Bank Asya, Türkiye’nin en büyük katılım bankası iken Adalet ve Kalkınma Partisi’nin keyfi kararları ile 3 Mayıs 2016’da Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmişti.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle 20 Temmuz 2016’da iflasına karar verilen Bank Asya’nın ortakları hukuki mücadeleye devam ediyor.
Bank Asya’nın B tipi hissedarlardan Kenan Işık, Danıştay’ın “mülkiyet hakkı ihlali” talebini reddetmesi üzerine 30 Mayıs 2017'de Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) müracaat etmişti.
ÖNCE MÜLKİYET İHLALİ VAR, SONRA YOK!
Kenan Işık’ın müracaatını 17 Temmuz 2019’da karar bağlayan Anaysa Mahkemesi, Bank Asya'da “mülkiyet hakkının ihlal edildiğine dair iddianın kabul edilebilir olduğuna” karar verdi.
Ancak aynı kararda anayasanın 35’inci maddesinde teminat altına alınan mülkiyet hakkının ise ihlal edilmediğine hükmetti.
Resmi Gazete'de bugüh yayımlanan Anayasa Mahkemesi kararına göre, Işık hissedarı olduğu Asya Katılım Bankası AŞ'nin, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından TMSF'ye devredilmesi kararına karşı İdare Mahkemesinde iptal davası açtı.
Müracaat dilekçesinde, bankanın hukuka aykırı olarak TMSF'ye devredildiği, böylelikle mülkiyet hakkının ihlal edildiği belirtilmişti.
BEŞ KİŞİLİK HEYET OY BİRLİĞİ İLE KARAR VERDİ
Engin Yıldırım başkanlığındaki Anayasa Mahkemesi 2’nci Bölümü heyeti, aynı kararda kendileri ile çelişti.
AYM kararında Bank Asya’nın TMSF’ye devrini gerekli kılacak somut veriler yerine BDDK’nın “bankanın mali durumu kötüye gidebilir” şeklindeki sübjektif yorumlarına atıf yapılması dikkati çekti.
2014 yılında zarar ettiği için Bank Asya’ya el konulduğunu iddia eden BDDK, Yüksek Mahkeme’ye gönderdiği belgelerde böyle bir kararı haklı çıkaran hükmün Bankacılık Kanunu’nun hangi maddesinde yer aldığına ise temas etmemişti.
Buna rağmen AYM, “zarar ediyorsa el konulabilir” manasına gelen evlere şenlik bir karara imza attı. Herhangi bir bankanın dönemsel zararı hiçbir şekilde fona devir gerekçesi sayılmıyor.
Aradan üç yıldan fazla zaman geçtiği halde Bank Asya'ya el konulmasını gerektirecek somut tek bir madde gösterilemiyor.
EN ÖNEMLİ KISTAS SERMAYE YETERLİLİK RASYOSU OLDUĞU HALDE
Zira Bankacılık Kanunu’na göre herhangi bir bankaya kayyım atanması ya da bankanın TMSF’ye devri için “sermaye yeterlilik rasyosunun kanuni sınırların altına inmesi” ve “mali yükümlülüklerini yerine getirememesi” gibi çok somut ihlallerin tespit edilmesi gerekiyor.
Oysa kayyım atandığı 4 Şubat 2015 tarihi itibarıyla Bank Asya’nın sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 16’nın üzerindeydi. Kanun ve yönetmelikler yüzde 12’yi alt sınır olarak işaret ediyor.
Faizsiz bankacılık yapan Bank Asya’nın öz kaynağı da 1,7 milyar TL seviyesinde idi.
Bankan mudiler başta olmak üzere ticari ilişkide bulunduğu muhatapları nezdinde bütün yükümlülüklerini aksatmadan ifa ediyordu.
AYM EL KOYMA KARARININ HUKUKA AYKIRI OLDUĞUNU İTİRAF ETTİ
“Bank Asya’nın fona devrinde mülkiyet hakkı hem var hem de yok” diyen Anayasa Mahkemesi, Bankacılık Kanunu’nun “el koyma ve fona devir” işlemlerini düzenleyen maddeleri ile örtüşen bir ihlalden bahsetmedi.
Böylece Yüksek Mahkeme, BDDK’nın el koyma kararının hukuka aykırılığını itiraf etmiş oldu.
Anayasa Mahkemesi kararında dikkati çeken bir diğer nokta ise şu: Bank Asya son güne kadar devletin verdiği ruhsatlı bankacılık faaliyeti yürüttü.
Yüksek Mahkemenin gerekçesinde, Asya Katılım Bankasının 24 Ekim 1996'da faaliyetine başladığı, 12 Mayıs 2006'da da Borsada işlem görmeye başlayan banka hisselerinin yüzde 23'ünün halka arz edildiği anlatıldı.
HİSSELERİ BORSA İSTANBUL’DA İŞLEM GÖRÜYORDU
AYM kararında bankanın TMSF'ye devrinden hemen önce 31 Mayıs 2015 itibarıyla 900 milyon lira ödenmiş sermayesi ve toplam 200 şubesinin bulunduğu, banka hisselerinin yüzde 54,75'inin Borsa İstanbul’da (BİST) işlem gördüğü kaydedildi.
Bir başka ifadeyle Bank Asya kapatıldığı 20 Temmuz 2016’da bizzat TMSF tarafından idare ediliyordu ve devletin lisansı ile bankacılık faaliyetinde bulunuyordu.
Borsada işlem görecek kadar şeffaf bir bankanın TMSF’ye devrini icap ettirecek tek makul ve somut bir gerekçe şu ana kadar sunulamadı.
Bankanın tamamen fona devredildiği 2016 yılı mayıs ayına kadar bağımsız denetçi raporları ve BDDK murakıpları tarafından hazırlanan raporlarda da böyle bir tespit yer almadı.
DEVLETİN İZNİ İLE FAALİYET GÖSTEREN BANKADA HESAP AÇMAK SUÇ!
Buna karşılık 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik cadı avında Bank Asya’da hesap açmak da örgüt üyeliğine dair suç delili olarak sayılıyor.
Bu da gösteriyor ki yarın kapatılacak herhangi bir bankanın mudileri "teröre yardım ve yataklık etmek" suçlarından hapse atılabilecek!
AYM, Bank Asya hissedarı Kenan Işık’ın yüklendiği külfeti hafifletebilecek mekanizmaların mevcut olduğunu, tasfiye bakiyesi yönünden talepte bulunabileceğini belirtti.
AYM’nin 17 Temmuz 2019 tarih ve 2017/26291 sayılı kararı Bank Asya ortakları için Türkiye'de iç hukuk yollarının tükendiğini tescil etti.
BU KARAR AİHM'DE ORTAKLARIN ELİNDEKİ EN KUVVETLİ DELİL OLACAK
Hukukçular baştan sona çelişkilerle dolu Anayasa Mahkemesi kararının Bank Asya ortakları ve küçük yatırımcılar namına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açılan davalarda “mülkiyet hakkı ihlalini” ispat eden en kuvvetli delil olacağını belirtiyor.
Anayasa Mahkemesi kararını okuduktan sonra Türkiye’de mülkiyet hakkının nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu bir kere daha anladım.
Bank Asya ortakları evlere şenlik AYM kararını AİHM’e taşıdığında Türkiye’nin karşı karşıya geleceği tazminat tutarı kimsenin tahmin edemeyeceği kadar yüksek olacaktır.
Bakınız AİHM’nin Kentbank, Demirbank kararları...
AİHM, Türkiye'yi bu bankaların aktif büyüklüklerinin 10 katına yakın tazminat cezasına çarptırmıştı. Bank Asya'nın aktif büyüklüğü 30 milyar TL civarında idi...
NOT: Anayasa Mahkemesi'nin Kenan Işık (Bank Asya) kararı için lütfen tıklayın.
