Rusya lideri Putin dün bir açıklama yaparak yeni nesil hipersonik bir balistik füze yaptıklarını ve toplam 200 ton ağırlığında onlarca nükleer başlık taşıyabilecek, anti-füze sistemlerince fark edilemeyen 15 bin km. çoklu menzilli bir silah yaptıklarını açıkladı. Füze önce uzaya çıkıyor, oradan çoklu hedeflerine füze fırlatıyor. Türkiye’nin kendi “yerli ve milli” imalatı olan Cirit füzesinin menzili 1,5 ila 8 km. arasında değişiyor. 1960’ların füze teknolojisinin bile gerisinde olan Cirit füzesine lazerli güdüm aparatı takarak adını Lazer Güdümlü Füze koyuyorlar ki algıyı parlatsınlar.
Yeni bir Soğuk Savaş başlarken, Türkiye’nin tüm komşularıyla başı dertte. Suriye’de bir bölgeyi işgale girişen Erdoğan, kendisini iç kamuoyuna başkomutan olarak takdim etme peşinde ülkeyi maceradan maceraya atarken, 15 Temmuz sonrasında iyice belirginleşen Rusya’ya yaklaşma tercihi, giderek daha tehlikeli bir bilinmeze yaklaştırıyor memleketi. Garibanların oğulları yabancı topraklarda amacı belirsiz, sebebi şaibelerle dolu bir savaşta düşerken, TMBB’de milletvekilleri implant diş adedini arttıran yasal düzenlemeyle meşguller. Dün, sabah saatlerinde sosyal medyaya düşen Afrin’de askerlerimize saldırı haberinin ardından, bütün gün ölü ve yaralı sayısı verilmemesi üzerine derin kaygılarla kaleme almaktayım bu satıları. Ölen askerlerimizin şehit olmaları, onları sevdiklerine geri getirmiyor. Hayatını kaybeden bu askerlerin yaşamlarına mal olan siyasi kararların arkasında yatan güvenlik gerekliliklerini sorgulamak lazım kanısındayım. Dahası, bu tehlikeli yolun yol olmadığının memlekette okuyan yazan insanlar tarafından ivedilikle kavranması gerektiğini düşünüyorum.
BİR DAHA UYARIYORUM
Şu ana dek defalarca uyardım, yine uyarıyorum: Türkiye, dış ve güvenlik politikalarındaki savrulmalar, ülkenin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı önünde ciddi bir risk oluşturuyor. Dahası, bu savruk politikaların sonunda, 2019’da harcamalar dengesi ve bütçesi tümüyle perişan olmuş bir ülke enkazı kalacak. Bunun sonunda, Venezüella gibi ekonomik cehenneme dönen ülkede, ekonomik çöküntüden kalan küller kalacak geriye. Rusya ise, bir NATO ülkesini ittifaktan kopartarak, Avrasyacılık stratejik yaklaşımındaki en önemli kazanımını elde edecek. Yüz yıllardır Türkiye coğrafyasında fiziki olarak bulunmak isteyen Ruslar, gerek S-400’lerle, gerek 15 Temmuz sonrası iktidara ortak olan derin müttefikleriyle, gerekse de Türkiye’de nükleer ihaleleri, doğal gaz bağımlılığı ve Suriye kara deliği üzerinden giderek Ankara’daki rejimi ellerine geçiriyorlar. Zayıf bir konumda ülke. Siyasilerin bulaştıkları yolsuzluklar, politik ihtiraslar, küçük hesaplar, halkın vurdumduymazlığı ve kamplaşmışlık hali üst üste geliyor.
Devamlı yalpalayan, giderek iç bütünlüğünü ve anayasal yönetim mimarisini kaybeden Türkiye müesses düzeni, tek adam ve “nehrin debisi” etkileriyle tükeniyor. ABD düşman, AB düşman, Batı düşman. Yeni ortaklar Suriye’deki cihatçı ÖSO, Rusya, İran, Afrika ülkeleri. Kendi silahını yapamayan, askeri araçları, tankları, uçakları başka ülkelerden satın alınan ve yine başka ülkelerden alınan petrolle çalışan, kışın tükettiği, fabrikalarında enerji kaynağı olarak kullandığı doğan gazını Rusya ile olan bağımlılık ilişkisi neticesinde elde eden Türkiye, Ortadoğu’da sanal fetih peşinde. Savaş propagandası kolayca benimsenmiş vaziyette, Suriye’de “ele geçirilen” tepeler, dağlar, köyler, “imha edilen” veya “telef olan” teröristler retoriği üzerinden, içeride kalantorlara getirilen vergi afları, yapılan yazlık saraylar ve onun için yok edilen on binlerce ağaç haberleri arasında, hapishanelerden yükselen bebek çığlıkları… Acıların bu denli üst üste yığıldığı bir toplumsal manzara hatırlayanınız var mı?
TAMAM TOPLUM İLGİLENMİYOR DA…
Toplumun ilgilendiği yok bu korkunç tabloyla. Ne anlamsız ve hayati risklerle dolu dış politika tercihleri, ne maceraperest ve iyi hesaplanmadan girişilen bir savaş, ne de Türk demokrasisini geçtik, Türk devletini bile çürüten, lime-lime eden çapsızlıkta bir yönetim ve rejimi umurunda insanların. Oysa bu konular tüm ideolojik tercihlerden bağımsız olarak, çok ama çok önemli. Sakin sularda akılcı olarak hareket eden bir dış politika gibi, Türkiye’nin güvenliğini birincil olarak gözeten, dengeli ve sağlam bir güvenlik politikası en temel ortak çıkarımız değil mi? Bunu adeta düşük profilli ve formel başbakan Binali Yıldırım’ın kumarbaz oğlu gibi, kumar masasına yatıran politikacılar, siyasi karar alıcılar, “reis” denen diktatörler ne zaman sansasyonel bir magazinsel haber olan “başbakanın kumarbaz oğlu” kadar dikkat çekecek? Savaşın aldığı canlara karşın, sormayacak mı kimse bu savaşın açıklanan resmi söylem gerekçelerindeki tutarsızlıkları? Herkesin kendi küçük ve kısa vadeli avantalarına odaklandığı bir toplumun yönetim biçimi ya da dış politikası, veyahut da ekonomisi batarsa şaşıracak mıyız? Oysa çöküntü öncesinin çatırdamalarını duyanlar duyuyor. Çocuklarının geleceğini düşünmeyen ve tüm uyarıları görmezden gelen toplum, esasında hak ettiği rejimce, hak ettiği şekilde yönetiliyor.
On binlerce kilometre menzilli kıtalararası balistik füze yapan ve onlarca nükleer başlığı çoklu hedeflere uzaydan gönderebilen Rusya’nın maksimum sekiz kilometre menzilli yerli füze üretebilen stratejik ortağı Türkiye, Suriye’de Ortadoğu batağına boğazına kadar batmış, gözü olan ama görmeyen, kulağı olan ama duymayan kitleler kendilerine sunulan sanal fetihlere ve süper güç (!) Türkiye retoriğine inanıyor, inanmayı seçiyor. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi, hayalleri uslarından çok daha geniş olan siyasi karar alıcıların küçük çıkarlarının karanlığında kaybolan bir ülke görüyorum. Uzaktan izliyor, toplu bir illüzyonun uyanmak bilmeyen mağdurlarının esasında uyanmış ama uyuyormuş gibi yapan danışıklı seyirciler olduğuna dair şüphelerim artıyor giderek. Bu kadar saf veya sığ idrakli olabileceğine ihtimal vermek istemiyorum Türkiye entelijensiyasının. Ya da bu kadar satılık olduklarına, her şeye karşın.
Daha nasıl anlatsam diye, her yazıda ayrı bir pencereden, ayrı argümanlarla, farklı olay ve olguları yorumlamaya çalışıyor, insanların eninde sonunda rasyonel olanı seçeceklerine, aklın yolunda buluşacaklarına, ahlakın erdemine sığınacaklarına inanmak istiyorum. Ama diğer taraftan şehit cenazelerini ve atılan nutuklar, AKP toplantılarında “reis bizi Afrin’e götür” diye yırtınan kalabalıklar kulaklarımı tırmalıyor. Ege’de veya Meriç’te boğulan ailelerin dramına hapishane duvarlarında yankılanan soluk benizli bebeklerin çığlıkları ekleniyor. Silivri’deki ve diğer cezaevlerindeki Ahmet ve Mehmet Altan’lar, Nazlı Ilıcak’lar, Şahin Alpay’lar, Mümtaz’er Türköne’ler, Osman Kavala’lar, Ahmet Şık’lar, Selahattin Demirtaş’lar ve tüm Kürt milletvekilleri aklımda, bu yaşanan büyük akıl tutulmasının ahlaklıyım diye geçinen insanları nasıl olup da utandırmadığına şaşırıyorum.
İKİNCİ SOĞUK SAVAŞIN KÜÇÜK OYUNCUSU
15 Temmuz Türkiye tarihine bir dönemeç olarak geçecek. Bu yaşanan bir fetret devridir. Aklın, hukukun, basiretin, sağ duyunun, hoşgörünün, ahlakın ortadan kalktığı yerde, ortadan kaldırılan anayasa ve onun düzenine insanların sahip çıkmamasına mı şaşalım? Yoksa Yeni başlayan İkinci Soğuk Savaş’ın küçük oyuncusu Türkiye’nin bahtsız kaderine mi?
Zayıf bir ülke Türkiye! Çok güçlü olduğuna inandırılan, şiddete koşullandırılan, güce şartlandırılan – güçsüzlüğünün farkında olmadan – bir toplumda, başka neler söylemek lazım gözleri açılsın diye? Ne olması lazım insanların silkinerek kendilerine gelmeleri için? Yoksa kendi düşen ağlamaz diyerek çıkmalı mı işin içinden? Tıpkı aklını kaçıran ve kendisine zarar vermeye yeltenen bir psikiyatri hastasının intiharına zorla engel olmaya çalışmak gibi, umutsuz ve görüldüğü kadarıyla beyhude bir gayret içinde, çırpınıp duran bir avuç yazar-çizer düşünen ve hisseden, düşündüklerini ve hissettiklerini yazan insan var geriye kalan. Sayıları içeridekilerden az. Giderek de azalmaktalar. Ve buna oranla giderek artmakta çılgınlık hali. Dünyaya karşı tek başına kahramanca direnen Türkler türünden eski bir Cüneyt Arkın filmi yaşananlar. 10 binlerce kilometre menzilli Rus füzesi – olsun varsın. Ruslar nasıl olsa hava sahasını Türk ordusuna açtılar, değil mi? Motorsuz Altay tankı, pervaneli pırpır uçak, “babayiğitlerin” sanayi kaportalı yerli arabası, yüzde altmış bilmem kaçı yerli Heybeliada firkateyni, milli piyade tüfeği… Ha bir de menzili maksimum sekiz kilometreye kadar çıkabilen lazer güdümlü Cirit füzesi. Üçüncü sınıf Ortadoğu rejimi, bol-bol milliyetçilik sosu ve bir tutam da dini belagat attık mı, işte hazır-lop yutulmaya hazır üçüncü sınıf Adana kebap lokantası.
İşte yeni Soğuk Savaş başlarken Türkiye burada. Son söz: Satranç zar atarak oynanmaz arkadaş! Bunu da yaşayarak öğrenmek varmış bahtınızda.
[Mehmet Efe Çaman] 3.3.2018 [TR724]
Yunanlı askerin telefonunda ByLock çıktı! [Levent Kenez]
Tam ‘kör istedi bir göz, Allah verdi iki göz’ misali.
Nasıl olur hala bir tek Yunanlı pazarlık için tutuklanmadı derken bizim komşu kendi ayakları ile geldi, girdi kafese.
“Yunan askerleri gözaltına alındı” haberlerinden sonra tutuklanacaklarını tahmin etmek zor değildi. Ve nitekim tutuklandılar.
Her iki ülkenin, sınırın her iki yakasını avucunun içi gibi bildiğini düşünürsek ve her iki tarafın da mebzul miktarda sivil devşirmesinin olduğunu da hesaba katarsak, iki Yunan askerinin hem üniformalı hem elinde tüfeklerle casusluk için gelme ihtimalleri son derece düşük. Hele bu çağdaki teknolojik imkanları hesaba katarsak. Ama prosedür gereği ülkeye yasa dışı giriş, casusluk ve askeri bölgeye izinsiz giriş yapma ile suçlanmaları normal. Yunanistan’daki TSK mensupları olmasa kısa sürede çözülebilecek bir sorun bir krize doğru gidebilir.
TECRÜBELERİME DAYANARAK SÖYLÜYORUM
Acizane bir Meriç nehri macerası ve çok daha önemlisi 54. Mekanize Piyade Bölüğü çavuşluğu gibi engin askeri tecrübeler ışığında bir bölge uzmanı olarak konuşursam cep telefonları olduğu halde yolunu kaybedip bizim tarafa geçmeyi nasıl becerdiler büyük başarı! Bir diğer başarı da bizimkilerin yakalayabilmiş olması. Ama Kuzey Kore tarafına geçen Güney Kore askerinden şu an için çok daha talihsiz bir durumdalar. Hani sanki bir kurgu var da bunlar ya bilerek ya da parayla bizim tarafa geçmiş olabilir bile diyor insan.
Ha dünyadaki rehine avcısı imajını düzeltmek için teslim edebilir mi? Her şey olabilir. Ama Yunanlıların ‘prosedürlerin tamamlanmasını bekliyoruz’ tarzı naif açıklamalarını ve ‘Pazartesi günü tutukluluğa itiraz edeceğiz’ laflarını tebessümle okumak bile hüzün veriyor.
Şu an görünen, “Ver bizim askerleri, al kendi askerlerini” şeklinde bir pazarlık olacak gibi. Mealen: Sen bu ülkede darbe(!) yapmış askerleri iade etmezsen burada casusluk yapan askerlerini da biraz zor alırsın! Belki meydanlarda ya da muhtarlara bu şekilde böğürebilir. Yunanlılar takasa mecbur edilebilir. Yunanistan küçük bir ülke ve medyası en az bizim kadar sansasyonu seviyor. Türk askerleri için bizim çocuklar neden rehin kalsın noktasına gelirse şaşırmamak lazım.
TÜRKİYE TARAFI İSTEDİĞİ KOZU BULDU
Mütekabiliyet ilkesi gereği Erdoğan rejiminin haklı olduğunu düşünenler çıkabilir. Neticede nasıl Yunan hükümeti Türkiye’nin talebini mahkemeler bağımsız karar veriyor şeklinde değerlendirdiyse, buradaki rejim de bağımsız(!) mahkemeler bu şekilde karar verdi cevabını verecek. Türkiye, “İki ülke oturalım, eldeki askerlerin değiş tokuşunu yapalım” tarzı bir diplomasi yürüteceğinin sinyallerini veriyor.
Yunanistan’a giden askerler gönüllü gitti ve sığınma talebinde bulundular, Türkiye’ye dönmek istemiyorlar. Yunan askerleri ise yanlışlıkla geldiklerini söylüyor ve bir an önce geri dönmek istiyorlar.
TSK personeli mahkemede eğer Türkiye’ye dönerlerse kendilerine kötü muamele ve işkence yapılacağını ifade etmişlerdi. Ve iddialarına delil olarak da devletin ajansının servis ettiği, darbeden hemen sonra başta Akın Öztürk olmak üzere generallerin ağızlarının burunlarının dağıldığı, feci bir şekilde dayak yedikleri görüntüleri sunmuşlardı. Hiçbir tereddüde yer bırakmayan işkence görüntülerini hatırlarsınız. O görüntüleri gören kenarından medeniyet geçmiş, biraz hukuk fakültesine uğramış yeryüzündeki herhangi bir mahkeme iadelerine karar veremezdi. Şimdi rejim eline bir koz geçirdi bakalım neler yaşanacak?
YANDAŞ MEDYADA EFSANELERİ OKURUZ
Yunanlı askerlerin casusluk hikayeleri ve cep telefonlarından çıkan materyallerle ilgili epey rejim propagandası duyabiliriz. Elindeki Amerikalı papazı önce misyoner sonra “Fetö’cü” sonra ajan sonra PKK’lı ve en nihayetinde YPG’li yapan rejimin elindeki Yunan askerlerini birer Bond yapmakta hatta “Fetö’cüleri” kaçırmak için gelmişler şeklinde sunmakta zorlanacağını düşünmek aptallık olur.
Kıbrıs Harekatı sonrası Yunanistan ile yaşanan krizlerin şimdiye kadar ABD’nin istediği sınırlar içerisinde kaldığını biliyoruz. 90’ların favori gerginliği 12 mil atışması tozlu raflarda. Kardak krizini hatırlayın tırmanan gerginlik ABD’nin baskısıyla kademeli olarak aşağıya çekilmişti. Normal zamanda devletler hukukunda Apo’nun Yunan Büyükelçiliği’nde saklanması ve oradan alınması bir nevi casus belli yani savaş nedeni olabilecekken Apo’nun ülkeye getirilmesinden sonra Yunan tarafı ile gerginlik devam etmemişti. Ancak bu krizde ABD’den ziyade AB’nin daha etkili olacağını varsaymak sürpriz olmaz. Bizimkilerin rehine ticaretinde AB daha fazla sonuç alıyor. Fransa, İtalya ve Almanya bu konuda epey tecrübe kazandı.
ÇİPRAS’A BURADAN TAVSİYEM
Benim Çipras’a acizane tavsiyem herkesin söylediği gibi Merkel’e gitmesi değil İran devlet başkanı Ruhani’ye gitmesidir. 15 Eylül 2015 tarihinde Türkiye sınırını yanlışlıkla geçen 3 İran askeri Türk askerler tarafından yakalanmıştı. İranlı askerler hemen bir gün sonra, bakın tekrar ediyorum, hemen ertesi gün herhangi bir adli süreç ve kriz yaşanmadan İran’a iade edilmişti.
Bizimkilerin âşık olduğu ikinci vatanları İran 1999 yılında sınırı yanlışlıkla geçen 2 Türk askerini gözaltına almış ve bizimkiler gibi acele etmeyip 3 hafta sonra teslim etmişti.
2004 yılında sınırda gözetleme kulesi yapımı için çalışan 25 asker sürpriz bir şekilde İran tarafından gözaltına alınmış ve nedense bu kez hemen serbest bırakılmıştı.
Herkes Türkiye’den kaçmaya çalışırken Türkiye’ye gelen bahtsız Yunan bedevilerinin bakalım başına ne gelecek?
[Levent Kenez] 3.3.2018 [TR724]
Nasıl olur hala bir tek Yunanlı pazarlık için tutuklanmadı derken bizim komşu kendi ayakları ile geldi, girdi kafese.
“Yunan askerleri gözaltına alındı” haberlerinden sonra tutuklanacaklarını tahmin etmek zor değildi. Ve nitekim tutuklandılar.
Her iki ülkenin, sınırın her iki yakasını avucunun içi gibi bildiğini düşünürsek ve her iki tarafın da mebzul miktarda sivil devşirmesinin olduğunu da hesaba katarsak, iki Yunan askerinin hem üniformalı hem elinde tüfeklerle casusluk için gelme ihtimalleri son derece düşük. Hele bu çağdaki teknolojik imkanları hesaba katarsak. Ama prosedür gereği ülkeye yasa dışı giriş, casusluk ve askeri bölgeye izinsiz giriş yapma ile suçlanmaları normal. Yunanistan’daki TSK mensupları olmasa kısa sürede çözülebilecek bir sorun bir krize doğru gidebilir.
TECRÜBELERİME DAYANARAK SÖYLÜYORUM
Acizane bir Meriç nehri macerası ve çok daha önemlisi 54. Mekanize Piyade Bölüğü çavuşluğu gibi engin askeri tecrübeler ışığında bir bölge uzmanı olarak konuşursam cep telefonları olduğu halde yolunu kaybedip bizim tarafa geçmeyi nasıl becerdiler büyük başarı! Bir diğer başarı da bizimkilerin yakalayabilmiş olması. Ama Kuzey Kore tarafına geçen Güney Kore askerinden şu an için çok daha talihsiz bir durumdalar. Hani sanki bir kurgu var da bunlar ya bilerek ya da parayla bizim tarafa geçmiş olabilir bile diyor insan.
Ha dünyadaki rehine avcısı imajını düzeltmek için teslim edebilir mi? Her şey olabilir. Ama Yunanlıların ‘prosedürlerin tamamlanmasını bekliyoruz’ tarzı naif açıklamalarını ve ‘Pazartesi günü tutukluluğa itiraz edeceğiz’ laflarını tebessümle okumak bile hüzün veriyor.
Şu an görünen, “Ver bizim askerleri, al kendi askerlerini” şeklinde bir pazarlık olacak gibi. Mealen: Sen bu ülkede darbe(!) yapmış askerleri iade etmezsen burada casusluk yapan askerlerini da biraz zor alırsın! Belki meydanlarda ya da muhtarlara bu şekilde böğürebilir. Yunanlılar takasa mecbur edilebilir. Yunanistan küçük bir ülke ve medyası en az bizim kadar sansasyonu seviyor. Türk askerleri için bizim çocuklar neden rehin kalsın noktasına gelirse şaşırmamak lazım.
TÜRKİYE TARAFI İSTEDİĞİ KOZU BULDU
Mütekabiliyet ilkesi gereği Erdoğan rejiminin haklı olduğunu düşünenler çıkabilir. Neticede nasıl Yunan hükümeti Türkiye’nin talebini mahkemeler bağımsız karar veriyor şeklinde değerlendirdiyse, buradaki rejim de bağımsız(!) mahkemeler bu şekilde karar verdi cevabını verecek. Türkiye, “İki ülke oturalım, eldeki askerlerin değiş tokuşunu yapalım” tarzı bir diplomasi yürüteceğinin sinyallerini veriyor.
Yunanistan’a giden askerler gönüllü gitti ve sığınma talebinde bulundular, Türkiye’ye dönmek istemiyorlar. Yunan askerleri ise yanlışlıkla geldiklerini söylüyor ve bir an önce geri dönmek istiyorlar.
