Uluslararası Yargıçlar Birliği: “Bylock, Whatsapp ve diğer iletişim programları gibi bir uygulama”

Uluslararası Yargıçlar Birliği (IAJ), Türkiye’de tutuklanan yargı mensupları, insan hakları ihlalleri ve yargı bağımsızlığının yokedilmesiyle ilgili bir mektup yayınladı. Uluslararası dört büyük yargı kurumunun başkanlarının ortak imzasını taşıyan mektupta, Bylock’un Whatsapp ve benzeri iletişim uygulamalarından biri olduğu belirtildi.

Medya Bold’un haberine göre, Avrupa İdari Yargıçlar Birliği (AEAJ) Başkanı Edith Zeller, Avrupa Yargıçlar Birliği (EAJ) Başkanı José Igreja Matos, Yargıçlar için Yargıçlar Başkanı Tamara Trotman, Demokratik ve Özgür Avrupa İçin Yargıçlar Birliği (MEDEL) Başkanı Filipe César Marques’in imzaladığı açık mektupta, yapılan ihlaller tek tek sıralandı.

YARSAV BAŞKANI MURAT ASLAN’A ÖZEL VURGU
YARSAV Başkanı Murat Aslan’ın tutuklu olarak yargılanmasına geniş yer ayrılan mektupta, Aslan’ın 2017 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından Václav Havel İnsan Hakları ödülü ile onurlandırılan saygın bir yargı mensubu olduğuna değinildi.

Aslan’ın cezaevinden eşine yazdığı mektuba dahi Cumhurbaşkanı’na hakaret davası açıldığı belirtilen mektupta, Aslan’a yapılan suçlamaların anlamsızlığına dikkat çekildi.

BYLOCK, WHATSAPP GİBİ BİR UYGULAMA
Murat Aslan’ın Bylock kullanmayla suçlandığı belirtilen mektupta, Bylock’un Whatsapp ya da diğer iletişim programlarına benzer bir uygulama olduğu vurgulanarak, şu ifadeler kullanıldı:

“Dosyada Murat Arslan’ın ByLock isimli programı kullanması örgüt üyeliğine delil olarak gösterilmiştir. Ancak bu programa (“whatsapp” ya da diğer iletişim programlarına benzer bir uygulama olarak) ilişkin kanıtsal değeri hakkında şu ana kadar bir değerlendirme yapılmadığı gibi, içeriğine yönelikte tam bir araştırma yapılmamıştır.”

Mektupta, iktidarın ekonomik refah ya da stratejik faydalar uğruna ağır insan hakları ihlallerinin kabul edilemez olduğu vurgulandı.

İŞTE O MEKTUBUN TAM HALİ
Saygıdeğer bayanlar ve baylar,

2018 İnsan Hakları Günü vesilesiyle Türkiye’de Bağımsız bir yargıyı amaç edinen platform olarak, Türkiye’de temel insan haklarının ihlal edildiğini açık bir şekilde vurgulamaktayız. Binlerce hakimin Türkiye’de keyfi bir şekilde tutuklanması bağımsız yargının yok edildiğinin en somut halidir. Daha önce birçok kez vurgulanan bu hususu aşağıdaki örnek açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

Murat Arslan Türkiye’de hakim olarak görev yapıyordu ve aynı zamanda Hakimler ve Savcılar Birliği (YARSAV) başkanı idi. Murat Arslan 2016 yılı Ekim ayında tutuklandı ve halen tutukluluk hali devam etmektedir. Kendisi 2017 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından Václav Havel İnsan Hakları ödülü ile onurlandırıldı.

Murat Arslan’a F…/PDY terör örgütünün üyesi olmak ve bu örgüte yardım etmek suçlamasının yöneltildiği mahkeme süreci 2017 yılının Kasım ayında başladı.

Cumhuriyet Savcısı hazırladığı iddianamede, F…/PDY terör örgütünün Devletin temel kurumlarına sızmayı amaçladığını, özellikle yargının hedef alındığını, bu amaç doğrultusunda Hakimler ve Savcılar Birliğine de (YARSAV) sızma girişiminde bulunulduğunu, bu hedefi gerçekleştirmede Murat Arslan’ın aktif rol aldığına yönelik iddialara yer vermiştir.

Murat Arslan aleyhindeki suçlamada, Fetullah Gülen’in takipçilerinden biri olmasına karşın bunu gizlediği, hatta Fethullah Gülen’i hedef alan ifadelerinin dahi olduğunu, bu anlamda kolayca satın alınabilecek bir kişi olduğu ileri sürülmüştür.

Dosyada Murat Arslan’ın ByLock isimli programı kullanması örgüt üyeliğine delil olarak gösterilmiştir. Ancak bu programa (“whatsapp” ya da diğer iletişim programlarına benzer bir uygulama olarak) ilişkin kanıtsal değeri hakkında şu ana kadar bir değerlendirme yapılmadığı gibi, içeriğine yönelikte tam bir araştırma yapılmamıştır.

Dosyada kamu tanığı olarak gösterilen kişilerden biri Murat Arslan aleyhine olan ifadesini değiştirmiş, talimat yolu ile beyanlarına başvurulan iki tanığa ilişkin olarak savunma tarafına kimlikleri hakkında bilgi verilmediği gibi, savunmanın tanıklara ilişkin soru sorma ya da araştırma yapılmasına yönelik talepleri de dikkate alınmamıştır. Arslan hakkındaki yargılama halen devam etmekte olup, bir sonraki celse 2019 yılı Ocak ayına ertelenmiştir.

Murat Arslan hakkında bir başka soruşturmada Cumhurbaşkanına hakaret iddiası ile başlatılmıştır. Soruşturma Murat Arslan’ın tutuklu olduğu dönemde cezaevi aracılığı ile eşine gönderdiği kişisel mektubun (!) incelenmesi sonucu elde edilmiş delil üzerine inşa edilmiştir.

YARSAV bağımsız bir mesleki bir birlik olarak Avrupa çapında ve Uluslar arası boyutta yargısal kurumlar tarafından tanınan Türkiye’deki tek yargısal örgüttür.

Murat Arslan bu derneğin başkanı olarak yaşamını yargının bağımsızlığını korumaya adamış ve Türkiye’de yargının 2014 yılında tamamen yürütmenin kontrolü altına girdiğini vurgulamıştır.

Başkan olarak bu açıklaması Murat Arslan’ı darbe girişiminden çok önce Türkiye’de mevcut idari rejimin muhalifi durumuna getirmiştir.

Şu çok açıktır ki, eğer bir ülkede yargı tam bağımsız değil yahut gerçek bir baskı altında ise, bu durumda hukuk devleti ilkesinin işletilmesini sağlama yükümlülüğü tamamen bireylerin kendi çabalarına bırakılmış demektir.

Benzer durum demokrasisi politik çalkantı altında bulunan yönetimler bakımından da aynıdır. Belirtilen bu hususlar uluslar arası birer standart olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bağımsız yargısal bir örgütlenmenin (YARSAV) başkanı olarak sadece Murat Arslan değil, bir çok Türk hakim de görevleri bağlamında temel hakların –yargısal bağışıklık- sağlanmasını savundu ve uzun yıllardan beri Türk politikacılarının Türk yargısı üzerinde sürekli artarak devam eden baskılarına karşı direnç gösterdiler.

Bağımsız yargısal bir örgütlenmenin (YARSAV) başkanı olarak sadece Murat Arslan değil, diğer bir çok Türk hakim de mesleklerinden ihraç edildi ve uluslar arası hiçbir standart gözetilmeksizin tutuklu olarak yargılamaları sürdürülmektedir.

2018 yılı İnsan Hakları Gününde, Türkiye’de bağımsız yargıyı esas alan bir platform olarak bir kez daha Evrensel İnsan Haklarına ilişkin temel yükümlülüklerin Türk Devletince tanınmadığını ve dahası ihlal edildiğini belirtmek zorundayız.

Keyfi tutuklama ve gözaltılar kadar, bağımsız ve tarafsız olması gereken mahkemelerce adil yargılama ilkelerinin gereklerinin yerine getirilmemesi süreklilik arzeden bir başka gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Platform olarak biz Türkiye’yi bir çok kez sözü verilen vazgeçilmez evrensel değerlerin ve evrensel insan haklarına ilişkin temel standartların yeniden hayata geçirilmesi için çağrıda bulunmaktayız.
Önceden taahhüt edilen ekonomik refah ya da stratejik faydalar uğruna ağır insan hakları ihlallerine platform olarak itiraz ediyoruz.
Platform olarak, tüm hükümet liderlerini ve parlamentoları, Türkiye’yi, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etme ve temel insan haklarına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirme konusunda destek vermeye çağırıyoruz.

Edith Zeller
Avrupa İdari Yargıçlar Birliği (AEAJ) Başkanı.
José Igreja Matos
Avrupa Yargıçlar Birliği (EAJ) Başkanı.
Tamara Trotman
Yargıçlar için Yargıçlar Başkanı.
Filipe César Marques
Demokratik ve Özgür Avrupa İçin Yargıçlar Birliği (MEDEL) Başkanı.

[TR724] 21.12.2018

Popüler diyetlerde doğru bilinen yanlışlar

Sosyal medya kanalları arttıkça diyetler de çeşitlenmeye başladı. Kişiye özel diyetlerin yerini ‘arkadaşım yapmış, inanılmaz kilo vermiş’ diye kulaktan dolma bilgiler aldı. Hal böyle olunca doğru yanlış birbirine karışmış durumda. Diyetisyenler, popüler olan diyetler de bile sağlıksız ve yanlış tavsiyelerin bulunduğunu belirtiyor. Muhtemelen sonradan ekleme yapılan bu diyet listeleri sosyal medyada hızla yayılıyor. Peki nedir bu yanlışlar?

Sakın atıştırma! İştahın bozulacak

Aslında ara atıştırmalar sağlıklı tercihler yapıldığı sürece çok doğru bir hareket olacaktır. Kan şekerinizi düşürmeden ceviz, badem, fındık, meyve gibi sağlıklı atıştırmalıklarla diyetinizi daha doğru yürütebilirsiniz.

Tabağınızdaki tüm yemeği bitirin!

Yediğiniz yemek kadar bu yemeğin porsiyonu da önemlidir. Özellikle dışarıda yemek yiyorsanız küçük porsiyonları içeren tabakları tercih edin.

