Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, Buket Uzuner’in 19 baskı yapan Ayın En Çıplak Günü adlı kitabını “muzır neşriyat” olduğuna karar vererek satışına kısıtlama getirdi.
YAVUZ GENÇ -20 Mart 2020
ANKARA – Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı Hazırlık Bürosu’nun 2018/20969 sayılı soruşturma dosyasına dayanarak, Buket Uzuner’in Ayın En Çıplak Günü adlı kitabının incelenmesi sonucunda, 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğuna karar verdi. Kurul bu nedenlerle Ayın En Çıplak Günü adlı kitabın 1117 sayılı kanunun 3266 sayılı kanunla değişik 4’üncü maddesindeki sınırlamalara tabi olmasına oy birliği ile karar verdi. Bu maddeye göre yayınevi, kitabın ön kapaklarına “Küçüklere zararlıdır” damga veya işaretini basmak zorunda. Ayrıca kitap açık yerlerde satılamayacak.
DOKUZ ÖYKÜLÜK KİTAP
Buket Uzuner’in “Herkesin yaşamında çıplak günler vardır; savunmasız, iddiasız, direnmesiz, gösterişsiz, öylece… Yalın ve kendi halinde. İçine kimsenin kabul edilmediği, alınmadığı, hani o ‘en yakınlar’ın bile.. Bu kitaptaki öyküler benim en çıplak günlerimde yazıldılar” sözleriyle tanımladığı Ayın En Çıplak Günü adlı kitapta dokuz öykü bulunuyor. Kadınların Türkiye’de çektiği sıkıntıları anlatan öykülerden birinde, yıllarca erkek bedeninde iken bir sabah uyandığında kendini kadın vücudunda bulan Ömer’in yasadığı bir günlük şaşkınlığı ve karmaşayı anlatır.
KANUN MUZIR NEŞRİYAT İÇİN DE DİYOR?
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu tarafından alınan karar gereği Buket Uzuner’in Ayın En Çıplak Günü adlı kitabına şu kısıtlamalar getirildi:
Madde 4: Ellerinde mevcut eserlerin ön kapaklarına “Küçüklere zararlıdır” damga veya işaretini basmak zorundadırlar.
“Küçüklere zararlıdır” ibaresinin herkesin kolayca görüp okuyabileceği şekil ve büyüklükte yazılması zorunludur.
Bu suretle damgalanan eserler;
a) Açık sergilerde ve seyyar müvezziler tarafından satılamaz.
b) Dükkanlarda, cemakanlarda ve benzeri yerlerde teşhir edilemez.
c) Bir yerden bir yere teşhir maksadıyla açık bir surette nakledilemez ve müvezziler tarafından bunlar için sipariş kabul olunamaz.
d) Gazeteler, mecmualar, duvar ve el ilanları, radyo ve TV ile veya diğer suretlerle ilan edilemez, satışı için reklam ve propaganda yapılamaz.
e) Para mukabili veya parasız küçüklere gösterilemez, verilemez ve hiçbir suretle okul ve benzeri yerlere sokulamaz.
YAZAR UZUNER: KUŞAKLAR BOYUN OKUNMUŞ KİTAP ŞİMDİ AHLAK BOZACAKMIŞ!
Yazar Buket Uzuner, alınan kararla ilgili Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “#AYINENÇIPLAKGÜNÜ 34 (OTUZ DÖRT) yıl önce yayımlanan ve 19 baskı yapmış öykü kitabım sansürlenmiş! Kuşaklarboyu okunmuş bir kitap şimdi “ahlak bozacakmış!”” ifadelerine yer verdi.
[Kronos.News] 20.3.2020
Aile hekimleri: Eksikler giderilmezse İtalya’dan vahim olabiliriz
TTB Aile Hekimliği Kolu Başkanı Filiz Ünal, “İtalya’da 600 aile hekiminin 100’ü salgına yakalandı ve iki hekim de hayatını kaybetti. Türkiye’de aile hekimlerine sadece 10 günlük malzeme dağıtıldığı düşünüldüğünde aynı tabloyla hatta daha vahimiyle karşılaşabiliriz” dedi.
KRONOS -20 Mart 2020
Koruyucu maskelerin reçeteye bağlanmasının ardından aile hekimlerinin kapısı önünde yığılma olduğunu söyleyen Ünal, “İnsanlar kaygılanmakta haklı ancak maske için reçete yazdırmak için geldiklerinde virüs kapabilirler” dedi.
Korona virüse karşı hastanelerdeki malzeme eksikliği ve sağlık çalışanlarını koruyucu önlemlerin artırılmaması, toplum sağlığı açısından risk oluşturuyor. Yurttaşların başvuruda ilk tercih ettikleri yer olan aile sağlığı merkezlerinde de malzeme eksikliği yaşanıyor.
‘SADECE 10 GÜNLÜK MASKE DAĞITILDI, ELDİVEN ÖNLÜK HİÇ YOK’
BirGün’den Burcu Cansu‘ya konuşan TTB Aile Hekimliği Kolu Başkanı Filiz Ünal, birinci basamak sağlık kuruluşlarında ciddi bir malzeme eksikliği sorunu olduğunu aktardı. Ünal, “İtalya’da 600 aile hekiminin 100’ü salgına yakalandı ve iki hekim hayatını kaybetti. Türkiye’de de malzeme eksikliği böyle devam ederse İtalya’daki tablodan daha vahim bir tablo ile karşılaşmamız kaçınılmaz. Çalıştığım aile hekimliğine sadece 10 günlük maske dağıtıldı, eldiven ve önlük hiç yok. Şüpheli hastalar için kullanabileceğimiz test kitleri ise bizlere verilmedi” dedi.
‘YÜKSEK ATEŞLİ HASTALARIN YÖNLENDİRİLMESİ SIKINTILI’
Birinci basamak sağlık kuruluşlarında gebe, yaşlı ve kronik hasta takibinin yapıldığını belirten Ünal, şöyle devam etti:
“Gebe ve bebekli kadınlara sabah erkenden gelmeleri için randevu veriyoruz. Yaşlı ve kronik hastaların ise yoğunluk oluşturmayacak şekilde gelmesini sağlamaya çalışıyoruz fakat çok mümkün olmuyor. Öksüren ya da yüksek ateşi olan bir hasta geldiğinde ayrı bir odada muayenesini sağlıyoruz ama sonrasında o hastanın takibi ve yönlendirmesi konusunda ciddi sıkıntılar yaşanıyor.”
Aile Sağlığı Merkezleri ile ilgili yeni düzenlemeler yapılması gerektiğinin altını çizen Ünal, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Çalışma biçimi yeniden düzenlenmeli. 08.00-12.00 saatleri arasında aşılama, gebe-bebek takibi gibi koruyucu sağlık hizmetleri, 13.00-15.00 saatleri arasında rutin hasta muayene ve kontrol hizmetleri verilmeli, 15.00-17.00 saatleri günlük raporların tutulması, eğitim çalışmaları ve temizlik faaliyetleri için ayrılmalı. Sağlık çalışanlarının gereksinim duyduğu kişisel koruyucu donanımlar hızla karşılanmalıdır. Birinci basamağın temizliği il sağlık müdürlükleri tarafından sağlanmalı.”
‘REÇETELİ MASKE İLE SAĞLIK MERKEZLERİNE AKIN BAŞLADI’
En büyük yoğunluklarının maske yazdırmaya gelen kronik hastalar olduğunu belirten Ünal, sözlerini şöyle sonlandırdı:
“Maskelerin reçetesiz alınmayacağı açıklandı ve kronik hastalar maske yazdırmak için aile sağlığı merkezlerine akın etmeye başladı. İnsanlar kaygılanmakta haklı ancak maske için reçete yazdırmak için geldiklerinde virüs kapabilirler. Raporu olan hastalara maske direkt eczaneden verilmelidir. Böylece hastaların kurum kurum gezmesi engellenmiş olur.”
‘YURT DIŞINDAN GELENLERİ ARIYORUZ, YA DIŞARIDA YA İŞTE’
Ülkeye yurt dışından giriş yapanları sık sık aradıklarını bildiren Ünal, “Korona şüphesi ile 14 gün karantina uygulayarak evde olması gereken insanları gün içinde arıyoruz. Fakat kimi arasak ya dışarıda ya da işte… Bu durumun kendisi de ciddi bir risk oluşturuyor” dedi.
[Kronos.News] 20.3.2020
KRONOS -20 Mart 2020
Koruyucu maskelerin reçeteye bağlanmasının ardından aile hekimlerinin kapısı önünde yığılma olduğunu söyleyen Ünal, “İnsanlar kaygılanmakta haklı ancak maske için reçete yazdırmak için geldiklerinde virüs kapabilirler” dedi.
Korona virüse karşı hastanelerdeki malzeme eksikliği ve sağlık çalışanlarını koruyucu önlemlerin artırılmaması, toplum sağlığı açısından risk oluşturuyor. Yurttaşların başvuruda ilk tercih ettikleri yer olan aile sağlığı merkezlerinde de malzeme eksikliği yaşanıyor.
‘SADECE 10 GÜNLÜK MASKE DAĞITILDI, ELDİVEN ÖNLÜK HİÇ YOK’
BirGün’den Burcu Cansu‘ya konuşan TTB Aile Hekimliği Kolu Başkanı Filiz Ünal, birinci basamak sağlık kuruluşlarında ciddi bir malzeme eksikliği sorunu olduğunu aktardı. Ünal, “İtalya’da 600 aile hekiminin 100’ü salgına yakalandı ve iki hekim hayatını kaybetti. Türkiye’de de malzeme eksikliği böyle devam ederse İtalya’daki tablodan daha vahim bir tablo ile karşılaşmamız kaçınılmaz. Çalıştığım aile hekimliğine sadece 10 günlük maske dağıtıldı, eldiven ve önlük hiç yok. Şüpheli hastalar için kullanabileceğimiz test kitleri ise bizlere verilmedi” dedi.
‘YÜKSEK ATEŞLİ HASTALARIN YÖNLENDİRİLMESİ SIKINTILI’
Birinci basamak sağlık kuruluşlarında gebe, yaşlı ve kronik hasta takibinin yapıldığını belirten Ünal, şöyle devam etti:
“Gebe ve bebekli kadınlara sabah erkenden gelmeleri için randevu veriyoruz. Yaşlı ve kronik hastaların ise yoğunluk oluşturmayacak şekilde gelmesini sağlamaya çalışıyoruz fakat çok mümkün olmuyor. Öksüren ya da yüksek ateşi olan bir hasta geldiğinde ayrı bir odada muayenesini sağlıyoruz ama sonrasında o hastanın takibi ve yönlendirmesi konusunda ciddi sıkıntılar yaşanıyor.”
Aile Sağlığı Merkezleri ile ilgili yeni düzenlemeler yapılması gerektiğinin altını çizen Ünal, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Çalışma biçimi yeniden düzenlenmeli. 08.00-12.00 saatleri arasında aşılama, gebe-bebek takibi gibi koruyucu sağlık hizmetleri, 13.00-15.00 saatleri arasında rutin hasta muayene ve kontrol hizmetleri verilmeli, 15.00-17.00 saatleri günlük raporların tutulması, eğitim çalışmaları ve temizlik faaliyetleri için ayrılmalı. Sağlık çalışanlarının gereksinim duyduğu kişisel koruyucu donanımlar hızla karşılanmalıdır. Birinci basamağın temizliği il sağlık müdürlükleri tarafından sağlanmalı.”
‘REÇETELİ MASKE İLE SAĞLIK MERKEZLERİNE AKIN BAŞLADI’
En büyük yoğunluklarının maske yazdırmaya gelen kronik hastalar olduğunu belirten Ünal, sözlerini şöyle sonlandırdı:
“Maskelerin reçetesiz alınmayacağı açıklandı ve kronik hastalar maske yazdırmak için aile sağlığı merkezlerine akın etmeye başladı. İnsanlar kaygılanmakta haklı ancak maske için reçete yazdırmak için geldiklerinde virüs kapabilirler. Raporu olan hastalara maske direkt eczaneden verilmelidir. Böylece hastaların kurum kurum gezmesi engellenmiş olur.”
‘YURT DIŞINDAN GELENLERİ ARIYORUZ, YA DIŞARIDA YA İŞTE’
Ülkeye yurt dışından giriş yapanları sık sık aradıklarını bildiren Ünal, “Korona şüphesi ile 14 gün karantina uygulayarak evde olması gereken insanları gün içinde arıyoruz. Fakat kimi arasak ya dışarıda ya da işte… Bu durumun kendisi de ciddi bir risk oluşturuyor” dedi.
[Kronos.News] 20.3.2020
HDP ihraç edilen sağlıkçıların iadesi için kanun teklifi verdi
HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, koronavirüsün her geçen gün arttığını belirterek, mesleğinden ihraç edilen sağlık personelinin görevlerine dönmesi için kanun teklifi verdi.
BOLD – HPD Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, korona virüsünün yaygınlaştığı süreçte atama bekleyen sağlık çalışanlarının güvenlik soruşturması beklemeden atanması, ihraç edilenlerin görevlerine iadeleri ve sağlık çalışanlarının salgın hastalıklardan korunmaları için gerekli önlemlerin alınması ve zor koşullar altında çalışan sağlık görevlilerine ek ödeme yapılması amacıyla kanun teklifi verdi.
Meclis Başkanlığı’na sunulan kanun teklifinin gerekçe kısmında korona virüsünün pandemi olarak kabul edildiği hatırlatılarak, “Hekim ve sağlık personellerinin çalışma koşulları son derece zor olup, güvenli ve salgından koruyucu kıyafetlerinin olmaması bizzat sağlık çalışanlarının yaşamını riske etmektedir. Buna ilişkin hiçbir önlem alınmadığı gibi sağlık çalışanları fazla çalışma yapmaktadır” denildi.
GEREKLİ DÜZENLEMELER YAPILMALI
Gazete Duvar’ın haberine göre atama bekleyen binlerce sağlık görevlisi ve hekimin olduğu süreçte sağlık çalışanlarının ağır koşullar altında çalışmalarının adil olmadığını belirten Beştaş gerekçede şunları kaydetti: “Bu nedenle güvenlik soruşturmaları tamamlanmaksızın gerekli atamalar yapılmalı ve sağlık personellerinin ülke genelinde dengeli dağılımı sağlanmalıdır. Kovid-19 salgını kapsamında eğitim çalışmaları veren uzman hekim Güle Çınar’ın görüntülerinin sosyal medyada yaygınlaşması üzerine hekimin görevden uzaklaştırma gibi bir yaptırıma maruz bırakılması sorumluluk sahibi kişilerin cezalandırılması anlamına gelmektedir. Bu da hekim ve sağlık personellerinin sağlık açısından güvenliklerinin sağlanmadığı gibi moral ve destek açısından da yıpranmaya açık konumda olduklarını göstermektedir. Bu bahisle hekimler ve sağlık personellerinin çalışma koşullarına dair gerekli düzenlemelerin derhal yapılması içinde bulunduğumuz salgın hastalık halinin bir an evvel geçmesi adına da önem arz etmektedir.”
[BoldMedya] 20.3.2020
BOLD – HPD Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, korona virüsünün yaygınlaştığı süreçte atama bekleyen sağlık çalışanlarının güvenlik soruşturması beklemeden atanması, ihraç edilenlerin görevlerine iadeleri ve sağlık çalışanlarının salgın hastalıklardan korunmaları için gerekli önlemlerin alınması ve zor koşullar altında çalışan sağlık görevlilerine ek ödeme yapılması amacıyla kanun teklifi verdi.
Meclis Başkanlığı’na sunulan kanun teklifinin gerekçe kısmında korona virüsünün pandemi olarak kabul edildiği hatırlatılarak, “Hekim ve sağlık personellerinin çalışma koşulları son derece zor olup, güvenli ve salgından koruyucu kıyafetlerinin olmaması bizzat sağlık çalışanlarının yaşamını riske etmektedir. Buna ilişkin hiçbir önlem alınmadığı gibi sağlık çalışanları fazla çalışma yapmaktadır” denildi.
GEREKLİ DÜZENLEMELER YAPILMALI
Gazete Duvar’ın haberine göre atama bekleyen binlerce sağlık görevlisi ve hekimin olduğu süreçte sağlık çalışanlarının ağır koşullar altında çalışmalarının adil olmadığını belirten Beştaş gerekçede şunları kaydetti: “Bu nedenle güvenlik soruşturmaları tamamlanmaksızın gerekli atamalar yapılmalı ve sağlık personellerinin ülke genelinde dengeli dağılımı sağlanmalıdır. Kovid-19 salgını kapsamında eğitim çalışmaları veren uzman hekim Güle Çınar’ın görüntülerinin sosyal medyada yaygınlaşması üzerine hekimin görevden uzaklaştırma gibi bir yaptırıma maruz bırakılması sorumluluk sahibi kişilerin cezalandırılması anlamına gelmektedir. Bu da hekim ve sağlık personellerinin sağlık açısından güvenliklerinin sağlanmadığı gibi moral ve destek açısından da yıpranmaya açık konumda olduklarını göstermektedir. Bu bahisle hekimler ve sağlık personellerinin çalışma koşullarına dair gerekli düzenlemelerin derhal yapılması içinde bulunduğumuz salgın hastalık halinin bir an evvel geçmesi adına da önem arz etmektedir.”
[BoldMedya] 20.3.2020
Başak Demirtaş’tan çağrı: “Hapishanelerde koronavirüs ölümleri yaşanmadan sesimizi yükseltelim”
Selahattin Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş, koronavirüs salgınının hapishanelerde büyük felaketlere neden olacağını söyledi. “Hapishanelerde ölümler yaşanmadan sesimizi yükseltelim” dedi.
BOLD – Cezaevinde tutulan muhalif lider Selahattin Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş, sosyal medya hesabından bir video yayınladı. Koronavirüs nedeniyle cezaevlerinde yaşanabilecek tehlikelere dikkat çekti.
176 hafta sonra eşiyle görüşemediğini belirten Demirtaş, “Benim gibi on binlerce kişi bu hafta hapisteki yakınlarıyla görüşemedi. Koronavirüs salgını nedeniyle görüşler yapılmıyor” dedi. Görüşlerin engellemesinin yeterli bir tedbir olmadığına dikkati çeken Demirtaş, cezaevlerindeki koşulların çok yetersiz olduğunu vurguladı. Birçok kişinin ileri yaş ve ağır hastalıklara rağmen parmaklıklar ardından tutulmaya devam ettiğini bildirdi.
YÜZLERCE ÇOCUK ANNELERİYLE HAPİS
Demirtaş şunları dile getirdi: “Yüzlerce çocuk anneleriyle birlikte hapiste. Koğuşlar çok kalabalık, havalandırma yetersiz. Güneş ışığı neredeyse hiç yok. Sağlıklı beslenmek neredeyse mümkün değil. Hijyen koşulları da son derece yetersiz.”
Cezaevi personelinin de dışarıyla sürekli temas halinde olduğunu söyleyen Başak Demirtaş, koronanın hapishanelerde büyük felaketlere neden olacağını aktardı. Hiç vakit kaybedilmeden infaz erteleme ve tutuklu yargılananların serbest bırakılması talebinde bulundu. “Evrensel hukukun da insan olmanın da gereği budur. Hapishanelerde ölümler yaşanmadan sesimizi yükseltelim” diye konuştu.
BOLD – Cezaevinde tutulan muhalif lider Selahattin Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş, sosyal medya hesabından bir video yayınladı. Koronavirüs nedeniyle cezaevlerinde yaşanabilecek tehlikelere dikkat çekti.
176 hafta sonra eşiyle görüşemediğini belirten Demirtaş, “Benim gibi on binlerce kişi bu hafta hapisteki yakınlarıyla görüşemedi. Koronavirüs salgını nedeniyle görüşler yapılmıyor” dedi. Görüşlerin engellemesinin yeterli bir tedbir olmadığına dikkati çeken Demirtaş, cezaevlerindeki koşulların çok yetersiz olduğunu vurguladı. Birçok kişinin ileri yaş ve ağır hastalıklara rağmen parmaklıklar ardından tutulmaya devam ettiğini bildirdi.
YÜZLERCE ÇOCUK ANNELERİYLE HAPİS
Demirtaş şunları dile getirdi: “Yüzlerce çocuk anneleriyle birlikte hapiste. Koğuşlar çok kalabalık, havalandırma yetersiz. Güneş ışığı neredeyse hiç yok. Sağlıklı beslenmek neredeyse mümkün değil. Hijyen koşulları da son derece yetersiz.”
Cezaevi personelinin de dışarıyla sürekli temas halinde olduğunu söyleyen Başak Demirtaş, koronanın hapishanelerde büyük felaketlere neden olacağını aktardı. Hiç vakit kaybedilmeden infaz erteleme ve tutuklu yargılananların serbest bırakılması talebinde bulundu. “Evrensel hukukun da insan olmanın da gereği budur. Hapishanelerde ölümler yaşanmadan sesimizi yükseltelim” diye konuştu.
[BoldMedya] 20.3.2020Lütfen zaman kaybetmeden sesimizi yükseltelim. pic.twitter.com/QhdNFW3as1— Başak Demirtaş (@Basak__Demirtas) March 20, 2020
Kışladaki erden mektup: Tedirginiz, aramızda yurt dışından gelenler var
Koronavirüs paniği kışlaya da sıçradı. Askerliğini yapmak üzere Çanakkale’ye giden bir er, kışladaki erlerin ve görevlilerin durumunu bir mektup yazarak anlattı.
BOLD – Çanakkale 18. Mekanize Piyade Tugayı’nda bedelli askerliğini yapmak üzere teslim olan bir er, HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazarak tedirgin olduklarını söyledi.
Son günlerde Türkiye’de de yayılan koronavirüsü nedeniyle endişeli olduklarını belirten er, “Aramızda son 1 ayda yurt dışına çıkıp gelmiş insanlar var. Ayrıca yemekhane ve kantin görevlileri akşam eve gidip sabah geliyorlar. Bu durumlardan çok tedirginiz.” ifadelerini kullandı.
Ömer Faruk Gergerlioğlu, erin anlattıklarının doğru olup olmadığını bir soru önergesi hazırlayarak Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a sordu.
Gergerlioğlu Anayasanın 98’ inci ve TBMM İçtüzüğünün 96’ ncı ve 99’ uncu maddeleri gereğince şu soruların cevaplanmasını istedi:
1. Tarafıma iletilen iddialar doğru mudur? 18. Mekanize Piyade Tugayı’nda bedelli askerlik için bulunan yurttaşlardan aralarında son 1 ayda yurt dışına çıkıp gelmiş yurttaşların bulunduğu iddiaları doğru mudur? Eğer bu iddialar doğruysa yurt dışına çıkıp gelmiş olan yurttaşların koronavirüs kapsamında tedbirler alınmış mıdır? Bu yurttaşlar 14 gün karantinada tutulmuş mudur?
2. Bakanlığınızın Bedelli Askerlik yapan yurttaşlar için Tugaylarda koronavirüs tedbirleri alınmış mıdır? Eğer alınmışsa bunlar nelerdir?
3. Tugaylarda er konumunda bulunan yurttaşlardan koronavirüs nedeniyle karantina altında olan yurttaş var mıdır? Varsa kaç yurttaş karantina altındadır?
4. Tugaylarda çalışan yemekhane ve kantin görevlilerinin koronavirüs kapsamında Tugaylara giriş ve çıkışlarında ateş ölçümleri yapılmakta mıdır?
5. Tugaylarda bedelli askerlik kapsamında kaç yurttaş son 1 ayda yurt dışından ülkeye giriş yapmıştır?
6. Son 5 yıl içerisinde silahlı çatışma dışında hayatını kaybeden asker sayısı kaçtır?
7 . Son 5 yıl içerisinde salgın hastalığa yakalanan asker sayısı kaçtır?
[BoldMedya] 20.3.2020
BOLD – Çanakkale 18. Mekanize Piyade Tugayı’nda bedelli askerliğini yapmak üzere teslim olan bir er, HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazarak tedirgin olduklarını söyledi.
Son günlerde Türkiye’de de yayılan koronavirüsü nedeniyle endişeli olduklarını belirten er, “Aramızda son 1 ayda yurt dışına çıkıp gelmiş insanlar var. Ayrıca yemekhane ve kantin görevlileri akşam eve gidip sabah geliyorlar. Bu durumlardan çok tedirginiz.” ifadelerini kullandı.
Ömer Faruk Gergerlioğlu, erin anlattıklarının doğru olup olmadığını bir soru önergesi hazırlayarak Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a sordu.
Gergerlioğlu Anayasanın 98’ inci ve TBMM İçtüzüğünün 96’ ncı ve 99’ uncu maddeleri gereğince şu soruların cevaplanmasını istedi:
1. Tarafıma iletilen iddialar doğru mudur? 18. Mekanize Piyade Tugayı’nda bedelli askerlik için bulunan yurttaşlardan aralarında son 1 ayda yurt dışına çıkıp gelmiş yurttaşların bulunduğu iddiaları doğru mudur? Eğer bu iddialar doğruysa yurt dışına çıkıp gelmiş olan yurttaşların koronavirüs kapsamında tedbirler alınmış mıdır? Bu yurttaşlar 14 gün karantinada tutulmuş mudur?
2. Bakanlığınızın Bedelli Askerlik yapan yurttaşlar için Tugaylarda koronavirüs tedbirleri alınmış mıdır? Eğer alınmışsa bunlar nelerdir?
3. Tugaylarda er konumunda bulunan yurttaşlardan koronavirüs nedeniyle karantina altında olan yurttaş var mıdır? Varsa kaç yurttaş karantina altındadır?
4. Tugaylarda çalışan yemekhane ve kantin görevlilerinin koronavirüs kapsamında Tugaylara giriş ve çıkışlarında ateş ölçümleri yapılmakta mıdır?
5. Tugaylarda bedelli askerlik kapsamında kaç yurttaş son 1 ayda yurt dışından ülkeye giriş yapmıştır?
6. Son 5 yıl içerisinde silahlı çatışma dışında hayatını kaybeden asker sayısı kaçtır?
7 . Son 5 yıl içerisinde salgın hastalığa yakalanan asker sayısı kaçtır?
[BoldMedya] 20.3.2020
KHK’lı doktor Mustafa Ulaşlı’nın korona aşısı projesini TÜBİTAK reddetmiş
KHK’yla ihraç edilen Türkiye’nin korona virüsü hakkında doktora yapmış tek ismi olan Doç. Ulaşlı, ihraç edilmeden önce TÜBİTAK’a verdiği projenin içeriğini ve trajikomik biçimde nasıl reddedildiğini anlattı.
BOLD – Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı, 2016 yılında KHK’yla ihraç edildiğinde Türkiye’nin koronavirüs üzerine doktora yapmış tek ismiydi. Ulaşlı dünyada korona salgını çıkmadan yıllar önce yarasalardaki bu virüsü araştırmış ve Hollanda’da doktorasını tamamlamıştı.
Ardından yurda dönen Ulaşlı, Gaziantep Üniversitesi’nde göreve başlamış fakat Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olması gerekçesiyle Gülen Cemaatine yönelik operasyonlar kapsamında görevinden ihraç edilmişti.
Doç. Ulaşlı, Euronews yayınında çok çarpıcı bir açıklama yaparak yıllar önce koronavirüsle ilgili bir proje geliştirdiğini ancak TÜBİTAK’ta projenin Matematik projesi zannedilerek reddedildiğini açıkladı.