TSK personeli mahkemede eğer Türkiye’ye dönerlerse kendilerine kötü muamele ve işkence yapılacağını ifade etmişlerdi. Ve iddialarına delil olarak da devletin ajansının servis ettiği, darbeden hemen sonra başta Akın Öztürk olmak üzere generallerin ağızlarının burunlarının dağıldığı, feci bir şekilde dayak yedikleri görüntüleri sunmuşlardı. Hiçbir tereddüde yer bırakmayan işkence görüntülerini hatırlarsınız. O görüntüleri gören kenarından medeniyet geçmiş, biraz hukuk fakültesine uğramış yeryüzündeki herhangi bir mahkeme iadelerine karar veremezdi. Şimdi rejim eline bir koz geçirdi bakalım neler yaşanacak?
YANDAŞ MEDYADA EFSANELERİ OKURUZ
Yunanlı askerlerin casusluk hikayeleri ve cep telefonlarından çıkan materyallerle ilgili epey rejim propagandası duyabiliriz. Elindeki Amerikalı papazı önce misyoner sonra “Fetö’cü” sonra ajan sonra PKK’lı ve en nihayetinde YPG’li yapan rejimin elindeki Yunan askerlerini birer Bond yapmakta hatta “Fetö’cüleri” kaçırmak için gelmişler şeklinde sunmakta zorlanacağını düşünmek aptallık olur.
Kıbrıs Harekatı sonrası Yunanistan ile yaşanan krizlerin şimdiye kadar ABD’nin istediği sınırlar içerisinde kaldığını biliyoruz. 90’ların favori gerginliği 12 mil atışması tozlu raflarda. Kardak krizini hatırlayın tırmanan gerginlik ABD’nin baskısıyla kademeli olarak aşağıya çekilmişti. Normal zamanda devletler hukukunda Apo’nun Yunan Büyükelçiliği’nde saklanması ve oradan alınması bir nevi casus belli yani savaş nedeni olabilecekken Apo’nun ülkeye getirilmesinden sonra Yunan tarafı ile gerginlik devam etmemişti. Ancak bu krizde ABD’den ziyade AB’nin daha etkili olacağını varsaymak sürpriz olmaz. Bizimkilerin rehine ticaretinde AB daha fazla sonuç alıyor. Fransa, İtalya ve Almanya bu konuda epey tecrübe kazandı.
ÇİPRAS’A BURADAN TAVSİYEM
Benim Çipras’a acizane tavsiyem herkesin söylediği gibi Merkel’e gitmesi değil İran devlet başkanı Ruhani’ye gitmesidir. 15 Eylül 2015 tarihinde Türkiye sınırını yanlışlıkla geçen 3 İran askeri Türk askerler tarafından yakalanmıştı. İranlı askerler hemen bir gün sonra, bakın tekrar ediyorum, hemen ertesi gün herhangi bir adli süreç ve kriz yaşanmadan İran’a iade edilmişti.
Bizimkilerin âşık olduğu ikinci vatanları İran 1999 yılında sınırı yanlışlıkla geçen 2 Türk askerini gözaltına almış ve bizimkiler gibi acele etmeyip 3 hafta sonra teslim etmişti.
2004 yılında sınırda gözetleme kulesi yapımı için çalışan 25 asker sürpriz bir şekilde İran tarafından gözaltına alınmış ve nedense bu kez hemen serbest bırakılmıştı.
Herkes Türkiye’den kaçmaya çalışırken Türkiye’ye gelen bahtsız Yunan bedevilerinin bakalım başına ne gelecek?
[Levent Kenez] 3.3.2018 [TR724]
Benim Ahmet Altan’ım [Bülent Keneş]
Ben bu yazıyı yazarken sen artık altmış sekizinci yaşına adım atmıştın. Öncelikle doğum günün kutlu olsun. Sana mutluluklar diliyorum. Mahpuslukta doğum günü nasıl kutlanır, nasıl mutlu olunur doğrusu bilmiyorum. Ama senin bu konuda fazlasıyla tecrübeli olduğundan eminim. Benim bilmediğim şeyi muhtemelen sen henüz çocukken, yani baban Çetin Altan’ın mahpusluk yıllarından, öğrenmişsindir nasıl olsa. Şimdi ise aynısını bilfiil bizzat kendin tecrübe ediyorsun. Hem de iki yıl ardı ardına.
Sana sen diyorum çünkü, her ne kadar sen bilmesen de, dostluğumuz çok eskilere dayanıyor. Sen beni tanımazdın. Bense seni tanıyalı çok uzun yıllar oluyor. Yazdıklarına layık olmaya çabalayan her okurunun olduğu gibi… Okuyanının hayatında sağlam bir yer edinen iyi bir yazar olmanın böyle enteresan bir tarafı olduğunu herhalde sen benden daha iyi bilirsin.
Aslında hiçbir zaman karşılıklı oturulup imza atılmamış, adı hiçbir zaman konulmamış aramızdaki o gıyabi anlaşmaya göre sen yazardın, ben okurdum. Her kelimende, her cümlende sadece fikirlerini ve sil baştan yarattığın o dünyaları değil, seni de okurdum. Bu konuda tek olduğum iddiasında değilim. Tanıdıklarından çok fazlasının seni tanıyor olmasına bu sebepten alışıksındır. Üzerlerine türlü karakterler giydirip önümüze serdiğin gizlerini, hislerini, düşüncelerini, korkularını, endişelerini, eril ve dişil hallerini, nefret ve şefkatini yani sana dair her şeyi satır satır kurcalar, seni keşfederdim.
YUMRUĞU SIKILI CEVVALİYETİNE, SONUNU DÜŞÜNMEYEN ŞECAATİNE…
Karakterini, huyunu suyunu, kafanın nasıl çalıştığını, güçlü yanlarını, zayıf yönlerini, zaaflarını, neye sevinip neye üzüleceğini çok iyi bilirdim. Satırlarına kanayan insan yanlarının yaralarını özenle ve şefkatle merhemler, sarıp sarmalardım. Haksızlık karşısındaki sabırsız öfkene, her an kavgaya hazır yumruğu sıkılı cevvaliyetine, sonunu bir lahza olsun düşünmeyen şecaatine, üç kuruş menfaat karşısında eğilip bükülmeyen baba yadigarı o sağlam dirayetine, şımarık güç karşısında eğilmeyen dimdik başına gıpta ederdim. Sadece ben mi? Emin ol en azılı düşmanların bile…
Ben sana hep dosttum ama seninle yakın arkadaş değildik. Sen istersen buna sebep kuşak farkıydı de, bense farklı dünyaların insanlarıydık diyeyim… Kabul etmelisin ki dostluğun için peşinde de koşmadım. Neden koşayım ki, aradığımı zaten bulmuştum. Yazdıkların üzerinden seni sadece dost değil, kendime mürşid de edinmiştim. Yazdığın gerçek ya da kurgu hikayelerinle insan denen bilmeceyi çözmekteki rehberliğin de çok güzeldi ama bana asıl hocalık eden o eşsiz duruşundu. Hani şu bizim karakter çorağı topraklarımızdaki her şart altında adam gibi sergilediğin o adam gibi duruşun…
Doksanlı yılların başında çalıştığım gazetenin gece vardiyasındaki editör arkadaşlarımla Milliyet’li yıllarının belki de en sıkı takipçileriydik. Sen yazardın biz okurduk. Her yazın farklı duyguları, farklı düşünceleri provoke eder bazen gece üçlere kadar süren tartışmalarımızın şeref konuğu olurdun.
Zaten gazete köşelerindeki aktüel yazılarında dahi müthiş bir edebi zevk alabileceğimiz kim vardıydı ki şunun şurasında? Bir sen, bir de şimdi Silivri Mahpushanesi’nde kader arkadaşın olan Ahmet Turan Alkan… Türkçe’nin konuştuğumuz ve yazdığımız dilden öte bir şey olduğunu, harflerle sihirbaz gibi oynanıp sınırsız, sonsuz yeni dünyalar inşa edebileceğini şayet siz ikiniz olmasaydınız biz nasıl farkederdik?
KELİMELERE ÇARPILMAM BENİM DEĞİL, SENİN YÜZÜNDENDİ
Herhangi bir yazını okurken seçtiğin kelimelerin ifade gücüne çarpılıp kalmak, şaşkınlıkla hayranlık, coşkuyla dehşet arası bir duyguyla yazının anlattıklarından kopup o kelimelerin birbirleriyle sarmaş dolaşlığını tekrar be tekrar seyre dalmak benim değil, senin yüzündendi. Her köşebaşında düşüncelerini şöyle ya da böyle ifade edebilenler hiç yok değildi ama insanın en gizli yerlerinde sakladığı en sofistike duygularını bile kelimelerden bir bedene giydirip ayna gibi yansıtmak ancak senin gibi ustaların işiydi. İnşa ettiğin dünyalarda gezinirken kelimelerine vurulur, her taşı gediğine nasıl da eşsiz bir hünerle koyduğuna imrenir gıpta ederdim. “Keşke benim de kelimelere dünyayı sığdıran, sonra o kelimelerle kafasına göre yepyeni dünyalar kurabilen böyle bir kabiliyetim olsaydı,” deyip iç geçirirdim. Kıskanırdım seni.
Aradan uzun yıllar geçmiş ve ben elime doğan Today’s Zaman’da, sen ise gazeteciliğe dönerek kurduğun Taraf’ta yayın yönetmeni olmuştun. Gazetecilik adına, ülkede hak, hukuk ve demokrasi adına tarihi işler yapıyordun. Suçüstü yakalanmış müfteri darbecilerle dinbaz haramilerin bugün elele verip seni kumpas kurmakla, delil uydurmakla, yalan yazmakla itham etmelerine hiç aldırma. Senin gibi şövalye ruhlu bir insanın böyle şeylere asla tenezzül etmeyecek bir asalette olduğunu en iyi ben bilirim.
Her yazdığın olay oluyordu ama o küçücük gazete üzerinden giriştiğin büyük entelektüel çabalar da hiç yabana atılır gibi değildi. Marcel Proust’tan mülhem o meşhur 20 soru da bunlardan biriydi. Bu sorular bir gün bana da sorulduğunda sekizinci sıradaki “Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?” sorusuna hiç düşünmeden “Tabii ki Ahmet Altan’ınki gibi zengin bir dilim ve kıvrak bir kalemim,” mealinde bir şeyler söylemiştim. O cevabı görmüş müydün? Gördüğünde ne hissetmiş, ne düşünmüştün? Belki de bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.
SENİN O ACILI GÜNÜN BENİM BAYRAMIM OLMUŞTU…
Şimdi seninle birlikte Silivri’de Çetin Altan’ın evlatları olmaya layık bir kaderi paylaşan kardeşin Mehmet Altan’la sanırım ilk 1995 yılında Nur Vergin’in Sarıyer’deki üniversite odasında tanışmıştık. İlerleyen yıllarda da kendisiyle şurada burada ara ara karşılaşıyorduk. Belki hatırlamazsın ama, seninle yolumuz eni topu sadece iki kez kesişti. Bir keresinde Ekrem Dumanlı’nın misafiri olarak Zaman’a gelmiştin. Gazeteyi dolaşırken Today’s Zaman’ın bulunduğu kata da uğramıştın. Ben yoğun bir mesainin telaşesi içerisindeyken Dumanlı bizi tanıştırmıştı. El sıkışmış ayaküstü birkaç kelime etmiştik. Kadim bir dostun olduğum halde seninle ilk o zaman tanışmıştık. Sanırım 2008 yılıydı…
İkinci karşılaşmamız ise senin için çok acı, benim için unutulmaz bir güne denk gelmişti. Unutulmazlığı acılığında değildi. Ama acı da, unutulmazlık da yine sana dairdi. Rahmetli babanın cenazesi için birkaç gazeteci arkadaşımla camiye gelmiştik. Mehmet Altan’ı görmüş, sarılıp acısını paylaşmış, taziyelerimizi iletmiştik. Ama seni görememiştim. Babanın tabutu cenaze arabasına taşınırken biz de mezarlığa gitmek için hareketlenmiştik. Sanem Altan’la senin 15-20 metre önümüzde yürüdüğünüzü farketmiştim. Hafif çiseleyen o yağmur altında birlikte yürüdüğüm arkadaşlardan ayrılmış, hızla yürüyerek size yetişmiştim. Formel bir şekilde tokalaşarak her ikinize de taziyelerimi sunmuştum. Çok hızlı, çok resmi, çok soğuk olmuştu.
Ama olsun, bir vazifeyi yerine getirmiş olmanın gönül rahatlığını hissederek dönmüş ve geride kalan arkadaşlarımın bulunduğum yere gelmelerini beklemiştim. Sense kızınla birlikte ilerlemiştin. Daha doğrusu ben öyle sanmıştım. Tam arkadaşlarımla buluştuğum esnada meğer sen de ilerlediğin yerden geriye dönmüş peşimden gelmişsin. İsmimi duyduğumda, ismimi söyleyenin sen olduğunu bilmeksizin dönmüştüm. Döner dönmez, tokalaşmamızdaki o halin tam tersine, bana bir baba, bir ağabey sıcaklığında kocaman sarılmıştın. Belli ki, ilk seğirttiğimde o kederli günün acılı telaşesiyle kim olduğumu çıkaramamış, anlayınca da hiç yüksünmeden geriye dönmüş ve asla unutamayacağım o anı yaşatmıştın bana. O acılı gününde ne o hiç de yapmak zorunda olmadığın şeyi yapma inceliğinin, ne o babacan içtenliğinin, ne o kocaman sarılmanın, ne de samimiyetini iliklerime kadar hissettiğim “Seninle gurur duyuyorum Bülent!..” demenin bendeki değerini asla ölçemez, asla tahmin edemezsin.
YALÇIN KAYALIKLARA KANAT GERMİŞ ASİL BİR KARTAL GİBİ DİMDİK…
O an anlamıştım ki, yapılan tüm baskılara rağmen gerek başında bulunduğum gazeteyle verdiğimiz mücadeleyi, gerekse yazıp söylediklerimden dolayı zırt pırt gözaltına alınmalarımı ve hakkımda açılan onlarca davaya rağmen doğru bildiğimden bir milim sapmama gayretimi, uzaktan da olsa, yakından takip etmiştin. Samimiyetimize binaen hadi itiraf edeyim, senin o acı günün, yaptığın sürpriz jestle benim bayramım olmuştu. Çünkü, sen belki bilmezsin ama siyasal İslamcı dinbaz haramilerin o korkunç baskı ve zulümleri karşısında aldığımız tavırda senin izlerin, çok önemli bir payın vardı. Sen vardın.
Şimdi sen soğuk ve gün ışığı görmeyen o demir kapıların ardında bense soğuk ve karanlık bir kuzey ülkesinde aynı şeyi yapıyoruz. Sen yine dimdik duruyorsun. Eğilmiyor, bükülmüyor zalimlere ve alçaklara karşı nasıl durulurmuş cümle aleme bir kez daha gösteriyorsun. Çok seyrek de olsa yazıyorsun. Sen konuşuyorsun ben dinliyorum. Sen yazıyorsun ben okuyorum. Sen yalçın kayalıklara kanat germiş asil bir kartal gibi dimdik duruyorsun, ben imreniyorum. 30 yıl önce sana dost olmama vesile olan bütün o güzelliklerine, hasletlerine bu 30 yıl boyunca bir an bile olsun ihanet etmediğin için “Seninle gurur duyuyorum Ahmet Altan!..”
Bu yüzden, korkakların, alçakların, karaktersiz düzenbazların, ciğeri beş para etmez insan müsveddelerinin mahkeme salonlarında silahların gölgesine sığınıp sana yaptırtmadıkları savunmalarını, seyrek de olsa dışarıda yayınlatabildiğin yazılarını hep seni ilk tanıdığım günlerdeki heyecanla okuyorum. Tılsımlı bir ifaden karşısında yine çarpılıyor, oracıkta zınk diye duruyorum. O mucizevi kelimeleri, o cümleleri tekrar be tekrar okuyorum. Adam gibi adam olmaya ve şartlar ne olursa olsun hep adam kalmaya dair bana hala ne çok şeyler öğretiyorsun bilemezsin.
BAŞROLÜ OYNADIĞIN HAYATININ TÜM ROLLERİNİ KENDİN DAĞITIYORSUN
Sen bugün de kendi destanını yazıyor, kendi dünyanı kuruyor, kendi Türkünü söylüyorsun. Başrolünü oynadığın imrenilesi hayatının tüm rollerini sen kendin dağıtıyorsun. Kaderini kendin yazıyor, gereğini kendin yapıyorsun. Muktedire köpekliğin icabı, üzerlerine yargıç cübbesi geçirerek seni yargılamayı oynamaya kalkanların o pejmürde rollerini silip atıyorsun. Bütün rolleri bir çırpıda değiştiriyor, seni yargılamaya cüret eden o küstahları tarih ve insanlık önünde yargılanan paçavralara çeviriyorsun. Bunu öyle bir güzel, öyle bir şık yapıyorsun ki, herbirini hayatları boyunca kendilerinden iğrenecekleri bir müebbet utanca mahkum ediyorsun. O asimetrik koşullar altında bile mazlumlara fer, umutsuzlara ümit, ümidi kırılmışlara cesaret oluyorsun. Hepsinin adına konuşuyor, sessizlerin sesi oluyor ve o sessiz mazlumlara büyük zaferler bahşediyorsun.
Seni o mahkeme salonlarında ayakları prangalı, elleri kelepçeli olsa da başı dimdik, yüreği dip diri, yansa da kül olmayan, olsa da küllerinden doğan bir zümrüt-ü anka, bir ölümsüz kahraman gibi görüyorum. Adi bir haydutluk düzeninin gayr-i meşru gölgesine sığınan kirli maşaların kendi mürai marşlarını söylemelerine müsaade etmiyorsun. Sen kendi türkünü söylüyorsun. Namusun bildiğin kelimelerine hoyratça el uzatmaya kalkanların o kirli ellerini kırıp atıyorsun. Yeri geldiğinde tam da edilmesi gerektiği gibi isyan ediyorsun. “Ben bir yazarım,” diyorsun… “‘Ben bir yazarım,’ demek, ‘kullanacağım kelimeleri ben seçerim’ demektir,” diyorsun… “Siyasilerin, savcıların, yargıçların günün koşullarına göre değişen arzularına uyarak düşüncelerimi, kelimelerimi değiştirmem,” diyorsun… Ne kadar güzel diyorsun, ne kadar da asil diyorsun…
Sırf çocuklara çocuk dediğin için seni yargılamaya kalkacak kadar alçalanlara gaspettikleri özgürlüğünün yanında onuruna, haysiyetine de el uzatmalarına asla müsamaha göstermiyor, hak ettiklerinden ötesine müsaade etmiyorsun. İzzetli bir insan olmanın erdemini, hayatını kör zindanlarda feda etme pahasına düştüğü yerden alıp, sarıp sarmalıyor, yüceltiyorsun…
“Siz beni bugün Sur Mahallesi’nde askerle çatışan 13-14 yaşındaki Kürt çocuklarına ‘çocuk’ dediğim için yargılıyorsunuz. Çocuklara ‘çocuk’ diyemezmişim. ‘Biz onlara çocuk demiyoruz, sen de demeyeceksin’ diyorsunuz. Ne dediğiniz beni ilgilendirmiyor…”
RUHUNU BEDENİNİN HAPSİNDEN KURTARMAYI NASIL BAŞARIYORSUN?
Mahkeme salonlarındaki bu karakter duruşunun tılsımı ne acaba? Prangaların, kelepçelerin, zincirlerin, demir parmaklıkların, zaptiyelerin zapt edemediği, karanlık zindanların ele geçiremediği o şövalye ruhunu, Allah aşkına, henüz yaşıyorken türlü zulümler altında acı çeken bedeninden nasıl oluyor da ayırabiliyorsun. O coşkun ruhunu bedeninin hapsinden kurtarıp, tüm sınırlarından alabildiğine özgür kılmayı nasıl becerebiliyorsun? Aşk olsun sana!..
İşin gerçeği de sanırım söylediğin gibi olmalı. Sen alelade bir edebiyat yapmıyorsun. Sen bir yazarsın ve hayatına dair tüm rolleri sen dağıtıyorsun. Boylarının ölçüsüne bakmadan seni yargılamak üzere rol çalan haramilere, ikbali muktedire köpeklikte bulan karaktersiz şarlatanlara “hele orda bir durun” diyor ve hakettikleri gibi onları ne güzel de yargılıyorsun.
Biliyorsun benim kelimelerim seninki kadar güçlü değil. Bu yüzden ben susuyorum. Bundan böyle söz senin:
“Onlar çocuktu. Birçoğu öldü. Çocuklara ‘çocuk’ dediğim için beni yargılayacağınıza ‘niye bu ülkede çocuklar ölüyor’ diye sorun. Çocuklara çocuk demek suç değildir. Çocukların öldürüldüğü bir ülkeyi yaratmak suçtur. Birkaç fazla oy için oradan oraya savrulan siyasilerin peşinden istedikleri gibi yazmadığım için mi beni mahkûm edeceksiniz? Edin!..
“Daha on gün önce gene bu mahkemede gene bu yazıdan dolayı şeriatçı darbeci olmak suçundan ağırlaştırılmış müebbete mahkûm oldum. Şimdi aynı yazıdan dolayı Marksist teröristlikle suçlayıp bilmem kaç yıllık yeni bir ceza daha vermek istiyorsunuz. Verin!..
