Terör örgütü üyeliği üzerine [Prof.Dr.İzzet Özgenç]

Terör örgütü üyeliği üzerine

Son zamanlarda düzenlenen bazı iddianamelerde, kişilerin belirli bir bankada hesaplarının bulunmasının ve hatta çocuklarını belirli okullara göndermelerinin terör örgütü üyeliğiyle suçlanmalarının birer sebebi olarak gösterildiğine tanık oluyoruz.

Bu suçlamalarla ilgili hukuki değerlendirmelerimi, ilgili ve yetkili kişilerle paylaşmanın yanı sıra, kamunun bilgisine de sunmayı bir vazife telakki etmekteyim:

Devletin verdiği izne dayalı olarak Türkiye’de faaliyet icra eden bir bankanın bu faaliyetleri çerçevesinde suç işlenmiş olabilir.

Bu durumda ancak somut suçu işleyen banka yöneticilerinin ve sair kişilerin ceza hukuku bakımından sorumluluğu yoluna gidilebilir.

Bu itibarla, BDDK’nın gözetim ve denetimi altında faaliyet icra eden bir bankada hesap sahibi olmak, bu hesapta para bulundurmak, bu banka üzerinden çeşitli para hareketlerinde bulunmak, bu işlemler başlı başına bir suç oluşturmadığı takdirde, ilgili kişinin ceza hukuku sorumluluğu bağlamında hiçbir surette değerlendirmeye tabi tutulamaz, başka herhangi bir suçtan dolayı sorumluluğun dayanağını oluşturmaz.

Devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet icrasına izin verilen bir finans kuruluşunun, bu izin hukuki geçerliliğini devam ettirdiği sürece ve bu finans kuruluşunun hukuki varlığı devam ettiği sürece, bir terör örgütüyle ilişkilendirilmesi, hukuken ayıplı bir nitelendirmedir.

Bu itibarla, başlı başına bir suç oluşturmadığı takdirde, hukuki varlığı devam eden ve faaliyette bulunması devlet tarafından engellenmemiş olan bir bankada hesap açılması, hangi amaçla olursa olsun, mevcut hesaba para yatırılması, hesaplar arasında para transferinde bulunulması, asla, ilgili kişinin terör örgütü üyeliği ile suçlanmasının dayanağını oluşturamaz.

Keza, devletin verdiği izne dayalı olarak kurulan bir okulun devletin gözetim ve denetimi altında faaliyette bulunmaya devam etmesine rağmen, bu okula öğrenci gönderen velilerin salt bu nedenle terör örgütü üyeliğiyle suçlanması, düzenlenen iddianamelerin hukuken ayıplı olduğunu göstermektedir.

İddianamelerde, devletin gözetim ve denetimi altında faaliyette bulunmaya devam eden birtakım okulların terör örgütüne “müzahir” olduğu iddia edilmektedir.

Devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet icra eden bir okulun teröre müzahir olduğu iddiası düşündürücü bulunmuştur.

Bir okulun ve kurucusu olan vakfın veya şirketin yöneticilerinin ve sair görevlilerinin herhangi somut bir suç ve hatta terör suçu işlemeleri mümkündür.

Bu itibarla, devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet icra eden bir okulun terörle ilişkilendirilmesi, ancak bir akıl tutulmasının eseri olabilir. 

[Prof Dr İzzet Özgenç] 25.10.2017 [@izzetoezgenc]

Devirler değişiyor cevirler değişmiyor [Safvet Senih]

Necmeddin Şahiner Bey, “1932” başlığı altında şunları anlatıyor:

Bu tarihte asırlardan beri Anadolu üzerinde çınlayan “Allahü Ekber” sadaları susturulmuş, yerine Türkçe ezan ve kamet konmuştu. Aksine hareket edenler zindanlara yollanmıştı.
İşte bu dehşetli günlerde Bediüzzaman Said Nursi, Barla nahiyesinde kendi tamir ettiği küçük Muş Mescidinde birkaç köylüye imamlık yapmaktaydı. Hiç kimseye zararı olmayan en masum bir şekilde ibadetlerini yapan bu insanlar, bir gün ani bir baskınla cürm-ü meşhut halinde yakalanmışlardır. (18 Temmuz 1932)

Nahiye Müdürü Cemal’in marifetiyle, kır bekçisi ve birkaç jandarma neferi camiye önceden gizlenerek ezan ve kameti beklemişler, nihayet üç-beş masum insanı, bir köy mescidinde “Allahü Ekber” dedikleri için birer suçlu olarak yakalayıp doğru Eğridir’e sevk etmişlerdi.
Bu ibretli hacalet levhasını o günlerin canlı şahitlerinden yerinde tespit ettik. Bunlardan Şemi Güneş’in hatırasını kendi ağzından ve mahalli şivesiyle aynen veriyoruz:

“… Ezan meselesinden ne gadâ eziyet ettile… Hani çıkadılâ ya… Uludu! Uludu…  (Tanrı uludur…)
“Tefvik Tığlı öğretmendi. Burada ezene düşmanlık ededi…
“Huculâ ‘Ulül emre itaat etmek lâzım’ diyodu…
“Ben Tangır tungur’ bilmem dedim… Meğer benim için turşu kurulmuş…
“Bir gün hucanın mescidini bastılâ… Abdullah Çavuş, Mustafa Çavuş, Sıddık Sülüman ve beni alakoydulâ… Diğerlerini kovdulâ…
“Bizi Eğridir’e götürdüle… yayan, kar da vâ…
“Eğridir mahpushanesine tıkdıla… Kimseyi konuşdurmuyola… Başımızda nöbetçi.
“Şemi Güneş gel, dedile…
“Albay, yarbay ve savcı vâdi… (vardı…)
“Ne güzel uydurmuş hoca ismini, soyadını birbirine… Doğru söylicene yemin et!”
“O Kürde 125 altın para gelmiş, onunla ne gadek (kadar)  malzeme aldınız?” dedile…
“Bazlama diye biz ekmeğe deriz…”  dedim.
“Bu sefer savcı kızdı:
“Top” dedi, “tüfek, endah” dedi. “Yani ne kadar mevcudunuz var?”
“Efendim Türk hükümeti bir sefine… Sefinenin içindeki aletleri kullananlar sizlersiniz. Bu gemiye neler girip çıktığını sizler elbette bilirsiniz. Onun topu, tüfeği değil, birliği, dirliği (Rahat huzur) bilen yok…”
“Albayın birisi:
“Senin çoluk çocuğun?
“Vâ” dedim.
“Doğru söylemezsen seni asacakla…” dedi.
“Bu zat ancak Kur’an’ın dellalı, topu tüfeği ne yapacek o!..  Topu tüfeği hepsi Kur’an.
“Hakim: ‘Kürt bunları demir gibi mıhlamış, sır vermiyolâ’ dedi.
“Başınızı ağırtmıyayım, mahkemeye çıktık. ‘Arapça ezen kim okudu’ diye hâkim sordu.
“Ben orada yakayı kurtarmak için sağır numarası yaptım.
“Ben cevap vermedim. İşitmemiş gibi durdum. Sonra hâkim bana döndü:
“Sen Sülüman mısın?
“Hava kış da bir gün evvel geldim!
“Senin adın ne?
“Efendim handa yattım.
“Hâkim çok sinirlendi.
“Bırakın şu b…!” dedi.
“Bizi böylece serbest bıtaktılâ. Doğru seyirde seyirde Barla’ya döndük.”

Dün bu zulümleri yapanlar, kabirde cevir ve cürümlerinin  ceremesini çekip ödüyorlar… Bugün zulüm ve gadredenler de yarın onlar gibi Allah huzuruna gidecekler…

[Safvet Senih] 25.10.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Abidin Ünal’a sorulmamış sorular ya da çanlar Hulusi Akar için mi çalıyor? [Adem Yavuz Arslan]

Tam da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘talimatı’nda olduğu gibi 15 Temmuz davalarından müebbet hapis cezaları yağarken o dönemin komuta kademesine dair ilginç gelişmeler yaşanıyor.

Önce Akıncı Üssü’nden 15 Temmuz gecesine dair görüntüler ortaya çıktı. Gerçi bu görüntülerin bir kısmı mahkeme dosyasında vardı ve davayı takip edenler için yeni değildi ama ‘bir el’ ilginç bir şekilde medyaya servis etti.

Özellikle dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın Akıncı Üssü koridorundaki görüntüleri tartışmayı alevlendirdi.

Görüntülere göre Abidin Ünal’ın esir alınmış bir hali yok. Elleri cebinde, hatta bir ara darbenin bir numarası gösterilen Akın Öztürk koluna giriyor, beraber yürüyorlar.

Bir diğer görüntüde ise Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar var.

Abidin Ünal gibi onun da esir alınmış bir hali yok. Gayet rahat, askerler karşısında esas duruşta ve saygıda kusur edilmiyor.

Darbenin üzerinden 15 ay geçmişken bu görüntülerin manşetlere çıkmasını salt habercilik ile açıklamak zor.

Ortada bir ‘kapışma’ olduğu belli.

SELVİ DEVREYE GİRİYOR

15 Temmuz sürecinde Abdülkadir Selvi’ye ayrı bir parantez açmak şart. Yaygın kanaat, ‘gerçeği aramak’ yerine ‘irtibatlı olduğu çevreleri’ koruma amaçlı manipülasyonlar yaptığı yönünde.

Köşe yazıları ve 15 Temmuz’a dair yazdığı kitap bu amaca yönelik olsa da ‘bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir’ misali faydalı işler de yapıyor.

Farkında olmadan verdiği açıklar sayesinde 15 Temmuz’a dair ilginç şeyler öğrendi kamuoyu. MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in MİT’ binasındaki yemeği mesela.

Abdulkadir Selvi, pazartesi günkü yazısında Abidin Ünal ile konuştuklarını yazdı.

Yazıya, “Abidin Paşa’nın savcılığa verdiği kapsamlı ifadesini okudum, yetinmedim Abidin Paşa’dan o geceye ilişkin yazılı bir bilgilendirme notu talep ettim. Abidin Ünal derdest edilmeden önce Hava Kuvvetleri’ne yayınladığı emri benimle paylaştı” şeklinde bir giriş yapınca merakım daha da arttı.

Yani Selvi dersine çalışmış, Ünal da ‘Selvi’nin talepleri’ konusunda hayli ‘cömert’ davranmıştı.

Haliyle ortaya doyurucu bir şeylerin çıkması beklenirdi.

Fakat Selvi’nin diğer yazılarında olduğu gibi burada da ‘esas konular’ kayıp.

Selvi esas soruları sormamış. Onun yerine ‘kameraya yansıyan görüntülerde nereye gittiğini’ soruyor.

Ünal tuvalete gittiğini söylüyor ve konu kapanıyor.

Selvi Ünal’a başka neler sordu, Ünal ne cevaplar verdi bilmiyoruz ama yazının devamında Ünal’ın Hulusi Akar’ı hedef aldığı açık.

Ünal’a göre Akar darbecilerle pazarlıklar yapmış ve bu anın görüntülerinin çıkması gerekiyor. Ünal ayrıca darbeden sonra yapılan ilk Genelkurmay açıklamasına atıf yapıp Akın Öztürk ismini açıklamaya koymadığını belirtiyor, sonrasında ‘Acaba kim koydu?’ diye soruyor.

Burada da hedefin Akar olduğu belli.

ABİDİN ÜNAL’A SORULMASI GEREKEN SORULAR

Abidin Ünal gibi kritik bir ismi yakalamışken sorulması gereken çok soru vardı.

Fakat Selvi’nin yazısında bunlar yok.

Selvi’nin sormadığı soruları ben buraya sıralayayım. Anlaşılan 15 Temmuz’a dair komutanlar arasında çatlak büyüyor ve yarın bir gün konu tekrar gündeme gelirse Selvi’ye kolaylık olsun.

Sorulara Ünal’ın açıklamasından başlayalım.

Diyor ki Ünal: “Genelkurmay açıklamasına Akın Öztürk’ün adını ben koymamıştım. Kim koydu?”

Malûm olduğu üzere Genelkurmay Başkanlığı 15 Temmuz’dan sonra biri 19 Temmuz, diğeri 21 Temmuz olmak üzere iki açıklama yaptı. Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne gitmesinin istendiği açıklamada var.

Peki Abidin Ünal, açıklamaya Akın Öztürk’ün eklenmesine bugüne kadar neden hiç itiraz etmedi? 30 Temmuz’daki ikinci savcılık ifadesinde bu konuya neden hiç değinmedi?

Şimdi 15 Temmuz’a gidip sorularımıza devam edelim.

Ünal’a sorulması ve üzerinde ısrarla durulması gereken soru şu: Abidin Ünal darbe girişiminden 2 gün sonra müşteki sıfatıyla ifade veriyor. Orada darbeden 21.30 sularında eşinin telefonu ile haberdar olduğunu söylüyor. Fakat 13 gün sonra verdiği ek ifadede saat 19.06’da Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi’nin uçuş yasağını bildirmesi ile haberdar olduğunu söylüyor. Aynı konuda neden farklı iki ifade var? Aynı konuda iki farklı doğru olamayacağına göre Ünal hangisinde yalan söylüyor?

İfadelere ve tutanaklara göre Abidin Ünal darbeden 19.06’da haberdar olmuş gözüküyor. Peki tüm Türkiye’de hava sahasının kapatıldığı bilgisini aldığında neden karargâha geçip duruma göz kulak olma ihtiyacı hissetmedi?

Dahası düğünün sahibi, Hava Kuvvetleri’nin 2 numarası, Eskişehir Muharip Hava Kuvvetleri Komutanı Mehmet Şanver’e neden haber vermedi?

Mehmet Şanver ifadesinde olaylara dair 21.30’a kadar bilgisi olmadığını, hava sahasından sorumlu komutan olarak kendisine bilgi verilmesi gerektiğini söyledi.

Ünal’ın Hulusi Akar’la görüşmeye çalışmaması, Mehmet Şanver’e uçuş yasağı ile ilgili bilgi vermemesi nasıl açıklanabilir?

Dahası Mehmet Şanver’in anlatımlarına göre akşam 19.30’da Korgeneral Cemal Kadıoğlu Eskişehir’de tuhaf durumların olduğunu söylemesi üzerine Kadıoğlu’na Eskişehir’e gitmesi talimatı veriyor.

ABİDİN ÜNAL, ERKEN MÜDAHALEYİ NEDEN ENGELLEDİ?

Bu aşamada durumu Abidin Ünal’a aktarıyor. Abidin Ünal ise ‘gerek yok’ deyip Kadıoğlu’nun Eskişehir’e gitmesini engelliyor. Ünal en kritik bilgiyi ilgili komutanlardan saklarken aynı zamanda erken müdahale edilmesini de engelliyor. Neden?

Sorulara devam edelim.

Abidin Ünal’a sorulması gereken bir diğer soru şu: 19.06’da hava sahasının kapatılması talimatını almasına rağmen neden düğüne devam etti?

Düğünü basan timin komutanı Yılmaz Bahar’ın anlatımlarına göre baskın anında başta Ünal olmak üzere hiçbir komutanda panik havası yokmuş. Bu kadar yoğun terör riski olan bir ülkede kuvvet komutanı ve 23 generalin bu kadar kolay teslim alınması normal mi?

Abidin Ünal 21.30’a kadar bu timin gelip kendilerini almasını mı bekledi?

İfadelere göre Abidin Ünal, Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Akıncı’ya götürülüyor. Savcılık ifadesine göre kelepçesiz ve elinde telefon var. Hatta Akıncı’ya ininceye kadar Eskişehir’deki üsle konuşup darbecilerle mücadele ediyor.

Bu nasıl bir gözaltı ki ne gözleri bağlanmış, ne kelepçe takılmış ne de cep telefonu elinden alınmış. Üstelik Ünal ‘darbecilerin’ gözetiminde iken darbecilere karşı mücadelenin en etkin merkezi olan Eskişehir’le koordinasyonu yürütmüş. Bu senaryoda bir tuhaflık yok mu?

Selvi sormamış ama biz sormaya devam edelim.

ANKARA’YA BOMBA YAĞDIRAN PİLOTLARA NEDEN ‘KOLAY GELSİN’ DEDİ?

Akıncı Üssü iddianamesinde yer alan ifadelere göre Abidin Ünal 02.00 sularında üsse getiriliyor. Binbaşı İbrahim Yozgat’ın ifadesine göre Ünal gayet neşeliymiş ve pilotlara ‘iyi akşamlar arkadaşlar’ demiş.

‘Derdest edilmiş bir kuvvet komutanı’, Ankara’nın üstünde alçak uçuş yapan pilotları görünce gülümseyip ‘iyi akşamlar arkadaşlar’ der mi?

Abidin Ünal’ın ‘son derece keyifli’ hali başka pilotların ifadelerinde de var. Oysa Selvi şu önemli soruyu sormamış: Ankara’ya bomba yağdıran pilotlarla karşılaşınca Hava Kuvvetleri Komutanı olarak ‘iyi akşamlar çocuklar, kolay gelsin’ şeklinde konuştunuz mu? En basit soru bu, halbuki.