Egzersiz öncesi yemek yersen, kramp yaşayabilirsin!

Aç karnına yapılan egzersiz vücudu ciddi anlamda yorar. Bu nedenle egzersiz yapmayı planlıyorsanız, egzersizin yoğunluğu ve cinsine göre, en az yarım saat ya da 1 saat önce yemeğinizi yemiş olun.

Sebze ağırlıklı beslenin

Diyet sadece sebze yemek değildir. Sadece sebze ağırlıklı beslenmek vücudunuzun ihtiyaçlarını da göz ardı etmek anlamına gelir. Bu nedenle düşük yağlı, protein ağırlıklı beslenmeyi tercih edin.

Hızlı yemek yiyin

Yemek yerken acele ederseniz vücudunuz doyma sinyalini alana kadar planladığınızdan ve ihtiyacınız olandan daha fazla yemek yemiş olursunuz. Bu nedenle en az yarım saat süren bir yemek saatiniz olsun.

Bugün tatlıyı hak ettim!

Ödül olarak yiyecek kullanmak istiyorsanız en son seçeneğiniz tatlı olmalı. Onun yerine arkadaşlarınızla bir kahve içme ya da sinemaya gitme gibi bir aktiviteyi tercih edebilirsiniz.

[TR724] 22.12.2018 [TR724]

Otomotiv sektörü daha da daralacak [Yusuf Dereli]

Vergi indirimleri otomotiv sektörüne nefes aldırdı ancak daralma sürüyor. 2018 yılı Ocak-Kasım döneminde toplam üretim bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 8 azaldı. Otomobil üretimi ise yüzde 10 oranında düştü. Toplam pazardaki daralma yüzde 34 olarak kayıtlara geçti.

Otomotiv Sanayii Derneği (OSD) kasım ayına ilişkin otomotiv rakamlarını açıkladı. Buna göre ÖTV ve KDV’de yapılan indirimler sektörün nefes almasını sağladı ancak daralmanın önüne geçilemedi. Açıklamaya göre, Ocak-Kasım döneminde otomobil üretimi 944 bin 304 olarak gerçekleşti. Traktör ve ticari araç üretimi de eklendiğinde rakam 1 milyon 463 bin 403 olarak kayıtlara geçti. Açıklamada, “2018 yılı Ocak-Kasım döneminde toplam pazar geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 34 azalarak 561 bin 639 adet düzeyinde gerçekleşti. Bu dönemde otomobil pazarı ise yüzde 32 oranında azaldı ve 425 bin 478 adet olarak gerçekleşti.” denildi.

TİCARİ ARAÇ PAZARI YÜZDE 39 DARALDI

Ticari ve hafif ticari araç grubunda, 2018 yılı Ocak-Kasım döneminde üretim yüzde 3 seviyesinde azalırken, ağır ticari araç grubunda ise yüzde 10 seviyesinde arttı. 2017 yılı Ocak-Kasım dönemine göre ticari araç pazarı yüzde 39, hafif ticari araç pazarı yüzde 40 ve ağır ticari araç pazarı yüzde 27 azaldı.

İHRACAT YÜZDE 5 AZALDI

Otomotiv sektöründe bu yılın ocak-kasım döneminde üretim 1.4 milyon, ihracat 1.2 milyon seviyesinde gerçekleşti. Böylece otomotivde toplam üretimin yüzde 85’i ihraç edilirken, otomobil pazarında ithalatın payı yüzde 67 oldu. Bir önceki yılın aynı dönemine göre, toplam otomotiv ihracatı adet bazında geçen yıla paralel seviyede gerçekleşirken, otomobil ihracatı yüzde 5 oranında azaldı.

Corolla efsanesi sürüyor

Toyota’nın efsane modeli Corolla, dünyanın en çok tercih edilen otomobili olmayı sürdürüyor. Corolla, 2018 yılının ilk 10 ayında 995 bin 356 adetle en yakın rakibine 98 bin adetlik fark atarak dünyanın en çok satan modeli olmayı başardı. Corolla, üretildiği yıldan bugüne kadar toplamda yaklaşık 46 milyon satış adedine ulaşarak dünyanın en çok tercih edilen otomobili unvanını da elinde bulunduruyor.

Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 fabrikada üretilen Corolla, Toyota’nın yılın ilk 11 ayında toplam 30 bin 485 adetlik Türkiye satışları içinde 20 bin 293 adetle ilk sırada yer aldı. Corolla, aynı zamanda Toyota’nın yüzde 11,7 payla kasım ayında Türkiye binek otomobil pazarında birinci olmasında da büyük rol oynadı.

Peugeot, tasarımları ödüle doymuyor

Peugeot özellikle son yıllarda büyük bir değişime imza attığı tasarımlarıyla ödül almaya devam ediyor. Marka tasarımları son olarak Fransız Tasarım Enstitüsü tarafından düzenlenen JANUS ödülleri çerçevesinde iki farklı kategoride birincilik kazanmayı başardı. Peugeot Design Lab ürünleri son olarak Fransız Tasarım Enstitüsü tarafından organize edilen JANUS ödülleri kapsamında, hem JANUS Prospektif, hem de JANUS Endüstri Ödülü olmak üzere iki farklı kategoride birden ödüle layık görüldü.

Fransız Tasarım Enstitüsü tarafından verilen JANUS mükemmellik etiketleri tasarımlarıyla insanların yaşamlarını iyileştiren ürünleri ödüllendiriyor. 65 yıldır verilen JANUS Ödülleri çerçevesinde 50 bağımsız uzmandan oluşan jüri projeleri; ekonomi, estetik, ergonomi, etik ve duygu olmak üzere beş kritere göre değerlendiriyor.

En az sorun çıkaran otomobiller; Toyota, Acura, Hyundai, Honda Mitsubishi

American araştırma şirketi CarMD, son 22 yılda üretilen 5,6 milyon otomobilden aldığı verileri analiz ederek dünyanın en az arızalanan markasını belirledi. Araştırma, Japon otomotiv devi Toyota otomobillerinin motorlarında arıza sıklığının en az olduğunu ortaya koydu. Araştırmayla Toyota, dünyanın en güvenilir araçları sıralamasında lider oldu. Listede Toyota’yı yine bir Japon devi Honda’nın sahibi olduğu Acura izledi. Üçüncü sıraya Güney Koreli Hyundai  otururken, dördüncü ve beşinci sırayı Honda ve Mitsubishi aldı.

JAPONLAR ‘SAĞLAM’CI

Altıncı sırada Toyota’nı sahibi olduğu Subaru, yedinci sırada Buick, sekizinci sırada Alman devi Mercedes, dokuzuncu sırada ise yine Toyota’nın lüks otomobil segmentindeki temsilcisi Lexus var. Listenin onuncu sırasında ise yine bir Japon olan Nissan yer aldı. İlk 10 markanın 7’sinin Japon otomobil markası olması dikkat çekti. Araştırma ortalamada onarım maliyeti en düşük olan otomobil markasının da Mazda olduğu ortaya koydu.

[Yusuf Dereli] 22.12.2018 [TR724]

4 ayda 17 milyar dolar kaçtı [Semih Ardıç]

Merkez Bankası’nın (TCMB) kasasındaki emanet döviz ve altın toplamı 92 milyar dolar. Başkan Recep Tayyip Erdoğan her ne kadar, “Döviz rezervlerimiz 92 milyar dolara ulaştı.” dese de işin aslı öyle değil.

TCMB geçen sene 114 milyar dolar brüt rezerve sahipti. 2014 senesinde 133 milyar dolara kadar yükselmişti döviz tutarı. Dolayısı ile “ulaştı” denilecek bir başarı yok. Bilakis Türkiye’nin döviz varlığı mütemadiyen eriyor.

Net rezervler 25 milyar dolara kadar geriledi ki bahse konu tutar 1,5 aylık ithalat bedeline bile tekabül etmez.

DÖVİZ MEVDUATINDA ŞAYAN-I DİKKAT TABLO

Döviz cenahında kıtlık sadece TCMB kasasında değil. Döviz tevdiat hesaplarında manidar bir temayül var. Zenginler dolar, euro başta olmak üzere döviz varlıklarını yurt dışındaki bankalara taşıyor.

Bankaların yurt dışı şubelerinde döviz mevduatı haziranda 33 milyar dolar seviyesinde idi. Ekim sonunda döviz mevduatı 49,1 milyar dolara yükseldi.

Efektif ve mevduatların toplamı ise aynı dönemde 47,8 milyar dolardan 65,2 milyar dolara yükseldi.

Parası döviz olduğu halde yurt içinde tutmayı göze alamayan zenginler krizin daha da derinleşeceğinden endişe ettiği için tasarruflarını daha emniyetli bir limana bağlıyor.

Bir dönem elinde döviz bulunduranların ana güzergâhı haline gelmiş bir coğrafyada şimdi tam aksine bir kaçış müşahade ediliyor.

BÜTÜN PİYASALAR SALLANTIDA

Dünyada 2019 senesinde hemen her piyasa için risklerin artacağı belirtiliyor ki Pacific Investment Management Co.’nun (Pimco) yöneticisi Roland Mieth, “Genel risk ihtimallerine karşı temkinliyiz. Oynaklığın artacağı bir döneme giriliyor.” dedi.

ABD Merkez Bankası (Fed) gösterge faizi ikin 19 Aralık’ta yüzde 2,25-2,50 seviyesine yükseltti. Gelecek sene en az iki defa daha faiz artırılacak. Üstelik piyasadan para çekmenin öteki ismi olan bilanço daraltma da dolu dizgin devam edecek.

Hudutlarımızın ötesinde paranın maliyeti bu kadar artarken Türk Lirası’nın kıymetini muhafaza etmesi hiç kolay olmayacak. Ağustos şokunda ağır yara aldı TL.

Diğer taraftan  Türkiye 220 milyar dolar döviz borcuna ilaveten 40 milyar dolar cari açığı finanse etmek mecburiyetinde.

DÖVİZ OYNADIKÇA TAHMİNLER ALTÜST OLUYOR

Döviz kurundaki en küçük oynaklığın 2018’de enflasyondan büyümeye bütün makro hedefleri nasıl alt üst ettiği aşikâr. Dünyada fert başına ortalama gelir olan 10 bin doların altına yine bu sene indik.