“Benim omuzlarım güçlüdür, sizin hukuku hiçe sayan mahkûmiyetinizi rahatça taşırım. Ben haklıyım çünkü…
ÜLKENİN BAŞINA GELENLERLE BAŞINA GELENLERİN KESİŞTİĞİ KAVŞAKTA…
“Daha birkaç yıl önce bugünkü siyasi iktidar Öcalan’ın mektubunu milyonlarca insanın önünde okumadı mı? Yasalar farklı mıydı? Öcalan’ın mektubunun okunmasına dava açtınız mı? Hayır. Açmadınız. İyi de yaptınız. Peki, bugün niye ‘Kürt çocuklarına çocuk dedin, demek ki teröristsin’ diye benim hakkımda dava açıyorsunuz? Bir siyasi parti ilkesiz ve çıkarcı olabilir. Peki, yargı ilkesiz ve çıkarcı olmayı tercih edebilir mi?..
“Yargı, siyasi iktidarla birlikte pozisyon değiştiremez. Yasalar aynıyken o gün suç olmayanı bugün suç sayamaz. Eğer suç sayarsa, yargı olmaktan vazgeçip bir siyasi partinin il teşkilatı olmaya karar vermiş demektir. O zaman bizi bırakın il başkanları yargılasın…
“Ben böyle bir ülke istemiyorum. Bu mahkeme on gün önce beni mahkûm ederken de anayasayı, yasayı, Yargıtay kararlarını açıkça çiğnedi. Ben çocuklara ‘çocuk’ diyeceğim. Çocukların öldürülmesine karşı çıkacağım. Demokrasi ve barış isteyeceğim. Bunun bedeli hapis yatmaksa hapis yatacağım. Çünkü ilkesiz ve çıkarcı olmak, mahkûm olmaktan çok daha ağır bir ceza benim için…”
Milliyet’te her dönemin değişmez mağdurlarına ses olup insan olanları azıcık empatiye davet ettiğin “Atakürt” yazından dolayı da başına gelmeyen kalmamıştı. O günlerden bugünlere ne çok yıllar geçti. Ne çok şey değişti dünyada. Ya peki Türkiye’de? Bir süreliğine bir şeyler değişiyor gibi olsa da açgözlü dinbaz haramiler yüzünden her şey tersine döndü. Ve sen yine ülkenin başına gelenlerle senin başına gelenlerin kesiştiği bir kavşakta barış ve huzur, demokrasi, hak ve hukuk için ölümüne mücadele ediyorsun. Onurundan izzetinden hiçbir şeyi feda etmeden hayatını, bedenini bu uğurda tüketiyor, feda ediyorsun.
Paçalarından paçozluk akan bir mürai düzenbazlar düzeninin senin gibilerin asaletine tahammül edebilmeleri o gün de zordu zor olmasına ama sefihliğin derinleştiği bugün çok daha zor. Onun için sana hınçla, hiç bitmeyen bir öfkeyle her yönden saldırıyorlar. Çünkü olamadıkları her şeyin sende olduğunu çok iyi biliyorlar. Hınçlarından ne yapacaklarını şaşırıyor, müebbet hapis vermelerinin üzerinden daha haftalar geçmeden bir de 6 yıllık başka bir cezaya çarptırıyorlar. Bu kepazelerin kepazeliğinin ileride sadece edebiyatı değil mizahı da yapılacak inan.
New York Times’ta yayınlanan makalende seni yargıladıklarını zannedip sana, kardeşine Nazlı Ilıcak’a, Fevzi’ye, Yakup’a, Tuğrul Bey’e müebbet hapis veren o haddini bilmez cübbeli kara umacıları ne de güzel tasvir etmişsin. Tarihe bir utanç levhası olarak geçecek o anları an be an okuyucuya da yaşatmışsın. Sen bir zindanın kuytusunda olsan da alçaklık rejiminin makyajlarını döküp foyasını afişe eden o yazın şimdi dünyayı dolaşıyor.
İYİ Kİ DOĞDUN AHMET ALTAN, İYİ Kİ YAZDIN, İYİ Kİ VARSIN!..
“İki metre yükseklikteki bir kürsüde oturuyorlar. Kırmızı yakalı siyah cübbeleri var üstlerinde. Birkaç saat sonra benim kaderim hakkında karar verecekler. Onlara bakıyorum.
Hayatın ipliğini kesecek Moiralara benzemiyorlar. Sıkıntıyla gevşettikleri kravatlarıyla Gogol’ün küçük memurlarını andırıyorlar daha çok…” diye başlıyorsun.
“Yargıçlar geliyorlar, koltuklarına bırakmış oldukları siyah cübbelerini giyiyorlar.
Islak ölü gözlü başkanları kararı okuyor: ‘Ağırlaştırılmış müebbet.’ Hayatımızın geri kalanını üç metreye üç metre bir hücrede tek başımıza, günde sadece bir saat güneşe çıkarılarak geçireceğiz.
Asla affedilmeyecek ve hapishane hücresinde öleceğiz. Karar bu. Romanımın kahramanı gibi ben de mahkûm oluyorum. Kendi geleceğimi kendim yazdım. Ellerimi uzatıyorum. Kelepçeleri takıyorlar. Bir daha dünyayı ve avlu duvarlarıyla sınırlanmamış bir gökyüzünü göremeyeceğim. Hades’e gidiyorum. Kendi kaderini yazan bir kader tanrısı gibi yürüyorum karanlığın içine doğru.
Kahramanımla birlikte karanlığın içinde kayboluyoruz.”
Hiçbir yere kaybolmuyorsun sevgili Ahmet Altan. Sen çağlara ışık olacak, nesiller boyunca anlatılacak büyük bir destan yazıyorsun. Duruşunla insanlığı düştüğü yerden kaldırıyor, adam olmak nasıl bir şeymiş herkese gösteriyor, umut oluyorsun. Bu düzenin böyle gitmeyeceğini ve ömrünü zindanlarda tüketmeyeceğini biliyorum. İlahi adaletin tecelli edeceğinden, en çok da sana yakışan özgürlüğünü sessiz ve asil bir şölenle sana ve diğer mazlumlara iade edeceğinden hiç kuşku duymuyorum.
İyi ki doğdun Ahmet Altan. İyi ki yazdın… İyi ki konuştun… İyi ki varsın.. Nice yıllara!
[Bülent Keneş] 3.3.2018 [TR724]
Sana sen diyorum çünkü, her ne kadar sen bilmesen de, dostluğumuz çok eskilere dayanıyor. Sen beni tanımazdın. Bense seni tanıyalı çok uzun yıllar oluyor. Yazdıklarına layık olmaya çabalayan her okurunun olduğu gibi… Okuyanının hayatında sağlam bir yer edinen iyi bir yazar olmanın böyle enteresan bir tarafı olduğunu herhalde sen benden daha iyi bilirsin.
Aslında hiçbir zaman karşılıklı oturulup imza atılmamış, adı hiçbir zaman konulmamış aramızdaki o gıyabi anlaşmaya göre sen yazardın, ben okurdum. Her kelimende, her cümlende sadece fikirlerini ve sil baştan yarattığın o dünyaları değil, seni de okurdum. Bu konuda tek olduğum iddiasında değilim. Tanıdıklarından çok fazlasının seni tanıyor olmasına bu sebepten alışıksındır. Üzerlerine türlü karakterler giydirip önümüze serdiğin gizlerini, hislerini, düşüncelerini, korkularını, endişelerini, eril ve dişil hallerini, nefret ve şefkatini yani sana dair her şeyi satır satır kurcalar, seni keşfederdim.
YUMRUĞU SIKILI CEVVALİYETİNE, SONUNU DÜŞÜNMEYEN ŞECAATİNE…
Karakterini, huyunu suyunu, kafanın nasıl çalıştığını, güçlü yanlarını, zayıf yönlerini, zaaflarını, neye sevinip neye üzüleceğini çok iyi bilirdim. Satırlarına kanayan insan yanlarının yaralarını özenle ve şefkatle merhemler, sarıp sarmalardım. Haksızlık karşısındaki sabırsız öfkene, her an kavgaya hazır yumruğu sıkılı cevvaliyetine, sonunu bir lahza olsun düşünmeyen şecaatine, üç kuruş menfaat karşısında eğilip bükülmeyen baba yadigarı o sağlam dirayetine, şımarık güç karşısında eğilmeyen dimdik başına gıpta ederdim. Sadece ben mi? Emin ol en azılı düşmanların bile…
Ben sana hep dosttum ama seninle yakın arkadaş değildik. Sen istersen buna sebep kuşak farkıydı de, bense farklı dünyaların insanlarıydık diyeyim… Kabul etmelisin ki dostluğun için peşinde de koşmadım. Neden koşayım ki, aradığımı zaten bulmuştum. Yazdıkların üzerinden seni sadece dost değil, kendime mürşid de edinmiştim. Yazdığın gerçek ya da kurgu hikayelerinle insan denen bilmeceyi çözmekteki rehberliğin de çok güzeldi ama bana asıl hocalık eden o eşsiz duruşundu. Hani şu bizim karakter çorağı topraklarımızdaki her şart altında adam gibi sergilediğin o adam gibi duruşun…
Doksanlı yılların başında çalıştığım gazetenin gece vardiyasındaki editör arkadaşlarımla Milliyet’li yıllarının belki de en sıkı takipçileriydik. Sen yazardın biz okurduk. Her yazın farklı duyguları, farklı düşünceleri provoke eder bazen gece üçlere kadar süren tartışmalarımızın şeref konuğu olurdun.
Zaten gazete köşelerindeki aktüel yazılarında dahi müthiş bir edebi zevk alabileceğimiz kim vardıydı ki şunun şurasında? Bir sen, bir de şimdi Silivri Mahpushanesi’nde kader arkadaşın olan Ahmet Turan Alkan… Türkçe’nin konuştuğumuz ve yazdığımız dilden öte bir şey olduğunu, harflerle sihirbaz gibi oynanıp sınırsız, sonsuz yeni dünyalar inşa edebileceğini şayet siz ikiniz olmasaydınız biz nasıl farkederdik?
KELİMELERE ÇARPILMAM BENİM DEĞİL, SENİN YÜZÜNDENDİ
Herhangi bir yazını okurken seçtiğin kelimelerin ifade gücüne çarpılıp kalmak, şaşkınlıkla hayranlık, coşkuyla dehşet arası bir duyguyla yazının anlattıklarından kopup o kelimelerin birbirleriyle sarmaş dolaşlığını tekrar be tekrar seyre dalmak benim değil, senin yüzündendi. Her köşebaşında düşüncelerini şöyle ya da böyle ifade edebilenler hiç yok değildi ama insanın en gizli yerlerinde sakladığı en sofistike duygularını bile kelimelerden bir bedene giydirip ayna gibi yansıtmak ancak senin gibi ustaların işiydi. İnşa ettiğin dünyalarda gezinirken kelimelerine vurulur, her taşı gediğine nasıl da eşsiz bir hünerle koyduğuna imrenir gıpta ederdim. “Keşke benim de kelimelere dünyayı sığdıran, sonra o kelimelerle kafasına göre yepyeni dünyalar kurabilen böyle bir kabiliyetim olsaydı,” deyip iç geçirirdim. Kıskanırdım seni.
Aradan uzun yıllar geçmiş ve ben elime doğan Today’s Zaman’da, sen ise gazeteciliğe dönerek kurduğun Taraf’ta yayın yönetmeni olmuştun. Gazetecilik adına, ülkede hak, hukuk ve demokrasi adına tarihi işler yapıyordun. Suçüstü yakalanmış müfteri darbecilerle dinbaz haramilerin bugün elele verip seni kumpas kurmakla, delil uydurmakla, yalan yazmakla itham etmelerine hiç aldırma. Senin gibi şövalye ruhlu bir insanın böyle şeylere asla tenezzül etmeyecek bir asalette olduğunu en iyi ben bilirim.
Her yazdığın olay oluyordu ama o küçücük gazete üzerinden giriştiğin büyük entelektüel çabalar da hiç yabana atılır gibi değildi. Marcel Proust’tan mülhem o meşhur 20 soru da bunlardan biriydi. Bu sorular bir gün bana da sorulduğunda sekizinci sıradaki “Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?” sorusuna hiç düşünmeden “Tabii ki Ahmet Altan’ınki gibi zengin bir dilim ve kıvrak bir kalemim,” mealinde bir şeyler söylemiştim. O cevabı görmüş müydün? Gördüğünde ne hissetmiş, ne düşünmüştün? Belki de bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.
SENİN O ACILI GÜNÜN BENİM BAYRAMIM OLMUŞTU…
Şimdi seninle birlikte Silivri’de Çetin Altan’ın evlatları olmaya layık bir kaderi paylaşan kardeşin Mehmet Altan’la sanırım ilk 1995 yılında Nur Vergin’in Sarıyer’deki üniversite odasında tanışmıştık. İlerleyen yıllarda da kendisiyle şurada burada ara ara karşılaşıyorduk. Belki hatırlamazsın ama, seninle yolumuz eni topu sadece iki kez kesişti. Bir keresinde Ekrem Dumanlı’nın misafiri olarak Zaman’a gelmiştin. Gazeteyi dolaşırken Today’s Zaman’ın bulunduğu kata da uğramıştın. Ben yoğun bir mesainin telaşesi içerisindeyken Dumanlı bizi tanıştırmıştı. El sıkışmış ayaküstü birkaç kelime etmiştik. Kadim bir dostun olduğum halde seninle ilk o zaman tanışmıştık. Sanırım 2008 yılıydı…
İkinci karşılaşmamız ise senin için çok acı, benim için unutulmaz bir güne denk gelmişti. Unutulmazlığı acılığında değildi. Ama acı da, unutulmazlık da yine sana dairdi. Rahmetli babanın cenazesi için birkaç gazeteci arkadaşımla camiye gelmiştik. Mehmet Altan’ı görmüş, sarılıp acısını paylaşmış, taziyelerimizi iletmiştik. Ama seni görememiştim. Babanın tabutu cenaze arabasına taşınırken biz de mezarlığa gitmek için hareketlenmiştik. Sanem Altan’la senin 15-20 metre önümüzde yürüdüğünüzü farketmiştim. Hafif çiseleyen o yağmur altında birlikte yürüdüğüm arkadaşlardan ayrılmış, hızla yürüyerek size yetişmiştim. Formel bir şekilde tokalaşarak her ikinize de taziyelerimi sunmuştum. Çok hızlı, çok resmi, çok soğuk olmuştu.
Ama olsun, bir vazifeyi yerine getirmiş olmanın gönül rahatlığını hissederek dönmüş ve geride kalan arkadaşlarımın bulunduğum yere gelmelerini beklemiştim. Sense kızınla birlikte ilerlemiştin. Daha doğrusu ben öyle sanmıştım. Tam arkadaşlarımla buluştuğum esnada meğer sen de ilerlediğin yerden geriye dönmüş peşimden gelmişsin. İsmimi duyduğumda, ismimi söyleyenin sen olduğunu bilmeksizin dönmüştüm. Döner dönmez, tokalaşmamızdaki o halin tam tersine, bana bir baba, bir ağabey sıcaklığında kocaman sarılmıştın. Belli ki, ilk seğirttiğimde o kederli günün acılı telaşesiyle kim olduğumu çıkaramamış, anlayınca da hiç yüksünmeden geriye dönmüş ve asla unutamayacağım o anı yaşatmıştın bana. O acılı gününde ne o hiç de yapmak zorunda olmadığın şeyi yapma inceliğinin, ne o babacan içtenliğinin, ne o kocaman sarılmanın, ne de samimiyetini iliklerime kadar hissettiğim “Seninle gurur duyuyorum Bülent!..” demenin bendeki değerini asla ölçemez, asla tahmin edemezsin.
YALÇIN KAYALIKLARA KANAT GERMİŞ ASİL BİR KARTAL GİBİ DİMDİK…
O an anlamıştım ki, yapılan tüm baskılara rağmen gerek başında bulunduğum gazeteyle verdiğimiz mücadeleyi, gerekse yazıp söylediklerimden dolayı zırt pırt gözaltına alınmalarımı ve hakkımda açılan onlarca davaya rağmen doğru bildiğimden bir milim sapmama gayretimi, uzaktan da olsa, yakından takip etmiştin. Samimiyetimize binaen hadi itiraf edeyim, senin o acı günün, yaptığın sürpriz jestle benim bayramım olmuştu. Çünkü, sen belki bilmezsin ama siyasal İslamcı dinbaz haramilerin o korkunç baskı ve zulümleri karşısında aldığımız tavırda senin izlerin, çok önemli bir payın vardı. Sen vardın.
Şimdi sen soğuk ve gün ışığı görmeyen o demir kapıların ardında bense soğuk ve karanlık bir kuzey ülkesinde aynı şeyi yapıyoruz. Sen yine dimdik duruyorsun. Eğilmiyor, bükülmüyor zalimlere ve alçaklara karşı nasıl durulurmuş cümle aleme bir kez daha gösteriyorsun. Çok seyrek de olsa yazıyorsun. Sen konuşuyorsun ben dinliyorum. Sen yazıyorsun ben okuyorum. Sen yalçın kayalıklara kanat germiş asil bir kartal gibi dimdik duruyorsun, ben imreniyorum. 30 yıl önce sana dost olmama vesile olan bütün o güzelliklerine, hasletlerine bu 30 yıl boyunca bir an bile olsun ihanet etmediğin için “Seninle gurur duyuyorum Ahmet Altan!..”
Bu yüzden, korkakların, alçakların, karaktersiz düzenbazların, ciğeri beş para etmez insan müsveddelerinin mahkeme salonlarında silahların gölgesine sığınıp sana yaptırtmadıkları savunmalarını, seyrek de olsa dışarıda yayınlatabildiğin yazılarını hep seni ilk tanıdığım günlerdeki heyecanla okuyorum. Tılsımlı bir ifaden karşısında yine çarpılıyor, oracıkta zınk diye duruyorum. O mucizevi kelimeleri, o cümleleri tekrar be tekrar okuyorum. Adam gibi adam olmaya ve şartlar ne olursa olsun hep adam kalmaya dair bana hala ne çok şeyler öğretiyorsun bilemezsin.
BAŞROLÜ OYNADIĞIN HAYATININ TÜM ROLLERİNİ KENDİN DAĞITIYORSUN
Sen bugün de kendi destanını yazıyor, kendi dünyanı kuruyor, kendi Türkünü söylüyorsun. Başrolünü oynadığın imrenilesi hayatının tüm rollerini sen kendin dağıtıyorsun. Kaderini kendin yazıyor, gereğini kendin yapıyorsun. Muktedire köpekliğin icabı, üzerlerine yargıç cübbesi geçirerek seni yargılamayı oynamaya kalkanların o pejmürde rollerini silip atıyorsun. Bütün rolleri bir çırpıda değiştiriyor, seni yargılamaya cüret eden o küstahları tarih ve insanlık önünde yargılanan paçavralara çeviriyorsun. Bunu öyle bir güzel, öyle bir şık yapıyorsun ki, herbirini hayatları boyunca kendilerinden iğrenecekleri bir müebbet utanca mahkum ediyorsun. O asimetrik koşullar altında bile mazlumlara fer, umutsuzlara ümit, ümidi kırılmışlara cesaret oluyorsun. Hepsinin adına konuşuyor, sessizlerin sesi oluyor ve o sessiz mazlumlara büyük zaferler bahşediyorsun.
Seni o mahkeme salonlarında ayakları prangalı, elleri kelepçeli olsa da başı dimdik, yüreği dip diri, yansa da kül olmayan, olsa da küllerinden doğan bir zümrüt-ü anka, bir ölümsüz kahraman gibi görüyorum. Adi bir haydutluk düzeninin gayr-i meşru gölgesine sığınan kirli maşaların kendi mürai marşlarını söylemelerine müsaade etmiyorsun. Sen kendi türkünü söylüyorsun. Namusun bildiğin kelimelerine hoyratça el uzatmaya kalkanların o kirli ellerini kırıp atıyorsun. Yeri geldiğinde tam da edilmesi gerektiği gibi isyan ediyorsun. “Ben bir yazarım,” diyorsun… “‘Ben bir yazarım,’ demek, ‘kullanacağım kelimeleri ben seçerim’ demektir,” diyorsun… “Siyasilerin, savcıların, yargıçların günün koşullarına göre değişen arzularına uyarak düşüncelerimi, kelimelerimi değiştirmem,” diyorsun… Ne kadar güzel diyorsun, ne kadar da asil diyorsun…
Sırf çocuklara çocuk dediğin için seni yargılamaya kalkacak kadar alçalanlara gaspettikleri özgürlüğünün yanında onuruna, haysiyetine de el uzatmalarına asla müsamaha göstermiyor, hak ettiklerinden ötesine müsaade etmiyorsun. İzzetli bir insan olmanın erdemini, hayatını kör zindanlarda feda etme pahasına düştüğü yerden alıp, sarıp sarmalıyor, yüceltiyorsun…
“Siz beni bugün Sur Mahallesi’nde askerle çatışan 13-14 yaşındaki Kürt çocuklarına ‘çocuk’ dediğim için yargılıyorsunuz. Çocuklara ‘çocuk’ diyemezmişim. ‘Biz onlara çocuk demiyoruz, sen de demeyeceksin’ diyorsunuz. Ne dediğiniz beni ilgilendirmiyor…”
RUHUNU BEDENİNİN HAPSİNDEN KURTARMAYI NASIL BAŞARIYORSUN?
Mahkeme salonlarındaki bu karakter duruşunun tılsımı ne acaba? Prangaların, kelepçelerin, zincirlerin, demir parmaklıkların, zaptiyelerin zapt edemediği, karanlık zindanların ele geçiremediği o şövalye ruhunu, Allah aşkına, henüz yaşıyorken türlü zulümler altında acı çeken bedeninden nasıl oluyor da ayırabiliyorsun. O coşkun ruhunu bedeninin hapsinden kurtarıp, tüm sınırlarından alabildiğine özgür kılmayı nasıl becerebiliyorsun? Aşk olsun sana!..
İşin gerçeği de sanırım söylediğin gibi olmalı. Sen alelade bir edebiyat yapmıyorsun. Sen bir yazarsın ve hayatına dair tüm rolleri sen dağıtıyorsun. Boylarının ölçüsüne bakmadan seni yargılamak üzere rol çalan haramilere, ikbali muktedire köpeklikte bulan karaktersiz şarlatanlara “hele orda bir durun” diyor ve hakettikleri gibi onları ne güzel de yargılıyorsun.
