Zarrab davası Türkiye için ne anlama geliyor? [Mehmet Efe Çaman]

Ahmet Altan huzurun ancak hukukla olacağını, ama Erdoğan ve çevresinin hukuka dönemeyeceğini söylemişti. Ne kadar doğruymuş, değil mi? Türkiye’de hukuk baltalanınca, siyasetteki ihanet, suç, yolsuzluk, hortumlama ne varsa – elbette salt uluslararası boyutlarıyla – Türkiye dışına saçıldı. İnanılmaz güçsüz bir dönemini yaşıyor Türkiye. Bakmayın içeride aralıksız pompalanan güçlüyüz propagandasına siz. Hiç kimse olan bir şeyin bu denli propagandasını yapmaz. Dünya sıralamasında ilk beşe, ona giren ülkelerden duyuyor musunuz hiç güçleriyle böbürlendiklerini? Ekonomi ve savunma alanlarında, teknolojik ve bilimsel alanlarda Türkiye’den katlarca önde ve daha güçlü ülkeler kendi halklarına durmadan, usanmadan ne kadar güçlü olduklarını mı anlatıyor? Bu tür şeyler sadece ilkel, kompleksli, manipüle edilmiş tarih anlatısı ve milli kimliği olan geri kalmış ülkelerde oluyor. Dedim ya, Türkiye büyük bir zafiyet içerisinde debeleniyor. Son iki yüz elli yıllık modernleşme ve çağdaşlaşma mücadelesinin en içler acısı halini yaşıyor. Hukuk yok. Huzur da.

Zarrab davasına çok yer ayırdığımın farkındayım yazılarımda. Ama bu öyle bir turnusol ki, eğriyi doğruyu ortaya koyan, es geçmesi cidden çok zor. Özellikle de benim gibi bir sosyal bilimci için. Ve tam da bu yazının konusu olan hukuk ve huzur denkleminde, neredeyse olanaksız Zarrab davasını merkeze almamak.

EVRENSEL HUKUKA DÜŞMANLIK

İdeolojik eğilimleri veya dünya görüşleri ne olursa olsun, tüm otoriter yönetimlerin ortak özelliğidir evrensel hukuka düşmanlık. Tipik adi suçluların psikolojisi hâkimdir otoriter rejimlerin yöneticilerinde. Ortada suç varsa, suçu tespit edecek hukuk mekanizmasını felce uğratmak ve kontrolü altına almak, suça karşı uygulanacak yaptırımı ortadan kaldırmak, genel stratejileridir otoriter yönetimlerin. Tam da bu olmasın diye vardır güçler ayrılığı aslında. Siyaset teorisi, farklı boyutlarıyla güçler ayrılığını incelerken, üzerinde tüm siyaset bilimcilerinin ve hukukçuların anlaştığı nokta belki de siyasi sistemlerin kontrol-denge-fren mekanizmasının uygulamada işleyebilmesi için mutlaka güçler ayrılığının olması gerektiğini öngörür. Yani hükümet – idealde seçimle gelen siyasi karar alıcılar – yargıya müdahale edemezler. Diğer bir ifadeyle, mahkemeler bağımsızdır. Yargıç dokunulmazlığı esastır. Hâkimler ve savcılar basit devlet memurları değildir. Bürokratik emir-komuta hiyerarşisine tabi olamazlar. Dahası, yasalar herkes için bağlayıcı olduğu için, hükümet eden (karar alıcı olan) siyasetçiler de, pozisyonları her ne olursa olsun, hukukun üzerinde değildirler. Üstelik hukukun denetimine tabidirler. Diğer bir ifadeyle, eğer hukuka aykırı bir iş yaparlarsa, yaptıkları fiilin amacı ne olursa olsun, hukukça öngörülen cezai müeyyideye tabi tutulurlar.

Dokunulmazlık şeklinde ifade bulan ve uygulanan şey esasında kürsü dokunulmazlığıdır ki, bunun da aslında gerçek liberal-demokratik siyasal sistemlerde fazladan bir hak sağladığını söylemek zordur. Yani herhangi bir ileri demokraside sıradan bir vatandaşın kendini ifade özgürlüğü, siyasete giren, örneğin parlamenter olan bir politikacıdan eksik değildir. Kürsü dokunulmazlığı sadece Türkiye gibi demokrasi liginde küme düşen ülkelerde önem arz eder. Kaldı ki, artık kürsü dokunulmazlığı bile tümüyle ortadan kalkmıştır. Bakmayın “işte istedikleri eleştiriyi yapıyorlar” masalına siz. Selahattin Demirtaş’ın hapiste olduğunu, onlarca milletvekilinin fabrikasyon “suçlardan” dolayı kodese atıldığını unutmayın. Daima hatırlayın.

BÖYLE BİR ORTAMDA HUKUK NASIL OLSUN?

Hatırlamanız gereken bir şey daha var: 17/25 Aralık’ta adi suç ile vatana ihanet suçu işleyen, aynı zamanda uluslararası organize suça da bulaşan ve küresel güvenliğin altını oyan siyasi iktidar, yukarıda ele aldığım güçler ayrılığını ortadan kaldırarak yargı erkini kendi kontrolü altına almayı başardı. Avrasyacı ortaklarının kullandığı terimle açıklayacak olursak, hukuku köpekleri haline getirdiler. Yargıyı ayaklar altına aldılar. İşlemekte olan hukuksal prosedürü engellediler. Yargıçları, savcıları ve soruşturmaları yürüten polisleri görevden aldılar! Binlerce yargıç ve savcı görevden azledilirken, yine binlercesinin yerleri değiştirildi – bildiğiniz sürgüne gönderildiler yani. Bugün Zarrab’la bağlantılı soruşturmaları yürüten ve o soruşturmalarda görev alan polisler hapiste. Bitmedi. O polislerin eşleri de hapiste. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırsa ne olur?

Türkiye’de hukuk yoktur. Böyle bir ortamda hukuk nasıl olsun? Son derece hoyratça, mütecaviz bir tutumla, nobranlıkla, vurma-kırmayla, şantaj ve tehditlerle adliyeyi bitirdiler. Putin türevi bir rejim oluşturdular. Sistemin kontrol-denge-fren mekanizmasını tümden ortadan kaldırdılar. Böylece istediklerini istedikleri hukuksal fabrikasyon gerekçeyle içeri alma gücüne eriştiler. 60,000 insan hukuksal bakımdan yok hükmünde gerekçelerle, suçun kanuniliği ilkesi olmaksızın, Erdoğan’ın uzun kolu haline gelen ve enstrüman olarak kullanılan korkuluktan bir “hukuk mekanizmasıyla” içeri alındı. Tiyatro demeye dilim varmıyor, ama bu bir dramdır. Bu sadece devletin değil, toplumun çöküşüdür de. İşte Osmanlı’dan beri hiç yapılmamış olan bu hukuk katliamıdır. Hukuk devletini geçiniz, ortada bir kanun devleti de kalmamıştır.

MESELE SADECE BİR AVUÇ ÇÜRÜK ELMA DEĞİL

Zarrab’ın ABD’ye gitmek ve orada itirafçı olmak kararını bir de bu açıdan okumakta yarar var kanımca. Türkiye’de kalmış olsa ne olurdu sizce? Bence aklı başında ve mantıklı herkes, bu sorunun yanıtını verdiğinde Zarrab’ın bugün neden ABD yargısıyla işbirliği yapan bir itirafçı olduğunu da anlar. Gün gibi meydanda çünkü!

Türkiye kapalı devre bir ülke haline geldiği için bu gerçekleri konuşan da yok. Ama bu, bahsettiğim gerçeklerin olmadığı anlamına gelmiyor! Türkiye işin farkında değil, ama mesele sadece suça ve yolsuzluğa bulaşmış bir avuç çürük elma siyasetçi değil. Temel mesele İran’a nükleer silah geliştirmesin diye uluslararası toplum tarafından uygulanan baskıların, özelde ise ABD tarafından bu hedefle uygulanan yaptırım ve ambargo rejiminin Türkiye tarafından delinmesi. Evet, Türkiye tarafından, çünkü delen Türk hükümetiydi. Kimi temsilen hareket ediyordu? Türkiye’yi. Kişiler bazında değil, kurumsal bazda bir suç bu. Suç değil diyenlere bakmayın. Sıradan bir ticaret ilişkisi değil buradaki sorun. Uluslararası bankacılık sistemi üzerinden, ABD para birimi ile ABD resmi mercilerinin ve bankalarının da manipüle edilerek kullanıldığı bir kara para aklamaktan tutun da, haydut devlet olan ve uluslararası kontrolden sıyrılarak kitle imha silahı üretmeye çalışan bir rejimin değirmenine su taşımaya kadar bir seri uluslararası suç var orta yerde. Türkiye’de hukuku ortadan kaldırarak işin içinden sıyrılacaklarını sandılar. Ama pislik uluslararası boyutta olduğu için, ABD yargısının olaya el atmasından sonra etekleri tutuştu.

Zarrab bilerek teslim oldu dediğimde bana “spekülasyon yapıyorsun” diyorlardı. Zarrab sanık değil tanık olacak dediğimde, “hadi canım” diyerek dudak büküyorlardı. Bu dava sıradan bir yolsuzluk davası değil, İran yaptırımları meselesi ciddi bir konudur dediğimde “fazla ütopik” buluyorlardı. Ne oldu? İtirafçı olan Zarrab, tüm ilişkiler ağını anlatacak. Bazıları yine naif biçimde, Zarrab’ın ABD yargısı ile yaptığı itirafçılık anlaşmasının Atilla’ya karşı yapıldığını sanıyor. Bu size mantıklı geliyor mu? Atilla kim ki? Bir devlet bankası olan Halkbank’ın –statüsü ne olursa olsun – sıradan bir memuru. Üstelik en tepedeki sorumlusu dahi değil. Oysa Zarrab’ın İran adına kara para aklama ve bu radikal haydut devlete kitle imha silahı üretimi için kaynak sağlama konusunda Türk hükümeti içerisinde kimlerle işbirliği yaptığı meselesi, ABD’nin asıl ortaya çıkartmak istediği şey. Diğer bir ifadeyle ABD küçük balığın değil, büyük balığın peşinde. Zarrab’ın Atilla’ya göre daha büyük bir balık olduğu herkesin malumuyken, ABD yargısı neden küçük balık aleyhine tanıklığı kabul eden birine suçlarından muafiyet sağlasın? Bunun akılla-mantıkla bir alakası olabilir mi? Şimdi temel mesele, Zarrab’ın Türkiye’de hangi siyasi sorumlularla işbirliği yaptığı, kimden veya kimlerden yürüttüğü illegal operasyonlarla alakalı emir ve direktifler aldığı.

İRAN KENDİ KİRLİ ÇAMAŞIRLARINI YIKADI

Yine bazı aklı evveller diyor ki, Türkiye’ye yükleniyorlar da neden İran’a yüklenmiyorlar. Bilgisizlik kötü bir şey. Bakın, bu suçların işlendiği dönemde İran’da cumhurbaşkanı Ahmedinejat’tı. Onun görev süresinin bitiminden sonra iktidara gelen Ruhani, ABD ile sınırlı da olsa bir normalleşme siyaseti izledi. Ve kendisinden önceki yönetimin yürüttüğü illegal kara para ilişkilerini sonlandırdı. Zarrab’ın ortağı Babek Zencani İran’da tutuklandı, yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı. Yani başka bir ifadeyle, İran kendi kirli çamaşırlarını kendi kendisine yıkayarak temize çıkmış oldu. Oysa Türkiye’de daha önce değindiğim şekilde hukuk süreci baltalandı. Dahası, o dönem bu suçları işleyen hükümet ve siyasi karar alıcılar halen işbaşındalar. Anlayacağınız, Türkiye kendisini aklama ve arınma şansını 17/25 Aralık’ta elinden kaçırdı. Bu nedenle sanık sandalyesinde İran yok, Türkiye var. Unutmayın, ABD’ye bu abrakadabranın İran ayağında neler olduğu bilgisi de mevcut. Çünkü Babek Zencani İran mahkemesi önünde bu suç ağının Türkiye ayağı hakkında bildiği her şeyi anlattı.

Gelelim Türkiye’deki hâkim söyleme. Efendim Türkiye’nin güçlenmesini istemiyorlar, Türkiye’ye operasyon yapıyorlar, ABD yargısına sızan “FETÖ” gibi akıl dışı hezeyanlarla, din-milliyetçilik soslu şekilde bir ABD düşmanlığı servis edilmekte hâlihazırda. Biz İran’la çıkarlarımız gereği ticaret yaptık, üçüncü devletlerin koyduğu ambargo kararı bizi bağlamaz demeye getiriyorlar. Bakın bu masallar karşısında şu soruları soruyorum: a- Anlatın bakalım İran’ın atom bombası programına finansman sağlamak nereden Türkiye’nin çıkarı oluyormuş! b- Koyun ortaya bakalım, Türkiye’nin bütçesine bu ticaret üzerinden ne gibi bir kaynak aktarılabilmiş!

Ortada şu suçlar var: a- Vatana ihanet suçu: Türkiye’nin güvenliğini korkunç bir riske atarak âli menfaatlerini hiçe saydılar ve İran’ın asimetrik şekilde güçlenmesi ve Kasrı Şirin güç dengesinin İran lehine bozulması doğrultusunda çalıştılar. b- Yüz kızartıcı adi suç: Bu korkunç ihanet ilişkisinde rüşvet-komisyon alarak görevlerini kötüye kullandılar ve şahsi menfaat elde ettiler. ABD, işin kendisini ilgilendiren kısmıyla ilgileniyor. Uluslararası suçları ortaya koyuyor. Ancak bu bahsettiğim iki suç kategorisi, Türkiye’yi ilgilendiriyor. Daha kamuoyu farkında değil, ama post-Erdoğan döneminde bu skandalın Türkiye yargısına yansıdığını göreceğiz. Hukukun siyasetin köpeği olduğu bu koşullarda perde arkasındaki derin Avrasyacı yapı ellerini ovuştururken, elbette gelecekte gündeme gelecek “yargı sürecinden” kimse hak-hukuk ve adalet beklemeyecek. O zaman yeni bir cadı avı yaşanırken, acaba bugünün muktedirleri “keşke” diyecekler mi? Bilmiyorum. Ama bildiğim, filmin devamı var.

[Mehmet Efe Çaman] 30.11.2017 [TR724]

Zarrab konuşurken… [Adem Yavuz Arslan]

Reza Zarrab’ı New York Güney Bölge Mahkemesi’nde ilk olarak 27 Nisan 2016’da görmüştüm.

Miami’de tutuklandıktan sonra ilk kez mahkemeye çıkarılıyordu.

Saçı sakalı bir birine karışmış, üzerinde koyu lacivert mahkum kıyafeti vardı. Güvenlik görevlileri eşliğinde 17.kat-B salonuna alındığında elleri ve ayakları kelepçeliydi.

