Aldatmanın Piri Jerbua gibi [Safvet Senih]

İşârâtü’l-İ’caz tefsirini tercüme eden Doç. Dr. Şâdi Eren’in ifadesiyle “Münafık, BUKALEMUN gibidir; bulunduğu araziye göre renk değiştirir. Tüneller şeklinde yuvalar yapıp, istediğinden girip çıkarak, düşmanlarını aldatan JERBUA gibi hareket eder. Zarar verme noktasında ise, pirincin içindeki (pirinç gibi görünen) BEYAZ TAŞ’a benzer.”

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Kur’an’ın kâfirlerle ilgili olarak Bakara Suresinin başında iki âyette iktifa ettiği halde münafıklarla on iki âyetle beyanda bulunmasının hikmetini şöyle izah ediyor:

“Düşman GİZLİ  olduğunda daha MUZIR  olur. SİNSİ  olduğunda daha HABÎS olur. YALANCI olduğunda FESADI daha şedit olur. DÂHİLÎ olduğunda ZARARI  DAHA  BÜYÜK  olur. Çünkü dâhilî düşman, salâbeti kırar, kuvveti dağıtır. Halbuki hâricî düşman, salâbeti kuvvetlendirir, metaneti artırır. Maalesef münafıklığın İslam’a cinayeti cidden çok büyüktür. Bu müşevveş durum, ancak münafıklık yüzündendir. Bundan dolayı Kur’an, sıkça onların şenaatini ortaya koymuştur. Münafık, müminlerle iç içe yaşaması sebebiyle peyderpey onlara ünsiyet eder, yavaş yavaş imana ülfet eder, kendi amellerini ve hareketlerini çirkin görerek kendi hâlinden nefret etmeye hazır bir duruma gelir. Sonunda tevhid kelimesi dilinden kalbine inebilir. Münafığın küfre ilave olarak ‘Müslümanlarla dalga geçme, onları aldatma, hile, yalan ve riya gibi cinayetleri vardır. Münafık çoğu kere kitap ehlinden ve cerbezeli, vehimli kimselerden olduğundan hileci dessas ve şeytanî zekâ sahibidir. Böylelerini daha ayrıntılı anlatmak, belâğata daha uygundur.”

Başka bir açıdan, münafıklarla ilgili ilk âyet şöyle de mânalandırılabilir: “Allah’a ve âhiret  gününe iman ettik, diyenlerden bir kısmı da insanlardandır.” Bu mâna üzerine şöyle bir soru çıkıyor: “Münafıkların insanlardan olması açık ve normal bir şey olduğu halde niçin böyle ifade edilmiştir?” Üstad Hazretleri cevaben diyor ki: “Hüküm açık olduğunda, maksat onun lâzımlarından biri olur. Burada maksat , muhatapları hayrete sevk etmektir. Sanki şöyle der: ‘Rezil münafığın bir insan olması hayret verici bir durumdur. Çünkü insan mükerremdir, bu derece seviyesiz bir duruma tenezzül etmemesi gerekir.”

Kur’an-ı Kerim’în münafıkları isim isim teşhir etmeyip “insanlardan bir kısmı” diye bir tabirle ifade etmesinin hikmetini de Üstad şöyle açıklıyor: “Kur’an, münafıkları şahıs olarak belirtip ifşa etmedi, ‘insanlardan bir kısmı’ diyerek perdeledi. Onların bu şekilde örtülüp çirkin yüzlerinden perdenin kaldırılması Hz. Peygamberin (S.A.S.) siyasetine daha uygundur. Çünkü, şayet ifşa ederek onları belirleseydi, müminler ‘Acaba biz de münafık mıyız?’ diye vesveseye düşerlerdi. Zira nefsin desiselerinden emin olunmaz. Böyle bir vesvese korkuya, korku riyaya, riya ise nifaka yol açar. Ayrıca, Kur’an onları belirlemek suretiyle kınasaydı, ‘Hz. Muhammed (S.A.S.) mütereddittir, kendi adamlarına güvenmiyor.’ denilirdi. Aynı şekilde bir kısmı perde altında kalsa, azar azar söner, sahibi de onu gizlemeye çalışır. Şayet perde kaldırılsa, ‘utanmadığında dilediğini yap!’ denildiği gibi, o şahıs ‘ne olacaksa olsa’ der, nifakı neşre başlar, aldırmaz. ‘İnsanlar’ tabiri şuna işaret eder. Münafıklıkla bağdaşmayan diğer sıfatlara bakılmasa dahi, en genel bir özellik olan ‘insan olmak’ bile ona aykırıdır. Çünkü insan, şerefli ve mükerremdir, böylesi bir rezalet ona yakışmaz. Bu ifade nifakın bir tâife ve tabakaya has olmayıp, insan nevinin her tabakasında bulunmasına bir remizdir. Münafıklık, insan olan herkesin haysiyetini ihlal eden bir problemdir. Herkesin öfkesi ona karşı harekete geçmeli, her insan ona haddini bildirmelidir, tâ ki bu zehir yayılmasın. Nitekim içlerinden birinin çirkin  bir hareketiyle bir toplumun namusu zedelenir, bundan dolayı öfkeleri harekete geçer.”

Âyette “Münafıklar, Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki ancak kendilerini aldatırlar da şuurunda değiller. Kalblerinde bir hastalık var. Allah da onların hastalığını kat kat yaptı. Yalanlarına karşılık onlar için elem verici bir azap vardır.” (Bakara Suresi, 2/9-10) buyuruluyor. Bu ayette hilekârlıkları, ifsatları, istihzaları ifade edilmiş oluyor. Yani onlar kendi kendileri aldatan ahmaklardır. Çünkü hâşâ Allah’ı aldatmak gibi ahmaklığın zirvesinde bir imkansızlığı istiyorlar. Böyle bir şey de gerçekten  şaşılacak bir durumdur.

Üstad Hazretleri “Asya münafıkları” tabirini kullanıyor ama hep onları piyon gibi kullanan sömürgeci ruhlara da işaret ediyor. Zaten Avrupa’dan bahsederken ikiye ayırarak ele alıyor. Hz. İsa Aleyhisselamın getirdiği hakikatlerle insanlığa faydalı işler yapan Avrupa’ya hiç cephe almıyor; bilakis onları takdir ediyor. Hatta sosyalizm çıktığı ilk dönemlerde, kapitalizme göre onu İslam'a daha yakın görüyor. Ama avam halka yönelik “ikmâli yakın” olan bu “şarkî fikrin” uzun ömürlü olması için kudsiyet kazanması gerektiğini ama kudsiyet verecek içtimaî iki din bulunduğunu bunlardan en başta gelenin İslamiyet, ikincisinin Îsevilik olduğunu söylüyor. Eğer dînî bir hüviyet kazanmazsa materyalist ve zâlim ellerde insanlık ve İslamiyet için zararlı olacağını da ifade ediyor. nitekim Bolşeviklik ve komünizm olarak önce Rusya’da sonra Çin’de ve yarı Avrupa’da yayılan korkunç bir heyula oluyor.

İslamın ilk dönemindeki münafıkların ve Mescid-i Dırarın arkasında, daha sonra irtidad hareketlerinde ve peygamberlik iddia eden yalancıların arkasında da o sömürgeci ruhların asıl ve analarının olduğu da bir gerçektir. Aslında yaşadığımız süreci başımıza musallat edenler de, zalim-gaddarları bir maşa gibi kullananlar da yine onlardır. Belki de sadece bir test gibi. Her neyse herşeyin üstünde bir de hikmet sahibi İlahî bir İrâde bulunmaktadır.   

[Safvet Senih] 15.3.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Tablet ve Fatih Projesi Hakkında [Mehmet Yekta Eraltay]

Yurtdışında çalıştığımız için zaman zaman Milli Eğitim Bakanlığı'ndan (MEB) yetkililer ile karşılaşıyoruz. Bazen şahsi gezi yapmak için bazen de bilgi ve görgülerini arttırmak için bulunduğum ecnebi memlekete ziyaret yapıyorlarmış. MEB ile hukukum uzun yıllar öncesine dayandığı için geldikleri zaman o bölgede bulunan Türkler ile de görüşmek istiyorlar doğal olarak. Yanılmıyorsam 2009 yılı içinde bir üniversite kampüsünde toplanmıştık yine, bakanlıktan bir yetkili vardı. Konuşmalar yapıldı, bilgiler verildi. Verimli bir fikir teatisi oldu benim için. Program sonunda yetkili şahıs 'önümüzdeki aylarda her öğrenciye birer tablet' verilme projesinden bahsetti ve eğitimci olduğumuz için bana da fikrimi sordu. Ben de kısaca 'vermeyin' dedim. 'Eğer projeyi yetkili ağızlardan duyduğum gibi yapacaksanız, fiyasko olur, para israfı olur, onun için bu şekilde yapmayın' dedim.

Vermeyin dedim çünkü o günlerde benzer bir proje benim de işbirliği içinde olduğum bir okul bölgesi için düşünülmüştü ve akabinde birçok toplantıya katılmıştım. Okul bölge yönetiminin elinde her bir öğrenciye değil tablet daha pahalı olan iPad alacak kadar para vardı, yani maddi problem yoktu. Yönetici kadro bize bu teknolojinin okullarda kullanımı hakkında yapılmış bir araştırma var mı diye sordu, ben de yok demiştim o zamanlar. Genel olarak değişik teknolojilerin eğitimde kullanılması var ama tablet için henüz yoktu. O zaman okul bölge yönetimi 'birçok pilot çalışma yapalım, ondan sonra karar verelim' dedi. Hemen gerekli araştırma paraları ayrıldı ve çalışma başlatıldı. İşte gerekli çalışmalar Türkiye'de henüz yapılmadığı için öğrencilere tablet dağıtılmasın demiştim.

Vermeyin dedim çünkü ülkemizdeki öğretmenlerin ve okulların gerekli teknolojik altyapıya sahip olmadıklarını biliyordum. Mesela, hala daha birçok öğretmenimizin şahsi web sitesi yoktur. Olanların da veritabanı yoktur hatta bu konuda bilgili olanlar da yok denecek kadar azdır. Ama benim bulunduğum okul bölgesinde çok önceden bu konuda çalışmalar yapmıştık ve 2007'nin sonları gibi her öğretmenin bir web sitesi olmuş, hatta öğrettikleri derslere ait bazı dokümanlar buradan öğrencilere sunulur olmuştu. Ülkenin Eğitim Bakanlığı 2000'li yılların başından itibaren uyguladıkları projeler ile ülkedeki bütün okulları internete bağlamıştı. Hemen akabinde her okulun kendine ait sunucuları olmaya başladı ve bütün okullar veritabanlarını oluşturmaya başlamışlardı. Kısacası okullar zaten zaman içinde birçok dokümanı hazırlamışlardı ve tablete geçilmesi durumunda fazla zorluk çekmeyeceklerdi. İşte bunları bildiğim için ve Türkiye'de bu tür hazırlıklar yapılmadığı için tablet dağıtımı problem olacaktı, nitekim oldu da.

Vermeyin dedim çünkü tablet pahalı bir eğitim teknolojisidir ve her 4-5 senede bir yenisi çıkar. Daha siz bütün öğrencilere tablet vermeden ilk verilenlerin teknolojisi eskiyecektir ve ülkemiz zaman içerisinde tablet çöplüğü haline gelecektir. Bu durum vergi kaybına sebep olacağı gibi yeni mobil teknolojilerinin gelişmesine de engel olacaktır. Zaten elinde öyle yada böyle çalışan tableti olan biri niye yeni teknolojilere yatırım yapsın ki. Bizde 'bir şekilde idare etme kültürü' vardır. İdare ederiz yenisine yatırım yapmayız.

Birkaç ufak hususu daha konuşmuştuk ayaküstü. Peki dedi yetkili sizin tecrübelerinize göre ne yapalım o zaman?

Önce dedim bunları kullanacak öğretmenleri yetiştirmeniz lazım. Elinizde 5 TL varsa bunun 4 TL'sini öğretmen, yönetici, aile gibi eğitimin bütün paydaşlarını bu teknolojinin altyapısını oluşturacak şekilde eğitimden geçirmeye harcayın. Geri kalan 1 TL ile de tablet alırsınız. Eğitimde teknolojiden önce insan gelir ve bu insan kaynağının eğitilmesi gerekir, projedeki paranın çoğunu buraya harcayabilirsiniz. Bunu yaparken de illa ki araştırma yapılmalı. Araştırma için de üniversiteler ile sıkı bir işbirliği gerekli. Eğer araştırma konusunda eleman yetiştirilmesi gerekiyorsa buradan size yardımcı olabiliriz teklifinde bile bulunmuştum.

Sonra dedim her öğrenciye birer tane tablet vermek yerine bence tekerlekli dolaplar yapabilirsiniz (bunlara station diyoruz). Bu dolapların üzerine hoperlör, wifi cihazı, printer, tabletleri şarj edecek şekilde yuvalar, ana bilgisayar, sunucu gibi şeyleri koyabilirsiniz (böyle bir dolabın o zamanlar çizimini bile yapmıştım.) Yaptığımız araştırmalara göre her sınıf her zaman tablete ihtiyaç duymuyor onun için her okula bu dolaplardan 3-4 tane (sınıf sayısına göre ayarlanabilir) koyarsınız, ihtiyacı olan öğretmen alır dolabı kullanır, sonra geri yerine koyar. Böylece projedeki paranın çoğunluğuna mal olacak olan tablet alımını çok düşük bir ücrete halletmiş olursunuz, mesela 1 TL'ye. Hatta tablet ile birlikte bir miktar iPad de alınabilir ki öğrencilerimiz her iki sistem ile de tanışmış olurlar.

En son olarak şunları da ekledim. Anladığım kadarı ile her öğrenciye bir tablet verilecek. O zaman şu araştırmaların yapılmasını tavsiye ederim (Aşağıdaki ve benzer konularda çalışmak isteyen ilgili şahıslar ile detayları görüşebiliriz.):

1. Bu tabletlerin okuma yazma bilmeyen ailelere okuma yazma öğretmek üzere program geliştirilmesi ve tabletlere koyulması konusunda araştırma yapılmalı-böyle bir program hala daha yapılmadı. Yapan olursa dünyada ilk olur. İlgilisine güzel bir imkandır.

2. Tablet teknolojisini öğretmenden daha hızlı öğrenecek öğrencilerin tabletleri hacklemesine karşılık alınacak tedbirler konusunda da araştırma gerekli-ki bu konuda yıllar sonra bir öğrencime yüksek lisans yaptırmıştım. Bitlis'ten topladığımız veriler çok enteresandı.

3. Bizim kültürde tablet gibi kıymetli bir şeyin bedava verilmesi kültürel olarak bu teknolojiyi kabulde problem çıkaracaktır. Bunun öğrenmeye ket vurmaması için alınacak tedbirlerin araştırılması gerekir.

4. Tabletler ile birlikte üniversitelerimizde programcılık ve kodlama mecburi ders olmalı ve bunun olurlarını araştırmak gerekir-ki bunun artık kaçınılmaz olduğu günümüzde anlaşılıyor.

5. Bir de her sınıf seviyesi için çeşitli pedagojik araştırmaların yapılması gerekir.

6. Tabletlerin şarjlarının çabuk bitmesi ve şarj için sınıfın ortasına çekilen uzatma kablolarının öğrencilerin güvenliklerine tehlikeye atması konusu.

Geçmiş gün bir iki madde daha söylemiş olabilirim. Şimdi düşünüyorum da zamanında çok önemli şeyler söylemişim aslında ama pek kaale alan olmamış galiba. Bugün gelinen noktada Fatih Projesinin çöktüğünü okuyunca içim burkuldu. [Bkz. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/920594/Tablet_yok..._Fatih_Projesi_de_coktu.html] Bakan İsmet Yılmaz tablet yerine klavyeli bilgisayar dağıtılacağını açıklamış. Sayın Bakan bana fikrimi sorarsa, ben de kısaca "Yapmayın" derim.

