Hulusi Ağabey diyor ki... [Abdullah Aymaz]

www.surkulliyati.com’da gördüm. Şöyle deniliyor: Hulusî abi diyor ki: “Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır söyleyeyim mi? 

“Nur Talebesinde uhuvvet ruhu gelişmez ise, o Nur Talebesinde marifet sırrı da gelişmiyor, açılmıyor. Çünkü uhuvvet Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisinin, ruh-u mânevisi hükmündedir. Uhuvvet, dâvanın kayyumu mânâsındadır. Uhuvvet ruhu çökünce Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisine de, alâkadarlık noktasında gelen füyuzât artık gelmiyor. Risale-i Nur Talebesi Risaleyi okuyor, mâlumat artıyor. Cenab-ı Hak bu vartalardan ve bu tehlikelerden hepimizi muhafaza etsin.” 

Nur’un birinci talebesi ve ihlâsta birinciliği hep devam ettiren Hulusî Ağabeyimizin seneler önceki bu tesbitinin gerçekliğini bu süreçte ayan-beyan gördük… Zâlimlerin darbeleriyle yerlere kapaklanan kardeşlerine bir tekme daha atmaktan çekinmeyen uhuvvet yoksunlarını… “Bize bir yurt verecekler” diye uhuvvetini unutup kardeşlerini, mossad ajanı ilan eden koca koca insanları… Makamlar, mansıplar ümidiyle kardeşlerine hainlik damgası vuran anlı şanlı profesörleri… Okuduğunu ruhunda dokuyamayan, hazmedemeyen, okuduklarını tabiatına mal edemeyen, o haller ile hallenemeyen, temsil ruhunu içine sindiremeyen talebeler olmaktan Cenab-ı Hak bizleri korusun…

Başkalarının acı hallerini görüp de kendi nefsinin ayıplarını sezememekten de… Bunları söylemek kolay da “Acaba ben nasılım?” diye bir de okuduklarımızın aynasından kendimize bakmak, hatalarımızdan dönmek çok kolay değil… Cenab-ı Hak, hepimize bu zorlukları, bu akabeleri aşacak ihlas ve gücü de versin… 

Zannediyorum Hulusî Ağabeyimizin bu sözleri, Tarihçe-i Hayat’ta Üstad Hazretlerinin el yazısına bir örnek olarak fotokopisi konulan mektuptaki derin mânâyı ifşâ ediyor… Orada Üstadımız diyor ki: “Evet biz bir cemiyetiz!.. Ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz milyon dahil mensupları var… ve her gün beş defa, o mukaddes cemiyetin prensipleriyle kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar… ve ‘İnneme’l-mü’minûne ihvetün’ Yani ‘Müminler birbirleriyle ancak kardeştirler’ (Hucurat Suresi, 49/10 âyetinin) kudsî programı ile birbirinin yardımına, dualarıyla ve mânevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradındanız ve hususî vazifemiz de Kur’an’ın imanî hakikatlarını tahkiki bir surette ehl-i imana bildirip onları ve kendimizi idam-ı ebedîden ve daimî haps-i münferitten (tek kişilik hücre hapsinden) kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyasî ve entirikalı cemiyet ve komitelerle münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiniz.” 

Bu mektup ve bir ölçek ceviz ile ilgili olarak bir rüyayı 1981 veya 1982 senesinde duymuştum. Bunu Aralık 2012’de rüyayı gören Hatem Hocadan Erzurum’da evinde bizzat kendisinden de dinledim: “Bir Kadir gecesiydi… Sabah namazına kadar ibadet edip Kur’an okuyarak o mübarek geceyi ihyâ etmek istiyordum. Bir ara uyuyup kalmışım. Rüyamda Üstad Hazretleri bu mektubu ve bir ölçek cevizi, Hocaefendiye verdi. Uyandım.” dedi. 

Burada esas olan Müslümanlar ve bütün müminler arasında uhuvvetin tesis edilmesi… Âyetin devamında ifade edildiği gibi: “Öyleyse, kardeşlerinizin arasını, sulhü temin ederek düzeltin. Allah’tan korkun ki, merhamete mazhar olasınız” (49/10) buyuruluyor. Aynı şekilde Aralık 2012’de Mehmet Kırkıncı Hocamızı da ziyaret etmiştik. O da 1971’de Hocaefendi Askeri hapisanedeyken gördüğü bir rüyayı anlatmıştı: “Rüyamda Cebrail Aleyhisselam geldi ve bana bir masa saati verip ‘Bunu Fethullah Hoca’ya ver!’ dedi. Ben de bu rüyadan sonra otobüse binip İzmir’e gittim. Hapisteki Hocaefendiye bunu anlattım. Çok memnun oldu: ‘Bu bize epey yeter’ dedi.” 

O günleri iyi hatırlıyorum. Çünkü o 54 kişilik davanın mazlumlarından biri de bendim. Ama biz sivil cezaevindeydik. Öğrendiğimize göre askeri savcı Nurettin Soyer, orada bazılarını ben sizi kurtaracağım diye kandırmış. Onlar da Bekir Berk’e saldırmışlar. Onu onların elinden Hocaefendi kurtarmış. Böyle sıkıntılı bir zaman….

[Abdullah Aymaz] 13.12.2016 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Yurtdışı Hizmet’e dair bir anı [Mahmut Çebi]

Şaibeler havada uçuşuyor. Bir yalanı bir başkası takip ediyor. O yüzden günümüz çok kirletildi.  Hala da kirletiliyor. Size geçmişin tatlı hatıralarından bir güzellik sunmak istedim. Birinci elden dinlediğim bu hatırayı beğeneceğinize inanıyorum…

Adım Mücahit Kayaköy. Hamburg’da esnafım. Türkiye Devrimci Komünist Partisi kurucu delegelerindenim. Benim gibi adam Hizmet’le nasıl tanıştı, kaynaştı hala anlamış değilim. Hem de bu olayların cereyan ettiği bir dönemde. 15-20 yıl hizmetin içinde olanların bazıları çekilirken, biz Hizmet’e dalış yaptık.

Fakat kolay olmadı. Eski devrimciyim. İşimiz sorgulamak olduğu için davayı 9 sene araştırdım. Bir çok seminere gittim. Sohbete katıldım.

Bir gün bana Hocaefendi’nin insanlığın iftihar tablosu Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’i (s.a.v) anlattığı bir CD hediye ettiler. Bu CD beni çok etkiledi. Bunun haricinde Hizmet’te hayatımda hiç görmediğim fedakarlıklarla karşılaştım. Saysam saatler yetmez. Bunlar hem gözümü, hem gönlümü doyurdu.

Sadece başımdan geçen bir olayı aktarmak istiyorum. 2007’de abinin birisi beni zorla gazeteye üye yaptı. Gazeteyi okumuyorum ama onunla birlikte gelen Ailem dergisi çok hoşuma gittiği için okuyordum. Kafam karışık üstüne bir de bazı cemiyet imamları gelip “Yaa bunların gazetesi okunur mu? Bunlara paranı niye kaptırıyorsun? Bunlar hain, diyalogcu. Üstelik Yahudi ve Hristiyanları da cennete koyuyorlar.” falan filan bir sürü şeyler anlatıyor, kafamı iyice bulandırıyorlardı.

O arada Kurban bayramı zamanı bir caminin imamı beni ziyarete gelip “Mücahit talebe okutuyoruz sana da 2 kurban yazdık” dedi. Ben ona, “Kurbanı Hüseyin Dön’e verdim” deyince hoca çıldırdı adeta ve söyledikleri yenilir yutulur şeyler değildi. Özetle, “Ya sana dedim, bunların kurbanı kabul değil, bunlar hizmet yapıyoruz diye milleti sömürüyorlar. Bunların dinle İslam’la alakaları yok. Fethullah İtalyan kilisesine 3 milyon Euro bağış yaptı sizin kurban parasıyla.” cümlelerini kullandı.