Ben izleyiciler için ayrılan bölümün ilk sırasındaydım. Zarrab ise hemen önümde sanık sandalyesinde.

Adeta çökmüş, korkmuş gözlerle etrafına bakıyordu.

Duruşmayı izledikten sonra kişisel bloğumda “O eski halinden eser yok şimdi” başlıklı bir izlenim yazmıştım.

Öyle ya,  Reza Zarrab ‘Türkiye’nin en güçlü’ kişisiydi.

Daha 26 yaşında iken Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nun neredeyse yarısını ‘önüne yatırmıştı’. ‘Memurun ve or.spu’nun bahşişini peşin verme’ usulünü başarıyla uygulayarak ‘olmazları’ oldurmuştu.

Ne iş yaptığını anlamasak da ‘çok iyi iş çevirdiğini’ gördümüz Zarrab herşeye rağmen Erdoğan’a göre ‘hayırsever bir işadamı’ydı.

AKP hükümetinin bakanları ona plaket verebilmek için birbirini eziyordu.

Zarrab uğruna Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi polisler, savcılar, hakimler hapse atılırken hukuk ayaklar altına alınıyordu.

Kısacası Erdoğan için ‘dünya bir tarafa Zarrab bir tarafaydı’

https://www.pscp.tv/w/bO3QYjFNV0V3ZHF4YnZ6UWJ8MU93eFdNcllialpHUaXbAVCQ5cBMlEabuQ7nQ2R6MHQJUG3QmN_tKm8CLlld

O ESKİ HALİNDEN ESER KALMAMIŞ

Aynı Zarrab’ı dün bütün gün New York Güney Bölge Mahkeme salonunda izledim.

Bu kez de ‘bir önceki halinden eser yok’tu.

Öncelikle sanık sandalyesinde değildi-ki bana göre kesinlikle yanlış yerde oturuyor- Savcılığın ‘yıldız tanığı’ olarak hakim Richard Berman’ın hemen yanındaki ‘tanık’ kürsüsündeydi.

Yine üzerinde cezaevi kıyafeti vardı ama bu kıyafeti bir önceki kadar iğreti durmuyordu. Üstelik mahkeme başkanı Zarrab’a ‘isterse gömlek kıravatla gelebileceğini’ söyledi.

Zarrab, savcılığın ‘yıldız tanığı’ olarak resmen mahkemede şov yaptı.

(İfadelerini, haberlerde ve periscope yayınlarında anlattığım için detaylara girmeyeceğim)

ZARRAB RÜŞVET ÇARKINI TEK TEK AÇIKLIYOR: ÇAĞLAYAN’A 50 MİLYON EURO RÜŞVET VERDİM, EGEMEN BAĞIŞ DEVREYE GİRDİ HESABIM AÇILDI

Hatta duruşmaya ilgisi giderek artan Amerikan medyasından Adam Klasfeld, twitter hesabından “Zarrab, jüri için şema çizerken rahatlamış ve otoriter gözüküyor. Eğer ABD’nin federal mahkemede, mahkûm kıyafet giyiyor olmasaydı, bir şirketin toplantısını yönetiyor gibi görülebilirdi” diye yazdı.

Gerçekten de Zarrab mahkemenin ortasına kurulan panoda parçası olduğu suç şebekesini anlatırken bir şirket CEO’su gibi davranıyordu.

Mahkum kıyafetinin cebinde taşıdığı kırmızı, yeşil ve mavi marker kalemlerle detaylı bir şekilde ‘İran ambargosunu nasıl deldiklerini’, ‘kağıt üzerinde milyonlarca dolarlık altın ticaretini nasıl yaptıklarını’ anlattı.

Hem de ne anlatma !

Hani sosyal medyada çok söylenen bir benzetmede ki gibi: ‘filancaya anlatır gibi’ anlattı.

Bir ara kendini kaptırıp ‘şöyle anlatsam daha iyi olacak’ bile dedi.

Eğer Zarrab ve ‘yaptıkları’ hakkında fikriniz olmasa ‘dahi bir işadamını’ dinlediğinizi sanırdınız.

ERDOĞAN ZARRAB İÇİN TÜRKİYE’Yİ YAKTI ZARRAB ERDOĞAN’I YAKIYOR

Hayat işte !

Erdoğan’ın uğruna her yeri, ‘her şeyi’ yakıp yıktığı Zarrab, New York’ta Erdoğan’ın kurduğu ‘efsaneyi’ yıkıyor !

Dahası, parası Erdoğan yönetimindeki AKP’ce ödenen avukatlar (Hakan Atilla’nın avukatları) Zarrab’ı suçlarken 17-25 Aralık operasyonundaki rüşvetleri, ses kayıtlarını doğruluyordu.

Düşünün, daha davanın başındayız ama ‘Erdoğan’ın en temel argümanları’ yerle bir oldu.

Yani ‘17-25 Aralık bir Cemaat komplosu’ değilmiş, Süleyman Aslan’ın evinde çıkan dolar dolu ayakkabı kutularındaki paralar ‘imam hatip parası’ değil, rüşvetmiş.

Zarrab’a dönersem.

Zarrab son gördüğümden bu yana çok rahatlamış. Kendinden çok emin bir şekilde ‘yaptıklarını’ anlatıyor.

Hatta kendinden o kadar emin ki, ABD’de kaldığı cezaevinde gardiyanlara da rüşvet vermeye çalışmış.

Alışmak böyle bir şey demek ki !

Üstelik pek utanması da yok. Yoksa cezaevinde içki ve kadın temin etmek için rüşvet vermeye çalıştığını bu kadar rahat anlatamazdı.

‘Çok rahat’ anlattığı başka şeylerde vardı, mesela Zafer Çağlayan’a ödediği milyonlarca dolarlık rüşvet.

Egemen Bağış’ın kendisine nasıl yardımcı olduğunu da ‘makara yapmadan’ doğrudan anlattı. Berat Albayrak’ın CEO olduğu dönemde AktifBank’ta çevirdiği dolapları da söyledi.

Dedim ya, Zarrab bülbül gibi şakıyor.

Hem de çok istekli. (Bu arada bir cümle ile geçti ama çok önemli bir detay daha vermişti daha ilk dakikada: mahkum takası beklemiş ama olmayınca konuşmaya karar vermiş. Bir gün bugünlerin tarihi yazılırken Erdoğan’ın Zarrab’ı kurtarmak için masum Amerikalıları tutuklatıp onları Zarrab ile takas etmeye çalıştığını da yazacak)

İlk günden anlattıklarını baz alırsak geride kalan günlerde anlatacakları ‘insanın vücut kimyasını değiştirecek’ türden olacaktır.

Gerçi Türk gazetecileri olarak bünyemiz milyon dolarlık rüşvetlere, skandallara alışık ama salonda bulunan Amerikalı meslektaşlar ve izleyiciler ekrana yansıyan rüşvet miktarlarını gördükçe , Zarrab’ın ilişkilerini dinledikçe hayretlerini gizleyemiyorlar.

Zarrab, Çağlayan’a toplamda ’45-50 milyon Euro rüşvet verdiğini’ söylediğinde yüzlerini görmeliydiniz !

ONLARIN YERİNE TÜRK MİLLETİ UTANIYOR

Tapeler ekrana yansıdıkça, rüşvet kayıtları döküldükçe insan bir tuhaf oluyor.

Düşünsenize, New York’ta bir mahkeme salonunda, dünya medyasının gözü önünde Türkiye’de kurulu bir suç yapılanmasının kirli çamaşırları ortaya dökülüyor.

Mahkeme salonunun ortasında bulunan panoda iki Türk bakanı : Zafer Çağlayan ve Egemen Bağış’ın fotoğrafları Ahmedinecad, İran dini lideri Ali Hamaney ve İran Kuds Ordusu komutanları ile birlikte duruyor.

Tam ortada Hakan Atilla’nın fotoğrafı da var.

Panonun boş kısımlarının yarın başka siyasiler ve bürokratlarla dolacağını tahmin etmek zor değil.

Zarrab konuştukça Erdoğan ve arkadaşları değil ama Türkiye’nin onurlu insanları utanıyor!

‘Utanma’ deyince ‘utanması olmayanlara’ dair bir anektodu da eklemek iyi olacak.

Davayı Havuz medyasından da izleyenler var.

Hani 4 yıldır akla hayale gelmedik yalanlar yazan, hayasız iftiralar atan sözde gazeteciler !

Onlar da duruşma salonundalar. Not filan alan yok. Zarrab rüşvetleri anlattıkça yüzleri şekilden şekile giriyor.

Çünkü anlattıkları yalanlar aynı zamanda onlarında yüzüne vuruluyor mahkeme salonunda.

Fakat buna rağmen ‘alıştıklarından’ geri durmuyorlar. Ne rüşvetleri yazdılar ne de Zarrab’ın itiraflarını.

Üstelik davayı itibarsızlaştırmak için dalga geçen tweetler attılar gün boyu.

Sözde Havuz’da yer almayan bazı gazeteciler de Zarrab’ın anlattığı ‘yakıcı gerçeklerden’ hiç bahsetmeden duruşma haberi (!) yazmayı başardılar.

Bugünlere dair bir şeyler yazılacaksa günün birinde, ‘bu dönemin gazetecileri’de o hikayede yer alacaktır.

DAVANIN İLK SONUCU ÇIKTI BİLE

Periscope yayınlarında yada e-maillerde hep şu mihvalde sorular geliyor: Bu davadan ne çıkar ?

Davanın sonunda ne oluru kestirmek zor. Fakat bence davada çıkacak olan en önemli sonuç zaten çıktı.

Erdoğan’ın iddia ettiği gibi 17-25 aralık bir Cemaat kumpası değilmiş, ayakkabı kutularındaki paralar da imam hatip parası değil bildiğin rüşvetmiş.

Ayrıca ‘17-25 Aralık polislerinin, savcılarının ne kadar başarılı bürokratlar olduğu, Zarrab’ın önüne yatmak yerine karşına dikilecek kadar cesur oldukları, ödüllendirilecekken hücreye atıldıkları’ davanın ilk gününde tescillendi.

Daha ilk günden Erdoğan’ın ’17-25 Aralık bir Cemaat kumpası, bir darbe girişimiydi’ tezi yerle bir oldu.

Az şey mi bunlar ?

Madem 17-25 Aralık polis ve savcılarından söz açtık onlarla bitireyim:

Ne demişti Yakup Saygılı “Görüyorsunuz işte olmuyor. Dövüyorsunuz olmuyor. Gömüyorsunuz olmuyor. Üstüne beton döküyorsunuz olmuyor. Gerçekler çıkıyor ortaya.”

Evet, dünyanın öbür ucunda bile olsa gerçekler çıkıyor. Er yada geç. 

[Adem Yavuz Arslan] 30.11.2017 [TR724]

Hayatın Akışını Değiştiren Eşsiz Olay: Velâdet-i Nebi [Mehmet Ali Şengül]

Hicrî  Rebiu’l Evvel ayının on ikinci gecesi yani, bu yıl otuz Kasım’ı bir Aralık’a bağlayan Perşembe gecesi Efendiler Efendisi’nin dünyaya teşrif buyurdukları gece olması münasebetiyle, içinde bulunduğumuz korkunç bir fetret döneminden uyanmamıza vesile olması ve o Sonsuz Nur’dan feyizyab olabilmemiz için..

O (sav) olmasaydı, kâinatta insanlıkta mânâsız olurdu. ‘O ki, o yüzden varız’ (NF) Evet, O’nun varlığı ile varlığımızı idrak ettik. O’nun sahip çıkmasıyla, mahşerde, Mahkeme-i Kübra’da kurtuluşa ereceğiz.

Kainâtı ve gönülleri aydınlatacak, kıyâmete kadar bir daha sönmeyecek ve söndürülemeyecek sonsuz nurun sâhibi Efendiler Efendisi, insanlığın İftihar Tablosu, bütün varlıklar yüzüsuyu hürmetine yaratılan Nebîler Sultânı Hz.Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa (sav), hicrî ayların üçüncüsü olan Rebiû’l Evvel ayının on ikinci gecesi sabaha karşı dünyâya teşrif buyurdular.

Efendimiz’in (sav)  gözünü ilk defa açtığı  o günün dünyası kapkaranlıktı;  Cenab-ı Hakk’ın peygamberlere bile anne olma şerefiyle şereflendirdiği, zâtında toplumun en kıymetli  unsuru olan varlık sebebimiz kadının, pazarlarda alınıp satıldığı, değerinin sıfırlandığı, hor ve hakir görülen bir anlayışın hâkim olduğu; aynı zamanda, kız çocuklarının bile diri diri torağa gömüldüğü  vahşet dolu bir dönem yaşanıyordu.

O asırda insanlar, kendisine hiç bir varlıkta olmayan akıl, irâde  ve şuur verilerek, el ayak, göz kulak, dil dudak ve benzer paha biçilmez değerlerle donatılmasına,  rengi, tadı, güzelliği ayrı ayrı konserve edilmiş  nimetlerin,  bir sofra olarak önlerine  serilmiş olmasına, yaratılan varlıkların en şereflisi bulunmasına rağmen, yaratanını inkar edecek kadar mânâ âleminden uzaklaşmışlardır.

Bu halleriyle  o dönemin insanları, hâkimler Hâkimi  olan Allah’ı   ve onun huzurunda hesap vermeyi unutmuşlardı.  Böylece,  maddeye dalarak  dünyâya niye geldiğinin farkında olmayan,  nefislerinin esiri ve şeytanların mel’abesi (oyuncağı) olmuşlar, dünyevî çıkarları adına kabîle savaşlarıyla  birbirini yiyip bitiren, hallerine acınacak perişân topluluklar haline gelmişlerdi.

Efendimiz’in (sav) şeref kudûm buyurduğu Hicaz bölgesiyle beraber bütün dünya,  târihin en karanlık, en korkunç ve en bunalımlı dönemi olan câhiliyye devrini yaşıyordu. Öyle bir câhiliyye dönemi ki, ahlâksızlık adına akla hayâle ne geliyorsa hepsi vardı..

İnkâr, zulüm, içki, kumar, rüşvet, faiz, tefecilik, kan dökmek, cana kıymak, zinâ, fuhuş, sefâlet ve sefahât, gurur, kibir, yalan, iftira, tefrika, yuvaları dağıtıp  insanların mal, can ve namuslarına el koyma, aldatma, hıyânette bulunma, kadının analık duygusunu, şerefini ayaklar altına alma, edep, hayâ, utanma ve sıkılma duygularını kaybetme gibi  korkunç sefâlet ve rezillik;  toplumu, cemiyeti alabildiğine sarmış ve sarsmıştı. Bundan daha beteri de, bunları tamir edecek, aynı zamanda inkâr-ı ulûhiyeti, zulmü ortadan kaldıracak birisinin bulunmamasıydı.