Dahası ifadelere göre Abidin Ünal, Akıncı Üssü’nde iken cep telefonu hala elinde. Onu cep telefonu ile konuşurken gören askerler var. O askerlerin ifadesi mi yoksa Selvi’nin yazısı mı doğru? Çünkü Selvi’nin yazısına göre Ünal bir odaya kilitlenmiş ve telefonu elinden alınmış. Hangisi doğru?

Selvi şunları da sormamış Abidin Ünal’a: O gece Akın Öztürk ile kaç telefon görüşmesi yaptınız? Ona ‘üsse geçip duruma bakın’ dediniz mi?

Madem öyle, biz sorulara devam edelim.

Sanıklardan Tümgeneral Haluk Şahar ifadesinde, Abidin Ünal’ın ‘Akın Paşa olmasaydı bazı şeyleri başaramazdık, darbe etkili olurdu’ gibi bir şeyler söylediğini anlatıyor. Abidin Ünal, ‘Akın Paşa olmasaydı bazı şeyleri başaramazdık’ dedi mi gerçekten?

Abidin Ünal’a sorulması gereken sorulardan birisi de 15 Temmuz günü Yalova Hava Meydan Komutanlığı’na yaptığı ziyaret. O ‘sıra dışı’ seyahatin nedeni neydi? O akşam otobüslere bindirilerek İstanbul’a gönderilecek askeri okul öğrencileri için ‘çocukları yormayın, akşam yorulacaklar’ dedi mi?

ÇANLAR AKAR İÇİN Mİ ÇALIYOR?

Abidin Ünal’a sorulacak soruları uzatmak mümkün. Zira o kanlı gecenin kritik aktörlerinden birisi. Eğer bu sorulara cevap verirse sis perdesinin aralanmasına katkı sağlayabilir.

Akıncı Üssü’nün görüntüleri ile başlayan tartışmaların bir boyutu daha var. 15 Temmuz’un komuta kademesi arasındaki ittifak bozuldu. Darbe kumpasının en kritik isimlerinden Zekai Aksakallı daha önce Hulusi Akar’ı suçlayan açıklamalar yapmış bu darbe girişimin kolaylıkla önlenebileceğini söylemişti. Sonrasında Aksakallı tenzili rütbe ile 2. Kolordu Komutanlığı’na yollanmıştı.

Bugünlerde ise ilginç bir durumla karşı karşıyayız.

OdaTV ve Ergenekoncular uzun zamandır Hulusi Akar’ı suçluyorlar. Bu koroya Hürriyetçiler ve AKP’liler de katıldı.

Selvi’nin yazısından sonra Sedat Ergin bir yazı kaleme alıp okları Akar’a yöneltti. Ergin’in yazısında bahsettiği ifadeler mahkeme dosyasında mevcut. Ben de daha önce bu köşede yazmıştım. Fakat bu bilgiler yeniymiş gibi tekrar gündeme getirildi.

Akar’ı hedef alan bir diğer açıklama ise AKP Milletvekili Şamil Tayyar’dan geldi. Tayyar, Akar’a dair şüphelerini dile getirip, ‘Sanıyorum Cumhurbaşkanımızın bir bildiği var. Tayyip Erdoğan kendisine ihaneti asla unutmaz. Doğru zamanı beklediğini düşünüyorum’ dedi.

Bütün bu açıklamaların tesadüf olduğunu düşünmek Türkiye gibi güç savaşlarının acımasızca yaşandığı bir ülkede fazla naiflik olur.

Görünen o ki, komuta kademesinde sert bir savaş yaşanıyor ve çatışma artık saklanamaz hale geldi. Ya da Erdoğan her zaman olduğu gibi kirli işlerini yaptırdığı bürokratları tasfiye ediyor.

Acı olan ise birilerinin 15 Temmuz’da oynadığı pis tiyatronun faturasını masum yüz binlerin ödüyor olması.

[Adem Yavuz Arslan] 25.10.2017 [TR724]

Galatasaray’a koreografi önerileri [Barbaros J.Kartal]

Gün geçmiyor ki ülkenin tımarhaneye döndüğünü teyit eden bir gelişme yaşanmasın. Pazar günü oynanan Galatasaray-Fenerbahçe derbisi öncesi Galatasaray tribününde yapılan koreografi yine bir sürü delinin piyasaya çıkmasına sebep oldu. Programlarından önce Rocky filmi yayınlanmış kanalda ona buna iftira atan adamlar konuşurken öğreniyoruz ki, savcılar koreografi için inceleme başlatmış. Başbakan bile olaya müdahil olmuş.

EN USTA KOREOGRAFİCİLER

Ben pankart-koreografi olaylarını, bir grup Beşiktaşlının Fener forması giyip “Kardaş Anadolu’dan geldik ama bilet bulamadık, maça giremiyoruz. Ortega için pankart yapmıştık, bunu bizim yerimize açar mısınız?” diye Fenerlilerin eline tutuşturdukları pankartta İspanyolca “Korkak Tavuk Ortega” yazmasında sonra daha güzeli yapılamaz diye pek takip etmedim. Çarşı yine unutulmayacak pankartlar yaptıysa da Başakşehir’in tribün grubu Bozbaykuşlar, yaratıcı ve zeki pankartta son yıllarda bir adım öne çıktılar.

Koreografi işini ülkeye getiren Fenerbahçe’dir. Fenerbahçe Cumhuriyeti ile başlayan koreografiler çeşitli sloganlarla devam etti. ‘Herkes Haddini Bilecek’ çalışmasına Galatasaraylılar formadaki yıldızlara ithafen herkes rütbesini bilecek diye cevap vermişti. ‘İtaat et’ çalışmasında İ,T harflerini  siyah-beyaz yazınca sembolik bir ceza almışlardı ama sonra bu tür işlere pek girmediler. Galatasaray stadını bitirince özellikle derbilerde hareketli koreografilere epey kafa yordu. Kadıköy’de kupa kaldırılmasını anlatan animasyon güzel bir çalışmaydı. Beşiktaş yeni stadı ile koreografi işine girse de pek üzerine düşmedi. Fikret Başkan’ın birkaç dakikalık iş için para harcamayalım ya da taksitle oluyorsa olsun gibi maliyet hesabı yaptığını zannediyorum. Geçen sene Avrupa maçlarında UEFA finali temalı olanlar fena değildi.

CİMBOM NİYE AYAĞA KALKSIN Kİ?

Neyse bu pankart, koreografi işinden çıkamayız. Son olaya dönersek bir kere ben de ilk gördüğümde bir anlam veremedim. 8 puanla önde giden ve ligin en çok şampiyon olan takımının böyle bir çalışma yapmasını anlamadım. Herhalde benim bilmediğim Galatasaray tribünleri için anlamı olan bir şey diye düşündüm. Tam tersine ayağa kalkması gereken kendileri değil rakipler çünkü. Bir Galatasaraylı olsam zamanlaması bu kadar yanlış bir çalışmaya bu sebepten itiraz ederdim. Geçen sene veya ligin ilk maçında anlamı olacak “kalk ayağa” sözünün takım bu kadar iyi giderken bir anlamı olmasa gerek. Zaten geçen sene açılan bir pankarttan esinlenilmiş.

GALATASARAY’A YENİDEN BİR FETÖ DALGASI

Tabii bunlar delilerin ve psikolojik harp uzmanlarının saçmalıklarını haklı çıkarmıyor. Bir akıl tutulması değil artık yaşananlar tam bir strateji. Resmen ülkede birileri üzerimize psikolojik harp yapıyor. Benzer bir saldırı Ülker firması için yapılmıştı. 1 Nisan reklam çalışmasından dolayı Yıldız Holding iyi bir dayak yemişti. Ülker, “O birimi kapattık, elamanları kovduk, başka n’apalım vuralım mı adamları?” noktasına kadar gelmişti. Murat Ülker’i referandum öncesi nostaljik “Evet” marka yağ reklamı yaptıracak kadar korkutmuşlardı.

Şimdi Galatasaray’a yeniden bir “FETÖ” dalgası gelecek. Yakın zaman önce efsane oyuncularını bu zırvalığa kurban etmişlerdi. Hakkını yemeyelim delegelerin eli buna varmamıştı ama yönetim delege iradesini yok sayarak oyuncuları üyelikten atmıştı. Bu oyunculara destek konuşması yapan gazeteci bile üyelikten atılmıştı. Aydın Doğan bu gazeteciyi ayrıca işten kovmuştu. Şimdi yarın öbür gün bu heriflerin ortalarda etikten, basın ahlakından dem vuracağını düşündükçe şimdiden kahroluyorum. Doğan Yayın İlkeleriymiş. Ahlaksız adamlar. Bunların kurumlarında çalışan hiç kimse zerre saygıyı hak etmiyor. Yazar çizer tayfasından hala Doğan Grubu’nda olup da kovulmayan varsa bilin ki medya tarihinin en ikiyüzlü insanıdır.