Bunları duyunca sinirim tepeme fırladı. Zaman gazetesini aradım beni Hamburg’daki sorumlu Metin beye yönlendirdiler. Metin’le konuşurken o sırada Akif bey oraya ziyarete gelmiş ve konuşmaya şahit olmuş. Benim Metin’e veryansın ettiğimi duyunca telefonu almış. Bana  “Kardeşim senin derdin nedir? Neyi bilmek istiyorsun?” diye sordu. Ben başladım saymaya. Filancanın hocası “Tanzanya’ya araba gitmiyor. Uçak nasıl inmiş. Fethullah Gülen oraya okul açmış. Demiri çimentoyu nasıl götürmüş?” dedi, sizin bizi kandırıp Kurban paramızı gasp ettiğinizi söylüyorlar.  Akif bey anlatıyor ben bağırıyor, küfrediyorum. Adam da kızdı, baktı ki lafla olmuyor, bana “Sen neredesin lan?” diye sordu. Ben de “Bremerhaven’deyim” dedim. O da “Bekle lan geliyorum” dedi. Ben de “Gel lan, gel de gör gününü” dedim.

Hamburg-Bremen 120 km. Kesin gelmez diye düşünüyordum. Fakat aradan 4,5 saat geçti dükkana 1,60 boylarında, lacivert takım elbiseli, kel kafalı bir adam elinde bilgisayar ve yanında da genç bir arkadaşla girdi. Selamın aleyküm Mücahit sen misin?” dedi, ben de “Aleyküm selam benim” dedim.

Ben yakın dövüş ustasıyım. Adama tek yumruk vursam işini bitirebilirdim. Ama onun ufak tefekliğine karşın, yiğitliği karşısında şok olmuştum. Bana “Anlat derdini?” dedi ama şaşıran ben ne anlatacağım bilmiyorum ki! Bana şöyle şöyle söylediler deyince “Ara o kişileri gelsinler yüzleşelim” deyince benimle konuşan ve bana cemaat aleyhinde Diyalog kitabı ve CD veren imamı arayıp “Diyalogçular geldi sizinle yüzleşmek istiyorlar. Gelip şunlarla konuşun” dedim.

İmam bunun üzerine bana “Mücahit sor bakalım okullarında din dersi veriyorlar mı, yoksa Barış Manço’dan arkadaşım eşeği mi öğretiyorlar?” deyince kafam attı. “Hocam adam 120 kilometre yoldan ayağımıza gelmiş sen 3 kilometreden mi gelemiyorsun?” deyince hoca başladı kıvırmaya. Ben de “Ulan senin de deyip bastım kalayı”

Sonra Akif bey açtı laptopu Tanzanya’daki okulları gösterdi. Zencilerin arasında 5 yaşlarında beyaz bir kız çocuğu vardı. Onun kızıymış ve orada doğmuş. Orada yaptığı hizmetleri görüntüleriyle anlattı. Çok içten konuşuyordu kendisinden yaptığım hakaretler için özür dileyip hakkını helal etmesini istedim.

Şimdi buraya dikkat edin. O hafta camiye cumaya gittim. Hocanın hutbede diyologculara paranızı kaptırmayın, bizim kuruluş da talebe okutuyor Afrika’da. Tanzanya’da kuran kurslarımız var dediğini duyunca çıldırdım. Hani Afrika’ya araba uçak gitmiyordu, sen nereden gittin de kuran kursu açtın diye sormak için namaz sonrası hocayı yakaladım. Hoca benim onu hesaba çekeceğimi anlayınca “Mücahitciğim bizim delillerimiz var. Bak okulumuzun resmini caminin giriş kapısında astık. Gittim baktım. Fakat gösterdiği okul Akif beyin Tanzanya’daki o Beyaz 2 katlı okulu ve öğrencilerinin resmi idi. Hocaya verdim veriştirdim, yaşlı amcalar araya girmese dövecektim.

Dediğim gibi bu sadece başıma gelen olaylardan bir tanesi…

[Mahmut Çebi] 12.12.2016 [Zaman]

Dünya dilleri bir bir ölüyor [Haber-İnceleme: Efe Yiğit]

Güney Asya’nın 750 bin nüfuslu ülkesi Bhutan’da tam 20 dil konuşuluyor. Ancak ülkenin resmi dili Dzongkha dâhil olmak üzere tüm diller yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Çünkü Dzongkha dilini öğrenmekte ve konuşmakta hayli zorlanan halk İngilizceyi tercih ediyor. Bu, sadece Bhutan’a özgü bir durum değil. UNESCO kaybolma tehlikesi yaşayan dillerin unutulmaması için çalışmalar yapsa da, dünya üzerinde konuşulan 6-7 bin dilin yaklaşık yüzde 90’ının sonraki yüzyılda unutulmuş olacağı hesaplanıyor.

Dillerin yüzde 96’sı yok olacak

UNESCO verilerine göre, günümüzde hâlen konuşulan dillerin yüzde 96’sını dünya nüfusunun yalnızca yüzde 3’ü konuşuyor. Üstelik bu nüfusun önemli bir bölümünü yaşlılar oluşturuyor. Pek çok dil artık genç nesillere öğretilemiyor. Dilin yok olması, o dili konuşan kimselerin kültürünü de etkiliyor.

UNESCO’nun dünya dillerinin korunması amacıyla başlattığı projenin sorumlusu Irmgarda Kasinskaite-Buddeberg’e göre, bir dilin yok olmasında politik, kültürel ve ekonomik baskılar rol oynamakta. Ebeveynlerin öğretmediği veya okullarda okutulmayan diller yok olmaya mahkûm. Bunların yanı sıra bir baskı olmadan da diller yok olabiliyor. Özellikle şehirleşme, köylerden gelen halkın konuştuğu yerel dili unutmasına sebep oluyor.

20 değişik dil yerine İngilizce

750 bin nüfuslu 20 değişik dilin konuşulduğu Bhutan’da resmi dil dahil tüm diller yok olma tehlikesi yaşarken, mesela ‘Olepkha’ dilini ülkede sadece bir kişi konuşuyor. O isim ise 80 yaşında olduğunu tahmin edilen Choden isimli yaşlı bir kadın. Bhutanlı dilbilimci Namgyel Thinley, Choden’in yaşadığı köye giderek sadece bir kişinin konuştuğu Olepkha dilinin yok olmadan kayıt altına almaya çalışıyor. Bu, en azından dilin ‘müzeye kaldırılmasına’ imkân tanıyacak.

Choden anlatıyor Thinley yazıyor

Yaşlı Choden, dilbilimci Thinley’e dilini aktarabilmek için işaret dilini kullanıyor. Choden, 80 yıllık ömrü boyunca köyündeki değişime şahit olmuş. Her değişim ve göç ise kültür ve yaşantılarından bir şeyler alıp götürmüş, hem de geri vermemek üzere. Gelişme ile birlikte halk önce resmi dil Dzongkha’yı konuşmaya daha sonra bu dilin zorluğundan dolayı İngilizce’yi tercih etmiş. Choden, çocukları ve torunlarına Olepkha’yı öğretmediği için bugün çok pişman olduğunu söylüyor. Ama artık son pişmanlığın fayda etmediği noktada bulunuyor.

Ekonomik tercihler etkili

Okuma-yazma oranının yüzde 40’larda olduğu Bhutan’da, ekonomik refaha kavuşmak için dominant dil olarak İngilizce tercih ediliyor. Ülke Asya’da İngilizceyi en iyi konuşan ülkelerin başında. Başkent Thimphu’da İngilizce hâkim. Resmi dilde yayın yapan gazetelere kimse itibar etmezken, İngilizce çıkan gazeteler revaçta. Resmi dil Dzongkha’yı öğrenmenin zor olmasının yanında ekonomik tercihler de İngilizceye yönelimi belirliyor.