[Gölge Bankacı] 10.9.2019 [Samanyolu Haber]
Evlere şenlik Bank Asya kararı! [Gölge Bankacı]
Yalanın bacakları kısadır [Abdullah Aymaz]
Almanların bir ata sözüne göre, “Yalanın bacakları kısadır; yolda kalır.” Üstad Bediüzzaman Hazretleri de “Bir tane sıdk (doğru), bir harman yalanı yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayâlâta müreccahtır.” der. Onun için biz bu sürecin, binlerce iftira ve yalanlarına aldırmadan doğru yolda yürümemize devam edeceğiz. Bu sürecin mağduriyet ve mazlumiyetlerinin hikmet ve sırlarını anladığımız zaman Cenab-ı Hakka çok şükredeceğiz inşaallah. “Şüphesiz Ahiret (sonraki) senin için Ûla’dan (öncekinden) daha hayırlıdır.” (Duhâ Suresi, 93/4) buyuruluyor. Efendimizin (S.A.S.) hayat serüveninde hep öyle olmuştur. Onun izinde gidenlerin, gitmeye çalışanların için de öyle olacaktır. Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman ediyoruz. Kur’an-ı Kerim de; “Yarattığı herşeyi güzel yaptı.” (Secde Suresi, 32/7) buyuruluyor. “Herşeyde, hatta çirkin görünen şeylerde, hakîkî bir hüsün (güzellik) ciheti vardır. Evet, kainattaki herşey, her hâdise, ya bizzat güzeldir; ona hüsn-i bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-i bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveş (karmakarışık, dağınık) tir. Fakat o zâhiri perde altında gayet parlak güzellikler intizamlar var. Bu cümleden olarak: Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazin firak perdeleri arkasında İlahî Celâl tecellilerinin mazharı olan kış hadiselerinin tazyikinden, azap ve sıkıntılarından muhafaza etmek için nazdar çiçeklerin dostları olan nâzenin hayvancıkları hayat vazifesinden terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenin taze bir bahara yer hazırlamak söz konusudur. Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişâfı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemâsız kalan bir çok istidad çekirdekleri, zâhiri çirkin görünen hadiseler yüzünden sümbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılaplar ve küllî tahavvüller, birer mânevî yağmurdur. Fakat insan, hem zâhirperest, hem hodgam (egoist) olduğundan zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgamlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder. Halbuki, eşyanın insana ait gayesi bir ise, Sâni’inin (Sanatkâr Yaradanının) güzel isimlerine ait binlerdir.” (On Sekizinci Söz)
Asr-ı Saadette, sahabelerin bilhassa l-i Beytin başına gelenlerin hikmeti hususunda Üstad Hazretleri diyor ki: “Nasıl ki, baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her çeşit nebâtat taifelerinin tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir, her biri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de sahabe ve tâbiînin başına gelen FİTNE dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı. ‘İSL MİYET TEHLİKEDEDİR, YANGIN VAR!..’ her tâifeyi korkuttu, İslamiyetin korunup kollanmasına koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, İslâmî Câmianın kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, tam bir ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı Hadislerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı iman hakikatlarının muhafazasına, bir kısmı Kur’an’ın muhfazasına çalıştı ve benzeri şekilde, her bir tâife bir HİZMET’e girdi. İslâmiyetle ilgili vazifelerinde hummalı bir surette çalıştılar. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan İslâm leminin her tarafına o fırtına ile TOHUMLAR atıldı, yarı yeri GÜLİSTANA çevirdi. Fakat, maatteessüf o güller ve GÜLİSTAN içinde ehl-i bid’at fırkalarının dikenleri de çıktı. Güya, İlahî Kudret Eli, celâl ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektiriklendirdi. O hareketten gelen bir merkezkaç kuvvetle pek çok münevver Müctehitleri ve nurânî Muhaddisleri, kudsî Hafızları, Asfiyaları, Aktabları lem-i İslamın her tarafına uçurdu, hicret ettirdi. Doğudan Batıya kadar Ehl-i İslam’ı heyecana getirip, Kur’an’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı.” (On Dokuzuncu Mektup)
Bizler bu süreçte, Kur’an ve iman hizmetinin mensupları olarak önce kendimizi çok iyi yetiştirerek, önümüze bakıp hayırlı hizmetlerde koşturmaya bakmalıyız.
Kur’an kâinatı okuyor. Kur’an fıtrîliğin ve bir mânada fıtratın, doğru işleyen İlâhî kanunlara boyun eğen kâinatın sesidir. Onun tefsirleri olan İlhâmat-ı Kur’aniye, Sünuhat-ı Kur’aniye, İstihracât-ı Kur’aniye olan Risale-i Nurlar da fıtratın sesi ve ritmidir. Onları okuyanlar, aynı ritimde yaratılmış fıtratlarına döner ve bu Kur’an Hakikatleri ile rezonansa geçerler. Böylece, yalandan, iftiradan, gıybetten velhasıl bütün günahlardan uzak duracak güçlü bir fıtrî konuma yükselirler. Onun için devamlı okuma, müzakere ve mütalaa etme şartıyla bu güzelliği korurlar. Yoksa o atmosferden ve o mübarek seradan uzaklaşınca, nefis, nefsânilik hevâ ve heves, şeytanla beraber hemen yakalarına yapışır. Mânevi ve bilhassa psikolojik hastalıklar ve fıtrata ters, çarpık işlerden kurtulmak için yine o kudsî rezonansa ihtiyacımız vardır. Tevbe-istiğfar ve Hakka dönüşte bu gerçeği hiç unutmayalım…
[Abdullah Aymaz] 10.9.2019 [Samanyolu Haber]
Asr-ı Saadette, sahabelerin bilhassa l-i Beytin başına gelenlerin hikmeti hususunda Üstad Hazretleri diyor ki: “Nasıl ki, baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her çeşit nebâtat taifelerinin tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir, her biri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de sahabe ve tâbiînin başına gelen FİTNE dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı. ‘İSL MİYET TEHLİKEDEDİR, YANGIN VAR!..’ her tâifeyi korkuttu, İslamiyetin korunup kollanmasına koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, İslâmî Câmianın kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, tam bir ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı Hadislerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı iman hakikatlarının muhafazasına, bir kısmı Kur’an’ın muhfazasına çalıştı ve benzeri şekilde, her bir tâife bir HİZMET’e girdi. İslâmiyetle ilgili vazifelerinde hummalı bir surette çalıştılar. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan İslâm leminin her tarafına o fırtına ile TOHUMLAR atıldı, yarı yeri GÜLİSTANA çevirdi. Fakat, maatteessüf o güller ve GÜLİSTAN içinde ehl-i bid’at fırkalarının dikenleri de çıktı. Güya, İlahî Kudret Eli, celâl ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektiriklendirdi. O hareketten gelen bir merkezkaç kuvvetle pek çok münevver Müctehitleri ve nurânî Muhaddisleri, kudsî Hafızları, Asfiyaları, Aktabları lem-i İslamın her tarafına uçurdu, hicret ettirdi. Doğudan Batıya kadar Ehl-i İslam’ı heyecana getirip, Kur’an’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı.” (On Dokuzuncu Mektup)
Bizler bu süreçte, Kur’an ve iman hizmetinin mensupları olarak önce kendimizi çok iyi yetiştirerek, önümüze bakıp hayırlı hizmetlerde koşturmaya bakmalıyız.
Kur’an kâinatı okuyor. Kur’an fıtrîliğin ve bir mânada fıtratın, doğru işleyen İlâhî kanunlara boyun eğen kâinatın sesidir. Onun tefsirleri olan İlhâmat-ı Kur’aniye, Sünuhat-ı Kur’aniye, İstihracât-ı Kur’aniye olan Risale-i Nurlar da fıtratın sesi ve ritmidir. Onları okuyanlar, aynı ritimde yaratılmış fıtratlarına döner ve bu Kur’an Hakikatleri ile rezonansa geçerler. Böylece, yalandan, iftiradan, gıybetten velhasıl bütün günahlardan uzak duracak güçlü bir fıtrî konuma yükselirler. Onun için devamlı okuma, müzakere ve mütalaa etme şartıyla bu güzelliği korurlar. Yoksa o atmosferden ve o mübarek seradan uzaklaşınca, nefis, nefsânilik hevâ ve heves, şeytanla beraber hemen yakalarına yapışır. Mânevi ve bilhassa psikolojik hastalıklar ve fıtrata ters, çarpık işlerden kurtulmak için yine o kudsî rezonansa ihtiyacımız vardır. Tevbe-istiğfar ve Hakka dönüşte bu gerçeği hiç unutmayalım…
[Abdullah Aymaz] 10.9.2019 [Samanyolu Haber]
Dengeler Gezegeni [Betül Gül]
“Biz gözümüzü açtıkça, bakışımızı kainatın yüzüne çevirdikçe ilk gözümüze ilişen umumi ve mükemmel bir düzen, kuşatıcı ve hassas bir dengedir. Görüyoruz ki, her şey ince bir düzen, hassas bir denge ve ölçü içindedir. Biraz daha dikkat edince, sürekli yenilenen bir düzen ve denge sağlama fiili gözümüze çarpıyor. Yani biri o düzeni kusursuz bir şekilde değiştiriyor, o dengeyi ve ölçüyü gözeterek tazeliyor. Her şey muntazam ve ölçülü sayısız suret giydirilen birer model oluyor. Daha çok dikkat ettikçe o düzenli ve ölçülü icraatın altında bir hikmet ve adalet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve gaye gözetiliyor, bir hak ve fayda takip ediliyor. Daha da dikkat ettikçe, gayet hikmetli bir faaliyet içinde bir kudretin emareleri, eserleri ve her şeyin her halini kuşatan engin bir ilmin cilveleri şuurlu nazarımıza çarpıyor.” (Kısmen sadeleştirilmiş Mektubat, Yirminci Mektup)
Dünya sistem bilimi, yerkürenin işleyişini inceleyen, nispeten yeni bir bilim dalı. NASA’nın 1983’de Dünya Sistem Bilimleri Komitesi’ni kurmasıyla ortaya çıktı. NASA bilim misyonunu açıklarken “Dünya’nın atmosferini, karalarını, okyanuslarını, buzlarını ve canlıları birbirine bağlı, tek sistemin parçaları olarak algılamalıyız” diyor. Dünya sistemi, birbirleriyle karmaşık ilişkileri olan çok çeşitli unsurları içeriyor. Miami Üniversitesi’nden Prof. Eugene Rankey ve USRA’dan (Universities Space Research Association) Martin Ruzek, Journal of Geoscience Education’da yayımlanan makalelerinde şunları söylüyor: “Gezegenimizin şartlarını belirleyen ahenkli fiziksel, biyolojik, kimyasal süreçleri anlatmak için senfoni benzetmesi kullanılabilinir. Bir senfonide her aletin diğerleriyle uyum içinde çok sesli müzik yapması gibi hava, su, karanın unsurları ve hayat ahenkle işleyen Dünya sistemini meydana getiriyor.”
