Tamahkarla sahtekarın durumundan uzak kalalım [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri insî ve cinnî şeytanların sinsi hilekârlıklarından üçüncüsü tamahkârlık olduğunu söylüyor. Bu hususu şöyle izah ediyor: “Tamahkarlık yüzünden çoklarını avlıyorlar. Kur’an-ı Hakim’in apaçık âyet ve delillerinden feyiz aldığımız kesin bürhanlarla çok Risalelerde isbat etmişiz ki, meşru rızık, iktidar ve iradenin derecesine göre değil; belki âcizliğin ve muhtaçlığın nisbetinde geliyor. Bu hakikatı gösteren hadsiz işaretler, emareler, deliller vardır. Bu cümleden olarak: Bir nevi canlı ve rızka muhtaç olan ağaçlar, yerinde durup onların rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanat, hırs ile rızıklarının peşinde koştuklarından ağaçlar gibi mükemmel beslenmiyorlar. Hem hayvanat nevinden BALIKLARIN EN APTAL, İKTİDARSIZ ve KUM  içinde bulunduğu halde mükemmel beslenmesi ve umumiyetle  SEMİZ olarak görünmesi, MAYMUN  ve TİLKİ  gibi  ZEKİ  ve MUKTEDİR hayvanların kötü ve yanlış beslenme yüzünden cılız ve zayıf olması gösteriyor ki; rızkın vasıtası güç ve  iktidar değil, muhtaç olmadır. (…)”

Eski eserlerinde Üstad’ın şöyle bir izahı var: Anne karnında yavrular “çok âciz” onun için Allah onları göbeklerinden besliyor. Ağızlarını bile kımıldatmaları gerekmiyor. Doğumdan sonra “âciz” oluyorlar. Onun için memeler musluğuna dayanıp sadece dudaklarını yapıştırmaları yeterli oluyor. Sonra güçlendikçe iş kendilerine düşüyor. Rızıklarını kendilerinin temin etmesi gerekiyor. Yani ne kadar güçsüzsen, o kadar iyi besleniyorsun… Onun için aç gözlülüğe ve tamahkârlığa hiç gerek yok…

Üstad Hazretleri devamla şöyle diyor: “İşte bu hakikatı ilan eden ‘Bütün mahlukların rızıklarını veren kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi Allahü Taâladır.’ (Zâriyat Suresi, 51/58) âyeti, bu davamıza o kadar kavî ve metin bir bürhandır ki; bütün nebâtât ve hayvanat ve çocukların diliyle okunuyor… ve rızık isteyen her tâife, şu âyeti lisan-ı hâl ile okuyor.”

Üstadın rızık konusunda bu kadar durmasının sebebi aç gözlülüğe, tamahkârlığa gerek olmadığını anlatmak içindir. Çünkü dessas, sinsi hilekâr ve sahtekârlar, tamahkârları midelerinden yakalayıp ağızlarına bir gem vuruyorlar ve istediklerini yere sevk ediyor, istedikleri sözleri onlara söyletiyorlar.
Bunun için Üstad Hazretleri bu noktadan sonra esas mesajlarını vermeye başlıyor: “Madem RIZIK mukadderdir ve ihsan ediliyor ve veren de Cenab-ı Hak’tır; o hem Rahîm, hem Kerîm’dir. O’nun rahmetini itham etmek derecesinde ve keremini hafife alır ve küçümser bir surette gayr-ı meşru bir tarzda yüz suyu dökmekle vicdanını belki bazı mukaddesatını rüşvet verip, uğursuz, bereketsiz haram bir malı kabul eden düşünsün ki, ne kadar katmerli bir divaneliktir.

“Evet ehl-i dünya, bilhassa ehl-i dalâlet; parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik dünya hayatına bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz ebedî bir hayatı tahrip etmeye bazen vesile olur. O pis hırs ile İlahî gazab kendine celbeder ve ehl-i dalâletin rızasını celbe çalışır.
“Ey Kardeşlerim! Eğer ehl-i dünyanın dalkavukları ve ehl-i dalâletin münafıkları, sizi insaniyetin şu zayıf damarı olan tamahkarlık yüzünden yakalasalar, geçen hakikati düşünüp, bu fakir kardeşiniz örnek alınacak model edininiz. Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki:

“Kanaat ve iktisad, maaştan ziyade sizin hayatınızı devam ettirir, temin eder. Bilhassa size verilen o gayr-i meşru para, sizden ona mukabil bin kat fazla fiyat isteyecek. Hem her saati size ebedî bir hazineyi açabilir olan Kur’an hizmetine set çekebilir veya gevşeklik verir. Bu öyle bir zarar ve boşluktur ki, her ay binler maaş verilse yerini dolduramaz.

“İhtar: Ehl-i dalâlet, Kur’an-ı Hakîm’den alıp neşrettiğimiz iman  ve Kur’an hakikatlarına karşı müdafaa ve mukabele elinden gelmediği için, münafıkcasına, sinsice  ve hilekârca iğfâl ve hile tuzağını kullanılıyor. Dostlarımı  hubb-u câh, tamahkârlık, korku ile aldatmak ve beni bazı iftiralar ile çürütmek istiyorlar. Biz, kudsî hizmetimizde daima müsbet hareket ediyoruz. Fakat maatteessüf, her bir hayırlı işte bulunan mânileri def etmek vazifesi bizi, bazen menfi harekete sevk ediyor.
“İşte bunun içindir ki, münafıkların hilekârâne propagandasına karşı, kardeşlerimi geçen üç nokta ile ikaz ediyorum. Onlara gelen hücumu def etmeye çalışıyorum.”

Sahtekâr ile tamahkârın buluşmasının ve anlaşmasının çok hızlı olduğunu biliyorduk. Ama bu süreçte modern teknolojinin de sağladığı sürat ile bunun  daha da hızlandığını gördük. Bir gün önce yanınızda olanlar, katları ve yatları ve bilhassa yüklü paraları görünce öbür gün hemen aleyhe geçmede gecikmediler. Hani “İnsanları ibadetleriyle değil de, para ile sınamadıkça ne olduklarını tam anlayamazsınız” meâlinde bir hadis-i şerif var ya, gerçekten mahzâ hakikatın ifadesi olduğunu hakkalyakin anlamış olduk. Ama Arapçaya uydurulmuş Türkçe kelimeleri yan yana dizersek şöyle bir manzara çıkıyor: Kâte, yâte ve mâte… Yani katı oldu, yatı oldu ve öldü. Oldu ile öldü arasında dört nokta farkı var, o kadar… Esas Allah huzurunda bunun hesabı nasıl verilecek.

Üstad Hazretleri bu konunun sonunda Dördüncü Desîse-i Şeytaniye geçerken şöyle diyor: “Şimdi en mühim bir hücum benim şahsımdır. Diyorlar ki, ‘Said Kürt’tür, neden bu kadar ona hürmet ediyorsunuz, arkasına düşüyorsunuz? İşte mecburen böyle herifleri susturmak için, Dördüncü Desise-i Şeytaniyeyi istemeyerek Eski Said lisanıyla zikredeceğim…

[Safvet Senih] 18.7.2018 [Samanyolu Haber]

Size yazmasın Abidin Paşam, ben ararım! [Adem Yavuz Arslan]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” olarak tanımlayıp, “hayırlara vesile oldu” dediği 15 Temmuz darbe girişiminin ikinci yıl dönümü enteresan görüntülere sahne oldu.

‘İtibardan tasarruf olmaz’ diyerek bin 150 odalı saray yaptıran, örtülü-örtüsüz ödeneklerden sınırsızca para harcayan Erdoğan, 15 Temmuz törenleri için de hayli cömert davrandı.

Törenler coşkulu kutlamalara sahne oldu.

Gerçi son iki yılda yaşadıklarımıza bakılırsa AKP cehanındaki ‘coşku’nun boşuna olmadığı görülebilir. Sonuçta ‘FETÖ masalı’ ile uyutulan kitleler 15 Temmuz kumpası ile hipnoz edildi.

Bu sayede rejim değiştirildi. Benzerlerine Ortadoğu ülkelerinde rastladığımız faşizan muhaberat devletlerinden biri kuruldu.

Dolayısıyla AKP cephesindeki coşku normal !

15 TEMMUZ’A DOKUNAN YANAR !

15 Temmuz 2016 günü yaşananlara dair Erdoğan rejiminin söylemi net; “Bu bir Cemaat darbesidir”

Aksi yönde herhangi bir şey söylemek mümkün değil.

Ayan beyan ortada olan sorular, çelişkiler, tuhaflıklar ve absürdlüklere dair soru sormak bile yasak.

Eğer bir şekilde Erdoğan’ın ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ne muhalif bir şeyler söylerseniz kendinizi Silivri zindanında buluyorsunuz.

Dolayısıyla 15 Temmuz’un cevapsız soruları hala ortada duruyor.

Sis perdesini dağıtacak, soru işaretlerini giderecek olan MİT Başkanı Hakan Fidan, dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, dönemin ikinci-şimdinin yeni Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal gibi isimler ise ne TBMM’ye gittiler ne de mahkemelere.

Gerçi bu isimler içinde Abidin Ünal’a ayrı bir parantez açmak şart. Ünal şu ana kadar birkaç kez gazetecilerle konuştu.

ABİDİN ÜNAL’IN ANLATMADIKLARI

En azından Havuz medyası yazarlarını arayıp onlara söylemek istediklerini anlatıyor.

Daha önce Saygı Öztürk ve Abdulkadir Selvi’ye konuşan Ünal, son olarak Yenişafak’tan Mehmet Acet’e konuşmuş.

