HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, “görev zararı” adı altında bilançoları tükenen firma ve bankalara para aktarıldığını belirtti. Görev zararlarının 50 kat arttığını söyledi.
BOLD – Ülke bütçelerinde yolsuzluğa zemin hazırladığı belirtilen görev zararları 2020 yılı bütçesinde 99.5 milyar TL’ye yükselerek bütçenin onda birine denk geldi.
HDP’li Garo Paylan, görev zararları adı altında bilançoları tükenen firma ve bankalara para aktarıldığını dile getirdi.
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı için 2020 genel bütçe kapsamında öngörülen görev zararları miktarı akıl almaz boyutlara ulaştı. Genel bütçe kapsamındaki Kamu İdarelerinin 2020 Bütçe Kanun Teklifindeki “Görev zararları” başlığında iki bakanlık için öngörülen toplam tutar 99 milyar 579 milyon 432 bin TL oldu.
Bu rakam aynı zamanda 1 trilyon 96 milyarlık büyüklüğü olan bütçenin yaklaşık onda birine denk geliyor.
GÖREV ZARARLARININ SORUMLUSU CUMHURBAŞKANI
233 sayılı KHK’de belirtilen görev zararı ifadesi iki şekilde ortaya çıkabiliyor. Bu iki durumdan ilki, Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) tarafından üretilen mal ve hizmetlerin fiyatlarının cumhurbaşkanı tarafından belirlenmesi ve belirlenen bu fiyatların satış fiyatının altında olması.
Diğer bir durum ise KİT’lere cumhurbaşkanı tarafından faaliyet konularıyla ilgili görev verilmesi ve bu görevden dolayı ortaya bir zarar çıkması ya da kardan mahrum kalınması.
Popülist iktidarlar ve ekonomik modellerin sık başvurduğu bir yöntem olan görev zararı pratiği, son yıllarda AKP iktidarı süresince tekrar kullanılmaya başlandı.
Görev zararları 2013 yılında 1.93 milyar TL, 2014 yılında 1.65 milyar TL, 2015 yılında 2.06 milyar TL, 2016 yılında 2.69 milyar TL ve 2017 yılında 3.20 milyar TL idi.
Ancak Türkiye piyasalarının 2018 yılının ortalarında kendisini hissettiren finansal, mali ve yapısal kriz ile birlikte görev zararları 58.8 milyar TL artarak 2019 yılında 61 milyar TL’ye çıktı.
[BoldMedya] 16.11.2019
Orhan Pamuk'tan Ahmet Altan çıkışı
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Orhan Pamuk, 1.138 gün tutuklu kalmasının akabinde 4 Kasım'da tahliye edilen, ancak bir hafta sonra tekrar tutuklanan gazeteci-yazar Ahmet Altan'a destek verdi.
Orhan Pamuk, "Altan'a yapılan sistematik haksızlıklar sürdükçe ve olup bitenler karşısında bizler sustukça hepimiz kendimizden ve insanlığımızdan utanıyoruz." dedi.
ORHAN PAMUK: AHMET ALTAN SERBEST KALMALI
"Toplumu korkuyla sindirerek yönetmek isteyenlere Ahmet Altan'ın cesareti ve kişiliği engel oldu." diyen Pamuk, "Ahmet Altan serbest kalmalı, Türkiye hak ettiği normal ve adil bir hukuk düzenine geri dönmelidir." çağrısında bulundu
T24'e mülakat veren Orhan Pamuk,"Artık Türkiye de gerçeği söylemek için kişinin Ahmet Altan kadar cesur ve güçlü olması gerekiyor." tespitinde bulundu.
Altan'ın üç yıldan fazla zamandır siyasi sebeplerle ve inandırıcı olmayan delillerle hapiste kaldığını belirten Pamuk, "Üç yıldan sonra onu serbest bırakanlar cesur yazarın onca baskıya rağmen korkmadığını, yılmadığını, devleti ve hükümeti örnek bir cesaretle eleştirmeye devam ettiğini görünce onu yeniden içeri attılar." dedi.
MAHKEME YARGITAY KARARINI ÇİĞNEDİ
Pamuk hukukun bu derece bir keyfilikle çiğnenmesinin ve Yargıtay kararlarının pervasızca ayaklar altına alınmasını "kabul edilemez" diye niteledi.
Pamuk şöyle devam etti: "Altan'a yapılan sistematik haksızlıklar sürdükçe ve olup bitenler karşısında bizler sustukça hepimiz kendimizden ve insanlığımızdan utanıyoruz. Daha kötüsü hukuksuzluk ve keyfiliği olağan karşılıyor, normalleştiriyoruz."
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, Ahmet Altan'ın toplumu sindirerek yönetmek isteyen AKP'ye karşı takındığı cesur tavır sebebiyle hapse atıldığını söyledi.
AHMET ALTAN'IN YENİDEN HAPSE GİRMESİ İÇİN ISRARLA YAYIN YAPANLAR...
"Altan içeride tutuldukça gittikçe tuhaflaşan hukuksuzluk hepimizi zehirlemeye devam edecek." diyen Pamuk, "Hapisten çıktı diye sosyal medyada Altan'ın aleyhine kampanya düzenleyenlerin, onun yeniden hapse atılması için bir hafta boyunca ısrarla yayın yapanların tahammül edemedikleri Altan'ın sözleri değil, hapse atıldıktan sonra gösterdiği cesur tutumu ve kararlılığı." dedi.
Pamuk, "Toplumu korkuyla sindirerek yönetmek isteyenler için Ahmet Altan'ın cesareti ve kişiliği bir engel. Bu yüzden onun karşısında tek çare olarak hukuksuzluğa dönmeyi ve yeniden hapse atmayı görüyorlar."
[Samanyolu Haber] 16.11.2019
Orhan Pamuk, "Altan'a yapılan sistematik haksızlıklar sürdükçe ve olup bitenler karşısında bizler sustukça hepimiz kendimizden ve insanlığımızdan utanıyoruz." dedi.
ORHAN PAMUK: AHMET ALTAN SERBEST KALMALI
"Toplumu korkuyla sindirerek yönetmek isteyenlere Ahmet Altan'ın cesareti ve kişiliği engel oldu." diyen Pamuk, "Ahmet Altan serbest kalmalı, Türkiye hak ettiği normal ve adil bir hukuk düzenine geri dönmelidir." çağrısında bulundu
T24'e mülakat veren Orhan Pamuk,"Artık Türkiye de gerçeği söylemek için kişinin Ahmet Altan kadar cesur ve güçlü olması gerekiyor." tespitinde bulundu.
Altan'ın üç yıldan fazla zamandır siyasi sebeplerle ve inandırıcı olmayan delillerle hapiste kaldığını belirten Pamuk, "Üç yıldan sonra onu serbest bırakanlar cesur yazarın onca baskıya rağmen korkmadığını, yılmadığını, devleti ve hükümeti örnek bir cesaretle eleştirmeye devam ettiğini görünce onu yeniden içeri attılar." dedi.
MAHKEME YARGITAY KARARINI ÇİĞNEDİ
Pamuk hukukun bu derece bir keyfilikle çiğnenmesinin ve Yargıtay kararlarının pervasızca ayaklar altına alınmasını "kabul edilemez" diye niteledi.
Pamuk şöyle devam etti: "Altan'a yapılan sistematik haksızlıklar sürdükçe ve olup bitenler karşısında bizler sustukça hepimiz kendimizden ve insanlığımızdan utanıyoruz. Daha kötüsü hukuksuzluk ve keyfiliği olağan karşılıyor, normalleştiriyoruz."
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, Ahmet Altan'ın toplumu sindirerek yönetmek isteyen AKP'ye karşı takındığı cesur tavır sebebiyle hapse atıldığını söyledi.
AHMET ALTAN'IN YENİDEN HAPSE GİRMESİ İÇİN ISRARLA YAYIN YAPANLAR...
"Altan içeride tutuldukça gittikçe tuhaflaşan hukuksuzluk hepimizi zehirlemeye devam edecek." diyen Pamuk, "Hapisten çıktı diye sosyal medyada Altan'ın aleyhine kampanya düzenleyenlerin, onun yeniden hapse atılması için bir hafta boyunca ısrarla yayın yapanların tahammül edemedikleri Altan'ın sözleri değil, hapse atıldıktan sonra gösterdiği cesur tutumu ve kararlılığı." dedi.
Pamuk, "Toplumu korkuyla sindirerek yönetmek isteyenler için Ahmet Altan'ın cesareti ve kişiliği bir engel. Bu yüzden onun karşısında tek çare olarak hukuksuzluğa dönmeyi ve yeniden hapse atmayı görüyorlar."
[Samanyolu Haber] 16.11.2019
İtiraflar başladı!
Anadolu Ajansı’nın eski Genel Müdürü Kemal Öztürk, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakan olduğu dönemde basın müşavirliği görevini üstlenmişti.
Çağlar Cilara'nın YouTube kanalında sorularını cevaplandıran Öztürk o günlerde gazeteler üzerindeki sansür ve baskının hangi safhaya kadar ulaştığına dair çarpıcı bir itirafta bulundu.
Öztürk, bugün muhalif bilinen bazı gazetecilerin, o dönemlerde yöneticisi oldukları gazetenin ertesi günkü manşetini kendisine talep etmeden gönderdiklerini söyledi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Erdoğan'ın Anadolu Ajansı genel müdürlüğüne tayin ettiği Kemal Öztürk'ü (sağda) seçim sonuçlarını AKP lehine manipüle etmekle suçlamıştı.
"BEN İSTEMEDEN ERTESİ GÜNÜN GAZETE MANŞETİNİ BANA GÖNDERİYORLARDI"
Kemal Öztürk, "Bugün çok bağımsız ve çok özgür gazetecilik yaptığını söyleyen arkadaşlarımız, ben istemeden ertesi günün gazete manşetini bana gönderiyordu. 'Uygun mudur?' diye soruyordu öyle yayınlıyordu. Bugün meydan okuyanların şeceresini iyi biliyorum, fakat bende kalacak." dedi.
[Samanyolu Haber] 16.11.2019
Çağlar Cilara'nın YouTube kanalında sorularını cevaplandıran Öztürk o günlerde gazeteler üzerindeki sansür ve baskının hangi safhaya kadar ulaştığına dair çarpıcı bir itirafta bulundu.
Öztürk, bugün muhalif bilinen bazı gazetecilerin, o dönemlerde yöneticisi oldukları gazetenin ertesi günkü manşetini kendisine talep etmeden gönderdiklerini söyledi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Erdoğan'ın Anadolu Ajansı genel müdürlüğüne tayin ettiği Kemal Öztürk'ü (sağda) seçim sonuçlarını AKP lehine manipüle etmekle suçlamıştı.
"BEN İSTEMEDEN ERTESİ GÜNÜN GAZETE MANŞETİNİ BANA GÖNDERİYORLARDI"
Kemal Öztürk, "Bugün çok bağımsız ve çok özgür gazetecilik yaptığını söyleyen arkadaşlarımız, ben istemeden ertesi günün gazete manşetini bana gönderiyordu. 'Uygun mudur?' diye soruyordu öyle yayınlıyordu. Bugün meydan okuyanların şeceresini iyi biliyorum, fakat bende kalacak." dedi.
[Samanyolu Haber] 16.11.2019
[Kim Bu Abiler?] Harun Tokak soruları cevapladı
MC TV'de yayınlanan "Kim Bu Abiler?" programında bu hafta eğitimci-yazar Harun Tokak soruları cevapladı.
Hizmet Hareketi’nin geçmişte günümüze yaşadığı zorlukları anlatan Tokak önemli mesajlar verdi.
Programın diğer bölümlerinde Tokak ile birlikte Abdullah Aymaz, Aysal Aytaç, Bahattin Karataş, Halit Esendir, Hüseyin Kara, Mehmet Ali Sengül, Mehmet Atalay, Mustafa Başarı, Necdet İçel ve Rasim Öz ile yapılan özel mülakatlar yer alıyor.
[Samanyolu Haber] 16.11.2019
Hizmet Hareketi’nin geçmişte günümüze yaşadığı zorlukları anlatan Tokak önemli mesajlar verdi.
Programın diğer bölümlerinde Tokak ile birlikte Abdullah Aymaz, Aysal Aytaç, Bahattin Karataş, Halit Esendir, Hüseyin Kara, Mehmet Ali Sengül, Mehmet Atalay, Mustafa Başarı, Necdet İçel ve Rasim Öz ile yapılan özel mülakatlar yer alıyor.
[Samanyolu Haber] 16.11.2019
‘Trump da Erdoğan da damatlarını kendi oğullarından fazla seviyor’
Economist’te yayınlanan “Donald Trump ve Recep Tayyip Erdoğan arasındaki ilginç sevgi” başlıklı yazıda, ‘iki liderin benzer yanları sıralanırken İkisi de aile ve iş hayatlarını siyasetle karıştırmış durumda. İkisi de, kendi oğulları yerine, kızlarının eşlerini terfi ettirdi’ görüşü dile getirildi.
BBC Türkçe’de yer alan habere göre yazıda “Güçlü liderlere karşı olağan ilgisinin yanında, Trump belki de bu ifadesiyle, Erdoğan ile kendisi arasındaki benzerliklere atıf yaptı. İki popülist lider de, ülkelerindeki mufazakarları harekete geçirme konusunda yetenekliler. İkisi de faizlere ve derin devlete kafayı takmış durumda. İkisi de aile ve iş hayatlarını siyasetle karıştırmış durumda. İkisi de, kendi oğulları yerine, kızlarının eşlerini terfi ettirdi. (Erdoğan örneğinde bu Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak oluyor)” ifadelerine yer verildi.
[Kronos.News] 16.11.2019
BBC Türkçe’de yer alan habere göre yazıda “Güçlü liderlere karşı olağan ilgisinin yanında, Trump belki de bu ifadesiyle, Erdoğan ile kendisi arasındaki benzerliklere atıf yaptı. İki popülist lider de, ülkelerindeki mufazakarları harekete geçirme konusunda yetenekliler. İkisi de faizlere ve derin devlete kafayı takmış durumda. İkisi de aile ve iş hayatlarını siyasetle karıştırmış durumda. İkisi de, kendi oğulları yerine, kızlarının eşlerini terfi ettirdi. (Erdoğan örneğinde bu Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak oluyor)” ifadelerine yer verildi.
[Kronos.News] 16.11.2019
Bütçe açığı ilk 10 ayda 100 milyar lirayı aştı [Doğan Ertuğrul]
Mahmut Çakır’ın Cumhuriyet‘te yer alan haberine göre, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı bütçe verilerinin detayları şöyle:
– Ekim 2018’de 5.4 milyar TL olan açık bu yılın aynı ayında 14.9 milyar TL oldu. Ekimde gelirler yüzde 5.2 artarak 65.4 milyar TL, giderler yüzde 18.9 artarak 80.3 milyar TL’ye çıktı.
– Geçen yılın ilk 10 ayında 62.1 milyar lira olan açık, bu yıl 100.7 milyar liraya yükseldi. Üstelik TCMB’den aktarılan yedek akçeye rağmen bu büyüklükte bir açığa ulaşıldı. Böylece 2019 için hükümet 80.6 milyar lira olan ilk açık hedefi 10 ayda aşılırken, yeni YEP’te revize edilen 125 milyar liralık rakama da yaklaşıldı. Yılın kalan kısmında bu revize rakamın da aşılması bekleniyor.
– Ayrıca geçen yılın ilk 10 ayında faiz dışı denge 2.5 milyar lira fazla şeklinde oluşurken, bu yıl 12.4 milyar liralık açığa dönüştü.
– Ocak-ekim döneminde bütçe gelirleri yüzde 18.1 artarak 719.2 milyar TL, giderler yüzde 22.2 artarak 819.9 milyar TL oldu. Vergi gelirleri yüzde 6.3 artarak 539.9 milyar TL’de kaldı. Faiz giderleri ise 10 ayda 88.3 milyar liraya ulaştı.
GÖREV ZARARI YÜKSEK
– Görev zararları için bütçe başlangıç ödeneği 78.8 milyar liraydı. 10 aylık harcama 78.7 milyar lira oldu.
– Güvenlik ve savunmaya yönelik mal ve hizmet alımlarında ekimde 1.5 milyar TL ile rekor kırıldı. 10 aylık rakam da 7.1 milyar lira oldu. Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımında bulunan örtülü ödenekten ekim ayında 263.6 milyon lira harcama yapıldı. Geçen yılın tümünde 1.2 milyar lira olan harcama 10 ayda 1.8 milyar liraya çıktı.
HİZMET ALIMLARI FIRLADI
– Mal ve hizmet alım giderleri ekimde 7.9 milyar lira, 10 ayda 51.6 milyar liraya yükseldi. Tüketime yönelik mal ve malzeme alımları aylık 4.8 milyar lira, 10 aylık 23.3 milyar lira oldu.
– Devlet hizmet alımları için 10 ayda 21 milyar lira, kiralar için de 1.2 milyar lira ödedi. Binalara 400 milyon lira, taşıtlarlara 344 milyon lira kira ödendi. Temsil ve tanıtıma 107.5 milyon lira gitti.
– SGK’ye cari transferler kapsamında 10 ayda 72.8 milyar lira aktarıldı. 99.3 milyar lira da Hazine yardımı yapıldı. Bütçeden yapılan toplam Hazine yardımları ise 146.8 milyar lira oldu.
– Hanehalkına yapılan transferler 10 ayda 43.9 milyar liraya ulaştı. Sermaye transferleri ise 28.2 milyar liralık başlangıç ödeneğini aşarak 38 milyar liraya ulaştı.
– Kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler 10 ayda 5.3 milyar liraya çıktı. Başlangıç ödeneği 3.3 milyar liraydı.
[Doğan Ertuğrul] 16.11.2019 [Kronos.News]
– Ekim 2018’de 5.4 milyar TL olan açık bu yılın aynı ayında 14.9 milyar TL oldu. Ekimde gelirler yüzde 5.2 artarak 65.4 milyar TL, giderler yüzde 18.9 artarak 80.3 milyar TL’ye çıktı.
– Geçen yılın ilk 10 ayında 62.1 milyar lira olan açık, bu yıl 100.7 milyar liraya yükseldi. Üstelik TCMB’den aktarılan yedek akçeye rağmen bu büyüklükte bir açığa ulaşıldı. Böylece 2019 için hükümet 80.6 milyar lira olan ilk açık hedefi 10 ayda aşılırken, yeni YEP’te revize edilen 125 milyar liralık rakama da yaklaşıldı. Yılın kalan kısmında bu revize rakamın da aşılması bekleniyor.
– Ayrıca geçen yılın ilk 10 ayında faiz dışı denge 2.5 milyar lira fazla şeklinde oluşurken, bu yıl 12.4 milyar liralık açığa dönüştü.
– Ocak-ekim döneminde bütçe gelirleri yüzde 18.1 artarak 719.2 milyar TL, giderler yüzde 22.2 artarak 819.9 milyar TL oldu. Vergi gelirleri yüzde 6.3 artarak 539.9 milyar TL’de kaldı. Faiz giderleri ise 10 ayda 88.3 milyar liraya ulaştı.
GÖREV ZARARI YÜKSEK
– Görev zararları için bütçe başlangıç ödeneği 78.8 milyar liraydı. 10 aylık harcama 78.7 milyar lira oldu.
– Güvenlik ve savunmaya yönelik mal ve hizmet alımlarında ekimde 1.5 milyar TL ile rekor kırıldı. 10 aylık rakam da 7.1 milyar lira oldu. Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımında bulunan örtülü ödenekten ekim ayında 263.6 milyon lira harcama yapıldı. Geçen yılın tümünde 1.2 milyar lira olan harcama 10 ayda 1.8 milyar liraya çıktı.
HİZMET ALIMLARI FIRLADI
– Mal ve hizmet alım giderleri ekimde 7.9 milyar lira, 10 ayda 51.6 milyar liraya yükseldi. Tüketime yönelik mal ve malzeme alımları aylık 4.8 milyar lira, 10 aylık 23.3 milyar lira oldu.
– Devlet hizmet alımları için 10 ayda 21 milyar lira, kiralar için de 1.2 milyar lira ödedi. Binalara 400 milyon lira, taşıtlarlara 344 milyon lira kira ödendi. Temsil ve tanıtıma 107.5 milyon lira gitti.
– SGK’ye cari transferler kapsamında 10 ayda 72.8 milyar lira aktarıldı. 99.3 milyar lira da Hazine yardımı yapıldı. Bütçeden yapılan toplam Hazine yardımları ise 146.8 milyar lira oldu.
– Hanehalkına yapılan transferler 10 ayda 43.9 milyar liraya ulaştı. Sermaye transferleri ise 28.2 milyar liralık başlangıç ödeneğini aşarak 38 milyar liraya ulaştı.
– Kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler 10 ayda 5.3 milyar liraya çıktı. Başlangıç ödeneği 3.3 milyar liraydı.
[Doğan Ertuğrul] 16.11.2019 [Kronos.News]
MİT Başkanı Fidan’dan ‘sürpriz’: Şanlıurfa’da kimlerle görüşecek?
Sabah saatlerinde Şanlıurfa’ya gelen MİT Başkanı Hakan Fidan ve beraberindeki heyet, ilk olarak Vali Abdullah Erin’i makamında ziyaret etti.
Şeref defterini imzalayan Fidan, daha sonra Vali Abdullah Erin ile bir süre makamında görüştü.
Görüşmede Fidan ve Vali Erin’in, Suriye sınırında devam eden Barış Pınarı Harekatı’na ilişkin değerlendirmelerde bulunduğu öğrenildi.
[Kronos.News] 16.11.2019
Şeref defterini imzalayan Fidan, daha sonra Vali Abdullah Erin ile bir süre makamında görüştü.
Görüşmede Fidan ve Vali Erin’in, Suriye sınırında devam eden Barış Pınarı Harekatı’na ilişkin değerlendirmelerde bulunduğu öğrenildi.
[Kronos.News] 16.11.2019
Bağdadiler Türkiye’ye yerleşmiş: 4 şehirde 25 yakın akrabası yakalandı
Kırşehir merkezli 4 şehirde düzenlenen operasyon sonucu terör örgütü IŞİD elebaşı Ebubekir el Bağdadi’nin 25 yakın akrabası yakalandı. Bunlardan 4’ü tutuklanırken 2’si çocuk 21 kişinin geri gönderme merkezine teslim edileceği açıklandı.
BOLD – Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığı, Bağdadi’nin yakınlarıyla ilgili yazılı açıklama yaptı. IŞİD’e yönelik soruşturma kapsamında Bağdadi’nin yakın akrabalarından Kırşehir’de 11, Samsun’da 5, Ordu’da 3 ve Şanlıurfa’da 6 şüphelinin gözaltına alındığı duyuruldu.
Kırşehir Emniyet Müdürlüğündeki sorgularının ardından, tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edilen 4 zanlı, “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan tutuklandı. ‘Suça bulaştığı’ belirtilen 2 çocuk ve 19 şüpheli ise geri gönderme merkezine ulaştırılmak üzere Kırşehir Valiliğine teslim edildi.
[BoldMedya] 16.11.2019
BOLD – Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığı, Bağdadi’nin yakınlarıyla ilgili yazılı açıklama yaptı. IŞİD’e yönelik soruşturma kapsamında Bağdadi’nin yakın akrabalarından Kırşehir’de 11, Samsun’da 5, Ordu’da 3 ve Şanlıurfa’da 6 şüphelinin gözaltına alındığı duyuruldu.
Kırşehir Emniyet Müdürlüğündeki sorgularının ardından, tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edilen 4 zanlı, “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan tutuklandı. ‘Suça bulaştığı’ belirtilen 2 çocuk ve 19 şüpheli ise geri gönderme merkezine ulaştırılmak üzere Kırşehir Valiliğine teslim edildi.
[BoldMedya] 16.11.2019
Tutsak bebekleri savunduğu için terör örgütü üyesi ilan edildi!
Kendisini tarih ve edebiyat aşığı olarak tanımlayan insan hakları aktivisti Natali Avazyan, cezaevindeki bebekleri savunduğu için kendisine terör örgütü üyesi suçlaması yöneltildiğini söyledi.
BOLD – Arlet Natali Avazyan KHK TV’den Tuba Demir’e konuştu. “Dünyanın en masum varlıkları bebekleri savunduğum için beni terör örgütü üyeliğiyle suçluyorlar” dedi. Çocukların hapishanelerde büyümemesi gerektiğinin altını çizdi. Her pazar kiliseye gidip çocuklar ve KHK’lılar için dua ettiğini belirtti.
İşte Avazyan’ın KHK TV’ye verdiği röportaj:
[BoldMedya] 16.11.2019
BOLD – Arlet Natali Avazyan KHK TV’den Tuba Demir’e konuştu. “Dünyanın en masum varlıkları bebekleri savunduğum için beni terör örgütü üyeliğiyle suçluyorlar” dedi. Çocukların hapishanelerde büyümemesi gerektiğinin altını çizdi. Her pazar kiliseye gidip çocuklar ve KHK’lılar için dua ettiğini belirtti.
