Bir tilkinin kümese girmesinde şaşılacak bir şey yoktur.
Lakin şaşırtıcı olan, tavuğun tilkiyi kümese davet etmesidir."
(Eyvah Necdet)
Bir güldüm, bir güldüm, anlatamam.
Bir kere hiç kimse alınmasın, kızmasın; Ethem Sancak’a medya patronu dendiği anda beni bir gülme alıyor.
İşte bu kerameti kendinden menkul ve tek özelliği Tayyip Beyefendi’ye Şems misali vurulmak olan arkadaş, nicedir “Yürü ya gülüm!” dendiğinden (Bunu yürü ya kulum ile karıştırmayın) aldığı ihaleler, yediği devlet parası, kaptığı sakal artık kasalara sığmaz oldu herhalde.
Medyasını devretmiş efendim medyasını…
Biliyorum bunu duyan herkes “çüş artık medya onun muydu ki devretmiş” diyecektir. Ben öyle dedim çünkü..
Evet medya onun değildi. Şirketlerinin tamamının da onun olmadığını herkes biliyor.
Sadece içeriğine, yayınına sahip olmaktan bahsetmiyorum.
Orası zaten Allah’ın emri..
Tak bile demeden şak yaptıklarını artık herkes biliyor ve dünyadaki tüm liglerden hızla düşürülen; hukukta, ekonomide, uluslararası ilişkilerde, turizmde, tarımda dünyadan kopan Türkiye, çok yakında medya alanında da dışlanacaktır emin olun. Havuzcu çakallar uluslararası ortamlarda gazeteci filan sayılmayacaklar. Az kaldı.
Hani Tayyip Bey, “Bizde tutuklu gazeteci yok” diyor ya, emin olun dünya da ona “Sizde özgür gazeteci yok, dışardakilerin hepsi paralı tetikçiniz” diyecek ve havuz medyası layık ettiği yere, çöpe girmiş olacak.
Ancak benim bahsettiğim bizzat ticari olarak da sahibi olmadığı.
Bu ülkedeki son yılların tüm ihalelerinin bir ortağı olduğunu artık tüm dünya biliyor.
Telekom ortaklığını, futbol yayını ortaklığını, neredeyse tüm özelleştirmelerin gizli ortağını dünya alem biliyor.
O yüzden garibana karşı acımasızca zalimleşen kişi, mazluma karşı nefret kusuyor, hıncını mazlumdan alıyor.
Zalime karşı titriyor kuyrukları... Siz bakmayın arada bir canım ülkem insanlarımın ‘vay be Reise bak’ demesi için atar yaptıklarına.
Dostlar kabadayılıkta görsün manasından başka bir değeri yok o atarlanmaların.
Mavi Marmara’cılar ne demek istediğimi çok iyi anlarlar.
Asfalta kola döken çomar vatandaşlar da…
Dönüyoruz Ethem’e..
Bu şirinlik muskası patron, medyasını devretmiş ya. Evet devretmiş..
Hem de kime?
Hasan Yeşildağ’a...
Kim bu Yeşildağ?
Hatırlarsınız canım, hani Tayyip beyin yerine hapis yatan fedakar insan vardı ya, işte o!
Hani bir dönem Korkmaz Yiğit vardı hatırlar mısınız?
Dönemin iktidarının paravanı.
Önce banka ihalelerine girdi, bir dolu ihale aldı.
En sonunda gözünü Doğan’ın gazetelerine dikmişti.
Milliyet’i almıştı aslında.
O atarla tutar yapan pek çok Milliyet yazarı var ya, alayı durumu bildiği halde susup devam etmişlerdi yazılarına.
Ergenekon izin vermeyince, Yiğit bırakmıştı medya patronluğunu.
Milliyet’i almaya kalkışmış, yüzüne gözüne bulaştırınca, ardına bakmadan arazi olmuştu.
Şimdilerde yok ortalıkta.
Günümüzün Korkmaz Yiğit’lerinin sürüsüne bereket.
Bir değil beş değil, yüzlerce var, yüzlerce.
Kimi milletin bir yerlerine bir şey yapıyor, kimi Karadeniz’i kurutuyor, kimi Hasankeyf’i bombalıyor..
Kimi Kolekol adı altında AKP teşkilatına milyarlarca dola aktararak sınırlarda inşaatlar yapıyor.
Bunlar hep Ethem işte..
Düşünün bir, düne kadar hiçbir şeyi olmayan mafyoz bir adam bir anda Star, Akşam ve Güneş gazeteleri ile 24 ve 360 televizyonları’yla beraber onlarca dergi barındıran bir şirket bu, sessizce böyle kağıt üzerinde sahip değiştiriyor.
Oysa başta AKP’liler olmak üzere herkes çok iyi biliyor bu şirketlerin gerçek patronu, sahibi kim?
Anlaşılan patron “Sen artık şiştin, biraz da başkasına yedireyim, sen dur” dedi ve peşkeş çektiği BMC ile yetinmesini istedi.
BMC deyip geçmeyin.
Önce batırıldı, ardından üç on paraya Ethem’e peşkeş çekildi.
Şimdi ise TSK’ye Kirpi adı altında milyonlarca dolarlık bildiğin arazi traktörünü askeri araç diye kaskallıyor Ethem.
Gül, Efendimiz Muhammed Aleyhisselam'ın simgesidir. Gül denilince, hele Medine’nin Gülü denilince Hz. Muhammed Mustafa (S.A.S.) akla gelir. Kainat Onun (S.A.S.) nurundan yaratıldı. Bir tohum gibi varlık sahasına atılan kainat bir mekan tomurcuğu gibi açılıp genişlemeye başladı. Gül gibi; gülümseye gülümseye alımlar hep O’nun (S.A.S.) Nurundan beslene beslene varlık sahnesine çıktı.
Gül Muştusu şairi Sezaî Karakoç, bahar mevsimi ile gülü hep bir anmış… Ama en şaheser ifade: “Baharın salavatı güller”
Şiir sanatının bu şahane anıtından bazı bölümleri aktarmaya çalışalım:
“Bahar dediğin de ne
Bulutun içinde kaybolan kuş
Cihetsiz serçe sesleri
Duman ve buğu
Atardamarda bir kitap”
“Sen de varsın hesapta
Üç mevsim ölsen de
Hiç olmazsa dirilirsin baharda”
“Köpüklü dağlardır denizin ucunda biten
Sallanarak karşıma dikilen
Eski çocuk gül gibi dağılıp gitti atlarda
Atlar kan çizgileri ufuklarda…”
“Göğsünü aç gül habercisi bu doğuluya
Gözle görünmez doğulu sabah rüzgârına”
“Kabirleri yara yara
Ulaş toprağın ötesindeki
Gül lâmbasına…
Dedenin yaktığı lâmbalar ki,
Biriktirilmiş at terlerinden fitilleri
Hey bağrı at sağrısına yapışık doğan
At dediğin de ne
Baharda
Bulut içinde lâcivert bir gölge mi?”
“Eski çocuk gül gibi dağılıp gitti atlarda
Atlar kan çizgileri ufuklarda”
“Gülün açışı gibi
Bahar söylenmeğe başlar
Eriyen karlarla birlikte
Derken kır otun diliyle
Fısıldar bir dirilişi
Bir serçe mayıs sabahında
Tak tak vurur tahtaya.”
“Büyükannenin eli bulutların içinde
En verimli duanın hasadını biçmede
Eski zamanlarda söylenmiş apaçık
Ama gelecek zamanlarda sırra dönüşen
Yüce erenlerin sözlerinden
Sözlerin gençleşen hayallerinden
Kabarmış yeşil damarlı elleriyle
Alın yazısıyla döğmeli gül devşirmede
Araştırıyor gözleriyle kuşlukta biriken
Muştulu kader seslerini
Bir şey olacak biliyorum ileride
……………………………..”
