“Geberin!” [Ahmet Dönmez]

Yalnız iyi kininiz varmış.

Anladık.

Kininiz dininiz olmuş.

İşittik, kabul ettik.

Kindar gençlik işi tamamdı zaten; tepeden tırnağa kine, nefrete kesmişsiniz.

Gördük, kaskatı kesildik.

Hiç bir afetin, salgının, trajedinin, ölümün dindiremeyeceği…

Hiç bir acının kesmeyeceği…

Hiç bir gözyaşının söndüremeyeceği…

Hiç bir virüsün öldüremeyeceği…

Doyumsuz bir nefretiniz varmış.

Yaşadık, kabul ettik.

****

Hayır, zannettik ki, azıcık vicdanınız kalmıştır.

Yargı zaten sizin köpeğinizmiş. Sayenizde mahkemelerden umut keseli çok olmuştu. Anayasa’yı da kıvırıp kıvırıp demokrasinin egzoz borusuna sokmuştunuz zaten.

Bütün insanlık bir salgın felaketi ile sınanırken bekledik ki siz de belki tarafgirliğinizi, siyasi nefretlerinizi bir kenara bırakır insan olmanın gereği ile hareket edersiniz.

Evet, adalet merhamet değildir. Kimse merhamet dilenmedi. Sadece bir hak olarak, en temel hak olarak, ‘yaşama hakkı’nı talep etti insanlar.

“Korona ayrım yapmıyor” dediler.

“Madem ki korona gerekçesiyle cezaevinden birilerini çıkaracaksınız, öyleyse ayrım yapmayın” dediler.

“Hiç olmazsa şimdi ayrımcılık yapmayın…”

İnsanlar böyle dönemlerde eski düşmanlıklarını unutur, savaşa ara verir diye düşündüler.

Sizde de insanlık hasletlerinden bir kaçı kalmıştır diye belki…

Meğer hîn-i hâcette kullanılacak ihtiyat akçelerini tükettiğiniz gibi bu korona günlerine de sıfır insanlıkla girmişsiniz, şimdi anladık.

“Topunuzun vicdanına tüküreyim, topunuzun.”

****

Hayır, Sefiller Fransası için bahsedilen o lanetli toplumu da kurmuşsunuz sonunda.

Size oy veren kindar nesilden bir kişi bile isyan etmedi ya şu vicdansızlığınıza!

Hayır hayır, tam tersi…

Bir twitter paylaşımım üzerine bir zamanlar AKP Genel Merkezi’nde iyi görüştüğüm bir danışmandan şöyle bir mesaj aldım: “Bu hapistekileri boşuna gereksiz beklentiye sokmayın. Hiç biri çıkamayacak. Hepsi hain. Nefes almaları bile beni rahatsız ediyor. Ve hakları da yok. Çünkü hainler. Hainin hükmü açıktır.”

Sonra AKP tabanından gelen tepkilere biraz daha dikkat kesildim.

O zaman anladım, çıkarmayacaklar.

Öyle bir kinle doldurmuşlar ki, kazara bu hapistekiler çıkacak olsa en başta kitleleri saldırır “Saddam levrekleri” gibi…

Malum, Saddam Hüseyin muhaliflerinin cesedini, yapay göllerde özel yetiştirdiği ‘levrek’ dediği canavar balıklara yedirirmiş ya…

Bizimkilerin kindar kitlesinin de o levreklerden farkı kalmamış.

Tahliye etmek bir yana; ellerinden gelse bütün tutuklulara tek tek virüs bulaştırırlar. Bütün tutuklular derken tecavüzcüler, çocuk istismarcıları, uyuşturucu satıcıları, hırsızlar, rüşvetçiler, mafya babaları, tosunlar, tosuncuklar hariç tabii…

****

Geri kalanlara, “Geberin!” dediler yani.

Tıpkı  Sosyal Hizmetler İstanbul İl Müdür Yardımcısı Nail Noğay’ın gariban bir kadına dediği gibi…

AKP ve MHP’li vekiller de Meclis’te toplanıp ‘düşman’ olarak gördükleri bütün siyasi tutuklulara “Geberin!” diye bağırdılar.

Bana, “Nefes almalarını bile istemiyorum” diyen o AKP’li gibi nice kindarlarını rahatlattılar.

Gördük, kabul ettik.

Tamam da…

Nail Noğay “Geber!” diye o twiti attığında AKP’lilerin şovu neydi öyle?..

Bu ‘Geberin Yasası’nın en ateşli yüzü olan AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, Noğay için şöyle demişti mesela: “Otuz iki yıllık memur, devlet olmanın ruhuna dair hiçbir şey öğrenememiş.”

Yoo, bugün sizin temsil ettiğiniz devletin ruhunu çok iyi özümsemiş bir memur o.

Oğlunun kemikleri PTT kargosu ile gönderilen anneye zerre kadar üzülmeyen öteki AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan’a, “Her şey mevzuata uygun” açıklaması yaptıran da o ‘devletin ruhu’ değil miydi?

Nail Noğay’ın hesap edemediği şey, toplumun ikiyüzlülük ambilavansının burada mutlak surette yüzüne çarpacağı idi.

Eşi cemaatten hapse atılıp da ‘açız’ diyen birine ‘geber’ dese kimse oralı olmazdı.

Olmuyor da nitekim. Bu şekilde aç bırakılan insanlara yardım ulaştıranlar bile ‘teröre yardım ve yataklıktan’ hapse atılıyor da kimsenin gıkı bile çıkmıyor.

Sonra da “Bunlar terörist. Ne yani, teröristleri mi çıkaracağız?” diyorlar ya işte.

Zaman’ın eski Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal’ın mahkemedeki harika savunmasında kurduğu analoji bunu çok iyi anlatıyordu. “Bir Rus atasözü şöyle der: Bir ayı yavrusunu yemek istediği zaman onu çamura bular… Bugün üstümüzü başımızı çamur içinde görenler olabilir. Ama bu sadece sürekli ve yüksek sesle tekrarlanan propagandanın eseridir.” demişti Mustafa Ünal.

Bu bir haftalık Meclis tiyatrosunda sahnelenen ‘terörist’ umacısı da işte bu çamurdan ibaret.

Ayılar, masum yavrularını yemeyi kafaya koymuş ne de olsa.

İnsan, doğası gereği, en fazla kime kötülük etmişse en çok ondan nefret edermiş.

Yalnız bunlarda da iyi nefret varmış.

Ne nefret varmış arkadaş.

Peki ya ‘bu hezeyanları daha ne kadar sürecek böyle, onların, yani bu canavarların bitkin düşüp nihayet durmaları için?’

Durmayacaklar.

Horkheimer ve Adorno, 2. Dünya savaşı koşullarında faşizmi sorgularken, “İnsanlığın daha insanî koşullarda yaşamaya başlamak yerine neden her defasında yeni bir tür barbarizme battığını anlamaya çalışıyoruz.” demişti. Bunun için kitaplar yazdılar.

Ama bana göre yine de anlayamadılar.

Kimse anlayamayacak.

Ne savaşlar ne toplu felaketler ne salgınlar ne afetler durduracak o barbarları.

O barbarizmin şimdilerde en güzel yaşandığı yer Türkiye.

Özellikle korona günlerinde…

****

İsveç’in çok satan suç romanlarından “Störst av Allt”ta (Her Şeyin En Büyüğü– Türkçe’ye Bataklık olarak çevrildi) altını çizdiğim bir cümle vardı. “Onlar benden nefret etmeyi seviyorlar.” diyordu baş karakter Maya. Lisedeki sınıf arkadaşlarını öldürmekle suçlanıyordu. Oysa masumdu. Avukatı, müvekkili 18 yaşında olmasına rağmen duruşmanın halka ve medyaya açık yapılmasını talep ederken “Belki senin zaviyenden de olayları dinlerlerse görüşleri değişmeye başlar” diyordu. Ancak Maya, “Bu hiç bir şeyi değiştirmeyecek” diye düşünüyor ve ekliyordu: “Çünkü onlar benden nefret etmeyi seviyorlar. Benimle ilgili her şeyden nefret ediyorlar.”

Bizdeki manzara da aynı.

Bu, kini dini olmuş güruh, devlet gücünü arkalarına alıp içeride çürüttüğü bu insanlardan ölesiye nefret ediyor.

Gerçekle ‘Luppo’ kadar ilgilenmiyorlar.

Masumiyetlerini zerre kadar umursamıyorlar.

Çünkü onlardan nefret etmeyi seviyorlar.

Kinlerine aşıklar.

“De ki: Kin ve öfkenizle geberin!” (Âl-i İmrân, 119)

[Ahmet Dönmez] 14.4.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]

İstanbulluları korkutan ürkütücü uğultu

Deprem korkusu ve ardından gelen salgın paniği ile zor günler yaşayan İstanbullar, dün gece çeşitli ilçelerden duyulan uğultu ile irkildi.

BOLD – Geçen sonbahar korku ve paniğe neden olan 5.8 şiddetindeki deprem ve şimdi de koronavirüs salgınıyla mücadele eden İstanbullular zor günler geçiriyor. Dün gece İstanbul’un çeşitli bölgelerinden duyulan ürkütücü uğultu da paniğe neden oldu. Binlerce İstanbullunun duyduğu uğultu sosyal medyada da gündem oldu. Korku filmi müziğini andıran uğultuyu kaydeden İstanbullular, ürkütücü sesi sosyal medyada paylaştı.

DEPREMLE BİR İLGİSİ VAR MI?

Öte yanda, Uğultu hakkında henüz yetkililerden bir açıklama yapılmazken, sesin aynı saatlerde Arnavutköy açıklarında meydana gelen 4.1 şiddetindeki depremle ilgisi olabileceği yorumları da yapıldı.

[BoldMedya] 14.4.2020

Bilim Kurulu üyesi: Toplumun %60'ı hastalanacak

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Alpay Azap, "Toplumun yüzde 60’ı hastalanana kadar biz bu salgınla uğraşmak zorunda kalacağız" dedi.

Sözcü'ye açıklamalarda bulunan Azap, ülkede salgının artmasıyla sadece teoride değil, görev yaptığı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Hastanesi'nde hastaların tedavileriyle de ilgilendiklerini söyledi. Azap, Ankara'da vaka sayısında hızlı bir tırmanışın olmadığını ancak İstanbul'da salgın hızının diğer illere göre iki üç hafta önde olduğunu açıkladı.

'Salgını tamamen durduramayacağımızı çok iyi biliyoruz'

Koronavirüsle mücadelede virüsün tamamen yok edilip durdurulamayacağını anlatan Azap “Hastalığı baskılamak için alınan önlemlerin asıl amacı, salgının kontrollü bir şekilde toplumda yayılmasını sağlamak. Yoksa biz salgını tamamen durduramayacağımızı çok iyi biliyoruz. Çin bile çok sıkı önlemler almasına rağmen bunu başaramadı. Bu biraz hastalığın bulaşma dinamiklerinden kaynaklanıyor. Bu hastalık kendinden önceki SARS koronavirüse benzemiyor. O tamamen yok edilebilmişti. Bu ise yavaşlatılabilecek” dedi.

'Hızını kesecek ancak geri gelecek'

Uzun bir salgın eğrisi olacağını belirten Azap havaların ısınmasıyla virüsün hız keseceğini ancak kışın tekrar geleceğine dikkat çekti. Azap konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Hız kesecek ama bu virüsün ortadan kalkmasını kaybolmasını beklemiyoruz. Yaz aylarında hız kesecek ama kışın tekrar aramızda olacak. Mevsimsel grip gibi kışın göreceğiz. Bu koronavirüs de bir ‘insan koronavirüsü’ olma yolunda ilerliyor. Beklentiler bu yönde. Virüsün bir toplumda hızlı yayılmasını önleyecek şey o toplumdaki insanların bağışık hale gelmesidir. Biz buna kitle bağışıklığı diyoruz. Böyle bir enfeksiyon için toplumun yüzde 50 ila 60'ının bağışık hale gelmesi gerekir. Bunu sağlayacak bir aşı da olmayacağı için bu hastalanan kişilerle olacak. Dolayısıyla toplumun yüzde 60'ı hastalanana kadar biz bu salgınla uğraşmak zorunda kalacağız. Yani biz o salgın eğrisi dediğimizin hızlı tırmanmasını istemiyoruz. Daha uzun ama daha az sayıda her gün havuza yeni hasta eklendiği bir salgını hedefliyoruz. Amacımız sağlık alt yapısının hastalığa yetişmesi ve alt yapımızın kapasitemizin aşılmaması. Eğer kontrolsüz bırakırsanız İngiltere gibi, hiçbir sağlık alt yapısı yetişemez."

'Sokağa çıkma yasağının ilan edilme şekli yanlıştı'

Azap, sokağa çıkma yasağının 2 saat önce açıklanmasıyla 250 bin kişinin geçen Cuma gecesi sokağa dökülmesinden de ders alınması gerektiğini söyledi.

Azap “Sokağa çıkma yasağı özellikle hastalığın hızlı yayıldığı şehirler için vaka sayısı hızını yavaşlatma konusunda işimizi kolaylaştıracak bir önlem ama ilan ediliş şekli doğru olmadı. 2 saat önceden ilan edilip önce sokağa çıkma yasağı olacak deyip sonrasında onun nasıl uygulanacağı açıklanınca insanlar haklı olarak bir takım gıdalara ulaşamayacağını düşünerek sokağa döküldüler. Sosyal mesafenin korunamadığı birkaç saat yaşandı. Ama buradan da 'Bütün emekler boşa gitti ne yapsak boş' gibi düşünülmemeli. Biz elimizden gelenin en iyisini yapmaya devam edeceğiz. Tabii ki o gecenin bir miktar etkisi olacaktır ve bunu birkaç ay içinde olarak rakamsal olarak anlayabiliriz” diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 14.4.2020

DSÖ'den korkutan Türkiye açıklaması: Artış hala sürüyor

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Avrupa'da bazı ülkelerde korona virüsünün yayılma hızının yavaşladığını ancak İngiltere ve Türkiye'deki yeni vakaların hala arttığını duyurdu.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), korona virüsü salgınına ilişkin son açıklamasında Türkiye’nin adını ‘Avrupa’da vaka sayılarının hâlâ yükseldiği ülkeler’ arasında gösterdi

‘İNGİLTERE VE TÜRKİYE'DE ARTIŞ SÜRÜYOR’

Açıklamada, “Avrupa’da karmaşık bir görüntü var” denildi; virüsün bazı ülkelerdeki yayılma hızının az da olsa azaldığı ancak İngiltere ve Türkiye’de hâlâ artış yaşandığı belirtildi.

‘VAKALARIN YÜZDE 90’I AVRUPA VE ABD’DE’

DSÖ açıklamasında, son dönemdeki vakaların yüzde 90’ının Avrupa ve ABD’den bildirildiği belirtildi; “Henüz zirve noktasını kesinlikle görmüş değiliz” denildi.

’12 AYDAN ÖNCE AŞI ZOR’

Açıklamada, aşı konusunda da “12 ay veya daha uzun bir süre daha aşı görmeyi beklememeliyiz” ifadeleri kullanıldı.

[Samanyolu Haber] 14.4.2020

Ölüden de bulaşıyor!

Yeni tip Koronavirüs'ün hayatını kaybedenlerden de bulaştığı tespit edildi. Virüsün ölü bir bedende ne kadar süre aktif kaldığı henüz belli değil.

Dünyada 2 milyona yakın kişiye bulaşan ve şu ana kadar 120 bin kişinin hayatını kaybetmesine yol açan yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19) nasıl yayıldığına dair her gün yeni bir bilgi ortaya çıkıyor.

Hayatını kaybeden insanlardan virüs bulaşıp bulaşmayacağı bir soru işareti olarak durmakla beraber Tayland'da ölü bir insandan Koronavirüs bulaşan ilk vak'a tespit edildi.

Başşehir Bangkok’ta RVT Tıp Merkezi’nden Won Sriwijitalai ve Çin Hainan Tıp Üniversitesi’nden Virof Wiwanitkit’in pazar günü Journal of Forensic and Legal Medicine’da yayımlanan raporunda, Tayland’da bir adli tıp uzmanına ölü bir insandan Koronavirüs bulaştığı aktarıldı.

SAĞLIK ÇALIŞANLARI YANINDA ONLAR DA RİSK ALTINDA

Bu vak'a adli birimlerinde ve cenaze hizmeti sunan kurumlarde dezenfeksiyonun ihmal edilmemesi gerektiğini bir kere daha gözler önüne serdi. Makalenin yazarları, ameliyathanelerde uygulanan dezenfeksiyon işlemlerinin adli tıp merkezlerinde de uygulanması gerektiğini söyledi.


