Sisi’nin açıklaması diplomatik hamle mi, tırmanmanın habercisi mi? | MERCEK

Ali Dinçer ve Cumali Önal ile MERCEK’te bu hafta

1) Sisi’nin açıklaması Türkiye’yi ateşkes masasına oturtmak için yapılmış diplomatik bir hamle mi yoksa iki tarafın sponsorları Mısır ve Türkiye arasında ciddi bir tırmanmanın habercisi mi?

2) Halihazırda Sirte Hafter güçlerinin elinde. Teklif edilen ve Türkiye’nin reddettiği ateşkes LUO son mağlubiyetlerinden toparlanana kadar bu statükonun muhafaza edilmesini mi amaçlıyor? Gerçekten bir siyasi çözüm niyeti olabilir mi?

3) Durum bir çatışmaya dönüşürse TSK Mısır ordusuna üstünlük kurabilir mi?

4) Suudi Arabistan ve BAE nasıl pozisyon alır?

5) Son dönemde Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Fransa’yla da gerginlikler yaşandı. Bunu Mısır’ın tehdidi bağlamında nasıl okumak lazım?


22.6.2020 [TR724]

28 bin 75 kişinin pasaportundaki idari tedbir kararı kaldırıldı

Pasaport İdari Karar Komisyonu, 22 Haziran tarihi itibariyle 28 bin 75 kişinin pasaportundaki idari tedbir kararı kaldırıldığını açıkladı.

Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü açıklamasına göre, idari tedbir kararlarının kaldırılmasına yönelik başvurular çerçevesinde 28 bin 75 kişinin pasaportunda bulunan tedbir kararı kaldırıldı.

Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün açıklaması şöyle: ”Pasaport Kanunu’nda yapılan son düzenleme ile Bakanlığımızın 2019/14 sayılı Genelgesi doğrultusunda Pasaport İdari Karar Komisyonu 20.12.2019 tarihinde çalışmalarına başlamıştır. Bu çalışmalar kapsamında, idari tedbir kararlarının kaldırılmasına yönelik başvurular İl Nüfus Müdürlüklerince alınmakta olup, 22.06.2020 tarihi itibariyle 28 bin 75 kişinin pasaportunda bulunan idari tedbir kararı kaldırılmıştır.”

22.6.2020 [TR724]

MB döviz rezervleri 130 milyar dolardan 93 milyar dolara çıkmış!

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2013 yılında yaptığı açıklamada MB’nın döviz rezervlerinin 130 milyar dolar olduğunu söylüyordu. Önceki gün yaptığı açıklamada ise rezervleri 93 milyar dolara ‘yükselttiklerini’ anlattı. Erdoğan’ın açıklamalarına göre MB rezervleri 7 yılda 37 milyar dolar azalarak 93 milyar dolara yükselmiş! Swap kanallarından gelen paralar da dikkate alındığında MB’nın net döviz rezervi ekside!

Fox Haber’e konuşan CHP’li Aykut Erdoğdu, 2013 yılında MB’nin brüt döviz rezervinin 133 milyar dolar olduğunu söyledi. Erdoğan’ın bahsettiği 93 milyar doların da inandırıcı olmadığını söyleyen CHP’li Aykut Erdoğdu, Türkiye’nin gerçek döviz rezervinin ‘eksi 34 milyar dolar’ olduğunu iddia etti.

AKP’li Erdoğan’ın döviz rezervleri hakkında daha önce yaptığı açıklamalar şöyle:
19 Nisan 2013: Merkez Bankamızın döviz rezervi yine bir rekor kaydetti ve 130 milyar dolara ulaştı.
31 Mart 2018: Şu anda döviz rezervimiz 120 milyar dolar.
20 Haziran 2020: Merkez Bankası döviz rezervimizi yeniden 93 milyar doların üzerine çıkardık.

22.6.2020 [TR724]

Hasta tutuklu Fatih Terzioğlu tedavi için hastaneye sevk edilmiyor!

Silivri Cezaevi’nde 21 aydır tutuklu bulunan böbrek hastası Fatih Terzioğlu 1 ay önce koğuşta bayılmasına rağmen cezaevi revirinde serum takılarak koğuşuna gönderildi.

Silivri 7 Nolu L Tipi Cezaevi’ndeki son görüşünde aşırı zayıfladığı için eşi tarafından tanınamayan Fatih Terzioğlu 1 ay önce koğuşunda bayıldığı için revire kaldırıldı.

Yemek yiyemediği için aşırı kilo kaybeden ve sürekli kusan Terzioğlu’nda CPR enfeksiyonu yüksek çıktı. Ancak cezaevi yönetimi tarafından tedavi için hastaneye sevk edilmeyen Fatih Terzioğlu tekrar koğuşuna gönderildi.

Fatih Tezioğlu’nun sağlık durumunun kötüye gittiğini bildiren gazeteci Metin Yıkar twitter hesabından şu paylaşımı yaptı: ‘‘Malesef ölümle burun buruna bir masum insan daha. Fatih Terzioğlu 21 aydır Silivri 7No-L tipinde Böbrek rahatsızlığı var İdrar yapamıyor Ciddi kilo kaybetti Yiyemiyor, her lokmayı çıkarıyor. N’olursunuz sesini duysanız, duyursanız. Tedavisi yapılsa normal hayatına dönebilecek.’’

Terzioğlu en son STV’de yayınlanan Sungurlar dizisinde yönetmen yardımcılığı yapmıştı. Cemaat soruşturması kapsamında yargılanan Terzioğlu 6 yıl 3 ay cezaya çarptırılmıştı.

22.6.2020 [TR724]

Türkiye 1984! [İlker Doğan]

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokma hedefimize hiç olmadığımız kadar yakınız.” sözleri akıllara George Orweel’ın ‘1984’ romanını getirdi. Hikayenin geçtiği ‘Okyanusya’da insanlar açlık ve sefalet içinde kıvranırken, kapatmanın yasak olduğu ‘tele ekran’larda aralıksız olarak sanayi ve tarımsal üretimin arttığı, (hayali) düşmanların bozguna uğratıldığı, hastalıkların geriletildiği propagandası yapılıyordu. Düşünmek yasaktı! Düşündüğünü belli edecek davranışlarda bulunmak bile suçtu! ‘Özgürlük kölelik, cehalet ise güçtü Okyanusya’da! Tıpkı bugünkü Türkiye gibi!

TL’nin değeri hızla eriyor ancak iktidar medyasına göre ‘Avrupa’nın en ucuz ülkesi’ Türkiye! İşsizlik aldı başını gidiyor ama yandaş medyaya göre Türkiye’de refah seviyesi her geçen gün yükseliyor! Enflasyon yüzde 30’ların bile üzerinde ancak iktidara göre yüzde 12! Hazine tam takır ancak yandaş medyayı okursanız, ortada zerre kadar sorun yok! İnsanlar yiyecek ekmek bulamaz hale geldi ancak ülkeyi yönetenler, ‘Türkiye’nin dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmeye yakın olduğunu’ söyleyebiliyor.

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki gün video konferansla katıldığı Kars Barajı açılışında yaptığı konuşma gündem oldu. Zira Erdoğan’a göre ülke ekonomisi hızla toparlanıyordu. Konut ve otomobil sektöründeki kredi faiz oranlarının indirildiğini anlatan Erdoğan, “Ekonomiye can suyu veriyoruz, inşallah bu süreçten de güçlü bir şekilde çıkacağız. Yılın ikinci yarısıyla birlikte, ekonomide gerçekten çok büyük bir ivme bekliyoruz. Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokma hedefimize hiç olmadığımız kadar yakınız.” dedi.

Bir ülkenin ekonomik gücü, o ülke para biriminin değeri, üretimi, tüketimi, ücretleri, vergileri gibi ana göstergeleri ile ölçülüyor. Ülkenin ekonomik büyüklüğünü ölçmede kullanılan en önemli istatistiki veriler ise büyüme rakamları, faiz oranları, enflasyon, işsizlik, döviz kurları olarak sıralanabilir. Listeye eklemeler yapmak mümkün.

TÜRKİYE 19. SIRAYA GERİLEDİ!

Adım adım gidelim; Gayri Safi Yurt İçi Hasıla, (GSYİH) ‘ülke sınırları içinde belli bir dönem içerisinde, o ülkenin ekonomik birimi ya da yabancı ekonomik biriminde üretimi tamamlanmamış olan tüm mal ve hizmetlerin parasal karşılığını ifade ediyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) geçtiğimiz mart ayında ülkelerin GSYİH’lerini baz alarak oluşturduğu dünyanın en büyük ekonomi sıralamasını yayınladı. 83 milyonluk Türkiye, 771 milyar 274 milyon dolarlık GSYH ile 19. sıraya geriledi. Önceki yıl 17 sırada yer alıyordu.

Listede Türkiye’nin hemen altında yer alan 9 milyonluk İsviçre’nin GSYİH 705 milyar dolardan fazla! Türkiye’nin 8’de biri kadar bir ülke ama neredeyse Türkiye kadar mal ve hizmet üretiyor! Yine Türkiye’nin onda biri kadar nüfusa sahip İsveç’in GSYİH 556 milyar dolar! 12 milyon nüfuslu Belçika ise 532 milyar dolar GSYİH’ya sahip.

TÜRKİYE, 9 MİLYONLUK İSVİÇRE’NİN BİLE ALTINA DÜŞEBİLİR

IMF verilerinden devam edelim; 2005 yılında Türkiye’nin GSYİH’sı 501 milyar dolardı. Aradan geçen 15 yılda artış 270 milyar dolar civarında kayda geçmiş. Peki aynı dönemde örneğin Türkiye’nin onda biri kadar olan İsviçre, GSYİH’sını ne kadar artırmış? 296 milyar dolar! Bu hızla giderse yakın bir zamanda İsviçre’nin Türkiye’nin üzerine çıkması sürpriz olmayacak. Aynı dönemde Fransa’daki artık rakamı neredeyse 600 milyar dolar! Diğer Avrupa ülkelerinde de durum çok farklı değil.

BİR ALMAN, BİR İNGİLİZ, BİR TÜRK!