“Ama şimdi bütün bunlar ilerde
Bahar gelmiş gülü zorlamada
Bulutun içinde gülün özü döğülmede
Sonra bir yağmurla
Ufak bir esintiyle
Dökülecek bahçelerin üstüne…”
“Kerpiçte bir değişme var
Ölü tozunda bir doğrulma
Tüyleniyor mezartaşları
Sızıyor saçaklardan kiremit kanı
Oluklardan akıyor
Dökülmüş çiçek tozlarıyla bulanmış su
Arılar! Arılar! İçeceğiniz su bu su
Kerpiç damlarımızın oluklarından akan
Baharla karışık su
Eleğim sağma damlaları”.
“Kerpiç kattığım gülle duamla
Kır ortasına saldığım mezarlarımla
Tabutla değiştireceğim tabiatı
Cam keser gibi elmasla,
Keseceğim baharın ipliğini
Güneşten gelen iplikleri
Bahar ki hiyeroğlifler yeşil yapraklarda.”
“Yaratılışa dönmüşümdür baharla
İlk yaratılışa
Gül saçarım düşmanıma bile
Bir ilgi var ölenle bulut
Doğanla güneş arasında
Taş bile çiçeklenir baharda.”
“Kuzuların doğması nasıl beklenirse o ülkede
Güllerin açması da öyle beklenir gün doğmadan önce
Bahar yağmurları böyle güllere gebe
İner gökyüzünden bahçelere
Nişanlarda gül şerbeti içilir
Hastalara gül şurubundan ilaç
Gül bir yeni yıl gibi
Yetişir evlere muştu gibi
Hızır fısıltısı say onu
Buharın salavatı güller
Yer yüzüne gelerek sabahları
Yataklara dökülerek
Aşk ezanını okurlar gençlere”
“Gül açar gül kapanır boyuna gönüllerinde
Yaşlısıyla genciyle
Gül taşırlar dünyanın bütün ülkelerine
Bir tek denizle avunurum o ülkesiz
Deniz ki, gelip çarpınca karaya
Sanki bembeyaz güller açar dudaklarında
Güneş ki, doğuda ay ki, gökyüzünde
Bir işarettir bana
Unutmamak için o ülkeyi
Develer çölde neyse geceleri
Ben de öyle saklarım anılarımda o ülkeyi
Bir kere daha doğsam orda doğarım elbet
Batsam orda batmak isterim
Bir güneş gibi.”
Mesajlarla dolu bu Gül Muştusu’nu dikkatle okuyup nasibimize düşenleri iyi idrak etmemiz gerekir…
Saray Müftüsü Hayrettin Karaman, yolsuzlukla hırsızlığın aynı şey olmadığını bir kere daha anlattığı yazısında şunları söylüyor: “Siyasetçiler birbirine, aslında öyle olmadıkları halde “hırsız, hain, şerefsiz vb.” diyorlar, keşke demeseler; ama ağzından çıkan her sözün hesabını vereceğine iman eden dindarlar ancak, hüküm giymiş hırsıza hırsız ve hüküm giymiş yolsuza yolsuz demek durumundadırlar. Aksi halde yalan söylemiş ve iftira etmiş olurlar.”
Elhak doğru demiş. Mahkeme kararıyla sabit olmadıkça kimse suçlu sayılamaz. Buna Ceza hukukunda masumiyet karinesi deriz. Anayasanın 38. maddesine göre de, “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” Hükmen sabit olmaktan kastedilen, bağımsız ve tarafsız mahkemelerde bütün yargılama aşamaları tamamlanmış, yargıtay tarafından onaylanmış olmaktır.
Masumiyet karinesi dediğimiz evrensel hukuk kuralı adeta ters yüz edilmiş, masumiyetini ispat edinceye kadar herkes suçludur şekline bürünmüş. Ortada bir mahkeme kararı olmadığı halde Erdoğan ve çevresi, kendilerine muhalif olan her kesimi “vatan haini” ve “terörist” olmakla suçluyor. Henüz hakkında dava bile açılmamış ve ne zaman açılacağı da belli olmadığı halde aylardır tutuklu bulunan onbinlerce insan, seri katillere bile reva görülmeyen muameleye maruz kalıyor. Suçun şahsiliği ilkesi çoktan unutulmuş. Beli bükülmüş ihtiyarlardan kundaktaki bebeklere kadar hepsi silahlı terör örgütü muamelesi görüyor. Babası bulunamayan çocuklar anneleriyle beraber cezaevlerinde rehin tutuluyor.
Madem ki “hüküm giymemiş hırsıza hırsız ve hüküm giymemiş yolsuza yolsuz diyen yalan söylemiş ve iftira etmiş olur.” o halde hüküm giymediği halde birine terörist demek de yalan ve iftira olur. Velev ki bunu diyen “ümmetin bey’at ettiği başkan” olsun.
Üstelik bunu yapan başkan olunca vebali daha ağır. Hayrettin Hoca’nın anladığı dilden yazalım, Peygamberimiz (SAV) yalan söyleyen devlet başkanı için “kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz, onları temizlemez ve onlara rahmet nazarıyla bakmaz” buyuruyor.
Ortada bir mahkeme kararı olmadan yüzbinlerce insana terörist diyerek yalan söyleyen ve iftira eden bir “devlet başkanı”, bir yandan da mahkemelere talimat vererek en ağır cezaların verilmesini istiyor. Velevki, mahkeme ceza vermesin bu defa da sokaktaki halka hedef göstererek gereken cezanın halk tarafından verileceğini söylüyor.
Bugüne kadar kimsenin aklına seri katillere, tecavüzcülere veya gaspçılara tek tip elbise giydirmek gelmemiş. Ama Erdoğan, “FETÖ sanıkları mahkemeye çıkarken Guantanamo’da olduğu gibi bunları da tek tip elbise ile çıkaralım.” diyebiliyor. Üstelik yine seri katillere, tecavüzcülere veya gaspçılara değil, sadece hizmet hareketine mensubiyeti yüzünden tutuklananlara! Koskoca Cumhurbaşkanı’nın başka bir işi gücü kalmamış kimin hangi renk elbise giyeceğine karar veriyor.
Darbe Davalarında Masumiyet Karinesi
Diğer yandan darbe davaları başladığından bu yana Yassıada Mahkemelerini rahmet okutacak manzaralarla karşılaşıyoruz. Pek çoğu darbe girişimine katılmadığı halde önceden hazırlanmış listelerde adı olduğu için evinden alınarak darbe soruşturmasına dahil edilen isimlerin bir kısmı belli ki eninde sonunda aklanacak.
Yine Darbenin 1 numarası diye lanse edilen Orgeneral Akın Öztürk hakkında yazılanlara bakılırsa muazzam bir komploya kurban gittiği, bir kumpasla işin içine dahil edildiği anlaşılıyor. O ve onun gibi yüzlercesinin bir gün aklanma ihtimali varsa, bu yapılanların bedelini kim ödeyecek?
Parti teşkilatlarından toplanmış, ellerinde tek tip pankartlar, dillerinde “idam isteriz” çığlıkları olan bindirilmiş kıtalar arasından geçirilen darbe sanıkları, bir gazeteci ordusunun önüne çıkarılarak teker teker teşhir edildikten sonra mahkeme salonuna alınıyor. İçeride yaşananlar ayrı bir garabet. Başrolde Erdoğan’ın avukatları, bakanlar, üst düzey siyasiler ve mitinge gelmiş gibi hazırlıklı partililer… Mahkemeden daha çok arenaya benziyor. Bu atmosferde mahkeme heyetinin sağlıklı bir yargılama yapabilmesi imkansız.
