Nasıl dua etmeliyiz? [Hüseyin Yağmur]

Hüseyin Yağmur ile Dua Köşesi
İlahiyatçı/Yazar

Sevgili dostlar, dua ederken sonsuzluk ifade eden kelime ve rakamlar kullanmayı Efendimizden öğreniyoruz.

Bugünkü duamız Müminlerin annesi Hz. Cüveyriye'den..
Mü’minlerin annesi Hz. Cüveyriye Binti’l-Hâris radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, Hazret-i Cüveyriye namaz kıldığı yerde oturmakta iken erkenden evden çıktı.

Kuşluk vakti tekrar eve döndü. Hz. Cüveyriye adıyallahu anhâ’nın hâlâ namaz kıldığı yerde oturduğunu görünce:
- “Benim senin yanından ayrıldığımdan beri hep burada oturup dua ve zikirle mi meşgul oldun?” diye sordu. O da:
- Evet, diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz aleyhisselatü vesselam şöyle buyurdu:
- “Benim senin yanından ayrıldıktan sonra üç defa söylediğim şu dört cümlecik dua ve zikir, senin sabahtan beri söylediğin dua ve zikirlerle tartılacak olsa, sevap bakımından onlara eşit olur:
 Sübhânallâhi ve bi-hamdihî adede halkihî ve rıdâ nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtihî:
“Allah’ı hamd ile tesbih ederim: Yarattığı bütün varlıklar sayısınca, rıza ufku seviyesinde, Arş’ının ağırlığınca ve sonsuz kelimâtının mürekkebi kadar.. Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamd ederim.” (Müslim, Zikir 79. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 24)

Bu dua ile Efendimiz bize sonsuzluk ifade eden sözlerle dua etmeyi öğretiyor ve kısaca: “Ya Rabbi! Söylediğim bu kelimelerle sonsuzluk ifade eden rakamlar kadar söylemiş gibi kabul edilmemi diliyorum” deyin buyuruyordu.

Her kelimesi sonsuzluk ifade eden bu dua ve zikri Efendimizden öğrenip bize nakleden Hz. Cüveyriye evrad-ı ezkarı, dua ve yakarışı çok olan bir annemizdi. Saatlerce diz kırar Cenab-ı Hakka dua, zikir ve tesbihat ile vakit geçirirdi.

Bu güzel duayı kendisinden öğrendiğimiz Hz. Cüveyriye’nin Efendimizin saadet hanesine gelişinin enteresan bir hikayesi var:
Bu büyük kadın Beni Mustalık kabilesi reisinin kızıydı. Babası Medine’ye saldırmak üzere asker toplamaya başlayınca bunu haber alan Efendimiz derhal ordusuyla bu kabilenin üzerine yürür. Müreysi suyunun başında çetin bir mücadele olur. Savaş sonrası ele geçirilen esirler Medine’ye getirilir. Esirler arasında adı Efendimiz tarafından Cüveyriye olarak değiştirilecek olan Berre de bulunmaktadır.

Hz. Cüveyriye’nin Rüyası

Hz. Cüveyriye anlatıyor:
Ben, Peygamber Efendimiz'in gelişinden üç gün önce gördüğüm bir rüyada, Ay'ın Medine'den hareket edip geldiğini ve benim kucağıma düştüğünü görmüştüm. O gün bu rüyamı kimseye söylemeye cesaret edememiştim. Nihayet üç gün sonra Peygamberimiz ordusuyla çıkıp geldi. Savaş sonrası bizi esir aldılar. Gördüğüm rüya hatırıma geldi. İçime doğan şey gerçek olacak diye ümitlenmeye başladım. Müslüman oldum. Resûlüllah da beni azâd etti ve benimle evlenme teklifinde bulundu ben de kabul ettim."

Cüveyriye’nin gönlü Gönüller Hakimi tarafından gönüllerin sultanına çevrilmişti. O da O’nunla buluşacağı anı beklemekteydi. Efendiler efendisinden başkasını da tercih etmesi mümkün değildi. Kabile reisi olan babası da kısa süre sonra Müslüman olacaktı. Cüveyriye’nin Müslüman olması çok bereketli olmuştu. Cüveyriye’nin Müslüman olup Efendimiz ile nikahlandığını öğrenen sahabiler “Bu insanlar artık Resulullah’ın akrabası, biz onları serbest bırakmalıyız” diyerek  bütün esirleri fidye almadan serbest bıraktılar. Bu vesile ile bu kabileden pek çok kimse Müslüman oldu.

Bu günlerde çokca okumamız gereken bir dua.


Ey Haafiz ve Hafiiz olan Allahım! Senin koruman ne güzeldir! Allah'ım önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek her türlü tehlikelerden, özellikle Korona virüs gibi bulaşıcı hastalıklardan) bizi koru ve  altımızdan helak edilmekten de Senin azametine sığınırız ya Rabbi!.
Ya Allah! Ya Allah! Ya Allah!

[Hüseyin Yağmur] 25.4.2020 [Samanyolu Haber]

Salgında ikinci pik korkusu: “Kontrol altına aldık” demek halkta rehavete yol açar

Bilim insanları korona salgınının kontrol altına alındığı yönündeki tartışmalara temkinli yaklaşıyor. “Kontrol altına aldık” demenin halkta rehavete, bunun da ikinci pike yol açmasından endişe ediliyor.

BOLD – Türkiye’de koronavirüsle (Kovid-19) mücadelede önemli bir noktaya gelindiği ve artık normalleşme sürecinin başlayabileceği iddiaları bilim insanlarından tam anlamıyla destek görmüyor.

YASAKLARI BAYRAM SONUNA KADAR SÜRDÜRMEK LAZIM

Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yoğun Bakım ve İç Hastalıkları Uzmanı ve Koronavirüs Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Levent Yamanel, “Önlemlerin gevşetilmesi ancak sosyal mesafeyi korumak ve maske takmak şartıyla olur. Önce okullar, sonra kademeli iş yerleri açılabilir. 2 ve 4 günlük sokağa çıkma yasakları vaka azalışını olumlu yönde etkiliyor. Bayram sonuna kadar sürdürmekte fayda var” dedi.

GEVŞEMEYE DAİR BASAMAKLANDIRMA YAPILMADI

Aşı bulunana kadar maske takmanın zorunlu olabileceğini belirterek Bilim Kurulunda gevşemeye dair basamaklandırma yapmadıkları bilgisini verdi. “Pik noktasını yakaladık, demek için biraz erken. Bir hafta böyle devam ederse, bunu söylememiz mümkün olur” diye konuştu.

TÜRKİYE İÇİN GELECEK 5 HAFTALIK SÜREÇ ÖNEMLİ

Ramazan bayramı sonrası tedbirlerin yavaş yavaş gevşetilmesinin konuşulacağını söyleyerek gelecek 5 haftalık sürecin önemli olduğuna dikkat çekti. İkinci pik noktası görme ihtimalinin her zaman olduğunu vurguladı: “Eğer ‘kontrol altına aldık’ dersek, halkta rehavet oluşursa, tekrar ikinci piki görürüz.”

MAYIS SONU HAZİRAN BAŞI SÖNÜMLEME ZATEN BEKLENİYORDU

Cumhuriyet’ten Sena Yaşar’ın haberine göre, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Sinan Adıyaman ise “Virüs Türkiye’ye gelmeden Mayıs sonu Haziran başı sönümlenmeye başlanacağı, bekleniyordu. Bizi düşündüren 10 Nisan akşamıydı, onun da yansımalarını gördük” dedi.

R0 DEĞERİ HALA 1,5 CİVARI HESAPLANIYOR

Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala da şunları ifade etti: “Seyrin kontrole alındığını söylemek için, R0 değerinin, 1’in altına düşmesi gerekir. Yalnız, Imperial College London’ca paylaşılan veriye göre, 20-27 Nisan haftası ölümlerin artış eğilimlerinin süreceği tahmin ediliyor. Kurum, Türkiye için R0 değerini, halen 1’i üzeri, 1,5 civarı hesaplıyor. Bu koşullarda herhangi bir önlemi azaltmak veya ortadan kaldırmayı konuşmamak gerekir.”

[BoldMedya] 25.4.2020

Kargo dağıtıcıları koronavrüs tehditi altında

Günde 13 saat kadar çalıştırılan, iş yoğunlukları artan kargo dağıtıcıları, maske ve eldiven verilmeden istihdam ediliyor. Çalışma koşullarına itiraz eden işçiler ise işten atılmakla tehdit ediliyor.

BOLD – Sokağa çıkma yasağına karşın kargo çalışanlarının iş yükü arttı, çalışma süreleri uzadı ancak fazla mesai ücreti alamıyorlar. Günde 13 saate kadar çalıştırılan işçilere maske ve eldiven verilmiyor. İtiraz eden işçiler ise işten atılmakla tehdit ediliyor.

HER GÜN ELLERİNDEN BİNLERCE PAKET GEÇİYOR

Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’a konuşan Türk-İş’e bağlı Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’nın (TÜMTİS) Genel Başkanı Kenan Öztürk, kargo şirketlerinin sokağa çıkma yasaklarına karşın çok daha yoğun şekilde çalışmaya devam ettiklerini belirterek, “Biz örgütlü olduğumuz yerlerde kısmi müdahalede bulunuyoruz. Maske, eldiven, işyerlerine dezenfektan konulması, vaka halinde teste yönlendirme, temizlik gibi. Ancak yeterli değil. İşçi arkadaşlarımızın elinden akşama kadar binlerce paket geçiyor. Paketi teslim aldığı yerden ya da verdiği yerden virüsü kapması mümkün” dedi. Öztürk, kargo işçileri arasında da vaka tespit edildiğini kaydetti.

