Ermenilere ne oldu? Anadolu’da kadim bir halktı Ermeniler. Orta Asyalı göçebe Türk akıncıları on birinci yüzyıldan itibaren İran-Anadolu hattınca yerleşik kent kültürlerini taciz etmeye başladı. Yerleşik kültürler mobilize olmadıklarından, genelde kaleler ve coğrafi güvenli bölgelerde bu akınlara direnmeye çalıştılar. Fakat kendi devletlerinin ordusu bir merkezde olduğundan, özellikle Doğu Roma’nın düzenli ordularını uç bölgelere sevk etmek kolay olmuyordu. Atlı Orta Asyalı göçebe gruplar, ekonomik ilgilerini İslami cihat ve fetih gibi dini konseptlerle meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Ermeniler Doğu Anadolu’daki coğrafi konumları itibarıyla bu akınlara en açık, en savunmasız gruptu.
Anadolu halklarının (Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Süryaniler, vs.) İslam ordularıyla tanışmaları daha erken dönemlere dayanıyor. İran ve Mezopotamya’nın İslam kontrolüne girmesi, ardından Orta Asya’nın da kontrol edilen bölgelere eklenmesi, İslam’ı bu bölgelerde hâkim din haline getirdi. Anadolu’nun önemli bir bölümünde Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) Müslüman akınlarına karşı topraklarını korumaya çalıştıysa da, kontrol ettiği alan giderek daraldı ve geçirgenleşti. Böylece Selçuklular döneminden itibaren askeri bakımdan Anadolu’nun doğusu ciddi anlamda Hıristiyan bir nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir bölgeyi kontrolleri altına aldı. Askeri olarak kontrol edilen bölgelerde Hıristiyanlara iki tercih hakkı sunuluyordu. Müslümanlığı kabul etmek ve birinci sınıf vatandaş olma avantajlarından yararlanmak, ya da cizye (kafa vergisi) vermek ve ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamayı kabul etmek. Diğer tercih yok olmaktı. Dolayısıyla Hristiyanlar giderek yeni askeri-politik yapıya uyum sağladılar, kendilerini dezavantajlardan korumak için yeni dine geçtiler. Bir kısmı direndi ve eski dinlerini ve kültürlerini korudu. Orta Asyalı Türk akıncıları geldiğinde Anadolu tümüyle Hıristiyan’dı. On birinci yüzyıldan itibaren giderek ivme kazanan biçimde Anadolu İslamlaştı.
On ikinci ve on üçüncü yüzyıllar arasında Anadolu’da birçok beylik olduğunu görüyoruz. Bu beyliklerin her biri etkili akıncı klanlara aitti. Orta Asya-İran-Anadolu hattında göçebe-yarı göçebe akıncıların kahir ekseriyeti erkek savaşçılardan (mücahitlerden) oluşuyordu. Her biri yeni dinlerinin kendilerine vaat ettiği siyasi, askeri ve ekonomik kontrolü arzuluyordu. Yeni gelenler, daha önceki gelen klanların yer tuttuğu bölgelerin dışında, daha batıda bölgelere yerleşiyordu. Osmanlı Beyliği de bu örüntüyü takip etti. Geldikleri andan itibaren yerel Anadolulu unsurlarla karıştı, onları İslamlaştırdı, onları dini ve linguistik bakımdan asimile etti. Bu o dönemlerde çok sık karşılaşılan tarihsel bir durumdu. Bugünkü anlamda milletler olmadığından, etnisiteler kolaylıkla askeri ve siyasi nizama göre kültürel olarak değişime uğruyorlardı. Müslümanlık yayılırken, Orta Asyalı Türk klanlarının yönetici olması nedeniyle Türkçe de Anadolu’da hâkim ticari, kültürel, siyasi, askeri dil olmaya başladı. Yerleşik kültürle tanışan bu klanlar, ele geçirdikleri topraklardaki yerleşiklerin siyasi teşkilatlanma yapıları ile senteze gitti. Dahası onların mutfakları, musikileri, mimarileri, hatta dilleri (mesela Türkçe’deki balık isimleri gibi) kendi kültürlerine karıştı.
Asimile olan Anadolu yerlileri, Osmanlı’da yepyeni bir halk oluşturdu. Osmanlı dini Müslümanlık olan herkesi asli vatandaşı saydı. Asla Türkçü bir anlayışta olmadı. On dokuzuncu yüzyıla dek Osmanlı sarayı Türkî köklerinin üzerinde durmadı bile. Enderun’da ve medreselerde Tarih, tümüyle İslam tarihi olarak anlaşıldı ve okutuldu. Hristiyanlar da din değiştirdikten sonra eski kültürleri konusunda milli bilinçle hareket etmediler. Çünkü millet kavramının siyasal olarak önem kazanması için 1789 Fransız Devrimi beklenecekti. Osmanlı’daki Ermenilerin bir bölümü bu devşirilen Osmanlı Müslümanları arasında bugün! Tıpkı Rumlar gibi.
Şimdi esas meseleye gelelim. Fransız Devrimi sonrasında yepyeni bir siyasi model ortaya çıktı: ulus devlet. Daha önce, 1648 Westfalya Antlaşması sonrasında teritoryal devlet ortaya çıkmış, Hıristiyanlık dininin birleştirici kurumu Katolik Kilisesi’nin siyaset üzerindeki etkisini önemli oranda ortadan kalkmıştı. Bu teritoryal devlet giderek teritoryal ulus devlete dönüşünce, imparatorluklar tehlikeye girdi. Çünkü imparatorluklar çok uluslu kozmopolit toplumları barındırmaktaydılar. Osmanlı İmparatorluğu da bu süreci sancılarını çekmeye başladı.
Fırtına Batı’dan geliyordu. Dolayısıyla fırtınanın etkisine önce Osmanlı Güneydoğu Avrupa’sı girdi. Balkanlaşma başladı – bu terim parçalanma-bölünme-kopuş türü gidişatı betimlemek için bugün dahi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler tarihinde kullanılmakta. Böylece Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar sırasıyla diğer Hıristiyan halklar Osmanlı’dan koptu. Bu süreç kaçınılmazdı. Bernard Lewis’in dediği gibi, milliyetçilik devamlı yayılan bir virüs gibiydi; bünyeye bir kez girdi mi bedenin ölümüne kadar durdurulmasına imkân yoktu.
Yirminci yüzyıla gelindiğinde Osmanlı memleketlerinin tümünde milliyetçilik artık başat kimliği belirliyordu. İster istemez yeni milletler kendi tarihlerini işgalcileri ötekileştirerek yazdılar. Ne yapabilirlerdi ki? Gerçek buydu! Ulusal tarih yazımına göre, Asyalı bir kavim gelmiş, onları kendi öz yurtlarında işgal ederek, ekonomik, siyasal, kültürel vs. gelişimlerini baltalamıştı. Onları sömürmüştü. Bu yeni arkeolojide, mesela devşirme mekanizması gibi, cizye gibi, ikinci sınıf vatandaşlık gibi, dini sınırlamalar gibi birçok unsur yeni milli kimlikleri destekleyici argümanlar olarak kullanıldı.
Yirminci yüzyıl sadece Osmanlı’yı değil diğer tüm imparatorlukları da tehlikeye atmıştı. Avusturya Macaristan, Rusya, İngiltere ve diğerleri hep aynı sorunlarla boğuştu. Bazıları imparatorluklarını transforme ederek (dönüştürerek) yeni üst kimlikler oluşturdu ve dağılma eğiliminde olan halkları imparatorluk nüvesinde tutmaya çalıştı. Osmanlı’da da bu denendi ama başarılı olamadı. Çünkü hâkim Müslüman Türkler kendileriyle diğerlerini eşit kılacak koşulları kep Batı zorlamasıyla, ayak sürterek yaptı. Dahası, zaten savaşkan ve bürokratik bir sınıf olduğundan ve üretim ve ticarette etkisiz kaldığından, Türkler bu yeni dönemde çok dezavantajlı kalmışlardı. Balkanlar tamamen imparatorluktan koptu. Kuzey Afrika, başka emperyal güçlerce kontrol altına alındı. Milliyetçilik virüsü Müslüman halklar arasında da belirleyici kimlik olmaya başladı, ümmet konsepti politik realite olmaktan çıktı. Araplar ve Arnavutlar, Osmanlı hakimiyetinde kalmak istemiyorlardı. Osmanlı kimliği sunan Osmanlıcılık zaten tutmamıştı. Şimdi Panislamizm (Müslüman halkları bir arada tutma stratejisi) de başarısız olmaktaydı.
Bu şartlarda İttihatçılar iktidara geldiklerinde, tek şanslarının Türkçülük olduğunu düşündüler. Çünkü sırada daha çok millet vardı! Anadolu’da Rum kökenli Müslümanlar, Araplar, Kürtler, Ermeniler, Hristiyan Rumlar, Süryaniler, Kafkas kavimleri – aklınıza ne gelirse mevcuttu. Her biri kendi tarihini öğrenecek ve milli şuur kazanacak olursa elde avuçta Osmanlı toprağı kalmayacaktı. Dediğim gibi, on üçüncü asırdan itibaren, daha önceki kültürel asimilasyona bire bir uygun olarak, kültürel asimilasyon bir tür kozmopolit Osmanlı toplumu oluşturmuştu. Şimdi bu kültürel sentez paramparça olmuştu. Yeni kültürel tutkallar (Osmanlı kimliği veya İslam) parçaları bir arada tutamıyordu. Sırada milliyetçilik vardı artık.
Ermeniler 1915’te zorunlu göçe tabi tutulduklarında, işte İttihatçılar yukarıda anlattığım parçalanmanın önüne geçmek için “etnik homojenleştirme” politikası uygulamaya kalktılar. Ermeniler Anadolu’da belli bir bölgede yoğunlaşmış kadim bir halktı. 11.-20. Yüzyıllar arasında tam 900 yıl kendi kültürlerini korumayı başarmışlardı. Onları asimile etme olanağı olmadığını İttihatçılar çok iyi biliyordu. Bir milli devlete doğru dönüşüm yaşayan Osmanlı’dan Ermenilerin er geç kopacağı ayan beyan meydandaydı. Oysa bulundukları bölge Azerbaycan ve Türkistan ile arada çok stratejik bir bölgeydi. Ve Enver gibi çılgınlar, dağılan Osmanlı’yı bir tür yeni “cihan devletine” ancak Pantürkizm ile dönüştürebileceklerini düşünüyorlardı.
Ermenileri zorunlu göçe tabi tuttuklarında, nasıl bir sonun onları beklediğini biliyorlardı. Göçün hedefi zaten buydu! Bebekler ve kadınlar, yaşlı nineler ve dedeler, köylü-kentli, fakir zengin karat-katar Ermeniler binlerce yıllık ata yurtlarından acımasızca kopartıldılar. Yolsa salgınlar, tecavüzler, susuzluk ve açlık, infazlar… Türk tarihinde bir de utanmadan “telef olmak” fiilini kullandıkları katliamlar işte böyle yapıldı! Osmanlı devlet teşkilatı devlet gücü kullanarak, devlet politikası olarak, Ermenileri katletti. Onları Anadolu’da “etnik temizliğe” uğrattı. Bunu yapanlar bizim dedelerimizdi. Bu üç dört nesil önce oldu. Ve bunu yapanların büyük bir çoğunluğu, cumhuriyet kurulduktan sonra da görevlerine devam ettiler.
Ermeni soykırımı halının altına basitçe süpürülebilecek basit bir “sıkıntı” değil. Bir halk Anadolu’dan, kadim topraklarından silindi! Haritadan silindi! Bu halk Anadolu’ya Orta Asyalı ilk atlı akıncılar gelmeden binlerce yıl önce bulundukları bölgede kentler kurmuştu. Hıristiyan olan ilk toplumlardan biriydi! Kültürel ya da teknolojik olarak daha az gelişmiş olmak da bir meşruiyet zemini olamazdı (mesela Kuzey Amerika yerlileri gibi!) uğradıkları işgali mazur göstermek için! Ama kültürel olarak yerleşik bir şehirli halk, kendilerinden çok sonra dışarıdan gelen bir göçebe halk tarafından önce işgal edildi, 900 yıl süren bu boyunduruk sonunda, aynı halkın torunları tarafından soykırıma uğratılarak kendi topraklarından tümüyle silindi.
Evet, bu yazdıklarım kulağa kötü geliyor. Evet, rahatsızlık uyandırıyor. Doğrudur, daha hafif, diplomatik ifadelerle de anlatılabilirdi bu yaşanan dram. Fakat bunu yapmak, o dramın kurbanlarının anısı önünde saygılı bir tutum olur muydu? Bence artık Ermenilere olanları konuşmanın zamanı geldi. Hatta bunda çok ama çok geç kalındı. Bu, devletle ilgili bir sorun zannedenler, yanılıyorsunuz! Bu sizin, benim, hepimizin sorunudur. Gerçeklerle yüzleşmeden düzlüğe çıkamayacağız. Geçmişte yapılan korkunç bir suç var ortada. Bu suçu reddederek sadece suç işlemeye devam edilir. Bu suçu genç kuşaklara anlatmak, barışı yüceltmek, özür dilemek, yeni bir gelecek inşa etmek için en iyi başlangıç olacaktır. Anadolu’da bugün yaşanan lanetin ve felaketlerin kökleri Ermeni soykırımına uzanıyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.4.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder