Peygamber Efendimiz’in gençliği nasıldı? [Ali Demirel]

Efendimiz’in (s.a.s.) on dört-on beş yaşlarına geldiğinde diğer gençlerden farklı biri olduğu her halinden belli oldu. Allah, O’nu cahiliyyenin bütün kötülüklerinden ve ayıplarından korudu. Hilmi, sabrı, şükrü, adaleti, tevazusu, iffeti, cömertliği, cesareti, hayâsı ve vakarı ile kısa sürede halkın parmakla gösterdiği fazilet, ahlak ve şeref timsali bir genç oldu.

Hiç bir zaman halktan uzaklaşmayan Efendimizin sosyal ilişkileri son derece iyiydi. İnsanlara iyilik eder, yardımlarına koşar, düşenin elinden tutup kaldırırdı. Hal ve hareketleri ile sevilip sayılan bu genç, doğru sözlülüğü, eminliği, iyilikseverliği, kötülüklerden uzak durması, aklı başında insanların hoşlanmayacağı işlere yaklaşmaması sayesinde daha o yaşta gıpta edilerek örnek gösterildi. “el-Emîn” lakabı ile anılarak büyük değer verildi.

İnsanlarla iyi ilişkilerin yanı sıra yanında kaldığı aileye karşı sorumluluklarını da en iyi şekilde yerine getirmeye gayret etti. Yalnızca ailenin koyunlarını otlatmayıp, her konuda yardımlarına koştu.

Günahlardan hep uzak durdu

Mekke’ye misafir olarak gelenlere yemek ve zemzem ikram etme görevini üstlenen amcası Ebû Tâlib, zemzem kuyusunun yıkılan yerlerini tamir etmeye karar verdiğinde çocuklarını ve yeğenini yanına çağırarak kendisine yardım etmelerini istedi. Mekkeli gençlerle çok güzel arkadaşlıklar kuran Efendimiz, amcasına daha fazla yardım etmek için arkadaşlarının yanına koştu. Durumu anlatarak yardım istedi. Olumlu cevap veren arkadaşları elbirliği ile işi kısa zamanda bitirdiler.

Bütün Mekkeliler tarafından takdir edilen Efendimiz, gençliği boyunca putlara tapmaktan ve günahlardan uzak durdu. Bir konuşma sırasında Mekkelilere Efendimizin gençliğini anlatan Nadr b. Hâris şöyle diyordu:

“Muhammed aranızda büyüyen, her halini bildiğiniz bir gençti. Gençlik yıllarında onun hal ve hareketlerinden çok memnundunuz. O sizin en doğru sözlünüz, en güvenilir olanınızdı. Olgunluk çağına ulaşıncaya kadar en küçük bir hatasına şahit olmadınız. Şimdi siz getirdiğini getirince ona sihirbaz yaftasını yapıştırdınız. Vallahi o sihirbaz değildir…” (İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-Eser, 2/403)

[Ali Demirel] 26.11.2018 [Samanyolu Haber]

Twitter: @aliihsandemirel,  alidemirelshaber@gmail.com.

OHAL komisyonu, AB’yi ve mağdurları oyalama komisyonu

Halkların Demokratik Partisi(HDP) Kocaeli Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, OHAL mağdurlarının yaşadığı sorunlarla ilgili Avrupa Komisyonu’na bir mektup yazdı.

HDP’li vekil mektubunda, OHAL Komisyonu’nun Avrupa Komisyonu ve AİHM tarafından hak ve özgürlükler açısından etkin bir hukuk yolu olarak kabul edilemeyeceğini anlattı.  Gergerlioğlu, iki yıl süren OHAL’de, KHK’lerle en az 250 bin kişinin mağdur olduğunu aktardı.

İşte. Ömer Faruk Gergerlioğlu 'nın yazıdığı mektubun tam metni

Sayın Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği,

OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nu kötü işletilmekte ve yetersizdir!

Bu mektubumuz, Türkiye’de 15 Temmuz’ da yaşanan ve hepimizin kınadığı başarısız bir darbe girişimi sonrası, 20 Temmuz 2016’da AKP hükümeti tarafından ilan edilen ve 2 yıl süren OHAL’de, KHK’larla en az 250.000 kişi olduğunu tahmin edebildiğimiz doğrudan mağdur; ikincil mağduriyet yaşayan aileleriyle birlikte hesaplandığında ise sayıları 1,5 milyona ulaşan kamu ve özel sektör çalışanını mahkemelere müracaat haklarını dahi ellerinden alacak şekilde tüm ekonomik ve sosyal haklarından mahrum edilmiş insanların mağduriyetlerini telafi etmek üzere kurulan "OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun, ülkede yaşanan hak ihlallerinin telafisi hususunda yetersiz kaldığı ve kötü işletildiği hakkında tarafınıza bilgi sunma amacı ile yazılmıştır.

AKP AİHM baskısını geçici olarak önlemek için OHAL Komisyonunu kurdu!

Binlerce mağdurun kısa bir sürede AİHM’e müracaatları sonucu ortaya çıkan dış baskılara dayanamayan, AKP hükümeti, OHAL/KHK mağdurları için bir hak arama yolu olarak “OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonunu” kurmak zorunda kalmıştır. Ancak, komisyonun şu ana kadar gösterdiği çalışma usulü ve kriter göstergeleri hem Venedik Komisyonu tarafından öngörülen ölçütlerin hem de AİHM içtihatlarında belirlenen standartların çok uzağındadır. OHAL komisyonu, maalesef, kararlarında hukuki kriterleri esas almak yerine AKP hükümetinin politik kriterlerini temel almaktadır.

Komisyon etkili ve etkin bir iç hukuk yolu değildir! Komisyon temel hak ve özgürlükleri çiğnemektedir!

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kendisine başvurulmadan önce  ulusal idari ve yargısal mekanizmaların tüketilmesi koşulunu mutlak olarak anlamamakta ve bu mekanizmaların gerçekten etkin ve etkili olmasını aramaktadır. Diğer bir deyişle bu mekanizmaların etkin olup olmadığını kendi içinde bağımsız olarak değerlendirmekte ve bu yolların etkin ve etkili olmadığına karar verilmesi halinde bu yolların tüketilmesine gerek olmaksızın yapılan başvuruyu kabul edilebilir nitelikte bulabilmektedir.(  Autonom Concepts Doctrine)

AİHM OHAL Komisyonu’nun kurulmasının ardından bu komisyonu tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmüş olmasına karşın, bu durum anılan komisyonun temel hak ve özgürlüklerin ihlali iddialarına karşı gerçekten adil bir süreç işletilip işletmediğinin denetlenmesini engellemektedir.

Yukarıda ifade edildiği üzere bir ulusal  mekanizma etkin ve etkili olması gerekirken, OHAL Komisyonu  etkin ve etkili bir mekanizma değildir. Kamudan ihraç halleri başta olmak üzere görev alanına giren bir çok hususta  temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarını adil bir şekilde değerlendirmemiştir.

OHAL Komisyonu oyalama komisyonudur!

OHAL Komisyonu temel hak ve özgürlüklerin ihlalini inceleyecek idari bir mekanizma olarak değil aksine bu iddiaların yargı önüne götürülebilmesini engelleyici bir kuruluş ve organizasyon şemasına sahiptir. Devlet, Komisyona başvuran kişiler bakımından  başarı şansı olmayan bir yol ihdas etmiş ve  komisyona başvuruyu “kasıtlı zorluk çıkartma kuralı” haline getirmiştir. Komisyon ihlal iddialarının giderimini sağlayamayacaktır ve kamu gücü işlemlerinin temel hak ve özgürlüğün korunmasına ilişkin formaliteden ibaret bir hukuk yoludur.

Başvuru yolunda makul bir başarı şansının bulunması gerekir. Makul  düzeyde de olsa başarı şansı olmayan bir kanun yoluna başvurmanın  zorunlu olmaması gerekir. Başvurunun  etkililiği konusunda “olağan şüpheyi aşan bir kuşku” ve “başarı şansının olmadığı konusunda neredeyse oybirliğiyle mutabık kılınabilecek” olması halinde bu yolun etkili olduğu söylenemez. OHAL Komisyonu bakımından başarı şansının olmadığı yönünde tüm başvurucuların mutabık olduğu açıktır.

Başvuru yolunun yetersiz ve etkisiz olması halinde de bu yolun tüketilmesi gerekli değildir. Başvuru yolunun yeterli olması söz konusu başvuru yoluna gidildiğinde bu konuda ihlal iddiasına ilişkin her yönüyle bir inceleme yapılabilmesini ve ilgili yolda ihlalin giderilmesinin mümkün olmasını ifade eder. Bu açıdan bakıldığında, OHAL Komisyonu uyuşmazlığı tüm yönleriyle çözmeyeceği için yeterli bir yol olarak görülemez. Başvuru yolunun etkili olması ise bir yolun başvurucu lehine sonuç garantisi vermese de sistemin bütünü içerisinde ihlalin meydana gelmesini veya sürmesini engelleyebilmesini, eğer ihlal ortaya çıkmış ise başvurucuya uygun veya yeterli bir çarenin sunulabilmesini ve başvurucunun bunun devam etmesini engelleyebilmesini ifade eder.

125 Bin başvurudan sadece 42 Bini incelenebilmiş! Henüz başka bir adres gösterilen Ankara İdare Mahkemesinden bir karar çıkabilmiş değildir!

OHAL KHK’ları kapsamında temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri süren başvurucuların bu kararnamelere karşı etkin ve etkili bir başvuru imkanı bulunmamaktadır. OHAL Komisyonu’nun hayata geçirilmiş olması da bu gerçeği değiştirmektedir. Anılan Komisyonun yapısı ve kurulduğu günden beri verdiği kararların istatiksel  dökümü yanında değerlendirme yaptığı kriterlerin yetersizliği de bu komisyona yapılan başvurularda anılan Komisyonun kapasite sorununu haklı çıkarmaktadır. 23 Ocak 2017 de kurulmasına karar verilen komisyonun kurulmasının üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen (iki yıl içerisinde komisyonun başvuruları karara bağlayacağı sözü verilmişti) şu ana kadar 125 Bin başvurunun 42 Bini incelenebilmiştir. Bu incelemeler sonucunda olumsuz karar alan yurttaşların başvuruları için adres gösterilen Ankara İdare Mahkemelerinden ise bir karar çıkabilmiş değildir. Görülmektedir ki insanların iç hukuk yollarını tüketmeleri gerektiği zorunluluğu daha ilk adımda defacto bir şekilde engellenmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin anılan komisyonu başlangıçta  etkili bir mekanizma olarak görmüş olması da bu gerçeği değiştirmemektedir. Çünkü uluslararası mahkeme otonom kavramlar doktrini ışığında Olağanüstü Hal  Komisyonunun verdiği kararların sözleşmede yer alan ilklere uygunluğunu sürekli olarak gözlemlemektedir. Devletin ulusal takdir marjı ve ulusal yetkisine müdahale etmeme ve  ikincillik ilkesine saygının bir sonucu olarak etkili olarak görülen bu yolun halihazırda Mahkemenin yerleşmiş standartlarına aykırı bir mecrada ilerlediği ise tüm açıklığıyla ortadadır.

OHAL uygulamaları başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına aykırıdır!