İşte Avazyan’ın KHK TV’ye verdiği röportaj:
[BoldMedya] 16.11.2019
Şehir hastaneleri birer 'kara deliğe' dönüştü
Kamuoyunda şehir hastaneleri olarak bilinen ve devletin Kamu Özel Ortaklığı (KÖİ) modeliyle, özel şirketlere yaptırdığı hastaneler, bütçede yeni bir kara delik olmaya aday. Ancak Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, bütçe görüşmeleri sırasında, ilk kez Kamu Özel Ortaklığı (KÖİ) yönteminden vazgeçtiklerini açıkladı. Şehir hastanelerinin kamuya yüklediği ağır yük nedeniyle böyle bir değişikliğe gidildiği belirtiliyor.
Deutsche Welle Türkçe'den Aslı Işık'ın haberine göre halen 10’u işletmede, onunun da yapım süreci devam eden şehir hastaneleri için bütçe kaynaklarından yapılacak ödemelerin katlanarak artması bekleniyor. İşletmede olan hastaneler için önümüzdeki üç yıl için, devlet kasasından özel sektöre 57 milyar 483 milyon lira aktarılacak. Bu rakam, Sağlık Bakanlığı’nın bütçesinin yüzde 27,8’ine denk geliyor.
Merkezi yönetim bütçesi ise yılın ilk 10 ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre 100 milyar 714 milyon Türk Lirası açık verdi.
"Yanlıştan geç de olsa dönülmesi olumlu"
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, bütçe görüşmeleri sırasında, ilk kez Kamu Özel Ortaklığı (KÖİ) yönteminden vazgeçtiklerini açıkladı. Koca, bundan sonra yapılacak şehir hastanelerinin bütçe kaynaklarıyla yapılacağını belirtti. Koca, bütçe kaynaklarıyla 6 bin 100 yatak kapasiteli üç şehir hastanesi için ihale ilanına çıktıklarını duyurdu.
CHP Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu, başından beri KÖİ finansman modelinin bir milletin geleceğini ipotek altına almak olduğunu savunduklarını ve şimdi bu yanlıştan geç de olsa dönülmesinin olumlu olduğunu belirtti.
Bekaroğlu, gelişmiş ülkelerin bu modelin yanlışlığını görüp çoktan vazgeçtiğini de hatırlatarak, “Bu modelde herhangi bir 59 milyar dolarlık yatırım karşılığında, devlet 130 milyar dolarlık gelirden vazgeçiyor. Bütçe’de konan rakamlar sadece kira bedeli, bir de krediler geri ödenmediği zaman büyük bir kara delikle karşılaşacağız” dedi.
Türkiye ekonomisinin daralma sürecinde olduğu bir dönemde şehir hastanelerinin bütçeye ilerleyen yıllarda getirdiği yük büyük bir tartışma konusu oldu.
Kanunsuz borç garantisi
Toplam proje bedeli 11 milyar dolar olan 20 şehir hastanesi için özel sektöre borç üstlenim garantisi (kredi garantisi) verildi ve belirli süreler için kullanım bedeli (kira bedeli) ödeniyor. IMF ile imzalanan stand by programı şartlarından birisi olarak kaldırılan Hazine garantileri 2012’de Başbakan Yardımcısı Ali Babacan döneminde geri getirildi. O dönem Bakanlar Kurulu eliyle kullanılan yetki, Cumhurbaşkanlığı sistemiyle Cumhurbaşkanı’na geçti.
Sayıştay’ın 2018 Denetim Raporu'nda şehir hastaneleriyle ilgili pek çok tartışmalı nokta yer aldı. Rapora göre özel sektöre borç üstlenim garantisi yetkisi "usulsüz ve kanuna aykırı” şekilde Sağlık Bakanlığı’na verildi. Sayıştay raporunda Bakanlığın, "Kanuna aykırı olarak borç üstlenim taahhüdünde bulunduğu anlaşılmaktadır” denildi. Sağlık Bakanı Koca, Sayıştay’ın tespitleriyle ilgili olarak Komisyon’da "bakanlık olarak borç üstlenim taahhüdünde bulunmadıklarını” söyledi.
Kamu değil şirket yararı
Rapora göre, sözleşmedeki şartları yerine getirmeyen şirketler için, bakanlıktan mahkeme kararı istenirken, sözleşmenin feshi durumunda şirketin bakanlıktan tazminat talep etmesi için mahkeme kararı gerekmiyor. Sayıştay raporunda bu durum için, "hakkaniyet ve kamu yararına aykırı” deniyor.
İdare’nin Sayıştay’a konuyla ilgili yanıtında "mahkeme süreçlerinin uzaması nedeniyle, kreditörler bu durumu risk olarak görüyorlar. Bu da finansman maliyetini artırıyor” denildi. Raporda, "Şirketin kusuru halinde İdare’nin neden ödemek zorunda olduğu anlaşılamamıştır” ibaresi yer aldı. Sayıştay bu durumu "kreditörlerin menfaatinin kamunun menfaatinin önüne geçmesidir” şeklinde tanımladı.
Sayıştay’ın tespitini sorduğumuz Sağlık Bakanlığı’nın ilgili bürokratı, "Yargının her zaman kamu idaresinin lehine çalıştığını ve her sözleşmenin içinin farklı olduğunu” söyledi.
Sayıştay: Bakanlık sözleşmeleri vermedi
Sayıştay raporunda "Bakanlıktan şehir hastanelerinin ihale dokümanı ile yatırım ve işletme dönemine ait sözleşme ve ekleri (müşavirlik hizmetleri alımları dâhil) yazılı ve sözlü olarak talep edilmiş olmasına rağmen istenilen şekilde temin edilememiştir" denildi.
Sayıştay’ın denetiminde öne çıkan tespitlerden bazıları şöyle "Hizmete giren şehir hastanelerine ilişkin temin edilen sözleşme ve eklerinin incelenmesi neticesinde; sözleşme nüshalarında farklılıklar bulunduğu” belirtildi.
Raporda ayrıca her türlü ihtilafın tahkim yeri Mersin Şehir Hastanesinde İstanbul, diğer yedi şehir hastanesinde ise Londra olarak belirlendiği ve bu durumun kanun ve yönetmeliklere aykırı olduğu belirtildi. Sayıştay raporunda "mevzuat ile sözleşmeler arasındaki uyumsuzlukların değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir” ifadeleri yer aldı.
Sağlık Bakanlığı'nın resmi verilerine göre, özel sektörün işlettiği şehir hastanelerine 2022 yılına kadar 31 milyar lira kira parası, 26 milyar lira da hizmet bedeli olmak üzere toplam 57 milyar 483 milyon lira ödeme yapılacak. Devlet kasasından yapılacak bu ödeme 20-25 yıl boyunca artarak devam edecek.
Şehir hastaneleri için önümüzdeki yılın bütçesine 10 milyar 414 milyon lira başlangıç ödeneği konuldu. Bu hastanelere yapılacak yıllık ödemeler 2021'de 16 milyar 808 milyon liraya, 2022'de ise 21 milyar 910 milyon liraya yükselecek.
[Samanyolu Haber] 15.11.2019
Deutsche Welle Türkçe'den Aslı Işık'ın haberine göre halen 10’u işletmede, onunun da yapım süreci devam eden şehir hastaneleri için bütçe kaynaklarından yapılacak ödemelerin katlanarak artması bekleniyor. İşletmede olan hastaneler için önümüzdeki üç yıl için, devlet kasasından özel sektöre 57 milyar 483 milyon lira aktarılacak. Bu rakam, Sağlık Bakanlığı’nın bütçesinin yüzde 27,8’ine denk geliyor.
Merkezi yönetim bütçesi ise yılın ilk 10 ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre 100 milyar 714 milyon Türk Lirası açık verdi.
"Yanlıştan geç de olsa dönülmesi olumlu"
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, bütçe görüşmeleri sırasında, ilk kez Kamu Özel Ortaklığı (KÖİ) yönteminden vazgeçtiklerini açıkladı. Koca, bundan sonra yapılacak şehir hastanelerinin bütçe kaynaklarıyla yapılacağını belirtti. Koca, bütçe kaynaklarıyla 6 bin 100 yatak kapasiteli üç şehir hastanesi için ihale ilanına çıktıklarını duyurdu.
CHP Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi Mehmet Bekaroğlu, başından beri KÖİ finansman modelinin bir milletin geleceğini ipotek altına almak olduğunu savunduklarını ve şimdi bu yanlıştan geç de olsa dönülmesinin olumlu olduğunu belirtti.
Bekaroğlu, gelişmiş ülkelerin bu modelin yanlışlığını görüp çoktan vazgeçtiğini de hatırlatarak, “Bu modelde herhangi bir 59 milyar dolarlık yatırım karşılığında, devlet 130 milyar dolarlık gelirden vazgeçiyor. Bütçe’de konan rakamlar sadece kira bedeli, bir de krediler geri ödenmediği zaman büyük bir kara delikle karşılaşacağız” dedi.
Türkiye ekonomisinin daralma sürecinde olduğu bir dönemde şehir hastanelerinin bütçeye ilerleyen yıllarda getirdiği yük büyük bir tartışma konusu oldu.
Kanunsuz borç garantisi
Toplam proje bedeli 11 milyar dolar olan 20 şehir hastanesi için özel sektöre borç üstlenim garantisi (kredi garantisi) verildi ve belirli süreler için kullanım bedeli (kira bedeli) ödeniyor. IMF ile imzalanan stand by programı şartlarından birisi olarak kaldırılan Hazine garantileri 2012’de Başbakan Yardımcısı Ali Babacan döneminde geri getirildi. O dönem Bakanlar Kurulu eliyle kullanılan yetki, Cumhurbaşkanlığı sistemiyle Cumhurbaşkanı’na geçti.
Sayıştay’ın 2018 Denetim Raporu'nda şehir hastaneleriyle ilgili pek çok tartışmalı nokta yer aldı. Rapora göre özel sektöre borç üstlenim garantisi yetkisi "usulsüz ve kanuna aykırı” şekilde Sağlık Bakanlığı’na verildi. Sayıştay raporunda Bakanlığın, "Kanuna aykırı olarak borç üstlenim taahhüdünde bulunduğu anlaşılmaktadır” denildi. Sağlık Bakanı Koca, Sayıştay’ın tespitleriyle ilgili olarak Komisyon’da "bakanlık olarak borç üstlenim taahhüdünde bulunmadıklarını” söyledi.
Kamu değil şirket yararı
Rapora göre, sözleşmedeki şartları yerine getirmeyen şirketler için, bakanlıktan mahkeme kararı istenirken, sözleşmenin feshi durumunda şirketin bakanlıktan tazminat talep etmesi için mahkeme kararı gerekmiyor. Sayıştay raporunda bu durum için, "hakkaniyet ve kamu yararına aykırı” deniyor.
İdare’nin Sayıştay’a konuyla ilgili yanıtında "mahkeme süreçlerinin uzaması nedeniyle, kreditörler bu durumu risk olarak görüyorlar. Bu da finansman maliyetini artırıyor” denildi. Raporda, "Şirketin kusuru halinde İdare’nin neden ödemek zorunda olduğu anlaşılamamıştır” ibaresi yer aldı. Sayıştay bu durumu "kreditörlerin menfaatinin kamunun menfaatinin önüne geçmesidir” şeklinde tanımladı.
Sayıştay’ın tespitini sorduğumuz Sağlık Bakanlığı’nın ilgili bürokratı, "Yargının her zaman kamu idaresinin lehine çalıştığını ve her sözleşmenin içinin farklı olduğunu” söyledi.
Sayıştay: Bakanlık sözleşmeleri vermedi
Sayıştay raporunda "Bakanlıktan şehir hastanelerinin ihale dokümanı ile yatırım ve işletme dönemine ait sözleşme ve ekleri (müşavirlik hizmetleri alımları dâhil) yazılı ve sözlü olarak talep edilmiş olmasına rağmen istenilen şekilde temin edilememiştir" denildi.
Sayıştay’ın denetiminde öne çıkan tespitlerden bazıları şöyle "Hizmete giren şehir hastanelerine ilişkin temin edilen sözleşme ve eklerinin incelenmesi neticesinde; sözleşme nüshalarında farklılıklar bulunduğu” belirtildi.
Raporda ayrıca her türlü ihtilafın tahkim yeri Mersin Şehir Hastanesinde İstanbul, diğer yedi şehir hastanesinde ise Londra olarak belirlendiği ve bu durumun kanun ve yönetmeliklere aykırı olduğu belirtildi. Sayıştay raporunda "mevzuat ile sözleşmeler arasındaki uyumsuzlukların değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir” ifadeleri yer aldı.
Sağlık Bakanlığı'nın resmi verilerine göre, özel sektörün işlettiği şehir hastanelerine 2022 yılına kadar 31 milyar lira kira parası, 26 milyar lira da hizmet bedeli olmak üzere toplam 57 milyar 483 milyon lira ödeme yapılacak. Devlet kasasından yapılacak bu ödeme 20-25 yıl boyunca artarak devam edecek.
Şehir hastaneleri için önümüzdeki yılın bütçesine 10 milyar 414 milyon lira başlangıç ödeneği konuldu. Bu hastanelere yapılacak yıllık ödemeler 2021'de 16 milyar 808 milyon liraya, 2022'de ise 21 milyar 910 milyon liraya yükselecek.
[Samanyolu Haber] 15.11.2019
IŞİD liderinin sülalesi Türkiye'de yaşıyormuş
Kırşehir merkezli Ordu, Şanlıurfa ve Samsun illerinde silahlı terör örgütü DEAŞ’e yönelik Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla operasyon düzenlendi. Bu kapsamda geçen günlerde öldürülen örgütün lideri Ebubekir El Bağdadi´nin yakın akrabası olduğu belirtilen 11 kişi Kırşehir’de, 5 kişi Samsun’da, 3 kişi Ordu’da ve 6 kişi de Şanlıurfa’da olmak üzere toplam 25 kişi yakalanıp, gözaltına alındı.
Gözaltına alınan şüphelilerden 4’ü ‘silahlı terör örgütüne üye olma’ suçundan tutuklanırken, 19’u ise geri gönderme merkezine ulaştırılmak üzere Kırşehir Valiliği’ne teslim edildi.
[Samanyolu Haber] 16.11.2019
Gözaltına alınan şüphelilerden 4’ü ‘silahlı terör örgütüne üye olma’ suçundan tutuklanırken, 19’u ise geri gönderme merkezine ulaştırılmak üzere Kırşehir Valiliği’ne teslim edildi.
[Samanyolu Haber] 16.11.2019
Bütün gece cep telefonu ile oynayan kadının bir gözü kör oldu
Uzun süre akıllı telefon kullanımı birçok sağlık sorununa sebep oluyor. Bunlardan biri de Çin’de yaşandı. Shenzhen şehrinde yaşayan bir kadının sol gözü, akıllı telefonu çok aşırı yoğunlukta kullanması nedeniyle geçici körlük yaşadı.
İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre, bütün gece telefonunda oyun oynayan kadın, ertesi sabah uyanınca tekrar telefonu eline alınca sol gözünün hiçbir şey görmediğini farketti.
Sputnik News’in Daily Mail’den aktardığına göre, doktorlar yaptıkları muayeneden sonra, hastanın yüksek tansiyondan göz damarlarından birinin patladığını ve bunun da kanamaya neden olduğunu belirledi. Doktorlar bu duruma valsal retinopati denildiğini ve genellikle fiziksel yorgunluktan kaynaklandığını belirtti.
Hastayı ameliyat eden doktorlar, retinasını lazerle deldikleri gözün bir ay sonra görebileceğini kaydetti.
Daha önce de, dokuz yaşındaki Çinli bir çocuğun telefon bağımlığı nedeniyle gözlerinin şaşı olduğu bildirilmişti.
[TR724] 16.11.2019
İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre, bütün gece telefonunda oyun oynayan kadın, ertesi sabah uyanınca tekrar telefonu eline alınca sol gözünün hiçbir şey görmediğini farketti.
Sputnik News’in Daily Mail’den aktardığına göre, doktorlar yaptıkları muayeneden sonra, hastanın yüksek tansiyondan göz damarlarından birinin patladığını ve bunun da kanamaya neden olduğunu belirledi. Doktorlar bu duruma valsal retinopati denildiğini ve genellikle fiziksel yorgunluktan kaynaklandığını belirtti.
Hastayı ameliyat eden doktorlar, retinasını lazerle deldikleri gözün bir ay sonra görebileceğini kaydetti.
Daha önce de, dokuz yaşındaki Çinli bir çocuğun telefon bağımlığı nedeniyle gözlerinin şaşı olduğu bildirilmişti.
[TR724] 16.11.2019
Ankara’da kaçırılan Yusuf Bilge Tunç’un eşi gözaltına alındı: ‘3 çocuk ortada kaldı’
Ankara’da kaçırılan ve 101 gündür haber alınamayan Sanayi Bakanlığı eski çalışanı KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un eşi Nuray Tunç da gözaltına alındı.
Bugün emniyete götürülen Tunç’un eşinin bakmakla yükümlü olduğu 3 çocuğu ise ortada kaldı. Bu duruma dikkat çeken HDP’li vekil ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu şunları söyledi:
“Kaçırılan Yusuf Bilge Tunc’un eşi de bugün gözaltına alınmış..! 3 çocuk ortada kaldı. Baba acısına anneyi eklemeyin, serbest bırakın. Şu ülkeye bakın, keyfilik diz boyu..!”
[TR724] 16.11.2019
Bugün emniyete götürülen Tunç’un eşinin bakmakla yükümlü olduğu 3 çocuğu ise ortada kaldı. Bu duruma dikkat çeken HDP’li vekil ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu şunları söyledi:
“Kaçırılan Yusuf Bilge Tunc’un eşi de bugün gözaltına alınmış..! 3 çocuk ortada kaldı. Baba acısına anneyi eklemeyin, serbest bırakın. Şu ülkeye bakın, keyfilik diz boyu..!”
Yusuf Bilge Tunç’un arabası Ankara GIMAT’ta bulunmuştu. Ailesi hemen polisi çağırdı. Ancak polis “Arabayı bırakmış, kaçmıştır. Burada kameraları izleyin, gelir!” diyerek olayla ilgili soruşturma yapmamıştı.Kaçırılan Yusuf Bilge Tunc'un eşi de bugün gözaltına alınmış..!— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) November 15, 2019
3 çocuk ortada kaldı
Baba acısına anneyi eklemeyin, serbest bırakın
Şu ülkeye bakın, keyfilik diz boyu..!
[TR724] 16.11.2019
Saray’ın kullandığı ‘örtülü ödenek’ 1,8 milyarla zirve yaptı!
Cumhurbaşkanlığı’nın kullandığı ‘örtülü ödenekten’ 10 ayda 1.8 milyar lira harcandı. Bu arada, Merkez Bankası’ndan (TCMB) gelen 46 milyar liralık yedek akçeye rağmen bütçe açığı ilk 10 ayda 100.7 milyar liraya ulaştı.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı bütçe verilerinin detayları şöyle:
– Ekim 2018’de 5.4 milyar TL olan açık bu yılın aynı ayında 14.9 milyar TL oldu. Ekimde gelirler yüzde 5.2 artarak 65.4 milyar TL, giderler yüzde 18.9 artarak 80.3 milyar TL’ye çıktı.
– Geçen yılın ilk 10 ayında 62.1 milyar lira olan açık, bu yıl 100.7 milyar liraya yükseldi. Üstelik TCMB’den aktarılan yedek akçeye rağmen bu büyüklükte bir açığa ulaşıldı. Böylece 2019 için hükümet 80.6 milyar lira olan ilk açık hedefi 10 ayda aşılırken, yeni YEP’te revize edilen 125 milyar liralık rakama da yaklaşıldı. Yılın kalan kısmında bu revize rakamın da aşılması bekleniyor.
– Ayrıca geçen yılın ilk 10 ayında faiz dışı denge 2.5 milyar lira fazla şeklinde oluşurken, bu yıl 12.4 milyar liralık açığa dönüştü.
– Ocak-ekim döneminde bütçe gelirleri yüzde 18.1 artarak 719.2 milyar TL, giderler yüzde 22.2 artarak 819.9 milyar TL oldu. Vergi gelirleri yüzde 6.3 artarak 539.9 milyar TL’de kaldı. Faiz giderleri ise 10 ayda 88.3 milyar liraya ulaştı.
GÖREV ZARARI 78,7 MİLYAR!
– Görev zararları için bütçe başlangıç ödeneği 78.8 milyar liraydı. 10 aylık harcama 78.7 milyar lira oldu.
– Güvenlik ve savunmaya yönelik mal ve hizmet alımlarında ekimde 1.5 milyar TL ile rekor kırıldı. 10 aylık rakam da 7.1 milyar lira oldu. Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımında bulunan örtülü ödenekten ekim ayında 263.6 milyon lira harcama yapıldı. Geçen yılın tümünde 1.2 milyar lira olan harcama 10 ayda 1.8 milyar liraya çıktı.
HİZMET ALIMLARI 51,6 MİLYAR LİRA!
– Mal ve hizmet alım giderleri ekimde 7.9 milyar lira, 10 ayda 51.6 milyar liraya yükseldi. Tüketime yönelik mal ve malzeme alımları aylık 4.8 milyar lira, 10 aylık 23.3 milyar lira oldu.
– Devlet hizmet alımları için 10 ayda 21 milyar lira, kiralar için de 1.2 milyar lira ödedi. Binalara 400 milyon lira, taşıtlarlara 344 milyon lira kira ödendi. Temsil ve tanıtıma 107.5 milyon lira gitti.
– SGK’ye cari transferler kapsamında 10 ayda 72.8 milyar lira aktarıldı. 99.3 milyar lira da Hazine yardımı yapıldı. Bütçeden yapılan toplam Hazine yardımları ise 146.8 milyar lira oldu.
– Hanehalkına yapılan transferler 10 ayda 43.9 milyar liraya ulaştı. Sermaye transferleri ise 28.2 milyar liralık başlangıç ödeneğini aşarak 38 milyar liraya ulaştı.
– Kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler 10 ayda 5.3 milyar liraya çıktı. Başlangıç ödeneği 3.3 milyar liraydı.
[Tr724] 16.11.2019
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı bütçe verilerinin detayları şöyle:
– Ekim 2018’de 5.4 milyar TL olan açık bu yılın aynı ayında 14.9 milyar TL oldu. Ekimde gelirler yüzde 5.2 artarak 65.4 milyar TL, giderler yüzde 18.9 artarak 80.3 milyar TL’ye çıktı.
– Geçen yılın ilk 10 ayında 62.1 milyar lira olan açık, bu yıl 100.7 milyar liraya yükseldi. Üstelik TCMB’den aktarılan yedek akçeye rağmen bu büyüklükte bir açığa ulaşıldı. Böylece 2019 için hükümet 80.6 milyar lira olan ilk açık hedefi 10 ayda aşılırken, yeni YEP’te revize edilen 125 milyar liralık rakama da yaklaşıldı. Yılın kalan kısmında bu revize rakamın da aşılması bekleniyor.
– Ayrıca geçen yılın ilk 10 ayında faiz dışı denge 2.5 milyar lira fazla şeklinde oluşurken, bu yıl 12.4 milyar liralık açığa dönüştü.
– Ocak-ekim döneminde bütçe gelirleri yüzde 18.1 artarak 719.2 milyar TL, giderler yüzde 22.2 artarak 819.9 milyar TL oldu. Vergi gelirleri yüzde 6.3 artarak 539.9 milyar TL’de kaldı. Faiz giderleri ise 10 ayda 88.3 milyar liraya ulaştı.
GÖREV ZARARI 78,7 MİLYAR!
– Görev zararları için bütçe başlangıç ödeneği 78.8 milyar liraydı. 10 aylık harcama 78.7 milyar lira oldu.
– Güvenlik ve savunmaya yönelik mal ve hizmet alımlarında ekimde 1.5 milyar TL ile rekor kırıldı. 10 aylık rakam da 7.1 milyar lira oldu. Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımında bulunan örtülü ödenekten ekim ayında 263.6 milyon lira harcama yapıldı. Geçen yılın tümünde 1.2 milyar lira olan harcama 10 ayda 1.8 milyar liraya çıktı.
HİZMET ALIMLARI 51,6 MİLYAR LİRA!
– Mal ve hizmet alım giderleri ekimde 7.9 milyar lira, 10 ayda 51.6 milyar liraya yükseldi. Tüketime yönelik mal ve malzeme alımları aylık 4.8 milyar lira, 10 aylık 23.3 milyar lira oldu.
– Devlet hizmet alımları için 10 ayda 21 milyar lira, kiralar için de 1.2 milyar lira ödedi. Binalara 400 milyon lira, taşıtlarlara 344 milyon lira kira ödendi. Temsil ve tanıtıma 107.5 milyon lira gitti.
– SGK’ye cari transferler kapsamında 10 ayda 72.8 milyar lira aktarıldı. 99.3 milyar lira da Hazine yardımı yapıldı. Bütçeden yapılan toplam Hazine yardımları ise 146.8 milyar lira oldu.
– Hanehalkına yapılan transferler 10 ayda 43.9 milyar liraya ulaştı. Sermaye transferleri ise 28.2 milyar liralık başlangıç ödeneğini aşarak 38 milyar liraya ulaştı.
– Kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler 10 ayda 5.3 milyar liraya çıktı. Başlangıç ödeneği 3.3 milyar liraydı.
[Tr724] 16.11.2019
Yeni Octavia; daha uzun, daha geniş! [Yusuf Dereli]
Skoda’nın lokomotifi konumunda olan Octavia’yı ilk 2010 yılında kullanmıştım. 122 beygir güç üreten 1.4 TSİ motoru ve 7 ileri DSG şanzımanıyla beklediğimin çok üstünde bir performans ve konfor sunuyordu Octavia. İşte o Octavia’nın yeni nesli, Prag’da gerçekleştirilen dünya prömiyerinde tanıtıldı.
Octavia artık daha uzun ve daha geniş! Son teknolojiye sahip Octavia’da iki 10 inç’lik cama yansıtmalı gösterge ekranı bulunacak.
Octavia, Çek markanın gelmiş geçmiş en çok satan modeli olarak olarak öne çıkıyor. Edinilen bilgilere göre yeni nesil Octavia, 2020’nin son çeyreğinden itibaren Türkiye pazarındaki yerini alacak. Dördüncü jenerasyon Octavia, zaten segmentinde iddialı olan boyutlarını daha ileriye taşıyarak büyüdü ve genişledi. 570 litre olan bagaj hacmi 600 litreye çıkarıldı. Sınıfının en büyüğü…
19 MM UZADI, 16 MM GENİŞLEDİ
Skoda Octavia tamamen yenilenen tasarımıyla daha keskin çizgilere sahip oldu. Son neslinde olduğu gibi Sedan ve Combi karoserle satışa sunulacak Octavia’nın boyutları ve uzunluğu artırıldı. Buna göre Octavia Sedan’ın uzunluğu 19 mm artarak 4,689 mm, genişliği 16 mm artarak 1,829 mm oldu. Her zaman olduğu gibi sınıfının standartlarını aşan geniş bir iç hacim sunan Octavia, 2,686 mm dingil mesafesine sahip.
KESKİN VE AERODİNAMİK TASARIM
Octavia daha keskin tasarım hatlarıyla birlikte dünyanın en aerodinamik otomobilleri arasına girmeyi başardı. Yeni tasarımla birlikte daha çekici görünüme sahip olan model, ayrıca üstün aerodinamileriyle dikkat çekiyor. Octavia Sedan 0.24 cd hava sürtünmesi katsayısı ile dünyanın en aerodinamik araçları arasında. Bu sayede yakıt verimliliği artıyor ve CO2 emisyonu düşüyor.
1.5 TSİ MOTOR, 150 HP GÜÇ ÜRETECEK
Yeni Octavia, yeni jenerasyonunda daha çevreci, daha az yakıt tüketen ve daha az emisyon salımı olan TDI dizel ve TSI benzinli motorlar kullanacak. Bununla birlikte Skoda, şarjlı hibrit ve yarı hibrit teknolojisini de sunmaya başlayacak. 7 ileri DSG şanzımanlı 110 HP’lik üç silindirli 1.0 TSI ve 150 HP’lik dört silindirli 1.5 TSI motorlar 48-V marş motoru ve 48-V lityum iyon bataryaya sahip. Bu sayede yolda motor kapatılarak daha az yakıt tüketirken, frenleme esnasında enerji depolanarak motorun elektronik kullanımı için desteklenmesi sağlanıyor. 190 HP’lik 2.0 TSI motor ise dört çeker ve 7 ileri DSG şanzımanla sunulacak.
3 FARKLI DİZEL SEÇENEĞİ
Octavia’nın yeni jenerasyon EVO dizel motorları ise yüzde 80 daha az nitrojen oksit salımına sahip. Yeni Octavia 115 HP’den 200 HP’ye kadar olan aralıklarda üç farklı dizel motor sunuyor. Her biri 2.0 litrelik hacme sahip TDI motorlar, yüksek tork kapasitesi ve yüksek verimlilikle öne çıkıyor. Benzinli, hibrit ve dizel motorların yanı sıra Octavia, sıkıştırılmış doğal gaz (CNG) kullanan G-TEC modeli de sunulacak. 130 HP güç üreten 1.5 TSI motor, CNG ile çalışacak şekilde tasarlandı.
Yeni Optima’nın örtüsü kalktı
Güney Koreli Kia, Optima’nın yeni neslinin örtüsünü kaldırdı. Orta boy sedan sınıfında yer alan yeni Optima, kendi vatanında K5 ismi ile satışa sunuluyor. Güney Kore’de satışa çıkacak otomobilin fotoğrafları paylaşıldı. Ancak iç kabinden fotoğraf özellikle paylaşılmadı. Yeni Optima, LED gündüz farları ve yeni far takımları ile dikkat çekiyor. Arka kısımda artık bir norm haline gelmiş uzun LED tasarımı var. Kuzeni Hyundai’deki benzerleri gibi yeni Optima, bugünün ‘dört kapılı coupe’ lüks otomobillerini akla getiren farklı bir taramalı tavan çizgisine sahip. Kaputun altında ne olduğu ise paylaşılmıyor.
Vergi tahsilatı 8,9 milyar lira
Otomotiv sektöründe ilk 10 aydaki ÖTV tahsilat rakamları belli oldu. Buna göre motorlu taşıt araçlarından elde edilen vergi geliri 8,9 milyar lira olarak açıklandı. İlk 9 ayda rakam 7,3 milyar TL’ydi. 12,8 milyar TL’lik revize hedefin gerçekleşme oranı yüzde 71. Bu tempoyla yıl sonunda hedefin tutturulması mümkün gözükmüyor.
2017’de motorlu taşıtlardan 22,1 milyar lira, geçtiğimiz yıl ise 17.3 milyar lira vergi tahsilatı yapılmıştı. Bu yıl için tahsil edilmesi beklenen vergi miktarı 23 milyar 926 milyon lira olarak açıklandı. Ancak sektörün taleplerine kulaklarını tıkayan iktidar, bindiği dalı kesti. ÖTV teşviğini uzatmadı. Otomobiller galerilerde kaldı, devlet de vergi gelirinden oldu. Yılın ilk 9 ayında yapılan tahsilat 7.3 milyar lirada kaldı! Bunun üzerine hedef revize edilerek 12,8 milyara çekildi.
Dikkat! Zorunlu kış lastiği uygulaması başlıyor
Şehirler arası yük ve yolcu taşıyan ticari araçlar için kış lastiği takma zorunluluğu 1 Aralık’ta başlayacak. Yasak 1 Nisan 2020’ye kadar devam edecek. Kurala uymayan araçların sürücülerine 625 lira ceza kesilecek. Söz konusu ceza, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından açıklanacak yeniden değerleme oranı çerçevesinde 1 Ocak 2020 itibarıyla güncellenecek. Yük ve yolcu taşımacılığı yapanlar dışındaki hususi araçlar için uygulama zorunlu değil ancak can ve mal güvenliğiyle sorunsuz seyahat için kış şartlarında tüm araçlarda kış lastiği kullanılması gerekiyor.
[Yusuf Dereli] 16.11.2019 [TR724]
Octavia artık daha uzun ve daha geniş! Son teknolojiye sahip Octavia’da iki 10 inç’lik cama yansıtmalı gösterge ekranı bulunacak.
Octavia, Çek markanın gelmiş geçmiş en çok satan modeli olarak olarak öne çıkıyor. Edinilen bilgilere göre yeni nesil Octavia, 2020’nin son çeyreğinden itibaren Türkiye pazarındaki yerini alacak. Dördüncü jenerasyon Octavia, zaten segmentinde iddialı olan boyutlarını daha ileriye taşıyarak büyüdü ve genişledi. 570 litre olan bagaj hacmi 600 litreye çıkarıldı. Sınıfının en büyüğü…
19 MM UZADI, 16 MM GENİŞLEDİ
Skoda Octavia tamamen yenilenen tasarımıyla daha keskin çizgilere sahip oldu. Son neslinde olduğu gibi Sedan ve Combi karoserle satışa sunulacak Octavia’nın boyutları ve uzunluğu artırıldı. Buna göre Octavia Sedan’ın uzunluğu 19 mm artarak 4,689 mm, genişliği 16 mm artarak 1,829 mm oldu. Her zaman olduğu gibi sınıfının standartlarını aşan geniş bir iç hacim sunan Octavia, 2,686 mm dingil mesafesine sahip.
KESKİN VE AERODİNAMİK TASARIM
Octavia daha keskin tasarım hatlarıyla birlikte dünyanın en aerodinamik otomobilleri arasına girmeyi başardı. Yeni tasarımla birlikte daha çekici görünüme sahip olan model, ayrıca üstün aerodinamileriyle dikkat çekiyor. Octavia Sedan 0.24 cd hava sürtünmesi katsayısı ile dünyanın en aerodinamik araçları arasında. Bu sayede yakıt verimliliği artıyor ve CO2 emisyonu düşüyor.
1.5 TSİ MOTOR, 150 HP GÜÇ ÜRETECEK
Yeni Octavia, yeni jenerasyonunda daha çevreci, daha az yakıt tüketen ve daha az emisyon salımı olan TDI dizel ve TSI benzinli motorlar kullanacak. Bununla birlikte Skoda, şarjlı hibrit ve yarı hibrit teknolojisini de sunmaya başlayacak. 7 ileri DSG şanzımanlı 110 HP’lik üç silindirli 1.0 TSI ve 150 HP’lik dört silindirli 1.5 TSI motorlar 48-V marş motoru ve 48-V lityum iyon bataryaya sahip. Bu sayede yolda motor kapatılarak daha az yakıt tüketirken, frenleme esnasında enerji depolanarak motorun elektronik kullanımı için desteklenmesi sağlanıyor. 190 HP’lik 2.0 TSI motor ise dört çeker ve 7 ileri DSG şanzımanla sunulacak.
3 FARKLI DİZEL SEÇENEĞİ
Octavia’nın yeni jenerasyon EVO dizel motorları ise yüzde 80 daha az nitrojen oksit salımına sahip. Yeni Octavia 115 HP’den 200 HP’ye kadar olan aralıklarda üç farklı dizel motor sunuyor. Her biri 2.0 litrelik hacme sahip TDI motorlar, yüksek tork kapasitesi ve yüksek verimlilikle öne çıkıyor. Benzinli, hibrit ve dizel motorların yanı sıra Octavia, sıkıştırılmış doğal gaz (CNG) kullanan G-TEC modeli de sunulacak. 130 HP güç üreten 1.5 TSI motor, CNG ile çalışacak şekilde tasarlandı.
Yeni Optima’nın örtüsü kalktı
Güney Koreli Kia, Optima’nın yeni neslinin örtüsünü kaldırdı. Orta boy sedan sınıfında yer alan yeni Optima, kendi vatanında K5 ismi ile satışa sunuluyor. Güney Kore’de satışa çıkacak otomobilin fotoğrafları paylaşıldı. Ancak iç kabinden fotoğraf özellikle paylaşılmadı. Yeni Optima, LED gündüz farları ve yeni far takımları ile dikkat çekiyor. Arka kısımda artık bir norm haline gelmiş uzun LED tasarımı var. Kuzeni Hyundai’deki benzerleri gibi yeni Optima, bugünün ‘dört kapılı coupe’ lüks otomobillerini akla getiren farklı bir taramalı tavan çizgisine sahip. Kaputun altında ne olduğu ise paylaşılmıyor.
Vergi tahsilatı 8,9 milyar lira
Otomotiv sektöründe ilk 10 aydaki ÖTV tahsilat rakamları belli oldu. Buna göre motorlu taşıt araçlarından elde edilen vergi geliri 8,9 milyar lira olarak açıklandı. İlk 9 ayda rakam 7,3 milyar TL’ydi. 12,8 milyar TL’lik revize hedefin gerçekleşme oranı yüzde 71. Bu tempoyla yıl sonunda hedefin tutturulması mümkün gözükmüyor.
2017’de motorlu taşıtlardan 22,1 milyar lira, geçtiğimiz yıl ise 17.3 milyar lira vergi tahsilatı yapılmıştı. Bu yıl için tahsil edilmesi beklenen vergi miktarı 23 milyar 926 milyon lira olarak açıklandı. Ancak sektörün taleplerine kulaklarını tıkayan iktidar, bindiği dalı kesti. ÖTV teşviğini uzatmadı. Otomobiller galerilerde kaldı, devlet de vergi gelirinden oldu. Yılın ilk 9 ayında yapılan tahsilat 7.3 milyar lirada kaldı! Bunun üzerine hedef revize edilerek 12,8 milyara çekildi.
Dikkat! Zorunlu kış lastiği uygulaması başlıyor
Şehirler arası yük ve yolcu taşıyan ticari araçlar için kış lastiği takma zorunluluğu 1 Aralık’ta başlayacak. Yasak 1 Nisan 2020’ye kadar devam edecek. Kurala uymayan araçların sürücülerine 625 lira ceza kesilecek. Söz konusu ceza, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından açıklanacak yeniden değerleme oranı çerçevesinde 1 Ocak 2020 itibarıyla güncellenecek. Yük ve yolcu taşımacılığı yapanlar dışındaki hususi araçlar için uygulama zorunlu değil ancak can ve mal güvenliğiyle sorunsuz seyahat için kış şartlarında tüm araçlarda kış lastiği kullanılması gerekiyor.
[Yusuf Dereli] 16.11.2019 [TR724]
Samimi müminler neden aldandı? (1) [Seyid Nurfethi Erkal]
Daha önceki yazılarda temas ettiğimiz manevi mücahedenin “müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı” olan cephesi gibi “ehl-i imana” bakan diğer bir cephesi daha olduğu anlaşılmaktadır.
Çaycı Emin abi naklediyor;
“Üstad’la bir gün beraber ikindi namazını kıldık. Namazdan sonra tesbihatta iken: “Kambur, ben mi haklıyım, yoksa sen mi haklısın?” diye birisine hitap ediyordu.
Ben yine birçok zamanlar olduğu gibi, hayretler içindeydim. Odasında benimle kendisinden başka kimse yoktu. Benim merakımı görünce, meseleyi şu şekilde izah etti:
“Onuncu Söz, haşir ve âhiret hakkındadır. Ben o eseri bir vakitler Barla’da yazıyordum (1926). Baktım o günlerde bir İslâm düşmanı, ıslahı gayr-i-kabil… Arefeye birkaç gün vardı. Ben beddua ettim. Benim bedduama karşılık bütün Hicaz velileri ve Hicaz’daki Kutb-u A’zam ise, onun ıslahı için dua ediyorlardı. Benim bedduam ferdî kaldığı için iade edildi. Aradan uzun seneler geçti. Baktım, bu sene (1938) bana nihayet hak verdiler. Ben halbuki bunun ıslahının gayr-i kabil olduğunu biliyordum. Onlar nihayet bu sene beddua etmeye başladılar. Benim konuştuğum Kutb-u A’zam’dır; Mekke-i Mükerreme’dedir. Bütün Hicaz’la birlikte beddua etmeye başladı. Bana hak verdi. Ben de ona hitap ettim.” (Son Şahitler II, s. 99)
Bu hatıranın hakikatini Üstadımız Hazretleri Risale-i Nur’da şöyle izah etmektedir.
“Bir zaman, ben bir kısım ehl-i dalâlete mühim bir vakitte kahr ile duâ ettim. Bedduâma karşı, müthiş bir kuvvet-i mâneviye çıktı. Hem duâmı geri çeviriyordu hem beni men etti. Sonra gördüm ki, o kısım ehl-i dalâlet, hilâf-ı hak icraatında bir kuvve-i mâneviyenin teshilâtıyla arkasına aldığı halkı sürükleyip gidiyor, muvaffak oluyor. Yalnız cebirle değil, belki velâyet kuvvetinden gelen bir arzuyla imtizaç ettiği için, ehl-i îmânın bir kısmı o arzuya kapılıp hoş görüyorlar, çok fena telâkki etmiyorlar.” (Mektubat, s. 343)
Bu ifadelerle birlikte ister istemez meşhur el İbriz eserinde Abdulaziz ed-Debbağ Hazretleri’nin (k.s.) “ahirzamanda alemin fesada girmesinin sebebini rical-ul gaybdan müteşekkil kırklar meclisine meczup velilerin hâkim olmasıyla” izahı aklımıza gelmekte. Yine Hazret’in; “Ahir zamanda Mehdi zahir alemde Deccal ile mücadele ederken bâtın da ise manen bu meczup velilere karşı mücahede edeceğinden” haber vermesi kulağımızda çınlamakta.
Peki ehl-i velayet nasıl ehl-i hak olmayanlara manen taraftar olabilir. Bu müşkil meseleyi halletmek için Üstad Hazretleri bizlere Cibali Baba kıssasını hatırlatmaktadır.
“Fesübhânallah, dedim. “Tarik-i haktan başka velâyet bulunabilir mi? Hususan müthiş bir cereyan-ı dalâlete ehl-i hakikat taraftar çıkar mı?” dedim. Sonra, bir mübarek Arefe gününde, müstahsen bir âdet-i İslâmiyeye binaen Sûre-i İhlâsı yüzer defa tekrar ederek okuyup, onun bereketiyle, “Mühim bir suale cevap” namında yazılan mesele ile beraber şöyle bir hakikat dahi rahmet-i İlâhiye ile kalb-i âcizâneme gelmiş.
Hakikat şudur ki: Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczupturlar. Ve bir kısmı dahi, Bazen sahvede ve daire-i akılda görünür. Bazen aklın ve muhakemenin haricinde bir hale girer. Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczupların bir kısmı ise, indallah mahfuzdur, dalâlete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş.
İşte, muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen mübarek mecnun hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir sebebiyet verirler.” (Mektubat)
İşte bu cihetle Üstadımız Hazretleri’nin “bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı manevi-i dalalet karşısında tek başıyla galibane mukabele ettiği” ve “Risale-i Nur kendi kendine tek başıyla bir ordu kadar kuvvetli” olduğuna dair ifadelerinden maksadın mana aleminde de neredeyse yalnız kalması olduğu ve meselenin manevi yönünü teşkil eden “en mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmeği” birinci sırada zikretmesinin hikmeti ve hususen sabah ve akşam namazlarından sonra “üç tabaka (dost, kardeş, talebe) Üstadımızı (ve bugün şahs-ı maneviyi temsil eden Hocamızı) mânevî dua ve kazançlarında dahil etmesinin şart” olduğunu vurgulamasının ehemmiyeti anlaşılmaktadır.
[Seyid Nurfethi Erkal] 16.11.2019 [TR724]
Çaycı Emin abi naklediyor;
“Üstad’la bir gün beraber ikindi namazını kıldık. Namazdan sonra tesbihatta iken: “Kambur, ben mi haklıyım, yoksa sen mi haklısın?” diye birisine hitap ediyordu.
Ben yine birçok zamanlar olduğu gibi, hayretler içindeydim. Odasında benimle kendisinden başka kimse yoktu. Benim merakımı görünce, meseleyi şu şekilde izah etti:
“Onuncu Söz, haşir ve âhiret hakkındadır. Ben o eseri bir vakitler Barla’da yazıyordum (1926). Baktım o günlerde bir İslâm düşmanı, ıslahı gayr-i-kabil… Arefeye birkaç gün vardı. Ben beddua ettim. Benim bedduama karşılık bütün Hicaz velileri ve Hicaz’daki Kutb-u A’zam ise, onun ıslahı için dua ediyorlardı. Benim bedduam ferdî kaldığı için iade edildi. Aradan uzun seneler geçti. Baktım, bu sene (1938) bana nihayet hak verdiler. Ben halbuki bunun ıslahının gayr-i kabil olduğunu biliyordum. Onlar nihayet bu sene beddua etmeye başladılar. Benim konuştuğum Kutb-u A’zam’dır; Mekke-i Mükerreme’dedir. Bütün Hicaz’la birlikte beddua etmeye başladı. Bana hak verdi. Ben de ona hitap ettim.” (Son Şahitler II, s. 99)
Bu hatıranın hakikatini Üstadımız Hazretleri Risale-i Nur’da şöyle izah etmektedir.
“Bir zaman, ben bir kısım ehl-i dalâlete mühim bir vakitte kahr ile duâ ettim. Bedduâma karşı, müthiş bir kuvvet-i mâneviye çıktı. Hem duâmı geri çeviriyordu hem beni men etti. Sonra gördüm ki, o kısım ehl-i dalâlet, hilâf-ı hak icraatında bir kuvve-i mâneviyenin teshilâtıyla arkasına aldığı halkı sürükleyip gidiyor, muvaffak oluyor. Yalnız cebirle değil, belki velâyet kuvvetinden gelen bir arzuyla imtizaç ettiği için, ehl-i îmânın bir kısmı o arzuya kapılıp hoş görüyorlar, çok fena telâkki etmiyorlar.” (Mektubat, s. 343)
Bu ifadelerle birlikte ister istemez meşhur el İbriz eserinde Abdulaziz ed-Debbağ Hazretleri’nin (k.s.) “ahirzamanda alemin fesada girmesinin sebebini rical-ul gaybdan müteşekkil kırklar meclisine meczup velilerin hâkim olmasıyla” izahı aklımıza gelmekte. Yine Hazret’in; “Ahir zamanda Mehdi zahir alemde Deccal ile mücadele ederken bâtın da ise manen bu meczup velilere karşı mücahede edeceğinden” haber vermesi kulağımızda çınlamakta.
Peki ehl-i velayet nasıl ehl-i hak olmayanlara manen taraftar olabilir. Bu müşkil meseleyi halletmek için Üstad Hazretleri bizlere Cibali Baba kıssasını hatırlatmaktadır.
“Fesübhânallah, dedim. “Tarik-i haktan başka velâyet bulunabilir mi? Hususan müthiş bir cereyan-ı dalâlete ehl-i hakikat taraftar çıkar mı?” dedim. Sonra, bir mübarek Arefe gününde, müstahsen bir âdet-i İslâmiyeye binaen Sûre-i İhlâsı yüzer defa tekrar ederek okuyup, onun bereketiyle, “Mühim bir suale cevap” namında yazılan mesele ile beraber şöyle bir hakikat dahi rahmet-i İlâhiye ile kalb-i âcizâneme gelmiş.
Hakikat şudur ki: Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczupturlar. Ve bir kısmı dahi, Bazen sahvede ve daire-i akılda görünür. Bazen aklın ve muhakemenin haricinde bir hale girer. Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczupların bir kısmı ise, indallah mahfuzdur, dalâlete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş.
İşte, muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen mübarek mecnun hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir sebebiyet verirler.” (Mektubat)
İşte bu cihetle Üstadımız Hazretleri’nin “bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı manevi-i dalalet karşısında tek başıyla galibane mukabele ettiği” ve “Risale-i Nur kendi kendine tek başıyla bir ordu kadar kuvvetli” olduğuna dair ifadelerinden maksadın mana aleminde de neredeyse yalnız kalması olduğu ve meselenin manevi yönünü teşkil eden “en mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmeği” birinci sırada zikretmesinin hikmeti ve hususen sabah ve akşam namazlarından sonra “üç tabaka (dost, kardeş, talebe) Üstadımızı (ve bugün şahs-ı maneviyi temsil eden Hocamızı) mânevî dua ve kazançlarında dahil etmesinin şart” olduğunu vurgulamasının ehemmiyeti anlaşılmaktadır.
[Seyid Nurfethi Erkal] 16.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Seyid Nurfethi Erkal
Ahmet Altan ve ‘kahkahanın zaferi’ [Bedri Özdemir]
Ahmet Altan’ın yeniden tutukladılar. Bunu kendisi de biliyordu, söylemişti zaten. Tuhafı, Marquez’in ‘Kırmızı Pazartesi’sinde olduğu gibi, bunu herkes biliyordu. Herkesin bildiği ve üstelik kimselerin saf numarasına yatmadığı, bütün metinlerinin atıldığı, dekorların yırtıldığı, kostümlerin çıkarıldığı sahnedekilerin tiyatroyu değil de apaçık kendilerini oynadığı bir oyunu seyrediyoruz. Ahmet Altan da ekip otosunda gülüyordu bu yüzden.
O gülmeyi gördüğümde tek bir şey geldi aklıma: Kahkahanın Zaferi!
‘Kahkaha’nın Zaferi’, Barry Sanders’in kitabının adı. Yıkıcı bir tarih olarak gülmeyi ele alıyor Sanders. Gülmenin insanoğlunun kökdili oluşunu, oyunbozan taraflarını, (ve evet) tehlikelerini anlatıyor. Yersiz bir kahkaha, diyor Sanders, her şeyden daha büyük bir güçle yetkili kişilerin iktidarını sarsabilir. Bu yüzden iktidardakiler, tarih boyunca bu sesi susturmanın yollarını aramışlardır.”
GÜLMEK YIKICIDIR!
Çünkü diktatör ruhluların en korktuğu şey gülmedir. Çünkü gülme insanidir. Bu özelliğiyle insanın bütün yaratıklardan farklı olduğunu anlatır Bergson, ‘Gülme’ kitabında. İnsan gülerek makine olmaktan, yaratık olmaktan ayrışır. Ellerinin kollarının bağlanabileceğini ama ruhunun asla esir edilemeyeceğini gülerek haykırır. İşte bu yüzden gülme yıkıcıdır ve diktatör ruhluların en korktuğu şeydir.
“Tanrı gülmez!” der buruşuk yüzünün, dişsiz ağzının hırıltısıyla dağ başı manastırı rahibi ‘Gülün Adı’nda. Umberto Eco’nun soğuk rahibi, ortaçağ timsali kapkaranlık bir gölge gibi gezer dehlizlerde ve gülüşleri soldurmak için çizilmiş bir tipi andırır. Okur roman boyunca şunu sorar kendine: “Bu asık yüzlü rahip gülmeden neden bu kadar korkar?”
Mikhail Bahtin, bin yıldan uzun sürmüş ortaçağın koyu karanlığını delen gücün karnavallar olduğunu söyler. Gülme ve şarkılar söyleme, kaskatı diktatör düşünceyi yerle bir etmiştir. Asırların zulmünü deviren yegâne güç ‘gülme’nin yıkıcılığındadır Bahtin’e göre. Gülmenin sıcaklığıyla baskının demirden buzları erir. Asılmış yüzlere kan gelir, insan olmanın ebedi çağrısı hatırlanır. Ve roman, bu gülmelerden, farklı insan katmanlarının yüz yüze gelmesinden, iç içe geçmesinden doğmuştur.
O GÜLÜŞ MASKELERİ SÖKTÜ YÜZLERDEN!
Bu yüzden romancı Ahmet Altan’ın o ‘karnavalesk’ gülüşünü en çok Bahtin’in görmesini isterdim. Karnavallar, ortaçağ karanlığını nasıl deldiyse, o gülüş de diktatör ruhlarda öyle derin yaralar açtı ve sahte ciddiyetlerini parçalayıp attı.
Ahmet Altan’ın gülüşü, acılara sırtını dönmüş hatta onların sebebi olmuş inancın sahte hokkabazlarını yıkmadı sadece. O gülüş, adım başı özgürlük naraları atan her biri kopkoyu zindan bekçisi kesilmiş solcuların maskelerini de söktü yüzlerinden. Memlekette üstü üste, iç içe dizilmiş bütün bir sağ sol matruşkalığını devirip attı o gülüş.
Ahmet Altan ellerindeki oyuncağı aldı. Adam olmaya, lafının ardında durmanın erdemine çağırdı. Bu yüzden öfkeliler. Gün gelip de Altan’ın duruşu karşısında ne yaptıklarının hesabının sorulacak olmasının sancısı var içlerinde. Davalarının laflarını ediyorlardı, masallarını anlatıyorlardı iyilerdi. Alkışlıyorlardı birbirlerini, iyilerdi. Fason ciddiyetleri kâğıt kuleler gibi savruldu o gülüşle bu yüzden öfkeliler. Bir yandan vatan millet, özgürlük demokrasi, hak hukuk derken diğer yandan twitler attılar, bunlar niye çıkıyor, diye. Bu yüzden öfkeliler. Dün dik duramadılar, bugün de dik durmuyorlar, buna öfkeliler.
ÖFKELİLER ÇÜNKÜ…
Öfkeliler çünkü, bir gülmeyle döküldü boyaları. Öfkeliler çünkü, gülme tan yerlerinin horoz sesleridir. Öfkeliler çünkü, şarkılar halaylar, başkaldırının hakiki görünümüdür, insan olmaya çağırır insanı. Özgürlüğü hatırlamaya çağırır.
Öfkeliler çünkü, Ahmet Altan çıktığı gibi o şarkıları yani ‘kağıttan flüt’ olmuş insanlığın ebedi nağmelerinin yankısını anlattı. İşte bu yüzden susturmak istediler onu. Oysa anlamadılar, susturuldukça daha fazla idrak eder insan içindeki özgürlük cevherini. Susturuldukça en hakiki taraflarıyla karşı koyar insan: Güler ve şarkı söyler.
Öfkeliler çünkü, susturmaya çalıştıkça zindan duvarları arasında, Meriç’in soğuk suları içinde ve göçmen çadırları altında acılarından insanlık denizinin şarkılarına uzanmış bir topluluk inşa ettiler. Bu insanlar üç beş sene evveline kadar şarkıların mahremiyetini, gülmenin yersizliğini konuşuyordu. Oysa susturuldukça ve duvarlar üstlerine kapatıldıkça insanlık denizinin yollarını aradılar ve buldular. O ‘kâğıttan flüt’ün şarkılarında yaşamanın acılarına bir yankı, kahreden karanlığı yırtmanın insani cevabı var
Öfkeliler çünkü, zulümleri birilerine insanlık denizinin yollarını açtı. Onları herkesin anladığı dilden konuşma imkânının olduğu sulara çıkardı.
Belki de en çok bunu fark ettikleri için Altan’a böylesine öfkeliler. Ama sonuç değişmez ve ben yine aynı şeyi söyleyeceğim: Gülme, karanlığın içinde duyulan tan yeri horozlarının sesidir. Gecenin bittiğini haykırır. İnsan ruhunun esir edilemezliğinin pas tutmaz heykelidir gülme.
Altan’ı esir ettiniz ama gülüşünü dizginleyemediniz. “Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten!”
[Bedri Özdemir] 16.11.2019 [TR724]
O gülmeyi gördüğümde tek bir şey geldi aklıma: Kahkahanın Zaferi!
‘Kahkaha’nın Zaferi’, Barry Sanders’in kitabının adı. Yıkıcı bir tarih olarak gülmeyi ele alıyor Sanders. Gülmenin insanoğlunun kökdili oluşunu, oyunbozan taraflarını, (ve evet) tehlikelerini anlatıyor. Yersiz bir kahkaha, diyor Sanders, her şeyden daha büyük bir güçle yetkili kişilerin iktidarını sarsabilir. Bu yüzden iktidardakiler, tarih boyunca bu sesi susturmanın yollarını aramışlardır.”
GÜLMEK YIKICIDIR!
Çünkü diktatör ruhluların en korktuğu şey gülmedir. Çünkü gülme insanidir. Bu özelliğiyle insanın bütün yaratıklardan farklı olduğunu anlatır Bergson, ‘Gülme’ kitabında. İnsan gülerek makine olmaktan, yaratık olmaktan ayrışır. Ellerinin kollarının bağlanabileceğini ama ruhunun asla esir edilemeyeceğini gülerek haykırır. İşte bu yüzden gülme yıkıcıdır ve diktatör ruhluların en korktuğu şeydir.
“Tanrı gülmez!” der buruşuk yüzünün, dişsiz ağzının hırıltısıyla dağ başı manastırı rahibi ‘Gülün Adı’nda. Umberto Eco’nun soğuk rahibi, ortaçağ timsali kapkaranlık bir gölge gibi gezer dehlizlerde ve gülüşleri soldurmak için çizilmiş bir tipi andırır. Okur roman boyunca şunu sorar kendine: “Bu asık yüzlü rahip gülmeden neden bu kadar korkar?”
Mikhail Bahtin, bin yıldan uzun sürmüş ortaçağın koyu karanlığını delen gücün karnavallar olduğunu söyler. Gülme ve şarkılar söyleme, kaskatı diktatör düşünceyi yerle bir etmiştir. Asırların zulmünü deviren yegâne güç ‘gülme’nin yıkıcılığındadır Bahtin’e göre. Gülmenin sıcaklığıyla baskının demirden buzları erir. Asılmış yüzlere kan gelir, insan olmanın ebedi çağrısı hatırlanır. Ve roman, bu gülmelerden, farklı insan katmanlarının yüz yüze gelmesinden, iç içe geçmesinden doğmuştur.
O GÜLÜŞ MASKELERİ SÖKTÜ YÜZLERDEN!
Bu yüzden romancı Ahmet Altan’ın o ‘karnavalesk’ gülüşünü en çok Bahtin’in görmesini isterdim. Karnavallar, ortaçağ karanlığını nasıl deldiyse, o gülüş de diktatör ruhlarda öyle derin yaralar açtı ve sahte ciddiyetlerini parçalayıp attı.
Ahmet Altan’ın gülüşü, acılara sırtını dönmüş hatta onların sebebi olmuş inancın sahte hokkabazlarını yıkmadı sadece. O gülüş, adım başı özgürlük naraları atan her biri kopkoyu zindan bekçisi kesilmiş solcuların maskelerini de söktü yüzlerinden. Memlekette üstü üste, iç içe dizilmiş bütün bir sağ sol matruşkalığını devirip attı o gülüş.
Ahmet Altan ellerindeki oyuncağı aldı. Adam olmaya, lafının ardında durmanın erdemine çağırdı. Bu yüzden öfkeliler. Gün gelip de Altan’ın duruşu karşısında ne yaptıklarının hesabının sorulacak olmasının sancısı var içlerinde. Davalarının laflarını ediyorlardı, masallarını anlatıyorlardı iyilerdi. Alkışlıyorlardı birbirlerini, iyilerdi. Fason ciddiyetleri kâğıt kuleler gibi savruldu o gülüşle bu yüzden öfkeliler. Bir yandan vatan millet, özgürlük demokrasi, hak hukuk derken diğer yandan twitler attılar, bunlar niye çıkıyor, diye. Bu yüzden öfkeliler. Dün dik duramadılar, bugün de dik durmuyorlar, buna öfkeliler.
ÖFKELİLER ÇÜNKÜ…
Öfkeliler çünkü, bir gülmeyle döküldü boyaları. Öfkeliler çünkü, gülme tan yerlerinin horoz sesleridir. Öfkeliler çünkü, şarkılar halaylar, başkaldırının hakiki görünümüdür, insan olmaya çağırır insanı. Özgürlüğü hatırlamaya çağırır.
Öfkeliler çünkü, Ahmet Altan çıktığı gibi o şarkıları yani ‘kağıttan flüt’ olmuş insanlığın ebedi nağmelerinin yankısını anlattı. İşte bu yüzden susturmak istediler onu. Oysa anlamadılar, susturuldukça daha fazla idrak eder insan içindeki özgürlük cevherini. Susturuldukça en hakiki taraflarıyla karşı koyar insan: Güler ve şarkı söyler.
Öfkeliler çünkü, susturmaya çalıştıkça zindan duvarları arasında, Meriç’in soğuk suları içinde ve göçmen çadırları altında acılarından insanlık denizinin şarkılarına uzanmış bir topluluk inşa ettiler. Bu insanlar üç beş sene evveline kadar şarkıların mahremiyetini, gülmenin yersizliğini konuşuyordu. Oysa susturuldukça ve duvarlar üstlerine kapatıldıkça insanlık denizinin yollarını aradılar ve buldular. O ‘kâğıttan flüt’ün şarkılarında yaşamanın acılarına bir yankı, kahreden karanlığı yırtmanın insani cevabı var
Öfkeliler çünkü, zulümleri birilerine insanlık denizinin yollarını açtı. Onları herkesin anladığı dilden konuşma imkânının olduğu sulara çıkardı.
Belki de en çok bunu fark ettikleri için Altan’a böylesine öfkeliler. Ama sonuç değişmez ve ben yine aynı şeyi söyleyeceğim: Gülme, karanlığın içinde duyulan tan yeri horozlarının sesidir. Gecenin bittiğini haykırır. İnsan ruhunun esir edilemezliğinin pas tutmaz heykelidir gülme.
Altan’ı esir ettiniz ama gülüşünü dizginleyemediniz. “Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten!”
[Bedri Özdemir] 16.11.2019 [TR724]
9 ayda dipten zirveye [Hasan Cücük]
Türkiye, Euro 2020’ye katılmayı bir maç kala garantiledi. Daha önce katıldığı Avrupa şampiyonalarına bileti ya son maçta ya da play-off oynayarak elde eden A Milliler tarihinde ilk kez grup maçları bitmeden şampiyona biletini aldı. Bu başarının mimarı ise şüphesiz Şenol Güneş.
Türkiye futbolda kabuğunu 1990’da milli takımın başına Sepp Piontek’in gelmesiyle kırmaya başladı. Alman Hoca, adeta devrim niteliğinde bir değişime start verdi. Dönemin federasyon başkanı Şenes Erzik’in tam desteğini alan Piontek, Anadolu’yu karış karış dolaşarak yüreğini ortaya koyacak oyunculardan bir takım kurdu. Piontek öncesi milli takım iskeleti İstanbul’un üç büyüklerinden neredeyse eşit sayıda oyunculardan oluşurdu. Piontek tam tersi hak edeni milli takıma aldı. Dönemin Türk futbolunun yıldızı olan Tanju Çolak ve Rıdvan Dilmen gibi isimlerin üzerini tereddütsüz silen Alman Hoca, Hakan Şükür, Ogün Temizkanoğlu, Tolunay Kafkas gibi isimleri kadroya dahil etti. Piontek 1993’te ayrılıp giderken, geriye saha sonuçları kötü ama gelecek vaat eden bir milli takım bıraktı.
Piontek’in temellerini attığı kadroyu 1993’te yardımcısı Fatih Terim devralırken, Türkiye tarihinde ilk kez 1996’da Avrupa şampiyonası biletini aldı. Türkiye, Hırvatistan, Danimarka ve Portekiz’in yer aldığı grupta sıfır çekip evine erken döndü ama sonuçlardan ziyade şampiyona bileti alması önem kazandı. Uluslararası arenada uzun bir aradan sonra Euro 96’da boy gösteren Türkiye Euro 2000’de çeyrek finale kadar geldi. Euro 2008’de yarı final oynayan Türkiye, Euro 2016’da ise gruptan çıkmadan evine döndü.
Tarihimizde 5. kez Avrupa şampiyonasında mücadele edeceğiz. Ay-yıldızlı ekip, 1996 ve 2000’deki şampiyonalara play-off maçları sonucunda katılma hakkı elde etti. 2008’deki turnuvaya son maça kadar süren çekişme sonucunda elde ettiği grup ikinciliği ile gidebilen Türkiye, 2016’ya da en iyi üçüncü olarak katılmayı başarmıştı.
Türkiye, tarihinde ilk kez Avrupa Futbol Şampiyonası’na grup maçlarının bitimine 1 hafta kala katılmayı garantilerken başarının mimarı şüphesiz Şenol Güneş’ti. Türk futbolunun gösterişten uzak ismi Şenol Güneş, ikinci kez milli takımın başına gelirken bir çok sorunla mücadele etmesi gerekiyordu. Yabancı sayısının 14 olduğu Süper Lig’de yerli oyuncular azınlıktaydı. Futbolun dört büyüklerinin kadrosundaki yerli oyuncular bir elin parmaklarına geçmiyordu. Büyük umutlarla milli takımın başına geçen Mircea Lucescu’nun yaşattığı hayalkırıklığını Şenol Güneş’in tekrarlama lüksü yoktu. Güneş, başarılı olmak zorundaydı. Zira, Euro 2020 biletinin kaçırılması Türk futbolu için kabus senaryosunun gerçeğe dönüşmesi demekti.
KULÜPLER AVRUPA’DA DÖKÜLÜRKEN…
Kulüplerimizin Avrupa kupalarında tel tel döküldüğü bir dönemi yaşıyoruz. Hele bu yıl tam bir facia. Galatasaray, Devler Ligi’nde yoluna devam, Beşiktaş ve Trabzonspor ise UEFA Avrupa Ligi’nde gruplardan çıkma şansını kaybetti. Tek umudumuz olarak geriye Başakşehir’in kaldığı kabus gibi bir sezondayız. UEFA ülkeler puan tablosunda 11. sıraya gerileyen Türkiye’nin bir darbede milli takımdan yeme lüksü yoktu.
İşte bu noktada Şenol Güneş farkı ortaya çıktı. Şikayetçi olmak yerine mevcut isimlerden en iyi kadroyu kurdu. Takımlarında direk oynamayan ancak kumaşı kaliteli olan isimleri kadroya dahil etti. Tıpkı 1990’da Piontek’in yaptığı gibi, genç ve başarıya kilitli oyunculardan bir milli takım kurdu. Takımın gol ümitleri olan Burak Yılmaz ve Cenk Tosun’un yaşadığı sakatlıkları bile dert etmedi. Sonuçta sahaya 11 oyuncuyla çıkıyorduk. Grup maçlarına rüya gibi bir başlangıç yapan milliler, 2018 Dünya Kupası şampiyonu Fransa’yı Konya’da 2-0 yenince özgüveni tavan yaptı. İzlanda deplasmanında gelen 2-1’lik yenilgi küçük bir yol kazası oldu. Fransa deplasmanında alınan beraberlik Euro 2020 yolunu sonuna kadar açtı. İzlanda beraberliği ise Euro 2020 biletini cebimize koydu.
Şenol Güneş, 2002 Dünya Kupası’nda milli takımı 3.lüğe taşıyarak daha önce kalitesini ispat etmişti. Şimdi yeni bir hikayenin kahramanı daha oldu. Daha önümüzde alınacak çok yol vardı. Bu yolculuğun kazasız olması için kulüplerimizinde toparlanması gerekiyor. Her yenilgi sonrası mazeret üreten değil, sorumluluk alıp başarıya götürecek hocalara ihtiyaç var. Örnek için uzağa gitmeye gerek yok. Şenol Güneş’e bakmaları yeterli. Beşiktaş’ı ilk iki sezonunda şampiyonluğa taşıyan Şenol Güneş, Mircea Lucescu’nun enkaz bıraktığı milli takımı 9 ayda ayağa kaldırıp Avrupa şampiyonasına taşıdı. Teşekkürler Şenol Hoca ve yüreğini ortaya koyan oyuncuları.
[Hasan Cücük] 16.11.2019 [TR724]
Türkiye futbolda kabuğunu 1990’da milli takımın başına Sepp Piontek’in gelmesiyle kırmaya başladı. Alman Hoca, adeta devrim niteliğinde bir değişime start verdi. Dönemin federasyon başkanı Şenes Erzik’in tam desteğini alan Piontek, Anadolu’yu karış karış dolaşarak yüreğini ortaya koyacak oyunculardan bir takım kurdu. Piontek öncesi milli takım iskeleti İstanbul’un üç büyüklerinden neredeyse eşit sayıda oyunculardan oluşurdu. Piontek tam tersi hak edeni milli takıma aldı. Dönemin Türk futbolunun yıldızı olan Tanju Çolak ve Rıdvan Dilmen gibi isimlerin üzerini tereddütsüz silen Alman Hoca, Hakan Şükür, Ogün Temizkanoğlu, Tolunay Kafkas gibi isimleri kadroya dahil etti. Piontek 1993’te ayrılıp giderken, geriye saha sonuçları kötü ama gelecek vaat eden bir milli takım bıraktı.
Piontek’in temellerini attığı kadroyu 1993’te yardımcısı Fatih Terim devralırken, Türkiye tarihinde ilk kez 1996’da Avrupa şampiyonası biletini aldı. Türkiye, Hırvatistan, Danimarka ve Portekiz’in yer aldığı grupta sıfır çekip evine erken döndü ama sonuçlardan ziyade şampiyona bileti alması önem kazandı. Uluslararası arenada uzun bir aradan sonra Euro 96’da boy gösteren Türkiye Euro 2000’de çeyrek finale kadar geldi. Euro 2008’de yarı final oynayan Türkiye, Euro 2016’da ise gruptan çıkmadan evine döndü.
Tarihimizde 5. kez Avrupa şampiyonasında mücadele edeceğiz. Ay-yıldızlı ekip, 1996 ve 2000’deki şampiyonalara play-off maçları sonucunda katılma hakkı elde etti. 2008’deki turnuvaya son maça kadar süren çekişme sonucunda elde ettiği grup ikinciliği ile gidebilen Türkiye, 2016’ya da en iyi üçüncü olarak katılmayı başarmıştı.
Türkiye, tarihinde ilk kez Avrupa Futbol Şampiyonası’na grup maçlarının bitimine 1 hafta kala katılmayı garantilerken başarının mimarı şüphesiz Şenol Güneş’ti. Türk futbolunun gösterişten uzak ismi Şenol Güneş, ikinci kez milli takımın başına gelirken bir çok sorunla mücadele etmesi gerekiyordu. Yabancı sayısının 14 olduğu Süper Lig’de yerli oyuncular azınlıktaydı. Futbolun dört büyüklerinin kadrosundaki yerli oyuncular bir elin parmaklarına geçmiyordu. Büyük umutlarla milli takımın başına geçen Mircea Lucescu’nun yaşattığı hayalkırıklığını Şenol Güneş’in tekrarlama lüksü yoktu. Güneş, başarılı olmak zorundaydı. Zira, Euro 2020 biletinin kaçırılması Türk futbolu için kabus senaryosunun gerçeğe dönüşmesi demekti.
KULÜPLER AVRUPA’DA DÖKÜLÜRKEN…
Kulüplerimizin Avrupa kupalarında tel tel döküldüğü bir dönemi yaşıyoruz. Hele bu yıl tam bir facia. Galatasaray, Devler Ligi’nde yoluna devam, Beşiktaş ve Trabzonspor ise UEFA Avrupa Ligi’nde gruplardan çıkma şansını kaybetti. Tek umudumuz olarak geriye Başakşehir’in kaldığı kabus gibi bir sezondayız. UEFA ülkeler puan tablosunda 11. sıraya gerileyen Türkiye’nin bir darbede milli takımdan yeme lüksü yoktu.
İşte bu noktada Şenol Güneş farkı ortaya çıktı. Şikayetçi olmak yerine mevcut isimlerden en iyi kadroyu kurdu. Takımlarında direk oynamayan ancak kumaşı kaliteli olan isimleri kadroya dahil etti. Tıpkı 1990’da Piontek’in yaptığı gibi, genç ve başarıya kilitli oyunculardan bir milli takım kurdu. Takımın gol ümitleri olan Burak Yılmaz ve Cenk Tosun’un yaşadığı sakatlıkları bile dert etmedi. Sonuçta sahaya 11 oyuncuyla çıkıyorduk. Grup maçlarına rüya gibi bir başlangıç yapan milliler, 2018 Dünya Kupası şampiyonu Fransa’yı Konya’da 2-0 yenince özgüveni tavan yaptı. İzlanda deplasmanında gelen 2-1’lik yenilgi küçük bir yol kazası oldu. Fransa deplasmanında alınan beraberlik Euro 2020 yolunu sonuna kadar açtı. İzlanda beraberliği ise Euro 2020 biletini cebimize koydu.
Şenol Güneş, 2002 Dünya Kupası’nda milli takımı 3.lüğe taşıyarak daha önce kalitesini ispat etmişti. Şimdi yeni bir hikayenin kahramanı daha oldu. Daha önümüzde alınacak çok yol vardı. Bu yolculuğun kazasız olması için kulüplerimizinde toparlanması gerekiyor. Her yenilgi sonrası mazeret üreten değil, sorumluluk alıp başarıya götürecek hocalara ihtiyaç var. Örnek için uzağa gitmeye gerek yok. Şenol Güneş’e bakmaları yeterli. Beşiktaş’ı ilk iki sezonunda şampiyonluğa taşıyan Şenol Güneş, Mircea Lucescu’nun enkaz bıraktığı milli takımı 9 ayda ayağa kaldırıp Avrupa şampiyonasına taşıdı. Teşekkürler Şenol Hoca ve yüreğini ortaya koyan oyuncuları.
[Hasan Cücük] 16.11.2019 [TR724]
Bitmeyen kin [Alper Ender Fırat]
Türkiye’de yargı ve emniyet yoluyla neler yapıldığını çok net gösteren bir olayı yaşıyoruz. Giresun’un Eynesil ilçesinde çocuğunu kaybeden bir adam devletin sopasıyla sindirilmeye çalışılıyor. 11 yaşındaki kızı Rabia Naz’ın ölümünün peşine düşen baba ve gazeteciler göstere göstere polis ve yargı eliyle boğazlanıyor.
Olayın ucu bir siyasi partinin yöneticisine uzandığı için aralarında Giresun başsavcısı, İçişleri Bakanı, Giresun Emniyet Müdürü, AKP Genel Başkan yardımcısı Nurettin Canikli’nin de bulunduğu devlet gücünü kullananlar, cinayetin örtbas edilmesini istiyor.
Bu olay bile bugünkü Türkiye yargısını tek başına anlatmaya yetecek özellikler taşıyor.
Aynı yargı zihniyet ve kaygılarla yüzbinlerce kişiyi yargılayıp haklarında hüküm veriyor. Ortada Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre hiçbir suç olmamasına rağmen, olmayan suçtan yargılananların kendini savunmasına bile müsaade edilmiyor. Mazlumu savunanların başına da tıpkı Rabia Naz’ın babasının başına gelenler geliyor.
Bir tiyatro darbe bahane edilip yargılama adı altında yüzbinlerce kişi dünyanın gözü önünde Türkiye’de soykırıma tabi tutuluyor.
Prof. Dr. Ömer Taşpınar diyor ki ‘Benim duyduğuma göre Putin istese Erdoğan’ı çok zor duruma bırakacak birçok dosyaya sahip. Yolsuzluklardan tutun da 15 Temmuz’un gerçek yüzünü ortaya dökebilecek kadar kirli dosyalar var elinde.’’ 15 Temmuz’un gerçek yüzünü ortaya dökecek dosyalardan bahseden Prof. Dr. Ömer Taşpınar öyle sıradan birisi değil. ABD Savunma Bakanlığı tarafından finanse edilen National Defense University’de (Ulusal Savunma Üniversitesi) güvenlik stratejileri profesörü. Üstelik sabah akşam cemaat Türkiye’den kazınmalı diye höyküren Ruşen Çakır’ın Medyascope’unda söylüyor.
