Geçtiğimiz günlerde İdlib’de düşürülen savaş uçağının pilotu muhalifler tarafından yakalandı.
Pilotun sorgusu sırasında çekilen görüntüler, Heyet Tahrir Şam (HTŞ) örgütünün medya kolu IBA ajansı tarafından servis edildi.
T-4 Havalimanı’nda konuşlu 70. Tugay mensubu olduğunu anlatan Suhoi-22 tipi savaş uçağının pilotu Muhammed Ahmed Süleyman, görevinin Rusya destekli milis örgütlerden Kaplan Kuvvetleri’ne destek vermek olduğunu söyledi.
Kaplan Kuvvetleri’nin başında Süheyl Hasan bulunuyor.
"Uçaklar hedef alınan bölgeye önceden gidip orayı yıkıyor"
Söz konusu milislerin “yakıp-yıkma taktiği” ile ilerlediklerini anlatan pilot, bu kuvvetlerin hedef aldığı bölgeye önceden savaş uçaklarının gittiğini ve orayı yıkma görevi gerçekleştirdiği söyledi.
Talimatların ise Ruslar tarafından Kaplan Kuvvetleri komutanı Süheyl Hasan’a iletildiğini öne süren pilot, Sühyl Hasan’ın kara güçlerine de Rusların komuta ettiğini iddia etti.
(Independent Türkçe)
[Samanyolu Haber] 18.8.2019
Hizmet’e Olan Kinin Sebebi Ne? [Fikret Kaplan]
Resul-i Ekrem Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) anlamayan müşrikler O’nun bir hevesle ortaya atıldığını zannediyorlardı. Onun için bir gün Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden Utbe bin Rebîa, bir grup müşrike:
"Ey Kureyşliler! Muhammed'in yanına gidip konuşsam ve kendisine bazı tekliflerde bulunsam, nasıl olur? Umulur ki, o bu tekliflerden bazılarını kabul eder, biz de arzusunu yerine getiririz. Böylece kendisi de belki bize karşı yaptıklarından vazgeçer." diye teklif etti.
Fikri kabul görünce Utbe, o sırada yalnız başına Mescid-i Haramda bulunan Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına vardı ve sözüne şöyle başladı:
"Sen ortaya attığın bu mesele ile şayet mal ve servet elde etmek gayesinde isen, mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin en zengini olasın. Eğer, bir şeref peşinde isen, seni kendimize reis yapalım. Yok eğer bu sana gelen bir kötülük ise, seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi harcamaktan geri durmayalım."
Ve daha sonra da bu tekliflerini değişik şekilde dile getirdiler. Ama aldıkları cevap hep aynı oldu:
"Vallahi Güneşi sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hakim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm."
Bundan sonra hangi zulme, işkenceye ve soykırıma başvursalar da ne Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ne de O’nun güzide ashabını bu yoldan alıkoyabildiler. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde İslâmiyet Mekke, Medine, Hicaz ve civar bölgelere yayıldı, insanları bulundukları karanlıktan kurtararak Alemlerin Sultanıyla muhatap etti.
Hz. Ebu Bekir ve Ömer (ra) devirlerinde kısa zaman içerisinde yapılan eşsiz fetihlerle Suriye, Mısır, Irak ve İran, İslam’ın eşsiz sevgi ve hoşgörü iklimine kavuştu.
Fakat…İslâmiyet’in kısa zamanda gösterdiği büyük gelişmeler ona düşman olanları büsbütün çıldırtıyordu. İslâmiyet’in bu hızlı ve parlak yayılışı mutlaka durdurulmalıydı.
Tarih boyunca farklı kılıklarda ortaya çıkıp kinlerini hep gösterecek olan insanlar, uzun müzakerelerde bulundular ve sonunda Medine’de İbn-i Sebe’yi sahneye çıkardılar. Abdullah İbn-i Sebe insanları etkilemeyi iyi bilen birisiydi.
İbn-i Sebe, tahribat programını başlıca iki esas üzerine kurdu. İlk olarak, Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmakla, İslâm’ın gelişmesine engel olacak; ikinci safhada İslam inancına hurafeler katarak, inanan insanlar arasına, kıyamete kadar sürecek bir fikir ayrılığı sokacaktı. Müslümanlar arasındaki birlik ruhunu, muhabbet, uhuvvet gibi manevi bağları zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Aynen bugün olduğu gibi kale içten çökertilecek, her bir fitne merhalesinin arkasından hemen durum değerlendirmesi yapılacak, planlanan hedeflerle alınan neticeler kontrol edilecek, değişen ve gelişen şartlar altında yeni hedeflerin gerçekleşmesi için yeni planlar yapılacak ve uygulama sahasına sokulacaktı.
İbn-i Sebe, Müslümanlar arasında çıkardığı fitnelerle ve iç harplerle birinci maksadına tam muvaffak olmuştu. Çünkü onun asıl amacı, İslâm inancına hurafeler sokarak onu öz saflığından çıkarmaktı. Güven bunalımı oluşturmaktı. Ya da bugünkü anlamıyla Hizmet gibi dünyaya mal olmuş bir hareketi itibarsızlaştırarak yayılmasını engellemek ve insanların ona olan teveccühünü kırmaktı.
Müslümanlar arasında çürük, menfaatlerine düşkün olanları bulup ta kıyamete kadar devam edebilecek bir fitneyle dini hep kontrol altında tutulabilir siyasal bir İslam haline getirmekti amacı. Ya da birilerinin güdümüne bağlanmış bir cemaat.. (Allah muhafaza)
İbn-i Sebe bu işe, “Ehl-i Beyt” muhabbetini istismar etmekle başladı. Ehl-i Beyt’in en ateşli bir taraftarı olarak sahneye çıktı. Halbuki kendisi bir hahambaşıydı ve kör gözler o gün de bunu göremiyordu. O, Hilâfetin baştan beri Hz. Ali’nin hakkı olduğunu ve ondan haksız olarak gasp edildiğini etrafa yaydı.
Medayin, İbn-i Sebe’nin sapık fikirlerinin üretilmesine çok müsait bir zemin idi. İbn-i Sebe burada, vaktiyle Hz. Ali’den kaçan Haricilerle görüştü ve reisleri İbni Evfa’yı buldu. Evfa’nın Hz. Ali’ye karşı bir harekette bulunmak istediğini anlayınca, ona: “Böyle bir hareketle Ali’yi mağlup edemezsiniz, ancak siz mağlup olursunuz.” dedi. Evfa, İbn-i Sebe’ye fikrini sorunca, o da: “Üç fedai ile (bugün de bir darbe oyunuyla) bu işi hallederiz.” dedi.
Bu konuşmadan sonra, Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Hz. Amr İbnü’l-As’ın öldürülmesinde mutabık kaldılar. Bu maksatla üç suikastçıyı yola çıkardılar. Üç sahabe, Ramazan’ın 17. günü sabah namazını kıldıracakları sırada öldürüleceklerdi. Hz. Muaviye ve Amr İbnü’l-As bu suikasttan kurtuldular. Fakat İbn-i Mülcem isimli suikastçı Hz. Ali’yi, şahadetine sebep olan zehirli bir kılıç ile yaralamaya muvaffak oldu.
İbn-i Sebe, İbn-i Mülcem’i Hz. Ali’yi öldürtmek üzere yola çıkardıktan sonra, diğer yandan İbni Meymun adlı birini birkaç adamıyla Küfe’ye gönderdi. İbni Meymun orada: “Ali ölmedi, uruç etti, semaya çıktı. Şimdi o, bulutların üzerindedir. Çok geçmeden geri dönecek ve kılıcıyla bütün dünyaya adalet dağıtacaktır...” gibi hurafeler yayacaktı.
