir Numan Kurtulmuş. Öfke, nefret, kızgınlık, kırgınlık gibi duygulardan çok, ne zaman yüzüne baksam bir acıma hissi kaplar içimi. Çok zaman geçirdiğiniz, çok iyi hatıralar biriktirdiğiniz eski bir yakın arkadaşınızın kötü yola düştüğünü, bir haramiye dönüştüğünü, ruhen ser sefil oluşunu gördüğünüzde içinizi nasıl bir duygu kaplarsa öyle bir duygu kaplar içimi.

Hak ve adalet için siyasete atılıp, hakkın sesi olma iddiasıyla yola çıkmış bir adamın ahir ömründe zalime baston değneği oluşunun ibretlik hikayesidir Numan Kurtulmuş. Bu acıklı hikayeyi ayrıntılı biçimde Bülent Korucu’nun metamorfoz portrelerinde okuyabilirsiniz. (http://www.tr724.com/metamorfoz-portreler-numan-kurtulmus/ )

O’nun bahtına 15 Temmuz sonrası hükümetin en alçak, en zalim, en hayasız uygulamalarını savunmak, onları cansiperane bir şekilde kamuoyunda anlatmak düştü. Reza’ya verdiği ödülün karşılığını zalime ve zulme sözcülük yaparak aldı. 20 Temmuz darbesinin bütün insanlık dışı kararlarında onun da payı ve müdafaası vardı.

Gelecek zamanda yani AKP’nin Naziler gibi anıldığı tarihlerde, bugünleri anlatanlar zulmün sesi olarak Numan Kurtulmuş’un da sesini çokça anacak. Şüphesiz yüzbinlerce masumun, anasız babasız kalmış çocuğun, işsiz kalmış, zindanlara atılmış mazlumların ahı onun yakasını da iki cihanda hiç bırakmayacak.

Bir gün bir yerde Numan Kurtulmuş’la yüz yüze gelsem sadece tek bir soru sormak isterim ‘Buna değecek ne kazandın?’

Harun’un yanından durduğunu söylerken kalkıp Karun’a tetikçi olmak için ne kazanmış olabilirsin, doğrusu bunu herkes çok merak ediyor.

Dün sosyal medyada Gülşen Altınova isimli bir öğretmenin Oxford’da karşısına çıkıp söylediklerini okuyunca Numan Kurtulmuş’la ilgili düşüncelerimi yeniden hatırladım. Gülşen Hoca, Numan Kurtulmuş’a 11 yaşındaki kızının “anne ne olur gitme yanlarına, sana bir şey yaparlar” dediğini ve az ileride kendisini tereddütle beklediğini anlatıyor.

İnsan olana bundan daha ağır bir cümle söylenir mi? Anlayana o endişeli gözlerden daha büyük bir ceza olabilir mi? 11 yaşında bir kız çocuğunun bu maskesiz, filtresiz, saf tedirginliğini düşünüp biraz irkilmiş midir?

Ve bu çocukların sayısının yüz binleri bulduğunun farkında mıdır? Annesiyle Meriç’ten geçerken buz gibi sularda hayata veda eden çocuğun ahının üzerinde ve o masumların kanının ellerinde olduğunu hatırlıyor mudur? Yerle bir edilen Sur’un kanla karışık tozunu o pahalı elbiselerinin bile kamufle edemeyeceğini düşünüyor mudur? Er ya da geç bir gün çevirdikleri bütün tezgahların ortaya çıkma ihtimali onu ne kadar tedirgin ediyordur?

Harun edebiyatıyla ün yapıp Karun’a kapılananlar siz de biliyorsunuz ki iktidarınız bitecek, sahtekarlıklar üzerine kurduğunuz yalan dünyanız tam ortasından çökecek ve bütün tezgahlarınız tek tek ortaya çıkacak. Oxford’da annesine bir şey yapabilecek endişesi taşıyan o kız çocuğu var ya size en masum bakan çocuklar onlar olacak. Ya annesini hapsettiğiniz binlerce çocuk, babasını işkenceyle ya da terörle öldürdüğünüz bebeler?