Biliyorsun benim kelimelerim seninki kadar güçlü değil. Bu yüzden ben susuyorum. Bundan böyle söz senin:
“Onlar çocuktu. Birçoğu öldü. Çocuklara ‘çocuk’ dediğim için beni yargılayacağınıza ‘niye bu ülkede çocuklar ölüyor’ diye sorun. Çocuklara çocuk demek suç değildir. Çocukların öldürüldüğü bir ülkeyi yaratmak suçtur. Birkaç fazla oy için oradan oraya savrulan siyasilerin peşinden istedikleri gibi yazmadığım için mi beni mahkûm edeceksiniz? Edin!..
“Daha on gün önce gene bu mahkemede gene bu yazıdan dolayı şeriatçı darbeci olmak suçundan ağırlaştırılmış müebbete mahkûm oldum. Şimdi aynı yazıdan dolayı Marksist teröristlikle suçlayıp bilmem kaç yıllık yeni bir ceza daha vermek istiyorsunuz. Verin!..
“Benim omuzlarım güçlüdür, sizin hukuku hiçe sayan mahkûmiyetinizi rahatça taşırım. Ben haklıyım çünkü…
ÜLKENİN BAŞINA GELENLERLE BAŞINA GELENLERİN KESİŞTİĞİ KAVŞAKTA…
“Daha birkaç yıl önce bugünkü siyasi iktidar Öcalan’ın mektubunu milyonlarca insanın önünde okumadı mı? Yasalar farklı mıydı? Öcalan’ın mektubunun okunmasına dava açtınız mı? Hayır. Açmadınız. İyi de yaptınız. Peki, bugün niye ‘Kürt çocuklarına çocuk dedin, demek ki teröristsin’ diye benim hakkımda dava açıyorsunuz? Bir siyasi parti ilkesiz ve çıkarcı olabilir. Peki, yargı ilkesiz ve çıkarcı olmayı tercih edebilir mi?..
“Yargı, siyasi iktidarla birlikte pozisyon değiştiremez. Yasalar aynıyken o gün suç olmayanı bugün suç sayamaz. Eğer suç sayarsa, yargı olmaktan vazgeçip bir siyasi partinin il teşkilatı olmaya karar vermiş demektir. O zaman bizi bırakın il başkanları yargılasın…
“Ben böyle bir ülke istemiyorum. Bu mahkeme on gün önce beni mahkûm ederken de anayasayı, yasayı, Yargıtay kararlarını açıkça çiğnedi. Ben çocuklara ‘çocuk’ diyeceğim. Çocukların öldürülmesine karşı çıkacağım. Demokrasi ve barış isteyeceğim. Bunun bedeli hapis yatmaksa hapis yatacağım. Çünkü ilkesiz ve çıkarcı olmak, mahkûm olmaktan çok daha ağır bir ceza benim için…”
Milliyet’te her dönemin değişmez mağdurlarına ses olup insan olanları azıcık empatiye davet ettiğin “Atakürt” yazından dolayı da başına gelmeyen kalmamıştı. O günlerden bugünlere ne çok yıllar geçti. Ne çok şey değişti dünyada. Ya peki Türkiye’de? Bir süreliğine bir şeyler değişiyor gibi olsa da açgözlü dinbaz haramiler yüzünden her şey tersine döndü. Ve sen yine ülkenin başına gelenlerle senin başına gelenlerin kesiştiği bir kavşakta barış ve huzur, demokrasi, hak ve hukuk için ölümüne mücadele ediyorsun. Onurundan izzetinden hiçbir şeyi feda etmeden hayatını, bedenini bu uğurda tüketiyor, feda ediyorsun.
Paçalarından paçozluk akan bir mürai düzenbazlar düzeninin senin gibilerin asaletine tahammül edebilmeleri o gün de zordu zor olmasına ama sefihliğin derinleştiği bugün çok daha zor. Onun için sana hınçla, hiç bitmeyen bir öfkeyle her yönden saldırıyorlar. Çünkü olamadıkları her şeyin sende olduğunu çok iyi biliyorlar. Hınçlarından ne yapacaklarını şaşırıyor, müebbet hapis vermelerinin üzerinden daha haftalar geçmeden bir de 6 yıllık başka bir cezaya çarptırıyorlar. Bu kepazelerin kepazeliğinin ileride sadece edebiyatı değil mizahı da yapılacak inan.
New York Times’ta yayınlanan makalende seni yargıladıklarını zannedip sana, kardeşine Nazlı Ilıcak’a, Fevzi’ye, Yakup’a, Tuğrul Bey’e müebbet hapis veren o haddini bilmez cübbeli kara umacıları ne de güzel tasvir etmişsin. Tarihe bir utanç levhası olarak geçecek o anları an be an okuyucuya da yaşatmışsın. Sen bir zindanın kuytusunda olsan da alçaklık rejiminin makyajlarını döküp foyasını afişe eden o yazın şimdi dünyayı dolaşıyor.
İYİ Kİ DOĞDUN AHMET ALTAN, İYİ Kİ YAZDIN, İYİ Kİ VARSIN!..
“İki metre yükseklikteki bir kürsüde oturuyorlar. Kırmızı yakalı siyah cübbeleri var üstlerinde. Birkaç saat sonra benim kaderim hakkında karar verecekler. Onlara bakıyorum.
Hayatın ipliğini kesecek Moiralara benzemiyorlar. Sıkıntıyla gevşettikleri kravatlarıyla Gogol’ün küçük memurlarını andırıyorlar daha çok…” diye başlıyorsun.
“Yargıçlar geliyorlar, koltuklarına bırakmış oldukları siyah cübbelerini giyiyorlar.
Islak ölü gözlü başkanları kararı okuyor: ‘Ağırlaştırılmış müebbet.’ Hayatımızın geri kalanını üç metreye üç metre bir hücrede tek başımıza, günde sadece bir saat güneşe çıkarılarak geçireceğiz.
Asla affedilmeyecek ve hapishane hücresinde öleceğiz. Karar bu. Romanımın kahramanı gibi ben de mahkûm oluyorum. Kendi geleceğimi kendim yazdım. Ellerimi uzatıyorum. Kelepçeleri takıyorlar. Bir daha dünyayı ve avlu duvarlarıyla sınırlanmamış bir gökyüzünü göremeyeceğim. Hades’e gidiyorum. Kendi kaderini yazan bir kader tanrısı gibi yürüyorum karanlığın içine doğru.
Kahramanımla birlikte karanlığın içinde kayboluyoruz.”
Hiçbir yere kaybolmuyorsun sevgili Ahmet Altan. Sen çağlara ışık olacak, nesiller boyunca anlatılacak büyük bir destan yazıyorsun. Duruşunla insanlığı düştüğü yerden kaldırıyor, adam olmak nasıl bir şeymiş herkese gösteriyor, umut oluyorsun. Bu düzenin böyle gitmeyeceğini ve ömrünü zindanlarda tüketmeyeceğini biliyorum. İlahi adaletin tecelli edeceğinden, en çok da sana yakışan özgürlüğünü sessiz ve asil bir şölenle sana ve diğer mazlumlara iade edeceğinden hiç kuşku duymuyorum.
İyi ki doğdun Ahmet Altan. İyi ki yazdın… İyi ki konuştun… İyi ki varsın.. Nice yıllara!
[Bülent Keneş] 3.3.2018 [TR724]
Fransız edebiyatında yaşayan ‘Türk’ [Yılmaz Tandoğan]
Dünyanın en önemli edebiyatlarından biri olan Fransız edebiyatında Türkler 16. yüzyılda görülmeye başlar. Türkler, Fransızlar ya da daha geniş bakış açısıyla Avrupalılar için hem korku hem de cazibe merkezidir. Türkleri Fransızlar nezdinde farklı kılan dönem, Charles Quint baskısı karşısında I. François’nın Osmanlı’dan yardım istemesi ve akabinde gelişen ilişkilerdir. O güne kadar sadece korkunun odağında olan Türkler, o yüzyıldan itibaren artık cazibenin ve daha sonra da kıskançlıkla karışık bir aşağılamanın muhatabı olmuş ve sonraki yüzyıllarda ortaya çıkacak oryantalizm akımının temelini oluşturmuşlardır. Bilginin sadece kulaktan kulağa yayıldığı bu çağda Türkler, Batılılar için bir merak uyandırmanın yanında, harem hayatı gibi daha çok hayali bir dünyanın Batı düşüncesiyle harmanlanıp edebiyat, resim, şiir gibi pek çok edebi dalda kendisine yer bulmasına zemin hazırlamıştır.
Dönemin Fransız devlet adamlarını etkileyen ve Fransız şiirinin ortaçağdan modern çağa geçmesine ön ayak olan şair ve düşünürlerin yer aldığı Pléiade grubu (Ronsard, Du Bellay, Baïf, Belleau), 1551-1555 yılları arasında Türklerin Akdeniz’de yaptıkları askerî faaliyetlerden yola çıkarak Türklere karşı gayet cepheden bir duruş sergilerler. Mesela Antoine de la Porte yazılarında kimi zaman Türk, kimi zaman Barbar bazen de Osmanlı sözcüğünü kullanır. Hangi sözcüğün kullanıldığı bakış açılarıyla doğru orantılıdır. Hristiyan kardeşlerini, en büyük düşmanları (!) hakkında bilgilendirerek bu korkuyu aşmaya çalışır:
“Osmanlılar (…) yiğit ve yürekli biri olan I. Osman’ın adından dolayı, Türkiye imparatorlarına bu ad verildi.”
Ronsard, Discours des Misères de ce temps adlı kitabında “Bizi boyunduruk altına almak için denizi aşıp gelecek –pour nous donter il ne passe la mer” diyerek korkuyu ya da “Asya’ya boyun eğdirmiş – qui surmonta l’Asienne contrée” diyerek de hayranlığı ifade eder. Baïf, Hyme de la Paix – Barış İlahisi’nde Hristiyan Krallara ithafen Tanrı tarafından seçilmiş olmalarının “ne barbar Mağriplileri ne de imansız Türkleri yönetmek için” olduğunu söyler. Belleau da, Fransa Kralına tavsiye olarak “Sen ne Türksün ne de barbar ve biliyorsun Tanrının büyüklüğünü…” (Petites inventions) demektedir. Ünlü düşünür Montaigne, meşhur eseri Denemeler’de (Les Essaies) “Dünyaya şimdiye kadar gelmiş en büyük devlet Türklerinkidir – Le plus fort Etat qui paraisse pour le présent au monde, est celui de Turcs… ” sözleriyle Ronsard gibi başka bir hayranlık ifadesi gösterir.
Türkler hakkındaki efsanelerin kaynağı
Türk gibi olmayı veya giyinmeyi en iyi anlatan egzotik örnek, 1558’de Paris Saint Antoine sokağında yapılan ve katılımcılarının istisnasız Türk kıyafetleriyle katıldığı yarışmalardı.
18. yüzyılda Aydınlanma Çağı’na (Siècle des Lumières) kadar Türk gibi olmak, Türk gibi giyinmek, Türk hamamı, Türk kahvesi tam bir egzotizm ifade ediyordu. Bu aynı zamanda güç karşısındaki hayranlıktan ileri gelmekteydi. Bu Türk ilgisine Fransızlar Turquerie diyorlardı; yani Türk gibi olan ya da Türk usulü olan demekti. Bu dönemi Türkomani – Turcomania olarak adlandıranlar da olmuştur. Bu aynı zamanda Türkler hakkında klişelerin ve efsanelerin ortaya çıkmaya başladığı bir dönemdi. Bu dönemin filozof ve yazarlarından Voltaire, Türkler için ihtilaflı bir kaynakta şunu diyordu :
“Büyük Türk, farklı dinlerden yirmi farklı ulusu barış içinde yönetiyor. Türkler Hıristiyanlara barışta ne kadar yumuşak ve zaferde ne kadar affedici olunması gerektiğini gösterdi. – Le grand Turc gouverne dans la paix vingt nations de religions différentes. Les Turcs ont montré aux chrétiens comment être modéré dans la paix et clément dans la victoire.”
Büyük Türk (Le Grand Turc) tabiri Avrupalıların Muhteşem Süleyman’a verdikleri isimdi. Voltaire yine, Candide ve İyimserlik (Candide et L’Optimisme) adlı eserinde, Candide’in başından geçen inanılmaz yolculuklar ve yaşadığı felaketleri anlatır. Candide en sonunda İstanbul’a gelir ve bir dervişle tanışır. Ve dervişin kendisine söylediği meşhur “Bahçemizi yetiştirelim – Cultivons notre jardin” sözüyle hayatın anlamını öğrenir.
18. yüzyılın ünlü filozoflarından aslen İsviçre’nin Cenevre şehrinde doğan Jean Jacques Rousseau’nun babası Isaac Rousseau, Osmanlı sarayının saatlerinin bakım, tamir ve onarımından sorumlu olarak İstanbul’a gitmişti. Rousseau, İtiraflar’da (Les confessions) babasının, kardeşinin doğumundan hemen sonra davet üzerine mesleğini icra etmek için Osmanlı sarayına gittiğini yazmaktadır.
Moliere’in 1670’de yazdığı Kibarlık Budalası (Bourgeois Gentilhomme) adlı komedide de bu fenomen göze çarpmaktadır. Sultan 4. Mehmet’in Fransa’ya gelen elçisi Süleyman Ağa’nın (söylentiye göre kendisine tahsis edilen sarayda tuvalet olmamasını yadırgayan ve Fransa’ya ilk tuvaleti yaptıran meşhur elçi) küçümseyici tavırları, Fransızlardan esirgediği hayranlık, 14. Louis’nin dikkatinden kaçmamıştı. Kral bu durumdan öç almak için Moliere’den, Chambord şatosunda cereyan eden sonbahar av sezonunu konu alan bir tiyatro piyesi yazmasını ve içine de Türkleri koymasını istemişti. Moliere söz verdiği üzere piyesin 4. bölümünde Türkleri sahneye sokacaktı. Türk kahramanları Türkçe’ye benzeyen anlaşılmaz seslerle konuşturarak komikleştirmeye ve itibarsızlaştırmaya çalışmıştı. “Accıam croc soler ouch alla moustaph gidelum amanahem varahini oussere carbulath” veya “selamalec yani selamün aleyküm” bunlardan bazılarıdır. Salamalec Fransızca’da o kadar bilinir hale gelmiştir ki bugün Larousse sözlüğünde bir selam ifadesi olarak bile geçmektedir. Tiyatro piyesi bununla yetinmeyip Osmanlı Devleti’nin tepkisini çeken bir baleyi de sahneler. Burada bir müftü ve dervişleri abartılı komik kostümleriyle ve elinde Kur’an’la sahne almaktadırlar.
Türk egzotizminin önemli ayaklarından biri de Harem’dir. Harem kapalı dünyasıyla her Avrupalının ilgi odağı olmuş, ressamların ve yazarların hayal dünyalarını süslemiştir. 1862’de Jean Auguste Ingres’in yaptığı ve şu an Louvre müzesinde bulunan meşhur Türk Banyosu – Le Bain turc tablosu bu hayal ürününün en güzel örneğidir.
Jean Racine’in 1672 tarihli Bejazet adlı trajedisi ise harem ve hamam konuları etrafında geçen entrikaları konu alan bir tiyatro eseridir.
Fransız edebiyatında Türkler deyince romantiklerden bahsetmeden geçemeyiz. Bunların başında yazar Lamartine gelir. Doğuya Yolculuk – Voyage en Orient (1835) adlı seyahat yazılarında İstanbul boğazından ve insan tasvirlerinden bahsederken çok etkileyici bir dil kullanır: “Günün ve gecenin her saati, bir insan gözünün görebileceği en tatlı ve en muhteşem gösteriye şahitlik edersiniz; fikirlerinize sirayet eden bir göz sarhoşluğudur, ruhun ve bakışların kamaşmasıdır. – Vous avez à toutes les heures du jour et de la nuit le plus magnifique et le plus délicieux spectacle dont puisse s’emparer un regard humain ; c’est une ivresse des yeux qui se communique à la pensée, un éblouissement du regard et de l’âme.” Lamartine’in Türkiye Tarihi (1853) adlı başka bir eseri daha bulunmaktadır ki burada İslam Peygamberinin hayatından da bahsetmektedir.
Pierre Loti de İstanbul’a adeta aşık olmuş ve çok uzun süre bu şehirde kalmıştır. Denizci kimliğiyle dünyanın pek çok ülkesini görme fırsatı yakalayan Pierre Loti, Dünyanın Başkentleri (Les Capitales du Monde) kitabında Lamartine gibi çok kuvvetli İstanbul ve insan tasvirleri kullanmıştır.
‘Despot, Barbar ve Zalim Türkler’
Aydınlanma çağıyla kendi öz güvenini kazanan Avrupa, Osmanlı’nın da ihtişamını kaybetmesiyle, korku ve cazibe merkezli ilgiden ironik ve aşağılayıcı bir ilgiye doğru geçmiştir. Türkler bundan böyle genellikle yıkıcı, barbar, medeniyetsiz, zalim bir millet olarak tanımlanmıştır. Bu donemde Türklere olan ilgi değişmiş, egzotizm yerini bir nevi kıskançlığa bırakmıştır. Bu kıskançlıkla Sultan ismi köpeklere bile verilmeye başlanmıştır.
Pascal Blaise, Düşünceler’in (Les pensées) 2. bölümünde bir yerde hayvanlarla Türkleri, insanlarla Hristiyanları karşılaştırmaktadır. Ama İnsanın Sefaleti’nde ise (La misère de l’homme) Türk devletinin gücünden ve azametinden bahsetmeden geçmez.
Monstesqieu’nun en meşhur eseri İran Mektupları’nın (Lettres persanes) 35. Mektup’unda dervişe şu soru yöneltilir: “Hristiyanlar hakkında ne düşünüyorsun Derviş? Kıyamet günü geldiğinde bu kafir Türklerin eşek şeklinde Yahudileri cehenneme taşıyacakları gibi onların da cezalandırılacaklarına inanıyor musun? – Que penses-tu des chrétiens, sublime dervis? Crois-tu qu’au jour du jugement ils seront comme les infidèles turcs, qui serviront d’ânes aux juifs et les mèneront au grand trot en enfer ?”. Montesquieu aynı eserinde pek çok kez Türkler hakkında olumsuz görüşleri kitaptaki kahramanlarına söyletmektedir.
Biraz daha yakın tarihe geldiğimizde Antoine de St. Exupery’nin Küçük Prens (Le petit Prince) adlı kitabında geçen B612 astroidini aslında bir Türk astronom ilk defa keşfetmiş ama kıyafetlerinden dolayı kimse onu ciddiye almamıştır. Daha sonra ülkesinin diktatör yöneticisi herkesi Avrupalı gibi giyinmeye zorlayan ve giyinmezlerse cezası ölüm olan bir kanun yapmış, daha sonra yine ama bu sefer modern elbiseleriyle uluslararası konferansa katılan astronomu herkes ciddiye almış ve fikirlerini kabul etmiştir.
« Cet astéroïde n’a été aperçu qu’une fois au télescope, en 1909, par un astronome turc. Il avait fait alors une grande démonstration de sa découverte à un Congrès international d’astronomie. Mais personne ne l’avait cru à cause de son costume. Les grandes personnes sont comme ça. Heureusement pour la réputation de l’astéroïde B 612 un dictateur turc imposa à son peuple, sous peine de mort, de s’habiller à l’européenne. L’astronome refit sa démonstration en 1920, dans un habit très élégant. Et cette fois-ci tout le monde fut de son avis. »
Türklere karşı genelde önyargı şeklinde olan fikirler, sadece edebiyatla da sınırlı kalmamış, çizgi film, sinema, müzik, çizgi roman ve bir çok sahada kendini göstermiştir. Bu olumsuz fikirler birden bire oluşmadığı gibi birden bire de kaybolmamıştır. Kudret ve gücü simgeleyen Türk efsanesi, Aydınlanma Çağı ve beraberindeki Oryantalizm ile türetilen milyonlarca olumsuz Türk imajıyla tahribata uğramış, yerini hayal gücüyle destekleyen karikatürleştirilmiş barbar, despot, yıkıcı, gaddar olan bir imaja bırakmış ve Avrupalıları kendi fantastik fikirlerine hapsetmiştir. André Breton’un dediği gibi “Sevgili hayal gücüm, sende özellikle sevdiğim şey, hiçbir zaman affetmemen”.
[Yılmaz Tandoğan] 3.3.2018 [TR724]
Dönemin Fransız devlet adamlarını etkileyen ve Fransız şiirinin ortaçağdan modern çağa geçmesine ön ayak olan şair ve düşünürlerin yer aldığı Pléiade grubu (Ronsard, Du Bellay, Baïf, Belleau), 1551-1555 yılları arasında Türklerin Akdeniz’de yaptıkları askerî faaliyetlerden yola çıkarak Türklere karşı gayet cepheden bir duruş sergilerler. Mesela Antoine de la Porte yazılarında kimi zaman Türk, kimi zaman Barbar bazen de Osmanlı sözcüğünü kullanır. Hangi sözcüğün kullanıldığı bakış açılarıyla doğru orantılıdır. Hristiyan kardeşlerini, en büyük düşmanları (!) hakkında bilgilendirerek bu korkuyu aşmaya çalışır:
“Osmanlılar (…) yiğit ve yürekli biri olan I. Osman’ın adından dolayı, Türkiye imparatorlarına bu ad verildi.”