Mahkeme başkanı Yassıada Mahkemesi başkanı Salim Başol gibi önüne geleni fırçalıyor. Sanıklar ve avukatları seyircilerin hakaretleri arasında savunma yapmaya çalışıyor. Askerler kendini savundukça bugüne kadar kamuoyuna pompalanan bir çok bilginin doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Darbe davaları canlı yayınlansın talepleri makes bulmuyor, çünkü bu yapıldığı takdirde iktidarın dayattığı senaryoda boşluklar ortaya çıkabilir. Böylece vatandaş da havuz medyası ne yazdıysa onunla bilgilenmek durumunda kalıyor.
Bu kadar kontrole rağmen kamuoyuna yansıyan savunmalardan anlıyoruz ki, gerçekler Erdoğan ve çevresinin anlattığı gibi değil. Günler öncesinden haber alınmış, adeta olması için teşvik edilmiş ve önü açılmış “Allah’ın lütfu bir darbe girişimi” sözkonusu. Kolayca önlenebilecek bu girişim, kasten önlenilmeyip 250 sivil vatandaşımızın ölümüne neden olmuş. Kaç askerin o gece vahşice öldürüldüğünü bile bilmiyoruz.
Eğer gerçekten bir yargılama yapılmış olsa, bu defa oklar Erdoğan ve çevresine çevrilecek. TBMM’deki Darbe Komisyonunundan ve mahkemelerden ısrarla kaçırılan Hulusi Akar, Hakan Fidan gibi isimler gitgide şüpheli hale geliyor. Askerler kendilerini savunmaya başladıkça işler daha da karışıyor, şüpheler daha da yoğunlaşıyor. Belli ki işler görüdüğünden de karışık.
Evet, hain darbe girişiminden sonra yayınlanan kanun hükmündeki kararnamelerin hiçbiri bir sürpriz getirmedi. Darbe girişimini Allah’ın bir nimeti olarak algılayan bir zihniyet, başlattığı irrasyonel cadı avından hiçbir şekilde vazgeçmeyeceğini ortaya koydu. Erdoğan’ın şahsında, AKP’nin otoriterleşmesini kınayan, hukuk devletini yok eden girişimlere karşı ses çıkarmaya çalışan ve medyaya saldırıyı eleştiren Hizmet Hareketi, Erdoğan’ın akıllara durgunluk veren nefret söyleminin etkisiyle peşinen suçlu ilan edildi. Ancak bu geniş bir kitlede herhangi bir rahatsızlık oluşturmadı, aksine bu cadı avı adeta bir ‘festival’ haline geldi.
İki seneye aşkın bir süredir sürekli saldırı altında olan Hizmet, sivil karakterini yine çok net bir biçimde ortaya koymaktadır. Ellerinden tüm mal varlıkları alınan, adeta yağmalanan, hiçbir gerekçe olmadan hapislere atılıp, günlerce haber alınamayan insanlar, çaresizce adaletin ülkeye geri dönmesini beklemekten başka bir şey yapmamaktalar. Hareketin ülke dışındaki mensupları ise, ellerinden geldikçe vuku bulan insanlık suçunu duyurmaya çalışmakla birlikte, bir ikilem yaşamaktalar: Erdoğan rejiminin lanse etmeye çalıştığı gibi bir durum olmadığını ifade çabasının beraberinde bu inisiyatiflerinin Türkiye’de bulunan Hizmet mensuplarının olduklarından daha zor durumda bırakma ihtimali de var. Bunun da ötesinde, özellikle Türk nüfusunun yoğun olduğu Avrupa ülkelerinde, faaliyet alanlarının daralması sonucu, ciddi bir oryantasyon kaybı söz konusu. Bu ülkelerde Hizmet, potansiyelinin neredeyse yüzde 95’ini orada bulunan, dini hassasiyeti olan Türk toplumuna kanalize ettiğinden ve gelinen noktada, bu kesimin büyük bir kısmı, AKP taraftarı olduğundan dolayı, hareket kendini varoluşsal bir boşlukta bulmuştur.
Burada sorulması gereken soruların başında şunlar geliyor:
(1) Hizmet neden kendisinde var olan potansiyeli Türkiye’den gelmiş olanlara konsantre etti?
(2) Neden ‘Avrupa’ tipi bir hizmet modeli geliştirmek yerine, ısrarla Türkiye şartlarında bir modelde ısrar edildi?
(3) Avrupa’da bulunan Türkiyelilerin içinde de neden yine çoğunlukla zaten ‘dindar’ olanlara yönelindi, örneğin Alevi, Kürt veya seküler kesimle ilişkilerin neden sembolik olmaktan öte bir seviyede olmadı?
Aslında tüm bu soruların cevabını basite indirgeyerek tek bir kelime ile vermek mümkün: Pragmatizm.
Hizmet, Pragmatizm ve İmtihanlar: Avrupa Örneği
Hizmet Hareketi, ilhamını aldığı dinden esinlenerek hem formel, hem de informel bir eğitim seferberliği başlatmıştı. Toplumsal barış için hizmet ederek, Allah’ın rızasını kazanacağını düşünen bir Hareketin odağını eğitim hizmetlerine vermesi ve bir zaman sonra bu eğitim hizmetlerinin cisimleşmiş halini – okul, kurum sayısı – zaman zaman temel hedef olarak algılaması bir çeşit ‘pratiklik’ ile açıklanabilir. Beraberinde bu eğitim hizmetlerinin ‘ferahı’ için gayet Türkiyeli bir tepki vererek ‘resmiyette’ hiçbir şekilde ilham kaynağı olan Fethullah Gülen’in zikredilmemesi, hatta yer yer var olan bağlantının tamamen yalanlanması, ayrıca buradaki ‘pragmatizm’in göstergesi.
Hâliyle Avrupa’daki okulların da bu pratik akıldan etkilendiği görülebilir. Öncelikli hedef olarak belirlenen ‘dindar’ Türklerin çocukları için gerekli koşulları yerine getirmek uzun süre yeterli olmuş. Hizmet’in eğitim hizmetlerinde oluşturduğu Türkiye tecrübesini dönüştürme, sergilediği değerleri bulunduğu toplumun kültürel diline çevirme yerine, yasal şartların gerektirdiği minimumla yetinmeyi özel bir başarı olarak gören eğitim kurumları, elbette ki toplumsal bir ihtiyaca cevap niteliğindeydiler. Almanya gibi sosyal adaletin özellikle eğitim alanında var olmadığı, çok fazla rekabet içeren bir eğitim sisteminde Türk kökenli çocuklara özel okul ortamında sunulan imkanlar, ailelerin okul sorumlulukları ile Türkçe konuşabilmeleri, kısaca Türk kökenli öğrencilerin normal eğitim sisteminde ulaşmaları zor olan başarıyı yakalama beklentisi, bu eğitim kurumlarını çok cazibeli kıldı.
Şimdi bu kurumların içinde bulunduğu imtihan, Türkiye kökenli öğrencilerine sundukları hizmet kalitesini düşürmeden, yerel öğrenciler için de cazibeli bir hâle gelecek şekilde bir dönüşümün içine girmek. Zaman zaman göze çarpan, örneğin ‘Alman öğrenciler ile daha fazla ilgilenilmesi’ sorunu, negatif bir değişimin alameti. Değişim önceki şartlardan dolayı var olan kesimi dışlayıp yeni açılımlar yapılacak kesime esktra ilgi göstermekle gelmeyecektir. Zaten bu okulları aslında ‘daha cazip’ kılacak da, buradaki çok kültürlü ortama eşit mesafede bir konuma sahip olabilmek olacaktır.
Benzer bir gelişme diyalog kurumlarında da söz konusu: Diyalogun aslında toplumsal barışa bir katkı için araç olarak tanımlanması gerekirken, var olan kurumları korumak için PR yapan kurumlar olarak görünmesi Hareket’te yaygın olan, şartlara bağlı pragmatist zihniyetten kaynaklıdır. Diyalog kurumları, farklı aidiyetten insanları bir araya getirerek toplumsal sorunların masaya yatırıldığı, çözüm önerilerinin tartışıldığı ve toplumsal sorunları çözme adına projelerin hayata geçirildiği kurumlar olması gerekirken, çok uzun bir müddet adeta bir Türkiye tanıtım merkeziymiş gibi hareket etti.
Evet, Ebru ve Hat vesilesiyle irtibata geçildi, bunlar tanıtıldı, misafirler hayranlıkla dönen semazenleri izlediler, ama genel manada bir ‘biz’ ruhu oluşmadı; o misafirler, misafir olarak kaldı büyük ölçüde.
Bu tarz aktiviteler ile zaten farklı kültürlere merakı olan, yeni şeyler öğrenmeye meraklı insanlarla irtibata geçmek mümkün oldu, lakin toplumun merkezi ve sağında kalan veya profesyonel hayatı çok yoğun olan insanlar için bir ebru kursunun cazibesi olmayacağı aşikâr. Dünyayı kurtarma derdinde olan, toplumun bir yarasına çare bulmak için koşuşturan insanlarla bir ‘biz’ kimliği altında buluşmak için, toplumsal sorunların farkında olmalı ve onlara yönelik çalışılmalı.
Belki bütün bu girişimler o dönem için gerekliydi. Elzemdi. Lakin şimdiki imtihan bu süreçlerin değişim ve yenilenmeye girmesi. Test edilmiş ve bir şekilde ilgi görmüş metotları tamamen topyekûn terk etmek de akıl kârı değil elbette. Daha inovatif fikirlere karşı açık olmak, Gülen’in ‘yenilenme’ fikrini uygulamaya koyabilmek de şimdinin imtihanları arasında.
Özellikle Avrupa’daki diyalog ve eğitim kurumları, kendi prensiplerinden ödün vermeden bu değişimi kapsayıcı bir şekilde gerçekleştirebilirlerse, içinde bulunduğumuz baskının oluşturduğu momentumun hızı başlarını döndürüp, kendi özlerine ters girişimlerde bulunmazlarsa, baskıyı büyük bir fırsat olarak değerlendirme imkânını yakalayabilirler.
Macron ve Erdoğan arasında geçen son telefon konuşmasının konusu iki ülkenin ortak stratejik çıkarları ya da yeni işbirliği imkânları hakkında değil, Türkiye’de tutuklu bulunan Fransız gazeteci Loup Bureau içindi. Fransa basını ve kamuoyu gelişmeleri dikkatle takip ediyor. Le Monde, Liberation, Le Figaro gibi Fransa ve dünyanın önde gelen gazeteleri Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukları okuyucusuna duyuruyor.
TÜRKİYE KENDİNİ ÇOK ‘İYİ’ TANITIYOR
Türkiye, tüm dünyada olduğu gibi Fransa basınında da son 4 yıldır olumsuz haberlerle gündemde. Demokrasiden otoriter rejime geçişin dayanılmaz sancıları, elbette dünyadan takip ediliyor. Fransa 15 gündür, gazeteciler için hapishane haline dönüşen Türkiye’den 27 yaşındaki gazeteci Loup’u kurtarmak için seferber olmuş durumda. Fransız gazeteci de Türk meslektaşları ile aynı hukuksuzluklara maruz kalıyor. Terörle suçlanan Bureau, gözaltına alınıp serbest bırakıldıktan sonra tekrar tutuklandı, keyfi olarak cezaevi değiştirildi, kendisine gönderilen kitaplar henüz ulaşılmadı dosyasına erişim kısıtlanıyor. Hükümet bu vesileyle hukuksuzlukları sınır ötesine taşıyor, haberi olmayan kaldıysa onlar da bu sayede Türkiye’deki hak ihlallerinden haberdar oluyor. Haberlerde sadece hukuksuzluklar değil, Türkiye’deki ‘yandaş medya’ kavramı da artık dünyaca tanınıyor.
Elysee sarayından yapılan açıklamaya göre Fransa Başkanı Emmanuel Macron Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak Türkiye’de tutuklu bulunan 27 yaşındaki gazeteci Loup Bureau’nun serbest bırakılmasını istedi. Macron, Loup hakkında kaygılarını dile getirirken en kısa sürede ülkesine dönebilmesini talep etti. İki liderin önümüzdeki hafta tekrar görüşmesi planlanıyor.
MEDYADA BU KONU GENİŞ YER BULDU
Le Monde’un haberine göre Almanya-Fransa ortak kanalı ARTE ve Fransa’nın TV5 kanalı için çalışan Loup, 26 Temmuz günü Irak-Türkiye’ye sınırında gözaltına alınmış ardından tekrar serbest bırakılmıştı. Fakat kısa bir süre sonra Şırnak’ta otobüs beklerken terör şube ekiplerince terör örgütüne üye olmak, yardım yataklıkla suçlamasıyla tutuklandı.
Haberde 15 Temmuz darbe girişiminden sonra 4 bin hâkimin Gülen hareketine yakın olduğu gerekçesi ile tasfiye edildiğine dikkat çekilirken, hakimlerin tasfiye gerekçesi olarak aynı suçlamanın (terör örgütü üyeliği) ileri sürüldüğüne değinilmiş.
Le Monde gazetesi, Fransız gazetecinin babası Loic ile görüştü. Habere göre Fransa konsolosluğu Loup’a kitap gönderdi ancak 22 gündür tutuklu bulunan gazeteciye henüz kitaplar ulaştırılmadı. Loic Bureau cumartesi günü oğlu ile telefon görüşmesi yapabildi. Loup’un babası Loic Bureau, Macron’un devreye girerek aramasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Liberation gazetesinin haberine göre Loup’un avukatı Martin Pradel, 26 Temmuz’dan beri tutuklu bulunan müvekkilinin, adalet bakanlığının emriyle İran sınırındaki Van Cezaevine nakledileceğini duyurdu. Bu uygulamanın tamamen keyfi olduğunu söyleyen Pradel “Onu daha doğuya göndermenin hiçbir anlamı yoktur, şimdiye kadar Türk meslektaşım onu gün aşırı ziyaret ediyordu artık bu mümkün olmayacak, tamamen izole ediyorlar” ifadelerini kullandı. Loup’un avukatı, Türk yargısındaki prosedürlerin Fransa’ya göre farklı olduğunu dile getirirken OHAL ile bu durumun daha karmaşık hale geldiğinin altını çiziyor.
Bu tip hukuksuz uygulamalar artık Türkiye vatandaşlarının yabancı olmadığı uygulamalar. Avukata erişim engeli, dosyaya erişim engeli, adil yargılama hakkinin elinden alınması gibi durumlar adiyattan. Ama herhangi bir Avrupa ülkesinde, yani demokrasi ve hukuk sistemi az buçuk oturmuş ülkelerde bu tip ihlaller olmaz, olsa bile müracaat edeceğiniz üst mahkemelerle mağduriyet giderilir. Terör soruşturması olduğu gerekçesiyle Loup’un dosyasına avukatların erişimi engellenmiş. Gazetecinin avukatı Pradel “Loup zor durumda, çok izole edilmiş durumda suçlamalar ise çok ağır” ifadesini kullanıyor.
2013’TE HAZIRLADIĞI YPG BELGESELİ ‘DELİL’
Loup Bureau 26 Temmuz’da Habur sınır kapısından Türkiye’ye giriş yaparken tutuklandı. Suçlama ise “terör örgütüne yardım ve yataklık”. Loep 2103 yılında Suriye’ye gitti ve bir daha dönmedi. 26 Temmuz’da Ankara’dan Avrupa’ya uçmak için Türkiye-Irak sınırından geçmek isterken gözaltına alındı.
Loup’un 2013 yılında hazırladığı YPG ile ilgili belgesel suç delili olarak gösteriliyor. Le Monde gazetesi, aynı tarihlerde PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD lideri Salih Müslim’in sürekli Ankara’ya gelip gitmesini ve o dönemde Türkiye ile PKK arasında ateşkes olduğu ve barış sürecinin devam ettiği habere eklemiş.