Acet’in köşe yazısında anlattığına göre Ünal, kendisini arayıp ‘askerin emir komuta birliğinin sağlanması’ ve ‘silahlı kuvvetler üzerinde sivil-demokratik denetimin sağlanması’ konularında görüşlerini paylaşmış.

Mehmet Acet’in yazısından anlaşıldığı üzere, Ünal ile Acet daha önce de uzun uzun sohbet etmişler.

Hatırlanacağı gibi Abidin Ünal daha önce de Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi’yi aramış ve 15 Temmuz akşamı Akıncılar Üssü’nde yaşananlara dair detaylar paylaşmıştı.

Özetle Ünal şu ana kadar -bizim bildiğimiz- 3 ayrı yazarı arayıp konuştu. Abidin Ünal esas anlatması gerekenleri anlatmamış. Meslektaşlarımız da sorulması gereken soruları sormamışlar.

YENİ RÖPORTAJLAR İÇİN HAZIR SORULAR

Abidin Ünal beni de telefonla arasa ve sorularıma cevap verse memnun olurum. Fakat peşinen söyleyeyim benim soruların Öztürk, Acet ve Selvi’den farklı olacak.

Mesela;

-14 Temmuz’da Dalaman’a giden ve orada 5 saat kaldıktan sonra İstanbul’a dönen TSK’nın VIP uçağında ki komutan siz miydiniz ? Bu ziyaret neden hiçbir ifadede yer almadı ? Orada kimle ne konuştunuz ? Diğer kuvvet komutanlarının 14 Temmuz’da nerede ne yaptıkları belli. Sizin programınız neydi ?

– Darbe istihbaratı alındıktan sonra beraberinizde 22 general ile düğünde olmanız normal midir ?

-Darbeyi ne zaman öğrendiniz ? 17 Temmuz’da müşteki sıfatıyla verdiğiniz ifadede darbeyi 21.30 sularında eşinizin araması ile öğrendiğinizi söylediniz. Fakat 13 gün  sonra verdiğiniz ek ifade de ise 19.06’da Hava Kuvvetleri Harekat Merkezi’nin uçuş yasağını bildirmesi ile haberdar olduğunuzu söylediniz. Hangisi doğru ? Neden iki farklı ifade verdiniz ?

– İlk ifadeniz doğruysa hemen düğünden ayrılıp Karargah’a gitmeniz gerekmez miydi ? Beraberinizde bulunan generallere neden bilgi vermediniz ? Genelkurmay Başkanı ile neden görüşmediniz ?

– Düğünün sahibi ve Hava Kuvvetleri’nin iki numaralı ismi Mehmet Şanver’e neden haber vermediniz ? Şanver hem kitabında hem ifadelerinde kendisine ivedilikle bilgi verilmesi gerektiğini anlatıyor.

ABİDİN ÜNAL KRİTİK MÜDAHALEYİ YAPMIYOR !

-Mehmet Şanver ifadesinde “ Sadece 19.30-45 gibi yardımcım Kadıoğlu general geldi, telefon elinde, durumu, tam o da bilmeden ‘Komutanım Eskişehir’de bir şeyler varmış ve nöbetçi bıraktığımız General kendisini rahat hissetmiyormuş’ dedi, ben de ‘sen Eskişehir’e git o zaman’ dedim. Daha nikah kıyılmamıştı, misafirleri karşılıyordum. Nasıl gitsin diye düşünürken Hava Kuvvetleri Komutanıma söyledim, ‘İzin verirseniz Kadıoğlu’na bir uçak ayarlayacağım, onu Eskişehir’e gönderelim dedim’. Komutanımızsa ‘Bu aşamada gerek yok, gerekirse benim uçakla göndeririz’ dedi.” diye konuşuyor. Saat 19.06’da haberdar olduğunuz ‘olağandışılık’ hakkında hem Şanver’e bilgi vermediğiniz gibi, Korg. Cemal Kadıoğlu’nun Eskişehir’e gönderilmesi teklifini de reddediyorsunuz. Eskişehirin darbenin bastırılmasında çok kritik rol oynadığı düşünülürse, erken müdahaleyi engellediğiniz anlaşılıyor. Neden ?

-Türkiye’nin hava sahası kapatılıyor ama siz hiçbir tedbir almadan düğüne devam ediyorsunuz. Konya 3.Ana Jet Üssü’nden gelen tim, sizi ve TSK’nın üst düzey 22 generalini tereyağından kıl çeker gibi teslim alıyor. Bu durum şüpheli değil mi ?

– Düğünü basan timin savcılık ifadelerine göre baskın anında herhangi bir panik yada stres hali yokmuş. Akıncı Üssü davası sanıklarından Haluk Şahar savunmasında “Darbeciler kendisini (Abidin Ünal’ı) işaret ettiğinde direnç gösteren bir hareket yapmadan sessizce gitti. Bu da bizim direncimizi kırdı.” Diyor. Kim oldukları ve amaçlarını bilmediğiniz, tam teçhizatlı birileri sizi rehin almaya geliyor ama hiç direnç göstermiyorsunuz. Baskını bekliyor muydunuz ?

– Moda’dan Sabiha Gökçen’e oradan da Akıncılar’a transfer edildiniz. ‘Derdest edilmiş’ haldesiniz ama kelepçe takılmamış. Cep telefonunuz elinizde. Akıncılar’a ininceye kadar Eskişehir Hava Kuvvetleri ile görüşüp darbecilere karşı koordinasyon yapıyorsunuz. Diğer generallerin elleri ve gözleri bağlı iken sizi serbest bırakmaları, telefonla darbe karşıtı çalışmalar yapmanıza müsade etmeleri nasıl açıklanabilir ?

BOMBACI PİLOTLARA ‘KOLAY GELSİN’ SELAMI

– Sizi  taşıyan uçak 02’de üsse inmiş. Siz elleri serbest ve gayet neşeli bir şekilde üsse giriyorsunuz. Burada karşılaştığınız kişilere ‘iyi akşamlar arkadaşlar’ dediniz mi ? Darbenin merkezinde, pilotlarla bu şekilde diyalog kuruyor olmanız normal mi ?

– Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın önündeki yolu bombalayan pilot Müslim Macit 30 Eylül 2016 tarihli ikinci ifadesinde, “Elleri bağlı değildi. Bizlere ‘iyi akşamlar, kolay gelsin’ diyerek geçti” diyor. Ankara’ya bomba yağdıran pilotlara ‘kolay gelsin’ dediniz mi ? ‘Derdest edilmiş bir kuvvet komutanı’, Ankara’nın üstünde alçak uçuş yapan pilotları görünce gülümseyip ‘iyi akşamlar arkadaşlar’ der mi?

-Darbeciler sizi derdest ediyorlar ama Akıncılar’da ‘kilitlendiğiniz oda’ da telefonunuzu almıyorlar. Telefonla istediğiniz kişilerle görüşebiliyordunuz. Tuhaf değil mi ?

SIRADIŞI YALOVA ZİYARETİNİN AMACI NEYDİ ?

– 15 Temmuz Cuma öğle saatlerinde Yalova Hava Meydan Komutanlığı’ndaki eğitim kampını ziyaretiniz rutin miydi ? Öğrencilerden Hamdi Göçer mahkemede “O gün için birlik içinde tek olağan dışı durum, Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın denetime gelmesi idi”dedi. Sıradışı ziyaretin amacı neydi ?

– O akşam otobüslere bindirilerek İstanbul’a götürülecek olan öğrenciler için ‘çocukları yormayın, akşam çok yorulacaklar’ dediğiniz söyleniyor. Bu doğru mu ? Köprüye götürülen çocuklar linç edildi, öldürüldü, sağ kalanları da müebbet hapis cezası aldı. Size göre bu durum normal mi ?

– O gece Akın Öztürk ile kaç kez telefonla görüştünüz? Ona neler söylediniz?

– Mehmet Şanver, kitabında size yönelik imalar var. Ayrıca Şanver, Akın Öztürk’ün darbe girişiminin bir numarası olamayacağını söylüyor.  Şanver’e göre ‘bir numara Akın Öztürk’ün de üstünde, bütün sistemin kabullenebileceği biri olmalı’. TSK’da bu tarife uyan tek kişi Hulusi Akar. Fakat size göre Akın Öztürk darbenin 1 numarası. Size Öztürk’ün 1 numara olduğunu düşündüren nedir ?

– Şanver’in kitabında Rus uçağının  düşürülmesi emrini sizin verdiğiniz yazıyor. Siz de benzeri demeçler verdiniz. Peki sizin emrinizi uygulayan pilotlar neden tutuklu ?

– 15 Temmuz akşamı Başbakana ulaşamamanız tuhaf değil mi ? Bir iki kez çaldı sonra kesildi diyorsunuz. Başbakanı bir iki kez çaldırıp bırakmak, tekrar aramamak, iletişim kuramamak normal mi ?

– Yıldırımın televizyonlara çıktığını gördünüz halde tekrar aramamışsınız. Neden darbe gibi bir konuda başbakanla temasa geçmediniz ? 19:26’da tüm ülke hava sahasının uçuşa kapatıldığını öğreniyorsunuz ama Genelkurmay Başkanı ile görüşmüyorsunuz ?

-Genelkurmay Başkanlığı, 15 Temmuz’dan 5 gün sonra yaptığı açıklamada, “Ayrıca Hv. K. Komutanı Ankara’da Akıncı Üssü lojmanları bölgesinde bulunan Orgeneral Akın Öztürk’ü arayarak kendisine 4’üncü Ana Jet Üssü Akıncı’dan kalkan uçakların yasadışı olduğunu, ivedilikle Akıncı’ya giderek oradaki kalkışmada bulunanları ikna etmesini istemiştir” Genelkurmay’ın bu açıklamasına ne diyorsunuz ?

AKIN ÖZTÜRK’E ÖNCE RİCA SONRA DARBECİ İTHAMI

-Akın Öztürk sizin aramanızla üsse gitmişken, darbecilerin lideri nasıl oldu ? Ayrıca Genelkurmay açıklamasına Akın Öztürk isminin konmasından haberinizin olmadığını söylüyorsunuz. Peki açıklamaya Akın Öztürk’ün eklenmesine bugüne kadar neden hiç itiraz etmediniz? 30 Temmuz’daki ikinci savcılık ifadesinde bu konuya neden hiç değinmediniz ?

-Daha önce yaptığınız açıklamada “ İlginç olanı, sadece benim olduğum koridorda kamera vardı. Ama nedense Akıncı Üs Komutanı’nın odasının bulunduğu ve Genelkurmay Başkanı’nın tutulduğu yer ile darbecilerin olduğu yerde kamera yok. Darbecilerle müzakere orada yapılmış… Darbecilerle orada müzakereler yürüttüler. O görüntülerin ortaya çıkması lazım.” Dediniz. Darbecilerle müzakere yürütenler kimlerdi ? Size göre darbecilerle bir müzakere mi yapıldı ? Kim yaptı bu müzakereyi ?

– Ankara 17.Ağır  Ceza Mahkemesi sizi tanık olarak mahkemeye çağırdı. Fakat mahkemeye gitmek yerine size açılan özel celseye gittiniz. Silah arkadaşlarınızla yüzleşmekten çekiniyor musunuz ?

– Emekli edilmenizde Genelkurmay ve MİT’e yönelik eleştirel açıklamalarınızın etkili olduğu yönündeki yorumlara ne diyorsunuz ?

-Darbeye katılmadığı,  darbecilerle mücadele ettiği halde yüzlerce subay tutuklandı. Darbecilere karşı pisti bombalayan pilotlar da tutuklandı. Bu  durumu nasıl izah ediyor sunuz ?

Abidin Ünal’a başka sorularda sormak mümkün.

Mahkemelere gitmeyen, TBMM’nin de çağırmadığı Abidin Ünal, madem gazetecileri arayıp görüşlerini açıklıyor bir sonraki aramasında bu sorulara da cevap verirse memnun olurum.

Bana konuşursanız o geceye dair olayları enine boyuna konuşmuş oluruz.

Sayın Ünal, eğer Amerika’yı aramak çok tutar diye düşünüyorsanız endişe etmeyin. Size yazmasın, ben ararım.

[Adem Yavuz Arslan] 18.7.2018 [TR724]

Çılgınlığın bedeli ve gökten düşen üç elma [Semih Ardıç]

Dolar 4,80 TL, euro 5,60 TL olmuş…

Bütçe bir ayda 25,6 milyar TL açık vermiş…

Borsa İstanbul’da bankacılık endeksi dolar üzerinden 1997 seviyelerine inmiş…

Türkiye’nin üç ayda bir kredi notu düşüyormuş…

Faizler başını almış gitmiş…

Sermaye kaçıyormuş…

Hepsi Türkiye’yi kıskanan dış mihrakların uydurduğu efsaneler. Hem TL durduğu yerde duruyor, artıyorsa dolar-euro artıyor. Bize ne?

Bütün bu safsatalar kimin umurunda!

ESKİ HAL MUHAL

Türkiye artık aile şirketi gibi idare olunacaksa eski hal muhal değil mi?

Başkan Recep Tayyip Erdoğan ve damadı Berat Albayrak’ın öncelik sıralamasında kimse değişiklik beklemesin.

Devleti tek adama bağlama faaliyeti son sürat devam edecek. Bu arada damat Berat Londra’da biraz dil dökecek. Ne kadar para getirse kârdır.

Londra’dan mayıs ziyaretinde olduğu gibi eli boş dönülse de endişeye mahal yok! Erdoğan rejiminde çareler tükenmez.

5 ayda 7,5 milyar dolar esrarengiz para getirildiyse 12 ayda kaç milyar dolar getirilebilir? Havuz problemleri kadar müşkül gelmiyor kulağa. Biraz nakliye masrafı olur o kadar.

Merkez Bankası banknot matbaası ne güne duruyor!

BİR SENEDE 30 MİLYAR TL KARŞILIKSIZ PARA

Bizzat tecrübe edildi: Bir senede 30 milyar TL karşılıksız parayı tedavüle sürünce kıyamet kopmadı. Kâğıt ve mürekkep masrafı devede kulak bile değil.

Vatandaş otomatik para çekme makinelerinden gıcır gıcır banknotları çekince moral de buluyor. Aynı seriden iki adet basılsa kim farkedecek?

Belediye seçimlerine kadar çok para lazım çok!

Bunun içindir ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan ilk teklif Olağanüstü Hal’i (OHAL) kalıcı hale getirecek Torba Kanun Tasarısı oldu.

Torbaya her daim zengin çocukları nezdinde revaçta olan “bedelli askerlik” maddeleri de atıldı.

Hazır torbanın ağzını açmışken İstanbul’un bağrını delip geçecek Kanal İstanbul da bir kenara iliştiriliverdi.

Yap-İşlet-Devret (YİD) diye yazılır, yandaşı-ihya-etme düzeni (YİED) diye okunur metotla ihale edilecek.

AKP’DEN ADALET 5.0 SÜRÜMÜ

Erdoğan’ın diğer çılgın projelerinde olduğu gibi Kanal İstanbul’da da arsa bedava, kredi kamu bankasından, gelir ve ödeme garantisi Hazine’den olacak.

Gemi geçse de geçmese de hesabı vatandaş namına Hazine ödeyecek.

Bir tarafta kamuflaj giymiş gariban evlatlar, “Her şey vatan için” yürüyüş kararı sayıyor, diğer tarafta da varlıklı ailelerin çocukları, “Madem bedelli için 15 bin TL ödeyeceksem niçin 25 gün kışla şartı var?” diye dövünüp duruyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) terazisinden adalet 5.0 sürümü…

Daha evvelki “bedelli askerlik” tecrübeleri de gösteriyor ki devletin kasasına bu şekilde en fazla 6-7 milyar TL girecek. Ötesi hayal, manşet süsünden ibaret.

Zengin mesut, gariban yine gariban, hayat devam edip gidecek.

SPOR TOTO DAHA FAZLA İKRAMİYE DAĞITACAK

Moralinizi bozmayın. AKP lideri Erdoğan toto-loto ve ganyan bayileri önünde kupon kuyruğuna giren vatandaşların yüzünü de güldürecek.

Torbaya giren bir diğer madde tam da onları alakadar ediyor. Spor Toto’nun dağıtacağı ikramiye oranı ciddi oranda artıyor.

Böylece sanal kumar sitelerine en ağır darbe indirilecekmiş… AKP, “Kumarı orada oynama burada oyna, ikramiye bol.” diyor.

Ne kadar hayati maddeler değil mi?

Türkiye’nin senelerdir hasret kaldığı büyük ıslahat projeleri gümbür gümbür geliyor.

VALİLERE SÜRGÜN ETME YETKİSİ

“İlk 100 gün” iktidar sahipleri için çok ehemmiyetlidir. Erdoğan’ın ilk haftalarında şapkadan çıkardıkları memleketin istikbali hakkında hayli fikir veriyor:

Valiler gözüne kestirdiği kimseleri 15 gün şehir dışına sürgün edebilecek.

Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) örgüt diye tanımladığı gruplarla iltisakı, irtibatı tespit edilenlerin eş ve çocuklarının genel ve özel bütün bilgileri toplanabilecek.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen akademisyenler hakkını mahkemeden  geri alsa bile İstanbul, Ankara ve İzmir şehirlerinde üniversitelerde vazife alamayacak.

Bu kimseler sadece 2006 senesinden sonra kurulan üniversitelerde ders verebilecek.

Devlet Denetleme Kurumu (DDK) sendika ve vakıflarını yöneticilerini görevden uzaklaştırabilecek.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Danıştay tarafından teftiş edilemeyecek.

Liste uzayıp gidiyor….

Gökten üç elma düştü.

Biri parası olan zengin çocuklarının başına…

Biri Kanal İstanbul’un güzergâhında arsa koleksiyonu yapan AKP’lilerin başına…

Biri de loto-toto fanatiklerinin başına…

Onlar ersin muradına, Türkiye çıksın kerevetine.

(Bu hikâye burada bitmez).

[Semih Ardıç] 18.7.2018 [TR724]

Teslim olmamak-2 [Levent Kenez]

İçinden geçtiğimiz karanlık bu tünelde yol alırken manevi destek şart olmakla beraber hayatın gerçeklerinden kaçmak mümkün değil. Bu gerçeklerin en başında geçim ve hayata devam edebilmek geliyor. Bu yazıda Türkiye’de sosyal ölüme terk edilmiş, iş bulması neredeyse imkansız ya da niteliklerinin çok altında işlerde emeği suistimal edilecek mağdurlardan yurtdışına çıkmayı düşünenlere seslenmek istiyorum.

Yaklaşık iki yıldır yurtdışında yaşamak zorunda kalan birisi olarak Türkiye’den birçok arkadaşla konuştum. Ciddi olarak çıkmayı düşünen, yurtdışına çıkmasında risk olanlardan bu riski göze alabileceğini söyleyen ve  imkanı olan bütün mağdurlara bir an evvel çıkmasını tavsiye ettim, ediyorum.

