Milli Savunma Bakanlığı: 15 Temmuz'dan bu yana 19 bin 203 personel Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edilmiştir. 5 bin 35 personel hakkında ise adli ve idari süreç devam etmektedir."
KRONOS -5 Nisan 2020
Cumhuriyetin ilanının 93. yıl dönümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki devlet erkanı Anıtkabir'i ziyaret etti. Törene askerler ve siviller de katıldı. ( Halil Sağırkaya - Anadolu Ajansı )
Milli Savunma Bakanlığı(MSB), 15 Temmuz 2016’dan bugüne kadar Gülen cemaati üyesi oldukları ve darbe girişimine karıştıkları iddiasıyla 19 bin 203 personelin Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ihraç edildiği açıkladı.
Açıklamada "FTÖ ile mücadele ilgili kurumlarla koordineli olarak yeni bilgi, belge ve veriler ışığında kararlılıkla sürdürülmektedir. Bu kapsamda yürütülen soruşturmalar neticesinde 15 Temmuz 2016 tarihinden bugüne kadar toplam 19 bin 203 personel Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edilmiştir. 5 bin 35 personel hakkında ise adli ve idari süreç devam etmektedir." ifadeleri kullanıldı.
[Kronos.News] 5.4.2020
Gergerlioğlu uyardı: İntihar vakaları artabilir [Sevinç Özarslan]
Günlerdir tartışılan yeni infaz yasası birçok aileyi hayal kırıklığına uğrattı. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, bu kararların toplumda ağır sonuçları olabileceğini söyledi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Yeni infaz yasasının sonucunu dört gözle bekleyen tutuklu aileleri, TMBB İnsan Hakları Komisyonundan dün çıkan kararlar sonucunda büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. ‘Terör’le yargılanan tutuklular yeni yasanın dışında bırakıldı. Cemaat soruşturmaları kapsamında ‘terör’le yargılananların eşleri, çocukları, kardeşleri bir kez daha ümitsizliğe düştü.
Çanakkale’de dün öğlen saatlerinde balkonda düşerek hayatını kaybeden Halime Çalışkan, 20’li yaşlarda bipolar bozukluk tedavisi görmüş, son günlerde hastalığı yeniden nüksetmiş bir öğretmendi.
Koronavirüs tedbirleri kapsamında Çanakkale Cezaevinde 2,5 yıldır tutuklu bulunan eşini ve babasını ziyarete gidemeyecek olması nedeniyle bunalıma girmiş, ailesi tarafından doktora götürülmüş ve yeniden ilaç kullanmaya başlamıştı.
Çalışkan’ın ölümünün kaza mı yoksa intihar mı olduğu konusunda şüpheler üzerinde durulduğunu ifade eden HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, önümüzdeki günlerde intihar vakalarının artabileceğini söyledi.
Gergerlioğlu, TBMM Genel Kurulunda salı gün son kez görüşülecek olan yeni infaz yasasından tutuklu ailelerinin ümit ettiği bir sonuç çıkmazsa bunun topluma yansımasının sonuçlarının ağır olacağı konusunda uyarıda bulundu ve şöyle devam etti: “İnfaz yasasını ümitle bekleyen çok eş, anne, kardeş var. Yüz binlerce insanın beklentisini boşa çıkarak bir sonuç olursa toplumda intihar vakaları artabilir. Ağır depresyona girenler, sinir krizi geçirenler olabilir. Eşlerini ümitle bekleyen kadınlar, beni her gün arayıp ne oldu, buradan da bir şey çıkmayacak diye soruyor.”
[Sevinç Özarslan] 5.4.2020 [BoldMedya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Yeni infaz yasasının sonucunu dört gözle bekleyen tutuklu aileleri, TMBB İnsan Hakları Komisyonundan dün çıkan kararlar sonucunda büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. ‘Terör’le yargılanan tutuklular yeni yasanın dışında bırakıldı. Cemaat soruşturmaları kapsamında ‘terör’le yargılananların eşleri, çocukları, kardeşleri bir kez daha ümitsizliğe düştü.
Çanakkale’de dün öğlen saatlerinde balkonda düşerek hayatını kaybeden Halime Çalışkan, 20’li yaşlarda bipolar bozukluk tedavisi görmüş, son günlerde hastalığı yeniden nüksetmiş bir öğretmendi.
Koronavirüs tedbirleri kapsamında Çanakkale Cezaevinde 2,5 yıldır tutuklu bulunan eşini ve babasını ziyarete gidemeyecek olması nedeniyle bunalıma girmiş, ailesi tarafından doktora götürülmüş ve yeniden ilaç kullanmaya başlamıştı.
Çalışkan’ın ölümünün kaza mı yoksa intihar mı olduğu konusunda şüpheler üzerinde durulduğunu ifade eden HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, önümüzdeki günlerde intihar vakalarının artabileceğini söyledi.
Gergerlioğlu, TBMM Genel Kurulunda salı gün son kez görüşülecek olan yeni infaz yasasından tutuklu ailelerinin ümit ettiği bir sonuç çıkmazsa bunun topluma yansımasının sonuçlarının ağır olacağı konusunda uyarıda bulundu ve şöyle devam etti: “İnfaz yasasını ümitle bekleyen çok eş, anne, kardeş var. Yüz binlerce insanın beklentisini boşa çıkarak bir sonuç olursa toplumda intihar vakaları artabilir. Ağır depresyona girenler, sinir krizi geçirenler olabilir. Eşlerini ümitle bekleyen kadınlar, beni her gün arayıp ne oldu, buradan da bir şey çıkmayacak diye soruyor.”
[Sevinç Özarslan] 5.4.2020 [BoldMedya]
2 yaşındaki Elif Zehra hem annesiz hem babasız kaldı!
Çanakkale’de balkondan düşerek hayatını kaybeden Halime Çalışkan son yolculuğuna dualarla uğurlandı. Tutuklu eşi Hidayet Çalışkan cenazeye jandarmalar eşliğinde katıldı.
Temizlik yaptığı sırada oturduğu apartmanın 4. katından aşağıya düşerek hayatını kaybeden Halime Çalışkan’ın tutuklu eşi Hidayet Çalışkan izinli olarak cenazeye katıldı. Cenaze namazı boyunca 2 yaşındaki kızı Elif Zehra babasının kucağından inmezken jandarma yoğun güvenlik önlemi aldı.
Öğretim görevlisi olduğu Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nden (ÇOMÜ) KHK ile atıldıktan sonra 2 yıl önce tutuklanan Hidayet Çalışkan cenaze namazı boyunca eşi için sürekli dua etti.
Eşi Hidayet Çalışkan 2 ve babası ise 3,5 yıldır Çanakkale Cezaevi’nde tutuklu olan Halime Çalışkan’ın koronavirüs salgını sebebiyle cezaevinde görüşe gidemediği için yeniden depresyon ilaçları kullanmaya başladığı ve sürekli başının döndüğü öğrenildi.
Fen Bilgisi öğretmeni olan Halime Çalışkan’ın hamile haliyle aynı cezaevinde bulunan eşi ve babasının görüşüne gittiği belirtildi.
Cenazeden sonra 2 yaşındaki kızı Elif Zehra’yı yakınlarına emanet eden acılı baba Hidayet Çalışkan cezaevine geri döndü.
[TR724] 5.4.2020
Temizlik yaptığı sırada oturduğu apartmanın 4. katından aşağıya düşerek hayatını kaybeden Halime Çalışkan’ın tutuklu eşi Hidayet Çalışkan izinli olarak cenazeye katıldı. Cenaze namazı boyunca 2 yaşındaki kızı Elif Zehra babasının kucağından inmezken jandarma yoğun güvenlik önlemi aldı.
Öğretim görevlisi olduğu Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nden (ÇOMÜ) KHK ile atıldıktan sonra 2 yıl önce tutuklanan Hidayet Çalışkan cenaze namazı boyunca eşi için sürekli dua etti.
Eşi Hidayet Çalışkan 2 ve babası ise 3,5 yıldır Çanakkale Cezaevi’nde tutuklu olan Halime Çalışkan’ın koronavirüs salgını sebebiyle cezaevinde görüşe gidemediği için yeniden depresyon ilaçları kullanmaya başladığı ve sürekli başının döndüğü öğrenildi.
Fen Bilgisi öğretmeni olan Halime Çalışkan’ın hamile haliyle aynı cezaevinde bulunan eşi ve babasının görüşüne gittiği belirtildi.
Cenazeden sonra 2 yaşındaki kızı Elif Zehra’yı yakınlarına emanet eden acılı baba Hidayet Çalışkan cezaevine geri döndü.
[TR724] 5.4.2020
Yalan söylemek mi bir daha asla! [Ahmet Kurucan]
Kalemimi saldım demiştim geçen hafta. Kaldığım yerden devam ediyorum yalan konusuna. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” diye meşhur bir söz vardır halk arasında. Bu söz söylendiğine göre mutlaka bir zemini var. O zemin şu; hile, düzenbazlık, sahtekârlık, iftira, karaborsacılık ve benzeri her çeşit ahlaksızlığın yaygın olduğu dönemlerde doğru söylemek, doğruya tercüman olmak, doğrunun temsilciliğini yapmak, yanlışları eleştirmek çok zordur. Neden mi? Ahlaksızların, ahlaksız muktedirlerin kurulu düzenlerine çomak sokulduğu için. Bundan dolayı sevilmezler doğruyu söyleyenler. Dışlanırlar toplumdan. İtibarları ile oynanır. Yalanlara, iftiralara, fitnelere kurban edilirler. Nihayet kovulurlar memleketlerinden.
Tıpkı Hz. Lut’un kavminde gördüğümüz gibi. Hatırlayın, o kavim içindeki azgınlar güruhu, yaptıkları davranışlara yanlış diyenlere, onları tenkit edenlere, nasihatler vererek doğru yolu gösterenlere karşı alay edercesine ne demişlerdi: “Bunları memleketimizden kovalım. Güya onlar tertemiz insanlarmış, çok namuslularmış.” (7/82) Evet, öyleydiler. Tertemizdiler. Namuslu idiler. Fakat sosyal ortam çok kirliydi. O tertemiz insanları taşıyacak ölçüde temiz değildi. Ne çare ki o ahlaksızlar güruhu o tertemiz insanlar hakkındaki kötü niyetli planlarını hayata geçiremeden İlahi azap gelip çatmıştı. Halbuki her zaman aynı şey olmuyor ve tertemiz insanlar sırf doğruyu söyledikleri için ailelerinden, cemaatlerinden, tarikatlarından, partilerinden, toplumlarından, memleketlerinden, ülkelerinden kovuluyor.
Evet “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözü doğru ama ben tam aksi istikametteki bir başka doğruya daha inanıyorum. Hatta bu doğrunun daha doğru olduğu kanaatindeyim. Şöyle diyorum: “Yalan söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”
Neden? Bana göre yalan söylemek ve hele hele o yalanı sürdürmek dünyanın en zor işidir. Doğruyu söylemek ise tam aksine, çok kolaydır. Mesela diyorsunuz ki, “Bahçedeki kuyudan su çektim.” Kuyudan suyu siz çekti iseniz bununla alakalı sorulacak her soruya çok rahatlıkla cevap verebilirsiniz. Çünkü o hadisenin bir parçasısınız. Ne zaman çektin, testiye mi koydun, kuyu kovasının rengi, kuyunun derinliği, halatının inceliği, suyun soğukluğu, sıcaklığı vs vs.?
Ama ya suyu kuyudan çeken siz değilseniz! O zaman kuyu, su ve çevre ile alakalı sorulacak her türlü soruya cevap vermek için hayal dünyanızın çok geniş ve engin olması, kurgu kabiliyetinizin bulunması, empati yeteneğinizin var olması lazım. Yoksa sorular karşısında tökezlemeniz sizin yalanınızı açığa çıkartır. İşte o yalanın açığa çıkmaması için siz yalan üstüne yalan söylersiniz. Yalanınızı sürdürmek için yalanı yalanlarla kapatmaya çalışırsınız. “Kuyruklu yalan” işte buna denir. Fakat nereye kadar sürdürebilir ki insan yalanına sürekli kuyruklar takmayı? Her yalan bir kuyruk isterse ne olacak?
Ne olacağını ben size söyleyeyim; yalancının mumu yatsıda söner. Söner çünkü gerçek o kötü huyu ile zuhur etmiştir. Yani açığa çıkmıştır. İşte o zaman yalancıyı dokuz köyden kovarlar. Keşke dokuz köyden dünyada kovsalar; ahirette de kovarlar.
Yalan söyleyenler kötü insanlar mı? Ahlaksız kişiler mi? Güzel bir soru değil mi? İyi insanlar son tahlilde kötü işler yapmaz veya yapamazlar mı? Batı’da bu çerçevede yazılmış çok kitap var. Yıllar önce James Hollis’in “İyi İnsanlar Neden Kötü İşler Yapar” kitabını tavsiye etmiştim verdiğim bir röportajda. Yeri geldi bir daha edeyim. Orijinal adı “Why Good People Do Bad Things?” Mutlaka okuyun Hollis’in o kitabını.
Yeri gelmişken, bir başka kitap daha tavsiye edeyim. Beth Moore’un “When Godly People Do Ungodly Things: Arming Yourself in the Age of Seduction.” Godly, bizim Türkçe’deki tam karşılığı “Allah insanı” demek. “Dindar” diye de tercüme edebiliriz sanırım. Harfi tercüme yerine başlıktan anladığımı söyleyeyim size. Önce alt başlık, her şeyin ve herkesin baştan çıktığı bu asırda kendini koruma altına alma nasıl olacak? Bu cümleye soracağınız neden sorusunun cevabı, kitabın üst başlığında gizli. Çünkü “Allah insanları, içinde Allah’ın olmadığı işler yapıyorlar.’ Yazar “When/ne zaman” diyerek işte bunu sorguluyor. Gerçekten Allah’a inanan insanlar, dindarlar neden Allah’a rağmen, O’nun emir ve yasaklarına rağmen kötü işler yaparlar? Baştan çıktıkları için olabilir mi? Yoksa Reinhold Niebuhr’un ahlak ve siyaset üzerine yazdığı “Ahlaklı İnsan Ahlaksız Toplum” kitabında detaylıca anlattığı gibi, ahlaksız bir toplumda ferdi planda ahlaklı olarak yaşamak mümkündür de grup halinde yaşamanın mümkün olmadığından dolayı mı?
Sadece keşif babında değil Batı literatüründe var olan kitaplar. Bir de bunu nasıl önleriz, insanları “Your Own Worst Enemy/kendisinin en kötü düşmanı” olan bu özelliklerden nasıl kurtarırız, ya da kurtulma yolları nelerdir diyor, soruyor ve cevaplıyorlar uzmanlar. Bu konularda da çok kitap var. Psikoloji ve psikiyatrinin ilgi alanında “behavioral therapy/davranış terapisi” üst başlığı altında terapi modelleri geliştirmişler. Bunlarla bir farkındalık meydana getirmeye ve raydan çıkan treni yeniden rayları üzerine oturtmaya çalışıyorlar. Meşhur deyimle “I am not lying to you, I am lying for you; ben sana yalan söylemiyorum, senin için yalan söylüyorum” diyen ve yalanını meşrulaştırmak için kullandığı bu yaklaşımla insanlıktan çıkmaya az kalmış kişileri yeniden aslî hüviyetine irca etmeye gayret ediyorlar. Hatta hukuku devreye sokuyorlar. Yalan söylemeyi suç kabul ediyorlar. Cezai müeyyideler koyuyorlar. Şirketler işletme kuralları içine yerleştiriyor yalan söylememeyi. Hiçbir şey için geç olmadığını, her zaman “There is always a right way to choose and to do the right thing/doğru yolu tercih etme ve doğru işi yapmak için mutlaka bir yol olduğunu” ve bunun bulunup uygulanabileceğini vurguluyorlar. Hatta bunu sloganlaştırıp şirketlerinin mottosu haline getiriyorlar. Diyorlar ki: lying; never again.” Üç kelimelik devrik bir cümle ama manası çok anlamlı: “Yalan söylemek mi; bir daha asla!”
Benim değerlendirmelerime göre mottonun ilk kelimesi olan “yalan söylemek mi?” demekle yalanın söylenebileceğini kabul ediyorlar. İnsanları rahatlatıyorlar psikolojik olarak. Hani bir önceki yazımda açıkça yazmış ve peygamberleri istisna tutarak, hayatı boyunca yarım kelimelik dahi olsa yalan söylemeyen var mıdır aramızda diye sormuştum ya. İşte buna işaret ediyorlar. Zorlamayın kendinizi yoktur. İnsansınız, insanız, insan. Yalan söylemiş olabilirsiniz, olabiliriz, olabilir. Hatta yalan söylemişsinizdir, söylemişizdir, söylemiştir. Ama tekrar etmeye gelince, “bir daha asla!”
Kalemimi saldım dedim ve bitireceğim ümidiyle bilgisayarın karşısına oturmuştum ama bitiremedim. Söz haftaya bitireceğim inşallah.
[Ahmet Kurucan] 5.4.2020 [TR724]
Tıpkı Hz. Lut’un kavminde gördüğümüz gibi. Hatırlayın, o kavim içindeki azgınlar güruhu, yaptıkları davranışlara yanlış diyenlere, onları tenkit edenlere, nasihatler vererek doğru yolu gösterenlere karşı alay edercesine ne demişlerdi: “Bunları memleketimizden kovalım. Güya onlar tertemiz insanlarmış, çok namuslularmış.” (7/82) Evet, öyleydiler. Tertemizdiler. Namuslu idiler. Fakat sosyal ortam çok kirliydi. O tertemiz insanları taşıyacak ölçüde temiz değildi. Ne çare ki o ahlaksızlar güruhu o tertemiz insanlar hakkındaki kötü niyetli planlarını hayata geçiremeden İlahi azap gelip çatmıştı. Halbuki her zaman aynı şey olmuyor ve tertemiz insanlar sırf doğruyu söyledikleri için ailelerinden, cemaatlerinden, tarikatlarından, partilerinden, toplumlarından, memleketlerinden, ülkelerinden kovuluyor.
Evet “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözü doğru ama ben tam aksi istikametteki bir başka doğruya daha inanıyorum. Hatta bu doğrunun daha doğru olduğu kanaatindeyim. Şöyle diyorum: “Yalan söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”
Neden? Bana göre yalan söylemek ve hele hele o yalanı sürdürmek dünyanın en zor işidir. Doğruyu söylemek ise tam aksine, çok kolaydır. Mesela diyorsunuz ki, “Bahçedeki kuyudan su çektim.” Kuyudan suyu siz çekti iseniz bununla alakalı sorulacak her soruya çok rahatlıkla cevap verebilirsiniz. Çünkü o hadisenin bir parçasısınız. Ne zaman çektin, testiye mi koydun, kuyu kovasının rengi, kuyunun derinliği, halatının inceliği, suyun soğukluğu, sıcaklığı vs vs.?
Ama ya suyu kuyudan çeken siz değilseniz! O zaman kuyu, su ve çevre ile alakalı sorulacak her türlü soruya cevap vermek için hayal dünyanızın çok geniş ve engin olması, kurgu kabiliyetinizin bulunması, empati yeteneğinizin var olması lazım. Yoksa sorular karşısında tökezlemeniz sizin yalanınızı açığa çıkartır. İşte o yalanın açığa çıkmaması için siz yalan üstüne yalan söylersiniz. Yalanınızı sürdürmek için yalanı yalanlarla kapatmaya çalışırsınız. “Kuyruklu yalan” işte buna denir. Fakat nereye kadar sürdürebilir ki insan yalanına sürekli kuyruklar takmayı? Her yalan bir kuyruk isterse ne olacak?
Ne olacağını ben size söyleyeyim; yalancının mumu yatsıda söner. Söner çünkü gerçek o kötü huyu ile zuhur etmiştir. Yani açığa çıkmıştır. İşte o zaman yalancıyı dokuz köyden kovarlar. Keşke dokuz köyden dünyada kovsalar; ahirette de kovarlar.
Yalan söyleyenler kötü insanlar mı? Ahlaksız kişiler mi? Güzel bir soru değil mi? İyi insanlar son tahlilde kötü işler yapmaz veya yapamazlar mı? Batı’da bu çerçevede yazılmış çok kitap var. Yıllar önce James Hollis’in “İyi İnsanlar Neden Kötü İşler Yapar” kitabını tavsiye etmiştim verdiğim bir röportajda. Yeri geldi bir daha edeyim. Orijinal adı “Why Good People Do Bad Things?” Mutlaka okuyun Hollis’in o kitabını.
Yeri gelmişken, bir başka kitap daha tavsiye edeyim. Beth Moore’un “When Godly People Do Ungodly Things: Arming Yourself in the Age of Seduction.” Godly, bizim Türkçe’deki tam karşılığı “Allah insanı” demek. “Dindar” diye de tercüme edebiliriz sanırım. Harfi tercüme yerine başlıktan anladığımı söyleyeyim size. Önce alt başlık, her şeyin ve herkesin baştan çıktığı bu asırda kendini koruma altına alma nasıl olacak? Bu cümleye soracağınız neden sorusunun cevabı, kitabın üst başlığında gizli. Çünkü “Allah insanları, içinde Allah’ın olmadığı işler yapıyorlar.’ Yazar “When/ne zaman” diyerek işte bunu sorguluyor. Gerçekten Allah’a inanan insanlar, dindarlar neden Allah’a rağmen, O’nun emir ve yasaklarına rağmen kötü işler yaparlar? Baştan çıktıkları için olabilir mi? Yoksa Reinhold Niebuhr’un ahlak ve siyaset üzerine yazdığı “Ahlaklı İnsan Ahlaksız Toplum” kitabında detaylıca anlattığı gibi, ahlaksız bir toplumda ferdi planda ahlaklı olarak yaşamak mümkündür de grup halinde yaşamanın mümkün olmadığından dolayı mı?
Sadece keşif babında değil Batı literatüründe var olan kitaplar. Bir de bunu nasıl önleriz, insanları “Your Own Worst Enemy/kendisinin en kötü düşmanı” olan bu özelliklerden nasıl kurtarırız, ya da kurtulma yolları nelerdir diyor, soruyor ve cevaplıyorlar uzmanlar. Bu konularda da çok kitap var. Psikoloji ve psikiyatrinin ilgi alanında “behavioral therapy/davranış terapisi” üst başlığı altında terapi modelleri geliştirmişler. Bunlarla bir farkındalık meydana getirmeye ve raydan çıkan treni yeniden rayları üzerine oturtmaya çalışıyorlar. Meşhur deyimle “I am not lying to you, I am lying for you; ben sana yalan söylemiyorum, senin için yalan söylüyorum” diyen ve yalanını meşrulaştırmak için kullandığı bu yaklaşımla insanlıktan çıkmaya az kalmış kişileri yeniden aslî hüviyetine irca etmeye gayret ediyorlar. Hatta hukuku devreye sokuyorlar. Yalan söylemeyi suç kabul ediyorlar. Cezai müeyyideler koyuyorlar. Şirketler işletme kuralları içine yerleştiriyor yalan söylememeyi. Hiçbir şey için geç olmadığını, her zaman “There is always a right way to choose and to do the right thing/doğru yolu tercih etme ve doğru işi yapmak için mutlaka bir yol olduğunu” ve bunun bulunup uygulanabileceğini vurguluyorlar. Hatta bunu sloganlaştırıp şirketlerinin mottosu haline getiriyorlar. Diyorlar ki: lying; never again.” Üç kelimelik devrik bir cümle ama manası çok anlamlı: “Yalan söylemek mi; bir daha asla!”
Benim değerlendirmelerime göre mottonun ilk kelimesi olan “yalan söylemek mi?” demekle yalanın söylenebileceğini kabul ediyorlar. İnsanları rahatlatıyorlar psikolojik olarak. Hani bir önceki yazımda açıkça yazmış ve peygamberleri istisna tutarak, hayatı boyunca yarım kelimelik dahi olsa yalan söylemeyen var mıdır aramızda diye sormuştum ya. İşte buna işaret ediyorlar. Zorlamayın kendinizi yoktur. İnsansınız, insanız, insan. Yalan söylemiş olabilirsiniz, olabiliriz, olabilir. Hatta yalan söylemişsinizdir, söylemişizdir, söylemiştir. Ama tekrar etmeye gelince, “bir daha asla!”
Kalemimi saldım dedim ve bitireceğim ümidiyle bilgisayarın karşısına oturmuştum ama bitiremedim. Söz haftaya bitireceğim inşallah.
[Ahmet Kurucan] 5.4.2020 [TR724]
Ülkem halkına önemli bir uyarıdır [Aziz Kamil Can]
Lütfen Dikkat: Ülkemin kıymetli insanları, iktidar ve muhalefet örgütlerinin son zamanlardaki bazı yardım çağrılarına uymak suretiyle cezaevine girip virüse yakalanma riski ile karşı karşıya kalmak istemiyorsanız, lütfen aşağıdaki uyarılarımızı dikkate alınız:
1- Ey halkım, iktidar ve yerleşmiş yargı kararlarına göre bağış ve himmette bulunmanız halinde, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya karşı bir terör suçu soruşturmasına maruz kalabileceğinizi unutmayınız. Böyle bir eylemin karşılığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır. İnfaz Kanununa göre şartla tahliye imkanınız yoktur. Yani ölene kadar hapiste kalabilirsiniz. Virüs infaz indiriminden bile yararlanamazsınız.
2- Sakın ha ortada bir suç kanıtı yok ki cezalandıralım diye düşünmeyiniz. Durumun vahametini size açıklamak için somut bir örnekle devam edeyim: Muhalefet ve İktidar örgütlerinin organize ettikleri veya bunlarla iltisaklı olan tarikat, vakıf, dernek ve belediye gibi alt örgütlerin yürüttükleri bir himmet/bağış kampanyası toplantısına katılarak, bu örgütlerle iltisaklı x bankasında veya dini hassasiyetleriniz nedeniyle iltisaklı bir finans bankasında açıklanan IBAN hesabına bağlı olarak bağış yaptığınızı varsayalım.
3- Masum olduğunu düşündüğünüz bu eyleminiz ile aslında aşağıdaki şu suç kanıtları oluşmasına sebebiyet vermişsinizdir:
a- İnsani ve dini bir toplantıya katılmak. Niyetinizin Allah rızası veya mağdurlara yardım etmek olup olmaması önemli değildir. Özel kasıt aranmıyor. Toplantıya iştirak etme genel kastınız suçlama için yeterlidir.
b- Toplantıyı organize eden örgüte üye olmak. Bir zaman hukukun olduğu yargı içtihatlarında ortaya konulan “hiyerarşi, süreklilik, çeşitlilik, yoğunluk” gibi ilkeler aranmayacaktır. Bir kez bile toplantıya katıldıysanız AKP veya CHP veya bunlar adına organizeyi sağlayan belediye, dernek ve tarikat örgütlerinin üyesisiniz demektir.
c- Örgütle iltisaklı bankaya para yatırmak veya hesap açmak. CHP’ye bağlı İş Bankası veya AKP’ye bağlı Finans Bankasına para yatırmanız suçlamanızın en mühim delilidir. Bu bankaların çalışma ruhsatlarına sahip olması önemli değildir. Önemli olan sizin o bankaya para yatırmanız.
d- Bağış ve himmette bulunmak. Yaşanan bir felakete bağlı olarak insani duygular veya vicdan ve inançlarınız gereği bir nebze de olsa mağdurların ihtiyaçlarına cevap vermeniz diğer önemli bir kanıttır.
e- Aynı baz istasyonunda telefon sinyaline yakalanmak. Siz şayet suçlandığınız toplantıya katılmamış olsanız bile eğer toplantı saatinde kazara toplantı bölgesinden geçmiş ve aynı baz istasyonunda telefonunuzun sinyal verdiği saptanmış ise artık siz de o toplantıya dahil olmuşsunuz demektir.
f- Toplantıya katılan veya bankaya para yatıranlarla telefon görüşmelerinde bulunmak. Varsayalım ki siz özel bir iş için veya kardeşiniz olduğu için bu gruptaki bir insan ile telefon görüşmesi yaptınız. Artık siz de iltisaklısınız.
g- Himmeti/bağışı organize eden örgütün bir yayınını takip etmek, abone olmak veya okuluna kayıt olmak. Tüm bu durumlar da sizin üyelik suçlamanızın diğer bir delilidir.
h- Aleyhe tanık anlatımlarına, ihbarlara ve emirlere muhatap olmak. Sizi kıskandığı için veya makamınıza göz koyduğu için ya da malvarlığınızda gözü bulunduğu için soysuz birisinin sizin bu bağış eylemi içerisinde olduğu ihbarı, beyanı, emri yeterli delildir.
i- Bağış/himmet/toplantı organizasyonuna belli bir sosyal iletişim ağı üzerinden katılmak. Siz bu eylem için tahsis edilen “zoom, whatsapp, signal, twitter, messenger, bylock, viber…” gibi iletişim ağına dahil olmuş veya dahil olmamış olsanız bile reklam ve benzeri yollarla bir kez dahi IP çakışması vb durum ile karşı karşıya kalmışsanız, bu, suça karıştığınızın kanıtıdır.
j- Akrabanızın eyleminden sorumlu olmak. Sizin “ben bağış yapmadım” demeniz sizi kurtarmaz. Bu nedenle tüm yakın ve uzak akrabalarınızın eyleminden de sorumlusunuz. Şahit olduğum bir dosyada, bir hakim, meydana gelen bir doğal felaket nedeniyle bir yadım derneğinin organize edip açmış olduğu hesaba bağışta bulunmak ile suçlanmıştı. Ancak aleyhine sunulan delil, hakimin bizzat yaptığı bağış değildi. Bağışı yapan, hakkında bir soruşturma bile açılmayan abisi idi. Hakimin abisi 500 TL bağış yapmıştı ve sanık Hakim bundan sorumluydu. Aynı dosyada ikinci delil, Hakimin suçlamaya konu organizasyonla iltisaklı bir dernek üyesi ile içeriği belli olmayan bir telefon görüşmesiydi. Dolayısıyla siz bizzat anılan eylemleri yapmasanız dahi bir arkadaş veya akrabanızın yapmış olması yeterlidir.
