Altı sanat STK’sından deklarasyon [Yavuz Genç]

Sanat kurumlarında çalışan ve yeni yılla birlikte işlerine son verilen yüzlerce emekçinin mağduriyetinin yankıları devam ediyor. Altı ilgili meslek sivil toplum kuruluşu ortak deklarasyonla çözüm talebinde bulundu. CHP milletvekilleri de konuyu Meclis gündemine taşıdı.

ANKARA – Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü bünyesinde çalışan sanat emekçilerinin işlerine son verilmesi tartışılmaya devam ediyor. Son olarak altı sivil toplum kuruluşu ortak bir deklarasyon yayınlayarak yaşananlara tepki gösterdi.

Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı (TOBAV), Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği (DETİS), Opera Solistleri Derneği (OPSOD), Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği (TOMEB), Kültür Emek Sen ve Opera ve Bale Vakfı (OBAV) tarafından yürütülen yapılan ortak açıklamada mevcut durumdan sanat kurumlarının olumsuz etkilendiği vurgulandı.

Sözleşmesi feshedilen çalışanların Cumhurbaşkanlığı kararnamesine göre, yeni sözleşme ile çalıştırılmalarının gerektiği belirtilen açıklamada, “Yetkililerin vicdanları rahatlatacak çözümler üreterek sahnelerimizin bugüne kadarki verimliliğini artırarak sürdürmesinin yolunun açılacağına inancımız henüz tazedir” denildi.

“VİCDANLARI RAHATLATACAK ÇÖZÜM ÜRETİN”

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“26 Aralık 2019 tarihinde, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü süreli sözleşme ile çalışan sanatçı ve diğer çalışanlarını yeni tip 4-B kapsamında olduğu iddia edilen sözleşmeye geçireceklerini duyurmuş; bu kapsamda çalışanların bireysel başvuruda bulunmalarını istenmiştir.

Ancak 2 Ocak 2020 tarihinde anılan sözleşme çok sayıda sanatçı ve diğer çalışanlar için yapılmadığı gibi, kesinleşmiş bir yargı kararı, suç şüphesi ve hatta adli makamlara ulaşmış herhangi bir ihbar olmamasına rağmen güvenlik soruşturması gerekçesiyle iş akitlerinin sonlandırılmıştır.

Halbuki 27/12/2018 tarihli Cumhurbaşkanlığının 25 numaralı Kararnamesine göre kurumlar Mayıs 2019’da yönetmeliklerini çıkarmışlar ve bu yönetmelik gereği mevcut çalışanlar doğal olarak yeni sözleşme ile çalıştırılacaktı…

Konuya dair ilgili amirlerden çelişkili açıklamalar yapılmış olup yıllardır bu sanat kurumlarında görevlerini (ekonomik açıdan) özverili bir şekilde yerine getiren sanatçı ve diğer çalışanlar, tazminatsız olarak işten çıkarılmışlardır…

Kaldı ki bu istihdam biçimi sanat kurumlarımızın da geleceğini tehdit eder nitelikte güvencesizdir.

Yetkililerin vicdanları rahatlatacak çözümler üreterek sahnelerimizin bugüne kadarki verimliliğini artırarak sürdürmesinin yolunun açılacağına inancımız henüz tazedir.

Bu durum, çalışanların mağduriyetinin yanı sıra sanat kurumlarımızı da olumsuz etkileyecektir.

Aşağıda imzası bulunan meslek alanımızdaki “S.T.K”lar olarak ilgili makamların idari çözümleri araştırarak, sözünü ettiğimiz olumsuz tablonun sanatın ve sanat çalışanlarının lehine sonuçlandırılmasını istiyoruz.”

MECLİS GÜNDEMİNE DE TAŞINDI

Sanat emekçilerinin işlerine son verilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) gündemine de taşındı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi ve Milletvekili Alpay Antmen Kültür ve Turizm Bakanı’nın cevaplaması istemiyle soru önergesi verdiler. He riski ismin soru önergesinde de sanatçıların yapılan muamelenin kabul edilemeyeceği ve ne gibi bir çözüm düşünüldüğü soruldu.

[Yavuz Genç] 8.1.2020 [Kronos.News]

Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’nde skandal olay: 5 yaşındaki çocuğa çıplak arama!

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir tutuklu yakının gönderdiği mektupta Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’nde 5 yaşındaki bir çocuğun çıplak aramaya maruz kaldığı belirtildi.

BOLD-Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’ne, 3 Ocak tarihinde eşinin görüşüne giden H.M., cezaevi görevlilerinin aramalarda kadınların pedine ve küçük çocukların pantolonunun içine kadar arama yaptıkları yönünde bilgi aldığını aktardı. H.M., yaşanan hak ihlallerini HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na  gönderdiği mektup aracılığıyla anlattı.

KAPALI GÖRÜŞTE BİLE ÇIPLAK ARAMA YAPILIYOR!

Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’nde tanıştığı bir tutuklu yakınının anlattıkları karşısında şok olduğunu belirten H.M., “Bugün yeni tanıştığım bir kadının 5 yaşındaki oğlu bir daha görüşe de gelmek istememiş sırf bu aramalar yüzünden. Babası çok özlediği için annesi zar zor ikna edip getirmiş. Annenin ricası ile anne gözetiminde bakmışlar çocuğa. Kapalı görüşte bile böyle yapıyorlar. Kadınların sütyenlerinin içine bile bakıyorlar. Eşim Erzurum’dan Bafra’ya yeni nakledildi. Erzurum’da böyle bir muamele görmedim ben. Bugün 03 Ocak 2020’de ilk defa görüşe gittim ve şok oldum. Çocuklarımı babalarını görmeye götürmemeyi düşünüyorum artık.” ifadesini kullandı.

TRAMVATİK BİR OLAY!

Çocuk ve insan hakları savunucuları da bunun bedensel söz hakkının sınırlarına doğrudan bir müdahale olduğunu ve yasalarda yeri olmadığını ifade etti. Skandal olaya ilişkin Mezopotamya Haber Ajansı’na açıklamalarda bulunan Sosyal hizmet uzmanı ve çocuk hakları aktivisti Emrah Kırımsoy, çıplak aramanın bir hak ihlali ve 5 yaşındaki bir çocuğa yapılmasının kabul edilemez olduğunu belirtti.

Değerlendirmesinin devamında Kırımsoy, “Öyle bir teknolojideyiz ki hiçbir şekilde çıplak aramaya ihtiyaç yok. Çıplak arama, bedensel söz hakkının sınırlarına doğrudan bir müdahale. Güvenlik kaygısı nedeniyle insan onuruna karşı yapılan bir eylem olarak da değerlendirilebilir. Güvenlik algısının, karşısındaki insanları araçsallaştırması ve insani ilişkiden uzak olması, gerçekten çok hüzünlü ve insan hak ihlali. Çocuk üzerindeki etkisi ise bedenine yönelik söz hakkına müdahale, bunun tekrar yapılabilir hale gelmesi gibi büyük etkilere maruz bırakıyor. Her çocuk bundan başka türlü etkilenebilir. Çok tramvatik bir olay. Çocuğun adına konuşmak doğru olmayabilir belki ama utanma, kirlenme, ‘bunları yaşayacaksam neden buraya bir daha geleyim’ diyebilir.” dedi.

“ÇIPLAK ARAMA CİDDİ BİR HAK İHLALİ”

Ankara Barosu Çocuk Hakları Komisyonu’ndan avukat Hasan Erdoğan, yasal olarak 5 yaşındaki bir çocuğa bu şekilde bir arama yapılmasının mümkün olmadığını söyledi. Erdoğan, “Cezaevlerine girişte iki kapıdan geçilir. Birincisi ana kapıdır ve x-ray cihazı vardır ve çok hassas cihazlardır. Yani üzerinizde bir toplu iğne bile olsa görünür. Birde ayrıca bağımsız bölümler vardır, örneğin kadın cezaevi, çocuk cezaevi gibi bağımsız bölümler vardır. O bağısız bölümlere giderken, daha detaylı arama yapılır. 5 yaşındaki bir çocuğun fiziki aranması ya da çıplak aranmaya maruz kalması ciddi bir hak ihlalidir” diye konuştu.

Konuşmasının devamında Avukat Erdoğan “Bu konuda ancak çok olağanüstü hallerde yani çocuk x-ray cihazından geçerken eğer x-ray cihazı öter de bir şekilde tespit edilemezse, fiziki arama yapılabilir ama bunun çıplak arama olması doğru bir şey değil. Bunun yapılmaması gerekir.” dedi.

GERGERLİOĞLU OLAYI MECLİS’E TAŞINDI

Söz konusu iddiaları Meclis gündemine taşıyan Gergerlioğlu, Meclis Başkanlığı’na yazılı soru önergesi verdi. Gergerlioğlu, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yanıtlaması istemiyle şu soruları sordu:

-Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’nde bahsi geçen iddialar doğru mudur? Eğer bu iddia doğruysa neden bu şekilde bir arama yapılmaktadır?

-Eğer insan hakları ihlalleri yapıldığı iddiaları doğruysa ihlal eden personeller hakkında açılmış bir soruşturma var mıdır? Varsa akıbeti nedir?

-Eğer bu iddialar doğruysa cezaevlerinde arama esnasında gelen çocukların pantolonlarının içine bakılması hangi tüzük ve yönetmelikte yer almaktadır?

-Hükümlü ve tutuklu yakınlarının görüşe girmek üzere iken yapılan aramalar hangi safhalardan geçmektedir.

[BoldMedya] 8.1.2020

İran, ABD’yi önceden uyardı mı? Can kaybı yaşanmaması için hedefleri özel mi seçti?

İran Devrim Muhafızları, Irak’ta Amerikan askerlerinin bulunduğu 2 üsse 22 füze ile saldırı düzenledi. Saldırılarda şu ana kadar can kaybı yaşandığına ilişkin bir bilgi bulunmuyor. 102un üzerinde füzenin ibaet ettiği üslerde can kaybı yaşanmaması bazı soru işaretlerini gündem getirdi.

BOLD – İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesinin ardından intikam alacağını açıklayan Tahran yönetimi, Irak’ta Amerikan askerlerinin bulunduğu iki üsse füze saldırısı düzenledi.

Irak ordusu, Anbar vilayetindeki Ayn el Esd hava üssüne 17, Erbil’e ise 5 füze atıldığını, füze saldırılarında ölen askerinin olmadığını açıkladı.

ABD savunma Bakanlığı Pentagon’dan bir yetkili ise Amerikan medyasına yaptığı açıklamada, İran’ın toplamda 15 balistik füze saldırısı düzenlediğini söyledi

Amerikalı yetkili, 10 füzenin Irak’taki Ayn el Esad Hava Üssü’nü ve birinin de kuzey Irak’taki Erbil’de bir hedefi vurduğunu belirtti. 4 füzenin ise hedefi kaçırdığı kaydedildi.

İRAN ÖZELLİKLE CAN KAYBI YAŞANMASINDAN KAÇINDI

Amerikalı askeri yetkililerin çoğu İran’ın can kaybının yaşanmasından özellikle kaçındığını düşünüyor.

CNN televizyonunun muhabiri Jake Tapper, ismini vermediği bir ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) yetkilisi ile yaptığı konuşmanın detaylarını Twitter hesabından paylaştı.

EN AZ ZARAR, EN GÜÇLÜ UYARI

ABD Savunma Bakanlığı CNN muhabirine, pek çok Amerikalı askeri yetkilinin İran’ın Irak’taki hedeflerini seçerken can kaybının yaşanmamasına dikkat ettiğini düşündüklerini söyledi: “Dikkatli seçilmiş hedefler, en az zarar, en güçlü uyarı/etki.”

İRAN, ÖNCEDEN Mİ UYARDI?

Bu konuda bir başka iddia ise İran üzerine araştırmalar yapan ve kitaplar yazan yazar Ali Alfoneh’ten geldi.

Alfoneh, “Güvenilir kaynaklardan elde edilen bilgiye göre, İran füze saldırısından tam olarak 4 saat önce, ABD El-Assad Üssü’nün Komutanını füzelerin zamanı ve nereyi vuracağı konusunda uyarmış. Bu, Tahran’ın can kayıplarını önleme konusundaki niyetini ABD’ye bildirmek istediğini gösteriyor. Sorumlu davranış.”

Avusturya merkezli ‘Avrupa ve Güvenlik Politikaları’ isimli think-thank kuruluşunun Orta Doğu araştırmacısı Michael Tanchum da Alfonseh’in tweetini retweet ederek, İran’ın ABD’yi 4 saat veya daha öncesinde uyarmış olabileceğini belirtti.

Bu durumu hem İran rejimi hem de Trump Yönetimi açısından kazan-kazan olarak yorumlayan analistler var.

Eğer İran’ın gerçekten ABD’ye bir karşılık vermek, canını yakmak ve caydırmak istiyorsa askeri strateji açısından ya nükleer tesisleri ya da petrol ve doğalgaz üretim tesislerini vurması gerektiğini belirtiyorlar.

Aksi hedeflerin gerçekte İran için çok bir anlam ifade etmeyeceği belirtiliyor.

[BoldMedya] 8.1.2020

Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-49 [Tarık Burak]

Hizmet’i Bitirmeye Çalışanların Hayal Kırıklığı

28 Şubat sürecinin rüzgârını arkalarına alıp Hocaefendi’yi bitirmeye yönelen gruplar bir kere daha hayal kırıklığına uğrayacaklardı…

Dava Süreci

Ali Kırca’nın ATV televizyonunda 18 Haziran 1999 akşamı Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eski konuşmalarından oluşan montajlanmış bir kaseti yayınlamasından sonra başlayan fırtına ve yargısız infaz çılgınlığının üzerinden iki hafta kadar bir zaman geçmişti.

ABD’nin Boston şehrinde bulunan ve dünyanın en prestijli üniversitelerinden biri kabul edilen Harvard Üniversitesi’nde Türkiye uzmanlığıyla tanınan 60 yaşlarındaki Amerikalı uluslararası ilişkiler profesörü Lenore Martin Türkiye’ye geldi. Profesör Martin, Kırca’nın yayınladığı kasetle Türkiye’de Hocaefendi’nin ismi etrafında alevlenmiş olan tartışmanın gerçek boyutunu öğrenmek üzere Türkiye’deydi.

Amerikalı kadın profesör, ilk olarak Hürriyet ve Sabah gazetelerini ziyaret etti. Her iki gazetede de yöneticilerle ve yazarlarla görüştü. Üçüncü randevusu Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdullah Aymaz’laydı.

Martin ile Aymaz İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda Four Seasons Otel’de buluştular. Profesör Martin: “ ‘Eğitim faaliyetleri gibi şeyler güzel de Fethullah Gülen devleti ele geçirecekmiş. Kasetlerdeki konuşmaları da bunu gösteriyor’ diyorlar. Sabah gazetesindeki bir yazar bana bunları söyledi” dedi.

Abdullah Aymaz, Martin’e kaset olayı öncesinde Anadolu Üniversitesi’nin yaptığı bir anketin sonuçlarından söz etti. Bu ankete göre Türk halkının yüzde 86’sı Fethullah Gülen hareketine olumlu bakıyordu. Aymaz, “Hürriyet gazetesinin kaset olayından sonra yayınladığı bir araştırmada da benzer bir sonuç çıktı” dedi. Profesör Martin, dikkatle dinliyordu.