T.C. Anayasa’nın 121. maddesinin göndermesiyle Olağanüstü Hâl Kanunu’nda öngörülen tedbirleri sınırlı sayıda anlamak ve dar yorumlamak yerinde olacaktır. OHAL Komisyon böylesi bir yorum sürecine bile gereksinim duymamakta ve OHAL döneminde alınan kararları tescil eden bir yapı görünümü çizmektedir.

Anayasa’nın 121. maddesi, olağanüstü hâllerde temel hak sınırlamalarının ve Anayasa’daki güvencelere aykırı tedbirlerin “Olağanüstü Hal Kanunu” ile alınabileceğini açıkça belirtmiştir. Anayasanın bu açık hükmünü, olağanüstü hâl durumlarının ağır sonuçlarının öngörülebilir ve denetlenebilir olması; karmaşa içinde göz ardı edilmemesi amacı doğrultusunda yorumlamak akla yakın durmaktadır. Aksi durumda OHAL dönemlerinde tüm yasama faaliyetlerini OHAL ile ilişkilendirebilir, OHAL’in zorunlu kıldığı ile kılmadığı tedbirler arasında bir ayrım yapabilme imkânı ortadan kalkar. Bunun, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve hukuk devleti ilkesine riayet bakımından ciddi sorunlara yol açacağı söylenebilir.

Toplumun büyük bir kesimi hukuksuzca mağdurlaştırılmıştır!

Öncelikle farklı mesleklerden yüzbinlerce kamu çalışanı asker, polis, akademisyen, öğretmen, doktor, hemşire, basın mensubu, yargı mensubu, din adamı, işçi, STK çalışanı, öğrenci ve daha onlarca farklı meslekten insanların yanında yüzlerce dernek, vakıf, sendika, özel sağlık kurumu, özel öğretim kurumu, federasyon, konfederasyon, medya kuruluşu, resmî gazetelerde yayınlanan KHK’larla kapatılmış veya birçok özel kuruluş da atanan kayyumlar vasıtası ile hükümetin denetimine alınmıştır. Resmî Gazetelerde yayınlanan çarşaf listelerle bu kadar çok kişi ve kurumu tüm dünyaya darbeci/terörist ilan edilerek kapatıp/mağdur eden hükümet, AB’den gelen baskılarla kurmak zorunda kaldığı, OHAL komisyonu’nun “hak ihlali” kararlarını, muhataplarına özel, “gizli” duyuru yaparak, açık hak ihlaline uğrayan, kişilerin ve kurumların onurlarını sürekli olarak ayaklar altında tutmaya devam etmiştir. Ancak bunun komisyonun en az endişe verici uygulaması olduğu da söylenebilir.

OHAL Komisyonunun daha dosyalara bakmadan iade oranın kaça çıkacağını söylemek kararlar önceden belli algısı oluşturuyor!

OHAL Komisyonu, kendilerine, tarafınızdan görüşme daveti gelinceye kadar, kararlarında %3 oranında, mağdurların haklarının ihlal edildiği tespiti yapmakta ve mağduriyetlerinin giderilmesi yönünde karar vermekte idi. Ancak, Komisyonundan gelen görüşme talepleri sonrası, bu oranın %7,5’a çıkarıldığı geçenlerde kamuoyuna duyurulmuştur. Ancak, komisyondan binlerce mağdura ulaşan “red” kararlarının gerekçelerinin incelenmesi ve de OHAL /KHK mağdurları arasında yapılan bilimsel araştırmalardan elde ettiğimiz veriler ışığında, komisyonun gerçekte “hukuki değil”, tamamen, AKP hükümetinin belirlediği “siyasi kriterlere” göre hareket ettiğini açıkça göstermiştir.

Reddetme gerekçeleri tam bir hukuk skandalı, yasal bankada hesap , sendikada ve dernekte üyelik, ilişkili olduğu iddia edilen hastanede tedavi vb

Tespitlerimize göre, Komisyonun, mağdurların haklarını iade taleplerini “reddetme” gerekçeleri aşağıda sıralandığı gibidir. Bu noktada hatırlatmak isteriz ki aşağıda sıralanan gerekçelerin birçoğu, hükümetin, sonradan darbe/terör örgütü ile ilişkilendirdiği; ancak faaliyet gösterdikleri dönemde tamamen yasal olarak kurulan, yasal olarak faaliyet yürüten ve de hükümet tarafından faaliyetleri gözetim ve denetim altında tutulan ticari veya gönüllü faaliyette bulunan kurumlarla üye /müşteri ilişkisi kuran şahıslarının eylemlerinin, sonradan “terör” veya “teröre maddi destek faaliyeti” olarak kategorize edilmesi ile alakalıdır. Yaygınlık sırasına göre Komisyonun red gerekçeleri; kapatılan Bank Asya'da hesabı bulunmak / bankadan kredi almış olmak; haberleşme içeriklerine bakılmaksızın WhatsApp benzeri, ByLock isimli, kriptolu iletişim programını kullanmak; hükümet izni ve onayı ile yasal olarak kurulmuş ve faaliyet yürütmüş sendikaların üyesi olmak( KESK, Aktif Sen) ; yasal yayın yapan gazete / dergilerin abonesi olmak; savcılıkta /mahkemede açık davası / soruşturması bulunmak; mağdurların çalıştıkları kurumda kim tarafından yazıldığı bilinmeyen kişilerce ilgili mağdur hakkında komisyona olumsuz kurum kanaati bildirilmesi; kapatılan sosyal yardım derneklerine/vakıflarına geçmişte bağışta bulunmuş olmak; yasal olarak kurulmuş derneklerde üye /yönetici olmak; yasal olarak kurulmuş ve faaliyet yürütmüş olan ticari /eğitim kurumlarda bir süre çalışmış olmak; sosyal çevrede “HDPli” olarak bilinmek; sosyal çevrede “Cemaatçi /FETÖ’cü” olarak bilinmek; istihbarat örgütünce ortaya konan bazı fişleme listelerinde adları bulunmak; yakınları Halkların Demokratik Partisi (HDP) yöneticisi olmak/ çalıştığı kurumda HDP ye yakın olarak bilinmesi; HDP ve yasal diğer kurum kuruluşların legal etkinliklerine katılmak; Eğitim-Senlilerin bir günlük barışa destek eylemine katılmak; yasal olarak ticari faaliyet yürütmüş olan bazı sigorta şirketlerinden sigorta yaptırmak; delil yetersizliğinden" beraat etmiş olmak (CMK 223/2-e); sonradan Fetullahçı terör örgütü ile ilişkilendirilen birtakım internet sitelerini ziyaret etmek; sonradan, Cemaat / FETÖ ile ilişkilendirilen birtakım şirketlerden alış-veriş yapmış olmak; çocuğunu KHK ile kapatılan özel okullara geçmişte göndermiş olmak / o okulların taksitlerini ödemek; KHK ile kapatılmış olan okullarda geçmişte okumuş olmak /mezun olmak; çocuklarını kapatılan dershanelere göndermiş olmak / o dershanelere ücret ödemek; kapatılan dershanelerden eğitim almak; KHK ile kapatılmış hastanelerde muayene olmak; birtakım otellerde kalarak tatilini geçirmek; gizli tanık ifadesiyle hakkında ihbar bulunmak; ihraç olan kişilerle veya onlarla ilişkili kişilerle, avukatlarıyla dahil görüşmek /telefon etmek; işe giriş sınavlarını yapan heyetin örgüt üyeliğinden tutuklu olması; mahkeme dosyalarına yansıyan ve kişi hakkında olumsuz istihbarat olmasa da yakınları hakkında legal faaliyetler ve bazı kurumlarda SGK kaydı sebebiyle olumsuz gelen güvenlik soruşturması kurum raporları; herhangi bir görüşme olmasa bile ankesörlü telefonlardan aranmış olmak ve makul şüpheler gibi hedefteki şahıslar hakkında, gerçekten bir terör örgütü üyesi olarak, şüpheye mahal bırakmaksızın, hükme varılmasını olukça şaibeli kılacak garip gerekçeler kullanılmaktadır. Bütün bu ifadelerimizi delillendirmek belgeler, talep halinde, sunulmak üzere tarafımızda mevcuttur.


Mahkemelerden beraat ve takipsizlik alanlara bile komisyon red kararı veriyor!

Ayrıca komisyon tarafından daha vahim anayasa ihlali ve suçlar işlenmektedir. T.C. mahkemelerinden beraat ve takipsizlik alanlara ya da hakkında hiç soruşturma olmayan yurttaşlara yukarıda anılan sebepler gerekçe gösterilerek red cevabı verilmektedir. Daha öncesinde ihraç edilme tarihine göre başvuruların değerlendirileceğini belirtilmesine rağmen açıklanan sonuçlar sıralamaya kesinlikle uyulmadığını göstermektedir. Teknik olarak değerlendirdiğimizde de komisyon çalışma prensibi olarak ciddiyetten uzak, komisyon başkanının ‘değerlendirmelerimiz bittikten sonra iade sayısı %15leri bulacaktır’ dediği kadar değerlendirme sonuçları önceden belli ve objektiflikten uzak, başka kişilerin kararlarını başka başvuruculara gönderecek kadar özensiz, evrensel hukuk normlarından uzak olacak şekilde haktan ve hukuktan uzak bir yapısı vardır.

Kısaca OHAL komisyonu, AB’yi ve mağdurları oyalama komisyonu olmuştur. Mağdurların hukuka bir an önce erişimini engelleme ve “Sivil Ölümlerini” derinleştirme işlevi görmektedir.

Saygılarımızla.

Halkların Demokratik Partisi adına Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu

[Samanyolu Haber] 26.11.2018

Bu kalitesizliği “Saray Markası” bile düzeltemez! [Kadir Gürcan]

Taklit de olsa kalitenin öne çıktığı bir dönemde yaşıyoruz. Paketin içindeki üçüncü sınıf bir Çin Malı mamulün hiç olmazsa ambalajı kaliteli olmalı. Aksi halde, piyasa hak ettiğiniz mukadder cezayı kesmekte tereddüt etmez.Toplumda yaşıyorsanız siyasetin pahalı faturasına hazır olmanız gerekiyor. Acziyet, bu pazarın itibar etmediği bir meta! Girdiğiniz bütün seçimleri kaybetmek, siyaset dediğimiz kadim mesleğin size sunduğu acı fatura. Neden maliyete bakmıyorsunuz ki?

Demokrasi ve siyasi tecrübemiz bütünüyle ithal ve dış kaynaklı. Bu konuda dış piyasaya bağlılığımız hiç eksilmedi. Bir asırdır içinde patanaj yaptığımız siyasi kurumlar kendilerini üretebilecek bir rüşd gösteremediler. Özellikle, son on yıldır acil servisten girip, yoğun bakım ünitesinde idame-i hayat süren zavallı idari sistemimiz gelecek vadetmiyor. Şu anki durum, şimdiye kadar atlattığı travmaların en ağırı. Bu haliyle bir daha gün yüzü göremeyebilir!

Türk Siyasi hayatının bu durumuna rağmen, düşük kaliteli siyasi yüzler, işi bozuntuya vermeden ker ü ferri olan siyasiler gibi davranıp “Hükümetimiz böyle düşünüyor. Biz böyle karar aldık. Başkan ve liderimizin yanındayız. Bu birliktelik bize zarar veriyor...Bunu partim adına bir hakaret sayarım...” gibi “Ben...” tekil kişiliğinden “Biz...” heybetine çekmeyi öğreniyorlar. Hatta bu konuşma tarzı, vekil mazbataları baskıya verilmeden önce bile başlayabiliyor. Zavallı milletvekilleri, parti liderlerinin ani dönüş ve yörünge kaymalarına ayak uydurmayı çalışırken ya bel ya da karın fıtığı oluyorlar. Dün itibariyle ittifak sağlandı ve bütün dayılanmalar, esip-gürlemeler ve höykürmeler ber heva oldu.