İşte onlar büyüyecek. Sokağa her çıktığınızda çocukluğunu kabusa çevirdiğiniz bir delikanlı ile göz göze geleceksiniz. Bugün zulüm ile abat olduğunuz yönetiminiz yarın kabusunuz olacak. Üstelik uğruna zalim olduğunuz hiçbir Karun da sizi korumayacak, yardıma gelmeyecek.

Kazandığın şey değdi mi Numan Kurtulmuş, bu aşağılık yönetimin payandası olmaya değdi mi?

[Alper Ender Fırat] 24.7.2019 [TR724]

Bir Dargın Bir Barışık Ama Hep Müttefik: Türk-Amerikan İlişkileri [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Türkiye’de ordunun yönetimi doğrudan ele aldığı 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinin ilk bildirilerinde darbeci subaylar mutlaka bir konuya vurgu yapma ihtiyacı hissetmişlerdi.

27 Mayıs darbesinin “cuntacı Albayı Alparslan Türkeş” radyoda okuduğu darbe bildirisinde “Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız” diyor ve devirdikleri DP iktidarının Batı yanlısı politikalarını devam ettireceklerini söylüyordu.

Benzer bir açıklama 12 Eylül darbesinde de yapılmıştı. Cuntanın başı Kenan Evren halka hitaben televizyon ve radyodan yaptığı ve aynı günkü Resmi Gazete’nin mükerrer nüshasında yayınlanan ilk konuşmasında “NATO dâhil tüm ittifak ve antlaşmalara bağlı kalınacağını” duyurmuştu.

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen başarısız darbe girişiminde de darbeciler darbe bildirisinde “Yurtta Sulh Konseyi, Birleşmiş Milletler, NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır” demişlerdi. 

Türkiye Büyük Güç mü?

Oral Sander bir çalışmasında mevcut devletleri “büyük, orta ölçekli ve küçük devletler şeklinde” üçe ayırmakta ve büyük devletleri yeryüzü genelinde çıkarları olan devletler, küçük devletleri de sadece bölgesel çıkarlarla politika belirleyen devletler olarak tanımlamaktadır.

Sander Türkiye’nin de aralarında bulunduğu orta ölçekteki devletleri, bölgesel çıkarları ön planda yer alsa da bölge dışı bağlantı ve çıkarları da olan devletler şeklinde tasnif etmektedir. Bu devletlerin dünya politikasındaki ağrılıkları bölgesel çıkarlarıyla dünya genelindeki çıkarları arasında güçleriyle orantılı bir şekilde akılcı bir denge kurabilmelerine bağlıdır.

Amerikan Mandası Altında Olabilirdik!

ABD-Türkiye münasebetleri Amerikan gemilerinin Osmanlı Devleti’ne tâbi Garp Ocaklarına vergi vermesine dair bir anlaşmanın Senato’da onaylandığı 1797’ye kadar götürülebilir. İlk resmi anlaşma ise 1830’da yapılan dostluk antlaşmasıdır. Bu antlaşmayla ABD Osmanlı Devleti için gemi yapmayı kabul etmiş ancak bu mümkün olmayınca iki usta göndermişti.

Osmanlı toprakları Tanzimat ve Abdülhamit döneminde ise Amerikan misyonerlerinin yoğun faaliyetlerine sahne oldu. Bunun sonucunda İstanbul, Balkanlar, Anadolu, Suriye ve Lübnan’da beş yüzden fazla Amerikan okulu açıldı.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Başkan Wilson’un açıkladığı “On Dört Nokta (Fourteen Points)” Osmanlı aydınları için bir kurtuluş yolu olarak algılandı. Bu aydınlar “Amerikan mandasını” savundular. Nitekim Sivas Kongresi’nin en önemli tartışma konularından birisini de “Amerikan Mandası” oluşturdu.

SSCB’ye Karşı ABD

ABD’nin II. Dünya Savaşı’na sonradan girmesi ve savaşın sonunda dünyanın “başat gücü” olmasıyla Türkiye-ABD ilişkileri yoğunluk kazandı. Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı geri istemesi ayrıca Boğazların statüsünde değişiklik talep etmesiyle Batı blokuna yakınlaşan Türkiye’nin en önemli müttefiki ABD oldu ve bu durum bazen gerginlikler yaşansa da bugüne kadar devam etti.