Genç gazeteci için Twitter’da #FreeLoupTurkey ve #JournalismIsNotACrime etiketleriyle destek çalışmaları yapılıyor. Bunun yanında milletvekilleri, gazeteci ve vatandaşlar destek olmak için imza kampanyaları düzenliyor. Merkezi Paris’te bulunan (RSF) Sınır Tanımayan Gazeteciler, Avrupa Gazeteciler Federasyonu gibi örgütler de Fransız gazetecinin serbest bırakılması için çağrıda bulunuyor.
TÜRKİYE’DE GÖZALTINA ALINAN YABANCI GAZETECİLER
– Mayıs ayında yine bir Fransız gazeteci Mathias Depardon, Hasankeyf’te fotoğraf çekerken gözaltına alınmış ve sınır dışı edilmek üzere Haziran ayına kadar gözaltında tutulmuştu. Basın kartı olmadığı belirtilen gazetecinin çektiği fotoğraflar ‘terör örgütü propagandası’ olarak değerlendirilmişti.
– Haziran ayında Taksim’de düzenlenen onur yürüyüşünü görüntülemeye çalışan AP kameramanı Bram Janssen ve Hollandalı gazeteci Olaf Koens gözaltına alınmıştı.
– Alman gazetesi Die Welt’in tutuklanan Türkiye muhabiri Deniz Yücel, örgüt propagandası ve halkı kin ve tahrik suçlamasıyla 14 Şubat’ta tutuklandı.
– Nisan 2016’da Türkiye kökenli Hollandalı köşe yazarı Ebru Umar, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle Kuşadası’nda gözaltına alındı. Adli kontrol şartıyla serbest bırakılan Umar daha sonra Türk vatandaşlığından çıkma kararı almıştı.
– Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink 2009’dan beri Türkiye’de çalışıyor. 2015 ocak ayından ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçundan gözaltına alına Geerdink Nisan’da beraat etmişti. Gazeteci eylül ayında tekrar gözaltına alınıp iki gün sonra serbest bırakıldı.
– Guardian, Al Jazeera, Foreign Affairs gibi uluslararası yayınlara çalışan serbest gazeteci David Lepeska da 2016 yılında Türkiye’ye alınmamıştı. Bu geri çevirmeden sonra “yasaklı gazeteciler listesi mi var?” sorusu gündeme gelmişti.
– 9 Nisan’da gözaltına alınan İtalyan gazeteci Gabriele Del Grande ise Muğla Geri Gönderme Merkezinde tutulduktan sonra sınır dışı edilmişti…
Dünya basın özgürlüğü sıralamasında her geçen yıl bir basmak daha gerileyen Türkiye şu anda 180 ülke arasında 155 sıraya gerilemiş durumda. Medya kurumları kapatılan, gazetecileri demir parmaklıklar arkasında olan ülkenin vatandaşları artık sadece tek sesli yayınlar dinleyebiliyor. Türkiye’nin imajı, sınır ötesine taşan hukuksuzluklarla tarihinde hiç olmadığı kadar zedeleniyor. Bunca zarar hata ile açıklanamıyorsa, mutlaka kasıt vardır.
15 Temmuz akşamı katledilen çoğunluğu sivil 249 kişi hakkında detaylı herhangi bir rapor hazırlanmadı. MOBESE kameraları, kamu binalarındaki kameralar ve diğer görüntüler yayınlanmadı. Kurşunların hangi silahlardan çıktığı tam olarak tespit edilmedi.
O gece asker, sivil halka uyarı ateşi açtı. Yüz binlerce insan sokağa çıkmıştı. Asker halka öldürme amaçlı ateş açsaydı binlerce insan ölürdü. Mutlaka asker kurşunuyla şehit olanlar da vardır. Ama diğer sivillerin ne kadarı böyle bilmiyoruz.
Bilemiyoruz çünkü hiçbirine otopsi yapılmadı.
KİMSE NİYE SOKAKTA OLDUĞUNU BİLMİYOR
16 Temmuz 2016 sabahı Genelkurmay Başkanvekili olarak atanan Orgeneral Ümit Dündar resmi açıklamasında 104 ‘darbeci asker’in öldürüldüğünü açıklamıştı. Bu doğruysa o gece ölen insan sayısı 353 oluyor. Başbakan Binali Yıldırım ise bu rakamı 36 olarak duyurmuştu. Hangisi doğru o bile belli değil.
O gece Erdoğan ve Hulusi Akar’dan kaynaklanan tam bir belirsizlik hakimdi. Bir kısım asker “Biz gece eğitimindeyken, Genelkurmay Karargahı’na siviller saldırıyor, dediler ve bizi buraya helikopterlerle getirdiler” diyor. Bir kısmı, “Komutanımız Genelkurmay Karargahı’na bir IŞİD saldırısı olduğunu söyledi, onun için geldik” diyordu. Köprüye getirilen askerler ve harbiyeliler gece tatbikatına çıktıklarını sanıyordu. Bir kısmı da terör alarmı nedeniyle sokaktaydı. Büyük çoğunluğunun silahında şarjör bile yok.
Ve bu 104 askerin çoğu teslim olmasına rağmen katledildi. Halk teslim olan askere dokunmaz. O gece karanlık güçler sahadaydı. SADAT milisleri, ellerinde silahla koşuşturan karanlık gruplar hep o gece katliam peşindeydi.
Youtube’dan iki video:
GİZLİ BİR EL…
Meclis Darbe Girişimini Komisyonu üyesi CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu:
“15 Temmuz gecesi neler yaşandı, bir pazarlık oldu mu, darbe önceden biliniyor muydu? Bu yüzden ilk olarak MİT Müsteşarı, Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının dinlenmesini istedik. İkinci olarak darbeci komutanların dinlenmesini istedik. Bunlardan alacağımız bilgilere göre darbe girişimi öncesi ve sonrasına doğru araştırılmanın genişletilmesini istedik. Bu kapsamda henüz sonuç alamadık. Sanki gizli bir el komisyonun çalışmasını engelliyor gibi hissediyorum.”
OLAYLARIN ÜSTÜ HIZLA ÖRTÜLDÜ
CİNAYETLER TAMAMEN ASKERLERE YIKILDI
249 şehidin yanında bir de sokağa sürülen ve teslim olan masum er ve harbiyeliler var. Linç edilen 104 masum askeri linç edenlerle ilgili işlem yapıldı mı? Hayır.
Ahmet Nesin’in aktardığına göre tutuklu bir üst düzey komutan mahkemede şu sözleri söylemişti: “Köprüde ya da başka yerlerde kullanılan mermilerin balistik incelemesi neden yapılmıyor. Bu mermilerin balistik incelemesi yapılsa, tutuklu bulunan askerlerin silahlarıyla örtüşmeyeceği görülecektir.”
O gece sabaha karşı Ankara’da Jandarma Genel Komutanlığı’nda teslim olan askerlere, polis özel harekât tarafından öldürmek maksadıyla operasyon düzenlenmiş ve bu operasyonda darbeci olduğu iddia edilen ve teslim olmaya çalışan 18 subay öldürülmüştü.
Bu olaylar araştırılmadı, aksine üzerleri örtüldü.
CİNAYETLERİN MAKUL ŞÜPHELİLERİ:
ZİMMETSİZ DAĞITILAN MP-5 TİPİ SİLAHLAR
Hürriyet gazetesi, 30 Temmuz 2016’da Ankara’nın Çubuk ilçesinde işlenen bir cinayete ilişkin iddianameden zanlının şu sözlerini aktarmıştı: “Tabancayı 15 Temmuz darbe gecesi Ankara Emniyet Müdürlüğü önünde dağıtmışlardı. Ben de oradan almıştım.”