MASKE, ELDİVEN VERİLMİYOR

Yeterli denetim olmadığına işaret eden Öztürk, “Sendikanın olmadığı kargolarda çalışan işçiler bizi arıyorlar. ‘Maske yok, eldiven yok’ diyorlar. İtiraz eden işçileri hemen işten atmakla tehdit ediyorlar, ‘Çalışın yoksa defolun gidin’ diyorlar. ” diye konuştu. Öztürk, çalışanların psikolojilerinin bozulduğunu, bir yandan “evde kal, evde hayat var” denildiğini ancak bu işçilerin günde 12-14 saat dışarıda kapı kapı dolaştırılarak çalıştırıldıklarını vurguladı.

ÇALIŞMA SAATLERİ ARTTI, EK ÜCRET YOK

Öztürk, işçilere uzun saatler çalıştırılmalarına karşın “1 kuruş bile” mesai ücreti verilmediğini söyledi. Mesaiye başlama saatleri belliyken paydos saatinin belirsiz olduğunu söyleyen Öztürk, “Artık iş kaçta biterse… Sendikanın olmadığı, örgütsüz iş yerlerinde işçilerin ücretleri de ya asgari ücret düzeyinde ya da asgari ücretten 50 lira, 100 lira fazla. Ancak işçilerin büyük bölümü asgari ücretli” dedi.

[BoldMedya] 25.4.2020

Karınlarını doyurabilecek bir iş bile bulamıyorlar…

Koronavirüs nedeniyle işsiz kalan mevsimlik turizm işçileri ne yapacaklarını bilmiyor. Şu anda tek dertlerinin karınlarını doyurmak olduğunu belirten emekçiler, iş bulamamaktan şikayetçi.

BOLD – Koronavirüs salgını nedeniyle iş akitleri askıya alınan 300 binden fazla mevsimlik turizm işçileri, zor durumda. Yarını görememekten yakınan ve tek dertlerinin karın doyurmak olduğunu belirten işçiler, karamsarlık içinde beklediklerinin altını çizdi.

OTEL DOLULUK ORANLARINDA BÜYÜK DÜŞÜŞ

BirGün’den Aycan Karadağ’ın haberine göre koronavirüs salgını dolayısıyla otellerin doluluk oranlarında büyük düşüş yaşandı. Türkiye Otelciler Birliği’nin (TÜROB), dünya çapında veri ve analiz şirketi STR’nin Mart 2020’ye ilişkin verilerinden hareketle yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’nin mart ayı otel dolulukları, 2019’un aynı dönemine yüzde 55,2 azalarak yüzde 28,6’ya geriledi. Bu nedenle iş akitleri askıda olan 300 binden fazla mevsimlik turizm emekçisi zor durumda bıraktı.

“TEK DERDİMİZ KARNIMIZI DOYURMAK”

BirGün’e konuşan Bodrum’da çalışan mevsimlik turizm işçilerinden yat kaptanı Mustafa Uyan, gelecek için kaygılı olduklarını dile getirdi. Kendilerine sadece “bekleyin” denildiğini söyleyen Uyan, “Şu anda bize bir ödeme yapılmıyor. Normalde 6 ay çalışıyorduk. Şimdi ise tam bir bilinmezlik hâkim. Ne devletten yardım alıyoruz ne de başka yerden. Yarını göremiyoruz, karamsarlık içinde bekliyoruz. Şu anda tek derdimiz karnımızı doyurmak. Başka bir şey düşünemiyoruz. Faturalar, kredi kart borçları, yazın ödemeyi planladığım borçlar var. Her şey birikti” dedi.

BÖYLE BİR SÜREÇ GÖRMEDİM

Bir otelde kat hizmetlerinde çalışan Pınar Üncü de ailece turizm sektöründe çalıştıklarını ve bu dönem eve hiçbir maaş girmediğini belirtti. Koronavirüsten dolayı oteller kapalı olduğunu belirten Üncü, “Zor bir süreç bizim için. 20 yıldır çalışıyorum ben. Böyle bir süreç görmedim. Faturalar birikmeye başladı. Faturamı ödeyemediğim için telefonum şu an aramalara kapalı. Yani zorlanıyoruz. Umarım bu süreç bir an önce geçer. Devletin bu dönemde bize destek olmasını bekliyoruz. Önümüzdeki ay destek olacağı söyleniyor. Biz de sabırsızlıkla bekliyoruz” dedi.

SEZON NORMALDE BAŞLAMALIYDI

Aşçı olarak görev yapan Ali Yeni ise, iş akitlerinin askıda olduğunu söyleyerek, “Sezon normalde başlamıştı. Bu dönem evdeyiz. Turizm işçilerinin hiçbirinin hiçbir geliri yok şu an. Herkes çok zorlanıyor. Zaten kışın çalışamıyoruz. Paramız biterken şimdi böyle bir durum olması tüm işçileri zorluyor. Ben emekliyim zaten. Köyde Allah’tan bir evim var. Yoksa halim içler acısı. Diğer işçiler ise çok zor durumda. Maske bile alamıyoruz” dedi.

NE ÇALIŞIYORLAR NE DE YARDIM ALABİLİYORLAR?

CHP Muğla Milletvekili Süleyman Girgin ise turizm sektöründeki işletmeci ve çalışanların sorunlarını Meclis’e taşıdı. Sektör çalışanlarının çok zor durumda olduğunu vurgulayan Girgin, “Salgından en çok etkilenen sektörlerin başında yer alan turizmde, hem mevcut çalışanlar işini kaybediyor hem de sezonluk çalışan işçiler işbaşı yapamıyor. Çalıştığı otelden 6 ay önce işten çıkarılan turizm işçileri başka yere müracaat etse askıda çalışan olarak görüldüğü için kendisine iş verilmiyor. Askıda göründüğünden işsizlik maaşı da alamıyor. Şu anda salgından dolayı işbaşı da yapamıyorlar. Bu insanların suçu turizmde çalışmak mı?” diye sordu.

[BoldMedya] 25.4.2020

Müebbet hapis verilen subay adayı Mesut Kara’nın savunması [Sevinç Özarslan]

Subay adayı Mesut Kara’nın müebbet almasına neden olan fotoğrafları, bilirkişi raporuyla çürütmesinin ardından şimdi de o karelerin çekildiği kamera görüntülerini yayınlıyoruz. Kara’nın savunmasında söyledikleri ise çok dikkat çekici…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – 15 Temmuz’da Ankara Kara Harp Okulu’nda (KHO), SUTASAK (Subay Temel Askerlik ve Subaylık Anlayışı Kazandırma) öğrencisi olan Mesut Kara’ya tek fotoğraf karesi üzerinden müebbet hapis cezası verilmesini, o kareyi bilirkişi raporuyla çürütmesine rağmen cezasının onanmasını belgeleriyle yayınladık. Söz konusu fotoğraf, Genelkurmay Başkanlığı Kuzey Nizamiye girişindeki kamera kaydından çekilmişti.

Dünkü haberimizden sonra o kamera görüntülerine de ulaştık. Bugün kamera kayıtlarıyla birlikte Mesut Kara’nın Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesinde yaptığı savunmasını sunuyoruz. Kara, 10 sayfalık savunmasında o günün öncesinde ve sonrasında yaptıklarını ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. İddianamedeki çelişkileri açıklıyor.

BALİSTİK İNCELEMELERİ TEMİZ ÇIKTI

1986 Yozgat Akdağ ilçesinde Mesut Kara, 2011’de jandarma astsubayı oldu. İstanbul, Bingöl, Şırnak, Adana’da görev yaptı. Subaylık sınavını kazanınca eğitimlere katılmak için 4 Nisan 2016’da kursiyer olarak Ankara Kara Harp Okulu’na gitti. O günlerde daha yeni evliydi, oğlu dünyaya geleli daha 57 gün olmuştu. 15 Temmuz’da saat 17.00’de çarşı izniyle okuldan çıkıp eşinin ve oğlunun yanına gitmişti. Saat 21.30’da okula döndü. Ertesi gün Afyon’a tatbikata gidilecekti. Eğitim amaçlı bir geziydi bu. Afyon Kocatepe cephesi görülecek, herkes hazırladığı ödevleri sunacaktı. Gidemediler. Saat 23.00 civarında öğrenciler ‘herkes silah başına’ emriyle irkildi. Koşuşturma ve şaşkınlık içinde silahlarını alıp içtima alanında toplandılar. Saat 2.30 sularında da “Burada tehlike altındasınız, sizi güvenli bölgeye götüreceğiz” bahanesiyle 5-10 dakika süren yolculuktan sonra Genelkurmay Başkanlığının bahçesine bırakıldılar.

O gece Genelkurmay Başkanlığının biri asker 35 kişinin şehit olmuştu. KHO’dan Genelkurmaya götürülen kursiyerler davasının balistik raporlarında öğrencilerdeki silahların öldürme ve yaralama olaylarında kullanılmadığı raporlandı. Buna rağmen 56 kursiyere müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Genelkurmay Başkanlığı bahçesindeki kamera kayıtlarına dayanarak Kara’nın karargah içerisinde silahlı olarak dolaştığı, elinde mühimmatla darbeye katıldığı iddia edilmiş ve başkasına ait olduğunu iddia ettiği bu örüntüler nedeniyle de müebbet almıştı. Kara savunmasında bu iddialara da cevap veriyor:

“Karargah içerisinde silahlı olarak dolaştığım iddia edilmişse de ne olay gecesi, ne de öncesinde hayatım boyunca karargah içerisine hiç girmedim. Karargahın bahçesine bile girmedim. Zaten böyle bir şey mümkün değil. Ayrıca başka bir kamera açısında da elimde mühimmatla gittiğim iddiası varsa da bu kesinlikle doğru değil. Çünkü zaten Deniz Kuvvetlerini gören yerde sabaha kadar durdum. Buradan ayrılmadım, bulunduğum yerden yer değiştirmek suretiyle de darbenin başarılı olması için çalıştığım iddiası vardır. Yani nasıl bir yer değiştirmeyle ve hangi şekilde darbenin başarısına yönelik bir davranışım vardır? Ortada hangi düzenli fiil ile darbeye destek verdiğine dair ikna edici bir delil mevcut değildir… Söz konusu hainlik girişimi akşam saatlerinde başlamış ve gece yarısı olmadan komutanlarımızı derdest ederek götürmüşler, biz oraya gittiğimizde hiçbir hareketlilik yoktu. Sivil halk yoktu. Olaylar burada son bulmuş ve etraf sakindi. Bu halde ben kime karşı nasıl bir darbe fiiline iştirak etmiş olabilirim. ”

Genelkurmay Başkanlığı Kuzey Nizamiyesine ait bu görüntüde, birlikte yürüyen üç asker arasında ortadakinin Mesut Kara olduğu iddia ediliyor.