İşte böylesine ufkun karardığı, ahlâkın zâfa uğradığı bu dönemde, merhameti sonsuz Allah (cc), son bir defâ daha kıyâmete kadar sönmeyecek ve solmayacak olan, “Allah indinde (hak) din İslâm’dır” gerçeğini, kelâm-ı Ezelî ve ebedî olan Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’ı tebliğ edecek ‘Hâtem-ül Enbiyâ’ ve ‘âlemlere rahmet olarak’ Efendimiz (sav)’i göndermiştir.

Her türlü mezkûr sefâlet ve rezâletten insanlığı kurtaracak Efendiler Efendisi (sav), bunu ifâde sadedinde, ‘Ben en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim’ buyurmuşlardır. (Muvatta)

Efendimiz(sav)’in hârikalarla dolu çocukluğunu, iffetiyle yaşadığı gençliğini bir makalede anlatma imkanı olmadığından dolayı onu kaynaklarına bırakıyorum.

Nübüvvetle şereflenen  Allah Resülü’nün (sav) en önemli ve birinci vâzifesi, İslâm’ı temsil ve tebliğ gerçeğidir.  Bugün O’na (sav) ümmet olma şerefiyle müşerref olan bizlerin vazifesi de, hakikatleri muhtaç gönüllere duyurmaktır.

İslâm’ın temelini erkân-ı îmâniye teşkil eder.  Efendimiz (sav), kavl-i leyyinle, tatlı dil güler yüzle,  kapı kapı, panayır panayır dolaşarak  insanlara bu gerçekleri ve  hakîkatleri tebliğ edip neşrediyordu.

Kuvvete, orduya, silaha, hançere ihtiyaç yoktu. Yoktu ama, henüz parmak sayısı kadar inanan insan ya var ya yoktu.  Buna rağmen, din ve müslüman düşmanı olanlar; tebliğe mâni olmaya çalışıyorlardı.. İnananların yollarını kesip her türlü hakâretler, zulümler, işkenceler yapıyorlardı.. Mal ve canlarına el koyarak  engel oluyorlardı.. Tıpkı bugünkü gibi..

İslâmiyet büyüyor, inananlar çoğalıyordu. Resûl-ü Ekrem (sav) Hucurat suresi 10.ayette beyan edilen, “Mü’minler ancak kardeştirler”  ilahî  gerçeğini hatırlatıyor; nifak ve şikaktan, yakıp yıkıp yok etmekten mü’minleri men ediyor ve bizim vazifemiz;  ‘yakıp yıkmak değil, ıslahcı olmaktır. Kötülük yapanlara bile iyilikle mukâbelede bulunmaktır’ diyordu.

Cenâb-ı Hak  Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’da, Al-i İmran suresi 102. Ayette, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının. O’na lâyık olduğu tâzimi gösterin ve ancak O’na teslim olan Müslüman olarak can verin.”

103.ayette de; “Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın.  Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz.

Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı.

Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, tâ ki doğru yola eresiniz” buyurarak,  gönülleri telif edenin Allah olduğuna dikkatleri çekiyordu.

Cenâb-ı Hak Enfâl suresi 62 ve 63. Ayetlerde Efendimiz’e hitâben, “Eğer birtakım hilelerle seni aldatmak isterlerse, hiç endişe etme! Allah sana yeter. O’dur ki seni yardımıyla ve bir de mü’minlerle destekledi.”

“Müminlerin kalplerini birbirine ısındırıp bir araya getirdi. Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin bile yine de onların kalplerini birleştiremezdin, fakat Allah onları birleştirdi. Çünkü O azizdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir)”    buyurmuştur.

Efendimiz (sav) İslâm kardeşliğinin ilk halkasını hicretten sonra, Muhâcir ve Ensâr arasında oluşturduğu kardeşlikle, son halkasını da, Mekke fethi ile gerçekleştirmiş ve  i’rad buyurdukları Fetih Hutbesi’yle pekiştirmiştir.

Böylesine Allah’ın inâyetiyle, Allah’a ve Resûlüllah’a olan îman ve itaatleriyle bünyân-ı marsus haline gelmiş ehl-i îmânın birbirine kenetlenmiş hâli, birlik ve beraberlikleri, Şûrâ ile elde ettikleri güç ve kuvvet  düşmanları rahatsız ediyordu.

İran’da Sâsâni, Roma’da  Bizans imparatorlukları, Mekke müşrikleri, münâfıklar ve yahudiler işbirliği yaparak; Hz.Muhammed’e (sav) ve O’na iman edenlere hakk-ı hayat tanımamak için kararlar alıyor ve saldırıyorlardı.

Bu durum karşısında, İnsanlığın İftihar Tablosu (sav) meşrû müdafâ hakkını kullanmaya mecbur kalıyordu. Bedir, Uhud, Hendek, Yermûk ve Mûte gibi savaşlar, kuvvet dengesi olmadığı halde mecbûren yapılmış, Allah’ın inâyetiyle hep gâlip gelinmiştir.

Allah’ın yardımıyla Efendimiz (sav) zihinlerde ve gönüllerde fütûhat gerçekleştirmiş, Hz.Hamza’yı şehit eden Vahşî (ra)’den tutunda, onun ciğerlerini dişleyen Hint(r.anha)’ya kadar, İslâm’ın baş düşmanlarından Hz.Ebu Süfyan ve onunla beraber bir çok din düşmanı insanlar, İslâm’la şereflenmişlerdir.

Elbette bunlar kolay olmamıştır. on yıl gibi kısa bir zaman diliminde rahat yüzü görmeyen, geceleri gündüzlere katarak her türlü fedâkarlıkta bulunan Allah Resûlü ve Ashabı; büyük çile ve ızdıraplar çekerek, sabır ve metânetle, ihlâs ve samîmiyetle, vahdet-i rûhiye  ve meclis-i şûra ile gönüllere girmek suretiyle elde etmişler ve kıyâmete kadar gelecek, emânetlere sahip çıkacak ümmet-i Muhammed’e örnek ve numûne olmuşlardır.

Ondört asırdan bu güne aklı başında olan bütün bir beşeriyet, o insanlığın İftihar Tablosu Efendimiz (sav)’e; ‘Sana mensubiyetle iftihar ediyoruz’ demişlerdir.

Helâket ve felâket asrı olan günümüzde, beşerin zillet ve sefâlet içinde yaşadığı, gerçeklerin alt üst olduğu, sıfatların yer değiştirdiği bu dönemde, çiçeği burnunda gençlerin, Azrâil’i (as) bekleyen pîr-i fâni ihtiyarların, henüz mükellefiyetini idrak etmemiş olan mâsum çocukların, nâmus ve iffetiyle yaşayan kadınlar, analar ve bacıların; her türlü ezâ ve cefâya, çile ve ızdırâba katlanarak, zâlim ve nifak şebekelerine teslim olmadan, elif gibi dimdik durarak, pervânelerin ışığa koştuğu gibi Hz.Muhammed (sav)’e koşmaları, dünyâda benzeri olmayan bir hâdisedir.

Zira Efendimiz (sav) içimizde taptazedir. O’nun (sav) yakınlığını vicdanında ve ruhunda hisseden yüzbinlerce kız erkek gençler; yakaza halinde ve aynı zamanda sâdık rüyâlarla O’nu müşâhade ederek, hep O’nun sevgisiyle yanıp tutuşmakta, dünya ve âhiret mutluluğunun kazanılmasına vesîle olan Nebîler Sultânı’nın hayâtını örnek alıp, Efendimiz’in (sav) ümmetine emânet ettiği Kur’an ve Sünnet’e sahip çıkmaktadırlar.

Eğer insanlık Allah Resulü’nü (sav) gerçek mânâda tanısaydı, müslümanlar da hakkıyla O’nu idrak edip  insanlığa  tanıtabilseydi; yeryüzünde müslümanların  ciddi bir itibarı olur, dünya kamuoyunda güvenilir ve  örnek  alınan bir toplum  olurdu.

Bugün bile, ‘Allah Resûlü’nün Cennet Bahçesi olan Ravza-i Mutahhara’yı ziyâret edip gönül huzuru ve mutluluğu içinde olmayı, Cennet’in sekiz kapısı açılsa bile orayı tercih ederim’ diyen Hak dostları, Resûlüllah âşıkları vardır. Belki bu duygular hepimizin ortak duygusu olmalıdır.

O Resûl (Aleyhi Ekmelü’t tehâyâ) ki, Allah (cc) vahiy yoluyla O’nun hayatını şekillendirmiş ve yönlendirmiştir. İzdivaçları bile Cibril’in (as) getirdiği izinle gerçekleşmiştir. Her türlü ihânet şebekelerinin şerrinden ve tuzaklarından O’nu Allah korumuş, taahhüdü altına almıştır.

Mâide suresi 67.ayette Cenâb-ı Hak; “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risâlet vazîfesini yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz.” Buyurmaktadır. 
Dünya kamuoyunda varlığımızı ve itibarımızı koruyarak, liyâkatı olan bütün insanlığa gerçekleri hakikatleri anlatabilmek için; evvelâ, Allah Resulü’nü örnek ve model alarak onun ahlâkıyla ahlâklanmalıyız.. İtimat ve güven telkin etmeliyiz.. Böylece kendimizi sevdirerek,   sevdiklerimizi sevdirmeliyiz.

Kendilerini Allah’a ve Resûlüllah’a  adıyanlar,  O’nun  getirdiği İslam’a ve Kur’an’a gönül verenler; temsil ettikleri dâvâyı hiç bir şeye alet etmeden, herhangi bir beklenti içine girmeden, tek dertleri olan ilây-ı Kelimetullah’a hizmet eder ve neticede Allah’ın rızasını gözetirler.

Unutulmamalıdır ki, Efendimiz (sav)’in pınarından su içmeyenler yollarda susuz kalırlar.. O’nun reçetesini kullanmayanlar hiç bir hastalık ve dertlerine şifâ bulamazlar.. İçinde bulundukları sıkıntılardan da kurtulamazlar..

Râ’d suresi 28.ayette Cenâb-ı Hak, “İşte onlar iman edip gönülleri Allah’ı zikretmekle, O’nu anmakla huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki, gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” Buyurmaktadır.
 İradelerimiz dışı, Allah’ın en muhkem bir şekilde vücûdumuza yerleştirdiği kalbin itmînan ve huzûru; Allah’a îman ve itaat, hükmü kıyâmete kadar devam edecek, ezelî ve ebedî olan Allah kelâmı Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân’ın emir ve yasaklarına saygılı olmaya, Resulüllah’ın rehberliğinde İslam’ı yaşamaya   bağlıdır. 

[Mehmet Ali Şengül] 30.11.2017 [Samanyolu Haber]

Tılsımat-ı Kur'aniye [Safvet Senih]

Bir Barla hatırasında Üstad Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Kur’an’ın Hizmetine set çekildi, bu köydeki Mescidimiz kapandı. Bunda bir itap ve azar eseri var ki, yağmur gelmiyor. Öyleyse, madem Kur’an’ın itabı var. Yâsin Suresini şefaatçı yapıp Kur’an’ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.”

Sonra Muhacir Hafız Ahmed Efendiye dedi ki: “Sen KIRK BİN YÂSİN-İ ŞERİF oku!” Muhacir Hafız  Ahmed Efendi (r.h.) bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde Üstadımız, daima itimad ettiği bir hatırasını binâen Muhacir Hafız Ahmed Efendiye, “Yâsinler, tılsımı açtı; yağmur gelecek.” dedi.  Aynı gecede, evvelce yağmadığı Barla dairesi içine öyle yağdı ki Üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı.

“(Bina yapan, dalgıçlık yapan her şeytanı), bukağılarla bağlı olan başkalarını da onun hizmetine verdik. Buyurduk: ‘Süleyman! İşte bu, sana ihsanımızdır.’” (Sad Suresi, 38/38-39)  ve “Kendisi için denize dalan ve daha başka bir takım işler yapan bazı cinleri (şeytanları) da hizmetine âmâde kıldık. Biz onları gözetim altında tutardık.” (Enbiya Suresi, 21/82) âyetlerinin tefsirinde Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor:

“Bu âyetlerle buyuruluyor ki; ‘Yerin, insandan sonra şuur sâhibi olarak en mühim sâkinleri olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk’ın emirlerine musahhar olan bir kuluna (Süleyman Aleyhisselama), onları musahhar etmiştir.’ Cenab-ı Hak mânen şu âyetin rumuzlu diliyle der ki: ‘Ey insan! Bana itaat eden bir kuluna cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime musahhar olsan, çok mevcudat, hatta cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.’ İşte beşerin, sanatı ve fennin imtizacından süzülen, maddî ve mânevî fevkalâde hassasiyetinden tezâhür eden ispirtizma gibi ruhları celbetme ve cinlerle muhârebeyi şu ayetler, en nihayet hududunu  çiziyor  ve en faydalı suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi, bazen kendine ölüler nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve habis ruhlara musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil, belki TILSIMÂT-I KUR’ÂNİYE ile onları teshir etmektir (emre âmâde kılmaktır), şerlerinden kurtulmaktır.” (Yirminci Söz, İkinci Makam)

Üstad Hazretleri, Risale-i Nurlardan derleyip kitap yaptığı “TILSIMLAR  MECMUASI” ndaki konulara bakarsak bu tılsımları görürüz. Fihristeden bunları naklederek, yerlerini gösterelim. İnşaallah, bu mübarek Risaleler, karşılıklı müzakerelerle  mütâlaa edilerek istifade edilebilir…

Bu mecmuanın girişinde şöyle deniliyor: “Tılsımlar Mecmuası Risale-i Nur’un ve dinin ve imanın ve Kur’an’ın yüzlerce muamma ve TILSIMLAR’ının keşfiyâtından bir kısmını beyan eder. Her bir parçada bir ehemmiyetli muammâ-yı Kur’aniye ve tılsım-ı imâniye hal ve keşfedilmiştir.

Birinci Söz… On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı… On Birinci Söz… On Altıncı Söz… On Altıncı Söz’ün Zeyli… Küçük Bir Zeyl… Yirminci Mektubun İkinci Makamından Onuncu Kelime (Ve hüve alâ külli şeyin kadir)…  Yirminci Mektubun Onuncu Kelimesine Zeyl… Yirmi İkinci Sözün İkinci Makamı Mukaddeme… Yirmi İkinci Söz’den Hâtime… Yirmi Dördüncü Mektup… Yirmi Altıncı Söz (Kader Risalesi)… Yirmi Altıncı Söz’den  Hâtime… Yirmi Yedinci Sözlü Zeyli, Sahabeler Hakkındadır. (Yirmi Dokuzuncu Sözden)  İkinci Maksat, Kıyamet ve mevt-i dünya ve hayat-ı âhiret hakkındadır. (Otuzuncu Sözden) İkinci Maksat, Tahavvülât-ı zerrâta dair… (Yirmi Sekizinci Sözün İkinci Sualinin Haşiyesidir)  Şu dünyada cism-i insanî ve hayvanî, zerrât için güya bir misafirhane, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki, câmid zerreler ona girerler, hayattar olan âlem-i bekaya zerrat olmak için liyakat kesb ederler, çıkarlar.  Âhirette ise “Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur.” (Ankebut Suresi, 29/64) sırrınca, nur-i hayat orada umumîdir. Nurlanmak için o seyir ve sefere ve o talimat ve talime lüzum yoktur; zerreler  demirbaş olarak sâbit kalabilirler.