Valilik, 15 Temmuz gecesi darbe girişimine karşı koymak amacıyla silah dağıtıldığını doğruladı ama silahların yalnızca emniyet personeline verildiğini açıkladı. Fakat nasıl bir komiklikse son derece tehlikeli seri ateş edebilen otomatik bir silahı dağıtıyorsunuz ve zimmet kaydı tutmuyorsunuz. Ve bu silahlardan tekinin bile iade edilmediğini açıklıyorsunuz. Zimmet kaydı olmadığı için de rahatça “onlar polisti” diyebiliyorsunuz. Polislere dağıtıldıysa normal bir köylüde ne arıyor?
Ankara valiliğine sivillere silah dağıtma talimatını kim verdi? O gece zimmet kaydı tutulmaksızın dağıtılan MP-5 marka seri ateş yapabilen otomatik silahla kaç kişi katledildi?
NEVZAT TARHAN: 1000’İN ÜZERİNDE SUBAY-ASTSUBAY
SADAT’ın psikolojik harp sorumlusu Prof. Nevzat Tarhan, Habertürk’te 15 Temmuz’la alakalı neler demişti hatırlayalım:
“28 Şubat’ta YAŞ diye bir mekanizma vardı, yüzlerce, binlerce insanı tasfiye etti… Bu yaşanan süreçte -1000’in üzerinde subay astsubay- bu kişiler ne yaptılar? Bunlar tankın paletini takozlamayı biliyorlar. Bunlar periskopun üzerine çıkıp köreltmeyi biliyorlar. Bunlar tankın mazot hortumunu kesmeyi biliyorlar. Bunların hepsi o gece sahaya çıktı… Tankın üstüne çıktılar. Yaralananlar var aralarında.”
Tarhan’ın sözlerinin tercümesi şu: Silahlı bin kişi o gece sokaktaydı.
CİNAYETLERİN BİR BAŞKA ŞÜPHELİSİ: MİT
MİT’in anayasal görevi ne? İstihbarat toplamak. MİT, buna dair tek bir şey yapmıyor. İstihbarat yapmayan MİT o gece muharip olarak sahaya çıkıyor.
MİT’in kendi raporuna göre teşkilat çalışanları o gece silahlı olarak sokakta.
15 Temmuz raporuna göre şu işleri yapıyorlar:
“Etkili silahlarla, caydırıcı atışlar yapılmış.”
“Teşkilat personeline ‘hava savunma unsuru içeren yeni silah kombinasyonu ile sahada bulunması/görev yapması’ talimatı verilmiş.”
“Anti-tank silahları ve uçaksavarlar ile birlikte 24 saat esasına göre tertibat alınmış.”
Raporda ana başlıklar bunlar ama bu silahlarla kimlere ateş edildi, kimler “etkisiz hale” getirildi bilmiyoruz.
Kritik soru şu: 249 insan 15 Temmuz’u destanlaştırmak için karanlık odaklara yem mi edildi?
Meclis Darbe Komisyonu’nun CHP’li üyesi Aytun Çıray, çok önemli bir teklif yapmıştı: “15 Temmuz gecesi Millî İstihbarat Örgütünün konuşlandığı yerdeki tüm kayıtları -makam dâhil- güvenlik kayıtlarını, Genelkurmay Başkanlığının bütün güvenlik kayıtlarını istememiz gerektiğini düşünüyorum, kamera kayıtlarını. Ve Genelkurmay Başkanlığındaki kayıtlarda özellikle 18.00-20.00 arası çok önemli.”
Tabii bu teklif komisyonun AKP’li üyelerince değerlendirilmedi. Komisyon, illüzyonun bozulmaması için elinden geleni yaptı.
SNİPER’LARIN GECESİ
Sniper ya da uzun namlulu, uzun mesafeli ateş yapan silahlar ile cinayet işlemek eskiden beri devlete yamanmış karanlık odakların adeti olmuştur. 1 Mayıs 1977 günü Taksim Meydanı’nda kutlanan İşçi Bayramı’nda 34 kişi hayatını böyle kaybetmişti. O gün Intercontinental Oteli’nin (The Marmara) üst katlarından da ateş açılmış korkunç bir katliam yaşanmıştı.
Bu olay 12 Eylül 1980 darbesinin gelişini “olgunlaştıran” ilk önemli olaydı.
15 Temmuz akşamı ile ilgili pek çok sniper tanıklığı var.
O gece sosyal medyadan pek çok ‘sniper’ iddiası yer almıştı. Köprü trafiği içerisinde Periscope yayını yapan bir genç, nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla vurulmuştu. AKP profili taşıyan Mansur Işık isimli şahıs, Twitter hesabından bu görüntüleri paylaşarak, “Sniper hain, elinde telefon olan bir sivili vuruyor! Türk askerinin üniformasını ele geçirmiş bir hain yapıyor bunu!” diye yazmıştı.
Bir başka görgü tanığı Hasan Mollaoğlu, gece saat 01.09’da “Harbiye Orduevi’nin çatısından 1 veya 2 sniper halka ateş açıyor. 2 kişinin vurulduğunu gördüm” diye yazdı.
Fatma Benli isimli bir avukat “Nasıl gözü dönmüş aşağılık bir zihniyet Borsa’nın tepesine sniper yerleştirip halka ateş eder? Borsa önündeki ölü ve yaralılarımız da hedef” şeklinde tweet atmıştı.
Bir başka tanık şunu anlatıyor: 15 Temmuz günü Acıbadem Telekom’a bakan binalardan birinde bir daireye Özel Harekât polisleri geliyor. “Akşam burada bir operasyon olacak, daireyi boşaltın” diyerek ev ahalisini gönderiyor. O gece o bina önünde 6 kişi vurularak şehit ediliyor. Bu bilginin kaynağı, bizzat orada şehit olanlardan birinin yakını.
16 Temmuz saat 14.51’de gözünden vurulmuş bir vatandaşın fotoğrafını paylaşan ‘mctellioglu’ “Acıbadem’de gözünün üstünden sniper ile vurulan Emin Ekşioğlu” diye yazmıştı.
O gece hayatını kaybeden gençlerden Mahir Ayabak’ın annesi, Ülke TV mikrofonlarına şunları söylemişti:
“Hainler orada pusuda yatıyorlarmış. Siyah bir transit, keskin nişancılar varmış içinde. Halkın üzerine ateş açıyorlar ve maalesef sırtından girip oğlumun kalbini parçalayarak… Oğlum orda şahadet şerbetini içiyor.”
Köprüden bir başka görgü şahidi 15 Temmuz sonrası canlı yayında heyecanlı bir şekilde şunları anlatıyordu:
“Köprüde askerlerin olduğu taraf değil de diğer taraftan, yani köprüden Anadolu yakasına geçiş tarafından, polis insanların üzerine ateş açtı. Bak, polis insanlara ateş etmediyse şerefsizim. Açsınlar, kameralara baksınlar ya! Mini Cooper’lı iki tane şerefsiz, baktı böyle, ateş etti takır takır!”
EROL OLÇOK CİNAYETİ
15 Temmuz akşamı köprüde oğluyla birlikte şehit edilen Erol Olçok’un eşi Nihal Olçok, 11 Temmuz 2017’de Teke Tek programında Fatih Altaylı’nın sorularını cevaplarken şunları diyor:
“Eşimi ve oğlumu sniper vurdu, O kurşun öyle kurşun değildi biliyorsunuz. Deldi geçti, değil, yardı geçti. Erol Bey vuruluyor, Abdullah o gece sussa, ‘Baba’ diye bağırmasa vurulmayacak”
Daha ilginç bir şey daha diyor:
“Biliyor musunuz ben Emir ve Şamil’e (diğer oğulları), ‘Babanızı ve abinizi vuran kişiler vuruldu’ dedim. Tek nedeni vardı. İntikam hisleri olmasın diye… Ama sabah 06.30-07.00 gibi haber geldi ki gerçekten vurulmuşlar.”