Bu satırlarda kaç kez tekrar ettim bilmiyorum! Yahu, madem elinizden bir iş gelmiyor, bir farkındalık oluşturamıyor, proje üretemiyor ve etrafınızdakileri tutamıyorsunuz, alem nasıl yapıyor, usulüne uygun taklid edin. Bunu da beceremiyorsanız, hükümetin takdir ettiği yüksek dereceden emekli maaşı ile, torunlarınızı sevin, düğün konuşmaları yapın, sağlık ve sıhhatiniz için termal santraller ve kaplıcalarda vakit geçirin. Kameralar önünde, salya-sümük ağlayıp, yazın bir partiye, kışın başka bir teşkilata, bahar gelince de tekrar kendi partinize döndüğünüzü deklere edip durmayın. Devletin basın bültenlerini seyreden halk zaten bunlardan haberdar olmuyor! Nazınız, tafranız, cilve ve kırılmalarınız kime? Halk bu zavallı akıl fukaralarını, hasbelkader katıldığı bir programda, mevcut partisinden istifa edip, süklüm-püklüm eski partisine dönünce görüyor ve tanıyor.

Son yirmi yıldır, insanların prim verdiği, iktidarın koltuk değneği Milliyetçi kanattan ayrılıp, koskoca bir hayal kırıklığı olarak iflas eden Hanımefendi yaklaşmakta olan yerel seçimler için de bir şey vadetmiyor. Siyaset ile ilgilendiğim, seksenli yıllardan bu yana, herhangi bir siyasi başarı sergileyemeyen bu Hanımefendi'ye yatırım yapan sağcı-muhafazakar kesimi hiç anlayamadım, hala da anlayamıyorum. Kendisinin de anladığını zannetmiyorum. İte-kaka, kendinden ve etrafından menkul hikayelerle siyasi dinamizmi sürdürmekte öylesine zorlanıyor ki! Yerel ya da genel seçimlere bir kaç ay kala, yine heveslenip, ittifak, itilaf, birliktelik...gibi suni yanaşık düzenler için tekrar kollarını sıvıyor ama, bir türlü zamanı ayarlayamıyor. Nerde kaldı ki, teşkilat, aday ve parti disiplinini sağlayabilsin. İkide bir alınganlık gösterip, nazlanıp, “İstifa ederim!” tehditleri savurmakla nereye kadar? Herhalde istifa etse, mevcut durumundan daha fazla sükse yapıp ses getirebilir. Mesele cinsiyet, yaş ve siyasi aidiyet değil; beceri ve kabiliyet.

Genel olarak muhalefetin, özel olarak da sağcı-muhafazakar kitleye hitap eden mevcut siyasi yüzlerin, bir seçim hazırlıkları da yok. Bu pejmurde ve iğreti halleriyle inandırıcı bir izlenim vermiyorlar. Bütün kurumlarıyla, uçurumun önünde dans eden bir ülke ve ülke insanlarını çaresizlik ve ümitsizlik içine itmek, hiç olmadığı kadar bu günkü muhalefetin cürmü. Kendilerine ayrılan seçim ödeneğini nasıl kullanıyorlar, hala merak konusu. Televizyona çıkamıyorlar. Miting yapmıyor veya yapamıyorlar. Ülkeyi adım adım dolaşıp, insanları dinlemiyorlar. İyi de, siz kimden oy bekliyorsunuz?

Zor-bela gönlü hoş edilip, yerel seçimlere kadar ikna edilen Hanımefendi'nin gecikmiş olmanın telaşıyla, son anda aklına, “Suriyeliler'i geri göndereceğiz!” cümlesini seçim propagandası olarak kullanmak geldi. Gönülsüz yapılan iş ya mide ağrıtır ya da baş! Ya hu, katı ve beş para etmez ırkçılık damarını işleten ve oraya çalışan koltuk değneği, milliyetçi-muhafazakar, muhalefet zaten mevcut. Seçim Yardımı'nı birbirinizin seçim vaadlerini tekrar etmek için mi kullanıyorsunuz? Türkiye'ye sığınarak canını zor kurtaran mağdur mültecileri, Suriye'nin zalim despotuna teslim, seçmenin hangi kesimini ikna edecek? Bu seçim propagandası, insani suç kategorisinde ceza almalı!

Yerel seçimler, Saray, iktidar ve sadece isimden ibaret muhalefet partilerince, Türkiye'nin sıkışıp kaldığı zihni darlığın seviyesizliğinde gerçekleşecek. İstanbul veya Ankara Belediye Başkanlığı adaylığına bırakın eski döküntü Başbakan ya da bakanları, mevcut Cumhurbaşkanı'nı bile aday gösterseniz bu düşük kaliteyi değiştiremezsiniz.

[Kadir Gürcan] 26.11.2018 [Samanyolu Haber]

Tarih Profesörü Dr. Jon Pahl [Abdullah Aymaz]

Senelerce emek verip M. Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili bir kitap yazan Dr. Jon Pahl, kitabını tanıtıcı bir konuşma yaptı. Özetle ve bazı tasarruflarla onun bu konuşmasını aktarmaya çalışacağım. Ona ait tesbitleri ve tarihlemeleri de naklederek…

Konuşmasına şöyle başladı:

“Ekim 2006’da Filadelfiya’da bir Ramazan iftarına davet edildim. Gittim… Baktım  alkol yok, ama içecek olarak vişne suyu var. Onu içtikten sonra artık vişne suyu benim için çok sevdiğim bir içecek oldu. Prof. Dr. Thomas Michel bir konuşma yaptı. Fethullah Gülen’in bir kitabından parçalar okudu. Ben de Hocaefendinin kitabını aldım. Sonra Filadelfiya’da bir gazetede, dindarların sivil toplumlarla ilişkileri üzerine bir yazı yazdım.

“Şimdi de Fethullah Gülen ve Hizmet hayatı üzerine beş bölümden meydana gelen bir kitap yazdım ama henüz basılmadı.

“Baştan  şunu belirteyim ki, bir çoklarını kafasını meşgul eden ‘cihad’ Fethullah Gülen’e göre, içteki kötülüğü yok etmek . (Bir savaş dönüşü Peygamber Efendimizin, ‘Şimdi küçük cihaddan büyük cihada, yani nefsimizle mücadele ve mücahedeye dönüyoruz’ hadis-i şerifine atıfla…)

“Korucuk köyünden bir kişi çıkıyor ve bütün bir dünyayı etkiliyor…

“1938-1966 Hayatı Erzurum’da başlıyor. Alvarlı Efe Muhammed Lütfi’nin irşad merkezi gibi bir bölgede yetişiyor. Ondan esinleniyor. Yani tasavvufla yoğruluyor.

“Erzurum’dan Edirne’ye gidiyor oradan da İzmir’e.

“1966-1971 İzmir’de Hizmetin bir prototip olarak hazırlanış ve organize dönemi… Şiddete karşı çıkan ve medeniyetlerdeki güzellikleri bir araya getirme gayreti…

“1971-1980 Empati ile bakış… Göz yaşlarıyla yepyeni bir nesil yetiştirme…

“1980-1999 Hoşgörü ve diyalog… 1980’de 12 Eylül askeri darbeden dolayı altı yıl gaybubet… Aktif sabır içinde faaliyet… Bu durum Hizmeti güçlendirdi. Darbeci, baskıcı rejim ne kadar kötü olursa olsun, işe devam…

“Sonra diğer topluluklarla diyaloğa geçiş… Başkalarını Allah’ın gördüğü gibi görme… Yani merhamet  gözüyle görme.

“1999’dan günümüze… Hizmeti Amerika ve dünyanın çeşitli yerlerine taşıma… Bunlar istişarelerle ve resmi kurumlarla…

“Bütün kaynakları, sosyal problemlerin çözümü için kullanma… ‘Kimse Yok mu?’  ve benzeri kurumlarla… Said Nursi’den miras kalan üç önemli husus üzerinde durma… ‘Bizim üç düşmanımız var: Cehâlet, fakirlik ve tefrika… Bunları ilim, gayret ve sanatla, uhuvvet ve muhabbetle yeneceğiz.”

“Kitabın son bölümünde karşı çıkanlar üzerinde duruyorum. Çünkü iki grubun gözünde problem var. Birincisi, askeri idareler, ulusalcılar, Kemalistler…. İkincisi, siyasal İslamcılar… Kendi güçlerini sağlamlaştırmak için Hizmeti günah keçisi yapmak istiyorlar.

“Bu kitabın hazırlığında bazı ülkelere gittim. Başkalarına da gitmek isterim. İlk defa 2009’da Türkiye’ye gittim. Dostlarla görüştük tanıştık.  Misafirperverlikler gördüm. Sonra Arnavutluk, Avustralya, Nijerya gibi ülkelere gittim.

“2015’te tekrar, Türkiye’ye gittim. Korucuk’a, Erzurum’a, İzmir’e ve Edirne’ye uğradım. İzmir’de iki polis beni takip ediyordu. Ellerinde Fethullah Gülen isimli bir dosya vardı. Ama ben yazmaya devam ettim… Evet İzmir ve İstanbul’da Fethullah Gülen’in ayak izlerini takip ettim.

“Turgutlu’da Hocaefendi’nin ablası Nurhayat hanımla görüştüm. “Biz mutlu bir aile idik” dedi. Kendisine günlük aktivitelerini ve müzikle ilgisini sordum.  “Biz çocukken Hocaefendi ile yiyeceklerle ilgili sözleri, tekerlemeleri türkü gibi söylerdik.” dedi… Bazılarını söylemeye başladı ama gözyaşlarını tutamadı…

“Sonra Fethullah Gülen ile Pensilvanya’da görüşürken bunları hatırlattım. O da o türkülerden biraz bir şeyler söyledi. O söyleyişlerden anladım ki, Hocaefendi, çok nazik, şiddet karşıtı, dua insanı, kendisini de eğitime ve insanî evrensel değerlere ve güzelliklere adamış  bir insan… Ne yaşıyorsa, onu söyleyen birisi… Ben de inançlı birisiyim. Yalan söylememek inançlı bir kişinin en önemli düsturudur.

“Mavi Marmara meselesinde olduğu gibi Fethullah Gülen  her türlü baskıya rağmen verdiği sözlere bağlı kaldı. Hiç sözünden dönmedi, dimdik durdu.”