İbn-i Sebe, yakın mesai arkadaşları ile beraber İran’da yapacakları ihanet faaliyetlerinin plânlarını hazırladılar ve çalışmaya koyuldular. O günkü sosyal durum da onların bu plânlarını uygulamaya son derece elverişli idi.
İbn-i Sebe’nin, İran’da olumsuz fikirlerini yerleştirmesinde önemli bir faktör halkın psikolojik yapısıydı. Onların iç dünyasında, akıldan ziyade his hükmediyordu. Gönülleri hakikatten ziyade efsane ve hurafelere açıktı. Hâdiseleri mantık ve muhakeme uyumu içinde tahlil edemiyor, fikir süzgecinden hakkıyla geçiremiyorlardı.
Diğer taraftan asırlarca süren milli gururları ile kin ve hasetleri bir türlü erimiyor, akıl plânında olmasa bile, his plânında İslâmiyet’e karşı bir hazımsızlık gösteriyorlardı. Neden bu iş Araplara verilmişti? Ya da bugün söylenen şekliyle niçin bu Hizmet hareketi…niçin?
İbn-i Sebe, bütün bu faktörleri değerlendirmesini bildi. Arkadaşlarını toplayarak onlara: ‘Biz asıl harbe yeni başladık. Bilmiş olun ki, bu, Müslümanlar arasında kıyamete kadar devam edecek bir savaşın başlangıcıdır. Şimdi, biz Ali’yi takdis edeceğiz ve ettireceğiz. Ona, yerine göre ‘ilahlık’ yakıştıracağız, yerine göre ‘peygamberdir’ diyeceğiz, yerine göre de ‘hilâfetin, Ali’nin hakkı olduğunu, fakat Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın onun bu hakkını gasp ettiklerini’ anlatacağız.”
İbn-i Sebe ve arkadaşları, bu kararı aldıktan sonra etrafındaki adamlarını, bu fikirleri yaymak üzere görevlendirdiler. Bunlar,“Hilâfet Ali’nin hakkı idi. Hilâfete lâyık Ali ve evlâtlarıdır. Bu hak, onlardan gasp edildi. Üç halife, bilhassa Ömer, bu hakkı gasp etmekle Allah’ın iradesine karşı geldiler... Allah’ın iradesine itaat için Ali’den yana çıkmak lazımdır...” diye telkinlere başladılar. Bu telkinler, halk tarafından kabul görünce, daha da ileri gittiler. (İnşallah fırsat olursa, daha sonra bu konuya uzun uzun değiniriz.)
Hz. Ali’nin (ra) vefatında İbn-i Sebe, “Ölen Ali değil, onun suretine giren bir şeytandır. Ali şimdi göklere çıkmış ve bulutlar üzerinde taht kurmuştur.” diyerek onun ölümüne hulul akidesi paralelinde bir yorum getirdi.
Böylece, Mısır’da “Sebeiyye Mezhebi”nin kurulmasıyla tohumu atılan Şiîlik, İran’da yeşermeye, gelişmeye başladı. Ve bundan yirmiden fazla kol türedi.
Bütün fitnelere rağmen İslamiyet her dönemde kendi özüne uygun şekilde güçlü olarak temsil edildi. Özellikle bizim dünyamızda Selçuklular ve Osmanlılar döneminde asırlarca dine çok güzel hizmet edildi. Daha doğrusu insanlığa medeniyet götürüldü.
Ve bir zaman geldi ki Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem): “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır..!” (Müslim, İman/232; Tirmizî, İman/13) dediği devreye denk geldi mukaddes değerler.
“…Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!”
İşte o gariplerden birisi Bediüzzaman Said Nursi ve diğeri günümüzün Büyük Rehberi Hocaefendi.
Bediüzzaman devrinde gerçi, İsmail Hakkı İzmirli (1868-1946), Mustafa Sabri Efendi (1869-1954), Mehmet Akif Ersoy (1873-1936), Abdülhakim Arvasi (1881-1943), Ömer Nasuhi Bilmen (1884-1971), Ahmet Hamdi Akseki (1887-1951), Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959), Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1878-1942)… gibi çok değerli ilim adamları da bu yüzyılda yetişmişti ama…
“Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlarla fedakârları bulunan meşrepler, meslekler, tarikatlar dehşetli dalalet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düşmüşlerdi… İşte bu mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan bir mesleğe ihtiyaç vardı… Bu meslek doğrudan doğruya Kur’an-ı Hâkim’in bu zamanda bir nevi mucize-i maneviyesi olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilecekti.”
Bediüzzaman, pozitif ilimlerle manevi ilimleri birleştirip cihan-şümul çarelerle insanlığa yol gösterecek, çağa uygun bir hizmet yolu ortaya koyduğu için diğerlerinden farklıydı ve mutlaka önü alınmalıydı.
Önce Emmanuel Karasu, Bediüzzaman’ı kendi davasına kazandırmak istedi. Selanik’e davet ettiği gizli bir görüşmede Üstad’a çok şeyler vaat etti ama Bediüzzaman’ı asla ikna edemedi.
Daha sonra, İstanbul’da, Ankara’da… Millet Meclisi’nde kendisine çok önemli makamlar, paralar, rüşvetler teklif edildi. ‘Milletin imanına karışma. Seni başımıza taç yapalım!’ dendi. Ama aynen Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi bu yola baş koymuş olan bu yüce insanı satın alamadılar. O Erek Dağı’ndaki bir mağarada üç beş talebe yetiştirmeyi tercih etti. Fakat, dağ başında bir mağarada da olsa Bediüzzaman fikirleriyle ve ortaya koyduğu hizmet metoduyla İstanbul’daki alimlerden çok fazla tehlikeliydi ve mutlaka yok edilmeliydi.
Onun için bir yüzbaşı ve on askerle, yine düzmece olan Şeyh Sait İsyanıyla suçlanarak Van Erek Dağı’nda kaldığı mağaradan alınarak Barla’ya sürgün edildi. Kuş konmaz, kervan geçmez bu yere unutulup gitsin, yok olsun diye sürmüşlerdi. Fakat, bilmeyerek tam tersine Bediüzzaman’ı zorla vazife başına getirmişlerdi.
Bediüzzaman’ı yok edemeyince bu sefer onu terörist olarak, asayişi bozmaya çalışan bir anarşi lideri olarak yaymaya çalıştılar. Bu da tutmadı. Gizli din düşmanları yine boş durmadılar. Nurlara sahip çıkan halktan hala hınçlarını alamamışlardı. Bunun için Isparta ve çevresinde “Bediüzzaman ve talebeleri idam edilecek.” diye propagandalar yaptırarak, halkı galeyana getirmek istediler. Menemen’de masum halkı düzmece bir hâdiseyle cezalandırdıkları gibi Isparta ahalisini de Bediüzzaman’a sahip çıkmalarının bedeli olarak kışkırtıp, Menemen Hâdisesi gibi bir isyanın içine çekmek istiyorlardı. Fakat, Bediüzzaman’ın daima müspet olan tavrıyla bunu da gerçekleştiremediler.
Üstad Bediüzzaman ve samimi talebeleri zulümle, işkenceyle çok zor imtihanlar geçirdiler. Hafız Ali ve Binbaşı Asım gibi pek çok talebesi bu yolda şehit oldu.
"Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti." Diyecek kadar ağır sıkıntılar yaşadı çağın o büyük alimi. Bütün bu sıkıntılara rağmen o asla haksızlığa baş eğmedi, son nefesine kadar hep hakikati haykırdı.
Üstad’ı zulümle durduramayanlar artık o vefat edince ‘bu iş bitecek ve kimse bu çapta bir hizmet metodu daha ortaya koyamayacak!’ diye düşünüyorlardı.
Hatta, 1950’li yıllarda Türkiye’ye gelen Bernard Lewis, bu hareketi incelemiş ve Bediüzzaman’ın vefat etmesiyle talebeleri bu çapta bu hareketi ileriye götüremeyecekler diye yorum yapmıştı. Ama bilmiyordu ki Yüce Allah, kader planında o gün hiç ortada gözükmeyen bir delikanlı ile bambaşka bir canlılıkla dine hizmet işini götürecekti. Zira, bu işin sahibi Allah’tı ve O (cc) her devirde bu mukaddes değerleri aslı şekliyle samimi birilerine mutlaka temsil ettirecekti.
Zamanı geldiğinde de Yüce Allah, bambaşka bir kanaldan dünyaya yayılacak bir hizmetin kapılarını araladı.
Samimi bir niyet ile başlanılan Hizmetler, kolay ve hızlı bir şekilde dünyaya yayıldı. Bunda, bir inayet-i ilahi olduğuna kat'iyen şüphe yoktur. Allah, hizmet insanlarını önemli bir konum ile konumlandırdı. Bugüne kadar Hizmete her yerde vaz’ ettiği bu vüdd’ ile cihanın her tarafında daha coşkun bir ses ihsan etti. Gidilen yerlerde gönüllerde tabiî bir alaka ve tabiî bir kabul etme uyandırdı. Muhabbetin ötesinde bir lütuftu bu. Çünkü Hizmetlerin gerçek sahibi Allah’tır. Bu şem’anın fitili, Hira’da tutuşturulmuş ve O’nun (cc) müsaadesi olmadan da asla sönmeyecektir.
Onun için, Allah, Hizmete dünya çapında lütuflarda bulundukça, Allah ve peygamber düşmanlarının bu mevzuda rahatsız olması ve tertemiz hizmetleri kirletme istikametinde bir kısım komplolar çevirmesi kaçınılmazdı. Kabiller, Firavunlar, Ebreheler, Darü’n Nedveler, Ebu Cehiller…Abdullah İbni Sebeler hep olacaktı iyilik karşısında.
Peygamberlerin ve onlara tabi olanların hemen hepsi kavimleri ya da bazı düşmanları tarafından reddedilmiş, alaya alınmış, boykota maruz bırakılmış, işkenceye uğratılmış, sürgüne yollanmış ve hatta şehit edilmişlerdir. Cennet’e uzanan hak yolun kendine göre bazı meşakkatleri vardır.
İnsanların kendi özünü bulması, sevgi ve hoşgörüyle buluşması için fedakarlıkla yola düşmüş güzel insanlar da bugün eşi görülmemiş bir soykırımla yok edilmek isteniyor.
Çünkü yeryüzünde, hiçbir gücün ve hareketin uydusu olmadan Peygamber Efendimiz’in getirdiği şekilde İslamiyeti duru yaşayan bu Hizmet mutlaka bitirilmeliydi.
Birileri "Medeniyetlerin çatışması" tezlerini üretirken, bunlara karşılık çatışmaları ortadan kaldırıp ortak değerler üzerinde uzlaşmanın mücadelesini veren kahramanlar yok edilmeliydi. Çevresindekileri yenilenmeye, gelişmeye ve başkalarını kabullenmeye çağıracak, Allah'a inananları Allah inancında, inanmayanları ise sevgi ve hoşgörü etrafında diyaloğa davet edecek elçiler silinmeliydi, terörist ilan edilmeliydi dünyada.
O yüzden, Hizmet hareketini itibarsızlaştırmak, ona duyulan güveni yıkmak; cemaatten birilerini suçlu göstermek ya da zaaflarını ortaya çıkarmak için neler yapmadı ki bunlar. Peşlerine kadın taktılar, türlü türlü iğrençliklere başvurdular, rüşvet teklif ettiler, makam, para, villa… dediler, yalan dosyalar hazırladılar. Ama Allah’a sonsuz şükürler olsun ki onca çabalarına rağmen bir tek insanı bile dize getiremediler. İnsafsızca, hizmet kurumlarına saldırdılar, karaladılar. Tabelalarını söktüler, bahçelerinden yol geçirmeye kalkıştılar. İnşaatları tamamlanmak üzere olan güzide okulları hukuku hiçe sayarak mühürlediler. Ailelerin çocuklarını okullardan ve dershanelerden almaları için kara propaganda başlattılar. Hizmetin, daha doğrusu Anadolu insanın televizyonlarına, gazetelerine ve dergilerine hücum ettiler. Reklam veren şirketleri ablukaya alıp baskı kurdular. Batırmakla, onları da paralelci ilan etmekle tehdit ettiler. Diğer yandan da yandaş medyayı ihya ettiler. Ama, hizmet gönüllüleri müspet hareketle ortalığı velveleye vermediler. Hukukî yollardan haklarını aradılar. Durumu insaflı sinelere ve Yüce Dergâh’a havale edip insanlığa hizmete devam ettiler.
Onların amacı, Hizmet gönüllülerini kışkırtıp sokağa dökmekti. Terörist ilan etmekti dünyanın gözünde. Bunda başarılı olamayınca çok sinsi bir oyun sürdüler sahneye. Düzmece bir darbe yaptılar. Pek çok masumun kanına girdiler, ülkeyi bir uçurumun kenarına getirdiler.
Fakat, kötülük adına kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın, hangi tuzakları kurarsa kursun, hangi vicdansız zulümlere başvurursa vursun, Allah'ın tevfik ve inayetiyle, sevgi soluyan bir dünya adına ortaya atılmış bu eroğlu erlerin temsil ettiği hizmetler, üflemekle sönmeyecek ve misyonunu hakkıyla yerine getirecektir.
Çünkü bu harekette hiç kimsenin, hiçbir gücün tek bir senti bile yoktur. Bağımlı hareketler bir gün mutlaka kundaklanır ve çökerler. Geleceğin dünyasını bağımsızlar kuracaktır. Tek sermayeleri samimiyetleri olan bu garipler dünyayı değiştirmeye vesile olacaktır. Bu destan, dünyayı değiştirmeye gelmiş bir insanın (Hazreti Muhammed (sav)) peşinde koşanların destanıdır… Bu, sahabe dönemi gibi örneği kendinden olan bir harekettir. Benzeri az bir fedakârlık örneğidir…
Hasılı, Hizmet hareketinin bugün yaşadığı ağır imtihanlar, zannedildiği gibi bir menfaat kavgasından çıkmış sıkıntılar değildir. Kötü maziye dayanan bir din düşmanlığının bugün inançlı görünen insanlar eliyle giriştiği bir soykırımdır.
Bütün olumsuz şartlara rağmen hala Hizmetler devam ediyorsa bu ancak Allah’ın kudretiyle mümkündür. O öyle bir kudrettir ki, onun dilemesiyle bir karınca filin hortumunu koparacak güce erişir. O yüzden hiç inkisara düşmemek lazım!.. Bu işin sahibi Allah’tır.