[Mehmet Yekta Eraltay] 15.3.2018 [Samanyolu Haber]
myektaeraltay@samanyoluhaber.com

İsviçre’den, adam kaçırma planı yapan Türk diplomatlara soruşturma [Alper Uyanık]

İsviçre, Hizmet Hareketi mensubu bir İsviçre vatandaşını kaçırma planları yapan Türk diplomatlar hakkında soruşturma başlattı.

İsviçre’de Fransızca yayın yapan ülkenin en yüksek tirajlı gazetesi 24 Heures’ün özel haberine göre, ‘Arcan’ diye anılan vatandaşın eski iş ortağıyla buluşan Türkiye Konsolosluğu’nda çalışan Türk diplomatlar, Arcan’ın yemeğine Gamahidroksibütrat (GHB) atıp bayıltması için iknaya çalıştı. İsviçre istihbaratı, Zürih’in banliyösünde bulunan bir mezarlıkta yapılan görüşmelerin tümünü kayıt altına aldı.

Thomas Knellwolf ve Kurt Pelda imzalı özel haberde, görüntülerden kimliği belirlenen ve 2.Katip olarak görev yapan H.K.Y.’nin, skandal patlak verdikten sonra apar topar Türkiye’ye geri çağırıldığı vurgulandı. Kimliği belirlenen ikinci isim H.M.G. (Hacı Mehmet Gani) ise halen basın ataşesi olarak vazifesine devam ediyor. İkna çalışmalarına katılan üçüncü şahsın ve mezarlıkta giriş çıkışları kontrol görevi verilen iki kişinin kim oldukları henüz henüz bilinmiyor.

İstihbaratın ulaştırdığı görüntüleri inceleyen İsviçre Hükümeti, başsavcılığa soruşturma talimatı verirken, ilgili diplomatların dokunulmazlıklarının kaldırılması için Türk makamları nezdinde resmi temasta bulundu.

Nazi Almanya’sından bu yana yabancı bir devletin karıştığı bir kaçırma olayıyla ilk defa karşı karşıya kalan İsviçre, kaçırılma tehlikesi geçiren vatandaşına resmi koruma tahsis etti.

[Alper Uyanık] 15.3.2018 [TR724]

Pasaportuna el konulmak istenen Türk işadamı Avusturya polisine sığındı

Hizmet Hareketi mensubu olduğu gerekçesiyle Viyana Başkonsolosluğu’nda pasaportuna zorla el konulmak istenen Türk işadamı, Avusturya polisine sığındı. Savcılık takipsizlik verince Türk işadamı 15 yıldır yaşadığı Kore’ye döndü.

15 yıldır Kore’de yaşayan Yavuz Bülbül eşi ve iki çoçuğu ile geldiği Viyana’da çocuklarının pasaport sürelerini uzatmak için konsolosluğa gitti. Ancak konsolosluk görevlileri Gülen cemaatine yönelik soruşturma kapsamında hakklarında tahdit olduğu gerekçesiyle Bülbül’ün işlemlerini yapmadı ve pasaportuna el koydu. Seyahat özgürlüğü engellenen ve Kore’ye dönme imkanı kalmayan Bülbül iki gün sonra yeniden konsolosluğa gitti ve görevlilerden pasaportuna el konulduğuna dair yazı vermelerini istedi.

Red cevabı alan Bülbül işlem sırasında el konulan pasaportunun delinerek iptal edilmediğini fark etti ve görevlinin bir anlık dalgınlığından yararlanarak hukuksuzca el konulan pasaportunu aldı ve konsolosluğu terk etti.

Konsolosluk görevlerinin yakalamak için peşinden koştuğu Yavuz Bülbül bina dışında görevli Avusturya polisine sığınarak yardım istedi. Türk iş adamının pasaportuna haksız şekilde ve zorla el koymak istediklerini beyan etmesi üzerine Avusturya polisi önce Yavuz Bülbül’e kelepçe taktı ardından da konsolosluk görevlilerinin şikayetlerini dinledi.

Konsolosluk görevlileri ifadelerinde pasaporta el komak istediklerinden söz etmedi ve Türk işadamının bina içinde bir görevliyi darp ettiğini öne sürerek suç duyurusunda bulundu. Ancak savcılık konsolosluk görevlilerinin suç duyursusuna takipsizlik kararı verdi ve Türk işadamı serbest bıraktı.

Türk işadamı Yavuz Bülbül, kendi ülkesinin konsolosluğunda karşılaştığı hukuksuzluk ve gördüğü kötü muamelenin ardından el konulmak istenen pasaportuyla Kore’ye döndü.

[TR724] 15.3.2018

Afrin ve rejim [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de rejim, içeride çok ciddiyetle önemsenmesi gereken insan hakları ihlalleri yaparken, dışarıda bir taraftan kendisine kurumsal olarak veya fiilen bağlı görevlileri ya da etki ajanlarıyla yurtdışında yaşayan ve rejime muhalefet eden Türk vatandaşlarına operasyonlar düzenliyor, diğer taraftan Suriye’de topraklarında yürüttüğü Zeytin Dalı savaşı kapsamında ciddi insan hakları ihlalleri yapıyor.

Türkiye başka bir ülke haline geldi. Kurumsallaşmış, en azından kendi kanununa uyan, kendi içinde tutarlı olan bir ülke gitti, yerine keyfi ve anayasasız bir yönetim tarafından yönetilen, yasalardan bağımsız, devletin anayasal düzeninin bürokratik örgütlenme şemasıyla alakası olmayan bir rejim geldi. Bu rejimin içeride de dışarıda da yaptığı çok ciddi insan hakları ihlalleri, rejimin ortak çıktıları olarak değerlendirilmeli.

Yüz binlerce kamu çalışanını (devlet memurunun) anayasa ve yasalara aykırı şekilde KHK’larla işinden atan, on binlerce vatandaşı gayri-kanuni gerekçelerle tutuklayan ve hapse koyan rejimle, Almanya’da Osmanlı Ocakları denen çeteyi besleyen veya yurtdışından haydutlukla adam kaçıran rejim arasında fark mı var? Bu rejimin Türkiye’nin anayasasıyla artık bir alakası kalmamıştır. Bu nedenle anayasal çerçevede kurulmuş olan tüm kurumlar, TSK’dan emniyete, Anayasa Mahkemesi’nden Yüksek Seçim Kurulu’na, ne varsa, tümü anayasal olarak çizilen yetki ve sorumluluklarının dışında hareket ediyor.

Rejimin anayasal hiçbir dayanağı bulunmayan uygulamalarını itirazsız yerine getiriyor bu kurumlar. Denetim yok. Denetimi neye göre yapacaksınız ki zaten! Her türlü denetimin amacı, uygulanan siyasetin yasalara uygun olup olmadığının, mevzuatla bir çelişkisinin bulunup bulunmadığının ortaya çıkarılmasıdır. Peki, anayasa uygulanmıyorsa, anayasal düzen ortadan kaldırılmışsa, hangi yasal mevzuata göre neyi denetleyebilirsiniz! Dolayısıyla şu an uygulanan, keyfi ve anayasal bir dayanağı olmayan bir rejimdir. Bu bağlamda Türkiye’de anayasal düzende bir kırılma yaşanmış, bir sivil darbe gerçekleşmiştir. İşte bu nedenle, “devlet ortadan kalkmıştır” saptamasını yapmak durumundayız.

OLMAYAN DEVLETE SADAKAT TALEP EDİLİYOR

Bu rejim bugün bizi Afrin’e yapılan askeri saldırının gerekliliğine ikna etmeye gayret ediyor. Oysa Afrin’de bugün terörist ilan ettikleri Kürt güçleriyle daha birkaç yıl öncesine dek periyodik olarak görüşüyorlardı. Bu güçlerin liderlerinden Salih Müslim defalarca Türkiye’ye davet edildi. Süleyman Şah Türbesi taşınırken Suriye Kürtleri’nin desteği ve izni alındı. Dahası, Kobane müdafaası esnasında Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi askerlerine, bugün savaş ilan edilen PYD’ye yardım etsin diye Türk topraklarından geçme izni verildi. Aynı dönemde PKK lideri Abdullah Öcalan ile devletin resmi görevlileri görüşmekteydiler. Dahası, İmralı’ya heyetler gönderiliyor, Erdoğan’ın onayıyla Öcalan’ın bin bir türlü mesajı Türkiye’de yayınlanıyordu. Öcalan’a sayın diyen, “vizyon sahibi lider” diyen, PKK ile Oslo’da görüşen, bu rejimin şu an işbaşında olan lider kadrosu değil miydi? Erdoğan bizzat PKK ile müzakere sürecini başlatmadı mı? Teslim olan PKK’lılar için sınırda seyyar mahkemelerde teröristlerin ifadelerini aldırtan ve onları serbest bırakan bu rejimin lider kadrosu değil miydi? Kimse birbirini, en önemlisi de kendisini kandırmasın! Erdoğan PKK ile pazarlık sürecini başlattı.

Dahası var: Suriye iç savaşı başlamadan önce Suriye’de Kürt kantonu mu vardı! İslamcı irrasyonel hayalcilikleri nedeniyle Suriye’yi istikrarsızlaştıran, on binlerce psikopat cani cihatçıyı öbek-öbek Türkiye toprakları üzerinden Suriye’ye geçiren, bu radikal İslamcıları sadece ideolojik olarak kendilerine yakın diye koruyup kollayan bugünkü rejimin karar alıcıları değil miydi? Bu canilere silah taşırken yakalandılar. Bu canileri Türkiye vatandaşlarının verdiği vergilerle işletilen hastanelerde tedavi ettirdiler. Kızılay’ın çadırlarına kadar bu militanlara dişten tırnaktan artırılan yerel kaynaklarımızı bol kepçe peşkeş çektiler. Sonunda Suriye’de merkezi hükümet alan kontrolünü kaybetti. Rusya oyuna girerek Esad rejiminin hamisi oldu ve Suriye’de askeri olarak aktif hale geldi. Kuzey bölgelerde de Kürtler demografik avantajlarının da yardımıyla kendi öz yönetim bölgelerini oluşturdu.

Kürtler IŞİD ve Nusra gibi radikallere karşı savaşmak zorundaydılar. Çünkü cihatçılar kendilerini Müslüman olarak kabul etmiyor, Kürtleri (ve elbette diğer tüm etnik grupları) sistematik olarak katlediyorlardı. Bu konstellasyonda Türkiye’deki rejim cihatçı radikallerle mücadelede pasif tutum izledi. IŞİD’e al altından yardımcı oldu. IŞİD’in petrol ticaretinde Berat Albayrak ve Bilal Erdoğan başta, birçok iktidar ve aile unsurunun adı geçti. Can Dündar’ın MİT tırları haberiyle beraber, Türkiye’nin Suriye’de cihatçılara nasıl destek verdiği ortaya saçıldı. Elbette bunları dünyadaki tüm ülkeler gördü, görmekte.

Ez cümle, bu rejim istikrarsızlaştırdığı Suriye’de Kürtlerin öz yönetim elde etmelerine zemin hazırladı. Sonra bu öz yönetimin liderleriyle işbirliği yaptı. Onlarla sıkı fıkı ilişkiler kurdu, onları Ankara’ya davet etti, adeta diplomatik temsilci gibi muamelede bulundu. Tüm bunlar internette ufak bir arama ile teyit edebileceğiniz gerçekler. Azını yazıyorum, fazlasını yazmıyorum. Şimdi aynı Türkiye, bu sebep olmuş olduğu durumdan şikâyet ediyor. Neye yakınıyorsunuz be! Siz bunun müsebbibisiniz. Eğer ortada bir güvenlik tehdidi vardıysa, o da sizin yüzünüzden ortaya çıktı. Ki esasında güvenlik tehdidi yoktu. Bu Afrin müdahalesinin tek bir işlevi var: içeride safları sıklaştırmak. Dışarıda savaşan Türkiye’nin her türlü ideolojik farklığa karşın toplumu birleştirdiğinin farkında olan bir yönetim var. En kutsal ve bütünleştirici öz savunma gibi bir kavramı bile kendi kısa dönem siyasi emellerine alet etmekten çekinmiyorlar. Kürt “ötekisi” üzerinden (tıpkı Cemaat “ötekisi” gibi) Avrasyacı bir Türkiye diktatörlüğü kuruluyor.

SUSMAYIN, TEPKİ VERİN!

Şimdi gelelim esas konuya. Bazıları, bu rejim tarafından memleketlerinde hain ilan edilmelerine, işlerinden güçlerinden kovulmalarına, ülkelerini terk etmek zorunda kalmalarına, eşleri-dostlarının rejim tarafından zulme uğratılmasına karşın, devlet fetişizmi yapıyor. Afrin’de Türkiye’nin kendisini savunduğu söylemini “satın alıyor”. İktidarın diskursuna inanıyor. Bakın Türkiye’de Cizre ve Diyarbakır’da yaşanan dram büyük bir faciadır. Mahallelerde taş üstünde taş bırakmadılar, ağır silahlarla gece gündüz bombaladılar. Hedefte resmi söyleme göre teröristler vardı. Hâlbuki orada sadece teröristler yoktu. Atılan bombalar kimin terörist kimin sivil halk olduğunu bilebilir mi? Yüzlerce sivil o bombalamalarda hayatını kaybetti. Barış Akademisyenleri (biri de benim, gurur duyarak söylüyorum!) bu durumu protesto etti diye sosyal linçe uğradığında, yine susuldu! Şimdi de Afrin’de susuluyor. Susmayın arkadaş, susmayın!

Sivil halk kavramı nedir bilir misiniz? Bu kuru kavramın içinde bebekler, çocuklar, hamileler, yaşlı teyzeler ve amcalar var! İnsanlar çocuklarını kaybediyor. İnsanların evleri bombalanıyor Afrin’de. Hastaneler gece gündüz ağır yaralıları tedavi etmeye çalışıyor. Tüm bu gerçekler bağımsız uluslararası medyada yayınlanıyor. Uluslararası insan hakları örgütleri bu katliamları raporluyor. Birleşmiş Milletler sivil kayıpları teyit etti, bu konuda Türkiye’yi uyardı. Yüzlerce insan, PYD ile alakası olmayan sivil yerli halk, katlediliyor. ÖSO’nun cihatçıları ise tüm nefretlerini ve patolojik dünya görüşlerini sahada kusuyor. Türk ordusu ile İslamcı cihatçı çapulcular aynı saflarda! İnsanda en azından bundan dolayı bir utanma olur!

Bu yaşanan dram Türkiye’de sistemin mağduru olmuş insanların kaderi gibi, dikkatimizi çekmeli. Bu yaşanan insanlık dramına duyarsız kalmak, sonra da kendi sorunları konusunda uluslararası toplumdan yardım ve destek beklemek, cidden hem etik olarak hem de rasyonel olarak çok sorunlu bir tutum. Hele bunun motivasyonu “devlete bağlılık” gibi bir gerekçeyse, bu çok daha içler acısı bir tutumdur.

HANGİ DEVLET?

“Hangi devlet” diye sorarlar adama! Sana ve ailene zulüm eden devlet mi? Anayasası olmayan, kendi anayasal düzenine uymayan devlet mi? Çocuklarını Meriç’te ve Ege’de kaybeden insanların peşinde zebani olan, insanları yerinden-yurdundan eden despot devlet mi? Biliyorum, sağda da solda da devlet fetişizmi çok yaygındır Türkiye’de. Zordur bu konu. Artık bunu aşmanın zamanı gelmedi mi? 15 Temmuz sonrası yaşanılan süreçte Türkiye’de 1915 olaylarının, 6/7 Eylüllerin, Varlık Vergilerinin sorgulanmasının zamanı gelmedi mi? Kürtler 1920’lerden beri çok ciddi ve ağır insan hakları sorunları yaşıyor. Oğluna-kızına istediği Kürtçe ismi koyamayan, dili, kimliği, benliği ve varlığı inkar ve reddedilen, yurdunda olduğu gibi yaşayamayan, yok sayılan, binlerce yıllık Anadolulu yerlisi bir halk olan Kürtlerle empati kurmak için daha kaç post-15 Temmuz takibatı ve zulmü yaşamak gerek!

Bu topraklar 1900’lerden beri o kutsallaştırılan devlet eliyle birçok halkı ve kültürü “elimine etti”. Devlet ideolojisi veya devlet eliyle dayatılan kimlikle sorunu var diye milyonlarca insan büyük acılar çekti. Bugün yaşananlar, işte bu yaşanan dramların da faili olan “kutsal devlet” tarafından yapılıyor. Aslında devlet denilen şey, bir tür organizasyon yapısını kontrol eden güç demektir. Yani işin içinde kutsal hiçbir şey yok. İnsanlar tarafından oluşturulan ve yönetilen bir yapı var. Gücü elinde bulunduranlar, sistemin dayanağı olan anayasa ve yasaların dışında hareket etmeye başlarlarsa, o “kutsal devleti” eleştirmek, onun zulmünden kurtulmanın en başta gelen şartıdır. Zulümler arasında seçim yapmadan ama. “Bana yapına zulmü eleştiririm, ama başkasına yapılan zulümden bana ne” tutumu ile ancak o zulüm mekanizmasını güçlendirirsiniz. Ahlaken de çok zayıf bir pozisyona düşersiniz. Sahip olduğunuz moral üstünlüğünüzü sıfırlarsınız. Bugün içerde de dışarıda da suç işleyen bir iktidar var. Biz anayasadan kopması nedeniyle ona kısaca rejim diyoruz. Bu rejim sadece size zulüm etmiyor. Bunu gördüğünüzde, bunu kavradığınızda, aslında sandığınızdan çok daha güçlü olduğunuzu, sayınızın çok daha kalabalık olduğunu göreceksiniz. Sadece gözlerinizi açın. Bir de yüreğinizi.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.3.2018 [TR724]

Manchester United’a Ferguson’un yaptığı kötülük! [Hasan Cücük]

Manchester United’a en büyük kötülüğü kim yapmış olabilir? Soru oldukça absürt. Böyle bir soru sorulmuş mudur bilmiyorum. Bence, Manchester United’a en büyük kötülüğü Sir Alex Ferguson yapmıştır. Hemen yok artık demeyin. İzah edeyim!

İSKOÇ TEKNİK ADAMIN BAŞARISI

Kuruluş tarihi 1902 olan Manchester United, İngiltere’nin kalburüstü takımlarından biri oldu. İlk şampiyonluğunu 1907-08 sezonunda yaşayan ManU, aynı başarıyı 2010-11 sezonunda tekrarladıktan sonra uzun bir süre sessizliğe büründü. 1951-52 sezonunda yaşadığı şampiyonlukta tekrar Ada futbolunda söz sahibi olmaya başlayan Manchester United, 1966-67 sezonunu zirvede tamamlayarak 7. şampiyonluğunu ilan etti. Sonrası ise zirveye hasret geçen yılların başlangıcı oldu. Bu süreçte Ada futboluna Liverpool damgasını vururken, Manchester United’in yeniden yükselişe geçmesi için bir İskoç’un eli değmesi gerekiyordu. Bu isim Alex Ferguson’du.

Ferguson’la birlikte Manchester United’ın makus talihi hemen değişmiyordu. 1986’da göreve gelen Ferguson, sabırla yeni bir takım inşa ederken, ilk meyvesini 1992-93 sezonunda gelen Premier Lig şampiyonluğuyla alıyordu. Artık Ada futbolunda bir Manchester United, ya da aslında Ferguson gerçeği vardı. 1992-2013 arasına 13 şampiyonluk sığdıran Ferguson’un Manchester United’ı en çok şampiyon olan takım unvanını Liverpool’dan aldı. Kazanılan bir düzine FA Cup ve Lig Kupası başarılarına 2 Şampiyonlar Ligi kupasını ekleyen Ferguson, 2013’te emekliye ayrılarak köşesine çekildi.

YERİNE KİMSE BULUNAMADI

27 yıllık Ferguson döneminin sona ermesiyle Manchester United’ın zirveden düşüşü başlıyordu. Ferguson gibi zirve bir teknik adamın yerini doldurmak kolay değildi. Futbol dünyasına ‘kovulması imkansız teknik adam’ olarak adını yazdırmıştı. Nitekim koltuğun ilk sahibi David Moyes oldu. Ferguson gibi İskoç olan Moyes, 10 yıl boyunca Everton’u çalıştırarak istikrarı yakalamış bir isimdi. Ancak ManU dönemi bir sezon bile sürmüyordu.

2014’te takım Hollanda futbolunun efsane teknik adamı Louis Van Gaal’a emanet ediliyordu. Ajax, Barcelona ve Bayern Münih’le şampiyonluk yaşayıp, kupalar kaldıran Van Gaal, kağıt üzerinde ManU için biçilmiş kaftandı. David Moyes’e kıyasla geçmişi başarılarla dolu bir isimdi. Ferguson’un boşluğunu ancak tecrübeli bir isim doldurur düşüncesi de kısa sürede yanlış çıkıyordu. Şampiyonluk hayal olan Manchester United için Şampiyonlar Ligi’ne katılmanın başarı sayıldığı yıllar başlıyordu. İki yıllık Van Gaal döneminde harcanan milyonlarca Euro’luk transferin karşılığı, sadece kazanılan FA Cup oldu. Hollandalı teknik adam Van Gaal 350 milyon Euro’luk transfere imza atmıştı.

MOURİNHO’DAN BEKLENTİLER

Zirveden uzak geçen yıllar ManU efsanesini çöküşe götürecekti. Sıradanlaşmanın önüne geçmek için koltuk Jose Mourinho’ya emanet edildi. FC Porto, Chelsea, İnter ve Real Madrid’le adını dünyaya ezberleten Mourinho ‘en doğru tercih’ olarak görünüyordu. 2016’da göreve başlayan Mourinho, Pogba, Mkhitaryan ve Bailly gibi yıldızları kadrosuna katarken kasasından 185 milyon Euro çıkardı. Ligi 6. sırada bitiren ManU’da Mourinho’nun performansı beklentilerin altında kalıyordu ama kazanılan UEFA Avrupa Ligi kupası Portekizli hocanın kredisini uzatıyordu.

Mourinho çalıştırdığı takımlarda ilk sezonunda şampiyonluğa ulaşamazsa, mutlaka ikinci sezonunda şampiyon olmuş biriydi. United taraftarı bu istatistiğe güveniyordu. İşini sadece istatistiğe bırakmayan Mourinho, Lukaku, Matic, Lindelöf, Sanchez gibi yıldızları kadrosuna kattı. Tıpkı Portekizli teknik adam gibi Premier Lig’de ikinci sezonunu yaşayan Josep Guardiola, City ile sezona damgasını vuruyordu. Mourinho’dan beklenen patlamayı Guardiola yaparken, ManU’nun kaderine ligi ilk 4’te bitirip Şampiyonlar Ligi biletini almak kaldı. UEFA Avrupa Ligi’ni kazandığı için Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan katılan Manchester United, Basel, CSKA Moskova ve Benfica’nın yer aldığı kısmen kolay bir gruptan lider çıkıyordu. Son 16 turunda Sevilla ile eşleşen ManU turun favorisiydi. Nitekim ilk maçta deplasmanda alınan beraberlikle Ada’ya avantajlı dönmüştü. Evinde kolay geçmesi beklenen maçı kaybeden Manchester United, ikinci turda Avrupa defterini kapatmış oldu.

TARAFTARI KÖTÜ ALIŞTIRDI!

Ferguson’un boşluğunu Mourinho bile dolduramamış oldu. Artık giderek United taraftarları eski günlerin bir daha gelmeyeceğine inanmaya başladı. Guardiola, City’de kalmaya devam ederse sadece ManU için değil, diğer takımlar için de Premier Lig şampiyonluğu hayal olacak gibi gözüküyor. Yazının başındaki soruya gelirsek, United’a en büyük kötülüğü Ferguson yaptı. Çünkü şampiyonluğu unutan bir takım ve taraftarı, art arda yaşanan şampiyonluklara alıştırdı.