“Aziz Kardeşlerim! Şu Risale, tılsımı kainatın üç esasından birisini halletmiştir. Çünkü, müşkil-küşâ o hilkatin muammasında bir hayret verici faaliyet, kâinatta görünüyor.

“Biri de hayret verici hizmet ve vazifeleri görmekle beraber, nereden nereye bu kâinat seli akıp gidiyor?

“Kur’an-ı Hakimin bu tılsımını üç esas ile keşfetmiş. O keşfin bir nevi tefsiri hükmünde bulunan şu Risale, zerre hareketlerini beş-altı hikmetle halletmiştir. Yirmi Dördüncü Mektubun İkinci Esası olan ‘Mevcudat ne yapıyor, nereye gidiyor?’  Birinci Remizden nihayete kadar…

“(Yirmi Dördüncü Sözden)  Beşinci Dal. Beşinci Dal’ın Beş Meyvesi var…

“(Otuzuncu Sözden) Dördüncü Esas, Miracın semereleri ve faydası nedir?

“Merhum Hasan Feyzi’nin Risale-i Nur hakkındaki manzumesi…

“Dördüncü Şua”

***

Burada sayılan bütün Risaleler ve konuyla ilgili bölümler Kur’an’ın tılsımları olarak itikadımızı takviye edecek, nefis ve şeytandan  gelen soru ve itirazlara köklü cevaplar olacaktır. İnşaallah hepsini tekrar tekrar mütalaa ve müzakere ederiz.

[Safvet Senih] 30.11.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Apartheid nedir bilir misiniz? [Turan Görüryılmaz]

Yeni bir kelime öğrendim bu hafta: Apartheid…

Daha önce hiç duymamıştım. Bu durumu kendi cahilliğime verip, devam edeyim.

Afrika dilinde “ayrılık” anlamına geliyormuş, Apartheid.

Vikipedi’de aynen şöyle anlatılıyor:

“Afrika’nın güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1948 – 1994 yılları arasında resmî devlet politikası olarak iktidarda bulunan Ulusal Parti hükûmeti tarafından uygulanan ve bu doğrultuda da yasalar çıkartan ırkçı ayrımcılık sistemidir. Bu süreç Avrupa kökenli beyazlar tarafından otoriter ve kendilerini diğer ırklardan üstün gören bir zihniyet ile yürütülmüştür.”

Özetle; uzun yıllar boyunca beyazların yönetiminde olan Güney Afrika’da Siyahilere uygulanan ayrımcılık politikaları da denebilir.

“Köpeklerin ve siyahilerin giremeyeceğini” gösteren tabelalar, bu insanlık dışı uygulamalara sadece bir örnek…

Ülkenin ilk siyahi devlet başkanı olan Nelson Mandela iktidarıyla ırkçı-ayrımcı uygulamalar durdurulmuş. Böylece, Apartheid yönetimi de tarih olmuş.

Peki bunu neden yazdım?

Hafta içi Güney Afrika’dan bir arkadaşım bir video gönderdi. Video bir eylemde kaydedilmişti. Afrikalı kadınlar, Türkiye cezaevlerindeki 668 bebek için siyah balonlar uçuruyordu gökyüzüne…

Binlerce kilometre uzaktan, Afrika’dan tutuklu bebekler için ses verilmesi önemliydi tabi. Hele ki; akrabasına, kapı komşusuna, 40 yıllık arkadaşına yapılan zulümler karşısında susan milyonların olduğunu düşünürsek, elin Afrikalısının senin derdine ses vermesi daha bir anlamlı olmuyor mu?

Oluyor da, nasıl oluyor? Bunu, bana görüntüyü gönderen arkadaşıma sordum…

Eylemin yapıldığı yer, Apartheid yani “ayrılık” döneminde kadın cezaevi olarak kullanılan Constitution Hill’miş… Birçok acı yaşanmış o yıllarda.

Arkadaşım, Afrikalı kadınlara, Türkiye’deki zulüm ve soykırıma varan uygulamaları sorunca, kadınlar; “bize bir şey anlatmayın, damdan düşenin halini, damdan düşen anlar, sizi çok iyi anlıyoruz” demişler…

Yaaa hemşehrim… bir dilim ekmeyi çok gördüğünüz, işsiz, ekmeksiz kalınca kapıları yüzlerine kapattığınız, selam verirsem benim de başım yanar diye, selamı sabahı kestiğiniz, üç kuruşluk teknelerle ülkeden kovaladığınız, umuda yolculukta can verince, ölüsüne bile sahip çıkamadığınız insanlara, kara kıtanın ezilmişleri sahip çıkıyor…

Bu ayıp size yeter!

Kaynak: Vikipedi

[Turan Görüryılmaz] 28.11.2017 [Kronos.News]

Zarrab rüşvet çarkını tek tek açıklıyor: Çağlayan’a 50 milyon Euro rüşvet verdim, Egemen Bağış devreye girdi hesabım açıldı [Adem Yavuz Arslan]

Reza Zarrab’ın tanık olarak kürsüye çıktığı ikinci oturuma rüşvet rakamları damga vurdu. Savcılığın 6 numaralı tanığı olarak sabah 10.30’da kürsüye çıkan Zarrab yemin ettikten sonra soruları cevaplamaya başladı. Üzerinde açık kahve cezaevi kıyafeti vardı. Savcının sorusuna ‘cezaevinde değil ama hala FBI gözetiminde olduğunu, serbest olmadığını’ söyledi. Tam işbirliği yapacağını, tüm suçlamaları kabul ettiğini anlattı. 7 ayrı suçlamayı da kabul etti. Bunların arasında ABD cezaevinde kendisine içki getirmesi ve telefonunu kullanması için gardiyana rüşvet vermek de var.

Savcılıkla cezaevinden çıkmak için anlaştım

Savcı Zarrab’a bir şema gösterdi ve şemayı açıklamasını istedi. Zarrab, bunun İran ambargosunu delmek için kullandıkları mekanizmanın şeması olduğunu teyit etti.

Bu esnada savcı, ‘salonda bu şemada olan kimse var mı?’ diye sordu. Zarrab, Hakan Atilla’yı eliyle de işaret etti, üzerindeki kıyafete kadar tarifini yaptı.

https://t.co/I4LEW9IMWq

Savcılığın ‘Yıldız Tanık’ olarak tanımladığı Reza Zarrab, ardından Aktif Bank ile olan temaslarını tek tek ifşa etti. İran ambargosunu delmek için Aktif Bank’ta hesap açmaya çalıştığını fakat banka müdürünün reddettiğini bunun üzerine dönemin AB Bakanı Egemen Bağış’ın yardımını istediğini hatırlattı.

Egemen Bağış’ın devreye girmesi sonrası hesabın açıldığını söyledi. Savcı Egemen Bağış’ın fotoğrafını ekrana getirdi ve teşhis etmesini istedi. Zarrab ‘Evet o’ dedi.

Zarrab, İran’ın paralarını sisteme sokabilmek için çeşitli yollar aradığını bunun için Ahmedinecad’a mektup yazdığını ifade ederken, Savcı mektubun örneklerini ekrana getirdi. Zarrab’da bunları teyit etti.

Zarrab’a Hakan Atilla’nın görevini soran Savcı’ya Zarrab’ın cevabı oldukça ilginçti: ‘Atilla sistemin mimarıdır. Atilla, ABD ambargosunu çok iyi bilir. Bize de sistemi öğretti.’

Zarrab, Aktif Bank’ın ABD tarafından uyarılması ve Aktif Bank yöneticilerinin Zarrab yerine doğrudan İran ile ilişkiye geçmesi sonrası kendisiyle çalışmayı bıraktıklarını dile getirdi.

Döviz ve Bank Mellat üzerinden transferler

2010 sonrasında İran ile Türkiye arasında ticaretinin arttığına işaret eden ‘Yıldız Tanık’ kendisinin arayışta olduğunu aktardı. Bu esnada Halk Bank’a yanaştığını, ancak ilk randevu talebinde banka müdürü Süleyman Aslan’dan ret cevabı aldığını belirtti. Gerekçe olarak Zarrab’ın çok bilinen birisi olmasını göstermiş Aslan: ”Bunun üzerine Zafer Çağlayan’a gittim. Zafer Çağlayan ile toplantı yaptım, projeyi anlattım. Bunun üzerine Zafer Çağlayan, ‘sana dönerim’ deyip ayrıldı. Kısa bir süre sonra dönüş yaptı ve anlaşmayı kabul ettiğini söyledi.”

‘Zafer Çağlayan’a 50 milyon Euro rüşvet verdim’

Çağlayan’ın yüzde 50 yüzde 50 kar paylaşımı üzerine anlaştığını, akabinde Halk Bank Genel Müdürü Süleyman Aslan’dan randevu aldığını ve çalışmaya başladığını aktardı. Bu esnada Savcı, ekrana bir excel dosyası getirdi. Zarrab bu dosyayı, ‘verdiğim rüşvetlerin dökümü’ diye tarif etti.

Listede Zafer Çağlayan’a defalarca ödeme yapıldığı yer alıyordu. Zarrab, tarih tarih ne kadar rüşvet verdiğini duruşma salonunda okudu: “37 milyon Euro, 4 milyon 696 bin Dolar, 2 milyon 465 bin tl… Toplamda Çağlayan’a 50 milyon Euro rüşvet verdim”

Savcının ‘neden böyle bir liste tuttun’ sorusuna ise şu karşılığı verdi: ‘Rüşvet miktarında bir karışıklık olmuştu. Anlaşmazlığı gidermek için tutmuştum.’

ÖĞLEDEN SONRAKİ OTURUMDA AMBARGOYU NASIL DELİKLERİNİ ŞEMAYLA ANLATTI

Öğleden sonra oturumunda Zarrab, savcının sorularını cevaplamayı sürdürdü. Mahkeme salonunun ortasında, pano üzerinde detaylı bir çizimle İran ambargosunu nasıl deldiklerini tek tek izah etti.

Bu sırada savcı ekrana bir dekont daha getirdi. Bu dekontta Zafer Çağlayan’ın kardeşine yapılan bir ödemenin bilgeleri vardı. Zarrab bunun da Çağlayan’a yapılan bir ödeme olduğunu, Çağlayan’ın aile fertlerine de ödeme yaptığını kayıtlara geçirdi.

Zarrab, Halk Bankası yöneticilerinin kendilerine koçluk yaptığını, şirketler üzerinden işlemlerin nasıl yapılacağına dair bilgi verdiğini , bu yüzden onların talimatlarına göre hareket ettiğini ısrarla vurguladı.

Zarrab konuşurken, savcı bir takım telefon tapelerini ekrana getirdi. Bu tapeler de Zarrab ile dönemin Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan arasında yapılan görüşmeler vardı. İran ambargosunu delmek için takip edilecek yöntem üzerine konuşmalara salon şahitlik etti.

İran’a altın gönderilmemiş

Zarrab öğleden sonra oturumunda detaylı bir şekilde İran ambargosunu nasıl deldiklerini, kurdukları paravan şirketler aracılığı ile gerçekte olmayan altın ihracatını ‘yapmış’ gösterdiklerini anlattı. Bu esnada savcılık Dubai ve New York arasındaki bir bankacılık işlemine dair detayları sordu. Amerika bankalarının kullanıldığı da böylece kayıtlara girmiş oldu.

Reza Zarrab ile Hakan Habbani arasındaki bir telefon tapesi de ekrana getirildi. Savcı bu tapeye dair sorular sordu. Bu tape de Halkbank yöneticilerinin talimatları doğrultusunda işlemlerin nasıl yapılacağı dikkate sunuldu.

Zarrab, Halkbank üzerinden kurduğu yöntemle çekilen paranın miktarını ‘bir kaç milyar euro’ olarak açıkladı.

Bir diğer çarpıcı itiraf ise İran’a gönderildi denilen altınlar konusunda geldi. Zarrab, hiç bir zaman İran’a altın gönderilmediği söyledi. İran’a gitmiş gözüken altınların Dubai’de kaldığını anlattı.
Zarrab ifadesine devam ederken, telefon tapelerinde yer alan ‘Çekinova’nın anlamı soruldu. Zarrab kendi aralarında, gerçekte olmayan paravan şirketler ve işlemler için bu ifadeyi kullandıklarını, bunun bir çeşit nickname olduğunu ifşa etti. Reza Zarrab zaman içerisinde, bankacılık mevzuatında yaşanan değişikliklerin kendilerine Hakan Atilla ve Süleyman Aslan tarafından iletildiğini, onlarda gelen talimatlara göre şirketleri yönettiklerini aktardı.

Bugün sorguya devam

Zarrab ifade vermeye bugün de devam edecek. Duruşma bitiminde, Zarrab tanık sandalyesinden kalkıp Hakan Atilla’nın önünden geçti. Zarrab Atilla’ya bakmazken, Hakan Atilla rahatsızlığını belirten şekilde kafasını iki tarafa sallaması dikkat çekti.

Hakim Berman, duruşmanın sonunda Zarrab’ın isterse cezaevi kıyafetini değiştirebileceğini, bir gömlek ve bir kıravat getirmesi için gerekli talimatı verebileceğini söyledi. ‘Cezaevinde kalmak zaten zor, daha da zorlaştırmanın gereği yok’ dedi.

Duruşma sonunda çıkışta gazetecilerin Hakan Atilla’ya suçlamaları kabul edip etmeyeceğine dair sorusuna Hakan Atilla, “Merak etmeyin ben iyiyim” cevabını verdi.

[Adem Yavuz Arslan] 30.11.2017 [TR724]

Ticaret Man’daysa, vergisi nerede? [Semih Ardıç]

Devleti idare edenler yolsuzluk iddialarına muhatap olduğunda başka memleketlerde yer yerinden oynuyor. Türkiye’de ise en vahim iddialar bile ne kadar sıradan hale geldi. Gülüp geçiliyor adeta. Aslı nedir diye bakmaya fırsat bile verilmiyor?

En son hâdisenin adresi Man’da bir şirket (Bellway). Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ailesinin önde gelen isimler, Birleşik Krallık’a (İngiltere) bağlı Man Adası’nda 1 Sterlin sermayeyle kurulmuş Bellway isimli şirkete milyonlarca dolar para transfer etmiş. Her mevzuyu yerlilik ve millîliğe bağlayan Erdoğan’ın oğlu Burak, kardeşi Mustafa, eniştesi Ziya İlgen ve özel kalem müdürü Mustafa Gündoğan’ın yolladığı paralara dair Saray ve hükûmetten gelen ilk cevaplar hem tutarsız hem de cılız…

2012’DE MAN İLE VERGİ ANLAŞMASI İMZALANDI

Zerre kadar vicdan sahibi herkesin yüzünü kızartacak kadar bariz belgeler havada uçuşurken AKP sözcüleri, Man’a gönderilen paraların ticaretten mütevellit kanunî bir para olduğuna inanmamızı istiyorlar.