Sözü, bize yol gösteren Rehber’imizin nasihatiyle bitirmek istiyorum:
‘Alemin kurtuluşunu kendilerinden beklediğimiz nesillere evvel ve ahir tavsiyemi söylemek istiyorum: Aziz ve onurlu olun. Yakanızı ve paçanızı belli güç kaynaklarına kaptırmayın. Onların yanına derdinizi ve kendinizi ifade etme için gitmiş olsanız bile her zaman müstağni davranın. Başkalarının tahdit ve kayıtları altına girmeyin. Kimse bizi alet olarak kullanamaz. Çünkü kimseye diyet ödeme mecburiyetinde değiliz… Bir zamanlar aleme nizam vermiş bu milletin hamiyetli çocuklarını hiçbir dış güç kendi hedefleri istikametinde kullanamayacak, figüre edemeyecektir. Çünkü bu camianın hiç kimseye bir diyet borcu ve minneti yoktur.’
[Fikret Kaplan] 18.8.2019 [Samanyolu Haber]
"Ey Kureyşliler! Muhammed'in yanına gidip konuşsam ve kendisine bazı tekliflerde bulunsam, nasıl olur? Umulur ki, o bu tekliflerden bazılarını kabul eder, biz de arzusunu yerine getiririz. Böylece kendisi de belki bize karşı yaptıklarından vazgeçer." diye teklif etti.
Fikri kabul görünce Utbe, o sırada yalnız başına Mescid-i Haramda bulunan Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına vardı ve sözüne şöyle başladı:
"Sen ortaya attığın bu mesele ile şayet mal ve servet elde etmek gayesinde isen, mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin en zengini olasın. Eğer, bir şeref peşinde isen, seni kendimize reis yapalım. Yok eğer bu sana gelen bir kötülük ise, seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi harcamaktan geri durmayalım."
Ve daha sonra da bu tekliflerini değişik şekilde dile getirdiler. Ama aldıkları cevap hep aynı oldu:
"Vallahi Güneşi sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hakim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm."
Bundan sonra hangi zulme, işkenceye ve soykırıma başvursalar da ne Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ne de O’nun güzide ashabını bu yoldan alıkoyabildiler. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde İslâmiyet Mekke, Medine, Hicaz ve civar bölgelere yayıldı, insanları bulundukları karanlıktan kurtararak Alemlerin Sultanıyla muhatap etti.
Hz. Ebu Bekir ve Ömer (ra) devirlerinde kısa zaman içerisinde yapılan eşsiz fetihlerle Suriye, Mısır, Irak ve İran, İslam’ın eşsiz sevgi ve hoşgörü iklimine kavuştu.
Fakat…İslâmiyet’in kısa zamanda gösterdiği büyük gelişmeler ona düşman olanları büsbütün çıldırtıyordu. İslâmiyet’in bu hızlı ve parlak yayılışı mutlaka durdurulmalıydı.
Tarih boyunca farklı kılıklarda ortaya çıkıp kinlerini hep gösterecek olan insanlar, uzun müzakerelerde bulundular ve sonunda Medine’de İbn-i Sebe’yi sahneye çıkardılar. Abdullah İbn-i Sebe insanları etkilemeyi iyi bilen birisiydi.
İbn-i Sebe, tahribat programını başlıca iki esas üzerine kurdu. İlk olarak, Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmakla, İslâm’ın gelişmesine engel olacak; ikinci safhada İslam inancına hurafeler katarak, inanan insanlar arasına, kıyamete kadar sürecek bir fikir ayrılığı sokacaktı. Müslümanlar arasındaki birlik ruhunu, muhabbet, uhuvvet gibi manevi bağları zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Aynen bugün olduğu gibi kale içten çökertilecek, her bir fitne merhalesinin arkasından hemen durum değerlendirmesi yapılacak, planlanan hedeflerle alınan neticeler kontrol edilecek, değişen ve gelişen şartlar altında yeni hedeflerin gerçekleşmesi için yeni planlar yapılacak ve uygulama sahasına sokulacaktı.
İbn-i Sebe, Müslümanlar arasında çıkardığı fitnelerle ve iç harplerle birinci maksadına tam muvaffak olmuştu. Çünkü onun asıl amacı, İslâm inancına hurafeler sokarak onu öz saflığından çıkarmaktı. Güven bunalımı oluşturmaktı. Ya da bugünkü anlamıyla Hizmet gibi dünyaya mal olmuş bir hareketi itibarsızlaştırarak yayılmasını engellemek ve insanların ona olan teveccühünü kırmaktı.
Müslümanlar arasında çürük, menfaatlerine düşkün olanları bulup ta kıyamete kadar devam edebilecek bir fitneyle dini hep kontrol altında tutulabilir siyasal bir İslam haline getirmekti amacı. Ya da birilerinin güdümüne bağlanmış bir cemaat.. (Allah muhafaza)
İbn-i Sebe bu işe, “Ehl-i Beyt” muhabbetini istismar etmekle başladı. Ehl-i Beyt’in en ateşli bir taraftarı olarak sahneye çıktı. Halbuki kendisi bir hahambaşıydı ve kör gözler o gün de bunu göremiyordu. O, Hilâfetin baştan beri Hz. Ali’nin hakkı olduğunu ve ondan haksız olarak gasp edildiğini etrafa yaydı.
Medayin, İbn-i Sebe’nin sapık fikirlerinin üretilmesine çok müsait bir zemin idi. İbn-i Sebe burada, vaktiyle Hz. Ali’den kaçan Haricilerle görüştü ve reisleri İbni Evfa’yı buldu. Evfa’nın Hz. Ali’ye karşı bir harekette bulunmak istediğini anlayınca, ona: “Böyle bir hareketle Ali’yi mağlup edemezsiniz, ancak siz mağlup olursunuz.” dedi. Evfa, İbn-i Sebe’ye fikrini sorunca, o da: “Üç fedai ile (bugün de bir darbe oyunuyla) bu işi hallederiz.” dedi.
Bu konuşmadan sonra, Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Hz. Amr İbnü’l-As’ın öldürülmesinde mutabık kaldılar. Bu maksatla üç suikastçıyı yola çıkardılar. Üç sahabe, Ramazan’ın 17. günü sabah namazını kıldıracakları sırada öldürüleceklerdi. Hz. Muaviye ve Amr İbnü’l-As bu suikasttan kurtuldular. Fakat İbn-i Mülcem isimli suikastçı Hz. Ali’yi, şahadetine sebep olan zehirli bir kılıç ile yaralamaya muvaffak oldu.
İbn-i Sebe, İbn-i Mülcem’i Hz. Ali’yi öldürtmek üzere yola çıkardıktan sonra, diğer yandan İbni Meymun adlı birini birkaç adamıyla Küfe’ye gönderdi. İbni Meymun orada: “Ali ölmedi, uruç etti, semaya çıktı. Şimdi o, bulutların üzerindedir. Çok geçmeden geri dönecek ve kılıcıyla bütün dünyaya adalet dağıtacaktır...” gibi hurafeler yayacaktı.
İbn-i Sebe, yakın mesai arkadaşları ile beraber İran’da yapacakları ihanet faaliyetlerinin plânlarını hazırladılar ve çalışmaya koyuldular. O günkü sosyal durum da onların bu plânlarını uygulamaya son derece elverişli idi.