SABAHA KADAR DENİZ KUVVETLERİ TARAFINDAYDIM

O gece Deniz Kuvvetleri tarafında olduğunu ifade eden Kara, saat 07.30 gibi bahçenin içinden Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından çıktıklarını ve o sırada polislerin orada kendilerini beklediğini, elinde kamerası olan bir polisin de kendilerini kayda aldığını belirtiyor ve mahkemeye de bu kayıtların incelenebileceğini söylüyor. Ama mahkeme tarafından bu incelemelerin hiçbiri yapılmadı.

SUTASAK öğrencilerinin, Genelkurmay Başkanlığının bahçesinde, Türkiye İstatistik Kurumu tarafındaki tel örgülerden atlayıp polise sığındığı an… Merdiven getiren askere yardım eden kişinin Mesut Kara olduğu iddia edilmişti. Dün yayınladığımız bilirkişi raporuna göre o da müebbet hapis cezasına çarptırılan öğrencilerden E.Ü… Mesut Kara, parmaklıklardan kaçıp polise sığınacağı esnada kışla içerisinden gelen bir rütbeli tüfeği doğrultarak çıkanı vuracağını söylüyor, küfürler savuruyor: Siz giderseniz kim savunacak devleti lan şerefsizler…” gibi tehditlerde bulunuyor. Ancak Kara, parmaklıklardan atlayıp TÜİK binasının önünde toplanan askeri öğrencilerin arasına katılıyor.

Bu sırada gerek halk, gerek polisler, kursiyerleri tebrik ediyor, alkışlıyor, telefonlarla video ve fotoğraf çekiyor, bazı polisler de kursiyerlere sarılarak “Geçmiş olsun, siz kahramansınız” diyor. Bu olaylar havuz gazetelerinden Akşam’a da “Hainlerden askeri öğrencilere kahpe emir” başlığıyla yansıyor.

YAPILAN İŞKENCELER

Polise sığınan tüm kursiyerler daha sonra emniyet teşkilatının hazırladığı belediye araçlarıyla polis akademisine götürülüyor. Burada ilk etapta polisler kendilerinin “misafirleri” olduklarını söylüyor, yemeklerini kursiyerlerle paylaşıyor. Ne var ki, birkaç gün sonra TEM yaka kartları taşıyan fakat gerçekten polis olup olmadıkları bilinmeyen bir grup gelip “Bu fetöcü piçleri niye besliyorsunuz lan…” ve benzer şekilde polislere küfrederek tüm öğrencilerin spor salonunda çıplak şekilde soyulmasını istiyor. Ardından elleri arkadan kelepçelenen öğrencilere “Annelerinizle, bacılarınızla, karılarınızla biz yatacağız geceleri şerefsizler…” gibi hakaret ve küfürler ediliyor. Tuvalete döve döve ve çıplak halde, arkadan kelepçeli şekilde götürülüyor. Fiziki işkence ediliyor. Aç bırakılıyor, havadan köpeklere atar gibi kuru ekmek parçaları atılıyor. Temmuz’un sıcağında 1 gün için 350 milimlik suyu 5 kişi paylaşacak şekilde susuz bırakılıyor. Bunlar, psikolojik ve fiziki işkencenin yalnızca bir kısmı. İşkence sonraki safhalarda Sincan Cezaevi’nde de devam ediyor. Mahkemelerde anlatılan bütün bu işkenceler dikkate alınmadı.

“KARARGAHI ÖZEL KUVVETLER PERSONELİ GASP EDİYOR”

Kara, iddianamedeki çelişkilerinden birini şöyle açıklıyor: Sicil halkı katletmek üzere görevlendirildiğimiz iddia edilmesine rağmen yeterli mühimmat temin edilemediği, tedarik edilenlerin de eldeki tüfeklere uygun olmadığı, bu yüzden kullanılmadığı bu sebeple de katliam yapamadığımız iddia ediliyor. Askerlik vazifesi yapan herkes bilir ki öyle boş silahla göreve gitme diye bir şey olmaz. Ayrıca darbe girişim 20.30’da başlıyor. Karargahı özel kuvvetler personeli gasp ediyor. Zırhlı araçlar geliyor. Fakat yeterince bunlar başarılı olamıyorlar. Sonuç olarak SUTASAK’tan yani bizden yardım bekleniyor. Gidip katliam yaparım diye tahayyül bile herhalde izahtan varesta bir durum. Hem sivil halkın katli gibi canavarca bir görevlendirme yapılacak olması mümkün değildir. Ayrıca darbe yanlısı komutanlar okulu gasp etmiş ve her imkana ulaşma durumları var iken üstelik çoğu itibariyle okulda görevli personeli iken orada bulunduğumuz 3-4 saat gibi uzun bir zaman zarfında böyle bir görevlendirme yaptıkları ve yapacakları kursiyer mermi temin edememiş olmaları ne derece akla ve mantığa uygun bir iddiadır. Yalnızca buradaki çelişki bile benim ve bizim oraya irademiz dışında götürüldüğümüz ve önceden bir görevlendirme yapılmadığını göstermesi açısından yeterli bir kanıttır.”

164 KİŞİ YARGILANDI

15 Temmuz’da KHO’dan Genelkurmay’a götürülen öğrenciler davasında 164 kişi yargılandı. Bunların 156’sı kursiyer, 8’i rütbeli askerdi. İki yıl süren yargılamalar sonucunda 7 Şubat 2018’de 100 kursiyer beraat etti, 56 kursiyer müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Mesut Kara başkasına ait fotoğraftan müebbet alan tek kursiyer. 8 rütbeli askerden 4’üne ağırlaştırılmış müebbet, 4’üne ise müebbet verildi.

Beraat edenler arasında bulunan 6 kişi görevlerine, astsubay olarak iade edildi. Bunların üçü tutuklu oldukları süre boyunca görevinden uzaklaştırılmıştı. Beraat ettikten bir yıl içinde görevlerine iade edildiler. Diğer 3 subay ihraç edilmişti. Müebbet alanların dosyalarını Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2 Aralık 2019’da onaylandı. Beraat eden 100 kişinin dosyası ise İstinaf Mahkemesinde.

[Sevinç Özarslan] 25.4.2020 [BoldMedya]

"Birçok hanenin buzdolabını dolduracak parası yok"

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, yeni tip koronavirüs ile birlikte başlayan krizde insanların yaşadığı maddi mağduriyetlerin büyük kısmının küresel salgının bitmesinin ardından da devam edeceğini söyledi.

KONDA'nın Ocak ayında yaptığı araştırma sonuçlarına göre Türkiye'deki hanelerin yüzde 29'unun geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Ağırdır, "1 Ocak sabahı nasıl bir adaletsizlik varsa koronavirüsten sonra bu çok daha sert ve yoğun yaşanacak. Orta sınıfta çok ciddi bir çözülme ve yoksullaşma yaşanacak. Ama Türkiye'deki gelirin yüzde 50'sini elinde tutan yüzde 5'te ise bir yoksullaşma olmayacak tam tersine aradaki boşluk çok daha büyüyecek" dedi.

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır ve T24 yazarı Murat Sabuncu TBMM'nin 100.yılında Cumhurbaşkanlığı sistemi ile birlikte Meclis'in içinden geçtiği süreci, Koronavirüs nedeniyle yaşanan ekonomik krizin toplumsal psikolojiye etkisini ve Türkiye siyasetinin yaşanan değişimler karşısındaki tutumunu değerlendirdi.

Yeni tip koronavirüs salgını ile mücadelenin Türkiye'de siyasete alet edildiğini ifade eden Ağırdır, yöneticilerin yaşanan sürecin ciddiyetinin farkında olmadığını söyledi.

Salgınla mücadele ederken seçmen davranışlarının incelenmesini veya konulara bu bakış açısıyla bakılmasını doğru bulmadığını dile getiren Ağırdır, devam etti:

"Bu salgının içinde bile 'hükümet oy mu kaybetti' diye bir bakışı ayıp buluyorum. Şu anda karşı karşıya olduğumuz şey daha gerçek ve hayatımızı daha çok risk altında tutuyor."

Toplumun psikolojik bir travma ile karşı karşıya olduğunu söyleyen Ağırdır, "Hepimiz hissediyoruz ve biliyoruz ki yüzlerce iş yeri kapanırken işini kaybeden veya geçici olarak kapandığını sanan insanlar var. Geçmişin, geleceğin ve bugünün kaygılarını aynı anda yaşıyoruz. Bu bireyler için de aileler için de oldukça travmatik bir durum" dedi.

[Samanyolu Haber] 25.4.2020

‘Adalet’ cinayeti! [İlker Doğan]

AKP Türkiye’sinde ölüm oruçlarına bağlı ölümlere önceki geceyarısı ikincisi eklendi. Grup Yorum üyesi Helin Bölek’in ardından, Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın şehit edilmesine ilişkin davada tutuklu yargılanan Mustafa Koçak da, ‘adil yargılama’ talebiyle başlattığı ölüm orucunun 297. gününde hayatını kaybetti. Koçak, Savcı Kiraz’ın öldürülmesi olayında ‘silah ve yer temin etmekle’ suçlanıyordu. Avukatı Ezgi Çakır’ın açıklamalarına göre, ‘dosyada söz konusu suçlamayla ilgili tek bir maddi delil’ bile yoktu. Mahkeme, sadece Cavit Yılmaz isimli ‘gizli’ tanığın ifadelerine dayanarak Koçak’a müebbet hapis cezası vermişti. Ancak gizli tanık Yılmaz, daha sonra Almanya’dan gönderdiği mektubunda, söz konusu ifadeleri baskı ve işkence altında verdiğini açıkladı. Mustafa Koçak ve avukatı tanığın yeniden dinlenmesini istedi fakat mahkeme söz konusu talebi reddetti.

Ve 28 yaşındaki bir genç, ‘adil yargılanma isteğiyle’ başlattığı ölüm orucu sonucu hayatını kaybetti. Bugüne kadar Helin Bölek, Mustafa Koçak ve bir başka Grup Yorum Üyesi İbrahim Gökçek’in yaşaması için yapılan hiçbir çağrı iktidar tarafından dikkate alınmadı. Helin’in özgürce türküler söylemesi ya da Mustafa’nın ‘adaletle yargılanması’ için muhalefet de neredeyse hiç bir şey yapmadı.

 Türkiye’de daha önce de ‘açlık grevleri’ olmuş, ‘ölüm oruçlarına’ başlanmış ancak hiçbir iktidar ‘adalet’ taleplerine bu kadar kulaklarını tıkamamıştı. Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın şehit edilmesine ilişkin davada müebbet hapis cezasına çarptırılan Mustafa Koçak da tıpkı 3 Nisan’da hayatını kaybeden Helin Bölek gibi ölüm orucunda hayatını kaybetti! Mustafa Koçak henüz 28 yaşındaydı. Tek bir talebi vardı; adil yargılanma! 3 Temmuz 2019’da başlattığı açlık grevini, 1 Ekim’de ölüm orucuna çevirdi. 297 gündür ölüm orucundaydı. 29 kiloya düşmüştü. Konuşmakta bile güçlük çekiyordu. İktidar temsilcileri bütün bunları bildikleri halde adil yargılanma talebini duymazdan geldi.

ARTIK NEFES ALAMIYORUM, FAZLA VAKTİM KALMADI!

23 Nisan’da telefon görüşü vardı ailesiyle. Yaptığı görüşme sosyal medyada yayınlandı. Nasıl olduğunu soran ablasına, “Çok kötüyüm artık.” diyordu: “Ayaklarım kıpkırmızı oldu kan topladı. Tüm vücudum şişti, karnım falan hep şişti. İki gündür nefes alamıyorum artık. Fazla vaktim kalmadı. Yatakta dönemiyorum bile. Pazar günü telefon görüşüne çıkamayabilirim.” Babasının, AKP iktidarını kast ederek, “Bunlar Allah’ı tanımıyorlar, Allah korkusu yok bunlarda.” sözleri dikkat çekiciydi.

NEYLE SUÇLANIYORDU?

Mustafa Koçak, “Fazla vaktim kalmadı.” demişti ve dediği oldu. Aynı günün gecesinde ölüm haberi geldi. Tıpkı Grup Yorum üyesi Helin Bölek gibi o da ‘adaleti yaşatmak’ için başladığı ölüm orucu sonucu hayatını kaybetmişti. Peki Koçak neyle suçlanıyordu? Mustafa Koçak, gizli tanığın ifadelerine dayanarak Savcı Kiraz’ın öldürülmesi olayında ‘silah ve yer temin etmekle’ suçlanıyordu. Gizli tanığın ifadesiyle gözaltına alındı, 4 Ekim 2017 tarihinde tutuklandı. 11 Temmuz 2019 tarihinde ise ‘Anayasayı ihlal’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Avukatı Ezgi Çakır’a göre, dosyada tek maddi delil yoktu. Müebbet hapis cezası gizli tanık Cavit Yılmaz’ın ifadelerine dayanılarak verilmişti.

TANIK YENİDEN DİNLENSİN TALEBİNE RET

Dosyaya daha sonra dahil edilen ‘gizli tanık’ Cavit Yılmaz tahliye edildikten bir süre sonra yurt dışına çıktı. Almanya’da bulunduğu sığınmacı kampından mahkemeye, ilk ifadelerini ‘tehditler altında’ verdiğini belirttiği bir mektup yazdı. Mektubunda, sosyal medya paylaşımı sebebiyle hapse atıldıktan sonra ‘psikolojik işkenceler’ ve ‘tehdit altında’ Mustafa Koçak’ın Kiraz’ın öldürülmesi olayında ‘silah ve yer temin ettiğini’ söylediğini itiraf etti. Ancak mahkeme, söz konusu mektubu değerlendirmeye bile almadı. Avukatların Yılmaz’ın tekrar dinlenmesi isteği ise ‘dosyayı sürüncemede bırakacağından’ reddedildi.

Mustafa Koçak’ın cenazesi dün ailesi tarafından teslim alınarak defnedildi. Koçak, kendisine ağır işkence altında imzalatılan gizli tanık ifadelerini kabul etmediği için ölüm orucuna başlamıştı.

BABASI: 12 GÜN BOYUNCA İŞKENCE GÖRDÜ

Mustafa Koçak baştan beri kendisine yöneltilen suçlamaları reddetti. Gizli tanığın ilk ifadelerini kabul etmesi için kendisine baskı yapıldığı gerekçesiyle cezaevinde açlık grevine başladı. Ardından açlık grevini ölüm orucuna dönüştürdü. Söz konusu dönemde Mustafa Koçak’a yönelik işkence iddialarını babası Hasan Koçak şöyle anlatmıştı: “Mustafa’nın gözaltına alınmasından iki gün sonra haberimiz oldu. Bizi görüştürmediler. Mustafa itirafçı olsun diye 12 gün boyunca gözaltındayken işkenceye maruz kaldı. Mustafa kafasına teneke geçirilip coplandı, daha sonra Mustafa’yı ensesinden sırtına sıvı dökerek dondurucu odaya koydular. Mustafa’dan kendi belirledikleri isimler için imza talebinde bulundular. Mustafa söyledikleri isimleri tanımadığı için daha fazla işkenceye maruz kaldı, hamile ablasına tecavüz edilmekle tehdit edildi. Mustafa haksız yere kimsenin ocağına ateş düşürmez.”

[İlker Doğan] 25.4.2020 [TR724]

Gece streç filmle sarın! İşte ellerde oluşan çatlaklara 12 etkili çözüm

Koronavirüs salgını nedeniyle sık sık ellerin yıkanması ve hatalı dezenfektan sıkılması sonucu çoğu insanın elinde çatlaklar oluştu. Uzmanlar, ellerde oluşan derin çatlakların pek çok enfeksiyona davetiye çıkardığını belirterek çözüm önerileri sunuyor.

Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsten (Kovid-19) korunmamızda ellerimizi 20 saniye boyunca yıkamamız, bunun mümkün olmadığı durumlarda ise dezenfektan veya kolonya ile temizlememiz yaşamsal öneme sahip. Ancak ellerimizi gereğinden sık ve uzun süreli yıkamak, dezenfektan veya kolonya kullanımını abartmak; ellerde kurumaya ve buna bağlı olarak da çatlak oluşumuna neden olabiliyor. Eğer ellerimizi korumazsak bu çatlaklar zamanla hem çoğalıyor hem de giderek büyüyüp, derinleşiyor.

Üstelik acıma, ağrı, sızı ve kızarıklık gibi sorunlar oluşturmasının yanı sıra çeşitli enfeksiyon hastalıklarının gelişme riskini de artırıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt ellerde çatlama ve yarılma gibi deri bütünlüğünün bozulduğu durumların bakteri, mantar ile virüs gibi her türlü enfeksiyon etkeni için giriş kapısı oluşturabileceği uyarısında bulunarak, “Bunun sonucunda bakteriyel deri enfeksiyonları, mantar, siğil gibi sorunlar ve deride bariyer özelliğinin kaybına bağlı olarak egzama oluşabiliyor. Dolayısıyla evden dışarı çıkarken bu tarz yaraların yara bandı veya pansumanla kapatılması çok önemli” diyor.

Peki ellerimizi korumak için neler yapmalı, nelerden kaçınmalıyız? Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt el çatlaklarına karşı 12 etkili çözümü anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

SU VE SABUNLA TEMİZLEYİN

Ellerinizi cilt pH’ına uygun, renksiz ve kokusuz (klasik beyaz sabun) veya nemlendirici özelliğe sahip (gliserinli/zeytinyağlı vb) katı sabunlarla yıkayın. Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt, dışarıyla temasınız yoksa ellerinizi su ve sabunla yıkamanızın dezenfeksiyon için yeterli geleceğini belirterek, “Bu ürünler cildin doğal yağ içeriğini daha etkiledikleri için cilde nem sağlıyor, daha az kuruluk oluşturuyorlar. Sıvı ve antibakteriyel etkili sabunlar ise daha fazla kimyasal içeriğe sahip olmaları nedeniyle ellerde kurumayı, dolayısıyla çatlak oluşumunu artırabiliyorlar. Bu nedenle sıvı sabun kullanımında dikkatli olmanızda fayda var.” diye konuştu.

BEBEK ÜRÜNLERİNİ KULLANIN

Cildiniz zaten hassas veya çok kuruysa ya da egzama ile sedef gibi cilt sorunlarınız varsa, klasik sabunlar yerine; eczanelerde satılan ve deterjan özelliği olmayan cilt temizleyiciler ya da bebek ürünlerini kullanmanız daha doğru olacaktır.

HER YIKAMA SONRASI MUTLAKA NEMLENDİRİN

Ellerinize her yıkama sonrasında nemlendirici uygulamanız, el yıkamanın sebep olduğu kuruluğu, dolayısıyla çatlama riskini önemli derecede azaltıyor. El yıkama dışında ellerinizde kuruluk hissettiğiniz zamanlarda da nemlendirici uygulamanızda fayda var.

DEZENFEKTAN VE KOLONYAYA DİKKAT!

Dezenfektan veya kolonya gibi ürünleri ev dışında ellerinizi yıkayamayacağınız zamanlarda kullanmanız daha doğru olacaktır. Çünkü bu ürünlerin sık kullanımı ciltte kuruluğa, dolayısıyla zamanla çatlaklara yol açabiliyor. Ellerinizi dezenfektan veya kolonyayla temizlerken, bu ajanların kurutucu etkisini azaltmak için nemlendirici krem kullanmayı ihmal etmeyin.

CİLT YAPINIZA UYGUN ÜRÜN SEÇİN

Eğer ek bir cilt hastalığınız yoksa gliserin ve saf vazelin gibi basit içerikli nemlendiriciler ciltte kuruluğa karşı yeterli gelecektir. Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt ancak ellerinizde aşırı kuruma eğilimi, egzamaya yatkınlık veya sedef gibi hastalıklar varsa, cilt bariyerini onarıcı özelliğe sahip ürünleri tercih etmeniz gerektiğine dikkat çekiyor.

ELLERİNİZİ KURULARKEN OVUŞTURMAYIN

Yıkama sonrasında ellerinizi daha hijyenik olması nedeniyle tek kullanımlık kâğıt havlu veya yumuşak pamuklu bir havluyla, ovuşturmadan kurulamaya dikkat edin.

BOL SU TÜKETİN, MEYVE VE SEBZEYE AĞIRLIK VERİN

Cildinizin nemli kalması için bol su içmeniz ve beslenmenizde meyve ile sebzeye de ağırlık vermeniz gerekiyor. Vücudumuz günlük olarak kilo başına 30 ml suya ihtiyaç duyuyor. Bu da 60 kilo ağırlığındaki bir kişi için yaklaşık 2 litre su anlamına geliyor.

SICAK DEĞİL, ILIK SUYLA YIKAYIN

Ciltte çatlakların oluşmaması için el yıkama suyunun sıcaklığı da önemli. Aşırı sıcak veya soğuk suyla yıkamak ciltte kuruluğu artırabileceği için ellerinizi ılık suyla yıkamayı alışkanlık haline getirin.

ELDİVENSİZ OLMAZ!

Bu dönemde hemen herkesin temizlik ürünleriyle teması fazlasıyla arttı. Evinizde bulaşık yıkarken ve tüm yüzeyleri temizlerken eldiven kullanmayı asla ihmal etmeyin. Eldivenin içine pamuklu eldiven giymeniz, ellerinizi korumanıza yardımcı olacaktır.

Çatlaklar oluştuysa aşağıdaki önerileri uygulayabilirsiniz.

DAHA YAĞLI NEMLENDİRİCİ KULLANIN

Ellerinizde çatlaklar oluştuysa kullandığınız nemlendiriciyi daha yağlı olan saf vazelin gibi merhem tarzı nemlendiricilerle değiştirmenizde fayda var. Nemlendiriciniz yeterli gelmezse, cilt bariyerini onarıcı özelliğe sahip dekspantenol, hamamelis, madecossid ve çinko gibi içeriklere sahip kremlerden yararlanabilirsiniz.

RENKSİZ VE PARFÜMSÜZ OLSUN

Renksiz ve parfümsüz kremleri tercih edin. Çünkü parfüm ve renk vericiler hasarlanmış deriden nüfuz ederek egzama gelişimine neden olabiliyor.

GECE STREÇ FİLMLE SARIN

Çatlak oluşumunu azaltmak veya yeni başlayan çatlakları iyileştirmek için saf vazelin içerikli kreminizi gece ellerinize sürdükten sonra üzerini streç filmle sararak birkaç saat bekletin. Bu yöntemle kremin emilimi artarak çatlakların iyileşmesi hızlanacaktır.

[TR724] 25.4.2020

Ramazan ile yeniden buluşurken [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

İbadetlerin gayesi, insanın hayvani dereceden çıkıp insan-ı kamil seviyesine yükselmesidir. Aslında Ğaniyyi Mutlak olan Allah Teala’nın, kimsenin namazına, orucuna, ibadetine hiçbir ihtiyacı yoktur. Zira topyekün bütün varlık, biz dillerini anlamasak da her an kesintisiz bir şekilde Allah’ı zikretmekte, anmakta, övmekte ve boyun eğmektedir. İrade sahibi olan ve her an baş aşağı gitmeye müsait olan biz insanların, aslında ibadetlere ihtiyacımız olduğu içindir ki, Rabbimiz bizlere farklı şekil ve ölçülerdeki ibadetleri emretmiştir.

Bu açıdan bakıldığında, her bir ibadetin beden ve ruhumuzun değişik yönlerine bakan yönleri vardır. Birer kul olan bizler, ibadetlerle hakiki insan olma ufkunu yakalamış oluruz. Oruç ibadeti de ruhu yücelten, bedeni dinlendiren, ruha gerçek gücünü kazandıran, insanı kemal noktasına götüren çok önemli bir ibadettir. Kulluk nişanesidir. Dolayısıyla böyle bir ibadeti yerine getirirken, dikenli bir tarlada yürüyor gibi dikkat etmeliyiz. Zira oruç, sadece midenin yiyecek-içeceklerden engellenmesi değildir. Aslolan insanın hem bedeninin hem de ruhunun bütün organlarına sahip çıkması, onları da dizginlemesi, orucu onlara da tutturması ve asla hiçbir organa bu ay orucu bozacak bir davranışa izin vermemesidir. Zaten Allah Resûlü (s.a.s.) de konuyla ilgili dikkat çekici bir beyanında: “Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi terk etmezse (bilsin ki) onun yiyip içmesini bırakmasına (oruç tutmasına) Allah’ın ihtiyacı yoktur.” (Buhârî)

Demek ki oruç deyince, sadece midenin aç susuz bırakılması değildir. Bunun yanında Allah tarafından yasaklanan bütün davranışlardan da uzak durmaktır. Gözünü harama bakmaktan, kulağını yalan, gıybet ve çirkin sözleri işitmekten, elini, ayağını ve bütün uzuvlarını haram işlerden alıkoymaktır. Hatta elinden geliyorsa hayallerine bile haramların, kötü şeylerin ve başkaları hakkında kötü düşüncelerin konup yerleşmesinden rahatsızlık duyup onlara asla yer vermemesidir. 

Nitekim Allah Resûlü bir beyanlarında  “Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttuğu oruçtan yanına sadece çektiği açlık kâr kalır. Nice gece namazı kılanlar vardır ki, onların da kârı uykusuz kalmaktan ibarettir.” (İbn Mâce) buyurarak, orucun bu yönüne dikkat çekmiş, Allah katında makbul olan orucun özelliğini hatırlatmıştır.

ORUÇ, SADECE YEME-İÇMEDEN UZAK KALMAK DEĞİLDİR

Biraz önce de işaret edildiği gibi, mü’min oruç tutarken çok önemli bir iş yaptığını unutmamalıdır. Şeytanı kızdırdığını, onunla en büyük mücadelenin içinde olduğunu, nefsin ve süfli arzuların pusuda bekleyerek onu yoldan çıkarmaya çalışacaklarını aklından hiç çıkarmamalıdır. Faydası olmayan sözlerden, başkalarının haklarını ihlal edici her türlü davranıştan ve kendisini Allah katında sorumlu tutacak her türlü faaliyetten engellemelidir.

Şöyle düşünebiliriz: Ne kadar aç olursak olalım, ne kadar susamış olursak olalım, nasıl su içmiyor yemeğe elimizi uzatmıyoruz. Çünkü biliyoruz ki bunlarla orucumuz bozulacak. Aynen burada olduğu gibi gereksiz bir şey konuşacağımız zaman, orucum bozulur, yalana kulak verdiğimde ibadetim yaralanır, boşuna aç-susuz kalmış olurum demeli, bir ay kendisine hep bu telkinleri yapmalıdır. Bir ay kendisine bu telkinleri yapan, aynı zamanda diğer zamanlar için de adeta kendisini önemli bir terbiyeden geçirmiş olur.   

NELERİ HATIRIMIZDAN ÇIKARMAMALIYIZ?

Mü’min şunu hiç hatırından çıkartmamalıdır: Bilmediğim ya da hakkında kesin bilgi sahibi olmadığım konularda konuştuğumda sorumlu olacağım. Gözüm, kulağım, bütün organlarım hesaba çekilecektir. Nitekim Yüce Mevla İsra Suresi 36. Âyette: Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalp gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir.” buyurarak bu hakikate dikkatlerimizi çekmiştir.

Kur’ân’ın bu âyeti, insanların herhangi bir haber, davranış veya olay hakkında kesin bir karar vermeden önce, çok iyi araştırma yapmalarını, faraziye ve ihtimallerle karar vermemelerini emretmektedir. Çünkü gerek fertler, gerek aileler ve gerekse devletlerarasındaki anlaşmazlık ve kavgaların en büyük sebeplerinden biri, tahkikat yapmadan, zanna dayalı olarak verilen kararlardan kaynaklanmaktadır. Yüce Yaratıcı, toplumu koruyacak olan bu önemli prensibin yerleşmesi için de, meseleyi inançla tekid ederek ahiret boyutuna da dikkatleri çekmiş, karar verme vasıtaları olan kulağın, gözün ve kalbin sorumlu olduğunu bildirmiştir.