İşte bu olmayan suçlardan yargılananlardan kim tahliye edilse tam o esnada öfkeden kuduran bir güruh peydah oluyor. En son Ahmet Altan’ın tahliyesiyle bu deli danalar maskelerini bir kez daha indirdi ve intikam naraları attılar. Hiç bitmez, hiç dinmez, hiç soğumaz bir intikam ateşi yanıyor içlerinde; anlaşılır, açıklanır bir şey değil.
Bunların neredeyse tamamı görüntüde AKP ve Erdoğan muhalifi olarak lanse ediyor kendini ve tamamı 15 Temmuz vasıtasıyla kurulan rejime karşıymış gibi yapıyor.
Ama her tahliyede Kuddusi Okkır’ı, Ali Tatar’ı, Türkan Saylan’ı takıyorlar mızraklarının ucuna. Ne dinmez bir Kuddusi Okkır öfkesiymiş, ne bitmez bir Ali Tatar hıncıymış, içlerinde çocukların ve bebeklerin de olduğu 400 kişiyi öldürdüler ama hâlâ intihar eden Ali Tatar’ın hıncını alamadılar.
Ancak bu kinin, bu öfkenin AKP’nin kini olmadığını bilecek durumdayız. Bu kitlesel lincin arkasındaki kadim kinin kodlarını elbette görebiliyoruz. Ali Tatar kini mi tutuyorlar yoksa Ali Tatar’ı kinlerine alet mi ediyorlar?
Çok merak ediyorum Ergenekon davalarıyla acaba kimlerin oyunları bozuldu da öfkeden kudurmaları bir türlü dinmiyor.
[Alper Ender Fırat] 16.11.2019 [TR724]
Olayın ucu bir siyasi partinin yöneticisine uzandığı için aralarında Giresun başsavcısı, İçişleri Bakanı, Giresun Emniyet Müdürü, AKP Genel Başkan yardımcısı Nurettin Canikli’nin de bulunduğu devlet gücünü kullananlar, cinayetin örtbas edilmesini istiyor.
Bu olay bile bugünkü Türkiye yargısını tek başına anlatmaya yetecek özellikler taşıyor.
Aynı yargı zihniyet ve kaygılarla yüzbinlerce kişiyi yargılayıp haklarında hüküm veriyor. Ortada Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre hiçbir suç olmamasına rağmen, olmayan suçtan yargılananların kendini savunmasına bile müsaade edilmiyor. Mazlumu savunanların başına da tıpkı Rabia Naz’ın babasının başına gelenler geliyor.
Bir tiyatro darbe bahane edilip yargılama adı altında yüzbinlerce kişi dünyanın gözü önünde Türkiye’de soykırıma tabi tutuluyor.
Prof. Dr. Ömer Taşpınar diyor ki ‘Benim duyduğuma göre Putin istese Erdoğan’ı çok zor duruma bırakacak birçok dosyaya sahip. Yolsuzluklardan tutun da 15 Temmuz’un gerçek yüzünü ortaya dökebilecek kadar kirli dosyalar var elinde.’’ 15 Temmuz’un gerçek yüzünü ortaya dökecek dosyalardan bahseden Prof. Dr. Ömer Taşpınar öyle sıradan birisi değil. ABD Savunma Bakanlığı tarafından finanse edilen National Defense University’de (Ulusal Savunma Üniversitesi) güvenlik stratejileri profesörü. Üstelik sabah akşam cemaat Türkiye’den kazınmalı diye höyküren Ruşen Çakır’ın Medyascope’unda söylüyor.
15 Temmuz’un pis bir tiyatro olduğunu bütün dünya biliyor, bu çirkin tiyatro ile ülkede bambaşka bir rejim kurulduğunu ve milyonların hayatın karartıldığını herkes görüyor. Ve bu pis oyun yüzünden Türkiye Cumhuriyeti Devleti Rusya’nın elinde rehin olmuş durumda ama yine de olmayan gerekçelerden olmayan suçlar üretilip gerçek kişiler soykırıma tabi tutuluyor.Prof. Dr. Ömer Taşpınar:— Tr724 (@Tr724) November 15, 2019
💥Benim duyduğuma göre Putin, istese Erdoğan’ı zor durumda bırakacak birçok dosyaya sahip.
💥Yolsuzluklardan tutun da 15 Temmuz’un gerçek yüzüne gidebilecek kadar kirli dosyalar var elinde...https://t.co/l1suqamKPS pic.twitter.com/BL3xPH8Uze
İşte bu olmayan suçlardan yargılananlardan kim tahliye edilse tam o esnada öfkeden kuduran bir güruh peydah oluyor. En son Ahmet Altan’ın tahliyesiyle bu deli danalar maskelerini bir kez daha indirdi ve intikam naraları attılar. Hiç bitmez, hiç dinmez, hiç soğumaz bir intikam ateşi yanıyor içlerinde; anlaşılır, açıklanır bir şey değil.
Bunların neredeyse tamamı görüntüde AKP ve Erdoğan muhalifi olarak lanse ediyor kendini ve tamamı 15 Temmuz vasıtasıyla kurulan rejime karşıymış gibi yapıyor.
Ama her tahliyede Kuddusi Okkır’ı, Ali Tatar’ı, Türkan Saylan’ı takıyorlar mızraklarının ucuna. Ne dinmez bir Kuddusi Okkır öfkesiymiş, ne bitmez bir Ali Tatar hıncıymış, içlerinde çocukların ve bebeklerin de olduğu 400 kişiyi öldürdüler ama hâlâ intihar eden Ali Tatar’ın hıncını alamadılar.
Ancak bu kinin, bu öfkenin AKP’nin kini olmadığını bilecek durumdayız. Bu kitlesel lincin arkasındaki kadim kinin kodlarını elbette görebiliyoruz. Ali Tatar kini mi tutuyorlar yoksa Ali Tatar’ı kinlerine alet mi ediyorlar?
Çok merak ediyorum Ergenekon davalarıyla acaba kimlerin oyunları bozuldu da öfkeden kudurmaları bir türlü dinmiyor.
[Alper Ender Fırat] 16.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Milletvekili, yüzbaşı ve bir ilkokul öğretmeni [Bekir Salim]
Geçen hafta bir milletvekiliyle olan atışmamızı paylaşmıştım. Hayatım boyunca karşıma çıkan en güçlü rakiplerimden biri… Beni ilk atışmada fena terletmişti. Sonra, çok farklı ortamlarda defalarca atışmalar yaptık. Zaman zaman sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. Maksadım, dostlarla beraber bu ağır gündemin boğuculuğundan bir kaç dakikalığına sıyrılmak…
Yıllar boyu, Feyzi Halıcı Üstadın başkanlığında her ayın ikinci pazar günü Ankara Fasıl Restoran’da, üçüncü Pazar günü de İstanbul Pera Palas Oteli’nde şiir günleri tertip edildi ve ben, neredeyse hiç bir toplantıyı kaçırmadan takip ettim. Katılanların isimlerini tek tek saysam hayret edersiniz. Sadece, İlhan Berk, Fâzıl Hüsnü Dağlarca,Tahir Kutsi Makal, Gültekin Sâmanoğlu, Yavuz Bülent Bakiler, Hâlil Soyuer, Cemal Safî gibi bir kaç isim zikredeyim, gerisini siz anlayın… Bu müstesna toplantılara katılabilmek özel izinlerle ve büyük şairlerin müzaheretiyle mümkün olabiliyordu. Şiir günlerinin, Feyzi Halıcı davetiyle, çok kıymetli bir de misafir grubu vardı. Eskişehir Şairler Derneği… Hepsi birbirinden güçlü şairlerdi, ama ben, nedendir bilmem, büyük şehirde yaşamanın ve ev sahibi olmanın havası ve gururuyla, ilk geldikleri aylar bu muhteşem gönül insanlarını taşradan gelen gariban tipler olarak görürdüm. Onlar da, hakikaten, beni doğrularcasına, içten gelen bir tevazu ile boyunlarını büker, salonun bir köşesine, ona oturmak denmez, adeta ilişerek, elleri dizlerinde, gözleri ayak parmak uçlarında, okunan şiirleri kemâl-i edeple dinlerlerdi.
Onlar gelene kadar, yukarıda bahsettiğim milletvekili (ismini yazmıyorum, çünkü kime selâm versem başı ağırır diye endişe ediyorum) ile benim, yaptığımız doğaçlama, taşlamalı atışmalar bu şiir günlerinin en çok beklenen ve alkışlanan bölümüydü. Hatta ilk aylar bu şairlere misafir filan demiyor, ciddi ciddi lâf atıyorduk. Başlangıçta çekingen davranan ama ortama bir kaç ay içinde hemen uyum sağlayan bir Rasim Köroğlu çıktı meydana… Öyle ironileri, öyle taşlamaları vardı ki, ben bile (ben bile diyorum, çünkü açık açık bu güzel şiirleri kıskanıyordum.) ağzımın suyu aka aka dinliyordum. Sonraları yıllarca sahne arkadaşlığı yaptığımız Rahmetli Rasim Ağabey, bir gün, demek ki canına tak etmiş, çıktı sahneye ve hem beni hem milletvekili ağabeyimizi hedef alarak bakın neler dedi :
Birisi Yavuzmuş, biri de Salim,
Kendini fazlaca şişirdi bunlar.
Fırsatı bulunca olup da zalim,
Kabuklu yarayı kaşırdı bunlar.
Aleyhimde şiir yazmış Bekir‘i,
“Bildik“ biri vermiş O‘na fikiri,
Kızdırıp da benim gibi fakiri,
Öfkeyi, sabırı taşırdı bunlar.
Az mı sopa vurdum sırtı abaya,
Sizler dua edin Feyzi Baba‘ya,
Çocuk bile değmez yanan sobaya,
Kendini közümde pişirdi bunlar.
Korkaklar susar da yağız bağırır.
Beden yara alır, ağız bağırır.
Bekir‘e vurdukça Yavuz bağırır,
Nöbeti, sırayı şaşırdı bunlar.
Oradan alır da burda satarım,
Geçerim Niğde‘yi Bor‘da satarım,
Sağlamca alırım, hurda satarım,
Canını pazara düşürdü bunlar.
Duydukça ağzımdan çıkan sözleri,
Birbirine vurur bakın dizleri,
Sıcak hava yakar iken bizleri,
Korkudan titreyip üşürdü bunlar.
Seviyor onları Rasim; üzemez…
Tutuldu dilleri, kimse çözemez.
Deryada acemi kaptan yüzemez,
Suyumu boyumdan aşırdı bunlar.
Her ne kadar son dörtlükte «rücu » ile gönlümüzü almaya çalıştıysa da, bu şiirle beraber başımızdan aşağı sanki kaynar sular döküldü. Alkış kıyamet… Kahkaha sesleri kulakları sağır edecek türden… Herkes bize bakıyor. Milletveki ağabey ayağa kalktı tebessüm ederek alkışladı. Başka bir tepki de vermedi. Ben Feyzi Halıcı’dan, « -Üstad sataşma var! » deyip söz istedim. Herkesin gözleri bende… Şu satırları yazarken bile tüylerim diken diken oldu. Tarif edilmez bir baskı altındayım. Vurdum sazın teline:
Boşuna uğraşma be Rasim Kardeş,
Sen beni tahtımdan indiremezsin.
Hiciv âleminin güneşi benim,
Üfleye üfleye söndüremezsin.
Donkişot gülerdi, görseydi seni,
Böyle akılsızlık olur mu yani?
Hem topun, tüfeğin, tankların hani?
Beni bir çakıyla sindiremezsin.
Sözü ev sahibi edermiş tayin,
Küfreden misafir olurmuş hain,
Debelenip durma şeytan-ı lâin,
İmânım muhkemdir; döndüremezsin.
Yarış istersen bu er oğlu erle,
Biraz çaba sarf et, azıcık terle,
Sağdan soldan kapma üç-beş şiirle,
Bu kadar şairi kandıramazsın.
Sanma Âşık Salim kalacak darda,
Karşıma çıkanlar hep ah u zârda,
Mebusa ne desen belki tutar da,
Benim üstüme toz konduramazsın.
Ben, lüzumsuz yere, Rasim Ağabeyin mizahi yaklaşımıyla oluşan muhabbet ortamını sert taşlamalarımla bozmuştum. Doğrusu, kimse de alkışlamadı.
Ama, her işte bir hayır var ; bu şiirleşme, ölümsüz bir dostluğun ilk adımı olmuştu… Rasim Ağabeye, Feyzi Halıcı’ya, yazıda adı geçenlerden rahmetli olanlara birer Fatiha okuyalım mı? [2000/ANKARA]
[Bekir Salim] 16.11.2019 [TR724]
Yıllar boyu, Feyzi Halıcı Üstadın başkanlığında her ayın ikinci pazar günü Ankara Fasıl Restoran’da, üçüncü Pazar günü de İstanbul Pera Palas Oteli’nde şiir günleri tertip edildi ve ben, neredeyse hiç bir toplantıyı kaçırmadan takip ettim. Katılanların isimlerini tek tek saysam hayret edersiniz. Sadece, İlhan Berk, Fâzıl Hüsnü Dağlarca,Tahir Kutsi Makal, Gültekin Sâmanoğlu, Yavuz Bülent Bakiler, Hâlil Soyuer, Cemal Safî gibi bir kaç isim zikredeyim, gerisini siz anlayın… Bu müstesna toplantılara katılabilmek özel izinlerle ve büyük şairlerin müzaheretiyle mümkün olabiliyordu. Şiir günlerinin, Feyzi Halıcı davetiyle, çok kıymetli bir de misafir grubu vardı. Eskişehir Şairler Derneği… Hepsi birbirinden güçlü şairlerdi, ama ben, nedendir bilmem, büyük şehirde yaşamanın ve ev sahibi olmanın havası ve gururuyla, ilk geldikleri aylar bu muhteşem gönül insanlarını taşradan gelen gariban tipler olarak görürdüm. Onlar da, hakikaten, beni doğrularcasına, içten gelen bir tevazu ile boyunlarını büker, salonun bir köşesine, ona oturmak denmez, adeta ilişerek, elleri dizlerinde, gözleri ayak parmak uçlarında, okunan şiirleri kemâl-i edeple dinlerlerdi.
Onlar gelene kadar, yukarıda bahsettiğim milletvekili (ismini yazmıyorum, çünkü kime selâm versem başı ağırır diye endişe ediyorum) ile benim, yaptığımız doğaçlama, taşlamalı atışmalar bu şiir günlerinin en çok beklenen ve alkışlanan bölümüydü. Hatta ilk aylar bu şairlere misafir filan demiyor, ciddi ciddi lâf atıyorduk. Başlangıçta çekingen davranan ama ortama bir kaç ay içinde hemen uyum sağlayan bir Rasim Köroğlu çıktı meydana… Öyle ironileri, öyle taşlamaları vardı ki, ben bile (ben bile diyorum, çünkü açık açık bu güzel şiirleri kıskanıyordum.) ağzımın suyu aka aka dinliyordum. Sonraları yıllarca sahne arkadaşlığı yaptığımız Rahmetli Rasim Ağabey, bir gün, demek ki canına tak etmiş, çıktı sahneye ve hem beni hem milletvekili ağabeyimizi hedef alarak bakın neler dedi :
Birisi Yavuzmuş, biri de Salim,
Kendini fazlaca şişirdi bunlar.
Fırsatı bulunca olup da zalim,
Kabuklu yarayı kaşırdı bunlar.
Aleyhimde şiir yazmış Bekir‘i,
“Bildik“ biri vermiş O‘na fikiri,
Kızdırıp da benim gibi fakiri,
Öfkeyi, sabırı taşırdı bunlar.
Az mı sopa vurdum sırtı abaya,
Sizler dua edin Feyzi Baba‘ya,
Çocuk bile değmez yanan sobaya,
Kendini közümde pişirdi bunlar.
Korkaklar susar da yağız bağırır.
Beden yara alır, ağız bağırır.
Bekir‘e vurdukça Yavuz bağırır,
Nöbeti, sırayı şaşırdı bunlar.
Oradan alır da burda satarım,
Geçerim Niğde‘yi Bor‘da satarım,
Sağlamca alırım, hurda satarım,
Canını pazara düşürdü bunlar.
Duydukça ağzımdan çıkan sözleri,
Birbirine vurur bakın dizleri,
Sıcak hava yakar iken bizleri,
Korkudan titreyip üşürdü bunlar.
Seviyor onları Rasim; üzemez…
Tutuldu dilleri, kimse çözemez.
Deryada acemi kaptan yüzemez,
Suyumu boyumdan aşırdı bunlar.
Her ne kadar son dörtlükte «rücu » ile gönlümüzü almaya çalıştıysa da, bu şiirle beraber başımızdan aşağı sanki kaynar sular döküldü. Alkış kıyamet… Kahkaha sesleri kulakları sağır edecek türden… Herkes bize bakıyor. Milletveki ağabey ayağa kalktı tebessüm ederek alkışladı. Başka bir tepki de vermedi. Ben Feyzi Halıcı’dan, « -Üstad sataşma var! » deyip söz istedim. Herkesin gözleri bende… Şu satırları yazarken bile tüylerim diken diken oldu. Tarif edilmez bir baskı altındayım. Vurdum sazın teline:
Boşuna uğraşma be Rasim Kardeş,
Sen beni tahtımdan indiremezsin.
Hiciv âleminin güneşi benim,
Üfleye üfleye söndüremezsin.
Donkişot gülerdi, görseydi seni,
Böyle akılsızlık olur mu yani?
Hem topun, tüfeğin, tankların hani?
Beni bir çakıyla sindiremezsin.
Sözü ev sahibi edermiş tayin,
Küfreden misafir olurmuş hain,
Debelenip durma şeytan-ı lâin,
İmânım muhkemdir; döndüremezsin.
Yarış istersen bu er oğlu erle,
Biraz çaba sarf et, azıcık terle,
Sağdan soldan kapma üç-beş şiirle,
Bu kadar şairi kandıramazsın.
Sanma Âşık Salim kalacak darda,
Karşıma çıkanlar hep ah u zârda,
Mebusa ne desen belki tutar da,
Benim üstüme toz konduramazsın.
Ben, lüzumsuz yere, Rasim Ağabeyin mizahi yaklaşımıyla oluşan muhabbet ortamını sert taşlamalarımla bozmuştum. Doğrusu, kimse de alkışlamadı.
Ama, her işte bir hayır var ; bu şiirleşme, ölümsüz bir dostluğun ilk adımı olmuştu… Rasim Ağabeye, Feyzi Halıcı’ya, yazıda adı geçenlerden rahmetli olanlara birer Fatiha okuyalım mı? [2000/ANKARA]
[Bekir Salim] 16.11.2019 [TR724]
Erdoğan görevden alınabilir mi? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Her şeyden önce şunu açıklamakla başlayayım: şaka yapmaya çalışmıyorum. Bunu açıklamak zorunda olmak, yani Erdoğan’ın görevden alınıp alınmamasının tartışılamıyor olması bile başlı başına Türkiye rejiminin genel karakteri hakkında çok şey söylüyor aslında. Bu hipotetik soruyu da bu yüzden soruyorum zaten. Yoksa Erdoğan’ın görevde kalması da, görevinden nasıl ayrılacağı da şu an için bir tartışma konusu değil. Çünkü herkes Türkiye’deki gerçekleri biliyor. Türkiye’de bugün en büyük sorunlardan biri, gücün sınırlandırılması!
Bu soru, ABD başkanı Trump’ın azil sürecine ilişkin haberleri takip ederken aklıma geldi. Biliyorsunuz, Trump Ukrayna başkanı Zelensky ile yaptığı telefon görüşmelerinde Ukrayna’da iş yapan ABD eski başkan yardımcısı, 2020 ABD başkanlık seçimi başkan adaylarından Joe Biden’ın oğlu üzerinde baskı kurmak için girişimde bulunmakla suçlanıyor. Yani başkanlık otoritesini kendi siyasi kariyeri için kullanmakla itham ediliyor. Bu yönde güçlü bulgular var. ABD politik sistemine göre, başkanın bunu yapması azledilmesine yol açabilir. Tabi suçun olduğunu düşünmek ve bunu araştırmak başka bir şey, suçun olduğunu tespit edip yaptırımda bulunmak – azletmek – başka bir şeydir. Fakat konu bu değil zaten. Esas mesele, sistemin işleyip işlemediği! Hatta bundan daha öte, bir sistemin var olup olmadığı. ABD’de, tıpkı diğer liberal anayasal demokratik rejimlerde olduğu gibi, siyasi karar alıcılar yasaların üstünde değil. Yasalar, sade vatandaş için olduğu kadar siyasal karar alıcılar için de bağlayıcı. Hukukun üstünlüğü pratikte bu değil mi zaten? Bir diğer önemli konu, başkanın kontrolünde olan yürütme erkinin yargı ve yasama erklerini kontrol edemiyor olması. Bu nedenle, Trump hakkında azil süreci yasama düzeyinde gerçekleşiyor. Dahası, Trump’ın aldığı birçok karar, yargı organı – bağımsız mahkemeler – tarafından birçok kez durduruldu. Kısacası ABD’de sistem var ve işliyor. Yol kazalarında sistem devreye giriyor ve oluşan hasarı tamir ediyor.
Erdoğan, Trump’la karıştırılamayacak kadar daha fazla güce sahip. Gücünün ana kaynağı, yasalardan bağımsız olması. Bir başka ifadeyle, Erdoğan’ın gücü sınırlandırılmış değil. Kim Erdoğan’ın gücünü sınırlandırabilir ki? 17 Aralık’ta esasen 1982 anayasasının öngördüğü ve yasalara uygun bir prosedür uygulandı. Yolsuzluğa bulaşmış siyasal iktidar soruşturuldu. Yargı süreci başladı. Elde onlarca somut kanıt, yüzlerce ses kaydı, binlerce önemli belge, fotoğraf, rapor vardı. Yolsuzluk gerçekti. Fakat Erdoğan ve AKP hükümeti, emniyet ve yargı süreçlerini baskılayarak, sivil bir darbe niteliğinde bir operasyonla işlemekte olan yargı sürecini akamete uğratmayı ve ortadan kaldırmayı başardı. Soruşturmayı yürüten emniyet mensupları görevden el çektirildi, sonra başka yerlere sürüldü, son olarak görevden alındı, sonra da hapse atıldı! Adli süreci yürütmekte olan yargıç ve savcıların da başına aynı şey geldi. Erdoğan ve suça bulaşmış bir avuç siyasetçi ve onların emrinde hareket eden kamu görevlisi, anayasal sistemi raydan çıkardılar. Böylece anayasa ve yasalarla gücü sınırlandırılmış yürütmeyi diğer erklerin (yasama ve yargının) üzerine çıkardılar. Güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü sonlandırıldı. Hukuk dışı ve hukuk üstü bir yürütme erki meydana geldi. Erdoğan yasaların üzerinde, yasaların kapsama alanı dışında, gücü sınırlandırılmamış bir otoriter oldu. Kiminle ittifak yaptığı ve kimin arkasında olduğundan bağımsız olarak, nesnel ve yalın açıklama budur.
Bu nedenle yukarıdaki soru Türkiye’de bir şaka olarak algılanıyor. Masumiyet karinesine vurgu yapan sanıklara “burası Amerika mı lan!” diyenlerin siyasal sisteminde bunu yadırgamak mümkün müdür? Ahmet Altan’ın avukatının alamadığı mahkeme kararını rejimin propaganda aygıtı paçavraların alabilmesi gibi, bu tür şeyler de Türkiye normali haline geldi. Oysa ortada ciddi suçlara bulaşmış, üzerine ant içtiği (yemin ettiği) anayasanın canına okumuş, onu her fırsatta ihlal etmiş, delik deşik etmiş bir liderlik var. Hesap vermek durumunda olmayan, örtülü bir bütçeyle istediğini harcamaları yapabilen, ülkede hiçbir otonom kurum bırakmayan, tabi olduğu anayasal çerçevenin tümden dışında hareket eden bir başkan var. İronik biçimde kendisine “reis” deniliyor zaten; hem de karşısında olanlarca değil, onu destekleyenlerce!
Başkan Trump’ın tabi olduğu yasal çerçeve ortadan kalkmadı. Zaten kalksa, ABD’de hiç kimse bir şey olmamışçasına hayatına devam etmez, inanın. Anayasal devlet mimarisinin dışına taşan bir güç genişlemesi, devletin ortadan kalkmasını tetikler. Hitler rejimi dahi, en hukuksuz ve acımasız politikalarını yasaları değiştirdikten sonra uyguladı. Nürnberg ırk kanunları olmaksızın Yahudi takibatına girişmediler. Çünkü faşist de olsa, NAZİ rejimi hukuk bilinci yüksek bir halkın hukuk dışılığı kabullenmeyeceğini biliyordu. 2019 Türkiyesi, anayasası olmayan bir ülke. Bu ülkede siyasal iktidar bir nevi “ferman” modeliyle ülkeyi idare ediyor. 2016’da başlayan Olağanüstü Hal rejimi, yasal olarak sonlandırılmış gibi de görünse, esasında fiilen hala devam etmiyor mu? Artık keyfi tutuklamaların haber değeri bile yok. ABD’de her gün Trump hakkında eleştirel binlerce yazı, haber, video, yorum yapılıyor. Onlarca yargı kararı çıkıyor. Parlamenter denetim mekanizması saat gibi işliyor. Parlamento huzurunda aktif personel olan büyükelçiler veya üst seviyeden bürokratlar hesap ve ifade veriyor. Oysa Türkiye’de parlamenter denetim ne yasal düzeyde ne de fiilen mümkün artık. ABD medyası ve basını alabildiğine özgür, anayasal ve yasal haklarının koruması altında görevini yapıyor. Oysa Türkiye medyası ve basını el koyulan medya kuruluşları ve hapse tıkılan gazeteciler dışında, finansal kontrol ve oto sansür gibi mekanizmalarla dize getirilmiş ve susturulmuş – ya da evcilleştirilmiş! – durumda.
Bu ortamda Erdoğan’ın hesap verebilmesi bile mümkün değil. Kaldı ki esasında kendi anayasasını ortadan kaldıran, siyasal sisteminin üzerinden buldozerle geçen, halkına karşı ağır silah kullanma emrini veren, kendi ülkesinin ordusunun general-amiral kadrosunun yüzde ellisine terörist yaftası vurum onları tasfiye eden, hâkimini-savcısını-polisini görevden alabilen hatta içeri attırabilen bir despot, azledilebilir mi? Esasında bırakın azli falan, Erdoğan’ın yerine birisinin geçip geçmeyeceği bile tartışmalı bugün! Seçimlerin prosedürel nitelik taşıdığı bir ülkede, başkan seçimle değişebilir mi? Doğal süreç dışında bir liderlik değişimi olmayan yerlere diktatörlük denir. Ortadoğu ve Avrasya, bu tür diktatoryal ve otoriter rejimlerle dolu. Kimi hibrit, kimi komple otoriter olan bu rejimlerin en büyük problemi, liderliğin değişmemesi. Hukukun üzerinde olan liderler, muhalefete de medyaya da, düşünce ve ifade hürriyetine de kapı aralamaz. Güçlerinin konsolide olmasının hukukun dışında olmaları olduğunu bilirler. Erdoğan, hukukun dışındadır, hukukun üzerindedir. Trump hukukun dışında da üzerinde de değildir. Liderlerin karakter veya heveslerinden daha çok, sistemlerin yapıları ve dayanıklılıklarıdır önemli olan. Türkiye’de Erdoğan sistemi yıktı. Trump, ABD’de sisteme karşı olsa da, sistemin işleyişini engelleyemiyor. Zarar verebiliyor mu sisteme? Mutlaka verebiliyor. Ama sistem, başkandan çok daha üstte, daha güçlü, daha konsolide ve yerleşik. Türkiye’de sistem, zarar verilme aşamasını çok gerilerde bıraktı. Hukukla bağını koparmış bir rejimin denetlenmesi ve kontrol edilmesi mümkün değildir. Erdoğan bu rejimin hiyerarşik zirvesidir. Denetim dışı, kontrol dışı, hesap verme yükümlülüğü olmayan, yasal olarak gücü sınırlandırılmamış bir liderdir.
ABD gibi ülkelerde – her türlü soruna karşın – vatandaşların hak ve hukukun olması, bundandır. Türkiye gibi ülkelerde vatandaşın ceberut bir devlet önünde boyun eğmesinin nedeni de budur. En temel problem, siyasi gücün sınırlandırılması.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.11.2019 [TR724]
Bu soru, ABD başkanı Trump’ın azil sürecine ilişkin haberleri takip ederken aklıma geldi. Biliyorsunuz, Trump Ukrayna başkanı Zelensky ile yaptığı telefon görüşmelerinde Ukrayna’da iş yapan ABD eski başkan yardımcısı, 2020 ABD başkanlık seçimi başkan adaylarından Joe Biden’ın oğlu üzerinde baskı kurmak için girişimde bulunmakla suçlanıyor. Yani başkanlık otoritesini kendi siyasi kariyeri için kullanmakla itham ediliyor. Bu yönde güçlü bulgular var. ABD politik sistemine göre, başkanın bunu yapması azledilmesine yol açabilir. Tabi suçun olduğunu düşünmek ve bunu araştırmak başka bir şey, suçun olduğunu tespit edip yaptırımda bulunmak – azletmek – başka bir şeydir. Fakat konu bu değil zaten. Esas mesele, sistemin işleyip işlemediği! Hatta bundan daha öte, bir sistemin var olup olmadığı. ABD’de, tıpkı diğer liberal anayasal demokratik rejimlerde olduğu gibi, siyasi karar alıcılar yasaların üstünde değil. Yasalar, sade vatandaş için olduğu kadar siyasal karar alıcılar için de bağlayıcı. Hukukun üstünlüğü pratikte bu değil mi zaten? Bir diğer önemli konu, başkanın kontrolünde olan yürütme erkinin yargı ve yasama erklerini kontrol edemiyor olması. Bu nedenle, Trump hakkında azil süreci yasama düzeyinde gerçekleşiyor. Dahası, Trump’ın aldığı birçok karar, yargı organı – bağımsız mahkemeler – tarafından birçok kez durduruldu. Kısacası ABD’de sistem var ve işliyor. Yol kazalarında sistem devreye giriyor ve oluşan hasarı tamir ediyor.
Erdoğan, Trump’la karıştırılamayacak kadar daha fazla güce sahip. Gücünün ana kaynağı, yasalardan bağımsız olması. Bir başka ifadeyle, Erdoğan’ın gücü sınırlandırılmış değil. Kim Erdoğan’ın gücünü sınırlandırabilir ki? 17 Aralık’ta esasen 1982 anayasasının öngördüğü ve yasalara uygun bir prosedür uygulandı. Yolsuzluğa bulaşmış siyasal iktidar soruşturuldu. Yargı süreci başladı. Elde onlarca somut kanıt, yüzlerce ses kaydı, binlerce önemli belge, fotoğraf, rapor vardı. Yolsuzluk gerçekti. Fakat Erdoğan ve AKP hükümeti, emniyet ve yargı süreçlerini baskılayarak, sivil bir darbe niteliğinde bir operasyonla işlemekte olan yargı sürecini akamete uğratmayı ve ortadan kaldırmayı başardı. Soruşturmayı yürüten emniyet mensupları görevden el çektirildi, sonra başka yerlere sürüldü, son olarak görevden alındı, sonra da hapse atıldı! Adli süreci yürütmekte olan yargıç ve savcıların da başına aynı şey geldi. Erdoğan ve suça bulaşmış bir avuç siyasetçi ve onların emrinde hareket eden kamu görevlisi, anayasal sistemi raydan çıkardılar. Böylece anayasa ve yasalarla gücü sınırlandırılmış yürütmeyi diğer erklerin (yasama ve yargının) üzerine çıkardılar. Güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü sonlandırıldı. Hukuk dışı ve hukuk üstü bir yürütme erki meydana geldi. Erdoğan yasaların üzerinde, yasaların kapsama alanı dışında, gücü sınırlandırılmamış bir otoriter oldu. Kiminle ittifak yaptığı ve kimin arkasında olduğundan bağımsız olarak, nesnel ve yalın açıklama budur.
Bu nedenle yukarıdaki soru Türkiye’de bir şaka olarak algılanıyor. Masumiyet karinesine vurgu yapan sanıklara “burası Amerika mı lan!” diyenlerin siyasal sisteminde bunu yadırgamak mümkün müdür? Ahmet Altan’ın avukatının alamadığı mahkeme kararını rejimin propaganda aygıtı paçavraların alabilmesi gibi, bu tür şeyler de Türkiye normali haline geldi. Oysa ortada ciddi suçlara bulaşmış, üzerine ant içtiği (yemin ettiği) anayasanın canına okumuş, onu her fırsatta ihlal etmiş, delik deşik etmiş bir liderlik var. Hesap vermek durumunda olmayan, örtülü bir bütçeyle istediğini harcamaları yapabilen, ülkede hiçbir otonom kurum bırakmayan, tabi olduğu anayasal çerçevenin tümden dışında hareket eden bir başkan var. İronik biçimde kendisine “reis” deniliyor zaten; hem de karşısında olanlarca değil, onu destekleyenlerce!
Başkan Trump’ın tabi olduğu yasal çerçeve ortadan kalkmadı. Zaten kalksa, ABD’de hiç kimse bir şey olmamışçasına hayatına devam etmez, inanın. Anayasal devlet mimarisinin dışına taşan bir güç genişlemesi, devletin ortadan kalkmasını tetikler. Hitler rejimi dahi, en hukuksuz ve acımasız politikalarını yasaları değiştirdikten sonra uyguladı. Nürnberg ırk kanunları olmaksızın Yahudi takibatına girişmediler. Çünkü faşist de olsa, NAZİ rejimi hukuk bilinci yüksek bir halkın hukuk dışılığı kabullenmeyeceğini biliyordu. 2019 Türkiyesi, anayasası olmayan bir ülke. Bu ülkede siyasal iktidar bir nevi “ferman” modeliyle ülkeyi idare ediyor. 2016’da başlayan Olağanüstü Hal rejimi, yasal olarak sonlandırılmış gibi de görünse, esasında fiilen hala devam etmiyor mu? Artık keyfi tutuklamaların haber değeri bile yok. ABD’de her gün Trump hakkında eleştirel binlerce yazı, haber, video, yorum yapılıyor. Onlarca yargı kararı çıkıyor. Parlamenter denetim mekanizması saat gibi işliyor. Parlamento huzurunda aktif personel olan büyükelçiler veya üst seviyeden bürokratlar hesap ve ifade veriyor. Oysa Türkiye’de parlamenter denetim ne yasal düzeyde ne de fiilen mümkün artık. ABD medyası ve basını alabildiğine özgür, anayasal ve yasal haklarının koruması altında görevini yapıyor. Oysa Türkiye medyası ve basını el koyulan medya kuruluşları ve hapse tıkılan gazeteciler dışında, finansal kontrol ve oto sansür gibi mekanizmalarla dize getirilmiş ve susturulmuş – ya da evcilleştirilmiş! – durumda.
Bu ortamda Erdoğan’ın hesap verebilmesi bile mümkün değil. Kaldı ki esasında kendi anayasasını ortadan kaldıran, siyasal sisteminin üzerinden buldozerle geçen, halkına karşı ağır silah kullanma emrini veren, kendi ülkesinin ordusunun general-amiral kadrosunun yüzde ellisine terörist yaftası vurum onları tasfiye eden, hâkimini-savcısını-polisini görevden alabilen hatta içeri attırabilen bir despot, azledilebilir mi? Esasında bırakın azli falan, Erdoğan’ın yerine birisinin geçip geçmeyeceği bile tartışmalı bugün! Seçimlerin prosedürel nitelik taşıdığı bir ülkede, başkan seçimle değişebilir mi? Doğal süreç dışında bir liderlik değişimi olmayan yerlere diktatörlük denir. Ortadoğu ve Avrasya, bu tür diktatoryal ve otoriter rejimlerle dolu. Kimi hibrit, kimi komple otoriter olan bu rejimlerin en büyük problemi, liderliğin değişmemesi. Hukukun üzerinde olan liderler, muhalefete de medyaya da, düşünce ve ifade hürriyetine de kapı aralamaz. Güçlerinin konsolide olmasının hukukun dışında olmaları olduğunu bilirler. Erdoğan, hukukun dışındadır, hukukun üzerindedir. Trump hukukun dışında da üzerinde de değildir. Liderlerin karakter veya heveslerinden daha çok, sistemlerin yapıları ve dayanıklılıklarıdır önemli olan. Türkiye’de Erdoğan sistemi yıktı. Trump, ABD’de sisteme karşı olsa da, sistemin işleyişini engelleyemiyor. Zarar verebiliyor mu sisteme? Mutlaka verebiliyor. Ama sistem, başkandan çok daha üstte, daha güçlü, daha konsolide ve yerleşik. Türkiye’de sistem, zarar verilme aşamasını çok gerilerde bıraktı. Hukukla bağını koparmış bir rejimin denetlenmesi ve kontrol edilmesi mümkün değildir. Erdoğan bu rejimin hiyerarşik zirvesidir. Denetim dışı, kontrol dışı, hesap verme yükümlülüğü olmayan, yasal olarak gücü sınırlandırılmamış bir liderdir.
ABD gibi ülkelerde – her türlü soruna karşın – vatandaşların hak ve hukukun olması, bundandır. Türkiye gibi ülkelerde vatandaşın ceberut bir devlet önünde boyun eğmesinin nedeni de budur. En temel problem, siyasi gücün sınırlandırılması.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
İktidarın cemaziyelevvelini bilenler…. [Erhan Başyurt]
İktidar televizyonlarda, meydanlarda, yağıp gürlüyor.
Yurt dışına çıkınca süt dökmüş kediye dönüyor.
***
Son olarak ‘’PKK uzantılarını sınırımızdan temizleyeceğiz, Suriye’de güvenli bölge kuracağız ve 3 milyon mülteciyi oraya yerleştireceğiz’’ diye yola çıkıp, üstüne de IŞİD’lilerin sorumluğunu alıp oturdular.
Rusya veya ABD iktidarın karşısına dikilince, hemen geri adım atmak zorunda kalıyorlar.
Almanya karşısında da sık sık geri vites durumu yaşanıyor.
***
Bu sinmenin sebebi, sadece Türkiye’nin ekonomik kırılganlığı değil.
İktidarın açıkları ve büyük devletlerin elinde biriktirdikleri ‘diz çöktüren’ kozlar.
***
Son olarak ABD’de bir düşünce kuruluşunda çalışan Prof. Ömer Taşpınar iddia etti:
‘’Benim duyduğuma göre Putin, istese Erdoğan’ı zor durumda bırakacak birçok dosyaya sahip. Yolsuzluklardan tutun da 15 Temmuz’un gerçek yüzüne gidebilecek kadar kirli dosyalar var elinde…’’
Doğru ya da değil.
Ancak Erdoğan’ın Rusya’dan yazılı özür dilediği, üstüne Rusya’nın sınırımızda Kamışlı’da üst kurmasına yardımcı olduğu, Rusya’dan hiçbir işine yaramayacak S400 almaya çalıştığı, Rusya’nın Kırım ve Kafkasya politikalarına artık itiraz etmediğimiz, edemediğimiz bir gerçek…
Kırılma, Türkiye’nin bir Rus savaş uçağını iktidarın genelgesine binaen düşürmesi ile başladı.
Putin, Türkiye’nin kolunu büktü.
‘’Erdoğan ve ailesinin, IŞİD petrolünü gizlice Türkiye üzerinden pazarladığını’’ uydu fotoğrafları ile duyurdular. Bunun uluslararası savaş suçu olduğunu ve BM’de girişimde bulunacaklarını ifade ettiler.
Erdoğan yönetimi, o tarihten bu yana Rusya’yı kıracak hiçbir şey yapmadı. Yapmıyor. Yapamıyor.
15 Temmuz ile ilgili iddialar bunun üstüne ekilmiş tuz biber olmuş görünüyor…
***
Her şeye rağmen Türkiye’den istediğini alan ikinci ülke ABD…
Sebep yine aynı. Onlar da, direkt Erdoğan ve ailesinin üzerine oynadılar.
Erdoğan ve ailesinin mal varlığının araştırılması için Kongre’de karar çıkarttılar.
Halkbank’a ceza dosyasını açtılar.
Zarrab’ın Amerikalı savcılara verdiği itirafların Berat Albayrak’ı kapsadığı biliniyor ve ismi açıklanmayan bir de ‘tepedekiler’ var, komisyon zincirinin başında…
Suriye’de Türkiye’nin desteklediği grupların savaş suçlarını da tespit ederek, direkt Erdoğan’ı suçlayacaklarını açıkladılar.
ABD, futbol tabiriyle çift dalarak rakibini yere indirdi…
Türkiye ile ABD arasında son 3 yılda yaşananlar, değil dost aralarında husumet yaşanan ülkeler arasında bile geçmedi.
***
Almanya’nın da Türkiye üzerinde hatırı sayılır bir yaptırım gücü var.
‘Ajan’ olmakla suçlanan tutuklu Alman vatandaşlarını, serbest bıraktırıp, uçakla ülkelerine götürdüler.
Almanya’nın yaptırım gücünün de sadece ekonomik nedenlere dayandığını sanmıyorum.
Türkiye’nin, Almanya’daki istihbari kirli işlerine uzun süredir vakıflar.
Siyasal İslamcılar’ı da para toplama faaliyetlerinden bu yana izliyorlar.
Deniz Feneri davası, MİT mensuplarının yakalanması ve davaları bunu gösteriyor.
Almanya da listesine son olarak, damat ve ailesini ekledi…
Alman gazetecileri hedef gösteren SETA’nın başında damat Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak’ın bulunduğunu, Albayraklar’ın yurt dışında da fişlemeler yapan SETA’yı finanse ettiğini tespit etmişler. Resmi olarak takibe almışlar…
***
Anlayacağınız Türkiye ile yakın ilişkiye sahip her ülke hukuk tanımayan iktidara karşı uluslararası hukuk zemininde elini güçlendiriyor.
İktidara anlayacağı dilden cevap veriyorlar. Koz topluyor sonra da çıkarları söz konusu olduğunda boyun eğdiriyorlar…
O eski fıkra da olduğu gibi bizzat Erdoğan’a, ‘’Senin Cemaziyelevveli’ni biliriz…’’ diyerek aba altından sopa gösteriyorlar.
Bir gerçeği daha hatırlamakta fayda var.
Türkiye’de 3 ülke resmi izinle dinleme yapma hakkına ve olanaklarına sahip: ABD, Almanya, İngiltere…
Rusya’nın da gayrı yasal yollardan dinleme yaptığına dair en ufak bir şüphem yok.
***
17/25 Aralık’ta kamuoyuna sızan telefon tapelerini, sızmayanları ve diğerlerini bir kez daha düşünün.
Aynı şekilde 15 Temmuz öncesi, sırası ve sonrasına ait kayıtlar, kendi istihbari bilgilerini üstüne ekleyin…
Sızdırılmayan ama neler döndüğünü bildikleri tapelerin içeriklerini siz düşünün!
***
Gelinen noktada, zayıf karnı tespit edilmiş bir iktidarın yurt dışında ‘dört büyüklere’ kafa tutması artık düşünülemez.
İçeride, daha da baskıcı olmaya çalışabilir ama 2023’ü görüp görmeyeceği artık şüpheli…
Kim ne derse desin, ‘’Bu bohça daha fazla yama tutmaz…’’
[Erhan Başyurt] 16.11.2019 [TR724]
Yurt dışına çıkınca süt dökmüş kediye dönüyor.
***
Son olarak ‘’PKK uzantılarını sınırımızdan temizleyeceğiz, Suriye’de güvenli bölge kuracağız ve 3 milyon mülteciyi oraya yerleştireceğiz’’ diye yola çıkıp, üstüne de IŞİD’lilerin sorumluğunu alıp oturdular.
Rusya veya ABD iktidarın karşısına dikilince, hemen geri adım atmak zorunda kalıyorlar.
Almanya karşısında da sık sık geri vites durumu yaşanıyor.
***
Bu sinmenin sebebi, sadece Türkiye’nin ekonomik kırılganlığı değil.
İktidarın açıkları ve büyük devletlerin elinde biriktirdikleri ‘diz çöktüren’ kozlar.
***
Son olarak ABD’de bir düşünce kuruluşunda çalışan Prof. Ömer Taşpınar iddia etti:
‘’Benim duyduğuma göre Putin, istese Erdoğan’ı zor durumda bırakacak birçok dosyaya sahip. Yolsuzluklardan tutun da 15 Temmuz’un gerçek yüzüne gidebilecek kadar kirli dosyalar var elinde…’’
Doğru ya da değil.
Ancak Erdoğan’ın Rusya’dan yazılı özür dilediği, üstüne Rusya’nın sınırımızda Kamışlı’da üst kurmasına yardımcı olduğu, Rusya’dan hiçbir işine yaramayacak S400 almaya çalıştığı, Rusya’nın Kırım ve Kafkasya politikalarına artık itiraz etmediğimiz, edemediğimiz bir gerçek…
Kırılma, Türkiye’nin bir Rus savaş uçağını iktidarın genelgesine binaen düşürmesi ile başladı.
Putin, Türkiye’nin kolunu büktü.
‘’Erdoğan ve ailesinin, IŞİD petrolünü gizlice Türkiye üzerinden pazarladığını’’ uydu fotoğrafları ile duyurdular. Bunun uluslararası savaş suçu olduğunu ve BM’de girişimde bulunacaklarını ifade ettiler.
Erdoğan yönetimi, o tarihten bu yana Rusya’yı kıracak hiçbir şey yapmadı. Yapmıyor. Yapamıyor.
15 Temmuz ile ilgili iddialar bunun üstüne ekilmiş tuz biber olmuş görünüyor…
***
Her şeye rağmen Türkiye’den istediğini alan ikinci ülke ABD…
Sebep yine aynı. Onlar da, direkt Erdoğan ve ailesinin üzerine oynadılar.
Erdoğan ve ailesinin mal varlığının araştırılması için Kongre’de karar çıkarttılar.
Halkbank’a ceza dosyasını açtılar.
Zarrab’ın Amerikalı savcılara verdiği itirafların Berat Albayrak’ı kapsadığı biliniyor ve ismi açıklanmayan bir de ‘tepedekiler’ var, komisyon zincirinin başında…
Suriye’de Türkiye’nin desteklediği grupların savaş suçlarını da tespit ederek, direkt Erdoğan’ı suçlayacaklarını açıkladılar.
ABD, futbol tabiriyle çift dalarak rakibini yere indirdi…
Türkiye ile ABD arasında son 3 yılda yaşananlar, değil dost aralarında husumet yaşanan ülkeler arasında bile geçmedi.
***
Almanya’nın da Türkiye üzerinde hatırı sayılır bir yaptırım gücü var.
‘Ajan’ olmakla suçlanan tutuklu Alman vatandaşlarını, serbest bıraktırıp, uçakla ülkelerine götürdüler.
Almanya’nın yaptırım gücünün de sadece ekonomik nedenlere dayandığını sanmıyorum.
Türkiye’nin, Almanya’daki istihbari kirli işlerine uzun süredir vakıflar.
Siyasal İslamcılar’ı da para toplama faaliyetlerinden bu yana izliyorlar.
Deniz Feneri davası, MİT mensuplarının yakalanması ve davaları bunu gösteriyor.
Almanya da listesine son olarak, damat ve ailesini ekledi…
Alman gazetecileri hedef gösteren SETA’nın başında damat Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak’ın bulunduğunu, Albayraklar’ın yurt dışında da fişlemeler yapan SETA’yı finanse ettiğini tespit etmişler. Resmi olarak takibe almışlar…
***
Anlayacağınız Türkiye ile yakın ilişkiye sahip her ülke hukuk tanımayan iktidara karşı uluslararası hukuk zemininde elini güçlendiriyor.
İktidara anlayacağı dilden cevap veriyorlar. Koz topluyor sonra da çıkarları söz konusu olduğunda boyun eğdiriyorlar…
O eski fıkra da olduğu gibi bizzat Erdoğan’a, ‘’Senin Cemaziyelevveli’ni biliriz…’’ diyerek aba altından sopa gösteriyorlar.
Bir gerçeği daha hatırlamakta fayda var.
Türkiye’de 3 ülke resmi izinle dinleme yapma hakkına ve olanaklarına sahip: ABD, Almanya, İngiltere…
Rusya’nın da gayrı yasal yollardan dinleme yaptığına dair en ufak bir şüphem yok.
***
17/25 Aralık’ta kamuoyuna sızan telefon tapelerini, sızmayanları ve diğerlerini bir kez daha düşünün.
Aynı şekilde 15 Temmuz öncesi, sırası ve sonrasına ait kayıtlar, kendi istihbari bilgilerini üstüne ekleyin…
Sızdırılmayan ama neler döndüğünü bildikleri tapelerin içeriklerini siz düşünün!
***
Gelinen noktada, zayıf karnı tespit edilmiş bir iktidarın yurt dışında ‘dört büyüklere’ kafa tutması artık düşünülemez.
İçeride, daha da baskıcı olmaya çalışabilir ama 2023’ü görüp görmeyeceği artık şüpheli…
Kim ne derse desin, ‘’Bu bohça daha fazla yama tutmaz…’’
[Erhan Başyurt] 16.11.2019 [TR724]
Bizim büyük cahilliğimiz! [M.Nedim Hazar]
Çok bilinen ve yıpranmış bir kelime değil. Hele ki bizim ülkemizde. Lügatler “Doğal kaynakların sömürüsüne dayanan düzen” diyor Extraktivizm için. Başta Latin Amerika ve Afrika olmak üzere totaliter rejimlerde sıklıkla görülen bir şey. Ülkesini talan etmek için başa geçen diktatör ruhlu zihniyet, deliler gibi o ülkenin doğal kaynaklarına saldırıyor ve hızla tüketmeye başlıyor.