Aymaz’ın anlatımına göre, bu anket sonuçlarının sebebi, Türk halkının yıllardır vaaz kasetleri televizyonda yayınlanan Hocaefendi’yi yakından tanıma şansı elde etmiş olmasıydı. Öte yandan halkın önemli bir kesiminin çocukları Hocaefendi’nin açılmasına öncülük ettiği okullarda okuyor ya da aynı şekilde açılan yurtlarda kalıyordu. Bu anket sonuçlarını sağlayan bir diğer faktör Hocaefendi’nin nasıl bir İslam anlayışını temsil ettiğinin, 14 yıldır muhafazakâr kulvarın en etkili gazetesi olan Zaman tarafından topluma yansıtılıyor olmasıydı. 1986’da birkaç bin tirajla yayın hayatına başlayan Zaman, 1990’lı yıllarda ortalama 500.000 tirajıyla Ankara’da bütün devlet kurumlarının da yayınlarını dikkate aldığı bir gazeteydi. Diğer taraftan Samanyolu televizyonu, Hocaefendi’nin 1989-91 döneminde verdiği vaazları 1995’ten beri yayınlıyordu.

Aymaz’ın bu anlatımları Amerikalı Profesör için yeni bilgilerdi. Aymaz’ı dikkatle dinlemeyi sürdürüp not alıyordu.

Düğmeye Bastıran Senaryo

Amerikalı profesör, Aymaz’a:

“Tamam ama, Gülen’e karşı olanlar neden ona bu kadar düşman?” diye sordu bu sefer. Abdullah Aymaz:

 “Düğmeye basanlara göre Gülen’in üç tane suçu varmış. Bana bunu, düğmeye basanlarla teması olan bir gazeteci anlattı” dedi. Amerikalı profesör heyecanlanmıştı. Aymaz’ı daha bir dikkatli dinlemeye başladı. Aymaz konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Düğmeye basanlara göre Gülen’in birinci suçu, 1996’da Fener Rum Patriği Bartholomeos’la görüşmesiymiş. ‘Gülen, Bartholomeos’la görüşünce Lozan Antlaşması’nı çiğnedi’ diyorlar. ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin Batılı ülkelerce tanınmasını sağlayan Lozan Antlaşması’na göre İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi küçük bir kilise haline dönüşmüşken ve Patrik Bartholomeos sadece İstanbul’daki Rumların dini liderleriyken; Gülen, Patrik’le görüşünce bu kişi, 300 milyonluk Ortodoks dünyanın dini lideri haline geldi, yani ekümenik oldu’ diyorlar. Düğmeye basanlara göre Gülen’in ikinci suçu 1998’de Papa’yla görüşmesiymiş. ‘Kendini ne zannedip, hangi hakla Papa’yla görüştü, kendisini İslam dünyasının halifesi olarak mı göstermek istiyor?” diyorlar. Gülen’in üçüncü suçu, Amerika’yı desteklemesiymiş. Gülen’in gazeteci Nevval Sevindi’ye 1997’de New York’ta verdiği röportajda, ‘Dünyanın bir kaptanı olur. Bir zamanlar Osmanlı’ydı. Şimdi Amerika’ demesini buna sebep gösteriyorlar.”

Aymaz’ın anlatımına göre düğmeye basanlar, Hocaefendi’ye karşı ittifak kurmuş birkaç devrimci, sol ve ulusalcı gruptu. Bunların devletin çeşitli kurumlarında destekçileri vardı. Durum böyleyken, “Düğmeye devlet bastı” iddiasıyla Türk halkını yanıltıyorlardı. Çünkü Hocaefendi’nin Patrik Bartolomeos’la görüşmesine dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç, Papa’yla görüşmesine dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit açık destek vermişti. Amerikancılık suçlaması ise, yıllardan beri Türkiye’deki bu devrimci grupların hemen hemen bütün iktidarlara ve NATO üyeliğinden dolayı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelttiği bir suçlamaydı.

Profesör Martin, Aymaz’ın bu anlatımlarını not ettikten sonra şu soruyu yöneltti: “Konuştuğum diğer gazetelerin mensupları, Gülen’in okul faaliyetlerini takdir ediyorlar. Gülen Türkiye’nin eğitim meselesini büyük ölçüde çözmüş. Ama Türkiye’de sağlık da çok önemli bir problem. Neden bu alanda bir şeyler yapmıyor?”

Aymaz, Hocaefendi’nin toplumun sağlık sorunlarına çözümler üretilmesini de teşvik ettiğini, nitekim onun bu tavsiyeleri doğrultusunda İstanbul, Ankara, İzmir, Konya ve Erzurum gibi illerde hastaneler açıldığını anlattı. Profesör Martin’in bir başka sorusu ise şöyleydi: “Peki Gülen’in Türkiye’deki konut problemini çözmek için bir projesi var mı?” Aymaz’ın cevabı “Hayır” oldu. Çünkü öncelikle ülkenin ve dünyanın çok ihtiyaç duyduğu ‘samimi insan yokluğu’ problemini çözmekti.

Aymaz’ın deyimiyle Hocaefendi’ye karşı bu şekilde düğmeye basılmasından, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel’in Hocaefendi aleyhindeki davayı açtığı 31 Ağustos 2000 tarihine kadar geçen 14 aylık sürede, âdeta bu dava için hazırlık yapıldı. Bu sürede Türk medyasında Hocaefendi aleyhine çıkan haber sayısında bir patlama meydana geldi. Örneğin, bağımsız bir araştırma kuruluşu, 1990’dan Hizmet’i linç furyasının başlayacağı yıla kadar, 8 yıl boyunca bütün Türk medyasında Hocaefendi aleyhine çıkan haber sayısının sadece 217 olduğunu tespit ederken,  1998-2000 arasındaki üç yıl içinde bu sayının 2.903’e çıktığını gözler önüne sererek aslında bunun ‘Hizmet’i bitirmek için dava öncesinde yapılan sistemli bir çalışma olduğunu açıkça gösteriyordu.     

Savcı Yüksel’in davayı açtığı tarihe kadar gerek aleyhine yayımlanan kitaplar gerekse gazete, dergi ve televizyonlarla Hocaefendi “Cumhuriyet düşmanı” olarak gösterilmek istendi.  Marjinal bir kesime göre Hocaefendi, dindar olduğu halde solcusundan sağcısına, inançlısından ateistine kadar toplumun her kesimini kucakladığı için tehlikeliydi.   

Genelkurmay’ın Dava Karşısındaki Tavrı

Hocaefendi’nin soruşturmasını yapan Savcı Yüksel’in en büyük hedefi, elde edeceği bir tutuklama kararını yürürlüğe koymak ve Hocaefendi’nin kamuoyu nezdindeki prestijini sarsmaktı. Nitekim 3 Ağustos 2000 günü, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne başvurup Hocaefendi’nin gıyaben tutuklanmasını istedi.

Bu gibi başvuruları “yedek hâkim” denilen mahkeme üyeleri karara bağlıyordu. Yedek Hakim Ramazan Aksan, bu talebi 7 Ağustos 2000 günü reddetti. Yüksel, ertesi gün Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde itirazda bulundu. Başkan Hüseyin Eken ve üyeler Yunus Karabıyıkoğlu ile Mehmet Maraş’tan oluşan üç kişilik DGM heyeti, 11 Ağustos 2000 günü Yüksel’in talebini kabul etti ve Hocaefendi hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi.

Hocaefendi’nin avukatları bu karara 16 Ağustos günü itiraz ettiler. İtirazı üç kişilik Ankara 1 No’lu DGM Heyeti karara bağlayacaktı. 1 No’lu DGM Başkanı Orhan Karadeniz ve mahkeme üyesi Süreyya Gönül, adli tatil sebebiyle izindeydiler. Ankara’da sadece mahkemenin diğer üyesi İsmail Tiryaki vardı. Mahkemenin karar verebilmesi için üç kişilik heyetin oluşması gerekiyordu. Heyet oluşmayınca, kanunlardaki prosedür gereği itirazı en yakın DGM olan İstanbul DGM karara bağlayacaktı. Hâkim İsmail Tiryaki bu sebeple Hocaefendi’nin dosyasını İstanbul DGM’ye gönderdi.
İstanbul dışından gelen bu türden dosyalara bakma yetkisi İstanbul 2 No’lu DGM’ye aitti. Mahkeme itirazı görüşmeden önce, İstanbul DGM Başsavcılığı’ndan görüş istedi. Savcı, “Tutuklama kararı doğru değildir” görüşünü belirtti. İstanbul 2 No’lu DGM, kararını 28 Ağustos 2000 günü verdi. Mahkeme Başkan Şerafettin İste ve üyeler Abdurrahman Polat, Erkan Canak’tan oluşan üç kişilik heyetin kararı Hocaefendi lehineydi. Böylece tutuklama kararı kalktı.

Savcı Yüksel, üç gün sonra, 31 Ağustos günü soruşturmayı bitirip Fethullah Gülen davasını açtı. Yüksel’in Hocaefendi hakkında 10 yıla kadar hapis cezası istediği davaya Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi bakacaktı. 

Nuh Mete Yüksel’in Hocaefendi aleyhine davayı açmasından sadece iki ay sonra, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Şenkal Atasagun, dört büyük gazetenin Ankara temsilcisini MİT’in Ankara’daki merkezine çağırıp röportaj verdi. MİT müsteşarı şöyle diyordu: “Muhtelif hesaplamalara göre Türkiye’deki şeriat isteyen kişilerin oranı yüzde 5-8 arasında. Türkiye’de bir şeriat devleti kurulmasının başarı şansı yüzde sıfır.”

Müsteşarın bu sözleri o dönemde Hürriyet gazetesi Ankara temsilcisi olan Sedat Ergin’in 28 Kasım 2000 tarihli köşesinde yer aldı.

2000 yılı itibariyle devletin istihbarat organı, “Türkiye’de bir din devleti kurulması ihtimali yüzde sıfır” diyordu. Türkiye’nin önde gelen birkaç üniversitesinden biri olan Bilkent’te Fethullah Gülen araştırması, “Fethullah Gülen’in görüşleri Türkiye’de demokrasinin yerleşmesine destek veriyor” sonucunu vermişti. Boğaziçi’ndeki tez aynı sonucu vermişti.

Demek ki, üniversite ve istihbaratın bulguları ile Savcı Yüksel’in iddiaları örtüşmüyordu.

Ayrıca, bir üst düzey istihbarat yöneticisi, Ankara’da görüştüğü gazetecilere şunları söylüyordu:
“Fethullah Gülen grubu Doğu’da, Güneydoğu’da köy köy dolaşıp insanlara kurban eti veriyor, insanların sağlık sorunlarıyla ilgileniyor. Terör sorunu böyle çözülür. Ne Fethullah Gülen’in aleyhinde olmaya ne de onun samimiyetini sorgulamaya hakkımız var.”

Savcı Yüksel, Fethullah Gülen davasının başladığı Ankara 2 No’lu DGM’de ilk duruşmanın yapıldığı 16 Ekim 2000 gününden 21 Ekim 2002 tarihine kadar yapılan 14 duruşma boyunca tam sekiz duruşmada Hocaefendi’nin tutuklanmasını istedi. Ama bu talepler yargılamayı yapan Ankara DGM tarafından kabul edilmedi.

Yüksel davanın sonlarına doğru son çare olarak, Hocaefendi aleyhine bazı belgeler almak umuduyla Genelkurmay Başkanlığı’na başvurdu. Ancak Genelkurmay, Hocaefendi davasına doğrudan taraf olmadı. Nitekim Genelkurmay’ın bu tutumu, Hocaefendi için verilen beraat kararının ana gerekçelerinden biri oldu.   

Genelkurmay, Hocaefendi karşıtı devrimci grupların bütün baskılarına rağmen, dava boyunca “hukuk çizgisi” içinde kalmaya özen gösterdi. Savcı Nuh Mete Yüksel’in davayı açarken dosyaya, Genelkurmay raporu diye koyduğu birkaç sayfalık bir dokümanda, bunların Genelkurmay belgeleri olduğunu gösteren herhangi bir resmi yazı, imza ve mühür yoktu. Dava dosyasının altıncı klasöründe “Genelkurmay Başkanlığı’nın Raporu ve Belgeler” şeklinde yer alan bu dokümanların resmi belgeler olduğunu gösteren sayı numarası, imza gibi işaretler olmadığı sürece, bunun mahkeme nezdinde bir kıymeti yoktu. Normalde savcının bu belgeleri resmi bir yazışmayla Genelkurmay’dan alması gerekiyordu. O yüzden bu dokümanlar için Savcı Yüksel, “50 sayfadan ibaret Fethullah Gülen Grubu hakkında bilgi notu” diyordu. Savcı Yüksel’in “Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu ve Belgeleri” olarak dosyaya koyduğu yazılar da aynı şekildeydi. Bu yazılar, mahkemedeki resmi usullere göre Jandarma Genel Komutanlığı’ndan alınmış değildi.

Bunun üzerine Hocaefendi’nin avukatları duruşmada, “Bu raporu kabul etmiyoruz. Raporun Genelkurmay’a ait olup olmadığı, mahkeme tarafından Genelkurmay’a yazılı olarak sorulsun” talebinde bulundular. İşte o anda ilginç bir şey oldu. Mahkeme, avukatların bu talebini reddetti. Mahkemenin bu kararı, bu raporun davada delil olarak kullanılamayacağını ortaya koydu. Batılı hukuk sistemlerinde böyle bir durumda bu türden bir belge için “dosyadan çıkarma” kararı veriliyordu. Türk hukuk sisteminde dosyadan çıkarma prosedürü bulunmamasına rağmen söz konusu belge mahkemece dikkate alınmadığından aynı sonuç doğmuş oluyordu.

Böylece, Savcı Nuh Mete Yüksel’in “Genelkurmay raporudur” diye dosyaya koyduğu bu belgeyi kimden nasıl aldığı anlaşılamadı. Yüksel, davanın sonlarına doğru bu sefer resmi birkaç Genelkurmay yazısı elde ederek Hocaefendi için son vuruşunu yapmanın peşindeydi. Sonunda Yüksel, 1 Temmuz 2002 tarihli duruşmada, mahkemeye bir kitapçık sunarak, bunun Genelkurmay belgesi olduğunu öne sürdü. Yüksel, “Terörizm, PKK, DHKP/C ve İrticai Örgütlerin Avrupa’daki Faaliyetleri” adını taşıyan bu kitapçığı mahkemeye sunarken, “Kitapçık Genelkurmay Başkanlığı tarafından bastırılmıştır ve Fethullah Gülen aleyhinde delil olacaktır” diyordu.

Kitapçık, radikal ve ayrılıkçı bazı grupların Avrupa ülkelerindeki faaliyetleriyle ilgili birtakım istihbarat bilgiler içeriyordu ve kitapçıkta “Fethullah Gülen Grubu” başlığıyla Hocaefendi’den de birkaç cümleyle söz ediyordu. Hocaefendi’nin avukatları bu kitapçığa da itiraz ettiler ve mahkemenin Genelkurmay’a bu kitapçığın ne amaçla hazırlandığını sormasını istediler. Mahkeme bu sefer avukatların talebini kabul etti ve kitapçığı Genelkurmay’a sordu. Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşaviri Tümgeneral Erdal Şenel’in imzasıyla mahkemeye gönderilen 4 Ekim 2002 tarihli cevapta şöyle deniliyordu: “PKK, DHKP/C ve İrticai Terör Örgütlerinin Avrupa’daki Faaliyetleri başlıklı kitap, istihbarat kaynaklarından elde edilen bilgiler çerçevesine bir karargâh çalışması olarak oluşturulmuştur.”

Yazıdan çıkan sonuç şuydu: Genelkurmay, Fethullah Gülen hakkında açılacak bir davada kullanılsın diye böyle bir kitapçık hazırlamış değildi. Karargâh çalışması, resmi görüş ifade etmeyen, henüz kesinlik kazanmamış ham bilgilerden oluşan iç çalışma taslağıydı. Yani Genelkurmay Basımevi’nde basılmış bir kitap söz konusu değildi. Zaten kitapçıkta “Fethullah Gülen grubu” denilerek yer verilen birkaç cümlenin davanın özüyle bir ilgisi yoktu.