[Hasan Cücük] 15.3.2018 [TR724]

12 Eylül 2010 referandumu bugün yapılsa oyum ne olurdu? [Tarık Toros]

Kişi bilmediği şeye düşmandır.

Bunu biliyoruz.

İnsanları bilmedikleri konu hakkında şartlandırmak ise psikolojik harbe girer.

Bugün ülkede sistemli ve programlı biçimde yapıldığı gibi.

***

Cezaevlerinde 50-60 bin tutuklu var.

Kamuoyunda pompalanan ne:

“Bunlar 15 Temmuz’daki 250 kişinin katili.”

Tuttu mu?

Tuttu.

Başka ne var:

“Bunlar soru çaldı. Hepsi bulundukları yere böyle geldi. Bunlarda ne ararsan var.”

Başarılı oldu mu?

Oldu.

“Bunlar ürettikleri sahte delillerle insanlara kan ağlattılar.”

İnanç bu mu?

Evet bu.

***

AKP’li tabanın yüzde 99’u böyle bakıyor.

Peki ya kendine sol-liberal diyen taban?

Farksız.

***

12 Eylül 2010 referandumuna gidelim.

AKP tabanı halen o referandumu savunur.

Solcular ise bugünlerin miladı olarak bu tarihi gösterir:

-“Yetmez ama evet” dediniz, başımıza bunlar geldi.

-Ölüler bile mezarlarından kalksın oy kullansın, dediniz.

-Bu yolların taşlarını ta o zaman birlikte döşediniz, filan.

***

Sorsan:

O gün oylanan düzenleme neydi?

Üç maddesini sayamazlar.

-Hem bilmiyorlar.

-Hem bilmediklerini bilmiyorlar.

İnsanların okumadığını da gördükleri için…

Ne söylenirse söylensin, kendi mahallelerinde olumlu bir karşılığı olduğunu düşünüyorlar.

***

12 Eylül 2010’da yirmi civarında madde halk oylamasına sunuldu.

Öne çıkan maddeler şunlardı:

-Yüksek Askeri Şura kararlarına yargı yolu açılması.

-12 Eylül darbecilerine yargı yolu açılması.

-Anayasa Mahkemesine kişisel başvuru hakkı.

-HSYK üye sayısının 22’ye çıkarılması, 10 üyenin hakim ve savcılar arasından seçimle göreve gelmesi.

-HSYK’nın “meslekten çıkarma” cezalarına itiraz, tüm kararlarına yargı yolu açılması.

-Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarına Yüce Divan’da yargılanma yolu açılması.

-Memurlara toplu sözleşme hakkı.

-Askere sivil mahkeme yolu açılması.

-Yurt dışına çıkma hakkının ancak hakim kararına bağlı sınırlanması.

-Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısının 11’den 17’ye çıkartılması.

***

Aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olma hakkı, memurlara verilen uyarma ve kınama cezalarının yargı denetimine açılması, grev ve lokavt hakkına sınırlamalar getiren maddenin yürürlükten kaldırılması, kamu denetçiliği oluşturulması, kişisel verilerin korunması, kadın erkek eşitliği, ailenin korunması ve çocuk haklarına dair…

Kimsenin itiraz etmediği, zaten uluslararası sözleşmelerle düzenlenmiş, “uyum maddeleri” diyebileceğimiz düzenlemeler de var.

***

Ben o gün bu maddeleri tek tek okudum ve sandıkta “EVET” oyu verdim.

Bugün olsa yine aynı oyu veririm.

Kenan Evren ve arkadaşları, bu referandumdan sonra yargılandı.

Ergenekon ve Balyoz sanıkları Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kullanıp kazandı, kimi tahliye oldu, kimi oradan aldığı “hak ihlali” kararıyla rahatladı.

Memura toplu sözleşme hakkı, YAŞ kararlarına yargı yolu, vesaire…

Kötü mü oldu yani?

Olması gereken demokratik haklardır bunlar.

Uygulanmadı, uygulanmıyor o ayrı.

Zaten şu an hangi kanun, hangi yönetmelik uygulanıyor ki?

Anayasa Mahkemesi kararları çiğneniyor.

***

HSYK’nın eski yapısı korunsaydı mesela, şu an biat etmiş olmayacak mıydı? O yapıda da üyeleri Cumhurbaşkanı, Yargıtay ve Danıştay seçiyordu.

***

Yüzde 58’le geçti bu referandum.

Serbest seçim vardı.

Şaibe iddiası yoktu.

Medya serbestçe görüşlere yer verdi, halk tercihini yaptı.

***
Bana göre, AKP’nin parlak yıllarının bitiş tarihidir 12 Eylül 2010 referandumu.

Bu, şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Tek adamlık rüyası, burada alınan rüzgarla şişirildi ve AKP bu tarihten sonra hiçbir vaadini tutmadı.

Tutmadığı gibi, geriye doğru 8 yıllık krediyi hunharca harcadı.

Bu maddeler Meclis’te referanduma gerek kalmadan yasalaşsa, belki de o rüzgar hiç olmayacaktı, bilemeyiz.

CHP, 2003-2005 arasında, Anayasa uyum yasaları konusunda yürüttüğü olumlu politikayı terk etti. Böyle yapmasa ne olurdu? Onu da bilemiyoruz.

AKP, referandum zaferini muazzam biçimde oya devşirdi ve kendine güvenenleri hayal kırıklığına uğrattı.

***

Okumuyoruz, bilmiyoruz, bilmediğimiz şeye ezbere düşmanlık yapıyoruz.

12 Eylül 2010 referandumunun bana gösterdiği şudur:

Yasa yapabilirsin.

Dünyayla uyumlanabilirsin.

Uluslararası tüm sözleşmelerin gereğini eksiksiz yerine getirebilirsin.

Lakin bunların hiçbiri demokrasi ve hukukun üstünlüğü için yeterli değildir.

***

Kanun orada dururken;

Bürokratlarıyla birlikte bunu çatır çatır çiğneyen bir rejim varsa…

Rejim bunu yaparken siyaset havanda su dövmüş, medya biat etmişse…

Ve halk, avuçlarını patlatırcasına alkışlamışsa bunu…

Her şey ama her şey alt üst olabilir.

***

Eğitim şart.

Şart olmasına da…

Bu potansiyel var mı?

Üzeyir Garih’e atfedilen bir lafla bitireyim:

“Bir köyün potansiyeli, o köy susuzluktan kırılırken hemen dışından akan nehirdir.”

[Tarık Toros] 15.3.2018 [TR724]

Merkel’in iki varisi ve CDU’nun geleceği [Ebubekir Işık]

Merkel liberal demokratik ülkelerde az rastlanır bir siyasi başarıya imza atarak dördüncü kez Almanya şansölyesi olmayı başardı. Merkel’in dördüncü kez hükümeti kurma görevini üstlenmesi şüphesiz yalnızca Alman siyasetinde değil, 2000 yılından bu tarafa başkanlığını yaptığı partisi CDU’da da son derece önemli değişikliklerin olması sonucunu doğurdu.

Merkel’in büyük koalisyon eşliğinde (CDU/CSU ve SPD ortaklığında) hükümeti kurma görevini resmen üstlenmesiyle beraber iki ismi kendi partisi olan CDU’da son derece kritik pozisyonlara atayarak, adeta kendinden sonraki CDU’nun geleceğini şimdiden şekillendirme iştiyakında olduğunu ortaya koydu.

Alman siyasetini takip edenlerin bile belki de çok fazla duymamış oldukları bu iki isim Jens Spahn ve Annegret Kramp-Karrenbauer. Her iki isim de parti içinde farklı kanatlardan aldıkları destek ve kendilerine has siyaset yapma tarzları ile birbirlerinden farklılaşsa da, bu iki isim Merkel tarafından bilinçli bir şekilde kritik pozisyonlara getirildiği ve tabiri yerinde ise bu isimlerin şimdiden Merkel’in varisleri olacağı yönünde Alman kamuoyunda çok fazla yorum ve analize rastlamak mümkün.