Bunun en temel sebebi Türkiye’de kalıp bir sabah kapının polis tarafından çalınıp çalınmayacağı endişesi ile yaşamaktansa en azından yurtdışında özgür bir ortamda yaşama tutunmaya çalışmanın daha iyi bir fikir olması. Ülkede kalıp atıl olarak yaşamak zorunda kalmaktansa bir hareketin, bir denemenin daha iyi bir seçenek olduğunu düşünüyorum.

Hakkında herhangi bir soruşturma olmayan ya da bu sürecin kendisine dokunmayacağı belli insanlara da benzer tavsiyede bulundum. Türkiye’nin yakın geleceğinde daha iyi bir ülke olacağına dair bir emare yok. Can ve mal güvenliğini düşünen herkesin alacağı tedbirlerden bir tanesinin mekan ve ortam değiştirmek.

Kendim kaçak yollarla yurtdışına çıktım. Ve bundan hiç pişman değilim. Adaletten falan da kaçmadım. Bilakis ülkede adalet olmadığı için kaçtım. Business Class’ta portakal suyu içerek yurtdışına çıkmıyor insanlar. Yakalanma riskinden tutun, sevdikleri ile beraber can güvenliklerini riske ederek çıkıyor. Buna mecbur bırakıldıkları için. Bu zulmü yaşatanlar bu dünyada da öbür dünyada da iki yakasını doğrultamasın. Bu uğurda hayatını kaybeden canların yürekleri parçalayan hikayelerine şahit olduk. Ne trajik çıkış hikayelerini de belki süreç sonunda anlatacak insanlar. ‘İnsan sevdiklerini riske atar mı?’ diye yalancı empati kasan edebiyatçı görünümlü İslamcı iki yüzlülerin ya da 12 Eylül’de sürgün günlerini destanlaştıran bugünlerde bir ay daha maaş almak için köpekleşen eski solcu militanların, terbiye edilmiş gazetecilerin tacizlerini boşverin. Hapishanede olan herkesin yurtdışına çıkanlarla ilgili duygusal ya da rasyonel her sözüne eyvallah. Onlar farklı. Ben de hapiste olsam aynı şeyleri düşünürdüm, düşünebilirdim. Ancak kimse adaletten kaçmadı, kimse de bir diğeri kaçtığı için içeride değil. ‘Şu olsaydı beni almazlardı’ diyen varsa gerçekten çok yanlış düşünüyor. Hele hele 15 Temmuz’dan çok önce çıkmak zorunda kalan insanlara yapılan suizanlar üzücü.

Hep beraber yatsaydık. Olur. Zaten elin ecnebisi de cemaat mağdurlarının haklarını savunmak için hazır kıta bekliyordu. Devletin bütün imkanlarına, dağıttığı milyar dolarlık ihalelere, çantalar dolusu rüşvete rağmen hala yurtdışında bugün, 15 temmuz resmi söylemine kimseyi inandıramamasının ve hizmet ile ilgili havanın kabusa dönüşmemiş olmasının en temel sebebi yurtdışına çıkmış insanlardır. Onları kanlı canlı görüp bunlar terörist olamaz denmesidir. Hala ülkedeki mağduriyetler öyle ya da böyle, olması gerektiğinin altında olmakla beraber bir şekilde gündem olabiliyorsa da sebebi budur. Neyse uzun hikaye, bu meseleye başka zaman yeniden döneriz. Yurtdışına çıkış tercihinizde bunlar belirleyici olmasın diye söylüyorum.

Yurt dışı cennet mi? Elbette değil

Kimse kollarını açmış bizleri beklemiyor. Ancak medeni ve sosyal devletlere gelmiş insanlar için hayata tutunmak biraz daha mümkün. Bulunulan ülkeye entegrasyon adına dil eğitimine öncelik veriliyor. Bu esnada geçim ile ilgili bir destek var. Eğer dil olayını ciddiye alırsanız, mesleğinizi yapmak için önünüzde imkanlar çıkıyor. Bu bağlamda özellikle öğretmenlerin, akademisyenlerin, mühendislerin, doktorların, esnafların ve bireysel yetenekleri ile iş yapan kişilerin şansı biraz daha fazla. Diğer meslek dallarındaki insanlar da sisteme dahil olmak için değişik işler yapabiliyor. Oturum alabilmenin önemli bir şartı mağduriyeti belgeleyebilmek. Salt ekonomik sebeplerle gelenlere pek sıcak bakılmıyor. Eğer ailenizle çıkmayacaksanız, aile birleşimi için daha avantajlı ülkeleri önceleyin.

Yurtdışını tavsiye etmemin bir diğer sebebi de çocuklar. Onların daha iyi bir eğitim almalarının yolunu açabilirsiniz. Bir çok dili iyi derecede bilmeleri, dünya vatandaşı olmaları, Türkiye’deki her türlü endoktrinasyondan etkilenmemeleri ve çocukluklarını yaşamaları onlar için de önemli bir yatırım. Ya dejenere olurlarsa? İnanın Türkiye’de halı altına süpürülüp devam eden ikiyüzlü ortamdaki riskten ne fazla ne de az.

Türkiye’de duramayıp nefessiz kaldığını hissedip “Yurtdışına çıkalım tamam da biz orada ne yaparız, ne yer içeriz, nasıl tutunuruz?” diye düşünmek tabii ki çok doğal. Git-gel yaşamamak mümkün değil…Türkiye’deki ortamdan dolayı denemekten bir şey kaybedilmeyeceği gibi, Türkiye’ye istenirse bugün olmasa bile yarın dönmek her zaman mümkün. Hem atıl olarak geçecek zamana bir yurtdışı deneyimi ekleyerek. Bu konuda duygusal düşünenler, TR724’teki Bülent Keneş’in bununla ilgili dünkü harika yazısını mutlaka okumalı.

Ülkedeki kötücüllüğe teslim olmama adına yeni bir hayat kurma girişimini de direnmenin bir parçası olarak görüyorum. Aman çıkalım da Türkiye’dekilere ne olursa olsun bencilliği değil. Can ve mal güvenliği esastır bu tehlikede olduğu sürece hicret etmek elzemdir. Çıkamayanlar da başka bir kahramanlığa imza atmaktadır.  Süreç ne zaman biterse bitsin bütün bu hizmetlerin anavatanı, motor gücü, medar-ı iftiharı yine Türkiye olacaktır. Sosyal medya gazıyla artistlik yapıp sonra kuyruğu kıstırıp kediye dönenlere inat ülkemizin her yerinde yine göğsümüzü gere gere dolaşacağımız günler gelecek. Bundan zerre şüpheniz olmasın. Bu esnada yurtdışında ne kadar çok insan olursa olsun kazançtır. İlerideki Türkiye için, temsil için, asla bitiremeyecekleri güzelliklerin yayılması için.

[Levent Kenez] 18.7.2018 [TR724]

Sen kendini ne sanıyorsun! [Süleyman Sargın]

Acz, fakr ve zaaf olumsuz gibi görünseler de aslında insana sonsuz bir güç ve serveti elde ettirebilecek potansiyele sahiptirler. Yaşanan imtihanlar, zahiren çirkin görülen hadiseler, hastalıklar, musibetler, belalar ve sıkıntılar işte bu aczi, fakrı ve za’fı derinden hissetmemiz için İlâhî Hikmet tarafından musallat edilmektedir.

Acz ve fakr aynı zamanda en müessir dua lisanıdır. Aczini ve fakrını idrak eden kul, sınırsız kudret ve nihayetsiz servet sahibi bir Sultan’a teveccüh eder. O öyle bir Sultan’dır ki, en küçüğünden en büyüğüne kâinattaki bütün varlıkların rızıklarını tam bir düzen ve intizam içinde vakti vaktine ihsan eder. En görünmez varlıkların ihtiyaçlarını da, en büyüklerin ihtiyaçları gibi bilir ve yerine getirir. Güneşin ısı ve ışığı için ihtiyaç duyduğu enerjiyi de O verir, yerde gezen karıncanın karnını da O doyurur. Küçücük sandıklar gibi tohumlara, çekirdeklere öyle bir güç verir ve servet yükler ki, gözden, kulaktan, irade ve şuurdan mahrum bu sandıkçıklar yerin karanlığında hiç kaybolmadan, ipek gibi ince ve yumuşak kökleriyle en sert toprağı, taşları ve kayaları delip geçerler. Sonra gün yüzüne çıkarak kısa bir zaman içinde kilo kilo gıdaları, meyveleri, et ve sütleri ihtiyacı olanlara takdim ederler. Bunca işi o küçücük varlıklara gördüren Hikmet’e, her şeyi gören ve bilen nihayetsiz Kudret’e tam bir intisap ve teslimiyetle bağlanınca insan, her ihtiyacına karşı sonsuz bir servet ve bütün bela, musibet ve düşmanlarına karşı da nihayetsiz bir kuvvet bulmuş olur.

Bu kuvveti bulan kişi “Hasbünallâhu ve ni’me’l vekîl” i sadece bir vird olarak değil, vicdanının sesi, hissiyatının tercümanı olarak her gün tekrar eder/etmelidir. Bu hem kendi acz ve fakrının ilanı hem de Mutlak Kudret ve Servet’e dayanıp teslim olmanın bir itirafıdır. “Hasbünallâh” Allah bize yeter, kâfîdir demektir. Aynı zamanda, “Allah kuluna kâfi değil mi, kalkmışlar bir de Seni O’nun dışında bir takım başka şeylerle korkutmaya çalışıyorlar!” (Zümer, 36) ayetinde ifade edilen hakikate teslimiyetin de bir ifadesidir. “Seni O’nun dışında birtakım şeylerle korkutmaya çalışıyorlar” cümlesinde kastedilen “şeyler” fakirlik, zulüm, hastalıklar, musibetler, hapisler, tecridler, tehcirler ve insanı korkutan türlü ibtilalardır. Bunlardan korkmamak, sarsılmamak ve onlara karşı mukavemet edebilmek, yıkılmamak ancak Allah’a tam bir teslimiyetle mümkündür. “Allah kuluna yetmez mi (ne diye başta sebepler olmak üzere başka güç, kuvvet ve iktidar vesilelerine kalbinizi bağlıyorsunuz)?” Sorusuna “Yeter tabii, her türlü ihtiyacımız, maddi manevi bela ve sıkıntılarımız için Allah bize yeter, O’ndan başka bir dayanağa, sığınağa, güç ve servet kaynağına ihtiyacımız ve itimadımız yoktur!” manasındaki “Hasbünallâh” bu teslimiyetin adıdır.