Böylece bu kitapçığın da davada hukuki bir değeri yoktu. Savcı Yüksel’in Genelkurmay kitapçığında “Fethullah Gülen grubu” denilmesine rağmen, mahkemeye sunuş yaparken bunu “Fethullah Gülen örgütü”ne çevirmesi de sonuç vermedi. Savcı Yüksel aynı taktiği Emniyet Genel Müdürlüğü’nün mahkemeye gönderdiği yazılarda da uyguladı. Emniyet yazılarında da Hocaefendi’den “Fethullah Gülen grubu” diye söz edilmesine rağmen Savcı Yüksel, eline ulaşan bu Emniyet yazılarını dosyaya koyarken üzerlerine “Fethullah Gülen örgütü” kaydını düşüyordu.

Genelkurmay’ın Reddettiği Rapor

Nuh Mete Yüksel’in bu girişimlerine rağmen, davaya doğrudan karışmayan Genelkurmay, 28 Şubat sürecinin başladığı 1997 yılından, Nuh Mete Yüksel’in davayı açtığı 2000 yılı Ağustos ayına kadar Hocaefendi hakkında çeşitli suçlamalara yer veren onlarca raporunu da hiçbir zaman sahiplenmedi.
Nuh Mete Yüksel’in de davada kullandığı bu raporlardan bir tanesi var ki, Peygamber Efendimiz (sav)’e ağır hakaretler içeriyordu. 1998 yılı Mart ayında Ankara’da elden ele dolaşan ve “Fethullah Gülen; Dünü, Bugünü, Hedefi” başlığını taşıyan 18 sayfalık bu raporun son iki sayfasında, Peygamber Efendimiz (sav) için, “1400 yıl önce yaşamış ve Allah’la konuştuğunu iddia eden bir hikâyeci” deniliyordu. Rapora göre, İslam’ın kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz (sav)’in ölümünden sonra yandaşlarınca toplanan ve kutsallık atfedilen bu hikâyelerden ibaretti. Raporun 16 sayfalık kısmında ise Fethullah Gülen Hocaefendi ele alınıyordu. Hocaefendi’ye de “akıl hastası” gibi ağır hakaretler vardı. Raporun Genelkurmay karargâhında irticai faaliyetleri izlemekle görevlendirilen Batı Çalışma Grubu adlı birimce hazırlandığı iddia ediliyordu.  (Sabah, 21-25 Haziran 1999; Yeni S¸afak 25 Haziran 1999)

Durum vahimdi. Eğer bu rapor doğruysa, devlet organları Fethullah Gülen Hocaefendi üzerinden İslam’a savaş açmış demekti. Ancak, Genelkurmay Başkanlığı 25 Haziran 1999 günü yazılı bir açıklama yaptı. Genelkurmay, “TSK’yı din düşmanı gibi göstermeye çalışan bu uydurma rapor, ahlak değerlerinden yoksun ve seviyesiz kişilerin işidir. Basın ve yayın kuruluşlarında tamamı veya alıntıları yayımlanan raporların hiçbiri Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından hazırlanmadı ve televizyonlara hiçbir kaset verilmedi” diyordu.

Peki, raporu Milli Güvenlik Kurulu’nun bazı elemanları hazırlamış olabilir miydi? Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği de aynı gün bir açıklama yaparak, “Raporun gerçekle ilgisi yoktur ve halkın dini duygularını tahrik etmeye yöneliktir” dedi.

Bu açıklamadan çıkan sonuç şuydu: Genelkurmay, daha davanın açılmasından 14 ay önce, büyük medyada istihbarat raporu adı altında yer alan dökümanları ve stüdyo ortamlarında yeniden üretilip çoğaltıldıkları anlaşılan kasetleri sahiplenmedi. Doğal olarak bu durum, 28 Şubat süreciyle etkinliği artmış olan Genelkurmay’ın rüzgârını arkalarına alıp Hocaefendi’yi bitirmeye yönelen grupları hayal kırıklığına uğrattı.

Tarih dün Hizmet’e yapılan zulümleri kaydettiği ve bugün bütün teferruatıyla ortaya koyduğu gibi… Aynı şekilde ve daha ayrıntılı olarak bugün de kaydediyor ve yarının nesli önüne bütün açıklığıyla ortaya koyacak… 

Devam edecek…

[Tarık Burak] 8.1.2020 [Samanyolu Haber]

Medyada mülteci algısı: Bir haftada 641 haberde hak ihlali yapıldı [Yavuz Genç]

Türkiye'de mültecilerle ilgili düşmanlaştırıcı ve hak ihalali sayılabilecek haberlerde büyük artış gözleniyor. Sağlıktan eğitime sosyal haklardan barınmaya kadar pek çok sorunun "müsebbibi" mülteciler olduğu algısı haberlerde işleniyor.

Haftalık mülteci hakları odaklı medya izlemesi çalışması Medya Radar’ın raporu mültecilerle ilgili haberciliği mercek altına alıyor. Haberlerde mültecilerle ilgili yanlış ve hak ihlali sayılabilecek sayısız ifade kullanıldığı tepsit edildi. Düşmanlaştırıcı ifadelerin sıklıkla kullanıldığına vurgu yapılırken sadece bir haftada 641 ihlal yapıldığı tespiti yapıldı. Medya ve Mülteci Hakları Derneği’nin Avrupa Birliği ile ortaklaşa gerçekleştirdiği proje ile her hafta başında çıkan haberlerde mülteci algısı üzerine çalışmalar yapılacak. Şu ana kadar üç rapor yayınlandı. Rapora göre mültecilerle ilgili olumsuz algı oluşturabilecek haberlerin önemli bir kısmı internet sitelerinde yayınlanıyor. Sosyal medya hesaplarında yapılan paylaşımlarla yalan ve düşmanlaştırıcı ifadelerin yayıldığına dikkat çekildi.

Medyada mültecilerin temsilini ve hak ihlallerini izleme, bir arada yaşam için nefretsiz bir medya oluşturmak ve medyanın araçlarını kullanarak mülteci hakları savunuculuğu yapmak için başlatılan Medya Radar çalışmasının dördüncü raporunu yayınladı. 28 Aralık 2019-3 Ocak 2020 tarihleri arasında dijital medyada ‘mülteci’, ‘sığınmacı’, ‘göçmen’, ‘Suriyeli’ ve ‘Afgan’ kelimeleri ile yapılan taramalar sonucunda mülteciler hakkında hak ihlalinin olduğu 641 haber tespit edildi.

MÜLTECİLER KRİMİNALİZE EDİLİYOR

Raporda köşe yazıları ve haberlerde “Türkiye son yıllarda tarihin en büyük mülteci istilasına uğradı.” , “Evlerini topraklarını terk edip başka ülkelere sığınmak zorunda kalan mülteciler aynı zamanda sığındıkları ülkelerin de başına bela olmakta o ülkelerinde ekonomilerini ciddi biçimde olumsuz etkilemektedir.” gibi cümlelerle doğrudan nefret söylemi yapıldığı vurgulandı. Mültecilerin kriminalize edildiği vurgulandı.

Raporda son bir hafta içerisinde en çok konuşulan mülteci haberlerinin derlemesi yapıldı. Mültecilere yönelik nefret söylemi, düşmanlaştırıcı ifade, ayrımcı dil, temellendirilmemiş, doğrulanmamış ve yanlış bilgi, kriminalize eden söylem, çarpıtma, abartma, mağduriyet yineleme ve yanlış görsel kullanımı içeren haberler derlendi. Raporda özellikle bazi siyasi kimlikli milletvekillerinin mültecilerle ilgili attıkları olumsuz tweetlerin hızla düşmanlaştırma kampanyasına dönüştüğü vurgulandı.

SOSYAL MEDYA YANSIMALARI

Tüm haberlerin arasından seçilen hak ihlali içeren beş haberin söylem analizi yapılıp, nasıl mülteci hakları odaklı olması gerektiğine dair önerilerde bulunuldu. Bunlarla birlikte seçilen haberlerin sosyal medyadaki yansımaları da rapora eklendi. Hak odaklı mülteci haberciliğine örnek bir haberin incelemesini de yaparak rapora dahil ettik.

Geçtiğimiz hafta basında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İdlib’teki göç hareketliliği ile ilgili açıklamaları, 2019’da denizlerde artan mülteci geçişleri, Yunanistan kolluk kuvvetlerinin mültecilere yönelik şiddeti, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya sınır dışı edilen mültecilerle ilgili açıklaması ve Muğla’da 8 mültecinin ölümü ile sonuçlanan facia ile ilgili haberler en çok yer edinen haberler olduğu tepsiti yapıldı.

SAĞLIK HAKKINDAKİ İHLALLER MÜLTECİLERE BAĞLANDI

Son olarak, 1 Ocak 2020 itibariye ile Genel Sağlık Sigortası borcu olanların ücretsiz sağlık hakkından faydalanamayacak olması ülkedeki Suriyeli mültecilerin varlığına bağlandı. Konuyla ilgili siyasilerin yaptıkları paylaşımlarda, haberlerde ve köşe yazılarında Suriyeli mültecilere yönelik düşmanlaştırıcı ifadeler kullanıldı. Yakın zamanda Geçici Koruma Yönetmeliğinde yapılan değişiklikle birlikte Suriyeli mültecilerden de sağlıkta katılım payı istenmeye başlanacağı haberlerde yer almadı.

DENİZLERDE ARTAN GEÇİŞLERİN NEDENİ SORGULANMADI

Ajanslar tarafından geçtiğimiz hafta servis edilen haberlerde 2019’da denizlerde artan geçişlere dikkat çekildi. Avrupa Birliği ile 2016 yılında imzalanan ‘Geri Kabul Anlaşması’nın ardından azalan mülteci geçişleri, 2019’da yeniden arttı. Ege Denizi’nde alıkonulan mülteci sayısı bir önceki yıla göre iki kattan fazla arttı. Ancak mülteci geçişlerindeki artışın sebepleri sorgulanmadı. Mülteci alanında hak savunuculuğu yapan derneklere ve göç üzerine çalışma yapan akademisyenlere nedeni sorulmadı. Ayrıca ajansların servis ettiği haberlerde mülteciler için ‘düzensiz göçmen’ ya da ‘kaçak göçmen’ tanımlaması yapılırken göçmen kaçakçıları hakkında ise ‘organizatör’ tanımlaması yapıldı.

UYUŞTURUCU OPERASYONUNDA “SURİYELİ” VURGUSU

Ankara’da uyuşturucu satıcılarına yönelik yapılan operasyonlara dair haberlerde ‘Suriyeli’ ifadesinin başlığa çekilmesi ile birlikte mülteciler kriminalize edilmeye çalışıldı. Mülteci çocukların güvenlikleri ve bırakılan dijital iz gözetilmeden düşünülmeden yüzleri belirgin bir şekilde yayınlandı. İdliplilerin bombalardan kaçarak Türkiye sınırına doğru hareket etmeleri tehdit olarak ele alındı.

[Yavuz Genç] 8.1.2020 [Kronos.News]

ABD’de yayımlanan “National Interest” dergisi: Türkiye, kendi hava kuvvetlerini yok etti

ABD’de yayımlanan “The National Interest” dergisinde Michael Peck, Türkiye’nin 15 Temmuz’dan sonra kendi Hava Kuvvetleri’ni nasıl yokettiğini yazdı. Sonuçlarını irdeledi..

BOLD / ÇEVİRİ – ABD’de 1985 yılından beri uluslararası ilişkiler üzerine 2 ayda bir yayımlanan yayınlanan “The National Interest” adlı dergi, Türk Hava Kuvvetleri’nin 15 Temmuz’un ardından nasıl yok edildiğini yazdı.

Michael Peck tarafından kaleme alınan yazı, “Türkiye: Bir ülke kendi hava kuvvetlerini nasıl yok etti” başlığını taşıyor.

ABD’nin efsanevi dışişleri bakanlarından Henry Kissinger’ın fahri yöneticiliğini yaptığı derginin danışma konseyinde Morton Abramowitz, Graham Allison, John Mearsheimer ve Dov Zakheim gibi ünlü isimler bulunuyor.

TÜRKİYE, DEĞERLİ İNSAN KAYNAKLARINI HEBA ETTİ

Savaş pilotu yetiştirmenin oldukça maliyetli bir iş olduğunu belirten Michael Peck, ABD Hava Kuvvetlerine göre, F-35 gibi bir uçağı kullanacak pilotu yetiştirmenin maliyetinin yaklaşık 11 milyon Amerikan dolarını bulduğunu belirtti.

Peck, şöyle devam etti: “Üstelik bu maliyet tecrübeli bir savaş pilotunun kazandığı deneyimin maliyetini de içermiyor. Bu yüzden ABD Hava Kuvvetleri deneyimli savaş pilotlarını elinde tutmak için yarım milyon dolar ikramiye teklif etmeye hazırlanıyor. Yani savaş pilotlarını hapse atan bir ulus sadece parasını değil, aynı zamanda son derece değerli insan kaynaklarını da heba ediyor.”

TÜRKİYE, F-16’LARINI İHTİYAR EMEKLİ PİLOTLARLA ZAR ZOR UÇURABİLİYOR

Yazar, Türk Hava Kuvetleri’nin 15 Temmuz sözde darbe girişimi sonrası halini şöyle resmetti: “Türk Hükumeti siyasi emelleri adına Hava Kuvvetlerini o kadar kötü tasfiye etti ki, şu anda emekli ihtiyar pilotların yardımıyla F-16 savaş uçaklarını zar zor uçurabiliyor.”

‘SÖZDE’ DARBE GİRİŞMİ

Michael Peck, sorunun 15 Temmuz 2016’da, bazı TSK mensuplarının AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümetini devirmek için “sözde” darbe girişimine teşebbüs etmesiyle başladığını belirterek, darbenin nasıl kötü bir senaryosunun olduğunu ilginç ifadelerle kaleme aldı.

“Bazı nedenlerden dolayı bu darbe girişimine sözde darbe girişimi deniyor. TSK Sivil hükümetleri devirmede profesyonel olmasına rağmen (1960-1997 yılları arasında dört başarılı darbeyle), 2016’daki çabalar son derece gülünçtü. Askerler İstanbul’u Boğaz Köprüsü’ne barikatlar kurarak tecrit etmeye çalışsalar da yolları sadece tek yönde trafiğe kapattılar. Youtube’da yayınlanan videolarda Leopard tankını kullanan askerler tankı polis ve sivillere teslim ederken görülüyor. Erdoğan Marmaris’ten İstanbul’a dönerken, uçağı iki F-16 uçağının görüş alanına girmesine rağmen sağ salim İstanbul’a inmeyi başardı.

Yere göğe sığdırılamayan, NATO’nun Soğuk Savaş döneminde Sovyetlere karşı güney kanadı olan Türk Ordusu bu kadar kolay teslim oluyorsa, Kremlin’in Boğazı ele geçirmemiş olması mucize olsa gerek.”

SAHTE BAYRAK OPERASYONU

Yazı şöyle devam etti: “Tüm bunlar, Türk Hükümetinin laik Türk generallerini ve sürgündeki din adamı Fethullah Gülen’in gizli yandaşlarını bastırmak için yapılmış bir sahte bayrak (false flag) operasyonu muydu? Bu konu merak edilirken darbe bir saatten az bir sürede bastırıldı ve daha sonra Erdoğan Hükümeti intikamını aldı.

Çok sayıda üst düzey subay ve sınıf subayı tasfiye edildi. 300’den fazla F-16 pilotu görevden alındı. TSK’nın dişleri söküldü, pek çok gazeteciyi hapse atan Neo-Osmanlı Erdoğan rejimi güçlendi. Şu anda soru şu: Türkiye’nin jet avcı uçaklarını kim uçuracak?

Suriye’de savaş devam ederken TSK Suriye’nin kuzeyinde meşgul iken, Suriye üzerinde Rus uçağını düşüren F-16 pilotu da dahil pilot kadrosunu etkisiz hale getirmeye çalışmak ne kadar akıllıca.”

GİRİŞİMLER SONUÇSUZ KALDI

Yazıda, Türk hükümetinin pilot açığını kapamak için rotayı yurtdışına çevirdiğini ancak, Türk pilotların ABD’de temel uçuş eğitimi alıyor olsa da, Washington’un uçuş eğitmenlerini Türkiye’ye gönderme talebini reddettiği belirtildi.  Türkiye’nin ardından F-16 pilotlarının eğitimi için Pakistan’dan da yardım istediği, Pakistan’ın da Türk pilotlarını eğitmesinin ABD silah ihracat kurallarını ihlal edebileceği kaydedildi.

Yazı şöyle devam etti: “Atlantik Konseyi tarafından hazırlanan bir raporda, “Türk hükümeti, dört yıl süreyle hava kuvvetleri görevine dönmedikleri takdirde, 330 eski pilotun sivil pilot lisansının iptal edileceği bir kararname yayınladı.” ifadesi yer alıyor. Raporda, “Hizmete geri dönüşü zorlama kararının pilotların moralini nasıl etkileyeceği belirsiz.” yazıyor. Şimdi, Türkiye yüzyıllardır geleneksel bir düşmanı olan ve jetlerinden birini Suriye üzerinde düşürdüğü Rusya ile yakınlaşıyor, Washington ile ilişkilerin bozulması rağmına S-400 uzun menzilli hava savunma sistemi almaya çalışıyor.”

TÜRKİYE, HAVADAKİ ZAAFİYETİNİ SAVUNMA FÜZELERİYLE KAPATMAYA ÇALIŞIYOR

Türkiye’nin  Fransız-İtalyan Eurosam ile de uzun menzilli hava savunma sistemi tedarik anlaşması imzaladığını belirten yazar, “Peki Türkiye neden bu kadar hava savunma füzeleriyle bu kadar yakından ilgileniyor?” sorusunu gündeme getirdi.

Yazar şöyle devam etti: “Analist Verda Özer’e göre bunun nedeni; 15 Temmuz sonrasında, TSK’ya yönelik operasyonlar sonucunda F-16 pilotu sayısında yaşanan azalma ve bunun neticesinde ortaya çıkan zafiyetinin hava savunma füzeleriyle giderilme ihtiyacı. Ama S-400’ler bile Türkiye’nin hava savunma sıkıntılarını tamamen çözemez. NATO hava savuma sistemine entegre edilmeden S-400’ler balistik füzelere karşı kullanılmaz. Bu nedenle, Türkiye’nin iki sisteme ihtiyaca var. Düşman uçaklarını düşürmek için S-400 ve balistik füzeleri durdurmak için bir Eurosam. Belki de bütün bunların yerine F-16 pilotlarını ihraç etmemek daha kolay bir yol olurdu.”

[BoldMedya] 8.1.2020

Hamileyken tutuklandı, 2 yaşındaki çocuğuyla birlikte hapse atıldı, HSK “Her şey normal” dedi [Sevinç Özarslan]

Hamileliğin zorlukları, diğer çocuğuna cezaevinde bakmak durumunda kalması ve Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun onun için verdiği hukuk mücadelesiyle Elif Aydın’ın hikayesi…

BOLD ÖZEL – Elif Aydın (31), eğitim faaliyetlerinde bulunduğu için tutuklanan binlerce eğitimciden biri. Öğrenci yurdunda çalıştığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında 25 Mayıs 2018’de tutuklanarak Gebze Kadın Kapalı Cezaevine gönderildiğinde iki aylık hamileydi. Ayrıca iki çocuğu daha vardı. Şimdi 8 yaşında olan Kadir annesiz kalmış, Musab (3,5) annesiyle birlikte hapse girmişti. Yusuf Kaan ise annesinin karnındaydı. Üçü birlikte, 8 kişilik koğuşta, tek bir yatakta, cezaevi ortamında yaşamaya mecbur bırakılmıştı. Elif Aydın, cezaevi günlerini BOLD’a anlattı.

Aydın’ın sesini ilk duyurmaya çalışan ve hukuk mücadelesi başlatan isim ise HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’ydu. Aydın’ın yaşadıklarını ve Gergerlioğlu’nun onun için verdiği mücadele sürecini sunuyoruz.

GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇU İŞLEDİLER

HDP milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, kanuna rağmen Elif Aydın’ı tutuklayan Konya 6. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Kadir Gezici, üyeler Gülpınar Duman, Senem Birdal ve tutukluluğun devamı yönünde mütaala veren savcı Yakup Şahin hakkında, görevi kötüye kullanma ve hürriyeti tahdit suçlarından HSK’ya şikayet başvurusunda bulunmuş ve cezai soruşturma yapılmasını talep ederek, mücadelenin fitilini ateşledi. 1 Temmuz 2018 tarihli başvuruya HSK, yeni cevap verdi ve başvurunun işleme konulmadığını açıkladı.

Bunun skandal olduğunu söyleyen Gergerlioğlu, HSK’nın suça ortak olduğunu belirtti. Gergerlioğlu, “1,5 sene sonra HSK geri dönüş yapmış ve 5275 sayılı kanunun 16/4 maddesini çiğneyerek tutukluluk kararı veren hakim ve savcıları korumuş, şikayet dilekçesini işleme bile almamış. Hakim ve Cumhuriyet savcılarının keyfi işlemlerini denetlemekle yükümlü olan HSK, verdiği bu kararla denetim görevini yapmaktan kaçınmış, hakim ve savcıların hamile bir kadını tutuklaması suçuna ortak olmuştur.” dedi.

HSK’nın kendisine muhalif gördüğü hakim ve savcılarla ilgili en basit iddiaları anında işleme koyarak soruşturma açtığını, dolayısıyla ayrımcılık da yaptığını belirten Gergerlioğlu, “Türk Ceza Kanununun bir maddesini veya Anayasanın bir hükmünü sosyal medyada paylaştığı için Zonguldak Hakimi Kemal Karanfil hakkında soruşturma açıldı. Savunma istendi.” ifadelerini kullandı.

HSK’nın Gergerlioğlu’na gönderdiği 13 Kasım 2019 tarihli karar.

HAMİLELER HAKKINDAKİ KANUN

Gergerlioğlu HSK’nın açıklamasına 30 Aralık 2019’da itirazda bulundu ama henüz buna da bir cevap verilmiş değil. Hamile kadınlar hakkında hala mahkemelerde tutukluluk kararı veriliyor. Oysa 5275 sayılı CİK 16/4 maddesinde “Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur.” deniliyor. Bu hükümler tutuklular için de uygulanması gerekiyor.

ELİF AYDIN: İKİ KERE MERDİVENLERDEN YUVARLANDIM

8 aylık olana kadar cezaevinde kalan Elif Aydın, Kasım 2018’de 6 yıl 10 ay ceza verildikten sonra tahliye edildi. Dosyası Yargıtay’da. Tahliye olduktan bir ay sonra, 20 Aralık 2018’de oğlu Yusuf Kaan’ı dünyaya getiren Aydın dışarı çıktı ama hapiste hamile kadınlar bulunuyor. 5 aylıkken tutuklanan Elif Tuğral onlardan biri. Tuğral, Şakran Cezaevinde 8. ayına girdi. Doğumuna çok az kaldı.

Elif Aydın, cezaevinde geçirdiği 6 ayı, hamile ve bebekli bir anne olarak hapiste yaşadıklarını ve sonrasını BOLD’a anlattı:

“Biz Konya’da yaşıyorduk. Ilgın ilçesinde özel bir yurtta idarecilik yapıyordum. Olaylar olunca iş yerimiz kapatıldı. Biz de Kocaeli’ne ailemin yanına taşındık. Eşim 15 Temmuz’dan 2-3 sonra tutuklandı. Bir yıl hapiste kaldı. O çıktıktan 9 ay sonra ben tutuklandım. İçerideyken hamileliğim kötü geçmedi ama beni üzen çocuklarımdı. Dışarıda bir çocuğum kaldı, o zaman 2 yaşında olan Musab yanımdaydı, üçüncüsü karnımdaydı. Üçümüz aynı yatakta uyumaya çalıştık koğuşta.

CEZAEVİ ORTAMI ANNELER İÇİN ÇOK ZOR

Kontroller için her ay doktora götürüldüm, cezaevi yönetimiyle ilgili hiçbir şey diyemem ama suçsuz bir şekilde tutuklu olmak çok ağırdı. İki defa merdivenlerden yuvarlandım, hastaneye kaldırıldım. Pazar günüydü, doktor yoktu, hastane hastane gezdirildim.

Çocuğum da kaç merdivenlerden yuvarlandı. Yüzü gözü patladı. 8 kişilik bir koğuştu. Bazen 9 oluyordu. Cezaevi ortamı çocuklu bir anne için çok zor. Kesinlikle yaşanılmaz, psikolojik olarak da çok zor. Benim girdiğim dönem Allah’tan yaz dönemiydi. Vaktimizi hep avluda geçiriyorduk. Havalar soğumaya başlayınca içeri geçince psikolojik olarak ben de oğlum da yıprandık.

OĞLUM ENFEKSİYON KAPTI, GÖZÜ ŞİŞTİ

Koğuştaki diğer insanlar da kendilerince haklılar. Ses kaldırmıyor, bir sıkıntı duymak, görmek istemiyorlar. Çocukla in çık, oraya dokunma, buraya dokunma. Arkadaşlar her gün çamaşır suyuyla yıkıyorlardı. Buna rağmen ortam hijyen açısından iyi değildi. Musab enfeksiyon kaptı, gözü şişti, kafasını ranzalara vurdu kaç kere. Yuvarlandı, ağzı patladı, kafası şişti. Bunları görünce, bir de hamilesiniz daha çok sıkıntı oluyor haliyle.”

Elif Aydın bu fotoğrafı, tahliye olduktan 2-3 gün sonra çektirdiğini söylüyor.

Elif Aydın’ın eşi de bir yıl Gebze Cezaevinde tutuklu kalmış.

[Sevinç Özarslan] 8.1.2020 [BoldMedya]

Annesi Esma Uludağ’ın sırtında Meriç’i geçen Ceyda okula başladı

15 aylıkken annesi Esma Uludağ’ın sırtında Meriç’i geçen Ceyda, Almanya’da anaokuluna başladı. Ceyda’nın okul sevincini babası sosyal medya hesabından paylaştı.

BOLD- Üç çocuğuyla birlikte Meriç’i geçtikten sonra Yunanistan’da hayatını kaybeden Esma Uludağ’ın en küçük kızı Ceyda (3,5) dün anaokuluna başladı. Babası Mehmet Ali Uludağ, kızının okul sevincini sosyal medya hesabından bir video yayınlayarak paylaştı.

Esma Uludağ 11 Ekim 2017’de Veli Said, Müşerref Zümra ve Ceyda ile yola çıkmış ve Meriç’i geçtikten sonra 5-6 saat Yunanistan topraklarında yürümek zorunda kalmıştı. Ceyda’yı sırtına alan Uludağ’ın özgürlük yürüyüşü sırasında çekilen kısa videosundaki hali, Ceyda’nın gözyaşları ve Zümra’nın “Anne dondum” haykırışı herkesi çok etkilemişti.

29 Nisan 2018’de annelerini kaybettikten sonra babalarına kavuşan çocuklar, artık yeni hayatlarına Almanya’da devam ediyorlar. Mehmet Ali Uludağ, “Bu süreçte çocuklarımız çok acılar ve sıkıntılar yaşadılar. Biz bunları unutmayacağız, çocuklarımız da unutmayacak ama bu demek değil geçmişe takılıp kalacağız. Bu çocuklar insanlığa hizmet için, yarınlar için gelecek barış elçileri olacaklarına canı gönülden inanıyorum.” dedi.

2015’TE TUTUKLANDI

Esma Uludağ 17-25 Aralık sonrasında yaşanan hukuksuzlukların ilk kurbanlarından. Çocuğunu Yamanlar Kolejine gönderdiği için memur olarak çalıştığı İzmir Karabağlar Kaymakamının hedefi oldu. Onun hikâyesi 20 Nisan 2015’te sabaha karşı kapısının çalınmasıyla başladı. Ankara’da yürütülen soruşturma kapsamında polisler evine geldi ve gözaltına alındı. 24 Nisan’da tutuklandı, 64 gün Sincan Cezaevinde kaldı. Ardından mesleğinden ihraç edildi. Çocuğunu Hizmet Hareketi’ne bağlı bir okula göndermek, Şifa Hastanesinde tedavi olmak, Bank Asya’daki hesabında 293 lira 28 kuruş para bulundurma suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı.

DEFALARCA ÖLÜMLE BURUN BURUNA GELDİ

Eşi Mehmet Ali Uludağ da zabıta olarak çalıştığı mesleğinden ihraç edildi. Hakkında soruşturma açılınca, sekiz ay boyunca bir arkadaşının evinde saklanmak zorunda kaldı. Bu arada evine sürekli polis geldiğinden ailesine zarar gelmemesi için Mehmet Ali Uludağ Almanya’ya iltica etmeye karar verdi. Esma Uludağ da eşinden üç ay sonra yurt dışına çıkma kararı aldı. Özgürlük için önce Ege Denizinde, ardından Meriç Nehrinde şansını denedi.

Üç çocuğuyla beraber beş kez nehirleri, denizleri aşma girişiminde bulundu. 25 gün süren Türkiye’den çıkma girişimi sırasında defalarca ölümle burun buruna geldiler. En sonunda sınırın diğer tarafına, Yunanistan’a ulaşmayı başardılar. Yolculuk sırasında bebeğiyle birlikte bir kanala düştüğünde, bedeni suya batmış halde bebeğini havaya kaldırıp ellerinin üzerinde taşıdı. Kendisine eşlik eden bir yol arkadaşı bilişim uzmanı Sait Kılıç’ın çektiği videoda kızının “Anne dondum.” diye ağlamaları hafızalara kazındı.

AİLE BİRLEŞİMİ İÇİN 6,5 AY BEKLEDİ

Aile birleşim için altı buçuk ay bekledikleri Atina’da sekiz defa ev değiştirmek zorunda kaldılar. Sekizinci eve taşındığı gün, eşine mesaj atıp “İyi değilim.” dedi. Üç çocuğuyla yaşadıkları artık ağır geliyordu. Yaşadığı sıkıntı ve strese bağlı olarak vücudunda sivilceler çıkmaya, kalbi teklemeye, bedeni yavaş yavaş uyuşmaya başlamıştı, psikolojisi de iyi değildi. Yeni bir eve taşındıkları günün akşamında önce felç, ardından beyin kanaması geçirdi. Esma Uludağ, 1600 km uzaklıktaki eşine mesajla durumunun kötü olduğunu bildirdi. Eşi Atina’da ulaşabildiği herkese ulaşmaya çalıştı, “Merak etme, ambulans ayarlıyorum, gelecek” dedi.

“ONU ÇOK SEVDİĞİMİ SÖYLEYİN”

Mehmet Uludağ’ın arkadaşları gelip kapıyı çaldığında Esma Uludağ artık yürüyemiyordu. Ayakta durmakta zorlanan Esma Hanım, sürünerek önce asansöre, ardından giriş katına ulaşarak yine sürüne sürüne apartmanın dış kapısını güç bela açabildi ve olduğu yere yığıldı. Bu sırada cezaevinden arkadaşı Ayşen Albayrak geldi. Onu görünce sevindi. “Çok korktum çocukların yanında bana bir şey olacak da korkarlar diye. Artık gözüm arkada kalmaz sen geldiğine göre” dedi.

Ambulans geldiğinde sedyeye kendisi yatan Esma Uludağ, eşinin arkadaşına “Onu çok sevdiğimi söyleyin” diye tembihledi. Esma Uludağ hastanede yarım saat süren müdahaleye rağmen kurtarılamadı. “İlk kez çaresizlik nedir, tam anlamıyla orada öğrendim” diyor eşi Mehmet Ali Uludağ o günü anlatırken.

SIRA DIŞI BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ

Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulundan birincilikle mezun olan Esma Uludağ, sıra dışı bir başarı öyküsüne sahip. 32 yaşındaki Uludağ, 2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümünü bitirdi, 2009’da bu kez Celal Bayar Üniversitesinde lisanüstü eğitimi gördü. Bu arada evlendi, memur oldu, anne oldu ama öğrencilikten asla kopmadı. Son olarak Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulunu kazandı.

Bir yandan İzmir Karabağlar Kaymakamlığında çalışıp eğitimini sürdürdü, diğer yandan da çocuklarına annelik yaptı. Bu sırada 3’üncü çocuğunu dünyaya getirdi. Memurluğa ve anneliğe öğrenciliği ekleyen Esma Uludağ, derslerinde de üstün başarı elde etti. 4 üzerinden 3.89 not ortalamasıyla tüm arkadaşlarını geride bıraktı. Bölüm birincisi olarak diplomasını 8 yaşındaki oğlu Veli Said, 4 yaşındaki kızı Müşerref Zümra ve 38 günlük bebeği Ceyda ile beraber aldı.

ÜÇÜNCÜ ÜNİVERSİTESİNİ AVRUPA’DA OKUYACAKTI

Öğrenme ve kendini geliştirme merakıyla bilinen Esma Uludağ iki üniversite bitirmişti, üçüncüsünü ise özgür olmak için yola çıktığı Avrupa’da tamamlamak istiyordu. Yaşasaydı, hukuk okuyup insan hakları savunucusu bir avukat olmak en büyük hayaliydi.Esma Uludağ’ın 20 Nisan 2015 sabahı bir polis baskınıyla başlayan yolculuğundan geriye üç çocuk, özlem dolu bir eş, hayalleri kaldı. Uludağ ve çocuklarının o yürüyüş sırasında giydikleri kıyafetler Tenkil Müzesinin koleksiyonuna bağışlandı. Kıyafetler peyder pey, gezici sergiler kapsamında tüm dünyada sergileniyor.

[BoldMedya] 8.1.2020

Cezaevinde 5 yaşındaki çocuğa çıplak arama

Yaşanan hak ihlalleri HDP'li Gergerlioğlu’na gönderilen mektupla ortaya çıktı.

Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’nde 5 yaşındaki bir çocuğun çıplak aramaya maruz kaldığı belirtildi. Çocuk ve insan hakları savunucuları da bunun bedensel söz hakkının sınırlarına doğrudan bir müdahale olduğunu ve yasalarda yeri olmadığını ifade etti.

Mezopotamya Ajansının haberine göre, Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’ne, 3 Ocak tarihinde eşinin görüşüne giden H.M., cezaevi görevlilerinin aramalarda kadınların pedine ve küçük çocukların pantolonunun içine kadar arama yaptıkları yönünde bilgi aldığını aktardı. H.M., yaşanan hak ihlallerini HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na  gönderdiği mektup aracılığıyla anlattı.

Mektupta şu ifadeler yer aldı: “Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kadınların pedine varana kadar arama yapıyorlar, çocuklara da aynı şekilde pantolon içine varana kadar arama yapıyorlar. Bugün yeni tanıştığım bir kadının 5 yaşındaki oğlu bir daha görüşe de gelmek istememiş sırf bu aramalar yüzünden. Babası çok özlediği için annesi zar zor ikna edip getirmiş. Annenin ricası ile anne gözetiminde bakmışlar çocuğa. Kapalı görüşte bile böyle yapıyorlar. Kadınların sütyenlerinin içine bile bakıyorlar. Eşim Erzurum'dan Bafra'ya yeni nakledildi. Erzurum'da böyle bir muamele görmedim ben. Bugün 03 Ocak 2020'de ilk defa görüşe gittim ve şok oldum. Çocuklarımı babalarını görmeye götürmemeyi düşünüyorum artık.”

‘TRAMVATİK BİR OLAY’

Sosyal hizmet uzmanı ve çocuk hakları aktivisti Emrah Kırımsoy, çıplak aramanın bir hak ihlali ve 5 yaşındaki bir çocuğa yapılmasının kabul edilemez olduğunu belirtti. Kırımsoy, şöyle değerlendirdi: “Öyle bir teknolojideyiz ki hiçbir şekilde çıplak aramaya ihtiyaç yok. Çıplak arama, bedensel söz hakkının sınırlarına doğrudan bir müdahale. Güvenlik kaygısı nedeniyle insan onuruna karşı yapılan bir eylem olarak da değerlendirilebilir. Güvenlik algısının, karşısındaki insanları araçsallaştırması ve insani ilişkiden uzak olması, gerçekten çok hüzünlü ve insan hak ihlali. Çocuk üzerindeki etkisi ise bedenine yönelik söz hakkına müdahale, bunun tekrar yapılabilir hale gelmesi gibi büyük etkilere maruz bırakıyor. Her çocuk bundan başka türlü etkilenebilir. Çok tramvatik bir olay. Çocuğun adına konuşmak doğru olmayabilir belki ama utanma, kirlenme, ‘bunları yaşayacaksam neden buraya bir daha geleyim’ diyebilir.”

‘YASAL OLARAK MÜMKÜN DEĞİL’

Ankara Barosu Çocuk Hakları Komisyonu’ndan avukat Hasan Erdoğan, yasal olarak 5 yaşındaki bir çocuğa bu şekilde bir arama yapılmasının mümkün olmadığını söyledi. Erdoğan, “Cezaevlerine girişte iki kapıdan geçilir. Birincisi ana kapıdır ve x-ray cihazı vardır ve çok hassas cihazlardır. Yani üzerinizde bir toplu iğne bile olsa görünür. Birde ayrıca bağımsız bölümler vardır, örneğin kadın cezaevi, çocuk cezaevi gibi bağımsız bölümler vardır. O bağısız bölümlere giderken, daha detaylı arama yapılır. 5 yaşındaki bir çocuğun fiziki aranması ya da çıplak aranmaya maruz kalması ciddi bir hak ihlalidir” diye konuştu.

‘YAPILMAMASI GEREKİR’

Erdoğan şöyle devam etti: “Bu konuda ancak çok olağanüstü hallerde yani çocuk x-ray cihazından geçerken eğer x-ray cihazı öter de bir şekilde tespit edilemezse, fiziki arama yapılabilir ama bunun çıplak arama olması doğru bir şey değil. Bunun yapılmaması gerekir.”

MECLİS’E TAŞINDI

Söz konusu iddiaları Meclis gündemine taşıyan Gergerlioğlu, Meclis Başkanlığı’na yazılı soru önergesi verdi. Gergerlioğlu, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yanıtlaması istemiyle şu soruları sordu:

 * Bafra T Tipi Kapalı Cezaevi’nde bahsi geçen iddialar doğru mudur? Eğer bu iddia doğruysa neden bu şekilde bir arama yapılmaktadır?

* Eğer insan hakları ihlalleri yapıldığı iddiaları doğruysa ihlal eden personeller hakkında açılmış bir soruşturma var mıdır? Varsa akıbeti nedir?

* Eğer bu iddialar doğruysa cezaevlerinde arama esnasında gelen çocukların pantolonlarının içine bakılması hangi tüzük ve yönetmelikte yer almaktadır?

* Hükümlü ve tutuklu yakınlarının görüşe girmek üzere iken yapılan aramalar hangi safhalardan geçmektedir.

[Samanyolu Haber] 8.1.2020

Sadat-Mehdi-Libya, Erdoğan darbe hazırlığında mı?

''Bu biletlerden 128 adet var ve bana gelen bilgilere göre rezervasyonu yapan da MİT. MİT Erdoğan’ın emriyle paralı asker kiralamış durumda ve kişi başı ne kadar ödendiğini bilmiyoruz.''

Ahmet NESİN | artigercek.com
Sadat-Mehdi-Libya, Erdoğan darbe hazırlığında mı?

Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasetini anlatmamı isteseler, çok fazla analiz gerektirecek bir çalışma yapmama gerek olmadığına inanıyorum. Erdoğan siyasetini daha çok gündem belirlemek yada gündem yaratmak diye tanımlayabilirim. Belirlediği gündem konularını “Olmasa da olur”, “Kesinlikle olmamalı” ve “Olmalı” diye bölümlere ayırabiliriz.

Erdoğan’ın en çok övündüğü kısım “Olmalı” kısmı. Bunlar “Bizden önce yoktu” diye saydığı şeyler genellikle, yani dünyanın her ülkesinde, her siyasi görüşten hükümetin yapması gerekenler. Yollar, hastaneler, havaalanları, köprüler vs. Erdoğan mecburen yapması gerekenlerle övünüyor iktidara geldiğinden beri. Bir kısmı, yani “Kesinlikle olmamalı” dediklerim, onun da yapılmamasını bildikleri ama gündemi değiştirmek ve tartışılması için öne sürdükleri. “Olmasa da olur” diye adlandırdıklarım da, aynen dediğim gibi, laf olsun torba dolsun diye söylenenler, bunlar da zaten çok tartışılmıyor.

Erdoğan geçenlerde Istanbul Kanalı düşüncesini ortaya attı ve haftalardır herkes uzmanlaştı ama bu kez başka bişey oldu. Yalakalığın, bir insana biat etmenin nasıl bişey olduğunu ben fıkra gibi bu olayda gördüm, “Kesinlikle olmamalı” dediğimiz olay Istanbul’un geleceği hiç düşünülmeden savunuluyor. Burada önemli olan, Erdoğan’ın da bu kanal işinin olmayacağını bilmesi ama tartıştırması.

Bu arada bir tartışma daha var, o da Libya’ya asker gönderilip gönderilmeyeceği üzerine. Istanbul Kanalı’ndan fırsat bulursak bunu da tartışıyoruz ama tartışmadığımız 2 konu var, onlar da Erdoğan’ın askeri danışmanı Adnan Tanrıverdi’nin özel ordusunun Libya’ya paralı asker göndermeye başlaması. Biliyorsunuz, Erdoğan’ın özel ordusu dediğimiz ordunun adı SADAT.

SADAT daha önce sessiz sedasız ortalıkta dolanıyordu ve çok konuşulmuyordu. Ancak Libya’ya asker gönderme olayıyla beraber durum değişti. Ben hem gazeteci olarak, hem de demokrat bir birey olarak bu SADAT denilen bir güvenlik şirketinin sermayesini ve gelişimini merak ediyorum. 15 Temmuz 2016 darbesi öncesi fazla bilinmeyen bu şirketin kuruluş tarihi bana ilginç geldi. AKP’nin kuruluş tarihi 14 Ağustos 2001, SADAT’ın kuruluş tarihi ise 28 Şubat 2012. SADAT’ın kuruluşu neredeyse Erdoğan’ın ve AKP’nin yalnızlaşmaya başladığı dönemin başlangıcına denk geliyor. SADAT kuruluşundan sonra AKP iç kavgalarının da iyice artık kızıştığı dönem.

Geçtiğimiz günlerde Adnan Tanrıverdi 3. İslam birliği konferansında söz alarak “İslam Birliği olacak mı olacak. Nasıl olacak Mehdi Hz. geldiği zaman. Biz ortamı hazırlıyoruz” dedi. Anayasaya göre laik olduğu iddia edilen bir ülkede cumhurbaşkanı askeri başdanışmanı böyle konuşamaz. Yada daha türkçesini yazayım, böyle açıklama yapan birisi laik bir ülkede cumhurbaşkanı baş danışmanı zaten olamaz. Ben bu tip şeyler söylediğimde anti-demokrat olduğum söyleniyor ama daha önce demokrasi anlayışımı söyleyip, şeriatı yada bilhassa dinsel gericiliği savunmanın düşünce özgürlüğü olmadığını ve kendimin de o anlamda çok fazla demokrat olmadığımı söylemiştim.

Aşağıdaki fotoğrafta Adnan Tanrıverdi’nin dediğini doğrulayan bir belge var:

Bu biletlerden 128 adet var ve bana gelen bilgilere göre rezervasyonu yapan da MİT. Esasında MİT Erdoğan’ın emriyle paralı asker kiralamış durumda ve kişi başı ne kadar ödendiğini bilmiyoruz.

Bu 3 olayı arka arkaya koyduğumda benim aklıma Erdoğan’ın, bu kez kendisinin başlatacağı bir darbe aklıma geliyor. Erdoğan’ı İslamiyet’in başı diye düşünenlerin sayısı en azından Türkiye’de az değil, bu proje fazla saklanmıyor. Ne yeni sistemde, ne de eski sistemde Erdoğan’ın yada AKP’nin tek başına yada MHP’yle beraber seçim kazanma olasılığı neredeyse sıfırın altında. Erdoğan ve AKP kolkola girmişler, koşar adım halinde darbeye doğru gidiyorlar.

Kimileyin düşünüyorum, Ergenekon ve Balyoz davaları beraatla sonuçlanmasaydı acaba her şeye karşın 15 Temmuz gecesi yaşanır mıydı? Hayır yaşanmazdı, Erdoğan NATO’cularla anlaşmaya çalışırdı ve bu kez onların emrinde iktidarını sürdürürdü. Bir anlamda sanki Ergenekon ve Balyoz davaları bir emirle beraat ettirilmiş de diğer ekip darbeye zorlanmış, dolayısıyla Erdoğan kendi öz ve hakiki darbesini yapabilsin.

Uzun lafın kısası, ben bundan sonra RTE Darbesi’nden korkuyorum, çünkü Erdoğan seçimler öncesi hiçbir garantiyi alamadı ve erken seçimsiz de cumhurbaşkanı adayı olamıyor. Türkiye içeride en zor dönemine giriyor, bundan önce hep çantada keklik olarak gördükleri seçimler artık karşı taraf için çantada keklik konumuna geldi, SADAT hazır, Libya’ya pratiğe gidiyor, Mehdi’nin gelmesine az kaldı, gerisini siz düşünün.

[Samanyolu Haber] 8.1.2020

15 Temmuz’da TSK’ya ait olmayan mühimmatla siviller vurulmuş

Sivilleri vuran zırh delici kurşunlar TSK envanterinde yok, 18 Temmuz’da Saray’ın duvarına atılan roket MİT envanterinde, imamda çıkan gizemli silah..

Gazeteci Adem Yavuz Arslan, 15 Temmuz’da şehit edilen kişilerin bazılarının TSK envanterinde olmayan mühimmatlarla vurulduklarını yazdı. Arslan’ın mahkeme belgelerine dayandırdığı yazısında, mühimmatların TSK’ya ait olmadığının ispatlanmasına rağmen mahkemelerin durumu görmezden geldikleri belirtildi.

Arslan’ın yazısındaki çok ilginç bir bilgi ise, 15 Temmuz’dan üç gün sonra 18 Temmuz’da Saray’ın duvarına omuzdan ateşlenen bir füzeyle saldırı gerçekleştirildiği, bu füzenin 15 yıl önce TSK envanterinden çıkartılarak MİT’e verilen füzelerden biri olduğu bilgisi. Ancak darbe girişiminden üç gün sonra gerçekleşen bu patlamanın da üstü örtülmüş durumda.

Yavuz’un 15 Temmuz gecesi sivilleri vuran mühimmatların izini sürerek yazdığı ve TR724’te yayınlanan yazısı şöyle:

15 Temmuz’da TSK’ya ait olmayan mühimmat kullanılmış

Neredeyse tüm 15 Temmuz yargılamalarında aynı durum söz konusu ama kamuoyu Nihal Olçok’un “Deliller süpürüldü, yollar temizlendi. FETÖ’cülerin de bizim de ortak paydamız var. İkimizin de delilleri yetersiz” demesiyle konudan haberdar oldu.

Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ne katılan Olçok ‘gerekirse’ oğlu Abdullah’ın mezarının açılmasına onay verebileceğini söyledi çünkü yargılamada en temel sorulara bile cevap bulunamıyor.