4- Ey hayırda yarışarak ve hatta daha fazla rant ve reklam nedeniyle yer yer çatışarak bu himmet/bağış organizasyonu tertip eden İktidar ve Muhalefet örgütleri ve iltisaklı belediye, dernek, tarikatlar sizi dostça uyarıyorum! İktidarın teşviki ile yerleşmiş olan Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına göre bu eyleminiz açıkça suçtur. Anayasal düzene karşı terör suçu işliyorsunuz. Alacağınız ceza sizin deyiminizle ebediyen benim deyimimle bu dünyadaki yaşam süreniz kadar hapiste kalmaktır. Elinizin altında geçen ancak elinizin varmadığı virüs infaz indiriminden bile yararlanamazsınız. Sakın ha AL-DAN-MA-YI-NIZ.
5- Ey duygularına hakim olamayıp bu yazımı paylaşacak olan halkım sakın ha yapmayınız. Himmet ve bağış yarışını eleştiren veya buna engel olmaya çalışanlar da hapse atılıyor. Malumunuz en son bu konuda tutuklanan ünlü gazeteci Hakan Uygun oldu. Hakan Uygun “Ey IBAN edenler… Biz size ayrı bankalardan IBAN numaraları verdik ki IBAN edesiniz diye, hiç şüphesiz ki ahiret gününde IBAN edenle IBAN etmeyenler ayrılacaktır!” şeklinde attığı tweet ile aslında himmette bulunma suçunu işlemediği halde himmet şeklini kendi düşünsel özgürlüğü ile ifade ettiği halde yine suçlu bulunup hapse atıldı. Üstelik cezaevlerinin boşaltılmaya çalışıldığı bir dönemde. Peki Uygun’un suçları neler idi? “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama ile hakaret”.
6- Dolayısıyla ey halkım en iyisi ne himmet lehine ne de aleyhine bir eylemde bulunun. Bu virüs salgın sınırlamalarına bağlı olarak evinizde oturup, kimseye karışmadan dua ile vaktinizi geçiriniz. Ancak “hayır! Hiçbir hapis tehdidi beni insanlara yardım etmek, bağış ve himmette bulunmaktan alıkoymaz. Bu, Allah’ın bana emridir. Doğru yere gittiği ve doğru insanların idare ettiğini inandığım himmet organizasyonlarına katılıp, bağışta bulunmaya devam edeceğim” diyorsanız o da sizin takdiriniz. Benimki sadece dostça bir uyarıydı.
[Aziz Kamil Can] 5.4.2020 [TR724]
1- Ey halkım, iktidar ve yerleşmiş yargı kararlarına göre bağış ve himmette bulunmanız halinde, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya karşı bir terör suçu soruşturmasına maruz kalabileceğinizi unutmayınız. Böyle bir eylemin karşılığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır. İnfaz Kanununa göre şartla tahliye imkanınız yoktur. Yani ölene kadar hapiste kalabilirsiniz. Virüs infaz indiriminden bile yararlanamazsınız.
2- Sakın ha ortada bir suç kanıtı yok ki cezalandıralım diye düşünmeyiniz. Durumun vahametini size açıklamak için somut bir örnekle devam edeyim: Muhalefet ve İktidar örgütlerinin organize ettikleri veya bunlarla iltisaklı olan tarikat, vakıf, dernek ve belediye gibi alt örgütlerin yürüttükleri bir himmet/bağış kampanyası toplantısına katılarak, bu örgütlerle iltisaklı x bankasında veya dini hassasiyetleriniz nedeniyle iltisaklı bir finans bankasında açıklanan IBAN hesabına bağlı olarak bağış yaptığınızı varsayalım.
3- Masum olduğunu düşündüğünüz bu eyleminiz ile aslında aşağıdaki şu suç kanıtları oluşmasına sebebiyet vermişsinizdir:
a- İnsani ve dini bir toplantıya katılmak. Niyetinizin Allah rızası veya mağdurlara yardım etmek olup olmaması önemli değildir. Özel kasıt aranmıyor. Toplantıya iştirak etme genel kastınız suçlama için yeterlidir.
b- Toplantıyı organize eden örgüte üye olmak. Bir zaman hukukun olduğu yargı içtihatlarında ortaya konulan “hiyerarşi, süreklilik, çeşitlilik, yoğunluk” gibi ilkeler aranmayacaktır. Bir kez bile toplantıya katıldıysanız AKP veya CHP veya bunlar adına organizeyi sağlayan belediye, dernek ve tarikat örgütlerinin üyesisiniz demektir.
c- Örgütle iltisaklı bankaya para yatırmak veya hesap açmak. CHP’ye bağlı İş Bankası veya AKP’ye bağlı Finans Bankasına para yatırmanız suçlamanızın en mühim delilidir. Bu bankaların çalışma ruhsatlarına sahip olması önemli değildir. Önemli olan sizin o bankaya para yatırmanız.
d- Bağış ve himmette bulunmak. Yaşanan bir felakete bağlı olarak insani duygular veya vicdan ve inançlarınız gereği bir nebze de olsa mağdurların ihtiyaçlarına cevap vermeniz diğer önemli bir kanıttır.
e- Aynı baz istasyonunda telefon sinyaline yakalanmak. Siz şayet suçlandığınız toplantıya katılmamış olsanız bile eğer toplantı saatinde kazara toplantı bölgesinden geçmiş ve aynı baz istasyonunda telefonunuzun sinyal verdiği saptanmış ise artık siz de o toplantıya dahil olmuşsunuz demektir.
f- Toplantıya katılan veya bankaya para yatıranlarla telefon görüşmelerinde bulunmak. Varsayalım ki siz özel bir iş için veya kardeşiniz olduğu için bu gruptaki bir insan ile telefon görüşmesi yaptınız. Artık siz de iltisaklısınız.
g- Himmeti/bağışı organize eden örgütün bir yayınını takip etmek, abone olmak veya okuluna kayıt olmak. Tüm bu durumlar da sizin üyelik suçlamanızın diğer bir delilidir.
h- Aleyhe tanık anlatımlarına, ihbarlara ve emirlere muhatap olmak. Sizi kıskandığı için veya makamınıza göz koyduğu için ya da malvarlığınızda gözü bulunduğu için soysuz birisinin sizin bu bağış eylemi içerisinde olduğu ihbarı, beyanı, emri yeterli delildir.
i- Bağış/himmet/toplantı organizasyonuna belli bir sosyal iletişim ağı üzerinden katılmak. Siz bu eylem için tahsis edilen “zoom, whatsapp, signal, twitter, messenger, bylock, viber…” gibi iletişim ağına dahil olmuş veya dahil olmamış olsanız bile reklam ve benzeri yollarla bir kez dahi IP çakışması vb durum ile karşı karşıya kalmışsanız, bu, suça karıştığınızın kanıtıdır.
j- Akrabanızın eyleminden sorumlu olmak. Sizin “ben bağış yapmadım” demeniz sizi kurtarmaz. Bu nedenle tüm yakın ve uzak akrabalarınızın eyleminden de sorumlusunuz. Şahit olduğum bir dosyada, bir hakim, meydana gelen bir doğal felaket nedeniyle bir yadım derneğinin organize edip açmış olduğu hesaba bağışta bulunmak ile suçlanmıştı. Ancak aleyhine sunulan delil, hakimin bizzat yaptığı bağış değildi. Bağışı yapan, hakkında bir soruşturma bile açılmayan abisi idi. Hakimin abisi 500 TL bağış yapmıştı ve sanık Hakim bundan sorumluydu. Aynı dosyada ikinci delil, Hakimin suçlamaya konu organizasyonla iltisaklı bir dernek üyesi ile içeriği belli olmayan bir telefon görüşmesiydi. Dolayısıyla siz bizzat anılan eylemleri yapmasanız dahi bir arkadaş veya akrabanızın yapmış olması yeterlidir.
4- Ey hayırda yarışarak ve hatta daha fazla rant ve reklam nedeniyle yer yer çatışarak bu himmet/bağış organizasyonu tertip eden İktidar ve Muhalefet örgütleri ve iltisaklı belediye, dernek, tarikatlar sizi dostça uyarıyorum! İktidarın teşviki ile yerleşmiş olan Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına göre bu eyleminiz açıkça suçtur. Anayasal düzene karşı terör suçu işliyorsunuz. Alacağınız ceza sizin deyiminizle ebediyen benim deyimimle bu dünyadaki yaşam süreniz kadar hapiste kalmaktır. Elinizin altında geçen ancak elinizin varmadığı virüs infaz indiriminden bile yararlanamazsınız. Sakın ha AL-DAN-MA-YI-NIZ.
5- Ey duygularına hakim olamayıp bu yazımı paylaşacak olan halkım sakın ha yapmayınız. Himmet ve bağış yarışını eleştiren veya buna engel olmaya çalışanlar da hapse atılıyor. Malumunuz en son bu konuda tutuklanan ünlü gazeteci Hakan Uygun oldu. Hakan Uygun “Ey IBAN edenler… Biz size ayrı bankalardan IBAN numaraları verdik ki IBAN edesiniz diye, hiç şüphesiz ki ahiret gününde IBAN edenle IBAN etmeyenler ayrılacaktır!” şeklinde attığı tweet ile aslında himmette bulunma suçunu işlemediği halde himmet şeklini kendi düşünsel özgürlüğü ile ifade ettiği halde yine suçlu bulunup hapse atıldı. Üstelik cezaevlerinin boşaltılmaya çalışıldığı bir dönemde. Peki Uygun’un suçları neler idi? “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama ile hakaret”.
6- Dolayısıyla ey halkım en iyisi ne himmet lehine ne de aleyhine bir eylemde bulunun. Bu virüs salgın sınırlamalarına bağlı olarak evinizde oturup, kimseye karışmadan dua ile vaktinizi geçiriniz. Ancak “hayır! Hiçbir hapis tehdidi beni insanlara yardım etmek, bağış ve himmette bulunmaktan alıkoymaz. Bu, Allah’ın bana emridir. Doğru yere gittiği ve doğru insanların idare ettiğini inandığım himmet organizasyonlarına katılıp, bağışta bulunmaya devam edeceğim” diyorsanız o da sizin takdiriniz. Benimki sadece dostça bir uyarıydı.
[Aziz Kamil Can] 5.4.2020 [TR724]
Eylemsizlik Neden? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Dünyanın pek çok yerinden Hizmet'le ilgili dertlenen, sancı çeken pek çok arkadaşımız bana ulaşıyor ve umut vadeden bir söz, haber duymaya çalışıyor. "Neden bir eylemsizlik var? Çıkış haritamız ne? Hareket çok daha iyi işler çıkarabileceği halde potansiyelini ve insan kaynaklarını neden kullanmıyor?" diye soruyorlar.
Keza gittiğim seminerlerde, konferanslarda benzer sualleri çok kimseden duyuyorum. Dahası ABD'de yaşayan, Kamp'a sürekli girip çıkan ve şu anda işlerin içinde-önünde olan arkadaşlar bile bu konularda merak içindeler. İnsanlar ömrünü verdiği, gaye-i hayal haline getirdiği, inandığı Hareket'in ne yöne gittiğine, geleceğine dair sadre şifa şeyler duymak istiyorlar. Aslında soranların pek çoğu konuyu da, problemleri de sorulandan daha iyi biliyorlar; ama tecahülü arif sanatı yaparak soruyorlar. Hizmet için sancı çeken insanlar bir ışık ve umut görmek istiyorlar. Farklı bir şey duymak ihtiyacındalar. Acizane onlara eylemsizliğin nelerden kaynaklanabileceğine dair yorumlarımı ifade etmiştim. Bu yazıda bunları paylaşmaya çalışacağım.
Hizmet kitlesi içinde hala dikkate değer oranda “Zihni Berrraklar” var. Bu kesim başımıza gelen her şeyi bir muhasebe dahi yaşamadan, herhangi bir sorgulamaya girmeden, revizyona yönelmeden sadece ve tamamıyla “Yolun Kaderi” olarak görüyorlar. Peygamber kıssaları, Kur'andan günümüze bakan yorumlar, eskilerin yaşadıklarının anlatılması bu insanları ikna ediyor.
Bir başka grup ise olaylara positivist, sadece sebep sonuç ilişkisi içinde bakıyor. Bu grup bahse konu olan kitlenin dini bir cemaat olduğunu unutup her şeyi Comte'cu yaklaşımlarla açıklamaya çalışıyorlar. Bu kesim önemli oranda kopuş yaşadı ve zaten aidiyet hissetmiyor. Dışardan ve biraz da tepeden bakarak “zavallı” eski arkadaşlarına “bilimsel”, “rasyonel” nasihatler vermekle meşguller. Ama ben asla bu arkadaşların linç edilip yok sayılmasına taraftar değilim. Söyledikleri içinde çok önemli ve gerekli, dikkate alınması gereken hakikatler var. Kanaatimce ana kitle daha ortada bir yerlerde duruyor. Bir “Yolun Kaderi” durumu olduğunu kabullenmekle birlikte tekrar edilmemesi gereken bazı hatalarımızın olduğunu, yeni dünyaya göre kendimizi revize etmemiz gerektiğini düşünüyorlar. Bundan sonra ancak yeniden yapılanarak yürüyebileceğimizi ve ayakta kalabileceğimizi, aksi halde giderek marjinalleşip eriyeceğimiz düşünüyorlar. Dini referanslara itimat eden, Hareket'in güzel işler yaptığına inanan, ama okuyan, sorgulayan, olaylara tamamen mistik bakmayan, yekun teşkil eden bir kitle var. Asıl büyük kayıp, erozyon araştıran, dünyayı takip eden, sorgulama yeteneğine sahip bu kesimde yaşanıyor. Bunlar bir projeye dayanan, makul ve kabul edilebilir eylemler olmadıkça beklemede, gözlemci konumunda kalıyor veya Hizmet'le mesafeyi yavaş yavaş açıyor. Mistik yorumlar, ilahiyatçıların dini nasihatları bu insanları tatmin etmiyor. Daha önce çokça mistik yorumlar yapıldığı ve söylenenler çıkmadığı için (belki de bazı yorumların vakti merhunu var, bilemiyoruz) rasyonel çözümler, ayağı yere basan öneriler duymak istiyorlar. Maneviyat soslu, mistik, ezoterik yorumlara insanların inancı sarsıldı, güveni kalmadı. Patreonda çıkan “Eylemsizlik Umutsuzluk Oluşturuyor” başlıklı yazımızda bunlara değinmiştik.
Kamp'ı ve orada işlerin nasıl yürüdüğünü bilenler bu soruları biraz daha spesifik hale getiriyor ve: “Hoca Efendi neden insiyatif amıyor? Neden bir adım atmıyor ve herşey harikaymış, hiç bir problemimiz yokmuş gibi davranıyor?” diye soruyorlar. Hizmet'le ilgili problemlerde hemen insiyatif ve aksiyon alan, Hizmet'e dair konuların ihmalini “ihanet” olarak gören ve problemlere müdahalede acul denecek kadar hassas, iş havale ettiği kimseleri bıktırırcasına takip eden, amme hukukuna tekabül eden meseleleri tittizlikle kovalayan Hoca Efendi böylesine büyük bir depremden sonra neden insiyatif almıyor? Neden adeta herşeyi akışına bırakıyor?
Bunun kesin cevabını bilemiyoruz. Sadece yorum yapıyoruz. Kendisine böyle bir soru tevcih edildi mi bilemiyorum. Ama etrafında böyle soruları sorabilecek pek kimsenin olmadığını biliyorum. A.Ü Hoca olsaydı o böyle soruları açık, net ve tarihi verilerin, semavi kaynakların ışığında sorabilirdi. Belki A.K böyle sorular sorabilir ama sanırım o da aykırı sorular sormanın, alışılagelenin dışında söz söylemenin sıkıntısını çok yaşadı; yenilerine cesaret edemiyor. Ben kendimce muhtemel cevapları sıralayacağım. Her bir başlık soruya teker teker cevap olabileceği gibi, ihtimallerin hepsi birden de geçerli olabilir. En olumsuz ihtimalden başlayalım.
MİSYON BİTMİŞ OLABİLİR: Allah bu Hareket'e Türkiye'de ve dünyada çok güzel işler yaptırdı. Dünyanın her yerinde açılan başarılı kurumları, etkili organizasyonları, semereli çabaları bir kenara koyun, her şeyin ötesinde Hoca Efendi gelecek nesillere İslam-insan-varlık arasındaki ilişkiyi İslamın esaslarına sadık kalarak ve çağın ihtiyaçlarına göre yorumladığı yüzü aşkın kitaptan oluşan bir külliyat bıraktı. Birilerinin bugün yazıp söylediklerine takılmayın. Pek çok büyük zat gibi İmam'ı Azam hayatında “Deccal” ilan edilmiş, devrin muktedirleri tarafından şeytanlaştırılıp türlü zulümlere maruz kalmıştı. Ama bugün her çeşidiyle Müslümanlar Ebu Hanife'yi İslam medeniyetinin yetiştirdiği en büyük müctehid, hukukçu, alim olarak tanımakta ve saygı duymaktadır. Bin yıldan fazladır görüşleri insanları etkilemektedir. Hizmet, pek çoğumuzun beklentilerinin aksine, mevcut haliyle, mevcut kadrolarıyla ve şu andaki formuyla yeniden toparlanıp, Türkçe olimpiyatlarının mottosunda geçtiği üzere “yeni bir dünya” kuramayabilir. Hizmet'in bu haliyle eski günlere dönmesi, ayağa kalkıp hayal edilen şeylere ulaşması mümkün olmayabilir. Hareket misyonunu fazlasıyla icra etti; çok da güzel şeyler yaptı. Ciddi ve nitelikli bir insan sermayesi oluşturdu. Bu birikim ve beşeri sermaye sonraki dönemlere referans, sonraki tüm oluşumlara harç ve malzeme olacaktır. Yapılanlar çok önemliydi, çok değerliydi. Ama güzel günlerin/vazifelerin bir kesime tapulanmasını beklemek yerine, Celalettin Harzemşah gibi: “Zafere değil, sefere muvazzafız” demek düşer bize. Bundan sonra yeni zaferler, başarılar, alkışlar, dünyada itibar görmeler olmayabilir; ama yeni şartlara, coğrafyalara göre yeni seferler her zaman olacaktır. Bizler de yeni seferler, yeni oluşumlar içinde yerimizi almaya çalışırız. Bu bir devrin kapanması olabilir. Allah daha farklı, yepyeni kapılar açabilir. Ve bu yeni kapılar, oluşumlar Hareket'in aynıyla devamı olmayabilir. Hareket misyonunu tamamlamış olabilir. “İn yeşe' yuzhibküm ve ye'ti bi halkın cedid” (Eğer dilerse sizi gönderir, yeni bir halk getirir. Fatır:16) ayetinde olduğu gibi Allah yeni bir kadro, yeni ışık süvarileri var edebilir. Tarihte de hep öyle olmuştur.
Kaldı ki birbirinin devamı olan hareketlerde dahi kesintiler, fasılalar vardır. Aynı düşünceye, gaye-i hayale sahip hareketlerde dahi fasılalar, farklılaşmalar yaşanmıştır. Bediü'z Zamandan sonra neredeyse 20-30 yıl duraklama olmuş, Hoca Efendi aynı misyonun farklı bir devamı olarak, ancak 1980'lerden sonra bilinir, görünür olmuştur. Bu misyonun başka bir versiyonu veya tamamen başka bir misyon yola devam edecekse, Allah cedid, nezih, defosuz bir kadro/kesim ihdas edecektir. Yeni dönemde de aynı insanların bazı işleri deruhte edeceğini veya önde olacağını düşünmemek gerekir. Belki bize düşen en önemli vazife sonraki döneme-dönemlere sağlam bir zemin ve mümkün olduğunca yara almamış, itikadını, heyecanını, umudunu, iş yapma kapasitesini koruyan nesiller intikal ettirmektir. “Düştüğümüz yerden kalkacağız ve çok kısa bir sürede yeniden harika işler yapacağız!” beklentisi çok gerçekçi olmayabilir. Ayrıca bu arzu “amelinizde Rızayı İlahi olmalı”, “beklentsiz olma”, gibi temel düsturlarla uyumlu değil.
KUŞATILMIŞLIK! Kötü ihtimallerden birisi de Hoca Efendi'nin, içinde başımıza 15 Temmuz belasını açanlarında olduğu bir grup tarafından ablukaya alınmış olduğu söylemi. Yani Mabeyni Humayun problemi. Bu kategoride ele alınan herkesin artniyetli olduğunu söylemek doğru değil. Bir kısım insanlar “Hocamızı üzmeyelim!”, “Ümitler canlı kalsın!”, “bedbinlik oluşturmayalım!” diye kendisine sürekli olumlu verileri iletiyor, kendisiyle sadece güzel haberleri paylaşıyorlar. Kendisi de belki bunu teşvik ediyor; “olumsuz haberler vermeyin rahatsızlıklarım var, sağlığım müsaade etmiyor” diyor. Öte yandan Hoca Efendi daha önceleri hayatın içinde olur, Cem Karaca'dan Toktamış Ateş'e kadar pek çok kesimle, kimseyle görüşür ve verileri birinci elden test eder, toplumun, insanların nabzını tutardı. Ancak ABD'ye taşındıktan sonra Kamptan çıkmadı ve farklı toplum kesimleriyle teması sınırlı kaldı. Dışarıya çıkmadığı için gözlem yapma imkanı da olmadı. Yaklaşık son 20 yılı içine alan bu dönemde kendisine getirilen bilgilerle ve o bilgileri getiren kimselerin aktardıklarıyla amel etmek, kararlar vermek durumunda kaldı. Elbette Hoca Efendi analitik düşünen, zekaveti, hafızası, ilmi güçlü, tecrübesi engin bir kişi. Ama sürekli aynı doğrultuda bilgilerle muhatap olunca her insan yanılabilir. Hoca Efendi'nin etrafında sürekli iyimser, hoşa gidecek bilgiler vererek O'nun doğru bilgilenmesini engelleyen, problemlerle yüzleşmesine engel olan, Hareket'i ve Hoca Efendi'yi gerçeklikten uzak yol takip etmeye sevkeden bir kesimin olduğuna inanan, bunu savunan çok kimse var. Kuşatılmışlık ihtimalinin daha kötümser şıkkı ise, bizim tarlayı sürenlerin, bizi tuzağa çekenlerin kampta ve Hoca Efendi'nin etrafında hala çok etkin oldukları söylemi. Bu teze göre Hoca Efendi bunu biliyor, fakat şu anda bu halkayı kırmakta acze düştüğü, çözümsüz/çaresiz kadığı için, inisiyatif kullanmayı zamana bırakıyor yaklaşımı.
Yakından bilenler bilir ki Hoca Efendi bir malumatı çok yerden çek eder. Özellikle amme hukukunun, Hizmet menfaatinin söz konusu olduğu konularda farklı kaynaklardan çapraz kontroller yapar. Evet, Hoca Efendi basiret ve feraset sahibi bir insan. Zekavetiyle, dikkatiyle pek çok tehlikeyi sezebilen, yıllarca devasa yapıyı kazaya-hasara uğratmadan getirmiş, sorumluluk ve hassasiyet sahibi birisi. Ancak ona “yanılmaz”, “her şeyi bilir!”, “asla maniple edilemez, yanıltılamaz!” diye bakmak teorik olarak hatalı ve hatarlı bir durum. O insanüstü birisi değil. Kendisi de bunu asla kabul etmez, ima edeni bile azarlayarak kapısından kovar. Tevhid konusunda, Allah'a karşı insanları tezkiye etme noktasında son derece hassastır. Bu hassasiyeti en sert şekliyle kendi şahsına iltifat edildiğinde, kastı aşan söz söylendiğinde gösterir. Ancak içinde ilahiyatçıların da olduğu bazı arkadaşlar Hoca Efendi'yi “yanılmaz ve yanıltılamaz!” gibi sunarak hem onun tevhid/şirk noktasındaki hassasiyetini boşa çıkarıyorlar, hem de Hareket'in kült, tarikat gibi sunulmasına imkan veriyorlar.
ZULMÜN DEVAM ETMESİ: Hoca Efendinin eylemsiz kalmasının, aksiyon almamasının nedeni olarak gösterilen başka bir açıklama ise devam eden ve hız kesmeyen zulüm. Zalim güç kaybetmediği için dikkati çeken ve önemli görülebilecek faaliyetler, projeler ortaya koyarak zulmün devamına sebep olmama mülahazası bu argümanın temelini teşkil ediyor. Ölü taklidi yaparak ve şimdilik hayatta ve ayakta kalmayı temin ederek daha fazla zarar görmeden bu süreci atlatabilmek, tahrik edici davranışlardan uzak durmak. Arızi olarak eylemsiz kalmak. Zira zalimlerin sarma saran teyzeye, arsa bağışlayan hacı amcaya bile tahammülleri yok. 80 yaşındaki insanları, yeni doğum yapmış anaları tehdit görüp hapse atan bir zalimle muhatabız. Süreç hafifleyene kadar eylemsizliği bir strateji olarak tercih etmiş olabilir.
YAŞI VE SAĞLIĞI MÜSAADE ETMİYOR: Hoca Efendi doğrudan inisiyatif almıyor, zira yaşı oldukça ilerledi ve son yaşananlar kendisini çok bunalttı. Dolayısıyla tekrar büyük efor ve kararlılık gösteren bir süreç içine girmek istemiyor. Çevresinin Pollyanna yaklaşımları, her şeyin iyi olduğu, hala dimdik ayakta olduğumuz yönündeki girdiler, haberler bu arzu ve beklentisini beslediği için onların öyle olduğuna inanıyor veya öyle temenni ediyor. Dolayısıyla kendisi de olumsuzlukları çok duymak istemiyor. “Bana olumsuz haberler getirmeyin!” şeklinde telkinde bulunuyor.
CEMAATİN PROBLEM ÇÖZMEYİ, MEŞVERETİ ÖĞRENMESİ: Hoca efendinin eylemsizliğiyle ilgili benim öncelikli yaklaşımım, cemaatin meşveret ve problem çözme yeteneğini geliştirmesini arzu etmesi. Hareket önemli oranda merkeziyetçi bir yapıda oldu ve Hoca Efendi işlerin, kararların odağındaydı. Pek çok şey O'na sorularak veya O'nun yönlendirmesiyle yapılıyordu. Kararlar verilmeden önce meşveret süreçleri, fikirlerin demlenme, olgunlaşma aşamaları olsa da, geneli ilgilendiren konularda nihai kararlar genelde kendisi tarafından verilmekteydi. Yeni dönemde ve yeni dünyalarda Hareket'in böylesi merkeziyetçi bir yapıyla yürümesi mümkün değil. Kendisinin de ifade ettiği üzere artık kendi problemlerini tespit edip, kendi meşveret heyetlerinde kararlar alabilen, yaşadıkları ülkelerin-beldelerin şartlarına göre yapılanmış “Hizmet Hareketleri”ne ihtiyaç var. Cemaatin gerçek manada istişare ahlakı kazanıp, her işini demokratik esaslar içinde ve meşveretle çözebilmesi ve buna alışması için Hoca Efendi iradi olarak inisiyatif almıyor, yönlendirmelerden çekiniyor. “Sizler daha iyi bilirsiniz!” “aranızda istişare edin!” diyerek son sözü söyleyen olmaktan kaçınıyor. Zira Hizmet'in geleceği ve selameti insanların bu özelliklerinin gelişmesine ve güçlenmesine bağlı. Hizmet'in temel ilkeleri ve esasları belli; eserlerde yazılmış ve elimizde. Bundan sonra Hizmetlerde sözlü ifadeler, nakiller değil, yazılı kaynaklar esas alınmalı ve oradaki ilkeler referans olmalı. Yapılacak işlerde, istişareler yerel ihtiyaçlar ve yazılı kaynaklardaki umdeler esas alınmalı. (Bknz : https://www.tr724.com/hizmetlerde-yazili-kurallar-esas-olmali/)
Olumsuz ihtimallerin bertarafı ve varsa içimizdeki art niyetlilerin tahriplerinden kurtulmak da büyük oranda yerelleşmeye ve yazılı kaynaklardaki (başta Kurn sinnet RN ve Pırlanta) esaslara riayete bağlı. Hizmet insanları alışageldikleri refleksleri değiştirmek zorunda. Bundan sonra bir yerden talimat gelmesini, birilerinin bizi organize etmesini, bizi yönlendirmesini beklemeden bulunduğumuz yerdeki arkadaşlarla bir araya gelip istişare etmeyi ve beldemizin/ülkemizin sorunlarına çözümler üretmeyi, ihtiyaçlarımıza uygun projeler geliştirmeyi öğrenmeliyiz. Artık eski hal muhal. Herkes işlerin bir ucundan tutmakla kalmamalı, kararların da mutlaka bir tarafında olmalı.
Umudumuzu ve insan potansiyelimizi koruyup, eski yaşananlardan dersler, ibretler çıkarıp daha sağlam zeminde yeni Hizmet alanları açmalıyız kendimize. Sonuçta ortada çok ciddi bir tecrübe ve yetişmiş insan sermayesi var. Hayallerimize uysun diye değil, Allah'ın rızasına uygun olsun, insanlığa yararlı olsun diye Hizmet (e)diyoruz. Doğru şeyler yaparsak Allah bunu zayi etmeyecek, güzel insanlara yeniden güzel işler yaptıracaktır. Hepimiz sonuçta bireysel bir sınavın muhataplarıyız. Ahiretimizi kazanmaya, salih amel işlemeye, emri bil ma'ruf yapmaya ihtiyacımız var. Zafere değil sefere odaklanmalıyız.