Jens Spahn: Hristiyan Muhafazakar Parti’nin ‘Uyumsuz’ Çocuğu

Jens Spahn kıyafet tarzı, kirli sakalı ve eşcinsel evliliğini kamuoyundan saklamaması yönüyle aslında Alman sol ya da Alman yeşil siyaseti için son derece uygun bir aday olabilirdi. Fakat, Spahn CDU ve CSU’nun muhafazakar tabanına rağmen CDU’da kendisine yer bulabilmiş ve parti içinde genç kuşağın desteğini almış bir isim.

Spahn yaşantısı dışında, diğer belirgin iki özelliği itibariyle de partide öne çıkmış biri. Spahn Alman diline ve Alman kültürüne dair yaptığı son derece katı ve yer yer aşırı sağ söylemleri andıracak ifadeleri ile aslında CDU’daki birçok çalışma arkadaşından hemen ayırt edilebilecek bir isim. Die Zeit gazetesinde çıkan bir yazısında ‘Biz mültecilerin Almanya’ya entegre olmaları için milyarlarca Avro para harcarken, Alman hippi gençliğinin marifetmiş gibi Almanca konuşurken her cümlede onlarca İngilizce kelime kullanmaları tam bir talihsizlik’ şeklinde bir ifadeye imza atarak, aşırı sağ yaklaşımlara ne kadar teşne olduğunu göstermiş oldu.

Diğer taraftan, Spahn parti içinde Merkel’e karşı ağzına geleni söyleyebilen belki de nadir vekillerden biri. Özellikle, Merkel’in mülteci politikasını defaatle kamuoyuna mal olacak şekilde yerden yere vuran Spahn, şuanda Bundestag’ın başkanlığını yapan Wolfgang Schäuble gibi ağır topların desteğini de hep yanında buldu. Hatta 2015 yılında dönemin Alman finans bakanı olan Schäuble, Spahn’ı kabinesine alarak, Merkel’e ince bir mesaj göndermişti.

2013 yılında ki genel seçimlerde de Spahn ve Merkel’in yıldızları barışmamıştı. Özellikle Alman sağlık sisteminin reformu ile alakalı Merkel’e demediğini bırakmayan Spahn, sağlık bakanlığı görevine getirilecek en yetkin ismin kendisi olduğunu iddia etmişti. Fakat, 2013 yılında üçüncü Merkel hükümetinin kurulması ile Merkel bu görevi güvendiği ve sözünden çıkmayacak olan bir isme Hermann Gröhe’ye vermişti.

Aslında Spahn’ın bu kadar özgüven patlaması yaşaması ve Merkel’e istediği zaman istediğini söyleyebilme cesaretini göstermesi yalnızca Almanya’nın bir demokrasi ülkesi olması ile alakalı değil tabi ki. Spahn’ın bu gücü elinde bulundurmasının önemli sebeplerinden birisi de Alman parlamentosuna CDU’nun hazırladığı listede bulunmak marifetiyle değil, direkt olarak bulunduğu bölgeden insanların kendisine verdiği oylarla seçilmesi ile de çok alakalı. Benzer şekilde Spahn’ın 2018’de tekrar Bundestag’a seçim bölgesinden direkt seçilmesinin bir sonucu olarak, Merkel bir önceki dönem sağlık bakanlığı görevini verdiği Hermann Gröhe’yi gözden çıkarmak zorunda kaldı. CDU ve CSU koalisyonunda bulunan bir çok etkili isim Spahn’ın bu görevi hak ettiğini ve daha yüksek bir pozisyonda kendisini göreceklerinden şüphelerinin olmadığını ifade etmekteler.

Annegret Kramp-Karrenbauer: Mini Merkel

İsminin uzunluğu ve zor telaffuzundan ötürü parti içinde ve dışında AKK (isminin ilk harfleri) kısaltması ile çağırılan ve buna problem çıkarmayan Annegret Kramp-Karrenbauer, Merkel tarafından partinin en önemli yönetim noktalarından biri olan genel sekreterlik görevine getirildi.

Parti genel sekreterinin görevi partinin günlük işleyişini koordine etmekken, Merkel’in geçtiğimiz günlerde Kramp-Karrenbauer’in kendisine yazdığı ve partinin önümüzdeki dönem stratejisinin ne olması gerektiğini ifade eden mektubu parti yönetim kuruluna okuması, Kramp-Karrenbauer fikir ve görüşlerinin partinin stratejik kararlarını da etkileyeceğe benziyor. Diğer taraftan CDU tarihinde delegelerin %99’unun oyunu almış tek genel sekreter olarak göreve seçilen mini Merkel lakaplı Kramp-Karrenbauer, kimileri için Merkel’den boşalacak koltuğa en çok uyabilecek isimlerin başında geliyor.

Her pazar seçim bölgesi olan Saarland’da kiliseye gitmekle bilinen, daha önce yaptığı konuşmalarda eşcinsel evliliğin ve kürtajın Hristiyan muhafazakar değerlerle örtüşmediğini ifade eden Kramp-Karrenbauer, aslında CDU muhafazakar tabanının tam da aradığı niteliklere sahip bir siyasetçi.

CDU’nun Geleceği, İki Varis ve İki Yol

Bir mucize olmazsa Merkel’in son dönemi olacak olan önümüzdeki dört yıl, aslında partinin geleceğinin de önemli ölçüde şekilleneceği bir dönem olacağını ifade edebiliriz. Bir tarafta, CDU’nun önemli bir oy miktarını aşırı sağı temsil eden AfD’ye (Almanya İçin Alternatif Partisi) kaptırması, diğer taraftan SPD’nin gerilemesi ile paralel olarak CDU’nun belki de önümüzdeki yıllarda Alman merkez siyasetini daha da domine edecek olması, karşımıza bir takım farklı yol haritalarının çıkacağını göstermekte.

CDU’nun Merkel’in bu son döneminde agresif bir ajanda ile aşırı söylemleri olan AfD’ye kaptırdığı oyların peşine düşeceği düşünüldüğünde, Alman Hristiyan Muhafazakar Partisi’nin bir nebze de olsa ‘sağa’ kayması ihtimalinin olduğunu düşünebiliriz. Böyle bir senaryoda Merkel sonrası dönemde CDU’nun başına aşırı sağ söylemleri büyük bir özgüvenle kullanan Jens Spahn’ın geçmesi, CDU’nun sağa kayışını ve AfD’ye kaptırdığı oyları tekrar geri kazanması sonucunu doğurabilir. Tabi böyle bir durumun CDU’nun merkez partisi olma imajını nasıl etkileyeceğini bugünden tahmin etmek son derece güç olacaktır.

Diğer taraftan, SPD’nin merkez sol siyasette giderek zayıflaması ve orta vadede bu açığı kapatabilecek yegane partinin CDU olduğu konsensüsü, CDU’nun güçlü bir merkez partisi olma eğilimi ve stratejisinin devam etmesi gerektiğini dikte etmekte. Böyle bir durumda şüphesiz Annegret Kramp-Karrenbauer CDU’nun başına geçmesi düşünülen en makul ve güçlü adaylardan biri olacaktır.

[Ebubekir Işık] 15.3.2018 [TR724]

Bir casus, bir suikast ve büyük kriz…[Erhan Başyurt]

İngiltere bir haftadır Rusya ve İngiltere arasında uzun süre çift taraflı casusluk yapan Sergei Skripal’e Salisbury’de yapılan suikast ile çalkalanıyor.

Suikast sıradan bir yöntemle değil, ‘sinir gazı’ ya da laboratuvarda üretilen çok güçlü bir ‘kimyasal silah’ ile gerçekleştirilmiş durumda.

Novichok olarak adlandırılan suikastta kullanılan kimyasal silahın, VX olarak bilinen kimyasal silahtan 8 kat daha güçlü olduğu belirtiliyor.

Novichok, Sovyetler Birliği döneminde Özbekistan’ın güneyinde kimyasal deneylerin yapıldığı ve kimyasal silahların üretildiği, bir yöneticisinin 1990’larda ABD’ye sığınmasıyla ortaya çıkan özel bir laboratuvarın adı aynı zamanda…

Skripal kendisini ziyarete gelen kızı ile birlikte bir parkın bankında şuursuz halde bulundu…

Ona yardım etmeye gidenler, son 45 içinde bulunduğu mekanlardaki insanlar da kimyasal silahın etkilerine maruz kalmış durumda… Şu ana kadar tespit edilenlerin sayısı 40’ı buldu.