Burada bir fert olduğu halde “Allah bize yeter” demekle insan bir bakıma sayısız başka varlıkların da kendisi gibi aynı hakikati ve münacaatı seslendirmesine önderlik eder. Her insan başka insanlarla pek çok benzerliği olsa da apayrı, müstakil bir ferttir. Ferdiyetinin içinde düğümlendiği “ene” si yani benliği, “ben” hissi ve şuuru, insana bir ayna olarak verilmiştir. İnsan bu “ene” vasıtasıyla “Ben” demeğe layık tek Zât’a ayinedarlık yapmaktadır. Bu vesileyle o Zât’ı mutlak Ferdiyet’i, yani mutlak bağımsızlığı ve mutlak Hâkimiyetiyle görüp tanıyabilir. Öte yandan “eşref-i mahlûkat” olarak insan kendisi gibi “Hasbünallâh” diyen, halleri ve hayatlarıyla sadece Allah’a dayandıklarını, ihtiyaçlarını sadece O’na arz edip bütün güç, servet ve yardımı yalnızca O’ndan beklediklerini ortaya koyan sayısız başka varlığa da temsilcilik yapar. Bu sebeple insan “Hasbünallâh” virdini bilerek ve şuurlu bir şekilde, Hocaefendi’nin ifadesiyle gönlünün sesi ve nağmesi olarak söylemelidir. Bu mübarek kelime, kalbinin vizesini ve şuurunun mührünü almış olarak insanın dilinden dökülmelidir. Her “Hasbünallah” dediğinde insan, nefsine “Sen kendini ne sanıyorsun!” sillesini vurmalıdır.

İnsana zılliyet planında verilen bir kısım imkânlar vardır. Akıl, konuşma, şuur, irade, kudret, eşyaya müdahale ve kâinatta bir kısım tasarruflarda bulunma, bunlardandır. Bu imkânların hepsi haddizatında görecelidir ve sınırlıdır. “Allah’ın yeryüzündeki halifesi” olması hususiyetiyle insana esma-i ilâhî’nin gölgelerinin gölgelerinin gölgesi olarak verilmişlerdir. İnsanı “eşref” yapan budur ve “ahsen-i takvim”le de bu hususiyetler kastedilmektedir. Her biri yetmiş bin perdeden geçmiş birer gölge mesabesindeki bu nimetleri insan, zamanla “asıl”  zannedip mevhum bir rubûbiyet hissine kapılabilir. Yaptığı her şeyi kendi kabiliyetinin, ilminin ve başarısının sonucu olarak görüp her şeyin Hakiki Sahibi’ni unutabilir. Kendini çok güçlü ve zengin zannedebilir. Oluşturduğu sistemin, kurduğu yapının Titanic gibi asla batmayacağını düşünebilir. İşte o zaman yegâne Kudret, Hikmet, İlim, İrade, Servet ve İktidar Sahibi bela, musibet ve imtihanlarla insana aslında ne kadar aciz, zayıf ve muhtaç olduğunu hatırlatır. Bela ve musibetlerin “rahmet” olarak görülmesi ve “Allah’ın daha çok, sevdiği kullarını imtihan ettiğinin” ifade edilmesi bu hikmete mebnidir.

İşte “Hasbünallâh” insanı hem bu mevhum rubûbiyet maskaralığından kurtarmakta hem de Allah’la irtibatını daima taze ve canlı tutmaktadır. Bediüzzaman’ın “Hasbünallâhü ve ni’mel vekîl” virdini günde beş yüz defa okumamızı tavsiye etmesi de bundandır.

[Süleyman Sargın] 18.7.2018 [TR724]

Rus futbolu ikinci batı seferine hazırlanıyor [Hasan Cücük]

Rusya ev sahibi olduğu Dünya Kupası’nda çeyrek finalde tribüne çıkarken, Suudi Arabistan ve Mısır maçlarında ortaya koyduğu futbolla dikkatleri çekmişti. Ancak gruptaki son maçında Uruguay’a yenilerek, güçlü rakipler karşısında işinin zor olacağını görmüştü. Son 16 turunda İspanya’yı penaltılarla geçen Ruslar, çeyrek finalde bu kez penaltılarda Hırvatlara boyun eğdi. Rusya’nın kadrosunun tamamına yakını yerel ligde oynayan oyunculardan oluşurken, Rus futbolu tıpkı Euro 2008 sonrası olduğu gibi yeniden Avrupa’ya açılmanın ümidini yaşıyor. Ancak Euro 2008 sonrası gelen Rus dalgası kısa sürede fiyaskoya dönüşmesi Avrupa’ya gidecek oyuncuların önündeki en büyük psikolojik engellerden biri olmaya devam ediyor.

Euro 2008’de esen Rusya fırtınasının en önemli figürü, Andrei Arshavin’di. Ülkesinin yarı final başarısında başrol oynayan Arshavin, transfer listesinin ilk sıralarında yer alıyordu. Tottenham, Chelsea, Arsenal gibi üst düzey İngiliz takımlarının yanı sıra Barcelona da Rus yıldız için Zenit Petersburg’un kapısını çalıyordu. ‘Duygusal’ meselede anlaşma sağlanamayınca Arshavin, 2008’de UEFA Kupası’nı kaldırdığı Zenit’te kaldı. Arshavin için Avrupa defteri ara transfer döneminde tekrar açılırken Arsene Wenger’in ısrarıyla transferin son saatlerinde Rus oyuncu 20 milyon Euro’ya Ada’ya transfer oldu. Artık herkes Euro 2008’de esen Arshavin rüzgârının Ada’yı kasıp kavurmasını bekliyordu. Beklenen rüzgâr ilk sezonda ‘kısmen’ eserken, sonraki iki sezonda Arshavin, Arsenal kadrosunun ‘sıradan’ bir ismine döndü. Yedek beklemekten bıkmış olarak yeniden eski takımı Zenit’e dönen Arshavin, sessiz sedasız ortadan kayboldu.

1990’larda başlayan yurt dışı macerası

Rusların yurt dışı macerası, komünizmin yıkılmasıyla 1990’larda başladı. Sovyetler döneminde yaşanan ‘içe kapalılık’tan dolayı yıldızlar ancak yerel ligde boy gösteriyordu. Rusya’yı yurtdışında 1990’larda Aleksandr Mostovoi, Valery Karpin ve Dimitri Alenichev gibi yıldızlar temsil etti. Mostovoi ve Karpin, Avrupa’nın dev kulüpleri yerine Celta Vigo, Real Sociedad gibi İspanya’nın orta sıra takımlarında kendilerine yer buldu. Alenichev ise başarısız geçen İtalya günlerinden sonra başarıya Porto günlerinde ulaştı. Rus futbolunun Batı’ya açılması bu isimler sayesinde hedefine ulaştı. 2000’li yılların başında Rus futbolu kriz yaşarken yıldız oyuncu çıkmıyordu. Viktor Onopko’nun Real Vallecano, Sergei Semak’ın Paris Saint Germain’de başarısız olup bir yıl sonra geri dönmesi, Rus oyuncular için Avrupa kapısını da kapatıyordu.

Rus futbolunun yeni ümidi olarak sivrilen isim Aleksandr Kerzhakov’du. Zenit formasıyla yıldızını parlatan Kerzhakov için artık kendini ispat dönemi gelmişti. 2007’de 5 milyon Euro karşılığında Sevilla’ya transfer olan Rus oyuncudan beklentiler oldukça fazlaydı. Louise Fabiano ve Fredrik Kanoute gibi oyuncular arasında kendine yer bulamayan Kerzhakov’un ‘gurbeti’ sadece bir yıl sürdü. Kerzhakov gibi gelecek vadeden bir ismin geriye dönmesi, diğer Rus futbolcuların Avrupa hayali kurmasını engelliyordu. Ta ki Euro 2008’de esen fırtınaya kadar.

Arshavin, 20 milyon Euro karşılığında Arsenal’a; Roman Pavlyuchenko, 14 milyon Euro karşılığında Tottenham’a; Yuri Zhirkov, 18 milyon Euro karşılığında Chelsea’ye; Pavel Pogrebnyak da 5 milyon Euro karşılığında Stuttgart’a transfer olurken, Rus futbolu yeniden Batı’ya açılıyordu. Ödenen rakamların yüksekliği oyuncuların kalitesini anlatmaya yetiyordu; ama kaliteyi sahaya yansıtma sorunu yaşanıyordu. Yıldız olarak gelen Arshavin, Pavlyuchenko ve Zhirkov geriye kısa sürede döndü. Arshavin, yıldızlaştığı Zenit’e; Zhirkov, Anzhi Mahaçkala’ya; Pavlyuchenko da Lokomotiv Moskova’ya geri döndü.