Türkiye 1947’de imzalanan antlaşmayla ABD’ye askeri üsler verdi. Buna karşılık da ABD yardımlarıyla ordusunu modernize etme imkânı elde etti. Marshall Yardımı ile de tükenmiş olan ekonomik kaynakları için çok önemli bir kaynak buldu.

Türkiye Soğuk Savaş döneminde Demirperde ülkelerine karşı önemli bir üs olmayı kabul ederek SSCB tehdidi altında yaşadı. Kore’ye asker göndererek somutlaştırdığı Batı yanlısı politikasını, NATO üyeliğiyle devam ettirdi.

Batı yanlısı politikanın en önemli örnekleri; Türkiye’nin İsrail’i ilk tanıyan Müslüman devlet olması ve Cezayir’in bağımsızlığı için Birleşmiş Milletler’de yapılan oylamada “müstenkif-çekimser” oy kullanılmasıydı.

Yardımların devam etmesi, ABD öncülüğündeki NATO’nun politikalarının kayıtsız şartsız desteklenmesini gerektiriyordu. Nitekim Özal 1985’te yaptığı ziyarette “27 yıl önceki hatayı kabul etmenin fazilet olduğunu” söyleyerek Menderes iktidarının Cezayir’le ilgili tutumundan dolayı Cezayir halkından özür dilemişti. 

Jüpiter Füzelerinden Johnson Mektubuna

Türkiye ABD’nin “müttefiki” ve “NATO üyesi” olarak SSCB tehdidine karşı kendini güvenceye aldığını düşünmekteydi. Özellikle ilk yıllarda ikili ilişkiler olumlu bir seviyede gitmiş ve Türkiye, Amerikan kaynakları sayesinde bir rahatlama elde etmişti.

1971 yılında Milli Savunma Bakanı Ahmet Topaloğlu’nun Meclis’teki açıklamasına göre Türkiye ABD’den 1947-1963 arasında 1.983.000.000 Dolar, 1964-1970 arasında da 868.000.000 Dolar yardım almış, 1971’de de bu miktar 127.000.000’u bulmuştu.

Türkiye’nin Menderes devrinde ABD’den en modern savaş uçakları alırken diğer taraftan 2.235 ton “nal çivisi” alması ülke sanayiinin durumunu açık bir şekilde ortaya koyuyordu. 

İki taraf arasındaki ilk önemli kırılma, Küba krizi sırasında ABD’nin Türkiye’deki Jüpiter füzelerini çekme kararıyla yaşandı. ABD’nin SSCB ile anlaşarak aldığı bu karardan Türkiye’nin haberi yoktu. Bu karar Türkiye’nin kendisini “savunmasız” hissetmesine neden olmuş ve ABD’nin kendi menfaatleri ağır bastığında müttefiklerini feda edebileceği ortaya çıkmıştı. 

İkinci büyük kriz 1964’de Kıbrıs nedeniyle yaşandı. Adadaki durumdan dolayı Türkiye’nin müdahalesi gündeme gelince ABD Başkanı Johnson Başbakan İnönü’ye “ültimatom gibi” bir mektup göndererek “Amerikan silahlarının böyle bir harekâtta kullanılamayacağını” bildirmişti.

ABD bu uyarıyı 1947 yılında iki taraf arasında imzalanan anlaşmaya göre yapmıştı. Antlaşmada Türkiye’nin Amerikan silahlarını başka bir amaçla kullanamayacağı belirtiliyordu. Johnson bundan hareketle muhtemel bir Sovyet saldırısına karşı NATO’nun Türkiye’yi korumayacağını belirtiyordu. Böylece Kıbrıs için atılacak adım on yıl sonraya kalmıştı.

İlginç olan 1947’deki anlaşma esnasında Cumhurbaşkanı olan İnönü’nün 1964’te “Başbakan” sıfatıyla böyle bir tehdide muhatap olmasıydı. İnönü’nün Johnson Mektubu’na çok sert tepki vererek “yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu düzende yer alır” dediği iddia edilmesine karşılık bunun doğru olmadığı anlaşılmaktadır.