Mesela, Dünya atmosferindeki gazların oranını değiştirebilecek birçok etken olmasına rağmen, atmosferin dengeli bir gaz karşımı var. Metan, karbondioksit gibi ısıyı atmosferde tutan sera gazlarının etkisi olmasaydı, dünyanın ortalama sıcaklığının eksi on sekiz derece olacağı hesaplanıyor. Peki, bu gazlar fazla olsaydı? Venüs’ün atmosferi yüzde 96.5 karbondioksitten oluşuyor; ortalama yüzey sıcaklığı yaklaşık 460 derece. Dünya’nın atmosferindeki karbondioksit oranı yüzde 0,0400 civarındayken, karbondioksitten çok daha güçlü bir seragazı olan metanın atmosferdeki oranı yüzde 0,00018. Seragazı nitröz oksit, karbondioksitten yaklaşık üç yüz kat daha güçlü ama, atmosferdeki oranı metanınkinden de düşük: Yüzde 0,00003.
Düşünün ki, yanardağlardan çıkan kükürtdioksidin bile havadaki metana etkisi var. Yanardağ patlamalarıyla açığa çıkan kükürtdioksit, metan üreten bakterilerin çoğalmasını engelliyor ve atmosferdeki oranının düşmesine neden oluyor. Bazı bakteriler ise metan “yiyor”. (Yeni Zelanda’nın Rotorua kenti yakınındaki jeotermal alanda bu özellikte bakteriler keşfedildi.) Yanardağ patlamaları, bitkisel planktonları demirle besleyip çoğalmalarına yol açarak atmosferdeki karbondioksit miktarını da dolaylı olarak etkiliyor. Yüzey sularında yaşayan bu mikroorganizmalar gözle görülemeyecek kadar küçük. Ancak denizlerde trilyonlarcası var; toplu halde uzaydan bile görülüyorlar. Sudan büyük miktarda karbondioksit alıyor ve küresel fotosentezin yaklaşık yarısını yapıyorlar. Yani, havadaki oksijenin büyük bölümünün kaynağı da bu minik canlılar. Ölüp dibe çöktüklerinde yapılarındaki organik karbonun bir kısmı deniz tabanına gömülüyor. Yüzey sularındaki karbondioksit miktarı azalınca atmosferden suya karbon geçişi artıyor.
Andrew Shiva / Wikipedia / CC BY-SA 4.0
Prof. Josh West ve doktora öğrencisi Mark Torres, And Dağları’ndaki kayaları inceleyerek sera gazı karbondioksidin atmosferdeki oranını dengede tutan ilginç bir süreci aydınlattı.
Yerkabuğu ve manto tabakasının üst kısmından oluşan, taşküre denilen katman okyanus tabanı ve kıtalarla birlikte hareket eden büyüklü küçüklü parçalara ayrılmış durumda. Bir okyanus levhası başka bir okyanus levhasına ya da kıta levhasına yaklaşırsa, biri diğerinin altına dalıyor. Yavaş yavaş manto tabakasına kayan bu levha derinlere iniyor ve eriyor. Levha hareketleri Dünya’yı sıcak tutan sera gazı karbondioksidi de geri dönüştürüyor. Kimyasal reaksiyonlarla atmosferden yer kabuğuna geçen karbon, yanardağ faaliyetleriyle tekrar atmosfere karışıyor. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Josh West ve meslektaşlarının Nature dergisinde yayımlanan araştırmaları ilginç sonuçlar ortaya koydu. Dağ oluşumları sırasında yüzeye çıkan “taze” kayaların adeta bir sünger gibi atmosferdeki karbondioksidi “emdikleri” uzun zamandan beri biliniyordu. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Önü alınmamış olsaydı bu süreç, Himalayalar gibi büyük dağ sıralarının oluşumları sırasında, birkaç milyon yıl içinde atmosferdeki karbondioksit seviyesini öyle azaltırdı ki, Dünya’yı bitmeyen bir kışa sokardı. Ama böyle olmadı.”
Üniversiteden yapılan açıklamanın devamında, dağ oluşumu sırasında ortaya çıkan kayaların kimyasal ayrışma süreçlerinin benzer bir hızla atmosfere karbondioksit sağladığı ifade edildi. Güney Amerika’nın batı kıyıları boyunca uzanan, yaklaşık yedi bin kilometre uzunluğundaki And Dağları’ndaki kayaları araştıran Prof. West ve doktora öğrencisi Mark Torres, bu kayaların kimyasal ayrışma süreçlerinin önceden tahmin edildiğinden çok daha fazla karbon açığa çıkardığını tespit etti. Bol miktarda bulunan pirit adlı mineralin kimyasal olarak ayrışmasıyla, diğer minerallerden karbondioksit salınmasına neden olan asitlerin ortaya çıktığı belirtiliyor.
Araştırmalarını ünlü akademik dergi Nature’da yayımlayan Bonn Üniversitesi bilim insanları da şu sonuca vardı: Dünya’nın derinlerinde oksijen depolanmasaydı, yeryüzü muhtemelen çorak ve yaşama elverişsiz olurdu. Araştırma grubu, birkaç yüz kilometre derinde bulunan majorite adlı mineralin büyük miktarda oksijen depoladığını keşfetti. Levha sınırlarında bulunan dalma-batma bölgelerinde, kayan yerkabuğuyla birlikte demiroksit de derinlere taşınıyor. Demiroksitin yapısındaki oksijen, yüksek basınç ve sıcaklık altında bu mineralin bileşeni haline geliyor. Majorite, oksijen asansörü gibi; yükseliyor, yeryüzüne yaklaşınca tuttuğu oksijeni salıyor. Bonn Üniversitesi’nden yapılan açıklamada, açığa çıkan oksijenin hidrojenle birleşerek su da oluşturduğu belirtiliyor.
[Betül Gül] 10.9.2019 [TR724]
Dünya sistem bilimi, yerkürenin işleyişini inceleyen, nispeten yeni bir bilim dalı. NASA’nın 1983’de Dünya Sistem Bilimleri Komitesi’ni kurmasıyla ortaya çıktı. NASA bilim misyonunu açıklarken “Dünya’nın atmosferini, karalarını, okyanuslarını, buzlarını ve canlıları birbirine bağlı, tek sistemin parçaları olarak algılamalıyız” diyor. Dünya sistemi, birbirleriyle karmaşık ilişkileri olan çok çeşitli unsurları içeriyor. Miami Üniversitesi’nden Prof. Eugene Rankey ve USRA’dan (Universities Space Research Association) Martin Ruzek, Journal of Geoscience Education’da yayımlanan makalelerinde şunları söylüyor: “Gezegenimizin şartlarını belirleyen ahenkli fiziksel, biyolojik, kimyasal süreçleri anlatmak için senfoni benzetmesi kullanılabilinir. Bir senfonide her aletin diğerleriyle uyum içinde çok sesli müzik yapması gibi hava, su, karanın unsurları ve hayat ahenkle işleyen Dünya sistemini meydana getiriyor.”
Mesela, Dünya atmosferindeki gazların oranını değiştirebilecek birçok etken olmasına rağmen, atmosferin dengeli bir gaz karşımı var. Metan, karbondioksit gibi ısıyı atmosferde tutan sera gazlarının etkisi olmasaydı, dünyanın ortalama sıcaklığının eksi on sekiz derece olacağı hesaplanıyor. Peki, bu gazlar fazla olsaydı? Venüs’ün atmosferi yüzde 96.5 karbondioksitten oluşuyor; ortalama yüzey sıcaklığı yaklaşık 460 derece. Dünya’nın atmosferindeki karbondioksit oranı yüzde 0,0400 civarındayken, karbondioksitten çok daha güçlü bir seragazı olan metanın atmosferdeki oranı yüzde 0,00018. Seragazı nitröz oksit, karbondioksitten yaklaşık üç yüz kat daha güçlü ama, atmosferdeki oranı metanınkinden de düşük: Yüzde 0,00003.
