Halkın vergileriyle AKP propagandası!

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) propaganda bültenine dönen ve Bilal Erdoğan7ın arkadaşı Şenol Kazancı'nın idare ettiği Anadolu Ajansı'na (AA) geçen yıl bütçeden 273,7 milyon TL aktarıldı.

Anadolu Ajansı (AA) abone gelirlerinin haricinde halkın vergilerinden aktarılan paralarla Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) resmi yayın organı gibi haber yayımlamaya devam ediyor.

Sözcü yazarı Çiğdem Toker bugün yayımlanan makalesinde AKP'nin AA'yı nasıl çiftliğe dönüştürdüğünü gözler önüne serdi.  

"Anadolu Ajansı (AA) İletişim Başkanlığı'na bağlı. Başkanlık, her yıl AA ile en çok 5 yıllık sözleşme yapmaya yetkili. Sayıştay'ın son raporuna göre İletişim Başkanlığı'na 2019 yılı bütçesinden 418,9 milyon TL ödenek ayrılmış. Bu ödeneğin 377.8 milyon TL'si harcanmış. Harcamalarda en yüksek pay 'mal ve hizmet alım giderleri'nde." değerlendirmesinde bulundu. 

AA'YA BÜTÇEDEN 273,7 MİLYON TL AKTARILDI

Toker, "Sayıştay'ın rapordaki değerlendirmesi şöyle: 'Ana kalemler arasında mal ve hizmet alım giderleri olarak 308 milyon 849 bin 968 TL dikkati çekmektedir. Bu miktarın büyük bir kısmı Anadolu Ajansı'ndan yapılan hizmet alımından meydana gelmektedir. Başkanlık ile Anadolu Ajansı arasında 16.07.2019 tarihinde bir sözleşme yapılmış olup Başkanlığın 2019 yılında Anadolu Ajansı T.A.Ş.'ye yapılan parasal aktarımın tutarı 273 milyon 742 bin TL olarak gerçekleşmiştir." ifadelerini kullandı.

Toker şunları dile getirdi: "Sözün özü, AA'ya bütçeden geçen yıl 273,7 milyon TL aktarılmış. Aynı AA, 2019 yerel seçimlerindeki veri kesintilerini, ancak daha önemlisi (YSK'nın 'biz değiliz' dediği) sandık başındaki kaynaklarını hâlâ şeffaf biçimde kamuoyuna açıklamış değil." 

12.10.2020 [Samanyolu Haber]

BM'den Gazze uyarısı

Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı'nın Başkanı Philippe Lazzarini'den, İsrail'in abluka altında tuttuğu Gazze için çarpıcı bir uyarı geldi. Filistinlilerin geçmişte görülmemiş bir yoksulluk içinde yaşadığını belirten Lazzarini, Gazze'de insanların çöpte yemek aradığını söyledi.

Birleşmiş Milletler (BM), İsrail'in ablukası altındaki Gazze'de Filistinlilerin görülmemiş bir yoksulluk içinde yaşadığı ve 'çöpten yemek aradığı' konusunda uyarıda bulundu. 

Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı'nın (UNRWA) Başkanı Philippe Lazzarini, kendi kurumunun bölgedeki personelinin anlatımlarına dayanarak, "Gazze'de insanlar çöpleri arıyor. Giderek daha fazla sayıda insan, ailelerine günde bir ya da iki öğün yemek sağlamakta zorlanıyor" dedi.

Lazzarini, Filistinlilerin tarihlerinde görülmedik bir yoksulluk yaşadığını, Lübnan, Suriye, Ürdün, Gazze ve diğer yerlerdeki Filistinli mültecilerin pandemi nedeniyle her zamankinden daha büyük bir ekonomik sıkıntı çektiğini söyledi. BM yetkilisi, "Çaresizlik ve umutsuzluk söz konusu" diye konuştu.

12.10.2020 [Samanyolu Haber]

TTB 7 aylık raporu açıkladı

Türk Tabipler Birliği (TTB) Covid-19 İzleme Kurulunun pandemi sürecinin Türkiye’deki 7. ayına ilişkin değerlendirmesi yapılan basın toplantısıyla açıklandı. İnternet üzerinden yapılan toplantıda konuşan Prof. Dr. Kayıhan Pala, "Bakan Koca, Nisan ayında yapılan PCR testlerinde pozitiflik oranının yüzde 20 olduğunu, bu oranın Eylül ayında yüzde 10’a düştüğünü açıkladı. Buna göre sadece Nisan ve Eylül aylarında 350 binden fazla doğrulanmış olgunun topluma bildirilmediği açık olarak görülüyor." şeklinde konuştu.

TTB Merkez Konseyi Covid-19 pandemisinin Türkiye'deki 7. ayına ilişkin basın toplantısında Prof. Dr. Özlem Azap Kurt, Doç. Dr. Osman Elbek, TTB Covid-19 İzleme Grubu üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala ile TTB Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İbrahim Akkurt bilgilendirme yaptı. Bakanlığın sağlıklı veriler açıklamadığı için pandemiyle mücadelede sıkıntılar yaşandığını belirten uzmanlar, bundan sonraki süreç için de TTB'nin önerilerini kamuoyuna açıkladı.

“350 BİN DOĞRULANMIŞ OLGU TOPLUMA AÇIKLANMADI”

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın açıkladığı tablo ile sahadaki verilerin örtüşmediğini, en sonunda bakanın bunu açıklamak zorunda kaldığını söyleyen Prof. Dr. Kayıhan Pala, şunları söyledi:

Bilim kuruluna değil, bir gazeteciye verdiği demecinde; Nisan ayında yapılan PCR testlerinde pozitiflik oranının yüzde 20 olduğunu, bu oranın Eylül ayında yüzde 10'a düştüğünü açıkladı. Bu açıklama çerçevesinde tablolara baktığımızda Nisan ayında 81 bin 570 olgunun aslında pozitif olduğu halde topluma açıklanmadığını görüyoruz. Eylül ayında da 275 bin 647 doğrulanmış vaka topluma açıklanmamış.

Buna göre sadece Nisan ve Eylül aylarında 350 binden fazla doğrulanmış olgunun topluma bildirilmediği açık olarak görülüyor. Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos ve Ekim aynını da buna katacak olursak, olgu sayısının bakanın bildirdiğinden çok daha yüksek olduğu, doğrulanmış ölüm sayılarındaki tartışmanın ise sürdüğü açık olarak görülecektir” dedi.

SAĞLIK VE MİLLİ EĞİTİM BAKANLIKLARI ORTAK HAREKET ETMELİ  

Prof. Dr. Özlem Azap Kurt, okullarda bir vakanın çıkması durumunda ne yapılacağının iki bakanlık arasında tam belirlenmediğini belirterek, “Okulların kapalı kalmasının mümkün olmadığını düşünüyoruz. Uzaktan eğitimin yüz yüze eğitimin yerini almayacağını biliyoruz. Okullar açılmak zorunda ama salgın kontrol altına alındıktan sonra. Önce salgın kontrol altına alınmalı sonra açılmalı. Örneğin günlük olgu sayısı binin altına indiğinde açılabilir, olguların artmasıyla tekrar kapatılmaya gidilebilir” diye konuştu.

COVİD-19 VİRÜSÜ KAPAN SAĞLIK ÇALIŞANI SAYISI 30 BİNE DAYANDI

Covid-19'un bir meslek hastalığı olarak kabul edilmesi için 130 ülkede çalışmaların başlatıldığına yer verilen basın toplantısında, ”Yerelden ulaşan verilere göre dün itibariyle 48'i hekim 112 sağlık çalışanını kaybettik, 29 bin 865 sağlık çalışanı hasta” denilerek Sağlık Bakanlığı’nın, sağlık çalışanlarıyla ilgili verileri de açıklamaya davet edildi. Sağlık çalışanlarından mahrum edilen testlerin, futbol federasyonu üyelerine yapılması eleştirildi.

DİLE GETİRİLEN SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

TTB İzleme Kurulu üyeleri ile uzmanların dile getirdiği ve raporda yer alan sorunlar ve çözüm önerileri ise ana başlıklarıyla şöyle sıralandı.

**Pandemi döneminde birinci temel sorunumuz doğru ve güvenilir veri gereksinimidir.

**Okullarda Sağlık Bakanlığı’nın hazırladığı rehberde belirtilen önlemlerin uygulanabilmesi için yapısal eksiklikler giderilmelidir.

**İnfluenza ve Covid-19 birlikteliğinin kusursuz fırtınasına şimdiden hazırlıklı olunmalıdır; tekrar uzaktan eğitime dönme olasılığı için gerekli koşullar şimdiden tam ve eksiksiz olarak sağlanmalıdır. Ücretsiz, ulaşılabilir internet ağı ve tabletin temininin şimdiden yeterli düzeyde olması için gerekli çalışmalar ivedilikle sonuçlandırılmalıdır.

10 MİLYON DOZ AŞIYA İHTİYAÇ VAR

**Pandemi döneminde bir diğer temel sorunumuz, mevsim itibarıyla Covid-19'a influenza ve pnömokoksik pnömoni ilavesiyle ortaya çıkacak olan kusursuz fırtınaya  hazırlıksız olmamızdır. Sağlık Bakanlığı, “her yıl olduğu gibi” bu yıl da 1.5 milyon doz aşı siparişi verdiğini açıklamıştır. En iyi ihtimalle 10 milyon doza ihtiyaç vardır.

**Sağlık Bakanı, sağlık çalışanlarında Covid-19'un meslek hastalığı olup olmadığı meclis soru önergesine “konunun kendilerinin ilgi alanlarına girmediğini” söyleyerek Covid-19'u hastalık kategorisine alma lütfunda olmadığı gibi ölümümüzü bile iş kazası/meslek hastalığı kategorisine almıyor, almıyorlar. Oysa dünyadaki bir çok ülke Sağlık Bakanları “Covid-19 sağlık çalışanları için meslek hastalığıdır” beyanatında bulunuyor.

**Türkiye’de bilimsel olmayan TEST Stratejisi değiştirilmelidir.

**İzolasyon ve karantinada olan yurttaşların uyumu sağlanmalıdır. Yoksulluk, ev koşullarının uygun olmaması gibi nedenlerle izolasyon ve karantina uyumunu bozan durumlar incelenmeli, dışlayıcı, polisiye tedbirlerle değil sosyal destek sağlanarak uyum artırılmalıdır.

** Ülkemizde şimdiye kadar filyasyon diye  yapılan uygulamanın “temaslı taraması” olduğu; gerçek filyasyonun “geriye dönük sıfırıncı vaka” filyasyonu olduğu gerçeği artık kabul edilmeli, pandemiyle tam bir mücadelede bilimsel bilgi ışığında yol alınmalıdır

**Hiçbir pandemiyle şaşalı sağlık kurumlarında başa çıkılamaz. Pandemide insanların hastanelere “düşmesi” ne kadar azaltılırsa başarı da o kadar yüksek olacaktır. Bunun da ilk ve en önemli koşulu birinci basamakta pandemiyi karşılamaktır.

HİDROKSİKLOROKİN TEDAVİDEN ÇIKARILMALI

**Tedavi algoritması gözden geçirilmeli, yapılan araştırmalarda tedavide yeri olmadığı belirtilen ve ciddi yan etkileri bilinen hidroksiklorokin tedaviden çıkarılarak, hafif olgularda favipiravir, orta-ağır olgularda remdesivir antiviral tedavi olarak rehbere alınmalıdır.

**Pandeminin ilk gününden itibaren hemen tüm tam teşekküllü hastanelerin pandemi hastanesi olarak ilan edilmesi nedeniyle Covid-19 dışı hastaların ciddi sıkıntıları olmuştur. Halk arasında hastanelere gitme konusunda korku oluşturulmuşsa kronik kalp, dolaşım, beyin damar hastalıkları, kanserler dahil bir çok yaşamsal sağlık sorununda da durumun endişe verici boyuta ulaşacağı göz önünde bulundurulmalıdır.

HEPİMİZ AYNI GEMİDEYİZ

Uyarılarını sürekli tekrarlayacaklarının dile getirildiği TTB raporu şu ifadelerle son buldu:

“Sorunları bu hale getirenler her zaman olduğu gibi şimdi de içinden çıkılmaz hale getirdikleri karanlık tablo için suçlu arayışına girmişlerdir.  Sorunları dile getiren, çözüm sunanları bir kalemde yok etme gayretine girişmişlerdir.  Oysa bu ülke bizim/hepimizin, hepimiz bu gemideyiz; özellikle demokratik meslek örgütlerinin bu konulardaki birikimleri göz ardı edilmeden, daha da fazla zaman geçmeden ortak akılla sorunların üstesinden gelmememiz için hiçbir sebep yok.”