Aslında tersten yaklaşmak da mümkün. Yani bir ülkenin dikta ile yönetilip yönetilmediğini anlamak için o ülkenin doğal zenginliklerinin hangi hızla tüketildiğine bakmak da yeterli.
AKP ve Erdoğan iktidarı, Ergenekon’u yedeğine alarak bir süredir Türkiye’nin doğal kaynaklarını tarihte görülmemiş bir hızla tüketiyor ne yazık ki.
Akdeniz’den Karadeniz’e, Kazdağları’ndan Salda Gölü’ne kadar ülkenin talan edilmedik yeri kalmadı gibi bir şey.
Hele de Hasankeyf…
Öylesine bir yok ediş yaşattılar ki artık bu tarihi ve eşsiz değer artık yok!
Bugün size cehalet ile muazzam bir uyum yakalayan ekstraktivizmin nasıl başka bir cinayet işlediğini anlatacağım.
Gümüşhane kent merkezine 50 kilometre uzaklıkta, deniz seviyesinden 2 bin 140 metre yükseklikteki temiz havası, bitki örtüsü, dağ çayırlarıyla kaplı manzarasıyla ilgi çeken Taşköprü Yaylası’nda yer alan kaynağı ve akarı olmayan Dipsiz Göl’ün buzul devrinden kaldığı düşünülüyor.
Bu tarihi değer ne yazık ki artık yok…
Tarihi olan her miras hakkında bir dolu şehir efsanesi anlatılır. Bunlardan en popüleri de altında çok büyük hazinenin bulunduğu efsanesidir.
Bu tarihsel mirasın nasıl birer hazine olduğunun idrakinden çok uzakta bir zihniyetin de eline düşünce maalesef sonuç tamiri mümkün olmayan tahribatlar oluyor.
Dipsiz Göl’ün de kaderi böyle oldu.
Bir aklı evvel defineci bu gölün altında Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’daki dört büyük lejyonu arasında gösterilen 15’inci Apollinaris lejyonunun hazinesi olduğuna inanıyordu. Normal bir ülkede olsa gülünüp geçilecek olan bu deli saçması iddia ülkemizde ne yazık ki resmi makamlarca ciddiye alındı ve resmi kazı izni verildi.
12 bin yıllık bilinen bir geçmişe dayanan göl için harekete geçildi ve devlet destekli hazineci tahribatı böyle başladı.
Bölgeye gelen kazı araçları önce gölün suyunu çekip kuruttular.
Ardından iş makinaları devreye girdi ve bu tarihi değer delik deşik edildi.
Kazı izni veren Gümüşhane Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü eşliğinde yapıldı bu tarihi talan.
Elbette ki hazine filan çıkmadı üç günlük kazı sonrasında…
Sonrasında ne yaptılar peki?
İş makinaları gölün boşluğuna toprakları doldurdu ve hiçbir şey olmamış gibi herkes evine döndü.
Neticede tarih şuuru “gaz vermeye ve boş safsataya dayanan zihniyet”in marifetiyle eşsiz bir tarih hazinesi tahrip edildi.
Elbette kimsenin bu sorumsuzluk ve cehaletin hesabını sormak gibi durumu yok.
Ülkede ne medya, ne de hukuk kaldığı için kimsecikler yaşanan bu saçmalıkların sorumlularını hesaba çekmedi.
Sonuç olarak tarihi Dipsiz Göl’den geriye toprakla doldurulmuş bir kazı alanı kaldı.
Dipsiz Göl’ün enkazı bir dönemin zihniyeti olarak tarihteki yerini aldı maalesef.
[M.Nedim Hazar] 16.11.2019 [TR724]
Aslında tersten yaklaşmak da mümkün. Yani bir ülkenin dikta ile yönetilip yönetilmediğini anlamak için o ülkenin doğal zenginliklerinin hangi hızla tüketildiğine bakmak da yeterli.
AKP ve Erdoğan iktidarı, Ergenekon’u yedeğine alarak bir süredir Türkiye’nin doğal kaynaklarını tarihte görülmemiş bir hızla tüketiyor ne yazık ki.
Akdeniz’den Karadeniz’e, Kazdağları’ndan Salda Gölü’ne kadar ülkenin talan edilmedik yeri kalmadı gibi bir şey.
Hele de Hasankeyf…
Öylesine bir yok ediş yaşattılar ki artık bu tarihi ve eşsiz değer artık yok!
Bugün size cehalet ile muazzam bir uyum yakalayan ekstraktivizmin nasıl başka bir cinayet işlediğini anlatacağım.
Gümüşhane kent merkezine 50 kilometre uzaklıkta, deniz seviyesinden 2 bin 140 metre yükseklikteki temiz havası, bitki örtüsü, dağ çayırlarıyla kaplı manzarasıyla ilgi çeken Taşköprü Yaylası’nda yer alan kaynağı ve akarı olmayan Dipsiz Göl’ün buzul devrinden kaldığı düşünülüyor.
Bu tarihi değer ne yazık ki artık yok…
Tarihi olan her miras hakkında bir dolu şehir efsanesi anlatılır. Bunlardan en popüleri de altında çok büyük hazinenin bulunduğu efsanesidir.
Bu tarihsel mirasın nasıl birer hazine olduğunun idrakinden çok uzakta bir zihniyetin de eline düşünce maalesef sonuç tamiri mümkün olmayan tahribatlar oluyor.
Dipsiz Göl’ün de kaderi böyle oldu.
Bir aklı evvel defineci bu gölün altında Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’daki dört büyük lejyonu arasında gösterilen 15’inci Apollinaris lejyonunun hazinesi olduğuna inanıyordu. Normal bir ülkede olsa gülünüp geçilecek olan bu deli saçması iddia ülkemizde ne yazık ki resmi makamlarca ciddiye alındı ve resmi kazı izni verildi.
12 bin yıllık bilinen bir geçmişe dayanan göl için harekete geçildi ve devlet destekli hazineci tahribatı böyle başladı.
Bölgeye gelen kazı araçları önce gölün suyunu çekip kuruttular.
Ardından iş makinaları devreye girdi ve bu tarihi değer delik deşik edildi.
Kazı izni veren Gümüşhane Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü eşliğinde yapıldı bu tarihi talan.
Elbette ki hazine filan çıkmadı üç günlük kazı sonrasında…
Sonrasında ne yaptılar peki?
İş makinaları gölün boşluğuna toprakları doldurdu ve hiçbir şey olmamış gibi herkes evine döndü.
Neticede tarih şuuru “gaz vermeye ve boş safsataya dayanan zihniyet”in marifetiyle eşsiz bir tarih hazinesi tahrip edildi.
Elbette kimsenin bu sorumsuzluk ve cehaletin hesabını sormak gibi durumu yok.
Ülkede ne medya, ne de hukuk kaldığı için kimsecikler yaşanan bu saçmalıkların sorumlularını hesaba çekmedi.
Sonuç olarak tarihi Dipsiz Göl’den geriye toprakla doldurulmuş bir kazı alanı kaldı.
Dipsiz Göl’ün enkazı bir dönemin zihniyeti olarak tarihteki yerini aldı maalesef.
[M.Nedim Hazar] 16.11.2019 [TR724]
Hilal’in sorusu Trump’ın hayali [Adem Yavuz Arslan]
Eğer Steven Spielberg’in ‘The Post’ filmini henüz izlememişseniz yazıya ara verip önce filmi seyredin sonra yazıyı okumaya devam edin. Çünkü ‘gazetecilik nedir?’ ‘devlet-medya ilişkileri’ nasıl olmalıdır?’ sorularına önemli bir cevaptır bu film aynı zamanda.
Amerika Günlüğü’ne 2 yıl önce vizyona giren bir filmle başlamamın nedeni ise Erdoğan’ın son Amerika seyahati. Malum olduğu üzere Erdoğan 13 Kasım’da Washington’a geldi, protestolar eşliğinde Beyaz Saray’a gitti, Başkan Trump ile uzun bir görüşme yaptı.
İki lider arasındaki basın toplantısına ise Hilal Kaplan- Donald Trump diyalogu damga vurdu.
Hem Trump hem de Erdoğan ‘bağımsız gazetecileri’ sevmediği için basın toplantısında soru imkanı sadece ‘yandaş’ isimlere verildi. Erdoğan bu tercihini adı ‘Kabataş yalanı’ ve Pelikan Çetesi ile özdeşleşen Hilal Kaplan’dan yana kullandı.
Hilal Kaplan ise ABD başkanına YPG yöneticisi Mazlum Kobani’nin Beyaz Saray’a davetine dair bir soru yöneltti. Trump da soruya “Siz gazeteci olduğunuza ve Türk hükümetine çalışmadığınıza emin misiniz?” diye cevap verdi.
Tabi sosyal medya yıkıldı.
Yandaşlar Hilal Kaplan’a övgüler düzerken yandaş olmayan kitle ise “Trump Hilal Kaplan’ın gazeteci olmadığını bir görüşte anladı” dedi.
Peki gerçekte ne oldu ve bu konu neden önemli ?
Önce Trump’ın Hilal Kaplan’a neden böyle dediğine bakalım. Gerçekte Hilal Kaplan’ın gazeteci olmadığını, kariyerinde Kabataş Yalancı ve Pelikan Darbesi gibi yüzkızartıcı işlerin olduğunu tabiki Amerikalılar da biliyor. Ancak burada yaşanan durum farklıydı.
Şöyle ki;
Erdoğan Trump ile Oval Ofis’te yaptığı görüşmede ABD’nin YPG ve Mazlum Kobani’yle olan ilişkisine dair eleştirilerini dile getirdi. Trump ise içeride dinlediği eleştirileri bir de basın toplantısında ‘soru’ adı altında Hilal Kaplan’ın ağzından dinledi. Bu durum normalde özgür gazetecileri sevmeyen, Erdoğan gibi yandaş medya kurabilmenin hayaliyle yaşayan Trump’ın bile dikkatini çekti.
Düşünün Erdoğan’ın ağzından dinlediğiniz şeyleri basın toplantısında bire bir gazeteci (!)nin ağzından dinliyorsunuz. Trump muhtemelen kendisine bir emr-i vaki yapıldığını düşünüp tepkisini dile getirdi.
Yani ortada Hilal Kaplan’ın dediği gibi bir şaka yoktu. Türk tarafı kapalı kapılar ardında dile getirdiği eleştirilere istediği cevabı alamayınca medya aracılığıyla bir oldu bitti yapmaya çalıştı. Hilal Kaplan’a ‘sorması için’ verilen detaylar Türkiye’nin resmi bilgi notundaydı.
Özetle meşhur polemiğin hikayesi böyle.
Erdoğan Trump’a bir emri- vaki yapmak için Hilal Kaplan’ı kullandı ama Trump’ın en az kendisi kadar kurt olduğunu unuttu.
TRUMP ERDOĞAN’A HAYRAN
Başkan Trump’ın medya ile ilgili fikirleri malum.
Özgür ve bağımsız gazetecileri sevmiyor. Kendini eleştiren, icraatlarını sorgulayan gazetecilere ‘vatan haini’ suçlaması yapıyor. Göreve geldiği günden bu yana ‘yandaş medya’ kurabilmenin yollarını arıyor.
‘Fake News’ tabirinin bu kadar bilinir olmasını sağlayan da Trump.
Kısacası Erdoğan’ın Türkiye’de yaptığı ‘medyayı ele geçirme, muhalif gazetecileri hapse atma yada sesini kesme, yandaş medya kurabilme ve sıkı sansür’ politikalarını ABD’de yapmak isteyen bir Trump var. Bir başka ifadeyle Trump’ın hayalini kurduğu şeyi Erdoğan başardı.
Bu açıdan Trump’ın Erdoğan’a hayran olduğu sır değil. Bu görüşünü çeşitli ortamlarda dile getirdiği biliniyor.
Ancak Trump’ın şanssızlığı Türkiye değil ABD Başkanı olması. Çünkü ABD köklü bir basın özgürlüğü geleneğine sahip. ABD Anayasası’nın birinci ek maddesi en geniş haliyle basın özgürlüğünü düzenliyor. Dahası Yüksek Mahkeme’nin basın özgürlüğüne yönelik çok önemli kararları var. Mesela geçen yazıda bahsettiğim gibi ABD Başkanı ve siyasiler gazetecilere hakaret davası açamıyor. Siyasilerin yasal olarak böyle bir hakkı yok.
‘BEKÇİ KÖPEKLİĞİ’NİN KÖKLÜ BİR GEÇMİŞİ VAR
Trump’ın ‘talihsizliklerinden’ birisi de ABD medyasının tarihi.
Çünkü köklü bir medya geleneğine sahip olan ABD medyasının ilginç bir ‘devlet-medya’ ilişkisi geçmişi var. Öncelikle ABD Anayasasının mimarlarından James Madison’a kadar uzanan bir ‘watchdog’ (bekçi köpeği) kültürü yaygın.
Buradaki kasıt medyanın iktidarı toplum adına denetlemesi.
Amaç gücü elinde toplayan siyasilerin tiranlığa dönüşmesine izin vermemek. Nitekim ABD tarihi bu misyonun çok parlak örnekleriyle dolu. Tabi ki tüm siyasiler medyanın bu denetim ve kontrol misyonundan mutlu değil. Medyayı kontrol altına almak, ‘milli ve yerli gazeteciler yetiştirmek’ niyetinde olan ilk isim de Başkan Trump değil.
“BASIN YÖNETENLERE HİZMETLE YÜKÜMLÜ DEĞİLDİR”
Medya-hükümet gerginlikleri deyince akla ilk gelen örnek şüphesiz 37.ABD Başkanı Richard Nixon ile New York Times arasında yaşanan ‘Pentagon Papers’ haberine dair kavgadır. Girişte bahsettiğim (eğer filmi izlemişseniz zaten konuyu biliyorsunuz) The Post filmine de konu olan haber yüzünden Nixon gazetelere sansür getirmeye çalıştı. Mahkemelerden kararlar aldı. (Hatta yeri değil ama Erdoğan’ın kurduğu yandaş medya modelinin mucidi aslında Nixon’dur. Nixon ‘alo Fatih’ hattı kurmayı planlamış ama ABD medyasının ayağa kalkması nedeniyle hayata geçirememiştir.)
New York Times’in Vietnam Savaşındaki ‘resmi gerçekleri’ anlatan haberine karşı Başkan Nixon ‘devlet sırrının ifşası’ iddiasıyla mahkeme gitti. Nixon haberi engellemek için yerel mahkemelerden karar çıkartmıştı ama gazete de temyize gidince konu yüksek mahkemenin önüne geldi. Yüksek mahkeme ise bugün halen referans olarak kabul edilen kararında başkan Nixon’a ‘hayır’ dedi.
Mahkeme gerekçesini yazarken bugün her gazetecinin kulağına küpe olması gereken şu ifadeye de yer verdi “Basın, yönetilenlere hizmetle yükümlüdür, yönetenlere hizmetle değil”.
Gerçi şu hatırlatmayı da yapalım; yüksek mahkeme bu kararı verdi ama ABD medyası zaten Beyaz Saray’a bayrak açmıştı. Nitekim New York’un o dönemki yayın yönetmeni “Bizim tek sorumluluğumuz okurumuza karşıdır. Devlete karşı sorumluluk diye bir şey yoktur” demişti. AP’nin ünlü yöneticilerinden Walter Mears’ta “Devletin ve yöneticilerin işi sırlarını korumak, bizim işimiz de onları açığa çıkarmaktır” demişti.
İster Cumhuriyetçi, ister Demokrat olsun söz konusu olan basın özğürlüğü olunca tüm ABD medyası aynı safta toplanıyor. Mesela sıkı Trump destekçisi FOX TV, ezeli rakibi CNN’nin Beyaz Saray muhabirine yasak getirilince açıktan Trump’a cephe almıştı.
“ÇIKARCI BASIN KENDİNE BENZEYEN İNSAN YIĞINI ÜRETİR”
Bugün ‘medya dünyasının Oscar’ı olarak kabul edilen Pulitzer Ödüleri’de aslında ‘nitelikli gazetecilerin demokrasi için hayati öneme sahip olduğu’ fikrinden çıkmıştı. New York World gazetesinin sahibi Joseph Pulitzer’in ‘muktedirleri denetleme’ misyonuna inanıyordu. Pulitzer onun döneminde yaygın olan ‘sarı gazetecilik’ akımına karşı ‘çıkarcı basın kendine benzeyin insan yığını üretir’ diyerek tepki koymuştu.
Bugün dünyanın en saygın gazetecilik okullarından biri kabul edilen Colombia Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi Pulitzer’in vasiyetine uygun olarak kuruldu. Pulitzer Ödülleri’de gazeteciliğin bu denetim misyonuna katkı için başlatıldı. Nitekim Pulitzer Ödüllerini alan haberlere bakarsanız hepsinin bu denetim misyonuna uygun yapılmış haberler olduğunu görebilirsiniz.
Mesela New York Times’in ABD’nin Vietnam Savaşı ile ilgili halka yalan söylediğini ortaya çıkartan ‘Pentagon Papers’ haberi, başkan Nixon’u istifaya götüren Watergate skandalı haberi, The Guardian’ın ABD’nin NSA aracılığı ile yaptığı gizli ve yasadışı dinleme ağını anlatan haberi böyle haberlerdi.
KİM VATANSEVER KİM HAİN?
‘Vatansever’lik yada ‘vatan hainliği’ tartışması bize özgü değil. Yani yandaş olmayan gazetecilerin ‘vatan haini’ damgasını yemesi sadece Türkiye’de görülmüyor. ABD tarihinde de bunun çok örneği var. Başkan Nixon dahil bir çok başkan ‘kendi çizgisine girmeyen’ medyayı ‘vatan haini’ olarak suçlamış. Bush dönemi de bu tartışmanın en çok yapıldığı zaman dilimlerinden birisi.
Amerikalı siyasetçilerin emekli olduktan sonra anılarını yazmaları yaygın bir gelenek.
Bu kitaplar ‘medya-hükümet ilişkileri’ne dair çok çarpıcı itiraflar da barındırıyor. Mesela baba Bush döneminde Beyaz Saray sözcüsü Scoot McMcellan medyanın Bush yönetimine karşı gerektiği kadar cesur olamadığını anlatıyor. McMcellan kitabında “Eğer medya yeterince cesur olsa ve ‘vatan haini’ damgası yeme pahasına Bush yönetimine sorulması gerekenleri sorsaydı bugün bu halde olmazdık” diye yazmış.
Nixon ve Kennedy gibi başkanların görevden ayrıldıktan sonra ‘keşke medya zamanında daha cesur olabilseydi’ serzenişlerinde bulunduğu biliniyor.
Amerikan medyasına ‘kılavuz’ olan felsefe ise Washington Post’un efsane yayın yönetmenlerinden Ben Bradlee’ye ait. Geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden Bradlee artık adıyla özdeşleşen “gerçekler sizi özgür kılar” derken şunu da ekliyor “ Vicdanlı ve adaletli şekilde gerçeği yazdığı sürece, gerçeğin ortaya çıkmasının sonuçları hakkında endişelenmek gazetecinin işi değildir. Bir ülke için hiçbir gerçek, uzun vadede yalanlar kadar tehlikeli değildir”
Sonuç itibariyle;
Hilal Kaplan Trump’ın “Siz gazeteci olduğunuza ve Türk hükümetine çalışmadığınıza emin misiniz?” tepkisine “keşke” diye cevap verdi. Kaplan’ın ‘kariyeri’ ve yaptıkları ortada olduğu için ‘devlete çalışma’ isteği şaşırtıcı değil.
Ancak ‘gazeteciliğe giriş’ kitaplarında ‘Bilale anlatır gibi’ şu anlatılır; “Gazetecilik iktidarların propagandasını yapmak değil, vatandaşı bilgilendirmek ve iktidar üzerinde halkın denetim gücü olmaktır”
Dahası ‘devlete çalışmak’ bir ‘gazeteci’ için utanç vericidir.
[Adem Yavuz Arslan] 16.11.2019 [TR724]
Amerika Günlüğü’ne 2 yıl önce vizyona giren bir filmle başlamamın nedeni ise Erdoğan’ın son Amerika seyahati. Malum olduğu üzere Erdoğan 13 Kasım’da Washington’a geldi, protestolar eşliğinde Beyaz Saray’a gitti, Başkan Trump ile uzun bir görüşme yaptı.
İki lider arasındaki basın toplantısına ise Hilal Kaplan- Donald Trump diyalogu damga vurdu.
Hem Trump hem de Erdoğan ‘bağımsız gazetecileri’ sevmediği için basın toplantısında soru imkanı sadece ‘yandaş’ isimlere verildi. Erdoğan bu tercihini adı ‘Kabataş yalanı’ ve Pelikan Çetesi ile özdeşleşen Hilal Kaplan’dan yana kullandı.
Hilal Kaplan ise ABD başkanına YPG yöneticisi Mazlum Kobani’nin Beyaz Saray’a davetine dair bir soru yöneltti. Trump da soruya “Siz gazeteci olduğunuza ve Türk hükümetine çalışmadığınıza emin misiniz?” diye cevap verdi.
Tabi sosyal medya yıkıldı.
Yandaşlar Hilal Kaplan’a övgüler düzerken yandaş olmayan kitle ise “Trump Hilal Kaplan’ın gazeteci olmadığını bir görüşte anladı” dedi.
Peki gerçekte ne oldu ve bu konu neden önemli ?
Önce Trump’ın Hilal Kaplan’a neden böyle dediğine bakalım. Gerçekte Hilal Kaplan’ın gazeteci olmadığını, kariyerinde Kabataş Yalancı ve Pelikan Darbesi gibi yüzkızartıcı işlerin olduğunu tabiki Amerikalılar da biliyor. Ancak burada yaşanan durum farklıydı.
Şöyle ki;
Erdoğan Trump ile Oval Ofis’te yaptığı görüşmede ABD’nin YPG ve Mazlum Kobani’yle olan ilişkisine dair eleştirilerini dile getirdi. Trump ise içeride dinlediği eleştirileri bir de basın toplantısında ‘soru’ adı altında Hilal Kaplan’ın ağzından dinledi. Bu durum normalde özgür gazetecileri sevmeyen, Erdoğan gibi yandaş medya kurabilmenin hayaliyle yaşayan Trump’ın bile dikkatini çekti.
Düşünün Erdoğan’ın ağzından dinlediğiniz şeyleri basın toplantısında bire bir gazeteci (!)nin ağzından dinliyorsunuz. Trump muhtemelen kendisine bir emr-i vaki yapıldığını düşünüp tepkisini dile getirdi.
Yani ortada Hilal Kaplan’ın dediği gibi bir şaka yoktu. Türk tarafı kapalı kapılar ardında dile getirdiği eleştirilere istediği cevabı alamayınca medya aracılığıyla bir oldu bitti yapmaya çalıştı. Hilal Kaplan’a ‘sorması için’ verilen detaylar Türkiye’nin resmi bilgi notundaydı.
Özetle meşhur polemiğin hikayesi böyle.
Erdoğan Trump’a bir emri- vaki yapmak için Hilal Kaplan’ı kullandı ama Trump’ın en az kendisi kadar kurt olduğunu unuttu.
TRUMP ERDOĞAN’A HAYRAN
Başkan Trump’ın medya ile ilgili fikirleri malum.
Özgür ve bağımsız gazetecileri sevmiyor. Kendini eleştiren, icraatlarını sorgulayan gazetecilere ‘vatan haini’ suçlaması yapıyor. Göreve geldiği günden bu yana ‘yandaş medya’ kurabilmenin yollarını arıyor.
‘Fake News’ tabirinin bu kadar bilinir olmasını sağlayan da Trump.
Kısacası Erdoğan’ın Türkiye’de yaptığı ‘medyayı ele geçirme, muhalif gazetecileri hapse atma yada sesini kesme, yandaş medya kurabilme ve sıkı sansür’ politikalarını ABD’de yapmak isteyen bir Trump var. Bir başka ifadeyle Trump’ın hayalini kurduğu şeyi Erdoğan başardı.
Bu açıdan Trump’ın Erdoğan’a hayran olduğu sır değil. Bu görüşünü çeşitli ortamlarda dile getirdiği biliniyor.
Ancak Trump’ın şanssızlığı Türkiye değil ABD Başkanı olması. Çünkü ABD köklü bir basın özgürlüğü geleneğine sahip. ABD Anayasası’nın birinci ek maddesi en geniş haliyle basın özgürlüğünü düzenliyor. Dahası Yüksek Mahkeme’nin basın özgürlüğüne yönelik çok önemli kararları var. Mesela geçen yazıda bahsettiğim gibi ABD Başkanı ve siyasiler gazetecilere hakaret davası açamıyor. Siyasilerin yasal olarak böyle bir hakkı yok.
‘BEKÇİ KÖPEKLİĞİ’NİN KÖKLÜ BİR GEÇMİŞİ VAR
Trump’ın ‘talihsizliklerinden’ birisi de ABD medyasının tarihi.
