‘Dolar kurunda 7,45 ilk direnç; çözülme olmazsa 7,64’i hedefleyebilir’

Eski FED Ekonomisti Erkin Şahinöz yazdı: "Haftayı 7,4359 düzeyinde kapatan dolar kurunda 7,45 ilk direnç olarak izlenmeli. 7,35 ve 7,27 seviyeleri aşağı yönde kırılmadan düşüş trendinin başlaması zor. Genel bir çözülme olmazsa 7,64 seviyesindeki 'Fibonacci direnci'ni hedefleyebilir."

ERKİN ŞAHİNÖZ 08 Eylül 2020 YAZARLAR

08 Eylül 2020

‘Dolar kurunda 7,45 ilk direnç; çözülme olmazsa 7,64’i hedefleyebilir’
Temmuz’da 56,9 olarak ölçülen manşet PMI endeksi kur ve faizlerdeki yükselişin sonucu olarak Ağustos’ta 54,3 düzeyine geriledi. Ancak endeksin eşik değer 50,0’nin belirgin bir şekilde üzerinde olması, faaliyet koşullarında aylık bazda güçlü iyileşmenin devam ettiğine işaret etti. Koronavirüs (COVID-19) salgınından kaynaklı sert daralmanın ardından, Türk imalat sektörü üst üste üç aydır güçlenen bir performans sergiliyor. Son iki buçuk yıllık dönemin en yüksek oranlı artışlarından birini kaydeden yeni siparişler alt endeksi ekonomideki büyümenin önümüzdeki aylarda devam edeceğine işaret ediyor.

Ekonomik aktivitenin gelecekteki seyri açısından en kritik gösterge bankacılık sektöründeki kredi genişleme hızıdır. Son veriler, kredi büyümesinin hız kestiğine işaret ediyor. Ancak kredi büyüme hızı halen yüksek seviyede ve enflasyonun belirgin bir şekilde üzerinde seyrediyor. Kredi verileri de Türkiye ekonomisinin önümüzdeki aylarda büyümeye devam edeceğini gösteriyor.

ENFLASYONDA YILIN SONU DOĞRU YÜKSELİŞ OLABİLİR

Tüketici fiyatları Ağustos ayında beklentilere paralel olarak aylık bazda yüzde 0,86 artış kaydetti. Böylelikle, yıllık TÜFE enflasyonu yüzde 11,8 olarak gerçekleşti ve önceki aya kıyasla değişim göstermedi. Ancak üretici fiyatlarındaki aylık artış güçlü idi. Y-ÜFE enflasyonu yıllık bazda yüzde 8,3’ten yüzde 11,5’e yükseldi.

TÜFE enflasyonunu yılın sonunda yüzde 13’lü düzeylere tırmanmasını bekliyoruz. Çünkü, salgının ilk döneminde gözlenen talep zayıflığı ortadan kalktı, salgına yönelik alınan önlemler birim maliyetlerde belirgin artışa yol açtı, kurdan enflasyona geçişkenlik başladı, gıda fiyatları arttı, vergi artışları geldi ve petrol fiyatlarında normalleşme başladı.

TCMB DOĞRUDAN FAİZ ARTIRIMI YAPMAK YERİNE LİKİDİTE ÖNLEMLERİNİ TERCİH EDİYOR

Merkez geçen hafta yaptığı Ekonomik Görünüm ve Para Politikası başlıklı sunumda TCMB rezervlerinin kısa vadeli dış borcu karşılamada yeterli olduğunu ifade ederken orta vadede enflasyonun düşeceği yönündeki öngörüsünü yineledi. Ayrıca, kur ve enflasyondaki yükselişe doğrudan faiz artırımları yerine likidite önlemleri ile müdahale etmeye devam edeceğini belirtti.

Merkez Bankası kurdaki yükselişe müdahale etmek için önceki haftalarda bankaları fonlama faizini 2,8 puan artırmıştı. Merkez, geçen hafta fonlama faizini yükseltmedi. Fonlama faizi Cuma günü itibarıyla yüzde 10,14 seviyesinde bulunuyor.

Ancak kurdaki yükselişin devam etmesi ve enflasyonun yüksek seyri Merkez’in fonlama faizinde yeniden artırıma gitmesine yol açabilir. Enflasyonun yılı yüzde 13’e yakın bitirmesini beklediğimiz için fonlama faizinde de 2-3 puanlık artış olabileceğini düşünüyoruz.

Fonlama faizindeki yatay seyre rağmen bankaların TL mevduat için uyguladıkları ortalama faiz oranı (3 aya kadar vadeli) 21 Ağustos haftasındaki yüzde 10,93 düzeyinden 28 Ağustos haftasında yüzde 11,44’e çıktı.

Ticari kredilerde ortalama faiz oranı ise geçen hafta 1,5 puan geriledi. TL bacağında mevduat faizi ile kredi faizi arasındaki makasın daralması ticari kredi faizlerindeki düşüşün kalıcı olamayacağına işaret ediyor. Ticari kredilerdeki eğilimden farklı olarak faiz oranı taşıt kredilerinde yüzde 15,60’a, konut kredilerinde de yüzde 13,31’e yükseldi. Kredi faizlerindeki cazibenin azalması konut ve otomobil sektörlerindeki toparlanmayı olumsuz etkileyebilir. Kredi faizlerinde 3-4 puanlık yükseliş potansiyeli görüyoruz.

VATANDAŞ İKİ HAFTALIK KAR REALİZASYONUNDAN SONRA DÖVİZDE ALIMA GEÇTİ

Dolar kurundaki yükseliş ile birlikte önceki iki hafta 1,5 milyar dolar büyüklüğünde döviz satan yurt içi yerleşik gerçek kişiler (vatandaş) 28 Ağustos haftasında yeniden alıcı tarafa geçti. Vatandaşın bankacılık sektöründeki döviz mevduat stoku 104,8 milyar dolardan 105,0 milyar dolara yükseldi. Geçen haftaki raporumuzda iki hafta süren döviz satışını kar realizasyonu olarak değerlendirmek gerektiğini belirtmiş ve ekonomik ortamın güçlü bir döviz satışına imkan vermeyeceğini ifade etmiştik.

YABANCI SATIŞI DEVAM ETTİ

Yabancı yatırımcının Türkiye risk algısında çok sınırlı bir iyileşme gerçekleşti. CDS göstergesi hafif çapta gerileyerek haftayı 522 düzeyinde kapadı ama yüksek düzeyde kalmaya devam etti. Yabancı yatırımcılar hem hisse hem de DİBS tarafında ise net satıcı konumdaydı. 21-28 haftasında hisse senedi piyasasından 44 milyon dolar, DİBS piyasasından da 28 milyon dolar büyüklüğünde yabancı çıkışı oldu.

52 haftalık toplam olarak değerlendirdiğimizde kümülatif çıkışın hisse senedinde 5,5 milyar dolar, DİBS’te de 8,6 milyar dolar olduğunu hesaplıyoruz.

Her hafta düzenli olarak Merkez Bankası’nın swap hariç (4 aya kadar) net rezervlerini hesaplıyoruz. Swap hariç net rezervleri önceki hafta eksi 11,9 milyar dolar olarak hesaplamıştık, 3 Eylül itibarıyla eksi 15,6 milyar dolar olarak hesaplıyoruz.

DOLAR KURU

Geçen haftaya kadar ABD başkanlık seçimleri ve ikinci dalga riskini dikkate almayan yurt dışı piyasalarda düzeltme başladı. S&P500 endeksinde sert satış gerçekleşti.

Buna bağlı olarak da küresel piyasalardaki oynaklığın ve risk alma iştahının en önemli göstergelerinden biri olan korku endeksi VIX güvenli bölgenin dışına çıktı ve haftayı kriz bölgesi olarak kabul ettiğimiz 30,0 eşiğinin üzerinde kapadı.

Fonlama faizindeki ılımlı artışa rağmen yükselmeye devam eden dolar kuru önümüzdeki haftalarda yurt dışındaki bozulmanın etkilerine maruz kalabilir. S&P500 endeksinde 3.395 seviyesinin aşağı yönde kırılması küresel piyasalardaki gerginliği artırır. Haftayı 7,4359 düzeyinde kapatan dolar kurunda 7,45 ilk direnç olarak izlenmeli. 7,35 ve 7,27 seviyeleri aşağı yönde kırılmadan düşüş trendinin başlaması zor görünüyor. Genel bir çözülme olmazsa bitişikteki grafikte görülen 7,64 seviyesindeki Fibonacci direncini hedefleyebilir. Kurun 7,4500 direncini aşması durumunda fonlama faizinde yükseliş yeniden başlar ve bu durum başta kredi ve mevduat olmak üzere piyasa faizlerine de yansır.

USD-TRY Teknik Yorum:

Haftayı 7,4359 düzeyinde kapatan dolar kurunda 7,45 ilk direnç olarak izlenmeli. 7,35 ve 7,27 seviyeleri aşağı yönde kırılmadan düşüş trendinin başlaması zor görünüyor. Genel bir çözülme olmazsa bitişikteki grafikte görülen 7,64 seviyesindeki Fibonacci direncini hedefleyebilir.

EUR-USD Teknik Yorum:

Fed’in para politikasındaki yaklaşımını değiştirmesi doğru olarak dolar negatif bir gelişme olarak değerlendirildi ve paritede 1.20 seviyelerine kadar yükseliş gerçekleşti. Ancak haftanın son günlerinde küresel piyasalarda başlayan düzeltme dolar lehine eğilim getirdi ve parite haftayı 1,1849 düzeyinde kapadı. 1,1750’yi destek, 1,1970’i ise kritik direnç olarak takip ediyoruz.

BIST-100 Teknik Yorum:

Endeks haftayı 1.086 düzeyinde kapadı. 1.075 destek olarak çalışabilecektir. Küresel piyasalardaki düzeltme satış dalgasına dönüşürse 1.075 zarar kes olarak değerlendirilebilir.

NOT: YATIRIM TAVSİYESİ DEĞİLDİR

[Kronos.News] 8.9.2020

Diyarbakır Tabip Odası: Enfekte sağlıkçı sayısı 600’e çıktı

Diyerbakır Tabip Odası, yeni tip koronavirüs (Covid-19) pandemisine ilişkin Temmuz- Aralık raporunu yayınladı Kentte bazı günler vakaların 650-700’yi bulduğu belirtilen

NİHAL KAYA 12 Eylül 2020 GÜNDEM

Diyerbakır Tabip Odası, yeni tip koronavirüs (Covid-19) pandemisine ilişkin Temmuz- Aralık raporunu yayınladı Kentte bazı günler vakaların 650-700’yi bulduğu belirtilen raporda özetle şöyle denildi:

“700 ün üzerinde hasta kliniklerde 135’in üzerinde hasta yoğun bakım ünitelerinde yatmaktadır. Yine bu süreçte ulaşabildiğimiz kadarıyla 600’e yakın sağlık çalışanına Covid-19 tanısı konulmuştur. 2.ve 3. basamakta uygulanan katı Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS) nedeniyle Aile Sağlığı Merkezleri’nde (ASM) hasta yoğunluğu artmıştır. Hasta sevkleri ciddi sorun alanı haline gelmiştir.”

‘AİLE SAĞLIK MERKEZLERİNE KORUYUCU EKİPMAN DAĞITIMI DURDURULDU’

“Salgının yayılımının durmasına yönelik merkezi önlemler alınmaması sebebiyle ‘özellikli izlem’ sayıları 80-100 bandında seyretmektedir. Halihazırda hasta sayıları artmış olan aile hekimlerinin bu izlem hastalarını araması ve takip etmesi çok ciddi iş yükü yaratmaktadır. Entegre hastanelerde çalışan aile hekimlerine tüm bu yoğunluğun yanında ayda 7-8’i bulan hafta içi-hafta sonu acil nöbeti tutturulması sorunları içinden çıkılamaz bir hale getirmiştir. ASM’ lerde görev alan sağlık çalışanlarına koruyucu ekipman dağıtımının durdurulduğu, tüm talep ve girişimlerimize rağmen sahada çalışan sağlıkçıların güvenliğinin göz ardı edildiği tespit ettiğimiz önemli konulardan biridir.”

“PANDEMİ HASTANELERİNDE YER KALMADI, ÖZEL HASTANELER POZİTİF HASTA KABUL ETMİYOR”

“Özel hastanelerde teste ulaşım problemi devam etmektedir. Şehrimizdeki bazı özel hastaneler Covid pozitif hasta kabul etmemektedir. Mevcut durumda pandemi hastanesi olarak kabul edilen merkezlerde yer kalmadığı, yatırılarak takip edilmesi gereken hastaların evlerine gönderilerek tedavi edilmeye çalışıldığı tespitlerimiz arasındadır. Ayrıca Covid dışı hastaların takibi ve tedavisi konusunda ciddi aksaklıklar olmaktadır. Covid ve Covid dışı hastaların tedavisinin eş güdümlü devam etmesi. Covid dışı özellikli hasta ve takip ( onkoloji, çocuk, travma, gebe gibi) gruplarının mağdur olmamaları adına sağlık emek örgütleri ile ortak bir program oluşturulması gerekmektedir.”

“ENFEKTE SAĞLIKÇI SAYISI ARTTI”

“Filyasyon ekiplerinde bulunan sağlık çalışanlarına resmi bir tebligat olmadan mesaj ile hukuksuzca, ek mesai ve nöbet ücreti ödenmeden çalışmaya zorlandığı meslektaşlarımız tarafından bize iletilen en önemli sorunlardan biridir. Sağlıkçılara rutin test uygulaması yapılmamaktadır. Artan viral yük nedeniyle enfekte sağlıkçı sayısı artmıştır. Bileşeni bulunduğumuz Sağlık Platformu ile beraber salgının ilk gününden itibaren enfekte sağlıkçı istatistiklerini toplamaktayız. 25 Mayıs itibari ile 95 olan enfekte sağlıkçı sayısı, eylül başında 600 civarında seyretmektedir. 1. KHK’ lilerin durumunun görüşüldüğü OHAL komisyonları, pandemi bahanesiyle çok az sayıda dosya görüşmektedir. Pandemi öncesi ayda 4000 dosya görüşülürken, tüm pandemi boyunca 3000 civarında dosya sonuçlandırılmıştır. İlimizde KHK ile ihraç edilen 137 sağlık emekçisi bulunmaktadır. Sağlık emekçilerinin geri alımları ile ilgili çalışmalar ivedilikle başlatılmalıdır.”