Sniper’lara ait şüpheleri artıran bir başka argüman her ikisinin de sırtından vurulmasıydı. Erol Olçok, askerleri iknaya doğru ilerlerken, askerler tarafından arkadan vurulması imkansızdı.
Karar gazetesi bu cinayetlerle ilgili daha sonra sitesinden kaldırdığı şu haberi yayınladı:
Haber, resmi tezi yalanlıyordu. 6 Ağustos’ta yayınlanan bu haber derhal siteden kaldırıldı ve 7 Ağustos’ta Karar gazetesi kendini kurtarmak için “sırtından vurmayı”ı gizleyerek manşet yaptı.
O gecenin sabahı Erol Olçok’un karısını telefonla kim aradı?
Olçok’ların katillerinin infaz edildiğini kim söyledi?
Katiller nasıl ve neye göre tespit edildi? İsimleri ne? Ve bu infaz nasıl yapıldı?
Peki o gece köprüde yaşananların aydınlanması için tüm mobese kameraları incelendi mi? Metrobüslerin arıza, kaza gibi durumlar ve duraklardaki yığılmalar “Metrobüs Komuta Merkezi”nden takip edilip anında müdahale ediliyor. Peki 15 Temmuz ile ilgili Metrobüs İzleme Merkezi’ndeki kayıtlar incelendi mi? Tabi ki hayır.
BİR BAŞKA İTİRAF SARAY TROLÜNDEN
AKP’nin “kanaat önderi” isimlerden Fatih Tezcan geçenlerde önemli bir şey söyledi: “… Beri taraftan da silahlı bir şekilde… ağzımla söylüyorum. 15 Temmuz’da Emniyet’e gelip kurtaran İHH’nın bazı isimleri idi. İlk inenler Bülent Yıldırım ve yanındakilerdi.”
Bu sözlerin tercümesi şu: Silahlı başka gruplar da vardı.
O gecenin görüntülerinde yer alan silahlı karanlık şahıslar kimdi ve nereden organize edildiler?
KALABALIĞI PROVOKE EDENLER…
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz “Vesayet Savaşları” adlı yeni çıkan kitabında yaşadığı kritik bir olayı anlatıyor:
“Sokağın köşesindeki meydanda yoğun bir kalabalık ve askerler gördüm. ‘Eyvah’ dedim içimden. Çatışmayı önlemem ve askeri kışlaya geri göndermem gerektiği hissiyle kendimi sokağa bıraktım. Meydandaki kalabalık 300-400 kişi, dar sokaktaki askerler 40 kadardı. Sivil ve asker karşı karşıyaydı. Kendimi emekli general olarak tanıttım. Darbeye karşı bir kişilik olduğumu vurguladım. Askerlere döndüm. Komutanlarını sordum. Arkadaydı. Geldi. Yasadışı bir iş yaptıklarını, derhal kışlalarına dönmeleri gerektiğini söyledim. Bir yandan sivillerle, diğer yandan binbaşıyla konuşuyordum. Kalabalık içinden iki kişiyi zapt etmek sorunu yaşadık. Sonradan, bunlardan birinin sivillere ‘Asker ateş açacak!’, askere yaklaşıp ‘Ateş açın!’ dediğini öğrendim.”
‘SİVİLLERİ SARAY’A BAĞLI SADAT MİLİSLERİ VURDU’
Pentagon’da Türkiye, İran ve Irak konularında danışmanlık yapmış olan ve Middle East Quarterly (Ortadoğu Bülteni) dergisinin editörlüğünü yapan ABD’li Michael Rubin “Türk Ordusunu Kontrol Etmenin Hesaplaşması” başlıklı yazısında önemli şeyler diyor:
“SADAT’ın başındaki ve Erdoğan’ın ordu danışmanı olarak atadığı Adnan Tanrıverdi 1997 darbesinin ardından İslamcı bağları nedeniyle ordudan tasfiye edildi ve görünen o ki son 20 yıldır bunun intikamı üzerine yoğunlaşmış. SADAT’ın binlerce emekli ordu mensubu ve İslamcı personeli bulunmakta. Yakında kendilerini resmi olarak NATO’nun en güçlü ikinci ordusunun içinde bulabilirler.
Tanıklıklara göre SADAT, başarısız 15 Temmuz darbe girişimi akşamında, birçok insanın ölümünün de arkasında.”
Bu videodaki kişi kim, tabi ki savcılık araştırmadı!
Erdoğan’a suikast davası sanıklarından Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görev yapan Üsteğmen Mehmet Demir’in mahkemede söyledikleri de aynı odakları işaret ediyor: “Bizden önce bir grup Marmaris’e gelmiş ve ölümler onların girdiği çatışmada olmuştur. Bizden önce gelenler Türk Silahlı Kuvvetleri personeli değildir. Paramiliter gruplar olduğuna inanıyorum. Biz çatışmaya girmemeye büyük özen gösterdik… Olaydan sonra toplanan 772 boş kovandan 192’si bize aittir. Ortalama kişi başı 10 mermi atılmadı. Üzerimizde 6 şarjör olan bizler ancak birisini kullanmıştır… 03.20’den önce farklı gruplar gelip çatışma çıkartmışlardır. İlk ateşi de polisler açmıştır. Şehit polisin göğsündeki ateş timin atışıyla olmaz. Timin atışının ters istikametindedir.”
‘Biri de çıkıp iyi ki varsın Eren demiyor’ dediğinde sesini duyan olmamıştı. Varlığını birilerine duyurmak için kendi içinde sessiz çığlıklar atmıştı da kimsenin umuru olmamıştı. Çünkü yaşıyordu. Yaşarken onun bu sessiz çığlığına kimse cevap vermedi ve O’na ‘iyi ki varsın Eren’ diyen olmadı.
Bu nekrofili ülkede ancak ölünce insanların dikkatini çekti. Çünkü ölüleri daha çok seviyordu bu ülke. Ölüm üzerine kurulmuş bir düzeneği vardı. Öldüğünü duyanlar ardı ardına ‘iyi ki varsın Eren’ demeye başlamışlardı. Binlerce, on binlerce, yüz binlerce ‘iyi ki varsın Eren’ mesajı gelmişti ama artık Eren yoktu. Erenin gencecik bedeni de tıpkı önceki on binler gibi ölümden saltanat devşirenlere kurban edilmişti.
Develer, çöl dikeni yemeyi çok severler. Bir ayakkabıyı delecek kadar büyük olan bu dikenleri yiyince develerin damakları kanar. Tuzlu kanın tadı diken ile karışınca devenin çok hoşuna giden bir tat ortaya çıkar. Deve ağzına gelen tadı kandan değil dikenden bilir. Yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanını yemeye doyamaz.
Deve için öyle dayanılmaz bir lezzete dönüşür ki, sonunda diken yiye yiye kan kaybından ölür. Araplar, devenin diken yemesine ha-re-se yani kendi kanında boğulmak derler. İhtiras kelimesi de buradan gelir.
Kendi kanının tadında sarhoş olmuş bu ülkeyi ne kadar da güzel anlatıyor öyle değil mi? Kan aktıkça hamaseti büyüten, hamaseti büyüttükçe kan isteyen ve o kanın tadıyla sarhoş olan bir ülke.
15 yaşında gencecik bir çocuk toprağa düşmüş, insanlar terörü temelden sorgulamak yerine ölümü güzellemeyi tercih ediyor, çocuğun nasıl da güzel öldüğünü konuşuyorlar. AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan annesini arıyor, ölmekle cennette nasıl güzel bir parsel aldığını anlatıyor. Koca koca insanlar Eren’in ölümünü Çanakkale’de, İstiklal Savaşında ölen 15’lilere benzetiyor, gerine gerine bu ülkede daha çok Eren’lerin olduğundan dem vuruyor. Siyasetçiler, politikacılar, statlar, sosyal medya nasıl da güzel öldün tadında paylaşımlar yapıyorlar.
İşte tam da ‘kanın tadıyla sarhoş olma’ bu olsa gerek.