Gerçekten de 15 Temmuz yargılamalarını yapan mahkemeler tam da Doğu Perinçek’in ‘yargı siyasetin köpeğidir’ tanımlamasına uygun hareket ediyor. Sanıkların taleplerine cevap verilmiyor, mahkeme başkanları alenen ihsas-ı rey yapıyor.

Yazının ilerleyen bölümlerinde çok sayıda detay paylaşacağım. Ancak Ankara’da devam eden Jandarma Genel Komutanlığı davasında geçen bir diyaloğu örnek olarak alıntılayayım.

Sanıklardan Tarık Kaya, yargılamaya müşteki olarak katılan Mehmet Akif Arslan’a şu soruyu yöneltiyor “Din görevlisi olduğunuzu söylediniz. 15 Temmuz akşamı tahta saplı kaleşnikofla ateş ediyordunuz. O silahı nereden aldınız?”

Bu sorunun son derece meşru olduğunu bilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Normal şartlarda mahkemenin de bu sorunun peşine düşmesi gerekirdi.

Ancak mahkeme başkanı “Evet geçelim o soruyu” diyerek konuyu kapatıyor.

AKP’LİLER ARTIK DURUŞMALARA GİTMİYORLAR

15 Temmuz yargılamaları başladığında başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere tüm AKP’liler mahkemelerin ‘ne yönde karar alması gerektiğini’ hatta bu kararları ‘ne kadar sürede vermeleri gerektiğini’ açıkça ifade ediyordu.

Kitleler AKP teşkilatlarında hazırlanan otobüslerle mahkemelere götürülüyor, sanıklar bu kalabalıklar arasından geçiriliyor, hem fiziki hem psikolojik baskı yapılıyordu. Ancak duruşmalar ilerledikçe bu organizasyonlar son buldu.

Bunun iki nedeni var. Birincisi Erdoğan 15 Temmuz’a dair algı çalışmaları amacına ulaştı. Kamuoyu Erdoğan’ın senaryosunu satın aldı. Artık mahkeme önlerinde idam ipi atmaya gerek kalmadı.

İkincisi ve en önemlisi sanıklar çok sağlam savunmalar yapıyorlar.

Ortaya dökülen çelişkiler, şüpheli işlemler ve cevapsız sorular mahkemeye gelen AKP’lilerin bile duyarsız kalamayacağı kadar açık seçik olunca duruşmaları görmezden gelmeye başladılar.

DELİLLER GELİŞİGÜZEL TOPLANMIŞ

Bu aşamada Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden Jandarma Genel Komutanlığı yargılamasının detaylarına bakalım.

Öncelikle şunu vurgulamak lazım; Nihal Olçok’un dediği gibi ortada sağlıklı denebilecek delil yok.

Bırakın kimin hangi silahla vurulduğunun tespitini, kamera kayıtları bile delil niteliğini kaybetmiş halde. Parmak izlerinden kimyasal bulgulara kadar her şey karışmış. Hatta aynı kişiye ait iki farklı otopsi raporu bile var. Daha önce dosyada olan veriler sonraki duruşmalarda ‘buharlaşmış’.

Mesela; 15 Temmuz’un sembol olaylarından Emniyet Terörle Mücadele Daire Başkanı Turgut Aslan’ın yaralanması, koruması Hasan Gülhan’ın şehit edilmesinde kullanıldığı iddia edilen 11CO1248 seri numaralı MP-5 tabanca ortadan kaybolmuş. Artık silahın kaydı yok.

Delil mahiyeti taşıyan önemli bir silahın kaydı siliniyor ve mahkeme sanıkların talebine rağmen silahın akıbetini araştırmıyor.

Bir başka tuhaflık şöyle; olay yerinden 5.56 mm çapında 377 kovan toplanmış. Bu kovanların da 44 ayrı silahtan atıldığı kriminal raporla sabit. Ancak 26 rütbeli sanık var ve bu sanıkların dışında 18 silahın sahibinin olması gerekiyor. Ancak mahkeme bu 18 silahı araştırmıyor. Girişte alıntıladığım kaleşnikofla ateş eden din görevlisi olayında olduğu gibi çok sayıda kişide silah var ancak bunların izi sürülmüyor.

Böyle olunca da kimin kimi vurduğu tespit dahi edilemiyor.

TSK’DA OLMAYAN MERMİ İLE ÖLDÜRÜLMÜŞLER

Devam edelim.

Mahkeme dosyasında yer alan otopsi raporlarına göre Mustafa Avcu, Yakup Başıbüyük ve Ömer Takdemir’in vücudundan zırh delici çelik mermi çekirdeği çıkarılıyor. Aynı zamanda darbecilerin kullandığı zırhlı personel taşıyıcının üzerinde de zırh delici çelik mermi çekirdeği çıkarılıyor.

Bu çok önemli bir detay.

Çünkü 9 mm zırh delici mermi TSK envanterinde yok. Sanıklardan teğmen Necip Erkul “ Bu mermiyi Sarsılmaz, Yavuz 16, Kılıç 2000, Zigzaver, Zigana T, Baretta 16, MP-5 ve suikast silahı Uzi tabancaları atabilir. Ancak 9 mm çelik çekirdeğin NATO kapsamındaki askeri personel tarafından kullanılması yasaktır ve birliklerde yoktur. O zaman nereden geldi bu 9 mm çelik çekirdekli mermi ve bu cinayetleri kim işledi?”

Bir başka soru işareti ise şu; Şehitler Ümit Çoban, Medet Ekizceli ve Rüstem Resul Perçin’in vücudundan çıkan mermilerin faillerini bulmak için yapılan çalışmanın raporuna göre (ANK-BLS-19-09077) bu mermiler sanıkların silahlarından çıkmamış. Tüm silahlar toplanmış ve baristik incelemesi yapılmış. Ancak maktüllerden çıkan mermiler bu silahlara ait değil. O zaman bu insanları kim şehit etti ? Neden araştırılmıyor ?

Son derece makul bir soru ve büyük bir şüphe. Ancak mahkeme bu konudaki şüpheler halen giderilebilmiş değil.

SARAY’IN BAHÇESİNDE TUHAF İŞLER

Bilindiği gibi 15 Temmuz’un en garip işlerinden birisi Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yaşandı.

Erdoğan’ın orada olmadığını bildiği halde bir avuç asker Beştepe’ye gitti ve anında etkisiz hale getirildiler. Darbe ‘bittikten’ saatler sonra bir F-16 Saray’ın dış avlusunun dışına bomba attı. Bu olay Erdoğan rejimi tarafından yıllardır en etkili propaganda malzemesi olarak kullanılıyor.

Yine mahkeme kayıtlarına bakalım.

Mesela 2 Mayıs 2018 tarihli bomba imha evrağı.

16 Temmuz saat 17.30’da Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı Botanik Parkı içinde bulunan sulama sondaj kuyusu binasının önünde toprak zemininde askeri malzemeler arasında bir çuval bulunuyor. Yapılan incelemeye göre çuvalda 2 kg ağırlığında patlayıcı, elektirik kapsülü, aydınlatma fişekleri ve 20 metre uzunluğunda saniyeli fitil bulunuyor.

Tarihe ve saate dikkat.

Bilindiği kadarıyla Cumhurbaşkanlığı Külliye’sine giren darbeci yoktu. O patlayıcıları Cumhurbaşkanlığı yerleşkesine kim soktu? Amacı neydi?

Gelelim daha büyük bir soru işaretine. 18 Temmuz 2016. Yani darbe girişiminden 3 gün sonrası. O tarihe kadar binlerce kişi gözaltına alınmış, darbeci olmakla suçlanan askerler çoktan toplanmış, işkence görmekteler.

Saat 11:45’te Cumhurbaşkanlığı Külliyesi 3 nolu giriş kapısının yanındaki demir korkuluklara askeri mühimmat atıldığı bilgisi alınıyor. Mühimmatın etkisiyle demir korkuluklarda eğilme oluyor. Kriminal rapora göre “sevk motor yakıtının ABD yapımı, ana patlayıcı maddesi olarak TNT olan M41 serisi yerden havaya omuzdan atılan RDY füzesi mühimmatının gövde kısmına ait olabileceği…”

Bu roketi kimin attığı hala muamma.

Sanıklardan Necip Erkul “RDY roketi Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterinden 15 yıl önce çıktı ve bu ekipman MİT’te devredildi” iddiasında bulunuyor. Saray’ın bombalanması, bombalanma şekli zaten şüpheliydi, bu veri doğruysa ortada büyük bir komplo var demektir. Bu kadar korumanın, polisin, kameranın ve vatandaşın arasında darbecilerin gelip oraya roketle saldırması, hemde 3 gün sonra pek akla yatkın değil.

Eğer saldırı gerçekten TSK envanterinden çıkan bir mühimmatla yapılmışsa 15 Temmuz’un aydınlatılması için bu mühimmatın izinin sürülmesi gerekiyor. Ancak bunu yapması gereken savcılar ve mahkemeler gerekli adımları geride kalan 3,5 yılda atmadı.

SİLAH VE MÜHİMMAT TSK’YA AİT DEĞİLSE?

Görüldüğü gibi 3,5 yıl geçmesine rağmen darbeye dair temel sorular cevapsız kaldı.

Düşünsenize, şehitlerden çıkan kurşunların bir kısmı TSK envanterinde olmayan silah ve mühimmata ait çıkıyor. Peki bu kişileri kim şehit etti ? Birileri o gece daha çok kişinin hayatını kaybetmesi için ‘sahaya mı indi’?

Bu aşamada dönüp açık kaynakları tarayalım.

30 Temmuz 2016’da Ankara’nın Çubuk ilçesinde işlenen bir cinayette kullanılan MP-5 otomatik silahın 15 Temmuz akşamı Ankara Emniyeti önünde dağıtlan silahlardan olduğu ortaya çıktı. Valilik skandalın ortaya çıkması üzerine o akşam zimmetsiz silah dağıtıldığını kabul etti. Ancak ne kadar silah dağıtıldığı ve ne kadarının geri toplanabildiğine dair sorular yine cevapsız kaldı.

Bir diğer önemli veri bugünlerde Libya tezkeresi ile yeniden gündem olan SADAT’ın psikolojik harp sorumlusu Prof. Dr Nevzat Tarhan’ın Habertürk televizyonuna yaptığı açıklama.

Nevzat Tarhan aynen şunları söyledi; “28 Şubat’ta YAŞ diye bir mekanizma vardı, yüzlerce, binlerce insanı tasfiye etti… Bu yaşanan süreçte -1000’in üzerinde subay astsubay- bu kişiler ne yaptılar? Bunlar tankın paletini takozlamayı biliyorlar. Bunlar periskopun üzerine çıkıp köreltmeyi biliyorlar. Bunlar tankın mazot hortumunu kesmeyi biliyorlar. Bunların hepsi o gece sahaya çıktı… Tankın üstüne çıktılar. Yaralananlar var aralarında.”

Yani o gece 1000’in üzerinde eski subay astsubay sahadaydı. Eski ya da yeni, ne kadar JİTEM’cinin sahada olduğuna dair bir veri ise yok.

MİT’in kendi 15 Temmuz raporuna göre sayısı belirtilmeyen MİT personeli de sahada ve silahlıydı. MİT kendi raporunda ‘etkili mücadele’ edildiğini ifade ediyor ama bu silahlarla kime ateş edildi, kim ‘etkisiz hale’ getirildi belli değil.

15 Temmuz akşamı muhtelif yerlerde sniper olduğuna dair sayısız kanıt mevcut.

Mesela AKP seçmeni olduğu profilinden rahatlıkla anlaşılabilen Mansur Işık isimli kullanıcı Twitter hesabından yaptığı yayında Sniper’in sivillere ateş ettiğini anlatıyordu. Bir başka görgü tanığı Harbiye Orduevi’nin çatısında sniper olduğunu iddia etmişti. Ayrıca o gece hayatını kaybeden gençlerden Mahir Ayabak’ın annesi, Ülke TV mikrofonlarına şunları söylemişti: “Hainler orada pusuda yatıyorlarmış. Siyah bir transit, keskin nişancılar varmış içinde. Halkın üzerine ateş açıyorlar ve maalesef sırtından girip oğlumun kalbini parçalayarak… Oğlum orda şahadet şerbetini içiyor.”

‘POLİSİ ÖLDÜREN MERMİ BİZİM SİLAHIMIZDAN DEĞİL!’

Erdoğan’a suikast davası sanıklarından Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görev yapan Üsteğmen Mehmet Demir’in mahkemede söyledikleri de aynı odakları işaret ediyor: “Bizden önce bir grup Marmaris’e gelmiş ve ölümler onların girdiği çatışmada olmuştur. Bizden önce gelenler Türk Silahlı Kuvvetleri personeli değildir. Paramiliter gruplar olduğuna inanıyorum. Biz çatışmaya girmemeye büyük özen gösterdik… Olaydan sonra toplanan 772 boş kovandan 192’si bize aittir. Ortalama kişi başı 10 mermi atılmadı. Üzerimizde 6 şarjör olan bizler ancak birisini kullanmıştır… 03.20’den önce farklı gruplar gelip çatışma çıkartmışlardır. İlk ateşi de polisler açmıştır. Şehit polisin göğsündeki ateş timin atışıyla olmaz. Timin atışının ters istikametindedir.”

Dosyaya Nihal Olçok ile başladık yine onunla bitirelim.

11 Temmuz 2017’de Teke Tek programında Fatih Altaylı’nın sorularını cevaplayan Olçok şöyle konuştu “ Eşimi ve oğlumu sniper vurdu, O kurşun öyle kurşun değildi biliyorsunuz. Deldi geçti, değil, yardı geçti. Erol Bey vuruluyor, Abdullah o gece sussa, ‘Baba’ diye bağırmasa vurulmayacak. Biliyor musunuz ben Emir ve Şamil’e (diğer oğulları), ‘Babanızı ve abinizi vuran kişiler vuruldu’ dedim. Tek nedeni vardı. İntikam hisleri olmasın diye… Ama sabah 06.30-07.00 gibi haber geldi ki gerçekten vurulmuşlar.”

Resmi söyleme göre Erol Olçok ‘askeri ikna’ya doğru giderken vurulmuştu.

Ancak otopsi raporuna göre sırtından ve eğimli bir açıyla vurulmuştu. Yani askeri iknaya giderken askerlerce sırtından vurulması imkansızdı. Karar Gazetesi bu çelişkiyi önce manşetine taşıdı sonra nedense haberi kaldırdı ama bu soru hala cevapsız.

Görüldüğü gibi 15 Temmuz akşamı yaşananlara dair cevaplanması gereken çok soru var.

Ne soruşturmalar doğru dürüst yapıldı ne da yargılamalar gerektiği gibi yapılıyor. Ancak ortada net bir durum var; bazı şehitlerin vücudundan TSK’ya ait olmayan mühimmat çıkıyor. Bazı mühimmatlar ise sanıkların silahlarından çıkmamış.

Peki o zaman bu şehitlerin katilleri kim ya da kimler?

[Samanyolu Haber] 8.1.2020

Rus diplomatlar doğruladı: Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu Libya’da!

ÖSO militanlarının Libya’ya gönderildiğine dair iddialar, Türkiye’nin ve desteklediği İhvancı Trablus Hükümeti’nin yalanlamasına karşın bu kez Rus diplomatlar tarafından doğrulandı. Bir başka iddia ise Libya’ya giden ÖSO militanlarına Türkiye vatandaşlığı verileceği!

Libya Tezkeresi’nin Meclis’ten geçirilmesi ardından, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasına göre, TSK’ye mensup askerler Libya’ya gitmeye başlarken Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) militanlarının da ülkeye gönderildiği Rus diplomatlar tarafından doğrulandı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise, “ÖSO Libya'ya gitmedi, bizdeki bilgiler böyle” iddiasında bulunmuştu.

Suriye’de savaşan ÖSO güçlerinin Libya’ya gönderildiği iddiaları sosyal medya üzerinden yayılırken Türkiye’nin desteklediği İhvancı Trablus Hükümeti (Ulusal Mutabakat Hükümeti), söz konusu iddiaları yalanlamıştı.