[Kronos.News] 12.9.2020

Boston Doğu finaline çıktı: Enes Kanter tarihe geçti

Boston, son NBA Şampiyonu Toronto’yu 4-3 eleyerek finalde Miami’nin rakibi oldu. Geçen sene Portland’da Batı Finali oynayan Enes Kanter, bu sezon Boston ile Doğu Finali oynayarak NBA’de bunu başaran ilk Türk oyuncu olarak tarihe geçecek.

MUHAMMET ALİ TOKSOY – BOLD ÖZEL

Boston Celtics, heyecan dolu geçen 7 maçın sonunda son NBA Şampiyonu ve bu sezonu lider bitiren Toronto Raptors’ı yarı finalde 4-3 eleyerek Doğu Konferansı finaline yükseldi. Yarı final serisine çok iyi başlayan Boston Celtics, rakibi Toronto Raptors karşısında ilk iki maçı kazanarak seride 2-0 öne geçmişti. 3. maçın bitimine 0.5 saniye kala 2 sayı önde olan Boston, kenardan başlayan oyunda,savunmada büyük hata yapmış ve Toronto bulduğu 3 sayılık isabetle maçı kazanarak seride durumu 2-1’e getirmişti.

Bir saniyeden daha az sürede kaybedilen maçın psikolojisinden kurtulamayan Boston, 4. maçı da kaybedince seri 2-2’ye geldi. 5. maçı Boston, 6. maçı Toronto kazanınca seri tekrar eşitlendi ve finale çıkacak takımın belirlenmesi 7. maça kaldı.

SON MAÇTA NEFESLER KESİLDİ

Büyük çekişmeye sahne olan 7. maçta üstünlük iki takım arasında gitti geldi. Son dakikaya Boston 89-87 önde girdi. Toronto’nun hızlı hücumunda Powell’i bloklayan Marcus Smart, rakibinin oyuna ortak olmasına izin vermeyerek maçın en kritik anına imza attı.

Boston Celtics’de Jayson Tatum 29 sayı 12 ribaund ile oynarken, Jaylen Brown ise 21 sayı 8 ribaund’luk bir performans sergiledi. Seri boyunca savunmada mükemmel performansıyla dikkatleri üzerine çeken Marcus Smart ise maçı 16 sayı 6 asist ile tamamladı.

ENES KANTER TARİHE GEÇTİ

Geçen sezon, Portland Trail Blazers ile Batı Konferansında final oynayan Enes Kanter, bu sezon ise Boston Celtics ile Doğu Konferansında final oynayacak. Başarılı oyuncu NBA’de her iki konferans finalinde oynayan ilk ve tek Türk oyuncu olarak tarihe geçecek. Yıldız oyuncu maç sonrasında attığı tweet ile Erdoğan’a “Bu gece sana uyku yok” diyerek mesaj gönderdi

S SPORT DOĞU FİNALİ’Nİ YAYINLAYACAK MI?

Geçen sezon sırf Enes Kanter oynadığı için Batı Konferansı Finalini yayınlamayan S Sport kanalı, bu sezonda Philadelphia ile oynanan Play-off ilk turunu yayınlamamıştı. Furkan Korkmaz’ın Philadelphia’da forma giymesi nedeniyle Türk derbisi olarak da adlandırılan seriyi Türkiye izleyemedi. Sadettin Saran’ın sahibi olduğu S Sport, Doğu Finali’ni yayınlayıp yayınlamayacağı konusunda henüz bir açıklama yapmadı.

[Bold Medya] 12.9.2020

Tabip odası başkanından korkutan açıklama: Hasta seçmek zorundayız

Türkiye’de koronavirüsün merkez üssü haline gelen Ankara’dan korkutan haberler gelmeye devam ediyor. Koronavirüs vakalarındaki yoğunluk artarken, Ankara Tabip Odası Başkanı Ali Karakoç yoğunluk sebebiyle doktorların hasta seçmek zorunda kaldığını belirtti.

BOLD – Koronavirüs salgınında hastanelerin dolduğuna yönelik haberler gündemden düşmezken, evde tedavi konusunda yaşanan sıkıntılar da sürüyor. Ankara Tabip Odası (ATO) Başkanı Ali Karakoç, sağlık çalışanlarının yoğunluktan endişeli olduğunu belirterek, artık hasta seçmek zorunda kaldıklarını kaydetti.

KORONA HASTALARI İLACA ULAŞAMIYOR

Cumhuriyet’ten Sarp Sağkal’a konuşan Karakoç, geçenlerde bir TBMM çalışanının evde tedavi sırasında yaşamını yetirdiğini belirterek, “Böyle olayların yaşanmasından kaygı duyuyoruz” dedi. Kapatılan devlet hastanelerinin bir an önce açılması için çağrı yapan Karakoç, uygun koşullar oluşturulsa yurtların da karantina için kullanılabileceğini söyledi. Karakoç, “Ankara’da bir ilaç sıkıntısı olduğunu söyleyebilirim. Testi pozitif olan, 3-4 günlük gecikmeyle ilaca ulaşan insanlar var” ifadelerini kullandı.

KORONA İÇİN KULLANILAN SITMA İLACI KALPTEN GÖTÜRÜYOR

Bazı test olmayanlara da ilaç tedavisi uygulanmaya başladığına dikkat çeken Karakoç, “Hidroksiklorokin denilen, sıtma ilacı olarak bilinen bir ilaç var. Dünya Sağlık Örgütü bu ilacı protokolünden çıkardı. Ama Sağlık Bakanlığı uyarılarımıza rağmen bunu kullanmaya devam ediyor. Bu ilacın kalbe kardiyolojik bir yan etkisi olmasından endişeliyiz. Ancak testi pozitif olanlarla beraber test yapılmayan temaslılar için de bu ilaç tedavisinin yapıldığını biliyoruz” dedi.

EVDE KARANTİNADA HERKES AYNI ODADA KALIYOR

Hastaların ev koşullarının önemine vurgu yapan Karakoç, “Maske kullanacaksınız, ev halkınız da maske kullanacak. Herkesin ayrı odası olması gerekiyor. Ama bakıyorsunuz hastaların çoğu geliri düşük, emekçi insanlar. Bu koşulları yurttaşlarımızın yerine getirebileceğini düşünmüyorum. Ailelerimiz ortalama 4 kişilik oluyor ve herkese bir oda olacak bir gelir yapısına sahip değiliz” ifadelerini kullandı.

[Bold Medya] 12.9.2020

Uzaktan eğitim var ama evlerde internet ve televizyon yok

Koronavirüs salgını nedeniyle yapılacak olan uzaktan eğitim, 21 Eylül’de başlayacak. CHP’li Nurhayat Kayışoğlu, uzaktan eğitim öncesi birçok çocuğun fırsat eşitliğine sahip olmadığını belirterek evinde internet ve televizyon bulunmayan çok sayıda çocuk olduğunu kaydetti.
BOLD – CHP Bursa Milletvekili Nurhayat Kayışoğlu, Türkiye’de yerleşim yerlerine uzak bölgelerin olduğunu hatırlatarak, 21 Eylül’de başlayacak uzaktan eğitim öncesi internetin, tv’nin olmadığı birçok ev bulunduğunu kaydetti. Kayışoğlu, online eğitim yapıldığını ancak çocuklarının fırsat eşitliğine sahip olmadıklarını kaydetti.

İNTERNET BİRÇOK YERDE ÇEKMİYOR

CHP’li Kayışoğlu, Bursa’nın Keles ilçesinde vatandaşları ziyaret ederek sorunlarını dile getirdi. Vatandaşlarla koronavirüs salgınına karşı alınan önlemlere dikkat ederek görüşmeler yaptıklarını belirten Kayışoğlu, daha sonra Bursa-Keles karayolu üzerinde vatandaşların sorunları anlattı. Kayışoğlu, Bursa’da, Türkiye’de çok uzak bölgelerde de yerleşim yerleri olduğuna dikkat çekerek, “Köyleri, mahalleleri var. Burada, çok az internetin çektiği noktalardan birindeyiz. İnternet zaman zaman kopuyor” dedi.

DEVLET FIRSAT EŞİTLİĞİ SAĞLAMALI

21 Eylül’de başlayacak eğitim öğretimi hatırlatan Kayışoğlu, “Online eğitim yapılıyor ama bırakın interneti, birçok insanın evinde televizyon yok, telefon dahi çekmiyor. Eğitim online olsa bile internet, telefon offline. Çocuklarımız maalesef fırsat eşitliğine sahip değiller. Sosyal devletin en önemli görevleri, çocuklarımıza eğitim vermek, fırsat eşitliği sağlamak. Bunun gerçekleşmediğini her beraber yaşıyoruz. Çocuklarımız adına, geleceğimiz adına üzülüyoruz” diye konuştu.

[Bold Medya] 12.9.2020

Ayşe Koca tutuklu babasıyla vedalaşıp hayata gözlerini yumdu

Tutuklu babasını son kez görebilmesi için sosyal medyada iki kez kampanya başlatılan kanser hastası tıp öğrencisi Ayşe Koca hayatını kaybetti. Kızını dün 5 saat görebilen Ali Koca, cezaevine götürülüp karantinaya alındı.

BOLD – 17 gündür Denizli Özel Tekden Hastanesinde tedavi gören 4. evre mide kanseri Ayşe Koca bu sabaha karşı hayata gözlerini yumdu. Ayşe Koca bu süreçte tutuklu babası Ali Koca ile 2 kez görüşebildi. İlk görüşmeleri 3, dün gerçekleşen ikinci görüşmeleri ise sadece 5 saat sürdü. İkinci görüşme için mahkemeden izin çıkmasına rağmen savcı ilk başta izin vermedi. Daha sonra HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun girişimiyle KHK’lı Ali Koca hastaneye getirildi. Kızının yanında 5 saat kalabilen baba, tekrar cezaevine götürüldü.

BİR YIL KANSERLE MÜCADELE ETTİ

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisi olan Ayşe Koca’ya 8 Kasım 2019’da 4. evre mide kanseri teşhisi konuldu. Bir yandan okulunu okudu, bir yandan ayakta kemoterapilerini almaya devam etti. 18 aydır tutuklu olan babası cezaevinde üzülmesin diye hastalığının ciddiyetini ona hissettirmemeye çalıştı. 17 gün önce hastalık şiddetlenince hastaneye kaldırılan Ayşe Koca’nın durumundan babası o zaman haberdar oldu. O günden beri hayata tutunmaya çalışan Ayşe Koca bu sabah hayatını kaybetti.

“MELEK OLDU GÜZEL ABLAM”

Bold Medya’ya konuşan ablası Aybüke Koca, sadece “Melek oldu benim güzel kardeşim” diyebildi. Koca’nın ölümünü sosyal medya hesabından duyuran HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise, “Maalesef kaybettik! Ayşe Koca sabaha karşı vefat etti. Genç Tıp öğrencisi kanser hastalığından kurtulamadı” dedi.

Koca’nın sosyal medya baskısı sonucu babasını son kez gördüğünü hatırlatan Gergerlioğlu, “Tek tesellimiz son nefesinden önce mahpus babasının onu görebilmesi. Mekânı Cennet olsun. Allah sabırlar versin. Çok acı, en çok da mahpus babasına dayanma gücü diliyorum.” ifadelerini kullandı.

GERGERLİOĞLU: YASA İNSAN İÇİNDİR

Savcı ile yaptığı görüşmeyi de aktaran Gergerlioğlu, “Dün Ayşe Koca için izin istediğimde ‘ama yasalar ayda 1 dışında mahpusun hasta yakınına izin vermiyor, siz mv. yeni yasa çıkarın’ diyen Savcıya “insani, vicdani hal var, yasalar insan içindir, çözüm bulmalıyız’ demiştim. Bugün vefat etti. Son yıllarda hangi yasa insaniydi ki?” diye yazdı.

Denizli Tavas’ta metal işleri öğretmeni olarak çalışırken KHK ile ihraç edilen Ali Koca (51), 8 Şubat 2019’da tutuklanıp Denizli T Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Bank Asya hesabı, sendika üyeliği, mesajlaşma programı Bylock programı ve tanık ifadelerine dayanılarak 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Koca’nın dosyası İstinaf Mahkemesinde bulunuyor.

[Bold Medya] 12.9.2020

Oğlu, Urfa TEM’de gözaltındaki babası için yardım istedi: ‘İşkence altında, vücudunda morarma ve şişme var’

Urfa TEM Şube’de 4 gündür 2 kişi ile birlikte gözaltında tutulan Hamdullah Esen’in oğlu Nizamettin Esen, “55 yaşındaki babam işkence altında” diyerek, konuya ilişkin suç duyurusunda bulunacağını paylaştı.

Urfa’nın Viranşehir ilçesinde 4 Eylül’de jandarma ve polisler tarafından yapılan ev baskınlarında “Örgüte yardım etmek” ve “Örgüt üyesi olmak” iddiasıyla gözaltına alınan Hamdullah Esen (55), Tayip Temel (52) ve Mehmet Sait Yardımcı’nın (52) İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube’deki işlemleri halen sürüyor.

MA Haber Ajansı’nın aktardığına göre, gözaltındaki Hamdullah Esen’in oğlu Nizamettin Esen, tansiyon hastası babasının işkence gördüğünü belirtti. Mardin’in Derik ilçesine bağlı Düztaş (Telik) Mahallesi’nde yaşayan oğul Esen, avukatın uzun bir süre babasıyla görüştürülmediğini aktararak, “Avukat görüşü sırasında polisler babamın yanına gidiyor. Derdini anlatmasına izin vermiyorlar. Babama ‘avukat istemiyorum’ diye kağıt imzalatmışlar” dedi.

Babasının şu an baskı altında olduğunu belirten Esen, “Kendisine işkence yapılıyor. Doktora götürüyorlar. Doktor, muayene etmeden ‘bir şey yok’ diyerek geri gönderiyor. Avukatımız, babamın yüzünde morarma, şişme, kan izleri ve dizinde kanama olduğunu, yine elbiselerinin yırtıldığını söyledi” bilgilerini paylaştı.