Konu iyice dağılıyor. Yazı amacı şu, şimdi bir sürü baskı ve şantaja uğrayacak Galatasaray için koreografiler planladım. Bunlarla yırtabilir. Riskli olanların risklerini de belirttim. Şimdiden hayırlı olsun. Ezeli rekabet, edebi dostluk. Fakirin evi eskiden Sami Yen’e bakardı. Biraz da komşuluk hakkı diyelim.

1.Koreografi

İlk çalışmamız Rabia işareti temalı. Rabia işareti yerden yavaş yavaş yükselir. 4 rakamı tamamen belli olduktan sonra altında Galatasaray’ın formasındaki 4 yıldız belirir ve “4 yıldızlı tek şampiyon” yazısı görünür. İlk başta hedefi tam 12’den vurduğunu düşündüğümüz bu çalışmanın bir riski var. Dört yıldız malum general demek. Bu çalışma ile askere bir mesaj verildiği söylenebilir. Gerekirse dört yıldız bahsine hiç girmeden sadece Rabia işareti ile de bu iş kotarılabilir.

2.Koreografi

Bu çalışmamız da yine sıcacık ve hedefe odaklı. Igor Tudor büyük görseli yanında talebelerinin resmedildiğini görüyoruz. Yavaş yavaş pankart yükselmeye başlıyor ve çizimin altında “Galatasaray’ın Fedaileriyiz” yazısı ile karşılaşıyoruz. Ancak saray ve fedaileri kelimeleri renk oyunu ile aynı formatta ve dizgide olacak. Yani karşıdan gören bir ROK beyinli kolayca “Saray’ın Fedaileriyiz” olarak okuyabilmeli.

3.Koreografi

Bu sefer biraz tarihe gidiyoruz ve Mekteb-i Sultani yani Galatasaray Lisesi’ne atıfla güzel bir çalışma yapıyoruz. Şimdi Osmanlı ve ecdat çok moda olduğu için padişah motifli bir koreografi denemesine girişiyoruz. Bu Osmanlı işi Diriliş manyaklığı zamanı epey kredi kazandıracak. Galatasaray tarihinde sembol isimler olan II. Bayezit ve Abdülaziz’in dev posterleri ile beraber araya bir de bizim İslamcıların favorisi Abdülhamit Han’ı da sıkıştırıp üç padişahı da resmedip yerden yavaş yavaş yükseltiyoruz Pankart tam havalandığında “Gerçekleri tarih yazar, Tarihi de Galatasaray” meşhur dizesi ile karşılaşıyoruz.

“Ha şimdi oldu demeyin” hemen. Bu çalışmanın da handikapları yok değil maalesef. Padişahların akıbetleri sorun oluşturabilir. Malum II. Bayezid tahttan feragat etmek zorunda kalmış, Abdülaziz bir kumpasla indirilip öldürülmüştü, Abdülhamit Han da bir darbe ile görevden uzaklaşmıştı. Karar yönetimin, Galatasaray ve Osmanlı bence güzel gider şu sıralar.

4.Koreografi

Bu koreografimiz Rocky çalışmasının birebir benzeri. Burada aktör olarak Polat Alemdar’ı öneriyorum. Polat Alemdar ve “Sonunu düşünen kahraman olamaz” yazısı. Eğer Galatasaray yönetimi baskılardan çok bunalmışsa 15 temmuz’da hayatını kaybeden Ömer Halisdemir’i de düşünebilir. Polat olursa patlayan çatlayan enkazlar arasında ezeli rakipleri simgeleyen ögeler. Halisdemir olursa boğaz köprüsü, bordo bereliler ve ışık saçan bir uçak.

5.Koreografi

Bu kez müzik destekli bir çalışma. Fonda, ‘Beraber yürüdük biz bu yollarda’ şarkısı çalıyor. Bunun bir Beşiktaş tezahüratı olmasına şartların bizi getirdiği vahim durumdan dolayı aldırmıyoruz. Şarkı çalarken pankartımız yavaş yavaş yükseliyor. Seyrantepe Metrosu’ndan stada doğru bir insan seli ve yağmur yağıyor ancak kimsede şemsiye yok. Hava durumuna göre yağmurlu bir hafta için en ideal öneri. Pankart tamamen havalandığında stada yürüyen kalabalık bir yığın ve pankartın altında ‘Beraber yürüdük biz bu yollarda’ yazısı. Evet şarkı malum zatı hatırlatıyor. Duyunca tüyleriniz diken diken oluyor olabilir ama durum ciddi.

6.Koreografi

Bu çalışmamız benim de içime sinmese de yangın zamanı camı kırın alternatifi olarak yönetimin masasında bulunmalı diye düşünüyorum. Galatasaray camiasının liseden futbol takımına üniversiteden su topuna bütün ögelerinin birlikte yer aldığı güzel bir çizim yapıyoruz. Çizim yerden yükseliyor. Ve yazının altında OKU, DÜŞÜN, UYGULA, NETİCELENDİR yazıyor.

[Barbaros J.Kartal] 25.10.2017 [TR724]

13,5 milyon seçmenin oyu çöpe atıldı! [Erhan Başyurt]

Son yerel seçimler 2014 Mart ayında yapıldı. AK Parti yaklaşık 20 milyon 500 bin oy aldı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istifasını istediği belediye başkanlarının aldıkları oy oranları yaklaşık 6 buçuk milyon.

İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir ve Niğde… İstifaya zorlandı veya etmek üzereler.

Bu durumda AK Partili adaylara oy veren seçmenin 3’te biri boşuna oy kullandı.

Yani, seçmenin 3’te birisi havaya oy attı.

Bunun adı demokrasi değil, olsa olsa ‘demokrasi tiyatrosudur’…

Yıllarca ‘milli irade’ söylemlerine sığınan, ‘halk seçti, halk indirir’ diyerek, her türlü baskıya göğüs geren bir parti için içler acısı bir durum.

Demek ki, ‘milli irade’ sadece Cumhurbaşkanı için geçerli.

Nitekim Erdoğan son olarak basın mensuplarına bunu açıkça ifade etti…

***

Tüm bu isimlere, görevden alınan ve yerlerine kayyım atanan HDP’li belediye başkanlarını ve HDP’li tutuklu vekilleri de eklediğinizde tablo daha da vahimleşiyor.

Yaklaşık 13 milyon seçmenin iradesi bir kalemde çöpe atılmış durumda…

Halkın verdiği oyların, asıl olanın iradesinin vekiller tarafından bu kadar hiçe sayılması, demokrasilerde mümkün değil.

***

Gelelim madalyonun öbür yüzüne…

AK Partili belediye başkanları neden ‘kuzu kuzu’ istifa ediyorlar?

Birinci ihtimal, AK Partili başkanlar başarısızlar. Oy kaybına sebep oluyorlar, parti genel merkezi oy kaybını engellemek için müdahale ediyor.

İkinci ihtimal, AK Parti belediye başkanları çok ciddi yolsuzluklara başvurdular.

İktidarda olmanın verdiği öz güvenle, partili belediye başkanlarına yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma soruşturması açmak yerine, ‘kol kırılır yen içinde kalır’ diyerek ‘yargı zırhı’ verilerek sadece görevden el çektiriliyorlar.

Onlar da yargıya hesap verme korkusuyla, ‘zırh’ kuşanıp istifa ediyorlar.

Üçüncü ihtimal, başkanlar ‘suçsuz’ hatta ‘başarılı’ ancak yargı tamamen Cumhurbaşkanı’nın kontrolünde olduğu için, direnç gösteremiyor ve istifa talimatına ‘kuzu kuzu’ boyun eğiyorlar.

Dördüncü ihtimal, Cumhurbaşkanı partide ve siyasette ‘Tek Adam’ olduğunu herkese kabul ettiriyor ve güç gösterisinde bulunuyor.

Sadece muhalefeti susturmakla kalmıyor, kendi partisinde de ‘tam biat’ etmeyen isimleri ezerek, onursuzca istifaya zorluyor.

Böylece, AK Parti içinde muhalif ses çıkarması ihtimali olanlara da gözdağı veriliyor ve sindiriliyor.