GSYİH’nın dışında en önemli göstergelerden biri de ülke paralarının alım gücü. Son üç yılda yüksek enflasyon nedeniyle TL’nin alım gücü eridi. TÜİK, yüzde 12 olarak açıklasa da ekonomistlere ve somut gerçeklere göre yıllık enflaslasyon yüzde 30’un bile üzerinde. Geçtiğimiz yıl 100 lira aldığınız ürün sepeti için bu yıl en az 130 TL ödemek zorundasınız. Bir başka örnek; Almanya’da asgari ücret 1500 Euro civarında. Kuzu kuşbaşının kilosu ise 10 Euro. Bir Alman, kazandığı asgari ücretle 150 kilo et alabiliyor. Bir Türk ise 2 bin 400 liralık asgari ücretle ancak 30 kilo et alabilir! İngiltere’de sütün litresi yaklaşık 1 para birimi! Türkiye’de ise 5! 1.521 Euro asgari ücretle çalışan bir Fransız, 1 yıllık maaşıyla sıfır bir otomobil alabilirken, bir Türk aynı otomobili almak için yemeden içmeden 5 yıl çalışmak zorunda! Bankalardaki döviz mevduat hesaplarının rekor kırması da TL’ye olan güvensiziliğin eseri olarak karşımızda duruyor.

TÜRKİYE UCUZ MU?

Satınalma gücü paritesine (SGP) göre kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) endeksi 2018 yılı geçici sonuçları da bir kaç gün önce yayınlandı. Sonuçlara göre 28 Avrupa Birliği (AB) ülkesi ortalaması 100 iken, bu değer Türkiye için 65 oldu ve AB ortalamasının yüzde 35 altında kaldı. AB ülkeleri genelinde 100 euro karşılığı satın alınan aynı mal ve hizmet sepeti, Türkiye’de 37 Euro karşılığı lira ile satın alınabiliyor. Yani Avrupalıların 100 para birimi ödediği ürün sepetine Türkler, 281 para birimi ödemek zorunda! Bu da TL’nin ne kadar değersizleştiğini göstermesi açısından önemli bir veri.

GERÇEK İŞSİZLİK ORANI YÜZDE 23!

Salgın nedeniyle Türkiye’de üretimin neredeyse tamamen durduğu dönemde TÜİK, işsizlik rakamının yüzde 13,2 olduğunu açıkladı. Ancak bu rakam gerçeklikten uzak. TÜİK’in geçtiğimiz mart ayına ait istihdam ve işsizlik verilerine göre ‘Geniş İşsizlik’ oranı yüzde 23,1. Gerçek işsiz sayısı ise 7 milyona yakın. CHP’nin raporuna göre ise rakam 10 milyona dayanmış durumda. İşsiz sayısının artması, üretimin azaldığını gösteriyor. Üretim yoksa, büyüme de olmaz!

MİLLİ GELİR 8 BİN DOLARA DOĞRU!

Ekonomik gelişmişliğin bir diğer göstergesi de kişi başına düşen milli gelir rakamları. Kanada, Danimarka, Almanya, İsviçre, İsveç, Fransa, İngiltere… Söz konusu ülkelerde kişi başına düşen milli gelir rakamları 40 bin dolardan başlıyor, 85 bin dolara kadar çıkıyor. Peki Türkiye’de bu rakam ne kadar? 2020 için öngörülen tahmini rakam 8 bin dolar civarı! Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde asgari ücretle çalışan bir insan, 5-6 aylık maaşıyla ikinci el temiz bir otomobil alabiliyor. Türkiye’de bunun olabilmesi için asgari ücretin 15 bin liraya çıkması lazım!

DOLAR BASKIYA RAĞMEN 7 TL’YE DAYANDI!

Döviz kurları da bir başka gösterge. TL hızla değer kaybediyor. Tam bir yıl önce dolar 5.70’lerdeydi. Bugün 6,85’in üzerinde seyrediyor. Merkez Bankası’nın rezervlerinin doları düşürmek için tüketilesine rağmen! TL’nin 1 yılda dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 20’den fazla! AKP iktidarına güvenmeyen Türkler, enflasyonun neden olduğu erimenin önüne geçebilmek için dolara koşuyor.

DEVLET BORCA BATMIŞ DURUMDA!

Hazine’nin rakamlarına göre Türkiye’nin iç ve dış borç stoku sadece 4 ayda 247 milyar TL arttı. 31 Aralık 2019’da 1 trilyon 328 milyar lira olan borç stoku, 30 Nisan itibariyle 1 trilyon 575 milyar liraya çıktı. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında toplam borç sadece 243 milyar liraydı. 18 yılda merkezi yönetimin borcu neredeyse 6,5 kat arttı. Damat Berat Albayrak, 24 Haziran seçimlerinin ardından Temmuz 2018’de Hazine ve Maliye Bakanı olarak atandı. Bakan olduğu tarihte ülkenin toplam borç stoku 1 trilyon 9 milyar TL’ydi. Yaklaşık iki yılda devletin iç ve dış borcu yüzde 50’den fazla artarak 1 trilyon 575 milyar liraya çıktı.

SANAYİ ÜRETİMİ ÇAKILDI!

TÜİK, Nisan ayına ilişkin sanayi üretim endeksi sonuçlarını geçtiğimiz günlerde açıkladı. Buna göre, Nisan’da takvim etkisinden arındırılmış sanayi üretimi 2019’un aynı ayına göre yüzde 31.4 düşüş gösterdi. Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış sanayi üretimi ise Nisan’da bir önceki aya kıyasla yüzde 30,4 azaldı.

[İlker Doğan] 22.6.2020 [TR724]

Kafasına sıkılan mermiler onu durduramadı! [Yüksel Durgut]

Taliban’ın okul dönüşü otobüste kız çocuklarının okula gitmesini istemediği için öldürmeye çalıştığı genç bir aktivist Malala Yusufzai. Ekim 2012’de Pakistan’ın Swat bölgesinde Taliban’ın bir sınav dönüşü başına sıktığı kurşunlara hedef olan Malala Yusufzai kısa sürede dünyanın gündemine oturmuştu. Ölüm kalım mücadelesi onu durduramadı ve sekiz yıl sonra dünyanın en prestijli üniversitesi olan Oxford’dan Cuma günü mezun oldu.

Pakistan’ın Afganistan sınırındaki eyaletlerinde etkili olan Taliban, bu bölgelerde kız çocuklarının okula gitmesini engellemek için bir halk üzerinde baskılar kurarak okulları kapatmaya çalışmıştı. Bu baskılara sosyal medya üzerinden etkili bir mücadele veren küçük yaşlarda ki Malala Yusufzai, kızların okula gitmesi gerektiği yönünde birçok dünya liderine mektuplar yazmıştı. Bu mektupların medyada yer almaya başlaması ile Malala ve ailesi Taliban’ın direk hedefi haline gelmiş ve tehditler almaya başlamıştı. Taliban’ın ölüm emrini verdiği Yusafzai için Taliban sözcüsü harekete geçmek zorunda kaldıklarını itiraf etmiş ve Malala ve birkaç kız arkadaşı kurşunlara hedef olmuşlardı.

“Şimdilik sevincimi ve minnettarlığımı ifade etmem zor” diyen Malala Yousafzai yaşam mücadelesinin yanı sıra kısa sürede elde ettiği başarı hikayesi ile gençlere de ilham kaynağı oldu. Deutsche Welle 2013 yılında Yusufzai’yi dünyanın tanınmış en ünlü genci seçti. Ardından da 2014 yılında dünyanın en genç Nobel Barış Ödülüne layık görüldü. Time dergisi Malala’yı üç yıl üst üste dünyanın en etkili insanları arasında kabul etti. Hakkında belgeseller, kitaplar yazılan Malala Yusufzai’nin mezun olduğu bölüm ise gelecek konusunda kendisinden beklentileri de ortaya koydu.  Pakistan’ın ilk kadın başbakanı Benazir Butto’nun da dahil olduğu Oxford’un Lady Margaret Hall kolejinden Cuma günü mezun olan Malala ile aynı bölümden mezun olan birçok siyasetçinin izinde ilerliyor.

Koronavirüs salgınından dolayı, mezuniyet töreni internet üzerinden yapıldığı için evde kutlama yapan Yousafzai ailesi pasta keserek fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaştılar. Yousafzai hangi mesleği seçeceğini şu an söylemese de aldığı derece siyasi bir kariyere giriş olarak görülüyor. Malala’nın aldığı derece ise “başbakanlık derecesi” olarak anılıyor. Hem Boris Johnson hem de Pakistan Başbakanı Imran Khan da Oxford’dan aynı dereceden mezun olan birkaç siyasi lider. Taliban tarafından vurulduktan sekiz yıl sonra, İngiltere’nin Oxford Üniversitesi’nden Felsefe, Politika ve Ekonomi derecesini ile mezuniyetini üç milyon sosyal medya takipçisine “Şu anda neşemi ve minnettarlığımı ifade etmek zor,” diyerek yazan Malala, “Oxford’da Felsefe, Politika ve Ekonomi derecemi tamamladım. Sevinç ve şükranlarımı ifade etmek zor. Önümde ne olduğunu bilmiyorum. Şimdilik Netflix, okuma ve uyku zamanı” paylaşımında bulundu.

Yusafzai’nin hikayesi, okuldan eve dönerken sadece 15 yaşında iken başladı. Kızların okuması gerektiğini savunduğu için Taliban’ın hedefi olan Malala, yaralandıktan sonra İngiltere Kraliçesinin de devreye girmesi ile İngiltere’ye tedavi amacı ile götürüldü. Ardından da burada ailesi ile yaşamaya başladı.

Babası da bir öğretmen olan Malala 22 yaşında olmasına rağmen, kızların eğitim alabilmesi için küresel alanda konuyu savunmayı sürdürdü. Beyaz Saray’dan mülteci kamplarına kadar dünyanın birçok yerinde dolaşarak kızların fikirlerini ve yaşamlarını savunmaları gerektiğini aktardı.