Türkiye 2018 3’üncü çeyrekte yüzde 1,1 küçüldü ve G-20 içinde son sırada yer aldı.

Hisse senedi, devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) ve şirket tahvillerinden çıkan yabancı sayısı haftadan haftaya artıyor. Geçen seneye nazaran sıcak parada eksideyiz. Dünyanın en yüksek faizini vermemize rağmen sıcak para bile durmuyor. Kaymağı alıp çıkıyor.

Türkiye fiilen girdiği durgunluk (resesyon) ve yüksek enflasyon (stagflasyon) sularından kurtulması için ihtiyaç duyduğu rüzgârı yakalayamaz. O sulardan uzaklaşmadan gelecek kasırga ise tekneyi alabora edebilir.

MALÎ ŞARTLAR SIKILAŞTI

Kredi derecelendirme kuruluşa JCR Eurasia’nın Başkanı Orhan Ökmen, “Türkiye’de malî şartlar, verimsiz ve anlamsız bir şekilde sıkışmış ve sıkılaşmıştır.” tespiti ile stagflasyon sularında gezindiğimize işaret ediyor.

Ticari kredi muslukları açılmadan ekonominin normale dönme ihtimali yok. Zira kredi faizleri yüzde 35-40 aralığında “istemez, kalsın” dedirtecek kadar yüksek.

Enflasyon ve döviz fiyatlarının seyri hakkında kimsenin fikri yok. Bırakın yarını, işletmelen gün sonuna göremiyor.

İflastan evvelki son çıkış olar konkordato ilanları artık ticaretin rutinine döndü. Gıda devi YÖRSAN da mahkemeden üç ay geçici mühlet aldı.

SANAYİCİ MALİYET ARTIŞINI DAHA NE KADAR SİNEYE ÇEKECEK?

Sanayici maruz kaldığı maliyet artışını tüketici enflasyonuna piyasa şartları yüzünden birebir aksettiremiyor. Dolayısı ile birikimli fiyat artışları kronik enflasyona dönüşecek.

Fert başına millî gelir dünya ortalamasının altına düştü.

Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, yüksek enflasyonun yanı sıra bir başka tehlikeye şu sözlerler dikkat çekiyor: “Seçim döneminde (31 Mart 2019 Mahalli İdareler Seçimi) bu tedbirlerin alınması pek mümkün değil. Kaygımız tedbirlerin alınması gecikirse iş daha da büyür.”

Muhtemelen seneyi yüzde 20’nin fevkinde bir tüketici enflasyonu (TÜFE) ile kapatacağız. Üretici fiyatları (ÜFE) ise yüzde 35-40 arasında kalacak.

SİS BULUTU KESİFLEŞTİ

Türkiye dünyada enflasyonu en yüksek 10 ekonominden biri olduğu halde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, enflasyonu düşürmek için kalıcı bir reçete yazmaktan imtina edildi.

Sis bulutu daha kesif bir hal aldığı için zenginlerin Türkiye’de döviz bile tutmak istememesine niye şaşırıyoruz?

Neticede parasını kurda kuşa yem etmek istemiyorlar. Ağustosta herkes gibi onların da kurdan ağzı yandı.

[Semih Ardıç] 22.12.2018 [TR724]

Özsvunmamdır, hesap soruculara arz ederim! [Ramazan Faruk Güzel]

Bundan 18 yıl önce, devletin teminatı altında bulunan yani hapishanede tutuklu bulunan onlarca insanı gazla, yakarak öldürmüşlerdi (19 Aralık 2000 tarihinde); bunun da adını “Hayata Dönüş Operasyonu” koymuşlardı.  Bu 18 yıllık süreçten sonra yine hapishanelerde onbinlerce siyasi tutuklu var ve onları da “İsyana kalkışacaklardı” deyip katletme hazırlıkları konuşuluyor. Bunun adını da “Hayata Diriliş operasyonu” mu koyarlar, bilemem artık…

O operasyonlara o zaman karşı olduğum ve çok üzüldüğüm gibi, bugünkü yaşanan drama da o kadar karşıyım ve çok üzülüyorum. Dişlerimi sıkarak uyumaktan çene ağrılarından duramaz hale geliyorum bazen.

Ve yine bundan 40 sene önce Maraş’ta birçok insanımızı katletmişlerdi, 19-26 Aralık günleri arasında gerçekleşen bu soykırımı, “Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır” şeklindeki sapık bir dini sapma cezbesi ile yapmışlar, o dönemin şahitlerinin anlattığına göre!

Ben o dönemlerde çocuktum, yaşadığım muhit gereği de Alevi nedir bilmezdim. Büyüdüğümde bu yaşanmışları idrak ettikçe müslümanlığımdan, “sünni”liğimden utanmıştım.  Bu üzüntümü ifade etmeye kalktığımda ise, “Sizin Sünniler, Sivas’ta da canlarımızı yakmışlardı!” diye ikinci bir tokat yemişliğim olmuştur. Onları da yakanlar her kimse Allah cezasını versin, bütün canilerin, katillerin, katliamcıların Allah belasını versin; Sivas’ta yanan canlar için de çok üzgünüm!

“Peki, 1937’de Dersim’de çoLuk çocuk demeden katledilen Aleviler için bir şey söylemiyor musun, onlar için de söyle çabuk!!”

Onlar için de çok ama çok üzgünüm, bu acılara sebep olanların hepsi kahrolsun, ama artık dostluk, insanlık kazansın.

“Alevilerin ki can da Ermenilerin ki değil mi? Sizin Türkler, Kürtler, müslümanlar onları tehcir adı altında soğuk kış yolculuklarında katlettiler, onlar için de çabuk bir şey söyle!!”

Buna dair de çok duydum, çok söyledim: Bu acılar için de çok üzgünüm, hikayelerini dinledikçe kahroldum. Geçtim Müslümanlığı, Türklüğü; insanlığımdan utandım.

“Ama onlar da Osmanlı’ya baş kaldırmıştı, Ermeni çeteleri köylere baskın düzenleyip bir çok sivil halkı katletmişlerdi” savunmalarını duydum sonra. Şimdilerde Ahmet Akgündüz gibi profesörlerin Hucurat suresine atıfta bulunarak, “Fetö” dedikleri Cemaat mensuplarının hepsinin katledilmesi çağrıları gibi! O fetvanın gerekçesi de: “O cemaat içinde birilerinin 15 Temmuz Darbesi’ne karışmış olma ihtimali” imiş. Bu IŞİDci, Harici kafalar hep vardı, (yok olasıcalar) maalesef var da olacaklar anlaşılan…

ŞAHSİLİK İLKESİ Mİ, O NE Kİ?!

Ermeni çetelerinden katliam yapmış olanlar vardır, “Ermeni Mezalimi” diye yazılmış bir çok kitap da var, çoğunu da okudum. Ama bunların hiç birisi, o ırka/ millete aidiyetinden dolayı bir başkasına, bir sivil vatandaşa zulmedilmesine bahane teşkil edemez! (Şöyle ilginç travmatik bir durum da var; şimdilerde “şunlar, bunlar katledilsin” diyenlerin evveliyatına bakıyorsunuz, bir kısmı benzer kırımlara uğramış, sonra kendi kimliklerini gizleme ihtiyacı hissetmiş kimseler. Bunun bilinçaltının da incelenmesi gerekiyor, ciddi bir patolojik tepkime.)

Hukukuta, suçlarda ve cezalarda  “şahsilik ilkesi” geçerlidir. Anayasamızın “Suç ve cezalara ilişkin esaslar” başlıklı 38. maddesinin 7. fıkrasında yer alan “Ceza sorumluluğu şahsidir” düzenlemesi, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda, “Ceza Sorumluluğunun Esasları” başlıklı ikinci kısmındaki 20. maddede “Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.” şeklinde geçmiştir.

Ceza Kanununda da “kanunilik ilkesi” temel bir düsturdur (TCK m2): “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.”

Sünni olmaktan dolayı yurtışında da özeleştirimi verdim. Gelmek zorunda kaldığım bu uzak diyarlarda yazıldığım dil kursunda en yakın arkadaşlarımdan birisi Iraklı Arap Şii bir avukat idi. O da benim gibi canını kurtarmak için kendisini buralara atmak zorunda kalmış birisiydi. Samimiyetime inandığı bir gün, gözleri yaşlarla dolu olarak abisinin IŞİD’li militanlarca –sırf Şii olduğu için- nasıl diri diri yakıldığını anlatmıştı. O anlatırken boğazım düğümlenmiş, adeta şoka girmiştim. Bütün o caniler, bütün sünni müsvetteleri, insanlıktan nasipsizler adına tekrar tekrar özür dilemiştim. (Şunları yazarken, onun anlattıkları gözümün önüne geldikçe gözlerim yine acıyla doluyor ve aidiyetlerim adına tekrar üzüntülerimi beyan ediyorum!)

Benim gerçekten üzüldüğümü gören Iraklı avukat, o an kendi acısını unutmuş ve beni teselli etmeye başlamıştı: “Üzülme, biliyorum geçti ve sen onlar gibi değilsin, suç senin değil” şeklinde sözlerle… Ve derste konu açıldığında beni öğretmene göstererek: “Ama bu arkadaş benim kardeşim gibi, onu ölen abim gibi seviyorum!” demişti.

..

Bu IŞİD’liler, Erdoğanist bazı kimselere dair mevzular Hristiyan komşumla da çok muhabbet konusu oldu. Bir gün bana onlardan dolayı hesap sorunca, bir müslüman olarak bütün üzüntülerimi ifade etmiş ve şunu demiştim:

“Hz. İsa, insanlık tarihinin en barışçıl insanlarından birisi, bir yanağına vurulduğunda öbürü çevirmiş ve uyanlarına da aynısını tavsiye etmiş. Ama sonraki yıllarda Hristiyanlık için –Haçlı Seferleri’nden dolayı vs- sayısız insan katledilmiş. Peki bugün ben seni bunlardan dolayı mesul tutsam haksızlık değil mi? O din ya da inanç adına birileri şahsi yorumlarıyla yanlışlar yaptılarsa bunda Hz. İsa’nın ne suçu var, şimdi senin ne suçun var?