KORONA PROJESİ VERDİM MATEMATİK PROJESİ SANDILAR
Doç. Ulaşlı’nın açıklamaları şöyle:
“Bazı ülkeler hava savunma sistemleri yapıyorlar, karşısında yapılacak ataklara göre strateji geliştirmek için. Benim doktora sırasında yaptığım çalışma şuydu; Bu virüsün saldırı tarzı nedir, hücrede nasıl bir yapıyı ele geçiriyor? Bunu anlamaya çalıştım. Bunu anlamaya çalıştıktan sonra biz bu virüse karşı farklı nasıl yaklaşımlar sergileyebiliriz. Yıllarca bunu çözmeye çalıştım. Vardığım şey şuydu. Virüsün iki proteini vardı, bu iki proteinin etkileşimi ciddi derecede önemliydi. Benim TÜBİTAK’a verdiğim proje şuydu: Virüsün iki proteini arasındaki etkileşimi engellersem, enfeksiyonu durdurabilirim.
Deneysel olarak elimdeki bilgilerle ben bunu iddia edebilirdim, çünkü virüsün geçmişini biliyorum. Bu çerçevede projeyi hazırlayıp gönderdim. Proje değerlendirilmedi. Projenin reddedilmesiyle ilgili yazıyı görseniz çok komikti. Matematik projesi olarak reddedildi. TÜBİTAK’taki yetkili kişiyi aradım dedim ki sayın hocam ben sağlık birimlerine proje verdim, siz matematik projesi olarak değerlendirmişsiniz. İnceleyelim dediler, sonra güzel proje ama komisyon kuramayız, heyet oluşturamayız dediler ve öyle kaldı. Oysa virüse karşı aşı geliştirebilirdik.
Sonra KHK’lı olmama rağmen elimdeki bilgileri paylaşarak geçen sene virüsle ilgili dünyadaki en prestijli dergilerinden birinde yayınım çıktı. Hollandalı ekiple çalıştık. Bu yayında, virüsün enfeksiyonunda kalsiyumun rolü nedir, iki protein arasındaki etkileşim boyutu nedir onu anlatıyorduk.
Şu an bu alanda çalışmış insanlara imkan verilirse Türkiye’de aşısı yapabilirsiniz. Ama korona konusunda doktora yapmış birini dört senedir kenarda oturtursanız aşı geliştiremezsiniz. İlahi olarak o aşı gökten gelmeyecek, laboratuvarda çalışabilmemiz lazım. Bunu üretecek bilim insanları.”
[BoldMedya] 20.3.2020
BOLD – Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı, 2016 yılında KHK’yla ihraç edildiğinde Türkiye’nin koronavirüs üzerine doktora yapmış tek ismiydi. Ulaşlı dünyada korona salgını çıkmadan yıllar önce yarasalardaki bu virüsü araştırmış ve Hollanda’da doktorasını tamamlamıştı.
Ardından yurda dönen Ulaşlı, Gaziantep Üniversitesi’nde göreve başlamış fakat Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olması gerekçesiyle Gülen Cemaatine yönelik operasyonlar kapsamında görevinden ihraç edilmişti.
Doç. Ulaşlı, Euronews yayınında çok çarpıcı bir açıklama yaparak yıllar önce koronavirüsle ilgili bir proje geliştirdiğini ancak TÜBİTAK’ta projenin Matematik projesi zannedilerek reddedildiğini açıkladı.
KORONA PROJESİ VERDİM MATEMATİK PROJESİ SANDILAR
Doç. Ulaşlı’nın açıklamaları şöyle:
“Bazı ülkeler hava savunma sistemleri yapıyorlar, karşısında yapılacak ataklara göre strateji geliştirmek için. Benim doktora sırasında yaptığım çalışma şuydu; Bu virüsün saldırı tarzı nedir, hücrede nasıl bir yapıyı ele geçiriyor? Bunu anlamaya çalıştım. Bunu anlamaya çalıştıktan sonra biz bu virüse karşı farklı nasıl yaklaşımlar sergileyebiliriz. Yıllarca bunu çözmeye çalıştım. Vardığım şey şuydu. Virüsün iki proteini vardı, bu iki proteinin etkileşimi ciddi derecede önemliydi. Benim TÜBİTAK’a verdiğim proje şuydu: Virüsün iki proteini arasındaki etkileşimi engellersem, enfeksiyonu durdurabilirim.
Deneysel olarak elimdeki bilgilerle ben bunu iddia edebilirdim, çünkü virüsün geçmişini biliyorum. Bu çerçevede projeyi hazırlayıp gönderdim. Proje değerlendirilmedi. Projenin reddedilmesiyle ilgili yazıyı görseniz çok komikti. Matematik projesi olarak reddedildi. TÜBİTAK’taki yetkili kişiyi aradım dedim ki sayın hocam ben sağlık birimlerine proje verdim, siz matematik projesi olarak değerlendirmişsiniz. İnceleyelim dediler, sonra güzel proje ama komisyon kuramayız, heyet oluşturamayız dediler ve öyle kaldı. Oysa virüse karşı aşı geliştirebilirdik.
Sonra KHK’lı olmama rağmen elimdeki bilgileri paylaşarak geçen sene virüsle ilgili dünyadaki en prestijli dergilerinden birinde yayınım çıktı. Hollandalı ekiple çalıştık. Bu yayında, virüsün enfeksiyonunda kalsiyumun rolü nedir, iki protein arasındaki etkileşim boyutu nedir onu anlatıyorduk.
Şu an bu alanda çalışmış insanlara imkan verilirse Türkiye’de aşısı yapabilirsiniz. Ama korona konusunda doktora yapmış birini dört senedir kenarda oturtursanız aşı geliştiremezsiniz. İlahi olarak o aşı gökten gelmeyecek, laboratuvarda çalışabilmemiz lazım. Bunu üretecek bilim insanları.”
[BoldMedya] 20.3.2020
Hizmet insanında da haset olur mu? [Dr. Ali Demirel]
Soru: Şeytanın çokça suiistimal ettiği argümanlardan birisinin haset duygusu olduğunu düşünüyorum. Özellikle de günümüzde.. hem de hizmet erleri arasında bile. Eğer bir kişi, başkalarının başarılarından, hassaten kendi arkadaşlarının ortaya koyduğu güzelliklerden rahatsızlık duyuyorsa, şeytanın oyunlarına açık bir yanı var demektir. Bilemiyorum haksız mıyım hocam? Siz ne dersiniz? (Murat K.)
Haset mevzuunda daha önce bir yazı dizisi kaleme almıştık Murat Bey. Ama bu konu çok önemli. İhtiyaca binaen sorunuzu vesile kılarak şu hususların altını bi kere daha çizelim isterseniz.
Haset, başkalarında olmasını istemeyip, kıskanıp, bende yok ondada olmasın, ya da onun olmasın benim olsun çarpıklığıdır. Haset, özünde Allah’ın takdir buyurduğuna hadsizlik sergilemenin, itiraz etmenin bir değişik boyutudur. Ayrıca o, bir nifak alametidir. Özellikle günümüzde bazıları, yüzüne gülüp güzel sözler sarf ettiği kişilerin arkasından gizli düşmanlık besleyebiliyor. Bu da ikiyüzlülüğün, hasetçiliğin bir başka versiyonudur.
Haset, adeta kalbi yakar kavurur ve kişinin kendi kendisini harap etmesidir. Hem manevi dünyasını perişan eder, hem maddi tatminsizliği körükler, hem de etrafına yakıcı kavurucu nazarlar verir.
Haset, kendinde olmayıp diğer insanlarda olan, zenginlik, güzellik, güç ve kuvvet, ilim ve bilgi, makam ve mevki, şan ve şöhret, mutluluk ve huzur, sağlık ve başarı gibi durumlarda, kıskançlık, çekememezlik ve hazımsızlık göstererek oluşan çok büyük bir kalp rahatsızlığıdır. Kişiyi, huzursuzluk, hezeyan ve hüzünlere sürükler.
Haset eden kişi aynı zamanda, ilahi takdiratı sorgulama acziyetini gösterir ve bu noktada küstahlık sergiler. Bu sebeplerden dolayı haset kişiyi İslami ve insani tüm değerlerden hızla uzaklaştırır.
Haset, şeytanın en etkili silahlarındandır. Şeytan kıskacına aldığı hasetçiye her seferinde saldırılarının dozunu artırır. Çünkü kıskançlık, şeytanı şeytan yapan özelliktir. Malumunuz şeytan Hz. Âdem’i kıskandığı ve ona haset ettiği için huzurdan kovulup şeytani pozisyona sürüklenmiştir.
Haset, amel ve ibadetlerin şuurlu ve huşu içerisinde yapılmasını engelleyen, maneviyatı zayıflatan, insanı şeytaniliğe dönüştüren, gıybete, dedikoduya, yalana kapı aralayan, kalbi körleştiren ve insanı her iki âlemde helake sürükleyen bir davranıştır.
Haset aynı zamanda kin, düşmanlık, bencillik, cimrilik, riya, hırs, iftira, kötü söz, aç gözlülük, gaflet, çirkin ahlak, küs olma, hayâsızlık, öfke, zulüm, fitne, münakaşa, vesvese, dünya sevgisi ve makam sevgisi gibi günahların faal olmasının da baş aktörüdür.
Haset, müminler arasındaki kardeşlik ve barış köprülerini dinamitleyerek paramparça eder. Nitekim Peygamber Efendimiz haset edenlere şu uyarıda bulunuyor: “Haset eden, dedikodu yapan, kâhinlik yapan benden değildir; bende onlardan değilim.” Bizim hasetten uzaklaşmamız için sadece bu hadis-i şerif bile başlı başına yeterlidir.
Haset, insanın bu dünyasına da çok zararlıdır ve adeta bu hayatı çekilmez kılar. Kalbine haset yerleşmiş olan kişi, daima huzursuz, daima diken üstünde, daima kalbinde fırtınalar kopan insandır. Haset ettiği kişilerin durumunun iyi gittiğini gördükçe, içi içini yer, kalbi daralır, panik havası hâkim olur ve ruhunu huzursuzluk kaplar. Onun için olumsuz senaryolar kurar, planlar yapar ve hayalinde felaketler canlandırır.
Hasedin ne kadar tehlikeli ve ne etkili olduğunu ve bu hususta ne kadar dikkat etmemiz gerektiğini Allah Resulu şu müthiş örnekle bize bildiriyor: “Bir koyun ağılına giren iki aç kurdun ağıla verdiği zarar, Müslüman da haset ve mal hırsının, Müslümanın dinine verdiği zarardan daha az değildir.”
Haset zehrinin elbette bir panzehiri de vardır. Hasedin panzehiri sevgidir, kardeşliktir, verilene rıza göstermektir, yumuşak huyluluktur, cömertliktir, şükürdür, tefekkürdür, tevekküldür, sabırdır, kanaattir, coşkulu bir imandır, ihlâslı ibadettir, güzel ahlaktır, salih amellerdir, nebevi bir hayattır. Yani kısaca Kur’ani bir kulluk, İslami bir yaşam sürmektir.
Evet, haset hem bu dünyada, hem de ebedi âlemde başımızı çokça ağrıtacak, yolumuza engeller çıkaracak bir hastalıktır. Kalbimizde putlaşan diğer günahların elebaşı konumunda olan büyük bir puttur. Bu putu devirip etkisiz hale getiremezsek, diğer günah putları da cesaretlenip bizi tamamen ele geçirir ve manevra kabiliyetimiz yok ederler.
O yüzden mücadelemizi en üst düzeye çıkarmalı, çözüm için Kur’an ve sünnet öncülüğünde acil eylem planı hazırlanmalı ve bu çerçevede haset duygusunu yok etmenin ve bütün günahları adeta kefenlemenin çarelerine başvurulmalıdır. Yani tek çözüm yolu haset ve tüm günahlardan bir daha yapmamak üzere uzaklaşmak, tövbe ırmağında yıkanmak ve Kur’an ve sünnete sıkı sıkı sarılmaktır.
Haset putu yıkılmadan, günah işleme hastalığı bağımlılık yapacağından tedavi zorlaşır hatta edilemez. Gönül frekansından semavi melodiler dinlenemez. Mutluluk nefeslenilemez. Haset putu parçalanmadan maneviyat karnesine yüksek notlar düşülemez. İlahi pusulaların gösterdiği yön takip edilemez. İmanî istikrar sağlanamaz. Hasat zamanı olan ebedi âlemde beklenen verim elde edilemez.
Eğer bir mümin, Allah’ın sevgisini hedefliyor, rızasına mazhar olmak istiyor, ebedi âlemde güzellikler diyarında olmayı arzuluyorsa, günahlardan sıyrılarak Kur’an ve sünnet rehberliğinde hidayet iklimlerine doğru yol almalı, huzur ve mutluluk deryalarına yelken açmalı, ilahi güzelliklere kanatlanıp uçmalıdır...
[Dr. Ali Demirel] 20.3.2020 [Samanyolu Haber]
Haset mevzuunda daha önce bir yazı dizisi kaleme almıştık Murat Bey. Ama bu konu çok önemli. İhtiyaca binaen sorunuzu vesile kılarak şu hususların altını bi kere daha çizelim isterseniz.
Haset, başkalarında olmasını istemeyip, kıskanıp, bende yok ondada olmasın, ya da onun olmasın benim olsun çarpıklığıdır. Haset, özünde Allah’ın takdir buyurduğuna hadsizlik sergilemenin, itiraz etmenin bir değişik boyutudur. Ayrıca o, bir nifak alametidir. Özellikle günümüzde bazıları, yüzüne gülüp güzel sözler sarf ettiği kişilerin arkasından gizli düşmanlık besleyebiliyor. Bu da ikiyüzlülüğün, hasetçiliğin bir başka versiyonudur.
Haset, adeta kalbi yakar kavurur ve kişinin kendi kendisini harap etmesidir. Hem manevi dünyasını perişan eder, hem maddi tatminsizliği körükler, hem de etrafına yakıcı kavurucu nazarlar verir.
Haset, kendinde olmayıp diğer insanlarda olan, zenginlik, güzellik, güç ve kuvvet, ilim ve bilgi, makam ve mevki, şan ve şöhret, mutluluk ve huzur, sağlık ve başarı gibi durumlarda, kıskançlık, çekememezlik ve hazımsızlık göstererek oluşan çok büyük bir kalp rahatsızlığıdır. Kişiyi, huzursuzluk, hezeyan ve hüzünlere sürükler.
Haset eden kişi aynı zamanda, ilahi takdiratı sorgulama acziyetini gösterir ve bu noktada küstahlık sergiler. Bu sebeplerden dolayı haset kişiyi İslami ve insani tüm değerlerden hızla uzaklaştırır.
Haset, şeytanın en etkili silahlarındandır. Şeytan kıskacına aldığı hasetçiye her seferinde saldırılarının dozunu artırır. Çünkü kıskançlık, şeytanı şeytan yapan özelliktir. Malumunuz şeytan Hz. Âdem’i kıskandığı ve ona haset ettiği için huzurdan kovulup şeytani pozisyona sürüklenmiştir.
Haset, amel ve ibadetlerin şuurlu ve huşu içerisinde yapılmasını engelleyen, maneviyatı zayıflatan, insanı şeytaniliğe dönüştüren, gıybete, dedikoduya, yalana kapı aralayan, kalbi körleştiren ve insanı her iki âlemde helake sürükleyen bir davranıştır.
Haset aynı zamanda kin, düşmanlık, bencillik, cimrilik, riya, hırs, iftira, kötü söz, aç gözlülük, gaflet, çirkin ahlak, küs olma, hayâsızlık, öfke, zulüm, fitne, münakaşa, vesvese, dünya sevgisi ve makam sevgisi gibi günahların faal olmasının da baş aktörüdür.
Haset, müminler arasındaki kardeşlik ve barış köprülerini dinamitleyerek paramparça eder. Nitekim Peygamber Efendimiz haset edenlere şu uyarıda bulunuyor: “Haset eden, dedikodu yapan, kâhinlik yapan benden değildir; bende onlardan değilim.” Bizim hasetten uzaklaşmamız için sadece bu hadis-i şerif bile başlı başına yeterlidir.
Haset, insanın bu dünyasına da çok zararlıdır ve adeta bu hayatı çekilmez kılar. Kalbine haset yerleşmiş olan kişi, daima huzursuz, daima diken üstünde, daima kalbinde fırtınalar kopan insandır. Haset ettiği kişilerin durumunun iyi gittiğini gördükçe, içi içini yer, kalbi daralır, panik havası hâkim olur ve ruhunu huzursuzluk kaplar. Onun için olumsuz senaryolar kurar, planlar yapar ve hayalinde felaketler canlandırır.
Hasedin ne kadar tehlikeli ve ne etkili olduğunu ve bu hususta ne kadar dikkat etmemiz gerektiğini Allah Resulu şu müthiş örnekle bize bildiriyor: “Bir koyun ağılına giren iki aç kurdun ağıla verdiği zarar, Müslüman da haset ve mal hırsının, Müslümanın dinine verdiği zarardan daha az değildir.”
Haset zehrinin elbette bir panzehiri de vardır. Hasedin panzehiri sevgidir, kardeşliktir, verilene rıza göstermektir, yumuşak huyluluktur, cömertliktir, şükürdür, tefekkürdür, tevekküldür, sabırdır, kanaattir, coşkulu bir imandır, ihlâslı ibadettir, güzel ahlaktır, salih amellerdir, nebevi bir hayattır. Yani kısaca Kur’ani bir kulluk, İslami bir yaşam sürmektir.
Evet, haset hem bu dünyada, hem de ebedi âlemde başımızı çokça ağrıtacak, yolumuza engeller çıkaracak bir hastalıktır. Kalbimizde putlaşan diğer günahların elebaşı konumunda olan büyük bir puttur. Bu putu devirip etkisiz hale getiremezsek, diğer günah putları da cesaretlenip bizi tamamen ele geçirir ve manevra kabiliyetimiz yok ederler.
O yüzden mücadelemizi en üst düzeye çıkarmalı, çözüm için Kur’an ve sünnet öncülüğünde acil eylem planı hazırlanmalı ve bu çerçevede haset duygusunu yok etmenin ve bütün günahları adeta kefenlemenin çarelerine başvurulmalıdır. Yani tek çözüm yolu haset ve tüm günahlardan bir daha yapmamak üzere uzaklaşmak, tövbe ırmağında yıkanmak ve Kur’an ve sünnete sıkı sıkı sarılmaktır.
Haset putu yıkılmadan, günah işleme hastalığı bağımlılık yapacağından tedavi zorlaşır hatta edilemez. Gönül frekansından semavi melodiler dinlenemez. Mutluluk nefeslenilemez. Haset putu parçalanmadan maneviyat karnesine yüksek notlar düşülemez. İlahi pusulaların gösterdiği yön takip edilemez. İmanî istikrar sağlanamaz. Hasat zamanı olan ebedi âlemde beklenen verim elde edilemez.
Eğer bir mümin, Allah’ın sevgisini hedefliyor, rızasına mazhar olmak istiyor, ebedi âlemde güzellikler diyarında olmayı arzuluyorsa, günahlardan sıyrılarak Kur’an ve sünnet rehberliğinde hidayet iklimlerine doğru yol almalı, huzur ve mutluluk deryalarına yelken açmalı, ilahi güzelliklere kanatlanıp uçmalıdır...
[Dr. Ali Demirel] 20.3.2020 [Samanyolu Haber]
Rabbin Seni Çağırıyor [Harun Tokak]
Yolun karşısındaki kilisenin yola bakan penceresinin ışığı sabaha değin yanıyor.
Haftada bir, bu mütevazı kilisede uzak-yakın arkadaşlarla sohbet ediyoruz.
Arkadaşlarımızın hal ve tavırları görevlilerin dikkatini çekmiş olmalı ki, kilisenin başrahibi görüşmek arzu etmiş.
Güler yüzlü bir bayan kapıda karşılıyor bizi.
Başrahibi, genişçe bir ayin salonundaki bir masanın etrafında iki yardımcısı ile birlikte oturmuş bizi bekliyor halde buluyoruz. Masanın ortasında duran mumun ışığının yüzlerde şavkıması oturanlara ayrı bir ruhanilik veriyor.
Koronavirüsten dolayı tokalaşma olmuyor ama tatlı reveranslarla “hoşamedi” ediyorlar.
Burası bir Protestan kilisesi.
Katolik ve Ortodoks kiliselerine göre oldukça sade.
Son akşam yemeği, kucağında bebeği ile Hazreti Meryem, Hazreti İsa’nın göğe yükselişi gibi rönesans ressamlarının resmettiği tabloların hiçbir yok.
Ayin sahnesinin duvarında gökten dökülürcesine aydınlık bir ışığın belirgin kıldığı büyükçe bir haç var.
“Uzun zamandan beri sizi takip ediyoruz.” diye söze başlıyor başrahip. “Siz daha önce tanıdığımız Müslümanlara benzemiyorsunuz. Ne yalan söyleyelim, Müslümanların bizde bıraktığı intiba hiç de iyi değil. Fakat sizin hal ve tavırlarınızda bir başkalık var. Sizi daha yakından tanımak istiyoruz.”
Daha çok bizim niye kuzeyin bu soğuk ülkesinde olduğumuzu merak ediyorlar.
“Siz bilirsiniz bu işleri ”diyorum, “Hazreti İsa’nın biri hariç bütün havarileri gittikleri gurbet diyarlarında hunharca öldürülmüşler ama arkalarında muhteşem bir dava bırakmışlar”
Uzun uzun konuşuyoruz.
Zaman zaman duygulu anlar yaşanıyor.
Karşılıklı birer kitap özelinde önce birbirimizin dinlerini yakından tanıma konusunda mutabık kalıyoruz.
Daha sonra bazı ortak projelerde birlikte çalışmaya karar veriyoruz.
Kur’an’da kadın ismi taşıyan tek surenin Meryem suresinin oluşu, yine Kur’an’ın en uzun surelerinden birisinin Hazreti Meryem’in ailesi olan “Ai-İ İmran” adını taşıyor olması onları oldukça heyecanlandırıyor.
“Deseniz ya çok ortak noktalarımız var.” Diyor başrahip.
Bir orman yangınından kaçarcasına geldiğimiz bu şimal bölgesinde bizi bekleyenlerin olduğunu bu vesile ile daha bir aşikâr fark ediyoruz.
Anlıyoruz ki, bu insanların sessiz çığlıkları bizi buralara çekmiş.
Bu duygumuzu onlara da aktarıyoruz.
Fikir mimarlarımızdan Bediüzzaman bir kitabında bizlere, “İsveç’te, Norveç’te, Finlandiya’da, İngiltere’de sizi bekleyenler var” diyor.
Her ne kadar içinde doğup büyüdüğümüz topraklardan ayrı olmanın derin bir hicranı olsa da; bugün burada sizler gibi “samimi Hristiyanlarla” olma saadetini bize yaşatan Rabbimize şükrediyoruz.
Acıların, yeni doğuş ve aydınlıkların fitilinin ateşleyicisi olduğunu bir kez daha anlıyoruz.
Sohbet koyulaşıyor…
Bu cumartesi bizim için önemli bir gece…
Mirac gecesi…
Tıpkı Hazreti İsa gibi bizim peygamberimiz de yaşadığı onca acıdan sonra göklere yükselir.
“Ben gidiyorum ta Ahmet gelsin” diyen müjdecisi ile karşılaşır.
Göklere giden yollar, tıpkı kutsal şehir Kudüs’teki “Elemli Yol” gibi kanlı taşlarla döşenir.
Taif’ten kovularak geri dönen Peygamberimizin Mekke’ye girmesine izin verilmez.
Kutsal dağ Hira’nın eteklerinden yasaklı gözlerle bakar doğduğu şehre.
Bunu ancak kendi ülkesine yasaklı olanlar anlayabilir.
Birisinin himayesine girmeden şehre girmesi imkânsızdır. Bu, ölüme yürümek demektir. Sözü sayılır güçlü birisinin onu koruması altına alması gerekmektedir.
İslam’ın ilk yıllarından beri süregelen yeni bir yurt arayışına Habeşistan dışında bütün ülkeler, kabileler kapısını kapatmıştı.
Peygamberimiz onca tehlikeyi göze alarak ta Taif’e kadar gitmesi biraz da bunun içindi. Orayı İslam’ın bir medeniyet merkezi yapmaktı muradı.
Hazreti Zeyd, Peygamberimiz’in yarasına tuz basarcasına sorar:
“Bunca yaşananlardan sonra Mekke’ye şimdi nasıl gireceğiz?"
"Ey Zeyd! Hiç şüphesiz Allah, senin göremediğin yerden bir kapı açacaktır!"
Allah’ın Rasulü, kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımının başlayacağını; eğer hâlâ gücünüz varsa, o bitinceye kadar koşmanızı, soluğunuzun tükendiği noktada hiç ummadığınız bir yerden önünüze kapı açılacağını söylemektedir.
Bir çoban, Hira’nın eteklerinde koyunlarını otlatmaktadır. Allah’ın Rasûlü ona, “Benim için Mekke’ye gider misin?” der.
Çoban kabul eder.
Kendisini himayesine alması için Mekke’nin ileri gelenlerinden Ahnes ibn Şerîk’e gönderir çobanı.
Ahnes, kabul etmez.
Bu defa çobanı Süheyl ibn Amr’a gönderir.
O da kabul etmez.
Mekke, geçit vermeyen, aşılması mümkün olmayan bir duvar gibi dikilir karşısına.
Peygamberimiz sabırlı ve vefalı çobanı bu defa da Mut’im ibn Adiyy için Mekke’ye gönderir. Kendisi de Hira’nın eteklerinde duaya durur.
Aklın tedbirinin bittiği yerde aşkın kollarına bırakır kendisini. Mekke'ye bakan yamaçlarda ellerini açarak akşamın son kızıllığında kanat çırpan yaralı bir üveyk gibi çırpınır, avuçları ile gökleri kucaklar…
“Allah’ım! Kuvvetimin tükendiğini sana arz ediyorum, gücümün azaldığını, insanların gözünde küçük düştüğümü sana şikâyet ediyorum! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Sensin ezilmişlerin Rabbi! Sensin benim Rabbim! Beni kimlerin eline bıraktın? Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi? Yoksa davamı ipotek edecek bir düşmana mı? Eğer Sen bana gücenmedinse, kesinlikle bunlara aldırmıyorum. Lakin lütuf ve ihsanın beni rahatlatacaktır..."
Bu dua öyle bir aşkla yapılır ki dağlar taşlar inler, ses arşa ulaşır.
Faran Dağları’nda günbatımıdır.
Daha dua devam ederken uzaktan, arkalarında bir toz bulutu bırakarak kanatlı melekler gibi doludizgin koşturan süvariler görünür.
Vicdanlı bir insan olan Mutim, “Bir insana bu kadar da zulüm olmaz!” diyerek, oğullarına “Silahlanın!” emrini vermiştir.
Atlılar, dağın eteklerine geldiklerinde Mut’im’in yüreklere inşirah salan sesi yankılanır.
“Ya Muhammed haydi gel, himayemdesin!”
Allah’ın Rasulü, minnettar bir bakışla bakar Mut’im’e.
Müslümanlar böyle yiğit bir sese bir hayli zamandan beri muhtaçtılar.
Birlikte Mekke’ye dönerler.
Mut’im, o gece Peygamberimizi kendi evinde yatırır.
Himaye ilan edilmediği için gece her şey olabilirdi.
Sabaha olunca Mutim, oğullarına seslenir:
"Silahlarınızı kuşanın ve Kâbe’de konuşlanın."
Oğullar ve kabilenin eli silah tutanları kılıçlarını sıyırmış olarak, Kâbe’ye gelip yerlerini alırlar.
Mut’im oradakilere seslenir:
“Ey Kureyş! Ben Muhammed'i himayeme aldım! Ona sizlerden hiçbiri dokunmasın!"
Allah’ın Rasulü çok özlediği Kâbe’yi tavaf eder sonra da iki rekât namaz kılar. Namazdan sonra evine doğru yürür. Evine girinceye kadar Mut'im ve oğulları Peygamberimizin etrafında fır dönerler.
Güllerin Efendisi, günlerden beri yüreklerini kandil yaparak babalarını bekleyen kızlarına kavuşur. Fatımatüzzehra ve Ümmü Gülsüm ağlayarak babalarının kucağına atarlar kendilerini.
Allah’ın Rasulü bu yiğit adamın iyiliğini unutmayacak ve İslam’ın zaferle sonuçlanan ilk zaferi olan Bedir’de, esirler arasında oğlu Cübeyr’i görünce şöyle diyecektir:
"O ihtiyar baban bugün sağ olsaydı ve benden bütün bu esirleri bırakmamı isteseydi, onun hatırına hepsini serbest bırakırdım.”
Hicranlı Taif dönüşünün tatlı bir meyvesi olan bu olay sıkıntılı günlerin ardından gelen bir gönül aydınlığı olsa da Güllerin Efendisi hâlâ çok mahzundur. Yüzü, yağmur yüklü bir bulut gibidir. Yarası o kadar derindir ki bir türlü eski görkemli günlerine geri dönemez.
Bir sadık eşi Hazreti Hatice’nin, bir yiğit amcası Ebû Tâlib’in kapısına bakar, “Yokluğunuzu ne kadar çabuk hissettirdiniz.” diyerek gözyaşı döker.
Bir gece el ayak çektiği bir vakitte halası Ümmü Hani’nin evine gelir.
Zaten sık sık uğrardı halasına.
Çok geçmemiştir ki bir anda her taraf ses ve ışıkla dolar. Melekût âlemi hareketlenir. Büyük bir koşuşturma başlar.
Melek Cebrail Güllerin Efendisi'ne seslenir…
“Ya Rasulallah! Rabbin seni çağırıyor.”
[Harun Tokak] 20.3.2020 [Samanyolu Haber]
Haftada bir, bu mütevazı kilisede uzak-yakın arkadaşlarla sohbet ediyoruz.
Arkadaşlarımızın hal ve tavırları görevlilerin dikkatini çekmiş olmalı ki, kilisenin başrahibi görüşmek arzu etmiş.
Güler yüzlü bir bayan kapıda karşılıyor bizi.
Başrahibi, genişçe bir ayin salonundaki bir masanın etrafında iki yardımcısı ile birlikte oturmuş bizi bekliyor halde buluyoruz. Masanın ortasında duran mumun ışığının yüzlerde şavkıması oturanlara ayrı bir ruhanilik veriyor.
Koronavirüsten dolayı tokalaşma olmuyor ama tatlı reveranslarla “hoşamedi” ediyorlar.
Burası bir Protestan kilisesi.
Katolik ve Ortodoks kiliselerine göre oldukça sade.
Son akşam yemeği, kucağında bebeği ile Hazreti Meryem, Hazreti İsa’nın göğe yükselişi gibi rönesans ressamlarının resmettiği tabloların hiçbir yok.
Ayin sahnesinin duvarında gökten dökülürcesine aydınlık bir ışığın belirgin kıldığı büyükçe bir haç var.
“Uzun zamandan beri sizi takip ediyoruz.” diye söze başlıyor başrahip. “Siz daha önce tanıdığımız Müslümanlara benzemiyorsunuz. Ne yalan söyleyelim, Müslümanların bizde bıraktığı intiba hiç de iyi değil. Fakat sizin hal ve tavırlarınızda bir başkalık var. Sizi daha yakından tanımak istiyoruz.”
Daha çok bizim niye kuzeyin bu soğuk ülkesinde olduğumuzu merak ediyorlar.
“Siz bilirsiniz bu işleri ”diyorum, “Hazreti İsa’nın biri hariç bütün havarileri gittikleri gurbet diyarlarında hunharca öldürülmüşler ama arkalarında muhteşem bir dava bırakmışlar”
Uzun uzun konuşuyoruz.
Zaman zaman duygulu anlar yaşanıyor.
Karşılıklı birer kitap özelinde önce birbirimizin dinlerini yakından tanıma konusunda mutabık kalıyoruz.
Daha sonra bazı ortak projelerde birlikte çalışmaya karar veriyoruz.
Kur’an’da kadın ismi taşıyan tek surenin Meryem suresinin oluşu, yine Kur’an’ın en uzun surelerinden birisinin Hazreti Meryem’in ailesi olan “Ai-İ İmran” adını taşıyor olması onları oldukça heyecanlandırıyor.
“Deseniz ya çok ortak noktalarımız var.” Diyor başrahip.
Bir orman yangınından kaçarcasına geldiğimiz bu şimal bölgesinde bizi bekleyenlerin olduğunu bu vesile ile daha bir aşikâr fark ediyoruz.
Anlıyoruz ki, bu insanların sessiz çığlıkları bizi buralara çekmiş.
Bu duygumuzu onlara da aktarıyoruz.
Fikir mimarlarımızdan Bediüzzaman bir kitabında bizlere, “İsveç’te, Norveç’te, Finlandiya’da, İngiltere’de sizi bekleyenler var” diyor.
Her ne kadar içinde doğup büyüdüğümüz topraklardan ayrı olmanın derin bir hicranı olsa da; bugün burada sizler gibi “samimi Hristiyanlarla” olma saadetini bize yaşatan Rabbimize şükrediyoruz.
Acıların, yeni doğuş ve aydınlıkların fitilinin ateşleyicisi olduğunu bir kez daha anlıyoruz.
Sohbet koyulaşıyor…
Bu cumartesi bizim için önemli bir gece…
Mirac gecesi…
Tıpkı Hazreti İsa gibi bizim peygamberimiz de yaşadığı onca acıdan sonra göklere yükselir.
“Ben gidiyorum ta Ahmet gelsin” diyen müjdecisi ile karşılaşır.
Göklere giden yollar, tıpkı kutsal şehir Kudüs’teki “Elemli Yol” gibi kanlı taşlarla döşenir.
Taif’ten kovularak geri dönen Peygamberimizin Mekke’ye girmesine izin verilmez.
Kutsal dağ Hira’nın eteklerinden yasaklı gözlerle bakar doğduğu şehre.
Bunu ancak kendi ülkesine yasaklı olanlar anlayabilir.
Birisinin himayesine girmeden şehre girmesi imkânsızdır. Bu, ölüme yürümek demektir. Sözü sayılır güçlü birisinin onu koruması altına alması gerekmektedir.
İslam’ın ilk yıllarından beri süregelen yeni bir yurt arayışına Habeşistan dışında bütün ülkeler, kabileler kapısını kapatmıştı.
Peygamberimiz onca tehlikeyi göze alarak ta Taif’e kadar gitmesi biraz da bunun içindi. Orayı İslam’ın bir medeniyet merkezi yapmaktı muradı.
Hazreti Zeyd, Peygamberimiz’in yarasına tuz basarcasına sorar:
“Bunca yaşananlardan sonra Mekke’ye şimdi nasıl gireceğiz?"
"Ey Zeyd! Hiç şüphesiz Allah, senin göremediğin yerden bir kapı açacaktır!"
Allah’ın Rasulü, kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımının başlayacağını; eğer hâlâ gücünüz varsa, o bitinceye kadar koşmanızı, soluğunuzun tükendiği noktada hiç ummadığınız bir yerden önünüze kapı açılacağını söylemektedir.
Bir çoban, Hira’nın eteklerinde koyunlarını otlatmaktadır. Allah’ın Rasûlü ona, “Benim için Mekke’ye gider misin?” der.
Çoban kabul eder.
Kendisini himayesine alması için Mekke’nin ileri gelenlerinden Ahnes ibn Şerîk’e gönderir çobanı.
Ahnes, kabul etmez.
Bu defa çobanı Süheyl ibn Amr’a gönderir.
O da kabul etmez.
Mekke, geçit vermeyen, aşılması mümkün olmayan bir duvar gibi dikilir karşısına.
Peygamberimiz sabırlı ve vefalı çobanı bu defa da Mut’im ibn Adiyy için Mekke’ye gönderir. Kendisi de Hira’nın eteklerinde duaya durur.
Aklın tedbirinin bittiği yerde aşkın kollarına bırakır kendisini. Mekke'ye bakan yamaçlarda ellerini açarak akşamın son kızıllığında kanat çırpan yaralı bir üveyk gibi çırpınır, avuçları ile gökleri kucaklar…
“Allah’ım! Kuvvetimin tükendiğini sana arz ediyorum, gücümün azaldığını, insanların gözünde küçük düştüğümü sana şikâyet ediyorum! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Sensin ezilmişlerin Rabbi! Sensin benim Rabbim! Beni kimlerin eline bıraktın? Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi? Yoksa davamı ipotek edecek bir düşmana mı? Eğer Sen bana gücenmedinse, kesinlikle bunlara aldırmıyorum. Lakin lütuf ve ihsanın beni rahatlatacaktır..."
Bu dua öyle bir aşkla yapılır ki dağlar taşlar inler, ses arşa ulaşır.
Faran Dağları’nda günbatımıdır.
Daha dua devam ederken uzaktan, arkalarında bir toz bulutu bırakarak kanatlı melekler gibi doludizgin koşturan süvariler görünür.
Vicdanlı bir insan olan Mutim, “Bir insana bu kadar da zulüm olmaz!” diyerek, oğullarına “Silahlanın!” emrini vermiştir.
Atlılar, dağın eteklerine geldiklerinde Mut’im’in yüreklere inşirah salan sesi yankılanır.
“Ya Muhammed haydi gel, himayemdesin!”
Allah’ın Rasulü, minnettar bir bakışla bakar Mut’im’e.
Müslümanlar böyle yiğit bir sese bir hayli zamandan beri muhtaçtılar.
Birlikte Mekke’ye dönerler.
Mut’im, o gece Peygamberimizi kendi evinde yatırır.
Himaye ilan edilmediği için gece her şey olabilirdi.
Sabaha olunca Mutim, oğullarına seslenir:
"Silahlarınızı kuşanın ve Kâbe’de konuşlanın."
Oğullar ve kabilenin eli silah tutanları kılıçlarını sıyırmış olarak, Kâbe’ye gelip yerlerini alırlar.
Mut’im oradakilere seslenir:
“Ey Kureyş! Ben Muhammed'i himayeme aldım! Ona sizlerden hiçbiri dokunmasın!"
Allah’ın Rasulü çok özlediği Kâbe’yi tavaf eder sonra da iki rekât namaz kılar. Namazdan sonra evine doğru yürür. Evine girinceye kadar Mut'im ve oğulları Peygamberimizin etrafında fır dönerler.
Güllerin Efendisi, günlerden beri yüreklerini kandil yaparak babalarını bekleyen kızlarına kavuşur. Fatımatüzzehra ve Ümmü Gülsüm ağlayarak babalarının kucağına atarlar kendilerini.
Allah’ın Rasulü bu yiğit adamın iyiliğini unutmayacak ve İslam’ın zaferle sonuçlanan ilk zaferi olan Bedir’de, esirler arasında oğlu Cübeyr’i görünce şöyle diyecektir:
"O ihtiyar baban bugün sağ olsaydı ve benden bütün bu esirleri bırakmamı isteseydi, onun hatırına hepsini serbest bırakırdım.”
Hicranlı Taif dönüşünün tatlı bir meyvesi olan bu olay sıkıntılı günlerin ardından gelen bir gönül aydınlığı olsa da Güllerin Efendisi hâlâ çok mahzundur. Yüzü, yağmur yüklü bir bulut gibidir. Yarası o kadar derindir ki bir türlü eski görkemli günlerine geri dönemez.
Bir sadık eşi Hazreti Hatice’nin, bir yiğit amcası Ebû Tâlib’in kapısına bakar, “Yokluğunuzu ne kadar çabuk hissettirdiniz.” diyerek gözyaşı döker.
Bir gece el ayak çektiği bir vakitte halası Ümmü Hani’nin evine gelir.
Zaten sık sık uğrardı halasına.
Çok geçmemiştir ki bir anda her taraf ses ve ışıkla dolar. Melekût âlemi hareketlenir. Büyük bir koşuşturma başlar.
Melek Cebrail Güllerin Efendisi'ne seslenir…
“Ya Rasulallah! Rabbin seni çağırıyor.”
[Harun Tokak] 20.3.2020 [Samanyolu Haber]
Nesrin Nas: Kimsenin kaçacağı yok, cezaevleri acil boşaltılmalı
Eski Anavatan Partisi Genel Başkanı Nesrin Nas, siyasi tutuklular, hastalar, çocuklu anneler ve yaşlıların acilen cezaevlerinden tahliye edilmeleri gerektiğini bir kez daha tekrarladı. Nas, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Tüm sınırlar kapalı. Kimsenin bir yere gideceği yok. TCK’ya göre tutuklama tedbirdir ve tutuksuz yargılama esastır. Bu durumda siyasi tutukluların, gazetecilerin, yaşlı, hasta olanların, çocuklu ebeveynlerin hemen serbest bırakılması gerekir. Ayrıca ceza infazlar da ertelenmeli.” ifadelerini kullandı.
Gazeteci Aslı Aydıntaşbaş da tahliye için sosyal medya hesabından çağrı yaptı: “Her tür siyasi tutuklu ve hükümlü, tahliye edilmeli. Cezası bir kaç ay içinde bitecek olan ve adi suçlardan yatan diğer mahkumların tahliyesi öne çekilmeli. İnsanlık virüse karşı ortak bir mücadele veriyor. Devlet, kendini değil milleti korumak için hareket etmeli.”
MAHMUT TANAL: PAKETİN KAPSAMI GENİŞLETİLMELİ
CHP’li milletvekili Mahmut Tanal da iktidara tepkisini şu paylaşımla gösterdi: “Korona virüsü nedeniyle; Alınan tedbirler ile ilgili İran’da tutuklular tahliye edildi. Türkiye’de ise cezaevinde tutuklu olup, yargılaması devam eden tutuklular İçin adli kontrol sistemi ile aynen İran’da olduğu gibi Korona virüsü nedeniyle tahliye edilebilirdi. Pakette bu da yok”
POYRAZ: TUTUKLULAR BÜYÜK RİSK ALTINDA
Avukat Uğur Poyraz ise cezaevlerinin ağzına kadar dolu olduğunu belirttiği paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Tutuklu, hükümlü, cezaevi personeli büyük risk altında. Hükümet bir an önce af veya ceza indirimi yapmalı. Mahkemeler önüne geleni tutuklamamalı, adlî kontrol dahil tüm şartları dikkate alarak tahliye kararı vermeli. Çünkü, İNSAN HAYATI ÇOK KIYMETLİ.”
[TR724] 20.3.2020
HER TÜRLÜ SİYASİ TUTUKLU VE HÜKÜMLÜ TAHLİYE EDİLMELİTüm sınırlar kapalı. Kinsenin bir yere gideceği yok.TCK’ya göre tutuklama tedbirdir ve tutuksuz yargılama esastır.Bu durumda siyasi tutukluların, gazetecilerin, yaşlı,hasta olanlanların, çocuklu ebeveynlerin hemen serbest bırakılması gerekir.Ayrıca ceza infazlar da ertelenmeli.— nesrin nas (@Nesrinnas) March 20, 2020
Gazeteci Aslı Aydıntaşbaş da tahliye için sosyal medya hesabından çağrı yaptı: “Her tür siyasi tutuklu ve hükümlü, tahliye edilmeli. Cezası bir kaç ay içinde bitecek olan ve adi suçlardan yatan diğer mahkumların tahliyesi öne çekilmeli. İnsanlık virüse karşı ortak bir mücadele veriyor. Devlet, kendini değil milleti korumak için hareket etmeli.”
Korona virüsü nedeniyle;— Av.Mahmut TANAL (@MTanal) March 18, 2020
Alınan tedbirler ile ilgili
İran’da tutuklular tahliye edildi.
Türkiye’de ise
Cezaevinde tutuklu olup,yargılaması devam eden tutuklular İçin adli kontrol sistemi ile aynen İran’da olduğu gibi Korona virüsü nedeniyle tahliye edilebilirdi
Pakette bu da yok
MAHMUT TANAL: PAKETİN KAPSAMI GENİŞLETİLMELİ
CHP’li milletvekili Mahmut Tanal da iktidara tepkisini şu paylaşımla gösterdi: “Korona virüsü nedeniyle; Alınan tedbirler ile ilgili İran’da tutuklular tahliye edildi. Türkiye’de ise cezaevinde tutuklu olup, yargılaması devam eden tutuklular İçin adli kontrol sistemi ile aynen İran’da olduğu gibi Korona virüsü nedeniyle tahliye edilebilirdi. Pakette bu da yok”
Cezaevleri ağzına kadar dolu.— Uğur Poyraz (@av_ugurpoyraz) March 14, 2020
Tutuklu, hükümlü, cezaevi personeli büyük risk altında.
Hükümet bir an önce af veya ceza indirimi yapmalı.
Mahkemeler önüne geleni tutuklamamalı, adlî kontrol dahil tüm şartları dikkate alarak tahliye kararı vermeli.
Çünkü, İNSAN HAYATI ÇOK KIYMETLİ.
POYRAZ: TUTUKLULAR BÜYÜK RİSK ALTINDA
Avukat Uğur Poyraz ise cezaevlerinin ağzına kadar dolu olduğunu belirttiği paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Tutuklu, hükümlü, cezaevi personeli büyük risk altında. Hükümet bir an önce af veya ceza indirimi yapmalı. Mahkemeler önüne geleni tutuklamamalı, adlî kontrol dahil tüm şartları dikkate alarak tahliye kararı vermeli. Çünkü, İNSAN HAYATI ÇOK KIYMETLİ.”
[TR724] 20.3.2020
Prof. Dr. Akkoyunlu: Korkun ama panik olmayın! Toplumda gezen tespit edilememiş 145 bin civarında vaka var!
Medipol Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Muhammet Emin Akkoyunlu, koronavirüs salgınıyla ilgili çok önemli açıklamalarda bulundu.
Habertürk’te katıldığı programda konuşan Akkoyunlu, Türkiye’nin ‘bir fırtınaın ilk evresinde’ olduğunu hatırlattı.
Ürküten rakamlar veren Akkoyunlu, “Bir fırtına geliyor. Biz fırtınanın ilk evresindeyiz. Çin’de ve ardından Kore’de yapılan çalışmada şu ortaya konmuştur; 1 vaka tespit ettiyseniz, bunun karşılığında toplumda tespit edemediğiniz 400 civarında vaka var demektir. (Türkiye’de açıklanan vaka sayısı 359) Her ölüm vakası için tespit edemediğiniz arkada bin civarında vaka var toplumda gezen demektir. Şu anda salgın yeni başladı. Başındayız. Bugün alacağımız önlemler bu hızı iki hafta sonra yavaşlatacak. Yani biz aslında iki hafta boyunca hızlı bir artış seyredeceğiz. Tahmini vaka sayısı 145 bin civarında. Bu logaritmik bir artış hızı.” diye konuştu.
Habertürk’te katıldığı programda konuşan Akkoyunlu, Türkiye’nin ‘bir fırtınaın ilk evresinde’ olduğunu hatırlattı.
Ürküten rakamlar veren Akkoyunlu, “Bir fırtına geliyor. Biz fırtınanın ilk evresindeyiz. Çin’de ve ardından Kore’de yapılan çalışmada şu ortaya konmuştur; 1 vaka tespit ettiyseniz, bunun karşılığında toplumda tespit edemediğiniz 400 civarında vaka var demektir. (Türkiye’de açıklanan vaka sayısı 359) Her ölüm vakası için tespit edemediğiniz arkada bin civarında vaka var toplumda gezen demektir. Şu anda salgın yeni başladı. Başındayız. Bugün alacağımız önlemler bu hızı iki hafta sonra yavaşlatacak. Yani biz aslında iki hafta boyunca hızlı bir artış seyredeceğiz. Tahmini vaka sayısı 145 bin civarında. Bu logaritmik bir artış hızı.” diye konuştu.
[TR724] 20.3.2020Akciğer hastalıkları profesörü #Corona vakasının gerçek sayısının potansiyel olarak 145.000 civarında olduğunu ve en kötüsünün henüz gelmediğini söylüyor.— Metin Yıkar (@myikar) March 20, 2020
Sağlık bakanı, şimdiye kadar 4 ölüm ve sadece 359 vaka tespit ettiklerini söylemişti.
pic.twitter.com/9stFSS2pSK
2020’nin ilk iki ayında 1 milyar liralık trafik cezası kesildi!
Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Başkanlığı verilerine göre 2020’nin ilk iki ayında sürücülere 1 Milyar TL’lik ceza kesildi.
Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Başkanlığı verilerine göre 2020 yılının ilk iki ayında toplam 61.482 trafik kazası oldu. Geçen sene de bu sayı neredeyse aynıydı (61.320). Kazaların oluşma türlerine bakıldığında ise yandan çarpma ilk sırada geliyor. Ardından yayaya çarpma, yoldan çıkma ve arkadan çarpma geliyor. Trafik kazalarına neden olan sürücü kusurlarında araç hızını yol, hava ve trafiğin gerektirdiği şartlara uydurmamak, her iki dönemde de ilk sırada. Benzer şekilde Kavşak, geçit ve kaplamanın dar olduğu yerlerde geçiş önceliğine uymamak ikinci sırada yer alırken 2020 yılında bu hatanın daha çok yapıldığı görülüyor. Trafik kazalarına karışan araçlarda sıralama değişmiyor. Otomobil ilk sırada, ardından kamyonet ve motosiklet geliyor. Ancak kazaya karışan motosiklet sayısında bir artış görülüyor. Trafik kazalarının en çok olduğu şehirlerde ise sıralama değişmedi. İlk sırada İstanbul, ardından Ankara ve İzmir geliyor.
2019 YILINA GÖRE CEZALAR ARTTI
Uygulanan trafik kazalarına bakıldığında ise 2019’un ilk iki ayı ile 2020’nin ilk iki ayı arasında dikkat çeken bir artış gözlemleniyor. 2019’un ilk iki ayında araç plakasına uygulanan cezalar 1,5 milyon iken 2020 yılının ilk iki ayında iki milyondan fazla ceza uygulanmış. Sürücülere uygulanan cezalar 430 binden 610 bine çıkarken, yayalara uygulanan cezalar 611’den 1.414’e çıktı. Uygulanan cezalar artınca toplam para miktarı da arttı. 2019’un ilk iki ayında da toplam 638 milyon TL ceza yazılırken 2020’nin ilk iki ayında 1 milyar TL’lik ceza yazıldı. Araç plakalarına yazılan toplam ceza 422 milyondan 726 milyona, sürücülere yazılan ceza 215 milyondan 360 milyon TL’ye çıktı.
[TR724] 20.3.2020
Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Başkanlığı verilerine göre 2020 yılının ilk iki ayında toplam 61.482 trafik kazası oldu. Geçen sene de bu sayı neredeyse aynıydı (61.320). Kazaların oluşma türlerine bakıldığında ise yandan çarpma ilk sırada geliyor. Ardından yayaya çarpma, yoldan çıkma ve arkadan çarpma geliyor. Trafik kazalarına neden olan sürücü kusurlarında araç hızını yol, hava ve trafiğin gerektirdiği şartlara uydurmamak, her iki dönemde de ilk sırada. Benzer şekilde Kavşak, geçit ve kaplamanın dar olduğu yerlerde geçiş önceliğine uymamak ikinci sırada yer alırken 2020 yılında bu hatanın daha çok yapıldığı görülüyor. Trafik kazalarına karışan araçlarda sıralama değişmiyor. Otomobil ilk sırada, ardından kamyonet ve motosiklet geliyor. Ancak kazaya karışan motosiklet sayısında bir artış görülüyor. Trafik kazalarının en çok olduğu şehirlerde ise sıralama değişmedi. İlk sırada İstanbul, ardından Ankara ve İzmir geliyor.
2019 YILINA GÖRE CEZALAR ARTTI
Uygulanan trafik kazalarına bakıldığında ise 2019’un ilk iki ayı ile 2020’nin ilk iki ayı arasında dikkat çeken bir artış gözlemleniyor. 2019’un ilk iki ayında araç plakasına uygulanan cezalar 1,5 milyon iken 2020 yılının ilk iki ayında iki milyondan fazla ceza uygulanmış. Sürücülere uygulanan cezalar 430 binden 610 bine çıkarken, yayalara uygulanan cezalar 611’den 1.414’e çıktı. Uygulanan cezalar artınca toplam para miktarı da arttı. 2019’un ilk iki ayında da toplam 638 milyon TL ceza yazılırken 2020’nin ilk iki ayında 1 milyar TL’lik ceza yazıldı. Araç plakalarına yazılan toplam ceza 422 milyondan 726 milyona, sürücülere yazılan ceza 215 milyondan 360 milyon TL’ye çıktı.
[TR724] 20.3.2020
Anadolu insanını defterden silecek miyiz? [Prof. Dr. Osman Şahin]
Türkiye’de uygulanan soykırım ve zulümlerin çok şiddetli boyutlarda cereyan etmesi, buna maruz kalan insanların duygu ve düşünce dünyaları üzerinde çok önemli etkilere yol açmıştır. Burada özellikle yapılan haksızlıklara sessiz kalan, açık ya da dolaylı bu zulümlere destek veren insanların tavırları (bilinçli veya bilinçsiz) onları derinden yaralamıştır. Yıllarca emek verdikleri, onların maddi ve manevi faydaları için nihayetsiz fedakarlıkta bulundukları böyle bir toplumun vefasızlığını anlayamamış, ciddi bir şekilde sarsılmışlar ve bu ülke insanının tekrar dirilebileceğine olan inançlarını ve ümitlerini önemli ölçüde yitirmişlerdir.
Hadiselerin meydana getirdiği şokun tesiriyle de: “bu milletten adam olmaz, zaten bütün tarih boyunca bu millet hep böyleydi, bunlar her zaman gücün yanında yer almışlar, itaat etmişler ve zalimlere destek vermişlerdir, Selçuklu’lar ve Osmanlı’lar döneminde de böyleydiler, bu milletin hayır adına tarihte ortaya koyduğu bir şey yoktur…” gibi sözler sarfedilebilmektedir. İdare edenler ve idare edilenleri ile bütün bir millet ya da milletler, bütün geçmişleri ile beraber ademe mahkum edilebilmektedirler.
Bu konuda yapılan bir takım yanlış genellemelere ve kıyaslamalara dikkat çekmek istiyorum.
Dolayısıyla, Türkiye insanı da bunun dışında değildir, zamanı geldiğinde insanların hatalarını anlamaları ve daha önce içlerinden hizmeti ve çok sayıda hizmet insanını çıkardığı gibi, inşaAllah bundan sonra da böyle insanları meyve vermesini beklemek gerekir. Yapılan zulümlerin onca acımasızlığına ve çirkinliğine rağmen, Hocaefendi cemaatini “affetmeye hazırlama” adına sürekli olarak telkinlerde bulunmaktadır. Bu da nebevi ahlakın gereğidir. Tarih boyunca hakikat erleri, kendilerine yapılan zulümler hangi seviyede bulunursa bulunsun, affetmeyi tercih etmişler ve bunu vesile yaparak, bu zulmeden toplulukları kendi davaları adına kazanmayı bilmişlerdir.
Üstad Hazretlerinin “Konuşan Yalnız Hakikattir” başlıklı yazısına baktığımız da, Hocaefendi ve Üstad Hazretlerinin meselelere bakış açılarının nasıl benzer olduğunu görür ve aynı kudsi menbalardan beslendiklerini bir kez daha anlarız: “Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musibetlere, ezâ ve cefâlara mâruz kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek kader-i ilâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim dâvâmıza, hakikat-i imaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur’a sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim”
Diğer taraftan başkalarını affetmeye hazır olmayan ve yapılanların etkisiyle durmadan kin ve nefretle beslenen insanların adanmışlık üzerine kurulan bir hizmeti eda edebilmeleri mümkün değildir. Hakikat düşmanlarının bu konu üzerinde ısrarla çalışmaları boşuna değildir.
Anaların vatanı Anadolu insanı…
Fethullah Gülen Hocaefendi “Değmez mi?!.” başlıklı Bamteli’nde, bir soruya verdiği cevap içerisinde bu konu hakkında önemli tespitlerde bulunmaktadır: “O benim vatanıma canım kurban olsun!.. O, “anaların vatanı”dır. O güzel vatan, Anadolu!.. “Küçük Asya” dediğimiz Anadolu!.. Analar her zaman dolu dolu evlatlar doğurmuş ve onlar her zaman -Mâlik İbn Nebi’nin ifadesiyle- “Âlem-i İslam’ın şimalinde, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye olmasaydı, yeryüzünde Müslümanlık olmazdı!” dedirten hizmetler görmüşlerdir. İşte o evlatları doğurdu, o Anadolu.
O Anadolu, öyle bir ülke; o millet de öyle bir millet. Ama bugün onun başına musallat olan hükûmet, başka bir mesele. O hükûmetin içinde de -esasen- o zulmü, o ihtilâsı, o harâmîliği, o hırsızlığı irtikâp edenler, mahdut bir sınıf. Zannediyorum bir zelzele ile sarsıldıkları zaman, bir fay kırılmasıyla dağıldıkları zaman, bakacaksınız ki, o cephede sadece yirmi-otuz tane insan kalmış. Diğerleri, belli dönemlerde olduğu gibi, yine sizin İnternetlerinizin tuşlarına dokunup diyecekler ki: “Hakkınızı helal edin; hakkınızı yedik, sizin hakkınızda nâ-sezâ, nâ-becâ dırıltılarda bulunduk!”.
Evet, şimdi vatanın-milletin aleyhinde bulunmak başka bir meseledir; fakat o zulmü revâ görenlerin aleyhinde olmak ayrı bir meseledir. Medine’nin, Şam’ın aleyhinde olma değildir mesele; birinin aleyhinde olma söz konusu ise, Haccâc-ı Zâlim’in aleyhinde olma, Yezîd’in aleyhinde olma, bir manada Abdülmelik’in aleyhinde olma, Mervan’ın aleyhinde olma söz konusudur. Bunlar, o ülkenin, o beldenin, o muhitin insanının aleyhinde olma demek değildir.
Nasıl olursunuz ki?!. Şam’daki o Emevîler, Endülüs’ü fethettiler, bir yönüyle, Tarık Bin Ziyad ile. Ve sekiz asır orayı Batı Rönesans’ına ekollük yapacak bir ülke haline getirdiler. Nasıl diyebilirsiniz? Nasıl diyebilirsiniz ki, Abbasîler bir yerde, başkalarını yıktı, Bağdat’ta bir saltanat kurdular ama Rafizî yayılmasına karşı surlar-setler oluşturdular. Ve aynı zamanda ilme bir gelişme hızı verdiler ki, dördüncü-beşinci asırda, küre-i arzın çapını ölçecek insanlar yetişti. Beni Musa -hep arz ediyorum- küre-i arzın çapını ölçtüler; kaç metre? Meseleyi oraya kadar götürdüler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Uçma denemeleri yaptılar. İbn Sina’lar “yetiştirdiler, Harizmî’ler yetiştirdiler, Râzî’ler yetiştirdiler. Dünya tababetinde İbn Sina’nın kitapları yedi-sekiz asır okundu. Râzî’nin kitapları, yedi-sekiz asır okundu.
Dolayısıyla ülkenin kadınına da erkeğine de, ricâline de nisâsına da, şebâbına da kühûlüne de, şuyûhuna da (gencine, olgununa, yaşlısına da) canım kurban olsun. Can kurban olduğum bir ülkedir o ülke!.. Fakat bazen talihsizlikler yaşamış; bir yönüyle, liyâkati olmayan bir kısım kimseler gelmiş, musallat olmuşlardır. Ama saf, temiz, duru millet, hüsn-ü zannına yenik düşmüş; onları gerçekten o işin, o meselenin biricik temsilcisi gibi görme yanlışlığına düşmüştür, zühûlüne maruz kalmıştır.”
Hocaefendi’nin 2019 Ocak ayı içindeki bamtellerine bakıldığında, bu konu üzerinde ısrarla durdukları görülecektir. Hocaefendi, hizmet insanlarının, İslam’a bin yıl bayraktarlık yapmış bir milletten, bu milletin ve bu hizmetlerin neş’et ettiği Anadolu’dan ve bu insanların geçmişlerinden kopmamaları gerektiği üzerinde tahşidat yapmaktadırlar. Ona göre “Geçmişinden kopuk yaşayan ve hâli değerlendiremeyen insanların yeni bir gelecek kurmaları mümkün değildir.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 20.3.2020 [TR724]
Hadiselerin meydana getirdiği şokun tesiriyle de: “bu milletten adam olmaz, zaten bütün tarih boyunca bu millet hep böyleydi, bunlar her zaman gücün yanında yer almışlar, itaat etmişler ve zalimlere destek vermişlerdir, Selçuklu’lar ve Osmanlı’lar döneminde de böyleydiler, bu milletin hayır adına tarihte ortaya koyduğu bir şey yoktur…” gibi sözler sarfedilebilmektedir. İdare edenler ve idare edilenleri ile bütün bir millet ya da milletler, bütün geçmişleri ile beraber ademe mahkum edilebilmektedirler.
Bu konuda yapılan bir takım yanlış genellemelere ve kıyaslamalara dikkat çekmek istiyorum.
- Günümüz Türkiye insanının yanlışlarına bakarak, geçmişte yaşayan bu ülke insanlarının aynı olduğunu, bugün ortaya konan karaktersizliklerin, milletin genlerinde var olan bir bozukluktan kaynaklandığını, bunların geçmişten bugüne intikal ettiğini iddia etmek ne kadar insafla ve hakikatla telif edilebilir.
- Bugünkü insanların hatalarından geçmişte yaşamış olan insanları sorumlu tutmak, Kur’ân’ın bir kanun-u esasîsi olan “Birisinin hatasıyla başkası mesul olamaz” ile çatışmaz mı?
- Ehli sünnet alimlerinin ekseriyetine göre, Maide suresinde geçen, “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allahı severler.” ayeti ile müjdesi verilen toplulukların başında bu Anadolu insanı gelmektedir. Bu vasıflara sahip ve alemi İslama çok önemli hizmetleri dokunmuş böyle bir milleti ademe mahkum etmek, karalamak ve yaptıklarını görmezliktan gelmek doğru mudur?
- Milletlerin de dönemleri vardır. Asrı saadet, Hulefayı Raşidin, Emevi ve Abbasi döneminde yaşamış, İslama ve insanlığa çok büyük hizmetlerde bulunmuş olan Arap milletini, bugünkü İslamı temsilden çok uzak olan Arap’lara bakarak yargılamak ve onları aynı kefeye koymak hakperestlik midir?
- Hadisi şeriflerde haber verilen, dini kullanan, milli ve manevi değerleri menfi emellerine ulaşmak için kullanan süfyanlara, tiranlara, firavunlara bakarak bütün tarihte gelmiş idarecilere aynı gözle bakmak, “devlet idarecilerinin hepsi milli ve manevi değerleri Süfyanlar gibi menfi emellerine alet etmek için kullanmışlar ve zulmetmişlerdir” genellemesi yapmak ne kadar insafla bağdaşır?
- Bu ülke insanını bozmak, karaktersiz hale getirmek, manevi değerlerinden uzaklaştırarak işe yaramaz hale getirmek için, şer komiteleri bir kaç asırdır profesyonel bir şekilde durmadan çalışmaktadırlar. Osmanlı’nın yıkılış döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcından itibaren bu planlarını hayata geçirebilmişler, Üstad Hazretleri’nin ifadesiyle şer tohumlarını bu vatanın her yerine ekebilmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri, Lahikalarda bir çok yerde ve Felak suresine ait nükteleri ele aldığı Onbirinci Şua’da bu hususa dikkat çekmişlerdir.
- İslami, manevi değerlerin yaşanmadığı ve maddeciliğin hükümferma olduğu bir ortamda neş’et etmiş günümüz insanları ile İslamın yaşandığı, maneviyatın ön planda tutulduğu dönemlerdeki insanları kıyaslamak, aynılaştırmak doğru değildir.
- Üstad Hazretleri, bu milleti hep alemi İslam’ın bayraktarı olarak ele almaktadırlar. Bu hususiyetine binaen Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, kendisine yapılan isyan tekliflerine şiddetle karşı çıkmış ve bu millete kılıç çekilemeyeceğini ifade etmişlerdir.
- Allah (cc) bu milletten artık İslamın hakiki manada yaşanmadığı, İslam’dan uzaklaşmanın başladığı ve İslam’ı temsil liyakatının kaybedildiği, Osmanlı Devleti’nin yıkılış döneminde bile milyonlarca şehid çıkarmıştır. Üstad Hazretleri bu hususa 14. Şua’da temas etmektedirler. Sunuhatta ise meseleyi şöyle açıklamaktadır: ““Mükâfat-ı hâzıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatâdan neş’et eden müşterek musibet, mâzi günahını sildi.”
- Diğer taraftan insanoğlu kerim yaratılmıştır. İfsad edilip mahiyeti değiştiğinde zalimleşip, canavar bir hayvan haline geldiği de doğrudur. Fakat azimle ve sabırla üzerinde çalışıldığında, ilahi inayetle ve Külli İrade’nin de evet demesiyle nice zalimler ıslah olmuşlar ve sonrasında ortaya koydukları performansları ile insi, cinni ve ruhanileri kendilerine hayran bırakmışlardır.
- Efendimiz (sav), hiç bir zaman insanlardan ümidini kesmemiş ve istisnasız her bir ferdin kazanılması için çalışmış ve bir kısmı itibarıyla başlangıçta zalim olan o insanlardan, bir iki istisnanın dışında hakikat kahramanı olan sahabe efendilerimizi (r.anhüm) çıkarmışlardır. Peygamberlerin hayatında bunun örnekleri çoktur. Kıyamete kadar her topluluktan insanların kazanılması imkan dahilindedir.
Dolayısıyla, Türkiye insanı da bunun dışında değildir, zamanı geldiğinde insanların hatalarını anlamaları ve daha önce içlerinden hizmeti ve çok sayıda hizmet insanını çıkardığı gibi, inşaAllah bundan sonra da böyle insanları meyve vermesini beklemek gerekir. Yapılan zulümlerin onca acımasızlığına ve çirkinliğine rağmen, Hocaefendi cemaatini “affetmeye hazırlama” adına sürekli olarak telkinlerde bulunmaktadır. Bu da nebevi ahlakın gereğidir. Tarih boyunca hakikat erleri, kendilerine yapılan zulümler hangi seviyede bulunursa bulunsun, affetmeyi tercih etmişler ve bunu vesile yaparak, bu zulmeden toplulukları kendi davaları adına kazanmayı bilmişlerdir.
Üstad Hazretlerinin “Konuşan Yalnız Hakikattir” başlıklı yazısına baktığımız da, Hocaefendi ve Üstad Hazretlerinin meselelere bakış açılarının nasıl benzer olduğunu görür ve aynı kudsi menbalardan beslendiklerini bir kez daha anlarız: “Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musibetlere, ezâ ve cefâlara mâruz kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek kader-i ilâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim dâvâmıza, hakikat-i imaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur’a sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim”
Diğer taraftan başkalarını affetmeye hazır olmayan ve yapılanların etkisiyle durmadan kin ve nefretle beslenen insanların adanmışlık üzerine kurulan bir hizmeti eda edebilmeleri mümkün değildir. Hakikat düşmanlarının bu konu üzerinde ısrarla çalışmaları boşuna değildir.
Anaların vatanı Anadolu insanı…
Fethullah Gülen Hocaefendi “Değmez mi?!.” başlıklı Bamteli’nde, bir soruya verdiği cevap içerisinde bu konu hakkında önemli tespitlerde bulunmaktadır: “O benim vatanıma canım kurban olsun!.. O, “anaların vatanı”dır. O güzel vatan, Anadolu!.. “Küçük Asya” dediğimiz Anadolu!.. Analar her zaman dolu dolu evlatlar doğurmuş ve onlar her zaman -Mâlik İbn Nebi’nin ifadesiyle- “Âlem-i İslam’ın şimalinde, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye olmasaydı, yeryüzünde Müslümanlık olmazdı!” dedirten hizmetler görmüşlerdir. İşte o evlatları doğurdu, o Anadolu.
O Anadolu, öyle bir ülke; o millet de öyle bir millet. Ama bugün onun başına musallat olan hükûmet, başka bir mesele. O hükûmetin içinde de -esasen- o zulmü, o ihtilâsı, o harâmîliği, o hırsızlığı irtikâp edenler, mahdut bir sınıf. Zannediyorum bir zelzele ile sarsıldıkları zaman, bir fay kırılmasıyla dağıldıkları zaman, bakacaksınız ki, o cephede sadece yirmi-otuz tane insan kalmış. Diğerleri, belli dönemlerde olduğu gibi, yine sizin İnternetlerinizin tuşlarına dokunup diyecekler ki: “Hakkınızı helal edin; hakkınızı yedik, sizin hakkınızda nâ-sezâ, nâ-becâ dırıltılarda bulunduk!”.
Evet, şimdi vatanın-milletin aleyhinde bulunmak başka bir meseledir; fakat o zulmü revâ görenlerin aleyhinde olmak ayrı bir meseledir. Medine’nin, Şam’ın aleyhinde olma değildir mesele; birinin aleyhinde olma söz konusu ise, Haccâc-ı Zâlim’in aleyhinde olma, Yezîd’in aleyhinde olma, bir manada Abdülmelik’in aleyhinde olma, Mervan’ın aleyhinde olma söz konusudur. Bunlar, o ülkenin, o beldenin, o muhitin insanının aleyhinde olma demek değildir.
Nasıl olursunuz ki?!. Şam’daki o Emevîler, Endülüs’ü fethettiler, bir yönüyle, Tarık Bin Ziyad ile. Ve sekiz asır orayı Batı Rönesans’ına ekollük yapacak bir ülke haline getirdiler. Nasıl diyebilirsiniz? Nasıl diyebilirsiniz ki, Abbasîler bir yerde, başkalarını yıktı, Bağdat’ta bir saltanat kurdular ama Rafizî yayılmasına karşı surlar-setler oluşturdular. Ve aynı zamanda ilme bir gelişme hızı verdiler ki, dördüncü-beşinci asırda, küre-i arzın çapını ölçecek insanlar yetişti. Beni Musa -hep arz ediyorum- küre-i arzın çapını ölçtüler; kaç metre? Meseleyi oraya kadar götürdüler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Uçma denemeleri yaptılar. İbn Sina’lar “yetiştirdiler, Harizmî’ler yetiştirdiler, Râzî’ler yetiştirdiler. Dünya tababetinde İbn Sina’nın kitapları yedi-sekiz asır okundu. Râzî’nin kitapları, yedi-sekiz asır okundu.
Dolayısıyla ülkenin kadınına da erkeğine de, ricâline de nisâsına da, şebâbına da kühûlüne de, şuyûhuna da (gencine, olgununa, yaşlısına da) canım kurban olsun. Can kurban olduğum bir ülkedir o ülke!.. Fakat bazen talihsizlikler yaşamış; bir yönüyle, liyâkati olmayan bir kısım kimseler gelmiş, musallat olmuşlardır. Ama saf, temiz, duru millet, hüsn-ü zannına yenik düşmüş; onları gerçekten o işin, o meselenin biricik temsilcisi gibi görme yanlışlığına düşmüştür, zühûlüne maruz kalmıştır.”
Hocaefendi’nin 2019 Ocak ayı içindeki bamtellerine bakıldığında, bu konu üzerinde ısrarla durdukları görülecektir. Hocaefendi, hizmet insanlarının, İslam’a bin yıl bayraktarlık yapmış bir milletten, bu milletin ve bu hizmetlerin neş’et ettiği Anadolu’dan ve bu insanların geçmişlerinden kopmamaları gerektiği üzerinde tahşidat yapmaktadırlar. Ona göre “Geçmişinden kopuk yaşayan ve hâli değerlendiremeyen insanların yeni bir gelecek kurmaları mümkün değildir.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 20.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
‘Çözülme’den ‘Herc’e alt/üst oluşlar! [M.Nedim Hazar]
Melâhim Çağı! (5)
Çıkan kısmın özeti: Fiten ve Melahim çerçevesinde gelişen edebiyatın Yahudilik içinde ortaya çıkışı Hz. İsa’dan iki yüzyıl öncesine dayandırılır. Daha sonra bu tarz, varlığını sürdürerek İsa’dan sonraki yüzyıllarda da ürünler vermiştir. Yoğunluklu olarak Hz. İsa’dan sonraki iki yüzyıl içerisinde görülse de, ondan sonraki yüzyıllarda da apokaliplik tarzda ürünler verildiği bilinmektedir. Bu birkaç yüzyıllık dönem Kitab-ı Mukaddes Teolojisinde ‘apokaliptik dönem’ adıyla anılmaktadır.· Apokaliplik kitaplarda yer alan fikirler gerek Yahudilik, gerekse Hıristiyanlık teolojisinde oldukça etkili olmuştur.
Apokaliptikler; Habeşiyle, lbranisiyle, Süryanisiyle, Arabıyla bütün bir Sami kültürünün homojenleşmesinde etkili olmuş dini bir akım olarak belirmektedir. Bu akım aslında sadece Sami unsur ile de kendini sınırlamaz; Sami kavimlerin ilişkiye girdiği bütün kültürlerden de izler taşır. Mesela apokaliptikler Pers ve Helen kültürlerinin birçok unsurunun Sami kültürü içerisinde yoğurulmasında önemli bir rol almıştır. Bu akım ayrıca uzun bir süre devam etmiş ve oldukça da etkili olmuştur. Onun etkilerini İstanbul’un Müslüman Türkler tarafından fethedilmesi gibi büyük olaylara kadar genişletebiliriz.
Hadis kitaplarında müstakil bölüm başlığı olarak da kullanılan fiten ve melâhim terimleri yanında ‘Herc’ kelimesi de geniş ölçüde yer almaktadır. Ancak hadis literatüründe bu kelimelere, “İslâm toplumunda çeşitli dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan her tür sosyal kargaşa, savaş ve ölümle sonuçlanan olay, kıyametten önce zuhur etmesi beklenen alâmetler” şeklinde bir mana yüklendiği dikkati çekiyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Enteresan bir şekilde öncelikli eşiğin “çözülme” olduğunu görüyoruz bu süreçlerde.
Kaynaklar fiten ve melâhim kelimelerine, daha ilk dönemlerden itibaren “içtimaî ve ahlâkî çözülme” anlamı yanında “Müslümanların iktidar uğruna birbirlerine karşı giriştikleri silahlı mücadele, siyasî-içtimaî kargaşa” şeklinde bir mana verildiğini gösteren çeşitli rivayetler ile doludur.
Resûl-i Ekrem’in toplumun fitnelerden nasıl etkileneceğini, bu fitnelerin Medine evlerinin arasına yağmur gibi yağıp deniz dalgaları gibi yayılacağını, her tarafı gecenin karanlıkları gibi saracağını belirttiği ve her fitnenin bir öncekini aratacağını, bu yüzden hayatta olanların kabirlerdekilere gıpta edeceklerini ifade ettiği zikredilmektedir.
Gerek İslam, gerekse Dünya tarihine bakıldığında büyük felaketlerin, salgınların, belaların öncesinde toplumların önce ahlaki ve içtimai çözülme ile bu süreci başlattıklarını hayretle görmekteyiz. Çözülme bir süre sonra bozulmaya, bozulma ise istikrarlı kötülüğü arkasına alarak alt üst oluşlara evriliyor.
Günümüzde de Batılı yazarlar dikkatleri bu noktaya çekmekte, bu tür haberlerin bir kısmının çeşitli sosyal ve psikolojik faktörlerin etkisiyle ortaya çıkmış olabileceğini vurgulamakta, Fiten ve melâhimle ilgili bazı haberlerde zamanın devamlı olarak kötüye gideceği, ortaya çıkan her yeni fitnenin bir öncekini unutturacak kadar kötü olacağı, karışıklık çıktıktan sonra bir daha sulh ve sükûnetin avdet etmeyeceği şeklinde karamsar tablolar çizen rivayetler yukarıdaki görüşleri belirli ölçüde doğrulamaktadır. Ayrıca ümmetin istikbali konusunda ümit kırıcı ifadeler içeren bu tür haberlerin hem sosyal olaylarla, hem de geleceğe dair pek çok iyimser rivayetle uyuşmadığı görülmektedir.
İş bu sebepledir ki, erken dönem Müslümanlarının da çoğu Melahim döneminin hemen başladığına dair yorumlarda bulunmuşlar. Mesela Hz. Ömer’in ölümüyle fitne kapısının açılacağını ve Hz. Osman’a, kendisine giydirilecek olan hilâfet gömleğini zalimlerin keyfi için çıkarmaması gerektiği yolunda Resûl-ü Ekrem’in tavsiyeleri bulunduğunu belirten rivayetlerin Osman dönemindeki fitnelere işaret ettiği kabul edilir.
Keza Hav’eb köpeklerinin Hz. Âişe’ye havlayacağını, Hz. Peygamber’in Zübeyr b. Avvâm’a, “Eğer Ali ile savaşırsan ona zulmetmiş olursun” dediğini bildiren rivayetlerin Cemel Vak‘ası’na; yine Resûl-i Ekrem’in Ammâr’a, “Seni âsi bir topluluk öldürecek”şeklinde hitap ettiğini bildiren rivayetle, “Davaları bir olan iki büyük topluluk savaşmadıkça kıyamet kopmaz” şeklindeki beyanının Sıffîn Savaşı’na işaret ettiği şeklinde görüşler vardır. Bunlardan başka, Harici isyanları, Kerbela olayı gibi pek çok vaka bu cümleden ele alınmıştır.
Fiten hadisleri çerçevesine giren rivayetlerde Hz. Peygamber’in Haricî isyanlarını, Kerbelâ olayını vb. hususları haber verdiği ileri sürülür.
Fiten ve melâhim haberlerinin büyük bir kısmının kıyamete yakın vuku bulacağı bildirilen hususlarla ilgili olduğu da yine çok kabul gören görüşlerdendir. Kıyamet alâmetleri (eşrât-ı sâat) olarak anılan bu olaylar henüz gerçekleşmediğinden, bunlara dair haberlerin metin yönünden değil isnat açısından ele alınması gerektiğine hükmeder alimler. Bu arada uzak geleceğe ait haberlerin büyük bir kısmının, ilk fitne döneminde meydana gelen olayların müminler üzerinde uyandırdığı ümitsizlik duygularını yansıttığı da görülmektedir. Bu tür rivayetlerde kötülüklerin toplumda giderek yaygınlaşması hususu kaderin bir sonucu olarak gösterilmekte, Müslümanlar için çok karamsar bir istikbal öngörülmektedir. Hâlbuki bu anlayış, İslâm’ın geleceğin parlak olacağını haber veren nasları ile çeliştiği gibi tarihî realiteye de uymaz.
“Fitnelerin yaklaştığı, bunların toplumda deniz dalgaları gibi halka halka yayılacağı, bu tür sosyal huzursuzlukların bir defa zuhur ettikten sonra bir daha durmayacağı” gibi Fahr-i Kainat’ın şahsî fetânet ve basîreti dolayısıyla müstakbel tehlikelere karşı ümmete yönelik nebevî uyarılar olarak kabul edilmiştir.
Böylesi kötü bir geleceğin şüphesiz bahsini etmek pek tavsiye edilmemiş. Bu sebeple pek çok tarihçi ve alim bu meseleden özellikle uzak durmayı tercih etmiştir. Bu konuda bir kaç isim özellikle ön plana çıkıyor. Birincisi; Merhum Nuaym b. Hammâd’ın konuyla ilgili olarak kaydettiği bazı rivayetlerden ashabın bu tür konuları kendi aralarında dahi konuşmadıkları anlaşılmakta. Hammad Kitab-ül Fiken’de bu tür meselelerin derinlemesine ele alır.
Ayrıca Kurtubî, kabir ve ahiret hayatı hakkında kaleme aldığı Teẕkiretü’l-Ḳurṭubî’sinde fiten ve melâhim konusuna oldukça geniş yer vermiştir. Bu konuda yüzlerce, binlerce ciltlik eserler verilmiştir. Konuşulması doğru bulunmadığı için pek çoğu sadece isim olarak bilinmekte ne yazık ki!
Yarın Üstad Bediüzzaman’ın bu konudaki klasik eseri 5. Şua etrafında zihinsel bir gezintiye çıkacağız inşallah.
Birkaç yazılık mevzu kaldı bitirmek üzereyiz, az daha sabır istirham ediyorum.
[M.Nedim Hazar] 20.3.2020 [TR724]
Çıkan kısmın özeti: Fiten ve Melahim çerçevesinde gelişen edebiyatın Yahudilik içinde ortaya çıkışı Hz. İsa’dan iki yüzyıl öncesine dayandırılır. Daha sonra bu tarz, varlığını sürdürerek İsa’dan sonraki yüzyıllarda da ürünler vermiştir. Yoğunluklu olarak Hz. İsa’dan sonraki iki yüzyıl içerisinde görülse de, ondan sonraki yüzyıllarda da apokaliplik tarzda ürünler verildiği bilinmektedir. Bu birkaç yüzyıllık dönem Kitab-ı Mukaddes Teolojisinde ‘apokaliptik dönem’ adıyla anılmaktadır.· Apokaliplik kitaplarda yer alan fikirler gerek Yahudilik, gerekse Hıristiyanlık teolojisinde oldukça etkili olmuştur.
Apokaliptikler; Habeşiyle, lbranisiyle, Süryanisiyle, Arabıyla bütün bir Sami kültürünün homojenleşmesinde etkili olmuş dini bir akım olarak belirmektedir. Bu akım aslında sadece Sami unsur ile de kendini sınırlamaz; Sami kavimlerin ilişkiye girdiği bütün kültürlerden de izler taşır. Mesela apokaliptikler Pers ve Helen kültürlerinin birçok unsurunun Sami kültürü içerisinde yoğurulmasında önemli bir rol almıştır. Bu akım ayrıca uzun bir süre devam etmiş ve oldukça da etkili olmuştur. Onun etkilerini İstanbul’un Müslüman Türkler tarafından fethedilmesi gibi büyük olaylara kadar genişletebiliriz.
Hadis kitaplarında müstakil bölüm başlığı olarak da kullanılan fiten ve melâhim terimleri yanında ‘Herc’ kelimesi de geniş ölçüde yer almaktadır. Ancak hadis literatüründe bu kelimelere, “İslâm toplumunda çeşitli dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan her tür sosyal kargaşa, savaş ve ölümle sonuçlanan olay, kıyametten önce zuhur etmesi beklenen alâmetler” şeklinde bir mana yüklendiği dikkati çekiyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Enteresan bir şekilde öncelikli eşiğin “çözülme” olduğunu görüyoruz bu süreçlerde.