Esen, söz konusu duruma ilişkin suç duyurusunda bulunacağını aktardı.

Avukat Vedat Tosun ise, ailenin bildirmesi üzerine Esen ile görüşmek için dün Urfa TEM Şube Müdürlüğü’ne gittiğini ve polislerin kendisine “Müvekkilin burada değil. Adliye’ye götürülmüş” dediğini kaydetti. Av. Tosun, uzun bir süre sonra müvekkilinin imzasının olduğu iddia edilen ve üzerinde “maddi durumlarının olmadığı” yazılı bir belgenin getirildiğini belirtti. Av. Tosun, bunun üzerine müvekkili ile yüz yüze görüşmek istediğini polislere bildirdiğini söyledi.

Saat 18.00’de 3 avukat ile birlikte müvekkili ile görüşme yapabildiğini aktaran Av. Tosun, “Müvekkilin kötü halini gözlemledik. Dizinin kanadığını, pantolon ve gömleğinin yırtılmış olduğunu gördük. Şimdi konuşamayacağını, çok halsiz olduğunu, kendisini çok fazla darp edildiğini bildirdi. Tarafımıza gösterilen belgenin gerçek olup olmadığını sorduğumuzda, gerçek olmadığını ama şu anda bunun olması gerektiğini aktardı. Kendisine karşı suç işlendiğini söylemesine rağmen yardımımızı baskılar nedeniyle kabul edemeyeceğini söyledi” diye konuştu.

YARDIMCI DA ŞİDDET GÖRMÜŞTÜ

Av. Sezai Akın da dün gözaltındaki müvekkili Mehmet Sait Yardımcı ile bir görüşme gerçekleştirmiş ve müvekkilinin kendisine işkence yapıldığını söylediğini açıklamıştı. Av. Akın, müvekkilinin üzerinde kan izi, vücudunun belli noktalarında morarma ve elbiselerinin yırtıldığını kamuoyu ile paylaşmıştı.

12.9.2020 [TR724]

Kovid 19 olan tutuklu, solunum sıkıntısına rağmen hücrede tutuluyor: ‘Cenazesi mi çıkacak?’

Cezaevlerindeki kötü şartlar salgın döneminde iyice ağırlaştı. Gaziantep Cezaevi’nde kalan 57 yaşındaki Namık Bingöl’ün Kovid 19 testi pozitif çıktı.

Bingöl tek kişilik hücrede tutulurken solunum sıkıntısı çekmesine rağmen halen hastaneye kaldırılmadı.

Bu durumu gündeme getiren HDP’li vekil Ömer Faruk Gergerlioğlu, “57 yaşında, Gaziantep cezaevinde Covid 19(+) olan Namık Bingöl’ün alındığı tek kişilik hücrede solunum sıkıntısı çektiği ve halen hastaneye kaldırılmadığı iddia ediliyor. Açıklamanız var mı? Yoksa birkaç gün sonra bir kişinin daha cenazesi mi çıkacak?” dedi.

Bingöl’ün kızı: Babam tahliyesini hayal ederken virüs ile yıkıldı
Namık Bingöl’ün kızı Hatice Kübra Bingöl’de Gergerlioğlu’nun Tweet’inin altına paylaşımda bulundu. Hatice Kübra Bingöl, “Canım babacığımın bugün denetimli tahliyesini hayal ederken böyle bir virüs ile yıkıldık. Biz babamızı sağ salim yanımız da görmek istiyoruz.” ifadelerini kullandı.

12.9.2020 [TR724]

Moody’s Türkiye’nin kredi notunu düşürdü!

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu, ülkenin dış kırılganlıklarının yanında mali tamponlardaki aşınmayı ve kurumsal zorlukları işaret ederek B1’den B2’ye düşürürken görünümü negatif olarak teyit etti.

Moody’s analistleri Sarah Carlson ve Yves Lemay, yaptıkları açıklamada, “Türkiye’nin dış kırılganlıkları muhtemelen artan bir şekilde ödemeler dengesi krizinde somutlaşacak.” dedi Analistler, “Türkiye’nin kredi profiline yönelik risklerin artması ile birlikte, ülkenin kurumları bu zorlukları etkin bir şekilde çözmekte isteksiz ya da çözemiyor görünüyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Moody’s analistleri, altın hariç brüt Döviz rezervlerinin bu yıl yüzde 40’tan fazla düşerek 4 Eylül itibarıyla 44.9 milyar dolara indiğini ve bunun ülkenin ödemeler dengesini sürdürebilme yeteneği üzerinde baskı oluşturduğunu kaydettiler. Moody’s ayrıca artan jeopolitk riskler konusunda da uyarıda bulundu.

Diğer kredi derecelendirme kuurluşlarından S&P Global Ratings’in Türkiye için kredi notu B+ ve Fitch Ratings’in ise BB- seviyesinde.

12.9.2020 [TR724]

Türkiye’de her 4 kişiden 3’ü borçlu!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayınladığı gelir araştırmasına göre, son 1 yıl içinde Türkiye’deki yoksul sayısı 550 bin bin kişi artarken toplam yoksul sayısı 11 milyon 641’e ulaştı. Yoksulluk oranının yüzde 13.9’dan yüzde 14.4’e çıktığı Türkiye’de son yıllarda vatandaşlar ve şirketler giderek daha fazla borçlandı.

Sözcü’nün haberine göre, nüfus içinde borç veya taksit ödemesi olanların oranı son 10 yılda yüzde 59.4’ten yüzde 71.1’e yükseldi. 10 yıl önce 43 milyon 101 bin kişi borç ve taksit yükü altında ezilirken, 2019’da bu sayı 59 milyon 123 bine çıktı.

TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2019 sonuçlarına göre, Türkiye’de geçen yıl itibarıyla en yüksek gelir İstanbul’da görüldü. Gelir eşitsizliğinin en yüksek tespit edildiği şehir de yine İstanbul oldu. Nüfus içinde oturduğu konutta ev sahibi olanların oranı ise yüzde 58.8’e geriledi. 2014’te bu oran yüzde 61.1’di.

VATANDAŞLAR ARASINDA EŞİTSİZLİK DERİNLEŞİYOR

TÜİK’e göre en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 1.3 puan azalarak yüzde 46.3’e düşerken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0.1 puan artarak yüzde 6.2’ye yükseldi. En yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grup ekonomiden, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun 7.4 katı pay aldı.

SALGINDAN SONRA YOKSUL SAYISI DAHA DA ARTACAK

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Fakültesi Öğretim Üyesi Profesör Öner Günçavdı, ”Kovid-19 sonrası ekonomi gittikçe çöküyor. Hane halkı borçluluğu daha da arttı. Salgın sonrası Türkiye’de yoksul sayısının iki katına çıkacağını öngörüyoruz.” dedi.

Son verilerde Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yoksullaşma hızında çarpıcı bir artış olduğuna değinen Günçavdı, şöyle devam etti: “Doğu Karadeniz’de yoksulluk yüzde 8.9’dan 11.4’e çıktı. Akdeniz bölgesindeki yoksullukta da dramatik artış var; yüzde 11.8’den 13.3’e ulaştı. Akdeniz turizm kenti, 2020 rakamlarını konuşurken bu bölgede yoksulluk pik yapacak.”

12.9.2020 [TR724]

Belarus otoriterliğinden çıkarılacak dersler [Yavuz Altun]

Belarus’un tartışmalı lideri Alexander Lukashenko, önceki gün Rus yanlısı medyaya verdiği mülakatta, koltukta biraz fazla kalmış olabileceğini, fakat kendinden daha iyi bir alternatifin de bulunmadığını söyledi. Lukashenko’ya göre, iktidarını sonlandırmak isteyen kökü dışarıda “gölge güçler” eğer bunu Belarus’ta başarırsa, bir sonraki hedefleri Rusya olacak ve Moskova’da da bir iktidar değişimi yaşanacak.

Lukashenko, bazılarına göre “Avrupa’nın son diktatörü”. Ülke bağımsızlığı ilân ettiği  günden beri, 26 yıldır, devlet başkanı. Ekonomisi büyük oranda Rusya’ya bağlı ve Sovyetler ruhunu (devletçi ekonomi, yaygın devlet yardımları) hâlen yaşatıyor. Ancak son yıllarda işler pek iyi gitmiyor. Bu sebeple de halkta değişim talebi var.

Gelgelelim, Lukashenko için Belarus artık “hayatının projesi” hâline gelmiş. “Ben gidersem devlet yıkılır” diyenlerden o da. Ağustos ortasındaki seçimlerden bu yana sokaktaki Belarus halkına karşı polis önce yoğun şiddetle karşılık verdi. Bunun, protestoları şiddetlendirdiği görülünce de, biraz yumuşadı. Ama hâlâ muhaliflerle masaya oturmaya yanaşmıyor. Seçimdeki rakiplerinin ülkeyi terk etmesini sağlamıştı. Şimdi de kalan tek lideri, önce sınır dışı etmeye çalıştı, reddedince de gözaltına aldırdı.

Protestolara karşılık, askerî üniforma ve silahıyla poz verdi. Kendisinin Sovyet ordusunda görev yapmışlığı da var zaten. Yeteri kadar zorlarsa, koltuğunu kurtarabileceğini düşünüyor.

Belarus’ta beklenmedik gelişmeler de oluyor. Rusya’yla ekonomik ilişkisini oluşturan petrol endüstrisinin yanı sıra, ülkede çiçeklenen bilgisayar ve yazılım sektörünün, muhalefetin kolay örgütlenebilmesini ve protestoculara hem maddi hem de yasal destek verilmesini sağladığı konuşuluyor. 2010’lardaki sokak hareketleri için tutunulabilecek en sağlam dal internet ve sosyal medya. Diğer hiç kimseye, buna geleneksel medya da dâhil, güvenilmiyor.

Hindistan, Keşmir’in yarı özerk statüsünü değiştirdikten sonra halk ayaklanması beklentisiyle bölgede interneti tam 7 ay boyunca kapatmıştı. Sonra da kısıtlı olarak açtı. Birçok ülkede protestolar olduğunda artık internet yavaşlatılıyor. Türkiye, internet musluğunu çok sıkı kontrol etmekle kalmıyor, sürekli sansür alanını genişletiyor. Belki de internetin bir insan hakkı olduğu yönünde kampanya yapmanın zamanıdır.

Otoriter rejimler birbirlerinin taktiklerini yakından izliyor, belki bilmediğimiz kanallardan yardımlaşıyor. 21. yüzyılın getirdiği teknolojik imkânları en iyi onlar kullanıyor. Çünkü hem sınırsız para kaynakları (halkın vergileri) var, hem de kendilerini buna yetkili görüyorlar. Çin, bu konuda öncülük ediyor denebilir. Sadece kendi vatandaşlarını yaygın şekilde gözetlemekle kalmıyor, bu teknolojileri isteyen ülkelere ihraç ediyor. En sıkı müşterileri arasında Körfez ülkeleri var.

Çin’in örnek olduğu başka hususlar da var. Mesela Hong Kong’daki olaylar. Mart 2019’da Çin’in ülkeye müdahale etme çabası (suçluların Çin’e iadesi yasasının yürürlüğe sokulmak istenmesi) yaygın halk ayaklanmasıyla karşılaştı. Hâlen devam eden protestolar var. Ancak giderek zayıflıyor çünkü Çin yönetimi geri adım atmadığı gibi yoğun şiddet kullanmaktan da çekinmiyor. Çinli bir akademisyen yakın zamanda burada Filistin’de olduğu gibi “kabul edilebilir dozda günlük şiddet rejimi” kurulabileceğini söylemişti. Tıpkı Rusya gibi, Çin de etrafındaki “zayıf kuvvetleri” başkalarından önce etki altına almak peşinde.

Buna karşılık Batılı ülkeler, özellikle ABD ve İngiltere, Hong Kong’lulara kolay vatandaşlık vermenin yolunu açtı. Bir anlamda bu, Çin’in “zor” politikasının sonuç aldığının göstergesi. Washington’dan ardı ardına açıklamalar yapıldı fakat kâr etmedi.

Nitekim Çin’in Uygurlara yönelik “toplama kampı” pratiği de, dünyanın her yerinde ifşa olduğu ve gelişmiş ülkeler yoğun şekilde tepki gösterdiği hâlde, hiçbir surette gerilemedi. Giderek etkisi arttığı gibi Çin’in ülke dışındaki Uygurları da takip ettirdiği biliniyor. 1 milyondan fazla Uygur, dünyanın gözü önünde bir çeşit soykırıma tabi tutuluyor. Acı ama mevcut dünya düzeninde, Çin’i durdurabilecek bir güç yok.

Güç dengelerinin değiştiğini, artık ABD’nin dünyanın hâkimi olmadığını, “haydut devletlerin” yeterince bastırırsa istedikleri her şeyi yapabileceklerini ilk keşfeden muhtemelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’di. Sovyetlerin külleri üzerinde yeniden bir etki imparatorluğu inşa etti. Komşu ülkelere askerlerini sokmaktan çekinmedi. Kendini ülkesinde alternatifsiz bir lider olarak kabul ettirdi. Muhaliflerini ortadan kaldırdı.

En son Alexei Navalny’yi zehirlemekle suçlanıyor. Navalny’nin Almanya tarafından ülkeden çıkarılmasına ses etmedi. Alman doktorların zehirlenme iddialarını ispat edebileceğinden çekinmeden üstelik. Bir iddiaya göre, Navalny’nin uçakta ya da Almanya’ya iner inmez öleceğini hesap etmişti.

Yıllardır Batılı gözlemciler Putin’e olan halk desteğinin düşmesini, kötü giden ekonominin Rusları ondan uzaklaştırmasını bekliyor. Aynı gözlemciler Çin’de de zenginleşmeyle birlikte orta sınıfların ayaklanacağını da öngörüyor. Gelgelelim, pek de bir şey değişmiyor. Ekonomisi ağırlıklı olarak doğal kaynaklara bağlı olsa da, askerî nüfuzunu pervasızca kullanan Rusya, bölgesel bir güç olduğunu kanıtlamakla kalmadı, ABD seçimlerine müdahale ettiği iddialarının ortasında, Putin iyiden iyiye otoritesini dünyaya kabul ettirdi.