O dönem Hz. İsa’ya zulme vesile olan bazı Yahudiler oldu diye şimdi Yahudileri mesul tutmanın anlamsız olması gibi. Hani fıkrada var ya, bir Hırisyan yolda giderken bir Yahudi görmüş ve ona bir tokat atmış, sebebini sorunca da, ‘sizin Yahudiler bizim Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine sebep olmuşlar, ondan’ demiş. Yahudi de, ‘İyi de bu dediğin 2 bin sene önce olmuş” deyince Hristiyan, “Ama ben bu hadiseyi bu sabah öğrendim’ demiş. O hesap yani.”

Emekli yaşlı (biraz da islamofobiye yatkın) Hristiyan komşum hak verdi, şimdi çok iyi dostuz ama dediklerime şu an Türkiye’deki insanların büyük çoğunluğu hazır değil daha.

“HAKİMSEN, HEPSİNDEN HESAP VER!”

Dün sosyal medyada Ahmet Şık’ın yine her zamanki haklı tepkilerinden birisinin altına şahsi yorumumu yazmıştım.  Ve yorumumda Şık gibi gazetecilerin ülke ve siyasiler için müzisyenlerin “Metronom” aleti vazifesi görebileceğini, onların doğru ritmi yakalamalarına yardımcı olacağını ifade etmiştim, bütün samimiyetimle…

Altına birisi hışımla bir mesaj yazmış ve iğneleyici bir üslupla, “Onu önceden tutuklayanlara, Ergenekon Davası’na bakanlar hakkında da bir şeyler söylememi” istemişti. Bu buyurgan özeleştiri karşısında ne diyeceğimi bilememiştim; zira ben de “gazeteciler ve yazarlar fikirlerini rahatça ifade etsinler, bundan terör anlamları çıkarmak saçmalıktır” dediğim için yurdundan, işinden olmuş bir eski yargı mensubuyum, bedel ödemekte olan birisiyim, ne diyeyim şimdi?!

Sözlerimin arkasındayım. Say ki ben “önceden gazetecilerin özgürce yazmasına karşı olan pisliğin teki idim” diyelim ve şimdi bunları söylüyorum, bu düşüncedeyim şimdi. Benim, insanların değişme hakkı yok mu? İnsanların ders çıkarma, gelişme, telafi ihtimali/ fırsatı yok mu?!..

Ergenekon davaları gibi, ya da görev yaptığım yerlerden dolayı KCK davaları ile ilgili çok soru soranlar ve orada yaşanmış sıkıntılara dair bana çok hesap soranlar oldu. Malumunuz, şu son dönemlerde 5 bin civarında yargı mensubu “FETÖ Yaftası” ile ihraç edildi. Benim de ihraçlar arasında olduğumu, benim de bir “FETÖ dava”m olduğunu duyan hemen atlıyor:

“Hesap ver, hemen özeleştiri yap! Ergenekon Savcıları ve KCK Savcıları filan da FETÖcü imiş, o davalarla ilgili özsavunmanı ver.”

Kim nerede, ne adına yanlış yaptıysa; yanlış yanlıştır. Kendi adıma da, başkaları adına da yapılmış hiçbir yanlışı olumlamıyorum, kabül etmiyorum. Şahsımla ilgili olanlara dair yanlışlarımdan dolayı herkesten özür diliyorum, üzgünüm. Benim yanlışım olduysa bağımsız kurumlar önünde hesap vereyim: ama bunlardan dolayı ailemi, yakınlarımı rahat bırakın.

ETÖ, KCK vb davalarda yanlış yapanlar olduysa da yargı yolu açık. Hükümetin elinde bütün imkanlar. Yanlışları bulunup çıkarılsın. Kaldı ki o dosyalara bakanların bir kısmı FETÖ torbalarına doldurulup örgüt suçlaması ile yargılanmakta halen… Fakat bir kısmı ise istisna tutuldu. Çünkü o diğer kısmı, hükümetle / iktidarla uyumlu çalışmayı kabul ettiler ve icraatlarına devam ettiler.

Yargı camiası içindeki üçte bir oranında atılan insanlar ki hükümetin her dediğine “Evet efendim!” demeyecekleri için atıldılar; her kesimden de insan vardı içinde. Şimdi tam dikensiz gül bahçesi, Erdoğan bostanı. “FETÖcü” deyip damgalanarak atılan bu insanlar eğer tam biat etseler, işbirliğine razı olsalar zaten görevlerine devam ediyor olacaklardı ve “evet” demiş olsalar belki şu anki zulümlere ortak olanlar bile çıkacaktı. Sadece kendimle ilgili olanı söyleyeyim: Uzlaşmam için kaç kere bana teklifler geldi, hem HSYK binasında, hem de çalıştığım adliyede. Yanaşmadım, şimdi buradayım.

Şu an hapiste olan insanlar da belli tercihlerinin bedelini ödüyorlar. Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder’in dosyaları ile ilgili de yine aynı iddialar gündeme getirildi: “Bunların ilk hazırlık dosyalarında yer alan savcıların bir kısmı şimdi içeride. Bu FETÖ kumpasıdır vs…”

Dosyalara vakıf değilim. Ama o dosyaları ilk hazırlayanlar arasında yer alanların bir kısmının FETÖ torbasından içeride olanlar vardır, mümkün.  O dönemler, güvenlikçi/ devletçi reflekslerle hareket edip ilk soruşturmaları başlatmış olabilirler. Şimdi aradan en az 4 yıl geçti. Bu kadar zaman bekletip şimdi o dosyaları patlatıyor hükümet. O dönemden sonra hükümetin ve siyasilerin, derin devletin “milli birlik, beraberlik, devletin bütünlüğü vs” gibi hamasi söylemlerinin arkasına gizlenerek zulme girdiklerini gören bir çok kamu görevlisi, yargı mensubu frene basmaya başlamıştı. Fakat muktedirler, hiç bir şeyi sorgulamadan tam gaz gidecek adamlar istiyordu, sonu uçurum da olsa…

Ben kimsenin avukatı, vekili değilim. Vekaletsiz iş görmek de hukuken suç. Kaldı ki ben TC sınırları içerisinde kendi haklarımı savunmaktan bile aciz bir insanım. Kendi avukatım bile kendisini savunamayacak durumda artık. Savunma dahi savunmasız. Ama sadece hakkı teslim etmeye çalışıyorum. Bir de olayların çok yönlü anlaşılabilmesi için şahsi tecrübelerimi paylaşıyorum, o kadar.

ÖZSAVUNMA İSTEME BUYURGANLIĞI!

Sosyal medyada benden özeleştiride bulunmamı istenler, “Yurdışında bulunan siyasilerin ve bürokratların hesap verilebilir olduğunu, o yüzden bütün bunları bana sorduklarını, bir bakıma sorumlu tuttuklarını” söylüyorlar.

Bir kere gelişmiş, demokratik ülkelerde şahsilik, kanunilik ilkesi hakimdir, herkese kendi yaptığını sorarlar. Bizim gibi az gelişmiş, intikamcı/ kan davası güdücü toplumlarda herkese herşeyin hesabını sorarlar. Bana Ergenekon’u ve hatta 15 Temmuz’un hesabını sordukları gibi. “Kermeste mağdurlar için içli köfte yapan” bayanlara, bu suç(!)tan dolayı, darbenin, örgütlerin hesabını sordukları gibi! Bu gerekçeyle içeride öldürdükleri gibi!

Eleştirdiğiniz KCK, PKK bile mensuplarını yargılarken: “Yaptıklarından dolayı hesap ver, özsavunmanı yap” diyor, gelen dosyalardan anladığım kadarıyla… Devlet aklı, “azılı, kanlı terör örgütü” dediğiniz o örgütlerden çok daha gayri hukuki şu an.. Toplumsal bilinç ise bundan farklı değil. Zira insanlara yapmadıklarından hesap soruyorlar, özsavunmasını istiyorlar. Sonra da itirafçı, sonra iftiracı yapıyorlar.

Bu konuda yazmayı düşünürken, Ahval”de Herkül Millas’tan “Özeleştiri” başlıklı muhteşem bir yazı geldi! Her ne demek istiyorsam hepsini bir çırpıda demiş, o yüzden de tekrar etmiyorum, lütfen bir göz atın yeter.

Şimdi son özeleştirilerim, özsavunmalarım. Bu dünya sürgününe maruz kaldığımız için üzgünüm… Hele hırsa kapılıp öz kardeşi Habil’i öldüren Kabil adına da çok üzgünüm. Keşke böyle bir kardeş katli gerçekleşmeseydi. O gün bugündür de bu kardeş kanı dinmiyor.

Kutsal Kitaplarda geçtiğine göre, melekler bu yaşanacakları hissetmiş ve Yaratıcı’ya:

“(Yeryüzüne) bozgunculuk edecek, kan dökecek birini mi göndereceksin?!” (Bakara/30) diye sormuşlar. Yaratıcı ise: “Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim” diye cevap vermiş o vakit…

Belki sır burada; özümüzde var olan o bütün kan dökücülüğümüze, bozgunculuklarımıza rağmen, hatalardan ders alıp, özeleştirimizi yapıp, kendimize çeki düzen vererek yol almak. De Niro’nun bir filmindeki gibi, “Hiçbirimiz Melek Değiliz”. Zaten Var Eden, sadece melekler, melek gibi varlıklar yaratmak isteseydi bizim gibi kusurlu şeyleri var etmezdi.

Ama onun bir bildiği var kesin, ders alan ve kendini geliştiren varlıklar istedi. Belki onların içinden bunlar onda bir, belki yüzde bir anca çıkar. Ama o yüzde bir için dahi olsa, bütün bu dünyaya değer diye düşündü Yüce Yaratıcı anlaşılan!

Şimdi, başka yanlışları bana ve benim durumumdaki insanlara sormayı düşünenler varsa tamam, hazırım. Kızılderililerin, Aborjinlerin, Saomilerin kırımına dair mesela… Baştan diyeyim; onlar adına da bir insan olarak çok üzgünüm, bir insanoğlu olarak diğer o Ademoğlu kardeşlerim adına özür diliyorum.  Gerçekten, ama gerçekten!

Ama yakın planda ve zamanda ülkemdeki yaşanan soykırımları bir konuşalım isterseniz. Hazırsanız?