Kaynaklar fiten ve melâhim kelimelerine, daha ilk dönemlerden itibaren “içtimaî ve ahlâkî çözülme” anlamı yanında “Müslümanların iktidar uğruna birbirlerine karşı giriştikleri silahlı mücadele, siyasî-içtimaî kargaşa” şeklinde bir mana verildiğini gösteren çeşitli rivayetler ile doludur.
Resûl-i Ekrem’in toplumun fitnelerden nasıl etkileneceğini, bu fitnelerin Medine evlerinin arasına yağmur gibi yağıp deniz dalgaları gibi yayılacağını, her tarafı gecenin karanlıkları gibi saracağını belirttiği ve her fitnenin bir öncekini aratacağını, bu yüzden hayatta olanların kabirlerdekilere gıpta edeceklerini ifade ettiği zikredilmektedir.
Gerek İslam, gerekse Dünya tarihine bakıldığında büyük felaketlerin, salgınların, belaların öncesinde toplumların önce ahlaki ve içtimai çözülme ile bu süreci başlattıklarını hayretle görmekteyiz. Çözülme bir süre sonra bozulmaya, bozulma ise istikrarlı kötülüğü arkasına alarak alt üst oluşlara evriliyor.
Günümüzde de Batılı yazarlar dikkatleri bu noktaya çekmekte, bu tür haberlerin bir kısmının çeşitli sosyal ve psikolojik faktörlerin etkisiyle ortaya çıkmış olabileceğini vurgulamakta, Fiten ve melâhimle ilgili bazı haberlerde zamanın devamlı olarak kötüye gideceği, ortaya çıkan her yeni fitnenin bir öncekini unutturacak kadar kötü olacağı, karışıklık çıktıktan sonra bir daha sulh ve sükûnetin avdet etmeyeceği şeklinde karamsar tablolar çizen rivayetler yukarıdaki görüşleri belirli ölçüde doğrulamaktadır. Ayrıca ümmetin istikbali konusunda ümit kırıcı ifadeler içeren bu tür haberlerin hem sosyal olaylarla, hem de geleceğe dair pek çok iyimser rivayetle uyuşmadığı görülmektedir.
İş bu sebepledir ki, erken dönem Müslümanlarının da çoğu Melahim döneminin hemen başladığına dair yorumlarda bulunmuşlar. Mesela Hz. Ömer’in ölümüyle fitne kapısının açılacağını ve Hz. Osman’a, kendisine giydirilecek olan hilâfet gömleğini zalimlerin keyfi için çıkarmaması gerektiği yolunda Resûl-ü Ekrem’in tavsiyeleri bulunduğunu belirten rivayetlerin Osman dönemindeki fitnelere işaret ettiği kabul edilir.
Keza Hav’eb köpeklerinin Hz. Âişe’ye havlayacağını, Hz. Peygamber’in Zübeyr b. Avvâm’a, “Eğer Ali ile savaşırsan ona zulmetmiş olursun” dediğini bildiren rivayetlerin Cemel Vak‘ası’na; yine Resûl-i Ekrem’in Ammâr’a, “Seni âsi bir topluluk öldürecek”şeklinde hitap ettiğini bildiren rivayetle, “Davaları bir olan iki büyük topluluk savaşmadıkça kıyamet kopmaz” şeklindeki beyanının Sıffîn Savaşı’na işaret ettiği şeklinde görüşler vardır. Bunlardan başka, Harici isyanları, Kerbela olayı gibi pek çok vaka bu cümleden ele alınmıştır.
Fiten hadisleri çerçevesine giren rivayetlerde Hz. Peygamber’in Haricî isyanlarını, Kerbelâ olayını vb. hususları haber verdiği ileri sürülür.
Fiten ve melâhim haberlerinin büyük bir kısmının kıyamete yakın vuku bulacağı bildirilen hususlarla ilgili olduğu da yine çok kabul gören görüşlerdendir. Kıyamet alâmetleri (eşrât-ı sâat) olarak anılan bu olaylar henüz gerçekleşmediğinden, bunlara dair haberlerin metin yönünden değil isnat açısından ele alınması gerektiğine hükmeder alimler. Bu arada uzak geleceğe ait haberlerin büyük bir kısmının, ilk fitne döneminde meydana gelen olayların müminler üzerinde uyandırdığı ümitsizlik duygularını yansıttığı da görülmektedir. Bu tür rivayetlerde kötülüklerin toplumda giderek yaygınlaşması hususu kaderin bir sonucu olarak gösterilmekte, Müslümanlar için çok karamsar bir istikbal öngörülmektedir. Hâlbuki bu anlayış, İslâm’ın geleceğin parlak olacağını haber veren nasları ile çeliştiği gibi tarihî realiteye de uymaz.
“Fitnelerin yaklaştığı, bunların toplumda deniz dalgaları gibi halka halka yayılacağı, bu tür sosyal huzursuzlukların bir defa zuhur ettikten sonra bir daha durmayacağı” gibi Fahr-i Kainat’ın şahsî fetânet ve basîreti dolayısıyla müstakbel tehlikelere karşı ümmete yönelik nebevî uyarılar olarak kabul edilmiştir.
Böylesi kötü bir geleceğin şüphesiz bahsini etmek pek tavsiye edilmemiş. Bu sebeple pek çok tarihçi ve alim bu meseleden özellikle uzak durmayı tercih etmiştir. Bu konuda bir kaç isim özellikle ön plana çıkıyor. Birincisi; Merhum Nuaym b. Hammâd’ın konuyla ilgili olarak kaydettiği bazı rivayetlerden ashabın bu tür konuları kendi aralarında dahi konuşmadıkları anlaşılmakta. Hammad Kitab-ül Fiken’de bu tür meselelerin derinlemesine ele alır.
Ayrıca Kurtubî, kabir ve ahiret hayatı hakkında kaleme aldığı Teẕkiretü’l-Ḳurṭubî’sinde fiten ve melâhim konusuna oldukça geniş yer vermiştir. Bu konuda yüzlerce, binlerce ciltlik eserler verilmiştir. Konuşulması doğru bulunmadığı için pek çoğu sadece isim olarak bilinmekte ne yazık ki!
Yarın Üstad Bediüzzaman’ın bu konudaki klasik eseri 5. Şua etrafında zihinsel bir gezintiye çıkacağız inşallah.
Birkaç yazılık mevzu kaldı bitirmek üzereyiz, az daha sabır istirham ediyorum.
[M.Nedim Hazar] 20.3.2020 [TR724]
Miraç hediyelerine şükür, sabaha kadar ibadetle olur [Cemil Tokpınar]
Gündemimiz çok yoğun. Birbirinden çekici olaylar peş peşe geliyor. Heyecanla kitleleri meşgul eden sayısız olayın üzerine gelen koronavirüs, tüm dünyanın dikkatlerini kendine çekti. Çünkü can tatlı, yaşamak güzel, kimse ölmek istemiyor.
Bu yüzden herkes hastalığa dair her gün yeni bilgiler öğreniyor, uygulamaya çalışıyor, hijyene dikkat ediyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, spor yapıyor, evden çıkmıyor, gıda stokluyor ve daha neler neler yapıyor.
Oysa güvenliğini sağlamaya çalıştığımız en fazla 70-80 yıllık bir ömür. Elbette canımızı ve sağlığımızı korumak hem insanî, hem dinî bir görevimiz.
Ancak geçici hayatımıza verdiğimiz önemi ve değeri ebedî hayatımız için de vermeli değil miyiz? Üstelik bu virüs insanın acizliğini, dünyanın faniliğini, sağlığın ne büyük bir nimet olduğunu göstermedi mi?
İşte tam bu düşünceler içindeyken fani hayatı bakî hayata dönüştürecek fırsatlar peş peşe geliyor. Öncelikle çok sevaplı fırsatlar zinciri olan Üç Aylarla şereflendik. Hemen arkasından Regaib Gecesini idrak ettik. Yarın akşam ise Miraç Gecesini ihya edeceğiz inşallah.
Hüzün yılında saadetin zirvesine çıkıyor
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret etmesinden bir buçuk sene önce, Recep ayının 27. gecesinde en büyük mucizelerden biri olan İsra ve Mirâc mucizeleri gerçekleşti. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) eşi Hatice Validemiz (r.a.) ile amcası Ebu Talib vefat ettikten sonra miraç mucizesinin gerçekleşmesi çok manidardı. Rabbimiz âdeta Efendimizi (s.a.v.) huzuruyla şereflendirmiş, onu teselli etmiş, rahmetin en yücesine mazhar etmişti.
Biz de nefsimiz ve müminler olarak peş peşe gelen acı ve ızdıraplarla kıvranırken Rabbimize teveccüh edip yalvarırsak nice rahmet ve inayet tecellilerine mazhar olmaz mıyız?
İşte o gece Cebrail (a.s.) geldi ve Peygamber Efendimizi (s.a.v.) Mescid-i Haram’dan alıp Burak ile Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’ya götürdü. Oradan da, gökyüzündeki harika icraat ve Cenâb-ı Hakkın kudretine işaret eden âyet ve delillerin gösterilmesi için göklere çıkarıldı. Sema tabakalarında bulunan bütün peygamberlerle görüştürüldü.
Bundan sonra “imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan” makama çıktı. Kendilerine birçok harika ve acayip şeyler gösterildi. Hakikî mahiyetini bilemeyeceğimiz, anlayamayacağımız bir şekilde mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakkın kelâmını işitti ve nihayetsiz güzellikteki cemâlini müşahede etti. Miraç, bizim zaman kavramımıza göre o kadar kısa sürdü ki, aynı gece hâne-i saadetine teşrif etti.
İşte önümüzdeki Cumartesi Pazara bağlayan gece, Miraç mucizesinin yıl dönümüdür. Bu gece, Rabbimizin Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) ruhen ve bedenen huzuruna kabul edip görüştüğü, konuştuğu ve sayısız nimetlere ve müjdelere mazhar ettiği muhteşem bir gecedir.
Kur’an’da İsra ve Mîraç
Miraç mucizesinin ilk basamağı olan Mescid-i Aksâ’ya kadarki bölüm Kur’an’da şöyle anlatılır:
“Ayetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya seyahat ettiren Allah, her türlü kusurdan ve noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra sûresi, 17:1)
Miracın ikinci basamağı da Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Mescid-i Aksâ’dan başlayarak semanın bütün tabakalarından geçip İlâhî huzurla müşerref olmasıdır. Bu kısım da Necm Sûresinde şöyle ifade edilir:
“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi onun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakikî suretinde gördü. Sidre-i Müntehâ’da gördü. Ki, onun yanında Me’vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin ayetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm sûresi, 53: 7-18)
İnsanlık tarihinin en muazzam buluşması olan bu gecede Peygamber Efendimize (s.a.v.) üç büyük nimet verilmiştir. Bunlar beş vakit namaz, Âmenerresûlü ismiyle bilinen Bakara Sûresinin son iki ayeti ve ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların affedileceği nimetleridir. (Müslim, Îman: 279)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde, “Namaz mü’minin miracıdır” buyurarak, namazın bir anlamda Cenab-ı Hak ile buluşmak, görüşmek ve konuşmak olduğuna işaret etmiştir.
Âmenerrasûlü: Eşsiz dua ayetleri
Miraç Gecesinin hediyelerinden olan ve Âmerrasûlü diye bilinen Bakara Suresinin son iki ayetinin fazileti hakkında bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Bakara sûresinin sonunda iki ayet vardır. Kim bunları okursa (dünya ve âhiret maksatları için veya o gecede okuyacağı Kur’ân için) ona yeterlidir.” (Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân:10)
Bazı âlimlerimiz burada geçen “yeterlidir” ifadesini “geceyi ihya etmek” şeklinde açıklamışlardır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka hadiste ise, bu iki ayeti öğrenip öğretmenin önemi üzerinde durmuştur:
“Yüce Allah Bakara sûresine iki âyetle nihayet vermiştir. Onları okuyana mükâfatını Arş-ı Âlâdaki hazinesinden verecektir. Onları öğrenin, hanımlarınıza ve çocuklarınıza öğretiniz.”
Demek ki bunu öğrenip öğretmek Efendimizin (s.a.v.) emridir. Bu hususta ailemiz ve yakın çevremizi uyarmak, öğrenmeye teşvik etmek gerekir.
Yine muhteşem bir hadiste şu müjdeler verilir:
“Cenab-ı Hak yeri ve göğü yaratmazdan bin sene önce bir kitap yazdı. O kitaptan iki âyet indirdi. O âyetlerle Bakara sûresine nihayet verdi. O âyetler bir evde üç gece okunursa, o eve şeytan yaklaşmaz.” (Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 4)
Miraç mucizesi başta Rabbimizin varlığı ve birliği olmak üzere bütün iman esaslarının hak ve hakikat olduğunu ispat eder. Çünkü ömür boyu hak ve hakikat konuşan, şaka da olsa yalan söylemeyen Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Rabbimizi ve ahiret âlemlerini bizzat gördüğünü söylemiştir.
Bütün ömrü boyunca en küçük bir meselede bile en ufak bir yalan söylemeyen Muhbir-i Sadık’ın (s.a.v.), en büyük bir meselede yalan söylemesi mümkün değildir. Evet, o hak ve doğru görmüştür, hakkı ve doğruyu söylemiştir.
Hangi ibadetleri yapmalıyız?
Kandillerin gecesini Kur’an, namaz ve dua ile gündüzünü de oruçla ihya etmeliyiz. Geceyi uykusuz geçirebilmek için bir gün önceden yeterli uyumalı, mümkünse gündüz kaylule yapmalı, iftardan sonra çay kahve gibi uyku kaçıracak içecekler tüketmeli, gece boyu uykumuz geldikçe abdest tazelemeliyiz.
Her ne kadar Miraç Gecesinin gündüzü ertesi gün olan Pazar ise de, öncesi ve sonrasını ihya etmek için Cumartesi ve Pazar olmak üzere iki gün oruç tutmak çok faziletlidir. Bir engeli olan sadece Cumartesi veya sadece Pazar günü oruç tutarak bunun faziletinden mahrum olmamalıdır. Daha fazla tutan, daha çok sevap kazanmış olur.
Cumartesiyi Pazara bağlayan geceyi ise mutlaka Kur’an, salavat, tövbe-istiğfar, namaz ve dua ile ihya etmek gerekir. Bunun için önceden hazırlık ve plân yapmak lâzımdır. Geceyi topluca ihya etmek, teşvik ve program açısından güzel olurdu. Ancak koronavirüs sebebiyle tedbirli olmak zorunda olduğumuz için ailece ihya etmek, imkân nispetinde çocuklarımızı bile teşvik etmek, hatta ödüllendirmek çok önemlidir.
Bediüzzaman Hazretleri talebeleriyle birlikte Afyon Hapishanesinde iken yazdığı bir mektupta bu gecede yapılacak ibadete şöyle dikkat çeker:
“Leyle-i Miraç, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket-i mâneviye sırrıyla, inşallah her biriniz kırk bin dille tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisanla bu kıymettar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz.” (14. Şua)
Bu muhteşem fırsatları kaçırmamak için geceyi şöyle değerlendirebiliriz:
Farz namazlarımızı ailece cemaatle kılmakla birlikte evvabin, tesbih, hacet, teheccüd namazlarını ihmal etmemek gerekir.
Kur’an’ı cüz paylaşarak hatim okuyabiliriz. Ayrıca Yasin, Fetih, Rahman, Mülk, Nebe gibi sureleri ve Cevşen’in tamamını okumalı veya dinlemeliyiz.
Büyük Cevşen’den ve Kulübüddaria’dan imkân ölçüsünde dua okumalıyız.
Tövbe istiğfar etmeli ve Peygamber Efendimize (s.a.v.) bol bol salavat getirmeliyiz.
Gecenin sonunda ailece sahur yapıp oruca niyet etmeli, arkasından da sabah namazını cemaatle kılıp dua ve uzun tesbihatı yapmalıyız.
Gecenin her anında, her fırsatta ülkemizdeki ve dünyadaki bütün mağdurlara, mazlumlara, mahpuslara ve masumlara dua etmeliyiz. Her namazın ve her evradın sonunda onların ferec ve mahreci için yalvarmalıyız.
Ayrıca burada bahsettiğimiz bilgileri çevremizle paylaşarak başkalarının da Miraç Kandilini akşamdan sahura kadar ihya etmesine vesile olmalıyız.
[Cemil Tokpınar] 20.3.2020 [TR724]
Bu yüzden herkes hastalığa dair her gün yeni bilgiler öğreniyor, uygulamaya çalışıyor, hijyene dikkat ediyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, spor yapıyor, evden çıkmıyor, gıda stokluyor ve daha neler neler yapıyor.
Oysa güvenliğini sağlamaya çalıştığımız en fazla 70-80 yıllık bir ömür. Elbette canımızı ve sağlığımızı korumak hem insanî, hem dinî bir görevimiz.
Ancak geçici hayatımıza verdiğimiz önemi ve değeri ebedî hayatımız için de vermeli değil miyiz? Üstelik bu virüs insanın acizliğini, dünyanın faniliğini, sağlığın ne büyük bir nimet olduğunu göstermedi mi?
İşte tam bu düşünceler içindeyken fani hayatı bakî hayata dönüştürecek fırsatlar peş peşe geliyor. Öncelikle çok sevaplı fırsatlar zinciri olan Üç Aylarla şereflendik. Hemen arkasından Regaib Gecesini idrak ettik. Yarın akşam ise Miraç Gecesini ihya edeceğiz inşallah.
Hüzün yılında saadetin zirvesine çıkıyor
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret etmesinden bir buçuk sene önce, Recep ayının 27. gecesinde en büyük mucizelerden biri olan İsra ve Mirâc mucizeleri gerçekleşti. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) eşi Hatice Validemiz (r.a.) ile amcası Ebu Talib vefat ettikten sonra miraç mucizesinin gerçekleşmesi çok manidardı. Rabbimiz âdeta Efendimizi (s.a.v.) huzuruyla şereflendirmiş, onu teselli etmiş, rahmetin en yücesine mazhar etmişti.
Biz de nefsimiz ve müminler olarak peş peşe gelen acı ve ızdıraplarla kıvranırken Rabbimize teveccüh edip yalvarırsak nice rahmet ve inayet tecellilerine mazhar olmaz mıyız?
İşte o gece Cebrail (a.s.) geldi ve Peygamber Efendimizi (s.a.v.) Mescid-i Haram’dan alıp Burak ile Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’ya götürdü. Oradan da, gökyüzündeki harika icraat ve Cenâb-ı Hakkın kudretine işaret eden âyet ve delillerin gösterilmesi için göklere çıkarıldı. Sema tabakalarında bulunan bütün peygamberlerle görüştürüldü.
Bundan sonra “imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan” makama çıktı. Kendilerine birçok harika ve acayip şeyler gösterildi. Hakikî mahiyetini bilemeyeceğimiz, anlayamayacağımız bir şekilde mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakkın kelâmını işitti ve nihayetsiz güzellikteki cemâlini müşahede etti. Miraç, bizim zaman kavramımıza göre o kadar kısa sürdü ki, aynı gece hâne-i saadetine teşrif etti.
İşte önümüzdeki Cumartesi Pazara bağlayan gece, Miraç mucizesinin yıl dönümüdür. Bu gece, Rabbimizin Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) ruhen ve bedenen huzuruna kabul edip görüştüğü, konuştuğu ve sayısız nimetlere ve müjdelere mazhar ettiği muhteşem bir gecedir.
Kur’an’da İsra ve Mîraç
Miraç mucizesinin ilk basamağı olan Mescid-i Aksâ’ya kadarki bölüm Kur’an’da şöyle anlatılır:
“Ayetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya seyahat ettiren Allah, her türlü kusurdan ve noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra sûresi, 17:1)
Miracın ikinci basamağı da Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Mescid-i Aksâ’dan başlayarak semanın bütün tabakalarından geçip İlâhî huzurla müşerref olmasıdır. Bu kısım da Necm Sûresinde şöyle ifade edilir:
“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi onun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakikî suretinde gördü. Sidre-i Müntehâ’da gördü. Ki, onun yanında Me’vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin ayetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm sûresi, 53: 7-18)
İnsanlık tarihinin en muazzam buluşması olan bu gecede Peygamber Efendimize (s.a.v.) üç büyük nimet verilmiştir. Bunlar beş vakit namaz, Âmenerresûlü ismiyle bilinen Bakara Sûresinin son iki ayeti ve ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların affedileceği nimetleridir. (Müslim, Îman: 279)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde, “Namaz mü’minin miracıdır” buyurarak, namazın bir anlamda Cenab-ı Hak ile buluşmak, görüşmek ve konuşmak olduğuna işaret etmiştir.
Âmenerrasûlü: Eşsiz dua ayetleri
Miraç Gecesinin hediyelerinden olan ve Âmerrasûlü diye bilinen Bakara Suresinin son iki ayetinin fazileti hakkında bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Bakara sûresinin sonunda iki ayet vardır. Kim bunları okursa (dünya ve âhiret maksatları için veya o gecede okuyacağı Kur’ân için) ona yeterlidir.” (Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân:10)
Bazı âlimlerimiz burada geçen “yeterlidir” ifadesini “geceyi ihya etmek” şeklinde açıklamışlardır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka hadiste ise, bu iki ayeti öğrenip öğretmenin önemi üzerinde durmuştur:
“Yüce Allah Bakara sûresine iki âyetle nihayet vermiştir. Onları okuyana mükâfatını Arş-ı Âlâdaki hazinesinden verecektir. Onları öğrenin, hanımlarınıza ve çocuklarınıza öğretiniz.”
Demek ki bunu öğrenip öğretmek Efendimizin (s.a.v.) emridir. Bu hususta ailemiz ve yakın çevremizi uyarmak, öğrenmeye teşvik etmek gerekir.
Yine muhteşem bir hadiste şu müjdeler verilir:
“Cenab-ı Hak yeri ve göğü yaratmazdan bin sene önce bir kitap yazdı. O kitaptan iki âyet indirdi. O âyetlerle Bakara sûresine nihayet verdi. O âyetler bir evde üç gece okunursa, o eve şeytan yaklaşmaz.” (Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 4)
Miraç mucizesi başta Rabbimizin varlığı ve birliği olmak üzere bütün iman esaslarının hak ve hakikat olduğunu ispat eder. Çünkü ömür boyu hak ve hakikat konuşan, şaka da olsa yalan söylemeyen Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Rabbimizi ve ahiret âlemlerini bizzat gördüğünü söylemiştir.
Bütün ömrü boyunca en küçük bir meselede bile en ufak bir yalan söylemeyen Muhbir-i Sadık’ın (s.a.v.), en büyük bir meselede yalan söylemesi mümkün değildir. Evet, o hak ve doğru görmüştür, hakkı ve doğruyu söylemiştir.
Hangi ibadetleri yapmalıyız?
Kandillerin gecesini Kur’an, namaz ve dua ile gündüzünü de oruçla ihya etmeliyiz. Geceyi uykusuz geçirebilmek için bir gün önceden yeterli uyumalı, mümkünse gündüz kaylule yapmalı, iftardan sonra çay kahve gibi uyku kaçıracak içecekler tüketmeli, gece boyu uykumuz geldikçe abdest tazelemeliyiz.
Her ne kadar Miraç Gecesinin gündüzü ertesi gün olan Pazar ise de, öncesi ve sonrasını ihya etmek için Cumartesi ve Pazar olmak üzere iki gün oruç tutmak çok faziletlidir. Bir engeli olan sadece Cumartesi veya sadece Pazar günü oruç tutarak bunun faziletinden mahrum olmamalıdır. Daha fazla tutan, daha çok sevap kazanmış olur.
Cumartesiyi Pazara bağlayan geceyi ise mutlaka Kur’an, salavat, tövbe-istiğfar, namaz ve dua ile ihya etmek gerekir. Bunun için önceden hazırlık ve plân yapmak lâzımdır. Geceyi topluca ihya etmek, teşvik ve program açısından güzel olurdu. Ancak koronavirüs sebebiyle tedbirli olmak zorunda olduğumuz için ailece ihya etmek, imkân nispetinde çocuklarımızı bile teşvik etmek, hatta ödüllendirmek çok önemlidir.
Bediüzzaman Hazretleri talebeleriyle birlikte Afyon Hapishanesinde iken yazdığı bir mektupta bu gecede yapılacak ibadete şöyle dikkat çeker:
“Leyle-i Miraç, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket-i mâneviye sırrıyla, inşallah her biriniz kırk bin dille tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisanla bu kıymettar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz.” (14. Şua)
Bu muhteşem fırsatları kaçırmamak için geceyi şöyle değerlendirebiliriz:
Farz namazlarımızı ailece cemaatle kılmakla birlikte evvabin, tesbih, hacet, teheccüd namazlarını ihmal etmemek gerekir.
Kur’an’ı cüz paylaşarak hatim okuyabiliriz. Ayrıca Yasin, Fetih, Rahman, Mülk, Nebe gibi sureleri ve Cevşen’in tamamını okumalı veya dinlemeliyiz.
Büyük Cevşen’den ve Kulübüddaria’dan imkân ölçüsünde dua okumalıyız.
Tövbe istiğfar etmeli ve Peygamber Efendimize (s.a.v.) bol bol salavat getirmeliyiz.
Gecenin sonunda ailece sahur yapıp oruca niyet etmeli, arkasından da sabah namazını cemaatle kılıp dua ve uzun tesbihatı yapmalıyız.
Gecenin her anında, her fırsatta ülkemizdeki ve dünyadaki bütün mağdurlara, mazlumlara, mahpuslara ve masumlara dua etmeliyiz. Her namazın ve her evradın sonunda onların ferec ve mahreci için yalvarmalıyız.
Ayrıca burada bahsettiğimiz bilgileri çevremizle paylaşarak başkalarının da Miraç Kandilini akşamdan sahura kadar ihya etmesine vesile olmalıyız.
[Cemil Tokpınar] 20.3.2020 [TR724]
Koronavirüs molası! [Hasan Cücük]
Dünyanın neredeyse tek gündemi olan koronavirüsün ciddiyetini nihayet Türkiye de anlamaya başladı. Her ne kadar hala ‘tedbirimizi aldık’ söylemi revaçta olsa da, umarım artık hiçbir tedbirin virüsün sınırlar içinde girmesine engel olunmayacağını anlamışlardır. Geçen hafta seyircisiz oynanan Süper Lig maçları bu haftadan itibaren resmen tatil edildi. Sadece futbol değil, diğer spor branşlarında da kepenk indirildi.
Koronavirüsten dolayı dünyanın sayılı ligleri geçtiğimiz haftalarda tatil edilmişti. Avrupa’da sadece Türkiye ve Çek Cumhuriyeti seyircisiz oynatmıştı. Yine Bolivya, Fas, Birleşik Arap Emirlikleri, Kazakistan ve Paraguay da ligler geçen hafta seyircisiz oynatmıştı. Seyircisiz maçların ne seyir zevki ne de kalitesi vardı. Maçlar adeta antrenman tadında geçti. Oyuncularda haklıydı. Birçoğu isyan etti. Fatih Terim’in ‘İnsan sağlığı futboldan daha önemli’ çıkışı dalga dalga yayılıp, destek buldu.
Gençlerbirliği Teknik Direktörü Hamza Hamzaoğlu, ‘Oyuncularımız rahat değiller. Bazı oyuncular temastan kaçıyor. Zaten 2 oyuncumuz tedavi amaçlı yurt dışına çıktılar.’ derken Sivasspor teknik patronu Rıza Çalımbay, ‘Hiçbir oyuncu huzur içinde veya konsantre olarak maçlara çıkmıyor.’ açıklamasını yaptı. Terim’in başlattığı ve yerinde olan çağrıya Kayserispor Başkanı Berna Gözbaşı ve Antalyaspor Teknik Direktörü Tamer Tuna da destek verince liglerin tehirinin güçlü sinyali verilmiş oldu.
Bu süreçte en dikkat çeken isim Trabzonspor Başkanı Ahmet Ağaoğlu oldu. Başakşehir maçı sonra basın mensuplarına yüzüne maske takip konuşan Ağaoğlu, liglerin ertelenmesini isteyen Galatasaray Başkanı Mustafa Cengiz’e tepki göstermesi sürecin ironisi olarak hafızalarda kalacak. Nijeryalı oyuncusu Obi Mikel maçlara çıkmak istemediği için sözleşmesini feshetmek zorunda kalan bir Trabzonspor vardı. Neyse ki, akl-ı selim galip geldi tüm ligler ve spor müsabakaları ertelendi. Umarım bazı yöneticiler, insan sağlığının kupa ve şampiyonluktan daha üstün olduğunu anlar.
Türkiye geriden gelse de dünyanın birçok ülkesi sporda kepenk indirdi. Tatil edilen sadece yerel ligler değil. Uluslararası organizasyonlarda ya ertelendi ya da iptal edildi. Euro 2020 ve Copa America 2020 bir yıl sonraya ertelendi. Bu erteleme bir başka ertelemeyi de beraberinde getirdi. Çin’de düzenlenecek 2021 Dünya Kulüpler Kupası, FİFA tarafından ileri bir tarihe ertelendi.
Avrupa futbolunun patronu UEFA, Euro 2020 şampiyonasını 2021 yazına erteledi. 55 üye federasyon ile ile yapılan toplantıda erteleme kararı oy birliğiyle kabul edilirken, Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi organizasyonları askıya alındı. Japonya’nın ev sahipliği yapacağı 2020 Tokyo Olimpiyatları için henüz bir karar alınmadı ve oyunlar düzenlenecek gibi çalışmalar sürdürülüyor ancak gerek olimpiyat komitesi üyelerinden gerekse katılımcı ülkelerden çatlak sesler çıkmaya başladı.. Gelişmelere göre başlangıç tarihinin ertelenmesi her an masaya yatırılabilir. Dünyanın en ilgi çekici basketbol ligi olan NBA’de bazı takımların oyuncularına koronavirüs teşhisi konulması üzerine tüm sezon maçları ertelendi. Yine dünya çapında çok sayıda seyircisi olan amerikan futbolu ligi NFL, Ulusal Hokey Ligi ve Ulusal Beyzbol Ligi kepenk kapatan organizasyonlar arasında. Profesyonel tenisçiler birliği ve kadınlar tenis birliğinin düzenlediği turnuvalar, 7 Haziran’a kadar durdurulurken, mayıs sonunda düzenlenmesi planlanan Fransa Açık Tenis Turnuvası ise 20 Eylül’e ertelendi. Nisan ayında Bahreyn’de gerçekleşmesi planlanan Formula 1 Grand Prix’si seyircisiz gerçekleşecek. Nisan ayına planlanmış olan Çin Grand Prix’si ise belirsiz bir tarihe ertelendi.
PMG Football Benchmark ekibi, dünyanın en çok izlenen beş büyük liginin (İngiltere Premier Lig, İspanya La Liga, Almanya Bundesliga, İtalya Serie A, Fransa Ligue 1) koronavirüs salgını nedeniyle ekonomik kaybını araştırdı. Maç günü, yayın ve ticari gelirden mâhkum kalacak olan beş büyük ligdeki kulüplerin toplam kaybı 4 milyar Euroya kadar çıkıyor. Bu ligler arasında en büyük gelir kaybını ise İngiltere Premier Lig yaşayacak. Dünyanın en çok izlenen liginin tahmini gelir kaybının 1 milyar 150 milyon Euro ile 1 milyar 250 milyon Euro arasında olması bekleniyor. La Liga’da 800-950 milyon Euro, Bundesliga’da 650-750 milyon Euro, Serie A’da 550-650 milyon Euro, Ligue 1 de ise 300-400 milyon Euro arasında bir kaybın olacağı tahmin ediliyor. Maddi kayıpların telafisi mümkün. Ancak can kayıplarının yok. Hiçbir kupa, insan sağlığından daha önemli değil.
[Hasan Cücük] 20.3.2020 [TR724]
Koronavirüsten dolayı dünyanın sayılı ligleri geçtiğimiz haftalarda tatil edilmişti. Avrupa’da sadece Türkiye ve Çek Cumhuriyeti seyircisiz oynatmıştı. Yine Bolivya, Fas, Birleşik Arap Emirlikleri, Kazakistan ve Paraguay da ligler geçen hafta seyircisiz oynatmıştı. Seyircisiz maçların ne seyir zevki ne de kalitesi vardı. Maçlar adeta antrenman tadında geçti. Oyuncularda haklıydı. Birçoğu isyan etti. Fatih Terim’in ‘İnsan sağlığı futboldan daha önemli’ çıkışı dalga dalga yayılıp, destek buldu.
Gençlerbirliği Teknik Direktörü Hamza Hamzaoğlu, ‘Oyuncularımız rahat değiller. Bazı oyuncular temastan kaçıyor. Zaten 2 oyuncumuz tedavi amaçlı yurt dışına çıktılar.’ derken Sivasspor teknik patronu Rıza Çalımbay, ‘Hiçbir oyuncu huzur içinde veya konsantre olarak maçlara çıkmıyor.’ açıklamasını yaptı. Terim’in başlattığı ve yerinde olan çağrıya Kayserispor Başkanı Berna Gözbaşı ve Antalyaspor Teknik Direktörü Tamer Tuna da destek verince liglerin tehirinin güçlü sinyali verilmiş oldu.
Bu süreçte en dikkat çeken isim Trabzonspor Başkanı Ahmet Ağaoğlu oldu. Başakşehir maçı sonra basın mensuplarına yüzüne maske takip konuşan Ağaoğlu, liglerin ertelenmesini isteyen Galatasaray Başkanı Mustafa Cengiz’e tepki göstermesi sürecin ironisi olarak hafızalarda kalacak. Nijeryalı oyuncusu Obi Mikel maçlara çıkmak istemediği için sözleşmesini feshetmek zorunda kalan bir Trabzonspor vardı. Neyse ki, akl-ı selim galip geldi tüm ligler ve spor müsabakaları ertelendi. Umarım bazı yöneticiler, insan sağlığının kupa ve şampiyonluktan daha üstün olduğunu anlar.
Türkiye geriden gelse de dünyanın birçok ülkesi sporda kepenk indirdi. Tatil edilen sadece yerel ligler değil. Uluslararası organizasyonlarda ya ertelendi ya da iptal edildi. Euro 2020 ve Copa America 2020 bir yıl sonraya ertelendi. Bu erteleme bir başka ertelemeyi de beraberinde getirdi. Çin’de düzenlenecek 2021 Dünya Kulüpler Kupası, FİFA tarafından ileri bir tarihe ertelendi.
Avrupa futbolunun patronu UEFA, Euro 2020 şampiyonasını 2021 yazına erteledi. 55 üye federasyon ile ile yapılan toplantıda erteleme kararı oy birliğiyle kabul edilirken, Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi organizasyonları askıya alındı. Japonya’nın ev sahipliği yapacağı 2020 Tokyo Olimpiyatları için henüz bir karar alınmadı ve oyunlar düzenlenecek gibi çalışmalar sürdürülüyor ancak gerek olimpiyat komitesi üyelerinden gerekse katılımcı ülkelerden çatlak sesler çıkmaya başladı.. Gelişmelere göre başlangıç tarihinin ertelenmesi her an masaya yatırılabilir. Dünyanın en ilgi çekici basketbol ligi olan NBA’de bazı takımların oyuncularına koronavirüs teşhisi konulması üzerine tüm sezon maçları ertelendi. Yine dünya çapında çok sayıda seyircisi olan amerikan futbolu ligi NFL, Ulusal Hokey Ligi ve Ulusal Beyzbol Ligi kepenk kapatan organizasyonlar arasında. Profesyonel tenisçiler birliği ve kadınlar tenis birliğinin düzenlediği turnuvalar, 7 Haziran’a kadar durdurulurken, mayıs sonunda düzenlenmesi planlanan Fransa Açık Tenis Turnuvası ise 20 Eylül’e ertelendi. Nisan ayında Bahreyn’de gerçekleşmesi planlanan Formula 1 Grand Prix’si seyircisiz gerçekleşecek. Nisan ayına planlanmış olan Çin Grand Prix’si ise belirsiz bir tarihe ertelendi.
PMG Football Benchmark ekibi, dünyanın en çok izlenen beş büyük liginin (İngiltere Premier Lig, İspanya La Liga, Almanya Bundesliga, İtalya Serie A, Fransa Ligue 1) koronavirüs salgını nedeniyle ekonomik kaybını araştırdı. Maç günü, yayın ve ticari gelirden mâhkum kalacak olan beş büyük ligdeki kulüplerin toplam kaybı 4 milyar Euroya kadar çıkıyor. Bu ligler arasında en büyük gelir kaybını ise İngiltere Premier Lig yaşayacak. Dünyanın en çok izlenen liginin tahmini gelir kaybının 1 milyar 150 milyon Euro ile 1 milyar 250 milyon Euro arasında olması bekleniyor. La Liga’da 800-950 milyon Euro, Bundesliga’da 650-750 milyon Euro, Serie A’da 550-650 milyon Euro, Ligue 1 de ise 300-400 milyon Euro arasında bir kaybın olacağı tahmin ediliyor. Maddi kayıpların telafisi mümkün. Ancak can kayıplarının yok. Hiçbir kupa, insan sağlığından daha önemli değil.
[Hasan Cücük] 20.3.2020 [TR724]
Vicdansızlaşan yargımızın ortalamasının resmidir! [Ramazan Faruk Güzel]
Bütün dünya gibi Türkiye de Koronavirüs tehdidi altında. Bu sebeple vicdan sahibi herkes başta İran olmak üzere, Norveç, Amerika vb ülkeler de olduğu gibi “Cezaevleri boşaltılsın”, “Tutuklular serbest bırakılsın” diyor. Twitter’da #VicdanlarTahliyeDiyor ve #KoronayaKarşıAcilTahliye başlıklı tag’lar açılıyor, bu kampanyalar dünya genelinde tt oluyor…
Bundan önceki “Cezaevlerinin boşaltılması için ortak hareket şart” başlıklı yazımızda, tahliyelerin neden zaruri olduğunu, böyle bir girişim yapılmadığında işin sorumluların başına ileride neler gelebileceğini, cezai ve hukuki sorumluluklarını izah etmeye çalışmıştım.
Mevcut iktidara olduğu kadar, yasamanın ve yürütmenin düzenlemelerini adli boyutuyla uygulayıcısı olan yargı mensuplarına da hatırlatmalarımız vardı. Eski bir meslektaşları olarak dostane uyarmaya çalışırken, adaletli ve vicdan sahibi olmaya çağırmıştım. Zira kadim zamanlardan beri ve Roma Hukuku’nda bile hukukçunun ‘olmazsa olmazı’ için “Pectus facit juris consultum” denilmektedir. Yani, “Hukukçunun/ yargı mensubunun kalbi olmalıdır.”
Fakat bir kısmını da uzaktan ve de gıyaben tanıdığım bazı hâkim savcıların sosyal medyadaki insanlıktan, merhametten uzak paylaşımlarını görünce büyük oranda mevcut yargı teşkilatına olan ümidimi de kaybeder oldum! O prototiplerin geri planını -bildiklerim kadarı ile- paylaşarak mevcut kurgulanmış yeni sistem yargının ne menem bir şey olduğunu gözler önüne sermek istiyorum.
GÜÇLÜYE KARŞI EL PENÇE, ZAYIFA KARŞI ASLAN
Yürütmenin hışmına uğramış meslektaşlarının başına gelenleri görmüş olan -kalan- yargı mensupları şimdi “şak diye emredileni tak diye yapıyorlar”. Nereye çağırırlarsa oraya gidiyorlar; Saray olur, çay toplama olur, nere olursa artık… Sıkıysa öyle yapmasın. Basına da arada yansıdığı gibi önce “Bak bir günde seni fetöcü ilan ettiririz ve ihraç ederiz, içeri alırız, akıllı ol!” diye güzelce(!) uyarılıyor, tam istendiği gibi hareket edilmediğinde de o yargı mensubunun “kellesini alıveriyorlar”, blöf yapmadıklarını cümle aleme göstermek için…
Bu geriye kalanların ekserisi idareye ve yürütmeye karşı bu kadar “naif” iken halka, “alt tabakadan” gördüklerine karşı çok amansız ve haşin olabiliyorlar. Hemen her gün bir numunesi yaşanıyor da son örneği ile meseleyi modelleyelim… Hadise Trabzon’dan:
– Ters şeritten giderek trafiği tehlikeye sokan aracı gören trafik polisi İlhan C., otomobili durdurur,
– Araç sürücüsünden evrakları isteyen polis memuru cezai işlem uygularken, otomobil sürücüsü M.A. kendisinin cumhuriyet savcısı olduğunu söyler, bunun üzerine polis memuru İlhan C, M.A’dan savcı kimliğini göstermesini ister, ne olursa ondan sonra olur,
– Kendisinden kimlik isteyen polise sinirlenen Savcı M.A., resmi kıyafetli polis memurundan polis olduğuna dair kimliği göstermesini ister, sonra tartışmalar başlar, polis tutanak tutar, Savcı M.A. olay yerinden ayrılır,
– Trabzon Cumhuriyet Savcısı M.A.’ya suç ihlal tutanağı tutan trafik polisi İlhan C., olaydan bir saat sonra Trabzon Emniyet Müdürlüğü’ne çağrılır, kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Trabzon Adliyesi nöbetçi savcıya suç duyurusunda bulunması üzerine polis memuru, meslektaşları tarafından mevcutlu olarak adliyeye getirilir,
– Savcı talimatıyla gözaltına alınan trafik polisi İlhan C. Nöbetçi Savcı Selma Polat’a ifade verir ve o trafik polisi, alınan ifadesinin ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır…
Dava ilerleyen günlerde görülmeye başlanacakmış! Taraflara kolay gelsin. -Mecburen bulunduğumuz- Avrupa ülkesinde vazifesini yapan trafik memuru bakana, başbakana ve hatta krala bile çatır çatır cezalar keserken en ufak bir itiraz ile karşılaşmıyor. “Bizde niye böyle?” diye soranınız var mı?.. Hırsızlardan hesap sormaya çalışan polislerin, memurların başına neler geldiğini herkes gördü bu ülkede… Şimdi orman kanunu geçerli bu kurtlar sofrasında; gücü gücüne yetene! Kimin dişi daha keskin ise, kimin pençesi dava kuvvetli ise diğerini paralar; o kadar!..
PORTRENİN DİĞER KISMI
Yol magandalıkları vs… Bir de yargı erki ile iktidar adına mazlumlara zulmedenler, alet olanlar var… Onlardan da bir seçki yapalım. Ki, sonraki nesiller nasıl numunelerin çıktığını görsünler.
Evet, sözün başında dedik; vicdan sahipleri, adeta içeride rehin tutulmakta olan siyasi tutukluların salıverilmesi çağrıları yapmakta… İçeride esir tutulanlar arasında binlerce de yargı mensubu var ve onlar da çok sağlık koşullar altında tutulmaktalar. Onları içeri tıkanlar da kendi meslektaşlarından birileri… Ve onlardan bazıları ki “tutukluların bırakılması” çağrıların sosyal medya hesaplarında tepkiler vermekten bile çekinmediler. Bunlardan birisi de Akif Celalettin Şimşek idi.
Uzun süredir aktif bir sosyal medya kullanıcısı olan ve de temsil ettiği makama yakışmayacak şekilde siyasilerle polemiğe girecek kadar da “tarafsızlık” ilkesinden “bağımsız” olan Şimşek, bir Yargıtay Savcısı… Facebook hesabında, “Fetöcüler, Twitter hesaplarında kampanya başlattılar. Cezaevleri Coronavirüs nedeniyle boşaltılmalıymış.” Şeklinde rahatsızlığını ifade ederken, çoğunluğu yargı mensubu meslektaşlarının destek mahiyetindeki mesajları da ibretlik idi. Kimisi o cezaevlerine bilinçli olarak virüs sokularak tutukluların topluca öldürülmesini savunurken, kimileri de o tutukluların asıl içeride güvende olduğunu, dışarıya çıkacak olduklarında işlerinin bitirileceğini ifade ediyorlardı!…
Bu detay neden önemli idi? Zira bu içerideki tutukluların tutukluluk durumlarını ve duruşmalarında mütalaalarını verenlerin, ileride hükümlerini verecek olanların zihniyeti ve ruh hallerini yansıtmaları açısından çok numunelik ve ibretlik bir levha idi bu yazışmalar.
Bundan yaklaşık 3 yıl kadar önce de Şimşek, Manisa Cumhuriyet Başsavcısı iken, eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Silahlı terör örgütünün Fethullahçı olduğunu o gece öğrendim, bana ahmak diyebilirsiniz” sözlerinin ardından Arınç’a yine Facebook hesabından şöyle tuhaf bir mesaj atmıştı:
“Bunlara destek olan kişiler, bugün çıkmış ‘Biz ahmakmışız, biz bilmem neymişiz’ diyor. Böyle bir şeyi ben kabul etmiyorum. Herkes bugüne kadar bu ülkeye ihanet eden kişilerin içerisinde yer alan, bunlara destek olan, bunların suistimallerine göz yuman, karşılarında bize saldıran herkes hesap verecek.”
Medya önünde karşılıklı polemikler yaşandıktan sonra kendisi kararname ile görevinden alınmış, Yargıtay’a düz savcı olarak atanmıştı. Buna da sosyal medyadan tepki gösteren Şimşek, “Hakkımı helal etmiyorum” başlığı ile bir bildiri yayınlamıştı… “Fetö ile mücadeleme engel oluyorsunuz” diye de tribünlere selam göndermeyi ihmal etmemişti Şimşek… Ve o laf dalaşı sürüp gitmişti! Filhakika, Manisa’da görevde iken de ev hanımı, esnaf, öğretmen kim varsa hiç acımamış, hakkında en ufak söylenti olan herkesi içeriye tıkmasını bilmiş bir başsavcı idi kendileri…
Siyasileşmiş, ortalığa düşmüş, tarafsızlığı noktasında hiçbir inandırıcılığı kalmamış yargının bir kesiti işte… Ve bu yargının maalesef ruhu da yok, vicdanı da…
AHMET ALTUN ÖRNEĞİ
Ve bir başka ibretlik örnek de Ahmet Altun… O da sosyal medyadaki bir nefret söylemi ile gündeme gelmişti. O talihsiz mesajında Altun aynen şöyle diyordu:
“Fetöcüler; özellikle 17 Aralık 2013 yılından beri HSYK seçimleri dahil ülkedeki her seçim öncesi, Terör olaylarının artmasına, savaş çıkmasına, ekonominin bozulup dövizin yükselmesine bağladıkları ihanet dolu hain umutlarını şimdi de Corona Virüsüne bağlamış durumdalar. Neymiş; Cezaevleri Corona virüsü nedeniyle tahliye edilmek zorundaymış. Hiçbir kara propagandanız bu ülkede tutmayacaktır. İdrak ediyoruz ki milletimiz için tüm virüslerden daha tehlikelisiniz.”
Bu kadar siyasileşmiş, önyargılı, tarafsızlığını tamamen yitirmiş o kişi, halen Ankara’da savcı olarak görev yapmakta… Nefret dolu mesajında korona salgınıyla adeta soykırıma uğrama tehlikesi altındaki içeride bulunan yüz binlerce tutuklu için adeta “ölün!” diyor, “siz virüsten daha tehlikelisiniz” diyerek açık duruşunu belli eden savcı, o dosyalarla ilgili nasıl kararlar vereceğini, ne şekilde hareket edeceğini böyle açık ediyordu… Dikkat ettim, hakim-savcıların tarafsızlığını gözetecek olan HSK’dan bu konuda en ufak bir tepki dahi gelmemişti. Zira işin merkezinde de durum bundan farklı değildi.
Neyse… Daha önce de Altun Yeni Akit gazetesinin bir haberini beğenmesiyle @kacsaatolduson isimli hesabın konusu olmuş, gündem haline gelmişti… Bu Ahmet Altun ki Düzce Adliyesi’nde iken rüşvet iddiasından dolayı Kayseri adliyesine sürülmüş, daha sonra yaptığı yaranma girişimleri sonrası İzmir Başsavcı vekilliğine atanmıştı. (2014 HSYK Seçimi öncesi YBP’nin “soruşturmaları affedeceği” açıklamalarını ve de soruşturması olan böylesi insanlarla yaptıkları özel görüşmelerdeki, “Bizimle çalış, bize destek ver, biz de senin dosyanı kapatalım, hatta güzel yerlere getirelim” vaatlerini de hatırlayalım.)
Sonrasında kendisini Ankara’ya aldırmış olan bu savcı, “Cemaat” davalarındaki haşin tutumlarından dolayı “meşhur” olmuş, muktedirlerin gözüne iyice girmeyi başarmıştı. Sosyal medyada da Kuşçubaşı” gibi istihbarat bağlantılı olduğu hesaplara şöyle militanca mesajlar yazarak konumunu koruma arayışında:
“Fetö/PKK ortak yapımı Gezi Terörüne Gezi Direnişi diyerek vb. şekillerde meşru göstermeye çalışan meşrebi bozuklara, hangi saik ve nedenlerle olursa olsun teveccüh gösterilmesi ve hatta sessiz kalınması ülkemizin küresel sömürgeci ahtapotlara teslim edilmesine rıza göstermektir.”
HAKLARINDA CEMAAT İDDİASI OLANLARIN AGRESİFLİĞİ…
Tarafsızlığını yitirmiş, hukukçu kişilik ve kimliğinden uzaklaşmış bir kişilikle halen Ankara’da savcılık yapmakta olan Ahmet Altun, Ankara Ü. Hukuk 1992 girişli… Benden 3 yıl alt dönem olan bu şahıs silik bir kişilik olduğu için hayal maya hatırlıyorum. Aslen Niğdeli olan Altun; çekingen, güce göre pozisyon alan birisi idi. Biraz da maddi durumundan dolayı Gülen Cemaati’nin içinde yer almış, onların her etkinliğine ve gezisine katılmış. Şimdilerde ise Ankara’da Cemaat soruşturmasında çok canlar yakmış, adeta militanca hareket etmiş birisi.
Hayatının hiçbir döneminde kayda değer bir başarısı olmayan, suya sabuna dokunmayan bir yapıda olan Altun, HTS kayıtlarından irtibatta olduğu kişilerin kimliğinden dolayı tedirgin olduğundan, saldırı pozisyonuna geçerek kendisini kurtarmaya çalışmakta böyle…
**
Ahmet Altun ile “17 Aralık” sonrası Sakarya’da çalışmış olan bir savcı dostumun onun hakkında anlattıkları da onun psikolojisini ortaya koyma açısından kayda değer:
“Gölgesinden korkan, yaranmak için fırsat kollayan, bu yüzden meslektaşlar arasında alay konusu edilen bir tip idi… Daha önce görev yaptığı tatil bölgesinde yüz kızartıcı bir suça karışmış ve soruşturma geçirmişti. HSYK seçimleri öncesi havayı kokluyordu, bir ara Cemaat’e de yakın görünmeye, onlara yanaşmaya çalışmıştı, sonra tekrar taraf değiştirmiş, YBP saflarına teslim olmuş, karşılık olarak da seçimden sonra kendisi başsavcı vekili yapılmıştı.
**
15 Temmuz’dan sonra o savcının ifadesini aldığı bir okuyucumuz onunla geçen diyaloğunu şöyle aktarmıştı:
“İfade için ben odaya girer girmez o bana yersiz bir nutuk atmıştı. Daha dosyamı bile okumadan, ‘bu millet çok büyük bir millettir, kendine yapılanın hesabını böyle sorar ‘şeklinde mevzuya girmiş ve aynı minvalde devam eden düzeysiz bir siyasetçi ağzıyla şeyler söylemişti.
Sonra, ‘Anlat hayatını bakalım, ne yaptın, nerelerde okudun’ dedi. Maksadı zannediyorum Cemaat ile ilgili kolej vs. bağlantı bulmaktı. Anlattım:
‘İlköğretimi devlet okulunda 5.00 ortalama ile bitirdim. Liseyi Anadolu öğretmen lisesinde 95 diploma puanı ile bitirdim. Türkiye derecesi ile Bilkent’e burslu girdim, Ales’te derece yaptım.’
Sözün burasında o şöyle müdahale etmişti: “Tabi soruları çalıp çalıp girersiniz!’
Ne anlatılır ki böyle bir adama?!..Sonra, ‘Şunu tanıyor musun, bunu tanıyor musun?’ diye bazı isimler sordu. En sonunda, ‘Tanıdığın başka kimse var mı?’ dedi, ‘Yok’ dedim.
‘Tanıdığım başka fetöcü yoktur’ diye yaz, dedi kâtibe. Buna avukatım itiraz etti. Ama sonradan gördüm ki yine öyle yazmışlar… Sonunda, tek excell satırı ByLock dışında -sözde- delil olmamasına rağmen tutuklama talebiyle sevk etmişlerdi. Ve onun yüzünden boş yere uzun süre tutuklu kalmıştım…”
HASILI…
Bu verdiğim örnekler aslında tam bir prototip…
Örnekler çoğaltılabilir. Hemen hepsi de birbirinin kopyası.
Hepsi de 17-25’ten sonra ne yapacağını şaşırdı. Sonucu görmeden dengeyi bozmadılar. Hepsi de burnu iyi koku alan tipler…. Birçok kişiden önce sonucu görüp taraflarını seçtiler. Dengeler değişmiş olsa çok rahat Cemaatçi, ya da Yarsavcı vs de gözükmüş olacaklardı.
En acımasız kötülükler de böyle tiplerden geldi. Kendisini ispat derdinde olan kimseler…
Kullanması en masrafsız grup da bunlardı. Kendisine verilmiş olan işi itinayla yapıyor, görünmek için de böyle sosyal medyada acımasız mesajlar vermeye devam ediyorlar.
Ve şimdi yargımız böylelerine emanet!.. Bunları kaleme alıyorum ki -şimdilerde pek etkisi olmasa da- ileri nesiller nasıl bir süreçten geçildiğini, yargının nasıl bir canavara dönüşmüş olduğunu anlasınlar diye…
Bir sonraki yazımızın konusu da kamuoyunu çok rahatsız etmiş olan Ankara Emniyetinde işkence ve taciz görmüş olan genç kızlar, üniversite öğrencileri ile ilgili operasyonun perde arkası. Operasyon arkasındaki savcıların merkezinde yaşananları irdeleyerek, yargının neye evirildiğini somut vakıalarla birlikte -olduğu gibi- sizlere aktarmak istiyorum.
[Ramazan Faruk Güzel] 20.3.2020 [TR724]
Bundan önceki “Cezaevlerinin boşaltılması için ortak hareket şart” başlıklı yazımızda, tahliyelerin neden zaruri olduğunu, böyle bir girişim yapılmadığında işin sorumluların başına ileride neler gelebileceğini, cezai ve hukuki sorumluluklarını izah etmeye çalışmıştım.
Mevcut iktidara olduğu kadar, yasamanın ve yürütmenin düzenlemelerini adli boyutuyla uygulayıcısı olan yargı mensuplarına da hatırlatmalarımız vardı. Eski bir meslektaşları olarak dostane uyarmaya çalışırken, adaletli ve vicdan sahibi olmaya çağırmıştım. Zira kadim zamanlardan beri ve Roma Hukuku’nda bile hukukçunun ‘olmazsa olmazı’ için “Pectus facit juris consultum” denilmektedir. Yani, “Hukukçunun/ yargı mensubunun kalbi olmalıdır.”
Fakat bir kısmını da uzaktan ve de gıyaben tanıdığım bazı hâkim savcıların sosyal medyadaki insanlıktan, merhametten uzak paylaşımlarını görünce büyük oranda mevcut yargı teşkilatına olan ümidimi de kaybeder oldum! O prototiplerin geri planını -bildiklerim kadarı ile- paylaşarak mevcut kurgulanmış yeni sistem yargının ne menem bir şey olduğunu gözler önüne sermek istiyorum.
GÜÇLÜYE KARŞI EL PENÇE, ZAYIFA KARŞI ASLAN
Yürütmenin hışmına uğramış meslektaşlarının başına gelenleri görmüş olan -kalan- yargı mensupları şimdi “şak diye emredileni tak diye yapıyorlar”. Nereye çağırırlarsa oraya gidiyorlar; Saray olur, çay toplama olur, nere olursa artık… Sıkıysa öyle yapmasın. Basına da arada yansıdığı gibi önce “Bak bir günde seni fetöcü ilan ettiririz ve ihraç ederiz, içeri alırız, akıllı ol!” diye güzelce(!) uyarılıyor, tam istendiği gibi hareket edilmediğinde de o yargı mensubunun “kellesini alıveriyorlar”, blöf yapmadıklarını cümle aleme göstermek için…
Bu geriye kalanların ekserisi idareye ve yürütmeye karşı bu kadar “naif” iken halka, “alt tabakadan” gördüklerine karşı çok amansız ve haşin olabiliyorlar. Hemen her gün bir numunesi yaşanıyor da son örneği ile meseleyi modelleyelim… Hadise Trabzon’dan:
– Ters şeritten giderek trafiği tehlikeye sokan aracı gören trafik polisi İlhan C., otomobili durdurur,
– Araç sürücüsünden evrakları isteyen polis memuru cezai işlem uygularken, otomobil sürücüsü M.A. kendisinin cumhuriyet savcısı olduğunu söyler, bunun üzerine polis memuru İlhan C, M.A’dan savcı kimliğini göstermesini ister, ne olursa ondan sonra olur,
– Kendisinden kimlik isteyen polise sinirlenen Savcı M.A., resmi kıyafetli polis memurundan polis olduğuna dair kimliği göstermesini ister, sonra tartışmalar başlar, polis tutanak tutar, Savcı M.A. olay yerinden ayrılır,
– Trabzon Cumhuriyet Savcısı M.A.’ya suç ihlal tutanağı tutan trafik polisi İlhan C., olaydan bir saat sonra Trabzon Emniyet Müdürlüğü’ne çağrılır, kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Trabzon Adliyesi nöbetçi savcıya suç duyurusunda bulunması üzerine polis memuru, meslektaşları tarafından mevcutlu olarak adliyeye getirilir,
– Savcı talimatıyla gözaltına alınan trafik polisi İlhan C. Nöbetçi Savcı Selma Polat’a ifade verir ve o trafik polisi, alınan ifadesinin ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır…
Dava ilerleyen günlerde görülmeye başlanacakmış! Taraflara kolay gelsin. -Mecburen bulunduğumuz- Avrupa ülkesinde vazifesini yapan trafik memuru bakana, başbakana ve hatta krala bile çatır çatır cezalar keserken en ufak bir itiraz ile karşılaşmıyor. “Bizde niye böyle?” diye soranınız var mı?.. Hırsızlardan hesap sormaya çalışan polislerin, memurların başına neler geldiğini herkes gördü bu ülkede… Şimdi orman kanunu geçerli bu kurtlar sofrasında; gücü gücüne yetene! Kimin dişi daha keskin ise, kimin pençesi dava kuvvetli ise diğerini paralar; o kadar!..
PORTRENİN DİĞER KISMI
Yol magandalıkları vs… Bir de yargı erki ile iktidar adına mazlumlara zulmedenler, alet olanlar var… Onlardan da bir seçki yapalım. Ki, sonraki nesiller nasıl numunelerin çıktığını görsünler.
Evet, sözün başında dedik; vicdan sahipleri, adeta içeride rehin tutulmakta olan siyasi tutukluların salıverilmesi çağrıları yapmakta… İçeride esir tutulanlar arasında binlerce de yargı mensubu var ve onlar da çok sağlık koşullar altında tutulmaktalar. Onları içeri tıkanlar da kendi meslektaşlarından birileri… Ve onlardan bazıları ki “tutukluların bırakılması” çağrıların sosyal medya hesaplarında tepkiler vermekten bile çekinmediler. Bunlardan birisi de Akif Celalettin Şimşek idi.
Uzun süredir aktif bir sosyal medya kullanıcısı olan ve de temsil ettiği makama yakışmayacak şekilde siyasilerle polemiğe girecek kadar da “tarafsızlık” ilkesinden “bağımsız” olan Şimşek, bir Yargıtay Savcısı… Facebook hesabında, “Fetöcüler, Twitter hesaplarında kampanya başlattılar. Cezaevleri Coronavirüs nedeniyle boşaltılmalıymış.” Şeklinde rahatsızlığını ifade ederken, çoğunluğu yargı mensubu meslektaşlarının destek mahiyetindeki mesajları da ibretlik idi. Kimisi o cezaevlerine bilinçli olarak virüs sokularak tutukluların topluca öldürülmesini savunurken, kimileri de o tutukluların asıl içeride güvende olduğunu, dışarıya çıkacak olduklarında işlerinin bitirileceğini ifade ediyorlardı!…
Bu detay neden önemli idi? Zira bu içerideki tutukluların tutukluluk durumlarını ve duruşmalarında mütalaalarını verenlerin, ileride hükümlerini verecek olanların zihniyeti ve ruh hallerini yansıtmaları açısından çok numunelik ve ibretlik bir levha idi bu yazışmalar.
Bundan yaklaşık 3 yıl kadar önce de Şimşek, Manisa Cumhuriyet Başsavcısı iken, eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Silahlı terör örgütünün Fethullahçı olduğunu o gece öğrendim, bana ahmak diyebilirsiniz” sözlerinin ardından Arınç’a yine Facebook hesabından şöyle tuhaf bir mesaj atmıştı:
“Bunlara destek olan kişiler, bugün çıkmış ‘Biz ahmakmışız, biz bilmem neymişiz’ diyor. Böyle bir şeyi ben kabul etmiyorum. Herkes bugüne kadar bu ülkeye ihanet eden kişilerin içerisinde yer alan, bunlara destek olan, bunların suistimallerine göz yuman, karşılarında bize saldıran herkes hesap verecek.”
Medya önünde karşılıklı polemikler yaşandıktan sonra kendisi kararname ile görevinden alınmış, Yargıtay’a düz savcı olarak atanmıştı. Buna da sosyal medyadan tepki gösteren Şimşek, “Hakkımı helal etmiyorum” başlığı ile bir bildiri yayınlamıştı… “Fetö ile mücadeleme engel oluyorsunuz” diye de tribünlere selam göndermeyi ihmal etmemişti Şimşek… Ve o laf dalaşı sürüp gitmişti! Filhakika, Manisa’da görevde iken de ev hanımı, esnaf, öğretmen kim varsa hiç acımamış, hakkında en ufak söylenti olan herkesi içeriye tıkmasını bilmiş bir başsavcı idi kendileri…
Siyasileşmiş, ortalığa düşmüş, tarafsızlığı noktasında hiçbir inandırıcılığı kalmamış yargının bir kesiti işte… Ve bu yargının maalesef ruhu da yok, vicdanı da…
AHMET ALTUN ÖRNEĞİ
Ve bir başka ibretlik örnek de Ahmet Altun… O da sosyal medyadaki bir nefret söylemi ile gündeme gelmişti. O talihsiz mesajında Altun aynen şöyle diyordu:
“Fetöcüler; özellikle 17 Aralık 2013 yılından beri HSYK seçimleri dahil ülkedeki her seçim öncesi, Terör olaylarının artmasına, savaş çıkmasına, ekonominin bozulup dövizin yükselmesine bağladıkları ihanet dolu hain umutlarını şimdi de Corona Virüsüne bağlamış durumdalar. Neymiş; Cezaevleri Corona virüsü nedeniyle tahliye edilmek zorundaymış. Hiçbir kara propagandanız bu ülkede tutmayacaktır. İdrak ediyoruz ki milletimiz için tüm virüslerden daha tehlikelisiniz.”
Bu kadar siyasileşmiş, önyargılı, tarafsızlığını tamamen yitirmiş o kişi, halen Ankara’da savcı olarak görev yapmakta… Nefret dolu mesajında korona salgınıyla adeta soykırıma uğrama tehlikesi altındaki içeride bulunan yüz binlerce tutuklu için adeta “ölün!” diyor, “siz virüsten daha tehlikelisiniz” diyerek açık duruşunu belli eden savcı, o dosyalarla ilgili nasıl kararlar vereceğini, ne şekilde hareket edeceğini böyle açık ediyordu… Dikkat ettim, hakim-savcıların tarafsızlığını gözetecek olan HSK’dan bu konuda en ufak bir tepki dahi gelmemişti. Zira işin merkezinde de durum bundan farklı değildi.
Neyse… Daha önce de Altun Yeni Akit gazetesinin bir haberini beğenmesiyle @kacsaatolduson isimli hesabın konusu olmuş, gündem haline gelmişti… Bu Ahmet Altun ki Düzce Adliyesi’nde iken rüşvet iddiasından dolayı Kayseri adliyesine sürülmüş, daha sonra yaptığı yaranma girişimleri sonrası İzmir Başsavcı vekilliğine atanmıştı. (2014 HSYK Seçimi öncesi YBP’nin “soruşturmaları affedeceği” açıklamalarını ve de soruşturması olan böylesi insanlarla yaptıkları özel görüşmelerdeki, “Bizimle çalış, bize destek ver, biz de senin dosyanı kapatalım, hatta güzel yerlere getirelim” vaatlerini de hatırlayalım.)
Sonrasında kendisini Ankara’ya aldırmış olan bu savcı, “Cemaat” davalarındaki haşin tutumlarından dolayı “meşhur” olmuş, muktedirlerin gözüne iyice girmeyi başarmıştı. Sosyal medyada da Kuşçubaşı” gibi istihbarat bağlantılı olduğu hesaplara şöyle militanca mesajlar yazarak konumunu koruma arayışında:
“Fetö/PKK ortak yapımı Gezi Terörüne Gezi Direnişi diyerek vb. şekillerde meşru göstermeye çalışan meşrebi bozuklara, hangi saik ve nedenlerle olursa olsun teveccüh gösterilmesi ve hatta sessiz kalınması ülkemizin küresel sömürgeci ahtapotlara teslim edilmesine rıza göstermektir.”
HAKLARINDA CEMAAT İDDİASI OLANLARIN AGRESİFLİĞİ…
Tarafsızlığını yitirmiş, hukukçu kişilik ve kimliğinden uzaklaşmış bir kişilikle halen Ankara’da savcılık yapmakta olan Ahmet Altun, Ankara Ü. Hukuk 1992 girişli… Benden 3 yıl alt dönem olan bu şahıs silik bir kişilik olduğu için hayal maya hatırlıyorum. Aslen Niğdeli olan Altun; çekingen, güce göre pozisyon alan birisi idi. Biraz da maddi durumundan dolayı Gülen Cemaati’nin içinde yer almış, onların her etkinliğine ve gezisine katılmış. Şimdilerde ise Ankara’da Cemaat soruşturmasında çok canlar yakmış, adeta militanca hareket etmiş birisi.
Hayatının hiçbir döneminde kayda değer bir başarısı olmayan, suya sabuna dokunmayan bir yapıda olan Altun, HTS kayıtlarından irtibatta olduğu kişilerin kimliğinden dolayı tedirgin olduğundan, saldırı pozisyonuna geçerek kendisini kurtarmaya çalışmakta böyle…
**
Ahmet Altun ile “17 Aralık” sonrası Sakarya’da çalışmış olan bir savcı dostumun onun hakkında anlattıkları da onun psikolojisini ortaya koyma açısından kayda değer:
“Gölgesinden korkan, yaranmak için fırsat kollayan, bu yüzden meslektaşlar arasında alay konusu edilen bir tip idi… Daha önce görev yaptığı tatil bölgesinde yüz kızartıcı bir suça karışmış ve soruşturma geçirmişti. HSYK seçimleri öncesi havayı kokluyordu, bir ara Cemaat’e de yakın görünmeye, onlara yanaşmaya çalışmıştı, sonra tekrar taraf değiştirmiş, YBP saflarına teslim olmuş, karşılık olarak da seçimden sonra kendisi başsavcı vekili yapılmıştı.
**
15 Temmuz’dan sonra o savcının ifadesini aldığı bir okuyucumuz onunla geçen diyaloğunu şöyle aktarmıştı:
“İfade için ben odaya girer girmez o bana yersiz bir nutuk atmıştı. Daha dosyamı bile okumadan, ‘bu millet çok büyük bir millettir, kendine yapılanın hesabını böyle sorar ‘şeklinde mevzuya girmiş ve aynı minvalde devam eden düzeysiz bir siyasetçi ağzıyla şeyler söylemişti.
Sonra, ‘Anlat hayatını bakalım, ne yaptın, nerelerde okudun’ dedi. Maksadı zannediyorum Cemaat ile ilgili kolej vs. bağlantı bulmaktı. Anlattım:
‘İlköğretimi devlet okulunda 5.00 ortalama ile bitirdim. Liseyi Anadolu öğretmen lisesinde 95 diploma puanı ile bitirdim. Türkiye derecesi ile Bilkent’e burslu girdim, Ales’te derece yaptım.’
Sözün burasında o şöyle müdahale etmişti: “Tabi soruları çalıp çalıp girersiniz!’
Ne anlatılır ki böyle bir adama?!..Sonra, ‘Şunu tanıyor musun, bunu tanıyor musun?’ diye bazı isimler sordu. En sonunda, ‘Tanıdığın başka kimse var mı?’ dedi, ‘Yok’ dedim.
‘Tanıdığım başka fetöcü yoktur’ diye yaz, dedi kâtibe. Buna avukatım itiraz etti. Ama sonradan gördüm ki yine öyle yazmışlar… Sonunda, tek excell satırı ByLock dışında -sözde- delil olmamasına rağmen tutuklama talebiyle sevk etmişlerdi. Ve onun yüzünden boş yere uzun süre tutuklu kalmıştım…”
HASILI…
Bu verdiğim örnekler aslında tam bir prototip…
Örnekler çoğaltılabilir. Hemen hepsi de birbirinin kopyası.
Hepsi de 17-25’ten sonra ne yapacağını şaşırdı. Sonucu görmeden dengeyi bozmadılar. Hepsi de burnu iyi koku alan tipler…. Birçok kişiden önce sonucu görüp taraflarını seçtiler. Dengeler değişmiş olsa çok rahat Cemaatçi, ya da Yarsavcı vs de gözükmüş olacaklardı.
En acımasız kötülükler de böyle tiplerden geldi. Kendisini ispat derdinde olan kimseler…
Kullanması en masrafsız grup da bunlardı. Kendisine verilmiş olan işi itinayla yapıyor, görünmek için de böyle sosyal medyada acımasız mesajlar vermeye devam ediyorlar.
Ve şimdi yargımız böylelerine emanet!.. Bunları kaleme alıyorum ki -şimdilerde pek etkisi olmasa da- ileri nesiller nasıl bir süreçten geçildiğini, yargının nasıl bir canavara dönüşmüş olduğunu anlasınlar diye…
Bir sonraki yazımızın konusu da kamuoyunu çok rahatsız etmiş olan Ankara Emniyetinde işkence ve taciz görmüş olan genç kızlar, üniversite öğrencileri ile ilgili operasyonun perde arkası. Operasyon arkasındaki savcıların merkezinde yaşananları irdeleyerek, yargının neye evirildiğini somut vakıalarla birlikte -olduğu gibi- sizlere aktarmak istiyorum.
[Ramazan Faruk Güzel] 20.3.2020 [TR724]
Burhan hocam, bize de bir mütalaa versene! [Av. Mehmet Tahsin]
İstanbul Üniversitesi’ne başladığımız yıllarda “dindar olduğu için doçentliği engellenen Burhan Kuzu” hikayelerini üst sınıftaki abilerimizden dinlerdik ve onun adına üzülürdük. Neyse ki yıllar sonra önce doçentliğini sonra da profesörlüğünü alabildi de biz de üzülmekten kurtulduk.
Burhan Hoca sonradan Pennsylvania’ya gidecek kadar cemaate yakın durmaya özen gösteren biri oldu. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen Abant toplantılarının renkli siması idi. KHK ile kapatılan Zirve Üniversitesi’nde kapatılıncaya kadar ders vermişti.
Hoca sosyal medyaya fazlasıyla meraklı. Son derece kötü ve imlası bozuk bir Türkçe ile her gün takipçilerine ayar veriyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Yazdıkları yüzünden de zaman zaman başı derde giriyor. Bundan 1 ay kadar önce takipçileriyle paylaştığı bir mesajında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na laf sokarken “F.TÖ’nün siyasi ayağı” demesi, geçmişte kendisiyle muarefesi olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Eski Başkanı Harun Tokak’ın tepkisini çekti.
Harun Tokak “Bu kuzu gibilerin ‘siyasi ayak’ topunu başka mahallelere atma gayretlerini gördükçe iyice tiksiniyorum. Yahu Abant toplantılarının müdavimi sen değil miydin? ‘Erdoğan’a söyle beni cumhurbaşkanı yapsın’ diye bana yalvardığını ne çabuk unuttun?” deyince, Kuzu’nun bu iddiaları doğrulayan cevabı şu oldu:
“Abant Platformu’nun elbette ki müdavimiydim. Tüm toplantılarına katıldım. Harun Tokak’la da derin dostluğumuz vardı. Bunlara bir Hizmet Hareketi olarak katıldım. Ama 15 Temmuz’da gerçek yüzleri ortaya çıktı. Darbecilerin yanında nasıl durabilirim?”
Burhan Hoca bu cevabıyla 15 Temmuz’a kadar Gülen Hareketiyle içli dışlı olmanın suç olmadığını kayıtlara geçirmiş oldu. Birazdan bu konuya tekrar döneceğiz.
“SİYASETİN ADALETİ YOK”
Twitter’da yazdıklarına bakınca Burhan Hoca’nın aklına geleni ölçüp biçmeden, lafın nereye gideceğini, nasıl anlaşılacağını hesap etmeden pat diye söyleyen biri olduğu anlaşılıyor. Belki de bu yüzden AKP’nin kurucusu ve 3 dönem milletvekili olmasına rağmen bir türlü bakanlık koltuğuna oturmak kendisine nasip olmadı.
2017’de kabineye girecekler arasında adı geçtiği halde gene hüsrana uğrayınca sosyal medya hesabından “Siyasetin adaleti yok. Allah’a havale ediyorum.” diye tepki göstermişti. O günlerde katıldığı bir TV söyleşisinde üç dönem boyunca her seferinde TBMM Başkanı olmak istediğini ama Tayyip beyin izin vermediğini de söyledi.
Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin hayata geçmesiyle beraber, 9 adet politika kurulu oluşturuldu. Bu kurullara Cumhurbaşkanı tarafından 76 isim atandı.
İşte bu kurullardan biri de Hukuk Politikaları Kurulu. Yıllarca kırmızı plaka kovalayan Burhan Hoca sonunda muradına erdi ve bu kurula üye seçildi.
Ne iş yaparlar ne yerler ne içerler ne kadar maaş alırlar, bilmiyoruz. Bu kurulun faaliyetlerine dair Cumhurbaşkanlığının internet sitesinde yer alan, biri 2018’de biri de 2019’da olmak üzere iki defa toplantı yaptıkları haberinin dışında tek satır bilgi yok.
BURHAN HOCA’NIN BAŞI YİNE DERTTE
Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu üyesi Burhan Kuzu bu aralar yine gündemde. Bir uyuşturucu baronunu, yargı üzerinde baskı kurarak tahliye ettirdiği iddiasıyla hakkından soruşturma başlatıldı.
Soruşturmaya konu olan olay şu:
İranlı “uyuşturucu baronu” Naci Şerifi Zindaşti 6 Nisan 2018’de tasarlayarak kasten öldürme” suçundan tutuklanır. Yakalandıktan 6 ay sonra 11 Ekim 2018’de altı adamıyla birlikte sürpriz bir biçimde tahliye edilir. Savcılık tahliyeye itiraz eder ancak Zindaşti ve adamları çoktan kayıplara karışmıştır. O gün bugündür ortalarda yok.
Olay duyulunca Hakimler ve Savcılar Kurulu, Zindaşti ve adamlarını tahliye eden sulh Ceza hakimi Cevdet Özcan hakkında soruşturma başlattı. Hakim Özcan’ın görev yerini değiştirdi.
BURHAN KUZU YALAN SÖYLEDİ!
Haber ilk yayınlandığında Burhan Kuzu’nun “tanımam etmem” dediği Zindaşti ile yemek yerken çekilen fotoğrafları ortaya çıktı. Bunun üzerine kendisini arayan gazeteciye “2011 veya 2014… Vatandaşlık için yardım istedi. Vatandaşlık Genel Müdürlüğü’ne müracaat etti. Ben de genel müdürü aradım yardımcı olmalarını istedim. Bir daha da görmedim adamı, ilk ve son görüşümdü.” dedi.
İstanbul Cumhuriyet savcılığının konuya ilişkin başlattığı soruşturma kapsamında ilgili hakim ve savcılardan alınan ifadelerden öğreniyoruz ki meğer Burhan Hoca Zindaşti için hakim ve savcılarla defalarca görüşmüş. Hem de 2018 yılında.
ARADIM EVET; AMA SOR Kİ NİYE ARADIM!
Savcılık önceki gün Burhan Kuzu’nun da ifadesini aldı. Kuzu ifadesinde Zindaşti’yi tahliye eden hâkimi aradığını ancak baskı yapmadığını iddia etti. Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan habere göre Kuzu, “Eski bir öğrencim olan Zindaşti’nin avukatı İlker, uzman görüşü şeklinde hukuki mütalaamı mahkeme hâkimine bildirmemi istedi. Talimat ve telkinde bulunmaksızın düşüncemi iletmek amacıyla Cevdet Özcan’ı telefonla aradım. Eğer delil yoksa tutuklanmanın bir tedbir olduğunu serbest bırakılabileceğini söyledim” dedi.
Normal bir hukuk devletinde olsa onun oturduğu koltukta oturan biri şu yaşananlardan sonra çoktan istifa etmiş olurdu.
Düşünebiliyor musunuz… Bir savcısınız ve telefonunuz çalıyor. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nden aradığını söyleyen bir kişi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Burhan Kuzu’yu telefona bağlıyor. Kuzu telefonda size tutuklu bir organize suç örgütü yöneticisinin serbest bırakılması için “tavsiyelerde bulunuyor.”
Şimdi Burhan Hoca’ya bazı sorularımız olacak:
Burhan Hocam, son olarak sizden bir mütalaa talebim olacak:
Harun Bey’in “Abant toplantılarının müdavimi sen değil miydin?” sözlerine, “Abant Platformu’nun elbette ki müdavimiydim. Tüm toplantılarına katıldım. Harun Tokak’la da derin dostluğumuz vardı. Bunlara bir Hizmet Hareketi olarak katıldım. Ama 15 Temmuz’da gerçek yüzleri ortaya çıktı. Darbecilerin yanında nasıl durabilirim?” cevabını veren sizsiniz.
Bu cevaptan anlıyoruz ki siz de 15 Temmuz’u milat kabul ediyorsunuz. Öyleyse bu tarihten önce cemaatin faaliyetlerine katılmak suç değil!
Halbuki mahkemeler bunu dikkate almıyor, o tarihten yıllar öncesine ait bir gazete aboneliği, bir okul kaydı veya SGK kaydını terör örgütü üyeliğine delil sayarak tutukluyor.
Katil bir uyuşturucu baronunun hukukunu korumak için hakimleri arayıp mütalaa bildiriyor ve tahliyesini sağlayabiliyorsunuz. Bugün katil ya da uyuşturucu baronu olmayı bırakın, karıncayı bile ezmemiş on binlerce insan 15 Temmuz öncesinde cemaat faaliyetlerine katıldıkları için cezaevinde.
Siz Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu üyesisiniz. Sözleriniz hâkim ve savcılar tarafından dikkate alınır. Hakimleri aramanıza gerek yok, “15 Temmuz öncesinde cemaat faaliyetlerine katılmış olmak suç değildir, kimseyi tutuklamayın.” derseniz belki bir şeyler değişir.
Bu mütalaa için para lazımsa aramızda toplayıp onu da veririz. Ne dersiniz?
[Av. Mehmet Tahsin] 20.3.2020 [TR724]
Burhan Hoca sonradan Pennsylvania’ya gidecek kadar cemaate yakın durmaya özen gösteren biri oldu. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen Abant toplantılarının renkli siması idi. KHK ile kapatılan Zirve Üniversitesi’nde kapatılıncaya kadar ders vermişti.
Hoca sosyal medyaya fazlasıyla meraklı. Son derece kötü ve imlası bozuk bir Türkçe ile her gün takipçilerine ayar veriyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Yazdıkları yüzünden de zaman zaman başı derde giriyor. Bundan 1 ay kadar önce takipçileriyle paylaştığı bir mesajında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na laf sokarken “F.TÖ’nün siyasi ayağı” demesi, geçmişte kendisiyle muarefesi olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Eski Başkanı Harun Tokak’ın tepkisini çekti.
Harun Tokak “Bu kuzu gibilerin ‘siyasi ayak’ topunu başka mahallelere atma gayretlerini gördükçe iyice tiksiniyorum. Yahu Abant toplantılarının müdavimi sen değil miydin? ‘Erdoğan’a söyle beni cumhurbaşkanı yapsın’ diye bana yalvardığını ne çabuk unuttun?” deyince, Kuzu’nun bu iddiaları doğrulayan cevabı şu oldu:
“Abant Platformu’nun elbette ki müdavimiydim. Tüm toplantılarına katıldım. Harun Tokak’la da derin dostluğumuz vardı. Bunlara bir Hizmet Hareketi olarak katıldım. Ama 15 Temmuz’da gerçek yüzleri ortaya çıktı. Darbecilerin yanında nasıl durabilirim?”
Burhan Hoca bu cevabıyla 15 Temmuz’a kadar Gülen Hareketiyle içli dışlı olmanın suç olmadığını kayıtlara geçirmiş oldu. Birazdan bu konuya tekrar döneceğiz.
“SİYASETİN ADALETİ YOK”
Twitter’da yazdıklarına bakınca Burhan Hoca’nın aklına geleni ölçüp biçmeden, lafın nereye gideceğini, nasıl anlaşılacağını hesap etmeden pat diye söyleyen biri olduğu anlaşılıyor. Belki de bu yüzden AKP’nin kurucusu ve 3 dönem milletvekili olmasına rağmen bir türlü bakanlık koltuğuna oturmak kendisine nasip olmadı.
2017’de kabineye girecekler arasında adı geçtiği halde gene hüsrana uğrayınca sosyal medya hesabından “Siyasetin adaleti yok. Allah’a havale ediyorum.” diye tepki göstermişti. O günlerde katıldığı bir TV söyleşisinde üç dönem boyunca her seferinde TBMM Başkanı olmak istediğini ama Tayyip beyin izin vermediğini de söyledi.
Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin hayata geçmesiyle beraber, 9 adet politika kurulu oluşturuldu. Bu kurullara Cumhurbaşkanı tarafından 76 isim atandı.