İbn-i Sebe’nin, İran’da olumsuz fikirlerini yerleştirmesinde önemli bir faktör halkın psikolojik yapısıydı. Onların iç dünyasında, akıldan ziyade his hükmediyordu. Gönülleri hakikatten ziyade efsane ve hurafelere açıktı. Hâdiseleri mantık ve muhakeme uyumu içinde tahlil edemiyor, fikir süzgecinden hakkıyla geçiremiyorlardı.
Diğer taraftan asırlarca süren milli gururları ile kin ve hasetleri bir türlü erimiyor, akıl plânında olmasa bile, his plânında İslâmiyet’e karşı bir hazımsızlık gösteriyorlardı. Neden bu iş Araplara verilmişti? Ya da bugün söylenen şekliyle niçin bu Hizmet hareketi…niçin?
İbn-i Sebe, bütün bu faktörleri değerlendirmesini bildi. Arkadaşlarını toplayarak onlara: ‘Biz asıl harbe yeni başladık. Bilmiş olun ki, bu, Müslümanlar arasında kıyamete kadar devam edecek bir savaşın başlangıcıdır. Şimdi, biz Ali’yi takdis edeceğiz ve ettireceğiz. Ona, yerine göre ‘ilahlık’ yakıştıracağız, yerine göre ‘peygamberdir’ diyeceğiz, yerine göre de ‘hilâfetin, Ali’nin hakkı olduğunu, fakat Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın onun bu hakkını gasp ettiklerini’ anlatacağız.”
İbn-i Sebe ve arkadaşları, bu kararı aldıktan sonra etrafındaki adamlarını, bu fikirleri yaymak üzere görevlendirdiler. Bunlar,“Hilâfet Ali’nin hakkı idi. Hilâfete lâyık Ali ve evlâtlarıdır. Bu hak, onlardan gasp edildi. Üç halife, bilhassa Ömer, bu hakkı gasp etmekle Allah’ın iradesine karşı geldiler... Allah’ın iradesine itaat için Ali’den yana çıkmak lazımdır...” diye telkinlere başladılar. Bu telkinler, halk tarafından kabul görünce, daha da ileri gittiler. (İnşallah fırsat olursa, daha sonra bu konuya uzun uzun değiniriz.)
Hz. Ali’nin (ra) vefatında İbn-i Sebe, “Ölen Ali değil, onun suretine giren bir şeytandır. Ali şimdi göklere çıkmış ve bulutlar üzerinde taht kurmuştur.” diyerek onun ölümüne hulul akidesi paralelinde bir yorum getirdi.
Böylece, Mısır’da “Sebeiyye Mezhebi”nin kurulmasıyla tohumu atılan Şiîlik, İran’da yeşermeye, gelişmeye başladı. Ve bundan yirmiden fazla kol türedi.
Bütün fitnelere rağmen İslamiyet her dönemde kendi özüne uygun şekilde güçlü olarak temsil edildi. Özellikle bizim dünyamızda Selçuklular ve Osmanlılar döneminde asırlarca dine çok güzel hizmet edildi. Daha doğrusu insanlığa medeniyet götürüldü.
Ve bir zaman geldi ki Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem): “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır..!” (Müslim, İman/232; Tirmizî, İman/13) dediği devreye denk geldi mukaddes değerler.
“…Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!”
İşte o gariplerden birisi Bediüzzaman Said Nursi ve diğeri günümüzün Büyük Rehberi Hocaefendi.
Bediüzzaman devrinde gerçi, İsmail Hakkı İzmirli (1868-1946), Mustafa Sabri Efendi (1869-1954), Mehmet Akif Ersoy (1873-1936), Abdülhakim Arvasi (1881-1943), Ömer Nasuhi Bilmen (1884-1971), Ahmet Hamdi Akseki (1887-1951), Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959), Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1878-1942)… gibi çok değerli ilim adamları da bu yüzyılda yetişmişti ama…
“Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlarla fedakârları bulunan meşrepler, meslekler, tarikatlar dehşetli dalalet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düşmüşlerdi… İşte bu mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan bir mesleğe ihtiyaç vardı… Bu meslek doğrudan doğruya Kur’an-ı Hâkim’in bu zamanda bir nevi mucize-i maneviyesi olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilecekti.”
Bediüzzaman, pozitif ilimlerle manevi ilimleri birleştirip cihan-şümul çarelerle insanlığa yol gösterecek, çağa uygun bir hizmet yolu ortaya koyduğu için diğerlerinden farklıydı ve mutlaka önü alınmalıydı.
Önce Emmanuel Karasu, Bediüzzaman’ı kendi davasına kazandırmak istedi. Selanik’e davet ettiği gizli bir görüşmede Üstad’a çok şeyler vaat etti ama Bediüzzaman’ı asla ikna edemedi.
Daha sonra, İstanbul’da, Ankara’da… Millet Meclisi’nde kendisine çok önemli makamlar, paralar, rüşvetler teklif edildi. ‘Milletin imanına karışma. Seni başımıza taç yapalım!’ dendi. Ama aynen Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi bu yola baş koymuş olan bu yüce insanı satın alamadılar. O Erek Dağı’ndaki bir mağarada üç beş talebe yetiştirmeyi tercih etti. Fakat, dağ başında bir mağarada da olsa Bediüzzaman fikirleriyle ve ortaya koyduğu hizmet metoduyla İstanbul’daki alimlerden çok fazla tehlikeliydi ve mutlaka yok edilmeliydi.
Onun için bir yüzbaşı ve on askerle, yine düzmece olan Şeyh Sait İsyanıyla suçlanarak Van Erek Dağı’nda kaldığı mağaradan alınarak Barla’ya sürgün edildi. Kuş konmaz, kervan geçmez bu yere unutulup gitsin, yok olsun diye sürmüşlerdi. Fakat, bilmeyerek tam tersine Bediüzzaman’ı zorla vazife başına getirmişlerdi.
Bediüzzaman’ı yok edemeyince bu sefer onu terörist olarak, asayişi bozmaya çalışan bir anarşi lideri olarak yaymaya çalıştılar. Bu da tutmadı. Gizli din düşmanları yine boş durmadılar. Nurlara sahip çıkan halktan hala hınçlarını alamamışlardı. Bunun için Isparta ve çevresinde “Bediüzzaman ve talebeleri idam edilecek.” diye propagandalar yaptırarak, halkı galeyana getirmek istediler. Menemen’de masum halkı düzmece bir hâdiseyle cezalandırdıkları gibi Isparta ahalisini de Bediüzzaman’a sahip çıkmalarının bedeli olarak kışkırtıp, Menemen Hâdisesi gibi bir isyanın içine çekmek istiyorlardı. Fakat, Bediüzzaman’ın daima müspet olan tavrıyla bunu da gerçekleştiremediler.
Üstad Bediüzzaman ve samimi talebeleri zulümle, işkenceyle çok zor imtihanlar geçirdiler. Hafız Ali ve Binbaşı Asım gibi pek çok talebesi bu yolda şehit oldu.
"Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti." Diyecek kadar ağır sıkıntılar yaşadı çağın o büyük alimi. Bütün bu sıkıntılara rağmen o asla haksızlığa baş eğmedi, son nefesine kadar hep hakikati haykırdı.
Üstad’ı zulümle durduramayanlar artık o vefat edince ‘bu iş bitecek ve kimse bu çapta bir hizmet metodu daha ortaya koyamayacak!’ diye düşünüyorlardı.