John Jay Ceza Hukuku Okulu’nda patoloji profesörü olan Angelique Corthals, sadece tıp uzmanlarının değil, morg teknisyenlerinin ve cenaze evlerinde çalışan insanların da korunması gerektiğini belirtti.

"SARS-CoV-2" olarak isimlendirilen yeni tip Koronavirüs'ün ölü bir bedende ne kadar süre aktif kaldığı henüz belli değil.

Aynı zamanda virüsün ölü bir insandan bulaşıp bulaşmayacağı da soru işaretleri arasında yer alıyor.

CENAZE HİZMETLERİNDE KORUYUCU EKİPMAN KULLANILMALI

Ebola, ölü bedenlerden bulaştığı bilinen virüslerden biriydi.

Dünya Sağlık Örgütü, Ebola’nın yanında hepatit, tüberküloz ve koleranın da cenaze işlerinde çalışan insanlar için risk olduğunu kabul ediyor.

New Haven Üniversitesi’nde sağlık politikası uzmanı olarak görev yapan Summer Johnson McGee, canlı ya da ölü bir koronavirüs vakası ile temas eden herkesin virüsten korunmak için koruyucu ekipman kullanması gerektiğini söyledi.

Hemen hemen bütün ülkelerde Koronavirüs dışı sebeplerle hayatını kaybeden insanlarda Koronavirüs'ün varlığı test edilmiyor.

Bu yüzden özellikle adli tıp uzmanları, morg teknisyenleri ve cenaze hizmeti sunan insanlar tehdit altında olarak değerlendiriliyor.

Özellikle otopsi ve devamındaki araştırmalar adli tıp uzmanları için ciddi bir risk oluşturuyor.

[Samanyolu Haber] 14.4.2020

Af Örgütü: Düşünceleri Nedeniyle Hapiste Olanlar Tahliye Edilmeli

Af Örgütü Türkiye Kampanyacısı Milena Buyum, “Türkiye hükümeti doğru olanı yapmalı ve yalnızca barışçıl düşüncelerini açıkladığı için cezaevinde tutulan herkesi serbest bırakmalı” açıklamasını yaptı.

Uluslararası Af Örgütü TBMM'de AKP ve MHP'nin oylarıyla kabul edilen infaz yasasına dair konuştu. İlk olarak salgınla mücadele olarak sunulan tasarı sonrasında siyasi mahkumlar, fikir suçluları ve gazetecilerin cezaevinde kalacak şekile bürümüştü.

Başta kadın örgütleri, gazetecilik meslek örgütleri ve insan hakları kurumlarının eleştirdiği tasarıya dair Af Örgütü Türkiye Kampanyacısı Milena Buyum yorum yaptı.

Buyum, "Türkiye’nin aşırı derece geniş terörle mücadele yasaları kapsamında adil olmayan yargılamalar sonucunda haklarında hüküm verilen kişiler şimdi de bu ölümcül hastalığa yakalanma ihtimaline mahkum ediliyor" dedi.

HAYAL KIRIKLIĞI

Koronavirüs salgını nedeniyle yapılmak istenen düzenlemeyi olumlu bulduklarını belirten Buyum,“Türkiye’nin cezaevlerinde uzun süredir devam eden aşırı kalabalıklığı azaltmaya yönelik her türlü adımı memnuniyetle karşılıyoruz; fakat sadece alternatif bir tedbir olmadığı zaman başvurulması gereken tutuklu yargılama nedeniyle cezaevinde bulunan on binlerce kişinin durumunun tahliye edilmek üzere değerlendirilmeyecek olması derin bir hayal kırıklığı yaratıyor" ifadelerinde bulundu.

'HÜKÜMET DOĞRU OLANI YAPMALI'

Düzenlemenin kapsamının yeterli olmadığını vurgulayan Buyum, "Yeni tedbirler, tutuklu yargılanan, yani herhangi bir suçtan hüküm giymemiş kişiler; gazeteciler, avukatlar, siyasi aktivistler ve insan hakları aktivistleri dahil olmak üzere sadece konuştukları için aşırı geniş terörle mücadele yasaları kapsamında hüküm giymiş kişiler; hatta ileri yaş veya sağlık problemleri nedeniyle yüksek risk altında olan terörle mücadele yasaları kapsamında mahkum edilmiş kişiler de dahil olmak üzere bazı mahpusların serbest bırakılmasına izin vermiyor" değerlendirmesi yaptı.

Milena Buyum son olarak: “Türkiye hükümeti doğru olanı yapmalı ve yalnızca barışçıl düşüncelerini açıkladığı için cezaevinde tutulan herkesi serbest bırakmalıdır. Ayrıca yetkililer, tutuklu yargılanan kişiler ile yaşı veya sağlık sorunları nedeniyle özellikle risk altında bulunan mahpusları hangi suçtan mahkum edildiği ve cezaevine gönderildiğine bakılmaksızın tahliye etmeyi ciddi şekilde değerlendirmelidir” dedi.

[Samanyolu Haber] 14.4.2020

Erdoğan’ın IBAN vererek topladığı paranın 7,5 katı ‘geçiş garantili’ otoyol ihalesine verildi!

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından başlatılan “Biz bize yeteriz Türkiyem’’ kampanyasında şu ana kadar 1 milyar 612 milyon toplandı. Erdoğan’ın IBAN vererek vatandaşlardan topladığı paranın 7.5 katı tek bir ihalede geçiş garantili otoyol ihalesinde verildi. 26 Mart’ta yapılan Aydın-Denizli otoyolu ihalesinde firmalara 1,8 milyar dolarlık araç geçiş garantisi verildi.

1,6 MİLYAR LİRALIK TUTARIN YAKLAŞIK 7,5 KATI

Koronavirüs salgınına karşı ‘milli dayanışma kampanyası’ başlatan iktidarın, salgın günlerinde 1,8 milyar dolarlık araç geçiş garantili otoyol ihalesi yaptığı ortaya çıktı. 11,8 milyar TL’ye denk gelen bu miktar, koronavirüs salgını ardından düzenlenen ‘Milli Dayanışma Kampanyası’nda dün itibariyle toplanmış olduğu bildirilen 1,6 milyar liralık tutarın yaklaşık 7,5 katı.

Birgün gazetesi, Başkent Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı ve aynı zamanda geçmişte DPT’de planlama uzmanı olarak görev yapan Prof. Uğur Emek, kişisel bloğunda Aydın-Denizli Otoyol ihalesini yazdı. Emek, Aydın-Denizli otoyolunun ihalesinin 26 Mart 2020 tarihinde Yap-İşlet-Devret (YİD) yöntemiyle, daha önceki kamu-özel işbirliği projeleri gibi araç geçiş garantisiyle gerçekleştirildiği bilgisini paylaştı.

Prof. Dr. Uğur Emek, blogunda yazdığı yazıda şu ifadeleri kullandı:

“Aydın-denizli otoyolunun ihalesi 26 Mart 2020 tarihinde Yap-İşlet-Devret (YİD) yöntemiyle gerçekleştirildi. Otoyol, İzmir-Antalya arasında kesintisiz ulaşımı sağlayacak projenin ikinci kesimidir. İlk kesim hizmete açık olan İzmir-Aydın Otoyolu, ikinci ve üçüncü kesimler de sırasıyla Denizli-Burdur ve Burdur-Antalya Otoyollarıdır. Büyük ihtimalle YİD yöntemiyle gerçekleştirilecek ikinci ve üçüncü kesimlerin ihalesi ileri bir tarihte yapılacaktır.

Kolayca tahmin edeceğiniz üzere, diğer ulaştırma YİD projelerinde olduğu gibiAydın-Denizli otoyolunda da trafik garantisi verilmektedir.

Öncelikle otoyol hakkında teknik bilgi vereceğim ve sonrasında da ihaleye kazanan firmaya verilen trafik/gelir garantisinin toplam tutarını hesaplayacağım.

OTOYOL PROJESİNİN TEKNİK ÖZELLİKLERİ

İhaleyi Powerchina International Group Ltd.Şti., Powerchina Road Bridge Group Co Ltd. şti. ve Özgün İnşaat Taah. San. ve Tic. Ltd. Şti. Ortak Girişimi kazandı.

Otoyol 154 km. uzunluğundadır ve yatırım bedeli 5,3 milyar TL veya ihale günü geçerli kurdan 820 milyon dolardır.

Otoyolda 2 kesim halinde trafik garantisi verilmiştir. Bunlar;

► Aydın-Kuyucak Kesimi için günlük 35.000 otomobil
► Kuyucak-Denizli Kesimi için günlük 32.000 otomobildir.

Geçiş ücretleri otomobil bazında km başına 5 eurocent/5,47dolarcent olarak ücretlendirilecektir. Yapım süresi 3 yıl ve işletme süresi ise 17 yıl 9 ay ve 18 gündür.

Bu bilgilerle işletme süresi boyunca verilen garantinin bugünkü değerini kolayca hesaplayabiliriz.

TRAFİK/GELİR GARANTİSİNİN TUTARI

Yukarıda da belirttiğim gibi trafik garantisi iki kesim halinde verilmektedir. Ancak, alt kesimlerin uzunluklarına ilişkin bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle, iki alt kesimdeki trafik garantisinin ortalamasını (33.500 otomobil/gün) alacağım ve garanti tutarını otoyolun bütünü (154 km) için hesaplayacağım.

Otoyolu boydan boya geçen bir otomobil 8,43 dolar (54,4 TL) ve 33.500 otomobil de 282.244 dolar ödeyecektir.

Bu durumda, işletme süresince verilen trafik/gelir garantisinin bugünkü tutarı ise 1,8 milyar dolar ya da 11,8 milyar TL’dir.

Bu trafik garantisi, diğer ulaştırma YİD projelerinde olduğu gibi proje kredisinin sağlandığı para cinsinin ait olduğu ülkedeki enflasyona göre her yıl güncellenecektir.

Ayrıca, Denizli-Burdur ve Burdur-Antalya Otoyolları da YİD yöntemiyle yapılır ve trafik/gelir garantisi de verilirse İzmir-Antalya yolunda verilen garantilerin tutarı daha da artacaktır.”

DAHA ÖNCE 7 İHALE YAPILMIŞTI

İhalesi daha önce 7 kez yapılan ancak yapımına bir türlü başlanamayan Aydın-Denizli Otoyolu Projesi yüklenici firmanın sözleşme imzalamaması sonrasında sekizinci kez ihaleye çıkmıştı.

BAKAN AÇIKLAMA YAPMIŞTI

28 Mart’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından görevinden alınan eski Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turan, ihale ardından şu açıklamada bulunmuştu:

“Bugün itibarıyla Aydın-Denizli Otoyolunun ülkemize kazandırılması yönünde büyük bir adım atıyoruz.

26 Mart 2019 tarihinde gerçekleştirdiğimiz Yap-İşlet-Devret İhalesi ile; hizmete açık olan İzmir-Aydın Otoyolu’nun devamında yer alan ve İzmir’den Antalya’ya kadar kesintisiz ulaşımı sağlayacak olan otoyolun 154 km uzunluğundaki ikinci etabını oluşturan Aydın-Denizli Otoyolu’nun hayata geçirilmesi için süreci başlatmıştık.

Aydın-Denizli Otoyolu ve sonraki etaplarda ihaleleri yapılacak olan Denizli-Burdur ve Burdur-Antalya Otoyollarının tamamlanması ile İzmir-Antalya arasındaki mevcut 580 km devlet yolu ile 6-7 saat süren seyahat, 440 km otoyol ile 3-3,5 saatlik bir süreye inecektir. Bu sayede iki turizm kenti birbirine otoyol konfor ve güvenliği ile bağlanmış olacaktır.

Aydın-Denizli Otoyolu, mevcut Aydın Çevre Yolu Otoyol Ayrım Kavşağından başlayarak Dalama üzerinden Yenipazar’a, oradan da Kuyucak İlçesi’nin güneyine ulaşmaktadır. Sarayköy’ün güneyinden devam eden otoyol, Denizli ilinde son bulmaktadır.

Aydın-Denizli Otoyolu Projesi; Aydın ve Denizli kent merkezlerini birbirine bağlamanın yanı sıra Pamukkale, Efes Antik Kenti gibi önemli turizm merkezlerine de ulaşımı kolaylaştıracaktır. Bu sayede Ege Bölgesindeki turizm, tarım ve ticaret bölgelerine güvenli ve konforlu karayolu ulaşımı sağlanmış olacaktır.

İşe ait teknik bilgilerden bahsedecek olursak;

Aydın – Denizli Otoyolu 140 km 2×3 şeritli otoyol ana gövde ve 14 km 2×2 otoyol bağlantı yolu olmak üzere toplam 154 km uzunluğundadır.

Otoyol bünyesinde;

► 19 adet köprülü kavşak
► 33 adet köprü
► 19 adet viyadük
► 5 adet hizmet tesisi

yer almakta olup yapım süresi 3 yıl olarak planlanmıştır.

Otoyolda 2 kesim halinde trafik garantisi verilmiştir. Bunlar;

► Aydın-Kuyucak Kesimi için günlük 35.000 otomobil
► Kuyucak-Denizli Kesimi için günlük 32.000 otomobildir.

Geçiş ücretleri otomobil bazında km başına 5 eurocent olarak ücretlendirilecektir.

26 Mart 2019 tarihinde yapılan ihalede;

5,3 Milyar TL yatırım bedeli ile;

Powerchina International Group Ltd.
Powerchina Road Bridge Group Co Ltd.
Özgün İnşaat Taah. San. ve Tic. Ltd. Şti. Ortak Girişimi;

17 Yıl 9 Ay 18 gün teklif vermiş ve en uygun teklif olarak değerlendirilmiştir.

Ortak girişimin teklifinde yer alan yatırım bedelinin minimum %20’si Özkaynak ile finanse edilecek olup maksimum %80’i ise dış Finansman ile karşılanacaktır.

Aydın-Denizli Otoyolunun başta bu şehirlerde yaşayan vatandaşlarımız olmak üzere tüm ülkemize hayırlı uğurlu olmasını temenni eder, işi alan firmalara şimdiden başarılar dilerim.”

[TR724] 14.4.2020

Salgın zamanı ‘araç geçiş garantili’ 1.8 milyar dolarlık ihale yapıldı

Koronavirüsü salgını hızla yayılmaya devam ederken Aydın-Denizli Otoyol ihalesinin yapıldığı ortaya çıktı.

KRONOS -14 Nisan 2020

Prof. Dr. Uğur Emek, blog sayfasında Aydın-denizli otoyolunun ihalesinin 26 Mart 2020 tarihinde Yap-İşlet-Devret (YİD) yöntemiyle, daha önceki kamu-özel işbirliği projeleri gibi araç geçiş garantisiyle gerçekleştirildiği bilgisini paylaştı.

İhaleyi Powerchina International Group Ltd.Şti., Powerchina Road Bridge Group Co Ltd. şti. ve Özgün İnşaat Taah. San. ve Tic. Ltd. Şti. Ortak Girişimi kazandı. 154 kilometre uzunluğundaki otoyolun yatırım bedeli 5,3 milyar TL olarak belirlendi. Bu tutar ihale günü geçerli kurdan 820 milyon dolara karşılık geliyor.

Otoyolda 2 kesim halinde trafik garantisi verildi. Bunlar şöyle:

-Aydın-Kuyucak Kesimi için günlük 35.000 otomobil
-Kuyucak-Denizli Kesimi için günlük 32.000 otomobil

Geçiş ücretleri otomobil bazında kilometre başına 5 euro cent olarak ücretlendirilecek. Otoyolun yapım süresi 3 yıl, işletme süresi ise 17 yıl 9 ay ve 18 gün olarak duyuruldu.

Prof. Dr. Uğur Emek, ihale bilgileriyle işletme süresi boyunca verilen garantinin bugünkü değerinin kolayca hesaplanabileceğini belirterek şu bilgileri verdi:

“Trafik garantisi iki kesim halinde verilmektedir. Ancak, alt kesimlerin uzunluklarına ilişkin bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle, iki alt kesimdeki trafik garantisinin ortalamasını (33.500 otomobil/gün) alacağım ve garanti tutarını otoyolun bütünü (154 km) için hesaplayacağım.

Otoyolu boydan boya geçen bir otomobil 8,43 dolar (54,4 TL) ve 33.500 otomobil de 282.244 dolar ödeyecektir.

Bu durumda, işletme süresince verilen trafik/gelir garantisinin bugünkü tutarı ise 1,8 milyar dolar ya da 11,8 milyar TL’dir.