Bu gelişmelerin ardından Reuters'a konuşan Türk yetkililer ise, Libya'ya Suriyeli militan gönderme planını teyit etmişti.

ÇAVUŞOĞLU ‘GİTMEDİLER’ DEMİŞTİ

Ancak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, iki gün önce yaptığı açıklamada, “ÖSO Libya'ya gitmedi, bizdeki bilgiler böyle. Hafter'in açıklamalarının önemi yok” iddiasında bulunmuştu.

Öte yandan İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin Direktörü Rami Abdülrahman, Suriye’deki farklı gruplardan yaklaşık 500 Türkmen savaşçının Libya’ya gönderilmek üzere seçildiğini öne sürmüştü.

RUSYA DOĞRULADI

ÖSO’nun Libya’ya gönderildiği iddiası bu kez Rus diplomatlar tarafından doğrulandı.

DW Türkçe’de yer alan habere göre, Türkiye Dışişleri Bakanlığı yetkililer, henüz herhangi bir ÖSO mensubunun Türk askeri ile birlikte çalışmaya başlamadığını söylüyor ancak uluslararası gözlemcilere göre ÖSO mensupları Türkiye’nin koordinasyonuyla Libya’ya gönderilmiş durumda. Bu bilgiyi Rus diplomatları da doğruluyor ancak Libya’da kimin ne yapacağı konusunda Türkiye ile Rusya arasındaki temasların sürdüğüne de dikkat çekiyorlar.

Türkiye ÖSO mensupları için Libya’da Türk askerine 'koruma gücü' görevi öngörse de, ÖSO’nun bu görevi yerine getirmesinin mümkün olmadığına dönük Türk hükümetine ciddi eleştiri ve uyarılar var.

Libya’ya, Rusya’nın Suriye’deki paralı askerleri gönderdiğini de hesaba katan Türk Dışişleri, ÖSO mensuplarının Libya’da Türk askeri ile birlikte görev yapmasının Türkiye açısından sorun yaratmayacağını düşünüyor.

ÖSO’CULARA VATANDAŞLIK!

Konuyla ilgili dikkat çekici bir iddia da Foreıgn Polıcy’de yazan gazeteci Elizabeth Tsurkov’dan geldi. Elizabeth Tsurkov, Suriye’den Libya’ya gitmeyi kabul eden ÖSO’cu cihatçılara Türk vatandaşlığı vadedildiğini öne sürdü. Twıtter hesabından açıklama yapan Tsurkov’un ÖSO’cu cihatçılara Türkiye vatandaşlığının “6 ay Libya’da kalma” karşılığında verileceği belirtildi.

Tsurkov’a konuşan ÖSO’cu kaynaklar, içerisinden Libya’ya gidecek kimi ÖSO komutanların şimdiden Türk vatandaşlığı ve Türkiye pasaportu aldığını söyledi.

ÖSO’cu kaynaklar ayrıca, Libya’ya gitmeleri karşılığında Türk vatandaşlığının yanı sıra aylık 1500 dolar maaş da verileceğini öne sürdü.

[Samanyolu Haber] 8.1.2020

Erdoğan 'farklı ekipler' demişti: 'SADAT A.Ş. Libya'da'

SADAT A.Ş.'nin web sitesinin 'hakkımızda' bölümünde 'SADAT A.Ş LİBYA'DA' başlıklı açıklama olduğu ortaya çıktı

Erdoğan’ın 'Muhalif güç olarak bizim orada farklı ekiplerimiz olacak' sözlerini Meclis’e taşıyan CHP'li Çeviköz 'Farklı ekipler SADAT Uluslararası Savunma Danışmanlığı şirketi tarafından mı sağlanmaktadır' diye sordu.

Soru önergesine henüz yanıt gelmezken SADAT A.Ş.'nin web sitesinin 'hakkımızda' bölümünde 'SADAT A.Ş LİBYA'DA' başlıklı açıklama olduğu ortaya çıktı.

Türk askerinin Libya’da Hafter güçlerine karşı savaşan cephede yer almasının önünü açan tezkerenin Meclis’ten geçmesinin ardından AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Muhalif güç olarak bizim orada farklı ekiplerimiz olacak” şeklinde yaptığı açıklama tartışmalara neden oldu.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, Erdoğan’ın bu sözlerini Meclis’e taşıdı ve “Farklı ekipler SADAT Uluslararası Savunma Danışmanlığı” şirketi tarafından mı sağlanmaktadır?” diye sordu.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yanıtlaması istemiyle Meclis’e soru önergesi veren Çeviköz, şu soruları yöneltti:

İfade edilen “farklı ekipler” kimlerdir? Bu ekipler, kimin ekipleridir? Cumhurbaşkanlığına bağlı özel güvenlik güçleri bulunmakta mıdır? Bu ekipler hangi tarihte Libya’ya gönderilmiştir?

İfade edilen “farklı ekipler” kaç kişiden oluşmaktadır? Bu “ekiplere” herhangi bir ödeme yapılmakta mıdır? Yapılıyor veya yapılacaksa, TL cinsinden karşılığı nedir? Ödemeler merkezi bütçeden mi karşılanmaktadır?

İfade edilen “farklı ekipler” silahlı güce sahip midir? Bu silahlar kim tarafından karşılanmaktadır? Silah envanterlerinin detayları nelerdir?

İfade edilen “farklı ekipler”, “SADAT Uluslararası Savunma Danışmanlığı” şirketi tarafından mı sağlanmaktadır?

İfade edilen “farklı ekipler” arasında Suriye rejimine karşı savaşan, cihatçı örgütlere mensup kişiler var mıdır? Varsa bu kişilerin transferi nasıl sağlanmaktadır?

Libya dışında “farklı ekiplerin” gönderildiği başka ülke var mıdır?

Resmi Gazete’ nin 25 Aralık 2019 tarihli 30989 sayısında yer alan Cumhurbaşkanı Kararınca verilecek 20 milyon TL’lik hibe tutarından, “farklı ekipler” yararlanabilecek midir?

SADAT A.Ş LİBYA'DA

SADAT A.Ş.'nin web sitesinin hakkımızda bölümünde "Libya'dayız, çeşitli projeler hazırlanmaktadır" açıklaması yer alıyor:

"SADAT A.Ş. Libya Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaçlarını yerinde tespit etmek ve Danışmanlık, Eğitim, Donatım hizmeti sunma imkanlarını görmek amacıyla Libya'da idi.

Yapılan görüşmeler neticesinde bir alayın Spor Tesislerinin dizaynı ve yapılması ile ilgili proje hazırlanmaktadır.

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Trablus Büyükelçisi Sayın Ali Kemal AYDIN da makamında ziyaret edilerek, SADAT A.Ş. ve Libya'daki faaliyetleri konusunda bilgi verilmiştir."

[Samanyolu Haber] 8.1.2020

Yeni Havalimanının her yeri dökülüyor: ‘Çatıdan fırlayan metal parçalar aprona düştü’

Fırtınayla ilk ciddi sınavında, rötarda dünya birincisi olan Yeni İstanbul Havalimanı şimdi de çatısından kopan, apron ve yola fırlayan parçalarıyla gündemde.

Yeni İstanbul Havalimanı (YİH) yaşadığı ilk büyük fırtınada kapanma noktasına geldi. 3 gün süren sağanak yağış ve şiddet rüzgar sonunda rötarda dünya birincisi olan havalimanı şimdi de çatısından kopan ve apron ve yola fırlayan parçalarıyla gündemde. Çed raporuna göre, kentin hava şartları en olumsuz bölgesine yapılan Yeni İstanbul Havalimanında fırtınanın etkisini azaltmasına rağmen çatıdan metal parça uçtu. Büyük metal parçalar şans eseri yaralanmalara sebep olmadı.

FIRTINADA ÇALIŞANLAR YARALANDI

Havalimanının işletmecisi İGA, fırtına nedeniyle tüm şirketlere dikkatli olunması uyarısında bulundu. Fırtına nedeniyle uçaklara yanaşan ve devrilme riski taşıyan araçların fiziki kontrolle menavra yaptırılması gerektiği konusunda uyarırken, apron teçhizatlarının ise sabitlenmesini istedi.

Bu arada, 3 gündür etkili olan şiddetli fırtına sırasında teçhizatların uçaklara zarar vermemesi için apron çalışanlarının olağanüstü gayret sarf ettiği ve bu sırada bazı çalışanların yaralanarak hastaneye kaldırıldığı da öğrenildi.

METEOROLOJİK RAPOR DİKKATE ALINMADI

Yeni İstanbul Havalimanı Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun, ‘Meteorolojik Değerlendirme’ bölümünde ”107 günü fırtınalı, 65 günü de yoğun bulutlu olan bölgede, uçakların piste iniş ve kalkışları sırasında fiziksel çevre şartları sorun yaratabilir” ifadeleri yer alıyor. Yeni Havalimanının inşası sırasında bilim insanları ve muhalefetin tüm eleştirilerine rağmen, AKP iktidarı ‘Dünya bizi kıskanıyor, Dünyanın gözü burada’ söylemleriyle geri adım atılmamıştı.

[Samanyolu Haber] 8.1.2020

İdlâl Edilenlerin Çığlığı [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, mahvedilen nesillerin ahiretteki çığlıklarından şöyle bahsediyor:

“Çocuğun, maddî-manevî, dünyevî-uhrevi hayatı için hiçbir faydası olmayan şeylerle meşgul olmasına fırsat verirseniz: ‘Allah (ötede) ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe giriniz!’ Her millet oraya girdikçe yoldaşlarına lânetler yağdıracaktır. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, tâbi olanlar iktida ettikleri kimseler için, ‘Ey Rabbimiz!  Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!’ diyecekler. Allah (c.c.) da: ‘Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, ama siz bilmezsiniz’ diyecektir.”

“Evet ihtimal Kur’an’ın ifadesiyle, sizin bir zamanlar bağrımıza basıp büyüttüğünüz, büyütüp terbiye ettiğinizi sandığınız çocuklarınız, hep bir ağızdan büyüklerine karşı bedduada bulunacak ve lânetler yağdıracaklardır. Âhirette, az da olsa inanan bir insan, hep bir ağızdan yapılacak böyle bir bedduadan tir tir titremeli, korkmalı ve Allah’a sığınmalıdır. Böyle bir intizar (beddua) ve serzenişten kurtulmanın yolu, düşünce hal ve tavırlarımıza göre, hal ve tavırlarını belirleyecek olanlara iyi örnek olmaktır. Allah’ı, Resulünü (as) sevip saymaktan ahlâken mazbut yaşamaya kadar her hususta iyi örnek olmak…

“Allah’ın (c.c.) ve Resulünün (S.A.S.) sevilip sayıldığı bir evde, çocuk okuduğu, gördüğü, duyduğu nisbette Allah’a bağlanacak ve O’na gönül verecektir. Bir ölçü olarak herhangi bir evde Allah’tan (c.c.) ve Resulü  Ekrem’den (S.A.S.)  bahis edilip edilmediğini çocuğun heyecanlarıyla ölçmek onun duygularında derinliğini duymak mümkündür. Tabiî, münkerâtın (dinen yasak ve sevimsiz şeyler)  işlenip işlenmediğini ve mâruf olanların  (dinen emredilen ve sevimli şeylerin) de yapılıp yapılmadığını… Evet çocuk, yuvanın dışa açık ekranı ve hânedeki değişik seslerin hoparlörü gibidir. Bu ekran ve hoparlörde bir evin en mahrem köşelerini temâşâ edebilir ve en gizli fısıltılarını duyabiliriz.”

Cennetin ve Cehennemin Yolu

“Cehennem; beşerî arzular ve nefsin hoşuna giden şeylerle; Cennet de hoşa gitmeyen şeylerle çepeçevre kuşatılmıştır. (Müslim, Cennet, 1)  İbadet ve itaatin ağırlığını, yani bir açıdan bu hoşa gitmeyen şeyleri aşamayan, cismanî arzu ve kaprislerini önleyemeyen, her gün ayrı bir oyun karşısında dize gelmekten, her gün ayrı bir melânet karşısında yüzüstü kapaklanmaktan kurtulamayan Cennet’e giremeyecek ve Cehennemden de uzak kalamayacaktır. İşte önümüzdeki yolun ve neticede varacağımız nihâî hedefin iki yönü!. Biz, bir taraftan dinin YAPMAYIN  dediği şeylerin bütününü terk edecek ve ettirecek; diğer taraftan da YAPINIZ  dediği şeylerin hepsini harfiyyen, hem de ciddî bir şuur uyanıklığı içinde yapacak ve yaptırmaya çalışacağız ki, nefse hoş gelen şeylerin arkasından sürüklenmemek ve onun katlanamadığı şeylere de takılmamak için Hak inayetiyle ayakta kalabilelim.
“Biz, bizden evvelkilerin ekip biçtikleriyiz; bizden sonraki nesiller de bizim gayretlerimizin semeresi olacaklardır. Zamandan, çağdan şikayet edeceğimize, ihmal edilişimizin çehresinde; ihmallerimizin müstakbel neticelerini görmeye çalışarak vazife ve sorumluluk itibariyle kalben, ruhen, hissen dirilmeye çalışmalıyız. Böyle bir diriliş hem bizim, hem bizden  sonraki nesillerin hem de kendi tarihimizin dirilişi olacaktır.

OKUMANIN  MÂNASI

(Çocuğa vereceğimiz hususların en önemlilerinden biri de KIRAAT  ve  KİTABET meselesidir. Çocuk mutlaka belli bir hedefe ve gayeye bağlı okumayı yazmayı öğrenmeli ve YEDİLMEDEN  sıyrılarak rehberliğe yükselmelidir. Kendinden motorlu olmalı. Vagon olmaya razı olmayıp, lokomotif olmaya  gayret etmelidir. Ne var ki, okuyup yazmak kadar, niçin okuyup yazdığını bilmek de önemlidir. Yunus, “İlim ilim bilmektir;  / İlim kendin bilmektir. / Sen kendini bilmezsen, / Ya nice okumaktır.” der.)

“Bu konuya girerken,  isterseniz hep beraber şu sorulara bir cevap bulmaya çalışalım: İlim nedir? İlmin hedefi nedir? Niçin kitap okunur? Bütün okuyup anlamaların ötesinde ulaşılmak istenen şey nedir? Bu sorulara cevaptan evvel şu hususu hatırlatmakta fayda var.

“Bir insan, hayatı boyunca matematiğin o dolambaçlı, karmaşık usullerini, kaidelerini öğrense, ama bu kuralları uygulama sahasına geçirmeyi veya yeni yeni teori ve hipotezlerle bilgisini ilerletmeyi hiç düşünmese ilimde GAYE  ve  HEDEFİ  elde edememiş olacaktır. Aynı şekilde tıbbın bütün temel esaslarını öğrense; ama klinik olarak hiçbir şey yapmasa, bir tek hastanın nabzını tutmasa veya kalbini dinlemese, diğerlerine kulak vermese doktorluğunun veya tahsil ettiği tıp ilminin bir şeye yaramadığı bir yana, okuduğu bilgilerin kafasında kalması da şüphelidir. İlimlerin hedefinde asıl olarak Yunus’un ifadesiyle insanın kendini bilmesi söz konusudur. Binaenaleyh içinde kendimizi bulamadığımız bir ilmin ne bize, ne de başkasına faydası olmayacağı açıktır.

HOCAEFENDİ'Yİ NASIL YETİŞTİRDİNİZ?