Hatta, 1950’li yıllarda Türkiye’ye gelen Bernard Lewis, bu hareketi incelemiş ve Bediüzzaman’ın vefat etmesiyle talebeleri bu çapta bu hareketi ileriye götüremeyecekler diye yorum yapmıştı. Ama bilmiyordu ki Yüce Allah, kader planında o gün hiç ortada gözükmeyen bir delikanlı ile bambaşka bir canlılıkla dine hizmet işini götürecekti. Zira, bu işin sahibi Allah’tı ve O (cc) her devirde bu mukaddes değerleri aslı şekliyle samimi birilerine mutlaka temsil ettirecekti.
Zamanı geldiğinde de Yüce Allah, bambaşka bir kanaldan dünyaya yayılacak bir hizmetin kapılarını araladı.
Samimi bir niyet ile başlanılan Hizmetler, kolay ve hızlı bir şekilde dünyaya yayıldı. Bunda, bir inayet-i ilahi olduğuna kat'iyen şüphe yoktur. Allah, hizmet insanlarını önemli bir konum ile konumlandırdı. Bugüne kadar Hizmete her yerde vaz’ ettiği bu vüdd’ ile cihanın her tarafında daha coşkun bir ses ihsan etti. Gidilen yerlerde gönüllerde tabiî bir alaka ve tabiî bir kabul etme uyandırdı. Muhabbetin ötesinde bir lütuftu bu. Çünkü Hizmetlerin gerçek sahibi Allah’tır. Bu şem’anın fitili, Hira’da tutuşturulmuş ve O’nun (cc) müsaadesi olmadan da asla sönmeyecektir.
Onun için, Allah, Hizmete dünya çapında lütuflarda bulundukça, Allah ve peygamber düşmanlarının bu mevzuda rahatsız olması ve tertemiz hizmetleri kirletme istikametinde bir kısım komplolar çevirmesi kaçınılmazdı. Kabiller, Firavunlar, Ebreheler, Darü’n Nedveler, Ebu Cehiller…Abdullah İbni Sebeler hep olacaktı iyilik karşısında.
Peygamberlerin ve onlara tabi olanların hemen hepsi kavimleri ya da bazı düşmanları tarafından reddedilmiş, alaya alınmış, boykota maruz bırakılmış, işkenceye uğratılmış, sürgüne yollanmış ve hatta şehit edilmişlerdir. Cennet’e uzanan hak yolun kendine göre bazı meşakkatleri vardır.
İnsanların kendi özünü bulması, sevgi ve hoşgörüyle buluşması için fedakarlıkla yola düşmüş güzel insanlar da bugün eşi görülmemiş bir soykırımla yok edilmek isteniyor.
Çünkü yeryüzünde, hiçbir gücün ve hareketin uydusu olmadan Peygamber Efendimiz’in getirdiği şekilde İslamiyeti duru yaşayan bu Hizmet mutlaka bitirilmeliydi.
Birileri "Medeniyetlerin çatışması" tezlerini üretirken, bunlara karşılık çatışmaları ortadan kaldırıp ortak değerler üzerinde uzlaşmanın mücadelesini veren kahramanlar yok edilmeliydi. Çevresindekileri yenilenmeye, gelişmeye ve başkalarını kabullenmeye çağıracak, Allah'a inananları Allah inancında, inanmayanları ise sevgi ve hoşgörü etrafında diyaloğa davet edecek elçiler silinmeliydi, terörist ilan edilmeliydi dünyada.
O yüzden, Hizmet hareketini itibarsızlaştırmak, ona duyulan güveni yıkmak; cemaatten birilerini suçlu göstermek ya da zaaflarını ortaya çıkarmak için neler yapmadı ki bunlar. Peşlerine kadın taktılar, türlü türlü iğrençliklere başvurdular, rüşvet teklif ettiler, makam, para, villa… dediler, yalan dosyalar hazırladılar. Ama Allah’a sonsuz şükürler olsun ki onca çabalarına rağmen bir tek insanı bile dize getiremediler. İnsafsızca, hizmet kurumlarına saldırdılar, karaladılar. Tabelalarını söktüler, bahçelerinden yol geçirmeye kalkıştılar. İnşaatları tamamlanmak üzere olan güzide okulları hukuku hiçe sayarak mühürlediler. Ailelerin çocuklarını okullardan ve dershanelerden almaları için kara propaganda başlattılar. Hizmetin, daha doğrusu Anadolu insanın televizyonlarına, gazetelerine ve dergilerine hücum ettiler. Reklam veren şirketleri ablukaya alıp baskı kurdular. Batırmakla, onları da paralelci ilan etmekle tehdit ettiler. Diğer yandan da yandaş medyayı ihya ettiler. Ama, hizmet gönüllüleri müspet hareketle ortalığı velveleye vermediler. Hukukî yollardan haklarını aradılar. Durumu insaflı sinelere ve Yüce Dergâh’a havale edip insanlığa hizmete devam ettiler.
Onların amacı, Hizmet gönüllülerini kışkırtıp sokağa dökmekti. Terörist ilan etmekti dünyanın gözünde. Bunda başarılı olamayınca çok sinsi bir oyun sürdüler sahneye. Düzmece bir darbe yaptılar. Pek çok masumun kanına girdiler, ülkeyi bir uçurumun kenarına getirdiler.
Fakat, kötülük adına kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın, hangi tuzakları kurarsa kursun, hangi vicdansız zulümlere başvurursa vursun, Allah'ın tevfik ve inayetiyle, sevgi soluyan bir dünya adına ortaya atılmış bu eroğlu erlerin temsil ettiği hizmetler, üflemekle sönmeyecek ve misyonunu hakkıyla yerine getirecektir.
Çünkü bu harekette hiç kimsenin, hiçbir gücün tek bir senti bile yoktur. Bağımlı hareketler bir gün mutlaka kundaklanır ve çökerler. Geleceğin dünyasını bağımsızlar kuracaktır. Tek sermayeleri samimiyetleri olan bu garipler dünyayı değiştirmeye vesile olacaktır. Bu destan, dünyayı değiştirmeye gelmiş bir insanın (Hazreti Muhammed (sav)) peşinde koşanların destanıdır… Bu, sahabe dönemi gibi örneği kendinden olan bir harekettir. Benzeri az bir fedakârlık örneğidir…
Hasılı, Hizmet hareketinin bugün yaşadığı ağır imtihanlar, zannedildiği gibi bir menfaat kavgasından çıkmış sıkıntılar değildir. Kötü maziye dayanan bir din düşmanlığının bugün inançlı görünen insanlar eliyle giriştiği bir soykırımdır.
Bütün olumsuz şartlara rağmen hala Hizmetler devam ediyorsa bu ancak Allah’ın kudretiyle mümkündür. O öyle bir kudrettir ki, onun dilemesiyle bir karınca filin hortumunu koparacak güce erişir. O yüzden hiç inkisara düşmemek lazım!.. Bu işin sahibi Allah’tır.
Sözü, bize yol gösteren Rehber’imizin nasihatiyle bitirmek istiyorum:
‘Alemin kurtuluşunu kendilerinden beklediğimiz nesillere evvel ve ahir tavsiyemi söylemek istiyorum: Aziz ve onurlu olun. Yakanızı ve paçanızı belli güç kaynaklarına kaptırmayın. Onların yanına derdinizi ve kendinizi ifade etme için gitmiş olsanız bile her zaman müstağni davranın. Başkalarının tahdit ve kayıtları altına girmeyin. Kimse bizi alet olarak kullanamaz. Çünkü kimseye diyet ödeme mecburiyetinde değiliz… Bir zamanlar aleme nizam vermiş bu milletin hamiyetli çocuklarını hiçbir dış güç kendi hedefleri istikametinde kullanamayacak, figüre edemeyecektir. Çünkü bu camianın hiç kimseye bir diyet borcu ve minneti yoktur.’