Düşünün ki, yanardağlardan çıkan kükürtdioksidin bile havadaki metana etkisi var. Yanardağ patlamalarıyla açığa çıkan kükürtdioksit, metan üreten bakterilerin çoğalmasını engelliyor ve atmosferdeki oranının düşmesine neden oluyor. Bazı bakteriler ise metan “yiyor”. (Yeni Zelanda’nın Rotorua kenti yakınındaki jeotermal alanda bu özellikte bakteriler keşfedildi.) Yanardağ patlamaları, bitkisel planktonları demirle besleyip çoğalmalarına yol açarak atmosferdeki karbondioksit miktarını da dolaylı olarak etkiliyor. Yüzey sularında yaşayan bu mikroorganizmalar gözle görülemeyecek kadar küçük. Ancak denizlerde trilyonlarcası var; toplu halde uzaydan bile görülüyorlar. Sudan büyük miktarda karbondioksit alıyor ve küresel fotosentezin yaklaşık yarısını yapıyorlar. Yani, havadaki oksijenin büyük bölümünün kaynağı da bu minik canlılar. Ölüp dibe çöktüklerinde yapılarındaki organik karbonun bir kısmı deniz tabanına gömülüyor. Yüzey sularındaki karbondioksit miktarı azalınca atmosferden suya karbon geçişi artıyor.
Andrew Shiva / Wikipedia / CC BY-SA 4.0
Prof. Josh West ve doktora öğrencisi Mark Torres, And Dağları’ndaki kayaları inceleyerek sera gazı karbondioksidin atmosferdeki oranını dengede tutan ilginç bir süreci aydınlattı.
Yerkabuğu ve manto tabakasının üst kısmından oluşan, taşküre denilen katman okyanus tabanı ve kıtalarla birlikte hareket eden büyüklü küçüklü parçalara ayrılmış durumda. Bir okyanus levhası başka bir okyanus levhasına ya da kıta levhasına yaklaşırsa, biri diğerinin altına dalıyor. Yavaş yavaş manto tabakasına kayan bu levha derinlere iniyor ve eriyor. Levha hareketleri Dünya’yı sıcak tutan sera gazı karbondioksidi de geri dönüştürüyor. Kimyasal reaksiyonlarla atmosferden yer kabuğuna geçen karbon, yanardağ faaliyetleriyle tekrar atmosfere karışıyor. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Josh West ve meslektaşlarının Nature dergisinde yayımlanan araştırmaları ilginç sonuçlar ortaya koydu. Dağ oluşumları sırasında yüzeye çıkan “taze” kayaların adeta bir sünger gibi atmosferdeki karbondioksidi “emdikleri” uzun zamandan beri biliniyordu. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Önü alınmamış olsaydı bu süreç, Himalayalar gibi büyük dağ sıralarının oluşumları sırasında, birkaç milyon yıl içinde atmosferdeki karbondioksit seviyesini öyle azaltırdı ki, Dünya’yı bitmeyen bir kışa sokardı. Ama böyle olmadı.”
Üniversiteden yapılan açıklamanın devamında, dağ oluşumu sırasında ortaya çıkan kayaların kimyasal ayrışma süreçlerinin benzer bir hızla atmosfere karbondioksit sağladığı ifade edildi. Güney Amerika’nın batı kıyıları boyunca uzanan, yaklaşık yedi bin kilometre uzunluğundaki And Dağları’ndaki kayaları araştıran Prof. West ve doktora öğrencisi Mark Torres, bu kayaların kimyasal ayrışma süreçlerinin önceden tahmin edildiğinden çok daha fazla karbon açığa çıkardığını tespit etti. Bol miktarda bulunan pirit adlı mineralin kimyasal olarak ayrışmasıyla, diğer minerallerden karbondioksit salınmasına neden olan asitlerin ortaya çıktığı belirtiliyor.
Araştırmalarını ünlü akademik dergi Nature’da yayımlayan Bonn Üniversitesi bilim insanları da şu sonuca vardı: Dünya’nın derinlerinde oksijen depolanmasaydı, yeryüzü muhtemelen çorak ve yaşama elverişsiz olurdu. Araştırma grubu, birkaç yüz kilometre derinde bulunan majorite adlı mineralin büyük miktarda oksijen depoladığını keşfetti. Levha sınırlarında bulunan dalma-batma bölgelerinde, kayan yerkabuğuyla birlikte demiroksit de derinlere taşınıyor. Demiroksitin yapısındaki oksijen, yüksek basınç ve sıcaklık altında bu mineralin bileşeni haline geliyor. Majorite, oksijen asansörü gibi; yükseliyor, yeryüzüne yaklaşınca tuttuğu oksijeni salıyor. Bonn Üniversitesi’nden yapılan açıklamada, açığa çıkan oksijenin hidrojenle birleşerek su da oluşturduğu belirtiliyor.
[Betül Gül] 10.9.2019 [TR724]
‘Kasırgalar ve Amerika’ hakkında bilmedikleriniz [Yüksel Durgut]
Haziran ayının başı geldiğinde televizyon ekranlarında elinde mikrofonu ile okyanus kıyısında sağa sola yalpalayarak ayakta durmaya çalışan bir haberci gördüğümüzde anlarız ki, kasırga sezonu açılmış. Sadece Amerika’nın değil okyanusta kıyısı bulunan diğer ülkeler, ölümcül ve büyük hasarlara yol açan bu fırtınalar ile Kasım ayı sonuna kadar başları derde girer.
Dünyanın lideri konumunda olunca da hep Amerika’da yaşanan kasırgaları ekranlardan izleriz ve isimlerine aşina oluruz. Peki milyonlarca insanı evlerinden ayıran ve ülke ekonomisine büyük zararları dokunan bu fırtınalara bir göz atalım.
1851 yılından beri ABD, dört katagoriyi ve beş kasırgayı da gördü. 321 km/h ölçülü rüzgarlarla, Hurricane Patricia, dünyanın herhangi bir yerinde kaydedilen en güçlü tropikal siklon (atmosferde bir alçak basınç alanı çevresinde hızla dönen rüzgârların oluşturduğu güçlü fırtına) haline geldi.
Fırtınaların gücünü ölçmek için “Rüzgar ölçeği” kullanılıyor. Fırtınalar hızlarına göre beş kategoriye ayrılıyor:
MİLYARLARCA DOLARLIK HASARLAR
Amerika’da en fazla kasırganın vurduğu yer Cape Hattaras. New York’a yakın bir yerde bulunan bu bölge 1.34/yıl kasırga tarafından etkileniyor. Ortalama olarak her dört yılda bir yedi kasırganın (yılda yaklaşık 1.75) ABD’yi vurduğunu ve yaklaşık üç büyük kasırganın ABD kıyılarında her beş yılda bir (yılda 0.60) göründüğü kayıt altına alınmış.
Kasırga’nın verdiği zarar ise rakamsal olarak korkunç boyutta. 2005 yılında ki Katrina Kasırgası ve 2017 yılında ki Harvey Kasırgası’nın her birinin verdiği zarar 125 milyar dolar.
KASIRGALARIN İLGİNÇ İSİMLERİ
Katrina, Micheal, Irma, Maria, Harvey, Camille, Sandy, Barry, Ivan, Irene, Mitch, Allen, Isabel… Bu isimler Kasırgara verilen isimler. Peki neden kasırgalara isimler verildiğini ve bu isimlerin nasıl ortaya çıktığını merak ettiniz mi? Meteorologlar uzun zaman önce tropik fırtınaların ve kasırgaların adlandırılmasının, insanların fırtınayı hatırlamalarına, daha etkin bir şekilde iletişim kurmalarına ve belirli bir fırtına sahile çarptığında daha güvenli kalmalarına yardımcı olduğu sonucuna varıyor. Buna göre de uzmanlar, kasırgalara, her kasırga mevsiminin başlamasından önce daha önce onaylanmış olan resmi bir ad listesine göre isimlendiriyorlar. ABD Ulusal Kasırga Merkezi bu uygulamaya 1950’lerin başında başlıyor. Şimdi ise Dünya Meteoroloji Örgütü kasırga isimlerinin listesini oluşturuyor.
İlk başlarda Kasırgalara verilen isimler kadın adlarından oluşuyordu. 1978’de bu uygulama erkek isimlerinin de kullanılması ile sona erdi. Bir mevsimde 21’den fazla fırtına meydana gelirse isimler Yunan alfabesinden seçiliyordu. WMO Ulusal Hava Durumu Servisi’nin sözcüsü Susan Buchanan bir röportajında, verilen isimlerin fırtınanın gücüne ve ne kadar yıkıcı olduğuna dayandığını söylüyor. “Kimse Katrina ya da Sandy’i unutamayacak çünkü bu isimler belirli bir fırtına ile ilişkilendirildiler” diyen Buchanan, “Mevcut adlandırma sistemi bir kerede birden fazla fırtınayı takip etmedeki zorlukları en aza indiriyor. Kafa karışıklığını önlemek için seçiliyor ve bu isimleri tarih kitaplarında hatırlamak daha kolay olacak” şeklinde konuşuyor.
İLETİŞİM İÇİN VERİLEN İSİMLER
Ulusal Bilimler Akademisi Bildiriler Kitabı (PNAS) tarafından 2014 yılında yayınlanan bir araştırma, kadın adındaki kasırgaların daha fazla yıkıma yol açtığını iddia ediyor. Ancak bilim insanları, fırtınaların adlarından dolayı fazla zarar verdiği yönündeki yorumları yalanlıyorlar. Susan Buchanan da fırtınaların büyüklüğü ve gücü ile erkek ya da kadın isimlerinden oluşmasının arasında bilimsel bir ilişki olmadığını savunuyor.