Aynı iktidar, vergi kaçıranların en fazla tercih ettiği adreslerden biri olan Man Adası’nda kimin ne yaptığından haberdar olabilmek maksadıyla 2012’de Man Adası hükûmeti ile bilgi paylaşımı anlaşması imzalamışsa ve bu anlaşmanın Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından onaylanıp kanun haline gelmesi için beş sene beklenmişse iddialar, ‘tamamen ticarî efendim!’ diyerek geçiştirilemez.

HANGİ TİCARETTEN KAZANDILAR?

İktidar ticarî saikte ısrar edecekse bahsi geçen isimler hangi ticarî faaliyetlerinden bu kadar yüksek kazanç temin ettiğini derhal açıklamalıdır. Türkiye’de ne kadar Kurumlar Vergisi ile Gelir Vergisi ödediklerini de beyan etmedikçe o paraların mahreci hakkında tereddütler giderilemeyecektir.
Maliye Bakanlığı’na bağlı Gelir İdaresi, Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) neyin ne olduğunu iki saatte ispat edebilecek imkân ve kabiliyetleri haiz iken iktidarın banka dekontları bile tevsik edilmiş skandalı örtbas etmesi suçun ikrarıdır. Hatırlarsanız mustafi dört bakandan biri olan Zafer Çağlayan’ın 700 bin liralık saatin ödemesini Reza Zarrab’a yaptığına dair belge olarak otel antetli peçete kâğıdına el yazısıyla kaleme alınmış iki satır cümleyi takdim etmişti. O belge oluyor banka dekontları sahte!

SAVCILAR VE MALİYE RESEN TAHKİKAT BAŞLATMALI

Maliye ve savcılar, resen tahkikat için Kılıçdaroğlu’nun ifşa ettiği bilgi ve belgeleri alenî suç duyurusu kabul etmeli. Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile Hazine de ellerinde bahis mevzuu olan şirket ve şahıslar hakkındaki tespitlerini savcılara teslim etmelidir.

Hatta AKP bunların kanunîliğinden bu kadar eminse CHP’nin Meclis Tahkikat Komisyonu teklifine destek vermeli. TBMM iddiaları süratle vuzuha kavuşturmalıdır. Artık Man ile imzalanan bilgi alışverişi anlaşması cari hale geldiğine göre komisyon resmen belgelerin aslını karşı taraftan talep edebilir.

Esasında buna bile lüzum yok. Man’ın resmi internet sitesine (https://services.gov.im/) girildiğinde bile Bellway Limited hakkında bazı bilgiler ekranda görülebiliyor.

TİCARET GELİRİ İSE VERGİSİ ÖDENSİN

Madem ticaret yapılmış gocunmadan bütün teferruatı ortaya çıkarılsın. Bununla kalmamalı tabiî. Türkiye’de mukim kimselerin ticaretin gelirlerini vergi dairelerine niçin beyan etmediği için Vergi Usûl Kanunu’nun ilgili hükümleri tatbik edilmeli ‘vergi ziyaı ve aslı’ tespit edilerek amme alacağı geriye dönük tahsil edilmelidir. Tabiî böyle bir ticaret ispat edilebilirse…

Demokrasinin sembolik olmadığı devletlerde böyle bir skandalın üzerine yukarıda tarif etmeye çalıştığım usûl ve esaslara riayet ederek gidiliyor. Türkiye’de iki gündür iddiaların vuzuha kavuşması namına tek teşebbüs yok. Muhtemelen bu iddialar da Panama, Lüksemburg, Hollanda ve Malta belgeleri ile aynı akıbete maruz kalacak.

KEFEN ALIRKEN YÜZDE 18 KDV, MAN’DA SIFIR VERGİ!

Oysa kaynak ihtiyacı had safhada olan Türkiye, vergi ödememek için yurt dışına çıkarılan her kuruşun hesabını sormalı. Bütçede para kalmadığı için daha yeni 40 milyar liralık vergi zam paketi TBMM’den geçti.

Vatandaş 100 liralık benzinin 65 lirasını vergi olarak ödüyor. 1 Ocak 2018’den itibaren vergiler katmerli hale gelecek. Tekeden süt sağmaya çalışan iktidar, gazoz ve limonatadan bile yüzde 10 lüks vergisi (ÖTV) tahsil edecek. Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) ortalama yüzde 30 zamlandı. Vatandaş kefen alırken bile yüzde 18 Katma Değer Vergisi öderken on milyonlarca doların vergi ödememek için Man’da istiflenmesi insaf ve adalet ölçülerine sığmaz.

AKP gazete ve televizyonları ele geçirmenin verdiği pervasızlıkla Man’da dönen dolapları da unutturabilir.

ZARRAB’IN İTİRAFLARI SIR PERDESİNİ ARALAYACAK

Maşeri vicdanı yaralayan yolsuzlukların ceremesini yine o menhus faaliyete müsaade eden hatta devlet bu suça alet edenler çeker. Bakınız ABD’de başlayan Reza Zarrab davasında neler oluyor?
Kara para aklamak ve ABD Bankacılık Kanunu’na muhalefet gibi ağır ithamlarla 100 seneye yakın hapsi talep edilen sanık Zarrab, rüşvet dağıttığı isimleri tek tek açıklayacağını söyledi ve tanık oldu. Erdoğan ve yakın çevresi bundan böyle ‘ticaret Man’da, vergisi nerede?’ sualinin farklı versiyonları ile yüzleşecek…

Artık Zarrab’ın anlattıkları Man, Malta, Panama, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Singapur, Malezya ve Özbekistan gibi hayli geniş coğrafyada biriktirilen milyarlarca doların sır perdesini de aralayacaktır.

İbretle seyredelim.

[Semih Ardıç] 30.11.2017 [TR724]

Serzeniş [Kerim Balcı]

Bu yazıyı, onu yazmadan, yazmam gereken başka bir sürü yazıyı yazamadığım için yazıyorum. “Cemaatin elitleri darbeden aylar önce pılını pırtısını toplayıp yurt dışına çıktı; geriye amele hükmünde kullanılan, her şeyden habersiz kimseler kaldı,” mealindeki iftirayı pek çok kimseden duymakla birlikte, içlerinde bir tek Ali Bulaç’ın ahiretini dert edindiğim için — utanarak yazıyorum bunu, ama bu hale geldim işte — ona atfen yazıyorum bu yazıyı…

Önce Ali Bulaç benim dünyamda neye karşılık geliyor, onu ifade eden bir anımı anlatayım: Zaman Gazetesi’nin bir gün gelip Zaman Gazetesi Müzesi olacak olan Yenibosna’daki o eski binasındaki kafeteryada Beşir Ayvazoğlu ve Ali Bulaç’ı gördüm bir gün. Beşir Bey, Ali Bulaç’a “Mezhep imamları da bizim gibi insandı,” sözünü söyletmeye çalışıyordu. Ali Bulaç ne cevap verdi duyamadım. Nazarımda, “Hayır” dese, onun benim nezdimde müsellem olmuş tevazusuna yakışırdı. Ama “Evet” dediğini duysam, ondan da rahatsız olmazdım. Çünkü Ali Bulaç benim nezdimde o makamın insanıdır. Ferd-i ferîddir. Kendini onlarla kıyaslayabilir… Ama biri bana “Mezhep imamları da senin gibi birer insandı,” dese ona derim ki “Ben onların iti olamam, sen de maymunları olamazsın, be iki ayaklı hayvan!”

Ali Bulaç güzellemesi değil derdim. Mevcut halinde güzellemenin de işine yarayacağını sanmam; benden hoş bir laf duyma isteyeceğini de… Ancak, bu yazıyı yazmam konusunda beni iknaya çalışan bir dostun, “Azizim, bir Allah dostunu suizandan kurtarmak da büyük sevaptır,” sözünü duyunca Ali Bulaç’a atfolunan bu zan geldi aklıma…

AFFEDEBİLİR MİYİM?

Acımasız ve boşlukları iftirayla doldurulmuş bir video yayınından dolayı darbeci askerlerle işbirliği yaptığıma inanıyor memleketin belki yüzde kırkı. Savcı efendinin nezdinde de, toplumun esaslı bir kesiminin nazarında da “terörist, İsrail ajanı, İngiliz uşağı bir kaçak”ım ben. Bir yıl geçti aradan ve en yüz kızartıcı küfürlerle dolu sosyal medya mesajları almadığım gün geçmedi. Ama hiçbiri beni “Yahu şu işin aslını bir açıklayayım,” fikrine sürükleyemedi. Zira — yine utanarak söylüyorum bunu — yaptıkları zulmün bu dünyada farkına varmalarını ve günahlarına tövbe etmelerini bile istemiyorum artık. Biri kalkıp, “Ey ahali, ben o videonun tamamını izledim. Bu adam, daha başbakan konuşmadan darbeyi lanetliyor; başarısız olması için dua ediyor; halkı direniş komisyonları oluşturmaya çağırıyordu. Bir hatası varsa o da ‘Çatışmayı bilmeyenler askerin karşısına çıkmasın. Bu iş aydınların işidir. Çok insan ölür. Çok şehit verilir. Allah muhafaza iç savaş çıkar.’ demekten ibaret,” diyecek olsa, “Aman gözüm sus. Ben bu defterin Hesap Günü’nden önce açılmasını istemiyorum! Dayanamam, affederim! Affetmek de istemiyorum!” derim gibime geliyor.

Biliyorum, Hocaefendi başka şeyler diyor, affedeceksiniz diyor, hatırlamayacaksınız diyor, hatırlatırlarsa inkar edeceksiniz diyor. Ama, ben, hiç değilse şimdiki hissiyatımla, itaat edemiyorum. Kaldı ki ben cemaatlerin itaat kültürüne saygı duyan, taktir eden biriyim… Ama “Keşke öyle olsa” vurgusuyla…

HESAP GÜNÜNDE KARŞI KARŞIYA GELMEK İSTEMEM

Uzattım… Çünkü Ali Bulaç’ın mahkeme safahatı sırasında sarf ettiği söylenen — doğrusunu Allah bilir — “önemli kişilerin hepsi aylar önce pılını pırtısını toplayıp yurt dışına çıktı; geriye amele hükmünde kullanılan, her şeyden habersiz kimseler kaldı,” mealindeki ifadesi, bana, o küfürlerin ve iftiraların ve tehditlerin hepsinden daha çok koydu. Çünkü sözün ağırlığı sahibinin ağırlığınca olur… Ve Ali Bulaç benim dünyamda ağır adamdır…

Cemaatimin dışında olup da — öyledir, cemaatimizle doku uyuşmazlığı vardır Ali Bulaç’ın; Siyasal İslamcı’dır bir kere — onun kadar sevdiğim, merhum Ahmet Selim’den başka kimseyi gösteremem. Şimdi bu kadar sevdiğim bir insan, içlerinde benim de bulunduğum darbeden önce yurt dışına çıkabilmiş olanlar için “önemli kişiler,” “hepsi,” “aylar önce,” “pılı pırtı,” “amele hükmünde kullanılan,” “her şeyden habersiz,” gibi her biri diken gibi batan ifadeler kullanmışsa, bu sarsar işte. Hesap Günü’nde Ali Bulaç ile karşı karşıya gelmek istemediğim için, okur da düşünür ümidiyle yazıyorum bu yazıyı…

Uzundur, ama Ali Bulaç gibi bir dostun Ahiret’ine taalluk eden en ufak bir mesele bile mühimdir. Varsa başka böyle dostlar, onlar da onunla birlikte dinlesin…

BİR YIL EVVEL, ADIMI LİSTEDE GÖRDÜM

Hayatımın hiçbir döneminde kendimi önemli görmedim. Hizmet’in içinde önemli bir makamda, mevkide, mevzide bulunmadım. Bana verilen işlerde birincil sorumlu olduğum her işi başarısızlıkla yarıda bıraktım. İyi bir geri plan adamı olduğuma inandım hep. Bundan da hiç gocunmadım. Büyük işleri küçük adamlara gördürmek Büyük Allah’ın büyüklüğünün şanından olduğundan, küçük gayretlerimin de büyük neticeleri olabileceğine inandım hep.

Aylar önce değil, darbeden bir yıldan önce ayrıldım Türkiyemden. 7 Haziran 2015 seçim günü çıktım. Çıkış sebebim belliydi: Fuat Avni diye biri ikidir tutuklanacak gazeteciler listesi yayınlamıştı ve ben listenin en tepelerinde idim. Sebebini bilmiyorum; ama neticesini görebiliyordum. Daha önce 2014 Aralık’ında sızdırdığı liste gerçek çıkmıştı. Seçimlerde hükümet partisi parlamento çoğunluğunu kaybedince savcıların böyle akıl vicdan kaldırmaz bir operasyona kalkışamayacağına hüküm ederek geri döndüm. Ancak bir ay kadar kalabildim vatanımdı. Eylül başında İpek Holding’in Ankara merkezine yönelik operasyonlar başladı. Bunun medya grubuna da atlayacağı belliydi. Hükümet, belli ki 1 Kasım seçimlerini garantiye almış ve Haziran öncesinde başlattığı ve fakat seçim yenilgisiyle askıya alınan projeleri raftan indirmeye başlamıştı.

28 Eylül’de avukatımın da görüşünü alarak yeniden çıktım. Öyle yandaşların iddia ettiği gibi İsrail’e değil, daha önce üç yıl görev yaptığım İngiltere’ye çıktım. Sebebi de açıktı. Avrupa ülkeleri bir defada 30 günden fazla ülkelerinde kalmamıza izin vermiyordu. İngiltere’ye ise her girişte altı ay kalmak imkânı vardı. Arada bir girip çıkarak bu süre bir altı ay daha uzatılabiliyordu. Londra’da gazetemizin, 2003 yılında kiralanışına ve restorasyonuna bizzat müzahir olduğum bir ofisi vardı. Ofisin teras katında bir tavanarası odası da vardı tek kişilik. Orada kaldım aylar boyu. Elimden geldiğince de Türkiye’de artık çıkarmak imkânı görülmeyen Turkish Review dergisini İngiltere’ye taşımak için çabalayıp durdum.