“Ben doğruyu bulmak için, Fethullah Gülen’in kritiğini yapanlarla  da görüştüm: Doni Rodrik, Mustafa Akyol, Avukat Amsterdam…”

Dr. Jon Pahl’a dinleyicilerden birisi: “Hocaefendi ile ilgili  ‘Hakkında ne söylersiniz?’ diye sorsa, ne dersiniz?” diye bir soru sordu…

Jon Pahl, “Şöyle bir hikaye ile anlatayım: Hocaefendi’nin babası son demlerinde iken, İzmir’den ziyaretine gidiyor. Birkaç gün yanında kalıyor. Ama İzmir’de vazifeleri var onun için kendisinden izin istiyor. Ramiz Efendi diyor ki: ‘Seni burada iki göz bekliyor ama orada binlerce göz bekliyor…’ Hocaefendi bu yola çıkarken de bütün kardeşlerini toplayıp: ‘Bakın ben bir Hizmet yoluna girdim. Bu yolda insanın başına pek çok şey  gelebilir. Siz kendiniz istediğiniz yolu seçebilirsiniz.’ diyor. Onlar ‘Biz de seninle beraberiz, peşindeyiz, bu yolda her şeye razıyız.’ diyorlar. Bu süreçte de başlarına gelenleri biliyoruz… Tabii bu olanlar Hocaefendinin gurbetini daha da derinleştiriyor.” diye cevap verdim…

Yunus Emremizin dediği gibi:

“Bu yol uzaktır 
Menzili çoktur 
Geçidi yoktur
Derin  sular var.”

Prof. Dr. Jon Pahl’in kitabının inşaallah basımı yakında gerçekleşir ve istifadeye vesile olur.

[Abdullah Aymaz] 26.11.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Basın özgürlüğünü yok etmede ilk adım [Ali Emir Pakkan]

Ankara'da çalışırken bir gün evime sarı bir zarf geldi. TBMM antetli idi. Bir davet diye düşündüm ve açtım. Meclis kartımın iptal edildiği yazıyordu. Gerekçe yoktu. 25 yılı aşkındır gazetecilik yapıyordum. Sürekli basın kartı sahibiydim. Gazeteciler cemiyetine üyeydim.

Aynı zarfın Zaman, Samanyolu ve Bugün gibi yayın organlarında çalışan bazı arkadaşlara da geldiğini öğrendim.

Mektubu çöpe attım.

Parlamento kimsenin babasının malı değildi.

Basın kartı 25 yılın sonunda kazanılmış bir haktı.

Türkiye, kuvvetler ayrımının olduğu bir hukuk devletiydi.

Anayasa ile basın özgürlüğü güvence altına alınmıştı.

İktidarın bu keyfi adımı basın özgürlüğüne açık bir darbeydi.

Konuyu gündeme getirdiğimizde ne muhalefet ne diğer gazeteler ve ne de basın meslek kuruluşlarından (kayda değer) bir destek göremedik.

Çoğu iktidarın bu anayasaya aykırı adımını "Zaman ile AKP mücadelesi" zannetti ve yesinler birbirlerini, dediler! ( Zamanla iktidar canavarı onları da yedi)

İktidarın basın özgürlüğünü yok eden ilk adımlarından biriydi basın kartı iptalleri.

Sonra sıra diğer adımlara geldi.

Medya organlarını kapattı, gazetecileri hapse attılar.

Bunu niye anlattım?

Geçtiğimiz günlerde benzer bir gelişme Amerika'da yaşandı. CNN muhabiri Jim Acosta'nın Beyaz Saray kartı iptal edildi.

CNN, konuyu yargıya götürdü.

Amerika'daki en önemli gündemlerden biri bu olay üzerine basın özgürlüğünün önemi oldu. Bütün haber mecraları basın özgürlüğünü savundu. Başkan'a yakın FOX da CNN'e destek verdi. Haber dergileri konuyu kapaklarına taşıdı. Basın özgürlüğü olmayan ülkeler sıralandı. Türkiye'ye atıflar yapıldı.

Yüksek yargı hafta başında kararını verdi. Muhabirin kartı iade edildi. Mahkeme gerekçesinde; "Jim Acosta'nın anayasal haklarının, Beyaz Saray'ın muntazam bir basın toplantısı düzenleme hakkından üstün olduğunu" belirtti.

Beyaz Saray, gelişme üzerine Acosta'nın kartını iade etti.

Demokrasiler testten geçiyor.

Türkiye kaybetti.

Bakalım Amerika, özgürlükler ülkesi olmayı sürdürebilecek mi?

[Ali Emir Pakkan] 26.11.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Hukuku Profesörü Metin Günday: “Türkiye’de hukukun zerresi bile kalmadı”

İdari Hukuku Profesörü Metin Günday, Saray’da azar işiten yargının Türkiye’de adalet dağıtamayacağını söyledi. Türkiye’de hukukun zerresinin bile kalmadığını anlatan Günday, devletin kendi koyduğu kurallara uymadığını belirtti. Günday, “Uymazsa hukukun zerresi kalmaz, zaten tablo da onu gösteriyor.” dedi.

Birgün Gazetesi’nden Can Uğur’un sorularını cevaplayan Metin Günday, AİHM’nin eski HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş kararını da yorumladı. Devletin altına imza attığı sözleşmeleri hatırlatan Günday, “O nedenle AİHM’nin kararı tereddütsüz bağlayıcıdır. ‘Bağlamaz, bizi ilgilendirmez’ gibi hükümlerin hepsi hukuk dışıdır. Hukukçu olarak benim üzerinde fikir beyan etmeye dahi değerli bulmadığım düşünceler bunlar. Kim söylerse söylesin bunun bir önemi yok.” ifadelerini kullandı.
Hukuki gidiş açısından ülkeyi nasıl bulduğu yönündeki soruyu ise Günday, şöyle cevapladı: “Hukuk devletinden uzaklaşma hatta onun zerresinin kalmaması durumu söz konusu. Hukukun üstünlüğüne dayanan ona bağlı devlet anlayışının ortadan kalkması söz konusu. Kendi koyduğu kurallara uymayı görev addeden devlet hukuk devletidir. Uymazsa onun zerresi kalmaz tablo da onu gösteriyor. Yani Türkiye’nin hukuk devleti olmama tablosu söz konusu.”

ANAYASA’DA YAZMAKLA OLMUYOR

“Anayasa’da yazıyor. Türkiye Cumhuriyeti demokratik laik ve sosyal bir hukuk devletidir diye. Ama şimdi orada yazmakla hukuk devleti olunmuyor. Bunun bir takım gerekleri var ve onu yerine getirmek zorunlu. Nedir bunlar. Bir kere hukuk devletinin özü yurttaşlarına ya da o ülkede yaşayan herkese hukuki güvence sağlamaktır. Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması lazım. Bunları sınırlandıracaksan da ancak kanunla sınırlandırabilirsin. Yine temel hak ve özgürlükler anayasaya aykırı şekilde sınırlanamaz. Ama bunun yanında bağımsız mahkemenin olması lazım. Bunun adı Anayasa Mahkemesi’dir.”

AYM’NIN TAMAMINI O ATIYOR!

“Bu Anayasa Mahkemesi kimlerden oluşuyor. Mevcut durumdan bahsediyorum. Tamamını Cumhurbaşkanı atıyor. Buradan nasıl sınırlandırma olacak! Şimdi bizde dünyada eşi benzeri olmayan bir sistem var. Demokratik ülkelerde yok bunun benzeri. Ortada hükümet yok. Bakanlar kurulu yok. Cumhurbaşkanı yok, sadece devlet başkanı var. Cumhurbaşkanı tarafsız olması lazım ama bizde parti yönetiyor! Yani bu açıdan temel hak ve özgürlükler tehdit altında.”

AZAR İŞİTEN YARGI ADALET DAĞITAMAZ

“En yetkili ağız derse ki ‘Bu ne biçim karar’ ‘Siz kim oluyorsunuz, yetkilerinizi aştınız’ işte o zaman büyük sorun çıkar. Adalet Bakanı çıkıp benzer şeyler söylüyor. Danıştay Daire Başkanları, yargıçları üyeleri hatta andımızla ilgili kararı veren heyetin üyeleri Danıştay’ın 150. Yıl dönümü nedeniyle gerçekleştirilen buluşmada Sayın Cumhurbaşkanından azar işittiler. Bunun hukuk devleti açısından izahı mümkün değil. Böyle olursa kuvvetler ayrılığı ilkesinin köküne kibrit suyu dökersiniz. Üstelik bunu da eleştiri boyutunu aşarak sert sözlerle kesin hükümlerle yapamazsınız. Bunun kuvvetler ayrılığının esas olduğu bir hukuk devletinde yeri yok. Yargı yürütmeyi denetler, o yüzden bunu diyemez.”

ADALET BAKANI ‘YERİNDELİK’ KELİMESİNİ AÇIKLAYAMAZ

“Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, diyor ki bunlar yanlışlık yaptı yerindelik denetimi yaptı. Abdülhamit Bey hukukçu, Ankara Hukuk mezunuymuş. Muhtemelen öğrencim olmuştur. Karşıma oturtsam Abdülhamit Bey gel kahve içelim, bu yerindelik ne demektir diye sorsam adım kadar eminim ki yerindelik kelimesindeki ‘y’ harfini dahi, açıklayamaz. Adımın Metin Günday olduğundan ne kadar eminsem o kadar eminim.”

GÜVEN İÇİNDE YAŞAMIYORUZ

“(Hukuk devleti olmayan bir ülke nasıl olur?) En büyük ve en önemli sorunu şudur: Güven içinde yaşayamamak. Yani yurttaşların ‘yarın ben ne olacağım, sabahleyin 5’te kapıma polisler dayanır mı’ gibi endişeleri her zaman yaşadığı bir ülke anlamına gelir hukuk devletinin ortadan kalkması. Özetle haksız yere tutuklanmama, tutuklansa bile uzun tutukluluk sürelerine maruz kalmama gibi temel durumlar söz konusudur hukuk devletinde.”

[TR724] 26.11.2018

‘Panik’ yapmayın, tedavisi mümkün!

Panik atak ile sık karıştırılan panik bozukluk, günümüzde her 4 kişiden 1’inde görülen ancak tedavisi mümkün olan bir hastalık. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre anksiyete bozukluklarının görülme sıklığı son yıllarda artış gösteriyor. Bununla birlikte ‘panik bozukluk’ ve ‘panik atak’ kavramları birbirine sıkça karıştırıldığından çoğu kişi kendinde panik atak olduğu yanılgısına düşüyor. Psikiyatrist Dr. Bekir Tasalı, panik atak olduğu düşünülen birçok durumun aslında panik bozukluk olduğunu söylüyor. Panik bozukluk durumunun, bir reaksiyon ya da bazı durumların uyarabildiği bir tepki olarak ve bir tür nevrotik bozukluk şeklinde ortaya çıktığını ifade ediyor.

Panik bozukluk durumunun panik atağa oranla çok daha hafif bir psikolojik sorun olduğunu ve tedavi edilebildiğini belirten Dr. Bekir Tasalı, “Klasik olarak nevroz terimi bireyde anksiyeteye karşı özel savunma belirtileriyle kendini belli ediyor, bireyin gerçekle bağlantısı kopmuyor, toplumsal uyumunun fazla bozulmuyor ve psikozlara göre bütün fonksiyonlarda bozukluk çok daha hafif gözleniyor. Bu tür bozukluklarda gerçeği değerlendirme gücü veya yeteneği bozulmuyor. Yani kişi hastalığını biliyor ve düşüncelerini saçma buluyor.” diyor.