Beşinci ihtimal, Türkiye ekonomik krize girdi. ‘Havuz’a yeterince kaynak akışı olmuyor. Büyükşehirler de umulan desteği sağlamakta yetersiz kalıyor ve başkanlar istifaya zorlanarak ‘kamu havuzu’ tekleştiriliyor.

***

Bu ihtimallerden hangisi ya da hepsi birden bile olsa, demokratik bir ülkede başkanlar istifaya zorlanamaz. Yerlerine kayyım atanamaz.

Başkanlar, ‘abdestlerinden eminlerse’ partinin ‘istifa edin’ talimatına ‘hayır’ der ve kendilerini seçen halk iradesine sığınırlar.

Halk ilk seçimde, ‘devam’ ya da ‘tamam’ kararı verir. Ancak başkanlar, gerekirse kendi partilerinden istifa ederek 5 yıllık görev sürelerini tamamlarlar…

***

Sonuçta, daha önce bu köşede defaatle yazdığımız gibi, Türkiye’de rejim değişti.

ABD tarzı başkanlık değil otoriter ülkelerde olduğu gibi ‘Tek Adam’ sistemine geçildi.

Bugün iktidarda Erdoğan değil, bu sınırsız yetkilerle kim gelirse gelsin, aynı yöntemlere başvuracaktır.

Nitekim, Türkiye ‘partili cumhurbaşkanı’ sistemini, 1923-1946 arasında yaşadı.

Tek partinin hâkim olduğu bir Meclis’te, Cumhurbaşkanı da aynı partidense, ‘Tek Adam’ başbakanları da belediye başkanlarını da istediği gibi değiştirir.

Halkın verdiği oylar göstermeliktir ve sadece ‘Tek Adam’ için meşruiyet aracıdır.

Daha da kötüsünü söyleyeyim, hiçbir ‘Tek Adam’ güçlü bir dış müdahale ya da halk bilinçlenmesi olmamışsa, seçim kaybetmemiştir.

Zira seçimleri denetleyecek kurullar da, itiraz edilecek yargı makamları da ‘Tek Adam’ ne derse onu yapar.

Bu durumda ‘açık oy, gizli sayım’ gibi geçer bütün seçimler.

Muhalefet, kumda oynayan çocuklar gibidir. Güçlenince ezilir, güçsüzse beslenir. Hatta zaman zaman ‘anlaşmalı muhalif’ hareketlere sipariş usulü izin verilir….

***

Bu yazdıklarım ‘kötümser’ bir bakış açısının veya ‘umutsuzluğun’ satırları değil.

‘Tek Adam’ rejimlerinin fıtratında var olan şey bu…

Dünya bugün de her coğrafyada çok sayıda emsalleriyle dolu…

Şunu da belirtmekte fayda var, bugüne kadar hiçbir ‘Tek Adam’ rejimi ülkesine huzur ve mutluluk getirmemiştir.

Ve hiçbir ‘Tek Adam’ rejimi kısa da sürse uzun da sürse mutlu sonla bitmemiştir!

[Erhan Başyurt] 25.10.2017 [TR724]

Bölünmenin eşiğinde bir ülke: Irak [Dr.Serdar Efeoğlu]

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan devletlerden birisi olan Irak, bir türlü istikrara kavuşamadı. Dünyanın en önemli petrol kaynaklarının bulunduğu bölgede olmasının faturasını çok ağır bir şekilde ödedi ve referandum krizi ile bir kez daha parçalanmanın eşiğine geldi.

OSMANLI YÖNETİMİNDE IRAK

Osmanlılar, Mısır’ın fethinden sonra Safevilerin hâkimiyetindeki Irak’la ilgilenmeye başladılar. 1533’de Kanuni, “Irakeyn seferi” ile Bağdat’ı fethetti. Ardından Kûfe, Necef ve Kerbela’daki Ehl-i Beyt kabirlerini ziyaret ederek Şii halkın takdirini kazandı. Bölgede Şiiliğin yerine Sünniliğin yerleşmesi için girişimlerde bulundu. Bu sırada Basra da Osmanlı idaresine girdi. Bölge, 17. yüzyılda yaşanan İran işgali dışında Osmanlı hâkimiyetinde kaldı.

Vakayinamelerde cennete benzetilen Bağdat ve daha güneydeki Basra, bölgenin en önemli şehirleriydi. Mithat Paşa’nın Bağdat valiliği sırasında (1869-1872) idari, askeri, eğitim, tarım ve bayındırlık alanlarında önemli gelişmeler yaşandı. Dicle ve Fırat üzerinde ulaşım geliştirildi, Basra’dan İstanbul’a buharlı gemi seferleri başlatıldı. Bağdat’ta bir matbaa kurularak ez-Zevra adlı Türkçe-Arapça vilayet gazetesi yayınlandı.

İkinci Abdülhamit devrinde Irak için birçok ıslahat projesi hazırlandı. Ancak idari ve mali sıkıntılarla aşiretlerin bitmek bilmeyen isyanları reformların başarısını engelledi. Bu dönemde bölgenin “eşraf” vasıtasıyla yönetilmesine dayanan bir siyaset izlendi.

Irak sosyal yönden çok karışık bir yapıya sahipti. Araplar, Kürtler, Türkmenler, Farslar, Yahudiler, Nesturiler, Keldaniler, Ezidiler ve Sabiiler bir arada yaşamaktaydı. Sünni Kürtler kuzeyde, Şii Araplar güneyde, Sünni Araplar batıda çoğunluğu oluşturuyordu. 1914 sayımında 3.650.000 olan nüfusun yüzde 56’sını oluşturan Şiiler, Bağdat ve Basra’da çoğunluktaydı.

İkinci Meşrutiyet döneminde Irak’ta adem-i merkeziyeti savunan Arap cemiyetleri kuruldu. Osmanlı Irak’ı bu sırada İran ve İngiltere tehdidiyle karşı karşıyaydı. En önemli Şii müçtehitlerin Irak’ta bulunması ve nüfusun çoğunluğunu Şiilerin oluşturması İran etkisini artırmaktaydı.

IRAK’IN KURULUŞU

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin savaştığı cephelerden birisi de Irak cephesi oldu. İngilizler savaşın başında Basra’yı işgal ettilerse de, Bağdat’ı 1917 Mart’ında alabildiler. Musul vilayetini ise Mondros Ateşkesi sonrasında işgal ettiler. Irak’a tamamen hâkim olduktan sonra askeri bir yönetim kurdular.

19.yüzyılda Osmanlı idari taksimatında Irak’ın sınırları bugünküne yakın bir şekilde idi. 1864 vilayet düzenlemesi sonrasındaki Bağdat, Musul ve Basra vilayetleri, İngilizlerin kuracağı Irak devletini de oluşturdu.

Savaş sırasındaki paylaşma planlarında Bağdat ve Basra İngilizlere, Musul Fransızlara bırakılmıştı. 1920’de toplanan San Remo Konferansı’nda “Irak” adıyla İngiliz manda yönetimi altında bir devlet kurulması kararlaştırıldı. İngilizler, Irak krallığına Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı getirdiler. 1922’de yapılan İngiltere-Irak antlaşması ile İngilizlerin Irak’taki manda yönetimi ve hakları kabul edildi.

1926’da imzalanan Ankara Antlaşması ile de Kuzey Irak’ı oluşturan Musul vilayeti, Irak’a bırakıldı. Irak’ta isyanlar birbirini izledi ve İngilizler, 1932’de Irak’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldılar. Ülkeyi terk ettiklerinde dünyanın üçüncü büyük petrol kaynaklarına ve toplam rezervin yüzde 11’ine sahip olan Irak’ın petrol imtiyazını garanti altına almışlardı.

DARBELER… DARBELER…

Kral Faysal’ın 1933’de ölümüyle yerine oğlu Gazi geçtiyse de bir kaza sonucu vefat etti. Yerine dört yaşındaki oğlu 2. Faysal krallığa getirildi. Bu dönemde İngiliz karşıtlığı iyice arttı ve 1941’de bir grup askerin yönetime müdahalesi üzerine İngilizler, Irak’ı yeniden işgal ettiler. 1945-1958 arasında İngiliz yanlısı, eski Osmanlı subayı Nuri Said Paşa başbakanlığında birçok hükümet kurulduysa da istikrar sağlanamadı.

Irak, dini ve etnik yönden farklı topluluklardan meydana gelmekteydi. Nüfusun yarıdan fazlasını Şiiler oluşturuyor, ancak yönetim Sünnilerin elinde bulunuyordu. Araplar % 75, Kürtler % 18, Türkmenler yüzde 7 oranındaydı. Bu oranlar çok değişiklik göstermeden günümüze kadar devam etti. Bir araştırmaya göre bugün Irak’ta 31 dil, lehçe veya ağız konuşulmaktadır.