1950’lerin başlarına kadar tropik fırtınalar ve kasırgalar yıl içinde meydana geldikleri sıraya göre izlenip isimlendirildiler. Zaman içinde, kısa ve kolay hatırlanan isimlerin yazılı ve sözlü iletişimde kullanımının daha hızlı olduğu ve aynı anda iki veya daha fazla tropik fırtına meydana geldiğinde karışıklığı azalttığı öğrenildi.
1953’te ABD kadın isimlerini fırtınalarda kullanmaya başladı ve 1978’de Kuzey Pasifik fırtınalarını tanımlamak için hem erkek hem de kadın isimleri kullanıldı. Dünya Meteoroloji Örgütü Atlantik kasırgaları için, altı yıllık erkek ve kadın isimlerinin listesine sahip ve buna göre bu isimleri adlandırıyorlar.
EN ÖLÜMCÜL KASIRGALAR
1851 yılından beri Florida 120, Kuzey Carolina 55 ve Teksas ise 64 defa Kasırgaların hedefi oldu. Tarihin en büyük ölümcül kasırgası ise 1900 yılında Great Calveston Kasırgası sonucu 8000 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı.
Büyük Galveston Fırtına (1900)
Maria Kasırgası (2017) …
Okeechobee Kasırgası (1928) …
Katrina Kasırgası (2005) …
Chenière Caminada Kasırgası (1893)
[Yüksel Durgut] 10.9.2019 [TR724]
Dünyanın lideri konumunda olunca da hep Amerika’da yaşanan kasırgaları ekranlardan izleriz ve isimlerine aşina oluruz. Peki milyonlarca insanı evlerinden ayıran ve ülke ekonomisine büyük zararları dokunan bu fırtınalara bir göz atalım.
1851 yılından beri ABD, dört katagoriyi ve beş kasırgayı da gördü. 321 km/h ölçülü rüzgarlarla, Hurricane Patricia, dünyanın herhangi bir yerinde kaydedilen en güçlü tropikal siklon (atmosferde bir alçak basınç alanı çevresinde hızla dönen rüzgârların oluşturduğu güçlü fırtına) haline geldi.
Fırtınaların gücünü ölçmek için “Rüzgar ölçeği” kullanılıyor. Fırtınalar hızlarına göre beş kategoriye ayrılıyor:
- Kategori 119-152 km/h
- Kategori 154-177 km/h
- Kategori 178-207 km/h
- Kategori 209-251 km/h
- Kategori 252 + km/h
MİLYARLARCA DOLARLIK HASARLAR
Amerika’da en fazla kasırganın vurduğu yer Cape Hattaras. New York’a yakın bir yerde bulunan bu bölge 1.34/yıl kasırga tarafından etkileniyor. Ortalama olarak her dört yılda bir yedi kasırganın (yılda yaklaşık 1.75) ABD’yi vurduğunu ve yaklaşık üç büyük kasırganın ABD kıyılarında her beş yılda bir (yılda 0.60) göründüğü kayıt altına alınmış.
Kasırga’nın verdiği zarar ise rakamsal olarak korkunç boyutta. 2005 yılında ki Katrina Kasırgası ve 2017 yılında ki Harvey Kasırgası’nın her birinin verdiği zarar 125 milyar dolar.
KASIRGALARIN İLGİNÇ İSİMLERİ
Katrina, Micheal, Irma, Maria, Harvey, Camille, Sandy, Barry, Ivan, Irene, Mitch, Allen, Isabel… Bu isimler Kasırgara verilen isimler. Peki neden kasırgalara isimler verildiğini ve bu isimlerin nasıl ortaya çıktığını merak ettiniz mi? Meteorologlar uzun zaman önce tropik fırtınaların ve kasırgaların adlandırılmasının, insanların fırtınayı hatırlamalarına, daha etkin bir şekilde iletişim kurmalarına ve belirli bir fırtına sahile çarptığında daha güvenli kalmalarına yardımcı olduğu sonucuna varıyor. Buna göre de uzmanlar, kasırgalara, her kasırga mevsiminin başlamasından önce daha önce onaylanmış olan resmi bir ad listesine göre isimlendiriyorlar. ABD Ulusal Kasırga Merkezi bu uygulamaya 1950’lerin başında başlıyor. Şimdi ise Dünya Meteoroloji Örgütü kasırga isimlerinin listesini oluşturuyor.
İlk başlarda Kasırgalara verilen isimler kadın adlarından oluşuyordu. 1978’de bu uygulama erkek isimlerinin de kullanılması ile sona erdi. Bir mevsimde 21’den fazla fırtına meydana gelirse isimler Yunan alfabesinden seçiliyordu. WMO Ulusal Hava Durumu Servisi’nin sözcüsü Susan Buchanan bir röportajında, verilen isimlerin fırtınanın gücüne ve ne kadar yıkıcı olduğuna dayandığını söylüyor. “Kimse Katrina ya da Sandy’i unutamayacak çünkü bu isimler belirli bir fırtına ile ilişkilendirildiler” diyen Buchanan, “Mevcut adlandırma sistemi bir kerede birden fazla fırtınayı takip etmedeki zorlukları en aza indiriyor. Kafa karışıklığını önlemek için seçiliyor ve bu isimleri tarih kitaplarında hatırlamak daha kolay olacak” şeklinde konuşuyor.
İLETİŞİM İÇİN VERİLEN İSİMLER
Ulusal Bilimler Akademisi Bildiriler Kitabı (PNAS) tarafından 2014 yılında yayınlanan bir araştırma, kadın adındaki kasırgaların daha fazla yıkıma yol açtığını iddia ediyor. Ancak bilim insanları, fırtınaların adlarından dolayı fazla zarar verdiği yönündeki yorumları yalanlıyorlar. Susan Buchanan da fırtınaların büyüklüğü ve gücü ile erkek ya da kadın isimlerinden oluşmasının arasında bilimsel bir ilişki olmadığını savunuyor.
1950’lerin başlarına kadar tropik fırtınalar ve kasırgalar yıl içinde meydana geldikleri sıraya göre izlenip isimlendirildiler. Zaman içinde, kısa ve kolay hatırlanan isimlerin yazılı ve sözlü iletişimde kullanımının daha hızlı olduğu ve aynı anda iki veya daha fazla tropik fırtına meydana geldiğinde karışıklığı azalttığı öğrenildi.
1953’te ABD kadın isimlerini fırtınalarda kullanmaya başladı ve 1978’de Kuzey Pasifik fırtınalarını tanımlamak için hem erkek hem de kadın isimleri kullanıldı. Dünya Meteoroloji Örgütü Atlantik kasırgaları için, altı yıllık erkek ve kadın isimlerinin listesine sahip ve buna göre bu isimleri adlandırıyorlar.
EN ÖLÜMCÜL KASIRGALAR
1851 yılından beri Florida 120, Kuzey Carolina 55 ve Teksas ise 64 defa Kasırgaların hedefi oldu. Tarihin en büyük ölümcül kasırgası ise 1900 yılında Great Calveston Kasırgası sonucu 8000 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı.
Büyük Galveston Fırtına (1900)
Maria Kasırgası (2017) …
Okeechobee Kasırgası (1928) …
Katrina Kasırgası (2005) …
Chenière Caminada Kasırgası (1893)
[Yüksel Durgut] 10.9.2019 [TR724]
Artık yaşlı ve yolcu krallarımız var! [Hasan Cücük]
Süper Lig’de son dönemde gol kralı yabancı oyunculardan çıkmaya başladı. Son 6 sezonda tacı giyen yabancı oyuncuların ortak özelliği ise sezon sonunda takım değiştirmeleri oldu. Bir başka ortak noktaları ise, 30’lu yaşların üstünde krallık sevincini yaşamalarıdır. Bir anlamda krallar hem yaşlandı hem de yolcu olmaya başladı.
Rademel Falcao’nun Süper Lig’e gelmesiyle birlikte akıllara ‘gol kralı’ olur mu sorusunu getirdi. Zira, Kolombiyalı forvet Fransa Ligue 1’de son 3 yılda 15 gol barajını aşan 3 futbolcudan biri. Falcao’nun başarısı sadece Ligue 1 ile sınırlı değil. Kolombiyalı milli takımının en çok gol atan (34 gol) oyuncusu olma özelliğini elinde bulunduran Falco, UEFA Avrupa Ligi’nde attığı 30 golle ise sıralamada ikinci sırada yer alıyor. Bu unvanlara sahip oyuncudan beklenti doğal olarak yüksek olacak. Ancak Falcao’nun bir problemi var; yaşı. Peki bu problem mi? Şimdi yakından bakalım.
Süper Lig son dönemde yaşlı golcülerin resital sunduğu bir ortam oldu. Kariyerlerinin sonbaharlarını yaşayan golcüler, Süper Lig’de adeta kendilerini bulup gol kralı oldular. Son 4 sezonda krallık tacını giyen üç isim 30 yaşının üstündeydi. Bafetimbi Gomis, Vagner Love ve Mario Gomez, Süper Lig’de krallık yarışını zirvede bitirdiğinde 30’lu yaşları oldukça geride bırakmışlardı. 2000’li yılların başından bu yana sadece Alex de Souza (2010- 11) ve Arif Erdem (2001-02, İlhan Mansız ile birlikte) 30 yaş üstü gol kralı olarak kayıtlara geçtiler. 2015-16 sezonunda krallık tacını takan Mario Gomez’e kadar, ligin 2000’li yıllardaki 16 sezonunun 14’ünde gol kralları 30 yaş altındaydı.