Kimse teröristler Maçka’ya kadar nasıl ulaştı, o çocuğun operasyonda ne işi vardı diye sormuyor. Ama asıl olarak da her gün evlat yiyen bu terör niye var diye temelden sorgulamıyor.
Hatırlayın –hatta hiç unutmayın- 400’ü verin bu iş sulh içinde çözülsün demişti ama alamamıştı 7 Haziran 2015’de. Seçimlerinden sonra Saray’ın gazeteleri ne yapalım ‘millet kaosu seçti’ demiş bundan sonra ne olacağını açık açık söylemişlerdi.
Madem öyle deyip masaya tekmeyi vurmuştu Saray. O tarihten sonra binlerce asker, polis, sivil AKP 1 Kasım’a ulaşabilsin diye toprağa düştü. Bu sayede 1 Kasım seçimlerinden zaferle çıkmıştı. Terör işe yaramıştı. Can derdine düşen, devleti tehlikede gören halk mevcut hükümetin etrafında yeniden birleşmişti. Madem terör işe yarıyordu o halde devam etsindi. PKK denen muktedirlerin maşası örgüt, tam istenen şekilde davranmaktan geri durmuyordu. Yıllar geçiyor, bölge değişiyor, stratejiler, ittifaklar değişiyor ama PKK tarzını ve politikasını hiç değiştirmiyordu. Çünkü onun tek bir görevi vardı o da Türk siyasetini dizayn etmekti.
Türkiye dikeni çiğniyor, dikeni çiğnedikçe bunun lezzetinden sarhoş oluyor. Şehitler ölmez vatan bölünmez diye diye kendi kanını içiyor. ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ ise bütün detaylar, bütün sorgulamalar, bütün sorular, bütün niçinler bir tarafa bırakılır. Televizyonlar, haber bültenleri, filmler, diziler ölmeyi, kanı, şiddeti kutsar, ölümün güzelliği üzerine destanlar yazılır. ‘Eren nasıl güzel öldü ama. Bu ülkede Erenler bitmez, 15’lik delikanlılar bitmez’
Ama bu destanı yazanları binlerce korumayla gezerler, çocukları, evlatları, kendileri ölümün ulaşamayacağı(!) kaleler içinde emin bir şekilde yaşarlar.
Ama unutmasınlar ki sıvasız evde oturanların çocuklarından akıyor olsa da o kan bu toplumun kanı. Ha-re-se ülkeyi öldürür.
“Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış.”
İpe sapa gelmez konularda aklı başında insanların içinden çıkamadığı tartışmalar için kullanılır.
***
Bir de “Şuyuu vukuundan beter” diye bir lafı var.
O da şu: Bir konuda söylenti çıkması gerçekleşmesinden beterdir.
***
Fethullah Gülen’in son sohbeti internette yayımlandı.
Gülen özetle, “Sarsıcı suikastler olabilir, bunu Cemaat’e yükleyebilirler” dedi.
Zaten 34 dakikalık videonun adı da o: Son şeytanî senaryo.
***
34 dakika seyretmeye lüzum yok.
Dolaşıma giren iki dakikalık bölümde, “Ayağa düşmüş şekilde konuşulan şeyleri konuşuyorum” diye anlatıyor.
O iki dakikayı seyreden Türkçe bilen herkes de aynı şeyi anlar:
“Suikastlerle kargaşa çıkarılıp kandıramadıklarını bununla kandırıp kamuoyunu lehe çevirme” senaryosu.
***
Tespit edebildiğim dört haber sitesi, OdaTV, Sputnik Türkiye, ABCGazete ve Sol Haber Portalı haberi şu başlıkla verdi, “Gülen: Çok önemli bazı kimseleri öldürmemiz lazım.”
***
Gazetecilikte çok şey gördüm:
Yalan habercilik gördüm.
Kurgu habercilik gördüm.
İftira bültenleri gördüm.
Tetikçilik gördüm.
Hayal mahsulü habercilik gördüm.
Yasak, kural, ahlak tanımaz örnekler gördüm.
Parayla satılan gazetecilik gördüm.
Gazeteci kimliğiyle gazetecilik dışında her şeyi yapanı gördüm.
Neler neler…
Lakin buna ilk defa tanık oluyorum.
Gazetecilikte bir yaşıma daha girdim.
Zira bu, tek başına yalan habercilik değil.
Bu…
Alenen, kasten, bilinçli, kötü niyetli ve maksatlı olarak yapılan bir çarpıtma!
Gerçeği ifade etmediği gün gibi ortada olduğu halde göstere göstere yapılan operasyonel bir iş.
Nutkum tutuldu.
***
28 Şubat döneminin meşhur Andıç olayı var.
Terör örgütü liderliğinden tutuklu Şemdin Sakık’ın bir ifadesi Genelkurmay tarafından basına sızdırılır.
Hürriyet, Sabah, Kanal D filan, bodoslama dalar bu habere.
Sakık’ın ifadesine göre, Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar gibi tanınmış gazeteciler, Mahir Kaynak, Akın Birdal gibi gözönündeki isimler “PKK’dan para almışlardır.”
Yalandır bu. Uydurmadır. Dönemin kudretli generali Çevik Bir’in operasyonudur.
İki sene sonra Nazlı Ilıcak, “andıç” adı verilen Genelkurmay belgesini ortaya çıkardı.
Belgeye göre, olay “psikolojik savaş” gereği Genelkurmay’da planlanan bir tezgahtır.
O gün bu haberi verip en yakın dostlarını hedef haline getiren, Akın Birdal’ın ofisinde kurşunlanmasına yol açan gazeteciler ağır kusurludur elbette.
Kim onlar, Ertuğrul Özkök (Hürriyet), Zafer Mutlu (Sabah), Uğur Dündar (Kanal D), vesaire.
Bahaneleri şu tabi: Ne yapalım, Asker servis etti, biz de önüne arkasına bakmadan yayımladık. Eşeklik ettik, özür dileriz.
***
Lakin burada Andıç’ı aşan bir durum var:
Artık Türkiye’de…
Sadece Saray medyası değil…
Kendine Atatürkçü, sol, demokrat görüntü veren medya organları da…
Açık ifadeleri çarpıtıp, öyle başlığa çekiyorlar.
Sonra Devlet, mahkemeden o açıklamanın yayımlandığı internet sitelerini engelleme kararı aldırıyor.
Bunlar da ikinci başlığı şöyle atıyor: “Gülen’in suikast talimatı videosuna erişim engeli.”
Kim ne sonuç çıkarır bilemem.
Kısa analizim şu:
Andıç’ta, devlet çarpıtmış, gazeteci yayımlamış, linç gerçekleşmişti.
Burada ise, gazeteci çarpıtıyor, devlet gereğini yapıyor, linç tamamlanıyor.
***
Sadece bu mu.
Eş zamanlı ikinci korkunç örnek: Enis Berberoğlu.
Saray medyası, iki haftadır manşetlerden tutuklu CHP’li vekilin partisini şöyle tehdit ettiğini yazıyor: “Beni buradan çıkartın, çıkartmazsanız konuşurum.”
Enis Berberoğlu “suçlu değilim ki itirafçı olayım” diye açıklama yapıyor, duyan, duyuran yok.
Yıllarca çalıştığı genel yayın yönetmenliğine kadar yükseldiği Hürriyet dahi birinci sayfasından vermiyor bunu.
Ama AKP’li Cumhurbaşkanı kürsüde kullanıyor bunu, kırk tane kanal canlı veriyor, gazeteler de ilk sayfalarında basıyor: “Eğer yakında, bu içeride olan zat ile alakalı Kılıçdaroğlu’nun bağlantısı çıkarsa şaşmayın ha! İçeriden değişik haberler alıyorum. ‘Buradan çıktım, çıktım, çıkmadığım takdirde açıklamalarda bulunacağım’ diyor içerideki zat.”