[Ramazan Faruk Güzel] 22.12.2018 [TR724]

Şifa olan zehir! [M.Nedim Hazar]

Atıyla gidiyordu bir bilge adam. Uyuyan birini gördü yol kenarında. Bir yılan sürünerek geldi uyuyan adamın hemen başucuna. Olan biteni uzaktan fark etti atlı, koşturdu atını ama yetişemedi olanı engellemeye…

Ürkütüp kaçıramamıştı sinsi hayvanı.

Ve ağzından girdi yılan uyuyan adamın. Uykudaki gafil habersizdi yuttuğu yılandan.

Atlı yolcu uykudakini sert bir topuz darbesiyle uyandırdı. Neye uğradığını şaşıran uykudaki adam ayağa fırlayıp korkuyla ağacın arkasına saklandı. Bir elma ağacıydı bu ve ne istediğini sordu atlıya uyanan adam.

Yerdeki dökülmüş çürük elmaları gösterip “Bunları yemeni” dedi bilge atlı.

Endişe hüküm sürüyordu ve henüz kendinde bile değildi uykusu bölünen adam, korkuyla başladı çürük elmaları birer ikişer yemeye. O kadar çok yedi ki, kusma noktasına gelmişti. Artık zulme dönüşmüştü bu zorunlu ve kötü ziyafet.

Bir noktadan sonra “Ey emir” diye bağırdı ağacın altındaki adam atlıya; “Ben sana ne yaptım ki, bana böyle zulmediyorsun? Eğer canıma kastın varsa, bir kılıç darbesi vur, öldür beni!” Laf anlamaz bir hali vardı ve yemeye devam etmesini istedi sadece güç dengesi kendinde olan atlı.

Bir süre sonra yiyecek hali kalmadı uykudan uyanan gafilin. Atlı emir, bir an için düşündü ve topuzuyla ovayı gösterip, “canını seviyorsan koşmaya başla!” dedi. “Sana denk geldiğim ana lanetler olsun” diyerek mecburen verilen emre uydu uyanan adam.

Olan bitene anlam veremiyordu mağdur yaya olan adam ama mecburen başladı koşmaya. Atlı ise dörtnala peşinden koşmaya başladı. Bir yandan da topuzunu çeviriyordu, o kadar yakın geçiyordu ki topuz, bazı anlarda uykusu bölünen yorgun adam yüz üstü yere kapaklanıyor, yüzü gözü toz toprak içinde kalıyordu. Midesi tıka basa dolu, yorgun ve uykusu bölünmüş, perişan halde olması yetmiyormuş gibi bir de düşe kalka can havliyle koşturuyordu atlının önünde. Ayakları yarılmaya başlamış, diz kapakları parçalanmıştı. Elbisesi de giderek yırtılıyor, yorgun teni ortaya çıkıyordu. Her yanından sızan kanlar tozlu elbisesini tuhaf bir renge boyuyordu.

Sonunda artık dayanamadı ve dizlerinin üzerinde çöktü, midesinin baskısına direnememiş, yediklerini çıkarmıştı. Çürük elmalarla beraber yılan da dışarı fırlamıştı…

Yerde kıvranan yılanı görünce dehşet içinde kaldı adam. Kara, çirkin ve iri bir yılandı içinden çıkan…

Durumu anladı ve atlının sıradan biri olmadığını anladı…

Hemen yüz üstü kapandı ve yalvarmaya başladı:

“Seni gördüğüm an ne kutlu, ne mübarek bir anmış. Sen benim için bir rahmet Cebrail’isin yahut lütufsun, sen olmasan ben ölüp gitmiştim. Bana yeniden can bağışladın. Senin yüzünü görene yahut ansızın mahallene gelene ne mutlu. Ey tertemiz ve övülmeye layık olan ruh! Sana ne kadar kötü, ne kadar boş sözler söyledim. Ey benim efendim! Ey padişahlar padişahı! Kusura bakma, o sözleri bağışla, benim bilgisizliğim ve cahilliğime ver. Eğer durumumu azıcık idrak etsem itiraz etmez, kötü sözler söylemezdim.”

Ancak biraz da sitayiş vardı sözlerinde: “Ama sen de bana durumu hiç izah etmedin, sadece koşturdun, vurdun, nefes aldırmadın. Neler olduğunu anlamama izin vermedin!”

Bilge atlı da durmuştu artık. Sert ve öfke dolu tavrından eser kalmamıştı. Tane tane konuştu:

“Eğer içinde bulunduğun vahim durumu sana söylesem, korkudan ve panikten ödün patlardı. Yılanı sana söyleseydim panikten ölürdün. Ne bir şey yiyebilirdin, ne de koşabilirdin. Sen koştukça ben “Ya Rabbi içindeki yılanın çıkmasını kolaylaştır” diye dua ediyordum.” Adam durumu idrak etti, atlı daha da bilgeleşmişti adeta: “Hz. Peygamber buyurmuştur ki, “Sizin kendi içinizde, canınızda olan bir düşmanı; yani nefsinizi size açıkça anlatacak olsam, cesur kişilerin bile ödleri patlardı.””

Hikâyeyi anlatan Hazreti Mevlana meseleyi şöyle bitiriyor: “İşte akıllıların düşmanlığı böyle olur. Onların verdikleri zehir bile cana safadır, ruha gıdadır!”

[M.Nedim Hazar] 22.12.2018 [TR724]

Müsademe-i efkar iyidir [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Bazıları farklı görüşlerin ortaya konulmasından korkuyor. Resmi olmayan fikirleri “tehlikeli” buluyor ve büyümeden bastırılması gerekir diye düşünüyor. Eleştirel bir yaklaşım olduğunda “aman ha yayılmasın!” “milleti ifsat etmesin!”, “çevreleyin ve etkisizleştirin!” diye panik oluyorlar.

Sanayi devrimi sonrası hızla sanayileşen batıda yeni bir sınıf, işçi sınıfı ortaya çıktı. bu dönemde üretim, sanayi, fabrika bacaları kutsanıyor. Üretilen mallar dünyaya satılıyor, sermaye, para, kaynaklar batıya akıyordu. Bu yeni üretim tarzı toprağa dayalı zenginlikten ayrı sanayicilerde, bankerlerden, tüccarlardan oluşan yeni zengin türü doğurdu. Kapitalizm olarak adlandırılan bu sistem emeğiyle geçinenleri istismar ediyor, onların ürettiği artık değerin sermayedarlara akmasına neden oluyordu. Çifti, küçük üretici tüccarlar karşısında eziliyordu. Büyük paralara hükmeden sanayiciler, tefeciler, bankalar emeğiyle geçinen küçük üreticileri, işçileri, zanaatkarları, köylüleri sömürüyordu. Dönemin sanayileşmiş ülkeleri İngiltere’de, Fransa’da insanlar karın tokluğuna, kötü şartlarda ve günde 18-20 saat çalışıyordu. İşçiler bugün Çin’de var olan fabrika yatakhanelere rahmet okutacak gayrı insani ortamlarda barınıyorlardı. Sanayileşme, üretim, kar beklentileri ağır bir çevre kirliliğine neden oluyordu. 1900’lerin başında Londra’da hava kirliliğinden yığınla insan ölüyordu. Sosyal ve sendikal haklar, azami çalışma saati, izin, tatil vb bilinmiyordu. Sermaye, fabrika, para değerliydi ama emek değersizdi, ucuzdu; insanlar eziliyordu.

Batıda ortaya çıkan bu yeni üretim tarzı emek sömürüsüne neden oldu. Sermaye sahiplerinin işçi sınıfını, emeği sömürmesi kapitalizme ve sermayeye karşı tepkileri doğurdu. Marksizm bu adaletsiz düzene tepki olarak doğdu. Haksız uygulamalara, emek sömürüsüne karşı endüstrileşmiş ülkelerde Marksist, sosyalist düşünce emekçiler, ezilenler arasında yayılmaya başladı. Marksistler bu sürecin ergeç işçi sınıfının hakimiyeti ile proletarya diktatörlüğü ile sonuçlanacağını öngörüyordu. Ezilenler, emekçi sınıfı burjuvaya mutlaka başkaldıracak ve burjuva hakimiyetini, sermaye saltanatını yıkacaktı. “Gerçek değer” olan emeğin ve emekçinin hakim olduğu sınıfsız bir toplum düzeni kurulacaktı. Marksizm ezilenlere, işçilere cazip geldi. Bu yolla ezilmekten kurtulup haklarını alabileceklerini düşündüler.

Maksistler endüstrileşmiş batı ülkelerinde işçi sınıfına dayalı bir devrim bekledi. Avrupa’da yıllarca fikir mücadeleleri oldu, yayınlar yapıldı, yazılar yazıldı. Proleterya diktatörlüğünü kurmaya çalışan sosyalist, komünist gençler 1960’larda 1970’lerde Avrupa’da fırtınalar estirdi. Ama Avrupa’da, sanayileşmiş kapitalist ülkelerde emekçi sınıftan beklenen devrim bir türlü gerçekleşmedi.

Peki ne oldu?

Batılılar farklı görüşleri, düşünceleri dikkate aldılar. İncelediler, irdelediler. Problemlerine mercek tuttular ve onları çözmeye çalıştılar. Marksizmin ağır eleştirileri, kapitalist düzeni yıkma iddiası sistemi/işleyişi yeniden düşünmeye neden oldu. 1929 yılında büyük ekonomik kriz olunca kapitalist ekonomiler iflas ettiler ve klasik liberal yaklaşım çöktü. Ama liberalizm kendini revize etti ve Keynesyen yaklaşımla piyasa ekonomisine devleti de önemli aktör, oyuncu olarak katan çözümler geliştirdi. Bizde Kemalizmin ilkeleri arasında sayılan “devletçilik” bu dönemin mirasıdır. 1930’lardan sonra piyasanın vahşi kapitalizm esaslarına göre çalışmasından vazgeçildi. Adeta kapitalizm sosyalizm arası bir ara formül geliştirildi.

Makrsizmin tehditleri sonrası işçilerin haklarının korunması için sendikacılık hareketleri başladı ve tüm dünyaya yayıldı. Küçük üreticilerin ve ziraatçıların sermayedarlarca ezilmemesi için kooperatifçilik doğdu ve güçlendi. Böylece küçük üreticiler, emekçiler dayanışmaya başladılar ve kendilerini sermayedarlara, kapitalistlere ezdirmediler.