Bu trafik garantisi, diğer ulaştırma YİD projelerinde olduğu gibi proje kredisinin sağlandığı para cinsinin ait olduğu ülkedeki enflasyona göre her yıl güncellenecektir.

Ayrıca, Denizli-Burdur ve Burdur-Antalya Otoyolları da YİD yöntemiyle yapılır ve trafik/gelir garantisi de verilirse İzmir-Antalya yolunda verilen garantilerin tutarı daha da artacaktır.”

[Kronos.News] 14.4.2020

‘Kovid-19 belirtisi gösteren bazı mahpuslar hastaneye sevk edilmiyor’

İHD İstanbul Şube Başkanı Avukat Yoleri, cezaevlerinde hastalık belirtisi gösteren tutuklu ve hükümlülerin hastaneye sevk edilmediğini söyledi.

KRONOS -14 Nisan 2020

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, cezaevlerinde koronavirüsü salgınına karşı alınan önlemlerin yetersiz kaldığını belirtti.

Mezopotamya Haber Ajansı’ndan Erdoğan Alayumat’a konuşan Yoleri, tutukluların aileleri aracılığı derneklerine ulaştırdığı bilgilerin bazılarını şöyle sıraladı:

* Salgından dolayı koruyucu malzemeler temin edilmiyor.

* Hastalık belirtisi gösteren bazı mahpuslar hastaneye sevk edilmiyor ve test yapılmıyor. Test yapılmışsa da bunun sonucu paylaşılmıyor.

* Sürekli tedavi ve kontrol gerektiren bir kronik hastalığı olanların tedavilerine ara verilmiş.

* Revire sevk istekleri ayda bir ile sınırlandırılmış.

Avukat Yoleri ayrıca, “Arama ve sayım adı altında infaz memurlarının korumasız olarak odalara girmesinin salgının yayılma riskinin artırıyor” dedi.

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, dün yaptığı açıklamada beş açık cezaevinde 17 mahkumda virüs tespit ediliğini, üçünün hayatını kaybettiğini söylemişti.

13 kişinin tedavisinin devam ettiğini belirten Gül, “Cezaevlerindeki vakalar kontrol edilebilir seviyede. Bir kişi yoğun bakımda tedavi görüyor” diye konuşmuştu.

Ayrıca Gül, 9 cezaevi personelinde virüs tespit edildiği bilgisini paylaşmıştı.

Avukat Yoleri, Bakan Gül’ün açıklamalarının ötesinde salgına yakalanan, hastanede karantinada olan ya da hayatını kaybeden tutuklulara ilişkin ellerinde net bir verinin olmadığını da belirtti.

[Kronos.News] 14.4.2020

‘Adil yargılanmadılar, ölümcül hastalığa mahkum ediliyorlar’

Uluslararası Af Örgütü'nden Buyum, infaz yasasını eleştirerek, "Türkiye hükümeti doğru olanı yapmalı ve yalnızca barışçıl düşüncelerini açıkladığı için cezaevinde tutulanları serbest bırakmalıdır" dedi.

KRONOS -14 Nisan 2020

Kovid-19 salgınına karşın AKP’nin, MHP’nin önerileri doğrultusunda hazırladığı İnfaz Paketi, altı gün süren görüşmeler sonunda, 330 milletvekilinin katıldığı oylamada, 51 ret oyuna karşılık, 279 kabul oyuyla TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. 100 bin mahpusun erken tahliye edilmesini sağlayan, ancak gazeteciler, düşünce suçluları ve siyasetçiler gibi birçok kişiyi kapsam dışı bırakan yasayla ilgili Uluslararası Af Örgütü Türkiye Kampanyacısı Milena Buyum, hükumete yalnızca barışçıl düşüncelerini açıkladığı için cezaevinde tutulanları serbest bırakma çağrısında bulundu. Buyum, “Yapılan değişiklikler suçsuz ve hastalığa karşı savunmasız mahpusları Covid-19 tehlikesi altında bırakıyor” dedi.

Milena Buyum şunları söyledi:

“Türkiye’nin cezaevlerinde uzun süredir devam eden aşırı kalabalıklığı azaltmaya yönelik her türlü adımı memnuniyetle karşılıyoruz; fakat sadece alternatif bir tedbir olmadığı zaman başvurulması gereken tutuklu yargılama nedeniyle cezaevinde bulunan on binlerce kişinin durumunun tahliye edilmek üzere değerlendirilmeyecek olması derin bir hayal kırıklığı yaratıyor.

Türkiye’nin aşırı derece geniş terörle mücadele yasaları kapsamında adil olmayan yargılamalar sonucunda haklarında hüküm verilen kişiler şimdi de bu ölümcül hastalığa yakalanma ihtimaline mahkum ediliyor.”

Türkiye’nin aşırı kalabalık cezaevleri, ciddi bir hijyen eksikliğinden dolayı özellikle risk grubundaki mahkum veya tutuklu mahpuslar için tehlike arz ediyor. Yeni tedbirler, tutuklu yargılanan, yani herhangi bir suçtan hüküm giymemiş kişiler; gazeteciler, avukatlar, siyasi aktivistler ve insan hakları aktivistleri dahil olmak üzere sadece konuştukları için aşırı geniş terörle mücadele yasaları kapsamında hüküm giymiş kişiler; hatta ileri yaş veya sağlık problemleri nedeniyle yüksek risk altında olan terörle mücadele yasaları kapsamında mahkum edilmiş kişiler de dahil olmak üzere bazı mahpusların serbest bırakılmasına izin vermiyor.

Türkiye hükümeti doğru olanı yapmalı ve yalnızca barışçıl düşüncelerini açıkladığı için cezaevinde tutulan herkesi serbest bırakmalıdır.

Ayrıca yetkililer, tutuklu yargılanan kişiler ile yaşı veya sağlık sorunları nedeniyle özellikle risk altında bulunan mahpusları hangi suçtan mahkum edildiği ve cezaevine gönderildiğine bakılmaksızın tahliye etmeyi ciddi şekilde değerlendirmelidir.”

[Kronos.News] 14.4.2020

ABD’nin Türkiye kayıtları erişime açıldı

Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi bünyesinde, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 1802-1949 yıllarındaki Dışişleri belgeleri 80 günlüğüne sınırsız erişime açıldı.

YAVUZ GENÇ -13 Nisan 2020

ANKARA – ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 1802-1949 yılları arasını kapsayan 250 yıllık devasa arşivi, Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi bünyesinde araştırmacıların erişimine açıldı. “Archives Unbound: Turkey: Records of the U.S. Department of State, 1802-1949 veri tabanı” sınırsız erişime açık olacak. 80 gün boyunca isteyen herkes, aradığı her belgeye ulaşabilecek. Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi bünyesinde açılan arşive ulaşmak için şifre “cumhur” olarak belirlendi.

Belgelerde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 250 yıl boyunca Anadolu’da yürüttüğü tüm faaliyetlerin izlerine rastlamak mümkün. Abdülhamid’den, Enver Paşa’ya, İsmet İnönü’den Atatürk’e, Ermeni sorunundan genç cumhuriyetin Yunanistan’la ilişkilerine kadar yüzlerce belgeye ulaşmak mümkün.

Belgeleri tararken kaynak kütüphaneye ulaşma, belge türü ayırma ya da filtreleme yapmak da mümkün.

Belgelere ulaşmak için tıklayınız

[Kronos.News] 14.4.2020

“Türk hükumeti sosyal medyayı doğrudan kontrol etmek istiyor”

İnsan Hakları İzleme Örgütü, AKP hükumetini Twitter, YouTube ve Facebook gibi sosyal medya platformlarını ‘‘doğrudan kontrol etmeye niyetlenmekle’’ suçladı.

BOLD – New York merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch-HRW), ‘‘Türkiye Sosyal Medyayı Kontrol Etmek İçin Yeni Yetkiler Peşinde’’ başlıklı açıklamasında AKP hükumetini Twitter, YouTube ve Facebook gibi sosyal medya platformlarını ‘‘doğrudan kontrol etmeye niyetlenmekle’’ suçladı.

Türkiye’de koronavirüs salgınıyla mücadele kapsamında hazırlanan torba yasa teklifine dijital ortamda kullanılan platformlarla ilgili bazı düzenlemeler de eklenmişti. Bu kapsamda, ‘‘sosyal ağ sağlayıcılara’’ gerekli şartları yerine getirmemeleri halinde erişimi sınırlama ya da yavaşlatma gibi cezalar getirilmesi gündeme gelmişti.
İnsan hakları örgütü tarafından yapılan açıklamada ‘‘Eleştirel sosyal medya paylaşımı yapan insanlara baskı uygulamakla yetinmeyen Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı, şimdi de Kovid-19 krizini bahane ederek, Twitter, YouTube ve Facebook gibi sosyal medya platformlarını doğrudan kontrol etmeye niyetlenmiş durumda’’ ifadeleri kullanıldı.

“YASAYA UY YA DA ÖL”

Açıklamada, “Kovid-19 ile ilgili alınacak ekonomik önlemlerle ilgili bir yasa tasarısının içine gizlenmiş sekiz madde, sosyal medya platformlarını Türkiye hükumeti tarafından kontrol edilmeye ve sansürlenmeye boyun eğmeleri için zorlamaya çalışıyor. 9 Nisan günü dolaşıma sokulan kanun tasarısı, bir milyondan fazla kullanıcısı olan tüm sosyal ağ sağlayıcılarının, içeriğin kaldırılması veya bazı hesaplara erişimin engellenmesi ile ilgili mahkeme kararlarının tebliğ edilebileceği, Türkiye’de yetkili bir temsilci atamalarını zorunlu kılıyor. Bu düzenlemeye uymayan platformların bant genişlikleri yüzde 50 ila 95 arasında daraltılabilecek ki bu da söz konusu sosyal medya platformlarının Türkiye’de kullanılamaz hale gelmesi anlamına geliyor. Sosyal medya şirketlerine verilen mesaj açık: yasaya uy ya da öl” ifadeleri kullanıldı.

KULLANICILARIN VERİLERİ TÜRKİYE’DE TUTULACAK
Açıklamada, “Daha da önemlisi, sosyal medya platformlarının Türkiye’deki kullanıcılarının verilerini Türkiye’de tutmaları da zorunlu kılınıyor ki, bu da yetkililerin söz konusu verilere erişim talep edebilecekleri anlamına geliyor’’ denildi.

Açıklamada tasarıya göre düzenlemelere uymayanların 5 milyon Türk lirasına kadar para cezasına çarptırılabilecekleri de hatırlatıldı.

Hükumetin, uygulamalarını sosyal medyadan eleştirenlere gözdağı vermek amacıyla savcılık soruşturması veya ceza yargılaması başlatmasının Türkiye’de olağan bir uygulama olduğu kaydedilen açıklamada, savaş veya ulusal kriz dönemlerinde bu uygulamanın daha da hız kazandığı kaydedildi.

Corona virüsü salgınının da bu amaçla kullanıldığı belirtilen açıklamada, savcıların “halk arasında endişe, korku ve panik yaratmak amacıyla; sağlık bakımından alenen tehditte bulunma” suçlamasıyla kişilere sosyal medya paylaşımları nedeniyle soruşturma ve ceza yargılaması başlatabildikleri kaydedildi. Bu durumda olan yüzlerce kişi olduğu belirtilen açıklamada, ‘‘Bunlardan bazıları mahkemeye çıkacakları günü, tutuklu olarak cezaevinde bekliyorlar’’ dendi.

ULUSLARARASI TOPLUMA ÇAĞRI

‘‘Yasalaştığı takdirde yeni tasarı bundan da ileri gidecek. Medya sansürünün normal olduğu bir ülkede Twitter ve Facebook gibi platformlar, Erdoğan cumhurbaşkanlığını korkutan sosyal medya tartışmalarını ve eleştirilerini kısıtlamakla yükümlü kılınacaklar’’ denilen açıklamada, ‘‘Türkiye hükumeti yasa tasarısını geri çekmeli, eğer o bunu yapmazsa meclis, yasa tasarısını reddetmeli. Sosyal medya şirketleri, ABD, AB, ifade özgürlüğünü savunan tüm ülkeler ve uluslararası örgütlerle birlikte, Türkiye’deki sosyal medya kullanıcıları da Türkiye’nin bu tasarıdan vazgeçmesi için seslerini çıkartmalıdır’’ ifadeleri kullanıldı.

[BoldMedya] 14.4.2020

“İstihbaratçılarla bir yere gitmeyin”

İnfaz paketiyle istihbarata, terör ve örgüt suçlarında mahkumları cezaevinden alıp 15 gün boyunca sorgulama yetkisi verildi. Avukat Abdi Yaşar, tutuklu ve hükümlü yakınlarını uyardı: “Avukatı görmeden mahkeme kararı var deseler de gitmesinler.”

BOLD – AKP ve MHP’nin oylarıyla Meclisten geçen infaz paketine göre terör suçlarıyla ilgili bilgilerin araştırılması için “ilgili makam” ya da savcılıkların talebi ve sulh ceza hâkiminin kararıyla, tutuklu ve hükümlülerin cezaevinden alınması yetkisi getirildi. Sorgulama süresi hakimin kararıyla 15 gün olabilecek.

MAHKEME KARARI VAR DESELER DE GİTMESİNLER

Avukat Abdi Yaşar, sosyal medya hesabından düzenlemeyle ilgili tutuklu ve hükümlü yakınlarını uyardı. “İstihbaratçılarla bir yere gitmeyin” diyen Avukat Yaşar, “Lütfen tutuklu ve hükümlülerinize avukatını görmeden, ona danışmadan ve onun refakati olmadan hiç bir yere kimse ile gitmesin. Mahkeme kararı olsa dahi tutuklu ve hükümlünün onayı gerekiyor. Bu onayı yanlış ve yanıltıcı kullanacaklardır. Mahkeme kararı var deseler de gitmesinler” ifadelerini kullandı.

BU KONU ÇOK HASSAS VE ÖNEMLİ

Değişikliğin çok hassas olduğunu kaydeden Avukat Yaşar, “Bu konu çok hassas ve önemli , lütfen ama lütfen telefonda muhakkak kendilerine söyleyiniz. Avukatlarının kartları hepsinde var. Bu bilgiyi yayabildiğiniz kadar yayalım. Bilmeyen kalır ise mağdur edilecektir” dedi.

[BoldMedya] 14.4.2020

Maske kullanımı risk oluşturabilir

DSÖ temsilcisi maske kullanımı diğer önlemlerin görmezden gelinmesini sağlayabilir

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Rusya Temsilcisi Melita Vujnovic, koronavirüse karşı kullanılan maskelerin diğer önlemlerin görmezden gelinmesi halinde hastalık riskini artıracağını savundu.

Rossiya 1 televizyonuna demeç veren Vujnovic, "İnsanlar yeterli sayıda maskeye sahip olmalı. Ancak maskeler tam koruma sağlamıyor. Eğer sadece maske takıp diğer önlemleri uygulamazsak, yani sosyal mesafemizi korumazsak ve ellerimizi yıkamazsak kesinlikle hasta olursunuz" dedi.

Maskenin kendi başına bir tehlike oluşturmadığını, asıl tehlikenin insanların davranışlarını değiştirmesi olduğunu anlatan Vujnovic, "Maske ıslak olmamalı. İki saatlik kullanımın ardından atabilirsiniz. Aksi halde, enfeksiyon kaynağı olursunuz" ifadelerini kullandı.

Vujnovic, sosyal mesafeyi korumanın maskeye kıyasla daha koruyucu bir önlem olduğunu sözlerine ekledi.

[Samanyolu Haber] 14.4.2020

AKP’deki trol kavgasında ilginç detay: Sadece eşarbı 2 bin lira

Soylu ve Albayrakçı trollerin birbirine girdiği istifa kavgasının fitilini ateşleyen AKP Kadın Kolları Genel Başkanı Lütfiye Selma Çam’ın taktığı eşarp sosyal medyada gündem oldu.

BOLD- Ani alınan sokağa çıkma yasağı sonrası eleştirilerin hedefindeki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu istifa ettiğini açıklamış, Saray ise istifayı kabul etmemişti. Soylu, Saray’ın kararına 12 saat sessiz kalmıştı. Bu süreçte AKP Kadım Kolları Genel Başkanı Lütfiye Selva Çam, sosyal medyadan yaptığı paylaşımla AKP’de başlayan trol kavgasının fitilini ateşledi.