Pakistan’ın tek kadın ikonu ve Başbakanı Butto’nun Aralık 2007’de yılında kampanya sırasında hayatını kaybetmesinden sonra ülkesinin ileride ki siyasi bir lideri olarak gösterilen Malala Yusufza’nin bu mutlu gününde politikacılar ve tanınmış birçok kişi telefon ve sosyal medya üzerinden tebriklerini gönderdiler.

[Yüksel Durgut] 22.6.2020 [TR724]

Korona günlerinden futbol [Hasan Cücük]

Şubat ayından itibaren hayatımızın vazgeçilmez kelimesi olan ‘korona’ sosyal yaşamda köklü değişikliklere yol açtı. Korona ile gündemimize ‘sosyal mesafe’ kavramı girdi. Korona doğal olarak futbolu da vurdu. Hem de ne vurma. Futbol, 2. Dünya Savaşı sonrası en büyük krizini yaşıyor. Korona günlerinde futbol yeniden başlarken, korona öncesi ve sonrası arasında büyük farklar oluştu.

Futbolun seyir zevkini arttıran sadece sahadaki mücadele değildi. Tribünleri dolduran on binlerce taraftar maçları daha heyecanlı ve mücadeleci hale getiriyordu. Tribün desteğini arkasına alan ev sahibi ekipler, rakip kaleye dalga dalga ataklar düzenliyordu. Korona günlerinde futbol boş tribünler önünde başladı. Bundesliga, La Liga, Premier Lig, Serie A, Türkiye Süper Lig boş tribünler önünde oynanıyor. Danimarka Süper Ligi ise korona sonrası bir kaç hafta 500 kişi önünde oynandıktan sonra, bu haftadan itibaren 3 bin kişi önünde oynanmaya başladı. Danimarka Ligi’nde top koşturanlar az sayıda olsa da seyirci önünde oynama şansını buldular.

Boş tribünler önündeki maçı seyretmenin, ekran başındakiler için pek çekilir gibi olmadığını gördük. Saha kenarından teknik adamların verdiği taktikler ve oyuncularına bağırması evimize kadar ulaşıyor. Keza oyuncular arasındaki diyalogları da rahatlıkla duyuyoruz. Premier Lig maçlarında canlı yayınlara seyirci sesi verilirken, La Liga da ise sanal tribünler oluşturuldu. Bu durum biraz olsun ekran başındakilerin seyir zevkine katkı sundu. Korona günlerinde futbolda daha önce pek görmediğimiz sonuçlar ve değişimler gördük. Neler mi? Yakından bakalım.

Ev sahibi olma avantajının ortadan kalktığına şahit olduk. Boş tribünler önünde oynanan maçlara her iki ekipte eşit şartlarda çıkmaya başladı. Bunun en bariz istatistiğini Almanya Bundesliga’da gördük. Bundesliga’da neredeyse tüm maçlar tamamen dolu tribünler önünde oynanıyordu. Seyircisiz maçlarda ev sahibi takım en büyük avantajından olunca, misafir ekiplerin galibiyet oranı arttı. Bundesliga’da korona öncesi ev sahibi takımların galibiyet oranı yüzde 42,4 olmasına karşılık, koronalı günlerde bu oran yüzde 25’lere geriledi. Neredeyse maçların yarısını deplasman takımları kazandı.

Korona öncesinde hakemler sarı kartlarına misafir takıma göstermede oldukça cömert davranıyorlardı. Normal bir faulde bile seyirci baskısından dolayı hakem elini cebine atma durumunda kalıyordu. Benzer pozisyonlarda ise ev sahibi ekibe kart göstermede cimri davranıyorlardı. Koronalı günlerde ise tersi olmaya başladı. Ev sahibi ekiplere gösterilen kart sayısı, misafir ekipten fazla olmaya başladı.

İlginç bir istatistik ise, korona dönemindeki maçlarda oyuncular daha fazla koşmaya başladı. Bundesliga’da oynanan maçlarda bunu net olarak gördük. Oyuncuların hangi motivasyonla daha fazla koştuğunun net bir gerekçesi bulunmuyor. 3 ay futboldan uzak kalmanın verdiği hasrette olabilir, başka sebeplerde. Ancak bir gerçek var ki; korona futbol günlerinde oyuncular daha çok mesafe katediyor.

Tüm bunlara bir de kulüplerin uğradığı ekonomik kaybı eklemek gerekiyor. Bunun etkilerini sadece bu yıl değil, önümüzdeki yıllarda da göreceğiz. Çıldıran transfer ücretleri koronadan dolayı olması gereken rakamlara çekilecek. Zenginlerin kulüp satın alma duygusu biraz daha depreşecek. Zengin sahiplerinin para gücünü arkasına alan ekipler, ligde dengeleri değiştirecek. Tıpkı Chelsea, Manchester City ve PSG örneklerinde olduğu gibi.

[Hasan Cücük] 22.6.2020 [TR724]

Ayetlere meal vermenin zorlukları ve tarihi perspektifin önemi [Ahmet Kurucan]

Kur’an-tarih ilişkisi üst başlığı altında ele alabileceğimiz bir konuya giriş sadedinde, İslam öncesi Arap toplumunu bütün yönleri ile bilmenin gerekliliğine dair bazı düşünceler ileri sürmüş ve örnek olarak da Kureyş suresini vereceğimi yazmıştım bir önceki yazıda. 4 ayetlik bu kısa süreye verilen meallerden üç tanesini okuyarak başlayalım.

Bir: “Kureyş’i alıştırdığı için. Onları kış ve yaz yolculuğuna alıştırdığı için. Bu Ev’in (Kâbe) Rabbine kulluk etsinler. O ki, onları yedirip açlıktan kurtardı ve onları korkudan güvene kavuşturdu.” Süleyman Ateş Meali…

İki: “Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Ev’in (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsinler.” Diyanet İşleri Başkanlığı Eski Meali

Üç: “Kureyş’e kolaylaştırıldığı, evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için onlar, kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kılan şu evin Rabbine kulluk etsinler.” Diyanet İşleri Başkanlığı Yeni Meali

Ne anlıyoruz bu meallerden? Size yardımcı olayım; sosyal arka plan bilgilerinden bağımsız olarak metin merkezli bir okuma yapıyor ve zihnimi zorlayarak hem tek tek ayetlere verilen manayı hem de aralarındaki irtibatı anlamaya çalışıyorum. Ancak zihnimde anlamlı bir manzara oluşmuyor. Bazı yerlerde takılıyorum. Mesela; alıştırmak, uzlaşmak, anlaşmak, kolaylaştırmak. Ayetin aslında geçen kelime “ilâf’ ama dört ayrı mana söz konusu. Ardından kış ve yaz yolculuğuna alıştırmak ya da kolaylaştırmak ne demek? Başta Kureyş denildiği için üçüncü ayette bahsedilen “onlar” ihtimal Kureyş kabilesi. Kış ve yaz alıştırılan ve kolaylaştırılan yolculuklar ticari yolculuklar olsa, “açlıktan koruma” bu yolculuklarda elde edilen kârlar ve Mekke’ye getirilen yiyecek malzemeleri olabilir. Pekâlâ “korkudan emin kılma” ne demek?

Bir önceki yazıda İslam öncesi Arap toplumunu ve özellikle Kur’an’ın nazil olduğu Mekke-Medine’yi bütün yönleri ile bilme, ayetlerin özgün ve orjinal manalarının anlaşılmasında başat role sahiptir demiştik. İsterseniz sizinle bu bağlamda maziye doğru bir yolculuk yapalım. Peygamber Efendimizin 4.kuşak dedesi Kusay’dır. Kusay’a kadar Kureyş kabilesi Mekke çevresinde dağınık bir biçimde yaşıyorlarmış. Hatta Kusay da uzun yıllar Suriye’de yaşamış. Belli bir zaman sonra ata yurdu Mekke’ye geri gelmiş ve Huzaa kabilesi lideri ve aynı zamanda Kâbe hizmetlerini elinde bulunduran Huleyl b. Hubsiyye’ni kızı Hubbâ ile evlenmiş. Abdümenâf, Abduddâr, Abdulüzzâ ve Abdukusay adlarından dört erkek, Hind adında bir kız çocuğu olmuş.

Kusay liderlik kabiliyeti olan bir kişiymiş. Kayınpederinin vefatından sonra Kabe’ye yönelik hizmetleri kendi tekeline almaya çalışınca Huzaa kabilesi ile aralarında anlaşmazlıklar çıkmış. Başka kabilelerin de devreye girmesiyle oluşan gruplar arasında mücadele başlamış ve bu mücadele Ebtah savaşını netice vermiş. Her iki taraftan ölenlerin olduğu bu savaş sonucu hakemler devreye girmiş ve Kâbe hizmetleri Kusay ve onun şahsında Kureyş kabilesine geçmiş. Peşi sıra Kusay, en yakın akrabalarını “bitâh” denilen Kâbe etrafına ve Mekke içine, uzak akrabalarını da “zevâhir” adı verilen Mekke çevresine yerleştirmiş. Bunun sonucu Kusay’a, Kureyş’in dağınık halini ve gücünü birleştiren manasına gelen “mücemmi” denildiği de tarihen bilinen bir gerçektir.

Kusay, önce Kabe’yi tamir ile işe başlıyor. Cürhümlüler’in yerinden söküp gömdükleri Hacerü’l-Esved’i geri getirip yerine koyuyor. Kâbe’nin kuzeyine Mekke şehir  yönetimi ile alakalı kararların alındığı “Darün’n-Nedve” denilen toplantı yeri yaptırıyor. Kâbe hizmetleri ve hac menasiki ile alakalı yeni düzenlemelere gidiyor. Mekke’ye gelen hacılara verilecek hizmetlerin karşılıksız verilmesi için bütçe oluşturuyor ve Kureyş’e yıllık vergi tarh ediyor. Oluşturduğu bütçeyi bu istikamette harcıyor. Hacılara hac müddetince bedava su vermek için Mekke’nin çeşitli yerlerinde su kuyuları açtırıyor. Kuyulardan çıkartılan suları develerle Kâbe’nin etrafına deriden yapılmış havuzlara taşıyor ve hac zamanında hacıların su ihtiyacını buralardan karşılıyor. O devirde, Kâbe’den dolayı dini bir merkez olan Mekke’nin rakipleri de var. Bunlardan birincisi Tagut adlı büyük putun bulunduğu ve Mekke’ye 107 km uzaklıkta olan Taif, ikincisi ise  Mekke’ye 1081 km uzaklıkta olan San’a. Tabii Kusay’ın bu atılımları, Taif ve San’a’ya karşı Mekke’nin yıldızını parlatıyor ve insanlar hac ibadetini yapmak için Kabe’yi tercih eder hale geliyorlar.