Yine Hucurat Sûresinde, kaçınılması tavsiye edilen, zandan, gıybet, gıybetin kardeşinin ölmüş cesedinden yeme anlamına geldiği âyetini hatırımızdan çıkarmamalıyız.

Allah Resûlü’nün: “İnsanların Müslümanca en fazîletli olanının, insanların elinden ve dilinden emniyette bulunduğu kimse” olduğunu bildirdiği sözünü, “Kim bana, iki çene arasını ve apış arasını koruma mevzuunda garanti verirse, ben de onun Cennet’e gideceğini garanti ederim.” beyanını yâd etmeliyiz.

“Nice oruç tutan vardır ki çektiği açlık ve susuzluktan başka elinde bir şey kalmaz. Gece boyu ibadet yapan nice insan vardır ki uykusuzluktan başka elinde kalan bir şey olmaz.” kutlu beyanı çerçevesinde bir oruca gayret etmeliyiz.

Hz. Peygamber’in Mi’rac’a çıktığında orada bir kavmin yanından geçerken, onların demirden tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini yırtıp kanattıklarını görünce, Cibril’e bunun sebebini sormuş, o da bunların, insanları çekiştiren ve onların gizliliklerini ortaya çıkaran kimseler olduğunu söylediğini sözünü hatırlamalıyız.

Allah Resûlü’nün: “Kıyâmet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabb’inin huzurundan) ayrılamaz: Ömrünü nerede harcadığından, ilmiyle ne amelde bulunduğundan, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve vücudunu nerede çürüttüğünden.” beyanını kulaklarımıza küpe yapmalıyız.

RAMAZAN-I ŞERİFİNİZ MÜBAREK OLSUN.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 25.4.2020 [TR724]

Neden inanmıyorsunuz: Pakistanlıyım ve futbolcuyum! [Hasan Cücük]

Yabancı kuralının 3 ile sınırlı olduğu dönemlerde ligimizde ‘yabancı oyuncu’ demek Yogoslav demekti. Soyadının sonu ‘iç’ ile biten üçüncü sınıf oyuncular, Türkiye’de yıldız muamelesi görürdü. Yugoslavya sonuçta futbolda söz sahibi bir ülkeydi. Bir de adı sanı duyulmamış ülkelerden yolu ülkemize düşen isimler var.

Bugün Sırbistan, Slovenya, Hırvatistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Makedonya ve Kosova’nın birlikte oluşturduğu ülkenin adıydı Yugoslavya. Doğu Bloku’nun çökmesiyle Yugoslavya’yı oluşturan devletlerde de birer birer birlikten ayrılıp bağımsız oldular. Sırbistan’dan ülkemize gelen ilk oyuncu 1966-67 sezonunda Fenerbahçe formasını giyen Lazar Lemiç oldu. Yugoslavya’yı oluşturan bir diğer Slovenya’dan gelen ilk isim de Fenerbahçe formasını giydi. 1992-93 sezonunda sarı-lacivertli formayı terleten Dzoni Novak, ülkemizde top koşturan ilk Sloven oyuncu oldu. 2008’de bağımsızlığını ilan eden ve şimdilerde Vedat Muriqi ile adını ezberlediğimiz Kosova’dan ilk gelen isim ise 1987-88 sezonunda Gençlerbirliği formasını giyen Agim Cana oldu.

Karadağ’dan Vasilije Radovic, 1966-67 sezonunda Fenerbahçe formasını giyerken, Makedonya’dan Vladimir Nikolovski yine aynı sezonda Galatasaray formasını giydi. Bosna – Hersek kökenli olupta ülkemizde ilk kez forma giyen isim Asim Ferhatovic olurken, geldiği yıl 1963 takım ise Fenerbahçe oldu. Yugoslavya ekolününün günümüzde bir numaralı temsilcisi olan Hırvatistan’dan ülkemize gelen ilk isim ise 1966- 67 sezonunda İzmirspor formasını giyen Josip Duvancic oldu.

Yugoslavya’yı oluşturan ülkelerden Türkiye’ye gelenler arasında derin izler bırakan isimler var. Galatasaray formasını giyen Zoran Simovic (Karadağ) ve Cevad Prekazi (Kosova), Tarık Hodziç (Bosna – Hersek) unutulmaz izler bıraktı. Tarık Hodziç, Türkiye’de gol kralı olan ilk yabancı oyuncu oldu. Bursaspor’da derin iz bırakan Nejat Biyediç (Boşnak) ile Fenerbahçe ve Galatasaray formalarını giyen Elvir Boliç ve Baljiç oynadıkları dönemde ligimizin starları arasında yer aldı. 9 yıldır Başakşehir formasını giyen Boşnak Edin Visca istikrarlı oyunuyla ligimize katkı yapmaya devam ediyor.

Avrupa futbolunda son dönemde kabuğunu kıran ülkelerden biri olma yolunda ilerleyen Arnavutluk’tan Sahit Keljmendi 1989-90 sezonunda Adanaspor formasını giyerek, ülkesinden ülkemize gelen ilk isim oldu. Harry Kewell ile adını futbol dünyasında duyuran Avustralya’dan ligimize gelen ilk isim Dave Mitchell olurken, geldiği yıl 1993, takımı ise Altay’dı. Afrika ülkesi Çad’dan gelen ilk isim Ezechiel N’Douassel oldu. Bu oyuncu 2013-14 sezonunda Konyaspor formasını giydi.

Gençlerbirliği’nin efsane başkanı İlhan Cavcav’ın en büyük özelliği, Afrika ülkelerinden isimsiz oyuncuları bulmasıydı. Takvim yaprakları 1993 yılını gösterirken Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden keşfedip getirdiği Andre Ngole Kona, oynadığı futbol ve attığı gollerle ligimizde iz bıraktı. Ülkesinin, ligimizdeki ilk temsilcisi olan Kona 1996’da Gençlerbirliği’nden ayrıldı. Ekvador’dan gelen ilk isim 2009-10 sezonunda Diyarbakorspor formasını giyen Rorys Aragon oldu. Yine aynı sezon Diyarbakırspor formasını giyen Thierry Fidjeu-Tazemeta’da Ekvator Ginesi’nden ülkemize gelen ilk isim oldu.

Adını atletizmde tüm dünyaya ezberleten Etiyopya’dan futbolcu olarak ülkemize gelen ilk isim Walid Atta oldu. Atta, 2015’te Gençlerbirliği formasını giydi. Afrika futbolunun lider ülkesi Fildişi Sahilleri’nden ülkemize gelen ilk isim de Sekana Diaby oldu. 1996-97 sezonunda Zeytinburnuspor formasını giyen Diaby’den sonra aralarında Drogba, Abdul Kader Keita, Emmanuel Eboue ve Zokaro gibi isimler ülkemizde ter döktü. 2016-17 sezonunda Alanyaspor formasını giyen Wilde-Donald Guerrier, Haiti’den gelen ilk isim oldu.

Bir de futbolda hala esamesi okunmayan ülkelerden gelenler var. Irak’tan Bassim Abbas 2009-10 sezonunda Diyarbakırspor formasını giydi. Lübnan’lı Joan Oumari ise 2016’da Sivasspor formasını giydi.

Pakistan’da spor denince akla kriket gelir. Futbol listede fazla yer tutmaz. Pakistan’dan ’ben futbolcuyum’ diye ülkemize gelen ilk isim Molla Bachs olurken, takımı Mersin İdman Yurdu, yılı ise 1967 oldu. İç savaşın yerle bir ettiği Suriye’den gelen isim futbolcusu 2013-16 arasında Kasımpaşa formasını giyen Senharib Malki oldu.

[Hasan Cücük] 25.4.2020 [TR724]

Ermenilere ne oldu? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Ermenilere ne oldu? Anadolu’da kadim bir halktı Ermeniler. Orta Asyalı göçebe Türk akıncıları on birinci yüzyıldan itibaren İran-Anadolu hattınca yerleşik kent kültürlerini taciz etmeye başladı. Yerleşik kültürler mobilize olmadıklarından, genelde kaleler ve coğrafi güvenli bölgelerde bu akınlara direnmeye çalıştılar. Fakat kendi devletlerinin ordusu bir merkezde olduğundan, özellikle Doğu Roma’nın düzenli ordularını uç bölgelere sevk etmek kolay olmuyordu. Atlı Orta Asyalı göçebe gruplar, ekonomik ilgilerini İslami cihat ve fetih gibi dini konseptlerle meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Ermeniler Doğu Anadolu’daki coğrafi konumları itibarıyla bu akınlara en açık, en savunmasız gruptu.

Anadolu halklarının (Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Süryaniler, vs.) İslam ordularıyla tanışmaları daha erken dönemlere dayanıyor. İran ve Mezopotamya’nın İslam kontrolüne girmesi, ardından Orta Asya’nın da kontrol edilen bölgelere eklenmesi, İslam’ı bu bölgelerde hâkim din haline getirdi. Anadolu’nun önemli bir bölümünde Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) Müslüman akınlarına karşı topraklarını korumaya çalıştıysa da, kontrol ettiği alan giderek daraldı ve geçirgenleşti. Böylece Selçuklular döneminden itibaren askeri bakımdan Anadolu’nun doğusu ciddi anlamda Hıristiyan bir nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir bölgeyi kontrolleri altına aldı. Askeri olarak kontrol edilen bölgelerde Hıristiyanlara iki tercih hakkı sunuluyordu. Müslümanlığı kabul etmek ve birinci sınıf vatandaş olma avantajlarından yararlanmak, ya da cizye (kafa vergisi) vermek ve ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamayı kabul etmek.  Diğer tercih yok olmaktı. Dolayısıyla Hristiyanlar giderek yeni askeri-politik yapıya uyum sağladılar, kendilerini dezavantajlardan korumak için yeni dine geçtiler. Bir kısmı direndi ve eski dinlerini ve kültürlerini korudu. Orta Asyalı Türk akıncıları geldiğinde Anadolu tümüyle Hıristiyan’dı. On birinci yüzyıldan itibaren giderek ivme kazanan biçimde Anadolu İslamlaştı.