Sonraki yazılardan birisinde “Hizmetin gelecek perspektifi” konusunu ele alacağız.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 5.4.2020 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Keza gittiğim seminerlerde, konferanslarda benzer sualleri çok kimseden duyuyorum. Dahası ABD'de yaşayan, Kamp'a sürekli girip çıkan ve şu anda işlerin içinde-önünde olan arkadaşlar bile bu konularda merak içindeler. İnsanlar ömrünü verdiği, gaye-i hayal haline getirdiği, inandığı Hareket'in ne yöne gittiğine, geleceğine dair sadre şifa şeyler duymak istiyorlar. Aslında soranların pek çoğu konuyu da, problemleri de sorulandan daha iyi biliyorlar; ama tecahülü arif sanatı yaparak soruyorlar. Hizmet için sancı çeken insanlar bir ışık ve umut görmek istiyorlar. Farklı bir şey duymak ihtiyacındalar. Acizane onlara eylemsizliğin nelerden kaynaklanabileceğine dair yorumlarımı ifade etmiştim. Bu yazıda bunları paylaşmaya çalışacağım.
Hizmet kitlesi içinde hala dikkate değer oranda “Zihni Berrraklar” var. Bu kesim başımıza gelen her şeyi bir muhasebe dahi yaşamadan, herhangi bir sorgulamaya girmeden, revizyona yönelmeden sadece ve tamamıyla “Yolun Kaderi” olarak görüyorlar. Peygamber kıssaları, Kur'andan günümüze bakan yorumlar, eskilerin yaşadıklarının anlatılması bu insanları ikna ediyor.
Bir başka grup ise olaylara positivist, sadece sebep sonuç ilişkisi içinde bakıyor. Bu grup bahse konu olan kitlenin dini bir cemaat olduğunu unutup her şeyi Comte'cu yaklaşımlarla açıklamaya çalışıyorlar. Bu kesim önemli oranda kopuş yaşadı ve zaten aidiyet hissetmiyor. Dışardan ve biraz da tepeden bakarak “zavallı” eski arkadaşlarına “bilimsel”, “rasyonel” nasihatler vermekle meşguller. Ama ben asla bu arkadaşların linç edilip yok sayılmasına taraftar değilim. Söyledikleri içinde çok önemli ve gerekli, dikkate alınması gereken hakikatler var. Kanaatimce ana kitle daha ortada bir yerlerde duruyor. Bir “Yolun Kaderi” durumu olduğunu kabullenmekle birlikte tekrar edilmemesi gereken bazı hatalarımızın olduğunu, yeni dünyaya göre kendimizi revize etmemiz gerektiğini düşünüyorlar. Bundan sonra ancak yeniden yapılanarak yürüyebileceğimizi ve ayakta kalabileceğimizi, aksi halde giderek marjinalleşip eriyeceğimiz düşünüyorlar. Dini referanslara itimat eden, Hareket'in güzel işler yaptığına inanan, ama okuyan, sorgulayan, olaylara tamamen mistik bakmayan, yekun teşkil eden bir kitle var. Asıl büyük kayıp, erozyon araştıran, dünyayı takip eden, sorgulama yeteneğine sahip bu kesimde yaşanıyor. Bunlar bir projeye dayanan, makul ve kabul edilebilir eylemler olmadıkça beklemede, gözlemci konumunda kalıyor veya Hizmet'le mesafeyi yavaş yavaş açıyor. Mistik yorumlar, ilahiyatçıların dini nasihatları bu insanları tatmin etmiyor. Daha önce çokça mistik yorumlar yapıldığı ve söylenenler çıkmadığı için (belki de bazı yorumların vakti merhunu var, bilemiyoruz) rasyonel çözümler, ayağı yere basan öneriler duymak istiyorlar. Maneviyat soslu, mistik, ezoterik yorumlara insanların inancı sarsıldı, güveni kalmadı. Patreonda çıkan “Eylemsizlik Umutsuzluk Oluşturuyor” başlıklı yazımızda bunlara değinmiştik.
Kamp'ı ve orada işlerin nasıl yürüdüğünü bilenler bu soruları biraz daha spesifik hale getiriyor ve: “Hoca Efendi neden insiyatif amıyor? Neden bir adım atmıyor ve herşey harikaymış, hiç bir problemimiz yokmuş gibi davranıyor?” diye soruyorlar. Hizmet'le ilgili problemlerde hemen insiyatif ve aksiyon alan, Hizmet'e dair konuların ihmalini “ihanet” olarak gören ve problemlere müdahalede acul denecek kadar hassas, iş havale ettiği kimseleri bıktırırcasına takip eden, amme hukukuna tekabül eden meseleleri tittizlikle kovalayan Hoca Efendi böylesine büyük bir depremden sonra neden insiyatif almıyor? Neden adeta herşeyi akışına bırakıyor?
Bunun kesin cevabını bilemiyoruz. Sadece yorum yapıyoruz. Kendisine böyle bir soru tevcih edildi mi bilemiyorum. Ama etrafında böyle soruları sorabilecek pek kimsenin olmadığını biliyorum. A.Ü Hoca olsaydı o böyle soruları açık, net ve tarihi verilerin, semavi kaynakların ışığında sorabilirdi. Belki A.K böyle sorular sorabilir ama sanırım o da aykırı sorular sormanın, alışılagelenin dışında söz söylemenin sıkıntısını çok yaşadı; yenilerine cesaret edemiyor. Ben kendimce muhtemel cevapları sıralayacağım. Her bir başlık soruya teker teker cevap olabileceği gibi, ihtimallerin hepsi birden de geçerli olabilir. En olumsuz ihtimalden başlayalım.
MİSYON BİTMİŞ OLABİLİR: Allah bu Hareket'e Türkiye'de ve dünyada çok güzel işler yaptırdı. Dünyanın her yerinde açılan başarılı kurumları, etkili organizasyonları, semereli çabaları bir kenara koyun, her şeyin ötesinde Hoca Efendi gelecek nesillere İslam-insan-varlık arasındaki ilişkiyi İslamın esaslarına sadık kalarak ve çağın ihtiyaçlarına göre yorumladığı yüzü aşkın kitaptan oluşan bir külliyat bıraktı. Birilerinin bugün yazıp söylediklerine takılmayın. Pek çok büyük zat gibi İmam'ı Azam hayatında “Deccal” ilan edilmiş, devrin muktedirleri tarafından şeytanlaştırılıp türlü zulümlere maruz kalmıştı. Ama bugün her çeşidiyle Müslümanlar Ebu Hanife'yi İslam medeniyetinin yetiştirdiği en büyük müctehid, hukukçu, alim olarak tanımakta ve saygı duymaktadır. Bin yıldan fazladır görüşleri insanları etkilemektedir. Hizmet, pek çoğumuzun beklentilerinin aksine, mevcut haliyle, mevcut kadrolarıyla ve şu andaki formuyla yeniden toparlanıp, Türkçe olimpiyatlarının mottosunda geçtiği üzere “yeni bir dünya” kuramayabilir. Hizmet'in bu haliyle eski günlere dönmesi, ayağa kalkıp hayal edilen şeylere ulaşması mümkün olmayabilir. Hareket misyonunu fazlasıyla icra etti; çok da güzel şeyler yaptı. Ciddi ve nitelikli bir insan sermayesi oluşturdu. Bu birikim ve beşeri sermaye sonraki dönemlere referans, sonraki tüm oluşumlara harç ve malzeme olacaktır. Yapılanlar çok önemliydi, çok değerliydi. Ama güzel günlerin/vazifelerin bir kesime tapulanmasını beklemek yerine, Celalettin Harzemşah gibi: “Zafere değil, sefere muvazzafız” demek düşer bize. Bundan sonra yeni zaferler, başarılar, alkışlar, dünyada itibar görmeler olmayabilir; ama yeni şartlara, coğrafyalara göre yeni seferler her zaman olacaktır. Bizler de yeni seferler, yeni oluşumlar içinde yerimizi almaya çalışırız. Bu bir devrin kapanması olabilir. Allah daha farklı, yepyeni kapılar açabilir. Ve bu yeni kapılar, oluşumlar Hareket'in aynıyla devamı olmayabilir. Hareket misyonunu tamamlamış olabilir. “İn yeşe' yuzhibküm ve ye'ti bi halkın cedid” (Eğer dilerse sizi gönderir, yeni bir halk getirir. Fatır:16) ayetinde olduğu gibi Allah yeni bir kadro, yeni ışık süvarileri var edebilir. Tarihte de hep öyle olmuştur.
Kaldı ki birbirinin devamı olan hareketlerde dahi kesintiler, fasılalar vardır. Aynı düşünceye, gaye-i hayale sahip hareketlerde dahi fasılalar, farklılaşmalar yaşanmıştır. Bediü'z Zamandan sonra neredeyse 20-30 yıl duraklama olmuş, Hoca Efendi aynı misyonun farklı bir devamı olarak, ancak 1980'lerden sonra bilinir, görünür olmuştur. Bu misyonun başka bir versiyonu veya tamamen başka bir misyon yola devam edecekse, Allah cedid, nezih, defosuz bir kadro/kesim ihdas edecektir. Yeni dönemde de aynı insanların bazı işleri deruhte edeceğini veya önde olacağını düşünmemek gerekir. Belki bize düşen en önemli vazife sonraki döneme-dönemlere sağlam bir zemin ve mümkün olduğunca yara almamış, itikadını, heyecanını, umudunu, iş yapma kapasitesini koruyan nesiller intikal ettirmektir. “Düştüğümüz yerden kalkacağız ve çok kısa bir sürede yeniden harika işler yapacağız!” beklentisi çok gerçekçi olmayabilir. Ayrıca bu arzu “amelinizde Rızayı İlahi olmalı”, “beklentsiz olma”, gibi temel düsturlarla uyumlu değil.
KUŞATILMIŞLIK! Kötü ihtimallerden birisi de Hoca Efendi'nin, içinde başımıza 15 Temmuz belasını açanlarında olduğu bir grup tarafından ablukaya alınmış olduğu söylemi. Yani Mabeyni Humayun problemi. Bu kategoride ele alınan herkesin artniyetli olduğunu söylemek doğru değil. Bir kısım insanlar “Hocamızı üzmeyelim!”, “Ümitler canlı kalsın!”, “bedbinlik oluşturmayalım!” diye kendisine sürekli olumlu verileri iletiyor, kendisiyle sadece güzel haberleri paylaşıyorlar. Kendisi de belki bunu teşvik ediyor; “olumsuz haberler vermeyin rahatsızlıklarım var, sağlığım müsaade etmiyor” diyor. Öte yandan Hoca Efendi daha önceleri hayatın içinde olur, Cem Karaca'dan Toktamış Ateş'e kadar pek çok kesimle, kimseyle görüşür ve verileri birinci elden test eder, toplumun, insanların nabzını tutardı. Ancak ABD'ye taşındıktan sonra Kamptan çıkmadı ve farklı toplum kesimleriyle teması sınırlı kaldı. Dışarıya çıkmadığı için gözlem yapma imkanı da olmadı. Yaklaşık son 20 yılı içine alan bu dönemde kendisine getirilen bilgilerle ve o bilgileri getiren kimselerin aktardıklarıyla amel etmek, kararlar vermek durumunda kaldı. Elbette Hoca Efendi analitik düşünen, zekaveti, hafızası, ilmi güçlü, tecrübesi engin bir kişi. Ama sürekli aynı doğrultuda bilgilerle muhatap olunca her insan yanılabilir. Hoca Efendi'nin etrafında sürekli iyimser, hoşa gidecek bilgiler vererek O'nun doğru bilgilenmesini engelleyen, problemlerle yüzleşmesine engel olan, Hareket'i ve Hoca Efendi'yi gerçeklikten uzak yol takip etmeye sevkeden bir kesimin olduğuna inanan, bunu savunan çok kimse var. Kuşatılmışlık ihtimalinin daha kötümser şıkkı ise, bizim tarlayı sürenlerin, bizi tuzağa çekenlerin kampta ve Hoca Efendi'nin etrafında hala çok etkin oldukları söylemi. Bu teze göre Hoca Efendi bunu biliyor, fakat şu anda bu halkayı kırmakta acze düştüğü, çözümsüz/çaresiz kadığı için, inisiyatif kullanmayı zamana bırakıyor yaklaşımı.
Yakından bilenler bilir ki Hoca Efendi bir malumatı çok yerden çek eder. Özellikle amme hukukunun, Hizmet menfaatinin söz konusu olduğu konularda farklı kaynaklardan çapraz kontroller yapar. Evet, Hoca Efendi basiret ve feraset sahibi bir insan. Zekavetiyle, dikkatiyle pek çok tehlikeyi sezebilen, yıllarca devasa yapıyı kazaya-hasara uğratmadan getirmiş, sorumluluk ve hassasiyet sahibi birisi. Ancak ona “yanılmaz”, “her şeyi bilir!”, “asla maniple edilemez, yanıltılamaz!” diye bakmak teorik olarak hatalı ve hatarlı bir durum. O insanüstü birisi değil. Kendisi de bunu asla kabul etmez, ima edeni bile azarlayarak kapısından kovar. Tevhid konusunda, Allah'a karşı insanları tezkiye etme noktasında son derece hassastır. Bu hassasiyeti en sert şekliyle kendi şahsına iltifat edildiğinde, kastı aşan söz söylendiğinde gösterir. Ancak içinde ilahiyatçıların da olduğu bazı arkadaşlar Hoca Efendi'yi “yanılmaz ve yanıltılamaz!” gibi sunarak hem onun tevhid/şirk noktasındaki hassasiyetini boşa çıkarıyorlar, hem de Hareket'in kült, tarikat gibi sunulmasına imkan veriyorlar.
ZULMÜN DEVAM ETMESİ: Hoca Efendinin eylemsiz kalmasının, aksiyon almamasının nedeni olarak gösterilen başka bir açıklama ise devam eden ve hız kesmeyen zulüm. Zalim güç kaybetmediği için dikkati çeken ve önemli görülebilecek faaliyetler, projeler ortaya koyarak zulmün devamına sebep olmama mülahazası bu argümanın temelini teşkil ediyor. Ölü taklidi yaparak ve şimdilik hayatta ve ayakta kalmayı temin ederek daha fazla zarar görmeden bu süreci atlatabilmek, tahrik edici davranışlardan uzak durmak. Arızi olarak eylemsiz kalmak. Zira zalimlerin sarma saran teyzeye, arsa bağışlayan hacı amcaya bile tahammülleri yok. 80 yaşındaki insanları, yeni doğum yapmış anaları tehdit görüp hapse atan bir zalimle muhatabız. Süreç hafifleyene kadar eylemsizliği bir strateji olarak tercih etmiş olabilir.
YAŞI VE SAĞLIĞI MÜSAADE ETMİYOR: Hoca Efendi doğrudan inisiyatif almıyor, zira yaşı oldukça ilerledi ve son yaşananlar kendisini çok bunalttı. Dolayısıyla tekrar büyük efor ve kararlılık gösteren bir süreç içine girmek istemiyor. Çevresinin Pollyanna yaklaşımları, her şeyin iyi olduğu, hala dimdik ayakta olduğumuz yönündeki girdiler, haberler bu arzu ve beklentisini beslediği için onların öyle olduğuna inanıyor veya öyle temenni ediyor. Dolayısıyla kendisi de olumsuzlukları çok duymak istemiyor. “Bana olumsuz haberler getirmeyin!” şeklinde telkinde bulunuyor.
CEMAATİN PROBLEM ÇÖZMEYİ, MEŞVERETİ ÖĞRENMESİ: Hoca efendinin eylemsizliğiyle ilgili benim öncelikli yaklaşımım, cemaatin meşveret ve problem çözme yeteneğini geliştirmesini arzu etmesi. Hareket önemli oranda merkeziyetçi bir yapıda oldu ve Hoca Efendi işlerin, kararların odağındaydı. Pek çok şey O'na sorularak veya O'nun yönlendirmesiyle yapılıyordu. Kararlar verilmeden önce meşveret süreçleri, fikirlerin demlenme, olgunlaşma aşamaları olsa da, geneli ilgilendiren konularda nihai kararlar genelde kendisi tarafından verilmekteydi. Yeni dönemde ve yeni dünyalarda Hareket'in böylesi merkeziyetçi bir yapıyla yürümesi mümkün değil. Kendisinin de ifade ettiği üzere artık kendi problemlerini tespit edip, kendi meşveret heyetlerinde kararlar alabilen, yaşadıkları ülkelerin-beldelerin şartlarına göre yapılanmış “Hizmet Hareketleri”ne ihtiyaç var. Cemaatin gerçek manada istişare ahlakı kazanıp, her işini demokratik esaslar içinde ve meşveretle çözebilmesi ve buna alışması için Hoca Efendi iradi olarak inisiyatif almıyor, yönlendirmelerden çekiniyor. “Sizler daha iyi bilirsiniz!” “aranızda istişare edin!” diyerek son sözü söyleyen olmaktan kaçınıyor. Zira Hizmet'in geleceği ve selameti insanların bu özelliklerinin gelişmesine ve güçlenmesine bağlı. Hizmet'in temel ilkeleri ve esasları belli; eserlerde yazılmış ve elimizde. Bundan sonra Hizmetlerde sözlü ifadeler, nakiller değil, yazılı kaynaklar esas alınmalı ve oradaki ilkeler referans olmalı. Yapılacak işlerde, istişareler yerel ihtiyaçlar ve yazılı kaynaklardaki umdeler esas alınmalı. (Bknz : https://www.tr724.com/hizmetlerde-yazili-kurallar-esas-olmali/)
Olumsuz ihtimallerin bertarafı ve varsa içimizdeki art niyetlilerin tahriplerinden kurtulmak da büyük oranda yerelleşmeye ve yazılı kaynaklardaki (başta Kurn sinnet RN ve Pırlanta) esaslara riayete bağlı. Hizmet insanları alışageldikleri refleksleri değiştirmek zorunda. Bundan sonra bir yerden talimat gelmesini, birilerinin bizi organize etmesini, bizi yönlendirmesini beklemeden bulunduğumuz yerdeki arkadaşlarla bir araya gelip istişare etmeyi ve beldemizin/ülkemizin sorunlarına çözümler üretmeyi, ihtiyaçlarımıza uygun projeler geliştirmeyi öğrenmeliyiz. Artık eski hal muhal. Herkes işlerin bir ucundan tutmakla kalmamalı, kararların da mutlaka bir tarafında olmalı.
Umudumuzu ve insan potansiyelimizi koruyup, eski yaşananlardan dersler, ibretler çıkarıp daha sağlam zeminde yeni Hizmet alanları açmalıyız kendimize. Sonuçta ortada çok ciddi bir tecrübe ve yetişmiş insan sermayesi var. Hayallerimize uysun diye değil, Allah'ın rızasına uygun olsun, insanlığa yararlı olsun diye Hizmet (e)diyoruz. Doğru şeyler yaparsak Allah bunu zayi etmeyecek, güzel insanlara yeniden güzel işler yaptıracaktır. Hepimiz sonuçta bireysel bir sınavın muhataplarıyız. Ahiretimizi kazanmaya, salih amel işlemeye, emri bil ma'ruf yapmaya ihtiyacımız var. Zafere değil sefere odaklanmalıyız.
Sonraki yazılardan birisinde “Hizmetin gelecek perspektifi” konusunu ele alacağız.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 5.4.2020 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Berat Kandili yaklaşıyor: Bu Kutlu gece için ne gibi bir hazırlık yapmak gerekiyor
Rahmet ve mağfiret mevsimi olan Ramazan’ın yaklaştığı müjdesini veren Berat Kandili yaklaşıyor. Berat Kandili, bu yıl 7 Nisan gecesi idrak edilecek. Bu Kutlu gece için ne gibi bir hazırlık yapmak gerekiyor
Şaban ayının 15’inci gecesinde idrak edilen Berat Gecesi’nde Peygamber Efendimiz’e (sas) ümmeti için şefaatçi olma hakkı verildi.
Bu kutlu gecenin öncesi üç gece çok önemli Peygamber efendimiz Bu üç gecede çok dua edermiş.
Samanyoluhaber.com yazarı Fikret Kaplan Berat gecesinin faziletini ve bu kutlu gecede yapılması gerekenleri You Tube Kanalında anlattı..
Fikret Kaplan'ın anlattığı Berat Kandili sunumunun başlıkları
* “Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, geceyi ibadetle geçirin. Ve o gecenin gündüzünde (kandilden sonraki gün) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş battıktan sonra Allah Teâlâ rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.
* Hem Kıblemizi bulmamız hem de bu umumî af ve rahmet gecesinde tevbe, istiğfar ve duaların kabul edileceğine dair Rabbimizin müjdesi, Varlığın Yaratılış Gâyesi olan Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) sevindirmiş, Beraat gecesine ayrı bir önem vererek değerlendirmesine vesile olmuştu.
* Kendilerini Hak yolunda hizmete adamış bütün Allah dostları, bu mübarek Berâat Gecesi’ni ihya etmek için ciddi gayret göstermişler; hatta ehlullahtan pek çokları Berâat’i yeniden bir doğum fırsatı olarak görmüşler; istiğfar, tevbe ve inabeleriyle kalbî ruhî hayatın yepyeni iklimlerine ilk adımı bu gece atmışlardır.
* Bu geceden ertesi yıla kadar meydana gelecek hadiselerin hepsi melekler tarafından defterlere ayrı ayrı yazılır. Doğumlar, ölümler, rızıklar, zenginlikler, fakirlikler, Hacca gidecekler, vefalı kullar, asi kullar, münafıklar… hep bu sırada kaydedilir.
* Bediüzzaman Hazretleri bu gecenin değeri ve değerlendirilmesi ile alâkalı şöyle buyurmaktadır: “Beraat Gecesi, bütün senenin kutsî bir çekirdeği ve insanlığın kaderinin programı olması açısından, Kadir gecesi gibi mukaddestir.
* Allahım, şayet benim ismimi da bahtiyar kullarının adlarını kaydettiğin Saidler Divanı’na yazmış isen, o yazıyı orada sabit eyle. Şayet, talihsiz zavallı kulların adlarının yazıldığı Şakîler Defteri’ne benim ismim de yazılmışsa, bahtına düştüm, kurban olayım, ismimi o bahtsızların arasından silip salih kullar zümresine dahil eyle. Çünkü Sen Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurdun: “Allah dilediğini siler, iptal eder, dilediğini de sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O’nun indindedir.” (Ra’d 19/39)
[Samanyolu Haber] 5.4.2020
Şaban ayının 15’inci gecesinde idrak edilen Berat Gecesi’nde Peygamber Efendimiz’e (sas) ümmeti için şefaatçi olma hakkı verildi.
Bu kutlu gecenin öncesi üç gece çok önemli Peygamber efendimiz Bu üç gecede çok dua edermiş.
Samanyoluhaber.com yazarı Fikret Kaplan Berat gecesinin faziletini ve bu kutlu gecede yapılması gerekenleri You Tube Kanalında anlattı..
Fikret Kaplan'ın anlattığı Berat Kandili sunumunun başlıkları
* “Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, geceyi ibadetle geçirin. Ve o gecenin gündüzünde (kandilden sonraki gün) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş battıktan sonra Allah Teâlâ rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.
* Hem Kıblemizi bulmamız hem de bu umumî af ve rahmet gecesinde tevbe, istiğfar ve duaların kabul edileceğine dair Rabbimizin müjdesi, Varlığın Yaratılış Gâyesi olan Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) sevindirmiş, Beraat gecesine ayrı bir önem vererek değerlendirmesine vesile olmuştu.
* Kendilerini Hak yolunda hizmete adamış bütün Allah dostları, bu mübarek Berâat Gecesi’ni ihya etmek için ciddi gayret göstermişler; hatta ehlullahtan pek çokları Berâat’i yeniden bir doğum fırsatı olarak görmüşler; istiğfar, tevbe ve inabeleriyle kalbî ruhî hayatın yepyeni iklimlerine ilk adımı bu gece atmışlardır.
* Bu geceden ertesi yıla kadar meydana gelecek hadiselerin hepsi melekler tarafından defterlere ayrı ayrı yazılır. Doğumlar, ölümler, rızıklar, zenginlikler, fakirlikler, Hacca gidecekler, vefalı kullar, asi kullar, münafıklar… hep bu sırada kaydedilir.
* Bediüzzaman Hazretleri bu gecenin değeri ve değerlendirilmesi ile alâkalı şöyle buyurmaktadır: “Beraat Gecesi, bütün senenin kutsî bir çekirdeği ve insanlığın kaderinin programı olması açısından, Kadir gecesi gibi mukaddestir.
* Allahım, şayet benim ismimi da bahtiyar kullarının adlarını kaydettiğin Saidler Divanı’na yazmış isen, o yazıyı orada sabit eyle. Şayet, talihsiz zavallı kulların adlarının yazıldığı Şakîler Defteri’ne benim ismim de yazılmışsa, bahtına düştüm, kurban olayım, ismimi o bahtsızların arasından silip salih kullar zümresine dahil eyle. Çünkü Sen Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurdun: “Allah dilediğini siler, iptal eder, dilediğini de sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O’nun indindedir.” (Ra’d 19/39)
[Samanyolu Haber] 5.4.2020
Almanya, koronavirüs salgınına karşı sokakları neden yıkamıyor?
Koronavirüse karşı sokakların deterjanlarla yıkanmasına bir çok Alman virolog 'tamamen saçmalık' diyerek karşı çıkıyor... Bakalım maske konusunda olduğu gibi bu konuda da geri adım atacaklar mı...
BİLAL BALTACI -5 Nisan 2020
Ankara'nın Mamak Belediyesi, koronavirüs önlemleri kapsamında, kaldırımlar ve sokakları deterjanlı suyla yıkayarak dezenfekte etti.
”Bu gece saat 3 ile 4 arasında bütün pencereleri ve kapıları kapatın. Helikopterden sıkılacak ilaçlarla -koronavirüse karşı- dezenfekte çalışması yapılacak.” Benzer Whatsapp mesajları son günlerde oldukça revaçta. Üstelik inananların sayısı da bir hayli yüksek. Oysa bir çok uzman bu yöntemle sokakları, evleri dezenfekte etmenin mümkün olmadığını söylerken…
Buna rağmen sokakları dezenfekte etmemeye çalışan belediye görevlilerinin fotoğrafları dünya medyasında geniş yer aldı. Çin ve Tahran’da başlayan bu furya İtalya, Fransa ve Türkiye’ye de ulaşmış gözüküyor. Belediyeler, su ve deterjanla sokakları yıkadıkları görüntüleri servis etmekte birbirleriyle yarışıyorlar. İyi ama bu çalışmalar ne kadar faydalı?
“TAMAMEN SAÇMALIK”
Alman Die Zeit‘a konuşan Virolog Melanie Brinkmann bu şekilde sokakları yıkamanın “tamamen saçmalık” olduğunu düşünüyor ve ekliyor: “Bütün sokakları yıkamanın maaliyeti son derece yüksek ve sonuç vermez.”
Alman ZDF kanalında tartışma programına katılan meslektaşı Hendrik Streeck ise işi bir adım daha ileri götürüyor. Almanya’da virüsün en çok yayıldığı bölgede araştırmalarda bulunan uzman, “bu virüsün nesnelerden insanlara geçtiğini tespit edemedik” diyor. İki uzmanın birleştiği nokta ise şu: “İnsanın insana teması virüsün ana yayılma yolu.”
Virolog Brinkmann farklı ülkelerdeki belediyelerin bu uygulamasını psikolojik olarak değerlendirmenin doğru olacağını söylüyor. İtalya’da sokakları yıkatan belediye başkanlarına popülizm suçlaması yöneltiliyor ve bu politikacıların kendilerini kurtarıcı olarak göstermeye çalıştığı savunuluyor.
Ancak yine de temkinli olmakta fayda var. Yakın zamana kadar maske kullanmanın koronavirüsten korumadığını savunurken geri adım atarak maske takmaya teşvik eden Avrupalı uzmanların sokak dezenfekte edilmesi konusunda geri adım atıp atmayacağını zaman gösterecek.
[Kronos.News] 5.4.2020
BİLAL BALTACI -5 Nisan 2020
Ankara'nın Mamak Belediyesi, koronavirüs önlemleri kapsamında, kaldırımlar ve sokakları deterjanlı suyla yıkayarak dezenfekte etti.
”Bu gece saat 3 ile 4 arasında bütün pencereleri ve kapıları kapatın. Helikopterden sıkılacak ilaçlarla -koronavirüse karşı- dezenfekte çalışması yapılacak.” Benzer Whatsapp mesajları son günlerde oldukça revaçta. Üstelik inananların sayısı da bir hayli yüksek. Oysa bir çok uzman bu yöntemle sokakları, evleri dezenfekte etmenin mümkün olmadığını söylerken…
Buna rağmen sokakları dezenfekte etmemeye çalışan belediye görevlilerinin fotoğrafları dünya medyasında geniş yer aldı. Çin ve Tahran’da başlayan bu furya İtalya, Fransa ve Türkiye’ye de ulaşmış gözüküyor. Belediyeler, su ve deterjanla sokakları yıkadıkları görüntüleri servis etmekte birbirleriyle yarışıyorlar. İyi ama bu çalışmalar ne kadar faydalı?
“TAMAMEN SAÇMALIK”
Alman Die Zeit‘a konuşan Virolog Melanie Brinkmann bu şekilde sokakları yıkamanın “tamamen saçmalık” olduğunu düşünüyor ve ekliyor: “Bütün sokakları yıkamanın maaliyeti son derece yüksek ve sonuç vermez.”
Alman ZDF kanalında tartışma programına katılan meslektaşı Hendrik Streeck ise işi bir adım daha ileri götürüyor. Almanya’da virüsün en çok yayıldığı bölgede araştırmalarda bulunan uzman, “bu virüsün nesnelerden insanlara geçtiğini tespit edemedik” diyor. İki uzmanın birleştiği nokta ise şu: “İnsanın insana teması virüsün ana yayılma yolu.”
Virolog Brinkmann farklı ülkelerdeki belediyelerin bu uygulamasını psikolojik olarak değerlendirmenin doğru olacağını söylüyor. İtalya’da sokakları yıkatan belediye başkanlarına popülizm suçlaması yöneltiliyor ve bu politikacıların kendilerini kurtarıcı olarak göstermeye çalıştığı savunuluyor.
Ancak yine de temkinli olmakta fayda var. Yakın zamana kadar maske kullanmanın koronavirüsten korumadığını savunurken geri adım atarak maske takmaya teşvik eden Avrupalı uzmanların sokak dezenfekte edilmesi konusunda geri adım atıp atmayacağını zaman gösterecek.
[Kronos.News] 5.4.2020
‘Her aileye bin lira yardım’ salgın nedeniyle işsiz kalanlara gitmedi
DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu: “Maalesef elimizde hükümetin listesi dışında salgın nedeniyle işsiz kalanlara para yardımı yapıldığı konusunda bir veri yok.''
HİCRAN AYGÜN -5 Nisan 2020
Koronavirüs salgını nedeniyle 2 milyon yoksula biner lira dağıtacağını duyuran hükümet, 1 Nisan itibarıyla paraları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaya başladı. PTT önünde uzun kuyruklar oluşması ve sosyal mesafeye uyulmaması nedeniyle yardımların valilik personeli tarafından elden dağıtılmasına karar verildi. Ancak Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın elindeki listeden yola çıkılarak dağıtılan paralardan faydalanan kişilere salgın nedeniyle işsiz kalanların dahil olmadığı öğrenildi.
‘BAKANLIĞIN LİSTESİ DIŞINDA ELİMİZDE VERİ YOK’
DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu, konuyla ilgili Kronos’a konuştu. Bakanlığın belirlediği liste dışında ellerinde herhangi bir veri olmadığını söyleyen Çerkezoğlu, “Maalesef elimizde ek bir bilgi yok. Hükümetin listesi dışında salgın nedeniyle işsiz kalanlara para yardımı yapıldığı konusunda elimizde bir veri yok. Kısa vadede olmasını da bekleyemeyiz. Ancak Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıklamalarından yola çıkarak bu dönemde kaç kişinin işsiz kaldığını öğrenebiliriz” diye konuştu.
‘DİSK’İN OLDUĞU YERLERDE İŞÇİLER İŞSİZ KALMADI’
Bu konuda kendilerinin de bir çalışma yapacağını ancak şu an için bunu takip etmelerinin imkan dahilinde olmadığını söyleyen Başkan Çerkezoğlu, bu dönemde kaç kişinin işsiz kalacağına ilişkin de bir tahmin yürütemediklerini söyledi. Çerkezoğlu, sendikalarına bağlı işçilerin işten çıkarılma ya da ücretsiz zorunlu izne çıkarılmalarına ise müdahale ettiklerini belirtti. Çerkezoğlu şunları söyledi: DİSK’in örgütlü olduğu yerlerde iş kaybı yaşanmadı. Çünkü zorunlu veya ücretsiz izin ya da işten çıkarma girişimlerinin tamamına müdahale ettik. Şu ana kadar aldığımız duyumlara göre taşeron, kayıtdışı, örgütsüz, toplu sözleşmesi olmayan, sendikasız çalışanların işten çıkarıldığını biliyoruz. Gerçek rakamları ancak TÜİK açıkladıktan sonra öğrenebileceğiz. Tabii bir de bizim çalışmalarımız olacak.
ILO’YA GÖRE 25 MİLYON KİŞİ İŞSİZ KALACAK
Türkiye’de bu dönemden sonra kaç kişinin işsiz kalacağına ilişkin herhangi bir tahminlerinin olmadığını da belirten Başkan Çerkezoğlu, “Ancak şunu söyleyebilirim Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nun raporuna göre tüm dünyada 25 milyon kişinin işsiz kalacağı ihtimali üzerinde duruluyor. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gerekli tedbirlerin alınması gerekiyor” dedi. 2019 verilerine göre TÜİK’in açıkladığı işsiz oranının 13.7 milyon olduğunu söyleyen Çerkezoğlu, dar tanımlı işsizlik rakamlarının daha da yükselmesinden endişe duyduklarını belirtti. Geçen hafta TÜİK’in 720 bin çocuk işçi olduğuna ilişkin açıklamasını ise “Çocuk işçiliğinin büyük bir bölümü kayıt dışı bu nedenle en azından TÜİK’in rakamlarına inanmak zorundayız” diye konuştu.
[Kronos.News] 5.4.2020
HİCRAN AYGÜN -5 Nisan 2020
Koronavirüs salgını nedeniyle 2 milyon yoksula biner lira dağıtacağını duyuran hükümet, 1 Nisan itibarıyla paraları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaya başladı. PTT önünde uzun kuyruklar oluşması ve sosyal mesafeye uyulmaması nedeniyle yardımların valilik personeli tarafından elden dağıtılmasına karar verildi. Ancak Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın elindeki listeden yola çıkılarak dağıtılan paralardan faydalanan kişilere salgın nedeniyle işsiz kalanların dahil olmadığı öğrenildi.
‘BAKANLIĞIN LİSTESİ DIŞINDA ELİMİZDE VERİ YOK’
DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu, konuyla ilgili Kronos’a konuştu. Bakanlığın belirlediği liste dışında ellerinde herhangi bir veri olmadığını söyleyen Çerkezoğlu, “Maalesef elimizde ek bir bilgi yok. Hükümetin listesi dışında salgın nedeniyle işsiz kalanlara para yardımı yapıldığı konusunda elimizde bir veri yok. Kısa vadede olmasını da bekleyemeyiz. Ancak Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıklamalarından yola çıkarak bu dönemde kaç kişinin işsiz kaldığını öğrenebiliriz” diye konuştu.
‘DİSK’İN OLDUĞU YERLERDE İŞÇİLER İŞSİZ KALMADI’
Bu konuda kendilerinin de bir çalışma yapacağını ancak şu an için bunu takip etmelerinin imkan dahilinde olmadığını söyleyen Başkan Çerkezoğlu, bu dönemde kaç kişinin işsiz kalacağına ilişkin de bir tahmin yürütemediklerini söyledi. Çerkezoğlu, sendikalarına bağlı işçilerin işten çıkarılma ya da ücretsiz zorunlu izne çıkarılmalarına ise müdahale ettiklerini belirtti. Çerkezoğlu şunları söyledi: DİSK’in örgütlü olduğu yerlerde iş kaybı yaşanmadı. Çünkü zorunlu veya ücretsiz izin ya da işten çıkarma girişimlerinin tamamına müdahale ettik. Şu ana kadar aldığımız duyumlara göre taşeron, kayıtdışı, örgütsüz, toplu sözleşmesi olmayan, sendikasız çalışanların işten çıkarıldığını biliyoruz. Gerçek rakamları ancak TÜİK açıkladıktan sonra öğrenebileceğiz. Tabii bir de bizim çalışmalarımız olacak.
ILO’YA GÖRE 25 MİLYON KİŞİ İŞSİZ KALACAK
Türkiye’de bu dönemden sonra kaç kişinin işsiz kalacağına ilişkin herhangi bir tahminlerinin olmadığını da belirten Başkan Çerkezoğlu, “Ancak şunu söyleyebilirim Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nun raporuna göre tüm dünyada 25 milyon kişinin işsiz kalacağı ihtimali üzerinde duruluyor. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gerekli tedbirlerin alınması gerekiyor” dedi. 2019 verilerine göre TÜİK’in açıkladığı işsiz oranının 13.7 milyon olduğunu söyleyen Çerkezoğlu, dar tanımlı işsizlik rakamlarının daha da yükselmesinden endişe duyduklarını belirtti. Geçen hafta TÜİK’in 720 bin çocuk işçi olduğuna ilişkin açıklamasını ise “Çocuk işçiliğinin büyük bir bölümü kayıt dışı bu nedenle en azından TÜİK’in rakamlarına inanmak zorundayız” diye konuştu.
[Kronos.News] 5.4.2020
Yardımda Emniyet tarifesi: 1. Sınıf Müdür 500, Başkomiser 150…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı 'Biz Bize Yeteriz' kampanyası için Emniyet’te “yardım tarifesi” belirlendiği ortaya çıktı.
KRONOS -5 Nisan 2020
ANKARA – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı “Biz Bize Yeteriz Türkiye” yardım kampanyasında kamu personelinden zorla bağış alındığı, vermek istemeyenlerin de fişlendiği iddiaları hız kesmezken, bir haber de Emniyet teşkilatından geldi.
Gazeteci İsmail Saymaz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başlattığı ‘Milli Dayanışma Kampanyası’ kapsamında Emniyet için belirlenen ‘tarife’yi içeren belgeyi yayınladı.
Emniyet teşkilatına gönderilen yazıda tüm mensupların dahil olması istenerek, 08.04.2020 tarihine kadar ilgili dilekçeyi doldurmaları talep ediliyor.
Ayrıca, “Konunun tüm personele duyurulmasını, birim katılım listelerinin yardım miktarının birim amirleri tarafından makama bildirilmesi” talep ediliyor.
Yazıda Emniyet mensupları için ‘tavsiye edilen’ bağış miktarları şöyle:
1. Sınıf Emniyet Müdürü: 500 TL
2, 3. ve 4. Sınıf Emniyet Müdürü: 250 TL
Başkomiser, komiser ve komiser yardımcısı: 150 TL
Başpolis ve polis: 100 TL
[Kronos.News] 5.4.2020
KRONOS -5 Nisan 2020
ANKARA – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı “Biz Bize Yeteriz Türkiye” yardım kampanyasında kamu personelinden zorla bağış alındığı, vermek istemeyenlerin de fişlendiği iddiaları hız kesmezken, bir haber de Emniyet teşkilatından geldi.
Gazeteci İsmail Saymaz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başlattığı ‘Milli Dayanışma Kampanyası’ kapsamında Emniyet için belirlenen ‘tarife’yi içeren belgeyi yayınladı.
Emniyet teşkilatına gönderilen yazıda tüm mensupların dahil olması istenerek, 08.04.2020 tarihine kadar ilgili dilekçeyi doldurmaları talep ediliyor.
Ayrıca, “Konunun tüm personele duyurulmasını, birim katılım listelerinin yardım miktarının birim amirleri tarafından makama bildirilmesi” talep ediliyor.
Yazıda Emniyet mensupları için ‘tavsiye edilen’ bağış miktarları şöyle:
1. Sınıf Emniyet Müdürü: 500 TL
2, 3. ve 4. Sınıf Emniyet Müdürü: 250 TL
Başkomiser, komiser ve komiser yardımcısı: 150 TL
Başpolis ve polis: 100 TL
[Kronos.News] 5.4.2020
Türkiye koronavirüs vakalarında artık ilk 10’da yer alıyor
Bugün itibariyle 23 bin 934 vaka sayısına ulaşan Türkiye, kendisini bir anda ilk 10 ülke arasında buldu.
ZAFER CAĞRI -5 Nisan 2020
Bütün dünyayı etkisi altına alan yeni tip koronavirüs (Covid-19) başlangıç noktası olan Çin’den sonra tüm dünyaya hızla yayıldı. Dünya Sağlık Örgütü’nün resmi sitesinde 23 Ocak tarihinden bugüne kadar yayınlanan verilere göre virüsün çıkış merkezi olan Çin’de vaka sayılarındaki artış yavaşlarken Amerika Birleşik Devletleri bugün itibariyle toplam 311 bin 637 hasta sayısına ulaşmış durumda.
Flourish logoA Flourish data visualisation
Avrupa kıtasında ise fatura gittikçe ağırlaşıyor. Virüsün Avrupa kıtasındaki ilk duraklarından biri olan İtalya’da toplam vaka sayısı 124 bin 632’ye ulaştı. Ülkede ve Avrupa genelinde hızla artan vakalardan sonra Dünya Sağlık Örgütü, virüsün merkezinin Avrupa olduğunu duyurmuştu. Kısa bir süre öncesine kadar Avrupa merkezli en yüksek vaka sayısına sahip ülke olan İtalya, artık yerini İspanya’ya bırakmış durumda.
Salgının başından beri ciddi önlemler alındığını duyuran ve ilk vakasını 12 Mart tarihinde açıklayan Türkiye’de ise fatura gittikçe kabarıyor. Bugün itibariyle 23 bin 934 vaka sayısına ulaşan Türkiye, kendisini bir anda ilk 10 ülke arasında buldu. 22 günde ciddi bir sıçrayış yaşayan Türkiye, dünya genelinde Amerika ile birlikte en çok konuşulan ülkelerden.
[Kronos.News] 5.4.2020
ZAFER CAĞRI -5 Nisan 2020
Bütün dünyayı etkisi altına alan yeni tip koronavirüs (Covid-19) başlangıç noktası olan Çin’den sonra tüm dünyaya hızla yayıldı. Dünya Sağlık Örgütü’nün resmi sitesinde 23 Ocak tarihinden bugüne kadar yayınlanan verilere göre virüsün çıkış merkezi olan Çin’de vaka sayılarındaki artış yavaşlarken Amerika Birleşik Devletleri bugün itibariyle toplam 311 bin 637 hasta sayısına ulaşmış durumda.
Flourish logoA Flourish data visualisation
Avrupa kıtasında ise fatura gittikçe ağırlaşıyor. Virüsün Avrupa kıtasındaki ilk duraklarından biri olan İtalya’da toplam vaka sayısı 124 bin 632’ye ulaştı. Ülkede ve Avrupa genelinde hızla artan vakalardan sonra Dünya Sağlık Örgütü, virüsün merkezinin Avrupa olduğunu duyurmuştu. Kısa bir süre öncesine kadar Avrupa merkezli en yüksek vaka sayısına sahip ülke olan İtalya, artık yerini İspanya’ya bırakmış durumda.
Salgının başından beri ciddi önlemler alındığını duyuran ve ilk vakasını 12 Mart tarihinde açıklayan Türkiye’de ise fatura gittikçe kabarıyor. Bugün itibariyle 23 bin 934 vaka sayısına ulaşan Türkiye, kendisini bir anda ilk 10 ülke arasında buldu. 22 günde ciddi bir sıçrayış yaşayan Türkiye, dünya genelinde Amerika ile birlikte en çok konuşulan ülkelerden.
[Kronos.News] 5.4.2020
Kürt pizzacı ölümün kol gezdiği sokaklarda pizza dağıtıyor
Diyarbakırlı pizzacı ölümün kol gezdiği New York sokaklarında evsizlere, hastanelere, polislere ve askerlere pizza dağıtıyor.
ORHAN AKKURT -5 Nisan 2020
ABD’nin Türkiye kökenli ünlü pizzacısı Diyarbakırlı Hakkı Akdeniz, Koronavirüs (Covid-19) nedeniyle her gün yüzlerce insanın hayatını kaybettiği New York sokaklarında pizza yardımında bulunuyor. Evsizlere yaptığı yardımlarla tanınan Hakkı Akdeniz, bugünlerde Koronavirüs nedeniyle zor günler geçiren New York için kollarını sıvadı. Bir yandan yaptığı pizzaları New York’taki hastaneler dağıtan Dünya Şampiyonu Pizzacı Akdeniz, diğer taraftan eşinin evde ürettiği yüz maskelerini de evsizlere dağıtıyor. New York genelinde bulunan 12 pizza dükkanının Koronavirüs nedeniyle kapalı olduğunu belirten Akdeniz, bir dükkanın hizmet vermeye devam ettiğini söyledi. Açık olan dükkanda üretilen pizzaları 2 haftadır polislere, askerlere, hastanede çalışanlara ve evsizlere dağıttığını belirten Akdeniz “Şu anda New York sokaklarında çok sayıda evsiz insan var. Bu krizde hepsinin yemeğe ihtiyacı var. Bunun yanında hastanelerde görevli çok sayıda sağlık görevlileri, polisler ve askerler var. Bunların hepsi bizim için çalışıyorlar. Onları bu zor zamanlarda yalnız bırakamazdım.”dedi.
Kriz devam ettiği sürece New Yorklulara ücretsiz pizza dağıtmaya devam edeceğini belirten Diyarbakırlı pizzacı “Kriz zamanında cesaret ve kararlılık bizi daha güçlü kılar ve karşılaştığımız korkuya karşı mücadele bizi birbirimize yakınlaştırır. Evsiz kardeşlerimi destekleme kararlılığım çok daha güçlendi. Herkese yardım edebilmem imkansız ama elimden geleni yapıp kendi üzerime düşeni yerine getirmek istiyorum.” şeklinde konuştu.
ÖLÜMÜN ADETA KOL GEZDİĞİ NEW YORK SOKAKLARINDA YARDIM DAĞITIYOR
Koronavirüs vakalarının herkesi çok etkilediğine dikkat çeken hayırsever iş adamı “Bu süreçte bazı insanlar hayatta kalıyor ve bazı insanların hiç umudu yok. Bu nedenle yemek için parası olmayan herkese ücretsiz pizza sunmak istiyorum.”şeklinde konuştu. Akdeniz, eşininde evde yüz maskeleri yaptığını ve bunları ihtiyacı olan herkese dağıtacaklarını belirtti.
NEW YORK ŞEHRİNDE EN AZ 2 BİN 600 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ
Şu ana kadar New York’ta 113 bin 704 kişide Koronavirüs tespit edildi. Cumartesi günü itibariyle New York’ta virüs nedeniyle hayatını kaybeden kişi sayısı 2 bin 624 olarak açıklandı.
[Kronos.News] 5.4.2020
ORHAN AKKURT -5 Nisan 2020
ABD’nin Türkiye kökenli ünlü pizzacısı Diyarbakırlı Hakkı Akdeniz, Koronavirüs (Covid-19) nedeniyle her gün yüzlerce insanın hayatını kaybettiği New York sokaklarında pizza yardımında bulunuyor. Evsizlere yaptığı yardımlarla tanınan Hakkı Akdeniz, bugünlerde Koronavirüs nedeniyle zor günler geçiren New York için kollarını sıvadı. Bir yandan yaptığı pizzaları New York’taki hastaneler dağıtan Dünya Şampiyonu Pizzacı Akdeniz, diğer taraftan eşinin evde ürettiği yüz maskelerini de evsizlere dağıtıyor. New York genelinde bulunan 12 pizza dükkanının Koronavirüs nedeniyle kapalı olduğunu belirten Akdeniz, bir dükkanın hizmet vermeye devam ettiğini söyledi. Açık olan dükkanda üretilen pizzaları 2 haftadır polislere, askerlere, hastanede çalışanlara ve evsizlere dağıttığını belirten Akdeniz “Şu anda New York sokaklarında çok sayıda evsiz insan var. Bu krizde hepsinin yemeğe ihtiyacı var. Bunun yanında hastanelerde görevli çok sayıda sağlık görevlileri, polisler ve askerler var. Bunların hepsi bizim için çalışıyorlar. Onları bu zor zamanlarda yalnız bırakamazdım.”dedi.
Kriz devam ettiği sürece New Yorklulara ücretsiz pizza dağıtmaya devam edeceğini belirten Diyarbakırlı pizzacı “Kriz zamanında cesaret ve kararlılık bizi daha güçlü kılar ve karşılaştığımız korkuya karşı mücadele bizi birbirimize yakınlaştırır. Evsiz kardeşlerimi destekleme kararlılığım çok daha güçlendi. Herkese yardım edebilmem imkansız ama elimden geleni yapıp kendi üzerime düşeni yerine getirmek istiyorum.” şeklinde konuştu.
ÖLÜMÜN ADETA KOL GEZDİĞİ NEW YORK SOKAKLARINDA YARDIM DAĞITIYOR
Koronavirüs vakalarının herkesi çok etkilediğine dikkat çeken hayırsever iş adamı “Bu süreçte bazı insanlar hayatta kalıyor ve bazı insanların hiç umudu yok. Bu nedenle yemek için parası olmayan herkese ücretsiz pizza sunmak istiyorum.”şeklinde konuştu. Akdeniz, eşininde evde yüz maskeleri yaptığını ve bunları ihtiyacı olan herkese dağıtacaklarını belirtti.
NEW YORK ŞEHRİNDE EN AZ 2 BİN 600 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ
Şu ana kadar New York’ta 113 bin 704 kişide Koronavirüs tespit edildi. Cumartesi günü itibariyle New York’ta virüs nedeniyle hayatını kaybeden kişi sayısı 2 bin 624 olarak açıklandı.
[Kronos.News] 5.4.2020
‘İnfaz indirimi Nasrettin Hoca’nın ‘Fil meselesi’ne dönüşebilir’
Taşgetiren: Ak Parti içinde bu konuda-infaz indirimi- bir müzakere açmak kolay değildir. İş Nasreddin Hoca ile Timur arasındaki “Fil meselesi”ne dönüşebilir. Bir mesele var ama bunu son karar merciine kim götürecek?
KRONOS -5 Nisan 2020
Karar yazarı Ahmet Taşgetiren, infaz indirimi yasa teklifinin ‘kasıtlı şiddet içeren’ suçlar dışındaki tüm ‘terör’ suçlarını da kapsaması gerektiğini ancak kimsenin bu öneriyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunamadığını yazdı.
Taşgetiren ‘Şunu tahmin edebiliyorum: Ak Parti içinde bu konuda bir müzakere açmak kolay değildir. İş Nasreddin Hoca ile Timur arasındaki “Fil meselesi”ne dönüşebilir. Bir mesele var ama bunu son karar merciine kim götürecek?’ ifadelerini kullandı.
Taşgetiren yazısında şu görüşlere yer verdi
”…Hiç kimse kasıtlı şiddet ve terör içeren suçların kapsam dışında bırakılmasını tartışmıyor. Ama herkes de biliyor ki, “terör suçu kapsamı” ciddi tartışmalar içeriyor.
Bu tartışmanın sadece muhalefet odaklı olmadığını tahmin etmek zor değil. İktidar kadroları içinde olup da hukuk duyarlılığı bulunan simaların bu alandaki tartışmaları göz ardı etmesi mümkün mü?
Mesela şu biliniyor: 15 Temmuz sonrasının sıcak ortamı içinde, bir, “kriterler” çok geniş kapsamlı tutulduğu, iki, yargı mensupları herhangi bir yaptırıma maruz kalmama kaygısıyla hareket ettiği için binlerce insan “terör örgütü ile iltisaklı – irtibatlı”, “Örgüt üyesi olmadığı halde örgüte yardım ve yataklık etmek” suçlamaları ile takibe uğradı, ceza aldı.
…
“Terör suçlarının kapsamı” meselesi, 15 Temmuz bağlamından da geniştir. Bir yerden bakıldığında mesela HDP’ye oy veren tüm vatandaşları bu kapsama sokmak mümkündür. Ama bunu yaptığınızda da devleti milyonlarca insanla boğuşur hale getirirsiniz. Bunun da devlete ve ülkeye hizmet mi kötülük mü olduğunu düşünmek gerekiyor.
Şunu tahmin edebiliyorum: Ak Parti içinde bu konuda bir müzakere açmak kolay değildir. İş Nasreddin Hoca ile Timur arasındaki “Fil meselesi”ne dönüşebilir. Bir mesele var ama bunu son karar merciine kim götürecek?
Bana göre sayın Cumhurbaşkanı Ak Parti’nin hukukçu kadrolarına “Şu işe bir bakın bakalım” diye işaret verseydi, sağlıklı bir yolun kapısı açılabilirdi. Bu bugünlerde herkese iyi gelirdi. Türkiye için de iyi olurdu.
İnfaz yasası değişikliği Komisyon’dan TBMM Genel Kurul’a gelirken köprüden son çıkışta da olsa hatırlatma gereği duydum. Dilerim çağrım bir yerlerde ma’kes bulsun.
[Kronos.News] 5.4.2020
KRONOS -5 Nisan 2020
Karar yazarı Ahmet Taşgetiren, infaz indirimi yasa teklifinin ‘kasıtlı şiddet içeren’ suçlar dışındaki tüm ‘terör’ suçlarını da kapsaması gerektiğini ancak kimsenin bu öneriyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunamadığını yazdı.
Taşgetiren ‘Şunu tahmin edebiliyorum: Ak Parti içinde bu konuda bir müzakere açmak kolay değildir. İş Nasreddin Hoca ile Timur arasındaki “Fil meselesi”ne dönüşebilir. Bir mesele var ama bunu son karar merciine kim götürecek?’ ifadelerini kullandı.
Taşgetiren yazısında şu görüşlere yer verdi
”…Hiç kimse kasıtlı şiddet ve terör içeren suçların kapsam dışında bırakılmasını tartışmıyor. Ama herkes de biliyor ki, “terör suçu kapsamı” ciddi tartışmalar içeriyor.
Bu tartışmanın sadece muhalefet odaklı olmadığını tahmin etmek zor değil. İktidar kadroları içinde olup da hukuk duyarlılığı bulunan simaların bu alandaki tartışmaları göz ardı etmesi mümkün mü?
Mesela şu biliniyor: 15 Temmuz sonrasının sıcak ortamı içinde, bir, “kriterler” çok geniş kapsamlı tutulduğu, iki, yargı mensupları herhangi bir yaptırıma maruz kalmama kaygısıyla hareket ettiği için binlerce insan “terör örgütü ile iltisaklı – irtibatlı”, “Örgüt üyesi olmadığı halde örgüte yardım ve yataklık etmek” suçlamaları ile takibe uğradı, ceza aldı.
…
“Terör suçlarının kapsamı” meselesi, 15 Temmuz bağlamından da geniştir. Bir yerden bakıldığında mesela HDP’ye oy veren tüm vatandaşları bu kapsama sokmak mümkündür. Ama bunu yaptığınızda da devleti milyonlarca insanla boğuşur hale getirirsiniz. Bunun da devlete ve ülkeye hizmet mi kötülük mü olduğunu düşünmek gerekiyor.
Şunu tahmin edebiliyorum: Ak Parti içinde bu konuda bir müzakere açmak kolay değildir. İş Nasreddin Hoca ile Timur arasındaki “Fil meselesi”ne dönüşebilir. Bir mesele var ama bunu son karar merciine kim götürecek?
Bana göre sayın Cumhurbaşkanı Ak Parti’nin hukukçu kadrolarına “Şu işe bir bakın bakalım” diye işaret verseydi, sağlıklı bir yolun kapısı açılabilirdi. Bu bugünlerde herkese iyi gelirdi. Türkiye için de iyi olurdu.
İnfaz yasası değişikliği Komisyon’dan TBMM Genel Kurul’a gelirken köprüden son çıkışta da olsa hatırlatma gereği duydum. Dilerim çağrım bir yerlerde ma’kes bulsun.
[Kronos.News] 5.4.2020
TGC: Cezaevindeki gazeteciler ülkemizin utancı
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) 6 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü nedeniyle bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada “Cezaevindeki gazeteci ve yazarların durumu ise gerçekten ülkemizin bir utancı.” denildi.
KRONOS -5 Nisan 2020
İSTANBUL – Gazetecilik mesleğinin verdiği ilk kayıp olan Hasan Fehmi’nin 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü’nde öldürülmesinden bu yana 111 yıl geçti. Bu süreç içinde 66 gazeteci kurşunlara, bombalara hedef olarak yaşamını yitirdi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun yayınladığı mesajda şu görüşlere yer verildi:
“İlk basın şehidi olan Hasan Fehmi’yi 6 Nisan 1909 tarihinde kaybettik. Serbesti Gazetesi’nde eleştirel yazılarıyla tanınan Hasan Fehmi düşüncelerini ifade ettiği ve yazıya döktüğü için öldürüldü. O tarihten bu yana pek çoğu faili meçhul cinayetlere kurban giden 66 meslektaşımız var. Ne yazık ki faili meçhul dosyaları bir türlü parlamentoda görüşülemedi.
Demokrasiler, basın özgürlüğü ve düşünceyi ifade özgürlüğü ile test edilir. Ülkemizde gazetecilik her zamankinden daha zorlu bir sınavdan geçiyor. Gazetecilik onurlu bir meslektir. Vicdanlı ve dürüst yapıldığında halkın sesidir. Günümüzde artık gazeteci öldürülmemesi sevindirici gibi gözükse de yaygın basında ve yerel basında hala haberleri yüzünden darp edilen meslektaşlarımız var. Öte yandan gazeteciler hakkında açılan davaların önü arkası kesilmiyor. Cezaevindeki gazeteci ve yazarların durumu ise gerçekten ülkemizin bir utancı.
Gazetecilik zorlu bir meslektir demiştik. Gazeteciler günümüzde bir yandan meslek sorunlarıyla uğraşırken şimdi de Korona virüs salgını konusunda halkı bilgilendirmeye çabalıyorlar. Her zaman olduğu gibi çok riskli bir durumda haber alıp, haberlerini kuruluşlarına iletiyorlar.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, meslektaşlarımıza çalıştıkları kurumlarda özellikle sahada görev yapan arkadaşların maske ve eldivensiz işe çıkmamalarını tavsiye eder. İşe çıkmadan önce gerekli koruyucu teçhizatı işverenden talep etmek en doğal hakkınızdır. Yaygın basında da, yerel basında da çalışan tüm gazetecilere kolaylıklar ve sağlıklı günler diliyoruz.
6 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü’nde, hayatını kaybeden 66 gazetecinin anısı önünde saygı ile eğiliyoruz.”
TGC BASIN MÜZESİ’NDE İSMİ YER ALAN ÖLDÜRÜLEN GAZETECİLER LİSTESİ
GAZETECİ / KURUM / ÖLÜM YERİ / ÖLÜM TARİHİ
Hasan Fehmi Bey / Serbesti / İstanbul / 6 Nisan 1909
Ahmet Samim / Sada-yı Millet / İstanbul / 19 Temmuz 1910
Zeki Bey / Şehrah / İstanbul / 10 Temmuz 1911
Şair Hüseyin Kami / Alemdar / Konya 1912 veya 1914
Silahçı Tahsin / Silah ve Bomba / İstanbul / 27 Temmuz 1914
Krikor Zohrab / Gazeteci, Yazar / Urfa / 1915
Diran Kelegyan / Sabah Gazetesi Baş Yazarı / Çorum / 13 Ağustos 1915
Hasan Tahsin (Osman Nevres) / Hukuk-u Beşer / İzmir / 15 Mayıs 1919
İştirakçi Hilmi / İştirak, Medeniyet / İstanbul / 1922
Ali Kemal / Peyam-ı Sabah / İzmit / 1922
Hikmet Şevket / 1930
Sabahattin Ali / Marko Paşa / Edirne / 1948
Adem Yavuz / Anka Ajansı / Kıbrıs / 27 Ağustos 1974
Ali İhsan Özgür / Politika / İstanbul / 21 Kasım 1978
Cengiz Polatkan / Hafta Sonu / Ankara / 1 Aralık 1978
Abdi İpekçi / Milliyet / İstanbul / 1 Şubat 1979
İlhan Darendelioğlu / Ortadoğu / İstanbul / 19 Kasım 1979
İsmail Gerçeksöz / Ortadoğu / İstanbul / 4 Nisan 1980
Ümit Kaftancıoğlu / TRT / İstanbul / 11 Nisan 1980
Muzaffer Feyzioğlu / Hizmet / Trabzon / 15 Nisan 1980
Recai Ünal / Demokrat / İstanbul / 22 Temmuz 1980
Mevlüt Işık/ Türkiye / Ankara / 1 Haziran 1988
Seracettin Müftüoğlu / Hürriyet / Nusaybin / 29 Haziran 1989
Sami Başaran / Gazete / İstanbul / 7 Kasım 1989
Kamil Başaran / Gazete / İstanbul / 7 Kasım 1989
Çetin Emeç / Hürriyet / İstanbul / 7 Mart 1990
Turan Dursun / İkibine Doğru ve Yüzyıl Dergileri / İstanbul 4 Eylül 1990
Gündüz Etil / 1991
Mehmet Sait Erten / Azadi Denk / Diyarbakır / 1992
Halit Güngen / İkibine Doğru / Diyarbakır / 18 Şubat1992
Cengiz Altun / Yeni Ülke / Batman / 25 Şubat 1992
İzzet Kezer / Sabah / Cizre / 23 Mart 1992
Bülent Ülkü / Körfeze Bakış / Bursa / 1 Nisan 1992
Mecit Akgün / Yeni Ülke / Nusaybin / 2 Haziran 1992
Hafız Akdemir / Özgür Gündem / Diyarbakır / 8 Haziran 1992
Çetin Ababay / Özgür Halk / Batman / 29 Temmuz 1992
Yahya Orhan / Özgür Gündem / Ceylanpınar / 9 Ağustos 1992
Hüseyin Deniz / Özgür Gündem Ceylanpınar / 9 Ağustos 1992
Musa Anter / Özgür Gündem / Diyarbakır / 20 Eylül 1992
Yaşar Aktay / Serbest / Hani / 9 Kasım 1992
Hatip Kapçak / Serbest / Mazıdağı / 18 Kasım 1992
Namık Tarancı / Gerçek / Diyarbakır / 20 Kasım 1992
Uğur Mumcu / Cumhuriyet / Ankara / 24 Ocak 1993
Kemal Kılıç / Yeni Ülke / Şanlıurfa / 18 Şubat 1993
Mehmet İhsan Karakuş / Silvan / 13 Mart 1993
Ercan Gürel / HHA / 20 Mayıs 1993
İhsan Uygur / Sabah / İstanbul / 6 Temmuz 1993
Rıza Güneşer / Halkın Gücü / 14 Temmuz 1993
Ferhat Tepe / Özgür Gündem / Bitlis / 28 Temmuz 1993
Muzaffer Akkuş / Milliyet / 20 Eylül 1993
Nazım Babaoğlu / Gündem / 12 Mart 1994
Erol Akgün / Devrimci Çözüm / 1994
Seyfettin Tepe / Yeni politika / 28 Ağustos 1995
Metin Göktepe / Evrensel / İstanbul / 8 Ocak 1996
Kutlu Adalı / Yeni Düzen / Kıbrıs / 8 Temmuz 1996
Selahattin Turgay Daloğlu / İstanbul / 9 Eylül 1996
Reşat Aydın / AA, TRT / 20 Haziran 1997
Ayşe Sağlam Derince / 3 Eylül 1997
Abdullah Doğan / Candan Fm / Konya / 13 Temmuz 1997
Ünal Mesutoğlu / TRT / İzmir / 8 Kasım 1997
Mehmet Topaloğlu / Kurtuluş / Adana 1998
Ahmet Taner Kışlalı / Cumhuriyet / Ankara / 21 Ekim 1999
Hrant Dink / Agos / İstanbul / 19 Ocak 2007
İsmail Cihan Hayırsevener / Bandırma / 19 Aralık 2009
Nuh Köklü / İstanbul / 17 Şubat 2015
Mustafa Cambaz / İstanbul / 15 Temmuz 2016
[Kronos.News] 5.4.2020
KRONOS -5 Nisan 2020
İSTANBUL – Gazetecilik mesleğinin verdiği ilk kayıp olan Hasan Fehmi’nin 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü’nde öldürülmesinden bu yana 111 yıl geçti. Bu süreç içinde 66 gazeteci kurşunlara, bombalara hedef olarak yaşamını yitirdi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nun yayınladığı mesajda şu görüşlere yer verildi:
“İlk basın şehidi olan Hasan Fehmi’yi 6 Nisan 1909 tarihinde kaybettik. Serbesti Gazetesi’nde eleştirel yazılarıyla tanınan Hasan Fehmi düşüncelerini ifade ettiği ve yazıya döktüğü için öldürüldü. O tarihten bu yana pek çoğu faili meçhul cinayetlere kurban giden 66 meslektaşımız var. Ne yazık ki faili meçhul dosyaları bir türlü parlamentoda görüşülemedi.
Demokrasiler, basın özgürlüğü ve düşünceyi ifade özgürlüğü ile test edilir. Ülkemizde gazetecilik her zamankinden daha zorlu bir sınavdan geçiyor. Gazetecilik onurlu bir meslektir. Vicdanlı ve dürüst yapıldığında halkın sesidir. Günümüzde artık gazeteci öldürülmemesi sevindirici gibi gözükse de yaygın basında ve yerel basında hala haberleri yüzünden darp edilen meslektaşlarımız var. Öte yandan gazeteciler hakkında açılan davaların önü arkası kesilmiyor. Cezaevindeki gazeteci ve yazarların durumu ise gerçekten ülkemizin bir utancı.
Gazetecilik zorlu bir meslektir demiştik. Gazeteciler günümüzde bir yandan meslek sorunlarıyla uğraşırken şimdi de Korona virüs salgını konusunda halkı bilgilendirmeye çabalıyorlar. Her zaman olduğu gibi çok riskli bir durumda haber alıp, haberlerini kuruluşlarına iletiyorlar.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, meslektaşlarımıza çalıştıkları kurumlarda özellikle sahada görev yapan arkadaşların maske ve eldivensiz işe çıkmamalarını tavsiye eder. İşe çıkmadan önce gerekli koruyucu teçhizatı işverenden talep etmek en doğal hakkınızdır. Yaygın basında da, yerel basında da çalışan tüm gazetecilere kolaylıklar ve sağlıklı günler diliyoruz.
6 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü’nde, hayatını kaybeden 66 gazetecinin anısı önünde saygı ile eğiliyoruz.”
TGC BASIN MÜZESİ’NDE İSMİ YER ALAN ÖLDÜRÜLEN GAZETECİLER LİSTESİ
GAZETECİ / KURUM / ÖLÜM YERİ / ÖLÜM TARİHİ
Hasan Fehmi Bey / Serbesti / İstanbul / 6 Nisan 1909
Ahmet Samim / Sada-yı Millet / İstanbul / 19 Temmuz 1910
Zeki Bey / Şehrah / İstanbul / 10 Temmuz 1911
Şair Hüseyin Kami / Alemdar / Konya 1912 veya 1914
Silahçı Tahsin / Silah ve Bomba / İstanbul / 27 Temmuz 1914
Krikor Zohrab / Gazeteci, Yazar / Urfa / 1915
Diran Kelegyan / Sabah Gazetesi Baş Yazarı / Çorum / 13 Ağustos 1915
Hasan Tahsin (Osman Nevres) / Hukuk-u Beşer / İzmir / 15 Mayıs 1919
İştirakçi Hilmi / İştirak, Medeniyet / İstanbul / 1922
Ali Kemal / Peyam-ı Sabah / İzmit / 1922
Hikmet Şevket / 1930
Sabahattin Ali / Marko Paşa / Edirne / 1948
Adem Yavuz / Anka Ajansı / Kıbrıs / 27 Ağustos 1974
Ali İhsan Özgür / Politika / İstanbul / 21 Kasım 1978
Cengiz Polatkan / Hafta Sonu / Ankara / 1 Aralık 1978
Abdi İpekçi / Milliyet / İstanbul / 1 Şubat 1979
İlhan Darendelioğlu / Ortadoğu / İstanbul / 19 Kasım 1979
İsmail Gerçeksöz / Ortadoğu / İstanbul / 4 Nisan 1980
Ümit Kaftancıoğlu / TRT / İstanbul / 11 Nisan 1980
Muzaffer Feyzioğlu / Hizmet / Trabzon / 15 Nisan 1980
Recai Ünal / Demokrat / İstanbul / 22 Temmuz 1980
Mevlüt Işık/ Türkiye / Ankara / 1 Haziran 1988
Seracettin Müftüoğlu / Hürriyet / Nusaybin / 29 Haziran 1989
Sami Başaran / Gazete / İstanbul / 7 Kasım 1989
Kamil Başaran / Gazete / İstanbul / 7 Kasım 1989
Çetin Emeç / Hürriyet / İstanbul / 7 Mart 1990
Turan Dursun / İkibine Doğru ve Yüzyıl Dergileri / İstanbul 4 Eylül 1990
Gündüz Etil / 1991
Mehmet Sait Erten / Azadi Denk / Diyarbakır / 1992
Halit Güngen / İkibine Doğru / Diyarbakır / 18 Şubat1992
Cengiz Altun / Yeni Ülke / Batman / 25 Şubat 1992
İzzet Kezer / Sabah / Cizre / 23 Mart 1992
Bülent Ülkü / Körfeze Bakış / Bursa / 1 Nisan 1992
Mecit Akgün / Yeni Ülke / Nusaybin / 2 Haziran 1992
Hafız Akdemir / Özgür Gündem / Diyarbakır / 8 Haziran 1992
Çetin Ababay / Özgür Halk / Batman / 29 Temmuz 1992
Yahya Orhan / Özgür Gündem / Ceylanpınar / 9 Ağustos 1992
Hüseyin Deniz / Özgür Gündem Ceylanpınar / 9 Ağustos 1992
Musa Anter / Özgür Gündem / Diyarbakır / 20 Eylül 1992
Yaşar Aktay / Serbest / Hani / 9 Kasım 1992
Hatip Kapçak / Serbest / Mazıdağı / 18 Kasım 1992
Namık Tarancı / Gerçek / Diyarbakır / 20 Kasım 1992
Uğur Mumcu / Cumhuriyet / Ankara / 24 Ocak 1993
Kemal Kılıç / Yeni Ülke / Şanlıurfa / 18 Şubat 1993
Mehmet İhsan Karakuş / Silvan / 13 Mart 1993
Ercan Gürel / HHA / 20 Mayıs 1993
İhsan Uygur / Sabah / İstanbul / 6 Temmuz 1993
Rıza Güneşer / Halkın Gücü / 14 Temmuz 1993
Ferhat Tepe / Özgür Gündem / Bitlis / 28 Temmuz 1993
Muzaffer Akkuş / Milliyet / 20 Eylül 1993
Nazım Babaoğlu / Gündem / 12 Mart 1994
Erol Akgün / Devrimci Çözüm / 1994
Seyfettin Tepe / Yeni politika / 28 Ağustos 1995
Metin Göktepe / Evrensel / İstanbul / 8 Ocak 1996
Kutlu Adalı / Yeni Düzen / Kıbrıs / 8 Temmuz 1996
Selahattin Turgay Daloğlu / İstanbul / 9 Eylül 1996
Reşat Aydın / AA, TRT / 20 Haziran 1997
Ayşe Sağlam Derince / 3 Eylül 1997
Abdullah Doğan / Candan Fm / Konya / 13 Temmuz 1997
Ünal Mesutoğlu / TRT / İzmir / 8 Kasım 1997
Mehmet Topaloğlu / Kurtuluş / Adana 1998
Ahmet Taner Kışlalı / Cumhuriyet / Ankara / 21 Ekim 1999
Hrant Dink / Agos / İstanbul / 19 Ocak 2007
İsmail Cihan Hayırsevener / Bandırma / 19 Aralık 2009
Nuh Köklü / İstanbul / 17 Şubat 2015
Mustafa Cambaz / İstanbul / 15 Temmuz 2016
[Kronos.News] 5.4.2020
Dortmund’un stadı tedavi merkezi
Borussia Dortmund’un stadı Signal Iduna Park Covid-19 salgını tedavi merkezi halini alarak hastaneye dönüştürüldü.
HAKAN MEYDAN -5 Nisan 2020
DORTMUND – Almanya’nın en büyük futbol stadı Signal Iduna Park’ın bir bölümü yeni tip koronavirüsle (Covid-19) mücadele kapsamında tedavi merkezi oldu.
Bundesliga ekiplerinden Borussia Dortmund, stadı Signal Iduna Park’ın kuzey trübününü yeni tip koronavirüsle mücadele kapsamında tedavi merkezine dönüştürdüğünü açıkladı.
Kulüpten yapılan açıklamada, yaklaşık 81 bin kişi kapasiteli Signal Iduna Park’ın salgından etkilenen insanlar için özel bir tedavi merkezi olarak hizmet vereceği duyuruldu.
15 bin doktoru bünyesinde bulunduran Vereinigung Westfalen-Lippe tarafından ihtiyaç duyulan özel tedavi merkezinin amacı; aile muayenelerinde ve hastanelerde sağlık çalışanları ve diğer hastalarla oluşabilecek temaslardan kaçınarak koronavirüsün yayılmasını engellemek.
[Kronos.News] 5.4.2020
HAKAN MEYDAN -5 Nisan 2020
DORTMUND – Almanya’nın en büyük futbol stadı Signal Iduna Park’ın bir bölümü yeni tip koronavirüsle (Covid-19) mücadele kapsamında tedavi merkezi oldu.
Bundesliga ekiplerinden Borussia Dortmund, stadı Signal Iduna Park’ın kuzey trübününü yeni tip koronavirüsle mücadele kapsamında tedavi merkezine dönüştürdüğünü açıkladı.
Kulüpten yapılan açıklamada, yaklaşık 81 bin kişi kapasiteli Signal Iduna Park’ın salgından etkilenen insanlar için özel bir tedavi merkezi olarak hizmet vereceği duyuruldu.
15 bin doktoru bünyesinde bulunduran Vereinigung Westfalen-Lippe tarafından ihtiyaç duyulan özel tedavi merkezinin amacı; aile muayenelerinde ve hastanelerde sağlık çalışanları ve diğer hastalarla oluşabilecek temaslardan kaçınarak koronavirüsün yayılmasını engellemek.
[Kronos.News] 5.4.2020
Arınç, infaz indirimi bekleyenleri ‘Reis Bey’in ‘merhamet’ine bıraktı
Cumhurbaşkanlığı YİK Üyesi Arınç, Necip Fazıl'ın Reis Bey oyununa atıf yaparak cezaevinde salgın hastalık tehdidi altındaki tutuklu ve hükümlüleri Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın merhametine bıraktı: Rahmetli üstadın dev eseri Reis Bey’den merhameti dinlemek ne güzel....
KRONOS -5 Nisan 2020
ANKARA – Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Üyesi Bülent Arınç sosyal medya hesabından, Salı günü TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi beklenen infaz yasası öncesi dikkat çekici bir mesaj verdi. Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Reis Bey’ oyunundan sinemaya aktarılan bir sahneyi paylaşan Arınç, “TBMM’de infaz yasasının görüşüldüğü bu günlerde rahmetli üstadın dev eseri Reis Bey’den merhameti dinlemek ne güzel” dedi.
“ADALET YANILDIĞINI ANLAYINCA GERİ VEREMEYECEĞİNİ BAŞTAN ALMAMALIDIR”
Arınç bir sonraki mesajında ise “Merhum hocam Prof. Dr. Faruk Erem’in Bir Ceza Avukatının Anıları kitabından birkaç cümle: Suçluyu kazıyınız altından insan çıkar. Amaç suçludaki insanı değil; insandaki suçluyu yok etmektir! Bana öyle geliyor ki adalet yanıldığını anlayınca geri veremeyeceğini baştan almamalıdır” paylaşımında bulundu.
“YEGANE KURTULUŞUMUZ HERKESİN HERKESİ AFFETMESİNDEDİR”
Arınç’ın yayınladığı 2 dakika 3 saniyelik videoda, şu ifadeler yer alıyor: “Merhamet, hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir. Baş aşağı bir cemiyeti baş yukarı edecek bir kudret. Acımasızca, idama götürdüğüm çocuk bana ‘buz çölünde yol alıyorsunuz’ demişti. Hepimiz, bütün insanlık buz çölünde yol alıyoruz. Aldığımız nefesler bile sipsivri kayalar şeklinde donuyor. Bakarken gözle bıçaklıyor, dinlerken kulakla zehirliyoruz. Damak kirletiyor, el solduruyor. Bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da kanun çıkarmaya kalkıyoruz. Olur mu hiç? Sen kaplanı yetiştir, besle, sonra pençe atıyor diye kement tak ipe çek. Yazıktır kaplana, günahtır kaplana. Merhamet. -‘O halde ceza ölçüleri hak, adalet ve kanunlar lüzumsuz öyle mi’ sorusuna karşılık- Öyle değil. Bunlar doktorun çare bulamayınca bütün bir uvzu budamaya mecbur kalması gibi iç tedavi üstünde tedbirler. Benim merhamet tezim bir dedektif kaidesi midir ki suçluyu bulsun. Ben diyorum ki her fert başucuna ‘suçlu benim, herkes suçsuz’ levhasını asmalıdır. Ben diyorum ki yegâne kurtuluşumuz herkesin herkesi affetmesindedir. Daha ötesi kanunların sorumluluğuna gier. Ama görüyorum ki anlatamıyorum. Hissediyorum ama anlatamıyorum.”
[Kronos.News] 5.4.2020
KRONOS -5 Nisan 2020
ANKARA – Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Üyesi Bülent Arınç sosyal medya hesabından, Salı günü TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi beklenen infaz yasası öncesi dikkat çekici bir mesaj verdi. Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Reis Bey’ oyunundan sinemaya aktarılan bir sahneyi paylaşan Arınç, “TBMM’de infaz yasasının görüşüldüğü bu günlerde rahmetli üstadın dev eseri Reis Bey’den merhameti dinlemek ne güzel” dedi.
“ADALET YANILDIĞINI ANLAYINCA GERİ VEREMEYECEĞİNİ BAŞTAN ALMAMALIDIR”
Arınç bir sonraki mesajında ise “Merhum hocam Prof. Dr. Faruk Erem’in Bir Ceza Avukatının Anıları kitabından birkaç cümle: Suçluyu kazıyınız altından insan çıkar. Amaç suçludaki insanı değil; insandaki suçluyu yok etmektir! Bana öyle geliyor ki adalet yanıldığını anlayınca geri veremeyeceğini baştan almamalıdır” paylaşımında bulundu.
“YEGANE KURTULUŞUMUZ HERKESİN HERKESİ AFFETMESİNDEDİR”
Arınç’ın yayınladığı 2 dakika 3 saniyelik videoda, şu ifadeler yer alıyor: “Merhamet, hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir. Baş aşağı bir cemiyeti baş yukarı edecek bir kudret. Acımasızca, idama götürdüğüm çocuk bana ‘buz çölünde yol alıyorsunuz’ demişti. Hepimiz, bütün insanlık buz çölünde yol alıyoruz. Aldığımız nefesler bile sipsivri kayalar şeklinde donuyor. Bakarken gözle bıçaklıyor, dinlerken kulakla zehirliyoruz. Damak kirletiyor, el solduruyor. Bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da kanun çıkarmaya kalkıyoruz. Olur mu hiç? Sen kaplanı yetiştir, besle, sonra pençe atıyor diye kement tak ipe çek. Yazıktır kaplana, günahtır kaplana. Merhamet. -‘O halde ceza ölçüleri hak, adalet ve kanunlar lüzumsuz öyle mi’ sorusuna karşılık- Öyle değil. Bunlar doktorun çare bulamayınca bütün bir uvzu budamaya mecbur kalması gibi iç tedavi üstünde tedbirler. Benim merhamet tezim bir dedektif kaidesi midir ki suçluyu bulsun. Ben diyorum ki her fert başucuna ‘suçlu benim, herkes suçsuz’ levhasını asmalıdır. Ben diyorum ki yegâne kurtuluşumuz herkesin herkesi affetmesindedir. Daha ötesi kanunların sorumluluğuna gier. Ama görüyorum ki anlatamıyorum. Hissediyorum ama anlatamıyorum.”
[Kronos.News] 5.4.2020
Enfeksiyon uzmanı doktordan korkutan vaka hesabı: Sayı 600 ile 900 bin arasında!
TRT Haber’e bağlanan doktor Meltem Özen koronavirüs vaka, sayısının Sağlık Bakanlığının test sonuçlarına dayalı paylaştığı sayılardan çok daha fazla olduğuna dikkat çekti.
BOLD- TRT Haber yayınına konuk olan Enfeksiyon Hastalıkları uzmanı doktor Meltem Özen Türkiye’deki vaka sayılarına ilişkin çarpıcı bir açıklamada bulundu. Vaka sayılarının tespit edildiğinden çok daha fazla olduğuna dikkat çeken Özen sayının 900 binlerde olduğunu iddia etti.
TEST ETTİKLERİMİZDEN ÇOK DAHA FAZLA
Sadece vakaların yüzde 15’inin hastaneye başvurduğunu söyleyen Enfeksiyon Hastalıkları uzmanı doktor Meltem Özen, ”Test yaptığımız vakalar, vakaların yüzde 15-20 si. Yani her test ettiğimiz vakaya karşı toplumda 10 vaka var. Vaka sayımızı 10’la çarpacağız, 230 bin. Biz zaten bu vakaların yüzde 20-25’ini test edebildik. Yani 230 bini en az 3 yada 4 ile çarpacağız. Vaka sayısı 230 bin değil, 600 bin-800 bin belki de 900 bin” ifadelerini kullandı.
BOLD- TRT Haber yayınına konuk olan Enfeksiyon Hastalıkları uzmanı doktor Meltem Özen Türkiye’deki vaka sayılarına ilişkin çarpıcı bir açıklamada bulundu. Vaka sayılarının tespit edildiğinden çok daha fazla olduğuna dikkat çeken Özen sayının 900 binlerde olduğunu iddia etti.
TEST ETTİKLERİMİZDEN ÇOK DAHA FAZLA
Sadece vakaların yüzde 15’inin hastaneye başvurduğunu söyleyen Enfeksiyon Hastalıkları uzmanı doktor Meltem Özen, ”Test yaptığımız vakalar, vakaların yüzde 15-20 si. Yani her test ettiğimiz vakaya karşı toplumda 10 vaka var. Vaka sayımızı 10’la çarpacağız, 230 bin. Biz zaten bu vakaların yüzde 20-25’ini test edebildik. Yani 230 bini en az 3 yada 4 ile çarpacağız. Vaka sayısı 230 bin değil, 600 bin-800 bin belki de 900 bin” ifadelerini kullandı.
[BoldMedya] 5.4.2020TRT'de programa katılan Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Özen, "Şu an Türkiye'deki vaka sayısı 600 ila 900 bin." diyeli birkaç saat oldu. pic.twitter.com/hkiTJN4Io1— Kaç Saat Oldu?🌍 (@kacsaatolduson) April 5, 2020
İnfaz paketi, düşünceye af yerine hapis getiriyor; muhalefet ve medya suspus
AKP ve MHP’nin ortak hazırladığı infaz indirimi paketi, cezaevindeki düşünce suçluları ve gazetecileri kapsam dışı bırakırken tam tersine twit atanların ve gazetecilerin kabusu olacak. İfade özgürlüğünü kullananlar cezaevine girecek.
BOLD – Paketteki düzenlemeler yasalaşırsa daha önce ertelenen 18 ay ve altı hapis cezası alanlar, cezalarının yüzde 40’ını cezaevinde geçirecek. Yazı, sosyal medya paylaşımı ve haberinden dolayı çok sayıda vatandaş ve gazeteci daha önce erteleme kapsamına giren cezaları için cezaevine girecek. CHP Milletvekili Zeynel Emre, değişiklikle ilgili “Bir taraftan cezaevi dolu diye bir düzenleme getiriyorlar öte yandan aldığı ceza bir yılın altı da olsa herkesin cezaevine gireceği bir madde ekliyorlar. Bunu düşünce ve hakaret suçları gibi suç grupları için yapıyorlar” dedi.
Hakaret, Cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, Türkiye Cumhuriyetini ve kurumlarını aşağılamak gibi suçları işleyen binlerce vatandaş ile onlarca gazetecinin suçları ertelenmeyecek, cezaevine girecek. İfade özgürlüğünı kısıtlayacak düzenlemeye karşı başta CHP olmak üzere muhalefetin sessiz kalması dikkat çekiyor.
DÜŞÜNCEYE AF DEĞİL HAPİS GELİYOR
İnfaz indirimi paketi terör suçları denilerek şiddete bulaşmamış binlerce düşünce ve siyasi suçluyu cezaevine mahkum ediyor. İnsan hakları örgütleri, siyasetçi, sanatçı ve akademisyenin çağrılarına rağmen adam öldürme, uyuşturucu ticareti ve cinsel istismar suçunu işleyenler paketle tahliye olurken, düşünce suçluları infaz indiriminden yararlanamayacak. Düşünce suçuna af beklenirken tam tersi şekilde düşünce ve ifade özgürlüğünü kullananlar hapse girecek. 18 ay hapis cezası aldığında cezaevine girmeyen gazeteci veya ifade özgürlüğünü kullanan vatandaşlar artık bu cezanın yüzde 40’ını ceza infaz kurumunda geçirmek zorunda kalacak. AKP ve MHP, düzenlemeyi ‘infazda adalet getiriyoruz’ diyerek savunuyor.
Cumhuriyet’e konuşan Avukat Ece Güner Toprak, gazeteciler ve ifade özgürlüğünü kullanan muhalifler için paketteki sakıncalı düzenlemeye dikkat çekti. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yasa’nın 105/A maddesinde yapılmak istenen değişikliğe işaret eden Toprak, şunları anlattı:
KALICI DÜZENLEME
“Mevcut infaz sistemimizde (koşullu salıverme oranı ve 1 yıllık denetimli serbestlik uygulandığında) 18 ay (veya altı) bir hapis cezası alan bir kişi pratikte hapis yatmıyor. Paket mevcut şekliyle yasalaşırsa artık 30 Mart 2020 sonrası işlenen suçlarda, herkes belli bir süre cezaevi kurumuna girecek. Basit bir örnek vermek adına, 18 ay hapis cezası alan biri (1/2 koşullu salıverme ve 1/5 denetimli serbestlik oranı sonrası) yaklaşık 7 ay hapis yatacak. Bu düzenleme genel bir düzenlemedir ve kalıcıdır.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ OLUMSUZ ETKİLENECEK
Bugün sosyal medyada veya basında, sert bir eleştiri yapana birçok mahkeme maalesef yanlış şekilde TCK 299 (Cumhurbaşkanına hakaret), 301 (Türkiye Cumhuriyeti’ni ve kurumlarını aşağılamak), 216 (Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek) vb. maddelerden ceza veriyor, ancak bu cezaların süreleri nispeten kısa olduğundan (birçok kez 18 ay altı), en azından binlerce insan infaz kuralları sayesinde cezaevine hiç girmiyor. Bu yeni düzenleme yasalaşırsa ifade özgürlüğünü daha olumsuz etkileyeceğinden endişe ediyorum.”
TWİT VE HABERE ARTIK CEZAEVİ YOLU GÖZÜKECEK
Toprak, bundan sonra insanların “sert eleştirel bir tweet veya bir yazı/haber yüzünden 18 ay altı bir ceza alsam dahi artık cezaevi yolu gözükecek” diyeceğini ifade etti. Bu durumun “oto-sansürü” daha da artırabileceğini belirten Güner, şunları kaydetti: “Evet, 3 yıl altı (terör suçları hariç) hapis cezaları prensip olarak açık cezaevinde geçirilecektir (ve 1 yıl altı hafta sonu uygulama imkânları vs. olacaktır), ancak yine de cezaevi kurumudur. Basın ve ifade özgürlüğü bir demokrasinin temel taşıdır. Bu pakette kısmen fayda sağlayabilecek hükümler var, ama yeterli değil. İki önemli sorun var: Birçok gazetecinin ceza aldığı veya şu an yargılandığı bazı maddeler tamamen paket dışında tutulmuştur ve geleceğe yönelik de bu bahsettiğim sorunu görüyorum. Paket, basın ve ifade özgürlüğü konusunda daha net ve cesur bir mesaj vermelidir, doğru formül bulunursa ülkemizin önemli bir yarasını onarma fırsatı olur, Meclis’te ilerleme kaydedileceğini umuyorum.”
1 YIL ALTINDA CEZA ALAN HERKES CEZAEVİNE GİRECEK
Adalet Komisyonu Üyesi CHP Milletvekili Zeynel Emre, infaz değişikliği paketiyle düşünce ve hakaret suçlarını işleyenlerin cezaevine gireceğini söyledi. Düşünce suçlarından cezaevine girenlerin kapsam dışı bırakılmaması için komisyondaki çabalarının Genel Kurulda da süreceğini ifade eden Emre, şunları söyledi: “Cezaevleri dolu diye bir düzenleme ihtiyacı hissetti AKP. Ortağı MHP’nin başka motivasyonu da vardı. Ancak bunu yanlış bir yolla yapmaya çalışıyorlar. Bir taraftan cezaevi dolu diye bir düzenleme getiriyorlar öte yandan aldığı ceza bir yılın altı da olsa herkesin cezaevine gireceği bir madde ekliyorlar. Bunu düşünce ve hakaret suçları gibi suç grupları için yapıyorlar. İçinde bulunduğumuz koşullarda yapılan en mantıksız iş.”
[BoldMedya] 5.4.2020
BOLD – Paketteki düzenlemeler yasalaşırsa daha önce ertelenen 18 ay ve altı hapis cezası alanlar, cezalarının yüzde 40’ını cezaevinde geçirecek. Yazı, sosyal medya paylaşımı ve haberinden dolayı çok sayıda vatandaş ve gazeteci daha önce erteleme kapsamına giren cezaları için cezaevine girecek. CHP Milletvekili Zeynel Emre, değişiklikle ilgili “Bir taraftan cezaevi dolu diye bir düzenleme getiriyorlar öte yandan aldığı ceza bir yılın altı da olsa herkesin cezaevine gireceği bir madde ekliyorlar. Bunu düşünce ve hakaret suçları gibi suç grupları için yapıyorlar” dedi.
Hakaret, Cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, Türkiye Cumhuriyetini ve kurumlarını aşağılamak gibi suçları işleyen binlerce vatandaş ile onlarca gazetecinin suçları ertelenmeyecek, cezaevine girecek. İfade özgürlüğünı kısıtlayacak düzenlemeye karşı başta CHP olmak üzere muhalefetin sessiz kalması dikkat çekiyor.
DÜŞÜNCEYE AF DEĞİL HAPİS GELİYOR
İnfaz indirimi paketi terör suçları denilerek şiddete bulaşmamış binlerce düşünce ve siyasi suçluyu cezaevine mahkum ediyor. İnsan hakları örgütleri, siyasetçi, sanatçı ve akademisyenin çağrılarına rağmen adam öldürme, uyuşturucu ticareti ve cinsel istismar suçunu işleyenler paketle tahliye olurken, düşünce suçluları infaz indiriminden yararlanamayacak. Düşünce suçuna af beklenirken tam tersi şekilde düşünce ve ifade özgürlüğünü kullananlar hapse girecek. 18 ay hapis cezası aldığında cezaevine girmeyen gazeteci veya ifade özgürlüğünü kullanan vatandaşlar artık bu cezanın yüzde 40’ını ceza infaz kurumunda geçirmek zorunda kalacak. AKP ve MHP, düzenlemeyi ‘infazda adalet getiriyoruz’ diyerek savunuyor.
Cumhuriyet’e konuşan Avukat Ece Güner Toprak, gazeteciler ve ifade özgürlüğünü kullanan muhalifler için paketteki sakıncalı düzenlemeye dikkat çekti. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yasa’nın 105/A maddesinde yapılmak istenen değişikliğe işaret eden Toprak, şunları anlattı:
KALICI DÜZENLEME
“Mevcut infaz sistemimizde (koşullu salıverme oranı ve 1 yıllık denetimli serbestlik uygulandığında) 18 ay (veya altı) bir hapis cezası alan bir kişi pratikte hapis yatmıyor. Paket mevcut şekliyle yasalaşırsa artık 30 Mart 2020 sonrası işlenen suçlarda, herkes belli bir süre cezaevi kurumuna girecek. Basit bir örnek vermek adına, 18 ay hapis cezası alan biri (1/2 koşullu salıverme ve 1/5 denetimli serbestlik oranı sonrası) yaklaşık 7 ay hapis yatacak. Bu düzenleme genel bir düzenlemedir ve kalıcıdır.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ OLUMSUZ ETKİLENECEK
Bugün sosyal medyada veya basında, sert bir eleştiri yapana birçok mahkeme maalesef yanlış şekilde TCK 299 (Cumhurbaşkanına hakaret), 301 (Türkiye Cumhuriyeti’ni ve kurumlarını aşağılamak), 216 (Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek) vb. maddelerden ceza veriyor, ancak bu cezaların süreleri nispeten kısa olduğundan (birçok kez 18 ay altı), en azından binlerce insan infaz kuralları sayesinde cezaevine hiç girmiyor. Bu yeni düzenleme yasalaşırsa ifade özgürlüğünü daha olumsuz etkileyeceğinden endişe ediyorum.”
TWİT VE HABERE ARTIK CEZAEVİ YOLU GÖZÜKECEK
Toprak, bundan sonra insanların “sert eleştirel bir tweet veya bir yazı/haber yüzünden 18 ay altı bir ceza alsam dahi artık cezaevi yolu gözükecek” diyeceğini ifade etti. Bu durumun “oto-sansürü” daha da artırabileceğini belirten Güner, şunları kaydetti: “Evet, 3 yıl altı (terör suçları hariç) hapis cezaları prensip olarak açık cezaevinde geçirilecektir (ve 1 yıl altı hafta sonu uygulama imkânları vs. olacaktır), ancak yine de cezaevi kurumudur. Basın ve ifade özgürlüğü bir demokrasinin temel taşıdır. Bu pakette kısmen fayda sağlayabilecek hükümler var, ama yeterli değil. İki önemli sorun var: Birçok gazetecinin ceza aldığı veya şu an yargılandığı bazı maddeler tamamen paket dışında tutulmuştur ve geleceğe yönelik de bu bahsettiğim sorunu görüyorum. Paket, basın ve ifade özgürlüğü konusunda daha net ve cesur bir mesaj vermelidir, doğru formül bulunursa ülkemizin önemli bir yarasını onarma fırsatı olur, Meclis’te ilerleme kaydedileceğini umuyorum.”
1 YIL ALTINDA CEZA ALAN HERKES CEZAEVİNE GİRECEK
Adalet Komisyonu Üyesi CHP Milletvekili Zeynel Emre, infaz değişikliği paketiyle düşünce ve hakaret suçlarını işleyenlerin cezaevine gireceğini söyledi. Düşünce suçlarından cezaevine girenlerin kapsam dışı bırakılmaması için komisyondaki çabalarının Genel Kurulda da süreceğini ifade eden Emre, şunları söyledi: “Cezaevleri dolu diye bir düzenleme ihtiyacı hissetti AKP. Ortağı MHP’nin başka motivasyonu da vardı. Ancak bunu yanlış bir yolla yapmaya çalışıyorlar. Bir taraftan cezaevi dolu diye bir düzenleme getiriyorlar öte yandan aldığı ceza bir yılın altı da olsa herkesin cezaevine gireceği bir madde ekliyorlar. Bunu düşünce ve hakaret suçları gibi suç grupları için yapıyorlar. İçinde bulunduğumuz koşullarda yapılan en mantıksız iş.”
[BoldMedya] 5.4.2020
Erdoğan, vatandaştan bağış toplarken! 125 milyon liralık sarayın yapımına devam ediliyor
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla Bitlis’in Ahlat ilçesindeki Van Gölü kenarına yapılması planlanan Cumhurbaşkanlığı Sarayı, inşası tüm hızıyla devam ediyor.
BOLD-Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Malazgirt Zaferi’nde otağı kurduğu Ahlat’taki alana AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla ‘Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ inşa ediliyor. Türkiye’nin yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle ekonomik olarak zor dönemlerden geçtiği bugünlerde inşaatın durmadığı ve devam ettiği öğrenildi.
SARAY’IN MAALİYETİ 125 MİLYON LİRA
Cumhurbaşkanı Erdoğan salgın nedeniyle bir taraftan vatandaştan ‘Milli Dayanışma Kampanyası’ kapsamında bağış toplarken diğer taraftan maliyeti 125 milyon lirayı aşan Ahlat Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın inşasının devam etmesi tepki çekti.
CHP Bitlis İl Başkanı Veysi Uyanık, sosyal medya hesabında yaptığı fotoğraflı paylaşımda, “Bitlis Ahlat’taki saray inşaatı tam gaz devam.” ifadelerini kullandı.
Ahlat’ta yapılan sarayın inşaatı, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararıyla durdurulmuştu. Torba yasa teklifi içerisinde Meclis’e getirilen yasa değişikliği ile sarayın inşaatına kılıf uydurulmuştu. AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan “Adliye Sarayı da var. Saray deyince siz ne anlıyorsunuz? Biz milletin evi olarak görüyoruz” demişti.
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının 2019 yılı yatırım programında ödeneği 30 milyon TL olarak belirlenen Ahlat Köşkü için geçen yıl sonuna kadar 100 milyon TL harcandı. Bu yıl planlanan 25 milyon TL’lik harcama ile köşkün maliyeti 125 milyon TL’ye ulaşacak.
[BoldMedya] 5.4.2020
BOLD-Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Malazgirt Zaferi’nde otağı kurduğu Ahlat’taki alana AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla ‘Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ inşa ediliyor. Türkiye’nin yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle ekonomik olarak zor dönemlerden geçtiği bugünlerde inşaatın durmadığı ve devam ettiği öğrenildi.
SARAY’IN MAALİYETİ 125 MİLYON LİRA
Cumhurbaşkanı Erdoğan salgın nedeniyle bir taraftan vatandaştan ‘Milli Dayanışma Kampanyası’ kapsamında bağış toplarken diğer taraftan maliyeti 125 milyon lirayı aşan Ahlat Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın inşasının devam etmesi tepki çekti.
CHP Bitlis İl Başkanı Veysi Uyanık, sosyal medya hesabında yaptığı fotoğraflı paylaşımda, “Bitlis Ahlat’taki saray inşaatı tam gaz devam.” ifadelerini kullandı.
Ahlat’ta yapılan sarayın inşaatı, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararıyla durdurulmuştu. Torba yasa teklifi içerisinde Meclis’e getirilen yasa değişikliği ile sarayın inşaatına kılıf uydurulmuştu. AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan “Adliye Sarayı da var. Saray deyince siz ne anlıyorsunuz? Biz milletin evi olarak görüyoruz” demişti.
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının 2019 yılı yatırım programında ödeneği 30 milyon TL olarak belirlenen Ahlat Köşkü için geçen yıl sonuna kadar 100 milyon TL harcandı. Bu yıl planlanan 25 milyon TL’lik harcama ile köşkün maliyeti 125 milyon TL’ye ulaşacak.
[BoldMedya] 5.4.2020
İngiltere’deki topluluk ve inanç liderleri, koronavirüs nedeniyle ortak dua gerçekleştirdi
Dialogue Society tarafından İngiltere’de bulunan topluluk ve inanç liderleriyle birlikte koronavirüs salgını nedeniyle canlı olarak ‘ortak dua’ etkinliği gerçekleştirildi.
BOLD-Merkezi İngiltere’nin Londra şehrinde bulunan The Dialouge Society tarafından dünyayı saran yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle farklı din ve inançtaki topluların liderleriyle ortak dua saati düzenledi. Youtube üzerinden canlı yayınlanan dua etkinliğinde British Humanist Association’tan Jeremy Rodell, Professional Women’s Interfaith Network Başkanı Mandeep Kaur Moore, Yahudi c cemaatinden Aktivist Rabbi Oliver Joseph, Aziz Michael Kilisesi’nde Rev’d Peter Organ, St. Aidan’s Kilisesi’nden Rev’d Richard Martin, İmam Adam Qantar ve İysha Arun’un katılımıyla Zoom üzerinden tüm insanlığın sağlığı için dua edildi.
[BoldMedya] 5.4.2020
BOLD-Merkezi İngiltere’nin Londra şehrinde bulunan The Dialouge Society tarafından dünyayı saran yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle farklı din ve inançtaki topluların liderleriyle ortak dua saati düzenledi. Youtube üzerinden canlı yayınlanan dua etkinliğinde British Humanist Association’tan Jeremy Rodell, Professional Women’s Interfaith Network Başkanı Mandeep Kaur Moore, Yahudi c cemaatinden Aktivist Rabbi Oliver Joseph, Aziz Michael Kilisesi’nde Rev’d Peter Organ, St. Aidan’s Kilisesi’nden Rev’d Richard Martin, İmam Adam Qantar ve İysha Arun’un katılımıyla Zoom üzerinden tüm insanlığın sağlığı için dua edildi.
[BoldMedya] 5.4.2020
Gazetecilerden meslektaşları için kampanya: ‘Evde kalsak da sessiz kalmayacağız’
Hırsızlık, narkotik , cinayet gibi adli suçlara tahliye yolu açan yargı paketinin tutuklu gazetecileri kapsamadığı kamuoyuna duyurmak isteyen gazeteciler meslektaşları için kampanya başlattı.
BOLD- AKP ve MHP’nin hazırladığı Ceza İnfaz Kanununda değişiklik öngören 2. yargı paketi, koronavirüs salgını yüzünden geçen hafta apar topar Meclise sunuldu. Salgına rağmen bazı tutukluların yararlandırılmadığı çalışma tartışmalara neden oldu. Tartışmaların gölgesinde Meclis Adalet Komisyonundan geçti. Önümüzdeki hafta Genel Kurula gelmesi beklenen paket, tutuklu gazetecileri ve siyasi tutukları kapsamaması yüzünden çokça eleştirildi. Genel Kuruldaki oylama öncesi, gazeteciler meslektaşları için kampanya başlattı.
GAZETECİLERDEN DESTEK
Haberin Var Mı insiyatifi tutuklu gazeteciler için sosyal medyada başlattığı kampanyaya bir çok gazeteci de ‘Evde kalsak da sessiz kalmayacağız’ diyerek destek verdi. Haberin Var Mı insiyatifinin #GazetecilerÖzgürOlsun etiketiyle sosyal medyada yaptığı paylaşımda, ”Türkiye ev hapsinde. Büyükşehirler karantinada. Pek çok gazeteci haber merkezlerinde, sokaklarda. 100’den fazlası ise demir parmaklıklar ardında, hapishanelere virüs bulaşmasın diye, virüs girmeden çıkar mıyım diye umutla bekliyor” ifadeleri kullanıldı.
BOLD- AKP ve MHP’nin hazırladığı Ceza İnfaz Kanununda değişiklik öngören 2. yargı paketi, koronavirüs salgını yüzünden geçen hafta apar topar Meclise sunuldu. Salgına rağmen bazı tutukluların yararlandırılmadığı çalışma tartışmalara neden oldu. Tartışmaların gölgesinde Meclis Adalet Komisyonundan geçti. Önümüzdeki hafta Genel Kurula gelmesi beklenen paket, tutuklu gazetecileri ve siyasi tutukları kapsamaması yüzünden çokça eleştirildi. Genel Kuruldaki oylama öncesi, gazeteciler meslektaşları için kampanya başlattı.
GAZETECİLERDEN DESTEK
Haberin Var Mı insiyatifi tutuklu gazeteciler için sosyal medyada başlattığı kampanyaya bir çok gazeteci de ‘Evde kalsak da sessiz kalmayacağız’ diyerek destek verdi. Haberin Var Mı insiyatifinin #GazetecilerÖzgürOlsun etiketiyle sosyal medyada yaptığı paylaşımda, ”Türkiye ev hapsinde. Büyükşehirler karantinada. Pek çok gazeteci haber merkezlerinde, sokaklarda. 100’den fazlası ise demir parmaklıklar ardında, hapishanelere virüs bulaşmasın diye, virüs girmeden çıkar mıyım diye umutla bekliyor” ifadeleri kullanıldı.
[BoldMedya] 5.4.2020Salı günü TBMM yeni infaz düzenlemesini görüşecek, pakette gazetecilere tahliye yok. Yetkili yetkisiz herkese sesleniyoruz, hapisteki gazetecilerin virüs tehdidi ile yüzleşmeden serbest bırakılması için harekete geçin. #GazetecilerÖzgürOlsun pic.twitter.com/NzU6oAj6UW— Haberin Var Mı? (@HVMinisiyatifi) April 5, 2020
Gelecek Partisi’nden ‘İnfaz Yasası’ teklifine itiraz: Kriter; ‘irtibat ve iltisak’ değil ‘cebir ve şiddet’ olmalı
Gelecek Partisi, TBMM Adalet Komisyonunda kabul edilen infaz yasası teklifine 7 maddeyle itirazda bulundu. “Devlete karşı işlenen suçlarda kriter; ‘irtibat ve iltisak’ değil ‘cebir ve şiddet’ olmalıdır” görüşü savunuldu.
BOLD – Ahmet Davutoğlu’nun genel başkanlığını yaptığı Gelecek Partisi, teklifin TBMM dışı partiler, sivil toplum kuruluşları ve kamuoyuyla paylaşılmadan hazırlanmasına tepki gösterdi. Cezaevi şartlarının iyileştirilmesi istenen açıklamada, infaz indiriminin eşitlik ilkesi çerçevesinde, adli-siyasi ayrımına gidilmeden yapılması istendi.
Gelecek Partisi Adalet Politikaları İzleme Kurulu, Meclis Adalet Komisyonu’nda kabul edilen infaz teklifiyle ilgili eleştirilerine açıkladı.
Yedi ayrı başlıkta dile getirilen itirazlar şöyle:
TBMM DIŞI PARTİLER VE STK’LAR SÜRECE DAHİL EDİLMEDİ
“Yasa teklifinin toplumla paylaşılmamış olması ve toplumun içeriğini bilmediği ve yeterince tartışamadığı bir kanun yapma sürecini doğru bulmuyoruz. TBMM içinde ve dışındaki partiler, sivil toplum örgütleri ve baroların sürece dahil edilmesi gerektiğine inanıyoruz.
CAN GÜVENLİĞİ BİRİNCİ ÖNCELİK OLMALI
Kanunun çıkarılma gerekçesi netlik kazanmış değildir. Bu kanun Koronavirüs sebebi ile mi çıkarılmaktadır yoksa bir ‘af’ olarak mı? Yapılmak istenen iyileştirmelere katılmakla birlikte virüsün yayılmasına karşı tutuklu ve mahkûmların can güvenliğinin sağlanması birinci öncelikli sorun olarak ele alınması gerekirken, üzerinde yeterli çalışma yapılmamış, kamuoyu, siyasi partiler ve ilgili STK’ların görüşlerine başvurulmadan hazırlanmış bir infaz kanunu değişikliği yeni problemlere neden olabilir.
DOĞUM YAPAN KADINLARIN CEZASI 6 YIL ERTELENMELİ
Yaşlı, engelli, çocuk, kadın ve hastaların eşitlik ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi ve adli-siyasi ayrımına gidilmemesi gerekmektedir. Yeni doğum yapan kadınların cezası 6 ay yerine 1 yıl 6 ay ertelenebilecek olması yeterli değildir. 0-6 yaş gurubu çocukların sağlıklı bir şekilde gelişmelerini temin edebilmek için iyi hal şartı aranmaksızın çocuk sahibi olan kadın hükümlü ve tutukluların cezaları da suçlar bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin 6 yıla kadar ertelenebilmelidir.
TUTUKLU YARGILAMA DÖNEMİ BİTMELİ
Ceza ve tutuklu evlerinin kapasitesinin üzerinde dolu olduğu ve infaz kanununda affı çağrıştıran bir düzenleme yapıldığı bir durumda, yargılamaların zorunlu olmadıkça tutuksuz yapılması hem ceza usul yasası, hem adil yargılanma hakkı ve hem de cezaevlerindeki insani yaşam şartlarının iyileştirilmesi bakımından son derece önemlidir.
KRİTER CEBİR VE ŞİDDET OLMALI
Son yıllarda maalesef terör tanımı hem siyaset hem de yargı makamları tarafından ceza hukukunun genel ilkelerine aykırı olacak şekilde genişletilmiştir. Hukuk geriye doğru işletilmiş ve geçmişte suç sayılmayan fiiller yüzünden bireyler silahlı terör örgütü üyesi ya da sempatizanı sayılarak tutuklanmış veya mahkûm edilmişlerdir. İlkesel olarak, ‘Devlet, kişilere karşı işlenen suçları affedemez’ yaklaşımı yerindedir. Lakin devlete karşı işlenen suçlarda kriter; ‘irtibat ve iltisak’ değil ‘cebir ve şiddet’ olmalıdır.
CEZAEVLERİNİN ŞARTLARI İYİLEŞTİRİLMELİ
Cezaevlerinin şartları asgari insan onuruna yakışır standartlarda olmalıdır. Sağlık tedbirleri artırılmalı, karantina adı altında istiflemeye sebep olunmamalıdır. Eldiven, maske, dezenfektan vb. ihtiyaç maddeleri kolay ulaşılabilir ve ücretsiz olmalıdır. Hasta mahpusların sevk süreçleri hızlandırılmalı; kronik hastalar öncelikli olarak ve ivedilikle tahliye edilmelidir.
YENİ İNFAZ SİSTEMİ GEREKLİ
İnfaz Kanunu’nu teklif edildiği gibi bir kere daha kısmen değiştirmek; defalarca değişikliğe uğrayarak, insicamı ve bütünlüğü bozulmuş, tekli bir infaz rejimi olmaktan çıkmış infaz sistemimizi çok daha karmaşık hale getirecektir. Virüs salgını ve tutuklu ve hükümlülerin can güvenliği endişesi ve baskısı olmaksızın yeni bir ceza infaz sistemi ülkemiz için son derece önemli ve acil ihtiyaçtır.”
[BoldMedya] 5.4.2020
BOLD – Ahmet Davutoğlu’nun genel başkanlığını yaptığı Gelecek Partisi, teklifin TBMM dışı partiler, sivil toplum kuruluşları ve kamuoyuyla paylaşılmadan hazırlanmasına tepki gösterdi. Cezaevi şartlarının iyileştirilmesi istenen açıklamada, infaz indiriminin eşitlik ilkesi çerçevesinde, adli-siyasi ayrımına gidilmeden yapılması istendi.
Gelecek Partisi Adalet Politikaları İzleme Kurulu, Meclis Adalet Komisyonu’nda kabul edilen infaz teklifiyle ilgili eleştirilerine açıkladı.
Yedi ayrı başlıkta dile getirilen itirazlar şöyle:
TBMM DIŞI PARTİLER VE STK’LAR SÜRECE DAHİL EDİLMEDİ
“Yasa teklifinin toplumla paylaşılmamış olması ve toplumun içeriğini bilmediği ve yeterince tartışamadığı bir kanun yapma sürecini doğru bulmuyoruz. TBMM içinde ve dışındaki partiler, sivil toplum örgütleri ve baroların sürece dahil edilmesi gerektiğine inanıyoruz.
CAN GÜVENLİĞİ BİRİNCİ ÖNCELİK OLMALI
Kanunun çıkarılma gerekçesi netlik kazanmış değildir. Bu kanun Koronavirüs sebebi ile mi çıkarılmaktadır yoksa bir ‘af’ olarak mı? Yapılmak istenen iyileştirmelere katılmakla birlikte virüsün yayılmasına karşı tutuklu ve mahkûmların can güvenliğinin sağlanması birinci öncelikli sorun olarak ele alınması gerekirken, üzerinde yeterli çalışma yapılmamış, kamuoyu, siyasi partiler ve ilgili STK’ların görüşlerine başvurulmadan hazırlanmış bir infaz kanunu değişikliği yeni problemlere neden olabilir.
DOĞUM YAPAN KADINLARIN CEZASI 6 YIL ERTELENMELİ
Yaşlı, engelli, çocuk, kadın ve hastaların eşitlik ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi ve adli-siyasi ayrımına gidilmemesi gerekmektedir. Yeni doğum yapan kadınların cezası 6 ay yerine 1 yıl 6 ay ertelenebilecek olması yeterli değildir. 0-6 yaş gurubu çocukların sağlıklı bir şekilde gelişmelerini temin edebilmek için iyi hal şartı aranmaksızın çocuk sahibi olan kadın hükümlü ve tutukluların cezaları da suçlar bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin 6 yıla kadar ertelenebilmelidir.
TUTUKLU YARGILAMA DÖNEMİ BİTMELİ
Ceza ve tutuklu evlerinin kapasitesinin üzerinde dolu olduğu ve infaz kanununda affı çağrıştıran bir düzenleme yapıldığı bir durumda, yargılamaların zorunlu olmadıkça tutuksuz yapılması hem ceza usul yasası, hem adil yargılanma hakkı ve hem de cezaevlerindeki insani yaşam şartlarının iyileştirilmesi bakımından son derece önemlidir.
KRİTER CEBİR VE ŞİDDET OLMALI
Son yıllarda maalesef terör tanımı hem siyaset hem de yargı makamları tarafından ceza hukukunun genel ilkelerine aykırı olacak şekilde genişletilmiştir. Hukuk geriye doğru işletilmiş ve geçmişte suç sayılmayan fiiller yüzünden bireyler silahlı terör örgütü üyesi ya da sempatizanı sayılarak tutuklanmış veya mahkûm edilmişlerdir. İlkesel olarak, ‘Devlet, kişilere karşı işlenen suçları affedemez’ yaklaşımı yerindedir. Lakin devlete karşı işlenen suçlarda kriter; ‘irtibat ve iltisak’ değil ‘cebir ve şiddet’ olmalıdır.
CEZAEVLERİNİN ŞARTLARI İYİLEŞTİRİLMELİ
Cezaevlerinin şartları asgari insan onuruna yakışır standartlarda olmalıdır. Sağlık tedbirleri artırılmalı, karantina adı altında istiflemeye sebep olunmamalıdır. Eldiven, maske, dezenfektan vb. ihtiyaç maddeleri kolay ulaşılabilir ve ücretsiz olmalıdır. Hasta mahpusların sevk süreçleri hızlandırılmalı; kronik hastalar öncelikli olarak ve ivedilikle tahliye edilmelidir.
YENİ İNFAZ SİSTEMİ GEREKLİ
İnfaz Kanunu’nu teklif edildiği gibi bir kere daha kısmen değiştirmek; defalarca değişikliğe uğrayarak, insicamı ve bütünlüğü bozulmuş, tekli bir infaz rejimi olmaktan çıkmış infaz sistemimizi çok daha karmaşık hale getirecektir. Virüs salgını ve tutuklu ve hükümlülerin can güvenliği endişesi ve baskısı olmaksızın yeni bir ceza infaz sistemi ülkemiz için son derece önemli ve acil ihtiyaçtır.”
[BoldMedya] 5.4.2020
ABD’de son 24 saatte korkunç bilanço!
ABD’de yeni tip corona virüs salgınında hayatını kaybedenlerin sayısı son 24 saatte 1340 artarak 8 bin 503’e yükseldi.
BOLD-Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının yeni merkez üssü ABD oldu. Ülke hızla yayılan salgın nedeniyle ölenlerin sayısı son 24 saatte 1340 artarak 8 bin 503’e yükseldi.
Johns Hopkins Üniversitesinin paylaştığı son verilere göre, ülkede virüsün bulaştığı kişi sayısı son 24 saatte 33 bin 712 artışla 312 bin 249’a, ölü sayısı da 1340 artarak 8 bin 503’e çıktı. Böylece “ABD’de 1 günde virüs kaynaklı en yüksek ölüm sayısı” gerçekleşmiş oldu.
Dünya genelinde ABD’yi 130 bin vakayla İspanya ve 124 bin vakayla İtalya takip ediyor.
ABD’deki eyaletler arasında salgının en fazla etkili olduğu yer New York olarak belirtildi. New York eyaletinde dün 103 bin 169 olan vaka sayısı 11 bin 5 artışla 114 bin 174’e çıkarken, New York’u 34 bin 124 vakayla New Jersey, 14 bin 225 vakayla da Michigan takip ediyor.
[BoldMedya] 5.4.2020
BOLD-Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının yeni merkez üssü ABD oldu. Ülke hızla yayılan salgın nedeniyle ölenlerin sayısı son 24 saatte 1340 artarak 8 bin 503’e yükseldi.
Johns Hopkins Üniversitesinin paylaştığı son verilere göre, ülkede virüsün bulaştığı kişi sayısı son 24 saatte 33 bin 712 artışla 312 bin 249’a, ölü sayısı da 1340 artarak 8 bin 503’e çıktı. Böylece “ABD’de 1 günde virüs kaynaklı en yüksek ölüm sayısı” gerçekleşmiş oldu.
Dünya genelinde ABD’yi 130 bin vakayla İspanya ve 124 bin vakayla İtalya takip ediyor.
ABD’deki eyaletler arasında salgının en fazla etkili olduğu yer New York olarak belirtildi. New York eyaletinde dün 103 bin 169 olan vaka sayısı 11 bin 5 artışla 114 bin 174’e çıkarken, New York’u 34 bin 124 vakayla New Jersey, 14 bin 225 vakayla da Michigan takip ediyor.
[BoldMedya] 5.4.2020
Türkiye'de hastalığı bununla mı yaydılar?
Nüfus müdürlüklerindeki birçok çalışanda virüs tespit edildiğini belirten Büro Memur-Sen, parmak izi alma cihazlarının da virüsü yaydığı uyarısında bulundu.
Koronavirüs salgına karşı alınan tedbirler kapsamında kamuda esnek çalışmaya geçilerek bürolardaki personel sayısı düşürüldü. İş yoğunluğunun fazla olduğu nüfus müdürlüklerinde ise alınan önlemler yetersiz kaldı.
Salgın riskine maruz kalan nüfus müdürlüklerinde, birçok çalışanda virüs tespit edildiğine işaret eden Büro Memur-Sen, çalışmaların sınırlandırılmasını istedi.
Büro Memur-Sen, İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda, Türkiye Cumhuriyeti Kimlik Kartı Projesi ile ehliyet ve pasaport işlemlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla yurttaşlara randevu verilmeye ve işlemlerin yapılmasına devam edildiğine dikkat çekti.
‘BİRÇOK ÇALIŞANIN VİRÜS TESTİ POZİTİF ÇIKTI’
Özellikle büyükşehirlerde bulunan hizmet birimlerinde yaşanan iş yoğunluğu nedeniyle hem yurttaşların hem de kurum çalışanlarının salgın riskine maruz kaldıklarına işaret edilen yazıda, “Bu kapsamda birçok çalışanımızın yapılan virüs testleri pozitif çıkmaktadır” denildi.
‘İŞLEM YAPAN CİHAZ VİRÜSÜ YAYIYOR’
Diğer taraftan yurttaşlardan bu hizmet sırasında parmak izi alınmasının ayrıca risk oluşturduğuna işaret edilen yazıda, virüsün söz konusu cihazlar aracılığıyla yayıldığı belirtildi.
‘ACİLLER DIŞINDAKİ İŞLEMLERİ DURDURUN’
Cumhuriyet’te yer alan habere göre sendika şu öneride bulundu: “Virüs salgını geçinceye kadar T.C. Kimlik Kartı, pasaport ve ehliyet düzenleme işlemlerinin sadece kayıp, çalıntı ve acil hallere münhasır olarak yürütülmesi, bu haller dışındaki rutin yenileme işlemlerinin durdurulması pandemi ile mücadele bakımından önem arz etmektedir.”
[Samanyolu Haber] 5.4.2020
Koronavirüs salgına karşı alınan tedbirler kapsamında kamuda esnek çalışmaya geçilerek bürolardaki personel sayısı düşürüldü. İş yoğunluğunun fazla olduğu nüfus müdürlüklerinde ise alınan önlemler yetersiz kaldı.
Salgın riskine maruz kalan nüfus müdürlüklerinde, birçok çalışanda virüs tespit edildiğine işaret eden Büro Memur-Sen, çalışmaların sınırlandırılmasını istedi.
Büro Memur-Sen, İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda, Türkiye Cumhuriyeti Kimlik Kartı Projesi ile ehliyet ve pasaport işlemlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla yurttaşlara randevu verilmeye ve işlemlerin yapılmasına devam edildiğine dikkat çekti.
‘BİRÇOK ÇALIŞANIN VİRÜS TESTİ POZİTİF ÇIKTI’
Özellikle büyükşehirlerde bulunan hizmet birimlerinde yaşanan iş yoğunluğu nedeniyle hem yurttaşların hem de kurum çalışanlarının salgın riskine maruz kaldıklarına işaret edilen yazıda, “Bu kapsamda birçok çalışanımızın yapılan virüs testleri pozitif çıkmaktadır” denildi.
‘İŞLEM YAPAN CİHAZ VİRÜSÜ YAYIYOR’
Diğer taraftan yurttaşlardan bu hizmet sırasında parmak izi alınmasının ayrıca risk oluşturduğuna işaret edilen yazıda, virüsün söz konusu cihazlar aracılığıyla yayıldığı belirtildi.
‘ACİLLER DIŞINDAKİ İŞLEMLERİ DURDURUN’
Cumhuriyet’te yer alan habere göre sendika şu öneride bulundu: “Virüs salgını geçinceye kadar T.C. Kimlik Kartı, pasaport ve ehliyet düzenleme işlemlerinin sadece kayıp, çalıntı ve acil hallere münhasır olarak yürütülmesi, bu haller dışındaki rutin yenileme işlemlerinin durdurulması pandemi ile mücadele bakımından önem arz etmektedir.”
[Samanyolu Haber] 5.4.2020
IMF Başkanı: 2008'den daha kötü ve benzeri görülmemiş bir kriz var
IMF Başkanı Kristalina Georgieva, koronavirüs salgınının tüm dünyada 2008 küresel mali krizinden çok daha kötü ve benzeri görülmemiş ekonomik krize yol açtığını söyledi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, koronavirüs salgınının tüm dünyada 2008 küresel mali krizinden çok daha kötü ve benzeri görülmemiş ekonomik krize yol açtığını söyledi.
Georgieva, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) İsviçre'nin Cenevre kentindeki merkezinde video konferans yoluyla düzenlenen basın toplantısına katıldı. IMF'nin 1 trilyon dolarlık finansal kapasitesini koronavirüsten etkilenen ülkeler için kullanmaya hazır oldukları mesajını veren Georgieva, şimdiye kadar 90'dan fazla ülkenin kendilerinden yardım talebinde bulunduğunu aktardı.
Georgieva, koronavirüse karşı "en savunmasız" ülkelerin ise "ekonomileri yükselen ve gelişen ülkeler" olduğunu vurguladı.
2008 MALİ KRİZİNDEN ÇOK DAHA KÖTÜ VE BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ
"Acil finansman desteği konusunda şimdiye kadar asla böylesine artan bir taleple karşılaşmadık" ifadesini kullanan Georgieva, Covid-19 salgınının küresel ölçekte "2008 küresel mali krizinden çok daha kötü ve benzeri görülmemiş" ekonomik krize neden olduğunu kaydetti.
IMF ve Dünya Bankası, koronavirüsle mücadele için para yardımlarını vermeye başladı. Hindistan 1 milyar dolar alırken, Ruanda ilk koronavirüs kredisi alan Afrika ülkesi oldu.
Dünyanın karanlık bir dönemden geçtiğini, Covid-19'un tüm dünyayı tehdit ettiğini ve bu yüzden en korunmasız durumdaki insanların korunması için birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyulduğunu vurgulayan Georgieva, "IMF'nin tarihinde hiçbir zaman dünya ekonomisinin böylesine durma noktasına geldiğine tanıklık etmedik" ifadesini kullandı.
DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ: PANDEMİ SAĞLIK KRİZİNİN ÖTESİNDE
Dünya Sağlık Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus ise IMF'ye Covid-19 pandemisinin kontrol altına alınması için verilen çabalara desteğinden ötürü teşekkür etti.
Tüm dünyada teyitli Covid-19 vaka sayısının 1 milyonu, hayatını kaybedenlerin sayısının da 50 bini geçtiğini anımsatan Ghebreyesus, "Ancak bunun bir sağlık krizinden çok daha ötesi olduğunu biliyoruz. Hepimiz pandeminin derin sosyal ve ekonomik sonuçlarının farkındayız" diye konuştu.
Ghebreyesus, bazı ülkelerin halkının geçimini sağlamaları ve ekonomik çöküşten kurtulmaları için borçlarının hafifletilmesinin şart olduğunu, bu bağlamda IMF ve Dünya Bankasıyla iş birliği yaptıklarını kaydetti.
Birçok ülkenin insanların sağlık sigortası, vatandaşlık veya oturumu olup olmadığına bakmadan ücretsiz Covid-19 testi ve tedavisi yapmasından memnuniyet duyduklarını aktaran Ghebreyesus, "Bu tür önlemleri teşvik ediyoruz. Bu kriz daha önce eşi görülmemiş bir kriz ve eşi görülmemiş sorumluluk gerektiriyor" değerlendirmesinde bulundu.
[Samanyolu Haber] 5.4.2020
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, koronavirüs salgınının tüm dünyada 2008 küresel mali krizinden çok daha kötü ve benzeri görülmemiş ekonomik krize yol açtığını söyledi.
Georgieva, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) İsviçre'nin Cenevre kentindeki merkezinde video konferans yoluyla düzenlenen basın toplantısına katıldı. IMF'nin 1 trilyon dolarlık finansal kapasitesini koronavirüsten etkilenen ülkeler için kullanmaya hazır oldukları mesajını veren Georgieva, şimdiye kadar 90'dan fazla ülkenin kendilerinden yardım talebinde bulunduğunu aktardı.
Georgieva, koronavirüse karşı "en savunmasız" ülkelerin ise "ekonomileri yükselen ve gelişen ülkeler" olduğunu vurguladı.
2008 MALİ KRİZİNDEN ÇOK DAHA KÖTÜ VE BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ
"Acil finansman desteği konusunda şimdiye kadar asla böylesine artan bir taleple karşılaşmadık" ifadesini kullanan Georgieva, Covid-19 salgınının küresel ölçekte "2008 küresel mali krizinden çok daha kötü ve benzeri görülmemiş" ekonomik krize neden olduğunu kaydetti.
IMF ve Dünya Bankası, koronavirüsle mücadele için para yardımlarını vermeye başladı. Hindistan 1 milyar dolar alırken, Ruanda ilk koronavirüs kredisi alan Afrika ülkesi oldu.
Dünyanın karanlık bir dönemden geçtiğini, Covid-19'un tüm dünyayı tehdit ettiğini ve bu yüzden en korunmasız durumdaki insanların korunması için birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyulduğunu vurgulayan Georgieva, "IMF'nin tarihinde hiçbir zaman dünya ekonomisinin böylesine durma noktasına geldiğine tanıklık etmedik" ifadesini kullandı.
DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ: PANDEMİ SAĞLIK KRİZİNİN ÖTESİNDE
Dünya Sağlık Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus ise IMF'ye Covid-19 pandemisinin kontrol altına alınması için verilen çabalara desteğinden ötürü teşekkür etti.
Tüm dünyada teyitli Covid-19 vaka sayısının 1 milyonu, hayatını kaybedenlerin sayısının da 50 bini geçtiğini anımsatan Ghebreyesus, "Ancak bunun bir sağlık krizinden çok daha ötesi olduğunu biliyoruz. Hepimiz pandeminin derin sosyal ve ekonomik sonuçlarının farkındayız" diye konuştu.
Ghebreyesus, bazı ülkelerin halkının geçimini sağlamaları ve ekonomik çöküşten kurtulmaları için borçlarının hafifletilmesinin şart olduğunu, bu bağlamda IMF ve Dünya Bankasıyla iş birliği yaptıklarını kaydetti.
Birçok ülkenin insanların sağlık sigortası, vatandaşlık veya oturumu olup olmadığına bakmadan ücretsiz Covid-19 testi ve tedavisi yapmasından memnuniyet duyduklarını aktaran Ghebreyesus, "Bu tür önlemleri teşvik ediyoruz. Bu kriz daha önce eşi görülmemiş bir kriz ve eşi görülmemiş sorumluluk gerektiriyor" değerlendirmesinde bulundu.
[Samanyolu Haber] 5.4.2020
AKP ve MHP'lilerin %70'i Batı ülkelerinde yaşamak istiyor
Sosyal Demokrasi Vakfı, laiklik araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Katılımcılara, Türkiye dışında yaşamak durumunda kalsalardı hangi ülkeyi tercih edecekleri sorulduğunda, AKP’li seçmenlerin yüzde 71,4’ü tercihini batılı ülkelerden yana kullandı.
Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) laikliğe dair araştırmasının sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı. 12 ilde 600 örneklem üzerinden yapılan araştırmada farklı siyasi görüşteki insanların laiklik algısı anlaşılmaya çalışıldı. Araştırma sonuçlarına göre laiklikliğe olumsuz bakanların oranı yalnızca yüzde 10,3. Halkın yüzde 43.8’i laikliğin tehlike altında olmadığını düşünürken yüzde 30.1’i ise “laiklik tehdit altında” diyor.
Yüzde 2,8 laikliği dinsizlik olarak görüyor
Araştırmaya göre, CHP seçmeninin yüzde 61.5’i laikliği tehlikede görürken, “Tehlikede değil” yanıtı verenlerin büyük çoğunluğu yüzde 65.9’la AKP seçmeni. Araştırmanın bir diğer çarpıcı sonucu da farklı dinlere olan yaklaşım. Katılımcıların yüzde 79’u farklı dine mensup komşusu olmasından rahatsızlık duymayacağını söylemesine karşın farklı dine mensup gelin ve damat konusunda tutum değişiyor. CHP, HDP ve İYİ Parti tabanının önemli bir bölümü, bu durumdan rahatsız olmayacağını belirtirken AKP seçmeninin yüzde 71.8’i, MHP’lilerin ise 57.9’u rahatsız olacağını vurguluyor.
Araştırmanın bir diğer çarpıcı sonucu ise Diyanet’le ilgili. Diyanet’in devlet işlerine karışmaması gerektiğini belirtenlerin oranı yüzde 52.5'ken “etkisi olmalı” diyenler yüzde 47.5 oldu.
SODEV tarafından yapılan değerlendirmede AKP ve MHP’nin oluşturduğu “Cumhur İttifakı” tabanının birçok soruda birbirine benzer yanıtlar verdiğine dikkat çekildi.
Araştırmada laiklikle ilgili 4 temel önermenin toplumdaki karşılığını inceledi.Buna göre; toplumda laiklikle ilgili en yaygın algının, yüzde 69,8 ile laikliğin “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak görüldüğü öne çıkıyor.
İkinci sırada yüzde 19,8 ile “tüm dinlere eşit mesafede olunmasıdır” yanıtı geliyor. Laikliği “dinsizlik” olarak tanımlayanların oranı ise yüzde 2.8’de kalırken “inançlara müdahale” olarak değerlendiren grubun oranı da 7,5 düzeyinde.
Laiklik algısının, katılımcıların 2018 genel seçimlerinde oy verdikleri partilere göre dağılımları incelendiğinde de tüm partilerin seçmenlerinin en az yüzde 80’nin laiklik algısı konusunda ortaklaştığı görülüyor. Özellikle CHP, HDP ve İyi Parti seçmenleri arasında laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılması” veya “tüm dinlere eşit mesafede olunması” olarak gören seçmenlerin oranı yüzde 90’ların üzerine çıkıyor.
Bu soruda dikkat çeken en önemli farklılık HDP seçmeninin yüzde 31.1’le en yüksek oranda laikliği “tüm dinlere eşit mesafe” olarak algılamasıdır. “Laikliği dinsizlik” olarak görenlerin yüzde 7 ile en yüksek olduğu oran MHP seçmenine aitken, laikliğin dini inançlara müdahale olarak gördüğünü belirten kesim ise yüzde 13.6 ile AKP tabanı.
Katılımcılara Türkiye dışında yaşamak durumunda kalsalardı hangi ülkeyi tercih edecekleri sorulduğunda, neredeyse tüm seçmen gruplarının, özgürlüklerin ve modern yaşam biçimlerinin öne çıktığı ülkeleri tercih ettiği belirtildi. Parti ayırmaksınız Türkiye toplumunun yüzde 79,1’i Almanya, Norveç ve ABD’yi tercih edeceklerini belirtti. AKP’li seçmenlerin de yüzde 71,4’ü tercihini Batılı ülkelerden yana kullandı. CHP seçmeni ilk tercihi Norveç olurken İYİ Partililer ise ABD’de yaşamak istiyor.
[Samanyolu Haber] 5.4.2020
Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) laikliğe dair araştırmasının sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı. 12 ilde 600 örneklem üzerinden yapılan araştırmada farklı siyasi görüşteki insanların laiklik algısı anlaşılmaya çalışıldı. Araştırma sonuçlarına göre laiklikliğe olumsuz bakanların oranı yalnızca yüzde 10,3. Halkın yüzde 43.8’i laikliğin tehlike altında olmadığını düşünürken yüzde 30.1’i ise “laiklik tehdit altında” diyor.
Yüzde 2,8 laikliği dinsizlik olarak görüyor
Araştırmaya göre, CHP seçmeninin yüzde 61.5’i laikliği tehlikede görürken, “Tehlikede değil” yanıtı verenlerin büyük çoğunluğu yüzde 65.9’la AKP seçmeni. Araştırmanın bir diğer çarpıcı sonucu da farklı dinlere olan yaklaşım. Katılımcıların yüzde 79’u farklı dine mensup komşusu olmasından rahatsızlık duymayacağını söylemesine karşın farklı dine mensup gelin ve damat konusunda tutum değişiyor. CHP, HDP ve İYİ Parti tabanının önemli bir bölümü, bu durumdan rahatsız olmayacağını belirtirken AKP seçmeninin yüzde 71.8’i, MHP’lilerin ise 57.9’u rahatsız olacağını vurguluyor.
Araştırmanın bir diğer çarpıcı sonucu ise Diyanet’le ilgili. Diyanet’in devlet işlerine karışmaması gerektiğini belirtenlerin oranı yüzde 52.5'ken “etkisi olmalı” diyenler yüzde 47.5 oldu.
SODEV tarafından yapılan değerlendirmede AKP ve MHP’nin oluşturduğu “Cumhur İttifakı” tabanının birçok soruda birbirine benzer yanıtlar verdiğine dikkat çekildi.
Araştırmada laiklikle ilgili 4 temel önermenin toplumdaki karşılığını inceledi.Buna göre; toplumda laiklikle ilgili en yaygın algının, yüzde 69,8 ile laikliğin “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak görüldüğü öne çıkıyor.
İkinci sırada yüzde 19,8 ile “tüm dinlere eşit mesafede olunmasıdır” yanıtı geliyor. Laikliği “dinsizlik” olarak tanımlayanların oranı ise yüzde 2.8’de kalırken “inançlara müdahale” olarak değerlendiren grubun oranı da 7,5 düzeyinde.
Laiklik algısının, katılımcıların 2018 genel seçimlerinde oy verdikleri partilere göre dağılımları incelendiğinde de tüm partilerin seçmenlerinin en az yüzde 80’nin laiklik algısı konusunda ortaklaştığı görülüyor. Özellikle CHP, HDP ve İyi Parti seçmenleri arasında laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılması” veya “tüm dinlere eşit mesafede olunması” olarak gören seçmenlerin oranı yüzde 90’ların üzerine çıkıyor.
Bu soruda dikkat çeken en önemli farklılık HDP seçmeninin yüzde 31.1’le en yüksek oranda laikliği “tüm dinlere eşit mesafe” olarak algılamasıdır. “Laikliği dinsizlik” olarak görenlerin yüzde 7 ile en yüksek olduğu oran MHP seçmenine aitken, laikliğin dini inançlara müdahale olarak gördüğünü belirten kesim ise yüzde 13.6 ile AKP tabanı.
Katılımcılara Türkiye dışında yaşamak durumunda kalsalardı hangi ülkeyi tercih edecekleri sorulduğunda, neredeyse tüm seçmen gruplarının, özgürlüklerin ve modern yaşam biçimlerinin öne çıktığı ülkeleri tercih ettiği belirtildi. Parti ayırmaksınız Türkiye toplumunun yüzde 79,1’i Almanya, Norveç ve ABD’yi tercih edeceklerini belirtti. AKP’li seçmenlerin de yüzde 71,4’ü tercihini Batılı ülkelerden yana kullandı. CHP seçmeni ilk tercihi Norveç olurken İYİ Partililer ise ABD’de yaşamak istiyor.
[Samanyolu Haber] 5.4.2020
Beytü'l Mal'in Kerameti (!) [Kadir Gürcan]
Cumhurbaşkanı'nın, virüs salgını ile birlikte dımdızlak ortaya dökülen ekonomik kaostan kurtulmak için yaptığı sembolik manevra pek ses getirmedi. Rejim kanallarının, vaziyeti toparlamak için döktükleri uğraş boşuna. Artık bütün inandırıcılıklarını yitirdiler. Cömertliğin yaygın deyimi, “Çok veren maldan az veren candan!” tabiri bile gerilen asabiyetleri gevşetmiyor. Hazıra dağların dayanmadığını bir kez daha bütün netliği ile gördük.
Saray ve eşrafının mal konusundaki zaaf ve suistimalleri milleti canından bezdirmiş gibi. Devlet kasasını boşaltıp yetmiş sent'e muhtaç bir ülke haline geleceklerini düşünmemiş olmalılar. Vatandaş sabrının da bir sınırı var. Saray'ın, onsekisinci yüzyıl devlet-i aliye mantığı ile, bütün gelirleri beytü'l-mal'de toplama sevdası hiç hız kesmiyor. Halbuki, kadim devlet-i aliye'nin belini büken, duyun-ı umumiye denilen dış borçlardı. Aynen bugün olduğu gibi. Daha kötüsü, o şanlı devlet, borçlarının bir çoğunu ödeyemeden tarih sahnesinden silindi.
Burada kaç kez kaydettim bilmiyorum. Bir kez denenip işe yarayan, her zaman aynı neticeyi vermiyor. Hamaset ve heyecanın, dahası, devlete güvenin dip yaptığı bir noktadayız. Cumhurbaşkanı, problemlerin hepsine aynı tepkileri verdiği için artık kimsede merak ve heyecan uyarmıyor. Sadece sağ ayağını ya da sol ayağını kullanabilen amatör futbolcular gibi, bütün topların o ayağına düşmesi için uğraşıyor. Hazret'in gençlik yıllarında futbol oynadığı biliniyor ya! Grift ve karmaşık bir çok ülke meselesinin bu eski alışkanlık ile halletmesi gayet normal. Hazret'in meraklılarından değiliz. Hangi ayağını kullandığını sorup soruşturmadık. Boyuna güvenip, her topa kafaya çıkması, futboldan ne kadar anladığı konusunda yeterince fikir veriyor.
Bu satırların yazarı da hayatının bir bölümünde hatırı sayılır bir futbol kariyerine sahip. Çim sahadaki ufak ölçekli stratejiler için fikir beyan etme hakkını her zaman elinde bulunduruyor. Dikkatlerden kaçmasın. Maçın altın vuruşu için doksan dakika sahada ter dökmek kolay iş değildir. Her zaman da denk gelmez. Cumhurbaşkanı, kendi ekip ve kadrosundan sürekli ayağına yuvarlanan toplarla hala kendisini eski günlerde zannediyor. Son beş yıldır ıskaladığı fırsatlardan dolayı asabiyetinin artması bu yüzden. Koronovirüs salgınında iktidarın, takım kaptanı ile birlikte sahaya çakılması çok ama çok kötü bir final oldu.
Saray, Türk Ekonomisini aile şirketi şeklinde idare ediyor. Devlet işleyişinin nepotizm tarzına iyice alıştık, artık bunu mevzu etmiyoruz. Cumhurbaşkanı'nın devam ettiği söylenen okulda, modern devlet ve gelişmiş ekonomilere ait prensiplerden haberdar olduğunu varsayma durumundayız. Türk kamuoyu, Cumhurbaşkanının söz konusu okuldan mezun olduğuna dair bir belgeye şahit olmadı. Okul kaçkını bir devlet başkanına sahip olma ayıbı ile kimse yüzleşmek istemiyor! Hele bu günlerde.
Ailenin ekonomiden sorumlu bakanı, paralel bir alemden Türkiye ekonomisi hakkında sevindirici haberler vermeye bayılıyor. Kayınpederin, Damat Bakan'ın kulağına fısıldadığı tiyoların pek işe yaradığı söylenemez. Bakan'ın, daha okulunu bile bitirememiş birinden gelecek tavsiyelere ne kadar itibar edeceği de kuşkulu. Gönülsüz başlatılan yardım kampanyası ile krizi aşma senaryolarına kimse inanmıyor. Şimdi herkes, olmadık zamanda Suriye'ye diklenmenin, Akdeniz'i Türk gölü haline getirme ütopyaları için, sahte Barbaros Hayrettin Paşa üretmenin kaça mal olduğunu daha iyi anlamaya başladı.
Modern dönem idari sistemlerin, siyasi işleyişi paylaştıkları en önemli kurumlardan birisi mahalli idareler. Ülkelerin gelişmesine paralel olarak lokal yönetimler güçlerini artırıyorlar. Yani, belediyeler ne kadar güçlüyse, merkezi idareye olan yükleri azalıyor. Demokratik ülkelerde, dış siyasete müdahale edecek kadar kudretli belediye başkanları bile var. Londra'nın Pakistan asıllı, dili uzun belediye başkanı(Sadık Han), hemen her hafta Başkan Trump'ı yerin dibine sokacak beyanatlar vermekten çekinmiyor. Trump'ın İngiltere ziyaretinde, hiç üşenmeyip “Bebek Trump” balonları yaptırıp Londra semalarına salan da o. Devlet geleneğinde oldukça dikkati ile bilinen İngiltere, belediye başkanını susturmayı hiç düşünmüyor. Elli yaşında, gözleri fıldır fıldır dönen Londra Belediye başkanı İngiltere için idari bir tehlike değil. Trump'tan nefret eden Kraliçe Elizabeth Sadık Han'ın bir ihtiyacı görüyor olmasından da gayet memnun.
Ekonomik çöküşün ortasında, kötü bir salgın ile karşı karşıya kalan Türkiye, idari zaaflardan dolayı her gün daha kötü bir tablo ile yüzleşmek zorunda. Bir taraftan yardım kampanyası oluşturuyor görünüp diğer taraftan, mahalli idarelerin yetkilerini kısıtlayarak işi yokuşa sürmesi hiç şık durmuyor.
Mahalli idareleri “Devlet içinde devlet!” şeklinde tarif etmek, okul bitirme sınavlarına girememiş cumhurbaşkanı için normal. Siyasi düşünce açısından ise bir felaket. Cumhurbaşkanı, neredeyse bir sene önce, sol ayağına gelip de gole çeviremediği İstanbul Belediye Başkanlığı'nın derin acısını, virüs salgınını bahane ederek tatmin hırsına düşmüş gibi görünüyor. “Devlet içinde devlet!” sözlerinin adresi, Eleşkirt ya da Çemişgezek belediye başkanları değil elbette. Cumhurbaşkanı da dahil, bu ilçelerin Türkiye haritasındaki yerini gösterecek insan sayısı iki elin parmaklarını geçmez. “Devlet içinde devlet!”'in adresi belli.
Amatörlüğün prim yapmadığı iki sektörden biri futbol diğeri ise siyaset. Dünyanın farklı bir tecrübe ile yüz yüze geldiği anlarda, kötü bir oyuncu, okul kaçkını ve Türkiye'nin felaketini göze alıp siyasi kaprislerine toz kondurmayan beceriksiz idarecilere mahkum ve mecbur olmak, felaketin ağırlığını katlanılmaz hale getiriyor. Ölümlerin her gün arttığı bir ortamda, yardımların beytü'l mal'de mi yoksa belediyelerde mi toplanıp sonra tevzi edileceğine karar veremeyen kötü bir amatörlük ve görgüsüzlük ile karşı karşıyayız. Yahu, devlet-i aliye o beytü'l mal ile battı, köhne bir işleyişten ne medet umuyorsunuz?
[Kadir Gürcan] 5.4.2020 [Samanyolu Haber]
Saray ve eşrafının mal konusundaki zaaf ve suistimalleri milleti canından bezdirmiş gibi. Devlet kasasını boşaltıp yetmiş sent'e muhtaç bir ülke haline geleceklerini düşünmemiş olmalılar. Vatandaş sabrının da bir sınırı var. Saray'ın, onsekisinci yüzyıl devlet-i aliye mantığı ile, bütün gelirleri beytü'l-mal'de toplama sevdası hiç hız kesmiyor. Halbuki, kadim devlet-i aliye'nin belini büken, duyun-ı umumiye denilen dış borçlardı. Aynen bugün olduğu gibi. Daha kötüsü, o şanlı devlet, borçlarının bir çoğunu ödeyemeden tarih sahnesinden silindi.
Burada kaç kez kaydettim bilmiyorum. Bir kez denenip işe yarayan, her zaman aynı neticeyi vermiyor. Hamaset ve heyecanın, dahası, devlete güvenin dip yaptığı bir noktadayız. Cumhurbaşkanı, problemlerin hepsine aynı tepkileri verdiği için artık kimsede merak ve heyecan uyarmıyor. Sadece sağ ayağını ya da sol ayağını kullanabilen amatör futbolcular gibi, bütün topların o ayağına düşmesi için uğraşıyor. Hazret'in gençlik yıllarında futbol oynadığı biliniyor ya! Grift ve karmaşık bir çok ülke meselesinin bu eski alışkanlık ile halletmesi gayet normal. Hazret'in meraklılarından değiliz. Hangi ayağını kullandığını sorup soruşturmadık. Boyuna güvenip, her topa kafaya çıkması, futboldan ne kadar anladığı konusunda yeterince fikir veriyor.
Bu satırların yazarı da hayatının bir bölümünde hatırı sayılır bir futbol kariyerine sahip. Çim sahadaki ufak ölçekli stratejiler için fikir beyan etme hakkını her zaman elinde bulunduruyor. Dikkatlerden kaçmasın. Maçın altın vuruşu için doksan dakika sahada ter dökmek kolay iş değildir. Her zaman da denk gelmez. Cumhurbaşkanı, kendi ekip ve kadrosundan sürekli ayağına yuvarlanan toplarla hala kendisini eski günlerde zannediyor. Son beş yıldır ıskaladığı fırsatlardan dolayı asabiyetinin artması bu yüzden. Koronovirüs salgınında iktidarın, takım kaptanı ile birlikte sahaya çakılması çok ama çok kötü bir final oldu.
Saray, Türk Ekonomisini aile şirketi şeklinde idare ediyor. Devlet işleyişinin nepotizm tarzına iyice alıştık, artık bunu mevzu etmiyoruz. Cumhurbaşkanı'nın devam ettiği söylenen okulda, modern devlet ve gelişmiş ekonomilere ait prensiplerden haberdar olduğunu varsayma durumundayız. Türk kamuoyu, Cumhurbaşkanının söz konusu okuldan mezun olduğuna dair bir belgeye şahit olmadı. Okul kaçkını bir devlet başkanına sahip olma ayıbı ile kimse yüzleşmek istemiyor! Hele bu günlerde.
Ailenin ekonomiden sorumlu bakanı, paralel bir alemden Türkiye ekonomisi hakkında sevindirici haberler vermeye bayılıyor. Kayınpederin, Damat Bakan'ın kulağına fısıldadığı tiyoların pek işe yaradığı söylenemez. Bakan'ın, daha okulunu bile bitirememiş birinden gelecek tavsiyelere ne kadar itibar edeceği de kuşkulu. Gönülsüz başlatılan yardım kampanyası ile krizi aşma senaryolarına kimse inanmıyor. Şimdi herkes, olmadık zamanda Suriye'ye diklenmenin, Akdeniz'i Türk gölü haline getirme ütopyaları için, sahte Barbaros Hayrettin Paşa üretmenin kaça mal olduğunu daha iyi anlamaya başladı.
Modern dönem idari sistemlerin, siyasi işleyişi paylaştıkları en önemli kurumlardan birisi mahalli idareler. Ülkelerin gelişmesine paralel olarak lokal yönetimler güçlerini artırıyorlar. Yani, belediyeler ne kadar güçlüyse, merkezi idareye olan yükleri azalıyor. Demokratik ülkelerde, dış siyasete müdahale edecek kadar kudretli belediye başkanları bile var. Londra'nın Pakistan asıllı, dili uzun belediye başkanı(Sadık Han), hemen her hafta Başkan Trump'ı yerin dibine sokacak beyanatlar vermekten çekinmiyor. Trump'ın İngiltere ziyaretinde, hiç üşenmeyip “Bebek Trump” balonları yaptırıp Londra semalarına salan da o. Devlet geleneğinde oldukça dikkati ile bilinen İngiltere, belediye başkanını susturmayı hiç düşünmüyor. Elli yaşında, gözleri fıldır fıldır dönen Londra Belediye başkanı İngiltere için idari bir tehlike değil. Trump'tan nefret eden Kraliçe Elizabeth Sadık Han'ın bir ihtiyacı görüyor olmasından da gayet memnun.
Ekonomik çöküşün ortasında, kötü bir salgın ile karşı karşıya kalan Türkiye, idari zaaflardan dolayı her gün daha kötü bir tablo ile yüzleşmek zorunda. Bir taraftan yardım kampanyası oluşturuyor görünüp diğer taraftan, mahalli idarelerin yetkilerini kısıtlayarak işi yokuşa sürmesi hiç şık durmuyor.