Bu arada Kusay bir başka adım daha atarak, hacca gelen kabilelere kendilerine ait putları yanlarında getirebileceklerini ve Kâbe’nin içine daimi olarak koyabileceklerini söylüyor. Böylece yüzlerce kabile kendi putlarını Kabe’nin içine koyuyor. Mekke fethi esnasında Kâbe’nin içinde kırılan 360 adet putun varlık sebebinin başlangıcı işte bu karar ve uygulamadır. Bu uygulama haliyle Taif ve San’a’ya nispetle kabilelerin hac için Mekke’yi tercihlerinde ayrı bir rol oynamıştır.

Kusay bunlarla da iktifa etmiyor. Kâbe’nin rolünü sosyal hayatta daha belirgin hale getirip onu bir cazibe merkezi yapma adına sünnet, düğün vb. aktivitelerin de Kâbe’de yapılmasını teşvik ediyor. Kâbe’ye siyah örtüler törenle giydiriliyor. Bütün bu uygulamalar sonucu Kâbe’nin dini merkez olma hüviyeti, o dönemin şartlarında ulusal ve uluslararası düzlemde iyice pekişiyor.

Rivayetlere göre Kusay  480 yılında vefat edince, gerek liderlik gerekse Kâbe’ye yönelik işlerin deruhtesi konusunda çocukları arasında anlaşmazlıklar çıkmış. Kardeşler iki gruba ayrılmış. Başı çekenler Abduddar ve Abdümenaf olmuş. Aralarında savaşmaya kadar uzanan tartışmalar yaşanmış. Bir grup çok güzel kokular süründükleri için “mutayyebun”, diğeri de bu işi sonlandırana kadar savaşmaya yemin ettikleri için “ahlaf” adını almış. Fakat iki grup savaşa girmeden, son anda gerek Mekke idaresi gerekse Kâbe hizmetlerinin paylaşımında anlaşmışlar. Kâbe hizmetlerinde hicabe, liva Abduddar’da: rifade, imare, sikaye Abdümenaf’ta kalmış. Yönetim merkezi “Nedve” ile alakalı işleri de Abduddar üstlenmiş.

Tam da yeri geldiği için burada ek bir bilgi sunayım: Hz. Ebu Bekir Mutayyebun ittifakına bağlı Teym kabilesinden. Hz. Ömer Ahlaf denilen ittifaka bağlı Adiyy kabilesindendir. Peygamber Efendimizin vefatını müteakip yapılan halife seçimi esnasındaki tartışmalarda “kim daha iyi halifelik yapar?” sorusuna cevap aranırken Mutayyebun ve Ahlaf paktları çok sık dile getirilmiş. Dikkatinizi çekerim, bu hadisenin gerçekleştiği tarih 632. Kusay ise 480’de vefat ettiğine göre aradan geçen 152 yıla rağmen bu paktların hala gündemde oluşu, ikili gruplaşmanın zihinlerde ve pratik hayatta ne kadar derin yer ettiğini gösterir.

Devam edeyim; Kusay ve Abdümenaf döneminde Mekke hem ticari hem de dini merkez oluyor ama söz konusu olan iç ticaret. Bunun da elbette bir kapasitesi ve sınırı var. Meydana gelen tıkanıklığı açmak için Mekke’nin dış ticarete açılması gerekiyor. Bunu Abdümenaf’in evlatları yapıyor. Onun iki ayrı hanımdan 6 kız, 6 erkek toplam 12 çocuğu var. İsimlerini bildiğimiz ve tarihin şekillenmesinde rol oynayan erkek çocukları;

asıl adı Amr olan Haşim, Abdüşems, Muttalip ve Nevfel. Kardeşler Mekke’yi dış ticarete açmak için kendi aralarında anlaşarak Haşim Bizans’a, diğer üç kardeş de Habeşistan, Yemen, İran’a gidiyor. Bunlar yol güvenliği, kervanlara saldırmama, rahat ve serbest biçimde ticaretlerini yapabilme anlamına gelen “ilâf” anlaşmaları yapıyorlar. Daha sonra Bizans ve Gassaniler de aynı tür anlaşmalara imza atıyor. Neticede, Mekke’liler kışın Yemen ve Habeşistan’a, yazın da Suriye ve Anadolu içlerine kadar uzanarak rahatça ticaret yapar hale geliyorlar.

Ticaret yol güzergahında bulunan kabilelere eskiden “hafara” denilen geçiş ücreti veriliyormuş ticaret kervanları tarafından. Anlaşmaya bunlar da dahil ediliyor. Anlaşmaya göre, kervana saldırmama garantisi ve buna bedel verilen “hafara” yerine bu kabileler kendi ürettikleri malları kendi topraklarından geçen kervanlara veriyor, mallar da onlar adına gidilen pazarlarda satılıyor. Böylece söz konusu kabileler daha çok gelir elde etmeye başlıyor. Bir manada, hep birlikte zengin olma modeli geliştirilmiş oluyor.

Mekke Haşim ve kardeşlerinin bu hamleleriyle dini merkez olmanın ötesinde, iç ve dış ticaret merkezi de olunca hizmet sektöründe ciddi değişiklikler ve çeşitlilikler baş göstermiş. Hamallık, kervan bakıcılığı, muhafızlık, gönül eğlendiricileri, okçular, kasaplar, marangozlar, semerciler vb. birçok yeni iş kolları ve hizmet sektörü devreye girmiş, ayrıca var olanların işleri çoğalmış. Mekke, San’a, Bahreyn, Habeşistan, Hire bu dönemin en parlak ticaret merkezleri haline gelmiş.



Bu arada dini merkez olma hüviyetini Mekke’ye kaptıran Taif, zaten var olagelen ticari rekabetlerini artırmaya çalışmış ve Mekke pazarında bunun için zemin arayışına girmiş. Bunu farkeden Mekke’liler Taif’lilere Mekke’de ticaret ambargosu uygulamaya başlamışlar. Daha sonra bu ambargoyu şartlı hale getirip demişler ki: “Eğer Taif’ten Mekke’lilere toprak/arazi satarsanız size ticaret için izin veririz.” Onlar da çaresiz bu teklifi kabul etmişler. Peygamber Efendimizin hayatını anlatan birçok kitapta gördüğümüz Taif’te Mekke’lilerin yazlık ev, bağ ve bahçelerinin olmasının kökeni de buraya dayanmaktadır.

Haşim’in vefatından devam edeceğim ama, Efendimiz sonrası İslam tarihinde var olan Emeviler ve Haşimiler çekişmesini anlama ve anlamlandırma adına faydalı olacağına inandığım ayırımın başlangıcı olan bir hususu daha belirtmek isterim. Haşim’in yönetimde göstermiş olduğu bu başarı, yeğeni Ümeyye tarafından kıskançlıkla karşılanıyor ve devrin adetlerine göre amcası Haşim’i “münafereye” davet ediyor. Münafere, nesep, şan, şeref ile övünme anlamına gelen karşılıklı atışma. Münaferede yenilen karşı tarafa 50 deve verecek ve Mekke’yi terkederek 10 yıl boyunca Şam’da gönüllü sürgün hayatı yaşayacak. Nitekim Ümeyye atışmayı kaybediyor ve Şam’a göç ediyor.

Yeri gelmişken şu bilgiyi de sunalım: Abdümenaf’in dört oğlu vardı; Haşim, Abdüşems, Muttalip ve Nevfel. Haşim’in oğlu Peygamber Efendimizin dedesi Abdulmuttalip. Abdüşems’ın oğlunun adı ise Ümeyye. Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları ya da Emeviler ve Haşimiler ayırımının başlangıç noktası işte tam da burası. Kusay’dan başlayarak Efendimiz ve sonrasında her iki taraftan bilinen isimleri ilave ederek isterseniz şöyle bir çizelge ile bunu gösterebilirim. Haşimiler: Kusay-Abdümenaf-Haşim-Abdulmuttalip-Abdullah-Hz.Muhammed- Hz.Fatıma/Hz.Ali-Hz.Hasan-Hz.Hüseyin. Emeviler: Kusay-Abdümenaf-Abdüşems-Ümeyye-Harb-Ebu Süfyan-Muaviye-Yezid.

Geri dönüyorum; Haşim’in dört oğlu var. Asıl adı Şeybe olan Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalip. Diğerleri Esed, Ebuseyf ve Nedve. Abdulmuttalip’ın diğer kardeşlerine nispetle ön planda olduğu muhakkak ama onun idaresi zamanında Kureyş’in güç kaybettiği de kayıtlarımız arasında yerini alıyor. Şöyle ki, Abdulmuttalip amcası Nevfel ile bir meselede tartışıyor. Mesele büyüyor ve savaşa kadar gidecek bir sürece giriliyor. Abdulmuttalip Medine’de bulunan dayısının kabilesi Neccaroğullarından yardım istiyor. Mekke’liler kendi aralarındaki bu tartışmaya dışarıdan yardım istenilmesini hoş karşılamıyor ve bu yardım isteği Abdulmuttalip’in aleyhine oluyor. Tam bu sırada, Abdulmuttalip’in Kâbe’yi yıkmak için gelen Ebrehe’ye “Kâbe’yi sahibi korur” deyip gasp edilen kendi mallarını konuşması hem onu hem de Kureyş kabilesini iyice yalnızlaştırıyor. Gözle görünen bu gerçeğin farkında olan Abdulmuttalip, dedesi Kusay zamanından beri düşmanlarından olan Huzaa kabilesi ile ittifak kurmaya çalışıyor. Hatta bazı tarihçilerin yorumlarına göre Ficar savaşlarından sonra yapılan ve Efendimizin de katıldığı “Faziletliler İttifakı” anlamına gelen “Hilfi’l fudul” anlaşması Kureyş’in ve Mutayyebun paktına tabii olan kabilelerinin güçlerini yenilemesi için yapılmıştır.