Himalayalar bölgesindeki diller hakkında çalışmalar yapan Bern Üniversitesi’nden dilbilimci George van Driem’e göre, artık günümüzde insanlar paranın kazanıldığı dilleri tercih ediyor. Bundan dolayı kaçınılmaz olarak binlerce dil yavaş yavaş yok oluyor. George van Driem, Bhutan’ın dünya dillerinin geleceğini göstermesi açısından iyi bir örnek teşkil ettiğini söylüyor.

Dünya nüfusunun yarısı en çok konuşulan 20 dili benimsemiş durumda. Geri kalan diller, folklorik olarak bir değer taşımanın ötesine geçmiyor maalesef. Meşhur şarkıyı değiştirerek söyleyebiliriz: Unutulmuş birer birer / Eski diller, eski diller…

[Efe Yiğit] 13.12.2016 [TR724]

Meslekten atılan bir hâkimin feryadı [Selim Gündüz]

Demokrasiden diktatörlüğe geçişimiz iki zümre ortaya çıkardı. Birinci zümre diktatörlük yönetiminden gelen tüm emirleri sorgulamadan yerine getirenler. Yani hak-hukuk gibi her şeyi elinin tersiyle itenler. Bir de demokrasi hukuk ve adalet gibi kriterleri dikkate alanlar. Aldıkları için, gelen emirleri sorguladıkları için devletten bu insanlar kamudan atılıyorlar. Diktatörlüğün ve birinci zümrenin en büyük korkusu bunlar “ne olur ne olmaz başımıza dert açmasın” diyerek binbir bahane ile devletten afaroz ediliyorlar. Medya da olmadığı için bunların sesi artık hiç duyulmuyor.

Yüz binlerce Erdoğan mağduru var ama sesi duyulan kimse yok. Habercilik bitti. 40 şehidin olduğu gün tüm saray gazetelerinin manşeti başkanlık. Hak ve adaletten bahseden bir kaç köşe yazarı kalmıştı. Son olarak Umur Talu Habertürk’ten ayrıldı.

Bugün sesi duyulmayan binlerce mağdurdan birinin feryadını size aktarıyorum. Hukuksuzca ve hoyratça meslekten atılan bir hakimin mektubu:

HUKUKSUZLUKLARINI YÜZLERİNE TÜKÜRDÜK, GEÇTİK!

“Birçok meslektaşım gibi ben de işsiz kaldım… HSYK, yeniden inceleme taleplerini reddetmiş. İhraç kararı kesinleşmiş. Böylece fiilen sona ermiş olan meslek yaşamım, hukuken de sona ermiş oldu. Bu büyük haksızlığı yapanlara karşı sonuna kadar hak mücadelem devam edecektir. O ayrı… Talimat ile aldıkları kararın göğüslerinde bıraktığı “pasak” HSYK üyelerini ömür boyu takip edecektir! Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın! Üzerine alınmak isteyen alınsın! İbret almak isteyen yakın tarihe baksın… 

Hatırlarım. İlkokula giderken okulun bahçesinde top oynardık. Kale direkleri taşlardı. En çok tartışma taş üstü mü gol mü konusunda olurdu. Nedense tartışma çıkınca bana sorarlardı. Belki de doğruyu söyleyeceğime güvenirlerdi. Bilmiyorum… Çocukluk işte. Bazen takım arkadaşlarım kızardı! Nedenimi anlamazdım.

Ailemin nutuk attığını hatırlamam. Başkalarının hakkına girmemeyi yaşayarak öğrettiler sanırım. Büyük dedem “kadı olacak” diye severmiş torununu. Torunu değil belki ama onun çocuğunun mesleği içine doğmuş belki de… Bir gün terörist (!) damgası vurularak meslekten atılacağı da doğmuş mudur içine? Sanmam.

Lisede okulun serserileri kendi halinde bir arkadaşa çökmüştü. Durun napıyorsunuz demek zorunda hissettim kendimi. Şairin dediği gibi haksızlık karşısında dövüşmeye hazırdım. Yaşım, başım da müsaitti… Nöbetçi öğretmen geldi. Yarım kaldı. Serseriler okul çıkışında bekliyoruz dediler… Bekledim. Gelmediler.



Okul bitti. Avukatlık stajında hacze gitmiştim. Kapıyı çaldık açan olmadı. Eve çilingirle girdik. İçerde bir kaç somya, eski bir buzdolabı… Her yerden garibanlık akıyor… Ne eşya varsa muhafaza yapılsın, demişti avukat. Tutanak tutulurken somyanın altında saklanmış bir adam gördüm! Parası olsa saklanmazdı diye düşündüm. Benden başka gören olmadı. Kimseye söyleyemedim! Eski buzdolabı da kalsın, dedim. O gün avukatlık yapamayacağımı anlamıştım!

Bu düşüncelerle seçmiştim mesleğimi. Şimdi gerilerde kaldı..

Kendimi anlatıp, uzatmak istemem. Derdim bu değil. Benzer hikayelerin olduğunu bildiğim için yazıyorum bunları.

Hak deyince akan suların durduğu iklimde, “kesilse de çekmeye gelmeyen boynumuz” nedeni ile tercih etmiştik bir çoğumuz bu mesleği… Hiç bir zaman düşünmemiştik altından da olsa “lalelerin” tasmalığını kabul etmeyi… Bundandır belki de benim ve meslektaşlarımın teröristliği (!)…

Neler gördük neler yaşadık! Aslında benzer hikayelerin aktörleriydik. Taşrada köyden bozma yerlerde çalıştık. Doğuda -45’i gördük. Giden arabanın mazotunun donduğunu şahit olduk… Minibüste keçilerle yolculuk yaparken kimseyi hor görmedik. Duruşmaya ara verdik, vatandaş haline ağladığımızı duymasın istedik… Meslektaşların ihanetini gördük! Ucuz pazarlıkçıları tanıdık. Eşya taşımaya, koli yapmaya alıştık. Her yerden ayrılırken adliyede terimizi, toprağa gözyaşımızı bıraktık…

Meslekte; belki kendi işim için de kullanmışımdır diye fotokopi kağıdı alıp kaleme bırakanları da gördük, temizlik malzemesini evine götürenleri de. Dosya okumadığı zaman israf olmasın diye karanlıkta oturan meslektaşları da gördük. Devletin arabası ile tatile gidenleri de. Hafta sonu soğuk adliye de titreyerek çalışanları da gördük, akşama kadar misafir ağırlayanları da. İşe erken gelemedik bari erken gidelim diyenleri de… Daha neler gördük neler!

Gece yarılarına kadar süren duruşmalar… Sürekli eve dosya taşımalar… Vatandaşın hakkı için ailesini, eşini, çocuklarını ihmal etmeler… Bu ihmalin açtığı derin yara… Bir yerde kalıcı olamama..

Senin yüzünden arkadaşlarından ayrılan çocuklarının hüznü… Düzen kuramama… Kendini hiç bir yere ait hissedememe… Yorucu akşamlar… Rüyana giren dosyalar… Bezgin sabahlar… Hasılı daha neler gördük neler…

Gördük hepsini. Büyük oranda iyiler gitti kötüler kaldı! Satın alınamamanın bedeli neyse ödedik!  Artık geride kaldı. Mesleğin yüklerinden kurtulsak da ayrılığın hüznü kaldı belki de…

Sınırlı olan insan ömrü içinde meslek de bir gün bitecekti. Şimdilik ara vermiş olduk. Kaybeden onlardır belki de…

Dönmek mi?

Belki daha ölmedik!

Takmaya çalıştıkları tasmalarını iade ettik.

Hukuksuzluklarını yüzlerine tükürdük, geçtik!”

Sayın Hâkimin mektubu bu kadar. Saray’ın talimatlarını yerine getire getire android robotlara dönüşmüş olan HSYK üyeleri için bu sözler bir kıymet ifade etmez. Önceki hafta  Avrupa Yargı Konseyleri Ağı HSYK’nın gözlemciliğini askıya aldı. Bu kararla HSYK Avrupa’daki en büyük çatı kuruluştan dışlanmış oldu. Yani Türkiye sınırları dışında HSYK üyelerinin yargıç olarak haysiyetleri kalmadı. Ama bu önemli değil onlar için. Onlar için değerli olunacak tek yer Saray duvarlarının ötesi.

[Selim Gündüz] 13.12.2016 [TR724]

Okyanusa atılan şişe içindeki mesaj [Tarık Toros]

Alman filozof Friedrich Nietzsche der ki, “Bir kere yanlış trene bindiyseniz koridoru kullanarak ters tarafa doğru yürümeyin, hiçbir faydası yoktur.”

Patlamalarda, insan kayıplarında Ortadoğu’yla yarışıyoruz. Kabaca son bir yıla baktım, İstanbul Bağdat’ı geçti. Bakmayın açıklamalara, tepkilere, yayın yasaklarına, ertesi sabah çok noktada operasyonlara… Siyasal iktidar, terörü çözmek istemiyor. İstese, şehirlere bombalar yığılmaz, terörist diye hemen her gün yüzlerce ihtiyar, ev kadını veya kendi halinde esnaf tutuklanmazdı. “Terörle mücadele kıyamete kadar sürecek”, “OHAL için belki 12 ay da yetmeyecek” diyen iktidarın terörü çözmek gibi bir amacı yoktur. Bilakis, bunun aksini düşünen hatalı bir analiz yapmamış olur.

Anayasa değişiyormuş. Egemenler, sadece ve sadece pozisyonlarını resmileştirmek için değişiklik yapıyor, öteki boş tartışma. Mülkiyet hakkı, fikir hürriyeti, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü vesaire, hepsi yerli yerinde duruyor. Lakin uygulama sıfır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, 30 maddedir. 1948’de BM Genel Kurulu’nda imzalanmış. Türkiye’yi de bağlıyor. Üşenmeyip baktım, maddeleri tek tek okudum. Bugünkü Türkiye, tüm maddeleri ihlal ediyor, tümünü. Bana itimat etmiyorsanız, internetten açıp bakın, sonra yüzüme çarpın. Hali hazırda uyguladığımız tek madde yok. Bunun Türkçesi şu; Devlet, insanlarının hakkını hiçe sayıyor, onlara zulmediyor. Neyi tartışıyoruz!

Gün geçmiyor ki, ülke hakkında kafa yoran, içi sızlayan aydınlar birer birer kalemini asmasın. Umutsuzluğu, kötümserliği körükleyen her şeye rağmen düşüncelerimizi yazıp asacağız buraya. İster dilek ağacı deyin, ister okyanusa atılan şişe içindeki mesaj… Günü gelip sahili selamete ulaşacak ona eminim.

Şimdi mazlum mesajları:

GELMESEYDİN KARINI TUTUKLARDIK!

Merhaba; çok önemli değil ama ben de bizim başımıza geleni sizinle paylaşmak istiyorum. Afrika’da Türk okulunda çalısıyorduk. Hastanelerin elverişsiz olmasından dolayı Mayıs ayında ben doğum için 3 yaşındaki oğlumla beraber Türkiye’ye geldik. Temmuz ayında doğum yaptım ve hemen oğluma pasaport çıkarıp kocamın yanına dönmek istedim. Ama babası olmayınca pasaport çıkartamadım. Geldiğimiz ülkenin elçiliği de belge vermedi. Eşim üç-dört defa farklı zamanlarda müracaat ettiği halde her defasında “sistem bozuk” dediler.

Ne yapalım diye düşünürken eşim gelmeye karar verdi. Eşimin gazetelerde ismi çıkmıştı. Ağustos ayında giriş yaptığı sırada gözaltına alındı. Bir hafta gözaltında kaldı. Afrika’da yaşadığımız için ortam iyi olmadığında kolaylıkla sıtma hastalığına yakalanabiliyoruz. Eşim gözaltında sıtma oldu. Çok şükür hastaneye götürdüler. Bir hafta sonra tutuklandı. Öğretmenlik yaptığı için ve çıkan yalan haberden dolayı. Şimdi Silivri’de. “Sorgu sırasında çok şükür darp filan olmadı” dedi eşim. Ama, “Eğer Türkiye’ye gelmeseydin karını tutuklardık” tarzında konuşmuşlar.

Eşim hep “geldiğim iyi oldu, siz ne yapardınız” diyor. Şimdi çok şükür on beş günde bir arıyor beni. Eğer beni de tutuklarlarsa diye gidemedim görmeye. Dört aylık bebek ve 3,5 yaşında oğlum n’aparlar bensiz. Eşim “gelme” dedi, bekliyoruz. Nasip her şey, biz buna inandık. Türkiye iyiyken Afrika’da yaşadık, şimdi yurt dışı Türkiye’ye göre iyi, biz ise Türkiye’de kalmak zorunda kaldık. Avukat tuttuk işleri o takip etsin diye. Ben köyde annemlerleyim, bir şey yapamıyorum. Geçen ay eşim yine sıtma olmuş, ilaç istedi götürdüler, kabul etmediler. “Afrika’dan rapor tarzı kâğıt göndersinler” demişler. Hazırlattı oradaki arkadaşlar, yine kabul etmediler. Önceden gözaltındayken kullandığı ilaçlardan kalmış, onları içmiş. Dua edin yine sıtma olmasın. Biz KHK mağduru değiliz ama sürecin bir mağduru da biz olduk. Ailem yaşam biçimimize karşı olsa da bana sahip çıktı. Ne kötü durumda olanlar var. Rabbim herkesin yardımcısı olsun.

KISA KISA…

*Mazlum hikayelerinizi takip ediyorum. Allah razı olsun. Ben de bu süreçte ihraç edildim. Eşim evi terk etti. O kadar vahşileşti insanlar. Sesimiz olduğunuz için teşekkürler.

*İki abim, birisi öğretmen, diğeri araştırma görevlisi. Önce acığa alındılar, sonra ihraç edildiler. Neyle suçlandıkları ya da sorguları alınmadı. Sağlık sigortaları bile iptal oldu. Bir ümit emekliliklerinin kabul edilmesini bekliyoruz.

[Tarık Toros] 13.12.2016 [TR724]

Hangisine inanalım? [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

İki gün evvel yazdıklarımız artık tahminden ibaret değil. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), millî gelir hesabında değişikliğe gitti. Artık yüzde 20 daha zenginiz. Fert başına gelir 11 bin 14 dolara çıktı. Bir gecelik değişiklik sayesinde 78 milyon kişinin cebine 1.757 dolar daha girdi. TÜİK 2015 sonu itibarıyla fert başına geliri 9 bin 257 dolar olarak açıklamıştı.

Aynı TÜİK’in 2016’nın Temmuz-Eylül dönemini içeren 3. çeyrek Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) verisine bakılırsa ekonomi bu dönemde yüzde 1.8 daraldı. 27 çeyrektir kesintisiz büyüme unvanını elinde bulunduran Türkiye eksi büyüme ile tanıştı. Dolar/TL kurunun 2,94–3,01 aralığında seyrettiği 3. çeyrekte ekonominin yüzde 2’ye yakın küçülmesi kurun 3,50 civarına geldiği son çeyrekte daha sert bir daralma yaşanacağına işaret ediyor.

KRİZİ ÖRTMEK İÇİN

İşte TÜİK bu tabloyu bir nebze perdeleyebilmek umudu ile gece yarısı formül değişikliğine gitti. Senelik büyüme rakamı açıklandığında 20015 millî gelirine göre artış ya da eksilme esas alınacak. Yeni formül sayesinde cari fiyatlarla GSYH 384 milyar 892 milyon TL artmış oldu. Bir tarafta daralan ekonomi diğer tarafta yüzde 20 artan millî gelir. Hangisine inanalım?

Paraşütle inen bu kadar gelir sayesinde kurdaki yüzde 20’ye yakın artışın sebebiyet verdiği tahribat halının altına süpürülmüş olacak. Muhtemelen Mart 2017’de 2016 büyümesi açıklandığında fert başına gelir yine 9 bin dolar civarına gerilemiş olacak. Oysa sihirli dokunuş olmasaydı 7 bin 500 dolara gerileyecekti.

TÜİK 2008’de ekonominin yavaşladığı dönemde benzer bir hamle yapmış ve GSYH bir gecede yüzde 38 artmıştı. Bu müdahale sayesinde AKP hükümeti, ekonomi 2009’da yüzde 5’e yakın daralmasına rağmen ‘krizin Türkiye’ye teğet geçtiği’ iddia edebilmişti.

İktisadî tarih tekerrür ediyor.

2016’nın üçüncü çeyreğinde daralma o kadar bariz ki takip eden dönemde bunun artıya dönmesi mevcut kur şoku altında mümkün değil. Tarım yüzde 7,7, sanayi 1,4 ve hizmetler yüzde 8,4 azalırken inşaatta sadece yüzde 1,4 artış yaşandı. Hizmetler sektöründe yaşanan kriz turizmdeki çöküşün neticesi… Turizm ve ihracatın artık büyümeye katkısı negatif.

15 Temmuz darbe teşebbüsünün daralmada muhakkak rolü var. Ancak hükümetin iddia ettiği gibi vatandaş ve şirketler ağustos ve eylül aylarında kesenin ağzını açmamış. Demek ki darbe soruşturmasında atılan hukuk dışı adımlar ve OHAL kararları iktisadî aktörlerin tedirginliğini daha da artmış. Güven kaybı telafi edilememiş. Vatandaşın tüketim harcaması yüzde 3,2 azalırken, hükümet harcamaları yüzde 23,8 artmış. Bu da gösteriyor ki kamu harcamalarını artırmak da formülü değiştirmek de Türkiye’yi küçülmekten kurtaramamış.

TÜİK formülü değiştirerek 3. çeyrek verisini eksi yüzde 1.8 seviyesinde tutabildi. Son çeyrekte sert daralma sürpriz olmayacak. Oranı yine TÜİK’in müdahale seviyesi belirleyecek. Üst üste iki çeyrek daralma açıklandığında da Türkiye teknik olarak krize girmiş sayılacak.

Bütün bunları müzakere etmenin mânâsı da yok maalesef. Hükümet ve suskun muhalefetin mevcudiyeti, medyanın Saray’dan sufle bekleyen perişan hali ve iktisatçıların pişkinliği TÜİK’e cesaret veriyor.

PİYASA RAĞBET ETMEDİ

Piyasanın bunlara inanacağını zannetmeyin. Bugün Hazine, son 7 senenin en yüksek maliyeti (yüzde 11.51) ile borçlanabildi. ‘Dolar bozdur’ kampanyasına rağmen bankalarda döviz mevduatı azalmıyor, artıyor. Katar’dan uçaklarla getirilen esrarengiz dolar bavulları bile Dolar’ın ateşini düşüremedi. ABD, Avrupa ve Japonya para musluklarını kısarken beleş çorba içmek için 300 dolar bozduranlarla TL’yi kurtarma operasyonu, Türkiye’nin risk primini artırmaktan başka bir işe yaramadı.

Sermaye çıkışı sürüyor. Piyasa millî gelirin hakikaten yüzde 20 arttığına inansaydı Borsa İstanbul 80 bin puanı aşar, dolar 3,30’un altına gerilerdi.

Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘partili cumhurbaşkanlığı hayaline erişeceği’ güne dek patlayan bombalar yüzünden toprağa düşen fidanların da göz göre göre fakirleşen vatandaşın da haber değeri olmayacak.

Yeni Türkiye’nin ahvali böyle. Ya seveceksiniz ya da terk edeceksiniz.

[Semih Ardıç] 13.12.2016 [TR724]

Yeni Türkiye, eski Ortadoğu [Haber-Yorum: Akif Umut Avaz]

Türkiye’nin Ortadoğululaşarak diktatörleşmesi yüzünden, diktaya boyun eğmektense evini yurdunu terketmeyi yeğleyen birçok demokrat gibi, ülke dışında yaşamak zorunda bırakıldık. Şu an yaşadığımız ülke bir krallık. Evet bir krallık… Ama krallık olması demokratik, özgürlükçü bir hukuk devleti olmadığı anlamına gelmiyor.

Tam anlamıyla sembolik konumuyla devleti ve milleti temsil eden kralı ve  ailesini ekranlarda, manşetlerde, meydanlarda zırt pırt görmek neredeyse imkansız bu ülkede. O kadar ki, geçenlerde canlı yayınlanan dünya bilim ve sanatı açısından son derece önemli bir tören vesilesiyle televizyonda gördüğümüz yaşlı bir adamın ülkenin kralı olup olmadığını bile uzun uzadıya tartıştık. Aylar sonra televizyonda ilk kez gördüğümüz bu yaşlı adam meğer şüphe ettiğimiz gibi ülkenin kralıymış.

BULDUĞU HER KÜRSÜNÜN ÖNÜNE…

İster kral, ister başkan, isterse cumhurbaşkanı olsun özgürlükçü demokratik hukuk devletlerinde manzara aşağı yukarı böyledir ve pek değişmez. Haftanın 7 günü, günün 24 saati her an televizyonlarda görünmek; tamamını kontrol ettiği (kontrol edemediğini de ya gasp ediyor ya da kapatıyor) gazetelerin her gün manşetlerinde yer almak; açılış, düğün, cenaze, yıldönümü, anma, bayram-seyran demeden bulduğu her kürsünün önüne geçip, gördüğü irili ufaklı her kalabalığa birbirinin tekrarı bayıcı nutuklar çekmek genel olarak diktatörlüklere, özel olarak da Ortadoğu tarzı kompleksli liderliklere has bir durum.

Bir zamanlar Saddam Hüseyin’in Irak’ta, Muammer Kaddafi’nin Libya’da, Hüsnü Mübarek’in Mısır’da ve benzerlerinin kendi ülkelerinde benimsediği bu tarz, aslında bir güç göstergesi değil, güçsüzlük belirtisidir. Ülkelerini tüm hukuki, ahlaki ve insani normlardan azade bir diktayla idare etmek liderlerin özgüvenini değil, aşağılık kompleksini gösterir. Öte yandan, kendi attırdıkları manşetlerden ve arzuları doğrultusunda ekranlardan, meydanlardan her an yansıyan görünürlükleri hastalıklı bir kendini beğenmişliğin ve metastasa evrilerek benliklerini esir alan bir hubrisin dışa vurumundan ibarettir..

BAZEN HIZLI VE GÖZÜKARA, BAZEN TEMKİNLİ…

Türkiye, HAMAS’ın siyasi büro şefi Halit Meşal’in alengirli yollardan Ankara’ya getirildiği 2006 yılından beri, bazen hızlı ve gözükara, bazen temkinli ve şartları kollayan bir üslupla Ortadoğululaşma sürecine girdi. Ülkeyi yönetenler arasında tercihe şayan liderlik profili de bu yönde bir evrim, bir mutasyon ve hatta bir devrim geçirdi. 2009 yılına gelindiğinde hükümet çevrelerinde Avrupa Birliği’nin (AB) temsil ettiği demokratik norm ve değerlerden ziyade binbir parçalanmışlığıyla Ortadoğu’daki ilkesiz güç mücadelerlerinde nasıl yer alabileceğimiz konuşulur oldu. Ortadoğu’da söz sahibi olabilmenin ise şartları belliydi. Türkiye’nin neredeyse 100 yıl boyunca özdeşleştirilmekten özenle kaçındığı Ortadoğu’nun o kendine has iletişim dilini artık konuşmaktan başka yolu yoktu.

Uluslararası sistemde demokratik hukuk standartları çerçevesinde kendilerine yer edinmiş medeni ülkeler ve aktörler arasında iletişimin yolu bellidir. En kesif güç mücadelelerinin yaşandığı şartlar altında bile bu tür uluslararası aktörler arasında, en azından şeklen de olsa, hak ve hukukun temel ilke ve prensipleri, medeni dünyanın evrensel insani ölçütleri ve diplomasinin incelikli lisanı iletişim için yeterlidir.

DESPOTİK ORTADOĞU AKTÖRLERİNİN İLETİŞİM DİLİ…

Genel itibariyle demokrasi, özgürlük ve hukukun esamisinin mumla arandığı Ortadoğu coğrafyasında hükümferma olan aktörlerin iletişim dili ise bundan oldukça farklıdır. Ortadoğu’nun kaygan siyasi zemininde hayat boyu ve bazen de hanedanlıkları üzerinden nesiller boyu iktidarda kalmak isteyen despotik liderlerin birbirleri arasında iletişim için kullandıkları dil sadece sert ve kaba kelimelerden ibaret değildir. Bu liderlerin hasım ya da hısım gördükleri ülkeler arasında pek fark gözetmeksizin vekil (proxy) örgütler beslemeleri bölgeye hakim olan kanlı iletişim yönteminin bir gereğidir. Kendilerinin diğer ülkelerde sahip olduğuna benzer şekilde diğer liderlerin de kendi ülkelerinde şiddet ve terörden beslenen vekalet araçlarına sahip olduğunu çok iyi bilen Ortadoğu tarzı despotik liderler, her ihtiyaç duyduklarında bu vekil örgütlerin kanlı eylemleri üzerinden hasımlarına ve hatta bazen hısımlarına önemli mesajlar verirler.

Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya, Hazar Denizi’nden Hint Okyanusu’na kadar uzanan geniş Ortadoğu coğrafyası bu tarz iletişim diline en az 50 yıldır aşinadır. İran’da, Pakistan’da, Afganistan’da, Lübnan’da, Irak’ta, Ürdün’de, Filistin’de, Suudi Arabistan’da, Libya’da, Cezayir’de, Yemen’de ve daha pek çok Ortadoğu ülkesinde kanlı intihar saldırılarıyla, bombalı araçlarla, camilerin ve mescitlerin havaya uçurulmasıyla gerçekleştirilen kitlesel katliamlar, ne yazık ki artık bu talihsiz ülkelerde hayatın olağan akışına dahildir.

GİZLENEN ORTADOĞULALAŞMA HEDEFİ VE GELİNEN NOKTA

On yıllar boyunca Ortadoğu’ya sağlıklı bir mesafeden bakan Türk kamuoyu da, medya üzerinden, despotik Ortadoğu aktörlerinin bu kanlı iletişim dilinin ölümcül sonuçlarına uzaktan uzağa aşinaydı. Halkımız, esefle izlediği bu kanlı hadiseleri gördükçe Ortadoğu bataklığından sağlıklı bir mesafede durmanın ne büyük bir nimet olduğunu takdir etmekteydi.

Türkiye’yi Ortadoğululaştırma hedefini uzun yıllar gizlemeyi başaran Erdoğan ve şurekası, 2010 sonrası askeri vesayet unsurlarını iyice geriletip önünde bir fırsat penceresi açılınca, kendisini ”gerçek iktidar” olma imkanlarına taşıyan Batılı demokratik değerlere derhal sırtını döndü. Türkiye’nin önünü açacak ve ülkeyi şaha kaldıracak evrensel hukuk ilkelerine sadık daha demokratik bir rota yerine, siyasal İslamcılığın marazi hedeflerine yönelmeyi tercih etti. Bu kapsamda Ortadoğu’nun ve İslam dünyasının  liderliğine soyunan Erdoğan, bu coğrafyada geçer akçe olan Ortadoğu’ya has kanlı iletişim dilini maharetle benimsemekten de imtina etmedi.

VEKİL ÖRGÜTLER ÜZERİNDEN HASIMA VE HISIMA MESAJLAR…

Büyük kısmı devletlerarası meşru ilişkilerin alanı dışında kalan faaliyetlerin finansmanı için akıl almaz yolsuzluklara yöneldi. Ülkeyi, bugün kendisini sadece bir yönüyle ekonomik bunalım olarak gösteren, feci sonuçlara maruz bırakacağını bile bile uluslararası kara para trafiğine dahil oldu. Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Libya’da, Filistin’de ve daha pek çok ülkede halihazırda var olan devlet dışı radikal aktörlerle alengirli ilişkiler kurdu. Yöntem olarak şiddeti benimseyen mevcut bu tür radikal örgüt ve yapılarla ilişki kuramadığı yerlerde ise doğrudan kendilerine bağlı yeni örgütler ihdas etmekten geri durmadı.

Suriye’deki radikal terör örgütlerine giderken yakalanan silah ve mühimmat dolu MİT tırları ve ele geçirilen kimyasal silah üretiminde kullanılan bazı malzeme örneklerinde olduğu gibi bu tür silahlı terör örgütlerini paraya, silaha, mühimmata ve malzemeye boğdu. Üçüncü ülkelerin ve aktörlerin bu örgütlere Türkiye üzerinden silah sevkiyatlarını kolaylaştırdı. Ülke içerisinde silahlı eğitim kampları kurmalarına imkan verdi. Ülkenin her tarafında militan devşirmelerine göz yumdu. Uluslararası cihadist unsurların Türkiye’yi bir otoban gibi kullanmasını teşvik etti. Türkiye’yi el-Kaide ve IŞİD uzantısı radikal terör örgütlerinin militan ve para toplayacağı en güvenli yerlerden biri haline getirdi. Bu ve benzeri tartışmalı eylemleri yıllarca sürdüren Erdoğan rejimi, özellikle Irak, Suriye, Mısır ve Libya’da rejim değişikliği için bu ülkelerin içişlerine gırtlağına kadar gömüldü.

ESKİ ORTADOĞU’YLA UYUMLU YENİ BİR TÜRKİYE…

Bununla birlikte, geçmişten farklı olarak, Türkiye’nin tarihte ilk defa Ortadoğu ülkelerinde istediği an istediği amaçla kullanabileceği proxy örgütleri vardı. Ve yine geçmişten farklı olarak Türkiye artık Ortadoğu’nun birçok anti-demokratik ve zorba liderliklerinin kontrolündeki proxy örgütlerin açık hedefi haline gelmişti. Üstüne üstlük, uluslararası baskılar sonucu eskisi kadar açıktan destek veremediği Suriye ve Irak’taki bazı radikal terör örgütlerinin de tehdit ettiği bir ülke oluvermişti. Türkiye’nin, Ortadoğu coğrafyasında çekişen patronlarının rekabetleri doğrultusunda kendi aralarındaki rekabetleri de kızışan terör örgütleri arasında bir moda haline gelen canlı bombalarla gerçekleştirilen intihar saldırılarılarıyla tanışması artık bir an meselesiydi.

Reyhanlı saldırısından bu yana Türkiye, maalesef, bölge ülkelerinin çetrefil içişlerine burnunu sokmayı bir maharet sanan Erdoğan rejiminin ektiği fırtınayı biçiyor. Öte yandan, ne yazık ki, Türkiye’nin adı sadece bu terör saldırılarında verdiği masum canlarla anılmıyor artık. Erdoğan’ın hedefe koyduğu Esed’in karşısına geçmediği için bulunduğu yere yapılan bir hava saldırısıyla öldürülen İslam alimi Ramazan el-Buti’nin katli de dahil olmak üzere, birçok terör saldırısı ve suikastle ilişkili olarak da adı geçiyor.