HER 4 KİŞİDEN BİRİNDE GÖRÜLÜYOR

Panik bozuklukta temel patoloji, anksiyete yani bunaltı olarak kendini gösteriyor. Panik bozukluk son yıllarda her 4 kişiden birinde görülen bir rahatsızlık. Yaşam boyu en az 1 defa panik nöbeti geçirme sıklığı yüzde 10. Kadınlarda görülme oranı ise erkeklere göre daha fazla. Panik bozukluğun oluş sürecinde bireyde anksiyeteden önce öznel ya da nesnel belirtiler gözleniyor. Kişi bu belirtileri algılayıp olduğu gibi yaşayabiliyor ya da savunma mekanizması devreye girdiği için bilinçaltı bu anksiyeteleri bastırmaya çalışabiliyor. Bu bastırma düzeneği veya daha değişik savunmalar yeterli gelmezse bireyde panik bozukluk belirtileri gözlenmeye başlıyor.

Panik bozukluk rahatsızlığında, panik nöbetler olmadığı zamanlarda hastanın genel durumunda hiçbir bozukluk görünmez. Ancak panik nöbeti olduğu sırada hasta ileri derecede telaşlı ve hareketli görünür. Bununla birlikte çarpıntı, titreme, ağız kuruluğu, hava açlığı veya nefes alamama, nefes alamamadan ötürü boğulma hatta ölme korkusu gibi şikayetler de gözlenebiliyor. Panik nöbetinin olmadığı durumlarda kişilerarası ilişkilerde herhangi bir bozukluk görülmezken, nöbet sırasında kekeleme ve konuşma güçlüğü görülebiliyor. Bu süreçte kişi çok gergin oluyor ve her şeyin kötü olduğu ya da olacağı duygusu yaşıyor. Her durumun tehlikeli ve olumsuz olduğu duygusu yayılıyor. Bununla birlikte karın ağrıları, psikojenik bulantılar, sık idrara çıkma, sıcak soğuk basmaları ve kan basıncının yükselmesi oldukça yaygın görülüyor. Bu nöbetler genellikle 10-15 dakika sürüyor.

TEDAVİ YÖNTEMLERİ NELER?

Panik bozukluğun tedavi edilebilir bir hastalık. Panik bozukluk tedavisinde uygun bir ilaç tedavisini takiben psikoterapötik yaklaşımlar, özellikle bilişsel davranışçı yöntemler, destek psikoterapileri, uygun zamanlama ile üzerine gitme yöntemleri, meşguliyet tedavileri ile çok iyi sonuçlar elde edilebiliyor.

[TR724] 26.11.2018

120 bin kadın, 30 elektronik kelepçe ile korunuyor! [İlker Doğan]

2018’in ilk 10 ayında 363 kadın öldürüldü. Geçtiğimiz yılın tamamında rakam 407 olarak kayıtlara geçti. Her yıl ortalama 120 bin kadın ‘şiddet’ görüyor. Bakanlıklar arası protokol gereği 120 bin kadını korumak için ayrılan ‘elektronik’ kelepçe sayısı ise sadece 30. Kontenjan 2 yıldır 600’e çıkarılacak ancak hiçbir gelişme yok. Siyasi iktidar, kelepçe uygulamasını amacına uygun olarak şiddeti önlemek için kullanmak yerine siyasi davalarda tercih ediyor. Bu arada kadınlar ölmeye devam ediyor!

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü geride kaldı. Türkiye’nin önünü alamadığı en büyük sorunlardan biri de kadına yönelik şiddet. Kadın Cinayetleri Platformu’nun verilerine göre 2018’in ilk 10 ayında 363 kadın öldürüldü. Rakam her yıl artıyor. 2013’te 237, 2014’de 294, 2015’te 303, 2016’da 328 ve geçtiğimiz yıl 407 kadın uğradığı şiddet sonrası hayatını kaybetti. Yılda ortalama 120 bin kadın şiddet görüyor.

Elektronik kelepçe uygulaması özellikle aile içi şiddet, cinsel istismar, hırsızlık gibi adli olaylarının artmasının ardından gündeme gelmişti. 2013’te hayata geçirilen sistem yüksek riskli, topluma ya da bireye zarar verme ihtimali olan kişilerin elektronik ortamda izlenmesini, gözetim ve denetim altında tutulmasını sağlıyor. İçişleri Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı arasında 2015’te imzalanan protokol kapsamında, kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla elektronik kelepçeler için belli sayıda kontenjan ayrıldığı ortaya çıkmıştı. Adalet Bakanlığı’nın, kadına yönelik koruyucu yöntemlerden olan elektronik kelepçenin yılda 30 kişiye takılmasına onay verdiği öğrenildi.

RAKAM 2 YILDIR 600’E ÇIKACAK

Dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, geçtiğimiz yıl Ağustos ayında, “Şiddete karşı elektronik kelepçe yaygınlaşacak,” demişti. Bu yılın başında sayının 600’e çıkacağını açıkladı ancak bugüne kadar söz konusu protokol değişikliğinin yapıldığına dair bir bilgi gelmedi. Halefi Zehra Zümrüt Selçuk da önceki gün AA’ya yaptığı açıklamada, “Kadına yönelik şiddetle mücadele il eylem planlarının 81 ilde yaygınlaştırılması için çalışmalara devam ediyoruz,” dedi. Çalışmalarını ‘sıfır tolerans’ ilkesiyle yürüttüklerini anlattı. Ancak o da şiddet eylemlerini önleme konusunda büyük bir başarı sağlanan kelepçe uygulamasıyla ilgili tek kelime etmedi.

‘SİYASİLER’E DEĞİL, ‘POTANSİYEL’ KATİLLERE TAKILMALI!

Elektronik izleme sistemi ile bugüne kadar yaklaşık 40 bin sanık, hükümlü veya şüpheli takip edildi. Türkiye’de hali hazırda yaklaşık 3 bin şüpheli, sanık veya hükümlü elektronik izleme cihazları ile izleniyor. Söz konusu rakamın büyük bir bölümünü siyasi ‘suçlular’ oluşturuyor. Sözde ‘f.tö’ davalarında yargılanan 500’den fazla insan kelepçeyle izleniyor. İktidar, sadece elektronik kelepçe uygulaması siyasi suçlular yerine, amacına uygun olarak ‘şiddet’ olaylarını engellemek için kullansa her yıl yüzlerce kadın cinayete kurban gitmeyecek. Ancak bu kadar basit bir önlem bile tamamen siyasi nedenlerden dolayı alınmıyor.

Her kelepçe için kira ödeniyor

Geçtiğimiz aylarda katıldığı bir seminerde konuşan Bursa Denetim Bürosu görevlisi Gökhan Yunuslar, uluslararası ‘3M’ şirketinin Türkiye’nin yanı sıra ABD, Almanya ve Hollanda gibi ülkelere elektronik kelepçeleri dolar bazında kiraya verdiğini söyledi. Türkiye’de Adalet Bakanlığı Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nce 3 bin elektronik kelepçe kiralandığını ifade eden Yunuslar, “Takılmadığı zaman elektronik kelepçeler için ücret ödenmiyor.” ifadelerini kullandı. Kira bedelinin günlük 3 dolar seviyelerinde olduğu tahmin ediliyor.

[İlker Doğan] 26.11.2018 [TR724]

Ekonomik krizin faturası sürücülere çıktı: 1 yılda yüzde 60 artış! [İlker Doğan]

Geçtiğimiz yıl Ekim ayında yayınlanan haberlerde, ‘trafik polislerinin 2018’de kuralları ihlal eden araç sürücülerine ceza yağdıracağı’ yazıyordu. Zira kesilmesi planlanan ceza miktarı yüzde 13 artırılarak 3 milyar 395 milyon TL’ye yükseltilmişti. Resmi rakamlara göre ‘planlanan’ rakam çoktan aşıldı. Ekim ayı itibariyle kesilen toplam ceza miktarı 3 milyar 494 milyon 976  bin lira. Kasım ve Aralık ayı da dahil edildiğinde rakamın 4 milyar 500 milyon lirayı aşması içten bile değil. Bir önceki yıla göre artış oranı yüzde 60’a yakın… İktidarın gelecek yıl için trafik cezalarından elde etmeyi planladığı gelir ise 6.1 milyar TL olarak açıklandı. 2017 yılında kesilen toplam ceza makbuzu sayısı 10 milyon 568 bin. Bu yılın ilk 10 ayında ise 11 milyon 671 bin 149 ceza makbuzu kesildi. Yıl sonuna kadar bu rakamın da 14,5 milyonu aşması bekleniyor.

Son günlerde özellikle sosyal paylaşım sitelerinde trafik cezalarına isyan eden sürücülere ait görüntüler izlenme rekorları kırıyor. Son olarak Bursa’da iki gün üst üste yediği cezaya isyan eden bir minibüsçünün görüntüleri gündem oldu. Fazla yolcu aldığı iddiasıyla iki günde ikince kez ceza yiyen minibüsçü, trafik polislerine yanından geçen ve ayakta onlarca yolcusu bulunan otobüsü göstererek, “Ona neden ceza kesmiyorsunuz? Bakın yolcular torpidonun üzerinde oturuyor,” ifadelerini kullanıyordu.

POLİSLER BİRBİRİYLE YARIŞIYOR

Özellikle son bir kaç aydır trafik polislerinin ceza yazmak için birbiriyle yarıştığı iddia ediliyor. Resmi rakamlar da bu iddiayı doğrular nitelikte. 2017 yılı için öngörülen ceza miktarı yaklaşık 3 milyar TL’ydi. Kesilen ceza miktarı ise ‘trafik.gov.tr‘de yer alan bilgilere göre 2 milyar 818 bin 752 lira olarak kayıtlara geçti. Hedef hemen hemen tutturulmuştu. Geçtiğimiz yıl Ekim ayında ise 2018 için ‘planlanan’ rakam açıklandı. Buna göre trafik polisleri sürücülere ceza yağdıracaktı. 2018’de 3 milyar 395 milyar lira para cezası kesilmesi hedeflenmişti.

2018 İÇİN RAKAM 4,5 MİLYARI BULACAK

2018 için beklenen artış oranı yüzde 13 olarak hesaplanmıştı ancak bugün gelinen noktada bu oranın çok çok üzerine çıkıldı. Resmi rakamlara göre 2018 Ocak-Ekim döneminde Türkiye genelinde kesilen toplam trafik cezası miktarı tam olarak 3 milyar 494 milyon 976 bin 968 lira olarak kayıtlara geçti. Ağustos’ta 307 milyon 607 bin lira olan rakamın Eylül ayında 365 milyon 527 bin, Ekim’de ise bir anda fırlayarak 421 milyon 108 bin liraya çıkması dikkat çekti. Yükseliş trendi böyle sürerse Kasım ve Aralık aylarında da en az 1 milyar TL ceza kesilmesi muhtemel. Dolayısıyla 2018 için kesilecek toplam trafik cezası miktarının 4 milyar 500 milyonu bulması işten bile değil!

YIL SONUNDA CEZALAR KATLANIYOR

Eylül ve Ekim aylarında rakamlardaki afaki yükselmenin nedenlerinden biri trafik cezalarının geçtiğimiz ay artırılması. Ancak asıl neden bu değil. Rakamlarda dikkat çeken bir ayrıntı daha var. Yıl sonuna yaklaştıkça kesilen ceza miktarının da ciddi oranda arttığı görülüyor. Ağustos ayına kadar ortalama 1 milyon seviyelerinde olan aylık makbuz sayısı Eylül ayında 1 milyon 255 bine fırlıyor. Ekim ayında ise bu rakam bir anda 1 milyon 450 bini aşıyor. 2017 yılında kesilen toplam ceza makbuzu sayısı 10 milyon 568 bin 391. Bu yılın ilk 10 ayında ise 11 milyon 671 bin 149 ceza makbuzu kesildi. Yıl sonuna kadar bu rakamın da 14,5 milyonu aşması bekleniyor.