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, 1972’de İzmir’de ilk öğrenci yurdunun temelini Bozyaka’da atmıştı. 1976’da bu yurt faaliyete geçti. Aynı sene Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından görevlendirilerek Hocaefendi Almanya’ya gitmişti. 1976’da okullar yaz tatiline girince, Hocaefendi'nin annesi Refia Hanım torunlarından Bahtinnur’u, Mazhar’ı ve Kevseri alarak oğlu Sıbğatullah Gülen’in arabası ile İzmir’e geldi… Tabii pek çok hizmet ablası, akın akın Refia Hanımın ziyaretine geliyor, onunla sohbet ediyorlardı. Ama en çok sordukları soru “Hocaefendi’yi nasıl yetiştirdiniz?”  idi. Refia Hanım bu soruyu şöyle cevap veriyordu: “Onu ABDESTSİZ , EMZİRMEDİĞİNİ,  HELAL SÜT  VERDİĞİNİ,  ZERRE  MİKTAR  HARAM LOKMA  YEDİRMEDİĞİNİ, NÂMAHREME  DİKKAT ETTİĞİNİ,  KÜÇÜK  YAŞTA  KUR’AN  ÖĞRETTİĞİNİ  anlatıyordu. Fakat o, sadece Hocaefendi’de değil bütün çocuklarını büyütürken aynı hassasiyetleri göstermişti. Ona göre olağanüstü bir durum yoktu fakat işte Erzurum’a göre bambaşka bir kültür ortamı olan İzmir’de  yetişen hanımlar bunları merak ediyor ve dinledikleri bu hayat hikayeleri onlara çok çarpıcı geliyordu. Zaten Hocaefendinin ilimde, ibadette, takvada böylesine ileride yaşamasının tek sebebi annesinin YETİŞTİRME  TARZI  olamazdı. Bunun aynı zamanda onun fıtratından gelen, Rabbin nasib etmesine, lütuf ve ihsanlarına bakan bir yanı da vardı.

Aslında Refia Hanım, sözlerinden ziyade, hali, tavrı, duruşu hadiselere verdiği tepkiler, duaları ve ilgisi, ikramıyla ders veriyordu misafirlerine. Hanımlar onun dini yaşama hususunda, tavizsiz duruşuna hayran olmuş, kendilerine gösterdiği ilgi ve şefkatten dolayı da onu çok sevmişlerdi. Her zaman çok nazik ve güler yüzlü, dili dualı olmasına rağmen, İslam’ın temel rükünleri, yaşama tarzı, edeb, haya, büyüğe saygı gibi mevzularda gördüğü bir yanlışlığı sözünü sakınmadan dile getiriyordu. Kimsenin arkasından konuşmuyor, hatasını insanın yüzüne karşı söylüyordu. (Şemsinur  Özdemir, Hocaanne Ve  Alilesi)

[Safvet Senih] 8.1.2020 [Samanyolu Haber]

İktisatçı Sönmez’den hodri meydan: “Devletin hiçbir dokümanında ‘Kanal İstanbul’ diye bir proje yok”

İktisatçı yazar Mustafa Sönmez, AKP’nin ‘çılgın proje’ olarak adlandırdığı Kanal İstanbul’a ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kanal İstanbul’un projesinin olmadığını ifade eden Sönmez, “‘Kanal İstanbul, tamamen AKP nin kan kaybına karşı uydurulmuş ama işe yaramaz bir tampon.” dedi.

Sönmez twitter hesabından yaptığı paylaşımda; “Devletin plan, program vb hiçbir dökümanında Kanal İst diye bir proje yok. Varsa göstersinler, twitter hesabımı kapatırım. Hodri meydan!” dedi.

İşte o paylaşım;

Sosyal medya hesabındaki paylaşımlarında Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği gerekçesiyle geçtiğimiz yıl 13 Nisan’da gözaltına alınan iktisatçı yazar Mustafa Sönmez, savcılıkta ifadesinin ardından serbest bırakılmıştı. Sönmez hakkında Anadolu Cumhuriyet Basşavcılığı, “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlarından başlattığı soruşturmada geçtiğimiz Kasım ayında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar çıkmıştı.
[TR724] 8.1.2020

Rus medyası: “Erdoğan ve damat Bayraktar 2019’da Libya’dan 1 milyar dolar kazandı”

Rusya Uzmanı Dr. Kerim Has, “Rus medyası, Erdoğan ve ailesinin milyar dolarlık Libya dosyasını açtı.” dedi.

AhvalPod Moskova’ya konuşan Dr. Kerim Has, Rusya tarafından Ankara’nın Libya adımlarının tek tek raporlandığını hatırlattı. Bu kez birinci sınıf olmasa da ikinci sınıf olarak adlandırılabilecek Rus medyasında, Erdoğan ve ailesinin Libya dosyasının açıldığını ifade eden Has şöyle konuştu:

“Yine Rus medyasında yakın zamanda yayımlanan haberlere göre, sadece 2019 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesinin, Şelçuk Bayraktar’ın şirketinin (Erdoğan’ın damadı) Libya’ya sattığı dronelar ve Libya’daki petrolden 1 milyar dolarlık gelir elde ettiği ifade ediliyor.”

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Libya tezkere sonrası Türk askerinin peyderpey Libya’ya girdiğine dair açıklaması yaptı. Erdoğan’ın açıklamasına göre muharip güç olarak Libya’da Türk askeri içinden olmayan “farklı ekipler” olacak. Rusya uzmanı Has, “farklı güçler” açıklamasının “Erdoğan’ın başını çok ağrıtacağını” görüşünü dile getiriyor.

Diğer yandan Kerim Has, İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin Rusya açısından önemli kılan hususları açıklarken Moskova’nın Suriye’deki savaşa müdahil olmasında Süleymani’nin ikna edici olduğunu söyledi.

Eylül 2015 tarihinde Rusya’nın resmi olarak doğrudan askeri müdahaleye ve hava operasyonlarına başladığını hatırlatan Has, “Bunun öncesinde, Süleymani’nin 24-26 Temmuz 2015’te Moskova’ya gizli bir ziyaret gerçekleştirdiği biliniyor. Yine ağustos ayında bir ziyaret gerçekleştirdi. Rusya’nın bu görüşmelerden sonra ikna olduğu yönünde bir kanaat var” ifadelerini kullandı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, 8 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yapacağı görüşmede üç mesaj ileteceğini kaydeden Kerim Has, bunların başında Süleymani cinayeti sonrası Ankara’nın ABD’ye eklemlenmemesi uyarısı yapacağını ifade ediyor.

HABERİN DEVAM İÇİN TIKLAYIN

[TR724] 8.1.2020

Kasım Süleymani suikasti savaşı tetikler mi? | ARTI-EKSİ

Putin, Şam’dan sonra, Türkiye’de; İran, Irak’taki ABD üssünü vurdu.

Tr724 Yazarları Adem Yavuz Arslan ve Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman, Artı-Eksi’de Türkiye’nin dış politikasını masaya yatırdı.

Programda, Süleymani suikastının bölgeye etkileri konuşuldu.


[TR724] 8.1.2020

Dünyanın en güçlü pasaportu listesinde Türkiye 9 sıra geriledi

Dünyanın en güçlü pasaportları sıralamasında Asya ülkelerinden Japonya, Singapur ve Güney Kore ilk üç sırada yer aldı. Türkiye ise 191 ülkenin bulunduğu listede ancak 55. sırada kendine yer bulabildi. Türkiye pasaportu istatistiğin tutulduğu 2006 yılından bu yana listede 9 sıra geriledi. Türk vatandaşları 2006’da 52 ülkeye vizesiz seyahat ederken listede 46. sırada yer aldı. 2020’ye gelindiğinde Türk vatandaşları 111 ülkeye vizesiz gidebilmesine rağmen listede 55. konuma geriledi.

The Henley Passport Index, 2020 yılının ilk haftasına girildiğinde dünyanın en güçlü pasaportları listesini güncelledi. Geçen sene olduğu gibi dünyanın en güçlü pasaportu 2020’de de Japonya oldu. Japonya pasaportuna sahip olanlar geçen sene 190 ülkeye vizesiz seyahat edebilirken bu rakam 2020’de 191’e yükseldi. Listede Singapur ikinci (190), Güney Kore ve Almanya üçüncü (189), İtalya ve Finlandiya (188) ise dördüncü sırada yer aldı. İspanya, Lüksemburg ve Danimarka ise 187 ülkeye vizesiz seyahat özgürlüğüyle beşinciliği paylaştı.

BAE LİSTEDE HIZLA YÜKSELİYOR

Son 10 senede en çok ivme kazanan pasaport Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu. BAE pasaportu 2010 yılında 65’inci sırada yer alırken, 2020’ye gelindiğinde 18’inci sıraya yükseldi. Seyahat etme özgürlüğünde en çok gelişme gösteren diğer ülkeler Tayvan (32. sıra), Kolombiya (44), Timor Lante (57), Arnavutluk (54), Ukrayna (43) ve Bosna Hersek (52) oldu.

SON 10 YILIN EN KÖTÜSÜ NİJERYA

Son 10 senede vize serbestliği konusunda en kötü pasaport Nijerya’nın oldu. Afrika’nın en kalabalık ülkesi olan Nijerya pasaportuna bu süre zarfında 19 ülke daha vize sınırlaması getirdi. Nijerya listede 95. sırada yer aldı. Bu ülke vatandaşları sadece 46 ülkeye vizesiz seyahat edebiliyor. Nijerya’dan sonra son 10 senede en çok düşüş yaşayan ülkeler Suriye, Siera Leone, Libya, Yemen, Pakistan ve Gambiya oldu.

[TR724] 8.1.2020

Futbolu bıraktım ne iş olsa yaparım abi! [Hasan Cücük]

Hayatları futbolla farklı bir noktaya gelen birçok ünlü isim, yeşil sahalara veda ettikten sonra yeni mesleklerde şanslarını deniyor. Elbette ezici çoğunluğu ya teknik adam ya da menajer olarak futbolun içinde kalmaya devam ediyor. Spor yorumculuğu tercih edilen bir başka meslek dalı oluyor. Ülkemizde eskiden futbolcular jubilesini yapıp kramponlarını çıkardığında doğrudan bir gazeteye köşe yazarı olurdu. O günler geride kaldı. Futbolu bıraktıktan sonra ilginç meslek seçenlere mercek tutalım istedik.

Afrika’dan yetişen yıldız futbolcular listesi hazırlanırken, George Weah için özel bir bölüm açılır. Monaco formasıyla kendini gösteren, PSG ile Avrupa’nın gündeminde yer bulmaya başlayan Weah, Milan formasıyla ise dünyanın sayılı yıldızları arasına adını yazdırdı. 1995 yılında Avrupa’da yılın futbolcusuna verilen Altın Top’un sahibi olan Weah, bu ödülü kazanan ilk Afrikalı olarak tarihe geçti. 2003 yılında futbola veda eden Weah’ın yeni tercih alanı siyaset oldu. Liberya devlet başkanlığına aday olan Weah, 2005 seçimlerinde ilk turda yüzde 28 oy alarak ikinci tura kaldı. İkinci turda ise yüzde 40 oy aldı ama seçilemedi. 2015’te senatör seçilen Weah, 2017 devlet başkanlığı seçimlerinde bir kez daha aday oldu. İlk turda yüzde 38 oy alıp ikinci tura kalan Weah, bu turda ise oyların yüzde 61’ini alarak Liberya devlet başkanı seçildi. 22 Ocak 2018 tarihinde başkent Monrovia’da gerçekleştirilen yemin töreninde görevi Ellen Johnson Sirleaf’dan devralarak devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.

Jorge Campos hafızalara giydiği renkli kaleci formalarıyla kazınan bir isim oldu. Meksikalı kaleci 1988’de başlayan kariyerini 2004’te noktaladı. Uzun kariyeri boyunca Meksika dışına çıkmadı. 1.68 m boyundaki Campos’u farklı kılan özelliği, kariyerine forvet olarak başlayıp, 1995’ten itibaren kaleci olarak devam etmesiydi. Bir kaleci için oldukça kısa boya sahip olmasına karşılık, çevikliği ile uzun yıllar milli takımın kalesini korudu. Milli formayı 129 maçta giyen Campos, forvet oynadığı dönemlerde ise 40 gole imza attı. Futbola veda ettikten sonra ticarete atılan Campos, hazır yemek sektöründe açtığı restoran zincirinin sahipliğini yapıyor.

1990’lı yılların sonunda Valencia formasıyla ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın en iyi orta sahaları arasında gösterilen Gaizka Mendieta, 2001’de Lazio’ya 48 milyon Euro’ya transfer olarak dönemin en pahalı isimlerinden biri olmuştu. Lazio’da tam bir hayal kırıklığı olan Mendieta’nın kariyeri hızlı bir düşüşe geçti. Bir kaç yıl öncesi Avrupa’nın en iyisi olan İspanyol oyuncu, giderek sıradanlaşıp söndü. Yeşil sahalara 2008’de veda eden Mendieta, futbol sonrası seçtiği meslek ise DJ’lik oldu.

Fransa 1998 Dünya Kupası’nı kazandığında kalede Fabian Barthez vardı. Monaco formasıyla ortaya koyduğu futbolla milli takımın kalesinin bir numarası olan Barthez, Euro 2000 şampiyonluğunda da kalede olan isimdi. 2000’de transfer olduğu Manchester United’da yediği basit gollerle hafızalara kazındı. Nantes formasını giyerken yediği hatalı gol sayesinde takımının 44 yıl sonra ligden düşmesini sağlayan isimdi. Futbolu bıraktıktan sonra ise yeni mesleği araba yarışçılığı oldu.

Rus forvet Roman Pavlyuchenko, Euro 2008’de ortaya koyduğu futbolla dikkatleri üzerine çekmişti. Rusya’yı yarı finale taşıyan isimlerden biri olan Pavlyuchenko, performansının karşılığını Tottenham’a transfer olarak aldı. Ada’da beklentilerin altında bir performansa imza atan Rus oyuncu, kariyerini 2012’de döndüğü ülkesinde devam ettirdi. Yeşil sahalara veda ettikten sonra ise politikaya atılan Roman Pavlyuchenko, Putin’in partisinden milletvekili seçildi.

Danimarka’ya bağlı özerk Faroe Adaları milli takımının kalesini 1988-1994 yıllarında 7 maçta koruyan Kaj Leo Johannesen, 1984-2000 yıllarında Havnar Boltfelag takımında forma giydi. Futbola devam ederken 1988’de Faroe Birlik Partisi’nin üyesi olan Johannesen, sporculuk kariyerini noktaladıktan sonra 2002’de milletvekili seçildi. 2004’te partisinin başkanlığına getirilen Johannesen, 26 Eylül 2008’de Faroe Adaları başbakanı oldu.

Gelmiş geçmiş en iyi futbolcular arasında yer alan Pele, Brezilya Milli Takımı ile 3 kez Dünya Kupası’nı kazanarak erişilmesi güç bir başarı elde etmişti. 92 maçta 77 golle “En çok gol atan oyuncu” unvanının sahibi olan Pele, 1995’te spor bakanlığı yapmıştı. Pele gibi spor bakanı olan bir diğer Brezilyalı ünlü futbolcu da bir dönem Fenerbahçe’nin teknik direktörlüğünü yapan Zico oldu. ’Beyaz Pele’ lakaplı  Zico, 3 kez Dünya Kupası’nda forma giydi, ancak bu kupayı hiç kaldıramadı. Teknik direktör olarak 2006-2008 döneminde Fenerbahçe’nin başına geçen Zico, 1991’de spor bakanı oldu. Yaklaşık bir yıl bu görevde kalan Zico’nun imza attığı önemli işlerden biri, kulüplerin gelirleriyle ilgili hazırladığı yasa tasarısı oldu.

Liverpool formasıyla unutulmaz arasına adını yazdıran Robbie Fowler futbola veda ettikten sonra gayrimenkul danışmanı, yine Liverpool formasını giyen Emile Heskey ise kariyerini noktaladıktan sonra bir petrol şirketinde başkan yardımcısı oldu. Bir dönem Galatasaray formasını da giyen Brezilyalı Cesar Prates ise futbolculuk kariyerini noktaladıktan sonra hayata papaz olarak devam etti.

[Hasan Cücük] 8.1.2020 [TR724]