On ikinci ve on üçüncü yüzyıllar arasında Anadolu’da birçok beylik olduğunu görüyoruz. Bu beyliklerin her biri etkili akıncı klanlara aitti. Orta Asya-İran-Anadolu hattında göçebe-yarı göçebe akıncıların kahir ekseriyeti erkek savaşçılardan (mücahitlerden) oluşuyordu. Her biri yeni dinlerinin kendilerine vaat ettiği siyasi, askeri ve ekonomik kontrolü arzuluyordu. Yeni gelenler, daha önceki gelen klanların yer tuttuğu bölgelerin dışında, daha batıda bölgelere yerleşiyordu. Osmanlı Beyliği de bu örüntüyü takip etti. Geldikleri andan itibaren yerel Anadolulu unsurlarla karıştı, onları İslamlaştırdı, onları dini ve linguistik bakımdan asimile etti. Bu o dönemlerde çok sık karşılaşılan tarihsel bir durumdu. Bugünkü anlamda milletler olmadığından, etnisiteler kolaylıkla askeri ve siyasi nizama göre kültürel olarak değişime uğruyorlardı. Müslümanlık yayılırken, Orta Asyalı Türk klanlarının yönetici olması nedeniyle Türkçe de Anadolu’da hâkim ticari, kültürel, siyasi, askeri dil olmaya başladı. Yerleşik kültürle tanışan bu klanlar, ele geçirdikleri topraklardaki yerleşiklerin siyasi teşkilatlanma yapıları ile senteze gitti. Dahası onların mutfakları, musikileri, mimarileri, hatta dilleri (mesela Türkçe’deki balık isimleri gibi) kendi kültürlerine karıştı.

Asimile olan Anadolu yerlileri, Osmanlı’da yepyeni bir halk oluşturdu. Osmanlı dini Müslümanlık olan herkesi asli vatandaşı saydı. Asla Türkçü bir anlayışta olmadı. On dokuzuncu yüzyıla dek Osmanlı sarayı Türkî köklerinin üzerinde durmadı bile. Enderun’da ve medreselerde Tarih, tümüyle İslam tarihi olarak anlaşıldı ve okutuldu. Hristiyanlar da din değiştirdikten sonra eski kültürleri konusunda milli bilinçle hareket etmediler. Çünkü millet kavramının siyasal olarak önem kazanması için 1789 Fransız Devrimi beklenecekti. Osmanlı’daki Ermenilerin bir bölümü bu devşirilen Osmanlı Müslümanları arasında bugün! Tıpkı Rumlar gibi.

Şimdi esas meseleye gelelim. Fransız Devrimi sonrasında yepyeni bir siyasi model ortaya çıktı: ulus devlet. Daha önce, 1648 Westfalya Antlaşması sonrasında teritoryal devlet ortaya çıkmış, Hıristiyanlık dininin birleştirici kurumu Katolik Kilisesi’nin siyaset üzerindeki etkisini önemli oranda ortadan kalkmıştı. Bu teritoryal devlet giderek teritoryal ulus devlete dönüşünce, imparatorluklar tehlikeye girdi. Çünkü imparatorluklar çok uluslu kozmopolit toplumları barındırmaktaydılar. Osmanlı İmparatorluğu da bu süreci sancılarını çekmeye başladı.

Fırtına Batı’dan geliyordu. Dolayısıyla fırtınanın etkisine önce Osmanlı Güneydoğu Avrupa’sı girdi. Balkanlaşma başladı – bu terim parçalanma-bölünme-kopuş türü gidişatı betimlemek için bugün dahi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler tarihinde kullanılmakta. Böylece Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar sırasıyla diğer Hıristiyan halklar Osmanlı’dan koptu. Bu süreç kaçınılmazdı. Bernard Lewis’in dediği gibi, milliyetçilik devamlı yayılan bir virüs gibiydi; bünyeye bir kez girdi mi bedenin ölümüne kadar durdurulmasına imkân yoktu.

Yirminci yüzyıla gelindiğinde Osmanlı memleketlerinin tümünde milliyetçilik artık başat kimliği belirliyordu. İster istemez yeni milletler kendi tarihlerini işgalcileri ötekileştirerek yazdılar. Ne yapabilirlerdi ki? Gerçek buydu! Ulusal tarih yazımına göre, Asyalı bir kavim gelmiş, onları kendi öz yurtlarında işgal ederek, ekonomik, siyasal, kültürel vs. gelişimlerini baltalamıştı. Onları sömürmüştü. Bu yeni arkeolojide, mesela devşirme mekanizması gibi, cizye gibi, ikinci sınıf vatandaşlık gibi, dini sınırlamalar gibi birçok unsur yeni milli kimlikleri destekleyici argümanlar olarak kullanıldı.

Yirminci yüzyıl sadece Osmanlı’yı değil diğer tüm imparatorlukları da tehlikeye atmıştı. Avusturya Macaristan, Rusya, İngiltere ve diğerleri hep aynı sorunlarla boğuştu. Bazıları imparatorluklarını transforme ederek (dönüştürerek) yeni üst kimlikler oluşturdu ve dağılma eğiliminde olan halkları imparatorluk nüvesinde tutmaya çalıştı. Osmanlı’da da bu denendi ama başarılı olamadı. Çünkü hâkim Müslüman Türkler kendileriyle diğerlerini eşit kılacak koşulları kep Batı zorlamasıyla, ayak sürterek yaptı. Dahası, zaten savaşkan ve bürokratik bir sınıf olduğundan ve üretim ve ticarette etkisiz kaldığından, Türkler bu yeni dönemde çok dezavantajlı kalmışlardı. Balkanlar tamamen imparatorluktan koptu. Kuzey Afrika, başka emperyal güçlerce kontrol altına alındı. Milliyetçilik virüsü Müslüman halklar arasında da belirleyici kimlik olmaya başladı, ümmet konsepti politik realite olmaktan çıktı. Araplar ve Arnavutlar, Osmanlı hakimiyetinde kalmak istemiyorlardı. Osmanlı kimliği sunan Osmanlıcılık zaten tutmamıştı. Şimdi Panislamizm (Müslüman halkları bir arada tutma stratejisi) de başarısız olmaktaydı.

Bu şartlarda İttihatçılar iktidara geldiklerinde, tek şanslarının Türkçülük olduğunu düşündüler. Çünkü sırada daha çok millet vardı! Anadolu’da Rum kökenli Müslümanlar, Araplar, Kürtler, Ermeniler, Hristiyan Rumlar, Süryaniler, Kafkas kavimleri – aklınıza ne gelirse mevcuttu. Her biri kendi tarihini öğrenecek ve milli şuur kazanacak olursa elde avuçta Osmanlı toprağı kalmayacaktı. Dediğim gibi, on üçüncü asırdan itibaren, daha önceki kültürel asimilasyona bire bir uygun olarak, kültürel asimilasyon bir tür kozmopolit Osmanlı toplumu oluşturmuştu. Şimdi bu kültürel sentez paramparça olmuştu. Yeni kültürel tutkallar (Osmanlı kimliği veya İslam) parçaları bir arada tutamıyordu. Sırada milliyetçilik vardı artık.

Ermeniler 1915’te zorunlu göçe tabi tutulduklarında, işte İttihatçılar yukarıda anlattığım parçalanmanın önüne geçmek için “etnik homojenleştirme” politikası uygulamaya kalktılar. Ermeniler Anadolu’da belli bir bölgede yoğunlaşmış kadim bir halktı. 11.-20. Yüzyıllar arasında tam 900 yıl kendi kültürlerini korumayı başarmışlardı. Onları asimile etme olanağı olmadığını İttihatçılar çok iyi biliyordu. Bir milli devlete doğru dönüşüm yaşayan Osmanlı’dan Ermenilerin er geç kopacağı ayan beyan meydandaydı. Oysa bulundukları bölge Azerbaycan ve Türkistan ile arada çok stratejik bir bölgeydi. Ve Enver gibi çılgınlar, dağılan Osmanlı’yı bir tür yeni “cihan devletine” ancak Pantürkizm ile dönüştürebileceklerini düşünüyorlardı.

Ermenileri zorunlu göçe tabi tuttuklarında, nasıl bir sonun onları beklediğini biliyorlardı. Göçün hedefi zaten buydu! Bebekler ve kadınlar, yaşlı nineler ve dedeler, köylü-kentli, fakir zengin karat-katar Ermeniler binlerce yıllık ata yurtlarından acımasızca kopartıldılar. Yolsa salgınlar, tecavüzler, susuzluk ve açlık, infazlar… Türk tarihinde bir de utanmadan “telef olmak” fiilini kullandıkları katliamlar işte böyle yapıldı! Osmanlı devlet teşkilatı devlet gücü kullanarak, devlet politikası olarak, Ermenileri katletti. Onları Anadolu’da “etnik temizliğe” uğrattı. Bunu yapanlar bizim dedelerimizdi. Bu üç dört nesil önce oldu. Ve bunu yapanların büyük bir çoğunluğu, cumhuriyet kurulduktan sonra da görevlerine devam ettiler.