2019 İÇİN KESİLECEK CEZA MİKTARI 6,1 MİLYAR

İktidarın 2019 yılı için planladığı toplam trafik cezası miktarı da geçtiğimiz aylarda açıklanmıştı. 2019 yılı bütçe teklifine göre önümüzdeki yıl vatandaşa en az 6 milyar 165 milyon lira trafik cezası kesilecek. 2017 yılına göre artış oranı yüzde 110’dan fazla. Bugüne kadar kayıtlara giren resmi rakamlara bakılırsa, 2019’da söz konusu rakamın çok daha üzerinde bir ceza miktarına ulaşılacağını söylemek zor olmaz.

Drift atmanın cezası 5 bin lira!

Trafik cezalarına ilişkin kanun teklifi geçtiğimiz ay kabul edilmişti. Cezalar büyük oranda artırıldı. Yasadışı ‘çakar’ taktıranlara kesilecek ceza miktarı bin 2 liraya çıkarıldı. Abartılı egzoz cezası da aynı şekilde bin 2 TL para cezası ile cezalandırılacak. Emniyet şeridini ihlalin cezası 488 lira olarak belirlendi. Trafiği aksatacak şekilde araç sürenlere ve şerit değiştirenlere verilecek ceza ise bin 2 lira olarak tespit edildi. Hız sınırlarını yüzde 10 ila 30 arası ihlal edenlere 235 TL, yüzde 30-50 arası aşanlara 488 TL, yüzde 50’den fazla aşanlara bin 2 TL idari para cezası uygulanacak. Drift atmanın cezası ise 5 bin 10 lira olarak kayıtlara geçti. Araç hareket halinde iken cep telefonu ile konuşmanı bedeli ise 235 liraya çıkarıldı.

[İlker Doğan] 26.11.2018 [TR724]

Yunus’un erik ağacı [Veysel Ayhan]

Tiyatro biter. Perdeler kapanır. Oyuncular kulis odasına gider. Kostümlerini çıkarır.

Gerçekte kimin kim olduğunu orada görürsünüz.

Kral, rolündeki en alt seviyede bir oyuncu çıkabilir. Hizmetçi rolünün altında en değerli oyuncu olabilir.

Sahnede kendi gibi oynamak veya gerçek kimliğiyle görünmek mertlik ister, cesaret gerektirir. Kaybedecek şeyleri olanlar bunu başaramaz.

Bu nedenle de iyilik meleği kostümüyle sahnede dolaşan biri, kuliste şeytan urbasını giyerek bizi şaşırtabilir.

Sahnede merhamet timsali rolünü oynayan, ailesine şiddet uygulayan bir maganda çıkabilir.

Seyircisi olan her sahnenin oyuncuları, doğal olarak riyakardır. Hedef alkıştır.

Riyakarlığı aşıp doğal olmak bir hayli zordur.

Doğal ve gerçek keyfiyet, normal şartlarda açığa çıkmaz.

Kriz ve kaos ortamında ise riya kaybolur her ne isek o halimizde görünürüz.

HAVADA UÇUŞAN BAKLALAR

İşte şimdilerde tam bu yaşanıyor.

Güzel bir sahneydi. Ama deprem oldu.

Sahneye greyderler girdi. İş makineleri daldı.

Mesele kötü oyun veya kötü rol müydü ayrı konu.

Olanlar belli ki senaryonun bir parçası.

Kader’in perdeleri kadifeden olmaz. Dev değişimler ve hadiselerle olur.

Yenilenecek sahnede eski dekor olmazdı zaten.

Bir “sebep”le perde kapandı.

Bir sonraki perde açılacak.

Bazısı “yeni bir sahne yok artık” diyor.

Bir kısmı “bu kadarmış” diye düşünüyor.

Samimiyetle dile getirilen hiçbir düşünceden zarar gelmez.

Bunlar da saygıyı hak eden düşünceler.

Çünkü hepimiz bir miktar muallakta yani boşluktayız.

Gereken oksijeni almayınca yer çekimi kalkıyor, ayaklarımız yerden kesiliyor.

Eteklerimizdeki taşlar dökülüyor.

Dilimizin altında gizlediğimiz baklalar havada uçuşuyor.

Ahkam kesmek serbest. Linç etmek kolay. Düşene vurmak konforlu ve risksiz.

Böylece gerçek keyfiyetin ve kemmiyetin ortaya çıkması “haşir günü”ne kalmadı.

Oraya varmadan ne olduğumuzu öğrendik.

Seyirci olmayınca riya falan kalmadı.

Kimin aslında kaç karat geldiğini net bir şekilde gördük ve görüyoruz.

Tozla kaplı bazı kutulardan altın külçeleri çıktı.

Zemzem akan altın musluklardan eracif aktı.

Altın sırlı aynalar pul pul dökülüyor. Meğer “kalp”mış.

Aynı evden kurt ve kuzu çıktı. Aynı ağaç hem hurma hem de zakkum verdi.

Güvercin, çakal doğurdu, timsah bülbül yavruladı.

Zemzemin membaında yıllarca yunduğu halde zifte boyananlar çıktı.

ÇIKTIM ERİK DALINA

Yunus’un meşhur şathiyesini anlamak bugünlere kısmetmiş.

Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyup, der ne yersin kozumu

Erik ağacına çıkılmaz. Çıkacaksan ekşiliğine sabırlı olacaksın. Yara bereyi göze alacaksın. Ama sonunda bostan sahibine sanki ceviz yemiş gibi hesap vermek de var.

Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım
Nedir, deyip sorana bandım verdim özünü

Selimiye ve Hizmet’te tam bunu demek istemiştim. Geleceğin kerpiçleri ateşlerde poyraz rüzgarlarıyla pişiyor, “Celal” ile olgunlaşıyor. Çile, firak, gurbet… hepsi bir arada. ‘Sabır ile koruk helva; kerpiç ise saray olur’ derler.

Bir serçenin kanadın, kırk kağnıya yüklettim
Çifti dahi çekmedi, şöyle kaldı yazılı

Süreç, kadın-erkek öyle kahraman ve dev kametler çıkardı ve çıkarıyor ki kaldırdıklarını yükleri kırk, seksen kağnı taşıyamaz. Onlarca insan bir araya gelse kaldıramaz, ulaştıkları burçlara uçup erişemez.

Bir küt ile güreştim, elsiz ayağım aldı
Yıkıp bastıramadım göyündürdü özümü

Kader, karar verince bir kötürüme bile mağlup olmak mümkün. Allah’ın takdiri gelince “göz kör olur.” Tam yenecekken yenilirsiniz; yenilecekken yenersiniz.

Kaf Dağından bir taşı şöyle attılar bana
Öğlelik yola düştü, bozayazdı yüzümü

“Kaf”, kaderin, taş ise “kaza”nın sembolüdür. ‘Kadere taş atmamak’, kazaya razı olmak gerekir. Önümüze çıkan, başımıza çalınan kayaları aşamazsak, yüzümüz yere bakar.

Balık kavağa çıkmış zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş, baka şunun sözünü

Bir “hablü’l-metin”e (sağlam ipe) sarılmayınca boşlukta kalmak mukadderdir. Artık yerçekimi olmaz. Balıklar meyvesiz ağaçlara, kavağa tırmanır. Meyvesiz ağaçta ne bulabilir ki? Zift içer, zift konuşur. Göklerde uçuşan eden leylekler ise (koduk) sıpa doğurur. Saçma sapan sözler ortalığı sarar. Yönetici profili de bu tiplerden ibaret olur.

Kerametim var diyen halka sâlûsluk satan
Nefsin müselman etsin var ise kerameti

İşte böyle zamanlarda ortalığı hilekâr ve riyakâr din ve devlet adamları sarar. Yunus, bu din tüccarlarına kendi nefislerini düzeltmeyi tavsiye eder.

Sonra insanların duyarsızlıklarından dert yanar:

Gözsüze fısıldadım, sağır onu işitmiş
Dilsiz çağırıp eydir anlamadın sözümü

Ortalık “kör, sağır ve dilsiz” kaynar. Ne sizin halinizi anlayan olur, ne de elinizden tutan. İnsanlar bir sihrin peşinde uyurgezerdir.

Tosbağaya uğradım gözsüzsepek yoldaşı
Sordum sefer nereye Kayseriye’dür azmi

YUNUS’UN GÖRDÜĞÜ BİZİM GÖRMEDİĞİMİZ

Süreç “yer çekimi”ni kaldırınca herkes asıl kimliğine koştu. Ruhuna en yakın olan yoldaşı buldu. Kendine yakışan konuma konuşlandı. Tencereler yuvarlanıp kapağını buldu, kaplumbağa köstebeklerle yola düştü.

Ama hep böyle gitmez. Yunus’un gördüğü ama bizim görmediğimiz ve ümitle beklediğimiz günlerde sıra:

Bir sinek, bir kartalı salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu

“Atmacanın taslit”i serçeyi pervaz eder hale getirince kartalın vadesi de dolmuş olur.

Yunus, bu arada nifak ehlini uyandırmak istemez. Şöyle bitirir:

Yunus bir söz söylemiş, hiçbir söze benzemez
Münafıklar elinden örter mâ’na yüzünü

Herkesin kaldırabileceği maksimum yükle imtihan edildiği bu zor süreci atlatana ve yıkılmayana bir ömür güvenle sırt dayanır. Her şey emanet edilir. Mesele kazan ateşine ve poyraz rüzgarına dayanıp sabretmek.

Öyle görünüyor ki “kader” yeni sahne için “rol” seçimi yapacak.

Bu zor zamanda canını dişine takıp hizmet edenlerle, ahlakını tashih edip kendini yenilemeyi başaranlarla ve yeni oyuncularla bir sonraki perde açılacak.

Yunus’la bitireyim:

Miskin Yunus gel imdi, terk eyle, git benliği.
Kovgıl bu habis şeyi, Sendeki bendekine

[Veysel Ayhan] 26.11.2018 [TR724]

İçerden çürüme! [Naci Karadağ]

“Her şeyi ifsat edecek bir bela vardır:
Bu dinin afeti de kötü idarecilerdir.”
Camiu’s-sağir.c.1,hds:475

“Çocuğum” dedi, “Hak edilmeyen mal esir alır ruhu, kurutur kanı.”
Faust- Johann Wolfgang Von Goethe

“Bana ıstırap veren,” dedi. “Yalnız İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıstırabım, yegâne ıstırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!”

Tarihçe-i Hayat’taki bu kısmı bilenler hemen hatırlayacaktır. Bediüzzaman Hazretleri’nin çileli bir ömrün son demlerinde gördüğü genel Müslüman fotoğrafının başkaları tarafından fark edilmemesini böyle anlatmıştı.

Önemli bir entelektüel, “İslam dünyasında yıkıcı hareketler seküler suretle gelmez, tamamen İslami kimlikle gelir,” tespitini yapar.

Tefessüh etmiş ama ısrarla kendilerini ve davranışlarını İslam’a refere etmiş her sistem sadece kendi çabasıyla değil, ona susarak rıza gösteren kitlelerin desteğiyle hayatiyetini sürdürür. Her zalim yöneticinin en önemli özelliklerinden biri de satın alma yöntemlerini çok iyi bilmesi ve herkese fiyat biçebilmesidir.