DARBEDEN SONRA YAŞANANLAR

Altı ayda bir ülkeden çıkmak zorunluluğu bir yana, eşim ve iki kızımı iki ayda bir olsun görebilmek için en ucuz hangi ülkeye bir tur bulabildikse oralara gittik. Bosna’da vize sorunu yoktu. Bir Boşnak bayanın evinde misafir kaldık on gün kadar. 2016 Mart’ında gazeteye zulmen ve cebren el konulduğunda maaşım da kalmadı. “Pılı pırtı” ifadesinin “pılı”sı para pul ile alakalıysa ben yirmi yıldır hiçbir zaman bir sonraki aya “pılı” çıkaramadım. “Pırtı”dan kasıt mal varlığıysa, şu kadarını söyleyeyim, “don gömlek fanila!” Hikâyeyi bilenler bilir. Bilmeyenlere de şöyle söyleyeyim: Ben ahirette malın mülkün hesabını değil, bitiremediğim doktoramın, koruyamadığım sağlığımın, kükremeyen sesimin, boşa geçen vaktimin, muhataplarımda oluşturduğum asılsız hüsn-ü zannın hesabını vermekle uğraşacağım. Yahu savcı bile “Beş dilde Cemaat propagandası yapıyor,” demiş. Ben bu hüsnü zannın altından nasıl kalkacağım? Bu da yeterince korkunç geliyor bana…

Ailemle en son 2016 Mayıs’ında İspanya’da buluşmuş, Madrid’deki bir arkadaşın evinde ve Granada’daki bir akrabamın ayarladığı bir otel odasında kalmıştık. Bir sonraki buluşmayı İngiltere’de yapmaya karar vermiştik. Zira benim uçak biletlerim bir hayli pahalıya gelmeye başlamıştı. Bu arada ben de kalıcı bir vize alma yoluna baş vuracaktım. Eşim ve çocuklar 17 Temmuz’da en uygun fiyatlı bileti bulmuş almışlardı. Ben de İngiltere’de iş kurmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize alma imkânı sağlayan Ankara Anlaşması’ndan yararlanmaya karar verdim.

Darbe akşamı neler olduğunu, İsmail Mesut Sezgin’e müsait bir zamanda anlatmaya söz verdim. Onun Ali Bulaç üstada taalluk eden bir yönü olmadığını ümit ediyorum.

Darbeden iki gün sonra ailem sorunsuz bir şekilde Londra’ya uçtu ve civanmert bir arkadaşımın evinde iki hafta kadar kaldık. Bu süreçte hakkımda yakalama kararı çıktığı haberleri düştü medyaya. Ben de eşimi ve küçük kızımı geri göndermeme kararı aldım. İlk iş bir ev kiralamaktı. Banka hesabımız yoktu; cebimizde bir evin kirasını ödeyecek para yoktu. Bir tek adım vardı ve o ad sayesinde borç bulabiliyordum. Borç harç bir ev bulup yerleştik. Fakat İngiltere’de ay sonu çabuk geliyor. Tam bir yıl oldu buradaki evimize yerleşeli, ama benim bir ayım geçmedi kirayı son birkaç günde derleyip yetiştirmediğim.

Evet, zamanla birer banka hesabı açmayı başardık. Ama burada cep telefon firmaları bile bize kontratlı hat vermeyi reddettiler. Kredi notumuz düşüktü. Hala bir kredi kartım yok. Son bir yılda banka hesabım birkaç defa eksiye düştüğü için alma imkânım da pek mümkün görünmüyor.

KİM, NE HALDE?

Ocak 2017’de Ankara Anlaşması başvurum reddedilince iltica etmek zorunda kaldım. Henüz cevabı gelmemiş bu iltica başvurusu bana ülkede kalma izni veriyor, ama çalışma izni vermiyor. İlticam kabul edildikten sonra da İngiltere’de ihtiyaç duyulan iş kolları dışında çalışma imkânım olmayacak. Burada ihtiyaç duyulan hiçbir iş kolunun tecrübesine sahip değilim. Gazetecilik veya akademisyenlik o listede yok. Şimdilerde internet üzerinden Adobe Photoshop ve InDesign dersleri alıyorum. Tasarımcı olarak çalışma imkânım olabilir düşüncesiyle.

Niye anlatıyorum bunca özel bilgiyi? Hiç acınma, acındırma derdim yok kendimi. Dahası benden iyi durumda olan bir gazeteci de ne gördüm ne duydum. Kimsenin ismini veremem ve Ali Bulaç’ın “önemli sayılan” dediği, başkalarının “elitler, abiler, kodamanlar” gibi ifadeler yakıştırdığı kişiler bunlar mıdır onu da bilemem. Ama Türkiye’de iken benim amirim nazarıyla baktığım kişilerden geçimini tır şoförlüğüyle kazananından, inşaatta amele olarak çalışanına, restoranda yemek dağıtımında çalışanından, kendini bir mülteci kampına kapatmış aldığı komik desteklerle hikâye kitabı çıkarmaya uğraşanına kadar büyük abilerim var benim. Ve bunları yaparak, nazarımda daha da büyümüş durumdalar.

Geçenlerde, tanıştığımız dönemde Çin’le Türkiye arasında gayet başarılı bir ticareti olan bir arkadaşım aradı beni. Kuzey Amerika’da imiş. “Enerji sektörüne atıldım, ağabey!” dedi. Bencileyin işsiz ve çoğu ağabeyim gibi vasıfsız işçilerin yapacağı işlerden biriyle uğraşmadığını duyunca bir an sevindim işte. Onun için… “Baraj mı yoksa rüzgâr mı, neyle uğraşıyorsun?” diye sordum. “Yok abi ya, benzincide pompacı olarak çalışıyorum,” dedi…

Ali Bulaç onu tanımış mıydı bilemeyeceğim. Tanısaydı, muhakkak önemli sayılanlardan biri olarak onu da düşünürdü.

FİTNENİN ÖNÜNÜ ALMAK İÇİN

Biz dışarıya elit, akıllı, büyük abi filan olduğumuz için değil, Saray diktasının nefretini hayli erkence üzerimize çekmiş olduğumuz için çıktık. Kaçarak değil, havaalanından uçarak çıktık. Benim ailem şans eseri haklarında herhangi bir arama kararı çıkmadan önce beni ziyarete gelmişlerdi. Gazetemizin dışarıya çıkabilmiş olan ağabeylerinin eşlerini ve çocuklarını yanlarına alabilmeleri aylar aldı. Bazıları mülteci botlarında, bazıları katır sırtlarında ülkeden ülkeye atlayarak kavuştular eşlerine. Hiç kolay olmadı ve kolay da olmayacak bundan sonrası.

Neden mi bu yazıyı yazmadıkça başka yazıları yazamıyordum?

Çünkü Ankara rejiminin MİT ajanları vesilesiyle Cemaatimizin tabanında yaymaya çalıştıkları “abiler saray gibi evlerde, üç beş karıyla günlerini gün ediyorlar” fitnesinin önünü almak derdi, başka dertleri dert edinmeme müsaade etmiyordu. Eğer güvenliklerini tehlikeye atmak ihtimalinden endişe etmesem yurtdışında olup da hallerini duydukça kendi halime şükrettiğim ağabey ve ablalarımın hikayelerini paylaşırdım okurlarımla. Ama sözün bundan fazlası israf olurdu sanırım…
Biz Rabbimizden razıyız. Bize bu kaderi dayatan zalimlerden intikamımızı da bu dünyada onların hayal bile edemeyecekleri bir sıçrayışı gerçekleştirerek, ahirette de “Hazreti Rahim’den fazla merhamet, merhamet değildir” fehvasına sığınarak alacağız. İçeride olanlarımız, içe doğru, derinlemesine bir büyümeyle… Dışarıda olanlarımız, dışa doğru, genişleyen ve kuşatan bir şahlanışla…

Mevla Ali Bulaç’a tez zamanda ve tam özgürlük nasip eylesin. Hapishane günlerini aklı ve kalbi için velud bir kuluçkaya dönüştürsün. Âmin.

[Kerim Balcı] 30.11.2017 [TR724]

Reza Show [Vehbi Şahin]

Erdoğan’ın kâbusu yeniden hortladı.

İran asıllı Türk vatandaşı Reza Zarrab, Amerikan hükümeti lehine New York’taki mahkemede tanıklık yapmayı kabul etti.

26 Ekim’de “Ben suçluyum” diyerek savcılıkla işbirliği yaptığı ortaya çıkan Zarrab, bu yazı dün kaleme alınırken henüz konuşmamıştı.

Mahkemede vereceği ifade şüphesiz ki bundan sonra çok tartışılacak.

Belki de Türkiye’de taşların yerinden oynamasına vesile olacak.

15 yıldır tek adam rejimi kurmak için sinsice adım adım ilerleyen Erdoğan için sonun başlangıcı olabilir Zarrab’ın ifşaatları…

4 YILLIK EMEK BOŞA GİTTİ!

Özetle…

Dört yıl önce Türkiye’de ortaya saçılan Zarrab merkezli yolsuzluk iddialarını demir yumrukla kapatan Erdoğan’ın tüm çabası, Amerika’daki dava ile boşa çıkmış durumda…

Türkiye’de halının altına süpürülen onca kirli dosya bu kez dünya kamuoyunun gözü önünde yeniden açılıyor.

Erdoğan ve yandaşları için büyük bir kâbus hakikaten…

Halbuki İran ne yaptı bu konuda?

Erdoğan’ın tam tersini…

Amerikan ambargosunu delmek için kurulan ekipte yer alan Reza Zarrab ile onun patronu konumundaki Babek Zencani’yi yargıladı.

Ağır cezalara çarptırdı.

Faturayı da bu ekibin siyasi hâmisi olan eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejat yönetimine kesti.

Böylece kirlenmiş olan elini güya tertemiz hale getirdi.

Erdoğan ise kendisine darbe yapıldığı tezini iddia ederek hem Reza Zarrab’a hem de Zarrab’la rüşvet alışverişi içinde olan bakanlarına ve bürokratlarına sahip çıktı.

Onların yargı önünde hesap vermesini engelledi.

Sonuç?

Şimdi onları Amerikan mahkemeleri yargılama hazırlığı içinde…

KISIR DÖNGÜDEN KURTULUŞ ZOR

Peki Erdoğan ders çıkardı mı bundan?

Hayır…

Hâlâ kendi kurduğu “tek adama dayalı siyasi sistemi” savunma ihtiyacı içinde…

Neden?

Politik emelleri açısından varlık sebebi de ondan…

Siyasi hayata atıldığı ilk günden beri Erdoğan’ın kurduğu bu sistemde bir başkasına yer yok aslında…

Yani…

Bu sistem, Erdoğan’a bağımlı…

Erdoğan da kurduğu düzene…

Bu bir kısırdöngü onun için…

Cumhurbaşkanı sıfatıyla Çankaya’ya çıktığında belki kırabilirdi bu döngüyü…

Ama…

Kıramadı…

Hırsları, emelleri, zaafları engel oldu.

Kurduğu sistemi emanet edecek “emin” birinin olmaması ise en büyük handikaptı.

Nitekim…

Denedi, yürümediğini görünce daha fazla dayanamadı.

Çıkardığı çizmeleri yeniden giydi ve eski sisteme dönüş yaptı.

Partisinin başına geçti.

YANDAŞIN ELİ MAHKÛM

Kendi kendini hapsettiği bu kapandan Erdoğan’ın kurtulması mümkün mü?

Bence mümkün değil artık…

Kurduğu sisteme giriş var, oradan çıkış yok çünkü…

Bundan sonra ne kendisi içinden çıkabilir ne de bir başkası…

Dikkat ederseniz etrafında aklıselim sahibi kimse kalmadı.

Kalanlar da sistem içinde suç ortaklığı içine girdiği intibaı veriyor.

Erdoğan merkezli sistemin yıkılmasını asla istemiyorlar.

“Altında kalacağız” korkusuyla ölümüne Erdoğan’a destek veriyorlar.

Her meseleyi Erdoğan’la özdeşleştiriyorlar.

Halbuki…

Bu tavır Erdoğan’a yardımcı olmuyor.

Tam tersine onu suçlamaların hedefine haline getiriyor.

İddiaların, kanıtların doğru olduğuna dair kanaatleri pekiştiriyor.

Örneğin, Zarrab için Beyaz Saray’la pazarlık yapıp istediğini alamayınca Amerika’ya iki kez nota vermek gibi…

KAÇINILMAZ SON

Korkunun ecele faydası yok…

Amerika’daki Zarrab davası Erdoğan sayesinde, Erdoğan’ın Türkiye’de kurduğu “sistem” ile birlikte anılır hale geldi artık…

Şimdi tüm dünya kamuoyu, Zarrab’ın küresel çapta kurduğu dolandırıcılık sistemine Erdoğan’ın hukuku ayaklar altına alarak nasıl sahip çıktığını öğrenecek.

Hem de birinci ağızdan, Zarrab’ın “tanık” sıfatıyla vereceği ifadelerden…

Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın avukatı Victor Rocco, ilk savunmasında müvekkilinin, Zarrab tarafından kullanıldığını iddia etmişti.

-Zarrab, Atilla’ya karşı tanıklık ederek özgürlük alabileceğini, zenginlerle ve ünlülerle çevrili müsrif hayatına kısa yoldan geri dönebileceğini umut ediyor.

-Mehmet Hakan Atilla, Reza Zarrab’ın birçok kurbanından biri, çaresiz bir piyon.

-Bu dava tam bir Reza Zarrab şovu…

İYİ SEYİRLER

Avukat Rocco, müvekkilini savunurken bir gerçeği dile getirmiş aslında…

Reza Zarrab’ın eski müsrif hayatına geri dönebileceği ümidiyle itirafçı olduğunu iddia ediyor.

Olabilir.

Ben asıl şunu merak ediyorum.

Eski günlere dönmek için Erdoğan da Zarrab’ın peşinden gider mi?

Gitmez ise avukatları kendisini Rocco gibi savunur mu?

– Zarrab’ın en büyük kurbanlarından biri de müvekkilim Erdoğan’dır. Zarrab bir Acem şovmenidir.

Bu tarz bir savunma içine girerler mi sizce?

Kim bilir belki de girerler.

Sinyaller de gelmiyor değil.

Bakınız Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Burhan Kuzu’nun son demecine…

-Zarrab, başından beri Amerikan ajanıydı.

Gördüğünüz gibi Acem Şov başladı.

İyi seyirler…

[Vehbi Şahin] 30.11.2017 [TR724]

Çözüm nerede sorusuna çoktan seçmeli cevap [Tarık Toros]

O kadar eleştiriyorsun, sorunları dile getiriyorsun ama çözüm önermeden çıkıp gidiyorsun!

Haklı bir serzeniş bu.

Filmi yeni seyretmeye başlayanlar için yerinde bir sitem.

Aklı henüz başına gelenleri kınamamalı.

Yılmadan anlatmaya devam etmeli.

Zor ama başka türlüsü de mümkün değil.

-Ben söylemiştim,

-O kadar uyarmıştım,

-Sakalımız yok ki,

-Dinlemediniz,

-İş işten geçti, gibi pesimist bataklığa düşmemeli.

***

Peki çözüm nerede?

Seçeneklere bakalım:

-Parlamentoda.

-Erken seçimde.

-OHAL’in kalkmasında.