Şu da tarihi bir gerçek ki; Faziletliler İttifakı anlaşması hakkı yenenin hakkını zalimden alma ve bunu gerçekten tatbik etme, Mekke’nin iç ve dış ticaret merkezi olarak devam etmesinde büyük katkı sağlamıştır. Uluslararası Ukaz panayırlarının Mekke’de 30 km uzaklıkta bir yerde kurulması, insanların emniyet içinde ve haklarının yenmeyeceği garantisine sahip olmalarının etkisi büyüktür.

Gerek bu anlaşma gerekse Ebrehe’nin Mekke’de mağlup olması, Kureyş’in güç tazelemesine ve konumunu yeniden güçlendirmesine neden olmuştur. Kureyş bu ve benzeri hadiseleri bir propaganda vesilesi yaparak kendilerinin sair kabilelere nispetle daha üstün ve Mekke idaresi için vazgeçilmez olduğunu anlatmıştır. Nitekim, “Biz Humus ya da Ahmes ehliyiz” sözü bu döneme aittir. Hac vecibesi esnasında diğer kavimlerden ayrıcalıklı olarak Arafat, Mina ve Müzdelife’ye gitmeyenlere “Humus/Ahmes Ehli” diyorlardı ve bu imtiyaz Kureyş’e verilmişti. Ayrıca Kureyş “içinde hiç günah işlenmemiş yeni elbiselerle Kâbe tavaf edilmeli” diyor ve yeni elbise ticaretini kendi tekellerinde bulunduruyordu. Yeni elbise alma imkânı bulmayanlar Kabe’yi çıplak tavaf seçeneğini kabullenmek zorunda kalıyordu ki, bu durum bazı tarihçilere göre Mekke’de fuhuş sektörünün de hareketlenmesine vesile olmuştur.

Yazı çok uzadı ama bir türlü Kureyş süresine gelemediniz demiyorsunuzdur umarım. Yazının sonu burası. Kureyş süresine geldik ama dikkatli okuyucular yazının başına dönüp verdiğim mealleri yeniden okusalar ilk etapta zihinlerinde oluşan sorulara cevap bulmuş, anlam veremedikleri noktalar anlama kavuşmuştur diye düşünüyorum. Bununla beraber özetle sunduğumuz tarihi, sosyal, kültürel, ekonomik, ahlaki arka plan bilgileri zihnimizde canlı tutarak daha önceki bir yazımda ifade ettiğim tabirle Kureyş suresinin meal-i münifini bir de biz verelim. “Allah Kureyş’i bir araya getirdiği, aralarında anlaşma sağlandığı için onlar, kış ve yaz mevsimlerinde ticari seferlerine güven içinde devam etti. Şu halde Kureyş’liler de Kabe’yi güç ve servet kazanımları için istismar etmemeli, Kâbe’nin rabbi Allah’ı layıkıyla tanıyıp O’na kulluk/ibadet etmelidir. Zira Allah hac, ticaret ve yaptıkları yol güvenliği anlaşmaları vesilesiyle onları açlıktan ve haydut/eşkiya korkusundan korumuş, emin kılmıştır.”

Son sözüm; Kureyş suresi Kur’an’ın nüzulünden 14 asır sonra yaşayan bizler için ancak bu arka plan bilgileri ile birlikte ele alınırsa bir anlam ifade eder. Yoksa kelimelerin sözlük manaları ve o manaların cümle kalıbı içinde bir araya getirilmesi ile bırakın “Allah bu surede bize ne diyor ve ne demek istiyor?” sorularının cevabını bulmayı, lafzi manasını bile anlayamayız. Sadece Kureyş suresi mi? Elbette hayır. Kur’an’ın her bir ayeti için geçerli bu. Sanırım şimdi anlaşılmıştır, İslam Öncesi Arap toplumunu bilmenin müçtehidin vasıfları arasında yer almalı teklifimin nedeni.

[Ahmet Kurucan] 22.6.2020 [TR724]

Rüzgâr adam [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Ne zaman kendi içime doğru bir yolculuğa çıksam orada Rüzgâr Adam’ı buluyorum. O bana gereksinim duyduğum yeni enerjiyi veya korkularımı yenmek için ihtiyaç duyduğum cesareti veriyor. Beş yaşındayken, karanlıktan korktuğum gecelerde yatakta elimi tutarken hissettiğim güveni hatırlıyorum. İnsanlıkla ilgili ne kadar övülesi vasıf varsa, hepsini bizzat yaşayarak gördüğüm ve örnek aldığım Rüzgâr Adam, artık yok.

Ben, ilkokul yıllarımda çizgi romanlarını okuduğum ve bir tür koruyucu meleğim addettiğim Clark Kent’in bir gün aslında Rüzgâr Adam olduğunu anladığımda hissettiğim duyguyu hala anımsıyorum. Kalın çerçeveli dikdörtgen gözlükleriyle, çekingen tavrıyla, biraz da yalnızlığıyla belirgin bir kişilik olan gazeteci Clark Kent, gömleğini yırttığında altından görünen Superman giysisinin, her zaman giydiği sade, şatafattan uzak takım elbisesi ile aralarındaki tezat gibi, Superman’ken bir anda cesur, gözüpek, kararlı, zeki, belirleyici bir süper kahraman oluverirdi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Rüzgâr Adam da, sade hayatında hiç kimsenin fark etmediği sıradan bir adamken, “gömleği yırtıldığında” içinden çıkıveren tam bir süper kahramandı. Ben bunu fark ettiğimde ona çok daha fazla hayranlık duydum. Hep onun gibi olmak, daha bir insan olmak istedim. O benim için hatalarıyla bile örnek alınası, rol model bir pusulaydı. Neyin ne olması gerektiğini sözcüklere ihtiyaç duymadan öğretebilen bir öğretmen gibiydi. Bazen de sadece dinleyen ve hiçbir şey söylemeyen bir arkadaş.

Rüzgâr Adam hayatıma girdiğinde aslında tam anlamıyla hayatım yeni başlamıştı. Belki de ilk arkadaşım ben fark etmesem de Rüzgâr Adam’dı. Annemle babam boşandıklarında ben daha üç yaşındaydım. O dönemlerde Rüzgâr Adam olmasaydı sanırım kaybolurdum. Veya hiç kimse beni bulamazdı. Ama işte Rüzgâr Adam oradaydı! En çok ihtiyaç duyduğum anlarda, yaralandığımda, ağladığımda, bir şeye, en çok da sevgiye ihtiyaç duyduğumda, acıktığımda ve susadığımda, üşüdüğümde, üzüldüğümde ve sevindiğimde, Rüzgâr Adam yanımdaydı. Benim kişisel süper kahramanım!

O elbette sadece benden oluşan bir dünyaya sahip değildi. Onun büyük dünyasında ben de vardım. Hatta onu tanıyanlara göre, ben o dünyada en önemli üç şeyden biriydim. Ama onun geniş çevresi ve o çevreye etki etme gücü, onu asıl Rüzgâr Adam yapan şeylerdi. Doğru bildiği yoldan gitti. Ve hep yalnız olmayı tercih etti. İlginçtir ki onun yalnızlığında ona eşlik etmek onuruna sahip oldum.

Çoğu zaman kendi küçük dünyamın gittikçe kendim gibi büyüyen sorunlarıyla onu fazlasıyla uğraştırdım. Basketbol takımımızın antrenörü değişmişti. Kendi eski takımından oyuncularını da bizim takıma getirdi ve benim gibi eski oyuncuları takımdan attı. Hayatımın en büyük üzüntülerinden birini yaşamıştım. Çünkü o yaşlarda basketbol her şeyimdi. Daha on dört on beş yaşlarındaydım ve benim en zor günlerimden biriydi. Rüzgâr Adam, her zamanki gibi yanımdaydı. Sakince beni dinledi. Sonra antrenörü aramak istedi. Ben istemesem de zorla benden numarasını aldı, onunla konuştu, ona kısa bir telefon konuşmasında verilebilecek bir ihtimal en iyi hayat derslerinden birini verdi. O zaman henüz bilmesem de, bu tam da Rüzgâr Adam’lık bir işti! Takıma kısa süreliğine diğer eski oyuncularla beraber geri dönüp sonra kendi isteğimle başka bir takıma geçinceye dek, dip noktaların nasıl bizi yonttuğunu ve şekillendirdiğini, bizi nasıl güçlendirdiğini görecektim. Bu dersi ona borçluydum!

Yine, çok daha önce, ilkokul yıllarımda, yatılı okulun etüt derslerinde kitap okuyup özetini tahtaya kalkıp anlattığımız bir etüt konseptimiz vardı. Nahide Yaman etüt öğretmenimizdi. O derslerden birinde, başka bir öğrenci benimle aynı kitabı okuyordu. Bir gün parmak kaldırdı, “bitirdim” dedi ve rip özeti tahtada anlatmak üzere kalktı. Ben parmak kaldırıp, Nahide Öğretmen’e özeti dinlemek istemediğimi, çünkü kitabın sonunu merak ettiğimi, kendim okuyarak öğrenmek istediğimi söyledim. Ve özet bitene kadar sınıfın dışında beklemek için izin istedim. Otoriterce, kızarak reddetti. Ben de arkadaşım kitabın özetini anlatırken, ellerimle kulaklarımı kapatarak ve gözlerimi yumarak, otoriteye karşı ilk – ve son olmayacak – isyanımı başlattım! İsyan iyi sonuç vermedi! Kafama sertçe yediğim darbelerle gözlerimi açtığımda, o an Rüzgâr Adam’a her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyordum. Ama o yanımda değildi! Ben o Taşmektep’in soğuk duvarları ardında yatakhanede ağlarken, onu düşünüyordum. O olmadığında güvende değildim.