Ronsard, Discours des Misères de ce temps adlı kitabında “Bizi boyunduruk altına almak için denizi aşıp gelecek –pour nous donter il ne passe la mer” diyerek korkuyu ya da “Asya’ya boyun eğdirmiş – qui surmonta l’Asienne contrée” diyerek de hayranlığı ifade eder. Baïf, Hyme de la Paix – Barış İlahisi’nde Hristiyan Krallara ithafen Tanrı tarafından seçilmiş olmalarının “ne barbar Mağriplileri ne de imansız Türkleri yönetmek için” olduğunu söyler. Belleau da, Fransa Kralına tavsiye olarak “Sen ne Türksün ne de barbar ve biliyorsun Tanrının büyüklüğünü…” (Petites inventions) demektedir. Ünlü düşünür Montaigne, meşhur eseri Denemeler’de (Les Essaies) “Dünyaya şimdiye kadar gelmiş en büyük devlet Türklerinkidir – Le plus fort Etat qui paraisse pour le présent au monde, est celui de Turcs… ” sözleriyle Ronsard gibi başka bir hayranlık ifadesi gösterir.
Türkler hakkındaki efsanelerin kaynağı
Türk gibi olmayı veya giyinmeyi en iyi anlatan egzotik örnek, 1558’de Paris Saint Antoine sokağında yapılan ve katılımcılarının istisnasız Türk kıyafetleriyle katıldığı yarışmalardı.
18. yüzyılda Aydınlanma Çağı’na (Siècle des Lumières) kadar Türk gibi olmak, Türk gibi giyinmek, Türk hamamı, Türk kahvesi tam bir egzotizm ifade ediyordu. Bu aynı zamanda güç karşısındaki hayranlıktan ileri gelmekteydi. Bu Türk ilgisine Fransızlar Turquerie diyorlardı; yani Türk gibi olan ya da Türk usulü olan demekti. Bu dönemi Türkomani – Turcomania olarak adlandıranlar da olmuştur. Bu aynı zamanda Türkler hakkında klişelerin ve efsanelerin ortaya çıkmaya başladığı bir dönemdi. Bu dönemin filozof ve yazarlarından Voltaire, Türkler için ihtilaflı bir kaynakta şunu diyordu :
“Büyük Türk, farklı dinlerden yirmi farklı ulusu barış içinde yönetiyor. Türkler Hıristiyanlara barışta ne kadar yumuşak ve zaferde ne kadar affedici olunması gerektiğini gösterdi. – Le grand Turc gouverne dans la paix vingt nations de religions différentes. Les Turcs ont montré aux chrétiens comment être modéré dans la paix et clément dans la victoire.”
Büyük Türk (Le Grand Turc) tabiri Avrupalıların Muhteşem Süleyman’a verdikleri isimdi. Voltaire yine, Candide ve İyimserlik (Candide et L’Optimisme) adlı eserinde, Candide’in başından geçen inanılmaz yolculuklar ve yaşadığı felaketleri anlatır. Candide en sonunda İstanbul’a gelir ve bir dervişle tanışır. Ve dervişin kendisine söylediği meşhur “Bahçemizi yetiştirelim – Cultivons notre jardin” sözüyle hayatın anlamını öğrenir.
18. yüzyılın ünlü filozoflarından aslen İsviçre’nin Cenevre şehrinde doğan Jean Jacques Rousseau’nun babası Isaac Rousseau, Osmanlı sarayının saatlerinin bakım, tamir ve onarımından sorumlu olarak İstanbul’a gitmişti. Rousseau, İtiraflar’da (Les confessions) babasının, kardeşinin doğumundan hemen sonra davet üzerine mesleğini icra etmek için Osmanlı sarayına gittiğini yazmaktadır.
Moliere’in 1670’de yazdığı Kibarlık Budalası (Bourgeois Gentilhomme) adlı komedide de bu fenomen göze çarpmaktadır. Sultan 4. Mehmet’in Fransa’ya gelen elçisi Süleyman Ağa’nın (söylentiye göre kendisine tahsis edilen sarayda tuvalet olmamasını yadırgayan ve Fransa’ya ilk tuvaleti yaptıran meşhur elçi) küçümseyici tavırları, Fransızlardan esirgediği hayranlık, 14. Louis’nin dikkatinden kaçmamıştı. Kral bu durumdan öç almak için Moliere’den, Chambord şatosunda cereyan eden sonbahar av sezonunu konu alan bir tiyatro piyesi yazmasını ve içine de Türkleri koymasını istemişti. Moliere söz verdiği üzere piyesin 4. bölümünde Türkleri sahneye sokacaktı. Türk kahramanları Türkçe’ye benzeyen anlaşılmaz seslerle konuşturarak komikleştirmeye ve itibarsızlaştırmaya çalışmıştı. “Accıam croc soler ouch alla moustaph gidelum amanahem varahini oussere carbulath” veya “selamalec yani selamün aleyküm” bunlardan bazılarıdır. Salamalec Fransızca’da o kadar bilinir hale gelmiştir ki bugün Larousse sözlüğünde bir selam ifadesi olarak bile geçmektedir. Tiyatro piyesi bununla yetinmeyip Osmanlı Devleti’nin tepkisini çeken bir baleyi de sahneler. Burada bir müftü ve dervişleri abartılı komik kostümleriyle ve elinde Kur’an’la sahne almaktadırlar.
Türk egzotizminin önemli ayaklarından biri de Harem’dir. Harem kapalı dünyasıyla her Avrupalının ilgi odağı olmuş, ressamların ve yazarların hayal dünyalarını süslemiştir. 1862’de Jean Auguste Ingres’in yaptığı ve şu an Louvre müzesinde bulunan meşhur Türk Banyosu – Le Bain turc tablosu bu hayal ürününün en güzel örneğidir.
Jean Racine’in 1672 tarihli Bejazet adlı trajedisi ise harem ve hamam konuları etrafında geçen entrikaları konu alan bir tiyatro eseridir.
Fransız edebiyatında Türkler deyince romantiklerden bahsetmeden geçemeyiz. Bunların başında yazar Lamartine gelir. Doğuya Yolculuk – Voyage en Orient (1835) adlı seyahat yazılarında İstanbul boğazından ve insan tasvirlerinden bahsederken çok etkileyici bir dil kullanır: “Günün ve gecenin her saati, bir insan gözünün görebileceği en tatlı ve en muhteşem gösteriye şahitlik edersiniz; fikirlerinize sirayet eden bir göz sarhoşluğudur, ruhun ve bakışların kamaşmasıdır. – Vous avez à toutes les heures du jour et de la nuit le plus magnifique et le plus délicieux spectacle dont puisse s’emparer un regard humain ; c’est une ivresse des yeux qui se communique à la pensée, un éblouissement du regard et de l’âme.” Lamartine’in Türkiye Tarihi (1853) adlı başka bir eseri daha bulunmaktadır ki burada İslam Peygamberinin hayatından da bahsetmektedir.
Pierre Loti de İstanbul’a adeta aşık olmuş ve çok uzun süre bu şehirde kalmıştır. Denizci kimliğiyle dünyanın pek çok ülkesini görme fırsatı yakalayan Pierre Loti, Dünyanın Başkentleri (Les Capitales du Monde) kitabında Lamartine gibi çok kuvvetli İstanbul ve insan tasvirleri kullanmıştır.
‘Despot, Barbar ve Zalim Türkler’
Aydınlanma çağıyla kendi öz güvenini kazanan Avrupa, Osmanlı’nın da ihtişamını kaybetmesiyle, korku ve cazibe merkezli ilgiden ironik ve aşağılayıcı bir ilgiye doğru geçmiştir. Türkler bundan böyle genellikle yıkıcı, barbar, medeniyetsiz, zalim bir millet olarak tanımlanmıştır. Bu donemde Türklere olan ilgi değişmiş, egzotizm yerini bir nevi kıskançlığa bırakmıştır. Bu kıskançlıkla Sultan ismi köpeklere bile verilmeye başlanmıştır.
Pascal Blaise, Düşünceler’in (Les pensées) 2. bölümünde bir yerde hayvanlarla Türkleri, insanlarla Hristiyanları karşılaştırmaktadır. Ama İnsanın Sefaleti’nde ise (La misère de l’homme) Türk devletinin gücünden ve azametinden bahsetmeden geçmez.
Monstesqieu’nun en meşhur eseri İran Mektupları’nın (Lettres persanes) 35. Mektup’unda dervişe şu soru yöneltilir: “Hristiyanlar hakkında ne düşünüyorsun Derviş? Kıyamet günü geldiğinde bu kafir Türklerin eşek şeklinde Yahudileri cehenneme taşıyacakları gibi onların da cezalandırılacaklarına inanıyor musun? – Que penses-tu des chrétiens, sublime dervis? Crois-tu qu’au jour du jugement ils seront comme les infidèles turcs, qui serviront d’ânes aux juifs et les mèneront au grand trot en enfer ?”. Montesquieu aynı eserinde pek çok kez Türkler hakkında olumsuz görüşleri kitaptaki kahramanlarına söyletmektedir.
Biraz daha yakın tarihe geldiğimizde Antoine de St. Exupery’nin Küçük Prens (Le petit Prince) adlı kitabında geçen B612 astroidini aslında bir Türk astronom ilk defa keşfetmiş ama kıyafetlerinden dolayı kimse onu ciddiye almamıştır. Daha sonra ülkesinin diktatör yöneticisi herkesi Avrupalı gibi giyinmeye zorlayan ve giyinmezlerse cezası ölüm olan bir kanun yapmış, daha sonra yine ama bu sefer modern elbiseleriyle uluslararası konferansa katılan astronomu herkes ciddiye almış ve fikirlerini kabul etmiştir.
« Cet astéroïde n’a été aperçu qu’une fois au télescope, en 1909, par un astronome turc. Il avait fait alors une grande démonstration de sa découverte à un Congrès international d’astronomie. Mais personne ne l’avait cru à cause de son costume. Les grandes personnes sont comme ça. Heureusement pour la réputation de l’astéroïde B 612 un dictateur turc imposa à son peuple, sous peine de mort, de s’habiller à l’européenne. L’astronome refit sa démonstration en 1920, dans un habit très élégant. Et cette fois-ci tout le monde fut de son avis. »
Türklere karşı genelde önyargı şeklinde olan fikirler, sadece edebiyatla da sınırlı kalmamış, çizgi film, sinema, müzik, çizgi roman ve bir çok sahada kendini göstermiştir. Bu olumsuz fikirler birden bire oluşmadığı gibi birden bire de kaybolmamıştır. Kudret ve gücü simgeleyen Türk efsanesi, Aydınlanma Çağı ve beraberindeki Oryantalizm ile türetilen milyonlarca olumsuz Türk imajıyla tahribata uğramış, yerini hayal gücüyle destekleyen karikatürleştirilmiş barbar, despot, yıkıcı, gaddar olan bir imaja bırakmış ve Avrupalıları kendi fantastik fikirlerine hapsetmiştir. André Breton’un dediği gibi “Sevgili hayal gücüm, sende özellikle sevdiğim şey, hiçbir zaman affetmemen”.
[Yılmaz Tandoğan] 3.3.2018 [TR724]
İki maç; birinde kargaşa, diğerinde resital vardı [Hasan Cücük]
Önceki akşam Türkiye Kupası yarı final ilk maçında Beşiktaş- Fenerbahçe, İngiltere Premier Lig’de Arsenal – Manchester City maçları vardı. Türk futbolunun iki köklü çınarının buluşmasına kartlar ve gerilim damga vurdu. Josep Guardiola yönetiminde Premier Lig şampiyonluğuna koşan City ile Wenger’in Arsenal’inin buluşmasında ise futbolun güzellikleri vardı.
Ligde oynadıkları maçtan sadece 4 gün sonra Beşiktaş – Fenerbahçe, Türkiye Kupası buluşması gerçekleşiyordu. Lig maçında üstün olan taraf Beşiktaş’tı. Ligin en çok pas ve en iyi hucüm presi yapan takımı Fenerbahçe’yi sahasına hapseden bir Beşiktaş vardı. Sarı lacivertliler 14 maç sonra yenilgiyle tanışırken, Avrupa defterini hemen hemen kapatan yeniden lige tutunuyordu. İki takımın mücadelesinde uzun süre sonra hakem kırmızı kartına müracaat etmiyordu.
Türkiye Kupası buluşmasında nasıl bir futbolun ve skorun ortaya çıkacağı merak konusuydu. Son yıllarda derbi maçlarında rakiplerine üstünlük kuran Fenerbahçe uzun bir aradan sonra varlık göstermediği bir maç oynamıştı. Beşiktaş, ligin moraliyle rakibini misafir edecekti. Ancak sahada 4 gün öncesine göre çok iyi olan bir Fenerbahçe vardı. İlk golü Beşiktaş bulmuş olsa da sarı laciverliler skorda kısa sürede dengeyi sağlıyordu. Futbol kalitesi vasatın üstünde oluyordu ama sık sık faullerle maç duruyordu. Özellikle Pepe – Soldado buluşmasında hakemin kararı hep faul oluyordu. İlk devrenin son dakikasında Hasan Ali Kaldırım’ın gereksiz başlattığı bir gerilimi Alper Potuk devam ettirence gereksiz bir kartla takımını 10 kişi bırakıyordu. Amatörce davranan sadece Alper olmuyordu ilk yardı. Beraberlik golü sonrası kaleci Volkan Demirel 100 metre depar atıp, taraftarına doğru abartılı sevinç gösterisi yapınca sarı kart görüyordu. Devreye Fenerbahçe 2-1 önde girerken, 10 kişi oynamanın dezavantajını ikinci devre nasıl tolere edeceği merak konusuydu.
Fenerbahçe’nin imdadına Ricardo Quaresma yetişti
İkinci devrenin başında Josef De Souza’ya attığı dirsekle kırmızı kart görünce saha biranda boks ringine dönüyordu. Futbolun rafa kalktığı dakikalarda böylece başlıyordu. Kaleci Volkan Demirel, yaşına ve taşıdığı kaptanlık pazubandına yakışmayacak haraketlerle devam edince ikinci sarıdan takımını 9 kişi bırakıyordu. Maçın sonucu 2-2 olurken, çıkan 3 kırmızı kart, soyunma odası koridorları ve saha içinde yaşanan arbedeler hafızalarda kalıyordu.
Beşiktaş – Fenerbahçe buluşmasından dakikalar sonra Arsenal – Manchester City Premier Lig maçı başlıyordu. İki takımda tıpkı Beşiktaş – Fenerbahçe gibi 4 gün önce buluşmuştu. Lig Kupası finalindeki iki takımın buluşmasında sahadan 3-0 ayrılan City kupanın sahibi olmuştu. Pazar günkü buluşmalarına City’nin üstün futbolu damga vurmuştu. Ligde ilk 4’e girme şansını iyice azaltan Arsenal, kazanmak istiyordu. City ise en yakın rakibiyle olan puan farkını koruyup, sezon bitmeden haftalar önce şampiyonluğunu ilan etmek niyetindeydi.
Goller izleyenleri mest etti
Maçın başında üstün olan taraf Arsenal olurken, City kısa sürede ipleri eline alıyordu. Oyuncular futbol oynama düşüncesiyle sahaya çıktığından faullerle oyun kesilmiyordu. Neredeyse 5 dakikada bir faul oluyordu. City, Guardiola’nın elinde futbolu sanata dönüştürmenin resitalini sunuyordu. City’yi seyrederken, futbolu ne kadar basit bir oyun düşüncesine kapılıyorsunuz. Oyunu basitleştiren, yardımlaşmayı öne çıkaran, oyuncu zekasını sahaya yansıtan City, ilk devre bulduğu 3 golle maçı koparıyordu. Özellikle atılan goller hazırlanışı itibariyle seyredenleri mest ediyordu. Maç bir anlamda 22 yıldır Arsenal’in başında bulunan Arsene Wenger’in bir nevi vedası oluyordu. Artık futbolda genç teknik adam Josep Guardiıola’nın ‘number one’ olduğunu gösteriyordu.
Önceki akşam iki maç vardı. Birinde gerilim, kartlar. Diğerinde futbol ve sanat. Önceki akşam iki maç vardı. Birinde sahaya gerginlik için çıkan oyuncular. Diğerinde futbolu bir oyun olarak görüp, seyredenlerin keyif almasını sağlayan oyuncular vardı. İki ülke futbolu arasındaki kalite farkı kapanmaz bir noktada olduğu aşikar.
[Hasan Cücük] 3.3.2018 [TR724]
Ligde oynadıkları maçtan sadece 4 gün sonra Beşiktaş – Fenerbahçe, Türkiye Kupası buluşması gerçekleşiyordu. Lig maçında üstün olan taraf Beşiktaş’tı. Ligin en çok pas ve en iyi hucüm presi yapan takımı Fenerbahçe’yi sahasına hapseden bir Beşiktaş vardı. Sarı lacivertliler 14 maç sonra yenilgiyle tanışırken, Avrupa defterini hemen hemen kapatan yeniden lige tutunuyordu. İki takımın mücadelesinde uzun süre sonra hakem kırmızı kartına müracaat etmiyordu.
Türkiye Kupası buluşmasında nasıl bir futbolun ve skorun ortaya çıkacağı merak konusuydu. Son yıllarda derbi maçlarında rakiplerine üstünlük kuran Fenerbahçe uzun bir aradan sonra varlık göstermediği bir maç oynamıştı. Beşiktaş, ligin moraliyle rakibini misafir edecekti. Ancak sahada 4 gün öncesine göre çok iyi olan bir Fenerbahçe vardı. İlk golü Beşiktaş bulmuş olsa da sarı laciverliler skorda kısa sürede dengeyi sağlıyordu. Futbol kalitesi vasatın üstünde oluyordu ama sık sık faullerle maç duruyordu. Özellikle Pepe – Soldado buluşmasında hakemin kararı hep faul oluyordu. İlk devrenin son dakikasında Hasan Ali Kaldırım’ın gereksiz başlattığı bir gerilimi Alper Potuk devam ettirence gereksiz bir kartla takımını 10 kişi bırakıyordu. Amatörce davranan sadece Alper olmuyordu ilk yardı. Beraberlik golü sonrası kaleci Volkan Demirel 100 metre depar atıp, taraftarına doğru abartılı sevinç gösterisi yapınca sarı kart görüyordu. Devreye Fenerbahçe 2-1 önde girerken, 10 kişi oynamanın dezavantajını ikinci devre nasıl tolere edeceği merak konusuydu.
Fenerbahçe’nin imdadına Ricardo Quaresma yetişti
İkinci devrenin başında Josef De Souza’ya attığı dirsekle kırmızı kart görünce saha biranda boks ringine dönüyordu. Futbolun rafa kalktığı dakikalarda böylece başlıyordu. Kaleci Volkan Demirel, yaşına ve taşıdığı kaptanlık pazubandına yakışmayacak haraketlerle devam edince ikinci sarıdan takımını 9 kişi bırakıyordu. Maçın sonucu 2-2 olurken, çıkan 3 kırmızı kart, soyunma odası koridorları ve saha içinde yaşanan arbedeler hafızalarda kalıyordu.
Beşiktaş – Fenerbahçe buluşmasından dakikalar sonra Arsenal – Manchester City Premier Lig maçı başlıyordu. İki takımda tıpkı Beşiktaş – Fenerbahçe gibi 4 gün önce buluşmuştu. Lig Kupası finalindeki iki takımın buluşmasında sahadan 3-0 ayrılan City kupanın sahibi olmuştu. Pazar günkü buluşmalarına City’nin üstün futbolu damga vurmuştu. Ligde ilk 4’e girme şansını iyice azaltan Arsenal, kazanmak istiyordu. City ise en yakın rakibiyle olan puan farkını koruyup, sezon bitmeden haftalar önce şampiyonluğunu ilan etmek niyetindeydi.
Goller izleyenleri mest etti
Maçın başında üstün olan taraf Arsenal olurken, City kısa sürede ipleri eline alıyordu. Oyuncular futbol oynama düşüncesiyle sahaya çıktığından faullerle oyun kesilmiyordu. Neredeyse 5 dakikada bir faul oluyordu. City, Guardiola’nın elinde futbolu sanata dönüştürmenin resitalini sunuyordu. City’yi seyrederken, futbolu ne kadar basit bir oyun düşüncesine kapılıyorsunuz. Oyunu basitleştiren, yardımlaşmayı öne çıkaran, oyuncu zekasını sahaya yansıtan City, ilk devre bulduğu 3 golle maçı koparıyordu. Özellikle atılan goller hazırlanışı itibariyle seyredenleri mest ediyordu. Maç bir anlamda 22 yıldır Arsenal’in başında bulunan Arsene Wenger’in bir nevi vedası oluyordu. Artık futbolda genç teknik adam Josep Guardiıola’nın ‘number one’ olduğunu gösteriyordu.
Önceki akşam iki maç vardı. Birinde gerilim, kartlar. Diğerinde futbol ve sanat. Önceki akşam iki maç vardı. Birinde sahaya gerginlik için çıkan oyuncular. Diğerinde futbolu bir oyun olarak görüp, seyredenlerin keyif almasını sağlayan oyuncular vardı. İki ülke futbolu arasındaki kalite farkı kapanmaz bir noktada olduğu aşikar.
[Hasan Cücük] 3.3.2018 [TR724]
Senaryo değişti, her an her şey olabilir [Semih Ardıç]
Türkiye ile ABD arasında soğuk rüzgârlar esiyor. Vize krizinde uzun müddettir derinlerde yaşanan gerilim dışa aksetmişti. ABD vize yasağını kaldırsa da farklı cephelerde çözüm bekleyen onlarca başlık mevcut. İncirlik Üssü’nün bile taşınabileceğine dair iddialar ateş olmayan duman çıkmaz sözünü hatırlattı.
ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nda irtibat görevlisi olarak vazife yapan Metin Topuz’un 10 Ekim 2017’de tevkif edilmesi bardağı taşıran son damla olmuştu. Yine İzmir’de hapse atılan rahip Andrew Craig Brunson, NASA’da çalışan Serkan Gölge başta olmak üzere Amerika ile vatandaşlık ya da ikamet gibi saiklerle irtibatlı bazı isimler ‘darbecilik’ veya ‘terör örgütü üyeliği’ gibi ithamlarla hapse atıldı.