Rus futbolunun Batı’daki temsilcisi olarak Pogrebnyak kalıyordu. Stuttgart’ta kadroya girmekte zorlanan Pogrebnyak, ara transferde kiralandığı Fulham’da da aynı sorunu yaşadı. 2012’de İngiltere Championship takımlarından Reading’e transfer olan Pogrebnyak’ta 2015’te ülkesine geri döndü.

Rusya’nın 2018 Dünya Kupası kadrosuna baktığımızda 23 oyuncudan sadece iki isim yurt dışında koşturuyordu. Biri yedek kaleci Vladimir Gabulov (Club Brugge)  diğeri Denis Cheryshev (Villerreal) idi. Denis Cheryshev, yedek başladığı Dünya Kupası’nın ilk maçında 24. dakikada sakatlanan Alan Dzogev’in yerine oyuna girerken, Suudi Arabistan’a attığı 2 golle dikkatleri üzerine çekti. Birer gol de Mısır ve Hırvatistan’a atan Denis Cheryshev, Rusya’nın en skorer ismi oldu.

Rusya’nın kadrosunda oynadığı futbolla dikkat çeken isimlerin başında CSKA Moskova formasını giyen 22 yaşındaki Alexsandr Golovin geldi. 4 maçta forma giyen Golovin, gelecek vaat eden bir yıldız görüntüsü çizdi. Adı bir çok Avrupa kulübüyle anılan Glovin’in Monaco ile anlaştığı ifade ediliyor. Rus basınına açıklamalar yapan Monaco başkanı Vadim Vasilyev, Golovin ile 5 yıllık bir kontratta anlaşmaya vardıklarını, CSKA Moskova’ya ise cömert bir teklif yaptıklarını ve transferin çok kısa süre içerisinde tamamlanmasını beklediklerini söyledi. İsmi daha önce Arsenal ve Juventus ile de anılan oyuncu için “Henüz bu yaşında Monaco gibi kaliteli bir geçiş takımını tercih etmesi onun gelişimi açısından doğru olacak.” diyen Vasilyev, CSKA Moskova’dan haber beklediklerinin altını çizdi.

Dünya Kupası’nın sona ermesiyle transfer piyasasında hareketlilik başlayacak. Bakalım hangi Rus oyuncular Avrupa seferine çıkacak ve sonu nasıl olacak!

[Hasan Cücük] 18.7.2018 [TR724]

Bazen ‘makbul’, bazen ‘maktul [Padişah Damatları-1] [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle büyük bir reform sürecine girmiş gibi görünüyor. Ancak reformların demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ilkeleri etrafında olması gerekirken çıkarılan Cumhurbaşkanı Kararnameleriyle tam bir “Tek Adam” rejimi kuruluyor.

Bu rejim o kadar keyfi ki, büyük bir ekonomik kriz yaşanırken “Tek Adam”, damadını hazine ve ekonomiden sorumlu bakan yapabiliyor. Ülkenin büyük bir çoğunluğu “liderimizin icraatlarının hikmetinden sual olunmaz” diyerek bu durumu sorgulamazken, asıl tepki iç ve dış piyasalardan geliyor ve “doların ateşi daha da yükseliyor”.

Bildiğimiz kadarıyla bu şekilde bir atama örneği, Cumhuriyet devrinde görülmüyor. Menderes hükümetlerinde bakanlık yapan Ethem Menderes’in Menderes’le bir akrabalık bağı yoktu. Turgut Özal ise bacanağı Ali Tanrıyar’ı İçişleri Bakanı (1983-1984), kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ı da Devlet Bakanı (1989-1991) yapmıştı.

Osmanlı döneminde ise damatların yönetimde etkili oldukları bir gerçek. Biz de birkaç yazı ile Osmanlı döneminde hanım sultanların evliliklerini mercek altına alarak damatların icraatlarını ve bu evliliklerin yönetime etkilerini açıklamaya çalışacağız.

SARAYA DAMAT OLMAK

Türk devletlerinde Avrupa’da gördüğümüz “soyluluk” anlayışı olmasa da hanedan üyeleri her yönden farklıydı. Dolayısıyla hanedan üyesi kızların evlendirilmesi de sıradan bir şey değildi.

İslam anlayışına göre Müslüman erkekler “ehl-i kitap” kadınlarla evlenebildiklerinden Osmanlı hükümdarları ilk dönemde Anadolu beylerinin kızları yanında Bizans, Sırp, Bulgar ve Mora despotlarının kızlarıyla da evlendiler.

Fatih’le beraber iyice belirginleşen “merkeziyetçi yapı” ile bu tür evlilikler sona ermiş ve padişahlar artık “Harem’deki cariyelerle” evlenmeyi tercih etmişlerdir. Bunun tek istisnası II. Osman (Genç) oldu. Ancak onun harem yerine dışarından evlilik yapması tepkiyle karşılanmış, hükümdarlığı da uzun sürmemiştir (1618-1622).

Osmanlılarda padişah kızlarına “Sultan” denilmekteydi. Sultanlar ilk dönemlerde Candaroğulları, Karamanoğulları, Dulkadir ve Akkoyunlu Türk hanedanlarının çocuklarıyla evlendirildiler. Padişahlar gibi kızlarının bu evlilikleri de “siyasi” bir nitelik taşımaktaydı. Asıl amaç, akrabalıklar yoluyla diğer beylikler üzerinde nüfuz kurmaktı.

Bazı sultanlar Çandarlı ailesi gibi devlette etkili görevler üstlenmiş yönetici elitle evlendirilirken bazıları da dönemin âlimleriyle evlendirildi. Bunlardan birisi, döneminin saygın bir âlimi olan Emir Sultan’la evlendirilen Yıldırım Bayezid’in kızı Hundi Hatun’du. Niğbolu Zaferi sonrasında gerçekleşen bu evliliğe Bayezid başlangıçta karşı çıksa da Emir Sultan’ın daha sonra padişah üzerinde büyük bir nüfuza sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Osmanlı hükümdarları Turahanoğulları, Evrenozoğulları ve Mihailoğulları gibi dönemin nüfuzlu ailelerine kızlarını gelin olarak vermekten ısrarla kaçındılar. Bunun nedeni, bu aileleri ülke yönetiminde daha da etkili hale getirmemekti.

KUL KÖKENLİ DAMATLAR

Fatih döneminin önemli bir yönü, devşirme sisteminden gelen Hıristiyan Sırp, Rum, Hırvat, Boşnak ve Arnavut kökenli kulların veya orijinal ifadesiyle kölelerin devlet yönetiminde etkinlik kazanmasıdır. Buna paralel olarak hanedanın hem erkek, hem de bayan mensuplarının evlilikleri de değişikliğe uğramıştır.

Osmanlı prensesleri, II. Bayezid’den itibaren belli bir makama gelmiş kullarla evlendirildiler. Aslında bunun ilk örneği Fatih’in kız kardeşi Fatma Sultan’ı bir devşirme olan Zağnos Paşa ile evlendirmesidir. II. Bayezid ise kızlarının hepsini devşirmelerle evlendirmeyi tercih etti.

Bu damatlar başlangıçta “aristokrat” ailelerden geliyordu. Bayezid kızlarından birisini Hersek dukalığından gelen Hersekzade Ahmet Paşa, diğerini Dukakinzade Ahmet Paşa ve torununu da Dukakinzade’nin oğlu ile evlendirdi.

Sonraları aristokrat Hıristiyan aileler yerine soylu olmayan ama kabiliyet ve başarılarıyla önemli makamlara gelen ve “paşa” olan “kul” kökenliler tercih edildi. Böylece damatlar zaten önemli bir makamda olduklarından sultanların “dengi olmayan bir kişiyle evlendiği” dedikodusuna fırsat verilmemiş oldu.

Dönemin padişahının bir tercihi olan bu evliliklerde damatların yaşı ve etnik kökeninin önemi yoktu. Zaten belli bir makamda olan damat, daha sonra padişahın arzusu ve sultanın aracılığıyla daha üst makamlara gelebiliyordu.

Padişaha damat olmak “damat paşaya” büyük bir avantaj sağlamakla beraber belli yükümlülükler de getiriyordu. Böyle bir evlilikle “ paşa”, önceki eşlerini boşamak zorunda kalıyor, yanlış bir davranışında “hanım sultan” evliliği sona erdirebiliyordu.

Bu durumda damadın hayatı kararıyor ve makamını kaybediyordu. Bazen de bundan sonraki hayatı Lütfi Paşa örneğinde olduğu gibi sürgünde geçiyordu.

PARGALI İBRAHİM

Kanuni Sultan Süleyman devri, padişahların damatlarıyla tam bir yakınlaşma yaşadıkları bir dönem oldu. Kanuni önce kız kardeşlerini sonra tek kızını, son olarak oğlu Selim’den olan kız torunlarını önde gelen devlet adamlarıyla evlendirdiği gibi onları “sadık kullar” olarak önemli görevlere getirdi.


Bunlar içinde en meşhuru, Muhteşem Yüzyıl dizisi ile bir magazin figürüne dönüşen “Pargalı İbrahim Paşa” idi. Osmanlı tarihinin önemli isimlerinden İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Paşa’nın padişah damadı olmadığını belirtse de Çağatay Uluçay gerekçeleriyle bunun doğru bir tespit olmadığını savunmuştur.

Bugünkü Yunanistan sınırları içindeki Parga’da doğan ve “Rum, Arnavut veya İtalyan” asıllı olduğu iddia edilen İbrahim’in çocukluk dönemlerine ait çok farklı rivayetler bulunmaktadır. Ancak Kanuni’nin Manisa sancak beyliği sırasında onun hizmetine girdiği ve Süleyman’ın hükümdar olmasıyla İstanbul’a geldiği kesindir.