Milliyet’in 16.4.1964 tarihli sayısına göre İnönü bu açıklamayı ABD başkanına gönderdiği mektupta yapmamış, TIME’ın Ortadoğu temsilcisi George de Carvalho’ya verdiği röportajda söylemiş ve şöyle demişti: “Müttefiklerimiz ittifakın (NATO) dağılması için çalışmakta olan uzak devletlerle yarış etmektedirler. Bu ittifak bozulmasın diye sonuna kadar sabrediyoruz. Müttefiklerimiz bu ittifakı dağıtma gayretlerinde muvaffak olurlarsa yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur.”

1960’ların sonunda ise Türkiye’de solun güçlenmesiyle birlikte Amerikan karşıtlığı da arttı. “Go Home” önemli bir slogan oldu. Özellikle Amerikan 6. Filosunun İstanbul ziyaretleri olaylara neden olduğu gibi Türkiye’nin NATO’daki yeri de sorgulanmaya başladı. 

Kıbrıs ve Amerikan Silah Ambargosu

Türkiye’nin ABD ile zaman zaman gerginleşen ilişkilerinin bir diğer örneği de “Haşhaş” meselesidir. ABD Türkiye’den ısrarla haşhaş ekiminin yasaklanmasını istemişse de Demirel Hükümeti bunu kabul etmemişti. Ancak 12 Mart döneminin ara rejim hükümetleri, baskılara boyun eğerek haşhaş ekimini yasaklayan bir düzenleme yaptılar.

İkili ilişkilerde en önemli kırılma noktası ise ABD’nin Kıbrıs harekâtı sonrasında Türkiye’ye silah ambargosu kararı alması oldu. Ambargo kararının alınmasında “haşhaş ekiminin” serbest bırakılması etkili olmuşsa da uygulamaya konulmasında da Kıbrıs Barış Harekâtı etkili olmuştu.

Başkan Ford’un muhalefetine rağmen Kongre’nin aldığı bu karar 1975’de uygulamaya konuldu ve Türk-Amerikan ilişkileri en kötü dönemini yaşadı. Ambargo süresince ABD’den silah alamayan Türkiye ise Roketsan ve Aselsan’ı kurarak yerli silah sanayiinin temellerini arttı. 

Körfez Krizi ve Çuval Olayı

Kırk iki ay süren ambargo yine Ecevit’in başbakanlığı zamanında kalktı. Ambargonun maliyeti çok ağır olmuş, bedeli ödenmesine rağmen 200 milyonluk askeri malzeme sevk edilmemiş, yeni bağlantılar da yapılmamıştı.

12 Eylül darbesi sonrası ise hükümetlerin ABD’nin hemen hemen bütün politikalarına destek verdiği bir dönem oldu. Türkiye, 1991’deki Körfez Harekâtı’nın da en önemli destekçileri arasında yer aldı.

2001’de kurulan AKP de Amerikan yanlısı politikaları devam ettirme eğilimindeydi. Ancak İkinci Körfez Harekâtı’na doğrudan destek anlamına gelen “1 Mart Tezkeresi” Erdoğan’ın bütün baskısına rağmen o zaman “özgül ağırlıkları olan” AKP’li vekillerin de desteğiyle TBMM’den geçmedi.

ABD ise buna  “sembolik” olarak hakaret içeren bir karşılık verdi ve Amerikan askerleri tarafından Süleymaniye’de Türk subaylarının başına çuval geçirildi. Erdoğan Hükümeti ise olayı sadece protesto ile yetindi.

Yeni Bir Dünya (Düzeni) Kurulur mu?

Türk dış politikasında ABD etkinliği o kadar belirgindi ki Demirel 1966’da yaptığı açıklamada on sekiz yılda iki taraf arasındaki anlaşmaların sayısını elli dört olarak açıklamıştı.

Bugün Türkiye, Rusya ile yakın ilişkiler kursa da başta ordu olmak üzere ABD ile birçok alanda işbirliğinin devam ettiği görülüyor. Ancak son olarak Rus S-400 füzelerinin sevkiyatının başlamasıyla artık gündemde ABD’nin yaptırım uygulayıp uygulamayacağı tartışmaları yer alıyor.

Geçmişteki örneklere bakıldığında ABD’nin benzer durumlarda mutlaka bir karşılık verdiği hatta Kıbrıs Harekâtı sonrasında silah ambargosu koymaktan bile çekinmediği dikkate alınacak olursa Türkiye’ye yönelik yaptırımlar kaçınılmaz gibi gözüküyor. Türkiye’nin silah ambargosu yaptırımı sırasında Sovyet tehdidine karşı yalnız bırakılmasının bile göze alınması ABD’nin ciddiyetini ortaya koyuyor.

İşte burada bugün Türkiye’nin hangi yanlışlarla “yalnız” bir ülke haline gelip Rusya’nın müttefikliğini çare olarak gördüğü sorusuna cevap aranması gerekiyor.

Sander’in tasnifinde belirttiği gibi Türkiye “bir süper güç” değildir ve dünya siyasetindeki başarısı gücüyle paralel dış politika izlemesiyle mümkündür. 

“Bir haftada Şam’da Cuma namazı kılacağını” zanneden dış politika anlayışının ve içeride bir türlü bitmek bilmeyen hukuksuzlukların ülkeyi getirdiği yer ancak “değerli yalnızlık” olabilir.

Kaynaklar: O. Sander, “Türkiye’nin Batı Bağlantısı ABD ve Türkiye”, SBF Dergisi, C. XXXIV, 1980; O. Yalçın, “İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Türk-Amerikan İlişkileri”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, S. 21, 2012;  F. Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul, 2004; Milliyet, 16.4.1964, 5.2.1985.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 24.7.2019 [TR724]

Türkiye, Gülen’le 15 Temmuz ilişkisine dair delil sunamamış [Adem Yavuz Arslan]

Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan S-400 krizinde gözler Başkan Trump’ta. Malum olduğu üzere Türkiye F-35 projesinden çıkartıldı. Türkiye’nin Rus yapımı S-400 alması halinde F-35 projesinden çıkartılması yönünde ABD Kongresi’nden çıkmış kararlar olduğu için bu yaptırım sürpriz olmadı.

Ancak hem Ankara’da hem Washington’da cevabı aranan soru “bir sonraki adımın”, yani Türkiye’ye karşı CAATSA’yı (Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası) uygulanıp uygulanmayacağı, uygulanırsa Trump’ın hangi maddeleri seçeceği.

Durumun hala netleşmemesi biraz da Trump’ın siyaset tarzından kaynaklanıyor. Zira Trump aynı cümle içinde hem “Türkiye’ye yaptırım uygulamayacağını” hem de “yaptırım üzerine çalıştıklarını” söyleyebiliyor.

Şu aşamada gelinen noktayı şöyle özetleyebiliriz: Trump krizin kaynağı olarak Obama’yı suçlayarak süreci zamana yayma eğiliminde. Erdoğan ile frekansları uyuyor ve Trump’ın kendisine kalsa hiçbir yaptırım uygulamayabilir.

Ancak Amerikan başkanı da olsanız uymanız gereken kurallar var ve ABD Kongresi’nde, Pentagon’da Türkiye’ye yaptırım uygulanması yönünde çok güçlü bir rüzgar var.

Ben bu yazıyı yazarken Trump, Beyaz Saray’da Cumhuriyetçi senatörlerle Türkiye’ye uygulanması planlanan yaptırımları tartışıyordu. Bu toplantı sonrası sürecin netleşmesi bekleniyor.

Washington’daki yaygın kanı Trump’ın CAATSA yaptırımlarından en hafif olanları seçip, süreci de zamana yayarak durumu idare edeceği yönünde. Ancak burada belirleyici olacak olan Kongre’nin alacağı tavır.

Çünkü Trump’ın zamana yayma stratejisi Kongre’yi yeni bir inisiyatif almaya itebilir ve daha ağır bir yaptırım paketi Trump’ın veto edemeyeceği bir çoğunlukla yasalaşabilir.

Türkiye tarafı ise iki boyutlu bir plan uyguluyor.

Resmi kanallar daha yapıcı bir dil kullanırken, ‘off the record’ demeç veren bürokratlar ve siyasiler ‘rest çeken’ bir üslup tercih ediyor. Mesela ABD medyasına konuşan ‘üst düzey bir Türk yetkili’ ‘ABD’nin Türkiye’ye ambargo uygulamayacağı, Türkiye’nin çok önemli bir stratejik konumda olduğu ve ABD’nin Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamayacağını’ iddia etti.

TÜRKİYE GÜLEN’İN DARBEYLE İLGİSİ OLMADIĞINI TEYİT ETMİŞ

Yazıya S-400 meselesi ile girdim ancak dikkatinizi çekmek istediğim başka bir konu var.

Geçtiğimiz hafta boyunca devam eden ve bu yazıyı yazdığım saatlerde jürinin karar için toplandığı “Gülen’i kaçırma davası”nda çok önemli detaylar vardı.

Tabi ki Türk medyası (Kronos’tan Sıtkı Özcan hariç) davayı izlemedi. Dolayısıyla her biri ayrı bir manşet olan detayları görmedi, duymadı. Oysa ki başta Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi olmak üzere çok tartışılan konulara dair önemli detaylar vardı.

Özellikle de Erdoğan rejiminin ABD’de çevirdiği, çevirmeye çalıştığı ‘dolaplara’ dair birinci elden bilgi edindik.

Konunun daha iyi anlaşılması için kısa bir özet geçmekte fayda var: Her ne kadar “Gülen’i kaçırma davası” olarak bilinse de, davada aslında İran asıllı Amerikalı işadamı Bijan Kian “Türk hükümeti adına yasa dışı lobicilik yapmakla” suçlanıyor. Davayı orijinal kılan ise Erdoğan’ın yakın halkasından isimlerin olaya karışması.

Bijan Kian ile kısa bir dönem Trump’ın ulusal güvenlik danışmanlığını yapan Michael Flynn iş ortağı. Bir diğer ortakları ise Türk işadamı Ekim Alptekin. Ekim Alptekin, Erdoğan rejimine yakınlığı ile biliniyor.

Mahkemeye sunulan bilgi ve belgelere göre eski Başbakan Binali Yıldırım, Bakanlar Berat Albayrak, Mevlüt Çavuşoğlu ve Nihat Zeybekçi de “çevrilen ve çevrilmeye çalışılan dolaplara” dahil olmuş.

Özetle Fethullah Gülen’i Amerikan kamuoyu önünde kötüleyip Türkiye’ye iadesini sağlamayı hedeflemişler. Bunun için Michael Flynn imzasıyla Washington’un politika haberleriyle bilinen yayın organı The Hill’de yazı çıkartmışlar. Kara propaganda siteleri, belgeseller ve sanal oyun karakterleri üretmişler. Yargılamaya konu faaliyetler hakkında ABD makamlarına yalan söylemişler.

Savcılar yargılama esnasında bu işlere dair delillerini mahkeme huzuruna getirdi.

Bunlara daha sonra geleceğim ancak mahkemenin ilk günü yaşanan çok önemli bir gelişme oldu ki, bence davanın kendisi kadar konuşulmayı hak ediyor.

Amerikan hukuk sisteminde bir sanığın suçlu olup olmadığına hakim değil jüri karar veriyor. O yüzden savcıların hedefi jüriyi ikna etmek. Karar ise oy birliği ile alındığı için 12 kişilik jüri heyetinin şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ikna edilmesi gerekiyor. Yani savcılar çok sağlam delillerle gelmek zorunda.

Virginia Bölge Savcısı John Gibbs, davayı anlatan sunum yaptıktan sonra kürsüye ABD Adalet Bakanlığı Dış İlişkiler Ofisi’nden Jeffrey Olson’u çıkardı. Olson jüriye Fethullah Gülen’in iadesi ile ilgili sürece dair bilgiler verdi.

Özetle Olson, Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından Gülen’in “önlem olarak tutuklanması”na dair bir talep gönderdiğini ancak herhangi bir delil ve talebi destekleyen bir kanıt olmadığını, dolayısıyla da ret cevabı verildiğini anlattı. Olson Türkiye’nin 23 Temmuz 2016’da Dışişleri Bakanlığı üzerinden Türkiye’ye iade talebi yolladığını ancak bu talep yazısında da delil mahiyetli belge olmadığını, talebin 15 Temmuz’la değil “paralel devlet yapılanması” iddiası ile ilgili olduğunu söyledi.