12.10.2020 [Samanyolu Haber]

TÜİK'in beyin yakan verileri

İşsiz sayısı temmuz ayında 4 milyon 227 bin kişi oldu. TÜİK verilerine göre istihdam edilenlerin sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 254 bin kişi azalırken, işsiz sayısı da 369 bin kişi azaldı! İşsizlik oranı ise bir önceki göre değişmeyerek yüzde 13,40 olarak gerçekleşti. TÜİK'in dar tanımlı hesaplama (iş bulma umudunu kaybettiği için artık iş aramayanların işsiz sayılmaması) yöntemi, gerçek işsizliği yansıtmadığı için eleştirilere neden oluyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Temmuz 2020 işgücü istatistiklerini açıkladı. Resmi verilere göre tarım dışı işsizlik temmuz ayında yüzde 15,9 oldu. Genç işsizlik oranı ise yüzde 25,9 olarak açıklandı.

İstihdam edilenlerin sayısı 2020 yılı temmuz döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 254 bin kişi azalarak 27 milyon 263 bin kişi, istihdam oranı ise 2,9 puanlık azalışla yüzde 43,5 oldu. 

İşsizlik, haziran döneminde bir önceki aya göre 0,5 puanlık artışla yüzde 13,4 olarak gerçekleşmişti. Tarım dışı işsizlik oranı ise 0,6 puanlık artışla yüzde 15,9 olmuştu.

TÜİK'E GÖRE İŞSİZLİK DE İSTİHDAM DA DÜŞTÜ!

İş bulma umudunu kaybettiği için artık iş aramayanları hesaba katmayan TÜİK'in açıkladığı verilere göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2020 yılı temmuz döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 369 bin kişi azalarak 4 milyon 227 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 0,5 puanlık azalışla yüzde 13,4 seviyesinde gerçekleşti. Tarım dışı işsizlik oranı 0,6 puanlık azalışla yüzde 15,9 oldu.

İstihdam edilenlerin sayısı temmuzda, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 254 bin kişi azalarak 27 milyon 263 bin kişi, istihdam oranı ise 2,9 puanlık azalışla yüzde 43,5 oldu.

İŞSİZ SAYISI HANGİ SEKTÖRDE NE KADAR ARTTI?

Bu dönemde, istihdam edilenlerin sayısı tarım sektöründe 361 bin, sanayi sektöründe 246 bin, hizmet sektöründe 761 bin kişi azalırken inşaat sektöründe ise 114 bin kişi arttı.
İstihdam edilenlerin yüzde 19,4'ü tarım, yüzde 19,6'sı sanayi, yüzde 6,1'i inşaat, yüzde 54,9'u ise hizmet sektöründe yer aldı.

İŞGÜCÜ 1 MİLYON 622 KİŞİ AZALDI

İşgücü, 2020 Temmuz döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 622 bin kişi azalarak 31 milyon 491 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 3,5 puanlık azalış ile yüzde 50,3 olarak gerçekleşti.

KAYITDIŞI ÇALIŞMA ORANI YÜZDE 32,7

Herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların toplam çalışanlar içindeki payını gösteren kayıt dışı çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 3,3 puan azalarak yüzde 32,7 olarak gerçekleşti. Tarım dışı sektörde kayıt dışı çalışanların oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 3,1 puan azalarak yüzde 20,1 oldu.

15-64 yaş grubunda işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,5 puanlık azalışla yüzt 13,7, tarım dışı işsizlik oranı ise 0,6 puanlık azalışla yüzde 16,0 oldu. Bu yaş grubunda istihdam oranı 2,7 puanlık azalışla yüzde 48,3, işgücüne katılma oranı ise 3,6 puanlık azalışla yüzde 55,9 oldu.

HER 4 GENÇTEN 1'İ İŞSİZ

15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,2 puanlık azalışla yüzde 25,9, istihdam oranı ise 4,5 puan azalarak yüzde 30,4 oldu. Aynı dönemde işgücüne katılma oranı 6,8 puanlık azalışla yüzde 41,0 seviyesinde gerçekleşti. Ne eğitimde ne de istihdamda olanların oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,4 puanlık artışla %29,8 seviyesinde gerçekleşti.

MEVSİM ETKİSİNDEN ARINDIRILMIŞ İŞSİZLİK YÜZDE 13,6

Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı ise bir önceki döneme göre 0,5 puan azalarak yüzde 13,6 oldu. İşsiz sayısı bir önceki döneme göre 75 bin kişi azalarak 4 milyon 207 bin kişi olarak gerçekleşti.

Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam oranı bir önceki döneme göre 0,8 puan artarak yüzde 42,6 oldu. İstihdam edilenlerin sayısı 540 bin kişi artarak 26 milyon 648 bin kişi olarak tahmin edildi.

Mevsim etkisinden arındırılmış işgücüne katılma oranı bir önceki döneme göre 0,7 puan artarak yüzde 49,3 oldu. İşgücüne katılan sayısı 464 bin kişi artarak 30 milyon 855 bin kişi olarak tahmin edildi.

Ekonomik faaliyete göre, mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam, tarım sektöründe 28 bin kişi azalırken sanayi sektöründe 57 bin kişi, inşaat sektöründe 111 bin kişi, hizmet sektöründe 399 bin kişi arttı.

12.10.2020 [Samanyolu Haber]

Bir günde iki aylık yol [Abdullah Aymaz]

Cenab-ı Hak peygamberleri toplumlara, iman ve ahlak konusunda rehberlik yaptıkları gibi insanların maddi ilerlemeler konusunda da önderlik yapmaları için göndermiştir.  En azından ilham kaynağı olmuşlardır.  Hatta ilhâm kaynağı olmaya devam etmektedir. Üstad  Bediüzzaman Hazretleri bu hususta ilk orijinal görüşleri ileri sürerek tefsirde  yepyeni bir anlayışı ortaya koymuştur:  “Cenab-ı Hak, ‘Muhakkak  Allah’ın Resulü Muhammed’de sizin için en mükemmel bir örnek vardır.’ (Ahzab Suresi  21)   buyurarak  peygamberlere her konuda mutlak olarak uyup tâbî olmayı emrediyor. İşte peygamberlerin mânevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, MÛCİZELERİNDEN  bahsetmesi de onların benzerlerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki hissettiriyor. Hatta denilebilir ki, mânevî kemâlât gibi maddî kemâlâtı ve harikaları dahi en evvel MUCİZE  ELİ  insanlığa hediye etmiştir. İşte Hz. Nuh Aleyhisselamın bir mucizesi olan GEMİ  ve Hz. Yusuf Aleyhisselamın bir mucizesi olan SAATİ,  en evvel insanlığa HEDİYE  EDEN  MUCİZE  ELİDİR. Bu hakikate lâtif bir işarettir  ki, sanatkârların ekseni, her bir sanatta birer peygamberi PÎR  kabul ediyorlar.  Mesela, GEMİCİLER  Hz. Nuh Aleyhisselamı, SAATÇILAR  Hz. Yusuf  Aleyhisselamı, TERZÎLER  Hz. İdris  Aleyhisselamı…

“Evet Madem Kur’an’ın her bir âyetin, çok irşad yönleri ve müteaddit hidayet cihetleri olduğunu ehl-i tahkik (derin ve detaylı bilgi sahipleri, büyük ilim adamları)  ve belâğat ilmi ittifak etmişler. Öyle ise Mucizeli Beyan Kur’an’ın  en parlak âyetleri olan Peygamberlerin Mucizelerinden bahseden âyetleri sadece tarihî birer hikaye olarak değil, belki onlar pek çok irşad mânalarını içlerinde barındırıyorlar. Evet, Kur’an Peygamberlerin Mucizelerini zikretmesiyle fennin ve insanların sanat dallarında ulaşacaklar, en son hududunu (nirengi noktalarını)  çiziyor. En ileri hedef ve gayelerine parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tayin ediyor. İnsanların arkasına teşvik elini vurup o hedef ve gayeye sevk ediyor…

“Mesela: Hz. Süleyman Aleyhisselamın bir mucizesi olarak havanın emrine âmâde kılınmasını beyan eden ‘Süleyman’ın emrine de rüzgarı verdik. Onun sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü de bir aylık mesafe idi.’  (Sebe Suresi, 34/12)  âyeti, ‘Hz. Süleyman  bir günde havada tayaran ile (uçarak) iki aylık bir mesafeyi kat’etmiştir.’ der. İşte âyet işaret ediyor ki, insanlara havada böyle bir mesafeyi kat etmek için yol açıktır. Öyle ise, ey insan!  Maden sana yol açıktır; bu mertebeye yetiş ve yanaş. Cenab-ı Hak, şu âyetin lisaniyle mâne diyor: ‘Ey insan!  Bir kulum, nefsinin hevasını kötü arzusunu terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp bazı kanunlarımdan güzelce istifade etseniz, siz de binebilirsiniz.’

“Hem mesela:  Hz. Süleyman Aleyhisselam, Belkıs’ın tahtını yanına getirtmek için vezirlerinden celb ilmini bilen bir âlim, dedi ki: ‘Gözünü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim.”  (Neml Suresi, 27/40)  Zaten bu sözü söyler söylemez kraliçenin tahtı, hemen yanı başında hazır oluvermişti. Bu âyet işaret ediyor ki; uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sureten  hazır hâle getirmek mümkündür. Hem vâkîdir ki, Peygamberliğiyle beraber saltanatla müşerref olan Hz. Süleyman Aleyhisselam, hem (İsmet sıfatı ile) masumiyetinde, hem de adâletine vesile olmak için pek geniş olan memleketin her tarafına bizzat zahmetsiz  muttali olmak ve raiyyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek, bir mucize suretinde Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk’a itimad edip Süleyman Aleyhisselamın ismet sıfatı ve masumluk diliyle istediği gibi, o da istidat lisanıyla Cenab-ı Hak’tan istese, âdetlerine, kanunlarına ve inayetine uygun hareket etse, ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir. Demek; Kraliçe Belkıs, Yemen’de iken, Şam’da aynıyla veyahut suretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların suretleri (görüntüleri) ile beraber (televizyonda olduğu gibi)  sesleri de işitilmiştir. İşte, uzak mesafeden görüntü ve seslerin celbine haşmetli bir surette işaret ediyor ve mânen  diyor: “Ey ehl-i saltanat!  Tam adâlet yapmak isterseniz Süleyman Aleyhisselam gibi, yeryüzünü etrafiyle görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü, adâleti kendisi için bir fıtrat, bir tabiat haline getirmiş bir hükümdar, halkını çok sever bir padişah; memleketinin her tarafına, her istediği vakit haberdar olmak derecesine çıkmakla mânevî mesuliyetten kurtulur veya tam adâlet yapabilir…”  (Yirminci Söz, İkinci  Makam)

yetten, Hz. Süleyman Aleyhisselamı bir  taraftan uçaklardan daha hızlı bir şekilde ülkesini gezip kontrollerini yaparken, bir yandan da âdil mahkemeler kurup adâleti sağlıyordu. Tahtı getirdiği, hatta görüntüleri bile göz önüne getirip olup biteni görerek kararlar vermesi, hakîkî adaleti temin etmesi meselesi, bize MOBESA  KAMERALARINI  hatırlatıyor. 

[Abdullah Aymaz] 12.10.2020 [Samanyolu Haber]

Babacan: AKP’ye göre ülkenin yarısı hain!

Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA Partisi) Batman İl Kongresinde konuşan Genel Başkan Ali Babacan, AKP’yi sert bir dille eleştirdi. Babacan “Bu iktidarın hukukla falan işi kalmadı. Tek derdi hukuku suça alet etmek. Yargıyı araçsallaştırıp insanları tutuklamak, baskı altına almak, susturmak. Bugün ülkede düşünce özgürlüğü kalmadı. Fikrini söyleyen tutuklanıyor. Ülkeyi korkuyla yönetmeye çalışıyorlar.” dedi.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, partisinin 1. Olağan Batman İl Kongresi’nde konuştu.

Babacan’ın konuşmasından satır başları şöyle:

HASANKEYF’İ SULAR ALTINA GÖMDÜLER

Hasankeyf’in sahibi Batman’da olmak benim için tarihi bir an. Bunu söylerken dahi içim burkuluyor. Maalesef, tarihi 12 bin yıl öncesine uzanan güzelim Hasankeyf, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri, sular altına gömüldü. Kültürümüze, tarihimize Batman’da değer veremedik.

ONLARA GÖRE ÜLKENİN YARISI HAİN

“Türk Tabipleri Birliği aylarca sayıların yanlış olduğunu söyledi. “Bunları 5 ile 10 ile çarpın” diye feryat ediyordu ama hükümet hastalıkla mücadele edeceğine hakikati söyleyen doktorlarla mücadele etti, onları susturmaya çalışmayı tercih etti. Hükümetin küçük ortağı Tabipler Birliği’ni ihanetle suçladı, kapatılsın dedi. Zaten beğenmedikleri bir fikirle karşı karşıya kaldıkları zaman ya da açıkları, doğruyu söylemedikleri ortaya çıktığı zaman hemen bir hain yaftası yapıştırıyorlar maalesef. Şu anda hükümete kalırsa ülkenin yarısı hain damgası yedi. Sonra ne oldu Türk Tabipleri Birliği aslında doğru söylüyormuş. Hükümet aylardır gerçek sayıları gizliyormuş. Halkımızın sağlığı onların çıkarlarına uymuyormuş. Kandırma gerekçesine ulusal çıkar bile dedi bu hükümet. Ulusal çıkarlar söz konusu ise rakamlarda doğruyu söyleyemeyebiliriz. Bu salgın hastalıktan halkımız hayatını kaybediyor. Bunun şakası yok, bundan daha büyük ulusal çıkar olamaz. Bu ülkenin halkının vatandaşının sağlığından daha büyük bir ulusal çıkar olamaz.

KAYYUMLARA TEPKİ

Bu hukuksuz uygulamalar karşısında hep beraber, dimdik ayakta olmak zorundayız. Hangi parti olursa olsun bir hukuksuzluk karşısında Türkiye topyekün itiraz etmelidir. Bugün o parti olur, yarın şu parti olur, öbür gün başka partiye olur. Biz burada ilkeli bir tutum gösteriyoruz

ÇOK DAHA İYİ ON HÜKÜMET ÇIKARTIRIZ

Bütün ekibimizden, şu anki hükûmetten her konuda çok daha iyi on tane hükümet çıkartırız. İster ekonomi, ister sağlık, ister tarım, ister sanayi, ister kültür, ister sanat olsun. Aklınıza gelen her konuda, DEVA Partisi, mevcut yönetimden çok daha becerikli, çok daha dürüst, işini çok daha iyi bilen on tane bakanlar kurulu çıkartır.

BU TOPRAKLARDA KONUŞULAN HER DİL BİZİMDİR

Bu yönetim ve bu yönetimin küçük ortakları maalesef Türkiye’de yeniden bir Kürt sorunu oluşturuyor. Özellikle Kürtçeye dönük baskılarda bakıyoruz, yavaş yavaş tekrar geri geliyor. Batman’daki tabela yapbozunu hepiniz izlediniz. Bir devletin uğraştığı şey vatandaşın dilini engellemek olmamalı, böyle bir şey kabul edilemez. Devletin görevi Kürtçeyi Zazaca, Lazcayı engellemek olamaz. Bu topraklarda konuşulan her şey bizimdir zenginliğimizdir. Bir insanın ana dilinin kullanımı ve geliştirilmesi için demokratik bir hukuk devletine yakışan ne var, ne yoksa her türlü çalışmayı yapacağız ve orada cesur adımlar atacağız. Bütün temel hak ve özgürlükler tanınıp yasal ve anayasal güvence bağlanıncaya, her bir vatandaşımızın hak ve özgürlükleri sonuna kadar korununcaya kadar biz bu mücadelenin neferleri olacağız.

İNSAN HAKLARI PAZARLIK KONUSU YAPILAMAZ

İnsan hakları, insan olmaktan kaynaklanan en tabi haklardır. Bu haklar, her bir vatandaşımızın anasından emdiği süt kadar helal haklardır. Bu hakları hiç kimse engelleyemez. Bu haklar pazarlık konusu yapılamaz, oylamaya tabi tutulamaz. Bu haklar zamana, zemine yayılamaz, ülkenin koşullarına bağlanamaz. Bu haklar derhal tanınır, o kadar. Biz bunun taahhüdünü veriyoruz. Herkesin bu ülkede kendini eşit, özgür ve birinci sınıf vatandaş hissetmesini sağlayacağız.

KORONA TEST SAYISI ARTIRILMALI

Yeterli test yaptırmadılar. Test için insanları pozitif hastalarla aynı ortamlara soktular. Testi yapılanı toplu taşımayla evine gönderip “git sonucunu bekle” dediler. Hastalığın yayılmasını sağlamak için daha çok çaba harcadılar. Defalarca söyledik, test sayısını artırın, test istasyonları kurun. Ama her şeyden önce dürüst olun. Halka doğruları söyleyin. Verileri düzgün paylaşın. Önlem alın. Ama onlar miting yapıp insanların üstüne çay attılar.

İKTİDARIN DERDİ HUKUKU SUÇA ALET ETMEK

Osman Kavala için bir dosya daha yetiştirdiler hemen. Şimdi de darbecilikle itham ediyorlar. 3 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası istiyorlar. Bu iktidarın hukukla falan işi kalmadı. Tek derdi hukuku suça alet etmek. Yargıyı araçsallaştırıp insanları tutuklamak, baskı altına almak, susturmak. Biz, hukuk devletini hiçe sayan bu anlayışı asla kabul etmeyeceğiz.

FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER

Batman Barosu 90’lı yıllarda sadece Batman’da işlenen faili meçhul cinayetlerin sayısının 513 olduğunu açıklamıştı. Bu; yüzlerce eş, yüzlerce baba, yüzlerce anne, yüzlerce kardeş demek. Türkiye’de yaşayan her bir bireyin tüm haklarının güvencesi olmak için biz hazırız. Bu ülkede kimse kimliğinden, siyasi fikrinden, düşüncesinden ötürü, hiçbir koşulda kötü muamele göremez, görmeyecek!

MÜLAKAT SİSTEMİNİ KALDIRACAĞIZ

Batman Barosu Başkanı, hakimlik ve savcılık için işe alımlarda yazılı sınavda Batman Barosu’na kayıtlı 8 meslektaşının yüksek puanlar aldığını, başarılı olduğunu, fakat hepsinin mülakatlarda elendiğini söylemişti. Bu apaçık haksızlığa karşı bizim kamuda işe alımlarda, tayin ve terfilerde tek ölçümüz var: O da liyakattir, ehliyettir. Bu ayrımcılıklara sebep olan, haksızlıklar yaratan, gençlerimizin umudunu çalan mülakat sistemine son vereceğiz.

12.10.2020 [TR724]

Sayıştay’dan yandaş müteahhitlerden lüks araç alan bakanlığa etik uyarısı!

AKP’nin yaptığı kamu ihalelerini alan müteahhitler Ulaştırma Bakanlığı’na 25’i lüks olmak üzere 96 araç ve 255 hatlı cep telefonu alırken yüzlerce personeli yurtdışı gezilerine gönderdi. Müteahhitlerin bu harcamaları ekleyerek teklif hazırladığını ve bu nedenle yükün devletin üzerine kaldığına dikkat çeken Sayıştay, Bakanlığa etik kuralları hatırlattı.

Sayıştay, kamu kaynaklarının pazarlık yöntemiyle yapılan ihalelerle belli şirketlere peşkeş çekildiği iddialarına konu olan yapım ve danışmanlık ihalelerindeki etik dışı uygulamalarla ilgili önemli tespitlerde bulundu. Büyük kamu ihalelerinin çoğunluğunu alan bildik şirketlerin Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na 25’i lüks 91 araç ile cep telefonları, bilgisayarlar, televizyonlar verdiği, yüzlerce personeli yurtdışı ve yurtiçi gezilere gönderdiği belirlendi.

Sayıştay’ın Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın 2019 Denetim Raporu’nda, müteahhit firmaların “İdarenin ihale konusu işle ilgili olmayan genel ve sürekli ihtiyaçlarını karşıladığı” bildirildi. Buna göre, bunun yolu büyük bölümü pazarlık yöntemiyle ihale edilen işlerle ilgili imzalanan sözleşmelerin “Diğer Hususlar” bölümünde düzenleme yapılarak açıldı.

Kamu İhale Kanunu’nun “Temel İlkeler” başlıklı 5’inci maddesinde, aralarında kabul edilebilir doğal bir bağlantı olmadığı sürece mal alımı, hizmet alımı ve yapım işlerinin bir arada ihale edilemeyeceğinin hüküm altına alındığı vurgulanan raporda, “İdarenin genel ve sürekli ihtiyaçları şeklinde tanımlanabilecek binek otomobil ve ofis gereçlerinin, nitelikli ve niteliksiz personel istihdamının ve Harcırah Kanunu’na tabi bir kısım harcamaların bu sözleşmeler üzerinden temin edildiği görülmüştür” denildi.

Birgün’den Nurcan Gökdemir’in haberine göre, denetim raporunda, yurt içi ve yurt dışı birçok faaliyetin de sözleşmeler kapsamında Etik Sözleşmesi ve Etik Davranış İlkeleri ile ilgili mevzuata aykırı olarak yüklenici firmalara yaptırıldığı bildirildi.

‘HEDİYE’ ADI ALTINDA LÜKS ARAÇLAR

Raporda yer alan tespitler ana başlıklarıyla şöyle:

“Çok sayıda otomobil, ofis araç ve gereçleri temin edildi. Otomobil, araç ve gereçlerin büyük bir bölümü, lüks araçların tamamı Bakanlık merkez teşkilatınca kullanılıyor. Dolayısıyla, temin edilen araç ve gereçler sözleşmesi yapılan işin ifasından ziyade merkez teşkilatın genel ve sürekli ihtiyaçlarının teminine yöneliktir. Ayrıca, ofis araç ve gereçlerinin İdareye tahsisine rağmen, taşınır kayıtlarının yapılmaması ise ayrı bir sorun oluşturmaktadır. Taşınır kayıtları ve taşınır teslim belgesi olmadan yapılan kullanımlar Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri ile Başvuru Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik’in “Hediye Alma ve Menfaat Sağlama Yasağı” başlıklı maddesi kapsamında değerlendirilebilecektir.”

‘BÜTÇEYLE ALAMAYACAĞINI MÜTEAHHİTE ALDIRDI’

“Otomobil teminleri, araçların mahiyeti itibarıyla da mevzuata uygun değildir. Mevzuat, sınırlı sayıdaki makam ve hizmetler dışında yabancı menşeli araç edinilemeyeceğini, hizmet alımı yoluyla kiralanamayacağını veya başka bir yöntemle taşıt alınamayacağını ve araçların yüzde 50 yerli olacağını açıkça ifade etmektedir. Temin edilen lüks araçların tamamı ve diğer araçların büyük bölümü gerekli silindir hacmi, yerlilik oranı ve menşei şartlarını sağlamamaktadır. Dolayısıyla, idare genel bütçe ödenekleri ile temin edemeyeceği araçları yapım ve danışmanlık işleri sözleşmelerinin diğer hususlar bölümünü kullanarak temin etmektedir.”

ETİK KURALLARA AYKIRI

Denetim raporunda, yurt içi ve yurt dışı birçok faaliyetin de sözleşmeler kapsamında Etik Sözleşmesi ve Etik Davranış İlkeleri ile ilgili mevzuata aykırı olarak yüklenici firmalara yaptırıldığı da bildirildi.

Etik kurallarla ilgili yasakların “kamu görevlisinin tarafsızlığını, performansını, kararını veya görevini yapmasını etkileyen veya etkileme ihtimali bulunması”nı engellemeye yönelik olduğu vurgusu yapıldı. Raporda, görev yapılan kurumla iş, hizmet veya çıkar ilişkisi içinde bulunanlardan alınan karşılama, veda ve kutlama hediyeleri, burs, seyahat, ücretsiz konaklama ve hediye çeklerinin hediye alma yasağı kapsamında yer aldığı kaydedildi.

TUTARI BÜTÇEDEN ALINIYOR

Sayıştay denetçileri, şirketlerin mevzuata aykırı bu tür mal ve hizmetlerin maliyetlerini hesaplayarak teklifini hazırladığı hatırlatmasında da bulundu. Raporda, “Dolayısıyla, sözleşmelerde talep edilen tüm bu unsurlar için yapılan ödemelerin ilgili işin hakedişleri vasıtasıyla genel bütçe ödeneklerinden karşılandığı açıktır” denildi.

‘CİDDİ ANLAMDA FAZLA’

Sözleşmeler kapsamında talep edilen araç, gereç, personel, seyahatler, konaklamalar gibi unsurların miktar ve içeriğinin ihale yöntemi ile ilişkili olduğuna da dikkat çekilen raporda, “Pazarlık usulü (21/b) ile yapılan ihalelerin dokümanlarında talep edilen unsurların miktar ve mahiyetinin açık ihale usulü ile yapılan işlerden ciddi anlamda fazla olduğu görülecektir” tespiti de yer aldı.

***

LÜKS ARAÇLAR, TELEFONLAR…

Yasalara aykırı olarak alınan 25’i lüks sınıfında 96 binek araç, 8 minibüs, 207 bilgisayar, 115 dizüstü bilgisayar, 165 tablet bilgisayar, 255 hatlı cep telefonu, 60 hatlı dijital telefon, 34 LCD televizyon, 23 projeksiyon, 129 yazıcı/fotokopi cihazı, 8 cilt makinası, 12 evrak imha makinası, 6 UPS, 14 dijital fotoğraf makinası alındığı ancak bunların bir bölümünün henüz teslim edilmediği de belirlendi. Ancak lüks araçların tümü şirketlerden alındı.

***

GEZİLİ İHALELER

Yurtiçi ve yurtdışı gezileri içeren sözleşmeler ise şu ihalelerle ilgili imzalandı:

Halkalı Metro Yapım/Gayrettepe Metro Yapım (21/b): 250 Adam/Gün yurt dışında, sınırsız yurt içinde olmak üzere teknik inceleme gezisi.

Gayrettepe/Halkalı Metro İşleri Danışmanlık (21/b): Yurtdışı 600 Adam/ Gün yurtdışında, sınırsız olması üzere inceleme gezisi

Kızılay-AKM Metro Yapım (21/b): 50 Adam/ Gün yurt dışında teknik inceleme gezisi.