‘KARDEŞANE HATIRLATMAK İSTEDİM’

Çam paylaşımında, “Sn. Süleyman Soylu’yu tabanımız sevmişti. Ancak, başarının nereden geldiğini, imkan ve yetkileri kimin verdiğini, liderimiz Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın gücünü nasıl paylaştığını asla unutmamalı. Şayet liderinden destursuz ayrılır ise, bu muhabbeti yitirir; Kardeşane hatırlatmak istedim!”

Çam’ın paylaşımına AKP’ye yakınlığıyla bilinen sosyal medya hesaplarında tepki geldi. Kadın Başkanın, Berat Albayrak adına Süleyman Soylu’yu hedef aldığını ima eden Fatih Tezcan, Süleyman Özışık, Sevda Türküsev ve Recep Terzi adlı sosyal medya kullanıcıları Çam’ın paylaşımına tepki gösterdi.

TROL ÇIKIŞI KAVGAYI BÜYÜTTÜ

AKP içerisinde başlayan tartışma İstanbul Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı’nın ‘trol’ çıkışı ile daha da büyüdü. Paralı trol dediği AKP’li hesapları hedef alan Çamlı, “Bir kısım maaşlı troller Kadın Kolları başkanımızın üzerine gittiğini görüyorum. Hatırlattıkları davamızın ana ilkeleridir! Bu dava lafı kolay ağzından çıkaranlarla buralara gelmedi, mesele ters esen rüzgarda istikamet almaktı, hedefine doğru esen rüzgarda yelken kolay dolar” ifadelerini kullandı.

MAAŞLARI KİM ÖDÜYOR

Çamlı’nın trol ifadelerine sinirlenen Türkiye gazetesi yazarı Süleyman Özışık, tepkisini “Tebrik ederim Sayın Vekil. Canan Kaftancıoğlu ağzıyla konuşmak bu olsa gerek. AK Parti ve Erdoğan için burada konuşanlar 15 Temmuz’da sokağa çıkanlarla aynı kişiler. Onlara troll diyorsanız sanırım maaşı kimin verdiğini de açıklamanız gerekecek” diyerek gösterdi.

Özışık’a, Tezcan ve Türküsev’den destek gelirken oyuncu Recep Terzi de ”AKP Milletin partisidir lideri de Recep Tayyip Erdoğan’dır! Ne damadı Berat Albayrak’ın ne de oğlu Bilal Erdoğan’ındır” paylaşımı yaptı.

EŞARBI 2 BİN LİRA

Sosyal medyada kamuoyunun önünde patlak ver en tartışma Albayrakçılar ve Soylucular kavgası olarak yorumlanırken, tartışmanın fitilini ateşleyen Çam için de ilginç bir iddia ortaya atıldı. AKP Kadın Kolları Genel Başkanı Lütfiye Selva Çam’ın taktığı Salvatore Ferrogamo marka eşarbın 2 bin lira olduğu ortaya çıktı.

[BoldMedya] 14.4.2020

Salgında bile durmak yok, ballı ihaleye devam!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, vatandaşın can derdine düştüğü günlerde Aydın-Denizli Otoyol ihalesini sessiz sedasız Çinli firmalara verdiği ortaya çıktı.

Aydın-Denizli otoyolunun ihalesi 26 Mart 2020'de gerçekleştirildi.

Prof. Dr. Uğur Emek blog sayfasında verdiği bilgiye göre otoyolu inşâ edecek firmalara diğer Yap-İşlet-Devret (YİD) projelerinde olduğu gibi "araba geçiş garantisi" verildi.

İhaleyi Powerchina International Group Ltd.Şti., Powerchina Road Bridge Group Co Ltd. şti. ve Özgün İnşaat Taah. San. ve Tic. Ltd. Şti. ortak girişimi kazandı.

154 kilometre uzunluğundaki otoyolun yatırım bedeli 5,3 milyar TL olarak belirlendi. Bu tutar ihale günü geçerli kurdan 820 milyon dolara karşılık geliyor.

İKİ KESİMDEN OLUŞACAK OTOYOL İÇİN VERİLEN GARANTİLER:

*Aydın-Kuyucak Kesimi için günlük 35 bin otomobil

*Kuyucak-Denizli Kesimi için günlük 32 bin otomobil

Geçiş ücretleri otomobil bazında kilometre başına 5 euro cent olarak ücretlendirilecek. Otoyolun yapım süresi 3 yıl, işletme süresi ise 17 yıl 9 ay ve 18 gün olarak duyuruldu. Söz konusu ücret ve garanti proje kredisinin sağlandığı para cinsinin ait olduğu ülkedeki enflasyona göre her yıl güncellenecek.

BUGÜNKÜ GARANTİ 1,8 MİLYAR DOLAR

Prof. Dr. Uğur Emek, ihale bilgileriyle işletme süresi boyunca verilen garantinin bugünkü değerinin kolayca hesaplanabileceğini belirterek şu bilgileri verdi: “Otoyolu boydan boya geçen bir otomobil 8,43 dolar (54,4 TL) ve 33 bin 500 otomobil de 282 bin 244 dolar ödeyecektir. Bu durumda, işletme süresince verilen trafik/gelir garantisinin bugünkü tutarı ise 1,8 milyar dolar ya da 11,8 milyar TL’dir."

[Samanyolu Haber] 14.4.2020

İstifa danışıklı dövüş ama kriz gerçek!

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun pazar gecesi istifa etmesiyle başlayan ve 2.5 saat sonra geri çevrilen istifa girişimi AKP 'deki krizi gün yüzüne çıkardı

Bir çok köşe yazarı, politika uzmanı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa etmesiyle başlayan tartışmaları yorumladı

Evrensel Gazetesi yazarı Yusuf KARATAŞ AKP'nin içindeki krizin sanılandan daha derin olduğunu yazdı

İçişleri Bakanı Soylu’nun cuma günü ilan edilen sokağa çıkma yasağı sonrasında yaşanan kargaşa, hoşnutsuz­luk ve tepkilerden sonra istifa kararı almasıyla ilgili bir­çok senaryo dillendirildi. Ancak bu senaryolar bakımından en can alıcı soru ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istifa kara­rından haberi olup olmadığı’ sorusuydu. Çünkü bu soru­nun yanıtı, krizin boyutu ve iktidar partisinde yaratacağı etkiler bakımından kritik bir önem taşıyordu.

En çok merak edilen sorunun yanıtını iktidarın medyadaki sözcülerinden Abdülkadir Selvi’den öğrendik. Selvi’nin iktidar partisinden edindiği bilgiye göre, Soylu istifadan önce Erdoğan’la görüşmüş ve aralarında şöyle bir diyalog gerçek­leşmiş:

“Erdoğan - Gerek yok.

Soylu - Efendim konjonktür onu gerektiriyor. Sizin elinizi rahatlatmak için istifa ediyorum.

Soylu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikinci bir şey söylemesini beklemeden, ‘Hakkınızı helal edin’ demiş.”

Selvi’nin aktardıkları, Erdoğan’ın istifayı kendisi talep etmiş olmasa da karardan önceden haberdar olduğunu ama bu kararın açıklanmasını engellemek yerine karar açıklandıktan sonra istifayı kabul etmemeyi tercih ettiğini gösteriyor.

Yani tam da ortaya çıkan krizi yönetememe konusunda sorumluğu üzerine alan Soylu’nun söylediği gibi, bu istifa kararı ile Erdoğan’ın elinin rahatlatılması amaçlanıyordu. Üstelik bu istifa Erdoğan’ın elini rahatlatmakla kalmıyor, bu istifayı kabul etmeyerek her şeyin kontrolü altında olduğu mesajını vererek gücünü göstermesini de sağlıyordu.

Bu nedenle cuma günü, hafta sonu sokağa çıkma yasağı kararını açıklarken bu kararın Cumhurbaşkanı’nın bilgisi dahi­linde verildiğini söyleyen Soylu, yaşanan kargaşa ve ortaya çıkan tepkiler karşısında istifa kararını açıklarken bu kez kararın kendisi tarafından verildiğini söylüyordu. Oysa korona­virüs salgınına karşı alınan/alınacak önlemler konusunda son kararın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından verildiğini Sağlık Bakanı Koca defalarca söylemişti. Dolayısıyla sokağa çıkma kararının Erdoğan’ın bilgisi olmadan alınmış olması gibi bir ihtimal yoktu.

Ancak istifa konusunda bir danışıklı dövüşün olması ortada çok boyutlu bir kriz olduğu gerçe­ğini de ortadan kaldırmıyor.

Öncelikle Soylu’yu istifa kararı almaya götüren gelişmeler, Erdoğan iktidarının koronavirüs salgınına karşı mücadele konusunda başta yaratılan her şeyin kontrol altında olduğu havasının aksine bu krizin yönetilemediğini ve tweet atmayı bile suç sayan bir baskı ortamına rağmen ortaya çıkan hoş­nutsuzluğun önüne geçilemediğini gösteriyor. Kovid-19’un yayılmasını engellemek için etkin izolasyon isteyen Bilim Kurulunun bu isteğinin gerçekleşmemesi -ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan her hal ve şart altında üretimin devam edeceğini söylemişti- ve en son sokağa çıkma yasağı kararının alınış ve uygulanış biçiminin yarattığı kaosun bazı Bilim Kurulu üyelerini istifanın eşiğine getirdiği iddiaları da krizin yönetilememesin­den duyulan rahatsızlığın bir ifadesi olarak değerlendirilebilir.

Öte yandan Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turan’ın kamuoyunda tepki çeken Kanal İstanbul ihalesi sonrasında görevden alınması da ortaya çıkan hoşnutsuzluktan bağımsız düşünülemez. Çünkü Bakan Turan’ın da bu ihaleyi Erdoğan’dan bağımsız/habersiz yapması mümkün değildir. Ama belli ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, IBAN açıklayarak yardım kampanyası başlattığı ve halkın büyük bir kesiminde ekono­mik sıkıntıların kendisini çok ciddi biçimde hissettirmeye baş­ladığı bir dönemde Kanal İstanbul ihalesinin açılmasının böyle bir tepki doğuracağını hesap edemedi ve ortaya çıkan bu tepki karşısında iktidarını korumak için ‘ihaleyi’ bakana yıkıp onu görevden aldı!

İstifa kararının görünür kıldığı bir başka kriz de iktidar par­tisi içindeki klikler arasındaki mücadele oldu.‘Pelikancılar’ ola­rak adlandırılan ve Soylu ile arasında gerilim olduğu bilinen Hazine ve Maliye Bakanı Damat Albayrak’a bağlı medya organ­larının istifa kararının “Soylu’nun sokağa çıkma yasağındaki beceriksizliği nedeniyle alındığı” haberlerini yapması ve Soylu’nun yerine kimin geçeceğini bile yazmaları (İçişleri Bakan Yardımcısı Muhterem İnce’nin adı geçmişti) bu klikler arasındaki çatışmayı daha görünür kıldı. Soylu’nun istifasının Erdoğan tarafından kabul edilmediği açıklamalarından sonra bazı Pelikancıların bu kez Soylu’ya övgüler dizmesini ise, Erdoğan’a karşı bir bağlılık gösterisi olarak okumak gerekiyor.

Ancak şurası da açıktır ki, istifa kararı ve Erdoğan’ın bu kararı kabul etmemesi, Pelikancılarla mücadelede Soylu’nun elini güçlendiren bir hamle oldu. Üstelik iktidarın fiili ortağı MHP’nin Lideri Bahçeli’nin istifa kararından sonra yaptığı açık­lamada Soylu’nun görevine devam etmesinden yana olduğunu söylemesi ve ardından Erdoğan’ın istifa kararını kabul etme­mesinden memnuniyetini ifade etmesi de Soylu’nun tek adam iktidarı etrafında kurulan AKP-MHP ittifakı bakımından önemli bir isim olduğunu da göstermiş oldu.

Rusya’da 1905 Devrimi’nin yenilgisinden sonraki baskı ve gericilik yılları dönemin içişleri bakanının adıyla (Stolypin Gericiliği) anılır. Süleyman Soylu, Türkiye’de tek adam iktidarı­nın kuruluşu sürecinde ve devamında bu iktidarın emek, barış ve demokrasi güçlerine saldırısının koçbaşı olarak öne çıktı. Deyim yerindeyse bu baskı rejiminin kırbacı oldu. Bu nedenle Erdoğan’ın Soylu’nun istifasını kabul etmemesi, sadece Soylu’nun sahiplenilmesi değil; onun şahsıyla özdeşleşmiş baskı politikalarının devamı yönünde alınmış bir karar olarak değer ve anlam kazanmıştır.

Bitirirken belirtmekte yarar var. Zamanında “Padişah olmak istiyor” diyerek Erdoğan’ı eleştiren Soylu’nun bugün tek adam iktidarının fedaisi haline gelmiş olması, meselenin Soylu değil; bu rejimin kendisi olduğu gerçeğini unutturmamalıdır. Çünkü dış politikadan iç politikaya, koronavirüsle mücadele­den ekonomiye her alanda ülkenin birçok sorunla karşı karşı­ya kalmasının nedeni bütün yetki ve kararların tek adamın elinde toplandığı bu iktidardan başkası değildir.

[Samanyolu Haber] 14.4.2020

Halikarnas Balıkçısı - Sürgünde verdiği eserlerle anılan yazar [Ali Emir Pakkan]

Listemdeki sürgün yazarlardan bir diğeri; Davut Cevat Şakir Kabaağaçlı. Namı diğer, Halikarnas Balıkçısı. (17 Nisan 1890)

Adını ve öyküsünü ilk defa üniversitede, hocamız Şadan Gökovalı’dan öğrenmiştim. Gökovalı, sanki günümüzde yaşamazdı, bize uygarlıklar tarihini anlatırdı. İşte derslerde onun en önemli referansı Halikarnas Balıkçısı’ydı.

Cevat Şakir, Robert Koleji’nin ilk mezunlarından, Oxford üniversitesi mezunu. Ülkeye döndüğünde çeşitli dergilerde yazılar yazar, karikatürler çizer, kapak resimleri yapar.

1923’te cumhuriyet kurulmuştur. Yeni rejimin İstiklal Mahkemeleri de devrededir. Tıpkı Sulh cezalar gibi tabii hakim ilkesi çiğnenerek kurulmuştur bu mahkemeler. İtiraz hakkı yoktur. Muhalifler idam sehpalarında sallandırılacaktır.

13 Nisan 1924’te, Resimli Hafta’da, Hüseyin Kenan takma adı ile yazdığı bir yazı Cevat Şakir’i işte o mahkemenin karşısına çıkarır. “Halkı askerlik aleyhine kışkırtmak suçlaması” ile karşı karşıyadır. Yazıda hapishanelerdeki genel durum konu ediliyor ve dört gencin mahkeme edilmeksizin idam edilmesi eleştiriliyordur. Dergi kapatılır.

Cevat Şakir ve Zekeriya Sertel gözaltına alınıp Ankara’ya getirilir.

Mavi Sürgün’de keyfi yargılamayı şöyle anlatır:

“Büyümekte olan sabırlığa, havada uçarak türküsünü söylemekte olan bir tarla kuşuna, günün birinde durup dururken buyurun karakola derler. Karakola gittiğini bilmez, karakol bir muammadır, hem karanlık som bir muamma. Belki muamma sözünün aslında karanlık anlamı vardır. Çünkü karanlıkta hiçbir şey görünmez. Karakolda ona “İstiklal mahkemesine gideceksin “ denir. Niçin İstiklal mahkemesine gittiğini bilmez, bu sefer mahkeme bir karanlıktır. İki jandarma ile kelepçeli olarak İstiklal mahkemesine sürüklenir. Mahkemenin bulduğu bir suç vardır, daha doğrusu mahkeme pek çok şeyler arasında bir şeyi suç saymıştır. Olur a! Mahkeme istediğini suç sayar ve suça da dilediği cezayı seçer. Sonunda cezanın idam olacağı anlaşılır. Sabırlık ve tarlakuşu, eller göğüste kavuşturulmuş idamı bekler. “

İstiklal Mahkemesinde Ali Çetinkaya ve Ali Kılıç sorgular onları. Ali Kılıç’ın talebi ile idam cezası sürgüne çevrilir. Kararda; “Şu sırada halkı askerlikten soğutmayı amaçlayan nitelikte görülmüş olduğundan ber mucib-i talep kanun-i cezayı umuminin 60. maddesinin 1.fıkrası mucibince her ikisinin üçer sene kalebent edilmelerine kati surette yüzlerine karşı ve müttefikan karar verilmiştir.“ denir.

Ulaşım imkanları yoktur.

Üç ay süren bir yolculuktan sonra sürgün yerine getirilir. Bodrum’da denize iki mil açılmamak şartı ile şehirde dolaşabilecektir. Her gün imza için karakola gider. Kaymakamın izni ile bir ev kiralar.

Bodrum sürgününden sonra adını Halikarnas Balıkçısı olarak değiştirir. Bu isimle yazdığı yazılar, şiirler gazetelerde yayınlanır. Deniz ve denize bağlı insanları hikaye eder. Özellikle eski çağ ve antik dönemi konu alır, batı medeniyetinin köklerini Anadolu’ya dayandırır.

Tarımla uğraşır, ağaçlandırmaya ön ayak olur, balıkçılık yapar. İstanbul’da sürgün cezasını tamamladıktan sonra yine Bodrum’a döner.

Çocuklarının okulu için İzmir’e taşınır. Takip altındadır, evine zaman zaman baskınlar yapılır. Demokrat İzmir’de yazarken bir yandan da rehberlik işine girer. Türkiye’nin ilk resmi rehberidir. Belçika Turizm Bakanı ona, “Çağdaş Homeros” der.

1973’de İzmir’de vefat ettikten sonra vasiyeti üzerine Bodrum’a gömülür.

Balıkçı’nın en verimli yılları sürgün yıllarıdır. “Mavi sürgün” o zorlu yılların hikayesidir. Bazı yazarlar, “Halikarnas Bakıkçısı iyi ki sürgün edildi! Onun yazdıklarından, büyük bir medeniyet üzerinde yaşadığımızı öğrendik. “ der yıllar sonra.

İstiklal mahkemeleri dönemi, Yassıada ve sulh cezalar... Türkiye’de düşünen, yazan ve üreten insanların kaderi hep sürgün veya hapis midir? Bu utançtan ne zaman kurtulacak iktidarlar?

[Ali Emir Pakkan] 14.4.2020 [Samanyolu Haber]

Cihanda Sulh-u Umumî gerçekleşsin diye… [Abdullah Aymaz]

Farklı bir dünya kurmak… birbirimizi duyacak ve anlayacak bir konuma yükselmek… yeryüzünü uyaracak..  ve ihtimamla onaracak  yayılıp dağıldığımız her ülkede özümüze ve insanî evrensel değerlere bağlı olarak entegre olmak için gayret edeceğiz… “Benim ülkemin ihtiyacı varken koca bir dünyanın yoksulluğu ile uğraşmak bizim neyimize?!.” diyen  bazılarına karşılık biz diyoruz ki: “Cehalet, fakirlik ve tefrika gibi düşmanların hakkından gelirsek, dünyada savaş tehlikesi azalır… Cihana huzur, sükun gelir.

Hız kesmeden gaz ve hız ayarlaması yapmalıyız. Ama mutlak birkaç tane frenimiz olmadı. Ayrıca birkaç yedek tekerlek lâzımdır. Hep mualla olmak lâzım. Allah caka satmayı ve şovu sevmez…
Diyaloglarla, söz birliği, ortak dil, söylem birliği geliştirilmelidir. Kendimizi doğru anlatır, şeffaf olursak çevre oluşur, itibar artar, fahrî avukatlıklar meydana gelir.

Başkalarının inanç, kültür ve anlayışına saygı duyarsak, onlar da bizimkilere saygı gösterirler. Hâl ile hallolmayacak hiçbir problem  yoktur. İslamî güzellikleri yaşayıp temsil edelim yeter. İnsan ruhunda, güzelliğe, iyiliğe, mükemmelliğe karşı bir alâka vardır…

Bu hususta sadece semavî dinlerle diyalog değil, bütün dinler, kültürler ve felsefi düşünce ve anlayışlarla da diyalog gerekiyor.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi çok geniş dairede ele alıyor. Bu hususu “Ruhumuzun Heykelini Dikerken” de  “Hayat Felsefemizi” anlatırken şu sözlerle ifade ediyor:

“Evet onlar, bir yandan varlık ve zamanı böyle bir perspektifle değerlendirirken, diğer yandan da maddî, cismanî hayatın darlığından sıyrılarak duygu ve düşünce âlemlerinin enginliklerine açılır ve bu fâni, muvakkat hayat içinde ebediyet buudlu bir başka âlemin sonsuza açık yamaçlarında dolaşırlar; dolaşır, hem düşünceleri, hem hisleri, hem de ümitleriyle sürekli sonsuzu peyler, sonsuzluk duygusuyla yaşar; kalblerinin derinliklerinde oyup derinleştirdikleri ledünnî enginliklerde insan olmanın zenginliğini temâşâ eder ve gönüllerinde kurdukları ağlarla, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan hayalinin tasavvur edemeyeceği türden sürprizler avlamaya çalışırlar. Öyle ki, artık onların seviyeler üstü bilgi, mârifet ve müktesebatları, onlara, daha yukarıları, yukarıların da yukarısını gösterir ve her birine birer semavî üveyik olmayı vaad eder. Böyle düşünüp böyle yaşayanlara ve hayatlarını birer düşünce meşcereliği haline getirenlere, siz isterseniz hikmet erleri, isterseniz hidayet edalı felsefe kahramanları diyebilirsiniz.. onları nasıl tanımlarsanız tanımlayın, eski dünyalardan şimdilere uzanan çizgide, tarihi bir dantelâ incelik ve zarafeti içinde örgüleyen aydınlık insanlar, hep bu üstün ruhlar arasından çıkmıştır. Hatta dinden daha ziyade birer felsefî sisteme benzeyen Brahmanizm, Budizm, Konfüçyizm, Taoizm ve Zerdüşt sistemi dahi, bu ruh kahramanlarının insanlığa birer armağanıdır.

“Geçmişin o upuzun düşünce cereyanlarının çağıltılarında, hep bu düşünce âbidelerinin besteleri duyulur. Eski Dünya, Yeni Dünya cihanın dört bir yanında, değişik dünya görüşleri, farklı hayat tarzları; evrensel medeniyet havuzları ve kültür zenginlikleri her  zaman bu kahramanların tefekkür harmanlarının ürünü olagelmiştir. Onca tağyir, tahrif ve özlerinden uzaklaştırılmış olmalarına rağmen, dünya nüfusunun büyük bir bölümünün – bugünkü hayat biçimiyle telif edilmese bile- hâlâ o eski ruh, mânâ ve muhtevanın peşinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.. referansı kahraman temsilcileri, tahrife, tağyire uğramamış olanı bulacakları ana kadar da bu hüsnüzan ve hüsnü te’vil hatasının devam etmesini tabiî karşılamak icap edecek zannediyorum…”

Üstad Hazretleri de “Yâ Ehle’l-Kitap!” diye başlayan Kur’an âyetine günümüze atfen “Yâ Ehle’l-Mektep..”  diye yorumluyor. Yani çok daha geniş bir mânâda ele alıyor. Bu vicdan genişliği geleceğin huzurlu dünyasının kurulmasına vesile olacaktır, inşaallah…

[Abdullah Aymaz] 14.4.2020 [Samanyolu Haber]

Siparişlere yetişemeyen Amazon 75 bin kişiyi daha işe alacak

Koronavirüs salgını internetten alışverişi artırdı. ABD’li e-ticaret firması Amazon, çevrim içi alışverişe artan talebi karşılayabilmek için geçen ay 100 bin yeni personel alacağını duyurmasının ardından, 75 bin kişinin daha istihdam edileceğini açıkladı.

Amazon’dan yapılan açıklamada, şirketin, geçen ay, Kovid-19 salgını sürecinde çalışanların ücretlerini artırmak için dünya çapında 350 milyon doların üzerinde yatırım yapma ve 100 bin kişiyi istihdam etme kararı aldığı hatırlatıldı.

Bu kapsamda istihdam edilenlerin ABD genelinde çalışmaya başladığının aktarıldığı açıklamada, “Talebin arttığını görmeye devam ediyoruz ve bu benzeri görülmemiş süreçte müşterilerimize hizmet etmeye yardımcı olmak için 75 bin kişilik istihdam yaratarak işe alımlara devam edeceğiz” ifadesi kullanıldı.

Açıklamada, ücret artışına yönelik yatırım yapmaya da devam edildiği belirtilerek, bu yatırımın da 500 milyon doları aşmasının beklendiği kaydedildi.

[TR724] 14.4.2020

Korona günlerinde evde tatlı krizlerine son veren 12 etkili öneri!

Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs (Covid-19) nedeniyle mümkün olduğunca dışarı çıkmıyor, hatta evden çalışıyoruz. Koronavirüsün oluşturduğu kaygı, sürekli evde kalmanın yol açtığı can sıkıntısı gibi etkenler nedeniyle son günlerde dert yandığımız ve çözüm bulmakta oldukça güçlük çektiğimiz bir sorun var; “tatlı krizleri”. Ancak dikkat! Tatlı krizleri kilo almanın yanı sıra zamanla insülin direnci, kalp hastalıkları ve kiloya bağlı uyku apnesi gibi ciddi sorunları da tetikleyebiliyor.

Tatlı krizlerine çözüm bulmadığımız takdirde bunun bir kısır döngüye girmeye başlayacağı uyarısında bulunan beslenme ve diyet uzmanları, tatlı krizini atlatmak için alınan basit karbonhidratlar ve evdeki hareket azlığı birleşerek kilo alımına, alınan kilo ve bozulan şeker dengesi de tatlı krizlerine eğilimin artmasına ve tekrar basit karbonhidrat alımına sebep olduğunu böylece bir kısır döngüye girildiği uyarısında bulundu.

ÖĞÜNLERİNİZ İÇİN SAATLER BELİRLEYİN

Evdeyken yeme düzenini oturtmak daha kolaydır. Bu nedenle öğünleriniz için saatler belirleyin ve kendinizi uzun süreli açlıklardan koruyun. Çünkü uzun süreli açlıklar kan şekerinde dalgalanmalara ve dengesizliklere yol açıyor. Bu durum da hem basit karbonhidrat ihtiyacını artırıyor, hem de insülin direncine zemin hazırlıyor, yani tatlı krizlerine neden oluyor. Bir şeyler yiyeceğiniz vakti bilmek psikolojik olarak sizi rahatlatacak ve atıştırmadan uzak tutacak.

ANA ÖĞÜNLERİ GEÇİŞTİRMEYİN

İhtiyacınız olduğu sürece, tam ve dengeli öğünler yapın, yani yemek yiyin. Öğünleriniz karbonhidrat, protein ve yağ içermeli, gün içinde 2-3 ana öğün ve 1-2 ara öğün şeklinde beslenmelisiniz. Eğer geç kahvaltı ettiyseniz ve ihtiyaç hissetmiyorsanız, öğlen yemeğini atlayabilir, ara öğün yapıp, sonrasında da akşam yemeğinizi yiyebilirsiniz. Meyve, süt, kuruyemiş gibi besinler sizi yemeğe oranla daha kısa süre tok tutar. Bu nedenle ihtiyacınız varsa yemek yiyin, böylece tatlı krizi ve yeme ataklarından korunabilirsiniz.

KARBONHİDRAT KAYNAKLARINDAN VAZGEÇMEYİN

“Evde ve hareketsiz kalınca genelde ilk kesilen şey karbonhidratlar oluyor, kilo aldırdığına inanıldığı için. Ancak diyetinizden tam tahıllı ekmek/makarna, meyve, kurubaklagil gibi yararlı karbonhidrat kaynaklarını çıkarmayın. Örneğin her öğüne 1 dilim kadar tahıllı ekmek eklemek tatlı krizlerine karşı koruyucu olabiliyor. Tüketilmesi gereken yararlı karbonhidratların alınmaması vücutta bir açığa ve kan şekerinde dengesizliğe sebep oluyor. Bu durum da kişiyi şeker, çikolata ve pirinç gibi basit karbonhidratlara yöneltiyor.

SU TÜKETME ALIŞKANLIĞINA DEVAM

Tatlı krizlerine karşı günde en az 2 litre su tüketme alışkanlığınıza devam etmeniz de çok önemli, çünkü ‘susuzluk’ sıkça açlıkla karıştırılıyor. “Bu nedenle tatlı krizi veya açlık hissettiğinizde öncelikle su için” önerisinde bulunan beslenme ve diyet uzmanları, su içmenin aynı zamanda doygunluk hissi de yaratacağını belirtiyor.

GLİSEMİK İNDEKSİ YÜKSEK BESİNLER TÜKETMEYİN

Paketli, şekerli, beyaz undan yapılmış besinlerin, yani glisemik indeksi yüksek besinlerin sık tüketimi kan şekeri dengesizliğiyle sonuçlanabiliyor. Bu tablo da tatlı krizlerine ve bu tarz besinlere olan eğilimin artmasına yol açabiliyor.

KENDİNİZİ OYALAYIN

Boş kaldıkça yeme isteğimiz daha da artacaktır. Özellikle duygusal yeme özelliğine sahip biriyseniz, sıkıldığınız veya strese girdiğiniz anda canınız tatlı gibi besinler isteyecektir. Dolayısıyla çeşitli el işleri yaparak, kitap okuyarak veya film izleyerek kendinizi oyalamayı ihmal etmeyin.

EVDE ABUR CUBUR BULUNDURMAYIN

Evde abur cubur cinsi paketli besinlerin bulunması, canınızın tatlıları daha çok çekmesine veya ilk kriz anında onları tüketmenize sebep olabiliyor. Evde glisemik indeksi yüksek paketli yiyecekleri bulundurmamanız en doğru yaklaşım olacaktır.

ELİNİZİN ALTINDA SAĞLIKLI ALTERNATİFLER BULUNDURUN

Bazen ne yaparsak yapalım krizler kaçınılmaz olabiliyor. Böyle zamanlarda en azından sağlıklı, doğal, belki ev yapımı ve glisemik indeksi düşük alternatifler bulundurmak, bu krizlerin tekrarlanması ihtimalini azaltacaktır. Uzmanlar sağlıklı alternatifleri şöyle sıralıyor: “Meyve, kuru meyve barları, meyve bazlı enerji topları, ev yapımı meyveli pudingler, şekersiz çikolatalar bu kurtarıcılar arasında sayılabilir”.

MEYVE TÜKETİMİNDE PORSİYONA DİKKAT!

Meyve, tatlı krizlerine karşı kurtarıcı olsa da, günde 3 porsiyonu geçmek karın bölgesinde yağlanmayı arttırıyor ve insülin direncine zemin hazırlıyor, özellikle de hareketimizin azaldığı bu dönemde. O yüzden meyveyi porsiyon dahilinde tüketmeniz; meyve barı, puding vb yiyecekler tükettiğinizde de bunları meyve porsiyonu olarak saymanız gerektiğini unutmayın.

YOĞURDA TARÇIN YA DA KEÇİBOYNUZU TOZU EKLEYİN

Evde kaldığımız süreçte kilo almamak adına çok düşük kalorili beslenmek, öğün atlamak, detoks yapmak gibi uygulamalar karbonhidrat açığı yaratıp daha çok tatlı krizine sebep oluyor. Sütlü kahve, tatlı krizi anında en iyi kurtarıcılardan. Ayrıca gün içinde tükettiğiniz yoğurt, süt veya yulafa 1 çay kaşığı tarçın veya keçiboynuzu tozu eklemek de tatlı krizlerine karşı koruyucu olacaktır.

YETERLİ VE KALİTELİ UYKU ŞART

Yetersiz uykunun leptin (tokluk hormonu) seviyesini düşürmesi, ghrelin (açlık hormonu) seviyesi ve endokannabinoid adı verilen bir kan yağı çeşidini arttırması nedeniyle açlık ve tatlı krizlerini tetiklediği çalışmalarda gösterildi. Her gün düzenli olarak 7-9 saat arasında kaliteli bir uyku, tokluk hissinin baskın olmasını sağlayacağı için tatlı krizlerinizin tetiklenmesini de önleyebiliyor.

EVDE KALIN AMA HAREKETSİZ KALMAYIN

Fiziksel aktivitenin, tokluk hormonu leptini etkileyerek doygunluk hissi yarattığını ve kalori alımını azalttığını gösteren pek çok çalışma mevcut. Fiziksel olarak aktif olmanız halinde stres azalacak, tokluk hormonu devreye girecek ve tatlı krizleriniz tetiklenmeyecektir.

TARİF 1: KAKAOLU AVOKADOLU PUDİNG

Malzemeler: 1 adet olgun avokado, 1 adet büyük iyi olgunlaşmış muz, kakao.
Hazırlanışı: Avokado ve muzu küçük parçalar halinde doğrayıp, iyice blenderdan geçirin. Ardından içerisine kakao ekleyip karıştırın. Bu tarifle 2 kase pudinginiz olacak. Dilerseniz bu tarifi sadece muzla da yapabilirsiniz. İçerisine tercihinize göre; bal veya pekmez de koyabilirsiniz, ancak kase başına 1 çay kaşığını geçmesin.