Emekçilerin haklarının korunması, onlara asgari/insani yaşam standardının sağlanması için sosyal devlet uygulamalarına geçildi. Devletler sosyal patlamalara engel olmak emekçi sınıfına Marksizmde vaadedilene benzer haklar vermeye, ulusal geliri daha adaletli ve dengeli paylaştırmaya başladı. İnsanların ev, araba, emeklilik gibi ihtiyaçlarını karşıladı. Uzun çalışma saatlerini düzenledi, çalışma ortamlarını iyileştirdi.

Marksizm’in Avrupa’da doğup orada bir devrimle idaaline ulaşması beklenirken, atılan iyileştirici, yapıcı, arabulucu adımlar nedeniyle sınıf çatışması etkisiz kaldı. Proleterya diktatörlüğü kurulamadı, sosyalizm ve komünizm safhalarına geçilemedi. Endüstrileşmiş batılı ülkelerde olması beklenen devrim endüstrileşmemiş, tarım toplumunun olduğu, çarlık rejiminden bıkmış Rusya’da patladı. Sovyetler Birliği kurulunca endüstrileşmiş batılı ülkeler sosyalizmi, Marksizmi daha çok dikkate almaya ve ondan gelen tehditlere yönelik çözümler aramaya yöneldiler. Zira artık kapitalist yönetimler kuru ideolojinin değil, arkasında güçlü bir devlet olan SSCB rejiminin tehdidine muhataptılar.

Sonuçta SSCB kendi işçilerine iyi bir hayat veremedi, vatandaşlarını mutlu edemedi. Aksine onların özgürlüklerini kısıtladı. Güya halkları kapitalizmin kıskacından kurtardı ama onları oligarşik, dar bir grubun kölesi haline getirdi. Günün sonunda kapitalist ülkeler tedbir alarak yaşanabilir bir sistem kurdular. Sosyal devlet uygulamlarına geçtiler ve vatandaşının refahını yükseltti, hayat şartlarını iyileştirdiler. Kapitalist devletler tehditlerden ve tehlikelerden ders alarak, müsademe-i efkardan çıkarımlarda bulunarak kendini yeniledi, güncelledi, düzeltti. “Eşitlik vereceğim” diyerek vatandaşını ezen, birey olmaktan çıkarıp sürüler haline getiren, komünist parti denilen otoriter bir yapıyla ülkeyi idare eden SSCB hayatın gerçeklerine, insani taleplere dayanamayıp çöktü. Komünizm rüyası hüsranla bitti. Ama ders alan, yenilenen kapitalizm farklı bir formla yoluna devam ediyor.

Bugün dünyanın her yerinden insanlar dün emeğin sömürüldüğü, insanların çevre kirliliğinden öldüğü, paranın insanı köleleştirdiği batıya akın ediyor. Orada düz işçi olabilmek için türlü riskler alıyorlar. Zira artık batı o eski vahşi, kapitalist batı değil. Olumsuzluklarını giderdi, tehditlerden, eleştirilerden ders aldı ve daha insani, yaşanabilir yönetimler kurdu. Sovyetler Birliği gibi mülkiyeti tamamen öldürmedi ama emeğe de hakkını verdi. Liberallerin meşhur sloganı “her mal kendi arzını yaratır” yaklaşımının her defasında çalışmadığını gördü ve ilkelerinde, esaslarında bazı değişikliklere gitti.

Elbette batı mevcut ekonomik, sosyal, demokratik, insani düzeni kolay kurmadı. Bu huzur, refah seviyesine kolay gelmedi. Pek çok çatışmalar yaşadı. İki Dünya Savaşından çok dersler aldı. Ama batıyı herkesin imrendiği bu hale getiren esas nokta düşünce ve ifade özgürlüğünden taviz vermemesidir. Özgür ve bağımsız medyanın önemini bilmesidir. Çünkü düşünceler açıkça tartışılır, konuşulur, paylaşılırsa insanlar makul olanda, kabul edilebilir bir yerde buluşur; bir şekilde anlaşır. Doğruyu, hakikati bulabilir. Ama düşünce özgülüğünün olmadığı ortamlarda neyin eğri neyin doğru olduğu karışır. Yalanlar “gerçek” olarak satılırken, hakikatler itibarsızlaştırılır. Kalpazanlar dürüst diye pazarlanırken, erdemli-ahlaklı insanlar “hain” diye damgalanır. Bizim gibi orotiterliği kutsayan toplumlarda “karşı taraf” dinlenilecek kesim değildir! Onların düşüncesinde hakikat olmaz! Onlar “imha edilmesi gereken hainler, gafiller, satılmışlar!”dır. Karşı tarafın argümanlarından, tezlerinden yararlanma, istifade etme bizde zül sayılır. Zira kafalar ötekileştirme ve yok etme, imha etme üzerine çalışır. Dolayısıyla böylesi bir ortamda makul, uzlaşıya dayalı çözümler üretmek mümkün olmaz. “Ya hep, ya hiç!” tavrı nedeniyle toplumun enerjisi, ülkenin kaynakları telef edilir. Kimse kimseyi anlamaz, çünkü dinlemez! Dinlemeye değer görmez. “Öteki”nin fikrilerinde hakikat olabileceğine ihtimal verilmez. Farklı düşünce ve onu savunanlar “ur”, “kanser” gibi kesip atılacak hastalıklı uzuv görülür.

Müsademe-i efkar iyidir. Müsademe edecek fikirler varsa ve bunlar ortalıkta dolaşıyor, konuşuluyor, paylaşılıyor, yazılıyor, okunuyorsa insanlar seçenek sahibidir. İsabetli olanı tercih eder, daha kolay görür ve bulur. Fikirlerin ve düşünen insanların şeytanlaştırıldığı, cadı avına tabi tutulduğu toplumlarda monolog olur, fikri çeşitlilik bulunmaz. Muhalif her düşünce yok edilmeye, silinmeye çalışılır. Ortaya herkesin birbirini kandırdığı, “mış gibi” yaptığı sun’i, rasyonaliteden, hayatın gerçeklerinden kopuk bir rejim ortaya çıkar. Korku imparatorluğu kurulur. Kimse doğruyu söyeleyemez, hataları dile getiremez. Kralın çıplak olduğu bile ifade edilemez. Ama sonunda bu tür gayrı makul, baskıcı, farklı olanı tehdit gören yapılar güçlü bir depremde çöker.

Düşünceyi baskılayan, farklı olana asla müsaade etmeyen Marksist rejimler çöküp tarihe gömülürken kendini yenileyen, farklı düşünceleri uzlaştıran, insanileştiren kapitalist rejimler yoluna devam ediyor. Dünyanın imrendiği, yaşamak için can attığı müreffeh coğrafyalara dönüştüler.

Fikirden ve fikir sahiplerinden korkmamak, aksine onlardan yaralanmaya, onları sağmaya çalışmak lazım. Yeterki içinde şiddet, cinayet, hak gasbı olmasın! Yeter ki başkalarının haklarına tecavüze yeltenmesin!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 22.12.2018 [TR724]

Alman futbolunda yeni dönem [Hasan Cücük]

Alman futbolunun altın dönemi 2013-14 sezonunda gerçekleşiyordu. 2013’de Şampiyonlar Ligi finalinde iki Alman takımı Bayern Münih ve Borussia Dortmund karşı karşıya geliyordu. 2014 Dünya Kupası’nda Almanya 24 yıl aradan sonra kupaya uzanıyordu. Bundesliga’da maçlar tamamı dolu tribünler önünde oynanıyordu. Gol rekoru kırılan maçlar seyirciyi coşturuyordu. Dünyanın en iyi teknik adamları arasında gösterilen Pep Guardiola ve Jürgen Klopp, Bundesliga’da takım çalıştıroyordu. Almanlar futbolu zirveye çıkmanın mutluluğunu yaşıyordu.

Fazla değil aradan 4 yıl geçti. İşler adeta tersine döndü. 2018-19 sezonu başlarken Alman futbolu derin bir belirsizliğin içindeydi. 2018 Dünya Kupası, Alman milli takımı için tam bir hüsran olmuştu. Favorisi gösterildikleri kupada, gruptan çıkamayıp evine dönmüştü. Avrupa kupalarında sadece Bayern Münih gruptan çıkmayı başarmıştı. Dünyanın en iyi teknik adamları arasındaki Guardiola ve Klopp, Bundesliga’dan ayrılmış hatta yerlerine gelen Thomas Tuchel ve Carlo Ancelotti de gitmişti.

Bundesliga, Fransa Ligue 1’in tehdidi altında

Avrupa’nın beş büyük ligi sıralamasında 4. sırada bulunan Bundesliga’nın bu özelliği Fransa Ligue 1’in tehdidi altındaydı. Bu özelliği kaybetme demek, Şampiyonlar Ligi’ne 4 takım göndermek anlamına geliyordu. Değişen kural gereği, puan sıralamasında Avrupa’nın ilk dört liginden 4 takım Şampiyonlar Ligi biletini doğrudan alıyordu.

Bundesliga’da heyecanı düşüren bir başka gelişme 2013’ten bu yana şampiyonun aynı takım olmasıydı. Bayern Münih üst üste 6 yıl şampiyon olurken, diğer takımlar için başarı ilk 4 arasında yer bulmak oluyordu. Bir anlamda sezon başlarken şampiyon belliydi. Merak edilen Bayern Münih’ten sonra gelecek 3 takımın hangileri olacağıydı. Jürgen Klopp’un ayrılmasıyla Borussia Dortmund, yarışta Bayern Münih’i zorlayan takım olma özelliğini kaybediyordu.

Sezon öncesi manzara bu idi. Futbol tabiriyle, ‘saha ve hava şartları’ pek müsait değildi. Sezonun başlamasıyla beklentilerin aksine bir manzara karşımıza çıktı. Bayern Münih, kötü günler geçiriyordu ama Borussia Dortmund ve Mönchengladbach aldıkları sonuçlarla zirveye yürüyorlardı. 6 yıl aradan sonra ilk kez Bayern Münih liderlik yarışında geride kalıyordu. Bavyera ekibi sadece topladığı puanlarla değil, attığı gol sayısında da rakiplerine geçiliyordu. Bayern’in 33 golüne karşılık, Dortmund 41, Mönchengladbach 35 gol atıyordu. Bu Bundesliga için iyiye işaretti. Hatta Frankfurt bile gol sayısında Bayern’i geride bırakıyordu. Alışıldık manzaranın değişmesi heyecanı getiriyordu.