[Fikret Kaplan] 18.8.2019 [Samanyolu Haber]
Babama dair: Sızı
6 ay önce Manisa’da tutuklanan ve Akhisar Süleymanlı Cezaevi’nde bulunan gazeteci Zafer Özcan’ın kızı Ebrar Beyza Özcan babasına bir mektup yazdı.
KHK ile kapatılan Bugün gazetesi yazarı, eski Zaman ve Aksiyon muhabiri Zafer Özcan’ın cezaevinden yazdığı bayram mektubuna cevap niteliğindeki satırlar, Ebrar Beyza Özcan’ın Hercümerç. adlı blogunda, “Babama Dair, Sızı” başlığı ile yayımlandı.
İşte, Özcan’ın mektubu:
Sana bu satırları, kapıları üstüme kilitlenmiş karanlık bir odadan yazıyorum. Zira içinde senin olmadığın bu ev, her köşesine varlığını nakşedip gittiğin bu ev, bana yalnız seni hatırlatmakla kalmıyor; geçmişin seninle süslü güzel anlarını zihnime binlerce çiviyle saplıyor.
Sisli bir orman içinde adımlarımızı ağır aksak fakat cesaretle atıyor gibiyiz. Yarını bilmeden, yarının getireceklerini düşünmeden, sensiz geçen günleri saymamaya çalışarak… Bazen, hiç anlayamadığım tuhaf anlarda, göğsüme bir bıçak saplanır gibi olur da tam o an ne iş yapıyorsam bırakır, senin gardrobuna koşarım. Senin kokunu, sesini, yalnızca sana aşina bir şeyler ararım o dolapta. Kıyafetlerine özlemle sarılır, birlikte iki ucundan tutup genişlettiğimiz, çağlara böldüğümüz zamanları anımsarım. Bir zamanlar sana ne çok yakın olduğumu düşünür, şükrederim. Senin dostun, dert ortağın fakat daima küçük kızın olabildiğim onca an.. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nde âşık olduğu kadının peşinde umutsuzca sekiz yıl bekleyen Kemal’e şunları söyletir: “Hayatımızı Aristo’nun Zaman’ı gibi bir çizgi olarak değil de, böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, sevgilimizin sofrasında sekiz yıl beklemek bize alay edilebilecek bir tuhaflık, bir saplantı gibi değil, şimdi yıllar sonra düşündüğüm gibi Füsunların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür.” Ben de tıpkı Kemal gibi, hayatı böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünüyor, seninle geçirdiğim her anı, görüş günleri de dahil, hatıralarımız arasına katıp mutlulukla anımsıyorum. Annem de “benim için yaşam artık salı gününden ibaret” derken bunun bir benzerini söylemişti farkında olmadan. Yaşamı güzel anların bir toplamı olarak görmek, bu yaranın pansumanıdır sanırım.
Sen gittiğinden beri senin babalığın üzerine düşünecek binlerce vaktim oldu. Babası içinde yara olmuş her çocuğa ömürlerinde bir gün dahi olsa, senin babalığını tattırmak isterdim. Eminim güzel yüreğin onların da şifası olurdu. Oysa sen benim kadar şanslı değildin. Erken kaybettin babanı. Babalık nedir, kendinde gördün ilk. Ancak harika bir baba oldun. Gittiğinde aklıma gelen ilk düşüncelerden biri, artık yalnız kaldığımdı. Ben sadece babamı değil, dostumu da bıraktım duvarların ardına. Eve geldiğim ilk an, yokluğun somut bir varlığa dönüşüp boğazıma sarıldı. Zaman zaman boğuluyormuşum gibi hissederim hala. Yine de bizden uzakta da olsa bir yerde var olduğun için şükrediyor, bana yaşattığın ve öğrettin her şeyi karanfillerle zihnimde saklıyorum. Sen gelene dek onlarla avunacağım.
Çok bunaldığım zamanlarda, hayatın dar bir saksıya dönüşüp köklerimi kuruttuğunu hissettiğimde senin mücadeleni hatırlıyorum. Yaşamın sıradanlıkların içine gizlediği güzellikleri görebilmeni, küçük bir şehirde de olsa keşfetme serüvenini sürdürmeni, kendine kitaplardan bir kale inşa etmeni takdir ediyor; sana hayran kalıyorum. Tevekkül, özlem ve düşünceyle geçen günlerinde babalığını bir gün dahi aksatmaman hep çok tuhaf ve büyülü geldi bana. Çıtkırıldım ve narin bir yapım vardı benim. Sen çok gülerdin bu yanıma. Sonra senin bir kasırgayı nasıl da ustaca yönettiğini gördüm. Gidişinin ardından seni taklit etmeye çabaladım. Güçlü olma sırasının bana geçtiğinin farkındayım. Ne zaman yorulsam bir anıt gibi yeşeriyor evimizde varlığın…
Rüyalarıma çok fazla giriyorsun. En son gördüğümün etkisinden çıkamadım. Büyük bir evdeydik, sen henüz yoksun. Ama hepimiz seni bekliyoruz, yüreğimiz çıkacak gibi heyecandan. Duvarlardan kurtuluşunun ardından çıkmış olduğun ilk yurt dışı seyahatinden dönecekmişsin. Annem sabırsızlanmışken birden kapı zilinin sesini duyuyoruz. Ben uzunca bir koridoru geçerek kapıya koşuyorum. Heyecanla açıyorum kapıyı sana. Açık mavi şişme mont var üzerinde, elinde de bavulun. Hemen sarılıyoruz sana sırayla. Tam montunu asmaya götürecekken “kızım cebinde hediyeler var” diye sesleniyorsun. Bir paket çıkarıp onu bana uzatıyorsun ve burda bitiyor rüya. Öyle gerçekti ki uyandıktan bir süre sonra hangi hayatımın içinde olduğunu kavramaya çalışıyordum. O tatlı kavuşmanın tadı içimi sızlattı.
Yurt dışı iş seyahatlerinin simgeleşmiş bir anlamı vardı bizim için. Bir kez dahi elin boş dönmediğinden, heyecanla beklerdik seni. Ne güzeldi, şimdi daha güzel ve inanılmaz geliyor. Ancak hiç değişmeyen bir şey var ki sen bize hediye almaya devam ettin, cezaevinde bile.
Çoğu zaman akıp giden hayatın ortasında gerçeklikten sıyrılıp seni düşünüyorum. Başımıza ve binlercesinin başına gelen felaketten habersiz kalabalıklar gelip geçiyor, ben yalnızca izliyorum. Karşılarına çıkıp, hayatlarının akışını kesip hikayemizi anlatmak istiyorum. Bizim hikayemizi… Binlerceyiz, binlerce yürekte aralıksız süren bir yangın var. “Siz hiç mi duymadınız kokusunu dumanın, ciğerlerinize kaçmadı mı hiç?“ diye haykırmak istiyorum yüzlerine. Hançerle orta yerinden kesilmiş hayatların kanı sizin gözlerinize değmedi mi hiç? Hayatın her şeye rağmen akıp gidiyor olması sinirlerimi bozuyor. Oysa ben hayatın boğazına sarılıp durdurmak istiyorum akışı…
Belki sen, seni zaman zaman unuttuğumuzu, bu akışa kapılıp bu felakete alıştığımızı düşünüyorsundur. Düşünme ne olur. Yokluğun sızlayan dişim gibi, su bile içsem bana ağrıyı hatırlatır. Unutmak mümkün mü?