Çünkü köklü bir medya geleneğine sahip olan ABD medyasının ilginç bir ‘devlet-medya’ ilişkisi geçmişi var. Öncelikle ABD Anayasasının mimarlarından James Madison’a kadar uzanan bir ‘watchdog’ (bekçi köpeği) kültürü yaygın.
Buradaki kasıt medyanın iktidarı toplum adına denetlemesi.
Amaç gücü elinde toplayan siyasilerin tiranlığa dönüşmesine izin vermemek. Nitekim ABD tarihi bu misyonun çok parlak örnekleriyle dolu. Tabi ki tüm siyasiler medyanın bu denetim ve kontrol misyonundan mutlu değil. Medyayı kontrol altına almak, ‘milli ve yerli gazeteciler yetiştirmek’ niyetinde olan ilk isim de Başkan Trump değil.
“BASIN YÖNETENLERE HİZMETLE YÜKÜMLÜ DEĞİLDİR”
Medya-hükümet gerginlikleri deyince akla ilk gelen örnek şüphesiz 37.ABD Başkanı Richard Nixon ile New York Times arasında yaşanan ‘Pentagon Papers’ haberine dair kavgadır. Girişte bahsettiğim (eğer filmi izlemişseniz zaten konuyu biliyorsunuz) The Post filmine de konu olan haber yüzünden Nixon gazetelere sansür getirmeye çalıştı. Mahkemelerden kararlar aldı. (Hatta yeri değil ama Erdoğan’ın kurduğu yandaş medya modelinin mucidi aslında Nixon’dur. Nixon ‘alo Fatih’ hattı kurmayı planlamış ama ABD medyasının ayağa kalkması nedeniyle hayata geçirememiştir.)
New York Times’in Vietnam Savaşındaki ‘resmi gerçekleri’ anlatan haberine karşı Başkan Nixon ‘devlet sırrının ifşası’ iddiasıyla mahkeme gitti. Nixon haberi engellemek için yerel mahkemelerden karar çıkartmıştı ama gazete de temyize gidince konu yüksek mahkemenin önüne geldi. Yüksek mahkeme ise bugün halen referans olarak kabul edilen kararında başkan Nixon’a ‘hayır’ dedi.
Mahkeme gerekçesini yazarken bugün her gazetecinin kulağına küpe olması gereken şu ifadeye de yer verdi “Basın, yönetilenlere hizmetle yükümlüdür, yönetenlere hizmetle değil”.
Gerçi şu hatırlatmayı da yapalım; yüksek mahkeme bu kararı verdi ama ABD medyası zaten Beyaz Saray’a bayrak açmıştı. Nitekim New York’un o dönemki yayın yönetmeni “Bizim tek sorumluluğumuz okurumuza karşıdır. Devlete karşı sorumluluk diye bir şey yoktur” demişti. AP’nin ünlü yöneticilerinden Walter Mears’ta “Devletin ve yöneticilerin işi sırlarını korumak, bizim işimiz de onları açığa çıkarmaktır” demişti.
İster Cumhuriyetçi, ister Demokrat olsun söz konusu olan basın özğürlüğü olunca tüm ABD medyası aynı safta toplanıyor. Mesela sıkı Trump destekçisi FOX TV, ezeli rakibi CNN’nin Beyaz Saray muhabirine yasak getirilince açıktan Trump’a cephe almıştı.
“ÇIKARCI BASIN KENDİNE BENZEYEN İNSAN YIĞINI ÜRETİR”
Bugün ‘medya dünyasının Oscar’ı olarak kabul edilen Pulitzer Ödüleri’de aslında ‘nitelikli gazetecilerin demokrasi için hayati öneme sahip olduğu’ fikrinden çıkmıştı. New York World gazetesinin sahibi Joseph Pulitzer’in ‘muktedirleri denetleme’ misyonuna inanıyordu. Pulitzer onun döneminde yaygın olan ‘sarı gazetecilik’ akımına karşı ‘çıkarcı basın kendine benzeyin insan yığını üretir’ diyerek tepki koymuştu.
Bugün dünyanın en saygın gazetecilik okullarından biri kabul edilen Colombia Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi Pulitzer’in vasiyetine uygun olarak kuruldu. Pulitzer Ödülleri’de gazeteciliğin bu denetim misyonuna katkı için başlatıldı. Nitekim Pulitzer Ödüllerini alan haberlere bakarsanız hepsinin bu denetim misyonuna uygun yapılmış haberler olduğunu görebilirsiniz.
Mesela New York Times’in ABD’nin Vietnam Savaşı ile ilgili halka yalan söylediğini ortaya çıkartan ‘Pentagon Papers’ haberi, başkan Nixon’u istifaya götüren Watergate skandalı haberi, The Guardian’ın ABD’nin NSA aracılığı ile yaptığı gizli ve yasadışı dinleme ağını anlatan haberi böyle haberlerdi.
KİM VATANSEVER KİM HAİN?
‘Vatansever’lik yada ‘vatan hainliği’ tartışması bize özgü değil. Yani yandaş olmayan gazetecilerin ‘vatan haini’ damgasını yemesi sadece Türkiye’de görülmüyor. ABD tarihinde de bunun çok örneği var. Başkan Nixon dahil bir çok başkan ‘kendi çizgisine girmeyen’ medyayı ‘vatan haini’ olarak suçlamış. Bush dönemi de bu tartışmanın en çok yapıldığı zaman dilimlerinden birisi.
Amerikalı siyasetçilerin emekli olduktan sonra anılarını yazmaları yaygın bir gelenek.
Bu kitaplar ‘medya-hükümet ilişkileri’ne dair çok çarpıcı itiraflar da barındırıyor. Mesela baba Bush döneminde Beyaz Saray sözcüsü Scoot McMcellan medyanın Bush yönetimine karşı gerektiği kadar cesur olamadığını anlatıyor. McMcellan kitabında “Eğer medya yeterince cesur olsa ve ‘vatan haini’ damgası yeme pahasına Bush yönetimine sorulması gerekenleri sorsaydı bugün bu halde olmazdık” diye yazmış.
Nixon ve Kennedy gibi başkanların görevden ayrıldıktan sonra ‘keşke medya zamanında daha cesur olabilseydi’ serzenişlerinde bulunduğu biliniyor.
Amerikan medyasına ‘kılavuz’ olan felsefe ise Washington Post’un efsane yayın yönetmenlerinden Ben Bradlee’ye ait. Geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden Bradlee artık adıyla özdeşleşen “gerçekler sizi özgür kılar” derken şunu da ekliyor “ Vicdanlı ve adaletli şekilde gerçeği yazdığı sürece, gerçeğin ortaya çıkmasının sonuçları hakkında endişelenmek gazetecinin işi değildir. Bir ülke için hiçbir gerçek, uzun vadede yalanlar kadar tehlikeli değildir”
Sonuç itibariyle;
Hilal Kaplan Trump’ın “Siz gazeteci olduğunuza ve Türk hükümetine çalışmadığınıza emin misiniz?” tepkisine “keşke” diye cevap verdi. Kaplan’ın ‘kariyeri’ ve yaptıkları ortada olduğu için ‘devlete çalışma’ isteği şaşırtıcı değil.
Ancak ‘gazeteciliğe giriş’ kitaplarında ‘Bilale anlatır gibi’ şu anlatılır; “Gazetecilik iktidarların propagandasını yapmak değil, vatandaşı bilgilendirmek ve iktidar üzerinde halkın denetim gücü olmaktır”
Dahası ‘devlete çalışmak’ bir ‘gazeteci’ için utanç vericidir.
[Adem Yavuz Arslan] 16.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Peygamber adıyla sahtekâr pazarlamak [Dr. Reşit Haylamaz]
Yalanın yalan olduğu bilinirse tesiri kırılır, inananı olmaz; ancak o, doğruluk urbasına sarılıp sarmalanır ve sıddîkiyet pazarına, mutlak “doğru” diye sürülürse, müşterisi pek olur.
Hele buna, “din” kisvesi giymiş taylasanlılar şahitlik eder, hokkabazlık hünerleri ve el maharetleriyle halkı teshir eden sihirbazlar da kuvvet verir ise, yutanı çok olur.
Öte yandan cehâlet ve fakirlik, yalanın geliştiği en müsait iki zemindir; biri dölyatağı, diğeri ise onun gıdası mesabesindedir! Gününün derdine düşmüş insanların, yarınlarını düşünme lüksleri olmadığı gibi önüne konulanın ambalajına takılıp kalanları aldatmak hiç de zor değildir!
Ne acı ki bizim dünyamız, daha ilk günlerde bununla tanıştı ve henüz, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta olduğu dönemde, nice “sahtekar”ı “peygamber” diye pazarlamaya kalkıştılar!
Âdeta bekledi ve hepsi birden sahne aldılar; Esvedü’l-Ansî ile başlayan açılış, Tuleyhâ ile devam etti. Müseylimetü’l-Kezzâb, zaten sırasını bekliyordu! Çarşının mergûb metaı yalan olunca kadınlar ciheti de hareketlendi ve Secâh adında bir kadın da geldi, aynı iddia ile girdi pazara!
Doyma bilmeyen bir hırs, buz gibi bir enaniyet, gölgede kalmayı hazmedememe, tartışmasız bir lider olma sevdası, herkese ve her beldeye hükmetme dürtüsü, takdir edilme beklentisi, mal ve servet düşkünlüğü, hepsinin ortak paydası gibiydi.
Üstelik, dillerini iyi kullanıyorlardı; hemen hepsi, ya şâir ya da hatip insanlardı. Sahibi oldukları bu meziyet, hokkabazlık, sihir ve büyücülükle birleşince, ortaya iyi bir kıvam çıkıyordu.
Ustası oldukları alanda şâir, hokkabaz, büyücü ve sihirbaz nevinden çırakları da eksik olmuyordu.
Ama bir yere kadar!
Medîne’deki cazibe bambaşkaydı ve bunlar da onun peşine düştüler.
Zahire bakılınca, müslüman olmuşlardı.
Ancak, belli ki fırsat kolluyorlardı ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sık sık hastalandığı günlerde ardı ardına sökün etmeye başladılar.
Benî Hanîfe’nin reisiydi, Müseylime; şairlik, hatiplik, kahinlik ve medyumluk gücü yanında kavmine reis olma nüfûzunu da kullanarak etrafında bir hayli insan topladı.
Takıntısı vardı; daha işin başından itibaren kendisine “Rahmânü’l-Yemâme” adını layık görmüş, bin bir şatafatla tezyin ettiği bahçesine de “Hadîkatü’r-Rahmân” adını vermişti.
Sürekli pompalayıp durduğu ünüyle etrafta nâm salmış, yalancı dünyasının göz alan ihtişamı, Mekke müşriklerinin de konusu olmuştu; Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sana Kur’ân’ı o rahmân öğretiyor!” demelerinin sebebi de bu idi.
Ne var ki kavminin, Sümâme İbn-i Üsâl etrafında kenetlenmesini hazmedemiyor ve her geçen gün büyüyen bu yapıyı, bir nevi otorite kaybı olarak görüyordu. Konumunu güçlendirmek için bir hey’etle birlikte Medîne’ye geldi. Ortama ayak uydurmaya çalışsa da sıkıntısının dışarıya sızmasına engel olamıyordu!
Süflî emellerine alet edemeyeceğini anlayınca istiklalini ilan etti; o kadar ki Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği mektuplardan birisinde açıkça, “Ben de bir peygamberim!” diyordu. Üstelik, akıl almaz talepleri vardı; şimdilik yeryüzünün yarısına razı olsa da Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sonrasında bütününü istiyordu!
Bu arada, kendisi gibi peygamberlik iddiasında bulunan Secâh ile evlenmiş, iki koldan hücum etmeye başlamışlardı!
“Din” ile kandırıyorlardı ya bunların dininde içki serbest, dünyalarında zinaya da sınır yoktu! Üstelik, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarına göre münafıklara zor gelen yatsı ve sabah namazlarını da kaldırmışlardı. Tabii, bu, orada kalmadı ve günü geldi, namazı bütünüyle kaldırdılar!
Sıddîkiyet pazarına duble girmişlerdi. Görünürde Kureyş’e karşı bayrak açmış gibilerdi; ancak Kureyş düşmanlığı altında, hayalini kurguladıkları kendi kozalarını örüyorlardı!
“Bana da vahiy geliyor!” diyordu Kezzâb. Halbuki, vahiy dediği süslü sözler, içi boş ve apaçık bir “taklit”ten ibaretti. “Ben de mu’cize gösteriyorum!” deyip sahneye sürdüğü hokkabazlıkların foyası, yatsıya varmadan çıkıyordu çıkmasına ama bunu ancak görebilen görüyordu!
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), elçi olarak Habîb İbn-i Zeyd’i gönderdi ona. “Kezzâb” olduğunu yüzüne söylediği bu mektubunda, “Yeryüzü Allah’ındır!” diyor ve onu, dilediğine vereceğini söylüyordu, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri.
Ne var ki Hazreti Habîb, Benî Hanîfe ileri gelenleriyle görüşüp onları istikamete davet ettiği sıralarda, bundan hiç hoşnut olmayan Müseylime’nin emriyle şehîd edildi.
Bu esnada Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ruhunun ufkuna yürümüştü.
Bunu da kullandı ve oluşan boşluktan istifade ederek Hazreti Sümâme’nin üzerine yürüdü, ordusuyla.
Böyle bir hırs ve takıntıyı, emeli daha büyük olanların görmemesi imkansızdı; dolayısıyla, ister doğrudan isterse dolaylı olarak arkadan destek olup teşvik edeni de hiç eksik olmadı, Müseylime’nin.
Problemler sarmalı katlanarak büyüyordu!
Bölgede öylesine bir rüzgar estirdiler ki Allah Resûlü’nün tayin ettiği iki şanlı sahâbî, Hazreti Muâz ile Ebû Mûsâ el-Eş’arî, bulundukları yeri terk etmek zorunda kaldılar.
Hilafet yükünün altına giren Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) ilk yılı, bu sahtekarlarla geçti. Ne var ki üzerine sevk ettiği İkrime ve ardından Şurahbil İbn-i Hasene’yi de mağlup etmişlerdi.
Bunların hepsini kendi hanesine yazdırmada üstüne yoktu, Müseylimetü’l-Kezzâb’ın; şânı, almış başını gidiyordu!
Nihayet, üzerine, Ensâr ve Muhâcirîn’in merkezini tuttuğu bir askerin başında Hâlid İbn-i Velîd’i sevk etti Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh); Allah adına kınından çıkan “Allah’ın kılıcı”, kimin “Allah’ın Resûlü” kimin de sahtekarın teki olduğunu o gün yedi düvele gösterecekti.
Bünyân-ı mersûs karşısında köşeye sıkışmış, âdeta yalancı sarayına hapsolmuştu, Müseylime.
Yalana temel atan saltanat sönmek üzereydi!
Uhud’a giderken “hürriyet” vadiyle kandırılan Hazreti Vahşî’nin, o günden bu yana içinde taşıdığı bir “ukde” vardı; Huzûr’a ermişti ermesine ama, mahcubiyetinden dünya gözüyle mübarek yüzlerine doya doya bakamamıştı! Keffaret arayışı içinde o gün, Hazreti Hamza’yı şehîd ettiği paslı mızrağını da ihtiyaten elinde taşıyordu!
Ve o mızrak, bugün işe yaradı; Hazreti Vahşî’nin mızrağıyla yere serilen Müseylime, Ebû Dücâne’nin kılıcıyla Yemâme’de tarih oldu; hem de bin bir şatafatla inşâ ettiği ve adına “hadîkatü’r-rahmân” dediği sarayının izbe bir köşesinde!
Sahtekarlık adına açılan pazar, sıddîkiyetin ferasetinde son bulmuştu bulmasına ama on binlerce hayat, Müseylime benzeri hokkabaz ve şarlatanların safında söndü. Sadece Müseylime’nin peşinde ölen, yalana kurban 24.000 kişi vardı!
İnsan bu, düşünmeden edemiyor; bir de bugünkü imkanlar, o günkü sahtekarların elinde olsaydı! Hedef gösterdiklerinin üzerine sırtlanlar gibi üşüşen televizyonları, cılız sesini deryalar cesametinde gösteren gazeteleri, Ahzâb ordusu gibi her koldan saldıran sosyal medyaları ve “din” adına verdikleri her fetvaya onay veren taylasanlıları olsaydı!
Ne mi olurdu?
İşte, şimdi biz, o günleri yaşıyoruz!
[Dr. Reşit Haylamaz] 16.11.2019 [TR724]
Hele buna, “din” kisvesi giymiş taylasanlılar şahitlik eder, hokkabazlık hünerleri ve el maharetleriyle halkı teshir eden sihirbazlar da kuvvet verir ise, yutanı çok olur.
Öte yandan cehâlet ve fakirlik, yalanın geliştiği en müsait iki zemindir; biri dölyatağı, diğeri ise onun gıdası mesabesindedir! Gününün derdine düşmüş insanların, yarınlarını düşünme lüksleri olmadığı gibi önüne konulanın ambalajına takılıp kalanları aldatmak hiç de zor değildir!
Ne acı ki bizim dünyamız, daha ilk günlerde bununla tanıştı ve henüz, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta olduğu dönemde, nice “sahtekar”ı “peygamber” diye pazarlamaya kalkıştılar!
Âdeta bekledi ve hepsi birden sahne aldılar; Esvedü’l-Ansî ile başlayan açılış, Tuleyhâ ile devam etti. Müseylimetü’l-Kezzâb, zaten sırasını bekliyordu! Çarşının mergûb metaı yalan olunca kadınlar ciheti de hareketlendi ve Secâh adında bir kadın da geldi, aynı iddia ile girdi pazara!
Doyma bilmeyen bir hırs, buz gibi bir enaniyet, gölgede kalmayı hazmedememe, tartışmasız bir lider olma sevdası, herkese ve her beldeye hükmetme dürtüsü, takdir edilme beklentisi, mal ve servet düşkünlüğü, hepsinin ortak paydası gibiydi.
Üstelik, dillerini iyi kullanıyorlardı; hemen hepsi, ya şâir ya da hatip insanlardı. Sahibi oldukları bu meziyet, hokkabazlık, sihir ve büyücülükle birleşince, ortaya iyi bir kıvam çıkıyordu.
Ustası oldukları alanda şâir, hokkabaz, büyücü ve sihirbaz nevinden çırakları da eksik olmuyordu.
Ama bir yere kadar!
Medîne’deki cazibe bambaşkaydı ve bunlar da onun peşine düştüler.
Zahire bakılınca, müslüman olmuşlardı.
Ancak, belli ki fırsat kolluyorlardı ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sık sık hastalandığı günlerde ardı ardına sökün etmeye başladılar.
Benî Hanîfe’nin reisiydi, Müseylime; şairlik, hatiplik, kahinlik ve medyumluk gücü yanında kavmine reis olma nüfûzunu da kullanarak etrafında bir hayli insan topladı.
Takıntısı vardı; daha işin başından itibaren kendisine “Rahmânü’l-Yemâme” adını layık görmüş, bin bir şatafatla tezyin ettiği bahçesine de “Hadîkatü’r-Rahmân” adını vermişti.
Sürekli pompalayıp durduğu ünüyle etrafta nâm salmış, yalancı dünyasının göz alan ihtişamı, Mekke müşriklerinin de konusu olmuştu; Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sana Kur’ân’ı o rahmân öğretiyor!” demelerinin sebebi de bu idi.
Ne var ki kavminin, Sümâme İbn-i Üsâl etrafında kenetlenmesini hazmedemiyor ve her geçen gün büyüyen bu yapıyı, bir nevi otorite kaybı olarak görüyordu. Konumunu güçlendirmek için bir hey’etle birlikte Medîne’ye geldi. Ortama ayak uydurmaya çalışsa da sıkıntısının dışarıya sızmasına engel olamıyordu!
Süflî emellerine alet edemeyeceğini anlayınca istiklalini ilan etti; o kadar ki Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği mektuplardan birisinde açıkça, “Ben de bir peygamberim!” diyordu. Üstelik, akıl almaz talepleri vardı; şimdilik yeryüzünün yarısına razı olsa da Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sonrasında bütününü istiyordu!
Bu arada, kendisi gibi peygamberlik iddiasında bulunan Secâh ile evlenmiş, iki koldan hücum etmeye başlamışlardı!
“Din” ile kandırıyorlardı ya bunların dininde içki serbest, dünyalarında zinaya da sınır yoktu! Üstelik, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarına göre münafıklara zor gelen yatsı ve sabah namazlarını da kaldırmışlardı. Tabii, bu, orada kalmadı ve günü geldi, namazı bütünüyle kaldırdılar!
Sıddîkiyet pazarına duble girmişlerdi. Görünürde Kureyş’e karşı bayrak açmış gibilerdi; ancak Kureyş düşmanlığı altında, hayalini kurguladıkları kendi kozalarını örüyorlardı!
“Bana da vahiy geliyor!” diyordu Kezzâb. Halbuki, vahiy dediği süslü sözler, içi boş ve apaçık bir “taklit”ten ibaretti. “Ben de mu’cize gösteriyorum!” deyip sahneye sürdüğü hokkabazlıkların foyası, yatsıya varmadan çıkıyordu çıkmasına ama bunu ancak görebilen görüyordu!
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), elçi olarak Habîb İbn-i Zeyd’i gönderdi ona. “Kezzâb” olduğunu yüzüne söylediği bu mektubunda, “Yeryüzü Allah’ındır!” diyor ve onu, dilediğine vereceğini söylüyordu, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri.
Ne var ki Hazreti Habîb, Benî Hanîfe ileri gelenleriyle görüşüp onları istikamete davet ettiği sıralarda, bundan hiç hoşnut olmayan Müseylime’nin emriyle şehîd edildi.
Bu esnada Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ruhunun ufkuna yürümüştü.
Bunu da kullandı ve oluşan boşluktan istifade ederek Hazreti Sümâme’nin üzerine yürüdü, ordusuyla.
Böyle bir hırs ve takıntıyı, emeli daha büyük olanların görmemesi imkansızdı; dolayısıyla, ister doğrudan isterse dolaylı olarak arkadan destek olup teşvik edeni de hiç eksik olmadı, Müseylime’nin.
Problemler sarmalı katlanarak büyüyordu!
Bölgede öylesine bir rüzgar estirdiler ki Allah Resûlü’nün tayin ettiği iki şanlı sahâbî, Hazreti Muâz ile Ebû Mûsâ el-Eş’arî, bulundukları yeri terk etmek zorunda kaldılar.
Hilafet yükünün altına giren Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) ilk yılı, bu sahtekarlarla geçti. Ne var ki üzerine sevk ettiği İkrime ve ardından Şurahbil İbn-i Hasene’yi de mağlup etmişlerdi.
Bunların hepsini kendi hanesine yazdırmada üstüne yoktu, Müseylimetü’l-Kezzâb’ın; şânı, almış başını gidiyordu!
Nihayet, üzerine, Ensâr ve Muhâcirîn’in merkezini tuttuğu bir askerin başında Hâlid İbn-i Velîd’i sevk etti Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh); Allah adına kınından çıkan “Allah’ın kılıcı”, kimin “Allah’ın Resûlü” kimin de sahtekarın teki olduğunu o gün yedi düvele gösterecekti.
Bünyân-ı mersûs karşısında köşeye sıkışmış, âdeta yalancı sarayına hapsolmuştu, Müseylime.
Yalana temel atan saltanat sönmek üzereydi!
Uhud’a giderken “hürriyet” vadiyle kandırılan Hazreti Vahşî’nin, o günden bu yana içinde taşıdığı bir “ukde” vardı; Huzûr’a ermişti ermesine ama, mahcubiyetinden dünya gözüyle mübarek yüzlerine doya doya bakamamıştı! Keffaret arayışı içinde o gün, Hazreti Hamza’yı şehîd ettiği paslı mızrağını da ihtiyaten elinde taşıyordu!
Ve o mızrak, bugün işe yaradı; Hazreti Vahşî’nin mızrağıyla yere serilen Müseylime, Ebû Dücâne’nin kılıcıyla Yemâme’de tarih oldu; hem de bin bir şatafatla inşâ ettiği ve adına “hadîkatü’r-rahmân” dediği sarayının izbe bir köşesinde!
Sahtekarlık adına açılan pazar, sıddîkiyetin ferasetinde son bulmuştu bulmasına ama on binlerce hayat, Müseylime benzeri hokkabaz ve şarlatanların safında söndü. Sadece Müseylime’nin peşinde ölen, yalana kurban 24.000 kişi vardı!
İnsan bu, düşünmeden edemiyor; bir de bugünkü imkanlar, o günkü sahtekarların elinde olsaydı! Hedef gösterdiklerinin üzerine sırtlanlar gibi üşüşen televizyonları, cılız sesini deryalar cesametinde gösteren gazeteleri, Ahzâb ordusu gibi her koldan saldıran sosyal medyaları ve “din” adına verdikleri her fetvaya onay veren taylasanlıları olsaydı!
Ne mi olurdu?
İşte, şimdi biz, o günleri yaşıyoruz!
[Dr. Reşit Haylamaz] 16.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Kaydol:
Yorumlar (Atom)