Yıllar boyu Rüzgâr Adam hep yanımda oldu. Bana karşılıksız destek verdi. Hem de her konuda. Ne olduğunun önemi yok. Hiç kimseler bana güvenmiyor ve inanmıyorken bile o bana inandı ve güvendi. Dahası, herkesi karşısına almak zorunda kalsa dahi, hiçbir zaman bana ihanet etmedi. Hiç “onların” tarafını tutmadı, hep benim tarafımdaydı. Bu konuda öylesine derin ve öznel bir duruşu vardı ki, ben hatalı olsam bile “onların yanında” asla benim haksız olduğumu söylemedi. Hep sadık oldu, hep beni tuttu.

Ben ona her şeyi anlatabildim. Ona rol yapmak zorunda olmadım. O ise istese her türlü rolü herkesten iyi yapabilecek olanağa sahip olsa da, bana karşı hep kendi oldu. Ben onun bu zafiyetini bildiğimden, onun başkalarıyla olan ilişkilerinde hep onu eleştirdim, ona kendi olmaktan uzaklaştığı anlarda yanlış yaptığını – bazen de çok sert şekilde – söyledim. Aramızdaki muazzam yaş farkına karşın benim düşüncelerime hep çok önem verdi, katılmasa da onlara anlayış gösterdi. Hayatta tanıdığım en zeki, yaratıcı, kabiliyetli, bilgili insan olmasına karşın, benimle olan her diyaloğunda hep alçak gönüllü ve mütevazı oldu. Bu yufka yürekli iyi insan, Rüzgâr Adam, benim hayatımdaki en büyük şansımdı.

Onunla kader arkadaşıydık. İkimiz de aynı dönemde terk edilmişlik ve yalnızlık duygularıyla savaşmak durumunda kalmıştık. O benden çok daha büyük olmasına karşın, acımız aynıydı. Birbirimizi çok iyi anlıyorduk. Belki de aramızdaki güçlü ve sarsılmaz bağın en önemli nedeni buydu. Dustin Hoffman’ın “Kramer Kramer’e Karşı” filmini beraber izleyip ağlarken, o tek haneli yaşlarda, bense otuzlarındaydım sanki. Onu ağlarken görmek beni çok şaşırtsa da, gariptir, ağlamanın güçsüzlük olmadığını onda fark ettim. Gözyaşlarının güç kaybı olmadığını bana Rüzgâr Adam öğretmişti! Böylece duyguların bizi insan yaptığını anlayacaktım.

O ölene dek hiçbir zaman duygularını gizlemedi, gizlemeyi başaramadı. Ben ergenlik dönemimde Türkiye’deki maço kültürünün etkisiyle değiştiğim ve onu duygusallığı nedeniyle aşağıladığım zamanlarda bile o bana karşı sevgisini ve – evet – saygısını da asla yitirmedi. Bana, küçük yaşta birine de saygı duyulacağını göstermesi bir yana, kendi olmaktan taviz vermemenin önemini de öğretti. Bazen kendin olmak zordur. Çünkü insanlar seni olduğun gibi kabul etmez. Hayatta en acı şeylerden biri belki budur. Böyle zamanlarda, sevdiğin kişiye çok acı verirsin. Ben, Rüzgâr Adam’ı olduğu gibi kabul edene dek ona çok acı verdim. O buna karşın hep müşfik ve bilgeydi. Beni öylece, sessiz ve sakin, biraz da hüzünlü, kabullendi. Ve bekledi. Ben büyüyünce onu belki de anlayacaktım!

Göztepe Et Lokantası, bizim mekânımızdı. Rüzgâr Adam, bana karşı olan sevgisini her zaman gösterse de, o sevgiyi dile getirmekte zorlanırdı. Onun nesli, duygularını cümlelere vurma konusunda malum Türkiye ortamında çok kötü bir miras devralmıştı. Buna karşın, tıpkı Şirinlerin sihirli iksiri gibi, Rüzgar Adam birkaç duble içince, içindeki insan sevgisi taşar, duygularını dile getirmeye başlar, benim neden onun hayatında en önemli inan olduğumu bana kendince anlatırdı. Onun o zaafı, belki de onun tam o olması için ödediği küçük bir bedeldi. Ben onu o haliyle çok sevdim. Ona hep kim olduğumu o anlarında anlattım. Rüzgâr Adam, hiç kimsede olmadığı kadar beni anlamak ve tanımak isteği ile doluydu. Onda o sadık ve nazımın geçtiği arkadaşı bulmuştum. Bazen bana sınırlarımı ve neyi yapıp neyi yapamayacağımı söyleyen, kimi zaman dizginleri elinde sıkıca tutan ve bunu sana gösteren bir arkadaş. Tıpkı gerçek bir rüzgâr gibi, fidanı kimi zaman köklerini sarsacak kadar sallayan ama aynı zamanda onun güçlü bir ağaç olmasına yardımcı olan o rüzgâr! Rüzgâr Adam buydu.

Kendi alanında bir döneme damgasını vuran, ekol kuran, onlarca ünlü isim yetiştiren, Avni Dilligil dahil onlarca ödül alan, yetenekli, zeki ve yaratıcı bu insan, benim hiç kazanamadığım en büyük piyangomdu. Onun bulunduğu ortamda büyümek, kimsenin tanık olmadığı tezatlıklara, detaylara, imgelere, yaşamlara, özgün ve orijinal bireylere tanık olmak, onun kütüphanesi, plakları, oyunları ile büyümek, onun Yeditepe’sinin en önemli tanığı olmak, çabasında dert ortağı olmak büyük bir şanstı. Onun en sevdiği üç şeyin birincisi olmak, onurdu. Diğer ikisi, Yeditepe (tiyatrosu) ve köpeği!

Beni döven Nahide Öğretmen ve okul müdürüyle, müdür odasında benimle beraber oturan, öğretmenin benim ne kadar saygısız ve kötü bir çocuk olduğumu anlatmasını sessizce dinleyen, sonra da “eğer ben Efe olsam, aynısını yapardım!” diyerek bana sadakatin, onurun, dik durmanın, hepsinden önemlisi de baba olmanın ne demek olduğunu öğreten Rüzgâr Adam!

Türkiye Tiyatrosu’nun “Rüzgâr Adam” lakaplı bu altın çocuğu benim babamdı. Ona “senin oğlun olmak en büyük şansımdı!” diyebilmeyi isterdim. Onu 2008’de, 65 yaşında kaybettim. Onu düşünmediğim sanırım tek bir gün bile yok. Ve dediğim gibi, ne zaman kendi içime doğru bir yolculuğa çıksam orada Rüzgâr Adam!

Babalar günün kutlu olsun, babacığım. Seni çok özledim. Seni çok seviyorum.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.6.2020 [TR724]

Yargı projesinde barolar son adım [Bülent Korucu]

17-25  Aralık Yolsuzluk Skandalı’nın ardından dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, yargıyı ele geçirme projesini “Altyapı oluşturuluyor. Yaptığımız bazı yasal düzenlemeler var Cumhurbaşkanı’nın önünde. Onaylanınca hızlı adımlar atılacak. Bir proje geliştiriyoruz. O bitince süreç hızlanacak. Binlerce dava açacağız” sözleriyle başlatmıştı.

Pek çok anayasaya aykırı düzenlemeye ‘hem ağlarım hem onaylarım’ replikleriyle geçit veren dönemin noteri, pardon Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün imzasıyla kurulan Sulh Ceza hakimlikleri ilk adımdı. ‘Allah’ın bir lütfu 15 Temmuz’, yargının tamamen teslim alınmasında da işe yaradı. Seçimle gelen Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun lağvedilip yerine atamayla oluşturulan Hakimler Savcılar Kurulu ihdas edildi. Ardından Yargıtay ve Danıştay üyelikler düşürüldü ve yüksek yargı Erdoğan’ın arzusuna göre yeniden şekillendirildi. Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesi tutuklandı, kalanlar arkadaşlarını kurban verip kurtulma telaşıyla biat etti. Tutuklanan üç Yüksek Seçim Kurulu üyesi ile aynı senaryo oraya taşındı. Adliyenin üçte biri, 4 bin 500 civarında hakim ve savcı ihraç edildi, neredeyse tamamı tutuklandı. Hasbelkader kalanlar ise son kararnamede açıkça görüldüğü üzere peyderpey sürgüne gönderildi.

Yargının iki ayağı artık sabah içtimasında yat-kalk-sürün yaptırılan acemi erler kadar uyumlu, biraz geç kalanın beline de HSK basıyor. Şimdi sıra bedelli bölüğü gibi kenarda düz koşu yapan barolara geldi. Bir karikatür karakterine dönüşen Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun şirinlikleri artık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tatmin etmiyor. Bazı kendini bilmez avukatların saray gözdesi Feyzioğlu’nu hedef alması, Cumhurbaşkanı’nın sabrını zorluyordu. Şeyhülislam Püsküllü Ali Efendi’yi eleştirmeleri bardağı taşıran damla oldu. İnfaz emri verildi, kanun fırına sürüldü.

Yeni düzenlemeye karşı çıkan avukatların Ankara’ya yürümesi, sivil ve demokratik direniş örneği olarak takdire şayan. Sonuç alabilirlerse ülke adına küçük de olsa bir umut ışığına dönüşebilir. Aslında herkesin devekuşu taklidi yaptığı zamanda direnişin kendisi başlıbaşına bir netice ve kazanım. Ama şu anda maçın 5-0 devam ettiğini üzülerek söylemek zorundayım.


Birinci golü yıllardır nispi temsil seçim sistemine direnerek kendi kalelerine attılar. Bilhassa büyük baroların ‘kazanan hepsini alır’ yaklaşımı kumar masalarında hoş dursa bile baro seçimlerinde sırıtıyordu. Ulusalcı solcuların milletvekili seçimlerinde nispi temsil taraftarı olup, ağırlıkta oldukları meslek odalarında basit çoğunlukta ısrar etmeleri büyük çelişki.

İkinci golü savunma hakkı yerle bir edilirken tepkisiz kalarak hatta destek vererek yediler. Dönemin İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal “Ben FETÖ’cülere avukat verecek kadar aptal mıyım?” dedi. Başkan adayı Mehmet Sarı “savunma hakkı bir insan hakkıdır, bunlar insan değil ki o hakkı kullandıralım” diye el yükseltti. Bugün ağlayan pek çok avukat, ‘FETÖ’ davalarını alan meslektaşlarını ispiyonlamakta beis görmedi.

Üçüncü ve dördüncü sayı yüzlerce avukat kanunlara aykırı biçimde tutuklanırken geldi. Bir gol Erdoğan, bir gol de sessiz kalarak kendi kalelerine attılar. Olayın vehametini görmek için şu rapora bakabilirsiniz. (https://arrestedlawyers.files.wordpress.com/2020/04/rapporto-febbraio-2020-delle28099associazione-arrested-lawyers-initiative-sulla-persecuzione-di-massa-degli-avvocati-in-turchia-inglese.pdf) Hüküm giyen meslektaşlarının iddianame ve kararlarında ‘Bankasya avukatı, X kolejin savunmasını üstlendi, Y derneğinin davasını aldı’ cümleleri yazılırken uzaktan izlediler.

Beşinci golü Adalet Bakanlığını üst amir gibi algılayıp soruşturma istenen avukatları duraksamadan infaz ederken kalelerinde gördüler. Avukatlık hakkı bulunan KHK’lı akademisyenlerin ruhsatını vermekteki gönülsüzlüklerini de eklemeliyim.

Şu anda uzatmalar oynanıyor. Maç döner mi? Çok zor… ama atılacak her gol sonraki maçların gidişatını etkileyecek. Barolar bu ataktan sonuç alabilirse umutsuzluğa kapılıp stadyumu terketmeye başlayan taraftarlar geri döner. Önümüzdeki maçlara bakarız. Bu da az bir kazanım sayılmaz.

[Bülent Korucu] 22.6.2020 [TR724]

Beştepe'den Nasıl Görünüyor? [Kadir Gürcan]

Bıyıkları ile dikkat çeken tek siyasetçi, bizim İçişleri Bakanımız değil. Geçen yıl, Başkan Trump'ın işine son verdiği Milli Güvenlik Danışmanlarından Bolton'ın da lakabı 'Bıyıklı'. Cumhuriyetçi Şahinler'in önde gelen isimlerinden. ABD Başkanları arasında duayen sayılan Reagan döneminden itibaren aktif siyasetin içinde. Tam bir War-Hawk, Savaş Şahini.

Başkan Trump'ı 2016 seçimlerine hazırlayan ekip, Bolton'u da kadroya dahil etmeye çalışmış ama o zaman başaramamışlar. Şovenist-Steve Bannon, “Mustache Bolton” teklifine daha ilk baştan karşı çıkanlardan. Bolton'un sürekli gergin ve asabi görüntüsüne herkes alışkın. Güldüğünü gören insan sayısı bir elin parmakları kadar. 2018 yılında, Cumhuriyetçi ekip, Bolton'u Başkan Trump'a danışman olarak kabul ettirdi.

Başkan Trump'ı Yüce Divan'da uçurumun kenarından alan Cumhuriyetçiler, John Bolton'ın senato önünde konuşmasına mani olmak için çok uğraştılar. O gün bugün, Bolton sessizliğini korudu. Ta ki, geçtiğimiz hafta içinde Beyaz Saray izlenimlerini kaleme aldığı kitabı piyasaya çıkana kadar; "The Room Where it Happened". Trump'ın püsküllü belası kitaplar bu kez de peşini bırakmadı. Başkanlık yetkilerini kullanarak kitap üzerinde baskı oluşturmaya çalışan Trump, yine geç kaldı. Hükümet savcıları “At, ipini kopardı!(The horse, seems to be out of the barn)” diyerek yapacak bir şey olmadığını itiraf ediyorlar. Danışmanlık süresinde şahit olduğu olayları kaleme alan Bolton, hukuk önünde kendisini tehlikeye atmayacak kadar akıllı ve tecrübeli. Zaten asıl mesleği de avukatlık. Bu yüzden Başkan Trump bile olsa kuru tehditler Bolton'u korkutmuyor.

1960'ın Soğuk Savaş günlerinde, Amerikan siyasetinin çalkantılı yıllarına şahit olanlar ya da o dönemin sarsıntılarını kitaplarına aktaran siyasetçiler geride önemli tecrübeler bırakmışlar. Sivil direniş, suikastlar, ırkçılık ile mücadele günlerinde, Capital Hill'den dışarı bakan bir siyasetçi, arkadaşına, “Sence, bu tabloyu görebilmek mi yoksa bunları görememek mi daha büyük bir felaket?” diye sorar. Başkan Trump'ın ABD siyasetine verdiği zararı fark eden siyasetçiler, Beyaz Saray ya da Capitol Hill (Meclis binasının bulunduğu tepe!) dışarı baktıklarında, Amerikan Halkı'nın uyarılması gerektiğini düşünüyorlar.

Başkan Trump'ın kadrosuna dahil olanlar ya istifa ediyor ya da Başkan'ın gazabına maruz kalıp kovuluyorlar. Hükümet işleyişine içeriden bakmayı bilen siyasetçiler, Beyaz Saray'ın penceresinden izledikleri ülkelerine karşı duyarsız değiller. Trump'ın kötü siyasetine yöneltilen ağır eleştiriler ve bütün engellemelere rağmen piyasaya çıkan kitaplar bunun en önemli göstergesi. Daha önce, Fire and Fury kitabı ile dikkatleri üzerine çeken Michael Wolff, ülkenin gidişatından endişe duyan Beyaz Saray kadrosundan sızan bilgileri çok iyi değerlendirmişti.

Bizde de, Saray ve iktidar ile iş yapanlar ya saç ya da bıyık bırakıyor. Şu an mecliste metrekareye düşen bıyıklı sayısı rekor seviyededir. İçişleri Bakanımız'ın bile var. Zavallı, geçenlerde, nefsine yenik düşüp, istifa etmeye yeltendi, ancak iki saat direnebildi. Beştepe'ye (Külliye'nin bulunduğu mekan!)  misafir olanların başları dönüyor olmalı ki, insani melekelerini kaybedip, bitkisel hayata razı oluyorlar.

Hal ve konumundan razı olanların Saray ve iktidar ile ne problemi olabilir ki? İşte bu yüzden, on sekiz senedir, millete musallat olan umumi felaket konusunda, sadra şifa bir eser, gönülleri serinleten bir civanmertlik ya da “Hepinizin canı cehenneme!” diyen bir delikanlılığa rastlamadık. Onca bıyıklının içinden bir tane Bolton çıkmaması üzücü. Omurgasızlık ve karakter zaaflarının prim yaptığı kötü bir siyasi tecrübe ile karşı karşıyayız. Saray'ın penceresinden ülkeyi seyredenler, felaketi görmeme konusunda anlaşmış gibiler.

Başkanlığının ilk gününden itibaren Trump'ın ABD Başkanlığı yapabilecek yeterlilikte olmadığı söylendi. Hakkındaki bu kökleşmiş yargıdan kurtulmak için çok emek sarf eden Başkan Trump'ın pek başarılı olduğu söylenemez. Geçtiğimiz günlerde, kitabı ile alakalı bir programa katılan John Bolton, “Trump, başkanlık yapabilecek bir beceriye sahip değil!” deyince, Trump çileden çıkmış. Dört yıl boyunca, dünyanın en kudretli idari merkezinde oturan Trump'a bundan daha ağır bir hakaret olur mu?

Sayın Cumhurbaşkanı, neredeyse altı aydır, Türkiye genelinde Millet Parkları dışında ciddi açılışlar yapmadı. Ülkenin en hayati meseleleri ile alakalı açıklamalar bu açılışlarda gündem oluyor. Park, çay bahçesi, kıraathane ve halk eğitim merkezi gibi lokal projeleri açmak ve tanıtmak daha çok belediye başkanlarının görev çerçevesinde değerlendirilirdi. Ne değişti ki?

Ne olduysa, son yerel seçimlerde, İstanbul Belediyesi'nin el değiştirmesinden sonra oldu. O gün bugündür, Sayın Cumhurbaşkanı belediyeciliği herkesten daha iyi yapabileceğini ispat derdine düştü. Belli ki, yerel seçimlerde iktidar adayının değil de, Cumhurbaşkanı'nın kaybettiği dedikoduları kulağına gitmiş. Hazret, bir türlü sakinleşemiyor. Yakın çevresine, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanının ismini ağızlarına almayı yasakladığı konuşuluyor.

Bunca bıyıklı arasında bir tane Asabi Bolton yok ki, şahsi kaprisleri içinde kalmış Saray'ın her geçen gün ülke realitelerinden koptuğunu haykırsın! Beştepe pencerelerinden Türkiye'yi seyredenlerin, ülke realitelerini görebilecekleri ümidimizi kaybedeli yıllar oldu!

[Kadir Gürcan] 22.6.2020 [Samanyolu Haber]

Nereden Nereye... [Abdullah Aymaz]

Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfı kurulurken birinci hedef, ülkemizde medya kuruluşları ve çalışanları ile diyaloğa geçip ülkemizin bazı problemlerine çözüm aramaktı. 27 Mayıs 1960 İhtilali üniversite gençliğinin kışkırtılmasıyla, gençler kıyma makinalarında öldürülüp kıydırılıyor iftira ve  yalanları vesile edilerek gerçekleştirilmişti.

12 Mart 1971 yine gençlik hareketleri bahanesiyle 12 Eylül 1980 İhtilali de sağ ve sola bölünen gençlerin kavgaları neticesi terör ve anarşinin azgınlaşması ile yapılmıştı. Maalesef derinlerin organize ettiği provokasyonlarla millet artık ne olacaksa olsun, asker gelsin bizi kurtarsın moduna gelmişti.