Bu gezilere katılan personelin tüm yemek, konaklama ve ulaşım masrafları şirketler tarafından karşılandı.

***

METRO İNŞAATLARI

Araç, malzeme temininin yer aldığı sözleşmelerin imzalandığı yapım ve danışmanlık işleri ile ihale yöntemleri şöyle:

Gayrettepe Metrosu Yapım (Pazarlık), Halkalı Metrosu Yapım (Pazarlık), Bakırköy Metrosu Yapım (Açık), Sabiha Gökçen Metrosu Yapım (Açık), Kızılay-AKM Metrosu Yapım (Pazarlık), Gayrettepe ve Halkalı Metrosu danışmanlık (Pazarlık), Bakırköy Metrosu danışmanlık (Açık), Sabiha Gökçen Metrosu danışmanlık (Açık).

12.10.2020 [TR724]

Alman polisi, şampiyon boksör Ünsal Arık’ı ölümle tehdit eden AKP’lileri yakaladı

Almanya’da AKP’yi eleştirdiği için bir süredir ölüm tehditleri alan şampiyon Türk boksör Ünsal Arık’ı tehdit eden AKP yandaşları, Alman polisi tarafından gözaltına alındı.

Dünya Boks Şampiyonu unvanıyla 2019 yılında Türkiye adına çıktığı WBC orta sıklet maçını da kazanarak Asya Şampiyonu olan Ünsal Arık AKP’yi eleştirdiği için bir süredir ölüm tehditleri alıyordu.

Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB) Almanya’daki faaliyetleriyle ilgili konuşunca arabasına zarfın içinde kurşun bırakılarak ölümle tehdit edilen şampiyon boksör Ünsal Arık, ‘‘Öldürülürsem bilin ki bunu yapan Tayyipçilerdir.’’ demişti.

Almanya’daki AKP yandaşları tarafından telefonla ölümle tehdit edilen ardında da arabasının lastiklerine derin kesikler atılarak sabotaj düzenlenen Ünsal Arık, Alman polisinin saldırganları yakaladığını açıkladı.

ARIK: BİR ADAM YÜZÜNDEN DEĞMEZ

Twitter hesabından açıklama yapan Ünsal Arık, ‘‘Sevindirici haber aldım. Alman polisi görüşmek için çağırdı. Apar topar gittim görüştüm. Bu ülkede hak, hukuk, adalet var. Çalışabilen bir polis var. Beni tehdit edenler, silah gösterenler, evimin fotoğrafını çekenler var ya hepsi yakalanmış. Benden farklı düşünen kardeşlerime şunu söylüyorum; yapmayın ya hapis ya da büyük bir para cezası alacak bu kişiler. Bir kişi yüzünden bana bu hakaretleri yapmayın, ölüm tehditleri yapmayın bir adam yüzünden değmez. Paranızı, devlete veya bana harcayacağınıza çocuğunuza hanımınıza harcayın. Onlar yakalanmış artık Allah’tan bulsunlar, hak ettikleri cezayı alacaklar. Benden affetmemi istediler ama ben affetmeyeceğim çünkü büyük bir hata yaptılar.’’ diye konuştu.

12.10.2020 [TR724]

O saksıların yıllık maliyeti 12 milyon TL! [İlker Doğan]

İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimi, şehir genelindeki ana yollarda, duvarlara yerleştirilen ‘dikey bahçeleri’ yüksek maliyet gerekçesiyle kaldırıyor. Yerlerine ise “Konuşan Duvarlar Projesi” kapsamında grafiti çalışması yapılacak.

A Haber, duvarlardaki saksıların sökülmesini ‘yeşil alanlar yok ediliyor’ şeklinde haberleştirdi. Ancak yandaş televizyon kanalı, haberi yaptığına pişman oldu! Zira sosyal medyada paylaşılan haberin altı, İBB’nin kararına bu ve benzeri destek tweetleriyle doldu: “Duvarın üzerine yeşil alan mı olur? Yeşil alanların nasıl yok edildiğini görmek istiyorsanız, Kuzey Ormanları’na, Kazdağları’na bakın!”

SÜS BİTKİLERİN YILLIK MALİYETİ 25 MİLYON TL

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, 5 Şubat’da yaptığı açıklamada süs bitkilerinin yıllık maliyetinin 25 milyon TL olduğunu açıklamıştı. İBB Park ve Bahçeler Daire Başkanı Prof. Dr. Çağatay Seçkin ise tartışmalar üzerine yaptığı açıklamada, duvarlardaki saksıların yıllık bakım maliyetinin 12 milyon TL olduğunu, bu parayla İstanbul’a her yıl 400 bin metrekare yeşil alan kazandırılabileceğini belirtti.

İstanbul’da bugünlerde ‘grafiti ve dikey bahçe’ tartışmaları yaşanıyor. İBB, ‘israf’ olarak nitelendirdiği ve karayollarının duvarlarında yer alan dikey bahçeleri, yapay saksıları ‘yüksek maliyet’ gerekçesiyle sökmeye başladı.

İBB Sözcüsü Murat Ongun, 7 Ekim’de söz konusu uygulamayı, “İstanbul’un duvarlarına renk geliyor. Yol kenarlarında yüksek maliyetli peyzaj çalışmaları yerine gri duvarları sanatçıların tuvaline dönüştürüyoruz,” paylaşımıyla duyurdu. Ongun, önceki gün yaptığı paylaşımda ise duvarlardan sökülen paslanmış demirleri göstererek, “İşte maliyeti milyonları bulan yeşil duvarların arka yüzü. Yeşilliğin yanı sıra çürümüş askıların da devamlı yenilenmesi ciddi bir maliyet. İstanbul’u bu yüksek mali yükten kurtaracağız, duvarları sanat tablolarına dönüştüreceğiz ve aktif yeşil alanları artıracağız,” ifadelerini kullandı. 

A HABER’DEN ‘YEŞİL ALAN’ VURGULU HABER

A Haber, İBB’nin dikey bahçeleri sökmesini eleştiren bir haber yayınladı. Haberde, CHP’li belediye yönetiminin ‘yeşil alanları yok ettiği’ belirtiliyordu. Habere göre her yıl milyonlarca lira harcanan söz konusu yapay yeşillikler ‘İstanbul’un simgesi’ydi. Ancak söz konusu haber kısa sürede sosyal medyada alay konusu oldu. 

PEYZAJ DEĞİL, DİKEY BAHÇE VE MALİYETİ ÇOK YÜKSEK!

A Haber’in söz konusu haberinin altına binlerce yorum yapıldı. Yorumların neredeyse tamamı İBB’nin yeni uygulamasını destekliyor. Zira uzmanlara göre söz konusu dikey bahçeler yüksek maliyetli projeler. Ayrıca suni olduğu için ciddi bir bakım gerektiriyor. Su sıkıntısı yaşanan İstanbul’da o saksıların düzenli olarak sulanması da mümkün değil. Bir peyzaj mimarı konuya ilişkin yaptığı paylaşımda, “Dikey Bahçeler denir bu uygulamalara. Çok fazla su tüketir ve bakımı zordur, sırf güzel görüntü için masraf ve emeğe değmez. Dikey bahçe yerine sarmaşık kullanılabilir,” ifadelerini kullanıyor. 

SÜS BİTKİLERİNİN MALİYETİ YILLIK 25 MİLYON TL

İBB Başkanı İmamoğlu, 5 Şubat’da yaptığı açıklamada süs bitkilerinin yıllık maliyetinin 25 milyon TL olduğunu açıklamıştı: “Maliyeti yüksek ve alt yapısı ithal ürünlerden oluşan süs bitkilerinin kente yıllık maliyeti 25 milyon TL. Milyonları akıttığımız bir çiçek bahçesi, benim içimi kurutur. Bu kadar net. Peyzaj uygulamalarında özellikle şatafata, aşırılığa müsaade etmeden, ilçe belediyelerimizle ortaklaşa çalışıp, kurumlarımızla da işbirliği yapma konusunda kararlıyız.” 

YEŞİL ALAN YENİ Mİ AKLINIZA GELDİ?

İstanbul’u yıllardır betona gömen iktidarın televizyonundan ‘yeşil alanlar yok oluyor’ tepkisi de inandırıcı bulunmadı. Birçok sosyal medya kullanıcısı, “Duvarın üzerinde yeşil alan mı olur? Yeşil alanların nasıl yok edildiğini görmek istiyorsanız, Kuzey Ormanları’na, Kazdağları’na bakın! Evet; İstanbul’da bırak yeşili, nefes alacak alan bırakmayın, her tarafa rezidans dikin sonra dikey bahçe yapın. Çok mantıklı gerçekten, yeşil hassasiyeti çok yüksek,” hatırlatması yaptı. 

DİKEY BAHÇELER NE ZAMANDAN BERİ İSTANBUL’UN SİMGESİ?

Ayrıca söz konusu duvarların nasıl İstanbul’un simgesi haline geldiği de soruldu: “Bu ithal malı bitkiler ve aşırı su israfı ne zaman İstanbul’un simgesi oldu? Biz İstanbul’un simgesi diye Taksim meydanını (eski haliyle elbette), Kız Kulesini, Boğaz Köprüsünü, Sultanahmet camiini falan biliriz.”

“Siz gerçekten alemsiniz A haber. Onlar İstanbul’un simgesi değil. Konunun bir uzmanı olarak bu su kıtlığında, aşırı su tüketen ve halkın bütçesine dokunan aşırı pahalı gösteriş objeleri onlar. Gelişmiş ülkelerde kamuya ait böyle örnekleri çok az görebilirsiniz. Ortadoğu’da çok.”

“Duvar üzerine yeşil alan mı olur? Bitkinin doğal haline ve iklimine uygun, bakım sıklığı ve su ihtiyacı az olmalı… Ekolojik ve bilimsel temelli olmalı.. Tek yıllık, ihale temelli bitkilerden uzak durmak iyidir…”

[İlker Doğan] 12.10.2020 [TR724]

Karartma dönemi: Sansür hız kesmeden devam ediyor! [Yusuf Dereli]

Türkiye, Kuzey Kore olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyor. AKP rejimi teklif ettiği/çıkardığı her yasa ve hayata geçirdiği her uygulama ile Türkiye’yi hukuk, demokrasi ve özgürlüklerden daha da uzaklaştırıyor.

Türkiye’de tam anlamıyla bir karartma dönemi başladı. RTÜK, usulsüzlükleri ve yolsuzluğu gözler önüne seren Sayıştay raporlarını yayınlayan medya kuruluşlarını tehdit ediyor. İşkenceciler ellerini kollarını sallayarak gezerken, helikopterden atılan köylülerle ilgili haber yapan gazeteciler tutuklanıyor. KHK’lıların Meclis’e girmesi yasaklanıyor. Yurt dışındaki bir gazetecinin bütün mal varlıklarına el konuluyor. Emekçilerin grev hakları ‘ulusal güvenliğe aykırı’ olduğu gerekçesiyle bir kararname ile engelleniyor. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili en küçük bir eleştiri bile ‘hakaret’ sayılarak dava açılıyor. 

SKANDALLARIN ÜZERİ YALANLARLA ÖRTÜLÜYOR

Çorlu tren faciasında skandalları ortaya çıkaran gazeteci hakkında onlarca dava açılıyor. Emine Erdoğan’ın 50 bin dolarlık çantasıyla ilgili haberlere yayın yasağı gelirken, haberi yapan gazetecilere yargı eliyle hesap soruluyor. Pandemide gerçek rakamlar bizzat Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından milletten gizleniyor. Halkın sırtına yüklenen ‘mega’ projelerin bütçelerinin halktan gizlenmesiyle ilgili yasal düzenleme Meclis Komisyonu’nda kabul ediliyor.

Bütün bunları yapan iktidarın temsilcileri ise kameralar karşısında insanlara hukuktan, demokrasiden ve özgürlüklerden bahsediyor. Türkiye’nin ne kadar özgür ve demokratik bir ülke olduğunu anlatıyor! Bu arada Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün ‘Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde bu yıl 180 ülke arasında 154. sırada yer aldı.

AYLARDIR YALAN SÖYLÜYORLAR

Sağlık Bakanlığı’nın imza attığı uluslararası skandal bütün dünyada yankı buldu. Bakanlığın günlük olarak açıkladığı ‘pandemi’ verilerinin doğru olmadığı ortaya çıktı. Bakan Fahrettin Koca’nın açıklamasına göre testi poizitif çıkan vakalar semptom göstermiyorsa ‘hasta’ kabul edilmiyordu. Yine bakanın açıklamasına göre hasta sayısı açıklananın 10 katıydı! Ekonomik kaygılarla pandemide gerçek rakamları gizleyen Sağlık Bakanlığı, 15 Ekim’den itibaren gerçek rakamları açıklayacağını duyurdu.

RTÜK’TEN MEDYAYA TEHDİT

Sayıştay raporları günlerdir gazetelerin manşetlerinde, muhalif birkaç televizyonun ekranlarında yayınlanıyor. Sayıştay raporlarına görü usulsüzlüklerin haddi hesabı yok! Milletin milyarlarca lirası farklı kılıflar adı altında birilerinin cebine aktarılmış. İşte bu haberler RTÜK’ü rahatsız etti. RTÜK, 7 Ekim’deki açıklamasında medyayı açıktan tehdit etti: “Henüz sonuçlanmamış Sayıştay raporlarını kullanarak devlet kurumlarını yıpratmaya yönelik habercilik anlayışından vazgeçilmelidir. Yanlışta ısrar edilmesi durumunda bunun hukuki sonuçlarının olacağını hatırlatıyoruz.” 

İŞKENCECİLER SERBEST, GAZETECİLER TUTUKLANDI

Van’da köylüler Osman Şiban ve Servet Turgut’un helikopterden atıldığı skandalla ilgili inanılmaz bir gelişme yaşandı. İki köylüye işkence yapıp, askeri helikopterden atanlarla ilgili bugüne kadar hiçbir açıklama yapılmazken, skandalı ortaya çıkaran gazeteciler tutuklandı. Mezopotamya Ajansı muhabirleri Adnan Bilen ve Cemil Uğur ile Jinnews muhabiri Şehriban Abi ve gazeteci Nazan Sala geçtiğimiz hafta cezaevine gönderildi. Suçları gazetecilik yapmak! 

TREN FACİASINI HABER YAPAN GAZETECİ HAKKINDA 9 DAVA AÇILDI

Benzer bir karartma Çorlu tren faciasında da yaşandı. Aralarında çocukların da bulunduğu 25 kişinin hayatını kaybettiği skandalın üzeri devlet eliyle örtülüyor. Skandal 4 memurun üzerine yıkıldı. Rezaleti ortaya çıkaran gazeteci Mustafa Hoş ise dava yağmuruna tutuldu. Hakkında bugüne kadar 9 dava açıldı. Hoş, yaşananlara tepkisini, “Bir tane üst düzey TCDD yetkilisi yargılanmadı… İhmalleri belgeleriyle ortaya çıkardım. Sonuç; hakkımda açılan dava sayısı toplam 9 oldu,” sözleriyle ifade etti.

YA CANINI, YA MALINI!

Yurt dışında bulunan gazeteci Can Dündar, hakkında açılan dava kapsamında ‘kaçak’ sayıldı ve babasından kalan ev dahil bütün mal varlıklarına ve bankadaki hesaplarına el konuldu. Tıpkı Hizmet Hareketi’ne yönelik yürütülen hukuksuz soruşturmalarda binlerce şirkete ve on binlerce banka hesabına, mülke el konulduğu gibi… Anayasa’yı paspas yapan iktidar, mülkiyet hakkını da gasp etti.

İŞÇİLERİN GREV HAKKI DA GASP EDİLDİ

Petrol-İş Sendikası’nın Şişecam Kimyasallar Grubu’na bağlı Soda Sanayii A.Ş.’de başlayacağı grev geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Kararı ile yasaklandı. İşçilerin Anayasal haklarını kullanmalarına bile izin verilmedi. Tuz, soda ve krom üreten şirkette yapılacak grevin ‘milli güvenliği ve genel sağlığı bozucu’ nitelikte olduğu ifade edilerek, 60 gün ertelenmesine karar verildi.

MEGA PROJELER İÇİN MEGA KARARTMA

Geçtiğimiz hafta, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda başta mali konular olmak üzere çok sayıda alanda değişiklik içeren torba teklif görüşüldü. Teklif yasalaşırsa bütçe fonksiyonel sınıflandırma tablosu kaldırılacak. Böylece iktidarın otoyol, köprü ve hastane gibi büyük projelere ne kadar harcadığı bundan böyle öğrenilemeyecek. Söz konusu harcamalar halktan gizlenecek.

CUMHURBAŞKANI’NA HAKARETTEN 30 BİN DAVA!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın en küçük bir eleştiriye tahammülü yok. Hukukçu Kerem Altıparmak’ın açıklamasına göre “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla 100 bin dolayında soruşturma, 30 bin kadar dava açıldı. Sosyal medyada yaptığı 7 ayrı paylaşımdan dolayı davalık olan Burhan Borak isimli vatandaşa ‘Cumhurbaşkanına hakaretten’ 12 yıl 3 ay ceza verildi. 

HERMES ÇANTAYA YAYIN YASAĞI

Google’da bugün itibariyle ‘Emine Erdoğan Hermes Çanta’ yazdığınızda tam 364 bin sonuç çıkıyor! Ancak Emine Erdoğan’ın 50 bin dolarlık (yaklaşık 400 bin TL) Hermes marka çantasıyla ilgili haberlere bile yayın yasağı geldi. Söz konusu haberi yapanlar hakkında dava açıldı. Evrensel gazetesi yazarı Ender İmrek, Emine Erdoğan’ın Hermes marka çantasıyla ilgili yazdığı yazıda Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle yargılanıyor!

[Yusuf Dereli] 12.10.2020 [TR724]

Kimlik problemi ve kültür şoku (1) [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]

Çinlilerin “tuhaf zamanlarda yaşayasın” diye beddua ettikleri zamanlardayız anlaşılan. Aslında bu tuhaf zamanlarda yaşama endişesi Müslümanlar arasında da çok konuşulmuş ve uyarılar yapılmış: Ahir Zaman Fitnesi.

Ahir Zaman Fitnesi üzerine bir yazı yazma niyetim yok ama tuhaflıklar toplumsal kimlikleri de etkiliyor ve birileri kimlik siyaseti yaparak yeni tuhaflıklar üretiyorlar. Burada sadece bu acayipliklere dikkat çekmek istedim ama konuyla da doğrudan ilgili olduğu için onunla giriş yaptım. Günlük koşuşturmada pek dikkatimizi çekmeyen ama her şeyimizi doğrudan ilgilendiren konular: Kimlik problemi ve kültür şoku.

Kimlik problemini daha çok toplumsal boyutuyla ele almak istiyorum. Kanaatimce bu iki konu hep gündemde kalması gereken konulardır. Daha önce kültürle ilgili bir yazı yazmıştım. Ancak konu sadece kültür ile ilişkili değil, çok daha geniş olduğu için birkaç yazı ile bu konuyu tartışmaya açmak istiyorum. Bu yazılarda toplumların kimlik algıları, cemaat ve tarikatların kimlik oluşumuyla ilgisi, şu anda Hizmet Hareketi’nin yaşadığı kimlik problemleri ve Türkiye’deki durumu ele almak istiyorum.

Dünyada öne çıkan gündemlerin arka planını anlamak için kimlik konusunu bilmek gerekiyor. Toplumların bundan sonraki yönelimlerini anlamak için de bu konuyu irdelemek lazım. Kimlik problemi toplumları ve bireyleri doğrudan ilgilendiriyor.

Dünyada her geçen gün hızlanan iletişim, kimlikleri nasıl etkileyecek? Toplumların birbirlerine kolayca ulaşabilmesi, aralarındaki düşmanlıkları azaltacak mı? Yoksa daha fazla düşmanlık mı üretilecek? Kimlik algılarındaki değişiklikler toplumlar arasındaki ilişkileri hangi yönde değiştirecek? Irkçılık ve ayrımcılık hızlanacak mı? En önemlisi olumsuz yönelimlere karşı ne yapılabilir?

SAHİ BİZ KİMİZ?

Felsefenin temel sorusu olan “Necisin? Nereden geldin? Nereye gidiyorsun?” soruları her insanın ilk cevap aradığı ya da araması gereken sorulardır ve kim olduğumuzu idrake buradan başlarız. Herkesin kendine sorduğu “Ben kimim?” sorusunun cevabı ekseriyetle çok karmaşıktır, birden çok cevabı vardır ve izahı da genellikle zordur. Tarihin seyri içinde insanlar bu sorulara kişisel olarak cevap aradılar, buldukları cevapları kendilerince yorumladılar ve kendilerini farklı kimliklerle tanımladılar. Bugün biliyoruz ki bir kişinin sadece bir kimliği bulunmaz. Bir baskın (üst) kimliğinin yanında çok sayıda alt kimliği bulunur.

Kişilerin bir kimlik arayışı olduğu gibi toplumların da dinamik bir kimlik arayışı ve algısı vardır. Toplumların kimlikleri “ben ve öteki” algısı ile oluşur. Kişiler kendilerini çocukluktan itibaren ayrı bir fert olarak algılayıp benlik oluştururlar ve kişilik algısı zaman içinde gelişir, başkalaşır ve hatta bazen büyük kırılmalar yaşar. Benzer şekilde toplumların kimlik anlayışı zaman içinde evrilir ve evrilmeye devam ediyor. Kimlik algısının “kompleksliği ve göreceliliği”, üzerindeki tartışmaların bir sonuca varmasına en önemli engeldir. Günümüz dünyasındaki hareketlilik, göçler ve iletişimdeki değişmeler toplumsal kimlik algısında da yeni kırılmalara yol açtı. Dünyada ilginç mikro kimlikler veya topluluklar oluştu, oluşmaya devam ediyor, var olanlar başkalaşıyor. Bütün bu toplulukların kimliklerinde kırılmalar/başkalaşmalar sürüp gidiyor.

Toplumların kültür düzeyi düşük kısmı (kalabalık halk topluluğu) kimliklerini kestirmeden ve tek bir ögeyle açıklamaya çalışır, bu meyil özellikle milliyetçilik dalgasının etkin olduğu toplumlarda ve dönemlerde daha fazladır. Modern anlamda ulus tanımlamaları son birkaç yüzyılda daha önemli hale geldi ve kimlik tanımlamasında önem kazandı. Şu anda ulus ya da millet tanımı yapılan toplulukların kimlikleri uzun bir süreçle şekillendi. Toplumsal kimlik oluşumları, devletlerin kabulleri ve empoze ettikleri değerlerle yakından ilgilidir.

Eskiden zorunlu temel eğitim ve yaygın kitle iletişim araçları olmadığı için devletlerin kimliklere etkileri daha sınırlıydı. Ancak zamanla eğitim ve diğer sosyal dönüştürme araçları ile hakim kimlik kendi değerlerini daha fazla empoze etmeyi başardı. Her zaman devlet tek belirleyici veya başarılı kimlik yapıcı değildir. Devlete sahip olmak, zamanla kendi kimliğini hakim olduğu halklara da empoze etmeyi garantilemez.

MİLLETLERİ DEVLET Mİ YAPAR?

Devlete hakim olan kimlik her zaman hakim olduğu topluluğu dönüştüremez, çok defa onlara benzer ve karşılıklı etkileşimle içinde kaybolur.

Örnek olarak Safeviler döneminde İran’da devlete hakim olan Kızılbaş Türkmenler zaman içinde hakimiyetlerini kaybettiler. Bu durum askeri güçlerinin hakimiyet kurmaya yetmemesinden daha çok, devleti sürdürmek için gereken kültürel donanıma sahip olmamalarındandı. Aradan geçen birkaç asırda başlangıçta devlete hakim olan dil ve değerler tamamen değişime uğradı ve İran, Fars kültürü hakimiyetinde bir Şii devleti oldu. Kızılbaş Türkmen kültürü de marjinal hale geldi. Devlete hakim olan unsurun büyük topluluk içinde eriyip onlara dönüşmesi çok sık rastlanan bir durumdur. Turan kökenli Bulgarların slavlaşması gene bunun tipik bir örneğidir. Bu dönüşüm gerçekleşirken devlete hakim olan unsurun da oluşan kültüre katkısı olmaktadır.

Devletin empoze etmesi ile toplumsal kimlikler her zaman oluşturulamayabilir veya bu kimlik devleti taşımaya yetmez. Genelde yapay kimlik empoze edildiğinde bu durumla karşılaşılır. Buna tipik örnek Sovyet İnsanı kimliği oluşturma gayretlerinin başarısızlığı olabilir.

Benzer şekilde Türkiye’de Cumhuriyet döneminde İslam’ın tamamen dışlandığı Türk kimliği oluşturma gayretleri de başarısızlıkla sonuçlandı. Din, tek başına kimliği oluşturmasa bile, başat bir bileşen olarak kimliğin içinde yer alır, bütün diğer unsurları kendi rengine boyar ve büyük oranda diğer unsurları kaynaştırmaya vesile olur.

“Sovyet İnsanı” ve “İslamsız Türk kimliği” oluşturma çabalarının başarısızlığı çok özel ilgiyi hak eden bir durumlardır. Bu başarısız tecrübeler Bediüzzaman’ın “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz” tespitini birebir tasdik eder. Çok etnisiteli Sovyet toplumunda etnik kimliklerin erimesi ve önemsizleşmesi beklenirken tersine bir süreç yaşandı. İnsanlar, merkezi çekim gücü zayıfladıkça, etnisitelerine sarıldılar.

Türkiye’de de dini dışlayan bir kimlik inşası için harcanan uzun yılların fazla başarılı olamadığını gördük. Toplumun ana gövdesi kabullenmediği kültürel ögeleri kendi içine kapanarak dışladı veya dönüştürerek/başkalaştırarak kabul etti. Çok defa da yasaklamaların yanından dolaşarak onları etkisizleştirdi. Dini yok sayarak bir kimlik inşa etmek ancak bir fantezi olarak kitaplardaki yerini almış bulunuyor.

KÜRESEL KİMLİK KRİZİ

Yukarıda farklı yönlerine dikkat çektiğim kimlik problemi küreselleşmeyle daha farklı bir boyuta evrildi. Eski dönemlerde daha çok savaşlar ve kitlesel göçlerle nüfus hareketleri olurken sanayileşme ile buna işgücü göçü eklendi. Durağan olan toplumlar son iki yüzyılda, eski göçlerden farklı olarak, büyük ölçekli iç ve bazen dış göçler yaşadılar. Bu göçlerle büyük metropoller oluştu ve şehirlerin nüfusları arttı. Küreselleşme denilen olgu özellikle 19. yüzyıldan itibaren dünyayı etkisine alan batılı değerlerin hakimiyetini ifade etmektedir diyebiliriz. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması kültürler ve toplumlar arası etkileşimi artırdı.

Ancak sanıldığı gibi bu durum bütün dünyada batılı değerlerin tek belirleyici olmasını sağlayıp diğer toplulukların kültürlerini yok etmedi. Batı kültürü bütün kimlikleri derinden etkiledi ve kısmen dönüştürdü. Ne yazık ki bu değişimlerin içinde çok defa da kültürsüzleştirme diyebileceğimiz süreçler yaşandı, yaşanıyor.

Son dönemde gelişen teknolojilerle kişilerin doğrudan bütün dünyaya ulaşma imkanına kavuşması farklı bir evreye geçişi ifade ediyor. Artık yeni bir kimlik krizimiz var diyebiliriz. Daha önce kendi küçük kabilesine ya da topluluğuna bağlı olan ve dünyayla ilişkisini onların üzerinden kuran fertler artık tamamen kişisel kaynaklarla (mesela bir akıllı telefon üzerinden) bütün dünya ile iletişim kurabiliyor, en azından aynı dili konuşanlarla aracısız görüşebiliyor. Bu durum kimlik algısını nasıl etkileyecek sorusuna herkes cevap arıyor. Gelecek yazıda Türkiye’deki kimlik algısını ele alalım.

***

Kaynaklar:

Yayak A. Etnik Kimlik Algısının Dört Boyutu. İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi. Cilt / Vol: 7, Sayı/Issue: 2, 2018 Sayfa: 778-788.

Saim Dalbay. “Kimlik” ve “Toplumsal Kimlik” Kavramı. Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 31, 2018, sayfa: 161 – 176

Boham J. Public Reason and Cultural Pluralism. Political Theory, 1995, 23 (2), 253 – 258.

Gellner E., Postmodernizm, Reason and Religion, London, 1992.

Aka, A., “Kimliğe Teorik Yaklaşımlar”, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs 2010, C.34, S.1, 2010.

Selçuk, S.S, “Postmodern Dönemde Farklılığın Kutsanması ve Toplumun Parçacıllaştırılması: “Öteki” ve “Ötekileştirme””, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, 2012, C.15, S.2, Güz 2012.

Göka E. (2006). İnsan Kısım Kısım (Topluluklar, Zihniyetler, Kimlikler). 2. baskı. Ankara: Aşina Kitaplar.

Amin S. Modernite, Demokrasi ve Din, Maki Basın Yayın, Ankara, 2006.

[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 12.10.2020 [TR724]

Adaletin gözbağı ile bağlanan gazeteciler [Nevin Erdem]

Görkemli heykelleriyle adliye saraylarını ve biblolarıyla birçok yargı mensubunun odasını süsleyen adalet tanrıçası Themis’in gözleri bağlıdır.

Bu sembolik ayrıntı, yargı makamlarının karar verirken, davanın taraflarının sosyal, politik ya da ekonomik statülerini değil, sadece delilleri ve hukuk kurallarını dikkate almaları gerekliliğinin altını çizer.

Tarafların bir önemi yoktur Themis için. Önemli olan hukukun üstünlüğüdür, adalettir.

Kör değildir Themis sadece bilinçli olarak gözlerini kapatmıştır; tarafların kimliklerine bakmamak, duygularına göre değil, hukuka uygun vicdani kanaatine göre karar vermek için.

Siyasi iktidarın her geçen gün biraz daha otoriterleştiği Türkiye’de, Themis’in gözbağı çıkarılalı çok oldu.

Themis bugün Türkiye’de iktidar tarafından ‘istenmeyenler’i baskı altına almak, pasifize etmek, susturmak ve yok etmek için kullanılan, iktidardan maaş alan, bir paralı askerdir.

Themis’in tarafsızlığının sembolü olan gözbağı, ‘istenmeyenler’in ellerini bağlamak, ağızlarını kapatmak için kullanılıyor artık.

Bu gözbağı ile bu hafta dört gazetecinin daha elleri bağlandı, ağızları kapatıldı. Van’da Servet Turgut ve Osman Şiban’ın askerler tarafından alıkonulduktan sonra helikopterden atıldıkları iddialarını haberleştirdikleri için gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı muhabirleri Adnan Bilen, Cemil Uğur, Jinnews muhabiri Şehriban Abi ve gazeteci Nazan Sala tutuklandı.

Gözaltı ve tutuklamanın torba gerekçesi önceden hazır zaten: Örgüt üyeliği!

Hakimler ve savcılar sanığı böyle bir torbaya attıkları anda adeta rahatlıyorlar. Çünkü yazdıkları hukuki bir değer taşımayan gerekçelerin bu torba içinde eriyeceğini, görünmezlik gücünü kazanacağını düşünüyorlar.

Yanılıyorlar! Hiçbir şey erimiyor ve kaybolmuyor.

Tutuklama talep yazısında aynen şu yazıyor:

“… ‘silahlı terör örgütü’ PKK/KCK lehine ve devlet aleyhine toplumsal olayları haber yaparak veya röportaj ile KCK doğrultusunda örgütün perspektif ve talimatları ile kamuoyunda ajite ve propaganda yaptıkları yine şüphelilerin örgüte müzahir haber sitelerinde örgüt ve taraftarları sempatizanları lehine ajitasyon ve propaganda yaparak örgütün talimatı doğrultusunda hareket ettikleri…”

Anahtar kelimeler: Haber ve röportaj yapmak, haber siteleri!

Google’dan bu anahtar kelimeleri girerek arama yaptığınızda karşınıza çıkan tek şey: Gazetecilik!

Gözaltına alınan ve tutuklanan gazeteciliğin ta kendisi!

Tutuklanan gazetecilerin, askerler tarafından helikopterden atıldıklarına dair haber yaptıkları iki kişiden birisi olan Servet Turgut öldü!

Bir gazeteci bunu haber yapmayacaksa neyi haber yapacak? Haberleri “PKK lehine” ya da “devlet aleyhine” diye sınıflandırıp gazetecileri tutuklayanlar, cinayetin faillerini “PKK aleyhine” ya da “devlet lehine diyerek mi koruyorlar?

Hukuki bir terim olarak haber verme hakkının unsurları arasında, haberin kimin lehine kimin aleyhine olacağına dair bir değerlendirme yapılması gerekmiyor ki!

Bu kriterler dikkate alınacaksa, Roboski Katliamı, KHK’lılar, Cumartesi Anneleri’nin dramı, Gezi Eylemleri, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı, 17/25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonları ve bunlar gibi daha nice olayda “devlet” daha doğrusu “iktidar” lehine tek bir söz söylemenin çok zor olduğu konularda tutuklanma göze alınmadan nasıl haber yapılacak?

Galiba tam da istenen bu! Sadece iktidarın lehine haber yapılması, gerçeklerin kamuoyuna duyurulmaması; Erkan Tan’lı haberlerle, mehter eşliğinde halkın “Almanya bizi kıskanıyor” noktasına getirilmesi.

Hakim tutuklama kararında şöyle diyor: “Geçerli basın kartının Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın belirlediği şartları taşıyan kişilere ancak verilebileceği, doğal olarak mevcut şartları taşımadıklarından söz konusu şüphelilerin basın mensubu olmadığının anlaşıldığı…”

Yani bir kişinin gazeteci olup olmadığına Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı karar verecek ve siz de ‘kuzu kuzu’ bu kararla bağlıyız diyeceksiniz, öyle mi?

Yani bir siyasi partinin lideri olan Cumhurbaşkanı kime ‘gazeteci’ diyecekse sadece o gazetecidir; sadece onun ifade hürriyeti vardır.

Yargı makamları dahil herkes için bağlayıcı olan Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle güvence altına alınan ifade hürriyetini nereye koyacaksınız peki?

Bunlar bizi bağlamaz mı diyeceksiniz? Doğru; gözbağınız çıkarıldıktan sonra sizi ne bağlar ki!

Sahi sizi ne bağlar?

[Nevin Erdem] (Hakim Nevin) 12.10.2020 [TR724]

Şenol Hoca rotasyona artık bir son vermeli [Hasan Cücük]

UEFA Uluslar B Ligi 3. Grup’ta mücadelede eden Türk A Milli Takımı, Moskova’ya giderken galibiyete kilitlenmişti. Zira, sahamızda Macaristan’a yenilmiş, Sırbistan deplasmanından ise beraberlikle dönmüştük. Rakip Rusya iki maçını da kazanmanın rahatlığına sahipti. Ev sahibi olmanın avantajına, Türkiye ile oynadığı geçmiş maçların istatistikleri ekleniyordu. İlk devre kadere mahkum oynayan A Milliler, ikinci devre rakibini sürklase etti. Galibiyeti kaçıran taraf olduk.

RUSYA’YA KARŞI ŞANSIMIZ TUTMUYOR

Sovyetler Birliği ve daha sonra Rusya, tarihte Türkiye’nin şansının tutmadığı ülkelerden biri. Sovyetler döneminde oynadığımız maçlarda sadece 3 galibiyet alabildik. Çıktığımız 15 maçın 12’sinde sahadan mağlup ayrıldık. Attığımız 8 gole karşılık, filelerimizde 30 gol gördük. Sovyetler’in dağılmasından sonra ise Rusya ile ilk maçımızı 20 Nisan 1994’te oynayacaktık. Hazırlık maçında galip gelen konuk ekip olurken, golde imzası olan isim Dmitri Radchenko’ydu. Bugüne kadar oynadığımız 6 maçtan galibiyet çıkarmayı başaramadık. İki maç berabere biterken, dört müsabakada Rusya’nın üstünlüğünü kabul ettik. Attığımız 2 gole karşılık, kalemizde 7 gol gördük.

SALGININ FUTBOLA ETKİLERİ

Maçtan önce düzenlenen basın toplantısında Şenol Güneş bir gerçeğin altını çiziyordu: “Ritim olarak henüz tam anlamıyla hazır olduğumuzu söylemek doğru değil.” Gerçi Güneş, bu durumun Türkiye’ye has olmadığını, Kovid-19 salgınından dolayı Avrupa futbolunda genel bir ritim bozukluğu olduğunu da eklemişti. Süper Lig’de geride kalan 4 haftanın görünümü ve Avrupa kupalarında takımlarımızın formsuzluğu endişeli olmamız gerektiğini söylüyordu. Umudumuz elbette Edirne dışında ter döken lejyonerlerimizdi. Takımın iskeletinin lejyonerlerimizden oluşuyor olması, endişelerimizi hafifletiyordu.

YILDIZSIZ TAKIM OYUNU

Rusya, her ne kadar gruptaki ilk iki maçını kazanmış olsa da, artık Avrupa futbolunda söz sahibi konumunda bulunmuyor. Avrupa liglerinde Rus oyuncu görmek pek mümkün değil. Andrey Arshavin’den sonra ünü Rusya dışına taşan bir oyuncu yetiştiremediler. Arshavin’in ateşi de sadece birkaç yıl sürmüştü. Takımın sol bekini 37’lik Zhirkov’a emanet etmeleri, Rus futbolu hakkında net bir fotoğraf veriyor. Buna rağmen Rusya, yıldızı olmadan takım oyununu oynamaya gayret ediyor.

DEV FORVETTEN ÇOK ÇEKTİK

Rusya – Türkiye maçına ev sahibi ekip hızlı başladı. İlk 10 dakikada iki önemli pozisyon buldular. Özellikle 7. dakikada kazandıkları köşe vuruşunda dev forvet Dzyuba’yı boş bırakmak affedilir bir defans hatası değildi. Allah’tan bomboş pozisyonda topu dışarı gönderdi. 1.96’lık Artem Dzyuba için özel bir parentez açmak gerekir. Pivot forvet tabirinin anlam bulduğu Dyzuba, uzun topları başarıyla indirip, arkadaşlarına servis etti maç boyunca.

İLK DEVREDE KAYIPLAR

İlk devre Türkiye organize olmakta sıkıntı çekti. Rakip sahada basit top kayıpları yaşadık. Rusya kaptığı bu toplarla boş alanları hızlı geçip, kalemize geldi. Dakikalar 28’i gösterdiğinde orta sahadan hızla yarı alanımıza gelen Zobnin’in pasında Miranchuk topu ağlarımızla buluşturdu. Golden sonra biraz toplardık ama pozisyona girmede başarılı olamadık. Rakip kaleyi tutan ilk şutumuz maçın 30. dakikasında Burak Yılmaz’ın etkisiz kafa vuruşu oldu. İlk devrede yine Dyzuba’nın hazırladığı pozisyonda Kuzyaev’in vuruşuna kalecimiz Mert Günok geçit vermeyince rahat bir nefes aldık.

CENGİZ OYUNA GİRİNCE

İkinci devreye Cengiz Ünder’le başlayan Milliler, rakip kalede daha etkili oldu. 51. dakikada Cengiz’in ortasında Burak’ın kafa vuruşu direkten dışarı gitti. Merih Demiral’ın Dzyuba’ya yakın oynamasıyla, atılan uzun topları karşılamaya başladık. Ayağa hızlı paslarla Rusya’ya karşı oyun üstünlüğü kurduk. Ancak ilk yarıdaki basit top kayıpları, ikinci devrede de devam etti. Kaptıkları her topla çok hızlı yarı alanımıza geldiler.

İkinci devredeki baskılı oyunumuz meyvesini 62. dakikada verdi. Kazanılan serbest vuruşta Hakan Çalhanoğlu’nun ortasını iyi takip eden Merih Demiral’ın çevirdiği topu Kenan Karaman boş kaleye yuvarlamakta zorlanmadı. Gurbetçi oyuncunun bu golü Uluslar Ligi’ndeki ilk gol sevincimiz oldu.

ROTASYONA BİR SON VERMELİ ARTIK

Millilerin ikinci devrenin hakimi olmasında Cengiz Ünder faktörü başrol oynadı. Cengiz’in oyununa Hakan Çalhanoğlu ve Ozan Tufan da eşlik edince, Türkiye göz zevkine hitap eden bir oyun ortaya koydu. Cengiz’in iki şutunda kaleci Anton Shunin gole engel oldu. Zeki Çelik’in kaçırdığı pozisyon ise galibiyeti elimizden aldı götürdü.

Rusya deplasmanından galip dönemedik ama özellikle ikinci yarı oyunumuzla alkış aldık. Şenol Güneş’in artık rotasyon sevdasından vazgeçip, ezbere sayacağımız bir ilk 11 kurması gerekiyor. Bu kadar fazla rotasyon olumsuz etki yapıyor. Cengiz Ünder’siz bir ilk 11 olmaması gerektiğini gördük. Keza, Kenan Karaman’ın artık forvette Burak Yılmaz’ın yerini alma zamanı çoktan gelmiş bulunuyor. İskeletini oturtmuş bir Türkiye, Uluslar Ligi’nde grupta lider olmayabilir ama ertelenmiş Euro 2020’nin favorilerinden biri olabilir.

[Hasan Cücük] 12.10.2020 [TR724]

Güvenlik filmlerinin unutulmaz yönetmenleri [Alper Ender Fırat]

10 Ekim 2015 günü, işçi sendikaları, Türk Tabipler Birliği (TTB), mühendislik odaları ve başka çeşitli sivil toplum örgütlerinin katılımıyla düzenlenen Barış Mitingi öncesi, miting alanına toplu olarak ilerleyen grupların bulunduğu Ankara Tren Garı kavşağında, art arda iki patlama meydana gelmişti.

Patlamanın hemen ardından olayın olduğu yere sağlık ekiplerinden önce polisler ulaşmış ve patlamayla büyük şok yaşayan herkesi alandan çıkartmaya çalışmıştı. Yaralılara yardım etmek isteyen kalabalık, polis tarafından engellenince katılımcılar bu olayı protesto etti. Polis can pazarına dönen alanda yaşananları umursamadan, gruba tazyikli su ve biber gazı ile müdahale etti.


Arkadaşının, kardeşinin, çocuğunun eli kolu, bedeni bombayla parçalanmış insanlar bu kez de polisin tazyikli suyunu ve biber gazını yemek durumunda kalmıştı.

Sonuçta bu insanlık dışı eylemde 107 kişi öldü, 500 kişi de yaralandı. Bir de bu ağır şok ile ruhları paramparça olmuş on binlerce insan kalmıştı geride.

Gar Saldırısı, 2015 yılında meydana gelen Sultanahmet, Diyarbakır, Suruç, Genelkurmay Kavşağı, Güvenpark, Bursa, Gaziantep, Diyarbakır, Atatürk Havalimanı vb. saldırıları gibi toplumu 1 Kasım seçimlerinde, 400 milletvekili vermeye ikna çalışmasının bir parçasıydı.

Bu saldırı da diğerleri gibi aradan beş yıl geçmesine rağmen, ‘dıgıl dıgıl mugul mugul’ cümleleri arasında, faili meçhuller arasında yerini aldı. Naklen yayında gerçekleştirilen bomba gözlerimizin önündeki binlerce delile rağmen müphem olarak kaldı.

Müphem olmaya da devam edecek gibi görünüyor çünkü kimse hâlâ tetiği çekenden başkasıyla ilgilenmeyi pek de doğru bulmuyor. Yani suçlu olarak gösterilecek birkaç kişiye en ağır cezaları verince adalet yerini buldu denilecek. Gerçek katilleri, olayın arkasını arama faaliyetine giriştiklerinde yaslandıkları paradigmaların iflas etme riski var. Paradigmalarını koruyabilmek için tetiğin arkasındakileri sorgulamaya gerek görmemeye devam ediyorlar. 

Oysa hep göz ardı ettikleri gerçek, bu terör olaylarının Ergenekon ve Balyoz davaları sanıklarının cezaevinden çıkmaları ve Erdoğan iktidarıyla tam anlaşmaya varmaları zamanına denk gelmesiydi. 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP hüsran yaşayınca Erdoğan, Ergenekon’un kucağına oturmuş “Güvenlik Filmlerinin Unutulmaz Yönetmenleri”, terör yoluyla Erdoğan’a istediği rejimi altın tepsiyle sunmuştu.

Gar Katliamı da bunlardan sadece biriydi.

Ergenekon sanıklarının medyatik olanlarının hükümete ve mevcut rejime nasıl destek verdikleri herkesin malumu; zaten yeterince göz önünde icra ediyorlar bunu. Mesela bu sanıklardan emekli Tümamiral Cem Gürdeniz televizyonda kaykıla kaykıla anlatıyor:

“Ben mevcut hükümete görevlerimi fikirlerimle yapıyorum. Şu andaki rejim itibariyle çok güçlü bir rejim, merkezi rejim, tek başına kurabilir. Parlamenter rejim tekrar gelirse bunu yapamazlar.” 

Ama bir de medyatik olmayan ve halen devlette muvazzaf operasyonel olanlar var. 

Erdoğan’ın ve AKP kurmaylarının güvenlik öncelikli bir rejim kurmaya yetecek ne ekibi ne de yeterli bilgisi var. Ergenekon kadroları olmadan terörün azması ve ülkenin bir güvenlik öncelikli ülke haline gelmesi mümkün değil.

Ama gelgelelim, Gar Katliamı mağdurlarına ve onun hakkını arayıp, konuyu gündemde tutmaya gayret edenlere sorarsanız ülkede Ergenekon diye bir örgüt asla yoktur.

Mesela Madımak katliamında da bütün öfke otel önünde toplanan sakallılara yöneltildi. Ben bunu haksız bulmuyorum elbette ancak kesinlikle yetersiz geliyor. Olayın arka planını bulup gerçekte neler yaşandığını araştırmaya gerek görmemelerini hayretle izliyorum. 27 yıldır Madımak Katliamını ananlar ve acıyı tazeleyenler içinden, bir gazeteci çıkıp da dönemin Valisi Ahmet Karabilgin’i bulmadı ve o gün neler yaşandığını sormadı, sorgulamadı.

Hasılı, kabul etseniz de etmeseniz de bu ülkedeki bütün kanlı olayların arkasında çirkin bir örgütlenme var. 

Yazık ki bu örgütlenmeyi çözmek, evlatlarınızın canını kurtarmak isteyen savcı ve polisleri derdest edip hapsettiniz. Size de tetikçilere öfke kusmak kaldı.

[Alper Ender Fırat] 12.10.2020 [TR724]

Tek kutupluluğun gerçek sonu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Soğuk Savaş döneminde çift kutuplu – bipolar – bir dünyada yaşıyorduk. Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri (ABD), diğer tarafta Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB – Sovyetler) olmak üzere, dünya ikiye bölünmüştü. Bu bölünmüşlüğün merkez üssü Avrupa kıtasıydı. Zaten 1940’ların ortalarında dünyada halen Avrupa merkezi rol oynamakta, periferiyi etkilemekteydi. İlk kez 1945’teki karaya vuruşla birlikte Avrupa küresel siyasetteki öncül rolünü de yitirecekti.

Böylece Avrupa siyasetinin dünyaya yansıması olan çok kutupluluk da sona erecekti. Birleşik Krallık (İngiltere), Fransa ve Almanya gibi küresel Avrupa güçlerinin etkisi son derece azalacak, o güne dek dünyanın en büyük gücü kabul edilen Birleşik Krallık’ın küresel rolünü ABD üstlenecekti. Fransa bir daha asla eski gücünü elde edemeyecek kadar zayıflamış, Almanya ise adeta haritadan silinircesine çökmüş, sonra da önce dörde, ardından ikiye bölünmüştü. Çok kutuplu büyük devletlerin dünyası yerini iki kutuplu süper güçlerin dünyasına bırakmıştı. ABD’nin dışında, öbür süper güç, yine Avrupalı dışı – Avrasyalı – güç SSCB olacaktı. Böylece Almanya’yı, oradan Avrupa’yı ortadan ikiye ayıran Demir Perde, dünyayı da ikiye ayıracaktı.

Esas mesele şuydu ki, çift kutupluluk aslında bir tür tek kutupluluktu. Batı bloğu da doğu bloğu da kendi içlerinde tek bir kutuptular. Kendi doğruları-yanlışları, kendi normatif değerler evreni, kendi ekonomi politik ve yönetsel sistemleri mevcuttu. Her iki kutbun vatandaşları kendi biricik dünyalarında, diğer kutbun etkisini ancak uluslararası arenada hissedecek şekilde izole bir yaşan sürmekteydiler. ABD, Batı Bloğu içinde kural koyan ve belirleyici liderdi. SSCB ise Doğu Bloğu içinde aynı rolü oynamaktaydı. Her iki antagonistik güç de kendi sistemlerinin tek doğru olduğunu öne sürüyorlar, her ikisi de birlikte varoluşu zoraki kabullenmek durumunda kalıyordu. Nükleer silahların varlığı, her iki grup liderinin de yerlerini sağlamlaştırırken, gruplar arası çatışmayı – yani Soğuk Savaş’ın jeopolitik ve ideolojik anlaşmazlıklarını – derin dondurucuda donduruyordu. Böylece iki dünya oluşuyordu. Bu iki dünyanın da esasında kendi içinde tek kutuplu, yani sistemi kurallandıran, sistemin normlarını işlevsel olarak yaptırıma uğratabilen merkezi birer güç mevcuttu. Böylece uluslararası sistem her ne kadar anarşik yapıda da olsa, bloklar kendi içlerinde hiyerarşik ve kurallandırılmış bir ağ içinde yer almaktaydılar.

Buna göre, ABD kapitalist ekonomi ve liberal demokrasi sistemini kendi hiyerarşik liderliği altındaki gruba kabul ettirdi. SSCB de sosyalist ekonomiyi ve komünizmin tek parti diktatörlüğünü kendi yörüngesindeki ünitelere kabul ettirdi. Artık iki farklı gerçeklik, iki farklı kutup, iki farklı dünya vardı.

Bu yapı üç darbe yedi ve aşamalı olarak önce giderek zayıflayıp sonunda yıkıldı.

Bunlardan birincisi Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılması ve 1991’e kadar serbest düşüşle dağılma sürecine giren Gorbaçov SSCB’sinin çöküşüydü. İkincisi 2001 yılının 11 Eylül’ünde New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne El Kaide’li radikal İslamcı teröristlerin saldırmalarıydı. Üçüncüsü ise 2019’da Çin’de ortaya çıkan – veya çıkartılan – Kovid19 virüsünün başlattığı pandemidir. Yıkılış, son darbeden sonra mutlak olarak gerçekleşti.

1991’de tek kutupluluk küresel bir hal aldı. ABD bu tek kutuplu dünyanın biricik süper gücüydü. Francis Fukuyama’nın Tarih’in Sonu’nu ilan ettiği, Hegel’vari bir liberal dünyanın artık tek başına dünyayı etkisi altına alarak dönüştürecek yegâne güç olduğu algısı, genel kabul görmeye başladı. Çünkü Kapitalizm’in ve liberal demokrasinin karşısında bir alternatif kalmadığı düşünülüyordu. Komünizm yok olmuştu. Tüm eksi komünist devletler ekonomik ve politik sistemlerini dönüştürme kararı almışlardı. Eski düşmanlar artık yeni potansiyel ticari ortaklar olmuştu. Doğu Avrupa, AB reformlarıyla hızla piyasa ekonomisine ve liberal demokrasiye geçti. Rusya, Ukrayna, Belarus, Kafkasya ve Orta Asya’daki Sovyet ardılı ülke ve bölgeler de bir sistem dönüşümüne başladılar. Kimsenin Batı ile bir derdi kalmamış görünüyordu. Birinci grup dönüşümlerini tamamladı ve AB’ye girmeyi başardı. İkinci grup dönüşümlerini başarıyla sonuçlandıramadan otoriterleşti ve kendine özgü ideolojisiz birer despotizme büründü. Birbirinden farklı düzeylerde hibrit rejimlerle tam otoriter rejimler arası yelpazede birçok rejim ortaya çıktı. Fakat halen küresel düzeyde ABD tek kutuptu, tek süper güçtü. Sisteme yaptırım getirebilen, kural koyucu, birincil belirleyici aktör, ABD’ydi.

11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e çarpan birinci uçakla beraber, bu yapı ağır bir darbe aldı. Barbarca saldırı ortaya koydu ki, SSCB’nin ortadan kalkması ve piyasa ekonomisi ile beraber liberal demokrasinin zaferini ilan etmesi, tarihin sonunu getirmemişti. Samuel P. Huntington’ın karşı tez olarak ileri sürdüğü Clash of Civilizations (Medeniyetler Çarpışması) tezi, esasında çatışmaların yeni yönünün temellerini dini medeniyetlerden alan bir tür mücadele veya çatışma olacağını ileri sürmekteydi. 11 Eylül saldırıları ilk kez bu tezi destekleyen bu denli güçlü bir kanıt olacaktı.

Milenyum ile birlikte, 2000’li yılların dünyası artık aynı dünya değildi. 2000’lerin başından itibaren ABD’nin evrensel değerler olarak gördüğü İnsan Hakları ağır darbe aldı. Kültürel göreceleşmenin cenderesinden geçti. Başta İslam olmak üzere Batı’ya “senin değerlerin evrensel değil!” mesajı verilmeye başlandı. Bu mesaj sadece bazı cihatçı sosyopat tarafından değil, son derece ılımlı İslami çevrelerce de artan oranda ileri sürülmeye başlandı. Türkiye gibi seküler devletler de bu süreçte bu yeni akıma kapıldılar. Çoğu dışarıdaki İslami selefi veya Müslüman Kardeşler türü hareketlerle bağlantılı veya en azından onlardan esinlenen – ve o çevrelerce kısmen finansal olarak da desteklenen – politik akımlar tüm Ortadoğu’da, Orta Asya’da, Kafkasya’da ve Afrika’da mantar gibi ortaya çıkmaya başladı. Bu akım, özellikle Çin gibi kendi sistemini ekonomik yönden kapitalistleştiren ve tek parti diktasını komünist maskeyle hala meşrulaştıran güçlerce de uygulandı. Çin’e İran gibi, Rusya gibi, Venezüella gibi, Türkiye gibi ülkeler de katıldı. Her biri birbirlerinden çok farklı ideallere inansa da, her birinin temel ortaklığı, ABD liderliğindeki Batı normlarına ve değerlerine karşı çıkmaktı.

Böylece Fukuyama’nın rakipsiz gördüğü kapitalizm ve liberal demokrasi bir anda bir marjinalleşme trendine giriverdi. Bunda ekonomik büyümenin yavaşlaması, pastada Batı’nın payının küçülme trendinde olması, Çin’in küresel üretim üssü haline gelmesi ve küreselleşmede başat rol oynamaya başlaması gibi nedenler rol oynadı. Rusya bu arada kendi gücünü yeniden berkitti ve Putin yönetimi altında ideolojisiz bir SSCB’ye dönüştü. Kırım’ın işgal ve ilhakı, Suriye’de hâkimiyetini ABD’ye rağmen sağlamca ortaya koyması, hep bunun işaretleriydi.

Son olarak ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesi ile, kale bu kez içeriden sarsıldı ve surlarında ciddi gedikler açıldı. Dışarıda en fazla etki yitirdiği dönemde, ABD içeri kapanarak ve bunu irrasyonel gerekçelerle temellendirerek – “tecavüzcü” Meksikalıları engellemek için sınıra duvar örmek vs. – zenofobik-ırkçı bir retorikle, içerideki demokratik konsolidasyonunu yitirme emareleri göstermeye başladı. Kovid19 pandemisi ortaya çıkınca ABD’nin artık küresel tek kutup olmadığı görüldü. Yani olup olmadığı meselesinden çok, net olarak neden olamayacağı konusu tartışılmaya başlandı. Kovid19 ile mücadelede en zayıf devletlerden biri olmasıyla beraber, ekonomik gücü halen devam da etse, ABD ciddi bir yönetsel zafiyet ve bir kimlik krizi içindeydi.

Trump sadece buz dağının bir kısmını su yüzüne çıkarmıştı. ABD teknolojik ve bilimsel liderliği koruyamıyordu. Ancak bundan çok daha önemli olmak üzere, kendi inandığını söylediği birçok değeri ve normu, kendi uygulayamıyordu. Irk ayrımcılığı ve sosyoekonomik eşitsizlikler, fakirlik ve kötü eğitim gibi birçok patolojik ve kronik problem, ABD’nin tek kutuplu bir dünyanın norm koyucu ve yaptırım uygulayıcı gücü olamayacağını göstermekteydi.

Bu uluslararası ortam, artık çok kutuplu bir dünyadır.

Bu dünyada halen Batı değerleri ve normları, piyasa ekonomisi, liberal demokrasi ve İnsan Hakları çok önemlidir ve hala bir pusuladır. Fakat Batı artık yeknesak değil. Dahası aksisi kadar güçlü de değil. Oysa o değerler halen güçlü. Bu çok ciddi bir çelişkidir. Ve işin enteresanı, bu değerlerin uygulamadaki başarısı artık sadece Batı’nın süper gücü ABD’ye veya diğer Batılı ülkelere bağlı değildir. Dünya bu değerleri benimsediği oranda bu değerlerin üzerine inşa edilmiş bir uluslararası sistem gelişerek varlığını sürdürecek. Fakat eğer İslam dünyası, Rusya, Çin gibi küresel alternatifler dönüşemezse veya en azından diğer ülkelerin bunların yörüngesine girme süreçleri engellenemezse, korkarım ki dünyayı 19. ve 20. yüzyıllardaki gibi bol kutuplu ve bol acılı günler bekliyor.

Son söz: Bu yazıda, bazı okurların dikkatinden kaçabileceğini düşündüğüm, savunduğum ortada olan değerlerin (sosyal) piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi olduğunu belirteyim. Yani Batı’nın geçmişindeki kolonyalizm gibi patolojileri desteklemediğim ortadadır. Batı değerlerinin liderliğini üstlenmeyen – halen en güçlü Batılı devlet olan – Trump ABD’sinin en kısa zamanda dönüşmesini, yeniden bir toparlanma ve yeniden yapılanma sürecinin başlamasını, bu sürecin sonunda Çin, Rusya, İran, Türkiye, İslamcı cihatçılık gibi alternatiflerin çevrelenmesini tek alternatif olarak görüyorum. Bu dönemin adını “Çoklu Soğuk Savaş” koymak sanırım en mantıklı yaklaşım olacaktır. Bu Çoklu Soğuk Savaş eğer bir sıcak savaşa evrilirse, bu Üçüncü Dünya Savaşı olur. Gezegenin ve insanlığın devamı, çevreci bir sosyal piyasa ekonomisi, liberal demokrasi ve daha çok ve yaygın İnsan Hakları’na bağlıdır.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.10.2020 [TR724]

Kumaş maskeler de işe yarıyor

Bilim insanları tarafından yapılan bir araştırma, kumaş maskelerin her seferinde tekrar giyilmeden önce yüksek derecede yıkanması durumunda etkili olduğunu ortaya koydu.

UNSW Sydney’deki araştırmacıların yeni bir yayını, SARS-CoV-2 gibi virüslerin bulaşma ve bulaşma ihtimalini  azaltmak için günlük bez maskelerin yıkanmasını tavsiye ediyor. 

Phys.org’daki habere göre BMJ Open’ da yayınlanan UNSW Sydney’deki Kirby Enstitüsü’nden yeni bir analiz, enfeksiyona karşı koruyucu olması için kumaş maskelerin her gün yüksek sıcaklıklarda yıkanması gerektiğini öne sürüyor. Çalışmayı yürüten Profesör Raina MacIntyre, “Hem kumaş maskeler hem de cerrahi maskeler kullanımdan sonra ‘bulaşıcı’ olarak değerlendirilmelidir. Kullanımdan sonra atılan cerrahi maskelerin aksine, bez maskeler yeniden kullanılıyor. Aynı maskeyi birkaç gün üst üste kullanmak ya da hızlı bir şekilde elde yıkamak veya silmek cazip gelse de, Araştırmamız bunun bulaşma riskini arttırdığını gösteriyor” dedi. 

Cerrahi maske kadar etkili olabilir

Araştırmacılar, 2015 yılında yayınladıkları randomize kontrollü bir çalışmadan (RCT) yayınlanmamış verileri analiz ettiler. Bu çalışma, hâlâ viral enfeksiyonları önlemede bez maskelerin etkinliği üzerine yapılmış tek RCT’dir. “Pandemi sırasında bez maske kullanan sağlık çalışanları veya topluluk üyeleri için olası etkileri göz önüne alındığında, Kumaş maskeler hastane çamaşırhanelerinda yıkanırsa cerrahi maske kadar etkili olduklarını gördük”

Elde yıkama yeterli koruma sağlamıyor

Profesör MacIntyre, “Genel halktan bez maske takan birinin, yüksek riskli bir koğuştaki sağlık çalışanıyla aynı miktarda patojenle temas etmesi olası olmasa da, yine de toplumda günlük bez maskelerin yıkanmasını tavsiye ederiz. COVID-19 bir son derece bulaşıcı bir virüs ve hâlâ bu konuda bilmediğimiz çok şey var ve bu nedenle ona karşı korunmak ve maskelerin etkili olmasını sağlamak için her türlü önlemi almamız önemli” ifadesini kullandı. Analize göre maskelerin elde yıkanması yeterli koruma sağlamadı. Maskelerini elle yıkayan sağlık çalışanları, hastane çamaşırhanelerini kullananlara göre enfeksiyon riskinin iki katına çıktı. Profesör MacIntyre, “DSÖ, 60 santigrat derecede sıcak su ve çamaşır deterjanı ihtiva eden makinede yıkama maskelerini tavsiye ediyor ve analizimizin sonuçları bu öneriyi destekliyor. Çamaşır makinelerinin genellikle varsayılan sıcaklığı 40 derece veya 60 derecedir. Bu çok yüksek sıcaklıklarda el yıkama mümkün değildir. Bu araştırmadan elde edilen net mesaj, kumaş maskelerin işe yaradığıdır. Ancak bir kez bez maske her seferinde tekrar giyilmeden önce düzgün bir şekilde yıkanması gerekir, aksi takdirde etkili olmaz” şeklinde konuştu. 

12.10.2020 [Samanyolu Haber]

Koronavirüsle ilgili korkutan araştırma! 28 gün kalabiliyor

Yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) banknot, telefon ekranı ve paslanmaz çelik üzerinde 28 gün bulaşıcılığını koruyabildiği bildirildi.Yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) banknot, telefon ekranı ve paslanmaz çelik üzerinde 28 gün bulaşıcılığını koruyabildiği bildirildi.

Avustralya Ulusal Bilim Ajansı CSIRO'nun bulguları, Kovid-19'un yüzeylerde sanıldığından daha uzun süre enfekte etme özelliğini kaybetmediğini ortaya koydu.

CSIRO'nun araştırması, yeni tip koronavirüsün "oldukça güçlü" olduğunu, cep telefonu ekranları gibi cam yüzeylerde ve kağıt para üzerinde, neredeyse oda sıcaklığı olan 20 derecede 28 gün kalabildiğini gösterdi.

Sonuçları "Virology Journal" dergisinde yayımlanan araştırmada, virüsün daha yüksek sıcaklıklara daha kısa süre dayandığı, bazı yüzeylerde 40 derecenin üzerinde 24 saatte bulaşıcılık özelliğini yitirdiği gözlendi.

Kovid-19'un ayrıca pürüzsüz yüzeylerde daha uzun süre kaldığı, kumaş gibi pürüzlü yüzeylerde 14 gün geçtikten sonra bulaşıcılık özelliğine sahip virüse rastlanmadığı görüldü.

CSIRO Başkanı Dr Larry Marshall, "Virüsün gerçekte yüzeylerde ne kadar uzun süre kaldığını belirlemek, yayılımını daha doğru öngörmemizi ve azaltmamızı, halkımızı korumakta daha iyi iş çıkarmamızı sağlar." ifadelerini kullandı.

Araştırma kapsamında yürütülen deneylerin, ultraviyole ışının etkisini ortadan kaldırmak amacıyla karanlıkta yürütüldüğü belirtildi. Güneş ışığının virüsü hızla etkisiz hale getirdiği belirtiliyor.

Daha önce yapılan laboratuvar çalışmaları, Kovid-19'un, banknotlar ve cam yüzeylerde 2 ila 3 gün, plastikte ve paslanmaz çelikte 6 güne kadar kalabildiğini ortaya koymuştu.

12.10.2020 [Samanyolu Haber]