İşte bu kurullardan biri de Hukuk Politikaları Kurulu. Yıllarca kırmızı plaka kovalayan Burhan Hoca sonunda muradına erdi ve bu kurula üye seçildi.
Ne iş yaparlar ne yerler ne içerler ne kadar maaş alırlar, bilmiyoruz. Bu kurulun faaliyetlerine dair Cumhurbaşkanlığının internet sitesinde yer alan, biri 2018’de biri de 2019’da olmak üzere iki defa toplantı yaptıkları haberinin dışında tek satır bilgi yok.
BURHAN HOCA’NIN BAŞI YİNE DERTTE
Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu üyesi Burhan Kuzu bu aralar yine gündemde. Bir uyuşturucu baronunu, yargı üzerinde baskı kurarak tahliye ettirdiği iddiasıyla hakkından soruşturma başlatıldı.
Soruşturmaya konu olan olay şu:
İranlı “uyuşturucu baronu” Naci Şerifi Zindaşti 6 Nisan 2018’de tasarlayarak kasten öldürme” suçundan tutuklanır. Yakalandıktan 6 ay sonra 11 Ekim 2018’de altı adamıyla birlikte sürpriz bir biçimde tahliye edilir. Savcılık tahliyeye itiraz eder ancak Zindaşti ve adamları çoktan kayıplara karışmıştır. O gün bugündür ortalarda yok.
Olay duyulunca Hakimler ve Savcılar Kurulu, Zindaşti ve adamlarını tahliye eden sulh Ceza hakimi Cevdet Özcan hakkında soruşturma başlattı. Hakim Özcan’ın görev yerini değiştirdi.
BURHAN KUZU YALAN SÖYLEDİ!
Haber ilk yayınlandığında Burhan Kuzu’nun “tanımam etmem” dediği Zindaşti ile yemek yerken çekilen fotoğrafları ortaya çıktı. Bunun üzerine kendisini arayan gazeteciye “2011 veya 2014… Vatandaşlık için yardım istedi. Vatandaşlık Genel Müdürlüğü’ne müracaat etti. Ben de genel müdürü aradım yardımcı olmalarını istedim. Bir daha da görmedim adamı, ilk ve son görüşümdü.” dedi.
İstanbul Cumhuriyet savcılığının konuya ilişkin başlattığı soruşturma kapsamında ilgili hakim ve savcılardan alınan ifadelerden öğreniyoruz ki meğer Burhan Hoca Zindaşti için hakim ve savcılarla defalarca görüşmüş. Hem de 2018 yılında.
ARADIM EVET; AMA SOR Kİ NİYE ARADIM!
Savcılık önceki gün Burhan Kuzu’nun da ifadesini aldı. Kuzu ifadesinde Zindaşti’yi tahliye eden hâkimi aradığını ancak baskı yapmadığını iddia etti. Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan habere göre Kuzu, “Eski bir öğrencim olan Zindaşti’nin avukatı İlker, uzman görüşü şeklinde hukuki mütalaamı mahkeme hâkimine bildirmemi istedi. Talimat ve telkinde bulunmaksızın düşüncemi iletmek amacıyla Cevdet Özcan’ı telefonla aradım. Eğer delil yoksa tutuklanmanın bir tedbir olduğunu serbest bırakılabileceğini söyledim” dedi.
Normal bir hukuk devletinde olsa onun oturduğu koltukta oturan biri şu yaşananlardan sonra çoktan istifa etmiş olurdu.
Düşünebiliyor musunuz… Bir savcısınız ve telefonunuz çalıyor. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nden aradığını söyleyen bir kişi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Burhan Kuzu’yu telefona bağlıyor. Kuzu telefonda size tutuklu bir organize suç örgütü yöneticisinin serbest bırakılması için “tavsiyelerde bulunuyor.”
Şimdi Burhan Hoca’ya bazı sorularımız olacak:
- Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu üyesi olan birinin, mahkemelere sunulmak üzere hukuki mütalaa vermesi etik mi?
- Bu şekilde kaç kişiye hukuki mütalaa verdiniz? Bu hizmetleriniz karşısında me kadar ücret aldınız?
- Hukuki mütalaa veren birinin “hakimi arayıp da mütalaa bildirmesi” gibi bir usul var mı?
- “Hakim Cevdet Özcan’ı telefonla aradım. Eğer delil yoksa tutuklanmanın bir tedbir olduğunu serbest bırakılabileceğini söyledim” diyorsunuz. Bu yaptığınızın TCK 288’e göre Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs suçunu oluşturduğunu bilmiyor musunuz?
- Zindaşti için “2011 veya 2014’te bir kere görüştüm bir daha da görmedim adamı, ilk ve son görüşümdü.” dediğiniz halde 2018’de serbest bırakılması için hakim ve savcılarla defalarca görüştüğünüz ortaya çıktı. Yani bizlere yalan söylediniz. Bunun bir bedeli olması gerekmez mi?
- Bu suçu işlediğiniz kendi ikrarınızla belli olduğuna göre halde hala Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu üyeliğine devam edecek misiniz?
Burhan Hocam, son olarak sizden bir mütalaa talebim olacak:
Harun Bey’in “Abant toplantılarının müdavimi sen değil miydin?” sözlerine, “Abant Platformu’nun elbette ki müdavimiydim. Tüm toplantılarına katıldım. Harun Tokak’la da derin dostluğumuz vardı. Bunlara bir Hizmet Hareketi olarak katıldım. Ama 15 Temmuz’da gerçek yüzleri ortaya çıktı. Darbecilerin yanında nasıl durabilirim?” cevabını veren sizsiniz.
Bu cevaptan anlıyoruz ki siz de 15 Temmuz’u milat kabul ediyorsunuz. Öyleyse bu tarihten önce cemaatin faaliyetlerine katılmak suç değil!
Halbuki mahkemeler bunu dikkate almıyor, o tarihten yıllar öncesine ait bir gazete aboneliği, bir okul kaydı veya SGK kaydını terör örgütü üyeliğine delil sayarak tutukluyor.
Katil bir uyuşturucu baronunun hukukunu korumak için hakimleri arayıp mütalaa bildiriyor ve tahliyesini sağlayabiliyorsunuz. Bugün katil ya da uyuşturucu baronu olmayı bırakın, karıncayı bile ezmemiş on binlerce insan 15 Temmuz öncesinde cemaat faaliyetlerine katıldıkları için cezaevinde.
Siz Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu üyesisiniz. Sözleriniz hâkim ve savcılar tarafından dikkate alınır. Hakimleri aramanıza gerek yok, “15 Temmuz öncesinde cemaat faaliyetlerine katılmış olmak suç değildir, kimseyi tutuklamayın.” derseniz belki bir şeyler değişir.
Bu mütalaa için para lazımsa aramızda toplayıp onu da veririz. Ne dersiniz?
[Av. Mehmet Tahsin] 20.3.2020 [TR724]
Yalan söyleyeni korona çarpar! [Erhan Başyurt]
Kara Kuvvetleri eski Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman, 15 Mart’ta vefat ediyor.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Türkiye’de ilk koronavirüs vakası ölümünü ilan ettiği gün.
Gazeteci Saygı Öztürk 18 Mart’ta açıklayana kadar, Yalman’ın koronavirüs nedeniyle öldüğü kamuoyundan saklandı.
Oysa eski bir Kuvvet Komutanı olmasına rağmen Yalman’a askeri tören yapılmamış ve ailesi de karantinaya alınmış… Yani biliniyormuş!
Sağlık Bakanı Koca dün yani ölümün üzerinden 4 gün geçtikten sonra Yalman’ın ölümünün koronavirüs nedeniyle olduğunu itiraf etti.
“Kendisinde yapılan ilk test negatif çıkmış ama çevresinde yapılan testler de eşi ve bir kişi daha pozitif çıktı…” diyen Bakan’a göre bu tarz, önce pozitif sonra negatif ya da önce negatif sonra pozitif çıkma durumları oluyormuş… Yersen!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bakan Koca, sürecin başından bu yana kamuoyunda bir güven uyandırdı.
Ancak Türk Tabipler Birliği’nin açıklamaları, bazı doktorların sosyal medyaya düşen videoları, diğer ülkelerdeki salgın vakalarının seyri, kamuoyundan saklananların olduğu kanaati uyandırıyordu.
Kara Kuvvetleri Komutanı’nın ölüm nedenini bile, bir gazeteci ortaya çıkarana kadar kamuoyundan gizleyen iktidar, daha ne tür vakaları saklıyordur siz düşünün.
***
Bu köşede yayınlanan bir önceki yazımda, Türkiye’nin virüs ile savaşını “Mücadele ediyormuş gibi yapan ülkeler” kategorisinde olduğunu ifade etmiştim.
Orgeneral Yalman vakası, bu politikanın itirafı niteliğinde…
Sadece bu da değil.
Göz boyamaya devam ediyorlar.
Son olarak ülkeye dönen 5 bin umreciyi ‘toplama kampları’na alıp ‘karantina’ yapıyoruz diye algı yaptılar.
Oysa vakanın yaygın olduğu İngiltere ve ABD’den iki gün önce gelen son kafileleri bile karantinaya almadılar.
Türkiye’de vakaların ilk etapta yurt dışı seyahatlerde yayıldığı bilimsel olarak da tescillendi…
Kazaran karantinaya alınan yurt dışından gelen varsa, onların da “AKP’li dayıları” devreye girerek çıkardılar.
Bu ülkede ‘’karantinadan kız kaçırıldı…” üstelik kamera kayıtları altında ve polis gözetiminde…
***
“Türkiye, mücadele ediyormuş gibi yapıyor” ısrarcıyım…
Erdoğan tarafından açıklanan son ekonomi koruma paketine bir bakın.
Herkese evinde oturmayı tavsiye edip, konaklama vergisini ve yurt içi uçuş vergisini düşürmenin kime ne faydası var?
İnsanlar işlerini askıya alacakken, gelir sıkıntısına girecekken, yeni ev almak için kredi miktarını yüzde 80’den yüzde 90’a çıkarmak kime ne fayda sağlar?
Tedbir paketi diye sunulan, emeklilere bayram ikramiyesi 15 gün erken ödeme, göz boyama değil de nedir?
Dahasını söyleyelim.
ABD 1.2 trilyon dolarlık mali paket, İngiltere 330 milyar Sterlinlik mali destek paketi, Fransa 300 milyar Euroluk ekonomik paket açıklarken, Türkiye’nin açıkladığı miktar 15 milyar dolar (100 milyar lira)…
İşte Türkiye’nin boyunun ölçüsü bu…
Pakette yer alan vatandaşa direkt katkı sağlayan tek karar, ayda bin liranın altında maaş alan emeklilerin aylıklarını yükseltmek.
Sonra da çıkıp “Avrupa bizi kıskanıyor” diyorlar ve bir kısım halk da maalesef inanıyor…
***
Yalman Paşa vakası ‘kelin ortaya çıkması’ olayıdır…
Aslında veriler gün gibi ortada.
Türkiye’nin henüz salgının ciddiyetini kavrayamadığını, kendileri için her türlü korunma tedbiri alırken, halka “algı operasyonu” yaptıklarının bir diğer delili yapılan testler.
Türkiye, şüpheli vakalara test yapmıyor. Oysa virüsü önlemenin en etkin yollarından birisi test yapıp, kuluçka dönemindeki vakaların hastalığı başkalarına da yaymasını önlemek.
Türkiye, yakın zamana kadar sadece yurt dışı bağlantılı olanların belirtiler taşıması halinde test yapıyordu.
Tüm şüphelilere test yapılmaya yeni başlandı…
Oysa, yurt dışından gelenlere karantina uygulanmadığı için hastalığın artık yurt dışı bağlantılı olmayanlara da yayılmış olma riski yüksek.
Türkiye’de gerçek vaka sayısını tespit etmek ve etkili tedbir alabilmek için geçen her süre aleyhte işliyor.
***
Devlete düşen bu süreçte şeffaflık içinde güven tesis ederek her türlü etkin tedbiri almak ve vatandaşların üzerinde oluşan ekonomik baskıları hafifletmektir.
Vatandaşa düşen de alabildiğince kendilerini izolasyona alıp, self karantina uygulamaktır.
Ne devletin tedbirleri almakta oyalamaya ne de vatandaşın salgını hafife alıp insanların hayatını tehlikeye atmaya hakkı yok!
Bizden uyarması, bu süreçte “tedbir alıyormuş gibi yapanları” ve “halkı değil kendini aldatanları” korona çarpar!
[Erhan Başyurt] 20.3.2020 [TR724]
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Türkiye’de ilk koronavirüs vakası ölümünü ilan ettiği gün.
Gazeteci Saygı Öztürk 18 Mart’ta açıklayana kadar, Yalman’ın koronavirüs nedeniyle öldüğü kamuoyundan saklandı.
Oysa eski bir Kuvvet Komutanı olmasına rağmen Yalman’a askeri tören yapılmamış ve ailesi de karantinaya alınmış… Yani biliniyormuş!
Sağlık Bakanı Koca dün yani ölümün üzerinden 4 gün geçtikten sonra Yalman’ın ölümünün koronavirüs nedeniyle olduğunu itiraf etti.
“Kendisinde yapılan ilk test negatif çıkmış ama çevresinde yapılan testler de eşi ve bir kişi daha pozitif çıktı…” diyen Bakan’a göre bu tarz, önce pozitif sonra negatif ya da önce negatif sonra pozitif çıkma durumları oluyormuş… Yersen!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Bakan Koca, sürecin başından bu yana kamuoyunda bir güven uyandırdı.
Ancak Türk Tabipler Birliği’nin açıklamaları, bazı doktorların sosyal medyaya düşen videoları, diğer ülkelerdeki salgın vakalarının seyri, kamuoyundan saklananların olduğu kanaati uyandırıyordu.
Kara Kuvvetleri Komutanı’nın ölüm nedenini bile, bir gazeteci ortaya çıkarana kadar kamuoyundan gizleyen iktidar, daha ne tür vakaları saklıyordur siz düşünün.
***
Bu köşede yayınlanan bir önceki yazımda, Türkiye’nin virüs ile savaşını “Mücadele ediyormuş gibi yapan ülkeler” kategorisinde olduğunu ifade etmiştim.
Orgeneral Yalman vakası, bu politikanın itirafı niteliğinde…
Sadece bu da değil.
Göz boyamaya devam ediyorlar.
Son olarak ülkeye dönen 5 bin umreciyi ‘toplama kampları’na alıp ‘karantina’ yapıyoruz diye algı yaptılar.
Oysa vakanın yaygın olduğu İngiltere ve ABD’den iki gün önce gelen son kafileleri bile karantinaya almadılar.
Türkiye’de vakaların ilk etapta yurt dışı seyahatlerde yayıldığı bilimsel olarak da tescillendi…
Kazaran karantinaya alınan yurt dışından gelen varsa, onların da “AKP’li dayıları” devreye girerek çıkardılar.
Bu ülkede ‘’karantinadan kız kaçırıldı…” üstelik kamera kayıtları altında ve polis gözetiminde…
***
“Türkiye, mücadele ediyormuş gibi yapıyor” ısrarcıyım…
Erdoğan tarafından açıklanan son ekonomi koruma paketine bir bakın.
Herkese evinde oturmayı tavsiye edip, konaklama vergisini ve yurt içi uçuş vergisini düşürmenin kime ne faydası var?
İnsanlar işlerini askıya alacakken, gelir sıkıntısına girecekken, yeni ev almak için kredi miktarını yüzde 80’den yüzde 90’a çıkarmak kime ne fayda sağlar?
Tedbir paketi diye sunulan, emeklilere bayram ikramiyesi 15 gün erken ödeme, göz boyama değil de nedir?
Dahasını söyleyelim.
ABD 1.2 trilyon dolarlık mali paket, İngiltere 330 milyar Sterlinlik mali destek paketi, Fransa 300 milyar Euroluk ekonomik paket açıklarken, Türkiye’nin açıkladığı miktar 15 milyar dolar (100 milyar lira)…
İşte Türkiye’nin boyunun ölçüsü bu…
Pakette yer alan vatandaşa direkt katkı sağlayan tek karar, ayda bin liranın altında maaş alan emeklilerin aylıklarını yükseltmek.
Sonra da çıkıp “Avrupa bizi kıskanıyor” diyorlar ve bir kısım halk da maalesef inanıyor…
***
Yalman Paşa vakası ‘kelin ortaya çıkması’ olayıdır…
Aslında veriler gün gibi ortada.
Türkiye’nin henüz salgının ciddiyetini kavrayamadığını, kendileri için her türlü korunma tedbiri alırken, halka “algı operasyonu” yaptıklarının bir diğer delili yapılan testler.
Türkiye, şüpheli vakalara test yapmıyor. Oysa virüsü önlemenin en etkin yollarından birisi test yapıp, kuluçka dönemindeki vakaların hastalığı başkalarına da yaymasını önlemek.
Türkiye, yakın zamana kadar sadece yurt dışı bağlantılı olanların belirtiler taşıması halinde test yapıyordu.
Tüm şüphelilere test yapılmaya yeni başlandı…
Oysa, yurt dışından gelenlere karantina uygulanmadığı için hastalığın artık yurt dışı bağlantılı olmayanlara da yayılmış olma riski yüksek.
Türkiye’de gerçek vaka sayısını tespit etmek ve etkili tedbir alabilmek için geçen her süre aleyhte işliyor.
***
Devlete düşen bu süreçte şeffaflık içinde güven tesis ederek her türlü etkin tedbiri almak ve vatandaşların üzerinde oluşan ekonomik baskıları hafifletmektir.
Vatandaşa düşen de alabildiğince kendilerini izolasyona alıp, self karantina uygulamaktır.
Ne devletin tedbirleri almakta oyalamaya ne de vatandaşın salgını hafife alıp insanların hayatını tehlikeye atmaya hakkı yok!
Bizden uyarması, bu süreçte “tedbir alıyormuş gibi yapanları” ve “halkı değil kendini aldatanları” korona çarpar!
[Erhan Başyurt] 20.3.2020 [TR724]
Vatandaşa bedava kolonya, müteahhide 100 milyar TL [Hakan Taner]
Dünyanın dörtte üçü yeni tip Koronavirüs ile yatıp Koronavirüs ile uyanmaya başladı.
Almanya Başbakanı Angela Merkel durumu “2’nci Dünya Savaşı’ndan bu yana Almanya’nın yaşadığı en kötü durum” olarak özetledi.
İtalya hastalığı kontrol edemez hale geldi.
Fransa işi önce ciddiye almadı, iş işten geçmeden olayın vahametinin farkına varıldı, kendisini toparladı ve sıkıyönetim ilan edildi.
Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Başkan Donald Trump her zamanki fırsatçılığı ile bu işten nasıl daha çok rant sağlarım hesabı kitabı yapıyor.
Kanada olması gerektiği gibi sakin ve halkının yanında.
Ortadoğu ülkeleri düşman olarak gördüğü devletlerin bir an önce hastalığa çare bulması için dua ediyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Türkiye’ye gelince…
Türkiye artık hiç kimseyi şaşırtmıyor. Dünya yıkılsa iktidardakilerin eylemi de söylemi de değişmiyor.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın ilk vak’ayı açıklamasından sonra ülke adeta tek gündeme kilitlendi.
Ülkede sağlıklı bilgi verecek haber kaynakları yok gibi. Millet bu merakını gidermek için sosyal medyaya kilitlenmiş durumda. Orası da oldukça virüslü.
Fakat yapacak başka bir şey yok. Zaten bakan da bilgilendirmeyi çoğu kere sosyal medya hesabı üzerinden yapıyor.
Virüsün doğal olarak çok büyük bir ekonomik maliyeti var.
KORONA EKONOMİSİ
Bütün önemli ülkelerin devlet başkanları hazırladıkları ekonomik eylem planını halkıyla paylaştı.
Kanada Başbakanı Justin Trudeau, “Önemli olan sağlığınız, siz önemlisiniz. Biz sizin için herşeyi düşündük, tedirgin olmayın. İşimi kaybeder miyim? diye dert etmeyin. 85 milyar dolar ayırdık.” diyerek gönüllere su serpti.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmunuel Macron, “Sizin işsiz ve aşsız kalmamanız için her türlü tedbiri alıyoruz, ülkenin tüm marka şirket ve insanları güvencemiz altında.” dedi.
Almanya da yine aynı şekilde “Biz sizinle Almanya’yız, sisin sağlık ve iş güvenliğiniz bizim güvencemiz altında.” mesajı verdi.
ABD’de Trump her zamanki gibi fırsatçılığını konuştursa da ülkedeki kurumlar, tek başına onun istediği gibi at koşturmasına rıza göstermiyor.
İtalya ve İspanya artık kontrol dışı.
Ve Türkiye:
Virüs patlak verdiği günden bu yana gelişmeleri dikkatle takip etmeye çalışıyorum. Bu aslında moralimi ve motivasyonumu bozmuyor değil, fakat bu durum bana özel değil, duyarlı insanların hepsi benzer bir psikolojik dönem yaşıyor.
Erdoğan’ın sesi kesilince herkes kulak kesiliyor.
Ekonomik paketle ilgili söyleyeceklerini merak edenler önce, okuduğu uzun metni, aslında bildikleri her şeyi bir kez daha dinlemek zorunda kaldı.
Ben ise toplantı başlarken sarf ettiği “Bu süreci hepimiz birlikte sabır ve dua ile aşacağız” sözünü duyunca dinleme gereği duymadım.
Daha doğrusu ilk başta biraz tahammül ettim, fakat hep o bildik söylevler tekrar edilmeye başlayınca basına dağıtılan konuşma metnine göz gezdirmeyi tercih ettim.
VATANDAŞA BEDAVA KOLONYA İLE İDARE EDECEK!
Sayfalar dolusu prompter metnin en son kısmında yer alan ekonomik önlemler bölümünde Erdoğan özetle fakir fukaraya sabır ve dua, beton tüccarlarına 100 milyar TL, evinizden çıkmayın tavsiyesinde bulunduğu halka da turistik geziler için düşürülen Katma Değer Vergisi (KDV), seyahatlerde vergi indirimi, 65 yaş üstündekilere kolonya ve maske ile açlık sınırının çok altında maaş alan emekliye maaşlarının 1.500 TL olacağını vaat ediyordu.
Bu durum özellikle sosyal medyada çokça eleştiri alırken aynı zamanda mizah konusu da oldu.
Velhasılı Erdoğan bu önemli gündem de millete yine kendi bildiklerini anlattı ve kendi gündemini dayattı.
Pandoranın kutusunun açılması sonrası birçok ekonomist yorum yapmaya bile gerek duymadı, bazıları da herkesin büyük bir kasırga ve depreme hazırlıklı olması gerektiğini vurguladı.
Millet de doğalgaz, elektrik, telefon, internet, gıda ve kira başta olmak üzere temel ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağı ve bu virüse yakalanmadan nasıl ayakta kalabileceğini kara kara düşünmeye devam etti.
[Hakan Taner] 20.3.2020 [TR724]
Almanya Başbakanı Angela Merkel durumu “2’nci Dünya Savaşı’ndan bu yana Almanya’nın yaşadığı en kötü durum” olarak özetledi.
İtalya hastalığı kontrol edemez hale geldi.
Fransa işi önce ciddiye almadı, iş işten geçmeden olayın vahametinin farkına varıldı, kendisini toparladı ve sıkıyönetim ilan edildi.
Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Başkan Donald Trump her zamanki fırsatçılığı ile bu işten nasıl daha çok rant sağlarım hesabı kitabı yapıyor.
Kanada olması gerektiği gibi sakin ve halkının yanında.
Ortadoğu ülkeleri düşman olarak gördüğü devletlerin bir an önce hastalığa çare bulması için dua ediyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Türkiye’ye gelince…
Türkiye artık hiç kimseyi şaşırtmıyor. Dünya yıkılsa iktidardakilerin eylemi de söylemi de değişmiyor.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın ilk vak’ayı açıklamasından sonra ülke adeta tek gündeme kilitlendi.
Ülkede sağlıklı bilgi verecek haber kaynakları yok gibi. Millet bu merakını gidermek için sosyal medyaya kilitlenmiş durumda. Orası da oldukça virüslü.
Fakat yapacak başka bir şey yok. Zaten bakan da bilgilendirmeyi çoğu kere sosyal medya hesabı üzerinden yapıyor.
Virüsün doğal olarak çok büyük bir ekonomik maliyeti var.
KORONA EKONOMİSİ
Bütün önemli ülkelerin devlet başkanları hazırladıkları ekonomik eylem planını halkıyla paylaştı.
Kanada Başbakanı Justin Trudeau, “Önemli olan sağlığınız, siz önemlisiniz. Biz sizin için herşeyi düşündük, tedirgin olmayın. İşimi kaybeder miyim? diye dert etmeyin. 85 milyar dolar ayırdık.” diyerek gönüllere su serpti.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmunuel Macron, “Sizin işsiz ve aşsız kalmamanız için her türlü tedbiri alıyoruz, ülkenin tüm marka şirket ve insanları güvencemiz altında.” dedi.
Almanya da yine aynı şekilde “Biz sizinle Almanya’yız, sisin sağlık ve iş güvenliğiniz bizim güvencemiz altında.” mesajı verdi.
ABD’de Trump her zamanki gibi fırsatçılığını konuştursa da ülkedeki kurumlar, tek başına onun istediği gibi at koşturmasına rıza göstermiyor.
İtalya ve İspanya artık kontrol dışı.
Ve Türkiye:
Virüs patlak verdiği günden bu yana gelişmeleri dikkatle takip etmeye çalışıyorum. Bu aslında moralimi ve motivasyonumu bozmuyor değil, fakat bu durum bana özel değil, duyarlı insanların hepsi benzer bir psikolojik dönem yaşıyor.
Erdoğan’ın sesi kesilince herkes kulak kesiliyor.
Ekonomik paketle ilgili söyleyeceklerini merak edenler önce, okuduğu uzun metni, aslında bildikleri her şeyi bir kez daha dinlemek zorunda kaldı.
Ben ise toplantı başlarken sarf ettiği “Bu süreci hepimiz birlikte sabır ve dua ile aşacağız” sözünü duyunca dinleme gereği duymadım.
Daha doğrusu ilk başta biraz tahammül ettim, fakat hep o bildik söylevler tekrar edilmeye başlayınca basına dağıtılan konuşma metnine göz gezdirmeyi tercih ettim.
VATANDAŞA BEDAVA KOLONYA İLE İDARE EDECEK!
Sayfalar dolusu prompter metnin en son kısmında yer alan ekonomik önlemler bölümünde Erdoğan özetle fakir fukaraya sabır ve dua, beton tüccarlarına 100 milyar TL, evinizden çıkmayın tavsiyesinde bulunduğu halka da turistik geziler için düşürülen Katma Değer Vergisi (KDV), seyahatlerde vergi indirimi, 65 yaş üstündekilere kolonya ve maske ile açlık sınırının çok altında maaş alan emekliye maaşlarının 1.500 TL olacağını vaat ediyordu.
Bu durum özellikle sosyal medyada çokça eleştiri alırken aynı zamanda mizah konusu da oldu.
Velhasılı Erdoğan bu önemli gündem de millete yine kendi bildiklerini anlattı ve kendi gündemini dayattı.
Pandoranın kutusunun açılması sonrası birçok ekonomist yorum yapmaya bile gerek duymadı, bazıları da herkesin büyük bir kasırga ve depreme hazırlıklı olması gerektiğini vurguladı.
Millet de doğalgaz, elektrik, telefon, internet, gıda ve kira başta olmak üzere temel ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağı ve bu virüse yakalanmadan nasıl ayakta kalabileceğini kara kara düşünmeye devam etti.
[Hakan Taner] 20.3.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)