TARİF 2: ŞEKERSİZ FISTIK EZMELİ MUZLU PANKEK

Fıstık ezmesi malzemeleri: 100 gr tuzsuz yer fıstığı,4-5 çorba kaşığı yarım yağlı süt, 1-2 tatlı kaşığı bal, 1 çimdik tuz.
Pankek malzemeleri: 1 adet yumurta, yarım su bardağı yarım yağlı süt,yarım veya tam muz, 1 çorba kaşığı yağ, 1-2 çay kaşığı tarçın, çay kaşığının ucuyla tuz, 1 paket vanilya, yarım paket kabartma tozu, tam buğday unu.

Hazırlanışı: Yer fıstığı ve sütü blenderden geçirip, balı ve tuzu ekleyin. Kaşıkla biraz karıştırıp yine blenderize edin. Kısmen pürüzsüz bir kıvam elde ettiğinizde ezmeniz hazır olacak. Ardından pankekin tüm malzemelerini karıştırın. Karışım boza kıvamına gelinceye kadar yavaş yavaş unu ekleyin. Sonrasında ister tavada, ister waffle makinesinde pişirin. En son, pankek üzerine 1 tatlı kaşığı fıstık ezmesi sürüp, birkaç dilim de muz yerleştirerek tüketebilirsiniz.

TARİF 3: KAKAOLU YULAF TOPLARI

Malzemeler: 1 yumurta, 1 muz, 3 çorba kaşığı laktozsuz süt, 3 çorba kaşığı pekmez,
2 silme çorba kaşığı kakao, 1 silme yemek kaşığı keçiboynuzu tozu, 3 su bardağı (240 gram) yulaf.
Hazırlanışı: Muzu iyice ezin, yulafları blenderle un haline getirin. Tüm malzemeleri bir kaba aktarıp, homojen hale gelinceye dek yoğurun. Yapışmayan bir kıvam aldığında, ceviz büyüklüğünde toplar yapıp, yağlı kağıda dizin. 170 derecede 15 dakika kadar fırınlayın.

[TR724] 14.4.2020

DSÖ: Kovid-19 domuz gribinden 10 kat daha öldürücü; sadece etkili bir aşı durdurabilir

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Sekreteri Tedros Adhanom Ghebreyesus, sadece etkili bir aşının “salgının dünya genelindeki yayılımını tamamen durdurabileceğini” söyledi.

Ghebreyesus dünyanın küresel ölçekte birbiriyle bağının, Covid-19’un yeniden ortaya çıkma riski anlamına geldiğini belirtti ve “En nihayetinde, yayılımı tamamen durdurmak için güvenli ve etkili bir aşının geliştirilmesi gerekecek” dedi.

Çoğu uzman, koronavirüse karşı bağışıklık sağlayacak bir aşının bir yıldan önce geliştirilip, dağıtılamayacağını söylüyor.

Ghebreyesus, Covid-19 salgınının, 2009’daki domuz gribi salgınından daha hızlı yayıldığını ve 10 kat daha öldürücü olduğunu da söyledi.

H1N1 virüsünün yol açtığı domuz girbi salgınında 200 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor.

T24’ün aktardığı habere göre, DSÖ’nün Cenevre’deki merkezinde yapılan basın toplantısında konuşan Ghebreyesus, koronavirüs salgınına karşı bazı ülkelerde uygulanan sokağa çıkma sınırlamasının gevşetilmesi konusunda aceleci davranılmamasını istedi.

[TR724] 14.4.2020

Pompeo, Çin’i hedef gösterdi: Salgının sorumlularının hesap vereceği bir zaman gelecek

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’i yeni tip koronavirüs Kovid-19 salgını sebebiyle suçlayarak, sorumluların ‘hesap vereceği’ bir zamanın geleceğini söyledi.

Alman Bild gazetesine açıklamalarda bulunan Mike Pompeo, Çin’in küresel koronavirüs hasarından sorumlu olup olmayacağı tartışmasına katıldı. Pompeo, “Sorumluların hesap vereceği bir zaman gelecek. Bunun olacağından çok eminim. Şu anda Amerikan ve sonra küresel ekonomiyi sistematik olarak yeniden başlatmak için mevcut görevimize odaklanmak zorundayız ancak suçlama zamanı gelecek” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı, Çin’in Vuhan şehrinde başlayan Kovid-19 virüsünün yeterince hızlı bilinmediğini ileri sürerek, “Çin hükümeti, Çin Komünist Partisi bu bilgiyi zamanında vermedi. Bu çok esef verici” ifadesini kullandı.

Pompeo, ”Virüsün nasıl başladığını ve nereden başladığını anlamak önemlidir. Virüsün tam olarak nereden geldiğini detaylandıran Çin’deki yabani hayvan pazarları raporlarını gördük. Küresel ekonomi kapanmak zorunda kaldı. Ekonomilerin kapanması trajik bir konu ve çok pahalıya mal olacak. Hiçbir ülkenin bir daha böyle bir şeye yol açmayacağından emin olmalıyız” şekinde konuştu.

[TR724] 14.4.2020

Servetine servet katan Karun gibi batmadan önce! [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Kur’ân’da adı açıkça belirtilen ibretlik kişilerden biri de Kârun’dur. Kasas Sûresi’nde ele alınan kıssaya göre, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) kavminden olan Kârun, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bol bol servet, mal-mülk verdiği birisiydi. Hz. Musa (a.s.)’ın yeğeni olduğu, Hz. Mûsa ve Hz. Hârun’u (a.s.) kıskandığı ve münafık olduğu da rivayetler arasında yer almaktadır. Kârun, maddi çıkarı için kendi kavmine ihanet ederek, Firavun’a taraftar olan bir yandaştır. Aynı zamanda Mü’min Sûresi’ndeki şu âyetlere göre de onun, Hz. Mûsa’nın (a.s.) peygamberliğine açıktan karşı çıktığı da anlaşılmaktadır: “Gerçekten Biz Mûsa’yı âyetlerimiz, mûcizelerimiz ve apaçık bir yetki ile Firavun’a, Hâman’a ve Kârun’a gönderdik de onlar: “Bu yalancı bir sihirbazdır” dediler.” (Mü’min 40/23-24).

Bu yazıda onun, hangi dönemde ve nerede yaşadığından ziyade, kendisine verilen zenginlik karşısında takındığı yanlış tutum, övünüp gururlandığı serveti, yerin dibine batması ve bu olaydan alınacak ibretler üzerinde kısaca durulacaktır.

İnfakta kahraman olma fırsatını kaçıran ve Cennet’e ilk giren “cömert zengin” olma şansını kaybeden Kârun, öyle bir zenginlik ve servete sahipti ki, hazinelerinin anahtarlarını, güçlü ve kuvvetli bir topluluk ancak taşıyabiliyordu. Konforlu ve oldukça lüks bir hayat yaşıyordu. Toplum içerisinde gezerken, zenginliğini dışa vuracak öyle bir çalım ve ihtişamla dolaşıyordu ki, âdeta insanların ağızlarının suyu akıyor ve kendilerini alamayarak:  “Keşke Kârun’a verilenin benzeri bize de verilseydi; doğrusu o çok şanslı biri!” (Kasas/79) diyorlardı.

Karun, malıyla, sarayıyla ve altınlarıyla gururlanmış, muhtaçlara asla vermemiş, yığmış, malın gerçek sabini unutmuş ve onu kendi bilgi ve becerisiyle kazandığını iddia etmişti. Bu haliyle o, serveti bir yıkım aracına dönüştüren sefil, irfansız ve azgın bir tipi temsil etmekteydi. Çevresindeki akl-ı selim sahipleri onu uyarmış, ancak o, bu uyarılara asla kulak vermemişti. Sonunda her şeyiyle yerin dibine batmış, sarayı, altınları ve hazineleri, ne kendisine ve ne de başkalarına yâr olmuştu. Zaten çok servet de insanı, ya infaka ya da nifaka götüren bir fitneydi.

Kârun, aslında insanlık tarihinde olması her zaman için kaçınılmaz olan şımarık ve azgın zenginleri temsil eder. Helal-haram demeden malına mal katan, zenginleştikçe şımaran, şımardıkça da azgınlaşan, toplumdan koparak bencilce bir hayat içine dalan münafık tipini, altın, servet tutkunlarını ve kullarını hatırlatır.   

Kıssalar sadece anlatıldığı kişi ve dönemle sınırlı değildir. Onlarda, her dönem için evrensel dersler vardır. Zira herkeste, potansiyel olarak bir Kârunluk gizlidir. Dolayısıyla her dönemdeki insan ve özellikle de altın, mal ve servet sahipleri için, Kârun üzerinden anlatılan bu kıssada, özetle şu hususlar üzerinde durulmaktadır:

1.İnsan, sahip olduğu şeylerle asla övünmemeli, onları kendinden bilmemeli ve onlardan dolayı Allah’a karşı şükür içinde olmalıdır.

2.Eldekilerle âhiret yurdu gözetilmeli, bu arada dünya da unutulmamalıdır.

3.Her şeyin Sahibi olan Allah’ın, insana ihsanda bulunduğu gibi, insan da başkalarına ihsanda bulunmalıdır.

4.Servet, altın, mal, mülk ve saraylar, yeryüzünde bozgunculuk vesilesi yapılmamalıdır.

5.Mala, mülke, altın ve paraya güvenmenin sonu her zaman için hüsrandır.

Evet insan, sahip olduğu mal ve servetle övünmemelidir. Zira aslında herşey ona emanet olarak verilmiştir. Emanete riayet etmek gerekir; riayet edilmezse, onların asıl sahibi tarafından geri alınır; aynı zamanda emanete riayetsizlikten de ceza görür.

Mal ve servetle, âhiret yurdu aranmalıdır. Zira insan, âhiret için yaratılmıştır. Verilen her şey de âhiret içindir ve onun için harcanmalıdır. Unutulmamalıdır ki dünya, âhiretin tarlasıdır; burada ekilen şeylerin neticesi, ancak âhirette alınacaktır. Serveti âhiret için harcamak ve âhiretin peşinde olmak ise, bu dünyayı tamamen terketmek demek değildir. Aynı zamanda böyle bir harcamada, Kârun gibilerden uzaklaşma, Hz. Ebûbekir’lere, Hz. Hatice’lere, Hz. Osman ve Hz. Abdurrahman b. Avf’lara benzeme vardır.

Mal ve mülk sahipleri, sahip oldukları servette, toplumdaki bazı sınıfların hakkının olduğunu da unutmamalı, dolayısıyla ihtiyaç olunan yerlere vermelidirler. Servetin kaynağı, Cenâb-ı Hakk’tır. O, zengine nasıl ihsanda bulunmuş, kazanması için akıl vermiş, yerin altına kıymetli madenleri koymuş, üstüne türlü zenginlik yollarını açmış ve bunu da karşılıksız bir şekilde yapmışsa, servet sahipleri de aynı şekilde, elde ettikleri bu mallardan, verilmesi gereken yerlere ihsan şuuruyla vermelidirler. Vermeli ve böylelikle şu âyetlerde tasvir edilen Kârun benzeri tiplere benzemeden kaçınılmalıdırlar:

“Hayır! Siz Allah’tan hep ikramı devam ettirmesini istersiniz ama, yetime değer vermezsiniz! Muhtaçları doyurmaya teşvik etmezsiniz. Mirasları helâl haram demeden ne gelse yersiniz. Mal mülk sevgisi ise bütün benliğinizi kaplamış! Hayır! Bu yaptıklarınız kesinlikle yanlış!” (Fecr 89/17-21)

İnsanın elindeki mal, ebedi değildir. Beklenmedik bir anda, eldeki malın tamamen yok olması, her zaman için mukadderdir. Beklenmedik bir felaket, yangın, iflas gibi sebeplerle eldeki mal tamamen gideceği gibi, sapasağlam olan insanın bedenin de, beklenmedik salgın bir hastalık, virüs veya kaza sonucu yok olup gitmesi muhtemel şeylerdendir. Halbuki insan hep aldanır. Mal ve servetinin kendisini ebedi kılacağını zanneder. Bu zan sebebiyle de, kaybedenlerden olur.

Servet, mal-mülk bir imtihandır. Ancak Kârun, servetin şükrünü yerine getirip, infakta bulunacağına, daha da küstahlaşmış ve bu imtihanı kaybetmiştir. Nitekim farklı bir Sûre’de, hepimizin, öncelikle de servet sahiplerinin, böylesi bir imtihandan geçtikleri hatırlatılır: “Ona hayır ve şer yollarını göstermedik mi? Fakat o sarp yokuşu aşmaya çalışmadı. Böyle yaparak verilen nimetlerin şükrünü eda etmedi. Sarp yokuş, bilir misin nedir? Sarp yokuş: bir köleyi, bir esiri hürriyetine kavuşturmaktır. Kıtlık zamanında yemek yedirmektir. Yakınlığı olan bir yetimi, ya da yeri yatak, (göğü yorgan yapan, barınacak hiçbir yeri olmayan) fakiri doyurmaktır. Hem sarp yokuş: Gönülden iman edip, birbirlerine sabır ve şefkat dersi vermek, sabır ve şefkat örneği olmaktır. İşte hesap defterleri sağ ellerine verilecek olanlar bunlardır.” (Beled 90/10-18).

Zekâtla, sadakayla, öşürle, verilmesi gereken yerlere ihsan şuuru içinde vermekle, malın bereketi artmış, servetteki kirler arındırılmış ve başkalarının hakkı olan kısım da verilmiş olur. Nitekim Yüce Yaratıcı (c.c.) “Sizden her hangi birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasip ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın! Ölüm gelip çatınca: Ya Rabbi, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takva ehlinden olacağım! diyecek olsa da, Allah vâdesi gelen hiçbir kimseyi ertelemez. Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır. (Münafikûn 63/10-11) buyurarak, servetimizde, başkalarına ait olan kısmın, vakit geçirilmeden verilmesini hatırlatmıştır.

Servet sahipleri, vermedikleri malın kendileri için hayırlı olduğunu düşünmemelidir. Vermedikleri bu servetlerin, hem dünya ve hem de âhirette başlarına belâ olacağını asla unutmamalıdırlar. Nitekim Cenâb-ı Hakk şu beyanlarıyla bu acı sonu haber vermiştir: “Allah’ın kendilerine lütfu ile bol bol verdiği nimetlerde cimrilik edip harcamayanlar, sakın bu hâli kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır, bu onların hakkında şerdir. Cimrilik edip vermedikleri malları kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Kaldı ki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah ne yaparsanız hepsinden haberdardır.” (Âl-i İmrân 3/180).

Servet, mal, mülk ve dünyevi imkanlar, bozgunculukta, israfta, başkalarına hava atmada, toplumu bozacak işlerde ve faydasız yerlerde harcanmak suretiyle, toplumsal çalkantılara ve kargaşaya vesile olunmamalıdır. Şüphesiz toplumsal bozulmalarda servet unsuru, önemli bir paya sahiptir. Şimdiye kadar dünyamız nice Kârunları görmüş, bundan sonra da nicelerini görecektir. Herhalde Kârun türünden insanlar için yapılması gereken en güzel dua, Hz. Musa’nın (a.s.) dediği şu cümlelerde tam da yerini bulmuştur:

“Mûsâ: “Ey bizim Rabbimiz!” dedi. “Sen Firavun ile onun ileri gelen adamlarına dünya hayatında muazzam zinet, haşmet ve servet verdin. Ey bizim Rabbimiz! İnsanları neticede Senin yolundan saptırsınlar diye mi onlara bu imkânı verdin? Ey bizim büyük Rabbimiz, mahvet, sil süpür onların servetlerini ve kalplerini şiddetle sık; belli ki o acı azaba girmedikçe onlar imana gelmeyecekler.” (Yûnus 10/88)

Önemli olan, Kur’ân’ın haber verdiği ve Kârun üzerinden bildirdiği bu kötü niteliklerden uzak yaşayarak, Kârun gibi değil de, Hristiyanlıkta Mesih’in farklı bir prototipi kabul edilen Hz. Hârun (a.s.) gibi yaşamaktır. Kârun gibilerin sonunu, veciz bir şekilde dile getiren şu mısralarla, sizi başbaşa bırakıyorum:

Cihanda merd-i mümsik mâlik olsa mülk-i Kârûn’a

Cihandan göz yumunca, malın el yer, kendisin yer yer.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 14.4.2020 [TR724]

Yarım kalan hayaller [Hasan Cücük]

Koronavirüsten dolayı yaşanan belirsizlik futbolda bir çok hikayeyi şimdilik yarım bıraktı. Liglerin yeniden start almasıyla heyecan kaldığı yerden devam edecek. Ancak bir gerçek var ki; takımların form durumlarında büyük düşüş yaşanacak. Her takım salgından etkilendi. Ancak bazı takımların başarı hikayesi yarım kaldı. Salgın bir anlamda en çok zararı işte o takımlara verdi.

Bu yıla damga vuran başarı hikayesinin bir numaralı kahramanı kim sorusunun cevabı, tartışmasız Liverpool olur. 1989-90 sezonunu şampiyon tamamladıktan sonra bir daha zirveye hasret kalan Liverpool, bu yıl Jürgen Klopp yönetiminde 29 yıllık hasreti bitirmek için olağanüstü bir performans sergiledi. Sezonun başlamasıyla farkını ortaya koyan Klopp’un öğrencileri, 29 haftalık periyotta sadece birer kez yenilgi ve beraberlik gördü. 27 maçını kazanan Liverpool, en yakın rakibine 25 puan fark attı. Koşar adım gidilen 29 yıllık hasretin sonlandırılmasına rakipleri değil, korona engeli çıktı. Şayet Premier Lig bu şekilde tescil edilip, Liverpool şampiyon ilan edilirse kimse itiraz etmeyecektir.

Avrupa’nın 5 büyük ligi arasında yer alan İtalya Serie A ve Almanya Bundesliga’nın son döneminde hep aynı takım şampiyon oldu. İtalya’da Juventus, Almanya’da Bayern Münih zirvenin tek hakimi oldu. Serie A’yı son 8 yılda üst üste şampiyon olarak tamamlayan Juventus, seriyi 9’a çıkarmak için biraz zorlansa da yoluna devam ediyordu. Şampiyonluk yolunda sadece Lazio ile mücadele eden Juventus’un önüne bir de korona çıktı.

Serie A’da koronanın vurduğu sadece Juventus olmadı. Tam 19 yıldır şampiyonluk hasreti yaşayan Lazio uzun bir aradan sonra yarışa dahil oldu. Juventus’un bir puan gerisinde ikinci sırada bulunan Lazio, hem şampiyonluk hasretini dindirmek hem de Juventus hegomanyasını yıkmak istiyordu. Korona şimdilik buna engel oldu. Forveti Ciro Immobile gol krallığı yarışında önde olması Lazio’nun bir başka gurur kaynağı oldu. Bakalım Serie A’da futbol yeniden start aldığında sezon sonunda kim mutlu olacak? İster Juventus isterse Lazio şampiyon olsun, bu yıl hakikaten tarihi olacak.

Bundesliga’nın kralı Bayern Münih, kötü başladığı sezonda toparlanıp yeniden zirveye kuruldu. Borussia Dortmund, RB Leipzig ve Mönchengladbach’ın şampiyonluk yarışına dahil olmasıyla Bayern Münih’in üst üste 8. sezon şampiyonluk yaşayamacağını düşünenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Buna bir de teknik direktörü Kovac’ı kovup, takımı yardımcısına teslim etmesi eklenince diğer takımların şampiyonluk iştahı artmıştı. Bundesliga’nın en iyi kadrosuna sahip olmanın avantajını ve tecrübesini kullanan Bayern, rakiplerini tek tek geçip 4 puan farkla zirveye kuruldu. Tüm rakiplerini geride bıraktığında karşısına çıkan korona engeline takılıp, üst üste 8. kez şampiyonluk yürüyüşüne mola verdi. Bu molanın sonunda mutlu sona ulaşmaya en yakın yine Bayern gözüküyor.

Süper Lig’de benzer bir heyecan dalgası var. Ligin zirvesini aynı puanla iki takım paylaşıyor. Biri 35 yıldır şampiyonluğa hasret Trabzonspor diğeri tarihinde şampiyonluk bulunmayan Başakşehir. Tabi ligin ikinci devresinde müthiş bir performans sergileyip, zirve ortağı olan Galatasaray’ı unutmamak lazım. Elbette ilk devrenin süper takımı Sivasspor’u da. Bu yıl şampiyon bu takımlardan hangisi olursa olsun, bir başarı hikayesi olacak.

Ligde zirveye oynayan Başakşehir’in başarı hikayesinin bir diğer adresi Avrupa oldu. Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor’un tel tel döküldüğü Avrupa arenasında ayakta kalan tek takım Başakşehir oldu. Roma ve Mönchengladbach gibi iki devin olduğu UEFA Avrupa Ligi’nden lider olarak çıkmayı başaran Başakşehir, Portekiz devi Sporting’i eleyip son 16’ya kaldı. Bu turda eşleştikleri Kopenhag’ı da İstanbul’da 1-0 yendiler ve gözlerini rövanşa çevirmişlerdi ki konronavirüs salgını tüm Avrupa’yı esir aldı. Okan Buruk yönetimindeki Başakşehir, Kopenhag engelini aşıp kulüp tarihinde ilk kez Avrupa kupalarında çeyrek final görmek istiyor. Bunun için korona salgınının geçmesini çaresiz bekleyecekler.

Euro 2020’nin bir yıl sonraya ertelenmesi teknik patron Şenol Güneş’i mutlu etmiştir. Gerekçesi basit; milli takımın önemli isimleri Merih Demiral, Yusuf Yazıcı, Cenk Tosun ve Ozan Kabak yaşadıkları talihsiz sakatlıklardan dolayı Euro 2020’de forma giyemeyecekti. Şampiyonanın bir yıl tehir edilmesiyle bu oyuncuların forma yolu açılmış oldu. Ancak bir isim var ki, erteleme en çok onun hayallerine darbe vurdu. Bu isim Emre Belözoğlu. Türk futbolunun yaşayan efsanesi olan 39 yaşındaki Emre Belözoğlu, sezon sonunda kariyerini Euro 2020 ile sonlandırmayı planlıyordu. Ancak korona salgını bu isteğine ağır bir darbe vurdu. Türkiye’nin tarihinde ilk kez katıldığı Euro 96’da henüz 16 yaşında olan Emre Belözoğlu, Euro 2000 kadrosunda ise yer bulamamıştı. Euro 2008’de ter döken Emre Belözoğlu, o yıllarda milli takımı bıraktığı için Euro 2016’da boy gösteremedi. Kariyerinde ikinci kez bir Avrupa şampiyonasında ter dökme isteğine ise korona engel oldu.

[Hasan Cücük] 14.4.2020 [TR724]

İstifaya bile iradesi olmayan bakan! [Erhan Başyurt]

Türkiye, hafta sonu ilan edilen sürpriz sokağa çıkma yasağının artçı depremlerini yaşadı.

İki günlük sokağa çıkma yasağının, koronavirüsün yayılmasını engellemek için hiçbir faydası yok.

Pazartesi-Cuma arası, sokağa çıkan, çalışmaya giden, toplu taşıma kullanan, sosyal mesafe kuralına uyulmayan mekanlarda bulunan insanların, hafta sonu eve tıkanması havanda su dövmek ile eşdeğer.

Türkiye gibi virüsün yayıldığı ülkelerde, en az 3 ila 6 hafta sokağa çıkma yasağına ihtiyaç var. Testler ile tespit edilen vakalar, 14 günlük kuluçka dönemi atlatılarak hastalığın izole edilebilmesi ve kontrol altına alınması için…

İddia edildiği gibi, iki günlük sokağa çıkma yasağı ile insanların hafta sonu teması engellenmek istendiyse bile, panik oluşturarak daha da aksi bir sonuca neden olundu.

Kararı, Bilim Kurulu ya da Sağlık Bakanı talep etmemiş, hatta onlardan habersiz hayata geçirilmiş.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, talimatı Erdoğan’ın verdiğini açıkladı. Yani, “sorumlusu Erdoğan” dedi. 

***

Ancak hem Saray’dan fırça yemiş, hem de kamuoyu baskısı ağır gelmiş olmalı ki, bir nevi “kendim için gereğini yaparım” diyerek iki hamle yaptı.

İlk olarak, Hürriyet Gazetesi’ne “zamanlaması itibarıyla sorumluluk benim, eleştirileri kabul ediyorum” şeklinde Erdoğan’ı kurtarmaya yönelik bir röportaj verdi.

İkinci olarak da, istifasını açıkladı. Bu hamlesi, Saray’ın duvarlarına çarptı.

Soylu, istifasını açıklamadan önce Erdoğan ile görüşmüş ve helallik dilemiş olmasına rağmen, Erdoğan istifayı kabul etmedi.

***

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İbrahim Kalın, “bakanımız görevine devam edecektir, birlik ve beraberliğimize kimse balta vuramaz” dedi.

“Balta vurmak” ifadesi, birilerinin Bakan’ı devirmek için çalıştığı ihtimalini akla getiriyor.

En yakın ihtimal, Damat Berat Albayrak, Pelikan ve ak-trol ekibi…

Uzun süredir Soylu ile ‘soğuk savaş’ yürüttükleri biliniyor.

Hatta kameralar önünde omuzlaşmalar bile yaşandı.

İlginç olan tüm medya imkanlarını kullanmasına karşın, Erdoğan sonrası AKP tabanında Soylu’ya destek neredeyse Damat’ın iki katı!

Erdoğan daha önce de bu ‘taht kavgası’na müdahale ederek, 2018’de Soylu’yu istifadan döndürmüştü.

Bu kez de, Soylu’nun kamuoyuna açıkladığı istifasını da kabul etmedi…

***

Soylu’nun istifasının Saray’dan dönmesinin bir diğer nedeni üzerinde de durmakta fayda var.

İstifa, sorumluluk duyularak yapılmışsa bir siyasi erdemdir.

Davutoğlu, Babacan, İdris Naim Şahin, İdris Bal… Birçok istifa, sonrasında bu cesareti gösterenleri Erdoğan’ın karşısına rakip çıkardı.

Oysa Erdoğan’ın kendisinin görevden aldıkları, vurgun yemiş dalgıç gibi kolay kolay toparlanamıyor.

Bakın iki hafta önce Ulaştırma Bakanı’nı görevden aldı, kimsenin ruhu bile duymadı.

Soylu gibi yüksek perdeden konuşan Efgan Ela’yı hatırlayan, Yalçın Akdoğan’ı hatırlayan var mı?

Soylu’yu uygun bir gerekçe ile Saray görevden alırsa, siyasi olarak da kontrol altına almış oluyor.

Erdoğan Soylu’ya, ‘onurlu istifa’ imkanı vermemiş oldu…

***

Gelelim Bakan Soylu’ya…

Şayet istifa kararını halka ilan etmeden, Saray ile görüştükten sonra istifadan vazgeçse idi bunu anlamak mümkündü.

Ancak Erdoğan ile görüştükten sonra, istifa kararını halka açıklayan bir bakan bundan dönüş yapmamalıydı.

İstifa, bireysel irade beyanıdır. Tek yanlı bir karardır. Kimsenin onayını gerektirmez.

Bakan, kararını kamuoyuna açıkladıktan sonra, fiilen istifa etmiş sayılır.

Soylu ise, 12 saat sonra istifa açıklamasını sosyal medya hesaplarından kaldırarak, geri adım attı.

Kendi iradesi ile istifa bile edemeyen bir Bakan’ın, siyasi sorumluluğunu bundan böyle özgür olarak yerine getirmesi imkansızdır.

Soylu, artık Saray’ın ‘siyasi esiri’dir…

Saray’ın kendisini ne zaman ve ‘siyasi onurunu yaralayacak’ hangi gerekçe ile azledeceğini bekleyen ‘topal ördek’ sürecine girmiştir…

***

Süreçte dikkat çekici olan, MHP lideri Bahçeli’nin de İP lideri Perinçek’in de Soylu’ya destek çizgisinde aynı safta yer almalarıdır.

Soylu’nun, iktidar içerisinde ‘ulusalcı’ ekibin adamı olduğu ve bir kez daha korunduğu söylenebilir.

Soylu icraatları itibarıyla Türkiye tarihinin en hukuk dışı İçişleri bakanlarından birisidir.

Kayyım atamaları, sistematik işkenceye geri dönülmesi ve hukuk dışı tutuklamalar ile en kötü sicile sahip bakanlardan birisidir…

Kendisine bu şekilde sahip çıkılması, üzerinde ayrıca durulması gereken bir ironidir.

Demek ki, bir kesimin beklentilerine fazlasıyla karşılamaktadır…

Ancak Erdoğan açısından ve Pelikancılar için bu Soylu’yu daha da tehlikeli bir hedef haline getirecektir.

***

Sonuçta ‘Kim kazandı?’ yaşayıp göreceğiz…

Ancak ‘Kim kaybetti?’ o bugünden belli.

İki günlük gereksiz bir yasakla panik yaşatılan ve sokağa dökülen, daha fazla virüs riskine maruz bırakılan halk kaybetti.

Siyaseten de sağlık olarak da… Halkımıza geçmiş olsun!

[Erhan Başyurt] 14.4.2020 [TR724]

Neden mülkiyet hakkı: Türkiye [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Türkiye özel mülkiyet konusunda ciddi sıkıntıları olan bir devlettir. Bunu tarihle, siyasal kültürle, uygulanan hukukla ve rejimlerle bağlantılım olarak ele almak mümkündür. Bunu yapmadan önce birkaç örnek vermek yerinde olacak kanısındayım.

Öncelikle özel mülkiyet ve mülkiyet hakkı konusunda en ciddi ihlaller, 1917’deki Ermeni soykırımı esnasında gerçekleşti. Elbette 1917 soykırımında insan kaybı ön planda tutuluyor – ki olması gereken de budur. Fakat soykırım dışında yağma boyutunu ihmal ederek bu konuya yaklaşmak eksik kalır. Ermenilerin ata yurtlarından sürülmeleri başlı başına bir mülkiyet sorunudur zaten. Evler, araziler, tarlalar, fabrikalar, mücevherat, para – ne varsa zorbaca ve barbarca el değiştirdi. Bu yapılan bir mega hırsızlıktır. Ermenilerin mallarına çöreklenenler, onların evlerine yerleşenler, onların tarlalarını gasp eden ve sürenler, olayın dramatik bir yersiz-yurtsuzlaştırma politikası olmasının yanında, devlet eliyle Kanun-ı Esasi’nin (Osmanlı anayasasının) ve ilgili mevzuatın öngördüğü mülkiyet hakkının bilerek ve isteyerek (kasten) ihlalidir. Ermeni soykırımı yanında Rumların Anadolu’dan sürülmesi de özellikle batı Anadolu’da ciddi mülkiyet hakkı ihlallerine neden olmuştur. Yunanistan’dan gelen mübadiller, Türkiye’yi terk eden Rumlardan sayıca daha azdı. Rumlardan “boşalan” yerler yağmalandı ve gasp edildi. Türkler arasında hala gayri Müslim azınlıkların eskiden yaşadıkları mekânlarda altın ve define aranır. Bu esasında yaşanan trajedinin boyutunun ortaya koymasının yanı sıra, yağma ve talanın toplumsal seviyede nasıl meşru kabul edildiğine bir örnektir. Devlet düzeyinde ise bu el koymadır. Her ikisinde de devlet, kendi anayasa ve yasalarına uymayarak özel mülkiyet hakkının gaspına olanak tanımakta, teşvik etmekte, hatta bazen bunu kendisi yapmaktadır!

Bunun yanı sıra, Cumhuriyet döneminde – savaş dönemlerinde yaşanan el koymaları hariç tutacak olursak – özellikle Varlık Vergisi gibi yine azınlıklara yönelik izlenen politikalar, özellikle mülkiyet hakkı ihlallerine neden olmuştur. Dersim olaylarında “sürülen” ahalinin mülkiyet hakkına da riayet edilmemiştir. İnsanlar evlerini ve arazilerini terke zorlanmıştır. 1990’larda köy boşaltmalarda da aynı yöntem izlenmiştir. İnsanların evleri yakılıp yıkılmış, özel mülklerinden olan insanlar ülkedeki metropol bölgelere göç ettirilerek sosyoekonomik olarak sıfırlanmış bir şekilde hayata yeniden başlamak mecburiyetinde bırakılmıştır.

Bu yaşanmış tarihi pratik dışında, mülkiyet hakkının dünyanın diğer bölgelerine nazaran neden Türkiye’de gelişmediği konusu üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu konuda Osmanlı döneminde uygulanan politikalar önemlidir. Daha önce de vurguladığım gibi, Osmanlı sistemi tüm arazilerin sultana ait olduğu ön kabulüne dayanmaktaydı. Buna göre sultan istediğine arazi tahsis eder, istediğinden de bu arazileri geri alabilirdi. Mutlak monarşik uygulamalarda monark kanundur ve devlettir. Dolayısıyla siyaset teorisinde iktidarın sınırlanması dediğimiz aşamaya gelinceye kadar özel mülk monark tarafından verilen (bahşedilen) bir ayrıcalıktır. Avrupa Ortaçağında krallar yanında prensler, Katolik Kilisesi vs. yapılar nedeniyle devamlı çoğulcu yapılar var oldu. Osmanlı’da ise padişahın dışındaki otoriteler hep merkezin adamlarıydı. Batı kültüründeki ademi merkeziyetçilik, kralların mutlak iktidarına olanak tanımadı. Monarklar iktidarı devamlı başka merkezlerle paylaşmak durumda kaldı. Aristokratların gücü ellerinde bulundurabildikleri arazilerden geliyordu. Çünkü üretim yapabiliyorlardı. Merkezden bağımsızdılar ve merkezin altında – hukuken – yer alsalar da, fiilen vergi toplayabiliyorlardı. Oldukça otonomdular. Bu durum konfederatif ve karşılıklı bağımlılık içerisinde olan irili ufaklı iktidar ortaklıklarını mümkün kıldı. Oysa Osmanlı’da merkezi otorite periferiye “adam atıyordu” ve istediği zaman atanan “memurları” görevden alıyordu. Bu durum Osmanlı’da bir aristokrasi sınıfının doğmasına engel oldu. Merkez çok güçlüydü. Merkezin korkusu, ademi merkeziyetçiliğin ayrılıkçılığı körüklemesiydi. Mülkün sultanın olması ve sultan tarafından sınırlı (ve ucu açık, belirsiz, keyfe keder) olarak şahıslara veya ailelere devri, Batı’dan çık farklı bir sosyal yapı doğurdu. Periferideki halkların devlete bağlılıklarını sağlayan ceberut devletti. Özgürlük sağlayan Osmanlı efsanesi, fiiliyatta el koyma ve gaspta ifratına kaçmamak olarak özetlenebilir. Osmanlı’nın gayrı Müslimlerden aldığı kafa vergisi, tümden el koyma olmasa da bir nevi haraçtı. Osmanlı sistemi üretmiyor, üretilene el koyuyordu. Modern döneme dek (19. yy.) yasal olarak yetkileri sınırlandırılmamış padişahlar tarafından yönetilen Osmanlı, yetki terkini ancak güç kaybına uğradığında yapmaktaydı. Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da merkezden kopması böyle bir güç kaybı sonucunda gerçekleşti. Bu nedenle Osmanlı tebaası arasında devletin “güçlü” oluşu, hep “el koyma kapasitesi” ile eş tutuldu.

İttihatçılar Ermenileri zorunlu göçe tabi tutarken, bu uyguladıkları korkunç ve insanlık dışı “politikanın” finansal ve ekonomik boyutlarını mutlaka düşünmüş ve hesap etmişlerdi. Kurtuluş Savaşı sonrasında İttihatçıların B takımının kurduğu cumhuriyetin var etmekle gurur duyduğu “Türk burjuvazisi”, Ermeni mülklerinden elde edilen sermaye ve varlık birikimi sayesinde oluşturulmuştu. İttihatçı A takımından nefret eden Mustafa Kemal ve arkadaşları, bu kıskançlık ve nefrete karşın nedense İttihatçılar tarafından yapılan Ermeni soykırımını hiç gündemlerine almadı. Oysa taktiksel olarak İttihatçı A takımını iyice itibarsızlaştırmak ve izlerini tümden silmek için bu insanlık suçunu resmi tarihe almaları daha mantıklı olmaz mıydı? İşte bu noktada, finansal rasyonalizasyon devreye girdi. Eğer Ermeni soykırımı kabul edilmiş olsaydı, “Türk burjuvazisi yaratma” projesi suya düşecekti. Dolayısıyla “Türk sermaye birikimi” bir talan üzerine inşa edilmişti. Talanın temelleri, devletin mülkiyet hakkını gasp etmesi ile gerçekleştirilmişti. Ekonomik temelleri mülkiyet hakkı ihlaline dayanan yeni devlet, bunu sosyal genetiğine işledi. Bu işin tadına vardılar. Bir taşta iki kuş vurmak “iyiydi” vesselam! Hem hedefteki grubu imha etmek, hem de onun mallarına konmak ve bu sayede tercih edilen başka bir toplumsal grubu (Türkler!) varlıklı hale getirmek. Mesele buydu.

Mülkiyet hakkının terine göre “esnetilebilmesi” devleti kontrol edilemez kılmaktaydı. Türk politik elitleri bunu gördüler. Devlet, bir taraftan mülk gasp ediyor, diğer taraftan talan ettiği “ganimeti” kendisini iktidarda tutacak odaklara peşkeş çekiyordu. Böylece AKP’nin etrafındaki “parazitlerin” arka planındaki ilişkiler ağını görmüş oluyoruz. AKP alenen İttihatçıların ve Kemalistlerin sisteme “aşıladığı” bir uygulamayı kendi menfaatleri doğrultusunda kullanıyor. Bugün “FETÖ’cülerden” gasp edilen “ganimetler” rejim diskurunu meşrulaştırıcı bir çamaşır deterjanı olarak kullanarak aklıyor, pür-i pak hale getiriyor, hatta İslamileştiriyor. Ve bu kutsanmış “ganimet” kısmen yağmacı siyasi sınıf, kısmen de onları destekleyen parazitler (Cengiz İnşaat vb.) arasında üleştiriliyor. Paylaştırılıyor demek istemedim ve bu nedenle bir kumar veya gasp terminolojisi olan “üleştirmek” fiilini bilerek kullandım!

Özel mülkiyetin ihlali, iktidarın kontrolden çıkmasıdır. Hatta zıvanadan çıkmasıdır. Özel mülkiyet hakkının olmadığı yerde devlet de iktidar da sınırlandırılamaz. Bu tür yapılar hem otoriterliğe hem de yolsuzluğa kaymak mecburiyetindedir. Bu bir nevi siyaset bilimi “yerçekimi yasasıdır” diyebiliriz. Türkiye’nin gerek yönetimsel, gerekse de finansal olarak iki yakasının bir araya gelmemesinin en önemli nedeni işte bu tarihsel arka plan ve onun bugünlere gelinceye kadar iyice rafine hale getirilmiş “yöntemleridir”. Mülkiyete el koyabilen bir rejim her şeyi yapabilir!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.4.2020 [TR724]

Sahte gerilim! [M.Nedim Hazar]

Açık söyleyeyim bu tür yazılar yazmaktan hazzetmiyorum. Ancak o kadar çok soru ve yorum yapmaya zorlama var ki, mecburen topa girmiş oldum. Siyaset uzmanları bağışlasın. Ben şimdi size bir sinemacı gözüyle ülkede son 4-5 günde yaşananları özetlemeye çalışayım. Değerlendirme tamamen subjektiftir, benim olaya bakışımdır.

Koronavirüs meselesinde iktidarın ne baştan oluşturduğu algı gibi çok başarılı, ne de kamuoyuna sunduğu gibi gerçekçi olduğunu düşünmüyorum.

Ancak bu konuda hiçbir şey yapmıyorlar, demek de haksızlık olacaktır.

Sabah yazarı Barlas’ın dediği gibi Türkiye bu sürece başkanlık yani Erdoğan başkanlığında yakalanmanın sonuçlarını görüyor. Mehmet Barlas bunun şans olduğunu düşünüyor ama öyle olup olmadığını tam olarak görmek için biraz daha beklemek durumundayız.

Virüs meselesi başlarda çok ciddiye alınmadı ama bu sadece bizim iktidarımıza ait bir durum değildi. Dünyada pek çok ülke ve hatta Dünya Sağlık Teşkilatı bile ciddiye almadı. Bunu bizzat teşkilatın sekreteri de itiraf etti. Mesela ilk başta alarm için erken filan dediler. Sonra ufaktan kaygılanıyoruz türünden açıklamalar ve en nihayetinde itiraf geldi: ciddiye almadık özür dileriz!

Tabii iş işten ve atı alan virüs Üsküdar’ı çoktan geçmişti. Başta İtalya, İspanya, Amerika, İngiltere, Hollanda, Almanya gibi batılı ülkeler olmak üzere, İran, Türkiye ve daha pek çok ülkede on binlerce insana çoktan bulaşmıştı hastalık.

Türkiye’de de her ülkede olduğu gibi virüs için özel bilim kurulu oluşturuldu.

Henüz aşısı filan olmayan virüs için tek çözüm bulaşmasını önlemekti. Sağlık bakanı bunu çok veciz ifade etmişti hatırlarsınız. “Virüse karşı çok güçlü bir silahımız var, yakalanmamak!”

Yakalanmamanın yolu da belliydi. Sokağa çıkmamak, sosyal mesafeye uymak, hijyene dikkat etmek vesaire.

Ülkede bir anda kolonya fiyatları patladı.

Üzerinde Tayyip Erdoğan’ın hediyesidir yazılı maskeler, kolonyalar dağıtıldı.

Türkiye virüs ile mücadele ediyordu.

Sistem başkanlık sistemiydi ve her şey başkana bağlıydı şüphesiz.

İYİ Parti genel başkanı bir iddiada bulundu; bilim kurulu sokağa çıkma yasağı teklif ediyor ama Erdoğan bir türlü kabul etmiyordu. (bknz)

Yandaş medyanın tamamına yakını, iktidar vekilleri de dahil hepsi sokağa çıkma yasağının bu ülkeye ihanet etmek anlamına geldiğini yazıp çizdiler.

Ancak durum da ciddileşiyordu. Gerçi sağlık bakanlığı işi rutine bağlamıştı, günlük 2 bin küsur yeni vaka ve 76 ölümle durumu idare etmeye çabalıyordu lakin bir süre sonra mızrak çuvala sığmamaya başladı. Bilim kurulundan bazı isimler her şeyi göze alarak taleplerini yüksek sesle dillendirmeye başlamışlardı bile… 

Evet bizdeki başkanlık sistemiydi, aslında sistemsizliğiydi demek daha doğru olacaktır. Çünkü ne bilim kurulunun, ne yerel yönetimlerin, ne de halkın haberi bile olmadan Cuma günü, yasaktan iki saat önce sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Akşener bilim kurulunun bile bu işten haberi olmadığında ısrarcıydı. Erdoğan bir şekilde sadece iki gün için sokağa çıkma yasağı kararı alınmasına ‘evet’ demişti. Muhtemelen bu bir test olacaktı, eğer faydası olacaksa daha sonra yasak tekrar uygulanabilirdi.

Gelin görün ki…

Film bundan sonra tamamen koptu.

Halkımız fevç fevç sokağa koştu. İki saat içinde artık ne alınabilirse, yasak iki gün olmasına rağmen neredeyse kaos çıkıyordu. Birbirine girenler, fahiş fiyatla sebze meyve satanlardan tutun da gecenin ikisinde Pazar tezgahı açanlar bile oldu.

Zihinleri “yasak vatana ihanettir” ile şartlandırılmış olan yandaş medya, Pelikan çetesi ve iktidar cephesi bu görüntülerden ziyadesiyle rahatsız oldu ve ufaktan içişleri bakanı Süleyman Soylu’ya yüklenmeye başlanıldı. Pek çoğu bunu kamu önünde yapmasa da AKP’nin kendi networkünde bu itirazlar adeta bir çığ gibi büyüyünce, Soylu hamle yapmaya karar verdi…

Bütün bunlar yaşanırken ben online olarak film okuması yapıyordum ve öğrenci arkadaşlara sinemada sahte gerilimi anlatıyordum.

Sahte gerilim senaryo tabiridir ve öykünün bütünlüğüne bir etkisi olmayan, sadece dikkati dağılan seyircinin dikkatini tekrar toparlamak için üretilmiş aslında filmden çıkarılsa da bir eksiklik hissedilmeyecek sahneye deniyor. Mesela, kahramanımız eve gelir, odalarda gezinirken bir şeylerden şüphelenir, silahını çeker gerilim müziği yükselir, mutfağın kapısına açarken gerilim had safhaya gelir. Tapı açıldığında annesinin yemek yaptığını görür, ona çaktırmadan silahını arkasına saklar filan…

İşte bu sokağa çıkma yasağı döneminde yaşanan istifa gerilimini sahte gerilime benzetiyorum. Ülkenin genel seyri açısından bu olayın hiç önemi yok. Hatta bu olayın halk, virüs, salgın ile filan da ilgisi yok.

İktidar içindeki çekişmenin karşılıklı doğaçlama yapmasından başka bir şey değil.

İçişleri bakanı yaptığı açıklamada tam iki kez üstüne basa basa bu kararın alınmasının Erdoğan’ın talimatıyla olduğunu ifade edince, film ile beraber gerilen ipler de kopmaya başladı. 

Erdoğan o ana kadar “Ben size dememiş miydim?” türünden haklı modunda olayları izlerken Soylu’nun bu açıklaması ile muhtemelen sinirlendi. Şahsen ben olsam küplere binerdim!

Muhtemelen saraya yakın kaynaklar, başta Pelikan çetesi olmak üzere Soylu hakkında negatif algı oluşturulduğu içişleri bakanına uçurdu.

Görüldüğü üzere bu işin halk, virüs, hastalıkla çok ilgisi yok. Saray ve yakın çevresindeki güç savaşlarına dair bir doğaçlama ile üretilen sahte gerilimin aşama aşama ilerlemesi var.

Soylu bunun üzerine bir hamle daha yaptı ve kullanışlı elemanı Ahmet hakan üzerinden topa girdi.

“Zamanlaması açısından alınan karar, bakanlığımıza ait bir karardır. Bir kez daha söylüyorum: Eleştirileri de aldım kabul ettim. Hakaretleri de kabul ettim.”

Görüldüğü üzere bir akşam önce gömdüğü Erdoğan’dan özür dileme saikiyle yapılan bir düzeltme çabasıydı bu. Ancak bu konuşmanın daha önemli iki yönü vardı. Soylu bunu hesaplamamasından dolayı gerilimi yükseltmek zorunda kalacaktı. Birincisi “öngörüsüzlük” olarak kabul ediyordu kararı. Kararı alan Cumhurbaşkanı olduğuna göre bu hata ona atfedilecekti şüphesiz. Çünkü Pelikan pusuda hata yapmasını bekliyordu. İkincisi ise Soylu açıkça “yapılan hakaret ve küfürleri aldım kabul ettim” diyordu. Bakana tepki anlaşılabilir bir şey ancak, kim ona hakaret ve küfür etmiş olabilirdi ki?

Erdoğan Soylu’nun bu hamlesini yeterli bulmamış olmalı. Soylu da zaten bu işi kökten çözümünü çoktan bulmuştu bile; istifa kartını kullanmak!

Ve çok enteresan bir metni sosyal medya hesabından yayınlayarak istifa ettiğini açıkladı Soylu. Metindeki şu ayrıntı önemliydi: “”Sokağa çıkma yasağının uygulanması ve sorumluluğu her yönüyle şahsıma aittir.” (bknz)

Aslında bu bir istifa değil bir özür metniydi. Soylu, çıtayı yükseltmiş ve Pelikan-Albayrak cephesine rest çekmişti. Sosyal medyada kullandığı trol ordusu da devreye girdi ve sokaklarda bile Soylu lehine eylemler başladı. Rize’de bir vatandaş bu sebeple intihar edeceğini söyleyerek çatıya bile çıktı!

Dedik ya doğaçlama senaryo diye.

Soylu tek hamlede hem özrünü dilemiş, hem de gücünü gösterip kolay lokma olmadığını kanıtlamış oldu.

Şimdi hamle sırası Pelikancılardaydı ama onlar bu kadar yüksek gerilimli bir oyunu yönetebilecek kadar deneyimli değillerdi. Bu iş Ahmet Davutoğlu’nu yeme operasyonu kadar kolay olmayacaktı.

Nitekim Erdoğan istifayı kabul etmeyerek, Soylu’nun özrünü kabul etmiş oldu.

Bu sahte gerilim sekansı da bitti böylelikle.

Ancak bu demek değildir ki, taht oyunlarında yazılı ya da doğaçlama tiyatro dönemi kapanacak. Aksine oyun daha yeni başlıyor, bunlar giriş sahneleri gibime geliyor.

Neyse, markette elinde Luppo ile sırada duran bir yiğit vardı, noldu bir koli bedava aldı mı o?

[M.Nedim Hazar] 14.4.2020 [TR724]