***

Skripal, Rus Ordusu’nda yetişmiş, Afganistan’da savaşmış bir subayken, Rusya Dışişleri’ne bağlı istihbarata alınıyor.

İspanya’da görevde iken devşiriliyor…

300’ü aşkın Rus casusun onun verdiği bilgilerle deşifre edildiği ifade ediliyor.

2004’te Rusya tarafından casusluk yaptığı tespit ediliyor ve tutuklanıyor.

2010’da ünlü casus Anna Chapman’ın da aralarında bulunduğu Rusya’nın ABD ve Avrupa’da 300 kadar ‘uyuyan casusu’ deşifre olunca, Putin 10 casus karşılığında Skripal’ın da aralarında bulunduğu 3 ismi af ediyor.

Ajanlar, Viyana Havaalanı’nda casus romanlarındaki gibi değiş tokuş ediliyor.

Skripal, İngiltere’nin CIA’den talebi üzerine kendilerine teslim ediliyor.

İngiltere’deki eşi ile birlikte bir hayat sürmeye başlıyor.

Zaman zaman da İngiliz istihbaratına, Rusya’nın istihbarat taktikleri üzerine dersler vermeye devam ettiği ileri sürülüyor…

***

Soğuk Savaş döneminin bu kritik casusu, Soğuk Savaş taktiklerini sürdüren ‘çelik çekirdek’ten yetişme eski KGB ajanı Putin’in bilgisi haricinde olması imkansız bir şekilde öldürüldü…

Skripal suikastı, daha önce benzer şekilde şüpheli şekilde öldürülen 14 dosyanın daha açılmasını sağladı.

İddialar havada uçuşuyor. Rusya’nın uzun süredir muhalif işadamları ve eski Rus casuslarını İngiltere’de teker teker öldürdüğü iddia ediliyor.

Putin’in affettiği bir ismin, halen nasıl gerçekleştiği belirlenemeyen bir yöntemle öldürülmesi, 40 İngiliz vatandaşına da zarar verilmesi ülkede sinirleri germiş durumda…

***

İngiltere’de Rusya hakkındaki tartışmalar, Brexit döneminde Rus trollerin sosyal medya kampanyaları ve Rusya destekli işadamlarının Brexit kampanyası yürütenlere maddi desteği nedeniyle zaten yoğun yaşanıyordu.

Putin’in, İngiltere’deki muhalif işadamlarına yönelik ‘tehditleri’ ve son krizden sonra ‘tepeden bakan’ açıklamaları işin tuzu biberi oldu…

İngiltere Başbakanı May, ‘bıçak kemiğe dayandı’ misali, Rusya’ya yaptırımlar uygulamaya karar verdi.

İlk hamlede ülkedeki Rus diplomatların yarısı, 23’ü, sınır dışı edildi. Krizin bu şartlarda düşmesi değil tırmanması şaşırtıcı olmaz…

Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlar da söz konusu olacaktır.

İngiltere’ye batılı dostlarında yoğun destek var.

ABD’nin ardından İngiltere’nin de Rusya ile köprüleri atmaya başlaması, Putin’in Soğuk Savaş taktiklerinin ters tepmesinden başka bir şey değil.

Rusya ve Batı arasında gerilimin ‘siber güvenlik’ dahil artması şaşırtıcı olmayacaktır…

***

Gelinen aşamada, Rusya’ya yanaşan ve Batı ile ilişkilerini gerginlik üzerine kuran Türkiye’yi de çetin bir diplomatik imtihan bekliyor.

Türkiye’nin safını netleştirmesi beklenecektir…

***

Bir casus, bir suikast ve ardından etkileri yerel kalmayacak büyük bir kriz yaşanıyor.

[Erhan Başyurt] 15.3.2018 [TR724]

Stephen Hawking’in kısa tarihi!

Önceki gece 76 yaşında hayata veda eden İngiliz fizikçi ve astronom Stephen Hawking, modern dönemdeki en meşhur bilim insanlarından biriydi. The Simpsons ve Star Trek gibi dizilerde kendi olarak boy gösteren Hawking, 21 yaşındayken ALS hastalığı teşhisi konduğunda, doktorlar ona birkaç yıl ömür biçmişti. 50 yılı aşkın süre bu hastalıkla mücadele etmesine karşın bilimsel çalışmalarından geri kalmadı ve insanlık tarihinin en önemli keşiflerinden bazılarına imza attı.

Hawking’in hastalığı onu aynı zamanda modern dünyanın ilginç figürlerinden biri hâline de getirdi. Motorlu tekerlekli sandalyesi ve kendi için özel geliştirilen bir bilgisayar yardımıyla konuştuğunda ortaya çıkan metalik ses, onun herkes tarafından bilinen imajı hâline geldi. Zorlu bir hastalığa sahip olmasına rağmen, keskin bir mizah anlayışına sahip olması, ona olan sempatinin de bir parçası.

Star Trek dizisinin bir bölümünde, uzayla ilgili çok önemli bir meseleyi çözmek için Sir Isaac Newton, Albert Einstein ve Stephen Hawking’den yardım isteyen USS Enterprise ekibi, tam isabet etmişti. Çünkü gerçekten de çalıştığı alanda, Newton ve Einstein’dan sonraki en büyük etkiyi gerçekleştiren isim Hawking’di. Birçok otoriteye göre Nobel’i hak etmişti ancak çalışmalarının teorik doğası, Nobel ödülünün verilme gerekçeleriyle pek uyuşmuyordu. Yine de Hawking’in çalışmaları, yaşadığımız evreni anlamada bize yol gösterdi.

Oxford’dan mezun olduktan sonra Cambridge’de doktora çalışmalarına başlayan Hawking’in ilgi alanı, izafiyet teorisi ve kara deliklerdi. Big Bang ile kara deliklerin oluşumunu karşılaştırdı ve kainatın oluşumunu sağladığı ileri sürülen Big Bang’in, devasa boyuttaki kütlelerin yok oluşu anlamına gelen kara deliklerin tersi olduğu çıkarımına ulaştı. Kuantum ve izafiyet teorisini bir arada düşünerek fizikçilerin ‘Her Şeyin Teorisi’ adını verdikleri teoriyi ortaya attı. Daha sonra Hawking’in hayatını anlatan film de bu ismi alacaktı.

Bu çalışmalarının hepsini zaman içinde güncelledi. Hawking’in dehası, çok büyük matematiksel denklemleri zihninde kolaylıkla görselleştirebilmesinde yatıyordu. Çok büyük kütleleri içeren fiziksel problemleri herhangi bir araç gerece başvurmadan kurabiliyor ve çözebiliyordu. Öyle ki İngiltere Milli Takımı için penaltı atışlarını ‘garantileyen’ bir denklem bile yazdı!

Ancak giriştiği bilimsel tartışmaların hepsini kazanamadı. Kara deliklerin bilgiyi de yok ettiğini savundu ancak kimseyi ikna edemedi. Zamanın nasıl oluştuğuyla ilgili yaptığı ve yine pek ikna edici bulunamayan teorisinden sonra 1988’de ‘Zamanın Kısa Tarihi’ isimli kitabı yazdı. Bu kitap hiç beklenmedik bir üne kavuştu ve Hawking’i en çok tanınan fizikçi hâline getirdi. Bu yılın başlarında Cambridge Üniversitesi, Hawking’in doktora tezini genel erişime açtığında, bir anda insanlar okulun sunucularına yüklenerek merakla bu çalışmayı indirecekti.

Hawking’in son dönemdeki uyarıları genelde dünyanın sonunun yaklaşmakta olduğuna dairdi. Hatta bir de önerisi var: Dünyayı terk etmeliyiz! Bazıları bunu spekülatif bulsa da, hiçbir şey Hawking’in dehasını gölgeleyemiyor elbette.

[TR724] 15.3.2018