ABD artık dünyanın lideri değil ve bu otorite boşluğu, çılgınlık yapmak isteyen liderler için bulunmaz fırsat. İkinci Dünya Savaşı’nı, Avrupa’nın deli diktatörlerini pek kimse hatırlamıyor artık. Dahası, Batılı ülkelerin evlerinden savaşı ve göçmenleri uzak tutmak için göze alabildikleri şeyler, onları iyice çıkmaza sürüklüyor.

Belarus’ta olanlar 21. yüzyılın otoriter rejimlerinin “ağyarını mani etrafını cami” bir özeti gibi. Yıllardır koltukta oturan bir lider, ona sadık olduğunu gösteren asker ve polis güçleri, kırılgan bir ekonomi. Lukashenko’nun eli zayıfladıkça ülkede Rusya’nın etkisinin artması bekleniyor. Venezuela’da yaşananlar tekrar edebilir. Böyle durumlarda güvenlik bürokrasisi kimin arkasında durursa, o kazanıyor.

Gelişmekte olan ülkeler ekonomik problemlerle boğuşurken, koronavirüs salgınının dünyayı kasıp kavurmasının, çeşitli coğrafyalarda toplumsal ayaklanmalara sebep olacağı en başından beri konuşuluyordu. Türkiye pek sokak muhalefetiyle bilinen bir ülke olmadığı için oradan bakanlar buna pek anlam veremiyor olabilir. Ama sokak da, eskisi kadar etkili mi tartışmak gerekir.

ABD’de yaz başından bu yana protestolar var. Anketlere göre ülke nüfusunun 3’te 2’si, protestocuların tarafında. Sadece onlar da değil, bazı eyaletlerde polisler de protestolara yol veriyor. Polis şefleri, protestocularla diyalog hâlinde. Talepler somutlaşıyor, sonuç alınıyor.

ABD’yi dünyanın geri kalanından ayıran şey, güvenlik güçlerinin yapısı. Mesela Türkiye’de polis, merkeze bağlı bir kolluk gücü. Maaşını Ankara yatırıyor. Bu sebeple de sadece Ankara’ya hesap vereceğini düşünüyor. ABD’de polis yerel otoriteye bağlı. Maaşını belediyeden alıyor. Belediye başkanı gibi, yerel halka hesap veriyor. Merkezî yönetimin kolluk gücü değil, toplumun bir parçası olarak hareket ediyor.

Başkan Donald Trump’ın zorlandığı nokta da burası. Protestocuları “dış güçlerin ajanları” olarak gösteremiyor. Tek yapabildiği marjinalleştirmek. Ama halk desteği bunu etkili biçimde yapmasını engelliyor. Protestocuların şiddete bulaşmasını ve toplumsal desteği kaybetmesini bekliyor. Bu arada sokaktaki hareketlere Hollywood ünlülerinden NBA’deki basketbolculara kadar katkı sunanlar var.

Dünyanın geri kalanındakiler bu kadar şanslı değil maalesef. Putin’in Rusya’sı, bölgedeki otoriter yönetimler için can simidi işlevi görüyor. Çin, işine yarayacak herhangi bir diktatörü desteklemekten çekinmiyor. Batılı ülkeler, “elimiz kolumuz bağlı” diyerek otoriter rejimlerle işleri olduğu gibi yürütüyor. Küreselleşme, ekonomilerin birbirine bağımlılığı, toplumların değil zorba siyasetçilerin elini güçlendiriyor.

Otoriter rejimler bu kadar uluslararası destek görürken, toplumlar kendi insaflarına terk edilmiş vaziyette.

Ayakta kalabilmek için destekçileriyle muhalifleri arasında uçurumlar açmaya gayret eden otoriter liderler, toplumun bir araya gelip meseleleri hakkında konuşmasına, ortak zemin bulup uzlaşmasına asla müsaade etmiyorlar. Haliyle toplumlar bölündükçe zayıflıyor, kendi içine kapanıyor ve daha da radikalleşiyor.

Çatışmaktan ve karşı karşıya gelmekten bıkan insanlar, zamanla kendileri gibi olanlardan bir çevre edinip kendi yankı odasında yaşamayı tercih ediyor. En absürt fikirler bile, uzun süre anaakım medyadan ya da yetkili kişilerin ağzından tekrar edilince, kitleler üzerinde tesir icra ediyor. Yenilmişlik hissiyle, muhalifler bile bir süre sonra “Acaba?” demeye başlıyor.

Her toplumsal muhalefet başarıya ulaşacak diye bir kaide yok. Eğer iktidarın bileşenleri arasında “ayrılık” çıkmazsa, otoriter bir yönetim herhangi bir ülkeyi sonsuza kadar yönetebilir gibi görünüyor teoride. Pratikte, çeşitli doğal sınırlar var. Lukashenko’nun koltukta kalıp kalmayacağına muhtemelen Putin karar verecek. Sokak, Ermenistan örneğini saymazsak, artık güçlü alternatifler doğuramıyor kolay kolay.

21. yüzyılda otoriterlik uluslararası bir norma dönüşebilir. Toplumların her şeyi bir kenara koyup en yeni teknolojik cihazlarla donanmış “devlet organizasyonu” karşısında kendini nasıl sağlama alabileceğini düşünmesi gerekir.

[Yavuz Altun] 12.9.2020 [TR724]

Tebrikler Bay Spano! [Av. Ömer Turanlı]

Adı insan hakları ihlalleri ile anılan bir ülkeye yaptığınız ziyaret ilk meyvesini verdi. Tebrikler!

Türkiye’de dün 48 avukat, 7 stajyer avukat, 3 ihraç hakim, 1 ihraç hakim adayı ile 1 hukuk fakültesi mezunu toplam 60 kişi “terör örgütü üyeliği” suçlaması ile gözaltına alındı. Altı yüz bin kişi hakkında terör suçlamasıyla adli soruşturma yapan, aralarında yaşlıların, hastaların ve yeni doğum yapmış annelerin de bulunduğu yüz binden fazla insanı tutuklatan bir iktidarın avukatları tutuklatması için mazeret bulması zor değil. Hükümetin “terörist” dediği insanları savundukları için “terörist” olmakla suçlanan 60 avukat. 

Hukuk ve demokrasiyi rafa kaldırmış ve hakkında başkanı olduğunuz mahkemeye intikal etmiş on binlerce dosya bulunan bir devleti ziyaret etmeniz, hatta ona hukuku hatırlatıcı ve uluslararası yükümlülüklere riayet edilmesi konusunda uyarıcı söylemlerde bulunmanız faydalı bile olabilirdi. Ama siz, tüm uyarı ve taleplere rağmen, sadece hukuksuzluğun mimar ve uygulayıcılarını ziyaret ettiniz. Sivil toplum örgütleriyle, mağdur yakınlarıyla, tutuklularla görüşme yapmadınız. Daha bir hafta önce, “Önümüzdeki dönemde avukatlıktan teröristliğe uzanan bu kanlı yolun önünü kesmek için gerekeni yapacağız,” diyen bir Cumhurbaşkanını, yasal mevzuata aykırı bir şekilde yapılan ve adı “Kaçak Saray” olan 1,100 odalı makamında ziyaret ettiniz.

Aralarında eski AİHM yargıcı Işıl Karakaş’ın profesör eşinin de bulunduğu 191 akademisyeni işten atan bir üniversiteden fahri doktora unvanı aldınız.

AKP mensuplarıyla görüşmeler yaptınız. 

Görüştüğünüz yetkililere, Adalet Bakanlığı mensuplarına, iktidar temsilcilerine yapılan hukuksuzluklara son verin mesajını net bir şekilde verdiğinizi ummak istemiştik ama ziyaretinizin hemen akabinde 60 hukukçunun gözaltına alınması bu düşüncemizin doğru olmadığını gösterdi.

Tüm bunları, yaşınızın gençliğine mi bağlamalı, yoksa tecrübesizliğinize mi?

Savunma hakkı gibi kutsal bir hakkı çiğneyenlere cesaret verdiniz. Bu ivmeyle, daha nasıl pervasızca hukuksuzluklar yapılacağını hep birlikte göreceğiz. Bundan sonraki hukuksuzluklarda, çorbada sizin de tuzunuz bulunacak bay Spano.

[Av. Ömer Turanlı] 12.9.2020 [TR724]

Adalet Bakanlığı’nda ‘ölüm’ sessizliği! [İlker Doğan]

Gümüşhane Cezaevi’nde yaşanan skandalla ilgili Adalet Bakanlığı ve Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nde ‘ölüm sessizliği’ hakim. 4 yıldır tutuklu olan KHK’lı Komiser Yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun, kapatıldığı hücrede öksüre öksüre ölümünün üzerinden 15 gün geçti. Ancak bugüne kadar ne Adalet Bakanlığı ne de Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü tek kelime bile açıklama yaptı.

Giresun’da komiser yardımcısı olan Mustafa Kabakçıoğlu, Ağustos 2016’da tutuklanmıştı. Yapılan yargılama sonrası ceza aldı. 4 yıldır tutukluydu. Öksürük nöbetlerinin artması üzerine 28 Ağustos akşamı hastaneye götürülmek yerine, gardiyanlar tarafından ‘koronavirüs’ şüphesiyle tek kişilik hücreye kapatıldı. Gardiyanlar 29 Ağustos sabahı hücrenin kapısını açtığında Kabakçıoğlu’nun cesediyle karşılaştı. Ailesi Gümüşhane Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Mustafa Kabakçıoğlu astım ve yüksek tansiyon hastasıydı. Yapılan testler sonrası Kovid-19 olmadığı ortaya çıktı.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR…

Mustafa Kabakçıoğlu, gardiyanlar tarafından tek kişilik hücreye kapatılmak yerine olması gerektiği gibi hastaneye kaldırılsa bugün yaşıyor olacaktı. Cezaevi yönetiminin keyfi kararı nedeniyle hayatını kaybetti. Ailesi ve yakınları olayda sorumluluğu olanların hak ettiği cezayı almasını istiyor. Öncelikle Kabakçıoğlu, yoğun öksürük nöbetlerine rağmen neden hastaneye götürülmek yerine tek kişilik hücreye konuldu? Bu kararı kim verdi? Kabakçıoğlu’nun rahatsızlığını bildirmesi üzerine ne gibi önlemler alındı? Örneğin koğuşa gelen gardiyanlar tarafından nöbetçi cezaevi doktoruna götürüldü mü? Revirdeki doktor gördü ise ne teşhis koydu, ne gibi ilaçlar verdi? Yüksek tansiyon hastası olduğu bilinmesine rağmen Kabakçıoğlu, neden tek kişilik koğuşa alındı? Skandal olay sonrası Adalet Bakanlığı ve Ceza Tevkifevleri idari soruşturma başlattı mı? Başlattıysa kimler sorgulandı?

BAKANLIKTAN SES YOK!

İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, dün yaptığı paylaşımda, “Cezaevinde ölen Mustafa Kabakçıoğlu’nun eşiyle konuştum. Sonradan Covid olmadığı ortaya çıktığı halde Covid diye tek kişilik hücreye koymuşlar tansiyon hastası kişiyi! Sabah ölüsü bulunmuş! Şüpheli vaka! 29 Ağustos’taki ölümünden sonra Adalet Bakanlığı halen açıklama yapmıyor!!” ifadelerini kullandı.

ELAZIĞ CEZAEVİ KOVID+ KAYNIYOR

Bu arada Türkiye genelinde cezaevlerinde Kovid-19 salgınını arttığı belirtiliyor. Sosyal medyada konuyla ilgili her gün tutuklu yakınları tarafından onlarca paylaşım yapılıyor. Söz konusu cezaevlerinden biri de Elazığ Cezaevi… Ömer Faruk Gergerlioğlu, kendisine gelen bir yorumu Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ü etiketleyerek paylaştı: “Elazığ cezaevi için kaç kez çağrı yaptım?! @ctekurumsal @abdulhamitgul “Hocam Elazığ 1 nolu 2 nolu ve özellikle T tipinde koronavirüs ciddi şekilde yayıldı. Şu an T tipinde 9 koğuş tamamen karantinada. Artık herkes korku ve panik içinde bu canlar devlete emanet değil mi?”

BURADA ÖLÜME TERK EDİLDİK

Bir başka sosyal medya kullanıcısı ise şu paylaşımda bulunmuş: “Bugün görüşe gittim.(Elazığ)Eşim de dahil herkes hasta. İki kişinin hala ateşi yükseliyormuş. Eşim sürekli öksürdü. Zile bastığımızda gelen giden yok. Bizi burda ölüme terkettiler dedi. Dilekçe yazıyorum cevap vermiyorlar, siz de dilekçe yazın, sesimizi duyurun dedi.”

[İlker Doğan] 12.9.2020 [TR724]

Cep yakan kiralık futbolcular [Hasan Cücük]

Kulüplerin transfer dönemlerinde kadrolarını güçlendirmek için başvurdukları yöntemlerden biri de oyuncu kiralamak. Kadrosu geniş takımlar, ilk 11’de yer bulması zor oyuncularını kiralık gönderip form tutmasını, hatta daha iyisi kendini geliştirmesini ister. Bir ya da birkaç sezon için anlaşılan oyuncunun kiralık ücreti genelde cüzî olur. Ancak bazı kiralık oyuncuların masrafı, baş döndürücü. Gelin bu oyunculara yakından bakalım.

Futbol tarihindeki en pahalı kiralık oyuncu Real Betis’ten Tottenham’a kiralanan Giovani Lo Celso’ydu. Arjantinli genç oyuncu, Temmuz 2016’da 10 milyon Euro bedelle CA Rosario’dan PSG’ye transfer olmuştu. Yıldızlar topluluğuna dönüşen Paris ekibinde forma bulamayınca, kiralık olarak oradan oraya sürüklenmeye başladı. PSG’ye attığı imza daha kurumadan, eski takımı CA Rosario’ya 6 aylığına kiralandı. Aralık 2016’da Paris’e geri döndü ve iki yıl kadroda yer aldı fakat pek etkili olamayınca 2018’de Real Betis’e kiralandı. Üstelik 3 milyon Euro kiralama ücreti ve satın alma opsiyonuyla.