Ülkemizde yaşanan son 10 yıllık gelişmeleri bu perspektiften okumazsak hata ederiz. Toplum düne kadar “Tuğyan” dediği sistemin ruhlarına enjekte ettiği konformizmin etkisiyle, zulme uyum sağlar. Zalimlerin direkt kendilerinin dünyalarına dokunmadığı şahıslar, var olan durumdan memnun olduklarını belirtmekten ve başkalarının ah-u zarına, feryad ve figanlarına kulak tıkamaktan, körelen ve mühürlenen kalplerinden dolayı zalimin her sözünü emir telakki etmekten, mazlumun her isyanını terör olarak algılamaktan imtina etmez ve gidilen uçurumun idrakinde olması mümkün değildir.

Bir tür muhaccerleşme – taşlaşma – sürecidir bu.

Kurt, bünyeye sızmış gece gündüz demeden amansız şekilde kemirip, zaten savunma eşiği epey aşağı düşmüş toplumsal metabolizmayı tamamen yere yapıştırana kadar farkına bile varılmaz ve her zulümde körlük, her alçaklıkta kalbin çürüyüp, vicdanın nasırlaşması devam eder.

Kutsi referansla; bunlar her halleri ile zulme ortaktırlar ve zalimin yardımcılarıdırlar. Ve “her kim bir zalime zulmünde yardımcı olursa kıyamet günü alnına “Allah’ın rahmetinden ümitsizdir” diye yazılmış olarak gelir”

Günümüz olaylarından geriye, işin mebdeine doğru sağlıklı bir okuma yapıldığında önemli eşhasın hemen hepsinin üzerinde mutabık kaldığı hususların başındadır zalim idareciler ve içerden çürüme bahsi… Son derece hızlı bir göz atmayla baktığımızda bile ortaya çıkan tablo ödümüzü koparması gerekirken, malayani tartışmalarla vakti ve enerjiyi israf etmek çok akıllıca gelmiyor şahsıma.

Bakınız, bir üst okumayla meselenin kutsal referanslara göre kolajı şöyle:

“Siz ne halde iseniz, başınıza o halde idareciler gelir.” – Deylemî

“İnsanlar bir zalimi görürler, ona mani olmazlar. Bu sebeple hemen hepsi cezalandırılır.” – Tirmizî

“Her milletin başına münafıklar geçmedikçe kıyamet kopmaz.” – Mecmau’z-Zevâid

“En çok korktuğum ümmetimin başına gelecek sapık devlet reisleridir.” – Camiu’s-sağir.c.1,hds:449

“Ümmetimi öldürecek kavgalardan, helak edecek düşmandan korkmuyorum. Fakat sapık devlet başkanlarının getirecekleri felaketlerden korkuyorum. Zira ona itaat etmiş olsalar fitneye maruz kalırlar, karşı gelirlerse onlar ümmeti­mi katlederler. – Camiu’s-sağir.c.1,hds:467

“Ahir zamanda devlet başkanlarının yanlarında, devletin disiplin işlerini yürütmekle görevli öyle memurlar geleceklerdir ki: Allah’ın gazabı ile kalkar yine gazabı ile yatarlar. Böyle kimselerle dost olmaktan kaçınınız.” – Camiu’s-sağir. c.1,hds:463

“Zâlim bir kavmin karaltısını çoğaltan (yâni zâlimler arasına karışan) kimse onlardan­dır,” – Camiu’s sağir.c.1,hds:464

“Benim ümmetimi zalimden korkar gördüğün zaman, ona “sen de zalimsin” demelisin. Onlar artık dirileri yanından ayrılmış, çöllerin ortasında kalmış manevi olan bir ölü gibidirler.” – Camiu’s-sağir. c.1,hds:429

[Naci Karadağ] 26.11.2018 [TR724]

PSG sadece rakiplerini değil tribün terörünü de yendi [Hasan Cücük]

Fransa ligini son yıllarda domine eden Paris Saint Germain (PSG), ligin en genç takımlarından biri. 1970 yılında Stade Saint-Germain ve Paris FC birleşip PSGF adını alırken amaç, başkent Paris’i futbolda hak ettiği gibi temsil etmekti. Profesyonel geçmişi 1932’ye dayanan Fransa liginde yıllarca şampiyonluk yarışı Rhone ve Alpler bölgesi kulüpleri Saint-Étienne, Lyon, FC Nantes, Marsilya, AS Monaco, Girondins de Bordeaux ve Stade Reims arasında geçti. Paris’e kıyasla ’kasaba’ olan bu şehirlerin takımları hem lig de hem de Avrupa’da fırtına gibi eserken, Paris seyircisi uzun yıllar futbola hasret kaldı. PSG’nin adı şampiyonluk yarışında pek geçmese de taraftarı kulübe sahip çıktı. 1980’li yıllarda 25 bin seyirci ortalamasıyla oynayan PSG, modern Parc des Princes stadıyla birlikte seyirci sayısı ikiye katlandı.

PARA SAADET GETİRDİ!

PSG’nin kaderi 2011 yılında kulübün Qatar Sports Investment (QSI) tarafından satın alınmasıyla değişti. Cebi delik yeni sahipleri parayı su gibi harcarken PSG, 2013’ten itibaren ligi domine etmeye başladı. Bu sezon ise sadece şampiyonluğa değil, farklı bir rekora doğru koşuyor. Neymar, Mbappe, Cavani, Di Maria gibi yıldızlarıyla geride kalan 14 haftada tüm maçlarını kazanarak üste üste maç kazanmada kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. PSG’nin başarısı sadece saha içi sonuçlar değildi. Mücadele etmesi gereken bir de tribün terörü vardı. PSG ve tribün terörü yan yana görmeye alışık olmadığımız iki kavram fakat fazla değil biraz geriye gittiğimizde PSG’nin tribünlerden ne çektiğini rahatlıkla görürüz.

PSG’nin Katarlı sahipleri şiddet ve ırkçılığın hakim olduğu tribün terörünü ortadan kaldırmayı ‘şeref meselesi’ olarak gördü. Çocukların ve kadınların stada gelmesinin önünü açarken, bilet fiyatlarını yükselterek ‘holigan ve ırkçı’ grupların stada girmesine engel olmaya çalıştı. Güvenlik kameralarına ilave olarak PSG’nin maçlarında 50 gönüllü ellerinde kameralarla tribünlerde olan hareketlenmeleri ve ırkçı sloganları kayıt altına almaya başladı.

PARİS’İN TRİBÜNLERİ

PSG’nin tribünlerini esir alan şiddet, 1970’li yılların sonunda ortaya çıkmıştı. Liverpool’un kale arkası tribünü ‘Kop’tan ilham alınarak PSG, Boulogne tribününü oluşturdu. Ucuz biletli bu tribün, şiddet yanlısı gençlerin buluşma noktasına dönüştü. 1980’li yılların ortalarında Boulogne tribününde hakimiyeti ırkçılar ve aşırı sağcılar ele geçiriyordu. 1990’lı yılların başlangıcında PSG yönetimi diğer kale arkası tribünü de ’ucuz bilete’ açtı. Auteuil tribünü adlı bu bölümde göçmenler ve militan sol gruplar kendine yer buldu. Yönetim yanlış yaptığını kısa sürede anlamıştı ancak artık çok geçti. Eskiden rakip taraftarla kavga eden PSG’nin şiddet yanlısı taraftarları, bu kez kendi renktaşlarıyla kavgaya tutuşuyordu.

2006’da PSG holiganlarıyla misafir takım Hapoel Tel-Aviv taraftarı arasında kavga çıktığında ‘sivil polis’ biber gazıyla kavgayı ayırmaya isteyince öfkenin hedefi oldu. PSG holiganlarının köşeye sıkıştırdığı polis mecburen silahına davranınca, holiganların önde gelen ismi Julien Quemener hayatını kaybetti. Bu sıradan bir olay değildi. Fransız futbol tarihinde ikinci kez bir taraftar çıkan olaylarda can veriyordu. Ülkede oluşan infialden dolayı aynı yıl Auteuil tribünün taraftar grubu Tigris Mystic ve bir kaç yıl sonra Boulogne tribünün grubu Boulogne Boys kendilerini lağvetmeye karar verdi. Durumu fırsat bilen yönetim bu gruplara üye olanların stada girmesine yasak getirecekti.

PSG tribünlerindeki ırkçı söylem böylece şiddet yüzde 85 oranında düştü. 2010 yılına gelindiğinde bazı ‘küçük grupların’ stada girilmesine izin çıkması yeniden eski günlere mi dönülecek endişesini beraberinde getirmişti. QSI, bu endişeyi boşa çıkarmak için bilet fiyatlarını arttırıp, sıkı kontroller yapmaya başladı.

CHELSEA MODELİ

QSI, PSG’nin tıpkı Chelsea gibi olmasını istiyordu. Batı Londra’nın ’yerel kulübü’ imajını Roman Abramovich’in kulübü satın almasıyla değiştiren Chelsea gibi PSG de tribünlerinde ailelerin, VIP kişilerin ve orta sınıfın hakim olduğu bir tribün hayal ediyordu. Fakat Nisan 2015’te Milan – PSG arasında oynanan U10 yaş grubunun maçında tribünde oturan ’asilzade ve zengin’ PSG taraftarının Milan’lı siyahi oyunculara top geldiğinde yaptıkları ırkçı tezahüratlar kulübün imajına darbe vurmakla kalmıyor, daha alınması gereken uzun bir yol olduğunu göstermişti.

Bu olay sonrasında kulübün sahipleri Al-Thani ailesi PSG tribünlerinden ırkçı söylemi söküp atmak için yeniden harekete geçti. Statta kontroller daha sıklaştırılıyor, polisle yakın işbirliği arttırılıyordu. Konuya ciddiyetle yaklaşmanın meyvesi kısa sürede alındı. PSG tribünlerinde ırkçı söylem ve kargaşa yerini zafer şarkılarına bırakmıştı. Dünyanın en önemli yıldızlarını seyretmek için tribünlere sadece PSG taraftarı akın etmiyor artık. Yolu Paris’e düşen turistler için de PSG maçları en önemli aktivitelerin başında geliyor. Şiddetten arındırılmış bu tribünlerde yer bulmak için hatırı sayılır bir ücret ödeyenlerin tek amacı ise artık güzel futbolun tadını çıkarmak oluyor.

[Hasan Cücük] 26.11.2018 [TR724]

İnsan, Bildiğin İnsan [Hakan Zafer]

“Nereden bileyim kardeşim!” demeyin lütfen, siz de insansınız oradan bilirsiniz.

Sual edilmez, hassas ve zayıf noktaların etrafındaki kırmızı çizgilerle kuşatılmış, bir öyle bir böyle hayatlarımız var bizim. Maalesef gittikçe bencilleşiyor, kendinden başkasına önemseme hakkı tanımaz hale geliyoruz.

Çok abartıyoruz kendimizi çok… Hele bu kabartma tozu yemiş üç beşi yan yana gelmişse, nusret-i ilahi tez yetişe…

Yunus’un “Hak bir gönül verdi bana”sı aklıma geliyor sık sık. Her şeyden sıyrılıp yalın insan kimliğiyle öz geçmişini çıkarmış gibi.