[Kronos.News] 18.8.2019
KHK ile kapatılan Bugün gazetesi yazarı, eski Zaman ve Aksiyon muhabiri Zafer Özcan’ın cezaevinden yazdığı bayram mektubuna cevap niteliğindeki satırlar, Ebrar Beyza Özcan’ın Hercümerç. adlı blogunda, “Babama Dair, Sızı” başlığı ile yayımlandı.
İşte, Özcan’ın mektubu:
Sana bu satırları, kapıları üstüme kilitlenmiş karanlık bir odadan yazıyorum. Zira içinde senin olmadığın bu ev, her köşesine varlığını nakşedip gittiğin bu ev, bana yalnız seni hatırlatmakla kalmıyor; geçmişin seninle süslü güzel anlarını zihnime binlerce çiviyle saplıyor.
Sisli bir orman içinde adımlarımızı ağır aksak fakat cesaretle atıyor gibiyiz. Yarını bilmeden, yarının getireceklerini düşünmeden, sensiz geçen günleri saymamaya çalışarak… Bazen, hiç anlayamadığım tuhaf anlarda, göğsüme bir bıçak saplanır gibi olur da tam o an ne iş yapıyorsam bırakır, senin gardrobuna koşarım. Senin kokunu, sesini, yalnızca sana aşina bir şeyler ararım o dolapta. Kıyafetlerine özlemle sarılır, birlikte iki ucundan tutup genişlettiğimiz, çağlara böldüğümüz zamanları anımsarım. Bir zamanlar sana ne çok yakın olduğumu düşünür, şükrederim. Senin dostun, dert ortağın fakat daima küçük kızın olabildiğim onca an.. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nde âşık olduğu kadının peşinde umutsuzca sekiz yıl bekleyen Kemal’e şunları söyletir: “Hayatımızı Aristo’nun Zaman’ı gibi bir çizgi olarak değil de, böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, sevgilimizin sofrasında sekiz yıl beklemek bize alay edilebilecek bir tuhaflık, bir saplantı gibi değil, şimdi yıllar sonra düşündüğüm gibi Füsunların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür.” Ben de tıpkı Kemal gibi, hayatı böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünüyor, seninle geçirdiğim her anı, görüş günleri de dahil, hatıralarımız arasına katıp mutlulukla anımsıyorum. Annem de “benim için yaşam artık salı gününden ibaret” derken bunun bir benzerini söylemişti farkında olmadan. Yaşamı güzel anların bir toplamı olarak görmek, bu yaranın pansumanıdır sanırım.
Sen gittiğinden beri senin babalığın üzerine düşünecek binlerce vaktim oldu. Babası içinde yara olmuş her çocuğa ömürlerinde bir gün dahi olsa, senin babalığını tattırmak isterdim. Eminim güzel yüreğin onların da şifası olurdu. Oysa sen benim kadar şanslı değildin. Erken kaybettin babanı. Babalık nedir, kendinde gördün ilk. Ancak harika bir baba oldun. Gittiğinde aklıma gelen ilk düşüncelerden biri, artık yalnız kaldığımdı. Ben sadece babamı değil, dostumu da bıraktım duvarların ardına. Eve geldiğim ilk an, yokluğun somut bir varlığa dönüşüp boğazıma sarıldı. Zaman zaman boğuluyormuşum gibi hissederim hala. Yine de bizden uzakta da olsa bir yerde var olduğun için şükrediyor, bana yaşattığın ve öğrettin her şeyi karanfillerle zihnimde saklıyorum. Sen gelene dek onlarla avunacağım.
Çok bunaldığım zamanlarda, hayatın dar bir saksıya dönüşüp köklerimi kuruttuğunu hissettiğimde senin mücadeleni hatırlıyorum. Yaşamın sıradanlıkların içine gizlediği güzellikleri görebilmeni, küçük bir şehirde de olsa keşfetme serüvenini sürdürmeni, kendine kitaplardan bir kale inşa etmeni takdir ediyor; sana hayran kalıyorum. Tevekkül, özlem ve düşünceyle geçen günlerinde babalığını bir gün dahi aksatmaman hep çok tuhaf ve büyülü geldi bana. Çıtkırıldım ve narin bir yapım vardı benim. Sen çok gülerdin bu yanıma. Sonra senin bir kasırgayı nasıl da ustaca yönettiğini gördüm. Gidişinin ardından seni taklit etmeye çabaladım. Güçlü olma sırasının bana geçtiğinin farkındayım. Ne zaman yorulsam bir anıt gibi yeşeriyor evimizde varlığın…
Rüyalarıma çok fazla giriyorsun. En son gördüğümün etkisinden çıkamadım. Büyük bir evdeydik, sen henüz yoksun. Ama hepimiz seni bekliyoruz, yüreğimiz çıkacak gibi heyecandan. Duvarlardan kurtuluşunun ardından çıkmış olduğun ilk yurt dışı seyahatinden dönecekmişsin. Annem sabırsızlanmışken birden kapı zilinin sesini duyuyoruz. Ben uzunca bir koridoru geçerek kapıya koşuyorum. Heyecanla açıyorum kapıyı sana. Açık mavi şişme mont var üzerinde, elinde de bavulun. Hemen sarılıyoruz sana sırayla. Tam montunu asmaya götürecekken “kızım cebinde hediyeler var” diye sesleniyorsun. Bir paket çıkarıp onu bana uzatıyorsun ve burda bitiyor rüya. Öyle gerçekti ki uyandıktan bir süre sonra hangi hayatımın içinde olduğunu kavramaya çalışıyordum. O tatlı kavuşmanın tadı içimi sızlattı.
Yurt dışı iş seyahatlerinin simgeleşmiş bir anlamı vardı bizim için. Bir kez dahi elin boş dönmediğinden, heyecanla beklerdik seni. Ne güzeldi, şimdi daha güzel ve inanılmaz geliyor. Ancak hiç değişmeyen bir şey var ki sen bize hediye almaya devam ettin, cezaevinde bile.
Çoğu zaman akıp giden hayatın ortasında gerçeklikten sıyrılıp seni düşünüyorum. Başımıza ve binlercesinin başına gelen felaketten habersiz kalabalıklar gelip geçiyor, ben yalnızca izliyorum. Karşılarına çıkıp, hayatlarının akışını kesip hikayemizi anlatmak istiyorum. Bizim hikayemizi… Binlerceyiz, binlerce yürekte aralıksız süren bir yangın var. “Siz hiç mi duymadınız kokusunu dumanın, ciğerlerinize kaçmadı mı hiç?“ diye haykırmak istiyorum yüzlerine. Hançerle orta yerinden kesilmiş hayatların kanı sizin gözlerinize değmedi mi hiç? Hayatın her şeye rağmen akıp gidiyor olması sinirlerimi bozuyor. Oysa ben hayatın boğazına sarılıp durdurmak istiyorum akışı…
Belki sen, seni zaman zaman unuttuğumuzu, bu akışa kapılıp bu felakete alıştığımızı düşünüyorsundur. Düşünme ne olur. Yokluğun sızlayan dişim gibi, su bile içsem bana ağrıyı hatırlatır. Unutmak mümkün mü?
[Kronos.News] 18.8.2019
Kaydol:
Yorumlar (Atom)