Bir yıl sonraki transfer sezonunda Betis, 22 milyon Euro ödeyerek Arjantinli oyuncuyu renklerine bağladı. Burada kendine bir yuva bulduğunu düşünen Lo Celso, maalesef yanılmıştı. İspanyol ekiple imzaladığı sözleşmenin hemen ardından Premier Lig takımı Tottenham’a kiralandı. Hem de yıllık kiralık ücreti 16 milyon Euro’yu buluyordu. Bu, bir rekordu. Bir sezon için bu kadar parayı kiralık oyuncuya vermek şaşırtıcıydı. Nitekim Tottenham geçen Haziran ayında Arjantinli futbolcunun bonservisini 32 milyon Euro ödeyip aldı. Orta sahanın ortasında oynayan oyuncunun kiralık olarak 37 maçta formasını giydiği İngiliz ekibinde 2 gol ve 3 asisti var.

Pahalı kiralık oyuncularda ikinci sırayı Kolombiyalı Duvan Zapata alıyor. 29 yaşındaki forvet oyuncusunun Avrupa serüveni 2013’te Napoli’ye 7,5 milyon Euro bedelle transfer olmasıyla başladı. Udinese ve Sampdoria’da iki sezon kiralık oynayıp pişmesi beklendi. Ancak 1 Temmuz 2018’de Sampdoria, kontrattaki satın alma opsiyonunu 18,5 milyon Euro’ya kullanarak Zapata’yı kadrosuna kattı. Ancak sadece 11 gün sonra, Atalanta’ya kiralandı. Bir buçuk sezon burada oynayan Zapata’ya yıllık 14 milyon Euro kiralık ücreti ödendi.

Ocak 2020’de ise Atalanta 12 milyon Euro bedelle oyuncuyu takımın parçası hâline getiren anlaşmayı imzaladı. İlginç olan, kiralık ücretinin bonservisten pahalı olmasıydı. Kolombiyalı burada çıktığı 81 maçta 47 gol atıp 17 asist yaparak takıma ciddi bir katkı sağladı. Ücretinin hakkını fazlasıyla verdi.

Listenin üçüncü sırasında ise geçtiğimiz günlerde Everton kadrosuna katıldığı açıklanan bir başka Kolombiyalı James Rodriguez var. FC Porto’da yıldızını parlattıktan sonra Temmuz 2013’te 45 milyon Euro gibi yüksek bir bedelle Monaco’ya transfer olan Rodriguez, 2014 Dünya Kupası performansıyla dev kulüplerin gözdesi hâline gelmişti. Kupadan hemen sonra 75 milyon Euro karşılığında Real Madrid’e transfer oldu. Fakat Madrid’de beklenen performansı ortaya koyamadı. Temmuz 2017’de iki yıllığına Bayern Münih’e kiralandı. Alman ekibi bu kiralama için İspanyol kulübüne 13 milyon Euro ödedi. Haziran 2019’da Madrid’e dönen Rodrigues, teknik direktör Zidane’ın gözüne giremeyince, bedelsiz olarak Everton’a gidip İspanya defterini kapattı.

Futbol tarihinin en pahalı kiralıkları

Oyuncu                 Oynadığı takım       Gittiği takım       Ücreti (€)
Giovani Lo Celso      Real Betis                Tottenham           16 milyon
Duvan Zapata         Sampdoria               Atalanta               14 milyon
James Rodriguez      Real Madrid             Bayern Münih      13 milyon
Carlos Tévez            West Ham               M. United             12,7 milyon
Nicolò Barella           Cagliari                   Inter                   12 milyon
Mattia Destro            Genoa                   AS Roma              11,5 milyon
Gonzalo Higuain        Juventus                AC Milan              10,2 milyon
Sandro Tonali           Brescia                   AC Milan              10 milyon
Philippe Coutinho      Barcelona              Bayern Münih        8,5 milyon
Renato Sanches       Bayern Münih        Swensea                8,5 milyon

[Hasan Cücük] 12.9.2020 [TR724]

Cennet gençlerinden olmak ister misiniz? [Cemil Tokpınar]

Gençlik, hayatımızı şekillendirecek çok önemli ve kritik seçimlerin yapıldığı bir dönemdir. Arkadaş, çevre, iş, eş, meslek gibi önemli seçimlerin tamamı veya başlangıcı bu dönemde belirlenir.

Gençlerin yaptığı seçimlerden birisi de, hayran oldukları, sevdikleri ve modellemek istedikleri kişilerdir.

İşte bu amaçla birçok genç belki de dünyevî üstünlükleri tercihinde esas tutar. Sadece şöhret, zenginlik, makam sahibi olmak gibi kriterleri önemser, sanatçılara, sporculara hayranlık duyar. Böylece örnek aldığı kişi veya kişiler belki de sadece dünya hayatıyla sınırlı kalır.

Oysa birçok hususta bize rehberlik yapan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda da bize yol gösterir ve iki hadiste şöyle buyurur:

“Gökten daha önce hiç inmemiş olan bir melek geldi, selâm verdi. Sonra Hasan ve Hüseyin’in Cennet gençlerinin, Fâtıma’nın da Cennet kadınlarının efendisi olduğunu müjdeledi.” (Tirmizî, Menâkıb: 31)

“Cennet ehlinin gençleri şu beş kişidir: Hasan, Hüseyin, Abdullah ibni Ömer, Sa’d bin Muaz, Übey bin Kâb.” (Câmiüssağîr: 4858)

Böylece Resulüllah (s.a.v.) gençleri, bu büyük sahabelerin hayatını örnek almaya teşvik etmiş oluyordu. Çünkü Cennette gençlerin efendisi olmak büyük bir makamdır. Bu makama ulaşan insanların hayatlarını, ahlâklarını, İslâm’a hizmet edişlerini örnek alan gençler onlara yaklaşır ve arkadaş olurlar. Onları seven, onlar gibi yaşayan gençler, Allah’ın inayetiyle Cennette o efendilere komşu olurlar.

Peygamberimizin (s.a.v.) “Cennet gençlerinin efendisi” olarak müjdelediği sahabeler, gençliklerini Allah’a ibadet ve Onun dinine hizmet yolunda ebedîleştirmişler, yaşayışlarıyla bütün gençlere örnek olmuşlardır.

Bunların ibret verici hayatlarından kısa bölümler vererek, onları çok özet de olsa tanımış olalım.

Hz. Hasan (r.a.)

Peygamberimiz (s.a.v.), Allah’ın emri üzerine sevgili kızı Hz. Fâtıma’yı (r.a.) Hz. Ali’yle (r.a.) nikâhladı. Bu evlilikten Hicretin üçüncü yılında Hz. Hasan Efendimiz (r.a.) dünyaya geldi.

Peygamberimiz (s.a.v.) sevgili torununu çok severdi. Onu koklar, öper, omzuna alır taşırdı. Ümmetine de onu sevmeyi tavsiye etmişti. “Allah’ım ben onu seviyorum, Sen de sev. Onu seveni de sev” diyerek, onu seveni Allah’ın seveceğini bildirmişti. Peygamberimizin (s.a.v.) ona olan sevgisi, sadece akrabalık hislerinden kaynaklanmıyordu. Onun sevgisi, Hz. Hasan’la (r.a.) devam edecek mübarek soyundan gelip İslâm’a hizmet edecek nuranî zincir içindi.

Hz. Hasan (r.a.) sekiz yaşında dedesini, altı ay sonra da annesini kaybetmiş, hüzne boğulmuştu.

O cömertliğiyle tanınmış bir sahabeydi. İki defa malının tamamını, üç defa yarısını sadaka olarak verdi. Sadakaya o kadar düşkündü ki, iki ayakkabısı olsa birini bağışlardı.

İbadete de çok düşkündü. Çok namaz kılar, çoğu günler oruç tutardı. Medine’den Mekke’ye yaya olarak tam 25 defa hacca gitmişti.

Babasının vefatından sonra Müslümanlar ona biat ederek kendilerine halife seçtiler. Sonraki günlerde ona biat edenler 40 bini buldu. Irak, Hicaz, Horasan, Yemen, Mekke, Medine şehirlerinde yaşayan Müslümanların halifesi oldu. Ancak Mısır ve Şam halkı onun halifeliğini tanımadılar. Zaten onlar daha önce Hz. Muâviye’ye biat etmişlerdi.

Müslümanlar arasında birlik temin edilememişti. Nitekim halifeliğin yedinci ayında iki tarafın da ordusu Medâyin’de karşı karşıya geldi. Hz. Hasan’ın ordusu çok güçlüydü. O kadar ki, Muâviye tarafında bulunan Amr bin As (r.a.), Hz. Hasan’ın ordusunu görünce, “Ben karşımda öyle bir ordu görüyorum ki, karşısındaki orduyu yok etmedikçe geri dönmez” demekten kendini alamadı.

Ancak Hz. Hasan Müslüman kanı dökülmesini istemiyordu. Bunun için Muaviye’nin yaptığı teklifi kabul ederek, iki şartla halifelikten vazgeçti. Bu şartlar, bundan böyle halifelerin Müslümanlar tarafından seçilmesi ve oğlu Yezid’i veliaht tâyin etmemesi ile fakirlere sadaka olarak vermek için her yıl bir miktar para göndermesiydi.

Hz. Hasan’ın güçlü olduğu halde sırf Müslüman kanı dökülmesin diye hakkından vazgeçmesi, büyük bir fedâkârlık örneğidir. Bu şekilde Peygamberimizin de (s.a.v.) bir mûcizesi ortaya çıkmış oluyordu. Peygamberimiz, bir defasında torununa hitap ederek, “Bu benim oğlumdur, şeref sahibi bir efendidir. Yakında Allah’ın oğlum vasıtasıyla Müslümanlardan iki büyük fırkanın arasını ıslah edeceğini umuyorum” buyurmuştu.

Hz. Hasan Hicretin 49. Yılında, 46 yaşında iken zehirlenerek şehit edildi.

Hz. Hüseyin (r.a.)

Peygamberimizin (s.a.v.) mübârek neslini devam ettirecek olan ikinci torunu Hz. Hüseyin (r.a.) Hicretin dördüncü yılında dünyayı şereflendirdi. Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.v.), kızı Hz. Fâtıma’nın evine daha sık gidiyor, onları sevip okşuyordu. Onlar hakkında, “Hasan ve Hüseyin benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır” buyurmuştu.

Bir gün Peygamber Efendimiz onun hakkında, “Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah’ı seven Hüseyin’i sever. Hüseyin torunlardan bir torundur” demiştir. Peygamberimizin vefatından sonra babası Hz. Ali’nin (r.a.) terbiyesi altında büyüyen Hz. Hüseyin’in bütün hayatı sadelik içerisinde geçti. Bütün insanlığa örnek olacak bir hayat yaşadı.

Hz. Muâviye’nin vefatından sonra oğlu Yezid’in halifeliğini kabul etmedi. Çünkü Yezid, zâlim ve fasık birisiydi. Allah’ın emirlerine uygun hareket etmiyordu. Hz. Hüseyin’in böyle birine biat etmesi düşünülemezdi. Onun Yezid’e biat etmediğini gören Kûfeliler, Hz. Hüseyin’i dâvet ederek ona biat edeceklerini söylediler. O da yanına yakınlarını ve çocuklarını alarak Kûfe’ye hareket etti.

Yezid, Hz. Hüseyin’in bu hareketine çok kızdı. Kûfe Valisi Ubeydullah bin Ziyad’a bir ordu hazırlamasını emretti. Yezid’in taraftarları onu susuz, taşsız ve ağaçsız bir yerde konaklamaya mecbur etti. Yezid’in adamları ise suyun başını tuttular. Hüseyin (r.a.) bunların kendisini öldürmeye kararlı olduklarını görünce, yanındakilerin ayrılmasını istedi. Ancak yakınları bunu kabul etmediler.

Hz. Hüseyin’in bütün barış teşebbüsleri neticesiz kaldı. Gözü dönmüş güruh, mutlaka onu şehit etmek istiyordu. Hemen saldırıya geçtiler. Hz. Hüseyin’in yanındakiler ve kendisi şehit edildi. Onun başını keserek Yezid’e gönderdiler. Tarih Hicretin 61. yılını gösteriyordu. Bir gün sonra Gadiriyye Köyü halkı şehitleri defnettiler. Hz. Hüseyin’in kabrini gizlemek istedilerse de, ondan yayılan hoş koku kabrini belirledi.

Onun şehit edildiği gün güneş tutuldu. Gökyüzü kıpkırmızı kesildi. Halk Kıyametin kopacağını zannetti. Onun şehit edilişine sadece insanlar değil, cinler de ağladı.

Peygamberimiz, torunlarının fazileti hakkında şöyle demiştir:

“Hasan ve Hüseyin benim oğullarımdır. Onları seven beni sevmiş olur. Beni seveni Allah sever. Allah kimi severse onu Cennetine koyar. Kim onları sevmez ve düşmanlık ederse bana düşmanlık etmiş olur. Bana düşmanlık edeni Allah sevmez. Allah kimi sevmezse onu Cehenneme koyar.”

Abdullah ibni Ömer (r.a.)

Hz. Abdullah, Hz. Ömer’in (r.a.) oğludur. Babası Müslüman olduğunda 5 yaşlarında bir çocuktu. Bu yüzden hiç puta tapmamıştı. Medine’ye hicret ettiğinde 13 yaşındaydı.

Abdullah 15 yaşına geldiğinde Bedir Savaşı için hazırlanan orduya katılmak istiyor, kabına sığmıyordu. Ancak Peygamberimiz (s.a.v.), yaşı küçük birkaç kişiyle birlikte onun da orduya katılmasına izin vermedi. Bu durum onu çok üzdü. Bu hususta şöyle der:

“Beni ufak tefek bulduğu için savaşa katılmama müsaade etmedi. Sabaha kadar ağlayarak, üzüntü içinde kıvranıp uykusuz geçirdiğim başka bir gece hatırlamıyorum.”

Hz. Abdullah yaşının küçük olduğu gerekçesiyle Uhud Savaşına da katılamadı. Fakat bundan sonra Peygamberimizle birlikte bütün savaşlara katıldı. Büyük kahramanlıklar göstererek, Resulüllahın takdirini kazandı.

Hicretten sonra kendilerini sadece İslâmiyeti öğrenmeye veren ve başka işle meşgul olmayan “Suffe Ashabı”na dâhil oldu. Kısa zamanda Suffe Ashabının mümtaz şahsiyetleri içinde yer aldı. Ebû Hüreyre’den (r.a.) sonra en çok hadîs rivayet eden sahabedir.

Hz. Abdullah’ın mescitte kaldığı günlerde gördüğü bir rüyâ bütün gençlerimize örnek olacak niteliktedir. Rüyâsında iki melek kendisini alarak Cehenneme götürmüştü. 3 defa “Cehennemden Allah’a sığınırım” diyerek duâ etmeye başladı. O sırada onları başka bir melek karşıladı ve Abdullah’a (r.a.) “Korkma” dedi. Abdullah bu rüyayı kız kardeşi Hafsa (r.a.) Vâlidemiz vasıtasıyla Peygamberimizden (s.a.v.) sordurdu. Resulüllah, “Abdullah ne iyi birisidir. Bir de geceleyin namaz kılsa” buyurdu. Bundan böyle Abdullah geceleri pek az uyumaya başladı. Teheccüd namazını hiç terk etmedi.

Sünnete harfi harfine uyardı. O kadar ki, herkes o ne yaparsa sünnetten olduğunu bilirdi. Hattâ bir keresinde saçlarının tamamını kestirmiş, etrafındakilere de, “Ey insanlar bu sünnet değildir. Saçlarım bana eziyet verdiği için kestiriyorum” demek zorunda kalmıştı.

Çok cömertti. En sevdiği şeyleri Allah yolunda fedâ etmekten çekinmezdi. Fakirlere, yetimlere, kimsesizlere çok yardım ederdi. Hicretin 73. yılında 86 yaşında iken vefat etti.

Sa’d bin Muaz (r.a.)

Sa’d bin Muaz, ömrünün sadece altı yılını Müslüman olarak geçirmesine karşılık o kadar büyük hizmetlerde bulunmuştur ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onun kendisine “Ensar içinde en sevgili kişi” olduğunu belirtmiştir.

Hz. Sa’d, Medine’nin iki büyük kabilesinden biri olan Evs’in Eşhel kolunun reisi olmakla birlikte, umumî manada Evs’in idâresi de onun üzerinde idi.

Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine’de İslâmiyetin yayılması için Mus’ab bin Umeyr’i (s.a.v.) görevlendirmişti. Hz. Mus’ab vasıtasıyla Müslüman olan Hz. Sa’d, hemen Eşheloğullarını topladı ve onlara şöyle dedi:

“Ey Eşheloğulları! Beni nasıl tanırsınız?”

“Sen bizim efendimiz, en ileri görüşlümüz ve en güvenilir adamımızsın” dediler.

Sa’d bunun üzerine şöyle devam etti:

“Ben de size söylüyorum ki, sizler de benim gibi Allah ve Resulüne iman edinceye kadar, ben içinizden erkek veya kadın hiçbir kimseyle konuşmayacağım.”

Bu konuşma hemen tesirini göstermiş ve o günün akşamına kadar erkek ve kadın tüm Eşheloğulları Müslüman olmuştu.

Hz. Sa’d, Bedir ve Uhud Savaşlarına katıldı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Hendek Savaşında büyük bir yara alan Sa’d bin Muaz (r.a.) için mescidin içinde çadır kurulmuş, kanları akarken orada namazını kılmış ve bu hal üzere vefat etmişti. Hz. Sa’d, namaza büyük önem verir, asla terk etmezdi. Onun vefatı üzerine Peygamberimiz (s.a.v.), “Sa’d’ın cenazesi üzerine Rahmânın arşı titremiştir. Sa’d bin Muaz için daha önce yeryüzüne ayak basmamış yetmiş bin melek inmiştir” buyurdu.

Sa’d bin Muaz’ın cenazesi taşınırken münâfıklar, “Ne de hafif bir cenaze” diyerek alaya aldılar. Bu sözler Peygamberimize (s.a.v.) ulaştığında, “Onun cenazesini muhakkak melekler taşıyordu” buyurdu.

Peygamberimiz onu çok sever, vefatından sonra da onun meziyetlerini ve manevî makamını yâd ederdi.

Übey bin Kâb (r.a.)

Kur’an’ın en güzel şekilde okunmasında büyük hizmetleri olan Übey bin Kâb (r.a.), Peygamberimizin, “en güzel Kur’an okuyan”, “Kur’an okuyanların efendisi”, “Ensârın efendisi” gibi iltifatlarına mazhar olmuştur.

İkinci Akabe biâtından önce Müslüman olmuş, Resûlüllahla birlikte bütün savaşlara iştirak etmişti.

Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine, “Ey Übey! Allah bana, sana Kur’an okumamı emretti” buyurdu.

Übey, “Allah benim adımı zikretti mi?” diye sordu.

Peygamberimiz, “Evet, Mele-i Âlâdaki isminle ve nesebinle zikretti” diye cevap verdi.

Übey de, “Öyle ise okuyunuz ey Allah’ın Resulü” dedi. Sonra bu İlâhî lütuf ve teveccüh karşısında duygulanarak gözyaşlarını tutamadı ve ağlamaya başladı.

Hz. Osman (r.a.) zamanında Kur’an okuma hususunda farklı görüşler ortaya çıktığında, Kureyş ve Ensardan 12 kişilik bir heyet teşkil edilmiş, Hz. Übey bu heyetin başına getirilerek Kur’an’ı okumuş ve Zeyd bin Sâbit de yazmıştı. O, bu hizmetiyle Kıyâmete kadar amel defterine sevap yazdıracak muazzam bir vazifeyi başarmıştı.

Hicrî 35 yılında Medine’de vefat etti.

Rabbim bütün gençlerimize, Cennet gençlerinin efendileri olan bu sahabeleri örnek almalarını ve Cennette onlara arkadaş olmalarını nasip etsin.

[Cemil Tokpınar] 12.9.2020 [TR724]

Cemel’de Sahâbe hassasiyeti [Dr. Reşit Haylamaz]

Dumanlı günü seven aç kurtlar, belli ki daha fazla kaos ve daha fazla kan istiyordu. Onun içindir ki sulh çizgisinde demir alan kim varsa, o gün onların açık hedefiydi. Şüphesiz bu hedeflerin başında Hazreti Ali, Hazreti Âişe, Hazreti Talha ve HazreTi Zübeyr gibi (radıyallahu anhüm) her şeye rağmen “sağduyu” ile hareket edip etrafındakilere de “itidal” çağrısı yapan umde isimler vardı. Mesela, oyuna gelindiğini fark edip insanları uyarmak ve Kur’ân’ın hakemliğinde ittifaka davet etmek için ön saflara kadar Annemiz’in (radıyallahu anhâ) gönderdiği Basra Kadısı Ka’b İbn-i Sûr’a’yı, hiç fevt etmeden dakikasında şehîd ettiler.

Hilafet yılları itibariyle işte böylesine dalgalı bir döneme denk gelen Hazreti Ali (radıyallahu anh), sözün gücünü kullanarak bu badireden sıyrılmayı, daha büyük acılara sebebiyet vermeden süreci noktalamayı hedeflemiş ve büyük bir risk almıştı. Geldi ve önce ilk günlerden bu yana beraber ve omuz omuza mücadele ettikleri Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’e (radıyallahu anhümâ) seslendi:

“Ey Talha!”

“Ey Zübeyr!”

Muhatapları da kendisi gibi küheylandı ve Halîfe’nin davetine icabet ederek saflar arasından sıyrıldı ve öne çıktılar.

Yüz yüze gelince, “Ey Talha!” dedi. “Kendi ev halkın sıcacık yuvanda dururken Resûlullah’ın ailesini yanına alarak cepheye koşmaya nasıl rıza gösterebiliyorsun?”

Canı yanmış bir dost olarak konuşuyordu. Ne var ki dostun sözü bazen acı olurdu. Ancak meydanı dolduran bu samimi ve doğru söze ne denilebilirdi ki!

Sonra, “Sen!” diye seslendi. “Ey Zübeyr! Hatırlıyor musun? Bir gün beni, huzur‑u Resûlullah’a gelirken görmüş ve gelişime tebessüm etmiştin. Bunun üzerine beni kastederek Resûl‑ü Kibriyâ sana, “O’nu seviyor musun?” diye sormuştu da sen, “Evet!” cevabını vermiştin. Bunun üzerine buyurmuşlardı ki:

“Ancak sen, ona zulmetme konumunda kalacak ve bir gün onun karşısında yer alarak onunla savaşacaksın!”

Gerçekten de Hazreti Zübeyr’in hatırladığı sözlerdi bunlar. Âdeta Halîfe Hazreti Ali (radıyallahu anh), ellerdeki kılıçları kınına koymak için söz silahını çekmiş, onu ustaca kullanıyordu. Bir farkla ki artık, Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anh) dünyası da tûfân yaşıyordu. Diyebileceği tek şey vardı:

“Haklısın!”

Sonra da ilave etti:

“Gerçekten de sen bana, unutmuş olduğum bir şeyi hatırlattın!”

Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olmuş ve Resûlullah’ın rahle-i tedrisinden geçmiş ehl-i Cennet bir gönlün, his ve duyguların kabarıp köpürdüğü en çetin demlerdeki duruşuydu bu!

Şimdi onu, fiiliyata dökmek vardı ve kılıcını yere bırakıp Cemel meydanını terk etti.

O gün, Hazreti Talha’nın duruşu da farklı olmadı; o da ayrılmış ve meydandan çekilmişti.

Ne var ki er meydanına gelmek kolaydı ama hakperestçe duruş sergileyip geri dönmek öyle kolay değildi. Zira köşe başlarını tutmuş “keskin” gözler, o gün de iş başındaydı ve önce, bin pişmanlıkla geriye dönen Hazreti Zübeyr’i (radıyallahu anh), ardından da Hazreti Talha’yı (radıyallahu anh) hedef aldı ve oracıkta şehîd ettiler.

Belli ki hakkı teslim edip geri dönen ve başkalarını da hakka dönmeye teşvik eden bu iki umdenin duruşu, ümidini kaosa bağlamış kin tüccarlarının hoşuna gitmemişti ve onlar, bu idrâklerinin bedelini şimdi canlarıyla ödüyordu!

Hazreti Talha’nın (radıyallahu anh) son haline şahit olan Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), dünyası kararmıştı; yanına yaklaşıp eğildi ve üzerindeki toprağı silmeye başladı. Bu sırada şunları söylüyordu:

“Allah sana merhametiyle muamelede bulunsun, ey Ebâ Muhammed! Seni, yıldızların altında kıvrılmış yatıyorken görmek bana çok ağır geliyor. Ne var ki acizliğimi ve hüznümü ancak Allah’a arz edebiliyorum! Keşke, yirmi yıl önce ölmüş olsaydım da bugünleri görmeseydim!”

Bir aralık, büyük bir sevinç ve Halife’den iltifat beklentisiyle Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) yanına İbn-i Cürmûz geldi; büyük bir iftiharla Hazreti Zübeyr’i (radıyallahu anh) öldürdüğünü söylüyordu! Beyninden vurulmuşa dönen Hazreti Ali (radıyallahu anh) hiç eğip bükmedi ve Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duyduğu bir beyanla karşılık verdi ona:

“Safiyye’nin oğlunu (Zübeyr İbn-i Avvâm) öldüreni Cehennem ile müjdele!”

İşte bu, Sahâbe farkıydı. Şartlar ne olursa olsun his ve duygularının esiri olmuyor ve her durumda muhakemesiyle hareket edebiliyordu!

Bir adım daha attı, Hazreti Ali (radıyallahu anh); hiç vakit kaybetmeden Annemiz’in (radıyallahu anhâ) yanına geldi. “Nasılsın ey anneciğim?” diyordu.

“Elhamdülillah! İyiyim.” cevabını alınca, “Allah (celle celâlühû) sana mağfiretiyle muamelede bulunsun!” diye dua etti. Bu samimi ve içten talebe karşılık da yine aynı tondaydı:

“Sana da!”

Bu arada adamlarına emretmiş ve Annemiz için güvenli bir yerde çadır kurdurmuştu.

Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) açık talimatı vardı; Mekke’den bu yana akıp gelen insanlara kötü davranılmayacak, yağma yapılmayacak ve kimsenin canı yakılmayacaktı. Başta Hazreti Talha (radıyallahu anh) olmak üzere o gün ölenlerin namazını bizzat kendisi kıldırdı, hangi safta can verdiğine bakmaksızın her birisi için son vazifeyi de yine kendisi yaptı.

Âişe Validemiz’de de (radıyallahu anhâ) aynı hassasiyet vardı; meydana gelen olaydan dolayı kimsenin bir diğerini incitmemesi gerektiğini söylüyor, kendisi ile Hazreti Ali arasında herhangi bir kırgınlık söz konusu olmadığını, bilakis onun seçkin ve iyi bir insan olduğunu ifade ediyordu. Çaresizlik içindeki insanların yine kendi etrafında toplanmaya başlamaları üzerine onları uyarmış ve sükûnete davet etmişti. “Oğullarım!” diyordu. “Ne yazık ki bazımız bazımızın canını yaktı; üzücü hâdiseler yaşadık ve bir hayli de yorgun düştük! Bu yaşananlardan dolayı ve bundan sonra da başkalarının taşıdığı ‘yalan yanlış beyanlar’ sebebiyle kimse bir diğerine kem gözle bakıp da “taşkınlık” yapmasın! Şüphe yok ki dünden bugüne Ali ile benim aramda, bir kadın ile kayınbiraderi arasındaki meseleden daha büyük bir problem yoktur! Belli başlı sıkıntı yaşasam da benim katımda o, iyilik ve güzelliğini istediğim en hayırlı insandır!”

Kâmeti bâlâ büyüklerden büyüklük sâdır oluyordu! Zira o da biliyordu ki Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), Resûlullah nezdinde ayrı bir yeri vardı. Yıllar önce yaşanan iftira furyasında tuzağa düşüp kendi aleyhinde beyanda bulunan Hassân İbn‑i Sâbit’e (radıyallahu anh) toz kondurmayıp ‘Resûlullah’ın müdâfii’ nazarıyla bakan Annemiz (radıyallahu anhâ), aynı tavrını burada da sürdürüyor ve böylelikle, hâdiseyi daha da büyütmek isteyenlerin iştahlarını kursaklarında bırakmış oluyordu.

Annemiz’den bunları dinleyen Hazreti Ali de duygulanmıştı; ne de olsa Resûlullah’ın risâlet mektebinden ders almış bir “muallime” konuşuyordu! Onun da canı yanmış, sulhu temin adına en yakınlarından binlerce insanı şehîd vermişti. Yüreğindeki yaraya merhem olacak cümlelere karşı önce, “Doğruyu söylüyor ve vallahi ne de güzel söylüyor!” diye mukabelede bulundu. Zira, yarayı sarmanın en belîğ yoluydu bu. Zaten problem edilecek bir mesele yoktu ve aynı delikten ikinci kez ısırılmamak için tarafların teskin edilmesine ihtiyaç vardı. Annemiz’in uzattığı bu elin havada kalmaması gerekiyordu ve etrafındakilere dönerek şu tarihi sözü söyledi:

“Evet, onunla benim aramda sadece bu kadarcık bir mesele vardır! Şüphe yok ki o, dünya ve âhirette Nebî’nizin en kerîm zevcesidir!”

Şüphesiz, yaşanan hâdiselerin tetiklediği daha büyük felaketler bekleyen odakların heveslerini kursaklarında bırakan hamlelerdi bunlar.

Beri tarafta güvenli bir yer hazırlamıştı, Halîfe Hazreti Ali (radıyallahu anh). Mekke veya Medîne’den herhangi birisine geri dönme konusundaki fikrini sordu, Annemiz’e. Emniyet ve güven içinde yoluna gidebileceğini, kimsenin kendisine zarar veremeyeceğini söylüyordu.

Hac mevsimi yaklaştığı için tercih, Mekke istikametindeydi.

Yol için gerekli olan ne varsa hepsini hazırlamış ve Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) emrine tahsis etmişti. Hazreti Ali hassasiyetiydi; güvenliği sağlayacak askerler yanında, yol arkadaşı olarak yanına, Basra önde gelenlerinden kırk tane de kadın katmıştı.

Bir cumartesi günü yeniden yolculuk başladı. Bu yolculuğunda Annemiz’i (radıyallahu anhâ) uğurlamak için onunla birlikte yürüyenlerin başında yine Hazreti Ali (radıyallahu anh) vardı; oğullarını da yanına katmış, bir müddet aynı yolda birlikte yürümelerini tembih etmişti.

Evet, çok acı bir tecrübeydi Cemel. görüldüğü üzere tarafların teyakkuz ve duyarlılığı, daha büyüklerinden ümmeti korumuş ve aynı delikten ısırılmamak için gelecek nesillere müthiş dersler bırakmıştı.

Dilerseniz, bunları da haftaya konuşalım.

[Dr. Reşit Haylamaz] 12.9.2020 [TR724]

Türkünün öyküsü: Ne adı Mihriban’dı ne de saçları sarı! [M.Nedim Hazar]

Herhangi bir radyo istasyonunda ya da internette bir müzik kanalında rast geldiğimizde takılıp kaldığımız klasik türkülerimizden belki de birincisidir Mihriban. Müziği ayrı, sözleri ayrı güzeldir ve insan kulağından bir şekilde ruhlarımıza sızıp inceden titretir gönül tellerimizi. Söz, müzik ile çok nadiren böylesi muazzam bir uyum yakalar. Mihriban sadece bir müzik eseri de değildir. Malum; her türkünün bir öyküsü vardır. Her öykünün de kahramanları.

Öyle bir derin sevdadır ki bu, doktorlar bile derman olamamıştır. Şair, “Uzuyor uzuyor altın saçları / uğrunda ölünen güzel kızların” (S. Karakoç) der bir yandan ve sanki aynı saç teline bağlamıştır gönlünü başka bir şair ve çözemez bir türlü. Öyle ki, ölüm bile yavan kalır ayrılığın yanında. Sözleri bu kadar etkin kılan şüphesiz yaşanmışlığı ve içtenliği. Ancak şair öylesine edep yüklü, namus değerini öylesine yücelten biridir ki, saçı konusunda da okurunu yanlış yönlendirir. İster ki, bir ihtimal tanıdık biri çıkarsa, sonradan evli barklı olmuş bir kadının hayatına etki etmesin… Daha fazla ayrıntılara dalmadan öyküsüne bir göz atmaya ne dersiniz?

Anadolu kültürünün büyük temsilcilerinden olan şair Abdürrahim Karakoç’un yıllarca içinde tuttuğu bir sırdır aslında Mihriban. Ve gerçek isimden ziyade bir semboldür; âşık olunup kavuşulamayan. Mihriban’ı kısmen de olsa tanımlar şair ama hikâyenin kökenine inmek için, yazıldığı tarihten de geriye, yaklaşık 7 sene evveline, 1960 yılına dönmemiz gerekir. 28 yaşında yağız bir Anadolu delikanlısıdır Karakoç o tarihte. Maraş’ın Ekinozü ilçesine bağlı küçücük bir köyde son derece mütevazı bir hayat sürmektedir. Kalemle olan ilişkisi çok genç yaşlarda başladığı için hayatı bir şair inceliğiyle kodlamaktadır.

Düğünde görüp vurulmuş

Köylerinde düğün vardır o sene. Ve başka köylerden pek çok misafir gelir bu düğüne katılmak için. İsmini cismini bilmediği bu kızı önce uzaktan fark eder genç Abdürrahim. Oracıkta hemen kendi kendine de koyar aslında adını: Mihriban. Şefkat dolu, merhametli, güler yüzlü anlamına gelmektedir Mihriban ve muhtemelen bizim hiç görmediğimiz genç kızın fiziki portresini çizmiştir daha ismini koyduğu anda.

Düğün bitince misafirler o gece orada ağırlanır. Fırsat bulamaz şair genç kızın kimin nesi olduğunu. Sabah kalkınca ilk iş koşarak varır ama çoktan gitmiştir düğün kafilesi… Genç kız büyük bir ihtimal farkında bile olmadığı bir gencin kalbini de alıp götürmüştür…

Abdurrahim’in dünyası artık değişmiştir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar da kavurur… Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş’a giderler, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır…”

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek,” der, kapatır.

Ancak gönül hanesinde ad alınmak ne kelime, mısralar alt alta dizilmiştir ve 7 yıl tutabilir en fazla içinde. Sonunda sarılır kaleme ve lambadaki alevi üşütecek kadar bir titreklikle döker kâğıda kelimeleri. 4 kıtasını ezbere bildiğimiz türkü daha uzundur esasen:

Mihriban

Sarı saçlarına deli gönlümü,
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü,
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Yar, deyince kalem elden düşüyor,
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor,
Lambada titreyen alev üşüyor,
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz sonra söz ve sonra hile,
Sevilen seveni düşürür dile.
Seneler asırlar değişse bile,
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilaç yoktur yarama,
Aşk değince ötesini arama.
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmış bülbül gülüne,
Kar koysan köz olur aşkın külüne,
Şaştım kara bahtım tahammülüne,
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı,
Ancak çeken bilir bu derdi gamı.
Bir kördüğüm baştan sona tamamı,
Çözemedim çözülmüyor Mihriban.

Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz.

Tabi Mihriban da…

Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Karakoç’ta bu mektup ikinci bir şiire dönüşür:

Unutursun Mihribanım

“Unutmak kolay mı?” deme,
Unutursun Mihriban’ım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihriban’ım.

Zaman erir kelep kelep…
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep,
Unutursun Mihriban’ım.

Yıllar sinene yaslanır;
Hatıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır.
Unutursun Mihriban’ım.

Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce…
Ha işte tıpkı öylece,
Unutursun Mihriban’ım.

Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir her şeyin rengi.
Bugün değil, yarın belki,
Unutursun Mihriban’ım.

Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de,
Unutursun Mihriban’ım.

Kendisine çok kez soruluyor Mihriban’ın öyküsü. Çok ketum davranıyor aslında. Kısa kısa cevaplarla geçiştiriyor. Her satırının arasında bir tevekkül ve kadere rızanın o vakur duruşu var çünkü. “Son bir kez” diyor… “Son bir kez daha görmek istemezdim… O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın…”

Alevi- Sünni kardeşliğinin kanıtı

Mihriban türküsü sadece güzel bir ezgi değil, yazarı ve bestecisinin kimlikleri dolayısıyla çok önemli bir kanıt aslında. Maraşlı Sünni kökenli bir şair ile Mersinli Alevi kökenli bir saz sanatkârının sanat paydasında nasıl beraber olacakları ve ideolojiler bir kenara bırakıldığında ne muazzam eserler ortaya çıkarılabileceğinin de kanıtı.

Bu durum her iki ustaya da soruluyor. Müthiş bir sevgi ve saygı çerçevesinde konuşuyor her ikisi de. Aynı asalette ve derinlikte.

“Beste de güzel olup güfteyle örtüşünce daha bir güzel oluyor… Bunlar birbirini tamamlayan şeylerdir. Bestelendikten sonra herkes hayret etti. ‘40 senedir okuyorsunuz’ dedim. Ama bestelenince daha güzel oldu,” diyor Abdurrahim Karakoç.

Musa Eroğlu: “Keşke diğer sanatçılar de benim gibi Karakoç’un şiirlerini besteleseydi. 500 tane bestesi olsaydı. Müzik insanları Karakoç’u, onun edebiyat çizgisini keşfedemedi. Değerli Karakoç’un sevdaya dair çok güzel ifadeleri, şiirleri var. Ben Karakoç’un dünya görüşüyle değil şair, ozan yönüyle ilgileniyorum ve ondan etkileniyorum. Aynı ülkede yaşayan şairler, ozanlar ve sanatçılar birbirinden etkilenir. Çünkü ülkenin ortak kültürüyle, değerleriyle büyüyor, aynı havayı soluyorsunuz,” diyerek hakkını teslim ediyor rahmetli Karakoç’un.

Türkü “aşka hudut çizilmiyor” diyor ama anlıyoruz ki aslında türküye de çizilemiyor herhangi bir sınır! Yüreğinize, dimağınıza sağlık bu ülkenin iki ustası. Nur içinde yat Abdurrahim Karakoç, Allah uzun ömürler versin Musa Eroğlu…

[M.Nedim Hazar] 12.9.2020 [TR724]

Tatsız duyumlar ve sevindirici adımlar [Veysel Ayhan]

TR724 yazılarını kitap olarak basmak için konuşmak üzere bir matbaaya gittik. Matbaa sahibi fevkalade iyi karşıladı. Bize çok yardımcı oldu. Fakat inkisar-ı hayal içindeydi. Avrupa’da aile ve sosyal ilişkiler üzerine yayın yapan bir “mevkute”nin basımı için kendisine gelmişler. 4 sayı bastırmışlar. Hatta kargoyla abonelere gönderilme işini de ona yaptırıp, posta masraflarını bile ödetmişler. İş ödemeye geldiğinde hep “Bir sonraki sayının parasıyla ödeyeceğiz” diyerek ötelemişler ve sonunda ödememişler. Borç 15 bin Euro’ya dayanmış.

Üzgündü. Güvenip inanmış. Mevkutenin muhtevasını görünce basmaktan da mutlu olmuş. Böylesine kıymetli muhtevaya sahip bir mevkuteyi çıkarandan da aynı hassasiyeti bekliyor insan ister istemez. Mahcup olduk. “Maalesef bizim arkadaşlar…” desek ayrı dert, “Bizim onlarla alakamız yok” desek yalan olacak. Yerin dibine girdik. Yapan arkadaşı hatırladım. Hiç beklemezdim. Ona da ayrıca üzüldüm.

Mevkutede çalıştığını sandığım bir arkadaşı aradım, “Bu mesele doğru mu?” diye. Geçen yıl o mevkuteden ayrılmış ama bilgisi var. “O ne ki daha başka matbaalara da böyle yaptılar” dedi. Başka tanıdık insanlara da böyle yapmışlar. Sonra tanıyan başka bir arkadaşa sordum. O da maalesef iyi şeyler söylemedi.

Ne kadar üzücü bir olay. Ve matbaacının telefonuna çıkan yok. Sadece “ödemiyorum, git kime şikayet edersen et” mealinde Whatsapp mesajları var.

Şimdi böyle tatsız bir olay karşısında ne yaparsınız?

Mevkutenin künyesinde birbirinden kıymetli insanlar var. Muhtemelen yayınla ilgilendiklerinden dolayı olanlardan haberleri yok. Olsa müdahale ederler. Telefonla da ulaşamadık. Cevap hakları mahfuz.

Bize yakışmayan bir durum. İnsanlar size güveniyor. Birbirinden değerli yazarlara güveniyor.

Abone oluyor. Siz ise yaptığınız tahsilatı emek sahiplerine vermiyorsunuz veya ne zaman vereceğinizi söylemiyorsunuz. Söz verip sözünüzü tutmuyorsunuz.

Kendi evini bahçesini temizlemeyi beceremeyen, cadde ve sokakları temizlemeye kalkmamalı. Dünyaya nizam ve intizam getirme niyetiyle yola çıkanların kendi mahallelerindeki pisliklere göz yumması yakışık almaz.

Bu bir haber.

Halının altına süpürdüğünüzde olayı çözmüş olmazsınız.

Süpürürseniz, bu hatayı yapan kişiler, aynı hataları yapmaya devam eder.

Yargıç gibi hüküm vermeye hakkımız yok. Ben birinci elden duyumlarımı ilettim. Yapılacak şey, tarafları dinlemek ve hatanın telafisi için biraz süre vermek.

Sonra da hem haberini yapmak hem de hukuken gereğini yerine getirmek gerekiyor.