Ligimizin gol kralları tarihine doğru yolculuk yaptığımızda karşımıza dikkat çeken istatistikler çıkıyor. Ligde 1979- 80 ile 1998- 99 sezonları arasında geçen 20 sezonda sadece üç gol kralı 30 yaş üstünde çıkıyor. Bu isimler Fenerbahçe’den Aykut Kocaman (30,2), Galatasaray’dan Tarık Hodzic (33,4) ve Altay’dan Mustafa Denizli (30,6). 1980’den ligin başladığı 1959 tarihine doğru bir yolculuk yaptığımızda ise sadece 3 ismin 30 yaşının üstünde gol krallığı yaşadığını görüyoruz; Fenerbahçe’den Cemil Turan (31,3) ve Ogün Altıparmak (32,6) ile Galatasaray’dan Metin Oktay (33,4). Süper Lig tarihinde oynanan 61 sezonda sadece 11 kez 30 yaş üstü gol kralı olurken, bu isimlerin üçü son dört sezonda ortaya çıkmış oldu. Özellikle son 4 yılda ortaya çıkan ‘yaşlı krallar’, Kolombiyalı forvet Falcao’u yarışta avantajı konuma getiriyor. Keza, Falcao’ya krallık yarışında ortak olacak isimler de 30’lu yaşları geride bırakanlardan oluşuyor. Bunun gerçeğe dönüşmesi için Falcao’nun Ligue 1 performansını Süper Lig’de de tekrarlaması gerekiyor.
Son dönemde krallık tacını giyen forvetler sezonun bitimiyle ya yurt içi ya da yurt dışına transfer oluyor. 2014’ün kralı Faslı Aatif Chahechouhe Sivasspor’da krallık tacını giydikten sonra sezonun bitimiyle soluğu Fenerbahçe’de aldı. Keza 2015’in gol kralı Brezilyalı Fernandoa’da tacını taktığı Bursaspor’a sezon sonu veda edip sarı-lacivertli takıma transfer oldu. Mario Gomez, kiralık olarak geldiği ligimizde gol krallığı yaşarken, Vagner Love kral olduğu Alanyaspor’dan ayrılıp Beşiktaş’a gitti. Son iki yılda Galatasaray formasıyla krallık tacını takan Bafetimbi Gomis ve Mbaye Diagne, sezonun bitimiyle sarı-kırmızılı takımdan gönderildi. Gomis para için satılırken, Diagne kral olmasına karşılık takıma katkısının az olmasından dolayı istenmeyen adam ilan edilip, kiralık olarak Club Brugge takımına gönderildi. Hemen hatırlatalım, Diagne attığı 30 golün 20’sini Kasımpaşa formasıyla kaydetti.
Süper Lig’de son altı sezonuna baktığımızda, bir sezonda bir oyuncunun 15 veya daha fazla gol attığı 22 örnek var. Burak Yılmaz bu başarıyı üç kez tekrarlayarak bu alanda ligin tepesinde yer alıyor. Samuel Eto’o ve Hugo Rodallega, son altı sezonda ikişer kez 15 üstü gol atmayı başardı. Bu üç oyuncunun ortak noktası ise hepsinin 30 yaş civarında olması. Bu örneklere ve ligdeki potansiyel gol kralı adaylara bakarak, sezon sonunda ‘yaşlı kral’ trendi devam edecek kehanetinde bulunabiliriz.
[Hasan Cücük] 10.9.2019 [TR724]
Rademel Falcao’nun Süper Lig’e gelmesiyle birlikte akıllara ‘gol kralı’ olur mu sorusunu getirdi. Zira, Kolombiyalı forvet Fransa Ligue 1’de son 3 yılda 15 gol barajını aşan 3 futbolcudan biri. Falcao’nun başarısı sadece Ligue 1 ile sınırlı değil. Kolombiyalı milli takımının en çok gol atan (34 gol) oyuncusu olma özelliğini elinde bulunduran Falco, UEFA Avrupa Ligi’nde attığı 30 golle ise sıralamada ikinci sırada yer alıyor. Bu unvanlara sahip oyuncudan beklenti doğal olarak yüksek olacak. Ancak Falcao’nun bir problemi var; yaşı. Peki bu problem mi? Şimdi yakından bakalım.
Süper Lig son dönemde yaşlı golcülerin resital sunduğu bir ortam oldu. Kariyerlerinin sonbaharlarını yaşayan golcüler, Süper Lig’de adeta kendilerini bulup gol kralı oldular. Son 4 sezonda krallık tacını giyen üç isim 30 yaşının üstündeydi. Bafetimbi Gomis, Vagner Love ve Mario Gomez, Süper Lig’de krallık yarışını zirvede bitirdiğinde 30’lu yaşları oldukça geride bırakmışlardı. 2000’li yılların başından bu yana sadece Alex de Souza (2010- 11) ve Arif Erdem (2001-02, İlhan Mansız ile birlikte) 30 yaş üstü gol kralı olarak kayıtlara geçtiler. 2015-16 sezonunda krallık tacını takan Mario Gomez’e kadar, ligin 2000’li yıllardaki 16 sezonunun 14’ünde gol kralları 30 yaş altındaydı.
Ligimizin gol kralları tarihine doğru yolculuk yaptığımızda karşımıza dikkat çeken istatistikler çıkıyor. Ligde 1979- 80 ile 1998- 99 sezonları arasında geçen 20 sezonda sadece üç gol kralı 30 yaş üstünde çıkıyor. Bu isimler Fenerbahçe’den Aykut Kocaman (30,2), Galatasaray’dan Tarık Hodzic (33,4) ve Altay’dan Mustafa Denizli (30,6). 1980’den ligin başladığı 1959 tarihine doğru bir yolculuk yaptığımızda ise sadece 3 ismin 30 yaşının üstünde gol krallığı yaşadığını görüyoruz; Fenerbahçe’den Cemil Turan (31,3) ve Ogün Altıparmak (32,6) ile Galatasaray’dan Metin Oktay (33,4). Süper Lig tarihinde oynanan 61 sezonda sadece 11 kez 30 yaş üstü gol kralı olurken, bu isimlerin üçü son dört sezonda ortaya çıkmış oldu. Özellikle son 4 yılda ortaya çıkan ‘yaşlı krallar’, Kolombiyalı forvet Falcao’u yarışta avantajı konuma getiriyor. Keza, Falcao’ya krallık yarışında ortak olacak isimler de 30’lu yaşları geride bırakanlardan oluşuyor. Bunun gerçeğe dönüşmesi için Falcao’nun Ligue 1 performansını Süper Lig’de de tekrarlaması gerekiyor.
Son dönemde krallık tacını giyen forvetler sezonun bitimiyle ya yurt içi ya da yurt dışına transfer oluyor. 2014’ün kralı Faslı Aatif Chahechouhe Sivasspor’da krallık tacını giydikten sonra sezonun bitimiyle soluğu Fenerbahçe’de aldı. Keza 2015’in gol kralı Brezilyalı Fernandoa’da tacını taktığı Bursaspor’a sezon sonu veda edip sarı-lacivertli takıma transfer oldu. Mario Gomez, kiralık olarak geldiği ligimizde gol krallığı yaşarken, Vagner Love kral olduğu Alanyaspor’dan ayrılıp Beşiktaş’a gitti. Son iki yılda Galatasaray formasıyla krallık tacını takan Bafetimbi Gomis ve Mbaye Diagne, sezonun bitimiyle sarı-kırmızılı takımdan gönderildi. Gomis para için satılırken, Diagne kral olmasına karşılık takıma katkısının az olmasından dolayı istenmeyen adam ilan edilip, kiralık olarak Club Brugge takımına gönderildi. Hemen hatırlatalım, Diagne attığı 30 golün 20’sini Kasımpaşa formasıyla kaydetti.
Süper Lig’de son altı sezonuna baktığımızda, bir sezonda bir oyuncunun 15 veya daha fazla gol attığı 22 örnek var. Burak Yılmaz bu başarıyı üç kez tekrarlayarak bu alanda ligin tepesinde yer alıyor. Samuel Eto’o ve Hugo Rodallega, son altı sezonda ikişer kez 15 üstü gol atmayı başardı. Bu üç oyuncunun ortak noktası ise hepsinin 30 yaş civarında olması. Bu örneklere ve ligdeki potansiyel gol kralı adaylara bakarak, sezon sonunda ‘yaşlı kral’ trendi devam edecek kehanetinde bulunabiliriz.
[Hasan Cücük] 10.9.2019 [TR724]
Minik hasret bekçileri [Fatma Betül Meriç]
Bir gün, okyanusta yol alan bir gemi batar. Sadece, bir kişi sağ kurtulur. Dalgalar sağ kurtulan adamı, küçük ıssız bir adaya sürükler. Adam ilk günler kendisini kurtarması için; Rabbine yalvarır, yakarır. Sonraki günlerde yardım bulurum umuduyla, uzaklara bakmaya başlar. Ama ne gelen vardır ne giden.
Bin bir emekle, rüzgârdan, yağmurdan ve vahşi hayvanlardan korunmak için; ağaç dallarından ve yapraklarından bir kulübe yapar. Balık avlar, pişirip yer ve ufku gözler. Günler böyle böyle geçer gider.
Yine bir gün balık avlamak için yola koyulur. Fakat döndüğünde ne görsün! Tek sığınağı olan kulübesi alevler içinde, cayır cayır yanıyordur. Başına gelebilecek en kötü şeydir bu. Keder ve öfke içinde donakalır. Artık bu ıssız adada başını sokabileceği bir kulübesi bile kalmamıştır. Bu üzüntüyle Allah’ım bunu bana neden yaptın, diye feryat eder. Bütün geceyi Allah’a (cc) sitemler ederek, üzüntü ve keder içinde geçirir.
Ertesi sabah, erken saatlerde adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyanır. Onu kurtarmaya geliyorlardır. Mutluluktan havalara uçar adam. Gemiye biner binmez “Benim burada mahsur kaldığımı nereden anladınız” diye sorar hemen. Aldığı cevap onu hem şaşırtır hem de utandırır:
“Dumanla verdiğin işareti gördük, o işarete geldik.”
İşte, tutulacak olan son dalın kırılması; gelmekte olan ilahi yardımların önündeki engelin kalkması manasına gelir kimi zaman.*
Ümitle beklediğimiz ve özlemini çektiğimiz günlere dair tüm dallarımızın kırıldığı, sebeplerin sükût ettiği demlerdeyiz her birimiz. Buna rağmen ben tükenmez sevinçlerin, sürpriz bir ferec ve mahrecin eşiğinde olduğumuz hissindeyim günlerdir. Günlerdir, bir o tarafa bir bu tarafa koşturarak mutlu etmeye çırpındığımız minik hasret bekçilerinin gözlerinde gözlerim.
Eğer resmetme kabiliyetim olsaydı size, annesiz ve babasız büyümek zorunda bırakılan çocukları resmederdim. Küçük omuzlarında taşıdıkları büyük hasret yükleriyle, bir yaş daha alan çocukları…
Bir doğum gününe davet ediliyorum. Melek misali, ismi güzelin beşinci yaşına girişi kutlanıyor en sade şekliyle. Minik adamları alıp düşüyorum yollara. Bayram günleri ve doğum günleri en çok çocuklara yakışır ya. Babasız girdiği beşinci yaşında, eksik kalmasın diye bir yanı, olanca gayretimizle seferber oluyoruz. Kendi annesinin bir başına donattığı masaya, biz de mütevazı ikramlar hazırlıyoruz. Bir de doğum günlerinin olmazsa olmazı hediyemizi almayı unutmuyoruz.
Bir yaşına girdiğinde görevde olduğu için yanında olamayan babası, iki yaşına basmadan alınmış Minik Esra’nın. İki yaşını annesi ve teyzesi ile kutlayabilmişler gurbet ilde, yapayalnız.
Üç yaşında da gelmemiş babası, dört yaşına bastığında da. Şimdi, Esra beş yaşında. Annesi ’ne her fırsatta “Ben sekiz yaşıma girince babam gelir mi?” diye soruyor çocuk aklıyla.
‘İyi ki doğdun’ yazılı duvar süsünün, balonların arasında koşturuyor Esra. Koşturuyor diğer çocuklar da, dünyanın kirinden pasından habersiz. Salona bakıyorum. Kimi masadaki yuvarlak renkli şekerlere yöneliyor, kimi kalpli kurabiyelere; kimi çocuk, koltuğun üstünde zıplıyor, kimi yerde emekleme derdinde. Her yerde çocuk, çocukluğunu yapıyor. Yalnız evlerdeki kimsesizlik havasını dağıtıp, gökkuşağını boyuyor bulunduğu ortamı çocuklar. Keder bulutlarını dağıtıp, sevinç güneşini doğuruyorlar ufukta. Acı denizlerinde batan ruh gemilerimizi, durgun kıyılara çıkarıyorlar bir gülümseyişleriyle.
Ben onlara bakıyorum. Onlar özenle hazırlanmış meyveli doğum günü pastasına. Ben salonda bir sürü babasız büyüyen çocuk görüyorum onlara bakınca. Babaları görmeden emekleyen, yürüyen. Konuşmayı öğrenen. Derdini anlatmayı, “Babacım seni çok özledim” cümlesini tekrarlamayı bilen. Görüş günlerini bilen bir de. Ayları günleri hesap eden. Bir dakika daha fazla sarılabilmek için babasına, infaz koruma memurlarına yalvarmayı öğrenen. Başka çocuklar Lego için, uzaktan kumandalı bir araba, bir bebek için ağlarken; annesi ağlarken gözyaşlarını silmeyi akledebilen. Bir de mektuplara küçük elleri ile hazırladıkları karalamaları iliştiren. Annelerine hem yoldaş hem sırdaş olan. Halden anlayan, küçük yürekler görüyorum.
Resimde gördüğünüz çocuklardan her biri; içerdeki bir Yusuf’un “Yavrum” diyebilme hayali. Uzayan boylarını duvara yapıştırılan bir metrede ölçebilmeyi, beraber kahvaltı edebilmeyi düşlüyorlar güneşsiz koğuşlarda. Bugünlerin geçmesini ölesiye isterken; geçen günler/aylar büyütmesin istiyorlar can parelerini. Onları hep bıraktıkları süt kokularıyla, dizlerindeki yaraların tazeliği ile bulmak istiyorlar kötü bir rüyadan uyanıp gelir gibi.
Dört duvar, demir kapı, zindan. Nefes alabilecek bir boşluk olmadan yatılan Yusuf uykuları. Görülen Yusuf rüyaları. Elinden tutmuş yavrusunun, önce pamuk şeker sonra parktaki satıcıdan alınmış uçan balon. Yan yana, serin bir rüzgâr esintisinde yürüyor uykusunda bir Yusuf. Cennet kokulu yavrusu yanında. Sendelese kaldırımda, tutup kaldıracak ellerinden. Korksa bir sokak köpeğinden, kucağına alabilecek kadar yakınında. Ateşlendiğinde, başucunda bekleyebilecek baba şefkatiyle. Bir çocuğun en ihtiyaç duyduğu anlarda yanında olabilecek. Sokaktaki futbol maçında gol attığında, kucağına doğru koşabilecek; okuldaki kompozisyon yarışmasında birinci olduğunda ilk öpücüğü alnına konduruverecek. Omuzları düştüğünde kaldıracak, üzgün görse şımartacak.
Bir Yusuf zindandaki rüyasında hep baba olacak, yavrusunu sayıklayacak. Görüş günlerini iple çekecek ve hiç sevmeyecek “Görüş bitti, vedalaşın” cümlesini. Hep yüreğinde bir yumru, boğazında bir düğüm. Kördüğüm, olacak ayrılık dakikaları. Bir kez daha, bir kez daha sarılacak son kez görür gibi. Gidip de görmemek var gelip de bulmamak var.
Bir Yusuf rüyasında hep kuyuya ilk düştüğü anı görecek. Bir metre eninde, yan yana balık istifi yatılan yataklarda; yazın sıcaktan kışın soğuktan bölünecek uykuları. Sabah ve akşam sayımları. Gardiyanların sert tutumları. Kahvaltı karavanası. Çoğu zaman peynirsiz domatessiz ama şükürle oturulan kahvaltı sofraları. Sıcak su zamanları. Yüksek betonlarla örülü, insanı dipsiz kuyularda hissettiren avlu voltaları. Mektup zamanları. Çay saatleri… Akşam duaları…
Bir Yusuf rüyasında en çok özgür olmayı görürken; Yusuf’tan öte Yusuf hasreti çeken minikler, baba hayaliyle oynar oyuncaklarıyla, ahşap bloklardan evler yapar. “Anne bak, burası bizim evimiz, der. Burası anneannemin/dedemin. Burası Filiz Teyze’min Zeynep’in. Burası da babamın evi. Anne babam neden bizim evimizde kalmıyor, o da bizimle yaşasın onu çok özledim.”
Yusuf yolu bekleyeneler, hep aynı rüyayı görürler. Masmavi bulutsuz berrak bir gökyüzünün altında, bir sürü beyaz kuş. Katar katar. Tertemiz. Biri cennetin kapılarını açmış da uçuruvermiş sanki. Ya da Zümrüd-ü Anka’yı aramaya çıkmış bu güzel kuşlar. Kanatları ipekten. Başlarında renkli tüyler var. Güzel bir koku yayılır onlar uçtukça. Kondukça her bir kuş, bir yuvaya. O yuvadan neşeli kuş sesleri gelmeye başlar. Tamamlanır boşluklar. Tamamlanır eksikler, sarılır yaralar… Hasret yükü bırakılır omuzlardan.
Vakit, tevile ihtiyaç duymayan güzellikteki rüyaların yaşanma vaktidir.
*Dervişin Teselli Koleksiyonu
[Fatma Betül Meriç] 10.9.2019 [TR724]
Bin bir emekle, rüzgârdan, yağmurdan ve vahşi hayvanlardan korunmak için; ağaç dallarından ve yapraklarından bir kulübe yapar. Balık avlar, pişirip yer ve ufku gözler. Günler böyle böyle geçer gider.
Yine bir gün balık avlamak için yola koyulur. Fakat döndüğünde ne görsün! Tek sığınağı olan kulübesi alevler içinde, cayır cayır yanıyordur. Başına gelebilecek en kötü şeydir bu. Keder ve öfke içinde donakalır. Artık bu ıssız adada başını sokabileceği bir kulübesi bile kalmamıştır. Bu üzüntüyle Allah’ım bunu bana neden yaptın, diye feryat eder. Bütün geceyi Allah’a (cc) sitemler ederek, üzüntü ve keder içinde geçirir.
Ertesi sabah, erken saatlerde adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyanır. Onu kurtarmaya geliyorlardır. Mutluluktan havalara uçar adam. Gemiye biner binmez “Benim burada mahsur kaldığımı nereden anladınız” diye sorar hemen. Aldığı cevap onu hem şaşırtır hem de utandırır:
“Dumanla verdiğin işareti gördük, o işarete geldik.”
İşte, tutulacak olan son dalın kırılması; gelmekte olan ilahi yardımların önündeki engelin kalkması manasına gelir kimi zaman.*
Ümitle beklediğimiz ve özlemini çektiğimiz günlere dair tüm dallarımızın kırıldığı, sebeplerin sükût ettiği demlerdeyiz her birimiz. Buna rağmen ben tükenmez sevinçlerin, sürpriz bir ferec ve mahrecin eşiğinde olduğumuz hissindeyim günlerdir. Günlerdir, bir o tarafa bir bu tarafa koşturarak mutlu etmeye çırpındığımız minik hasret bekçilerinin gözlerinde gözlerim.
Eğer resmetme kabiliyetim olsaydı size, annesiz ve babasız büyümek zorunda bırakılan çocukları resmederdim. Küçük omuzlarında taşıdıkları büyük hasret yükleriyle, bir yaş daha alan çocukları…
Bir doğum gününe davet ediliyorum. Melek misali, ismi güzelin beşinci yaşına girişi kutlanıyor en sade şekliyle. Minik adamları alıp düşüyorum yollara. Bayram günleri ve doğum günleri en çok çocuklara yakışır ya. Babasız girdiği beşinci yaşında, eksik kalmasın diye bir yanı, olanca gayretimizle seferber oluyoruz. Kendi annesinin bir başına donattığı masaya, biz de mütevazı ikramlar hazırlıyoruz. Bir de doğum günlerinin olmazsa olmazı hediyemizi almayı unutmuyoruz.
Bir yaşına girdiğinde görevde olduğu için yanında olamayan babası, iki yaşına basmadan alınmış Minik Esra’nın. İki yaşını annesi ve teyzesi ile kutlayabilmişler gurbet ilde, yapayalnız.
Üç yaşında da gelmemiş babası, dört yaşına bastığında da. Şimdi, Esra beş yaşında. Annesi ’ne her fırsatta “Ben sekiz yaşıma girince babam gelir mi?” diye soruyor çocuk aklıyla.
‘İyi ki doğdun’ yazılı duvar süsünün, balonların arasında koşturuyor Esra. Koşturuyor diğer çocuklar da, dünyanın kirinden pasından habersiz. Salona bakıyorum. Kimi masadaki yuvarlak renkli şekerlere yöneliyor, kimi kalpli kurabiyelere; kimi çocuk, koltuğun üstünde zıplıyor, kimi yerde emekleme derdinde. Her yerde çocuk, çocukluğunu yapıyor. Yalnız evlerdeki kimsesizlik havasını dağıtıp, gökkuşağını boyuyor bulunduğu ortamı çocuklar. Keder bulutlarını dağıtıp, sevinç güneşini doğuruyorlar ufukta. Acı denizlerinde batan ruh gemilerimizi, durgun kıyılara çıkarıyorlar bir gülümseyişleriyle.
Ben onlara bakıyorum. Onlar özenle hazırlanmış meyveli doğum günü pastasına. Ben salonda bir sürü babasız büyüyen çocuk görüyorum onlara bakınca. Babaları görmeden emekleyen, yürüyen. Konuşmayı öğrenen. Derdini anlatmayı, “Babacım seni çok özledim” cümlesini tekrarlamayı bilen. Görüş günlerini bilen bir de. Ayları günleri hesap eden. Bir dakika daha fazla sarılabilmek için babasına, infaz koruma memurlarına yalvarmayı öğrenen. Başka çocuklar Lego için, uzaktan kumandalı bir araba, bir bebek için ağlarken; annesi ağlarken gözyaşlarını silmeyi akledebilen. Bir de mektuplara küçük elleri ile hazırladıkları karalamaları iliştiren. Annelerine hem yoldaş hem sırdaş olan. Halden anlayan, küçük yürekler görüyorum.
Resimde gördüğünüz çocuklardan her biri; içerdeki bir Yusuf’un “Yavrum” diyebilme hayali. Uzayan boylarını duvara yapıştırılan bir metrede ölçebilmeyi, beraber kahvaltı edebilmeyi düşlüyorlar güneşsiz koğuşlarda. Bugünlerin geçmesini ölesiye isterken; geçen günler/aylar büyütmesin istiyorlar can parelerini. Onları hep bıraktıkları süt kokularıyla, dizlerindeki yaraların tazeliği ile bulmak istiyorlar kötü bir rüyadan uyanıp gelir gibi.
Dört duvar, demir kapı, zindan. Nefes alabilecek bir boşluk olmadan yatılan Yusuf uykuları. Görülen Yusuf rüyaları. Elinden tutmuş yavrusunun, önce pamuk şeker sonra parktaki satıcıdan alınmış uçan balon. Yan yana, serin bir rüzgâr esintisinde yürüyor uykusunda bir Yusuf. Cennet kokulu yavrusu yanında. Sendelese kaldırımda, tutup kaldıracak ellerinden. Korksa bir sokak köpeğinden, kucağına alabilecek kadar yakınında. Ateşlendiğinde, başucunda bekleyebilecek baba şefkatiyle. Bir çocuğun en ihtiyaç duyduğu anlarda yanında olabilecek. Sokaktaki futbol maçında gol attığında, kucağına doğru koşabilecek; okuldaki kompozisyon yarışmasında birinci olduğunda ilk öpücüğü alnına konduruverecek. Omuzları düştüğünde kaldıracak, üzgün görse şımartacak.
Bir Yusuf zindandaki rüyasında hep baba olacak, yavrusunu sayıklayacak. Görüş günlerini iple çekecek ve hiç sevmeyecek “Görüş bitti, vedalaşın” cümlesini. Hep yüreğinde bir yumru, boğazında bir düğüm. Kördüğüm, olacak ayrılık dakikaları. Bir kez daha, bir kez daha sarılacak son kez görür gibi. Gidip de görmemek var gelip de bulmamak var.
Bir Yusuf rüyasında hep kuyuya ilk düştüğü anı görecek. Bir metre eninde, yan yana balık istifi yatılan yataklarda; yazın sıcaktan kışın soğuktan bölünecek uykuları. Sabah ve akşam sayımları. Gardiyanların sert tutumları. Kahvaltı karavanası. Çoğu zaman peynirsiz domatessiz ama şükürle oturulan kahvaltı sofraları. Sıcak su zamanları. Yüksek betonlarla örülü, insanı dipsiz kuyularda hissettiren avlu voltaları. Mektup zamanları. Çay saatleri… Akşam duaları…
Bir Yusuf rüyasında en çok özgür olmayı görürken; Yusuf’tan öte Yusuf hasreti çeken minikler, baba hayaliyle oynar oyuncaklarıyla, ahşap bloklardan evler yapar. “Anne bak, burası bizim evimiz, der. Burası anneannemin/dedemin. Burası Filiz Teyze’min Zeynep’in. Burası da babamın evi. Anne babam neden bizim evimizde kalmıyor, o da bizimle yaşasın onu çok özledim.”
Yusuf yolu bekleyeneler, hep aynı rüyayı görürler. Masmavi bulutsuz berrak bir gökyüzünün altında, bir sürü beyaz kuş. Katar katar. Tertemiz. Biri cennetin kapılarını açmış da uçuruvermiş sanki. Ya da Zümrüd-ü Anka’yı aramaya çıkmış bu güzel kuşlar. Kanatları ipekten. Başlarında renkli tüyler var. Güzel bir koku yayılır onlar uçtukça. Kondukça her bir kuş, bir yuvaya. O yuvadan neşeli kuş sesleri gelmeye başlar. Tamamlanır boşluklar. Tamamlanır eksikler, sarılır yaralar… Hasret yükü bırakılır omuzlardan.
Vakit, tevile ihtiyaç duymayan güzellikteki rüyaların yaşanma vaktidir.
*Dervişin Teselli Koleksiyonu
[Fatma Betül Meriç] 10.9.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)