Avrupa’nın 5 büyük liginden en genç yaş ortalamasına sahip Bundesliga’da kenar yönetiminde de genç isimleri görmek mümkün oluyordu. Julian Nagelsmann (31) Hoffenheim’da, Domenico Tedesco (33) Schalke 04’te görevine devam ediyordu. Bir çok oyuncudan daha genç teknik adamları bir başka ligde görmek mümkün olmuyordu. Bundesliga hariç. Sadece genç teknik adamlar göze batmıyordu. Frankfurt’tan Luko Jovic (20), Hoffenheim’den Reiss Nelson (18), Mainz’den Dodi Lukebakio (19), Mönchengladbach’tan Florian Neuhaus(21) bu sezon Bundesliga’nın sivrilen isimleri oluyordu.

Bundesliga’nın bu heyecanı Avrupa kupalarına yansıyordu. Şampiyonlar Ligi’nde Bayern Münih, Borussia Dortmund ve Schalke 04 gruptan çıkarken, UEFA Avrupa Ligi’nde Bayer Leverkusen ve Frankfurt’ta aynı başarıyı gösteriyordu. 4 yıl aradan sonra Alman futbolu yeniden sahne alıyordu.

Avrupa’nın 5 büyük liginin

Yaş ortalaması

Almanya Bundesliga:     25,4
Fransa Ligue 1:    25,6
İspanya La Liga:    27,2
İngiltere Premier Lig:    27,3
İtalya Serie A:    27,7

Seyirci ortalaması

Almanya Bundesliga:    43.089
İngiltere Premier Lig:    37.705
İspanya La Liga:    27.391
İtalya Serie A:    25.203
Fransa Ligue 1:    22.652

Gol ortalaması

Almanya Bundesliga:    3,06
İngiltere Premier Lig:    2,80
İtalya Serie A:    2,68
Fransa Ligue 1:    2,61
İspanya La Liga:    2,56

[Hasan Cücük] 22.12.2018 [TR724]

Büyük davalar şehitsiz olmaz! [Cemil Tokpınar]

Geçtiğimiz Mevlid Kandilinde, hicret içinde hicret yaşarken yakalandığı devasız hastalıkların ıztırabıyla, günahlarından arınmış bir surette şehadete kanat çırpan Yasin Karaman Kardeşimizle altı ay önce tanışmıştık. Bana 29 Mayıs’ta bir e-mail göndererek dua istemişti. Her kelimesinden samimiyet damlayan kısa mailinde şöyle diyordu Yasin:

“Abi size karşı hüsnü zannım var. Benim adım Yasin. 28 yaşındayım. 2012 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra Gine Konakri’ye gittim. Dört yıl öğretmenlik yaptım. Okulları devrettiler, sonra eşim ve çocuğumla beraber Senegal’e geçtik. Orda üç ay çalıştıktan sonra sıkıntılardan dolayı Mali’ye gittik. Mali’de bir doktora muayene oldum. Kanser olabilir şüphesiyle Fransa’ya geldim.

Geçen yıl Nisan ayından beri kemoterapi görüyorum. Hastalığım ilerlemiş ve doktorlar ömür boyu kemoterapinin süreceğini söylüyorlar. Ben de hüsnü zannım olan kişilerden kendim, eşim ve iki yaşındaki oğlum Muhsin için dua istiyorum. Abi eğer izin verirseniz sizinle muhabbet etmek istiyorum, benim için moral olur.”

Ah şu hak etmediğim hüsnü zanlar yok mu? Onların ıztırabıyla daha benden istemeden dua ettiğim o kadar çok kardeşim var ki… Bir de buna daha ömrünün baharında çaresiz hastalıkla cedelleşen bir muhacir masumiyeti eklenince dua etmemek mümkün mü? Zaten Mehmed Akif’in, “Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” dediği gibi, hastalara, dertlilere, engellilere, yaşlılara yönelik pozitif ayrımcılığım eklenince, “Hemen telefonunu yaz o zaman, görüşelim” dedim.

Yasin telefonunu gönderdi, ama görüşmemiz sonraki günlerde oldu. Daha çok kanser ve tedavisi üzerine konuştuk. Morali yüksek tutma usullerinden bahsedip bol bol kestane balı ve Türkiye’de yetişmiş ceviz yemesini tavsiye ettim. Yaşanmış örnekler vardı. Çok iyi tanıdığım bir hocamız, çok ilerlemiş kanser hastalığı bulunan ve doktorların yaşama ihtimali vermediği bir hastanın bol bol kestane balı yediğini ve 27 yıldır yaşadığını anlatmıştı. Yine Amerika’da yapılan bir araştırmada Türk cevizinde kanser tedavisinde etkili bir maddenin bulunduğu sonucuna varıldığını duymuştum.

Ölmek mi, ebedî gençliğe doğmak mı?

Daha sonra mesajlaşmalarımız devam etti. Zaman zaman tedavi hakkında bilgi veriyor, kendisine yapılan dualardan çok mutlu olduğunu ifade ediyordu. Hatta bir keresinde, “Ben bu dairede kalmanın mükâfatını bu dünyada dahi gördüm, inşallah öbür tarafta da görürüm” demişti. En son attığı toplu mesajında yine herkesten dua ve helallik istemişti.

Belki bir gün, “Hamdolsun, artık iyileştim” müjdesini beklerken, Mevlid Kandilinde bir hicret erinin daha Hakka yürüdüğünü anlatan uzun bir mesaj düşüyordu cep telefonuma. Ümmeti, Nebi’nin (s.a.v.) doğumunu dua ve salavatlarla kutlarken ümmetinden bir muhacir dünyaya veda ediyor, belki de genç yaşında ebedî bir gençliğe doğuyordu. Yasin, gençliğini hizmet, hicret, gurbetle yaşamış, Cenab-ı Hak da onu şehadetle ödüllendirmişti.

Vefatından sonraki gelişmeleri, cenaze namazı ve defin sürecine girmeyeceğim. Çünkü Yasin’i yakından tanıyan İsmet Macid Bey’in yazdığı iki yazı ve eşi Büşra Hanım’ın “Teşekkür Niyetine” başlıklı yazısı, tüm bu gelişmeleri detaylarıyla yansıttı. Onları mutlaka okumanızı tavsiye ederek, Büşra Hanım’ın yazısından şu bölümü dikkatlerinize sunuyorum:

“Benim için iyi bir eş olmanın ötesinde tam bir hayat rehberiydi. Gıpta ettiğim bir imanı vardı. ‘Onca günahıma rağmen Allah(cc) beni bu dairede tutuyor, Rabbimin bana merhamet edeceğine inanıyorum’ derdi hep. Ve belki de onun vefasına ve Allah’a olan hüsnü zannına karşılık o kadar güzel bir gecede verdi ki son nefesini Yasin… Mevlid Kandili vesilesiyle bir araya gelen insanlar, dünyanın dört bir yanından dualar gönderdi ona.”

Yasin ne ilk, ne de son olacak

Şehadetin geçmişi insanlık tarihi kadar eskidir. Kardeşi Kabil’e, “Sen beni öldürmek için bana el kaldırsan da, ben seni öldürmek için el kaldırmayacağım. Çünkü ben Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” diyen Habil, bir takva şehidi değil miydi? Pekâlâ, o da kardeşini öldürebilir, en azından mukabele edebilirdi. Ama Habil, dünyevî ikbal ve menfaatini değil, Allah’ın rızasını ve uhrevî saadetini düşünmüştü.

Acaba dünyalık uğruna masumları imhaya teşebbüs edenlere bir el, hatta bir parmak bile kaldırılmaması Habilce bir duruş değil midir?

Büyük davaların çok farklı tarzlarda kahramanları vardır. Malıyla, canıyla, aklıyla, ilmiyle, çeşitli kabiliyetleriyle, ibadetiyle, duasıyla ve daha nice imkânlarıyla Allah’ın dinine hizmet eden yiğitler içinde şehitler çok özel bir konumdadır. Allah’ın kendilerini nimetlendirdiği dört grup olan nebiler, sıddikler, şehitler ve salihler içinde yer alır, Allah için canlarını feda eden bu yiğitler. Makamları peygamberlerden hemen sonra gelir.

Asr-ı Saadetteki kahramanlar geçidine baktığımızda her biri bir destan olan nice şehitler görürüz. Şehitlerin Seyyidi Hz. Hamza’dan (r.a.) gerdek gecesinden Uhud’a koşan Hz. Hanzala’ya (r.a.), mal ve şöhrete sırt çeviren Mus’ab bin Umeyr’den (r.a.) adeta her bir organı şehadete yükselmiş Abdullah bin Cahş’a (r.a.) kadar nice kahraman asırlar boyu gelecek şehitlerin öncüleri olmuşlardır.

Niçin şehadet?

Acaba insanların en kıymetli varlığı olan canını elinden alan, geride kalanları gözyaşlarına boğan şehitlik olmasa olmaz mıydı? Cenab-ı Hak niçin birçok ayette kendi adının cihana yayılması davasını omuzlayanların başta canları ve malları olmak üzere her şeylerini feda etmelerini istiyor?

Çünkü büyük davalar, insanlığın barışı ve saadetini hedefleyen büyük hareketler, büyük fedakârlıklar isterler. Zira kendi geçici menfaatleri ve saadetleri için insanlığı ateşe atmaktan, mutsuzluğa ve huzursuzluğa gark etmekten çekinmeyen şerirler güruhu, her türlü vasıtayı kullanarak kötülüğü yaymak ister. Onlara göre, iyiliği hâkim kılmaya çalışanlara her türlü gasp, baskı, zorbalık, suikast, işkence, hapis mubahtır. Böylesi kötülerle mücadele edenler her türlü feragat ve fedakârlığı göze almazlarsa muvaffak olamazlar. Bu yüzden şehitsiz olmaz, kavgasız olmaz! Bu yüzden anadan, babadan, yârdan ve serden geçmeden olmaz!

Ayrıca Allah’ın şuunat-ı Sübhaniyesine bakan bir yönü vardır şehitliğin. Her şeyin sahibi olan Rabbimiz, kullarına emanet ettiği her şeyin kendisi uğrunda feda edildiğini bizzat görmek istiyor ve bundan memnun oluyor. Bütün malını feda eden himmet kahramanlarını; bütün şanını, şöhretini, makamını Allah için bırakabilen yiğitleri; her türlü hapis, sürgün ve işkenceye razı olabilen cesurları ve Rabbinin emanet ettiği canı yine Ona vermekten perva etmeyen korkusuzları görmek Rabbimiz için münezzeh ve mukaddes bir lezzet ve bir mesruriyettir ki, bunu biz hakkıyla anlamaktan ve ifade etmekten aciziz.