-2019 Başkanlık seçimlerinde.

-CHP’de, MHP’de, HDP’de.

-Kurulan/kurulacak yeni partide.

-Ekonomik kalkınmada.

-Sivil toplumda.

-Medya özgürlüğünde, vs.

***

Bir problemi, onu icat edenlerle çözemezsiniz.

4 seneyi geçti, ülkeyi bir gangster çetesi yönetiyor.

Sistematik biçimde yukarıda sıraladığım çözüm seçeneklerini çürüttüler.

Ve süreç boyunca, seçenekler içindeki tüm unsurlar bu çeteye yardım etti.

En ağır hakaretleri işittikleri halde, egemenlere elbirliğiyle meşruiyet zeminini sundular.

***

Özet geçeyim:

Özgür seçim bitmiştir.

Sandık rehin alınmıştır.

Seçmenin haber alma hakkı resmi bültenlerle sınırlıdır.

Üç numaralı partinin lideri tutukludur.

Yeni kurulan partinin liderinin yarın sabah tutuklanmayacağını kimse garanti edemez.

***

Bırakın yüzde 50’yi…

Yüzde 40 bile 60’tan büyüktür.

Çünkü, yüzde 60 parçalı ve birbiri ile kavgalıdır.

İktidar, yüzde 30’a dahi düşse…

Birlik olmadığı müddetçe yüzde 70’in şansı yoktur.

***

 Esasen…

İktidarın en büyük meziyeti;

Rakiplerini bölüp parçalaması, birbirine destek veremez duruma sokması kadar…

Kendi sosyolojik tabanını koruması ve konsolide etmesi.

***

Köprünün altından çok sular aktı.

Bugün…

Belgeli yolsuzluk dosyalarının bir şansı yok artık.

Ege’nin soğuk sularında yitip giden Maden Ailesi’nin dramını çoğu bilmiyor.

Kutuplaşma yetmez, kutuplar içinde bile kutupçuklar var ve birbirlerine diş biliyor.

Onun için…

Boşuna hatırlatıp durmayın!

Reza’ya suçüstü yapan polislerin Silivri’de yattığı realitesi…

Reza üzerinde tepinenlere tuhaf gelmiyor, gelmeyecek.

***

Ezcümle, iki çözüm var.

İlki:

Yüzde 50’nin karşısında 50’nin ittifak etmesi, en azından asgari müştereklerde.

Umudun var mı?

Yok, maalesef.

***

 İkincisi:

Sert düşüş veya duvara toslama!

Zayiat olur mu?

Kaçınılmaz.

***

Bir de üçüncü yol var:

Şiddet ve korku ikliminin artarak sürmesi…

Tek adamın gücünü pekiştirmesi…

Demir perdenin kalınlaşması, filan.

Pek kimse oralı değil lakin…

Olası bir ihtimal bu ve yığınla örneği var.

Asya’ya Afrika’ya gitmeye ne hacet.

İspanya’da demokratik cumhuriyet yıkıldıktan sonra iç savaş çıktı.

Sonra başa geçen Franco, ülkeyi diktayla yönetti.

82 yaşında ölene dek, 36 yıl sürdü bu.

***

Pek çok açıdan köprüden önceki son çıkış geçilmiş olabilir.

Lakin hâlâ yapılabilecekler var:

Bariyer konabilir, el freni çekilebilir.

***

Freni patlamış giden bir araçla yarışılmaz.

Durduracaksınız!

Durduramazsanız, yoldan çıkaracaksınız.

Yakıtını bitireceksiniz.

Değilse…

Tepeleye tepeleye…

Eze eze gitmeye devam edecektir.

Bunu hesaba katmadan fantastik çözümler geliştiriyorsanız…

Ya muktedire hizmet ediyorsunuz ya da milletle eğleniyorsunuz.

***

Nasıl başladık:

“O kadar eleştiriyorsun, sorunları dile getiriyorsun ama çözüm önermeden çıkıp gidiyorsun!”

Keşke “elma” gibi, “armut” gibi somut bir öneri getirebilseydim.

Filme ortasından başladıysanız, kaçırdığınız sahneler için hayıflanmayacaksınız.

[Tarık Toros] 30.11.2017 [TR724]

Dekont! [Naci Karadağ]

Sakağı nedir bilir misiniz?

Özellikle atlarda görülen ve insanlara da bulaşan ölümcül bir hayvan hastalığının adıdır Sakağı. Ruam da denen bu hastalığa yakalanan insanın tüm idrak yolları tıkanıyor ve akli melekelerinin çoğu iptal oluyor. Bir tür mankurtluk boyutuna geçiyor. İşte bu hastalığa yakalananlara da mankafa deniyor.

Man adası popüler olunca ve bin beş yüz liralık maaşlı trollerin milyon dolarlık insanları cansiperane savunmalarını görünce aklıma bu ayrıntı geldi nedense.

Geçelim…

***

Ankara’da Otonomi Otomotiv Ticaret Merkezi açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Döviz meselesi çıkardılar dolar şöyle oldu böyle oldu. Yastığının altında doları olanlar gelsin parasını altına dönüştürsün. Gelsin parasını TL’ye dönüştürsün. Bu adımı attığımız sürece birilerinin oyunu da bozulacaktır” diye konuştu.

Bu konuşmanın üzerinden epey zaman geçti. Havuz bataklığında döviz bürosu öncesi kuyrukları yayınlandı boy boy…

Hızını alamayan bazı AKP’liler dolar filan yaktılar.

Hatırlarsınız yahu, “Dolar dekontunu getir berber seni bedava tıraş etsin”den, “500 dolar bozdurup dekontunu getirene köfte ekmek bedava” kampanyalarını…

Dolar bozmanız yetmiyor, bedava tıraş olabilmeniz için belge isteniyor.

Yani dekont.

Havuzda onlarca haber çıktı, binlerce dekont yayınlandı.

Çoğu kişi bilmez ve de pek dile getirilmez ama banka dekontunun tuhaf ve aleni olmayan bir kutsallığı vardır bizim millet için.

İroni filan yapmıyorum, son derece ciddiyim.

Mushaf çantasında banka dekontu saklayan teyzeler biliyorum yeminle.

Bir tartışma esnasında, “Aha işte dekontu var!” denildiğinde, “Tamam o zaman” denilip tartışmanın bitirildiğine pek çok kere şahit olmuşumdur.

Yurdum insanı için dekont denildi mi akan sular durur!

“Adamın elinde kapı gibi dekontu var”, lafı “kapı gibi tapu-belge”den çok daha öncesine dayanır emin olun.

***

Kılıçdaroğlu’nun TRT tarafından aniden kesilen konuşmasında mesele Man Adası ve oraya para transfer edilmesine geldiğinde CHP sıralarında bir heyecan dalgası oluştuğu muhakkak.

CHP Başkanı bir ara “swift” filan dedi ama belli ki karşısındaki kitle eğitimli olmasına rağmen çok tepki göstermedi.

Muhtemelen herkesin içinden şu cümle geçti: “Bırak swifti filan dekont var mı dekont?”

Ve beklenen an gelip, Kılıçdaroğlu elinde tuttuğu bir tomar dekontu sallayarak gösterdiği an CHP sıralarından “Aoooooaaahh” gibi enteresan bir nida yükseldi. Islıklar ve Tayyip istifa sesleri salonda yankılandı.

***

İşte tam da biz buyuz…

İşin içine dekont karışınca AKP medyası da “belgeler sahte”den tornistan etti. Son beş yıldır en çok kullandıkları silaha sarıldılar hemen, “Kılıçdaroğlu ihanet içinde, CHP ovası hain yuvası!”

Bunları diyenler, bir süre önce peçeteye yazılı “saat parası” teslimat imzasını belge olarak yeterli görenlerdi.

Kapasiteleri de çay lekeli saçma salak belge üretiminden ibaretti.

Bu nedenle hemen vatan hainliği seviyesine geçtiler.

İş yapıyor çünkü her daim işe yarıyor, Man adasına imam hatip açacaklar türü palavraya pek inanan çıkmaz!

Araba vergisinden vatan kahramanlığı çıkaran, banka dekontundan hain üretmiş çok mu?

***

Hemen herkesçe bilinen ama “Çalıyorlar ama çalışıyorlar!” ile “Hangisi çalmıyor ki!” arasına sıkışıp kalan Türk milletinin bu dekont meselesinden etkileneceğini ama sonuçta hiçbir şeyin değişmeyeceğini çok iyi biliyor herkes. Birbirimizi kandırmayalım.

Adam çıkıp açık açık “Ben İstanbul’a ihanet ettim” deyince “hüloğğğ” diye alkışlayan bir toplumdan bahsediyoruz.

Olması gerekeni anlamak için çok basit bir yer değiştirme işlemi yapmak lazım bu gibi durumlarda.

***

Erdoğan’ı çıkar yerine Kılıçdaroğlu’nu koy bakalım. Kılıçdaroğlu’nun oğlu, damadı, eniştesi, dünürü kara para ticareti yapsa, AKP medyası onu ne yapardı?

Enişte, kardeş, oğul, dünür, özel kalem… Milyonlarca dolardan bahsediyoruz.

Eskinin parasıyla trilyonlar… Aynı gün yollanıyor.

Hepsi aynı şirkette mi yoksa hepsi aynı işi mi yapıyor, nasıl bir şirkettir bu anlamadım.

Ama belli ki, kendilerinin olmayan bir parayı yollamışlar bu zatlar.

En fazla birkaç bin lira maaşı olabilecek olan özel kalem müdürünü trilyonları nereden kazanmış olabilir ki?

Bundan sonra olacakları söyleyeyim…

AKP ve Erdoğan’ın harika bir taktiği daha var.

İstanbul rezil mi edilmiş? Sorumlusu başkası.

Kendi getirdikleri sınav sistemi berbat mı? At suçu başkasına!

Yahu Suriye’deki olayları Esad başlattı dedi ya bir AKP’li…

Size söyleyeyim, bu milyon dolarlık transferin sorumlusunun Kılıçdaroğlu olduğuna milleti inandırır bunlar!

Hem adam “Yurtdışında tek kuruşum varsa” dedi “dolarım varsa” demedi ki!

Ne yani, yalan mı?

Bildiğiniz bir Sakağı doktoru var mı, milletçe gidip tedavi olalım!

[Naci Karadağ] 30.11.2017 [TR724]

Tımarhaneye dönen bir ülke: Her 5 kişiden biri şüpheli [Umut Atay]

Geçtiğimiz günlerde bir konferansta konuşan Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit çok önemli bir bilgi verdi. Buna göre 80 milyonluk ülkemizde, nüfusun yüzde 8’i adli şüpheli durumunda bulunuyormuş. Hukukun üstünlüğü endeksinde son 4 yılda 40 sıra gerileyen bir ülke için bu oran aslında şaşırtıcı değil, acınası bir durumun işareti sadece.

Söz konusu açıklamayı köşesine taşıyan Ahmet İNSEL, bu rakamın aslında daha yüksek olduğunu şu verilerle açıklıyor: “Aslında hesabı on beş yaş üstü nüfus üzerinden yapmak gerekir. Bu durumda Yeni Türkiye’de savcılıkların ve adli kolluğun şüpheli olarak görüp işlem yürüttüğü kişi sayısının yetişkin nüfusun yüzde 11’ini oluşturduğu ortaya çıkıyor…”

Ayrıca “2016’da yedi milyona yakın şüpheliden iki milyon dokuz yüz bini hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı alınmış… 2016’nın tam ortasında darbe girişimi oldu. Bu nedenle geçen yıl şüpheli sayısı önceki yıllara göre biraz daha yüksek çıkmış olabilir…

Bu verileri son on yıl içinde şüpheli damgası yiyen toplam kişi olarak ele aldığımızda, büyük ihtimalle nüfusun takriben “beşte birinin” güvenlik devleti nezdinde şüpheli olduğu gerçeği ortaya çıkar. Siyasal, dini, mezhepsel ve etnik nedenlerle sürekli olağan şüpheli kategorisinde olan nüfustur bu.”

21.yüzyılda, demokratik yönetimi benimsemiş olan bir Avrupa ülkesinde her beş vatandaştan birinin, “devlet” nezdinde şüpheli sıfatını almış olmasının nedenleri neler olabilir isterseniz somut gelişmeler üzerinden biraz buna bakalım.

HUKUKÇULARIN KATKISI

Hukuk sisteminin felç hale getirilmesinde elbette siyasi aktörlerin yani yürütmenin ve yürütmenin “yürüttüğü” yasama organının etkisi çok büyük. Özellikle son 4-5 yılda yapılan binlerce kanun değişikliği ile uçuruma giden bu yolun taşları döşenmiş oldu. Ancak bugünün “TRUMP- Amerikan Yargısı” denkleminde olduğu gibi, “dik durmayı” başarabilmiş bir yargı sistemine sahip olsaydık, manzara şüphesiz bugünkünden daha farklı olabilirdi. Hukuk camiasının bir nevi temsilcileri konumunda bulunan yüksek mahkeme başkanlarının, Erdoğan’ın siyasi gezilerinde yer almasıyla gün yüzüne çıkan bu süreç, bu yargıçların gizlemeye gerek görmedikleri siyasi tavırları, cübbelerde aranan ilikler ve Cumhurbaşkanı karşısında “kıyama durma” fotoğraflarıyla iyice aşikâr hale geldi.

Darbe girişiminden sadece birkaç saat sonra, ilk icraat olarak darbecilere fiilen karşı koyma yerine binlerce yargıcın gözaltına alınması, örneğine Hitler veya Napolyon yönetiminde rastlanabilecek durumlardı. Yargıtay Başkanı’nın adli yıl açılış konuşmasında hukukun düştüğü bu durum için, tek suçlu olarak henüz haklarında hüküm bile kurulmamış olan yaklaşık 5000 meslektaşını göstermesi, “hâkim savcıların üçte biri terörün odağı olmuş” diyebilmesi, her şeyi özetliyor aslında.

Başka bir örnek, Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi’nin beklediğinin aksine bir karar vermesi üzerine “bu kararı tanımıyorum” açıklamasıydı. Bu olaydan 1,5 yıl sonra, Erdoğan yargısının göreve getirdiği bir başsavcıdan da farklı bir tutum beklenemezdi elbette. Erdoğan’ın Pınarhisar Cezaevi’nde “misafir edildiği” dönemde cezaevi savcısı olan, daha sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcısı yapılan Yüksel Kocaman, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin, “sempati duymak ya da yayınlarını okumak terör örgütü üyeliği için yeterli değildir” kararını tanımadığını ve Yargıtay’a değil kendi hukuk anlayışına göre operasyonlara devam edeceğini açıkladı.

‘İHBAR, ARTIK BİR TIK KADAR KOLAY’

George Orwell’ın 1984 adlı romanında anlattığı dünyasında, propaganda ve sindirme politikaları ile, nasıl bir “korku” düzeni oluşturulduğu, sosyal hayatın ve halkın nasıl manipüle edildiği anlatılırken verilen çarpıcı bir örnek de çocukların anne-babasını ihbar etmeye teşvik edilmesiydi. Orwell’ın II. Dünya Savaşının ardından yayınladığı bu eserinde, nefretini duyduğu faşizme karşı yaptığı uyarılar sanki çok işe yaramamış gibi görünüyor. En somut örneklerine Nazi Almanya’sında rastladığımız bu “ihbarcılık” özentisi ve teşviki, sanırım “tek adam” yönetimlerinin değişmez kaderi oluyor.

Son dönemde iktidarın en ateşli savunucularından olan ve zaman zaman da “cihat” çağrısı yapan bir ‘gazete’, 17 Aralık 2016’da okuyucularına şöyle sesleniyordu: “Terörle mücadele kapsamında devletimize destek olmak için terör destekçilerini ve teröristleri ihbar hattı üzerinden Emniyet’e bildirmelisiniz. Emniyet Genel Müdürlüğü internet sitesinden veya cep telefonlarınıza indirebileceğiniz uygulamalarla ihbar hattı kullanımı oldukça kolay. Telefonla polisi aramaya gerek kalmadan, kimliğinizi bile belirtmeden ihbarda bulunabilirsiniz.”

Darbe girişimi bahanesiyle çok kısa bir sürede, içlerinde ev hanımı, ağır hasta, yaşlı ve çocukların bulunduğu yüzbinlerce kişi hakkında soruşturma açılıp, yine kısa süre içinde on binlerce insanının doğru düzgün savunması bile alınmadan tutuklanabilmesi ve denetlenememe özelliği bulunan OHAL KHK’ları ile yüzbinlerce memurun savunmasız ihraç edilmesinde bu ihbarların katkısı az değil. Herkesin birbirine şüpheyle bakmak zorunda bırakıldığı “korku” imparatorluğunda, birilerini ihbar ettiğiniz ölçüde kendinizi güvene almak bir “yol” olarak görüldü. Bunun bir örneğine TCDD kurumundaki skandal olayda şahit olmuştuk. Bilindiği üzere Erdoğan, darbenin başlamasından henüz iki saat geçmişken, tek ve kesin fail olarak “cemaati” göstermişti. Devam eden günlerde Erdoğan “FETÖ” adını vermeyi uygun bulduğu cemaat soruşturmaları için, “Tanıdığınız FETÖ’cüleri ifşa edin. Savcılıklara bildirmeniz lazım. Bu bir vatanseverlik borcudur” çağrısında bulunmuştu. TCDD’de çalışan bir memur da işte bu ortamda, kendi kurumuyla ilgili yaptığı ihbarlarla 62 meslektaşını ihraç ettirmişti. Ancak ihbarcı olan bu memur sonradan iftiradan soruşturma geçirmiş ve meslekten ihraç edilmişti.

HER GEÇEN GÜN ARTAN OLAĞAN ŞÜPHELİLER

Ahmet İnsel’in yazısından tüm yaşadıklarımızı özetleyen bir cümleye rastlıyoruz: “Totaliter dünyada şüpheli kategorisi bütün nüfusu kucaklar (Hannah Arendt)”. Son Anayasa değişikliği ile “güçler birliği”ni benimsemiş ülke yönetiminde, Erdoğan, yürütme, yasama ve yargının tek ve mutlak sahibi oldu. Dolayısı ile kendi desteklediği gruba oy vermeyen 5000 yargıcı, tek kalemde nasıl silip atabildi ve geri kalan meslektaşları bu tabloyu değil, ünlü ressamın meşhur eseri “üç maymun”a odaklandılarsa, hukuki hak ve güvencelerden bihaber olan diğer vatandaşların durumunu varın siz düşünün.

Av. Murat Akkoç, bir röportajda MİT’in elinde yaklaşık 1 milyon kişilik bir ByLock listesi olduğunu açıklamıştı. Ancak bugün, bu iddia ile soruşturma geçiren kişi sayısı bu rakamın nerdeyse yirmide biri kadar. Aslında Erdoğan, kanun değişikliği ile doğrudan ve tamamen kendisine bağladığı MİT’in, yayınladığı bu raporu ile Türkiye’ye şu mesajı vermiş oldu: “Hukuk-mukuk hak getire ayağınızı denk alın, bir gece ansızın gelebiliriz.”

[Umut Atay] 30.11.2017 [TR724]

Bir zamanlar yıldızdı [Hasan Cücük]

Gözden uzak olanın gönülden de uzak olduğunu, ‘Beşiktaş’tan Carlos Tevez bombası’ haberini görünce bir kez daha anladım. Birkaç yıl öncesine kadar adı sürekli gündemde olan Tevez’in ne kadar kısa sürede unutulduğunu hatırladım. Gözden uzak bir şekilde Çin takımlarından Shanghai Shenhua’da top koşturan Tevez, habere göre aşırı kilolarından dolayı formasından uzun süredir uzak kalmıştı. Çin’de forma şansı bulamayan Tevez’in Beşiktaş’ta nasıl forma giyeceği ayrı bir muamma tabi ki. Gelin bir zamanlar Avrupa’nın en aranan forvetlerin biri olan Tevez’in geçmişine bir yolculuk yapalım…

GEÇMİŞİNİ HATIRLATAN YARA

Carlos Tevez, 5 Şubat 1984’te fakir bir ailenin çocuğu olarak başkent Buenos Aires’in Fuerte Apache semtinde doğdu. Hayatta ilk tanıştığı şey açlık ve fakirlikti. Başkentin en fakir semtlerinden birinde gözlerini dünyaya açmıştı. Çocukluğunun kendisinde bıraktığı kalıcı bir hatıra ise, sağ yüzünden başlayıp göğsüne kadar inen yara iziydi. Kaynar suyun üzerine dökülmesi sonucu bu kalıcı yarayı yıllardır taşıyan Tevez, ilk profesyonel kulübü Boca Juniors yönetiminin estetik ameliyat olması teklifine ‘futboldan 2-3 ay uzak kalamam’ diyerek geri cevabını verecekti. İlerleyen yıllarda ise ‘geçmişini unutmama’ adına estetik ameliyat olmayacaktı.

Semtinde bulunan akranları gibi Tevez’in de ilk futbol sahası mahallenin sokakları olmuştur. 5 kişilik takımlarla dar alanda kıyasıya maçlar yapılırdı buralarda. ‘Yaşadığım bölgede futbolun dışında bir gelecek yoktu’ diyen Tevez, profesyonel olduktan sonra bile en büyük zevkinin doğduğu mahalleye gidip eski arkadaşlarıyla buluşup futbol oynamak olduğunu söyleyecekti.

RİQUELME HAYRANI

1997 yılında rüyalarının kulübü Boca Juniors’un genç takımıyla futbol kariyerine ilk adımını attı Tevez. Genç takımla 4 yılda 77 gole ulaştı ve Ekim 2001’de artık A takıma yükselerek Arjantin 1. liginde oynayan bir oyuncu hâline geldi. Arjantin Genç Milli Takımının 2002’de Güney Amerika şampiyonu olmasında önemli rol oynadı. En büyük hayali Batistuta ile birlikte milli takımda oynamaktı. Ancak o henüz Arjantin forması giyemeden Batistuta milli takımdan emekliye ayrılacaktı.

Arjantin’de yetişen oyuncuların örnek aldıkları isimler Ardiles, Kempes, Maradona gibi dünya futboluna damgasını vurmuş isimlerdir hep. Tevez’in örnek aldığı isim ise bunlardan hiçbiri değildi. O, Barcelona’ya büyük ümitlerle transfer olan ancak bekleneni veremeyen Juan Roman Riquelme hayranıydı. Boca Juniors’ta Riquelme ile beraber oynayan Tevez, ‘Ailemi mutlu ettim. Riquelme ile beraber oynadım hayattan daha ne bekleyebilirim ki?’ diyecekti. Kısa sürede Boca Juniors’un en ünlü isimlerinden biri hâline geldi. Ama ailesine verdiği sözü tuttu ve eğitimini de sürdürdü.

İLK TEKLİF BAYERN’DEN GELDİ

Brezilya ve Arjantin’de yetişen genç yetenekleri mercek altında tutan Avrupa kulüplerinin Tevez’i görmesi fazla gecikmeyecekti. Tevez için Boca’nın kapısını çalan ilk Avrupa kulübü Bayern Münih oldu. 12 milyon dolarlık teklif karşısında kulüp başkanı şu cevabı verdi: ‘Bayer Münih temsilcileri ülkemizin güzelliklerini görmek istiyorlarsa buyursun gelsinler. Ama sadece Tevez için geliyorlarsa boşuna gelmesinler. Seyircilerimiz daha birkaç yıl Tevez’i zevkle izlemeye devam edecektir.’

Bayern Münih’in teklifini kabul etmeyen Boca Juniors yönetimi ilginç bir şekilde aynı yıl Tevez’i 16 milyon dolar karşılığında Brezilya’nın Corinthians takımına satmaya karar verdi. 2005-06 sezonunda Corinthians formasıyla 38 maçta attığı 25 golle Brezilya’da yılın futbolcusu seçilen Tevez, 1976’dan beri Brezilya liginde bu ödüle layık görülen ilk yabancı isim olmuştu.

SÜRPRİZ WEST HAM TRANSFERİ

Tevez’in Avrupa’daki ilk kulübü ise West Ham United olmuştu. İngiltere Ligi’nin bu orta sıra takımının transferin son günü Tevez’le birlikte vatandaşı Javier Mascherano’yu takıma kazandırması, yılın sürpriziydi. Burada bir sezon geçiren Tevez, sonraki iki yıl boyunca Alex Ferguson’un takımı Manchester United’a kiralandı ve burada 63 maçta 19 gol attı. 2009’da ise 29 milyon Euro karşılığında Manchester City yolunu tutacaktı.

Tevez, mücadeleden yılmayan, güçlü fiziği ve sert şutlarıyla tanındı. 2009-13 yılları arasında Manchester City ve 2013-15 arasında Juventus formalarını giyen Tevez, 2015’te yeniden futbola ilk başladığı kulüp olan Boca Juniors’a döndü. Manchester City formasıyla 113 maçta 58 gol, Juventus’ta ise 66 maçta 38 gol attı. Avrupa defterini kapatırken, Manchester United ile 2 Premier Lig ve bir Şampiyonlar Ligi, Manchester City ile bir Premier Lig ve Juventus ile 2 Serie A şampiyonluğu yaşamıştı.

42 MİLYON DOLARLIK YILLIK ÜCRET

3 farklı takımda şampiyonluk görmüş bir oyuncu olarak döndüğü Boca Juniors’ta sadece bir sezon oynadıktan sonra 2017 başında Çin ligine transfer oldu. Tevez bu transferiyle bir kez daha manşetlere çıkarken, bu kez futboluyla değil aldığı ücretle konuşuluyordu. Çin takımı Shanghai Shenhua, Tevez’e yıllık 42 milyon dolar ücret ödeyerek Arjantinli oyuncunun bu rakamla Messi ve Ronaldo gibi yıldızları geçip dünyanın en çok kazanan oyuncusu olmasını sağladı.

Ancak bu paranın karşılığını veremedi. Shenhua, sezonu 31 puanla 11. sırada tamamladı. Tevez ise 16 maçta forma giyip 4 gol ve 5 asist yapabildi. Sezon sonunda Çin’den ayrılan Tevez, geri dönmeyeceğini açıkladı. 33 yaşındaki futbolcu ilk olarak eski kulübü Boca Juniors’ın kapısını çaldı fakat Arjantin ekibi kararını vermiş değil. Listesindeki takımlar arasında Beşiktaş da yer alıyor. Hatta haberlere göre Şenol Güneş’in bu transfere yeşil ışık yaktığı iddia ediliyor. Eski günlerinden çok uzakta olan Tevez’in Türkiye’de oynayıp oynayamacağı en büyük gizem olur.

[Hasan Cücük] 30.11.2017 [TR724]

Bu caminin neredeyse her yeri çiniden [Tr724]

Osmanlı kayıtlarında onun için ‘zengin, tedbirli ve akıllı’ diye yazılıdır. Adını taşıyan cami için de bu söylenebilir. Zira tarihi camiler içinde farklı bir mimariye sahiptir Rüstem Paşa Camii. Mimar Sinan’ın muhteşem çözümlerinden biri. Çünkü ticaret merkezi olan bu bölgeye cami yapılması doğru bulunmaz. Fakat kudretli Rüstem Paşa ısrar edince Sinan, camiyi yukarı kaldırır. Böylelikle ticari hayat aynı seyrinde devam ederken, cami hem bölge esnafını hem de müşterilerini ibadete davet etmiş. Bugün, alt katındaki restoranın tıklım tıklım dolu masaları arasında duvarın içine doğru dönerek tırmanan karanlık merdivenlerin nasıl bir yere çıktığını bilmiyorsanız, biraz korkabilirsiniz. Ama birkaç adım sonra korkunuzun yerini şok alır. Küçük avlusunda şaşkın şaşkın, mavi çinilerle süslü duvarları izleyen turistlerin arasına katılırsınız. Caminin güzelliğini, ihtişamını izlemekten içeriye giremezsiniz bir süre.



Rüstem Paşa Camii, Osmanlı çiniciliğinin zirve eserleriyle doludur. Çinilerdeki kırmızı renk öyle bildiğiniz kırmızı değildir. Dokunursanız kabarık olduğunu görürsünüz. Bugün bile rengi tutturulamıyor. Hele kabarıklığı ise halen çözülmüş değil. Ustaları sırlarıyla birlikte gitmiş. İşin ehli, ‘bir şey var içinde, ne olduğunu kimse bilmiyor’ demekle yetiniyor. Tahlil bile yapmışlar ama kimse çözememiş.

Mimar Sinan’ın burayı bir heykel yapar gibi ustalıkla inşa etmiş adeta. Caminin kubbesi Selimiye’nin ön çalışması gibi. Sekiz ayağa dayalı bir kubbe var. Dört fil ayağını görülebiliyor, diğer dördünü duvarın içine gömmüş. Kubbeyi sekizgen üzerine oturtmuş. Ana giriş kapısının sağında küçük bir Kâbe minyatürü olan çini dikkat çeker. Bu çiniden üç beş metre ötede ise yakın zamanda restorasyon sırasında yapılan tuhaflığa şahit olursunuz. Kırılmış çinilerin yerine gelişigüzel yapıştırılmış, farklı desenlerde, renklerde, parçalanmış çiniler…

Temaşanız bitince, dar merdivenlerden inip, kalabalığın içinde kaybolursunuz. Turistler için çini desenli çantalar, kartpostallar, buzdolabı süsleri satılan çarşıya doğru yollanırsınız. Dar bir sokak. Seyyar satıcılar ürünlerini dizmiş duvar dibine. Yoldan gelip geçenler… Ama aklınızda Rüstem Paşa ve camisi…

[TR724] 30.11.2017