***

Bana bir gönül verdi ki Allah, daha teşekkür edeyim diye ismini anarken hayran olup kalıyor. Kuluyum ya, kulluğum, kudretine hayretim; gönlüm de seccadem, dosta açtığım evim oluyor.

Neşeden kaynarken görürsen beni şaşırma, bir de bakmışsın, “ne oldu” demeye kalmadan anlamadığım bir sürate tutulmuş, gözüm yaş döküyor. Kim dokunsa derisini kapacak soğuk demir gibi buz kesiliyorum. Tir tir titrerken bakıyorum bir anda baharım gelmiş, bahçemde çiçeklerim.

Sırtımı toprağa verdiğim kimi zaman ayağım yerden kesilince, yıldızdan yıldıza zıplayacak kadar uzuyor, kimi zaman da dalımda iki karış bezle halk içinde kayboluyorum. Çok sürmüyor “yer yarılsa da…” deyip utandığım, kaskatı kesildiğim vakitlerde “en iyisi toprak sarsın beni” diye bekliyorum. Göklere sığmayan hayallerim süratle sönüyor, okyanusu bir damlaya sıkıştırmışlar, onu da yüreğime damlatmışlar gibi cidarım geriliyor.

Öyle mütevazı, öyle yenilmiş oluyorum ki İsa gibi, sol yanağımdaki acı izleri nasıl bir rahmetin kapısını çalıyorsa, söze öyle güç veriyor ki Rahman, ölü gibi serilmişi kımıldatıyor. Bazen de mezar başı acelecisi akraba bileğindeki kürek gibi, ölüye çevirdiğinin üstüne toprak atıyor dilim. Tevazudan eğilmiş boynuma ne oluyor ben de bilmiyorum ama bir de bakmışsın burnum tavanda, Firavun sarayında Hâmân’la geziniyorum.

Öyle yerlerde lâl oluyorum ki içimde söz birikiyor, patlayacak oluyorum, imdat isteyene iki çift laf edecek kadar hayrım kalmıyor. Gün geliyor delik heybesinde inci varmış da etrafa habersiz dökülmüş gibi “ben mi söyledim bunu” diye kendi dilime şaşıyorum.

Kanatlarım yok ama öyle tenhalara konuyorum, öyle viraneleri mesken tutuyorum ki in cin durmuyor. Çok geçmiyor bu perişanlığı atamadan bir ifrit düşüp önüme, Belkıs’ın tahtında Süleyman sarayına uçuruyor beni.

Yol iz bilmişliğim de yok, ne kendime ne sorana. Ne vakit öne düşsem şaşırıp kalıyorum. “Oralara benziyor” diye diye sapa yollara giriyor, bana uyup gelmiş ardıma bakıp tarifsiz hicaba düşüyorum.

Gönlü Hak’tan aldım diye hayretten ürpermeme bakmayın, şüphelerle boğuşunca kararım kaçıyor, mabet kapıları zorluyorum. Kırk dereden su getirsen dönüp bakmayan ben, her kapı çalana anahtar döküyorum.

Ya her şeyi bilmiş tavrım. Beni öyle yerlerde yüz üstü bırakıyor ki, en bildiğimi unutup kendi cehaletimin karanlığında düşüyor, kafamı, gözümü yarıyorum.

Ne bu gelgitli halim benim, niye böyleyim?

Yunus diyesi, kulum ama insanım.

Bildiğin insan işte…

[Hakan Zafer] 26.11.2018 [TR724]

Taş Devri Taşlar Bittiği İçin Sona Ermedi [Ahmet Uysal]

Hizmet Hareketinin kurumsal yapısı ve yönetim biçimi çok uzun süredir gerek özel gerekse genel mecralarda alabildiğine tartışılıyor. Özellikle 15 Temmuz istihbarat operasyonundan sonra yaşanan soykırıma varan zulümlerin, Hizmet Hareketine mensup, gönül veren ya da sempati duyan insanları bir muhasebe yapmaya yönelttiği bir gerçek. Bu muhasebe çabalarından azami derecede istifade edebilmemiz için bazı noktalara özellikle dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Yazıya başlık olarak seçtiğim “taş devri taşlar bittiği için sona ermedi” cümlesi Suudi Arabistan Petrol Bakanı Ahmet Yamani’nin 2005 yılında kaleme aldığı bir makaleden. Yamani yazısında yenilenebilir enerji kaynaklarına geçmek için petrol rezervlerinin bitmesini beklemeyelim diyor. Zira, güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynakları gerek teknolojik gerekse ekonomik yönden henüz petrolün yerini alabilecek seviyede değil ve çok ciddi yatırımlara ve çalışmalara ihtiyaç duyuyor. Bu çalışmaları yapmak için petrolün bitmesini beklersek çok geç kalmış olacağız. Oysa petrolün bir gün biteceği kaçınılmaz bir gerçek. Üstelik küresel ısınmaya yol açan petrolden ve diğer fosil yakıtlardan bir an önce vazgeçmezsek çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşanamaz bir dünya bırakma tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Petrol ve yenilenebilir enerji arasındaki ilişkinin Hizmet Hareketi hakkındaki tartışmalara birkaç yönden ışık tutabileceğini düşünüyorum. Teşbihte hata olmaz diyerek, Hizmet Hareketinin mevcut ya da “eski” sistemini petrole ve tartışmalarda görebildiğim kadarıyla “Hizmet Hareketinin sayı ve maddi imkan olarak ulaştığı büyüklüğe uygun, hizmet edenlerin, destek verenlerin ve hizmet alanların haklarını azami derecede koruyacak, hareketin insanlığa ulaştırmak istediği mesajın ruhuyla barışık, muhataplarının kafasında hiçbir soru işareti oluşturmayacak kadar şeffaf bir yapılanma ve yönetim biçimi” olarak tarif edilebilecek “yeni” sistemi de yenilenebilir enerji kaynaklarına benzeteceğim.

Öncelikle, vurgulanması gereken nokta şu: İnsanlık, ağaçtan kömüre, kömürden de petrole geçtikçe teknoloji refah seviyesini inanılmaz şekilde arttırdı. Bugün güneş pillerini ya da elektrikli arabaları geliştirebiliyorsak, bu petrol üzerine kurulmuş bir medeniyet sayesindedir. Hizmet Hareketi de Türkiye’den çıkan sosyal ve sivil hareketlere kıyasla benzer bir konuma sahip. Tamamen objektif bir gözle değerlendirdiğimizde, bugün tartıştığımız sistemin büyük kitleleri hayır işleme adına mobilize etmede çok başarılı olduğunu görüyoruz. Her ne kadar bu gerçeği kimse inkar etmese de, özellikle tartışmalar fikir alışverişinden münakaşaya kaydıkça, sanki bu nokta unutuluyor. Dolayısıyla da, yapılan en makul öneriler bile imani meselelere gözü Hizmet Hareketi ile açılmış, harekete karşı derin bir vefa hissine sahip insanlarda tepkiye yol açıyor. Unutulmaması gereken nokta, bugün “yeni” sistem tartışmalarını yapabiliyor olmamızın temelinde “eski” sistemin yatıyor olması. Normal şartlar altında Türkiye’deki köyünden bir adım öteye gidemeyecek, dış dünya ile ilişkisi on sekiz ay askerlikten ibaret olacak kitleler Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kazandırdığı ufuk ve geliştirdiği organizasyon biçimi vesilesiyle dünyaya açıldı ve dünya ile tanıştı. Bu tanışma ve açılım dünya vatandaşı on binlerce gencin yetişmesine vesile oldu. Hizmet hareketinin yaklaşık otuz yıllık yurtdışı tecrübesi olmasa bu yaşanan tartışmalar bizim hayallerimize bile giremezdi.

Öte yandan, nasıl ki güneş ve rüzgar enerjisi petrole göre daha temiz, daha çevre ile barışık olduğu için insanlığın sürdürülebilir bir şekilde varolma çabasında mutlaka petrolü bırakıp yenilenebilir enerjiye geçmesi gerekiyor, Hizmet Hareketinin de daha şeffaf ve bütün dünyanın kabul ettiği evrensel değerleri temel kabul etmiş bir yönetim biçimine geçmesi gerekiyor. Bunun başarılabilmesi için önce gerekliliğini hareketin bütün etkili kişi ve kurumları ile beraber, hizmet gönüllülerinin çoğunun kabul etmesi gerekiyor. Ancak petrol ile kurduğum analojinin en can alıcı noktası burada: Nasıl ki dünya belki yirmi otuz yıldır yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişi konuşuyor olmasına rağmen bu yöndeki ilerlemeler hala tatmin edici seviyede değil; nasıl ki yerleşik düzeni, tamamen petrol üzerine kurulmuş ekonomiyi ve güç dengelerini değiştirmek kolay değil; Hizmet Hareketinin yenilenme çabaları da benzer engellerle karşılaşacaktır. Hatta, küresel ısınmanın yalan olduğunu, yenilenebilir enerjinin Çin’in dünyayı ele geçirmek ortaya attığı bir uydurmaca olduğunu savunanlar olduğu gibi, Hizmet Hareketinin yetiştirdiği kendi insanlarından gelen yenilenme ve şeffaflaşma taleplerini de benzer şekilde değerlendirenler çıkacaktır. Ayrıca, yerleşik düzen sadece yöneticilerle de ilgili değildir. Nasıl ki, milyonlarca müşterinin elektrikli arabayı benzinli arabaya tercih etmesi, petrolden yenilenebilir enerjiye geçiş için olmazsa olmaz bir şarttır, Hizmet Hareketini gelecek yüzyıla taşıyacak yapılanma ve idare biçiminin de hareketin mensupları tarafından benimsenmesi ve tercih edilmesi gerekiyor.

Yukarıda tarif ettiğim şekli ile bir yenilenme arayanların en çok dikkat etmesi gereken husus, değişim taleplerine karşı oluşan direncin genelde kötü niyetli olmadığını ve hatta tamamen yersiz de olmadığını fark etmeleri olacaktır. Bugün benzinle çalışan arabaları bir günde çöpe atıp tamamen elektrikle çalışan arabalara geçmeye kalksak, ne yeterli sayıda araba üretebiliriz ne de benzinle çalışan arabaları koyacak yer bulabiliriz. Üstelik elektrikli arabaların pillerini dolduracak elektriğin çoğu da hala doğalgaz ve kömürle çalışan termik santrallerden geliyor olacak. Yani değişimin gerekliliğine herkes inandıktan sonra bile gerekli altyapının kurulması ve değişimin hayata geçirilmesi “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” kategorisine giren bir süreçtir.

Teşbihte hata olmaz diye başladığım analojiyi bir de aradaki en büyük farkı belirterek bitireyim. Her ne kadar yenilenebilir enerjiye dünyanın iklim şartları bozulmadan geçip geçemeyeceğimiz belirsiz olsa da, nispeten çok küçük boyuttaki Hizmet Hareketi eğer yeterli irade ve istek oluşturulabilirse arzu edilen yenilenmeyi arada nesilleri heba etmeden gerçekleştirebilir. Ümidim, etkili ve yetkili insanların bu yolda yaşanan fikir ayrılıklarını bir renklilik olarak görüp, kavga etmeden, birilerini dışlamadan, ve tamamen müspet harekete kilitli bir şekilde, yıllardır dünyada huzur adaları oluşturmaya adanmış bu hareketi gelecek nesillere taşıyabilmeleridir.

[Ahmet Uysal, Akademisyen] 26.11.2018 [TR724]