İşte bu yüzden dini ve davası için canını riske atmaktan çekinmeyen ve hatta canından olan şehitlere çok büyük mükâfatlar vaat edilir.

İstikamet ve işkence şehitleri

İman hizmetinin geçmişine baktığımızda farklı şekillerde can veren nice şehitler görürüz. İfadesi alınırken yalan söylememek için “Allah’ım canımı al” diyerek ruhunu teslim eden istikamet şehidi Asım Bey, Denizli Hapishanesinde hastalanıp Üstad Hazretlerinin bedeline vefat etmek için dua eden ve şehit olan Hafız Ali, nezarete götürüldüğü akşam işkenceyle şehit edilen Nazillili terzi Mehmed Oğuz, Almanya’dan Türkiye’ye dönerken trafik kazası geçirip hizmet ve aksiyon şehitleri olan Bayram Yüksel, Ali Uçar ve Mehmed Çiçek bunlardan birkaçıdır.

Yine şehitlerden söz açılmışken 1988’de Urfa’da hizmet yolunda trafik kazası geçirerek şehadete uçan Mehmet Özyurt, Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Halil İbrahim Çelik’i anmamak mümkün mü?

Son beş yıldır yaşadığımız zulüm sürecinde ise nice şehitler verildi. Kimisi Gökhan Açıkkollu gibi işkenceyle, kimisi Halime Gülsu gibi hapiste ilaçları verilmeyerek, kimisi Esma Uludağ gibi Yunanistan’da beyin kanamasıyla, kimisi Maden Ailesi, Akçabay Ailesi ve Uğur Abdürrezzak gibi hicret yolunda boğularak, kimisi Hıdır ve Kemale öğretmenler gibi suikastla, kimisi Mustafa Kayapalı gibi pencereden atılmak suretiyle, kimisi Hasan Değirmenci gibi kardeşlerine yardıma gittiği Yunanistan’da beyin kanamasıyla şehadet vadilerinden cennete uçtular.

Daha burada ismini anamadığımız nice kahraman Allah’ın dini için Allah’ın verdiği canı feda etmekten çekinmedi. Rabbim hepsinden de razı olsun.

Rabbim sahabelere arkadaş etsin

“Peki şehit olmayanların durumu nedir?” diye sorabilirsiniz.

Ben öyle inanıyorum ki, cemaatin sadık, samimi ve vefakâr her bir ferdi, dün de, bugün de bu hizmetin her türlü cevr ü cefasına razı ve davası uğruna başına gelebilecek hiçbir acıdan çekinmeyecek bir kahramanlık sergiliyor. Eğer canını, malını, sağlığını, makamını, özgürlüğünü, işini, evini, barkını feda etmekten çekinselerdi dimdik durduğu yoldan geri dönerlerdi. Dolayısıyla farklı şekillerde imtihan olan ve sadakatini ispatlayan her bir fert, şehadete giden yolda bulunmaktan ve canını vermekten asla çekinmez. Bu yüzden onlar da tıpkı şehitler gibi nice manevî makamlara ve uhrevî mükâfatlara nail olacaktır.

Yazımızı öğretmen Yasin kardeşimizin vefatından sonra görülen güzel bir rüyayla bitirelim. Yasin ve eşi Büşra Hanımla hiç tanışmamış, ama şehadet haberini aldığından beri üzülen, ağlayan ve dua eden, elli yaşlarında bir hacı annemiz rüyasında Yasin’in kabrini ziyaret ediyor. Kabirde Yasin’in eşi Büşra Hanımı da görüyor. Hava soğuk ve palto giymiş arkadaşlar Yasin’in başında Kur’an okuyorlar. Rüyanın en ilginç tarafı, bulundukları yer Mekke’deki Cennetü’l-Mualla Kabristanı imiş.

Rabbim Yasin’i ve diğer şehitlerimizi sahabe efendilerimize arkadaş etsin. Ruhlarına el-Fatiha.

[Cemil Tokpınar] 22.12.2018 [TR724]

Bitmeyen kavga: Erkek-kadın kavgası [Bekir Salim]

Uzun zamandır bir resim ve ona bağlı kitap projeme yoğunlaştığım için yazılarıma ara vermiştim. Üstad hazretleri “Her kemâl ve cemâl sahibi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek ister.” buyurmuşlar ya… Ben de ressamlığımı dostlarımın çoğu bilmediği için, onlara bu yönümü de göstermiş olayım. www.themaestroart.com adresimden yaptığım çalışmaları görebilir okuyucularım. Hem bu arada boş durmadığımı görüp mazeretimi daha kolay kabul edebilirler.

Yazımızın konusu başka…

Allah rahmet eylesin; Rasim Köroğlu Ağabeyle yıllar önce Oktay Usta’nın “Yeşil Elma”  programına defalarca misafir olmuş, her defasında kıyasıya atışmalar yapmıştık. Rasim Ağabey “Âşık Edebiyatı”nı hem nazari hem uygulayıcı olarak en iyi temsil eden şairlerden biriydi. İrticalen atışma kabiliyeti de Rahmetli Reyhanî, Çobanoğlu, Taşlıova gibi dev âşıkların takdirkârâne hayretlerine mazhar olmuştu. Benim yirmi yıllık sahne arkadaşımdı. Sahnedeyken , ”Rasim Ağabey şöyle büyük bir şairdir, böyle kuvvetli bir âşıktır…” diye dakikalarca medh ü sena ettikten sonra sözümü, “hatta hatta o kadar büyük bir şair ki, sanat çevrelerinde benden sonra gelen en büyük hiciv şairi kabul ediliyor.” şeklinde esprili bir tarzda bitirirdim. O da hiç lâf altında kalmaz, anlattığı, o anda kendi uydurduğu fıkralarla beni alaşağı ediverirdi. Allah gani gani rahmet eylesin…

Adı geçti; çok kıymetli kardeşim Oktay Usta’ya da Rabbim selâmet lütfeylesin. Oktay Usta, benim gönlümde namaz anındaki mahviyetiyle yer etmiş, “haza beyefendi” tabirini sanki sadece onun için kullanmışlar dedirtecek ölçüde bir zarafet abidesiydi.

Gene bir “Yeşil Elma” programındayız. Program başlamadan önce kadınlarla erkeklerin neden bir türlü anlaşamadığına dair bir sohbetin tam ortasında bulduk kendimizi. Rasim Ağabey haklılığına haksızlığına bakmadan abartılı bir tarzda kadınlardan taraf konuşuyordu. Eeeee! Ben de Erzurum’da, erkek çocuklarının azcık şımartıldığı bir ortamda büyümüşüm. Hanımefendilere tabii ki saygım sonsuz, ama erkeklerin de çok yerden yere vurulduğunu görünce biraz celâllendim. Program sırasında,  linkini verdiğim videodan da izleyeceğiniz üzere Rasim Ağabeyi sıkıştırmaya çalıştım. Ayağı Rasim Ağabey açtı:

Rasim Köroğlu:

Dinle bu sözlerim sanadır sana,
Yuvayı dişi kuş kuruyor Bekir.
Yavruyu beslerken fedakâr ana,
Erkek zevk ü sefa sürüyor Bekir.


Bekir Salim:

Tek başına kadın yuva kurarsa,
Ya erkek ne işe yarıyor Rasim?
Beslemek çok mu zor, eğer süt varsa,
Süt parasını kim veriyor Rasim?


Rasim Köroğlu:

Hayır’ ı bırakıp şerri isteriz.
Evde en başköşe yeri isteriz.
Beş on kuruş versek, geri isteriz.
Hanımlar para mı görüyor Bekir?


Bekir Salim:

Kadınlar parayı görmeden harcar.
Var mı, yok mu diye sormadan harcar.
Kredi kartıyla durmadan harcar.
Erkekler hesap mı soruyor Rasim?


Rasim Köroğlu:

Aklı fikri daim ekmekte, aşta;
O yüzden garibin gönlü telaşta.
Geçim için verdiğimiz savaşta,
Kadınlar en önde yürüyor Bekir.


Bekir Salim:

Nerde Nene Hatun, Kara Fatma’ lar!
Savaşı ne bilir yeni yetmeler!
Bu slogan sözler, atıp-tutmalar,
Artık hepimizi  yoruyor Rasim.


Rasim Köroğlu:

Bu dünyadan murat alırım diye,
Yuva kurar, huzur bulurum diye,
Ben de bir gün ana olurum diye,
Kızlarımız hayal kuruyor Bekir.


Bekir Salim:

O güzel duygular mazide kaldı.
Hayalin yerini internet aldı.
Kimisi Facebook’ ta kocayı buldu,
Bu benim gönlümü kırıyor Rasim.


Rasim Köroğlu:

İşte geldi şimdi sözün sırası,
Kolay kapanmıyor bütçe yarası,
Bereketli olur hanım parası,
Eve çifte maaş giriyor Bekir.


Bekir Salim:

O maaş bütçeye kuruş kâr etmez.
Allığa, pudraya, boyaya yetmez.
Hanımlarda masraf katiyyen bitmez,
O para ellere yarıyor Rasim.


Rasim Köroğlu:

Çoluk çocuk derdi ile yananın,
Solar gider rengi, elde kınanın.
Bilirsin Cennet-i Alâ, ananın,
Ayağı altında duruyor Bekir.


Bekir Salim:

Öyle cennet kokan haneler nerde?
Artık ojeler var… Kınalar nerde?
O eski, fedakâr analar nerde?
Çocuklar kreşte çürüyor Rasim.


Rasim Köroğlu:

İkisi de döker alın terini,
İkisi de bilir kendi yerini.
Karı-koca her gün biri birini,
Sevgiyle saygıyla sarıyor Bekir.


Bekir Salim:

Biraz  konuşunca biz hisse aldık.
Tartıştık, sonunda doğruyu bulduk.
Mademki bu kadar yağla bal olduk.
Peki, ortamı kim geriyor Rasim?

(Video)

[Bekir Salim] 22.12.2018 [TR724]