Bunu duyduğum gün başka bir hadise daha kulağıma geldi. Hipnoz ve terapi ile hastalarını tedavi ettiğini söyleyen bir doktorla ilgili. Hizmet Hareketi’nin sosyal ağı içine girdiği, hastalarının mahremiyetini ihlal ettiği iddiaları var. Bir yargı kararı olmadan bu ithamla hüküm vermek çok tehlikeli. Ama bu konularda dikkatli olmak lazım. Elinde somut delili olan ya yargıya başvurmalı veya susmalı. Bu insanlar “dindar” ise ve dinin çizdiği sınırlar dahilinde hareket ettilerse böyle bir uygunsuzluk nasıl ortaya çıkar anlamak mümkün değil. En hafifiyle demek ki bu sınırlar önemsenmemiş.

Yapılması gereken, başkalarının da aldatılmaması için gerekli uyarıları yapmak. Dr. İsmail Büyükçelebi uyarısını takipçilerine şu sözlerle iletti.

“Benim referansımı kullanarak çevre edinmeye çalışan bir doktor ile ilgili olumsuz bazı şeyler duydum, çok üzüldüm. Böyle bir kişiye kesinlikle referans olmuyorum. Tüm dost ve kardeşlerimizi bu tür hususlarda dikkatli olmalarını ikaz ediyorum.” dedi.

Ardından dün “Whitetulip Health Foundation” isimli bir kuruluş hiç gecikmeden bir açıklama yaptı.

Hukuki olarak da gereği yapılmış.

Uyarmak doğru ama yargı kararı olmadan “linç” etmek de yanlış.

UMURSAMAZLIK REFLEKSİ

Hizmet Hareketi mensupları hukuksuzluklara karşı “bağışıklık sistemi” veya “umursamazlık refleksi” geliştirmemeli. Ölçümüz “Aldatan bizden değildir” hadisi. Vücut, çürük hücreleri deşifre etmeli ve bünyeden atmalı. Ama bunu zan ile değil delillerle yapmak lazım.

“Sinek küçüktür ama mide bulandırır.” derler. Siz bembeyaz kumaşın üstündeki minicik lekeyi görmezden gelirseniz insanlara sineğin fotoğrafını çekip billboard yapma hakkı doğar. Kimi billboard yapar kimi de lekeyi gözünüze sokmak için yanına onlarcasını ilave eder.

Ölçüsüz davrananlar genellemelerle farkına varmadan vazifesini “peygamberane bir istiğna” içinde eda eden insanların hukukunu çiğner. Vazifelerinden soğutur. Bundan daha büyük bir vebal de düşünemiyorum.  Yüzde birin yaptığı bir yanlış yüzünden yüzde doksan dokuzu zan altında bırakmaya kimsenin hakkı yok.

Her bir insan şahsi hukukundan feragat edebilir. Ama kamu hukuku, Hizmet Hareketi’nin şahsi manevisi söz konusu olduğunda bunu görmezden gelmek doğru olmaz. Şahsı maneviyi yıpratmaya kimsenin hakkı yok. “Merkezdeki küçük bir arıza, muhit hattında daha büyük problemlere sebebiyet veriyor,”  Oradaki yanlış, tek bir yanlış olarak kalmıyor. Yüz binlerce insanın kıblesini sarsıyor.

Dünyaya açılırken, yeni coğrafyalara yayılırken yerli yabancı herkese şunu dedirtmek zorundayız: “Bu insanlar, hukuksuzluk yapanlar kendi içlerinde bile olsa müsamaha göstermez.”

Ve bunu da riya ve gösteriş olarak değil, hak ve hakikat böyle gerektirdiği için yapmak lazım.

“Hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim!” diyen bir peygamberin izinden gittiğini söyleyip sonra problemleri görmezden gelmenin, unutulmasını beklemenin faturası çok ağır oldu ve oluyor.

[Veysel Ayhan] 12.9.2020 [TR724]

İmaj [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bir Erdoğan İmajı yarattılar. Bildiğin oluşturdular yani! Olmayan bir şeyi varmış gibi gösterdiler. Algı çalışması ve cilalamayla bir kurucu irade, bir mitsel kahraman, bir devlet başkanı, bir “reis” oluşturuldu. Örneklerini başka otoriterliğe meyilli toplumlarda görebileceğiniz türden bir liderlik kültü kurulması ve eskinin tasfiye edilebilmesi için gerekmekteydi bu. Ve onun gereğini yerine getirdiler.

Öncesi de matah değildi zaten. Türkiye gibi ülkelerde tarihi hep liderler yapar. Genellikle Max Weber’in karizmatik liderlik tipolojisine uyan yapıda bir liderlik geçer akçadır, Ortadoğu’da. Tarihi budur çünkü. E, bu profile uygun adam çıkmazsa ne yapacaksın? Üretmekten başka çare var mı? Demokraside çare tükenmez nasıl olsa, öyle değil mi? Türkiye’de Erdoğan öncesinde paradigmayı hiç kimse bu kadar sorgulamadı. Sorgulamak derken, öyle belli ideallerin yerleşik düzeni sarsmasından falan söz ettiğimi sanmayın. Önemli olan şekildir o coğrafyada. Mesela bir camide çıkıp Kuran okutursunuz, alın size “laik diktatörlüğe” meydan okuyan dini bütün bir Müslüman lider bir anda çıkıverir! Tek kişinin güdümüne girmek dışında bir ilerleme düşüncesine sahip olmayanların büyük bir çoğunluğu oluşturduğu Osmanlı-Türkiye tarihi düzleminde, hep birilerinin peşine takılarak “ülkeye hizmet edilir”. Hizmetten kast ettiğim bal tutanın parmağını yalamasıdır bira da. Güçlü liderin ekibi çoğunlukla böyle beklentileri olanlardan oluşur. Herkes “lideri duygusal sebeplerle” destekler. Lider de bu “duygusallığı” yitirmemek için, hazineyi seferber eder. İktidarın el değiştirmesi esasında tümüyle sınıfsal eşitsizliklerden beslenir. Ama kitlelere refah üretmeden, kestirme lider ve yakın çevresinin “sınıf atlamasıyla” nihayete erer. Bundan sonrası elde edileni korumak, “derenin yatağı dışına çıkışına” engel olmaya çalışmaktır. Karizmatik lider, tüm bu abrakadabrayı büyük bir retorik süreklilikle gayet başarılı şekilde kamufle eder.

Kavruk gecekondu prototipi İslamcıdan devletin genetiğini değiştirme kapasitesine sahip olan karizmatik İslamcı kurucuya uzanan yolda ne maceralar vardır! Kendisine destek veren geniş kitlelere anlatacağın öykün kadar siyasi ömrünün olduğu bir coğrafyanın çocuğu, tek şansının yazdığı öyküyü bitirmemek olduğunu bilir. İç düşmanlar ve dış düşmanlara karşı olan bir mücadele, “üst akla” karşı dik duruş, “lobilere” karşı koymak, “büyük oyunu” bozmak gibi misyonlar, öykünün ana unsurlarını oluşturur. Öyküye inanmayanları öyküde hain ve terörist ilan ederek çemberi kapatırsın! Oh! Artık muhalefet de dahil, herkesle “aynı dili” konuşuyorsundur.

Kavruk gecekondu prototipi, kendisini kitlelere “ülkenin ikinci sınıf insanı”, bir tür aşağılanan ve ayrımcılığa uğranan kurban olarak sunar. Sosyal ayrımcılığın ve eşitsizliğin korkunç bir astronomide her gün yeni dramlar ürettiği toplumda her fakir çocuk kendisini artık onlardan biri olan liderle özdeşleştiriyordur. Lider, yerleşik düzene kafa tutarak içi boş korkulukları plastikten çakma süngüsüyle süngüledikçe, yükselme şansı olmayan genç taban onu efsaneleştirir. Çünkü lider onların hayatlarına bir anlam vermektedir. Kimse süngülerin aslında plastik olduğunu bilmez. Ve korkulukların içi boş kuklalar olduğunu! Karanlık köşelerde, lider ve ekibi karşısında dik durdukları imajı çizdikleri güç odaklarıyla pazarlığa oturduğunda da, gariban kitleler bunu bilemezler. Bilseler de, bunu itiraf edemezler. Ayırtına vardıklarında duyacakları değersizleşmiş olma acısı dayanılmazdır. Bir de, o işini bilenler gibi “yırtma” düşüncesi hep vardır. Ne yani, daha önce onlar kendi aralarında ganimeti bölüşmüyorlar mıydı? Şimdi de biraz kendileri bölüşse ne olur ki? Hederler büyüktür. Bir o kadar da ulaşılmaz! Ama lider yok mu? Bak o nasıl başardı? Rol model budur. Hatalarının olması kitlesinin umurunda bile değildir. Çünkü lider zaten adil olmayan bir oyunda oyunu kurallarına uygun olarak oynamayı öğrenmiştir. Veya hiç kuralları olmayan bir yerde, güçlünün nasıl güçsüzü ezdiğini, babası ve büyük babasının yaşamlarından iyice öğrenmiştir. Gençlik, tıpkı masallarda padişah olma umuduyla hayatının acılarını fark etmeyen Keloğlan gibidir.

İmaj, güçtür. Çünkü güçsüzü güçlü gibi gösterir. Gücü severiz biz. Gücü kim sevmez? Daha önce sizin burnunuzdan getirenlere onların kullandıkları enstrümanlarla sizin yaşadıklarınızın aynını yaşatmaktan daha haz veren ne vardır? Size tutulan silahı elinize geçirip aynı silahı daha önce onu size doğrultanlara doğrulttuğunuzda, artık muktedirsinizdir. İmaj sizi muktedir yapan; bunu bilirsiniz. Aman kimseye söylemeyin, büyü bozulmasın e mi! Vatanımızı bölemeyecekler!  Bu ezanları susturamayacaklar! Bu Cuma hangi camideyiz? Fransa cumhurbaşkanına üst açıdan çekilen bir fotoğraf servis edelim, hani sayın cumhurbaşkanımızın elini o hergelenin omzuna koyduğu kare var ya, bildin mi? Hah! İşte o! “Türkiye seninle gurur duyuyor”.

Tam 500 sene, Kanuni’nin Fransa kralına yazdığı mektup dışında komplekslerini tatmin edememiş kalabalıklar için bu büyük olaydır. Tarihine salt ordular arası bir güç mücadelesi olarak bakan asimile edilmiş geniş kitlelerin güç karşısındaki tutumu esasında hazindir. Size zenginleşme sözü veremeyen, ama iktidarını da kaybetmek istemeyenlerin size artık savaş ve yayılmadan bahsetmesi ironik midir? Yunan adalarına tatile gitmeyi ne yapacaksın ki? Bak Yunan adalarını alacağız! “En büyük asker bizim asker”. Ve “Her Türk asker doğar”. E ne diyelim, “Her Türk özgür doğar!” mı? Adamı güldüreceksin! Videoyu sosyal medyaya at. Çanakkale anıtı üzerinde F-16 uçurt. Bir iki Mavi Vatan haritası da koy. Yunan ordusunun bizim Ege ordusundan sayıca az olduğunu falan da eklersin. Bunları da ben mi öğreteceğim sana? “Siz nasıl uygun görürseniz efendim!”

Erdoğan’dan bir tek adam çıkardılar. E adam arı su olan havuzda Peugeot araba kaybediyor! Veya en basitinden mahalle sirkinde bile beşinci sınıf illüzyonist şapkadan tavşan çıkartıyor. Erdoğan’ın tek adamlıktan nesi eksik? İmaj ve kadraj arası ilişkiyi iyi kur. Şimon Perez’li videoyu koy. Üzerine üniforma giydir. Mecliste ağlat. Camide Kuran okut. AİHM Başkanı ile fotoğraf verdir. Camide Kuran okut dedim miydi? Dedimse dedim. Yine okutalım.

Zaten sıkıntılı bir devlet vardı – ama devlet vardı yine de – onu yıktılar. Yıkarken, başına kendi bağırlarından çıkardıkları birini geçirdiler. Daha önce kendilerine yapılıyor diye eleştirdikleri her şeyi yapan bir iktidara dönüştüler. Olsun! Kendilerine değil, nasılsa ötekilere yapıyor! Ayrıca yerli ve milli. Yeni kurdukları rejim, ülkeyi bilinen tüm ölçüt, kategori ve klasmanlarda son sıralara attı. Ülke açık hava hapishanesine dönüştü. İşkence hortladı. Eğitimde Avrupa sonuncusu, bilim film! Teknikte aynı anda yüz yirmi döneri eşgüdümlü kesecek otomatik döner kesme makinesi ile dünyayı kıskandırdık. Ekonomide döviz hesaplarından para çekmeye limit getirerek 1970’lerin seviyesine geriledik. Her 100 gençten 70’i Türkiye dışına çıkmaya çalışıyor. Bu arada devlet kendi verdiği pasaportları kullandırmıyor. Ülke bir tür Demirperde ülkesi gibi oldu. Döviz rezervleri buharlaştı. Yabancı yatırımcı çoktan kaçtı. Yerli sermaye parasını yurtdışına çoktan kaçırdı. Nasıl kaçırmasın? Saray şimdi de Türkiye dışındaki 400 milyar dolarlık yerli sermaye istifinin peşine düşmüş! Kovid salgını felaket! Ortam sıkıntılı. Fahrettin’i arayın. İbrahim’i arayın. Berat’ı çağırın! Bir çare düşünün.

“Efendim, şimdi size bu Cuma yeni camiye çevirdiğimiz Kariye’de Küresel güç olan Türkiye’yi çekemeyen uluslararası odakların oyunları bizi yıldıramaz!” dedirtiyoruz. Kuran okurken biraz ağlayabilirseniz ağlayın, olmadı hafifçe boynunuzu yana eğip yüzünüzü konunuzla silin!” Sonra? “Sonra Ege ordusuna bir çıkartma tatbikatı yaptıralım. Siz kaptan köşkünde görünün.” Olur. Başka? “Batman’da bir kuyudan petrol çıkartalım. Olmadı, Toroslar’da uranyum bulunsun mesela!” Güzel. Başka? “KKTC Meclisi Türkiye ile birleşme kararı alsa? Bizim TBMM de başka bir karar alarak ‘şu an için uygulama düşüncemiz yok!’ der. Müthiş karizmatik bir hamle! Harika bir imaj olur.” Yahu siz Kuruluş ve Selçuklu senaryo yazarlarını bile depresyona sokarsınız çocuklar! “Sağ olun Reis’im!”.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 12.9.2020 [TR724]