1994’lerde Alevî -Sünnî, Kürt-Türk, Laik-antilaik çalışmaları körükleniyordu. Farkında olup-olmadan medya da habbeyi kubbe yapıp bu körüklemeye hız veriyordu. Gazeteciler Ve  Yazarlar Vakfı iftarlar ve medya ziyaretleriyle medya içinde köprüler kurup bu tehlikelere dikkat çekerek akl-ı selim sahipleriyle çareler üretmeye çalışıyordu. Bu güzel durum ve tutum Patrik Bartholomeos’un  dikkat çekmiş ki, Vakfın Onursal Başkanı M. Fethullah Gülen Hocaefendi ile görüşme talebi oldu. Bu talep gerçekleşince, Yunanistan’dan  bir grup gazeteci Hocaefendi ile görüşmeye geldiler.  Hocaefendi'nin, “Biz komşuyuz. Dost olmamız lâzım;  sanki düşmanmışız gibi, karşılıklı niye silahlara yatırım yapıyoruz. O yatırımları eğitim ve sağlığa yaparak ülkelerimizi kalkındıralım. Biz de bir söz vardır; KOMŞU  KOMŞUNUN  KÜLÜNE  MUHTAÇTIR.” meâlinde sözler söyledi… Ve bunlar Yunan Gazetelerinde manşet oldu. Çok takdir topladı.
Artık arkası geldi.

Balkanlardan Bulgar, Makedon, Arnavut gazeteciler, Ukrayna’dan başkaları Hocaefendinin ziyaretine geldi. Viyana’dan da Dr. Heinz Gestrein gelip görüştü, gazetemizi ve televizyonumuzu ziyaret etti. Sonra “Türkçe bir kelime biliyorum: Elhamdülillah. Ne kadar güzel şeyler oluyor ama bunu dünya bilmiyor. Gelin sizinle bir haftalık bir program yapalım.” dedi,  kabul ettik. On, onbeş gün sonra bir haftalık bir program göndermiş. 14 Mart 1997 tarihinden başlayıp devam edecek dört mühim ziyaret yapılacak. Bunun için Hocaefendinin imzası ile İngilizce yazılmış ikişer sayfalık dört mektup istiyor. Bad Fucsh’ta bulunan Melekler Hareketi Vakfı Başkanı Peder Bitterlich’e, Viyana Kardinali Franz Koenig’e, Dalay Lama’ya ve Papa’ya, bu mektuplar verilecek… Hocaefendiye durumu arz ettik. O da, Ali Ünal Beye yazılması gerekenleri anlattı. O da mektupları hazırlayıp imzasına  sundu. Fakat gitmeden bir gün önce Hacı Kemal Erimez Ağabeyin vefatını öğrendim. Gidip durumu arz ettim. “Yarın cenaze kalkacak ama biz yarın Viyana’da buluşup diyalog programlarımıza  başlamamız gerekiyor.” dedim. “Siz programlarınızı aksatmayın.” dedi. Böylece zamanında yola çıktık.

Fakat Viyana’da buluşmadan sonra bazı arızalarla Bad Fucsh’a geciktik. Osmanlıdan kalma Karadağlar ve Karagöl yakınlarında akşam karanlığı basınca, akşam namazı için ara verdik. Gazeteci Dr. Heinz, bu arada telefon açıp gecikeceğimizi söylemiş. Peder Bitterlich zaten onun dayısı… O da,  “Geç kalıyorsunuz ben şimdi istirahata çekilip gece ibadetine kalkacağım artık yarın görüşürüz” demiş. Biz de o gece Salzburg’a uğradık, orada kaldık. Ama, Peder Bitterlich’in sözü dikkatimi çekti. Bizim teheccüd namazımız gibi gece ibadetine kalkıyor. “İşte Üstad Bediüzzaman’ın işaret ettiği, dini din için seven, siyaset ve ticaretten uzak bir zat!..”  diye düşündüm. Dr. Heinz “Dayım Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul eden bir papazdır.” dedi. Ziyaret sırasında “Niçin diyalog?” diye sordu. Bunun, ta Hz. Muhammed Aleyhisselam'a dayandığını hatta Çağrı filminde Habeş Kralı Necaşiye gidenlerle Necaşi arasında geçenleri Necaşi’nin  “Sizin dininiz ile bizimki  arasında şu çizgi kadar bile bir fark yok”  mealindeki sözlerini söyledim. “Bizim   Hz. Muhammed’i bir peygamberi kabul etmemiz gerekirdi. Bir de Haçlı Seferlerini yapmamalıydık.” dedi. Tabii biz böyle şeyler beklemiyorduk, çok hayret ettik.

Oradan Hüttenberg’teki Dalay Lama merkezine gittik. Aynen Tibet’teki yerleri gibi bir merkezleri var. Dalay Lama bir hafta sonra gelecekmiş. Mektubu, biz orada bizi karşılayan Prof. Harrer’e verdik. (Daha sonra bu mektuba  Dalay Lama cevap gönderdi. Onu da Hocaefendiye takdim ettik.)  Oradan Viyana’ya döndük. Üçüncü mektubu Avusturya Kardinali Franz Koenig’e verecektik. Fakat rahatsız olduğu için makamında yoktu. Onun yerine Afro-Asiyaticshes Enstitüsü Rektörü Petrus Bisteh’e verdik… Bu akademide her dinden öğrenci var. Onun için içinde iki kilise, bir cami, bir sinagog ve diğer dinler için tapınak mevcud…  Biz öğlen ve ikindi namazlarımızı o camide kıldık. Rektör Bey de her ikisinde de geldi ve saygıyla namazlar bitinceye kadar ayakta bekledi. Oradan Roma’ya geldik. 19 Mart günü de meşhur yortu münasebetiyle bütün dünyadan gelen Katoliklerle beraber Vatikan’ın meşhur yedin bin kişilik salonda bulunduk. Mektubu öbür gün Kardinallerle görüşüp onlara takdim  ettik. Cevabını o zamanki Papa, papalığın Ankara Büyükelçisi ile İstanbul’da bulunan Hocaefendiye getirdi. Biz Vatikan’da  Kardinallere Hocaefendi ile Papa’yı görüştürmek istediğimizi söyledik. Kabul ettiler…

2016’da Kaliforniya’da Afrikan kökenli Müslümanlara ait  bir mescide Cuma namazı kılmaya gitmiştik. Cuma namazından sonra resmi giyimli bir kişi İmamın yanına gitti ve dedi ki: “Ben bu şehrin Savcısıyım. Ben bir Museviyim. Kızım geçen gün bana ‘Baba boynuma taktığım Davut Yıldızı kolyemi saklamak zorundayım. Trump’un nefret verici sözlerinden dolayı başını örten dindar Müslüman kızlara saldırı oldu.’  Ben bunun için  buradayım. Siyasiler geçicidir. Bunlara karşı dik duralım. Böyle bir durumda bana gelin. Bana ulaşamazsanız bakınız  (o anda Cumada camide bulunan bir Müslümana işaret ederek)  arkadaşınız benim yardımcım. Ona haber verin, beraberce üzerine gidelim. Biz devamlıyız, siyasiler geçici” dedi. Bu durum ve tutum bana çok enteresan geldi…

[Abdullah Aymaz] 22.6.2020 [Samanyolu Haber]

Sulh ceza kararları da yok sayılacak [Ali Emir Pakkan]

“27 Mayıs 1960 askeri darbesinde Yüksek Adalet Divanı’nın aldığı kararlar yok sayılacak. Yeni düzenlemeyle mağdurların ailelerine tazminat hakkı geliyor.”

Haber aynen böyle.

Çelişki şu ki; ülkede Yassıada gibi sulh ceza hakimlikleri kuran bir iktidar bu yasa teklifini hazırlıyor!

AKP’’nin proje mahkemeleri “sulh cezalar” neyse 27 Mayısçıların “yüksek adalet divanı” da odur. İkisi de doğal hakim ilkesine aykırı, sonradan kurulmuş mahkemelerdir.

Benzerlikler sadece bir değil.

İki yargılama arasında şu benzerlikler de sayılabilir.

-İfadelerin İşkence altında alınması.
-Savunma haklarının kısıtlanması.
-Hakim ve savcıların özel seçilmesi.
-Hükmün baştan verilmesi.
-Tutuklu yargılama ile bir tedbirin cezaya dönüşmesi.
-Mallara mülklere el koyma.
-İtibarsızlaştırma.
-Yalan haberlerin iddianamelere girmesi.
-Yakınları ile görüştürmeme.
-Hakim ve savcıların yüksek yargıya tayinle ödüllendirilmesi.

27 Mayıs 1960 sonrası 70 bine yakın insan tutuklandı. (Bugün 500 bini geçti) Herhangi bir vatandaşın mahkeme kararı olmadan bir ay süreyle tutuklu kalabileceğine dair kanun çıkarıldı. Davutpaşa ve öteki cezaevlerinde masum insanlar bir ihbar yüzünden aylarca tutuklu kaldı. Eziyet edildi.

Adnan Menderes hücreye kondu, 6 ay kimse ile konuşturulmadı, işkence gördü, vücudunda sigara söndürüldü. Hasan Polatkan tokatlandı. Celal Bayar, intihara teşebbüs etti.

Peki bu işkenceler geride mi kaldı? Ne yazık ki hayır!

Dün 27 Mayıs’ın yaptığını bugün AKP daha beter şekilde yapıyor.

Tarihe not olsun, kayıtlara geçsin diye bir örnek vereceğim. 15 Temmuz (2016) darbe kumpasından sonra gözaltına alınan çok sayıda kişi arasında Hulusi Akar’ın Yaveri de vardı. Yargılandı ve müebbet hapse çarptırıldı! İfadesi nasıl alınmıştı?
Mahkemede anlattı.

Yarbay Levent Türkkan’a özel bir ekip günlerce işkence ediyor. Öldü diye morga götürüyorlar. Orada yaşadığı fark ediliyor. Fotoğrafları işkencenin boyutlarını gösteriyordu.

Hiç şüphesiz bir gün sulh ceza mahkeme kararları da yok sayılacak. AKP dönemi, işkence fotoğrafları ile tarihe kara leke olarak geçecek.

[Ali Emir Pakkan] 22.6.2020 [Samanyolu Haber]