Tutuklama kararlarının hukukî veçheden mahrum olduğunu mahkeme safahatındaki tutarsızlıklar ortaya koyuyor. Deniz Yücel vak’asında müşahede edildiği üzere hapse atılanların her biri Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘rehine siyaseti’nin kurbanı.
TRUMP’A YAKIN İSİMLERLE ERDOĞAN’IN İRTİBATI
Onları hürriyetine kavuşturmaya matuf teşebbüslerde şu ana dek bir netice alınamadı. Zira düşük profilli ve istikrarsız adımlar atıldı. ABD Başkanı Donald Trump’ın etrafındaki isimlerin Erdoğan ile olan irtibatlarına yön veren bağış ve rüşvet iddialarını zaten FBI tahkik ediyor.
Trump’ın millî güvenlik danışmanı Michael Flynn’i istifaya götüren skandallar zincirinde Türkiye’den Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile damat kontenjanından Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın isimlerinin geçmesi basit bir rastlantı olabilir mi? Beyaz Saray Sözcüsü ile Pentagon ya da Dışişleri Bakanlıklarının sözcüleri arasında Türkiye mevzu bahis olduğunda birbirine zıt beyanların gelmesini ne ile izah edeceğiz?
Erdoğan’ın rehine siyasetine mukabil Almanya 6 ayda netice alıyor da ABD niye etkisiz eleman vaziyetine düşürülüyor?
OKYANUS ÖTESİ İLE KOPUŞ YAŞANIYOR
Washington DC ile Ankara arasında ciddi bir kopuş yaşandığı sır değil. Diplomatik dille ifade edilen memnuniyetsizlikler kapalı kapılar ardında sarf edilen sert sözlerin sadece numunesi. Suriye’nin kuzey batısında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) müşterek yürüttüğü askerî harekât uzadıkça, can kayıpları arttıkça ABD’nin ‘bekle gör’ çizgisini silip ‘orada kal’ çizgisini çekeceği gün de yaklaşıyor.
Harekâtın askerî veçhesini asker kimseler tahlil ede dursun. Diğer tarafta ‘Zeytin Dalı’ denilen harekâtın Türkiye’ye maliyetinin katlandığını görmek lazım. Tank, topçu ve hava desteğine sahip, özel harekâtçılardan müteşekkil düzenli bir ordu Türkiye hududuna 45 kilometre mesafede Afrin nahiyesine 41 gündür varamadı. 41 asker şehit oldu. Bazılarının durumu çok ağır 200’e yakın yaralı var. ÖSO’nun kayıpları da ilave edildiğinde Afrin hamlesinin daha şimdiden çok pahalıya patladığı görülecektir.
TSK İÇİN ÇOK BİLİNMEYENLİ DENKLEM
ABD şu ana dek serin kanlı kalmayı tercih etti ve sahada sıcak çatışma ihtimaline karşı Erdoğan’ı ikaz etmesi için Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ı Ankara’ya yolladı. İkazlara kulak tıkayan ve “Harekât Afrin ile sınırlı değil” diyen Erdoğan’ın ısrar ve inadı TSK için pek çok bilinmezi de beraberinde getiriyor.
Türkiye ile ABD arasında Afrin ekseninde her an her şey olabilir. Beyaz Saray’ın Afrin Harekâtı’na karşı atacağı adımlar piyasada en fazla konuşulan kulis bilgilerin başında geliyor. Hollanda mahreçli Rabobank’ın son raporu ‘dolar/TL paritesinde yeni zirvelere hazır olun’ mealindeydi. O Rabobank ki geçen sene başında 1 ABD Doları’nın 3,35’in altına gerileyebileceğini söyleyecek kadar TL’ye itimat ediyordu.
RABOBANK: HİSSE SENETLERİNDE SERT SATIŞLAR OLABİLİR
Şimdi senaryonun değiştiğini belirtirken sebebini de izah ediyor. 2017 senesinin Eylül ayından itibaren Türkiye ile ABD arasındaki ikili münasebetlerin giderek kötüye gittiği tespitinde de bulunuyor.
2 Mart 2018 tarihli rapora göre sert bir satış dalgası Borsa İstanbul’da işlem gören hisse senetlerini vurabilir. Böyle bir sermaye kaçışı TL’yi zayıflatır ve doları 4 TL’nin üzerine çıkarır. Rabobank, Türkiye’nin hariçten sermaye takviyesi olmadan ayakta kalamayacağının altını çiziyor: “2017 başından bu yana savunduğumuz dolar/TL’de aşağı yönlü bir hareket eğilimi olduğu yönündeki görüşümüzde ülkeye gelen sermaye akışları önemli bir unsurdu.”
ABD İLE KAVGANIN BEDELİ AĞIR OLUR
Bu cümlenin akabinde şerh düşüyor banka ve, “Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerin Eylül ayında bozulmaya başlamasıyla bu senaryo değişti.” diyor. Yani ABD ile kavganın bir bedeli olabilir. Sermaye çıkışı hızlandığında doların 3,75-3,84 TL arasındaki seyri yeni bir eşiğe tırmanabilir. Aralık 2017’de görülen 3.98 eşiği geçilirse piyasada TL’den kaçış kimsenin tahmin edemeyeceği kadar hızlı olabilir.
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nda (OECD) 47,4 milyar dolar tutarında cari açıkla ilk sırada yer alan Türkiye’nin değil büyük sermaye çıkışı, tek sent bile kaybetmeye tahammülü yok. 220 milyar dolar kısa vadeli dış borcu çevirmek için adeta deveyi iğne deliğinden geçirmeye çalışan şirketler yeni bir döviz şokunu kaldıramaz.
1 ABD DOLARI 1,98 TL’DEN 3,82 TL’YE GELDİ
‘En iyimser’ dediğimiz Rabobank bile senaryo değişti diyorsa muhasebe yapmakta fayda var. ABD Merkez Bankası’nın (FED) yeni başkanı Jerome Powell’ın bu sene en az 3 defa faiz artıracağını da bir kenara not edelim.
Dolar faizi arttıkça bedelini yine vatandaş ödüyor. Bakınız 2013’te 1 ABD Doları 1,98 TL iken ekonomi nasıldı, 3,82 TL olduğu bugün nasıl? Artık işsizlik de enflasyon da çift haneye demir attı.
ABD faizi artırdıkça maalesef Türkiye’de döviz kuru, enflasyon, borçluluk ve işsizlik artacak.
[Semih Ardıç] 3.3.2018 [TR724]
ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nda irtibat görevlisi olarak vazife yapan Metin Topuz’un 10 Ekim 2017’de tevkif edilmesi bardağı taşıran son damla olmuştu. Yine İzmir’de hapse atılan rahip Andrew Craig Brunson, NASA’da çalışan Serkan Gölge başta olmak üzere Amerika ile vatandaşlık ya da ikamet gibi saiklerle irtibatlı bazı isimler ‘darbecilik’ veya ‘terör örgütü üyeliği’ gibi ithamlarla hapse atıldı.
Tutuklama kararlarının hukukî veçheden mahrum olduğunu mahkeme safahatındaki tutarsızlıklar ortaya koyuyor. Deniz Yücel vak’asında müşahede edildiği üzere hapse atılanların her biri Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘rehine siyaseti’nin kurbanı.
TRUMP’A YAKIN İSİMLERLE ERDOĞAN’IN İRTİBATI
Onları hürriyetine kavuşturmaya matuf teşebbüslerde şu ana dek bir netice alınamadı. Zira düşük profilli ve istikrarsız adımlar atıldı. ABD Başkanı Donald Trump’ın etrafındaki isimlerin Erdoğan ile olan irtibatlarına yön veren bağış ve rüşvet iddialarını zaten FBI tahkik ediyor.
Trump’ın millî güvenlik danışmanı Michael Flynn’i istifaya götüren skandallar zincirinde Türkiye’den Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile damat kontenjanından Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın isimlerinin geçmesi basit bir rastlantı olabilir mi? Beyaz Saray Sözcüsü ile Pentagon ya da Dışişleri Bakanlıklarının sözcüleri arasında Türkiye mevzu bahis olduğunda birbirine zıt beyanların gelmesini ne ile izah edeceğiz?
Erdoğan’ın rehine siyasetine mukabil Almanya 6 ayda netice alıyor da ABD niye etkisiz eleman vaziyetine düşürülüyor?
OKYANUS ÖTESİ İLE KOPUŞ YAŞANIYOR
Washington DC ile Ankara arasında ciddi bir kopuş yaşandığı sır değil. Diplomatik dille ifade edilen memnuniyetsizlikler kapalı kapılar ardında sarf edilen sert sözlerin sadece numunesi. Suriye’nin kuzey batısında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) müşterek yürüttüğü askerî harekât uzadıkça, can kayıpları arttıkça ABD’nin ‘bekle gör’ çizgisini silip ‘orada kal’ çizgisini çekeceği gün de yaklaşıyor.
Harekâtın askerî veçhesini asker kimseler tahlil ede dursun. Diğer tarafta ‘Zeytin Dalı’ denilen harekâtın Türkiye’ye maliyetinin katlandığını görmek lazım. Tank, topçu ve hava desteğine sahip, özel harekâtçılardan müteşekkil düzenli bir ordu Türkiye hududuna 45 kilometre mesafede Afrin nahiyesine 41 gündür varamadı. 41 asker şehit oldu. Bazılarının durumu çok ağır 200’e yakın yaralı var. ÖSO’nun kayıpları da ilave edildiğinde Afrin hamlesinin daha şimdiden çok pahalıya patladığı görülecektir.
TSK İÇİN ÇOK BİLİNMEYENLİ DENKLEM
ABD şu ana dek serin kanlı kalmayı tercih etti ve sahada sıcak çatışma ihtimaline karşı Erdoğan’ı ikaz etmesi için Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ı Ankara’ya yolladı. İkazlara kulak tıkayan ve “Harekât Afrin ile sınırlı değil” diyen Erdoğan’ın ısrar ve inadı TSK için pek çok bilinmezi de beraberinde getiriyor.
Türkiye ile ABD arasında Afrin ekseninde her an her şey olabilir. Beyaz Saray’ın Afrin Harekâtı’na karşı atacağı adımlar piyasada en fazla konuşulan kulis bilgilerin başında geliyor. Hollanda mahreçli Rabobank’ın son raporu ‘dolar/TL paritesinde yeni zirvelere hazır olun’ mealindeydi. O Rabobank ki geçen sene başında 1 ABD Doları’nın 3,35’in altına gerileyebileceğini söyleyecek kadar TL’ye itimat ediyordu.
RABOBANK: HİSSE SENETLERİNDE SERT SATIŞLAR OLABİLİR
Şimdi senaryonun değiştiğini belirtirken sebebini de izah ediyor. 2017 senesinin Eylül ayından itibaren Türkiye ile ABD arasındaki ikili münasebetlerin giderek kötüye gittiği tespitinde de bulunuyor.
2 Mart 2018 tarihli rapora göre sert bir satış dalgası Borsa İstanbul’da işlem gören hisse senetlerini vurabilir. Böyle bir sermaye kaçışı TL’yi zayıflatır ve doları 4 TL’nin üzerine çıkarır. Rabobank, Türkiye’nin hariçten sermaye takviyesi olmadan ayakta kalamayacağının altını çiziyor: “2017 başından bu yana savunduğumuz dolar/TL’de aşağı yönlü bir hareket eğilimi olduğu yönündeki görüşümüzde ülkeye gelen sermaye akışları önemli bir unsurdu.”
ABD İLE KAVGANIN BEDELİ AĞIR OLUR
Bu cümlenin akabinde şerh düşüyor banka ve, “Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerin Eylül ayında bozulmaya başlamasıyla bu senaryo değişti.” diyor. Yani ABD ile kavganın bir bedeli olabilir. Sermaye çıkışı hızlandığında doların 3,75-3,84 TL arasındaki seyri yeni bir eşiğe tırmanabilir. Aralık 2017’de görülen 3.98 eşiği geçilirse piyasada TL’den kaçış kimsenin tahmin edemeyeceği kadar hızlı olabilir.
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nda (OECD) 47,4 milyar dolar tutarında cari açıkla ilk sırada yer alan Türkiye’nin değil büyük sermaye çıkışı, tek sent bile kaybetmeye tahammülü yok. 220 milyar dolar kısa vadeli dış borcu çevirmek için adeta deveyi iğne deliğinden geçirmeye çalışan şirketler yeni bir döviz şokunu kaldıramaz.
1 ABD DOLARI 1,98 TL’DEN 3,82 TL’YE GELDİ
‘En iyimser’ dediğimiz Rabobank bile senaryo değişti diyorsa muhasebe yapmakta fayda var. ABD Merkez Bankası’nın (FED) yeni başkanı Jerome Powell’ın bu sene en az 3 defa faiz artıracağını da bir kenara not edelim.
Dolar faizi arttıkça bedelini yine vatandaş ödüyor. Bakınız 2013’te 1 ABD Doları 1,98 TL iken ekonomi nasıldı, 3,82 TL olduğu bugün nasıl? Artık işsizlik de enflasyon da çift haneye demir attı.
ABD faizi artırdıkça maalesef Türkiye’de döviz kuru, enflasyon, borçluluk ve işsizlik artacak.
[Semih Ardıç] 3.3.2018 [TR724]
Sosyal medya, gençleri depresif yapıyor
Yaşları 12 ile 17 arasında değişen gençler, günde ortalama iki buçuk saatlerini sosyal medya uygulamalarında geçiriyor. Bulgular araştırmanın yapıldığı Almanya’yı ilgilendiriyor diye geçiştirilecek gibi değil, zira Türkiye başta olmak üzere Avrupa’da da benzer sonuçlar söz konusu.
Sağlık sigortası kurumlarından Alman DAK’ın Hamburg-Eppendorf Üniversite Hastanesi’ndeki Çocuk ve Gençlerde Bağımlılık Araştırmaları Merkezi ile ortaklaşa yaptığı araştırmanın sonuçlarını DW yayımladı. Araştırmaya göre, 12 ile 17 yaş arasındaki gençler WhatsApp, Instagram ve Snapchat’te günde ortalama iki buçuk saat harcıyor. Kızlar ortalama olarak yaşıtı erkeklere göre daha uzun süre sosyal medyada vakit geçiriyor. Kızlar günlük ortalama üç saatin biraz üzerinde sosyal medyadayken, erkeklerin sosyal medyada uygulamalarında geçirdikleri süreler iki buçuk saat civarında. Araştırmada yaşları 12 ile 17 arasında değişen 1.001 kız ve erkek çocuğa sorular yöneltildi.
Sonuçlar korkutucu
Birçok gencin “sabahtan akşama” sosyal medyada sohbet ettiğini, paylaşımlar yaptığını ve diğer gönderileri beğendiğini belirten DAK Başkanı Andreas Storm, araştırmanın sonuçlarını “endişe verici” olarak değerlendirdi. Storm aynı zamanda bazı genç sosyal medya kullanıcılarının bağımlı olma yolunda olduklarını söyledi. Özellikle korkutucu olanın sosyal medya bağımlılığı ile depresyon arasındaki ilişkinin olduğunu belirten Storm, sosyal medya bağımlısı gençlerin, bu bağımlılığı bulunmayan akranlarına göre depresyona girmeye daha meyilli olduğunu ifade etti. Storm, aynı şekilde depresyonda olan bir gencin sanal dünyaya daha fazla sığınabileceğini ve bu sebepten bir bağımlılık geliştirebileceğinin altını çizdi.
Uyku yok, tartışma var
Araştırmaya katılan gençlerin üçte biri sosyal medyayı hoş olmayan şeyleri düşünmemek için kullandığını belirtti. Kızlarda bu oran yüzde 40’a kadar çıkmış durumda. Gençlerin neredeyse dörtte biri de sosyal medyada vakit geçirmekten ötürü yeteri kadar uyku uyumuyor. Gençlerin beşte biri sosyal medya sebebiyle ebeveynleriyle tartışıyor. Bu oran, yaşları 12 ile 13 olan çocuklar için daha da fazla. Bu yaş grubundaki her üç çocuktan biri sosyal medya sebebiyle aileleriyle tartıştıklarını söyledi. Bir genç eğitim gördüğü zamanlar da dahil olmak üzere sürekli olarak sosyal medyadaki mesajlaşma uygulamalarını düşünüyorsa o zaman bu kişi bir bağımlı olarak değerlendiriliyor. Bir genç akıllı telefonu veya sosyal medyaya bağlanabilecek diğer gereçleri yanında olmadığı zaman kızgın, huzursuz ve üzgünse o zaman bu da bağımlı olduğuna dair bir semptom oluyor. Araştırmayı yapan bilim insanları, ‘kontrolü kaybetme’ terimini, gençlerin sosyal medyada geçirdikleri zamanı sınırlayamaması olarak açıklıyor.
[TR724] 3.3.2018
Sağlık sigortası kurumlarından Alman DAK’ın Hamburg-Eppendorf Üniversite Hastanesi’ndeki Çocuk ve Gençlerde Bağımlılık Araştırmaları Merkezi ile ortaklaşa yaptığı araştırmanın sonuçlarını DW yayımladı. Araştırmaya göre, 12 ile 17 yaş arasındaki gençler WhatsApp, Instagram ve Snapchat’te günde ortalama iki buçuk saat harcıyor. Kızlar ortalama olarak yaşıtı erkeklere göre daha uzun süre sosyal medyada vakit geçiriyor. Kızlar günlük ortalama üç saatin biraz üzerinde sosyal medyadayken, erkeklerin sosyal medyada uygulamalarında geçirdikleri süreler iki buçuk saat civarında. Araştırmada yaşları 12 ile 17 arasında değişen 1.001 kız ve erkek çocuğa sorular yöneltildi.
Sonuçlar korkutucu
Birçok gencin “sabahtan akşama” sosyal medyada sohbet ettiğini, paylaşımlar yaptığını ve diğer gönderileri beğendiğini belirten DAK Başkanı Andreas Storm, araştırmanın sonuçlarını “endişe verici” olarak değerlendirdi. Storm aynı zamanda bazı genç sosyal medya kullanıcılarının bağımlı olma yolunda olduklarını söyledi. Özellikle korkutucu olanın sosyal medya bağımlılığı ile depresyon arasındaki ilişkinin olduğunu belirten Storm, sosyal medya bağımlısı gençlerin, bu bağımlılığı bulunmayan akranlarına göre depresyona girmeye daha meyilli olduğunu ifade etti. Storm, aynı şekilde depresyonda olan bir gencin sanal dünyaya daha fazla sığınabileceğini ve bu sebepten bir bağımlılık geliştirebileceğinin altını çizdi.
Uyku yok, tartışma var
Araştırmaya katılan gençlerin üçte biri sosyal medyayı hoş olmayan şeyleri düşünmemek için kullandığını belirtti. Kızlarda bu oran yüzde 40’a kadar çıkmış durumda. Gençlerin neredeyse dörtte biri de sosyal medyada vakit geçirmekten ötürü yeteri kadar uyku uyumuyor. Gençlerin beşte biri sosyal medya sebebiyle ebeveynleriyle tartışıyor. Bu oran, yaşları 12 ile 13 olan çocuklar için daha da fazla. Bu yaş grubundaki her üç çocuktan biri sosyal medya sebebiyle aileleriyle tartıştıklarını söyledi. Bir genç eğitim gördüğü zamanlar da dahil olmak üzere sürekli olarak sosyal medyadaki mesajlaşma uygulamalarını düşünüyorsa o zaman bu kişi bir bağımlı olarak değerlendiriliyor. Bir genç akıllı telefonu veya sosyal medyaya bağlanabilecek diğer gereçleri yanında olmadığı zaman kızgın, huzursuz ve üzgünse o zaman bu da bağımlı olduğuna dair bir semptom oluyor. Araştırmayı yapan bilim insanları, ‘kontrolü kaybetme’ terimini, gençlerin sosyal medyada geçirdikleri zamanı sınırlayamaması olarak açıklıyor.
[TR724] 3.3.2018
Yeni milliyetçi (cemaatçi) dalga ve akıbetimiz [Kemal Ay]
Kitleleri mobilize etmek için akıl yetmez. Duygulara ihtiyacınız vardır. Gerekli duygusal durumu oluşturmanın en etkili yolu da kimliğe vurgu yapmaktır. ‘Unutma sen bir X’sin!’ dediğinizde, baskılanmış benliğe (süperego’nun boyunduruğundaki id’e) seslenmiş olursunuz. Burası aynı zamanda insanın ‘mağduriyet’ merkezidir. Şımarık bir çocuk gibi, ezikliğinin ve bastırılmışlığının kabahatini başkalarında arar. Kendi çabalarıyla ayağa kalkmayı, iç çatışmalarını dizginlemeyi, kendini suçlamayı ve muhasebe yapmayı beceremezse, ‘Unutma sen bir X’sin!’ diyen güçlü bir lidere abayı yakar. Kendini akışa kaptırır ve bu akış içerisinde mutluluğu arar.
Kimlik siyasetinin özü, üç aşağı beş yukarı budur. Kırılgan, özgüveni düşük, öfkeli ve yoksun (hem ekonomik hem de sembolik/kültürel yoksulluğa sahip) toplumların kısa sürede, çıra gibi, milliyetçilikle tutuşturulabilmesinin en büyük sebebidir bu. Krala ve aristokrasiye karşı, ‘eşitlik, kardeşlik ve özgürlük!’ talebiyle ortaya çıkan Fransız İhtilali’nin merkezden uzaklaştıkça, milliyetçiliğe dönüşmesini de bu formülle açıklayabiliriz. Aynı şekilde Batı’da emek sömürüsünü engellemek üzere ortaya çıkan ve gayet de başarılı olan Marxizmin, Latin Amerika dağlarında ya da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki milletler içerisinde ‘milliyetçilik’ şeklinde tezahürü de bu minvaldedir.
Yönetici sınıflarla, yönetilen (ezilen, sömürülen, aşağılanan) sınıflar arasındaki fark ne kadar açıksa, kimlik siyaseti de o kadar başarılı olur. Türkiye’de sosyalizmin Osmanlı’da Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler ‘öteki’ topluluklarda yaygın olması, Tanzimat’a kadar bu kesimlerin neredeyse hiçbir şekilde ‘siyasî özne’ olarak görülmemesiyle ilgiliydi. Aynı şekilde Cumhuriyet döneminde de hakiki manada Marxist hareketler, Kürt ve Alevi kimliklerini bayraklaştırarak yol aldılar çünkü en ‘dezavantajlı’ gruplar, yani ‘çıra gibi’ tutuşturmaya en elverişli vasat bunlardı.
FRANSIZ İHTİLALİ’NDEN ULUS İNŞA DÖNEMLERİNE
Anti-emperyalizmin kısa sürede bir ‘milliyetçilik şovuna’ dönüşmesi, post-kolonyal süreçte ‘milletlerin kendi kimliklerini bulma’ meselesinin sürekli gündemde olması, bu ‘ezilmişlik’ ve ‘sudan çıkan balık olma’ hâli ile ilgiliydi. Avrupa’nın ani ve beklenmedik zenginleşmesi, bir anda bütün dünyaya hükmeder hâle gelmesi, koloni faaliyetleri, sanayi devrimi, bilgi ve teknoloji tekelini ele geçirmesi dünyanın geri kalanında o bahsettiğim ‘sudan çıkan balık olma’ hâlini uyardı. Buna, savaşlar ve coğrafyaların yeniden dizaynı gibi meseleler de eklenince, dünyanın geri kalanındaki ‘kimlik oluşum’ süreçleri, beklenmedik şekilde travmatik oldu.
Bir İngiliz ya da Fransız’ın kendi iç dinamikleriyle kurguladığı kimliği ile bir Ortadoğu ülkesinin Batılılaşma/modernleşme hamleleri sonrası oluşan kimliği arasında ciddi iç ve dış farklar vardı. En basitinden Batı merkezinde ‘milliyetçilik’ aristokrasinin ve burjuva sınıfının taşıdığı bir meşaleyken, Batı dışında daha ziyade ‘otoriteye karşı’ gelişen bir halk hareketi şeklindeydi. Mesela Türkiye Cumhuriyeti kurulurken oluşturulan Türk kimliği, Osmanlı’yı bir ‘otorite’ (baba figürü) olarak kabul edip onun aksine bir gelişim sürdürmüştü. Yani Osmanlı ne ise, o olmamakla övünüyordu. İmparatorluklar çağının kapanmasıyla, bu topraklarda boy veren yeni ulusların çoğunda aynı travmatik etkileri görmek mümkün.
Bu sebeple de, Batı’da sol-sosyalist hareketler ‘milliyetçi ve muhafazakâr’ kurucu iradeye karşı çoğulculuğu savunurken, Türkiye gibi ülkelerde ‘sol-sosyalist’ hareketler bizatihi ‘kurucu irade’ gibi davranmış ve çoğulculuk meselesi daha ziyade sağ-liberal hareketlere bırakılmıştı. Demokrat Parti’nin, içindeki milliyetçi vekillere rağmen, CHP’ye nazaran daha ‘çoğulcu’ olmasının sebebi de, başlangıç noktasındaki bu açı farkıydı. Türkiye şartlarında hem kurucu iradeye sahip çıkıp hem de ‘çoğulcu’ olmak imkânı yoktu ki, CHP’nin yaşadığı travmanın özü de buraya dayanıyor. Bu sebeple de Türkiye’deki ‘ezilmiş’ grupların sesi olabilecek hareketler, Kürtler ve İslamcılar, 1990’larda yaşadıkları baskının yanı sıra bir ‘umut’ olarak da görülmüştü. Tarih bir tahterevalli gibi işliyorsa – ki inişler ve çıkışlar bunu ima ediyor – neden olmasındı?
YOKSUNLUK VE EZİLMİŞLİK, BU İŞLERİN YAKITI
Ancak bu ‘ezilmişlik’ kolay üstesinden gelinebilecek bir ruh hâli değil. Türkiye’deki Kürt kimliğine dayanan siyaset milliyetçi özünü saklamadı hiçbir zaman ve fakat çeşitli ezilmiş gruplarla iletişim kurarak daha geniş kapsamlı bir ‘sol siyaset’ kurmayı denedi. Bugün HDP’nin yüzde 10 barajının dayattığı ‘aşağılamayı’ rahatça kırıp geçebilmesi, bu stratejiyle oldu. Yine de HDP’nin arkasında sürekli daha stratejik ve pragmatik bir ‘saha siyaseti’ sürdüren PKK’nın varlığı, bu siyasetin geniş çapta bir iktidar alternatifi olmasını engellemektedir.
İslamcılar ise 1990’lardaki kırılmadan sonra, ‘kurucu irade’nin dışında, çoğulcu, başörtüsü meselesinden ötürü daha fazla kadınlara yaslanan, yüzü Batı’ya dönük, ittifak arayışı içinde bir harekete evrilmişti. Bu, post-kolonyal dönemin ilk safhasıydı. Küreselleşme, yeni ittifaklar doğurmuştu. Batı’daki sol-liberal-demokrat kanat, Batı dışındaki ‘milliyetçi-muhafazakâr’ otokrasilere karşı çıkan Marxist ya da İslamcı kadrolarla işbirliği yapmaya başlamıştı. Bu, milliyetçiliğin gerilemeye başladığı, kimlik siyasetinin yerini ekonomi temelli sosyal politikaların aldığı bir dönemdi ve uzun süre böyle gideceği varsayılıyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı.
İlk problemlerden biri, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Balkanlarda milliyetçiliğin yeniden üretilmesi ve iç savaşların yaşanmasıydı. Buna, ‘post-sovyet’ etkisi dendi. Uzun süre Sovyetler Birliği’nin ‘sindirici’ politikaları altında yaşayan özneler, yeni durumda bir ‘kimlik’ ihtiyacına giriyordu ve bunun karşılığı olarak da milliyetçilik revaçtaydı. Ancak bunun yaygın olacağı düşünülmemişti. İkinci şok, Latin Amerika’da yayılmaya başlayan popülizmdi. Ortadoğu’daki İslamcıların karşılığı, Latin Amerika’daki popülist sosyalizm olarak görülebilir. Bu da, ekonomik duruma bağlandı ve kitlelere daha iyi şartlar vaat eden popülizmin kazandığı yorumu yapıldı.
‘TÜRKİYE MODELİ’NİN ÖNEMİ
Bu dönemde ulusalcılara karşı bir saf kuran, çoğulcu ve Batı’ya dönük bir siyaset benimseyen Türkiye ‘en başarılı model’ olarak görülüyordu bu sebeple. Ancak başlayan şey, aynı zamanda kendi bitişini de doğurmuştu farkında olmadan. 2001’deki ‘cihatçı’ terör saldırılarının akabinde Ortadoğu’daki ılımlı İslamcılık, ‘cihatçı’ anlayışa panzehir olarak görülmüştü fakat bu arada radikalleşmenin sadece ideolojik yönüne dikkat edilmişti. Oysa, radikalleşme her şeyden önce ‘ezilmişlik’ psikolojisinin bir tezahürüydü ve ABD’nin 2002’de Afganistan’a, 2003’te Irak’a girmesiyle, bombanın pimi çekilmiş oldu. Saddam’ın gitmesi, tek başına şartları iyileştirmeye yetmeyecekti. Kitleler, yoksunluk duygusunun ve öfkenin giderilmediğini görünce, yeni ‘afyonlar’ aramaya yöneldi.
Amin Maalouf, 1998 gibi erken bir tarihte, Ölümcül Kimlikler kitabında küreselleşmenin Batılılaşma olarak algılandığını ve bunun bir karşı-eylem doğuracağını yazmıştı. Nitekim küresel rekabet, bir yandan Çin ve Hindistan gibi ticaret devlerinin yükselişine şahit olsa da, Batılı ulus-ötesi şirketlerin ‘tekeli’ ve medya alanının Batı tarafından domine edilmesi karşısında Batı-karşıtlığını yeniden en kullanışlı etki olmasını netice verdi. ABD’nin başarısız Afganistan ve Irak seferleri, yükselişi tetikledi. Dahası küresel, kimlik siyasetini reddeden, ‘dünya vatandaşları’ doğurmayı planlayan fikrî yönelimlerin diyalektiği olarak yerelleşme ve milliyetçilik yeniden hortladı. Üstelik bu kez 1900’lerin başındaki gibi modern-seküler bir ‘ulus inşası’ olarak değil, bilakis modern-seküler merkeze karşı ‘cemaatleşme’ kurgusu içinde bir kimlik siyaseti olarak tezahür etti.
İLK MİLLİYETÇİ DALGADAN FARKI
Geçmişe dönük kimlik parçaları gelişi güzel toplandı. Mevzu sadece ekonomik refah filan değildi. Bilakis milyonerler çıkaran Hindistan’da ‘benlik inşası’ da beraberinde geldi. Sayısal çoğunluğa dayalı bir sandık demokrasisi, ‘Bakın biz de demokrasiyi uyguluyoruz’ denilerek meşruiyet aracına dönüştürüldü. Hâlihazırda yoksunluk içindeki öfkeli kalabalıkların, bu yeni milliyetçilik/cemaatçilik etrafında konsolide edilebilmesi için kutuplaşma yoluna gidildi. Elbette bir kimlik inşası, ‘düşman’ icadından geçiyordu. Bunun için de ya eski düşmanlıklar kullanıldı ya da yeni düşmanlar bulundu. Ama en önemlisi, Sovyetlerin çöküşü ve Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla dünyaya kendini ispat eden liberal-demokratik düzen, ciddi anlamda sorgulanmaya başlandı.
İlk milliyetçi dalga, Birinci Dünya Savaşı’nı ve akabinde faşizmi, hemen ardından da İkinci Dünya Savaşı’nı doğurmuştu. İngiliz ve Fransız milliyetçiliğinin ve bunu destekleyen kolonyalizmin bir kopyasını oluşturmaya çalışan Alman ve İtalyan milliyetçiliği, ülkelerindeki ‘çoğulcu’ fikirleri bir çeşit ‘düşmanlık’ olarak görüp yeni bir kimlik dayatmaya kalktı ve huzursuz, ezilmiş, özgüvensiz kitleleri harekete geçirip faşizmi mümkün kıldı. Bu yeni milliyetçi dalganın nasıl felaketlere yol açacağını ise henüz kestiremiyoruz. Üstelik bu kez Anglo-Sakson iktidarları (Amerikan ve İngiliz muhafazakârlığı), bu türlü kimlik siyasetinin merkez konumunu teşkil etmeye başladı.
Erdoğan’ın küçük bir kız çocuğu üzerinden şehitlik, bayrak gibi kavramları kullanarak mobilize etmek istediği halk da, dünyadaki benzerleri gibi bu yeni kimlik siyasetinin tesiri altında. Ne diyelim, sonumuz hayrolsun…
[Kemal Ay] 3.3.2018 [TR724]
Kimlik siyasetinin özü, üç aşağı beş yukarı budur. Kırılgan, özgüveni düşük, öfkeli ve yoksun (hem ekonomik hem de sembolik/kültürel yoksulluğa sahip) toplumların kısa sürede, çıra gibi, milliyetçilikle tutuşturulabilmesinin en büyük sebebidir bu. Krala ve aristokrasiye karşı, ‘eşitlik, kardeşlik ve özgürlük!’ talebiyle ortaya çıkan Fransız İhtilali’nin merkezden uzaklaştıkça, milliyetçiliğe dönüşmesini de bu formülle açıklayabiliriz. Aynı şekilde Batı’da emek sömürüsünü engellemek üzere ortaya çıkan ve gayet de başarılı olan Marxizmin, Latin Amerika dağlarında ya da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki milletler içerisinde ‘milliyetçilik’ şeklinde tezahürü de bu minvaldedir.
Yönetici sınıflarla, yönetilen (ezilen, sömürülen, aşağılanan) sınıflar arasındaki fark ne kadar açıksa, kimlik siyaseti de o kadar başarılı olur. Türkiye’de sosyalizmin Osmanlı’da Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler ‘öteki’ topluluklarda yaygın olması, Tanzimat’a kadar bu kesimlerin neredeyse hiçbir şekilde ‘siyasî özne’ olarak görülmemesiyle ilgiliydi. Aynı şekilde Cumhuriyet döneminde de hakiki manada Marxist hareketler, Kürt ve Alevi kimliklerini bayraklaştırarak yol aldılar çünkü en ‘dezavantajlı’ gruplar, yani ‘çıra gibi’ tutuşturmaya en elverişli vasat bunlardı.
FRANSIZ İHTİLALİ’NDEN ULUS İNŞA DÖNEMLERİNE
Anti-emperyalizmin kısa sürede bir ‘milliyetçilik şovuna’ dönüşmesi, post-kolonyal süreçte ‘milletlerin kendi kimliklerini bulma’ meselesinin sürekli gündemde olması, bu ‘ezilmişlik’ ve ‘sudan çıkan balık olma’ hâli ile ilgiliydi. Avrupa’nın ani ve beklenmedik zenginleşmesi, bir anda bütün dünyaya hükmeder hâle gelmesi, koloni faaliyetleri, sanayi devrimi, bilgi ve teknoloji tekelini ele geçirmesi dünyanın geri kalanında o bahsettiğim ‘sudan çıkan balık olma’ hâlini uyardı. Buna, savaşlar ve coğrafyaların yeniden dizaynı gibi meseleler de eklenince, dünyanın geri kalanındaki ‘kimlik oluşum’ süreçleri, beklenmedik şekilde travmatik oldu.
Bir İngiliz ya da Fransız’ın kendi iç dinamikleriyle kurguladığı kimliği ile bir Ortadoğu ülkesinin Batılılaşma/modernleşme hamleleri sonrası oluşan kimliği arasında ciddi iç ve dış farklar vardı. En basitinden Batı merkezinde ‘milliyetçilik’ aristokrasinin ve burjuva sınıfının taşıdığı bir meşaleyken, Batı dışında daha ziyade ‘otoriteye karşı’ gelişen bir halk hareketi şeklindeydi. Mesela Türkiye Cumhuriyeti kurulurken oluşturulan Türk kimliği, Osmanlı’yı bir ‘otorite’ (baba figürü) olarak kabul edip onun aksine bir gelişim sürdürmüştü. Yani Osmanlı ne ise, o olmamakla övünüyordu. İmparatorluklar çağının kapanmasıyla, bu topraklarda boy veren yeni ulusların çoğunda aynı travmatik etkileri görmek mümkün.
Bu sebeple de, Batı’da sol-sosyalist hareketler ‘milliyetçi ve muhafazakâr’ kurucu iradeye karşı çoğulculuğu savunurken, Türkiye gibi ülkelerde ‘sol-sosyalist’ hareketler bizatihi ‘kurucu irade’ gibi davranmış ve çoğulculuk meselesi daha ziyade sağ-liberal hareketlere bırakılmıştı. Demokrat Parti’nin, içindeki milliyetçi vekillere rağmen, CHP’ye nazaran daha ‘çoğulcu’ olmasının sebebi de, başlangıç noktasındaki bu açı farkıydı. Türkiye şartlarında hem kurucu iradeye sahip çıkıp hem de ‘çoğulcu’ olmak imkânı yoktu ki, CHP’nin yaşadığı travmanın özü de buraya dayanıyor. Bu sebeple de Türkiye’deki ‘ezilmiş’ grupların sesi olabilecek hareketler, Kürtler ve İslamcılar, 1990’larda yaşadıkları baskının yanı sıra bir ‘umut’ olarak da görülmüştü. Tarih bir tahterevalli gibi işliyorsa – ki inişler ve çıkışlar bunu ima ediyor – neden olmasındı?
YOKSUNLUK VE EZİLMİŞLİK, BU İŞLERİN YAKITI
Ancak bu ‘ezilmişlik’ kolay üstesinden gelinebilecek bir ruh hâli değil. Türkiye’deki Kürt kimliğine dayanan siyaset milliyetçi özünü saklamadı hiçbir zaman ve fakat çeşitli ezilmiş gruplarla iletişim kurarak daha geniş kapsamlı bir ‘sol siyaset’ kurmayı denedi. Bugün HDP’nin yüzde 10 barajının dayattığı ‘aşağılamayı’ rahatça kırıp geçebilmesi, bu stratejiyle oldu. Yine de HDP’nin arkasında sürekli daha stratejik ve pragmatik bir ‘saha siyaseti’ sürdüren PKK’nın varlığı, bu siyasetin geniş çapta bir iktidar alternatifi olmasını engellemektedir.
İslamcılar ise 1990’lardaki kırılmadan sonra, ‘kurucu irade’nin dışında, çoğulcu, başörtüsü meselesinden ötürü daha fazla kadınlara yaslanan, yüzü Batı’ya dönük, ittifak arayışı içinde bir harekete evrilmişti. Bu, post-kolonyal dönemin ilk safhasıydı. Küreselleşme, yeni ittifaklar doğurmuştu. Batı’daki sol-liberal-demokrat kanat, Batı dışındaki ‘milliyetçi-muhafazakâr’ otokrasilere karşı çıkan Marxist ya da İslamcı kadrolarla işbirliği yapmaya başlamıştı. Bu, milliyetçiliğin gerilemeye başladığı, kimlik siyasetinin yerini ekonomi temelli sosyal politikaların aldığı bir dönemdi ve uzun süre böyle gideceği varsayılıyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı.
İlk problemlerden biri, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Balkanlarda milliyetçiliğin yeniden üretilmesi ve iç savaşların yaşanmasıydı. Buna, ‘post-sovyet’ etkisi dendi. Uzun süre Sovyetler Birliği’nin ‘sindirici’ politikaları altında yaşayan özneler, yeni durumda bir ‘kimlik’ ihtiyacına giriyordu ve bunun karşılığı olarak da milliyetçilik revaçtaydı. Ancak bunun yaygın olacağı düşünülmemişti. İkinci şok, Latin Amerika’da yayılmaya başlayan popülizmdi. Ortadoğu’daki İslamcıların karşılığı, Latin Amerika’daki popülist sosyalizm olarak görülebilir. Bu da, ekonomik duruma bağlandı ve kitlelere daha iyi şartlar vaat eden popülizmin kazandığı yorumu yapıldı.
‘TÜRKİYE MODELİ’NİN ÖNEMİ
Bu dönemde ulusalcılara karşı bir saf kuran, çoğulcu ve Batı’ya dönük bir siyaset benimseyen Türkiye ‘en başarılı model’ olarak görülüyordu bu sebeple. Ancak başlayan şey, aynı zamanda kendi bitişini de doğurmuştu farkında olmadan. 2001’deki ‘cihatçı’ terör saldırılarının akabinde Ortadoğu’daki ılımlı İslamcılık, ‘cihatçı’ anlayışa panzehir olarak görülmüştü fakat bu arada radikalleşmenin sadece ideolojik yönüne dikkat edilmişti. Oysa, radikalleşme her şeyden önce ‘ezilmişlik’ psikolojisinin bir tezahürüydü ve ABD’nin 2002’de Afganistan’a, 2003’te Irak’a girmesiyle, bombanın pimi çekilmiş oldu. Saddam’ın gitmesi, tek başına şartları iyileştirmeye yetmeyecekti. Kitleler, yoksunluk duygusunun ve öfkenin giderilmediğini görünce, yeni ‘afyonlar’ aramaya yöneldi.
Amin Maalouf, 1998 gibi erken bir tarihte, Ölümcül Kimlikler kitabında küreselleşmenin Batılılaşma olarak algılandığını ve bunun bir karşı-eylem doğuracağını yazmıştı. Nitekim küresel rekabet, bir yandan Çin ve Hindistan gibi ticaret devlerinin yükselişine şahit olsa da, Batılı ulus-ötesi şirketlerin ‘tekeli’ ve medya alanının Batı tarafından domine edilmesi karşısında Batı-karşıtlığını yeniden en kullanışlı etki olmasını netice verdi. ABD’nin başarısız Afganistan ve Irak seferleri, yükselişi tetikledi. Dahası küresel, kimlik siyasetini reddeden, ‘dünya vatandaşları’ doğurmayı planlayan fikrî yönelimlerin diyalektiği olarak yerelleşme ve milliyetçilik yeniden hortladı. Üstelik bu kez 1900’lerin başındaki gibi modern-seküler bir ‘ulus inşası’ olarak değil, bilakis modern-seküler merkeze karşı ‘cemaatleşme’ kurgusu içinde bir kimlik siyaseti olarak tezahür etti.
İLK MİLLİYETÇİ DALGADAN FARKI
Geçmişe dönük kimlik parçaları gelişi güzel toplandı. Mevzu sadece ekonomik refah filan değildi. Bilakis milyonerler çıkaran Hindistan’da ‘benlik inşası’ da beraberinde geldi. Sayısal çoğunluğa dayalı bir sandık demokrasisi, ‘Bakın biz de demokrasiyi uyguluyoruz’ denilerek meşruiyet aracına dönüştürüldü. Hâlihazırda yoksunluk içindeki öfkeli kalabalıkların, bu yeni milliyetçilik/cemaatçilik etrafında konsolide edilebilmesi için kutuplaşma yoluna gidildi. Elbette bir kimlik inşası, ‘düşman’ icadından geçiyordu. Bunun için de ya eski düşmanlıklar kullanıldı ya da yeni düşmanlar bulundu. Ama en önemlisi, Sovyetlerin çöküşü ve Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla dünyaya kendini ispat eden liberal-demokratik düzen, ciddi anlamda sorgulanmaya başlandı.
İlk milliyetçi dalga, Birinci Dünya Savaşı’nı ve akabinde faşizmi, hemen ardından da İkinci Dünya Savaşı’nı doğurmuştu. İngiliz ve Fransız milliyetçiliğinin ve bunu destekleyen kolonyalizmin bir kopyasını oluşturmaya çalışan Alman ve İtalyan milliyetçiliği, ülkelerindeki ‘çoğulcu’ fikirleri bir çeşit ‘düşmanlık’ olarak görüp yeni bir kimlik dayatmaya kalktı ve huzursuz, ezilmiş, özgüvensiz kitleleri harekete geçirip faşizmi mümkün kıldı. Bu yeni milliyetçi dalganın nasıl felaketlere yol açacağını ise henüz kestiremiyoruz. Üstelik bu kez Anglo-Sakson iktidarları (Amerikan ve İngiliz muhafazakârlığı), bu türlü kimlik siyasetinin merkez konumunu teşkil etmeye başladı.