Ermeni soykırımı halının altına basitçe süpürülebilecek basit bir “sıkıntı” değil. Bir halk Anadolu’dan, kadim topraklarından silindi! Haritadan silindi! Bu halk Anadolu’ya Orta Asyalı ilk atlı akıncılar gelmeden binlerce yıl önce bulundukları bölgede kentler kurmuştu. Hıristiyan olan ilk toplumlardan biriydi! Kültürel ya da teknolojik olarak daha az gelişmiş olmak da bir meşruiyet zemini olamazdı (mesela Kuzey Amerika yerlileri gibi!) uğradıkları işgali mazur göstermek için! Ama kültürel olarak yerleşik bir şehirli halk, kendilerinden çok sonra dışarıdan gelen bir göçebe halk tarafından önce işgal edildi, 900 yıl süren bu boyunduruk sonunda, aynı halkın torunları tarafından soykırıma uğratılarak kendi topraklarından tümüyle silindi.

Evet, bu yazdıklarım kulağa kötü geliyor. Evet, rahatsızlık uyandırıyor. Doğrudur, daha hafif, diplomatik ifadelerle de anlatılabilirdi bu yaşanan dram. Fakat bunu yapmak, o dramın kurbanlarının anısı önünde saygılı bir tutum olur muydu? Bence artık Ermenilere olanları konuşmanın zamanı geldi. Hatta bunda çok ama çok geç kalındı. Bu, devletle ilgili bir sorun zannedenler, yanılıyorsunuz! Bu sizin, benim, hepimizin sorunudur. Gerçeklerle yüzleşmeden düzlüğe çıkamayacağız. Geçmişte yapılan korkunç bir suç var ortada. Bu suçu reddederek sadece suç işlemeye devam edilir. Bu suçu genç kuşaklara anlatmak, barışı yüceltmek, özür dilemek, yeni bir gelecek inşa etmek için en iyi başlangıç olacaktır. Anadolu’da bugün yaşanan lanetin ve felaketlerin kökleri Ermeni soykırımına uzanıyor.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.4.2020 [TR724]

Beni de yanına al anneciğim! [M.Nedim Hazar]

Her çocuk için anne önemlidir, hele ki Ramazan geldi mi daha çok. Annesinin dizinin dibinde oturanlar çok fazla kavrayamayabilir ne demek istediğimi. Uzağında olanlar daha çok anlayacaktır eminim. Hele ki, ötelere gitmiş annelerin çocukları…

İş bu nedenle her Ramazan daha çok aklımıza düşer annemiz, daha hüzünleniriz bu sebepten. Bilirim ki, Ramazan ‘hüzün’ demektir bir yönüyle. 

Kalkılan ilk sahur, oturulan ilk iftar, içilen her yudum, bir düğüm gibi çöker boğazımıza ve biz anneye duyduğumuz özlemi iliklerimize kadar yutkunarak hissederiz her Oruç ayında. 

Özledikçe anneyi biz, onun öptüğü yerler sızlar için için. Gözbebeklerimiz sızlar, ellerimiz, yanaklarımız… 

Bilir misiniz, en çok yanaklarımız hasret çeker anne avuçlarına! Her secdeye vardığımızda onun dudağının vuslatı vardır seccadeyle. Kim bilir kaç kere almıştır alnımızdaki ateşi dudaklarıyla!

Aç kaldıkça daha çok hatırlarız anneyi. Zira acizliğimizde ilk sığınağımız annedir. Bakın albümdeki resimlere, en çok annelerine sığınan çocuklar göreceksiniz! Anne merhameti bize Rahim-i Mutlak hakkında bir fikir verir ve deriz ki, ‘bu kadar merhametliyse anne, Rabbin merhameti nasıldır kim bilir?’ 

Anneli oruç hatıraları canlanır birden. İlk oruçlar mesela… Meseleye aşina herkesin de çok iyi bildiği gibi, anne çocuk ile beraber tutar orucunu. Çocuk tutar, anne aç kalır; çocuk ağlar, anne zamanı ileri alır! Saatleri çocuğu için ileri alabilen, akrebe, yelkovana güç yetiren tek canlıdır anne! 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Sahur vakti, her şey sessizliğe, ıssızlığa teslim olmuşken, bir anneler, bir de melekler gezinir sofalarda. Annenin yediği bile görünmez doğru dürüst, bu vakitte kurulan sofralarda. 

Anne adı katılmayan dua eksiktir bu yüzden, anne duasının katık yapılmadığı yemek ise tatsız. Annesiz iftar sofrası eksiktir be!

‘Daha çok hüzünleniriz’ dedim ya, tabii olarak daha çok ağlarız Ramazan’da yine annelerden gözyaşlarını ödünç alarak. Hasrete gözyaşını bulaştıran annedir çünkü. Hem kavuşurken ağlar anneler, hem ayrılırken ve biz iki gözyaşı arasında kalırız öyle sulu sepken. 

Bu sebeple dökülen gözyaşı yabancı değildir bize. Hani yola değil, içimize dökmüştür bir tas suyu ardımızdan! Bir yağmuru bilirim, en az annelerinki kadar kutsal ve ıslak. 

Zordur Ramazan aslında, her imtihan gibi. Ve huzur verir, mutluluk veriri, neş’e verir her gufran gibi. Anne kolaylaştırır zorlukları, anne ile dökülür takvim yaprakları. Dün ‘merhaba’ ile hoş gelişler ola yaptığımız bu kutsal sevgiliye bugün ‘elveda’ deriz buruk bir tatla. Annesiz Ramazan daha da zordur. Bu nedenle kıymeti bilinmelidir hem annenin hem oruç ayının. Vakt-i zamanı geldiğinde her ikisi de gidecektir çünkü…

Her veda bir hüzün, her hüzün sesli sessiz bir haykırışı saklıyor içerisinde. Son köşesini dönmüş, son yokuşunu tırmanmış, son virajını giderken bu kutsal ay ve bizler ardından bakarken böyle boynu bükük, mahzun, sanki giden anneymiş gibi acıtıyor içimizi. 

Bir burukluk, bir hüzün ve ancak annenin anlayabileceği bir sükûnet… Veda vakti yaklaşmakta, gözyaşları selamlamak için bu vedayı hazırlıklarını tamamlamaktadır. Dudaklarımızda ‘Yasin’ler, ‘amin’ler ile özlüyoruz bu iki kutsal sevgiliyi. 

Hani diyor ya şair, 

“Beni de yanına al anneciğim…”

[M.Nedim Hazar] 25.4.2020 [TR724]

[Fikret Kaplan anlatıyor] Ramazan boyunca sahabi efendilerimizin hayatı

“Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz.'

Samanyoluhaber yazarı Fikret Kaplan Ramazan ayı boyunca Peygamber Efendimizin etrafındaki onun arkadaşları Sahabi Efendilerimizden birinin hayatını anlatacak.

Allah Resulü’nün etrafındaki o muhteşem hayatlar incelendiğinde çok büyük güzellikler ile karşılaşılıyor.
Kimi çok meşhur olmuş kimi de isimleri pek bilinmez. Ancak hepsi gökteki yıldızlar gibidir...


FİKRET KAPLAN'IN ANLATTIĞI SAHABİ

Daha dünyaya gelmeden,O’nun için yanan gönüller vardı

Zeyd b. Amr…

Aşere-i Mübeşşere’den meşhur sahabi Said b. Zeyd ’in babası ve Hz. Ömer’in amcası Zeyd…

O, putlardan yüz çevirerek onların hiçbir fayda ve zarara muktedir olamayacaklarını haykırmış, Peygamber Efendimiz’in (sav) geleceğin günü hasretle beklemiş fakat tulûa az bir zaman kala gurûb edip gitmişti. O şöyle diyordu:

“Ben bir Nebi biliyorum ki O’nun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki ben o günlere yetişebilecek miyim?”

Bu endişeyle, Sahabe-i kiramdan olan Âmir b. Rebia’yı ikaz ediyordu:
‘Ben Hz. İsmail’in, sonra Abdülmuttalib’in soyundan gelecek bir nebi bekliyorum. O’na yetişebileceğimi zannetmiyorum; ama iman ediyor, tasdik ediyor ve kabul ediyorum ki, O, hak nebidir. Eğer senin ömrün olur da O’na yetişirsen, benden O’na selâm söyle! Sakın ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım. Bütün konuştuğum Yahudi ve Hıristiyan âlimleri bana ‘senin aradığın daha sonra gelecek’ dediler.’   

Gün geldi Âmir b. Rebia Müslüman oldu. Zeyd’in dediklerini bir bir anlattı. Selâmını söyleyince Peygamber Efendimiz (sav) toparlandı ve Zeyd’in selâmını aldı. Ardından da şöyle buyurdu: ‘Ben Zeyd’i Cennet’te eteklerini sürüye sürüye yürürken gördüm.’(İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 2/298; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/615.)

Ya Resûlallah, biz bugüne kadar kim bilir kaç doğumuna iştirak ettik…ama Zeyd gibi..Kus b. Sâide gibi Sen’in yolunu gözledik mi? Gözümüz ufka dalıp gönlümüz hep Sen’in aşkınla çarptı mı? Bilemeyeceğim… Ama, Biz Sana sadakatsizlik yapsak da Sen bize bizden daha müştaksın, vefalısın!

Çünkü, Sen, bütün müminlerin dertleriyle alâkadar ve saadetleriyle bahtiyarsın. Beşere karşı pek şefkatli ve merhametlisin. Dünyaya geldiği zaman dahi, ehl-i keşfin tasdikiyle, validen “Ümmetî, ümmetî!” şeklindeki yakarışını işitmiş. Sahih rivayetlerle haber verildiği gibi mahşerin dehşetinden herkesin, hatta peygamberlerin bile “Nefsî, nefsî!” dedikleri sırada, “Ümmetî, ümmetî!” diyerek merhametini ve şefkatini göstereceksin. (Buhârî, tevhîd 32; Müslim, îmân 326)

[Samanyolu Haber] 24.4.2020