ORTADOĞU’YA HOŞGELDİNİZ… LÜTFEN KENDİNİZİ KOLLAYIN!…

Bütün bunların ışığında, çoğu polis olmak üzere 44 vatandaşımızın öldüğü, 150’den fazla vatandaşımızın yaralandığı Maçka Parkı’ndakine benzer can yakıcı terör saldırılarının sıklaşmasının artık enine boyuna sorgulanması gerekiyor. İzledikleri muhteris politikaların bir sonucu olan benzer her terör saldırı sonrası halkın bilgi alma kanallarını hemen kapatmaları ve toplumun olanlarla ilgili kesif bir karanlığa mahkum edilmesi olup bitenlere dair aslında epey fikir veriyor.

Öte yandan, şahsi güçlerini artırmanın bir yolu olarak Erdoğan ve şürekasının Türkiye’yi Ortadoğululaştırma hedefine hızla yaklaştıkları görülüyor. İstanbul, Ankara ve Diyarbakır başta olmak üzere, farklı şehirlerde sadece son bir buçuk yıl içerisinde gerçekleşen 17 bombalı saldırıda 352’si sivil 372 vatandaşımızın ölmesi, 1.837 vatandaşımızın yaralanması bile teammüden demokrasi ve hukuktan sapan Erdoğan rejiminin Ortadoğululaşma hedefine yaklaştığını gösteriyor. Erdoğan’ın kişisel hırsları doğrultusunda AB hedefi aldatmacasıyla Türkiye’yi bindirip perdelerini tek tek kapadığı sözümona demokrasi tramvayının nihai istasyonu meğer Ortadoğu imiş.

Ortadoğu’ya hoş geldiniz… Lütfen kendinizi kollayın ve çelik yeleklerinizi, miğferlerinizi yanınızda bulundurmayı ihmal etmeyin…

[Akif Umut Avaz] 13.12.2016 [TR724]

AKP’nin İsrail’le ilişkileri: Algılar ve gerçekler [Haber-İnceleme: Ali Adil Çakar]

AKP tabanının artık partilerinin İsrail konusundaki ikiyüzlülüğünü sorgulama zamanı geldi de geçiyor. ‘Güneydeki ülke’ ile yapılan anlaşma gereği Mavi Marmara davasının düşmesiyle birlikte artık bazı sloganlardan kurtulup gerçeğin peşine düşme vakti. Hizmet Hareketi’ne yıllardır hiçbir delil olmadan ‘İsrail uşağı’, ‘MOSSAD ajanı’ iftirası atanlar, şimdi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a tek kelime edemiyor. Çünkü, algılar her zaman gerçeklerin önündedir.

“Hizmet’in İsrail için çalıştığına dair delil göster” dendiğinde ortaya somut hiçbir şey koyamayanlar, sarıla sarıla Mavi Marmara ve ‘otorite’ açıklamasına sarılırlar. Onun ötesinde söylenebilen bir şey yok. Buna rağmen yıllardır bir ‘Güneydeki sevdikleri ülke’ muhabbetidir gidiyor. Aslında aynı Siyasal İslamcı mantığı ile Erdoğan’ı ‘İsrail uşağı’ ilan edebilecek onlarca başlık olmasına rağmen algıların tam tersi yönde inşa edilmesi bir psikolojik savaş başarısı. Erdoğan yıllar yılı ‘Gazze Fatihi’, ‘Mazlumların gür sesi’, ‘İsrail’e meydan okuyan adam’, ‘İsrail’e diz çöktüren lider’, ‘sağlam irade’ olarak pazarlandı.

Ancak sahadaki gerçekler hiç de öyle demiyor.

YAHUDİ CESARET MADALYASI

Erdoğan, Ocak 2004’te ABD’nin meşhur Yahudi örgütlerinden Amerikan Jewish Congress (AJC) tarafından cesaret madalyasına layık görüldü. Çoğunlukla Yahudi siyasetçi ya da kamusal figürlere verilen ödül, 2004’te ‘terörle mücadeledeki cesareti’ sebebiyle Tayyip Erdoğan’a uygun görülmüştü.

AJC, Erdoğan’ın 2010’da Kaddafi İnsan Hakları Ödülü’nü kabul etmesinin ardından bir kınama da yayınlamıştı. 2014’te İsrail’in Gazze operasyonlarını sert bir şekilde eleştiren Erdoğan’a bu kez AJC ‘madalyayı iade et’ dedi. Erdoğan’a yakın kaynaklar, ‘memnun oluruz’ dese de, o madalya hâlâ iade edilmedi.

SAMİ OFER’LE GİZLİ GÖRÜŞMELER, BALLI İHALELER

1 Mart 2005’te, o yılın rakamlarına göre İsrail’in en büyük ikinci zengin adamı Sami Ofer, Tüpraş’ın yüzde 14,76’lık hissesini satın aldı. Ofer’in oğlu Eyal Ofer’in, o gece dönemin Maliye Bakanı merhum Kemal Unakıtan’la gizli bir görüşme yaptığı ortaya çıktı. Unakıtan, gece yaptığı görüşmenin sabahında Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na (ÖİB) talimat vermişti. O gün satış gerçekleşmişti.

Bu arada aynı gün Ofer’in Erdoğan’la da gizlice buluşturulduğu iddia edildi. Öğlen bir açıklama yapan Erdoğan, “Benim Sayın Ofer ile Başbakanlık’ta veya bir başka yerde görüşmem olmadı” dedi. Akşam katıldığı bir canlı yayın programında ise “Ofer ile Davos’ta bir kez görüştüm” itirafında bulundu. Ankara Bilkent Otel’de görüştükleri iddiaları içinse “Hatırlamıyorum” cevabını verdi. Daha sonra Erdoğan’ın Ofer’le 4 kez görüştüğü ortaya çıkacaktı. Tıpkı, oğlu Burak’ın bir süre Ofer’in gemilerinde çalıştığının ortaya çıkması gibi.

MAYINLI ARAZİLERİN İSRAİL’E VERİLMESİ

AKP, 2006 Şubat ayında, Güneydoğu’daki arazilerin mayınlardan temizlenmesi karşılığında 49 yıllığına kiraya verilmesi için harekete geçti. İhalenin İsrail’e verileceği, böylece Tel Aviv’in ‘Arz-ı Mev’ud’ hayallerini gerçekleştireceği yönünde iddialar ortaya atıldı. Buna rağmen AKP, projede ısrarcı davrandı. Günlerce süren itirazlar sonucu Danıştay, düzenlemeyi iptal etti. AKP’ye o dönemde bu projeyle ilgili en büyük itiraz Zaman gazetesinden gelmişti. Zaman, günlerce bu konuyu manşetine taşıdı. Yıllar geçti, Erdoğan “İsrail’e meydan okuyan adam” oldu; Cemaat ise ‘MOSSAD ajanı’.

AKP, 2009 yılı Mayıs ayında aynı projeyi raftan indirdi. Danıştay kararına rağmen yeni bir kanun teklifi hazırladı. Mayın temizlenmesi karşılığı 49 yıllığına ‘tarım’ amaçlı verilecek bölge, Türkiye’nin Suriye ve Irak sınır bölgesi boyunca 877 km’lik ve 216 bin dekarlık alanı kapsıyordu. İhalenin yine bir İsrailli firmaya gideceği ortaya atıldı. Hükümet bunu yalanlayamadı. Yine haftalarca süren itirazlar oldu ve AKP bir kez daha geri adım atmak zorunda kaldı.

‘TEPKİM MODERATÖRE’

Ama olsun, Erdoğan hala “Gazze Fatihi” idi. 4 ay önce Davos’ta ‘One minute’ çıkışı yapmış ve Türkiye’de bu tezahüratlarla karşılanmıştı. Her ne kadar oturum biter bitmez o sözü moderatöre söylediğini açıklasa da kamuoyuna sanki İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres’e söylemiş gibi bir hava estirilmişti. Yine de durumdan memnun olan Erdoğan, ortaya çıkan imajın ekmeğini yıllarca yemeye devam etti. Perde arkasındaysa işler farklı yürüyordu..