Erdoğan’ın küçük bir kız çocuğu üzerinden şehitlik, bayrak gibi kavramları kullanarak mobilize etmek istediği halk da, dünyadaki benzerleri gibi bu yeni kimlik siyasetinin tesiri altında. Ne diyelim, sonumuz hayrolsun…
[Kemal Ay] 3.3.2018 [TR724]
Böyle olur diktatörlerin ölümü! (2) [Naci Karadağ]
Bir diktatörler ligi olsaydı sanırım Çin’in meşhur zalimi Mao şampiyonluğu kimseye bırakmazdı. Çin Komünist Devrimi lideri, iktidara geldiği ilk beş yılda 5 milyondan fazla insanı idam ederek veya işçi kamplarına göndererek öldürdü. “İleri Büyük Atılım” ve “Kültür Devrimi” adını verdiği iki adet sosyal programı vardı. Birinci hedef Çin’i süratle sanayileştirmekti. Bu programların uygulama safhasında 20 milyondan fazla insan açlıktan öldü. Sonrasında “Sosyalist Eğitim” hamlesi adı altında kendisine muhalifleri, özellikle aydınları, yazarları, öğretmenleri, hukukçuları ve entelektüelleri öldürmeye başladı. Bu program sonucunda 4-7 milyon insan öldü. 100 Çiçek Harekatı ile 30 milyon insanın birkaç ay içinde açlıktan ölmesine neden oldu. İktidarı süresince katlettiği insan sayısının 50 milyondan fazla olduğunu yazıyor tarih kitapları. Bu sebeple Mao insanlık tarihinin en kanlı diktatörü olarak bilinir.
Josef Stalin ilk üçe oynayacak tiranlardandır. Komünist Parti’nin ilk genel sekreteridir ve Lenin’in ölümünden sonra 1924′te Sovyet lideri olur. İktidara gelir gelmez Sovyetleri sanayileştirmek adına tarım üretimini yok eder ve korkunç bir kıtlığa sebep olur. Ukrayna’da açlıktan öldürdüğü insan sayısı 10 milyondan fazladır. 1930′ların sonuna doğru “Büyük Temizlik” adını verdiği bir girişim yapar. Bu girişim, kendisine muhalif insanları ortadan kaldırdığı paranoyak bir kampanyaya dönüşmüştür. Stalin’in parti konuşmalarında, kendisini 32 dişini göstermeden alkışlayan delegeleri bile öldürttüğü söylenmektedir. Stalin’in öldürdüğü insan sayısının 25 milyona yakın olduğu söylenir. Bu rakama kendi eşi ve kızının da aralarında olduğu sürgünler ve mahkûmlar dahil değildir. Stalin insan öldürme bağlamında meslektaşlarından bir ‘tık’ geride olabilir ama zalimlik sıralamasında en önde giden olarak bilinir.
Başka bir meslektaşı, “Halk senden nefret ediyor” şeklindeki bir tespite şöyle karşılık vermiştir, “Korkuları nefretlerinden büyük olduğu sürece, nefret etmelerinde bir sakınca yok!”
Anlıyoruz ki, her tiran öncelikli olarak korku salmayı ve saldığı korku ile iktidarda durmayı hedeflemiş, geçici de olsa bunu başarmıştır.
Zalim diktatörlerin bir özellikleri de, her ne kadar canice cinayet işleseler de, kendilerini tam tersi bir şekilde lanse etmeye bayılmalarıdır. On binlerce insanı bir saatte katlettikten sonra kucağına kedi alıp seven ya da küçük bir kız çocuğunun yanağını okşayan diktatör sayısı hiç de az değildir. Pohpohlanmaya, abartılmaya, övülmeye pek bayılırlar. O kadar ki, sadece kendileri övülsün ve yüceltilsin diye bakanlık kuran, özel bütçe ayıranlar vardır. Hayatta iken kendi kitaplarını yazdırır, resimlerini çizdirir, filmlerini çektirirlerdi.
Önceki yazımızda da söylediğimiz gibi, bu yapılan işlerin hiçbir zaman kıymet-i harbiyesi olmadı. Hiçbirinin daha sonra esamisi bile okunmamıştır. Unutulup gitmiştir.
SANATIN GÜCÜ
Ancak sanat öyle güçlü bir şeydir ki, bir süre sonra zalimden çok fena rövanş alır. Diktatörlerin tarihe mal olma şeklini de yine sanat belirler. Bu nedenle diktatörler hakkında yazılan kitaplar, çekilen filmler bu zalimler hakkında gelecek kuşakların kanaatini oluşturur.
İskoç sinemacı Armando Lannucci’nin yazıp yönettiği Stalin’in Ölümü (The Death Of Stalin) bu cümleden sayılabilecek muazzam bir eser. Film, bir zalimin ölüm esnası ve sonrasında kendi oluşturduğu korku anaforunun bir toplumu nasıl perişan ettiğini hicvin keskin diliyle anlatıyor. Şüphesiz bu film, Putin yönetiminin hoşuna gitmedi. Önce aşağılayıp, küçümsediler ama filmin etkileri yansımaya başladıkça sertleşti Putin iktidarı.
Film vizyona girdiği anda üç aylık biletleri tükendi. Bunun üzerine Rus polisi bazı sinema salonlarına baskınlar düzenledi ve bazı seyircileri gözaltına alıp, filmin gösterimini engelledi. Rus Kültür Bakanlığı, filmi gösteren sinemaların para cezası veya kapatma cezası alabileceğini daha önce söylemişti. Sinemaya gelen polisler bir soruşturma yürüttüklerini söylemenin ötesinde bir açıklama yapmadılar ancak, Pioner Sineması ise baskına rağmen gösterimlere devam edeceklerini açıkladı.
Sinema salonu çıkışında BBC Rusça’ya konuşan film izleyicileri Stalin’in Ölümü’nü beğendiklerini söylediler. Haberde bir kadın “Böylesi bir filmi yasaklamak radikallik” derken bir diğer kadın ise “Bu filmi herkes izlemeli” diye konuştu. Salondan çıkan bir adam da filmi izledikten sonra hakarete uğramış hissetmediğini söyledi. Rusya Kültür Bakanı Vladimir Medinski, filmin yasaklanmasının bir sansür değil, yaşlı nesillerin hakarete uğramış hissetmesinin önüne geçmeyi hedefleyen bir eylem olduğunu açıklayarak zevahiri kurtarmayı denedi. Oysa Reuters’a konuşan ve Stalin öldüğünde hayatta olan iki yaşlı kadın da filmi beğendiklerini söylemişti.
Andrey Archangelski, Moscow Times için konuk yazar olarak kaleme aldığı yazısında, komedi filminin yasaklamasının nedeninin, “Rusya’da prensip olarak devletin kendisiyle alay edilmesini istememesidir”, olduğunu açıklıyor:
“Stalin’e gülmek, ne pahasına olursa olsun durdurulması gereken tehlikeli bir virüs sanki. 1930-1950 yılları üzerine sayısız film çeken televizyon kanalları ve yönetmenler sayesinde Stalin, iktidarın ekrandaki temsili, simgesi oldu. Stalin, bütün bu programların temelinde yatan, devletin toplum üzerindeki sonsuza kadar sürecek denetimini sürdüreceği ideolojisinin vücut bulmuş haliydi. Stalin’le alay etmek, devletle alay etmek demek ve bu yüzden uygun değil.”
SİYASİ BİR TAŞLAMA
Son derece güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip film (Steve Buscemi, Olga Kurylenko, Jason Isaacs, Andrea Riseborough, Paddy Considine, Roger Ashton-Griffiths) politik bir taşlama aslında.
Yıl 1953… Joseph Stalin’in, sağlık durumu biraz paranoyak olması dışında gayet iyidir ve ona karşı çıkan herkesi terörize edip, gözünü kırpmadan ortadan kaldırmaktan imtina etmemektedir. Bu durum yakın dostlarını dahi hizaya getirmektedir. Ta ki bir sabah çalışma odasında ölü bulunana kadar. Bundan sonrası, hiciv ustası Armando Lannucci’nin ellerinde mükemmel bir komediye dönüşüyor ve zalim tiranın etrafındaki yalakaların bir anda iktidar yarışına girdiğini görüyoruz: sümsük Malenkov, ukala Kruşçev, şaşkın Molotov, mafyöz Zhukov, Beria Stalin’in sarhoş oğlu Vasily ve yorgun kızı Svetlana…
Film konser sahnesiyle açılıyor. Moskova senfoni orkestrasının konserinin sonuna doğru telefon çalıyor ve arayan Stalin olunca, herkesin eli ayağı birbirine dolaşıyor. Reis, konserin kaydını istiyor ama bir sorun var; kayıt alınmamış. Bunun üzerine kapılar kapatılıp konser tekrar icra ediliyor ve sokaktan seyirci olarak halk zorla getirtilip alkışlatılıyor…
Filmin hemen başında Stalin’in kriz geçirdiğini görüyoruz. Kapıdaki korumalar içerden ses geldiğini duyuyor ama kimse korkudan içeri girip bakamıyor. Sabaha kadar yerde boylu boyunca kalan zalim diktatör, beyin felci geçirmiş. Hemen doktorlara haber salınıyor ama bir sorun var, onu da yardımcısı açıklıyor: “Moskova’da doktor bırakmadık ki! İyi doktorların hepsini ya idam ettik ya da Sibirya’ya sürgüne yolladık!”
Stalin’in Ölümü paranoyasının sınırı olmayan bir zalimin kendi hanımı da dahil olmak üzere bir toplumu nasıl terörize edip, hainleştirdiğini göstermesi açısından önemli. Film boyunca kahkahalarla gülüyoruz ama içten içe de bir yerimiz cızlıyor. Zira Rusların 70 yıl önce yaşadığı olayları biz yeni yeni yaşıyor gibiyiz…
İzleyin bu filmi, hak vereceksiniz…
[Naci Karadağ] 3.3.2018 [TR724]
Josef Stalin ilk üçe oynayacak tiranlardandır. Komünist Parti’nin ilk genel sekreteridir ve Lenin’in ölümünden sonra 1924′te Sovyet lideri olur. İktidara gelir gelmez Sovyetleri sanayileştirmek adına tarım üretimini yok eder ve korkunç bir kıtlığa sebep olur. Ukrayna’da açlıktan öldürdüğü insan sayısı 10 milyondan fazladır. 1930′ların sonuna doğru “Büyük Temizlik” adını verdiği bir girişim yapar. Bu girişim, kendisine muhalif insanları ortadan kaldırdığı paranoyak bir kampanyaya dönüşmüştür. Stalin’in parti konuşmalarında, kendisini 32 dişini göstermeden alkışlayan delegeleri bile öldürttüğü söylenmektedir. Stalin’in öldürdüğü insan sayısının 25 milyona yakın olduğu söylenir. Bu rakama kendi eşi ve kızının da aralarında olduğu sürgünler ve mahkûmlar dahil değildir. Stalin insan öldürme bağlamında meslektaşlarından bir ‘tık’ geride olabilir ama zalimlik sıralamasında en önde giden olarak bilinir.
Başka bir meslektaşı, “Halk senden nefret ediyor” şeklindeki bir tespite şöyle karşılık vermiştir, “Korkuları nefretlerinden büyük olduğu sürece, nefret etmelerinde bir sakınca yok!”
Anlıyoruz ki, her tiran öncelikli olarak korku salmayı ve saldığı korku ile iktidarda durmayı hedeflemiş, geçici de olsa bunu başarmıştır.
Zalim diktatörlerin bir özellikleri de, her ne kadar canice cinayet işleseler de, kendilerini tam tersi bir şekilde lanse etmeye bayılmalarıdır. On binlerce insanı bir saatte katlettikten sonra kucağına kedi alıp seven ya da küçük bir kız çocuğunun yanağını okşayan diktatör sayısı hiç de az değildir. Pohpohlanmaya, abartılmaya, övülmeye pek bayılırlar. O kadar ki, sadece kendileri övülsün ve yüceltilsin diye bakanlık kuran, özel bütçe ayıranlar vardır. Hayatta iken kendi kitaplarını yazdırır, resimlerini çizdirir, filmlerini çektirirlerdi.
Önceki yazımızda da söylediğimiz gibi, bu yapılan işlerin hiçbir zaman kıymet-i harbiyesi olmadı. Hiçbirinin daha sonra esamisi bile okunmamıştır. Unutulup gitmiştir.
SANATIN GÜCÜ
Ancak sanat öyle güçlü bir şeydir ki, bir süre sonra zalimden çok fena rövanş alır. Diktatörlerin tarihe mal olma şeklini de yine sanat belirler. Bu nedenle diktatörler hakkında yazılan kitaplar, çekilen filmler bu zalimler hakkında gelecek kuşakların kanaatini oluşturur.
İskoç sinemacı Armando Lannucci’nin yazıp yönettiği Stalin’in Ölümü (The Death Of Stalin) bu cümleden sayılabilecek muazzam bir eser. Film, bir zalimin ölüm esnası ve sonrasında kendi oluşturduğu korku anaforunun bir toplumu nasıl perişan ettiğini hicvin keskin diliyle anlatıyor. Şüphesiz bu film, Putin yönetiminin hoşuna gitmedi. Önce aşağılayıp, küçümsediler ama filmin etkileri yansımaya başladıkça sertleşti Putin iktidarı.
Film vizyona girdiği anda üç aylık biletleri tükendi. Bunun üzerine Rus polisi bazı sinema salonlarına baskınlar düzenledi ve bazı seyircileri gözaltına alıp, filmin gösterimini engelledi. Rus Kültür Bakanlığı, filmi gösteren sinemaların para cezası veya kapatma cezası alabileceğini daha önce söylemişti. Sinemaya gelen polisler bir soruşturma yürüttüklerini söylemenin ötesinde bir açıklama yapmadılar ancak, Pioner Sineması ise baskına rağmen gösterimlere devam edeceklerini açıkladı.
Sinema salonu çıkışında BBC Rusça’ya konuşan film izleyicileri Stalin’in Ölümü’nü beğendiklerini söylediler. Haberde bir kadın “Böylesi bir filmi yasaklamak radikallik” derken bir diğer kadın ise “Bu filmi herkes izlemeli” diye konuştu. Salondan çıkan bir adam da filmi izledikten sonra hakarete uğramış hissetmediğini söyledi. Rusya Kültür Bakanı Vladimir Medinski, filmin yasaklanmasının bir sansür değil, yaşlı nesillerin hakarete uğramış hissetmesinin önüne geçmeyi hedefleyen bir eylem olduğunu açıklayarak zevahiri kurtarmayı denedi. Oysa Reuters’a konuşan ve Stalin öldüğünde hayatta olan iki yaşlı kadın da filmi beğendiklerini söylemişti.
Andrey Archangelski, Moscow Times için konuk yazar olarak kaleme aldığı yazısında, komedi filminin yasaklamasının nedeninin, “Rusya’da prensip olarak devletin kendisiyle alay edilmesini istememesidir”, olduğunu açıklıyor:
“Stalin’e gülmek, ne pahasına olursa olsun durdurulması gereken tehlikeli bir virüs sanki. 1930-1950 yılları üzerine sayısız film çeken televizyon kanalları ve yönetmenler sayesinde Stalin, iktidarın ekrandaki temsili, simgesi oldu. Stalin, bütün bu programların temelinde yatan, devletin toplum üzerindeki sonsuza kadar sürecek denetimini sürdüreceği ideolojisinin vücut bulmuş haliydi. Stalin’le alay etmek, devletle alay etmek demek ve bu yüzden uygun değil.”
SİYASİ BİR TAŞLAMA
Son derece güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip film (Steve Buscemi, Olga Kurylenko, Jason Isaacs, Andrea Riseborough, Paddy Considine, Roger Ashton-Griffiths) politik bir taşlama aslında.
Yıl 1953… Joseph Stalin’in, sağlık durumu biraz paranoyak olması dışında gayet iyidir ve ona karşı çıkan herkesi terörize edip, gözünü kırpmadan ortadan kaldırmaktan imtina etmemektedir. Bu durum yakın dostlarını dahi hizaya getirmektedir. Ta ki bir sabah çalışma odasında ölü bulunana kadar. Bundan sonrası, hiciv ustası Armando Lannucci’nin ellerinde mükemmel bir komediye dönüşüyor ve zalim tiranın etrafındaki yalakaların bir anda iktidar yarışına girdiğini görüyoruz: sümsük Malenkov, ukala Kruşçev, şaşkın Molotov, mafyöz Zhukov, Beria Stalin’in sarhoş oğlu Vasily ve yorgun kızı Svetlana…
Film konser sahnesiyle açılıyor. Moskova senfoni orkestrasının konserinin sonuna doğru telefon çalıyor ve arayan Stalin olunca, herkesin eli ayağı birbirine dolaşıyor. Reis, konserin kaydını istiyor ama bir sorun var; kayıt alınmamış. Bunun üzerine kapılar kapatılıp konser tekrar icra ediliyor ve sokaktan seyirci olarak halk zorla getirtilip alkışlatılıyor…
Filmin hemen başında Stalin’in kriz geçirdiğini görüyoruz. Kapıdaki korumalar içerden ses geldiğini duyuyor ama kimse korkudan içeri girip bakamıyor. Sabaha kadar yerde boylu boyunca kalan zalim diktatör, beyin felci geçirmiş. Hemen doktorlara haber salınıyor ama bir sorun var, onu da yardımcısı açıklıyor: “Moskova’da doktor bırakmadık ki! İyi doktorların hepsini ya idam ettik ya da Sibirya’ya sürgüne yolladık!”
Stalin’in Ölümü paranoyasının sınırı olmayan bir zalimin kendi hanımı da dahil olmak üzere bir toplumu nasıl terörize edip, hainleştirdiğini göstermesi açısından önemli. Film boyunca kahkahalarla gülüyoruz ama içten içe de bir yerimiz cızlıyor. Zira Rusların 70 yıl önce yaşadığı olayları biz yeni yeni yaşıyor gibiyiz…
İzleyin bu filmi, hak vereceksiniz…
[Naci Karadağ] 3.3.2018 [TR724]
Avrupalı Gazeteciler Federasyonu’ndan 4 Mart hatırlatması: ZAMAN çalışanları unutulmasın
Merkezi Brüksel’de bulunan Avrupalı Gazeteciler Federasyonu (EFJ), hapiste unutulan ZAMAN’da çalışan gazeteciler konusunda uyarıda bulundu.
EFJ tarafından yapılan yazılı açıklamada, 4 Mart tarihinin gazeteye el konmasının ikinci yıldönümü olduğu, Zaman’da çalışan gazetecilerin her yönüyle mağdur edildikleri vurgulandı. Zaman Brüksel eski Temsilcisi Selçuk Gültaşlı’nın konuyla ilgili kendilerine verdiği brifinge değinen EFJ yetkilileri, mağdur gazetecilerin bir kısmına ismen atıf yaptı.
Açıklamada Zaman’ın görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı’nın ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edildiği ve hala tecritte tutulduğu, Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi müracaatının reddedildiği, STV Genel Müdürü Hidayet Karaca’nın babasının cenazesine katılmasına izin verilmediği, hala avukatının olmadığı ve tecritte tutulduğu, kadın gazeteciler Büşra Erdal ve Ayşenur Parıldak’ın tahliye edilmelerine rağmen serbest kalamadıkları belirtildi.
Selçuk Gültaşlı, AB kurumlarının ısrarla Zaman ya da Hizmet Hareketi ile irtibatlı gazetecileri görmezden geldiğini kaydetti. AB kurumlarının Türkiye’de ifade hürriyetine ilişkin sorunlara dikkat göstermesinden memnuniyet duyulduğu ancak bu dikkatin ‘ayrımcı olmamasına’ itina gösterilmesi gerektiğini işaret eden Gültaşlı, 8 Şubat’ta kabul edilen Avrupa Parlamentosu Türkiye kararında Zaman’a atıf yapılmamasından üzüntü duyduklarını vurguladı.
[Ali Haydar Arslan] 2.3.2018
EFJ tarafından yapılan yazılı açıklamada, 4 Mart tarihinin gazeteye el konmasının ikinci yıldönümü olduğu, Zaman’da çalışan gazetecilerin her yönüyle mağdur edildikleri vurgulandı. Zaman Brüksel eski Temsilcisi Selçuk Gültaşlı’nın konuyla ilgili kendilerine verdiği brifinge değinen EFJ yetkilileri, mağdur gazetecilerin bir kısmına ismen atıf yaptı.
Açıklamada Zaman’ın görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı’nın ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edildiği ve hala tecritte tutulduğu, Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi müracaatının reddedildiği, STV Genel Müdürü Hidayet Karaca’nın babasının cenazesine katılmasına izin verilmediği, hala avukatının olmadığı ve tecritte tutulduğu, kadın gazeteciler Büşra Erdal ve Ayşenur Parıldak’ın tahliye edilmelerine rağmen serbest kalamadıkları belirtildi.
Selçuk Gültaşlı, AB kurumlarının ısrarla Zaman ya da Hizmet Hareketi ile irtibatlı gazetecileri görmezden geldiğini kaydetti. AB kurumlarının Türkiye’de ifade hürriyetine ilişkin sorunlara dikkat göstermesinden memnuniyet duyulduğu ancak bu dikkatin ‘ayrımcı olmamasına’ itina gösterilmesi gerektiğini işaret eden Gültaşlı, 8 Şubat’ta kabul edilen Avrupa Parlamentosu Türkiye kararında Zaman’a atıf yapılmamasından üzüntü duyduklarını vurguladı.
[Ali Haydar Arslan] 2.3.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)