Mahalli idareleri “Devlet içinde devlet!” şeklinde tarif etmek, okul bitirme sınavlarına girememiş cumhurbaşkanı için normal. Siyasi düşünce açısından ise bir felaket. Cumhurbaşkanı, neredeyse bir sene önce, sol ayağına gelip de gole çeviremediği İstanbul Belediye Başkanlığı'nın derin acısını, virüs salgınını bahane ederek tatmin hırsına düşmüş gibi görünüyor. “Devlet içinde devlet!” sözlerinin adresi, Eleşkirt ya da Çemişgezek belediye başkanları değil elbette. Cumhurbaşkanı da dahil, bu ilçelerin Türkiye haritasındaki yerini gösterecek insan sayısı iki elin parmaklarını geçmez. “Devlet içinde devlet!”'in adresi belli.
Amatörlüğün prim yapmadığı iki sektörden biri futbol diğeri ise siyaset. Dünyanın farklı bir tecrübe ile yüz yüze geldiği anlarda, kötü bir oyuncu, okul kaçkını ve Türkiye'nin felaketini göze alıp siyasi kaprislerine toz kondurmayan beceriksiz idarecilere mahkum ve mecbur olmak, felaketin ağırlığını katlanılmaz hale getiriyor. Ölümlerin her gün arttığı bir ortamda, yardımların beytü'l mal'de mi yoksa belediyelerde mi toplanıp sonra tevzi edileceğine karar veremeyen kötü bir amatörlük ve görgüsüzlük ile karşı karşıyayız. Yahu, devlet-i aliye o beytü'l mal ile battı, köhne bir işleyişten ne medet umuyorsunuz?
[Kadir Gürcan] 5.4.2020 [Samanyolu Haber]
Aktrol rektörü yazdı: Seyredince hüngür hüngür ağladım
HaberTürk gazetesi yazarı Fatih Altaylı, Instagram hesabından yaptığı canlı yayınla gündeme gelen Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Şafak Ertan Çomaklı'yı bugünkü köşesine taşıdı.
Erdoğan'a 'Reis' diyen rektör!
Altaylı, "Önceki gün WhatsApp grubundaki arkadaşlarımdan birinin gönderdiği bir videoyu izledim.
Sonra ne yaptım biliyor musunuz? Ağladım. Gerçekten ağladım. Hüngür hüngür ağladım. O videoda ne vardı biliyor musunuz? Bir üniversitemizin rektörünün Instagram üzerinden yaptığı bir sohbetin kaydı. Anadolu Üniversitesi Rektörü’nün. İzledim. Sonra da ağladım. Uzun uzun. Bu ülke nasıl bu hale geldi diye." ifadesini kullandı.
Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Şafak Ertan Çomaklı, sosyal medya hesabı Instagram'dan yaptığı yayında Cumhurbaşkanı Erdoğan için 'reis' demiş ve kadınlara yönelik saçma ifadeler kullanmıştı.
KOZA İPEK'E EL KOYMA KARARININ SÖZDE BİLİRKİŞİSİ VE DOLANDIRICI
Tayyip Erdoğan'a "Reis" diye hitap eden yandaş rektör Çomaklı, Koza İpek Holding hakkında hazırladığı raporda, "Bu kadar mükemmel bir muhasebe sistemi şüphe uyandırıyor." ifadelerini kullanmış ve bu raporla 27 Ekim 2015'te Koza İpek Holding'in kayyım marifeti ile gasp edilmesinin arkasındaki birkaç isimden biri olmuştu.
Bu arada Çomaklı’nın 2007 yılında Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Mehmet Soydan’ı Kırgızistan’dan araba getirme vaadiyle parasını alıp geri vermeyerek dolandırdığı, bu sebeple ağır cezada yargılanıp 2 yıl 1 ay hapis cezası aldığı da biliniyor. Karar sanık tarafından Yargıtay’a götürülürken Yargıtay, 2010’da zamanaşımı süresi dolduğu için mahkemenin kararını bozarak davayı düşürmüş, Çomaklı mahkemenin verdiği hapis ve para cezasından zamanaşımı sebebiyle kurtulmuştu.
[Samanyolu Haber] 5.4.2020
Erdoğan'a 'Reis' diyen rektör!
Altaylı, "Önceki gün WhatsApp grubundaki arkadaşlarımdan birinin gönderdiği bir videoyu izledim.
Sonra ne yaptım biliyor musunuz? Ağladım. Gerçekten ağladım. Hüngür hüngür ağladım. O videoda ne vardı biliyor musunuz? Bir üniversitemizin rektörünün Instagram üzerinden yaptığı bir sohbetin kaydı. Anadolu Üniversitesi Rektörü’nün. İzledim. Sonra da ağladım. Uzun uzun. Bu ülke nasıl bu hale geldi diye." ifadesini kullandı.
Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Şafak Ertan Çomaklı, sosyal medya hesabı Instagram'dan yaptığı yayında Cumhurbaşkanı Erdoğan için 'reis' demiş ve kadınlara yönelik saçma ifadeler kullanmıştı.
KOZA İPEK'E EL KOYMA KARARININ SÖZDE BİLİRKİŞİSİ VE DOLANDIRICI
Tayyip Erdoğan'a "Reis" diye hitap eden yandaş rektör Çomaklı, Koza İpek Holding hakkında hazırladığı raporda, "Bu kadar mükemmel bir muhasebe sistemi şüphe uyandırıyor." ifadelerini kullanmış ve bu raporla 27 Ekim 2015'te Koza İpek Holding'in kayyım marifeti ile gasp edilmesinin arkasındaki birkaç isimden biri olmuştu.
Bu arada Çomaklı’nın 2007 yılında Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Mehmet Soydan’ı Kırgızistan’dan araba getirme vaadiyle parasını alıp geri vermeyerek dolandırdığı, bu sebeple ağır cezada yargılanıp 2 yıl 1 ay hapis cezası aldığı da biliniyor. Karar sanık tarafından Yargıtay’a götürülürken Yargıtay, 2010’da zamanaşımı süresi dolduğu için mahkemenin kararını bozarak davayı düşürmüş, Çomaklı mahkemenin verdiği hapis ve para cezasından zamanaşımı sebebiyle kurtulmuştu.
[Samanyolu Haber] 5.4.2020
6,5 milyar dolar para buhar oldu!
AKP hükümetinin Türkiye ekonomisinde kalıcı ve sürdürülebilir büyüme için kapsamlı bir stratejik plan ortaya koyamaması sonucu ekonomide kırılganlığın artması yabancı yatırımcıları Türkiye’den kaçırdı.
Yabancı yatırımcılar son 3 ayda 6,5 milyar dolar tutarında tahvil ve hisse senetlerini elinden çıkardı. Böylece yabancıların son 3 yıl toplamındaki net portföy hareketleri daha 2020’nin ilk 3 ayında buhar oldu.
2017-2019 yıllarındaki net portföy hareketleri toplamı ise 5.3 milyar dolar seviyesindeydi. Yabancıların Türkiye Hazinesi’nin çıkardığı iç borçlanma senetlerindeki (devlet tahvili) payı ise yüzde 7 ile veri yayımlanma tarihinin ve muhtemelen son 30 yılın en düşüğüne indi.
Merkez Bankası’nın yurt dışı yerleşikler menkul kıymet portföyü verilerine göre, yılbaşından 27 Mart haftası ile biten döneme kadarki 13 haftada hisse senelerinden kesintisiz 2 milyar dolar çıkış oldu.
Devlet iç borçlanma senetlerinde (DİBS) de sadece bir hafta hariç diğer tüm haftalarda çıkış görüldü ve toplam 4.4 milyar dolar kaçtı.
83.3 MİLYAR DOLARLIK KAÇIŞ
Özel sektör tahvil ve bonolarından ise 62 milyon dolar çıkış oldu. Uluslararası Finans Enstitüsü’nün Mart 2020 portföy akımı verilerine göre, koronavirüs sebebiyle global resesyon kaygısının arttığı bu dönemde gelişmekte olan ülkelerden 83.3 milyar dolar ile rekor para çıkışı oldu.
[TR724] 5.4.2020
Yabancı yatırımcılar son 3 ayda 6,5 milyar dolar tutarında tahvil ve hisse senetlerini elinden çıkardı. Böylece yabancıların son 3 yıl toplamındaki net portföy hareketleri daha 2020’nin ilk 3 ayında buhar oldu.
2017-2019 yıllarındaki net portföy hareketleri toplamı ise 5.3 milyar dolar seviyesindeydi. Yabancıların Türkiye Hazinesi’nin çıkardığı iç borçlanma senetlerindeki (devlet tahvili) payı ise yüzde 7 ile veri yayımlanma tarihinin ve muhtemelen son 30 yılın en düşüğüne indi.
Merkez Bankası’nın yurt dışı yerleşikler menkul kıymet portföyü verilerine göre, yılbaşından 27 Mart haftası ile biten döneme kadarki 13 haftada hisse senelerinden kesintisiz 2 milyar dolar çıkış oldu.
Devlet iç borçlanma senetlerinde (DİBS) de sadece bir hafta hariç diğer tüm haftalarda çıkış görüldü ve toplam 4.4 milyar dolar kaçtı.
83.3 MİLYAR DOLARLIK KAÇIŞ
Özel sektör tahvil ve bonolarından ise 62 milyon dolar çıkış oldu. Uluslararası Finans Enstitüsü’nün Mart 2020 portföy akımı verilerine göre, koronavirüs sebebiyle global resesyon kaygısının arttığı bu dönemde gelişmekte olan ülkelerden 83.3 milyar dolar ile rekor para çıkışı oldu.
[TR724] 5.4.2020
KOAH ve astım hastası tutuklular koronaya karşı savunmasız
Cezaevlerindeki kalan özellikle KOAH ve astım hastası tutukluların durumuna dikkat çeken Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi yazılı bir açıklama yaptı.
KRONOS -4 Nisan 2020
Türkiye’de koronavirüs nedeniyle ölüm ve enfekte olanların sayısı arterken en büyük risk gruplarından biri de cezaevlerinde yatan tutuklular. Bu konuda hak savunucularının öncelikli olarak ağır hasta mahkumların tahliye edilmesi talebi henüz yerine getirilmedi.
Tartışmalar devam ederken, Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, Afyonkarahisar 1 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalan KOAH ve astım hastası Menduh Kılıç’ın durumuna dikkati çekti. Açıklamada, KOAH hastası mahkuma dezenfektan malzemelerin verilmediğini belirtti.
Mezatopamya Ajansı’nda yer alan habere göre, Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, cezaevlerinde tutulan hasta tutukluların sağlık durumlarına dikkati çekmek amacıyla yazılı açıklama yaptı. 291’inci hafta açıklamasında Afyonkarahisar 1 Nolu T Tipi Kapalı cezaevinde tutulan hasta tutuklu Menduh Kılıç’ın hastalıkları şöyle sıralandı:
“* Kronik resisten akciğer TBC (Tüberküloz) hastasıdır. Bu hastalıktan dolayı sol akciğerinin 2/3 ameliyatla alınmış ve aynı akciğerinde tehlikeli mantar enfeksiyonu oluşmuştur. Yine aynı akciğerinde leke tespit edilmiş, bu lekeden parça alınıp biyopsi yapılması gerekmektedir. Sağ akciğerinde de bu hastalıktan dolayı ciddi şekilde tahribat oluşmuştur. İleri derecede astım ve KOAH hastasıdır ve şu an solunum cihazına bağlı yaşamımı idame ettirmek zorundadır.
* Kronik faranjit, mide reflüsü hastalığı var ve bu hastalıktan kaynaklı yemek borusunda ciddi tahribat oluşmuştur. Sol bacağımda kist bulunmaktadır ve kronik alerji hastasıdır.
* Tüberküloz tedavisi yarım kalmıştır. Özellikle son birkaç haftadır sürekli öksürme, boğazından kan gelmesi, nefes almakta zorlanması, boğuluyor gibi olması, boğaz yanması, halsizlik, vücutta uyuşma, şişme, sık sık baş dönmesi gibi ciddi rahatsızlıkların başlaması ve sağlığının kötüye gitmesiyle ciddi olarak kaygılanmaya başladığını ifade etmektedir. Bu hastalıklardan dolayı da hastaneye gidemiyor.”
Kılıç’ın, sağlık kurulu raporlarında İstanbul, İzmir ve Ankara’da tedavi edilebileceği yazılmasına rağmen İstanbul Maltepe Cezaevi’nden Afyonkarahisar 1 Nolu T Tipi Cezaevi’ne gönderildiğini belirtilen açıklamada, “Cezaevi yetkilileri sağlık kurulu raporlarıma bakarak ‘bu ciddi hastalıkların varken neden buraya getirildin, burada tedavi olman mümkün değildir’ dediklerini aktarmıştır” ifadeleri yer aldı.
Kılıç’ın gönderdiği mektupta Adalet Bakanlığı’nın sevk dilekçelerine yanıt vermediğini, kendilerini koronavirüs hastalığından koruyacak ellerini ve kullandıkları yerleri dezenfekte edebilecekleri hiçbir dezenfektan malzemelerinin bulunmadığının da yer aldığı belirtildi.
Açıklamada Kılıç’ın tahliyesi talep edilerek, “Menduh Kılıç’ın hastalıkları ciddi ve acilen tedavi edilmesi gerek akciğer rahatsızlıklarıdır ve özellikle salgından en fazla etkilenebilecek hastalık grubuna dahildir. Bu denli ağır ve birinci dereceden risk grubuna dahil olan hastanın acilen tahliye edilmesi ve bu süre zarfında aşırı öksürük ve boğazından kan gelmesi belirtilerinden dolayı da talep ettiği üzere R Tipi Cezaevlerine naklinin yapılarak derhal gözetim altına alınması gerekmektedir” denildi.
[Kronos.News] 5.4.2020
KRONOS -4 Nisan 2020
Türkiye’de koronavirüs nedeniyle ölüm ve enfekte olanların sayısı arterken en büyük risk gruplarından biri de cezaevlerinde yatan tutuklular. Bu konuda hak savunucularının öncelikli olarak ağır hasta mahkumların tahliye edilmesi talebi henüz yerine getirilmedi.
Tartışmalar devam ederken, Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, Afyonkarahisar 1 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalan KOAH ve astım hastası Menduh Kılıç’ın durumuna dikkati çekti. Açıklamada, KOAH hastası mahkuma dezenfektan malzemelerin verilmediğini belirtti.
Mezatopamya Ajansı’nda yer alan habere göre, Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, cezaevlerinde tutulan hasta tutukluların sağlık durumlarına dikkati çekmek amacıyla yazılı açıklama yaptı. 291’inci hafta açıklamasında Afyonkarahisar 1 Nolu T Tipi Kapalı cezaevinde tutulan hasta tutuklu Menduh Kılıç’ın hastalıkları şöyle sıralandı:
“* Kronik resisten akciğer TBC (Tüberküloz) hastasıdır. Bu hastalıktan dolayı sol akciğerinin 2/3 ameliyatla alınmış ve aynı akciğerinde tehlikeli mantar enfeksiyonu oluşmuştur. Yine aynı akciğerinde leke tespit edilmiş, bu lekeden parça alınıp biyopsi yapılması gerekmektedir. Sağ akciğerinde de bu hastalıktan dolayı ciddi şekilde tahribat oluşmuştur. İleri derecede astım ve KOAH hastasıdır ve şu an solunum cihazına bağlı yaşamımı idame ettirmek zorundadır.
* Kronik faranjit, mide reflüsü hastalığı var ve bu hastalıktan kaynaklı yemek borusunda ciddi tahribat oluşmuştur. Sol bacağımda kist bulunmaktadır ve kronik alerji hastasıdır.
* Tüberküloz tedavisi yarım kalmıştır. Özellikle son birkaç haftadır sürekli öksürme, boğazından kan gelmesi, nefes almakta zorlanması, boğuluyor gibi olması, boğaz yanması, halsizlik, vücutta uyuşma, şişme, sık sık baş dönmesi gibi ciddi rahatsızlıkların başlaması ve sağlığının kötüye gitmesiyle ciddi olarak kaygılanmaya başladığını ifade etmektedir. Bu hastalıklardan dolayı da hastaneye gidemiyor.”
Kılıç’ın, sağlık kurulu raporlarında İstanbul, İzmir ve Ankara’da tedavi edilebileceği yazılmasına rağmen İstanbul Maltepe Cezaevi’nden Afyonkarahisar 1 Nolu T Tipi Cezaevi’ne gönderildiğini belirtilen açıklamada, “Cezaevi yetkilileri sağlık kurulu raporlarıma bakarak ‘bu ciddi hastalıkların varken neden buraya getirildin, burada tedavi olman mümkün değildir’ dediklerini aktarmıştır” ifadeleri yer aldı.
Kılıç’ın gönderdiği mektupta Adalet Bakanlığı’nın sevk dilekçelerine yanıt vermediğini, kendilerini koronavirüs hastalığından koruyacak ellerini ve kullandıkları yerleri dezenfekte edebilecekleri hiçbir dezenfektan malzemelerinin bulunmadığının da yer aldığı belirtildi.
Açıklamada Kılıç’ın tahliyesi talep edilerek, “Menduh Kılıç’ın hastalıkları ciddi ve acilen tedavi edilmesi gerek akciğer rahatsızlıklarıdır ve özellikle salgından en fazla etkilenebilecek hastalık grubuna dahildir. Bu denli ağır ve birinci dereceden risk grubuna dahil olan hastanın acilen tahliye edilmesi ve bu süre zarfında aşırı öksürük ve boğazından kan gelmesi belirtilerinden dolayı da talep ettiği üzere R Tipi Cezaevlerine naklinin yapılarak derhal gözetim altına alınması gerekmektedir” denildi.
[Kronos.News] 5.4.2020
İstanbul’da gece yarısı kalaşnikoflarla çatışan 4 kişi serbest bırakıldı
İstanbul'da geçtiğimiz parşembe gecesi "kalaşnikoflarla çatıştıkları için gözaltına alınan, "kasten yaralama", "taksirle yaralama", "hırsızlık" ve "kaçakçılık"ten suç kaydı da bulunan 4 şüpheli adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
KRONOS -5 Nisan 2020
Beyoğlu Örnektepe Mahallesi’nde meydana gelen olayda, iki grup arasında henüz bilinmeyen bir nedenle silahlı kavga çıkmış, uzun namlulu silahların ateşlendiği kavgada, Berkay T. karnına aldığı isabetle ağır yaralanmıştı.
T24’te yer alan habere göre ihbarı üzerine olay yerine gelen Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler sokak üzerindeki merdivenlerde 1 adet tabanca ve 12 adet mermi dolu şarjör ele geçirmişti. Asayiş Büro Amirliği ekipleri çatışmaya karışan 4 şüpheliyi gözaltına almıştı.
Şüphelilerin evinde yapıla aramalarda seyyar dipçiği bulunan uzun namlulu silah ve bu silaha ait içi dolu şarjör, 4 adet tabanca ile içleri dolu şarjörler, 127 adet mermi, 3 adet çelik yelek ve boş şarjöre el konulmuştu. Ekiplerin yaptığı aramalarda çok sayıda mermi, pompalı tüfek, av tüfeği, tabanca, bazanın altında gazete kağıdına sarılı döner bıçağı, av tüfeği ve kurusıkı tabanca ele geçirmişti.
Gözaltına alınan ve emniyette “kasten yaralama”, “taksirle yaralama”, “mala zarar verme”, “açıktan hırsızlık” ve “kaçakçılık” gibi benzer suçlardan çok sayıda suç kaydı olduğu öğrenilen Okan B., Ali O., Murat G. ve Mehmet Samet B., emniyette işlemlerinin tamamlanmasının ardından sevk edildiği adliyede çıkartıldıkları mahkemece adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
[Kronos.News] 5.4.2020
KRONOS -5 Nisan 2020
Beyoğlu Örnektepe Mahallesi’nde meydana gelen olayda, iki grup arasında henüz bilinmeyen bir nedenle silahlı kavga çıkmış, uzun namlulu silahların ateşlendiği kavgada, Berkay T. karnına aldığı isabetle ağır yaralanmıştı.
T24’te yer alan habere göre ihbarı üzerine olay yerine gelen Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler sokak üzerindeki merdivenlerde 1 adet tabanca ve 12 adet mermi dolu şarjör ele geçirmişti. Asayiş Büro Amirliği ekipleri çatışmaya karışan 4 şüpheliyi gözaltına almıştı.
Şüphelilerin evinde yapıla aramalarda seyyar dipçiği bulunan uzun namlulu silah ve bu silaha ait içi dolu şarjör, 4 adet tabanca ile içleri dolu şarjörler, 127 adet mermi, 3 adet çelik yelek ve boş şarjöre el konulmuştu. Ekiplerin yaptığı aramalarda çok sayıda mermi, pompalı tüfek, av tüfeği, tabanca, bazanın altında gazete kağıdına sarılı döner bıçağı, av tüfeği ve kurusıkı tabanca ele geçirmişti.
Gözaltına alınan ve emniyette “kasten yaralama”, “taksirle yaralama”, “mala zarar verme”, “açıktan hırsızlık” ve “kaçakçılık” gibi benzer suçlardan çok sayıda suç kaydı olduğu öğrenilen Okan B., Ali O., Murat G. ve Mehmet Samet B., emniyette işlemlerinin tamamlanmasının ardından sevk edildiği adliyede çıkartıldıkları mahkemece adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
[Kronos.News] 5.4.2020
‘İktidarın kontrolüne girmiş bir yargı ile hukuk devleti ilkesi bağdaşmaz’
DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, 5 Nisan Avukatlar Günü’ne ilişkin yaptığı açıklamada, “Son dönemdeki hukuksuzluklar ve adil olmayan yargılamalar dikkate alındığında, iktidarın kontrolüne girmiş bir yargı ile hukuk devleti ilkesinin bağdaşmayacağı aşikârdır” dedi.
KRONOS -5 Nisan 2020
ANKARA – Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, 5 Nisan Avukatlar Günü nedeniyle yayınladığı mesajında, hukukun üstünlüğü vurgusu yaparak, son dönemde Türkiye’de pek çok avukatın sadece işini yaptığı için yargılandığını kaydetti. Yeneroğlu, “Türkiye’de avukatların ve baroların baskı altında olmadan mesleklerini özgürce icra etmesi, bağımsız ve tarafsız yargının, savunma hakkının ve hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi ideali için hep birlikte daha fazla mücadele etmemiz gerektiğini hatırlatıyor, tüm avukatların 5 Nisan Avukatlar Günü’nü kutluyorum.” ifadelerini kullandı.
“AVUKATLIK EN ÇOK HAK İHLALİNE MARUZ BIRAKILAN MESLEK GRUPLARINDAN”
DEVA Partili Mustafa Yeneroğlu, avukatlık mesleğinin bağımsızlığına vurgu yaparak, “Avukat ile müvekkil ilişkisine saygı duyularak, hangi merciden veya hangi sebeple olursa olsun, baskı ve müdahaleye maruz kalmaksızın savunma hakkının ifa edilebilmesi, demokrasinin ve hukuk devletinin önemli bir şartıdır. Çünkü yargının kurucu unsuru olan avukatlar; hukukun, adaletin, özgürlüğün ve hukuki güvenliğin koruyucusudurlar. Ne var ki ülkemizde adaletin hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesi yükümlülüğü ve hukukun üstünlüğü ilkesinin göz ardı edilmesi nedeniyle, avukatların yargı sistemindeki yeri ve önemi içselleştirilememiş ve avukatlar en çok hak ihlaline maruz bırakılan meslek gruplarından birisi haline gelmiştir” dedi.
“YÜZDEN FAZLA AVUKAT CEZAEVLERİNDE”
Mustafa Yeneroğlu, açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “Hak arama özgürlüğünün güvencesi ve savunma hakkının temsilcisi avukatlar; mesleklerini icra ederken ya da mesleklerinden dolayı baskı altında tutulabilmekte, hatta bu yüzden tutuklanabilmektedir. Maalesef hala yüzden fazla avukat cezaevinde ve her yıl birçok avukat da avukatlık mesleğini icra ettiği için öldürülmektedir. Avukatın gözaltındaki ya da cezaevindeki müvekkilleri ile görüşmesi engellenmekte, görüşme sırasında; müvekkilin avukatına veya avukatın müvekkiline verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmaya ilişkin olarak kendilerinin tuttukları kayıtlar incelenmek istenmekte, cezaevindeki müvekkilin avukatı ile yaptığı görüşmeler dinlenebilmekte ve kayda alınabilmektedir. Dosyaya getirilen keyfi gizlilik kararları gereğince avukatın dava dosyalarını incelemesine ve bilgi-belge toplamasına izin verilmemektedir. Avukatların üzeri, bürosu ya da konutunda yapılan aramalarda mevzuatın tanıdığı ayrıcalıklara riayet edilmemektedir. Avukat müvekkil ilişkisinin gizliliğine uyulmamakta, avukatın mali sorunları göz ardı edilmektedir.”
“İKTİDARIN KONTROLÜNE GİRMİŞ BİR YARGI İLE…”
Son dönemde hukuksuzlukların yanısıra adil olmayan yargılamaların da arttığına dikkat çeken Yeneroğlu, “Tüm bu sorunlar adaletin işleyemez hale getirildiği ülkemizde silahların eşitliği ve hakkaniyet ilkelerine zarar vermekte, hukuka ve adalete olan güveni zedelemektedir. Zedelenen güvenin onarılabilmesi için; yargının tarafsız ve bağımsızlığının yeniden sağlanması, adaletin hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesi yükümlülüğüne riayet edilmesi, savunma hakkına saygı duyulması ve avukatların hak ve yükümlülüklerinin güvence altına alınması gerekir. Son dönemdeki hukuksuzluklar ve adil olmayan yargılamalar dikkate alındığında, iktidarın kontrolüne girmiş bir yargı ile hukuk devleti ilkesinin bağdaşmayacağı aşikardır” değerlendirmesinde bulundu.
[Kronos.News] 5.4.2020
KRONOS -5 Nisan 2020
ANKARA – Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, 5 Nisan Avukatlar Günü nedeniyle yayınladığı mesajında, hukukun üstünlüğü vurgusu yaparak, son dönemde Türkiye’de pek çok avukatın sadece işini yaptığı için yargılandığını kaydetti. Yeneroğlu, “Türkiye’de avukatların ve baroların baskı altında olmadan mesleklerini özgürce icra etmesi, bağımsız ve tarafsız yargının, savunma hakkının ve hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi ideali için hep birlikte daha fazla mücadele etmemiz gerektiğini hatırlatıyor, tüm avukatların 5 Nisan Avukatlar Günü’nü kutluyorum.” ifadelerini kullandı.
“AVUKATLIK EN ÇOK HAK İHLALİNE MARUZ BIRAKILAN MESLEK GRUPLARINDAN”
DEVA Partili Mustafa Yeneroğlu, avukatlık mesleğinin bağımsızlığına vurgu yaparak, “Avukat ile müvekkil ilişkisine saygı duyularak, hangi merciden veya hangi sebeple olursa olsun, baskı ve müdahaleye maruz kalmaksızın savunma hakkının ifa edilebilmesi, demokrasinin ve hukuk devletinin önemli bir şartıdır. Çünkü yargının kurucu unsuru olan avukatlar; hukukun, adaletin, özgürlüğün ve hukuki güvenliğin koruyucusudurlar. Ne var ki ülkemizde adaletin hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesi yükümlülüğü ve hukukun üstünlüğü ilkesinin göz ardı edilmesi nedeniyle, avukatların yargı sistemindeki yeri ve önemi içselleştirilememiş ve avukatlar en çok hak ihlaline maruz bırakılan meslek gruplarından birisi haline gelmiştir” dedi.
“YÜZDEN FAZLA AVUKAT CEZAEVLERİNDE”
Mustafa Yeneroğlu, açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “Hak arama özgürlüğünün güvencesi ve savunma hakkının temsilcisi avukatlar; mesleklerini icra ederken ya da mesleklerinden dolayı baskı altında tutulabilmekte, hatta bu yüzden tutuklanabilmektedir. Maalesef hala yüzden fazla avukat cezaevinde ve her yıl birçok avukat da avukatlık mesleğini icra ettiği için öldürülmektedir. Avukatın gözaltındaki ya da cezaevindeki müvekkilleri ile görüşmesi engellenmekte, görüşme sırasında; müvekkilin avukatına veya avukatın müvekkiline verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmaya ilişkin olarak kendilerinin tuttukları kayıtlar incelenmek istenmekte, cezaevindeki müvekkilin avukatı ile yaptığı görüşmeler dinlenebilmekte ve kayda alınabilmektedir. Dosyaya getirilen keyfi gizlilik kararları gereğince avukatın dava dosyalarını incelemesine ve bilgi-belge toplamasına izin verilmemektedir. Avukatların üzeri, bürosu ya da konutunda yapılan aramalarda mevzuatın tanıdığı ayrıcalıklara riayet edilmemektedir. Avukat müvekkil ilişkisinin gizliliğine uyulmamakta, avukatın mali sorunları göz ardı edilmektedir.”
“İKTİDARIN KONTROLÜNE GİRMİŞ BİR YARGI İLE…”
Son dönemde hukuksuzlukların yanısıra adil olmayan yargılamaların da arttığına dikkat çeken Yeneroğlu, “Tüm bu sorunlar adaletin işleyemez hale getirildiği ülkemizde silahların eşitliği ve hakkaniyet ilkelerine zarar vermekte, hukuka ve adalete olan güveni zedelemektedir. Zedelenen güvenin onarılabilmesi için; yargının tarafsız ve bağımsızlığının yeniden sağlanması, adaletin hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesi yükümlülüğüne riayet edilmesi, savunma hakkına saygı duyulması ve avukatların hak ve yükümlülüklerinin güvence altına alınması gerekir. Son dönemdeki hukuksuzluklar ve adil olmayan yargılamalar dikkate alındığında, iktidarın kontrolüne girmiş bir yargı ile hukuk devleti ilkesinin bağdaşmayacağı aşikardır” değerlendirmesinde bulundu.
[Kronos.News] 5.4.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)