Bu arada ilginç bir detay daha öğrendik. Meğerse Türkiye’nin “80 koli evrak yolladık” dediği dosyaların çoğu Havuz medyasından derlenmiş kupürlermiş. Daha da ilginç olanı bir çoğu Türkçe yollanmış. ABD heyeti oturmuş bu dosyaları incelemiş. Olson “çok sayfa vardı ama kanıt yoktu” dedi.

Olson’un anlatımlarına göre bu durum Türk hükümeti yetkililerine defalarca iletilmiş. Hatta bir adım daha atıp “delil nasıl toplanır, iade dosyası nasıl hazırlanır” diye anlatmak için Türkiye’ye heyet gönderildiğini anlattı. Olson, “Ağustos 2016’da Ankara’ya uzmanlardan oluşan bir ekip yolladık. Pek çok sorumuz vardı. Bize tatmin edici cevaplar sunabilmeleri için çok uğraştık. Bu kez Eylül 2016’da darbeyle alakalı bir ‘önleyici tutuklama talebi’ gönderdiler. Ancak muhtemel şüphe için yine yeterli delil yoktu,” dedi.

Bu aşamada durup Olson’un anlattıklarını analiz etmek gerekiyor.

Gerçi bunlar az çok kulis bilgisi olarak ABD medyasına yansımıştı ama ABD’de başlayan ve içinde Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, Fethullah Gülen, Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım gibi isimlerin geçtiği bir davada mahkeme kayıtlarına girdi.

Buna göre, Erdoğan rejimi Gülen Cemaati’ni 17 Aralık 2013 sonrası “terörist” ilan etse de Gülen’e dair ilk resmi başvuruyu 3 yıl sonra, tam da 15 Temmuz darbe girişiminin hemen akabinde yapıyor.

Bu durum 15 Temmuz’un Erdoğan tarafından kurgulandığı tezini destekliyor. 3 yıl boyunca harekete geçmeyip tam da 15 Temmuz haftası adım atıyorlar. Üstelik 15 Temmuz Cuma günüydü. Araya hafta sonu girdi. O hengamede bu dosya nasıl ve kimler tarafından hazırlandı da takip eden Pazartesi günü ABD makamlarına sunuldu?

Devam edelim.

Erdoğan rejiminin sunduğu dosya darbe değil “paralel devlet yapılanması” iddiasını içeriyor. Daha darbenin ilk saatlerinde Gülen’i ve Cemaat’i fail olarak ilan eden Erdoğan, ABD ye sunduğu dosyaya bu konuda neden bir belge koymaz?

Olson’un mahkemede söyledikleri 15 Temmuz’a dair bir başka efsaneyi de çökertti.

Erdoğan rejimi, ABD’nin darbenin arkasında olduğunu ve asla Gülen’i iade etmeyeceğini söylüyordu. Ancak ABD makamları gayet açık bir şekilde “verin somut bir belge süreci başlatalım” demiş. Hatta bakmışlar Türkiye’den elle tutulur bir şey gelmiyor Ankara’ya ekip yollayıp “iade dosyası nasıl hazırlanır” öğretmişler.

Fakat gelin görün ki Ankara’dan yine delil gelmemiş. Onun yerine, tercüme dahil edilmeden Havuz medyasının haberlerinden derlenmiş binlerce sayfalık dosyalar gönderilmiş.

Bu yargılamanın konusu olmadığı için Olson anlatmamış ama ABD yönetimi Türkiye’ye ikinci bir heyet daha yolladı. O heyet 15 Temmuz’a dair birinci elden görüşmeler, sorgulamalar yaptı.

Gelinen noktaya bakar mısınız?

Erdoğan sabah akşam “Gülen’i bize verin” diyor ama ABD’ye 15 Temmuz darbe girişiminde rolü olduğuna dair somut bir veri sunamıyor. ABD’ye gönderdikleri dosya ile adeta Gülen’in darbeyle bağı olmadığını teyit ediyor.

Savcının tezi de bu sonuç üzerine kurulu. Mealen diyor ki, “Gülen’i yasal yollardan alamayacaklarını bildikleri için kara propaganda yöntemlerine başvurdular, kaçırma planları yaptılar.”

Bu noktada savcının elinde hayli materyal var. Özellikle Michael Flynn, Bijan Kian ve Ekim Alptekin arasında yapılan yazışmalar, Skype görüşmeleri ilginç.