Ülkede demokratik geleneğin olmaması, darbelerin birbirini izlemesine neden oldu. 1958’de General Kasım liderliğindeki subaylar yönetimi ele geçirdiler. Bu sırada ülkede komünizm ve Arap milliyetçisi Baasçılar güçlenmekteydi. Kasım da 1963’de bir darbe ile devrilerek idam edildi.

Abdüsselam Arif liderliğindeki Baasçı darbe yönetimi, komünistlerle büyük bir mücadeleye giriştiyse de cunta yönetiminde ayrılıklar ortaya çıktı. Abdüsselam bir helikopter kazası ile ölünce yerine kardeşi geçti. Fakat 1968’de yine bir Baasçı darbe yaşandı.

Bu dönemde önemli bir muhalefet de Molla Mustafa Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) idi. KDP’nin amacı kuzeyde Kürt otonom bölgesi oluşturmaktı.

Irak Şiileri ilk defa 1950’lerde siyasi bir oluşuma giderek Necef Ulema Derneği’ni kurdular ve “İslami Davet” adıyla bir partiye dönüştürdüler. Bu parti, 1979 İran devriminden cesaret alarak hükümetle çatışma içine girdi.

Irak’ın en büyük siyasi grubu olan Baasçılar ise Arapların birliğini, emperyalizm ve Siyonizm’den kurtulmayı hedefliyorlardı. Halkın desteğini elde edemeseler de organizasyon kabiliyetleri, şiddet ve kilit noktalardaki subaylarla ittifaklar yoluyla iktidarı ele geçirdiler.

1968 darbesi sonrasında Baasçılar, Sovyetlerle yakınlaştılar.  Barzani ile de dört yıl içinde özerk bir Kürt yönetimi kurulması konusunda anlaştılar. Bu gerçekleşmeyince, Kürtlerle büyük bir çatışma yaşandı. İran, Barzani’yi desteklediyse de desteğini çekmesiyle KDP, büyük bir yenilgiye uğradı. Barzani yurt dışına gitti ve ABD’de öldü.

1970’lerde petrol fiyatlarının artışıyla büyük gelirler elde eden Baasçılar, muhalefeti tasfiyeye girişti. Binlerce kişi hapsedildi, öldürüldü ve sürgüne gönderildi. 1979’da Cumhurbaşkanı Hasan el Bekr yerini Saddam Hüseyin’e bıraktı. Saddam, ülkede bir “kült” haline gelerek tek adam rejimi kurdu.

19.VİLAYET VE FELAKET

Saddam, 1980’de sınır olaylarını bahane ederek İran’a savaş açtı. Batı ve Arap ülkelerinin desteğine rağmen başarılı olamadı. Sekiz yıl süren savaş, Irak’a büyük bir darbe vurdu. Saddam ise orduya dayanarak tek adam rejimini devam ettiriyor, ülkenin her yerini kendi heykelleriyle donatıyordu. Artık, korku ile anılan bir şiddet ögesine dönüşmüştü.

Saddam, 1990’da Kuveyt’i Irak’ın “19. Vilayeti” yapmak için işgal ederek kendisinin ve ülkesinin felaketine giden süreci başlattı. Bunun üzerine BM, ABD’nin önderliğinde bölgeye uluslararası güç gönderme kararı aldı. 1991 yılı başında başlayan savaşta Irak ordusu mağlubiyete uğradı. 100.000 kişi hayatını kaybetti ve milyonlarca Iraklı göç etmek zorunda kaldı. Savaştan sonra güneyde Şiiler, kuzeyde Kürtler ayaklandılar. BM’nin Irak’ta uyguladığı ambargo, ülkede çok büyük sıkıntılara yol açtı.

Saddam’ın silah denetçilerini ülkeye sokmamasını bahane eden ABD yönetimi, 2002’de İkinci Körfez Savaşı’nı başlatma kararı aldı. 20 Mart 2003’de harekete geçen ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri, 9 Nisan’da Bağdat’a girdiler. Yıllardır silahlanan Irak ordusunun kâğıttan bir kaplan olduğu ortaya çıktı. Ordu, işgalcilere direnemedi ve 15 Nisan’da Irak teslim oldu. Saddam bir süre saklandıysa da yakalanarak idam edildi.

Irak’ın yüz yıldır en büyük problemi, toplumda “Iraklılık” bilinci bulunmadığından mezhep ve etnik aidiyetin ön planda olmasıydı. Buna rağmen istikrarsızlık içinde de olsa parçalanmadan varlığını sürdürebilmesi, bir başarı olarak görülmelidir.

İşgal, ülkenin dengelerini tamamen değiştirdi. ABD, etnik ve mezhep temelli federatif bir yapı kurmaya çalıştı. Irak’ın kuruluşundan beri yönetimde ağırlığı olmayan Şiiler, merkezi yönetimde önemli görevler üstlendiler. Bundan sonra asıl problemler petrol bölgelerinin paylaşımından kaynaklandı.

Son olarak Kuzey Irak’ta bağımsız Kürdistan için yapılan referandumda merkezi yönetim, Türkiye ve İran bağımsız bir Kürt devletine karşı çıktılar. Şiilerin kontrolündeki merkezi yönetimin, İran’ın desteğiyle bölgeye müdahale etmesiyle Şiiler, yeni bir alan kazandılar.

Şimdilik parçalanma ertelenmiş gibi gözükse de yüz yılda iki defa İngiliz, bir defa da ABD işgaline uğrayan ve “etnik ve dini” yönden çok farklı topluluklardan oluşan Irak’ın uzun vadede üniter yapısını koruması çok zor görünüyor.

[Dr.Serdar Efeoğlu] 25.10.2017 [TR724]

Matadorlar Türkiye’de tutunamıyor [Efe Yiğit]

Son iki yılın şampiyonu Beşiktaş ve 4 yıldır şampiyonluğa hasret olan Fenerbahçe için lig hiç de arzulandığı gibi gitmiyor. Siyah-beyazlı ekip Şampiyonlar Ligi’nde gösterdiği başarıyı lige taşımakta zorluk çekiyor. Son 4 haftadır 3 puana hasret. Ligde Beşiktaş ile aynı puana sahip Fenerbahçe de benzer sıkıntılar içinde. Galatasaray derbisinde berabere kalan sarı-lacivertli ekibin tesellisi ortaya konan futbol oldu ama kimse iyi futbola 3 puan vermiyor. Her iki takımın da bu sezon yaşadıkları sıkıntılarda bel bağladıkları oyuncuların kötü performansı etkili. Beşiktaş Alvaro Negredo’dan, Fenerbahçe ise Roberto Soldado’dan aradığı verimi şu ana kadar alamadı. Zaten her iki takımın da bugüne kadar İspanyol oyunculardan yana pek yüzü gülmedi.

UNUTULMAZ GÜİZA FACİASI

Fenerbahçe 2008’de Daniel Güiza’yı 14 milyon Euro bedelle kadrosuna katarken, yıldız golcüden beklentisi oldukça yüksekti. Güiza, Mallorca formasıyla 2007-08 sezonunda attığı 27 golle La Liga’nın gol kralı olmuştu. Üstelik bu gollerin hiçbirisi penaltıdan değildi. La Liga’da hem de Mallorca gibi bir takımda 27 gol atan bir oyuncu Süper Lig’de hem de Fenerbahçe gibi bir takımda leblebi gibi gol atardı! Hayaller böyleydi ama gerçekler çok yakıcı oldu. İspanyol oyuncu, gol yollarında acemice davrandı. Kaçırılması imkânsız pozisyonları hunharca harcadı. Fenerbahçe tarihinin en pahalı oyuncusu olarak geldi, 3 yıl sonra en büyük transfer hüsranı olarak Türkiye’den ayrıldı.

Fenerbahçe, Güiza’yla aynı sezonda bir başka İspanyol oyuncu, Josico ile de sözleşme imzaladı. Villarreal formasını giyerken yüksek kondisyonu, istikrarı ve çalışkanlığı ile ön plana çıkan Josico ile 2 yıllık kontrat imzalayan Fenerbahçe’nin beklentisi aynı performansı göstermesiydi. Ancak evdeki hesap sahaya uymadı. Koca sezon boyunca yedek kulübesine mahkûm oldu ve sadece 14 maçta boy gösterdi. Sezon sonunda da sözleşmesi feshedildi.

SOLDADO DA UYUM SORUNU YAŞIYOR

Fenerbahçe’nin son İspanyol transferi ise Roberto Saldado. Gol yollarındaki sıkıntıya çare olsun diye 5 milyon Euro bonservisle kadroya katılan Soldado, şu ana kadar henüz golle tanışmadı. Toplam 9 maçta forma şansı bulurken, sadece 3 maçta ilk 11’deydi. Girdiği birkaç gol pozisyonunu cömertçe harcayınca Fenerbahçe taraftarının aklına Daniel Güiza’yı getirdi. İngiltere’de Tottenham ve ülkesine döndüğünde Villerreal maceraları kötü geçen Soldado’nun en başarılı dönemi Valencia formasıyla 2012-13 sezonu oldu. O sezon ligde 24 gol atan Soldado büyük takımların dikkatini çekmiş, gittiği Tottenham’da hüsran yaşayıp ülkesine geri dönmüştü. Şimdi benzer durumu Fenerbahçe ile yaşıyor.

JUANFRAN’I DEL BOSQUE GETİRMİŞTİ

Beşiktaş’ın ilk İspanyol futbolcusu ise 2004-05 sezonunda top koşturan Juanfran oldu. İspanya milli takım formasını da giymiş bir oyuncu olarak teknik patron Vicente del Bosque’nin isteği üzerine transfer edilen Juanfran, ortaya koyduğu performansla kadroda yer bulmakta zorlandı. Del Bosque’nin ayrılmasıyla formaya hasret kalan Juanfran, bir sezon boyunca sadece 13 maçta sahadaydı. Sezonun bitimiyle Ajax’a kiralanan İspanyol oyuncu 2006’da Zaragoza’ya transfer oldu.

Beşiktaş’ın ikinci İspanyol oyuncusu 2010’da kadrosuna kattığı Guti oldu. Real Madrid formasını aralıksız 15 yıl giyen Guti, İspanya’nın yetiştirdiği en iyi orta saha oyuncularında biriydi. Beşiktaş’ta uyum sonunu yaşayan Guti, takıma bir türlü beklenen katkıyı sağlayamadı. Kasım 2011’de alacaklarına karşılık sözleşmesi feshedilen Guti aynı yılın aralık ayında futbolu bıraktığını açıkladı. Beşiktaş formasını 23 maçta giyen Guti, 7 gol attı.

Takvim yaprakları 2016’yı gösterirken Beliktaş bu kez İspanyol stoper Alexis Delgado’yu kadrosuna kattı. 2,5 yıllık sözleşme imzalanan İspanyol stoper Beşiktaş formasıyla ilk maçına 7 Şubat 2016’da Gaziantepspor’a karşı çıktı. Sezonun bitimiyle birlikte 500 bin Euro karşılığında Aleves’e satılan Alexis Delgado’nun Beşiktaş günleri sadece 6 ay sürdü. Bu süre içinde 10 maçta forma giyip 1 gol attı.

NEGREDO’YA NİHAT KAHVECİ’DEN FIRÇA!

Siyah-beyazlı ekibin son İspanyolu ise Alvaro Negredo. Valencia’dan 2,5 milyon Euro bonservis karşılığında kadroya katılan Negredo daha İstanbul’a gelmeden 35 gol atma sözü verince Beşiktaşlı taraftarları heyecanlandırmıştı. 2+1 yıllık sözleşme imzalanan Negredo’nun yıllık ücreti 4 milyon 350 bin Euro oluyordu. Ligin en yüksek ücretli oyuncularından biri olan Negredo, Cenk Tosun’un gölgesinde kaldı. Beşiktaş formasıyla bu sezon 13 maçta sahada olan Negredo henüz golle tanışmadı. Toplam 327 dakika sahada kalan Alvaro Negredo, ligde sadece 3 maçta sahaya ilk 11’deydi. Negredo’nun kötü performansı Beşiktaş’ın eski yıldızı Nihat Kahveci’yi bile çileden çıkardı. Kahveci, ‘Sen dakika bir Türkiye’ye gelip 35 gol atacağım diye imza atıyorsun. 35’in arasına virgül koyup 3,5 gol at bari. 35 istemiyorum yani.’ diyerek İspanyol oyuncuyu adeta topa tuttu.

Negredo’da tıpkı diğer İspanyollar gibi hüsran olma yolunda hızla ilerliyor.

[Efe Yiğit] 25.10.2017 [TR724]

Güz sineği [Ercümend Perver]

Mevsim güze dönerken, havaların ani değişiklik göstermesi, gerek insanlarda gerek diğer mahlukatta, bazı olumsuzluklara sebep olmaktadır. Mesela hepimizin duyduğu “Bahar yorgunluğu” diye bir tabir vardır. Genellikle güz geldiğinde insan vücudunda bir kırgınlık hasıl olabilir. Sizin de başınıza gelmiştir. Hatta Anadolu'nun bazı yörelerinde tembel insanlar için “Güz sineği” tabiri kullanılır. Özellikle uçan böceklerin dengesinin bozulduğu bu günlerde, sineğin, arının, daha doğrusu uçan tüm böceklerin, havaların ani soğumasından dolayı özellikle sabah ve akşam vakitlerinde uçamadığını görürsünüz.

Mevzuya konu bir kızıl arısı. KHK ile mesleğinden ihraç edilen Kerem; yaşadığı şehri, herhangi bir suçu olduğundan değil de işgüzar yakınlarının ve mesai arkadaşlarının ihbar etmesinden çekinip, kendisini hiç kimsenin tanımadığı, İstanbul’a taşınmıştı.

AKP hükümetinin “İhbar edilen kişi başına verdiği” hatırı sayılır meblağ malumunuz. Kafası bozulanın, birbirini F…  (Allah bu kelimeyi bu masum insanlar için kullananların bin türlü belasını versin) diye ihbar etmesi, artık sıradan bir hadise oldu. İnsanların kendilerini bu yaftadan korumak için, sürekli olarak Hizmet Hareketine mensup insanları kast ederek, bol miktarda hakaret etme gereği duyduğu da hepimizin malumu.

Kerem, ailesinin rızkını temin etmek için geldiği İstanbul’da iş arar. Günlerce avare dolaşır sokaklarda. Gerek ekonomik sebeplerden gerek Kerem’in daha önce ne iş yaptığı sorulduğunda verdiği cevaptan dolayı, kimsenin iş verme niyeti yoktur. Kerem’e herkes cüzzamlı muamelesi yapmaktadır. Neticede, bir fabrikanın açık alanda yığılmış malzemelerini beklemesi için gece bekçiliği işini bulur.

Daha önce hayatında hiç gece mesaisi yapmamış Kerem, işe başlayalı bir hafta olmuştu. Haftalık izni dahi olmayan bu iş, Kerem’i o kadar yoruyordu ki dayanılır gibi değildi. Günlük 12 saat çalışıyor, eve gelip yatıyor, arada namaz vakitlerine kalkınca beş yaşındaki oğlu Oğuz ve iki yaşındaki kızı Özlem babalarıyla oynamak istiyorlar ve bu sebebten ister istemez uykusuz kalıyor.

Son akşam işe gitmek için, oğlu Oğuz ve kızı Özlem’den baba öpücüklerini alıp, sabaha görüşmek üzere sözleşip evden çıkmıştı. İşe gitmek için, evi ve otobüs durağı arasındaki üçyüz metrelik mesafeyi yürürken, kaldırımda yürüyen bir kızıl arısı gördü. Kerem’in arı zehrine karşı alerjisi vardı. İşte bu yüzden arkadaşlarının bahar aylarındaki piknik davetlerini hep reddederdi. Bir iki adım attı, bir anda durdu. “Neden uçmuyor acaba” diye geçirdi içinden. Sonra havanın soğumasından kaynaklanan geçici bir uyuşukluk hali olduğunu düşünüp bir adım daha attı ve durdu. Bu arı kaldırımda yürüyor “Biri fark etmeden bu arıya basar ve öldürebilir” diye geçirdi içinden. Arı sokmasına karşı alerjisi vardı ama “Bu arının uçacak mecali yoktu ki beni soksun. Şunu alayım da yolun kenarındaki yeşil alana bırakayım” dedi içinden.

Eline aldığı bir yaprağı arının önüne koydu ki arı üzerine çıksın da onunla arıyı yeşil alana taşısın. Arı yaprağa gelmemekte ısrar ediyor, Kerem de onu kaldırımdan uzaklaştırmaya çalışıyordu ki birileri basıp ezmesin. Olacağa çare yoktur derler ya, Kerem arıyı kurtarmak için uğraşırken, kurtarmak istediği arı Kerem’in elini bir anda sokuverdi.