MAKBULLÜKTEN MAKTULLÜĞE

İbrahim, Padişaha olan yakınlığı dolayısıyla “has odabaşısı” olarak görev yaptı ve 1522’deki Rodos seferinde bulundu. Ardından hiyerarşiye aykırı olarak 1523’de Vezir-i azam yapıldı. Ancak bu usulsüz tayin, huzursuzluklara yol açtı. Hatta “bid’at” olarak değerlendirildi ve Vezir-i azamlığa tayinini bekleyen Ahmet Paşa’nın Mısır’da isyan etmesine neden oldu.

İbrahim Paşa, yeni görevinden sonra padişahın kız kardeşi Hatice Sultan’la on beş gün süren görkemli bir düğün merasimiyle evlendi. Daha sonra Kanuni’nin verdiği Mısır’ın asayişini sağlama görevinde başarılı olduğu gibi Mohaç Meydan Muharebesi’nin kazanılmasında da önemli bir rol oynadı.

Bu sırada Sultanahmet’teki sarayının bahçesine diktirdiği heykeller nedeniyle “büt-nişan (put dikici)” olarak adlandırıldı ve halk arasında aslında Müslüman olmadığına dair rivayetler çıktı.

Anadolu’daki asileri de bertaraf eden Paşa’nın şöhreti iyice arttı. 1529’daki Avusturya seferi sonrasında İbrahim Paşa’nın nezaret ettiği görüşmeler sonrasında iki taraf arasında bir antlaşma yapıldı.

1533’deki antlaşmayla Avusturya, Osmanlı Devleti’nin üstünlüğünü kabul ediyor ve Arşidük Ferdinand Vezir-i Azam’a denk sayılıyordu. Böylece devşirme kökenli bir “köle”, “soylu” Avusturya hükümdarı ile aynı statüde oluyordu.


KURB-U SULTAN ATEŞ-İ SUZAN

İkbal basamaklarını hızla tırmanan Paşa, 1534’deki Irak seferine “Serasker Sultan” olarak çıktı ve sefer sırasında nüfuz sahibi bir kişi olan Defterdar İskender Çelebi’yi idam ettirdi. Hem bu hadise, hem de kendisini “Sultan” unvanı ile anması, Saray’ı rahatsız etti.

Kanuni bir Ramazan günü Paşa’yı iftara davet etti ve verdiği emirle iftar sonrasında boğdurttu. Böylece bir zamanların “makbul” Paşa’sı, “maktul İbrahim Paşa” oldu. Hatta defnedildiği yer bile gizlendi.

Kanuni’nin bu çok yakın arkadaşını idam ettirme nedenleri olarak Paşa’nın; saltanat hırsına kapılması, elde ettiği makam ve zenginliği bunun için kullanmaya kalkışması, oğullarını tahta çıkarmaya çalışan Hürrem Sultan’la arasının açık olması ileri sürülmüştür.

Özellikle Irakeyn Seferinde Bağdat’ın fethinden sonra etrafına karşı çok sert bir tutum takındığı ve büyük bir gurura kapılarak kimsenin sözüne kulak asmadığı iddia edilmiştir.

Yakın arkadaşı İbrahim’i geleneklere aykırı olarak Vezir-i azam yapan Kanuni, hatalarını gördüğü anda kız kardeşinin kocası da olsa on iki yıllık sadrazamını öldürterek saltanatın asıl sahibinin kendisi olduğunu herkese ilan etmiştir.

“Pargalı İbrahim” örneğinde gördüğümüz manzara, bundan sonraki padişah damatlarında da tekrarlanacak ve genellikle “kurb-u Sultan, ateş-i suzan” olacaktır.

Kaynakça: Juliette Dumas, “Bir Prenses Bir Köleyle Evlenirse” vd. , Toplumsal Tarih, S. 209-210, 2010; S. Parlaz, “Osmanlı Hanedan Evlilikleri Üzerine Bazı Notlar”, Tarih Okulu, S. 15, 2013; F. Emecen, “İbrahim Paşa, Makbul”, TDV İA, C. 21; T. Gökbilgin, “İbrahim Paşa”, İA.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 18.7.2018 [TR724]

Güney Afrika, dünyanın en hassas radio teleskobunu kurdu [Türkmen Terzi]

Güney Afrika’nın Northern Cape eyaletinde, çöl ortasında kurulan dünyanın en hassas ve güçlü radio teleskobu Meerkat’ın  açılışına her her kıtadan bilim adamları katıldı. Astronom, mühendis ve data bilim adamlarını Güney Afrika’ya çekecek olan teleskoplar, Samanyolu Galaksisi’nin ve evrenin sırları keşfedecek.

Açılışını Güney Afrika Devlet Başkan Yardımcısı David Mabuza ve Bilim Teknoloji Bakanı Mmamoloko Kubayi-Ngubane’nın yaptığı Meerkat projesi her biri 13.5 metre çapında 64 dev antenden oluşuyor. Meerkat’ın, 30 bin kilometre ışık yılı uzaktaki (285 trilyon kilometre) Samanyolu Galaksisi’nin merkezinden görüntülediği yıldızların şu ana kadar çekilmiş en yüksek çözünürlüklü resimleri izleyenleri büyüledi.

4.4 milyar Rand’e (330 milyon Dolar) mal olan dev teleskoplar, kıtalararası Square Kilometer Array (Kilometre Kare Dizgesi-SKA) projesinin bir parçası olarak mevcut teleskoplardan yaklaşık 50 kat daha hassas teknolojisiyle astronomi çalışmalarında devrim yapmaya başladı.

Güney Afrikalı bilim adamları tarafından dizayn edilen ve Pretoria hükümetinin sponsorluğunda hayata geçirilen proje, radyo dalgalarının en detaylı haritalarını çıkaracak kapasitede. Açılışta konuşan SKA’nın organizasyonlardan sorumlu Genel Müdürü Phil Diamond, “Merkaat teleskopları ile Güney Afrika astronomi ve veri biliminin en ön safında yer almaya başladı, Uluslararası SKA projesinin başarısı büyük oranda burada kurulan Meerkat’ın çalışmalarına bağlı.” dedi.

İlki 2016’da tamamlanan teleskoplarla hizmet veren Meerkat, Samanyolu Galaksisi’nin merkezindeki süper kütleli kara deliklerin en detaylı resimlerini vermesinin yanında, önümüzdeki aylarda astronomi olaylarından ‘geçici dalgaları’ ve galaksilerdeki hidrojen bolluğunu araştıracak.

Kara delikleri ve geçici dalgaları araştırıyor

İlki 2016’da tamamlanan teleskoplarla hizmet veren Meerkat, Samanyolu Galaksisi’nin merkezindeki süper kütleli kara deliklerin en detaylı resimlerini vermesinin yanında, önümüzdeki aylarda astronomi olaylarından ‘geçici dalgaları’ ve galaksilerdeki hidrojen bolluğunu araştıracak. Bilim adamları, “geçici dalgalar” hadisesinin, bir kaç saniye süren “hızlı radyo patlamalarını” içerdiğini, bu konunun astronomi çalışmalarının en şaşırtıcı fenomeni olduğunu ifade ederken, hidrojen bolluğu olayının ise, yıldızların yakıtı olduğunu ve evrenin tarihini izleme imkanı verdiğini belirttiler.

64 teleskoptan oluşan MeerKAT,  birçok antenin veya çanağın birlikte tek bir teleskop olarak hareket ettiği interferometri denen bir teknik kullanıyor. Her bir çanak, nispeten zayıf radyo sinyallerini uzaydan topluyor, birleştiriyor, süzüyor ve gökbilimcilere faydalı olan verilere dönüştürüyor.

Çok seyrek nüfuslu ve genellikle bulutsuz gökyüzüne sahip olan Northern Cape eyaletinde kurulan teleskoplara onlarca kilometre mesafeden itibaren bütün sinyaller kesiliyor. Ayrıca, Afrika’nın en güneyinde yer alan bölge, coğrafi konumu açısından Kuzey’e göre uzayı daha avantaşlı açılardan gözlemliyor.

Açılış öncesi medyaya konuşan Güney Afrika Radyo Astronomi Gözlemevi Baş Bilim Adamı Fernando Camilo, şu bilgileri verdi: “Meerkat çok büyük bir proje, Amerika’yı bırakıp buraya geldim. Gökyüzünden gelen sesleri dinliyoruz ve büyük patlama öncesinden başlayarak galaksilerin oluşumunu, evrenin sırlarını keşfetmeye çalışıyoruz. Önceleri bizim astronomlarımız dışarı giderdi, şimdilerde yabancılar bize geliyor. Bir çok üniversitemizin çok kaliteli radyo astronomi grupları oluşmuş durumda.”

Meekat teleskopları, sekiz büyük araştırma projesi için, yerli ve yabancı astronomlar başkanlığında, her bir proje için 5 yıl boyunca bin saat gözlem yapacaklar. Projelerin yarısından fazlası ‘hidrojen’ i incelerken, yüzde 30 gözlem zamanı ise, dünya astronomlarının projelerine sunulacak. MeerKAT’a önümüzdeki yıllarda 130 teleskop daha eklenecekken, projenin Avustralya ayağına ise 130 bin anten kurulacak. Güney Afrika ve Avustralya’daki teleskoplar, galaksilerin ilk oluşumlarını, gezegenler arasındaki manyetik ilişkileri ve kosmozun geniş ölçekli yapısını inceleyecek. Cape Town’un kuzeyine 90 kilometre mesafedeki teleskoplar, 2012’de inşa edilmeye başlandı.

Meerkat projesi şimdiden bir çok astronomu, mühendisi ve bilim adamını Güney Afrika’nın gözlerden uzak Carvanyon kasabasına çekiyor. Aynı zamanda beyazların kurduğu tarihi bir kasaba olan Carvanyon, şimdilerde yeniden canlanmış, bir çok yeni oteli ile çöl ortasında, gözlerden uzak, yerli ve yabancı öğrenciler, hocalar için bir bilim merkezine dönmüş durumda.

[Türkmen Terzi] 18.7.2018 [TR724]

İki kişiden birinin gözünde yaş yok!

Kimi zaman üzüntüden kimi zaman da sevinçten gözyaşı dökeriz. Duygularımıza eşlik eden bu birkaç damla gözyaşının aslında çok önemli işlevleri var. Eğer vücut gözyaşı salgılanmazsa gözde yanma, batma, yabancı cisim hissi gibi birçok olumsuzluk yaşanmaya başlar. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Bekir Sıtkı Aslan, tedavi edilmeyen kuru göz hastalığının ilerde görme kaybına kadar gidebileceğine dikkat çekiyor.

Göz kapaklarının içindeki bezlerden salgılanan gözyaşının göz kapağı ile gözümüzün sürtünmesine bağlı sorunlara engel olmak gibi çok daha önemli bir işlevi bulunmaktadır. Farkında olmadığımız bu salgılar kornea ön yüzünde ‘gözyaşı film tabakası’ adıyla andığımız bir tabaka oluşturur. Bu tabaka üstte yağ altta müsin ve ikisinin arasında sıvı gözyaşından oluşur. Göz kapağımız belli bir ritimde örneğin dakikada 20 defa açılıp kapandığında gözyaşı gözde homojen olarak dağılır ve göz küresi ile göz kapağı arasında sürtünmeye bağlı sorunları da ortadan kaldırmış olur. Gözyaşının yeteri kadar salgılanmaması ise önemli bir durumla karşı karşıya olduğumuz anlamına gelmektedir.

Kişi rahatsızlığı fark edemeyebilir

Toplumun yüzde 40’ında kuru göz problemi mevcut. Neredeyse her 2 kişiden birinde görülen bu hastalık herkeste bulgu vermez. Yanma, batma, yabancı cisim hissi, gözde çapaklanma, sabah ilk uyanıldığında gözü açmakta zorlanma, akşam saatlerinde yorgunluktan göz kapaklarını açma isteğinin azalması gibi belirtileri olabilmektedir.

Kuru göz hastalığının sebebi çok

  • Alerjik ve bakteriyel enfeksiyonlar nedeniyle göz kapaklarındaki bezler görevini yapamazs uru göz hastalığı gelişebilir.
  • Korneada olan değişiklikler pek çok önemli problemin habercisidir.
  • Mukozalarda salgıları kontrol eden hormonal değişiklikler.
  • Çevre kirliliği ve gözün zararlı ışıklara maruz kalması.

Bilgisayar kullanmak önemli etken

Uzun süre bilgisayar kullanımının yan etkilerinden biri de göz kırpma refleksini azalmasıdır. Bilgisayar kullanırken gözlerimizle çoğunlukla kırpmadan hep aynı noktaya bakarız. Kişi bilgisayarda oyun oynuyorsa göz kırpma refleksi iyice azalır. Göz kırpma refleksi azalınca gözyaşı homojen olarak dağılmaz ve kuru göz bulguları ortaya çıkar.

Kişi yanma batma ve gözlerde kuruma hissinden yakınıyorsa mutlaka bir göz doktoruna görünmelidir. Kuru göz hastalığı tanısı konulduğunda buna neden olan faktörler araştırılmalıdır. Kapaklarda bir iltihap ya da immünolojik sistemde bir sorun olup olmadığına bakılmalıdır. Kuru göz tablosu aşırı buharlaşmayla mı alakalı, yoksa sadece gözyaşı yapımındaki eksiklikten mi kaynaklanıyor, bunların ayrıntılı bir şekilde ayrıştırılmalıdır.

[TR724] 18.7.2018

Obama: Tuhaf ve öngörülemez bir dönem yaşıyoruz [Türkmen Terzi]

ABD Eski Başkanı Barack Obama, geleneksel “Mandela Konuşması”nın onaltıncısında bugün binlerce kişiye hitap etti. Obama, üstü kapalı olarak Donal Trump’a yüklenerek, “ Bütün demokratik kurumları yıkıyor” dedi.

Obama, aynı zamanda, Güney Afrika’nın efsane lideri Nelson Mandela’nın yüzüncü doğum yıldönümüne denk gelen konuşmasında, “Tuhaf ve öngörülemez bir dönem yaşandığını” ifade etti. ABD’nin İlk Siyah Lideri özetle, açgözlü ve sahtekar işadamlarının vergi ödemek istemediğini, siyasetçinin biraz yalan söyleyebileceğini ama bugünlerde popülist liderlerin hiç bir temele dayanmayan palavralar attığını, diktatörlerin insan haklarını çiğnediğini ifade etti.

Devletlerin artık çıkarları için insan haklarını çok rahat ayaklar altına aldığını söyleyen Obama, zengin işadamlarının siyasilerle anlaşarak yolsuzluk yaptığını, fakirlerin haklarını gaspettiklerine vurgu yaptı. Siyasilerin artık her gerçeği gözardı ederek kendi alternatif doğrularını dikte ettiklerini ve bu sayede siyasi ajandalarını işlediklerini belirten Obama, “Örneğin, lider çıkıyor, küresel ısınma yok diyor! Bütün araştırmaları, bilimi inkar edebiliyor” diye konuştu.

Basın özgürlüğü demokrasinin gereğidir

Gençlere hitaben, hiç bir şeyin imkansız olmadığını anlatan Obama, hayal edin ve çalışın tavsiyesinden bulundu. Bağımsız medyanın içinde bulunduğu sıkıntıları anlatan Obama, “Düşünce özgürlüğü, özgür basın demokrasinin zorunluluğudur.” dedi. Obama, “Doğru doğrudur. Doğrunun alternatifi yoktur, şu anda herkes hakikatler için ayağa kalkmalıdır, herkes doğruları savunarak kendi çevresinin lideri olabilir.” tavsiyesinde bulunan Obama, gazetecilerin, siyasilerin yalanlarını çıkardıkları için otokratik rejimlerin kurbanı olduklarını ifade etti.  “Yolsuz liderler gelir ve gider, hiç bir güç birbirine kenetlenmiş insanları yenemez. Korku ve nefret endeksli politikalar yaygınlaşıyor, toplumlar, gerçeklerin üstünü örten ve utanmadan yalan söyleyen liderler tarafından yönlendiriliyor” diyen Obama, asıl gücün halkın elinde olduğundu söyledi.

Yeni bir bakış açısı elde etmek önemli

Küresel ısınmanın inkar edilmesini sert ve alaycı bir dille eleştiren Obama, “ırkçı göçmen politikaları, kontrolsüz kapitalizm, ve güçlü siyasi liderler” tanımlarıyla Trump’a gönderme yaptı.  Obama sözlerini şöyle sürdürdü: “İçinde bulunduğumuz garip ve belirsiz zamanlar göz önüne alındığında, her gün baş döndüren yeni bir haberle ve rahatsız eden bir başlıkla karşılaşıyoruz. Belki bir süreliğine geri adım atmak ve biraz bakış açısı elde etmek yararlı olabilir diye düşünüyorum”.

Siyahlara karşı ırkçılık devam ediyor

Johannesburg’un Wanderers Kriket Stadyumu’nda yaklaşık 15 bin insana hitap eden Obama, siyahlara yapılan negatif ayrımcılığın Amerika ve Güney Afrika’da halen devam ettiği dile getirdi. Sınırları korumanın önemli olduğu söyleyen Obama, öte yandan, göçmen politikalarının renk, ırk ve din üzerine bina edilerek, ayrımcılık yapılmasının yanlış olduğunun altını çizdi.

Mandela’nın yüzüncü doğum yılı kutlanmaya devam ediyor

Obama, Güney Afrika Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa ve  Mandela’nın son eşi Graca Machel’inde katıldığı bugünkü konuşmasının ardından yarın, Mandela’nın yüzüncü doğum yılı etkinliklerine kapsamında 200 genç Afrika liderinin katıldığı bir programa iştirak edecek. Obama, Güney Afrika’dan önce, memleketi Kenya’ya da da kısa bir süre vakit geçirdi.

1918’de doğan Nelson Mandela, 1962’de girdiği hapisten 1990’da çıktı.1994’te beyazların ırkçı yönetimine son veren Mandela, Demokratik Güney Afrika’yı kurdu. Barak Obama, sadece 2005 yılında kısa süreliğine görüştüğü Nelson Mandela’yı, “Kendime daha iyi bir insan olmamı söylettiren, 20.yüzyılın son büyük özgürlük mücadelecisi” olarak tanımladı. Obama, Mandela’nın vefat ettiği 2013’te Johannesburg’a gelerek cenaze törenine iştirak etti.

Beyaz Saray’dan ayrıldığı 2017’den beri fazla toplum önüne çıkmayan ve başkanlığından sonra ilk Afrika gezisini yapan Obama, geleneksel Mandela Konuşması’nı reddetme lüksü olmadığını, Graca Machel’in “emriyle” geldiğini söyleyerek, Mandela’nın yaşlı eşine jest yaptı.

Barack Obama ve Nelson Mandela ülkelerinin ilk siyah liderleri olmalarının yanında, Nobel Barış ödülü sahibiler. Mandela Konuşması’nı yapan diğer bazı isimler Bill Clinton, Thabo Mbeki, Kofi Annan, Bill Gates and Başpiskopos Desmond Tutu.

[Türkmen Terzi] 18.7.2018 [TR724]