31 Mayıs 2010’da Mavi Marmara katliamı yaşandı. Gemideki 9 Türk, İsrail askerlerince öldürüldü. Fethullah Gülen, hayatını kaybedenleri ‘şehit’ olarak niteledi ve gazetelere ‘taziye’ ilanı verdi. Wall Street Journal gazetesine verdiği demeçte ise geminin bu şekilde göz göre göre felakete gönderilmesini eleştirerek, “Otoriteden izin alınmalıydı” yorumunu yaptı. O zaman İslamcı çevreler Gülen’i adeta tekfir etti. Erdoğan ise yaptığı Mavi Marmara çıkışları ile ‘Filistin’in hamisi’ rolüne soyundu.

‘OTORİTE’ KONUSUNDA GÜLEN’İN DEDİĞİNE GELDİ

17 Temmuz 2014 tarihli konuşmasında Gülen’in ‘otorite’ açıklamasına tepki göstererek, “Otorite kim? Güneydeki sevdikleri mi yoksa biz mi? Otorite eğer bizsek, biz zaten izin verdik” dedi. Bir ay geçti, 14 Ağustos 2014’te Gülen’le aynı noktaya geldi. Gazze’deki yaralıların Türkiye’ye getirilmesi için İsrail’den izin beklediklerini açıkladı. “Yeter ki biz İsrail’den müsadeyi alalım, onları ülkemize getirelim” dedi.

Tabi ki “Gazze’deki yaralıları Türkiye’ye getirebilmek için niye İsrail’den izin alıyorsunuz?” diye sorulmadı. İsrail bir ayda ‘otorite’ olmuştu. Ancak Erdoğan hâlâ ‘Gazze Fatihi’ idi. Nisan 2013’te “En geç Mayıs sonu Gazze’ye gideceğim” demiş olmasına ve bir türlü o Mayıs sonunun gelmemiş olmasına rağmen… Olsun, AKP tabanı için önemli değildi. Gitmiş kadar olmuştu.

İSRAİL’LE TİCARET MAVİ MARMARA’DAN SONRA İKİYE KATLANDI

Bu arada AKP-İsrail cephesinde neler mi oluyordu? Milli Gazete’nin, 26 Mayıs 2015 tarihli “Lafa değil, icraata baktık” manşetinden öğrendik. Haber, İsrail’le ticaret hacminin Mavi Marmara’ya rağmen iki kattan fazla arttığını ortaya koyuyordu. 2009 yılında İsrail’le 2 milyar 597 milyon dolar olan ticaret, 2014 yılına gelindiğinde 5 milyar 832 milyon 180 bin dolara çıkmıştı.

Ayrıca Mavi Marmara baskınının yapıldığı 2010 yılında İsrail’den Türkiye’ye 1 milyar 360 milyon dolarlık ihracat yapılırken, bu rakam 2013 yılında 2 milyar 418 milyon dolara yükselmişti.

GAZZE’Yİ BOMBALAYAN JET YAKITLARI TÜRKİYE’DEN

Sadece bununla sınırlı değildi. Kuzey Irak petrollerinin Türkiye üzerinden İsrail’e satıldığı, İsrail’in de bu ham petrolü işleyip tekrar Türkiye’ye sattığı ortaya çıktı. Financial Times gazetesi, Ağustos 2015’te, deniz nakliyatı, ticaret kaynakları ve uydu tanker izleme verilerini derleyerek bir tabloya ulaşmıştı. Buna göre İsrail, 1 milyar doları bulan petrol ithalatının dörttü üçünü Kuzey Irak’tan karşılıyordu. Aracı ise Türkiye’ydi, petrol Ceyhan limanından naklediliyordu. Üstelik İsrail, bu petrolü jet yakıtı olarak kullanıyor ve Gazze’yi bombalıyordu.

Yine Ağustos 2015’te yayınlanan Enerji Piyasası Düzenleme ve Denetleme Kurulu (EPDK) raporuna göre Türkiye’nin İsrail’den petrol ithalatı sürekli artıyordu. İsrail’in Gazze saldırısının olduğu Temmuz 2014 ve Mayıs 2015 tarihleri arasında bu ülkeden petrol ithalatı yüzde 84,95 artışla 118 bin tondan 218 bin tona çıkmıştı.

ERDOĞAN AİLESİNİN GEMİLERİ İSRAİL LİMANINDA

Bütün bu süreçte ‘Gazze Fatihi’ ne yapıyordu peki? Meydanlarda “Ben olduğum müddetçe İsrail’le asla normalleşme olmayacak” diye gürlüyordu. Ancak oğlunun ortağı olduğu ‘gemicikler’, normal bir şekilde İsrail’le ticareti sürdürüyordu. Burak Erdoğan’ın Safran 1 isimli gemisinin, 12 Ocak 2013 tarihinde İsrail’in en büyük limanı Ashdod’a demir attığı ortaya çıktı.

11 Nisan 2013’te İsrail’in Yedioth Ahoronot gazetesi, “Burak Erdoğan, son yıllarda iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin kötüleşmesine rağmen sahibi olduğu gemiyle İsrail ile ticaret yapmaya devam etti” yazdı. Burak Erdoğan, belgeleri yalanlayamadı. Babası ise bu konuda tek kelime etmedi.

TEL AVİV’LE ‘NORMALLEŞME’ GÖRÜŞMELERİ

‘Gazze Fatihi’, kürsülerde “Mavi Marmara’ya sırtını dönen, Arafat’taki vaatlerine ihanet edenlerdir” diye kükrüyordu. Bu arada diplomatlar, onun verdiği talimatla İsrail’le ilişkileri yeniden düzeltmeye koyulmuştu. Haziran 2015’te iki ülke Dışişleri yetkililerinin Roma’da gizli bir toplantı yaptığı anlaşıldı. 8 ay sonra da Cenevre’de ikinci toplantı yapıldı ve çerçeve anlaşma büyük ölçüde belirlendi.

Aynı günlerde Erdoğan, ABD’nin önde gelen Yahudi kuruluşlarını Saray’da ağırladı. 1 ay sonraki Washington seyahatinde de ‘iade-i ziyaret’te bulunarak kendileriyle kahvaltıda bir araya geldi. Tabii artık ne onlar iade edilmeyen madalyayı hatırlatıyor ne de Erdoğan söz ediyordu.

‘İNŞALLAH İSRAİL’LE FARKLI BİR NOKTAYA GELİNECEK’

Artık İsrail’le anlaşmanın eli kulağındaydı. Dönemin AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Aralık 2015’te, “İsrail devleti Türkiye’nin dostudur” diyerek zaten işareti vermişti. Her fırsatta “İsrail devleti, terör devletidir” diyen Erdoğan ise artık bambaşka niyazlarda bulunuyordu. Nisan 2016’daki Zagreb ziyaretinde, beraberindeki gazetecilere müjdeyi şöyle veriyordu: “İnşallah İsrail’le farklı bir noktaya gelinecek.”

Nitekim 2 ay sonra o farklı noktaya da gelindi. 28 Haziran 2016 tarihinde Türkiye-İsrail anlaşması imzalandı. Türkiye, 20 milyon dolar karşılığında egemenlik haklarından vazgeçmişti. Anlaşmaya göre 9 Türk’ün katledilmesiyle ilgili dava da düşürülecekti. 9 Aralık 2016 tarihinde İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi, bu anlaşmayı gerekçe göstererek davayı düşürdü.

Bütün bu süreçlerde Erdoğan ‘Gazze Fatihi’ydi, Cemaat ise ‘İsrail uşağı’. Yersen…

[Ali Adil Çakar] 13.12.2016 [TR724]