Daha önce savcı ile anlaşan Flynn’in bildiklerini anlatma konusunda cömert davrandığı görülebiliyor.

Mesela Ekim Alptekin, 8 Ekim 2016’da Flynn’in ortağı Kian’a mesaj atıyor ve Binali Yıldırım’ın odasından çıktığını, başbakanın onay verdiğini söylüyor. Savcı hiçbir şeyi boş bırakmamış. Bu mesajdan hemen sonra Alptekin, Kian’dan banka hesap numarasını istiyor ve bir sonraki gün Kian’ın hesabına Türkiye’den 200 bin dolar transfer ediliyor.

Bu belgelerde bir şeyi daha öğreniyoruz.

Ekim Alptekin’in para trafikleri hayli karışık. Ancak net olan bir şey var: Alptekin, Flynn Grubu’na ödenen paradan yüzde 20 komisyon almış.

Savcıya göre Alptekin, Michael Flynn üzerinden illegal olarak ABD hükümeti ve kamuoyunu etkilemek için Türk hükümeti ile Bijan Kian arasında köprü görevi gördü ve bunun için yüzde 20 komisyon aldı. 

Dediğim gibi, mahkeme kayıtları Erdoğan rejiminin yoğurt yeme tarzına dair çok değerli bilgiler içeriyor. Mesela bir başka ayrıntı şu: Alptekin, Gülen aleyhine sahte delil üretilmesi talimat vermiş.

Savcılığın tanık olarak getirdiği eski FBI ajanı Brian McCauley, Alptekin’in kendisinden sahte delil üretmesini istediğini anlattı. Alptekin ayrıca Washington’daki bazı Cemaat mensuplarının takip edilmesi, telefonlarının dinlenmesi talimatını da vermiş.

Mahkeme sırasında meşhur “Gülen’i kaçırma toplantısı”na dair detayları da öğrenmiş olduk.

McCauley’in anlatımlarına göre Eylül 2016’da New York’ta yapılan bir toplantıda Berat Albayrak, Mevlüt Çavuşoğlu ve Ekim Alptekin eski CIA başkanı James Woolsey’den Gülen’in kaçırılmasını talep ediyor. Woolsey bir TV programında Türk yetkililerle yaptığı bu toplantıda Gülen’in Pensilvanya’dan kaçırılarak Türkiye’ye götürülmesinin konuşulduğunu anlatmıştı zaten.

Bu arada Nedim Şener’lerin “belgesel” diye satmaya çalıştıkları projenin gerçek hikayesi de ortaya dökülmüş oldu. Söz konusu belgeselin kim tarafından finanse edildiği, amacının ne olduğu, hangi usullerle çalışıldığı bizzat projeyi yürüten kişilerce mahkeme huzurunda anlatıldı.

MAHKEMELER BİZE NE ANLATIYOR?

Daha önce New York’ta görülen Halkbank davasında olduğu gibi Virginia’daki “Gülen’i kaçırma davası” da Erdoğan rejiminin “hikayesini” çökerten deliller getirdi. Halkbank davası 17 Aralık’a dair Erdoğan’ın “darbe girişimi” tezini daha ilk günden yerle bir etmiş, parası Türkiye tarafından ödenen avukatlar 17 Aralık’taki rüşvet iddialarını teyit etmişti.

Bu mahkemede de “darbenin ardında Amerika’nın olduğu, Türkiye’nin 80 koli delil vermesine rağmen ABD’nin Gülen’i vermediği” tezi boşa çıktı. Birincisi Türkiye somut tek bir delil sunmamış. İkincisi ABD’liler Gülen’i koruyup kollamadıkları gibi Ankara’ya ekip yollayarak “dosya nasıl hazırlanır” anlatmışlar. Üçüncüsü Erdoğan rejiminin sahte delil üretmek, kara propaganda yapmak ve adam kaçırmak gibi illegal işleri yapmaktan, planlamaktan çekinmediğini göstermiş oldu.

Eğer, “17 Aralıktaki iddiaların doğru çıkması Cemaat’i aklamaz” diyen Ruşen Çakır gibilerden değilseniz bu mahkemelerden çıkan sonuçların size bir şey ifade etmesi lazım.

[Adem Yavuz Arslan] 24.7.2019 [TR724]