“Hasbunallah” çekip arıyı yeşil alana bıraktı ama, içinde bir korku hasıl oldu. Ne yapacaktı? Daha önce doktorların kendisine bu konuda uyarısı vardı. Arılardan uzak durması gerekiyordu. Ama olan olmuştu. “Belki bu sefer bir şey olmaz deyip” işe gitmek işin yoluna devam etmek istedi. Ama beş on adım atmıştı ki kaldırıma yığılıverdi.

Kerem’i, bir tarafta fabrikada vardiya çavuşu bekliyor, diğer tarafta da sabah geldiğinde beraber kahvaltı yapmak isteyen oğlu Oğuz ve kızı Özlem bekliyor, hastanede gözlerini açtığında ise, Kerem’i gözaltına almak için başında iki tane polis bekliyordu.

Evet tanıdıklarının gözünden uzak durarak, onların ihbar etmesinden çekindiği için, yaşadığı şehri terk etmişti ama mukadder son onu burada da bulmuştu. Kerem tedbir için mümkün olduğunca resmi kurumlara yaklaşmıyordu ama bir kızıl arısının canını kurtarayım derken başına neler gelmişti. Kerem’in Hizmet Hareketiyle irtibatı haftada bir katıldığı Risale-i nur sohbetlerinden ibaretti ama kime neyi nasıl anlatacaksın ki. Halk dediğimiz yığınların gözünde, eğer bir insan görevinden ihraç edilmişse, azılı bir terörist muamelesi görüyordu. Yine bu muhakemesiz yığınların gözünde, devletin bir bildiği vardı ve bunlar boşu boşuna ihraç edilmemişti. Onun için devletin başındaki; hırsına ve hasedine mağlup olmuş acınası zavallının “Bunları tanıyanlar, yakın akrabaları da olsa ihbar etmeli. Çünkü bunlar toplumu felç eden virüslerdir. Bunları temizlememiz lazım” diye her gün ekranlardan ayrı bir herzesini duyan halk; hele bir de ihbar edene verilecek meblağı duyunca, maalesef, öz kardeşini bile ihbar eder hale gelmişti.

Evet, Kerem’in başında bekleyen polisler, Kerem’i hastaneden alıp emniyete götürmüşlerdi. Kerem işe gitmeyince vardiya çavuşu Kerim’in eşi Funda hanımı aramış, Kerem’in niçin gelmediğini sormuştu. Kerem’in işe gitmediğini öğrenen Funda hanımın başından kaynar sular dökülmüştü. Çaresiz ne yapacağını şaşırmış yeni uyutmaya çalıştığı çocuklarına bir şey belli etmemek istemese de başaramıştı. Oğlu Oğuz’un, “Anne, babama ne olmuş” demesiyle birlikte hıçkırıklara boğuldu. Funda hanım eşinin başına nelerin gelebileceğini az çok tahmin ediyordu. “Tutuklanmıştır” diye  geçirdi içinden ama nasıl ve şimdi neredeydi?

Öyle çaresizdi ki; evde iki tane yavrucak vardı ve yeni taşındığı bu şehirde tanıdığı, daha doğrusu yavrularını bırakıp eşinin akıbeti hakkında en azından emniyet müdürlüğüne kadar gittiğinde onları bırakacağı, itimat edeceği kimsesi yoktu. O gece gözüne hiç uyku girmedi. Sabah hem uykusuzluktan hem ağlamaktan kızaran gözlerle, Oğuz’un elinden tutup Özlem’i de çocuk arabasına koyarak emniyet müdürlüğüne gittiler.

Kapıdaki görevliye niçin geldiğini söyleyip bilgi almak istediler. Görevli eşinin orada olmadığını söyledi. Düşünebiliyor musunuz siz bu azabı? Hani Anadolu'da bir söz vardır. “Ölüsü olan bir gün ağlar, kayıbı (veya delisi) olan her gün ağlar” derler ya, eşi orada olmasına rağmen orada olmadığını söyleyerek, bu insanların acısını katlayanlar, bir gün mahkeme-i kübrada bunun hesabını nasıl ödeyecekler bilemiyoruz.

Funda hanımın acısı katlanmıştı. Ne yapacağını şaşırdı. O anda aklına, daha önce duyduğu kaçırılma hadiseleri geldi. Hadi gözaltı neyse, nerede olduğunu bilir, bir umutla çıkacağı günü beklersiniz de; kaçırıldığında ne yapacaktınız? Nerede? Nasıldır? Kim kaçırdı? Ölü müdür? Sağ mıdır? Bütün bu sorular bir anda aklını istila edip başını döndürdü.

Beyninden vurulmuşa dönen Funda hanımın dizlerinin bağı çözüldü, zavallı olduğu yere yığıldı. Hemen orada bulunan, Funda hanım gibi diğer mağdur yakınları onu kaldırıma oturtup teselli vermeye çalıştılar. Ama Funda hanım kimseyi duymuyordu. Annelerini o halde gören oğlu Oğuz ve kızı Özlem korkmuş ağlamaya başlamışlardı. Bir taraftan yavrularını susturmaya çalışırken bir taraftan ne yapacağını düşünüyordu.

Orada bulunan mağdur yakınlarından bir amca, babacan bir edayla Funda hanıma yaklaşıp derdini kendisine anlatmasını istedi. Biraz sakinleştikten sonra olup biteni bu amcaya anlattı Funda hanım.

Daha önce ki hâdiselerden ve emniyetin takındığı bu tavırdan tecrübesi olan bu amca Funda hanıma, eşinin “Mutlaka burada olduğunu ancak emniyetin takındığı bu tavrı kasten yaptığını” söyleyip en azından eşinin içerde olduğu ve sağ olduğu konusunda Funda hanımı ikna etti.

Funda hanıma, orada aynı acıları paylaşan bir kaç kişi yardımcı olmak istediklerini, mutlaka kendileriyle irtibat kurmalarını söyleyip, telefon numaralarını verdiler. Funda hanım o gün eşi hakkında hiç bir şey öğrenemeden evine döndü. Ama içi içini yiyor, gözüne uyku girmiyordu. Sabaha karşı yorgunluktan tam uykuya dalmıştı ki kapısı sert bir şekilde çalındı. Neye döndüğünü şaşıran Funda hanım başına örtüsünü alıp kapıya yaklaştı “Kim o” dedi. Dışardan, “Polis! Aç kapıyı. Arama emri var” diye seslendi.

Funda hanım ürkmüştü. Daha önce başına hiç böyle birşey gelmemişti. Öyle korkmuştu ki yüreği; göğüs kafesinden çıkmak isteyen bir kuş gibi çırpınıyordu. Kalbi küt küt atıyor, adeta göğüs kafesini içerden dövüyordu. Hemen toparlanıp kapıyı açtı. Açmasıyla birlikte ayakkabılarını bile çıkarmadan evin her tarafına dağılan polisler, bütün evi aramaya başladılar. Daha doğrusu aramıyorlar adeta darmadağın ediyorlardı. Funda hanım “Çocuk odasında çocukların uyuduğunu en azından orada sesiz olmalarını” istemesine rağmen polislerin ukala tavırlarına engel olamamıştı. Neticede çocuklar, odasına giren polisi görünce, korkup ağlamaya başlamış, uzun süre annelerine sarılır vaziyette polislerin evden gitmelerini beklemişlerdi. Ondan sonraki bir çok gece bu yavrucaklar geceleri hep ağlayarak uyanıp annelerine sarılarak uyumuşlardı.

Funda hanım, eşinin emniyette olduğuna, bu arama hadisesinden sonra artık kesin kanaat getirmişti. Zaten Funda hanımı bir hafta sonra sonra arayıp emniyete çağırdılar. Orada ilk defa eşiyle görüşen Funda hanım, eşini gözaltına alma gerekçesini ve ne ile suçladıklarını öğrendi. Funda hanım bu tür gözaltına alma hadiselerini daha önceden bildiği için çok şaşırmamıştı. Ama oraya nasıl geldiğini öğrenince bir taraftan dudağında acı bir tebessüm belirirken diğer taraftan gözlerine yaşlar seyirtmişti.

Bir tarafta, kendisi için son derece tehlikeli bir arının canını kurtarmak için sağlığını tehlikeye atan ve bu sebepten hastaneye gitmek zorunda kalıp, orada polis kayıtlarında hakkında ihbar olduğu için gözaltına alınan, diğer tarafta böyle bir insanı teröristlikle ve hainlikle suçlayan, memleketin birlik ve dirliğini şahsi çıkar ve menfaatleri uğruna feda edenler.

Ya sahibel gureba, ya sahibel mazlumin, ya sahibel mağdurin, ya sahibel mahkûmin! El aman, el aman hallisna minezzalimin.

[Ercümend Perver] 25.10.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com