TR724 yazılarını kitap olarak basmak için konuşmak üzere bir matbaaya gittik. Matbaa sahibi fevkalade iyi karşıladı. Bize çok yardımcı oldu. Fakat inkisar-ı hayal içindeydi. Avrupa’da aile ve sosyal ilişkiler üzerine yayın yapan bir “mevkute”nin basımı için kendisine gelmişler. 4 sayı bastırmışlar. Hatta kargoyla abonelere gönderilme işini de ona yaptırıp, posta masraflarını bile ödetmişler. İş ödemeye geldiğinde hep “Bir sonraki sayının parasıyla ödeyeceğiz” diyerek ötelemişler ve sonunda ödememişler. Borç 15 bin Euro’ya dayanmış.
Üzgündü. Güvenip inanmış. Mevkutenin muhtevasını görünce basmaktan da mutlu olmuş. Böylesine kıymetli muhtevaya sahip bir mevkuteyi çıkarandan da aynı hassasiyeti bekliyor insan ister istemez. Mahcup olduk. “Maalesef bizim arkadaşlar…” desek ayrı dert, “Bizim onlarla alakamız yok” desek yalan olacak. Yerin dibine girdik. Yapan arkadaşı hatırladım. Hiç beklemezdim. Ona da ayrıca üzüldüm.
Mevkutede çalıştığını sandığım bir arkadaşı aradım, “Bu mesele doğru mu?” diye. Geçen yıl o mevkuteden ayrılmış ama bilgisi var. “O ne ki daha başka matbaalara da böyle yaptılar” dedi. Başka tanıdık insanlara da böyle yapmışlar. Sonra tanıyan başka bir arkadaşa sordum. O da maalesef iyi şeyler söylemedi.
Ne kadar üzücü bir olay. Ve matbaacının telefonuna çıkan yok. Sadece “ödemiyorum, git kime şikayet edersen et” mealinde Whatsapp mesajları var.
Şimdi böyle tatsız bir olay karşısında ne yaparsınız?
Mevkutenin künyesinde birbirinden kıymetli insanlar var. Muhtemelen yayınla ilgilendiklerinden dolayı olanlardan haberleri yok. Olsa müdahale ederler. Telefonla da ulaşamadık. Cevap hakları mahfuz.
Bize yakışmayan bir durum. İnsanlar size güveniyor. Birbirinden değerli yazarlara güveniyor.
Abone oluyor. Siz ise yaptığınız tahsilatı emek sahiplerine vermiyorsunuz veya ne zaman vereceğinizi söylemiyorsunuz. Söz verip sözünüzü tutmuyorsunuz.
Kendi evini bahçesini temizlemeyi beceremeyen, cadde ve sokakları temizlemeye kalkmamalı. Dünyaya nizam ve intizam getirme niyetiyle yola çıkanların kendi mahallelerindeki pisliklere göz yumması yakışık almaz.
Bu bir haber.
Halının altına süpürdüğünüzde olayı çözmüş olmazsınız.
Süpürürseniz, bu hatayı yapan kişiler, aynı hataları yapmaya devam eder.
Yargıç gibi hüküm vermeye hakkımız yok. Ben birinci elden duyumlarımı ilettim. Yapılacak şey, tarafları dinlemek ve hatanın telafisi için biraz süre vermek.
Sonra da hem haberini yapmak hem de hukuken gereğini yerine getirmek gerekiyor.
Bunu duyduğum gün başka bir hadise daha kulağıma geldi. Hipnoz ve terapi ile hastalarını tedavi ettiğini söyleyen bir doktorla ilgili. Hizmet Hareketi’nin sosyal ağı içine girdiği, hastalarının mahremiyetini ihlal ettiği iddiaları var. Bir yargı kararı olmadan bu ithamla hüküm vermek çok tehlikeli. Ama bu konularda dikkatli olmak lazım. Elinde somut delili olan ya yargıya başvurmalı veya susmalı. Bu insanlar “dindar” ise ve dinin çizdiği sınırlar dahilinde hareket ettilerse böyle bir uygunsuzluk nasıl ortaya çıkar anlamak mümkün değil. En hafifiyle demek ki bu sınırlar önemsenmemiş.
Yapılması gereken, başkalarının da aldatılmaması için gerekli uyarıları yapmak. Dr. İsmail Büyükçelebi uyarısını takipçilerine şu sözlerle iletti.
“Benim referansımı kullanarak çevre edinmeye çalışan bir doktor ile ilgili olumsuz bazı şeyler duydum, çok üzüldüm. Böyle bir kişiye kesinlikle referans olmuyorum. Tüm dost ve kardeşlerimizi bu tür hususlarda dikkatli olmalarını ikaz ediyorum.” dedi.
Ardından dün “Whitetulip Health Foundation” isimli bir kuruluş hiç gecikmeden bir açıklama yaptı.
Hukuki olarak da gereği yapılmış.
Uyarmak doğru ama yargı kararı olmadan “linç” etmek de yanlış.
UMURSAMAZLIK REFLEKSİ
Hizmet Hareketi mensupları hukuksuzluklara karşı “bağışıklık sistemi” veya “umursamazlık refleksi” geliştirmemeli. Ölçümüz “Aldatan bizden değildir” hadisi. Vücut, çürük hücreleri deşifre etmeli ve bünyeden atmalı. Ama bunu zan ile değil delillerle yapmak lazım.
“Sinek küçüktür ama mide bulandırır.” derler. Siz bembeyaz kumaşın üstündeki minicik lekeyi görmezden gelirseniz insanlara sineğin fotoğrafını çekip billboard yapma hakkı doğar. Kimi billboard yapar kimi de lekeyi gözünüze sokmak için yanına onlarcasını ilave eder.
Ölçüsüz davrananlar genellemelerle farkına varmadan vazifesini “peygamberane bir istiğna” içinde eda eden insanların hukukunu çiğner. Vazifelerinden soğutur. Bundan daha büyük bir vebal de düşünemiyorum. Yüzde birin yaptığı bir yanlış yüzünden yüzde doksan dokuzu zan altında bırakmaya kimsenin hakkı yok.
Her bir insan şahsi hukukundan feragat edebilir. Ama kamu hukuku, Hizmet Hareketi’nin şahsi manevisi söz konusu olduğunda bunu görmezden gelmek doğru olmaz. Şahsı maneviyi yıpratmaya kimsenin hakkı yok. “Merkezdeki küçük bir arıza, muhit hattında daha büyük problemlere sebebiyet veriyor,” Oradaki yanlış, tek bir yanlış olarak kalmıyor. Yüz binlerce insanın kıblesini sarsıyor.
Dünyaya açılırken, yeni coğrafyalara yayılırken yerli yabancı herkese şunu dedirtmek zorundayız: “Bu insanlar, hukuksuzluk yapanlar kendi içlerinde bile olsa müsamaha göstermez.”
Ve bunu da riya ve gösteriş olarak değil, hak ve hakikat böyle gerektirdiği için yapmak lazım.
“Hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim!” diyen bir peygamberin izinden gittiğini söyleyip sonra problemleri görmezden gelmenin, unutulmasını beklemenin faturası çok ağır oldu ve oluyor.
[Veysel Ayhan] 12.9.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder