Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Bank Asya’da parası olan vatandaşların mağduriyetlerini Cumhurbaşkanlığına sordu.
Aldığı cevabı sosyal medyadan paylaşan Gergerlioğlu, 17 bin 731 kişinin Bank Asya hesabı üzerindeki blokenin devam ettiği bilgisini aktardı.
ERKEN KAYIT PARALARI NE OLACAK?
Gergerlioğlu, Cumhurbaşkanlığına Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan okullara velilerin yatırdığı erken kayıt paralarını niçin geri alamadıklarını da sordu.
Ancak Cumhurbaşkanlığı bu soruya cevap vermedi.
[Samanyolu Haber] 9.12.2019
Türkiye yaşam kalitesinde de son sıralarda...
Son yıllarda hazırlanan hemen hemen tüm raporlarda sonlarda olan Türkiye, yaşam kalitesinde de sınıfta kaldı. Türkiye "çok yüksek" yaşam kalitesine sahip olunan 62 ülke arasında 59’uncu sırada yer aldı.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 2019 yılı İnsani Gelişme Raporu, dünyadaki refah eşitsizliğini bir kez daha ortaya koydu.
Yaşam beklentisi, eğitim düzeyi, gelir, cinsiyet eşitliği gibi ölçütlerin dikkate alındığı raporda açlık, yoksulluk ve savaşlar gibi yaşam kalitesini düşüren alışıldık kriterlere yeni çağın yeni gereksinimlerinin de eklendiğine dikkat çekildi.
Raporda eskiden lüks olarak görülen eğitim, hızlı internet erişimi gibi yeni ihtiyaçların günümüzde rekabet edebilmek ve ayakta kalabilmek için kritik önem taşıdığına ve yeni uçurumlar doğurduğuna işaret edildi.
UNDP raporunda ayrıca iklim değişikliği, cinsiyet eşitsizliği ve silahlı çatışmaların uçurumları derinleştirdiği belirtilerek, istihdam öncesi sağlık, küçük yaştaki çocukların beslenmesi gibi alanlara yapılan yatırımlar ile sermaye, asgari ücret ve sosyal hizmetlere erişim gibi istihdam sırası ve sonrasında yapılan yatırımların iyi kombine edilmesi durumunda yaşam boyu eşitliğin giderilmesi konusunda önemli ve kalıcı adımlar atılabileceği kaydedildi.
DW Türkçe'nin haberine göre, UNDP’nin açıkladığı İnsani Gelişmişlik Endeksinde bu yıl da Norveç başı çekti. İlk üç sırada Norveç, İsveç ve İrlanda yer alırken dördüncü sırayı Almanya Hong Kong ile, beşinci sırayı da Avustralya İzlanda ile paylaştı. Listede Kıbrıs 31'inci, Yunanistan 32'nci ve Türkiye 59’uncu sırada yer aldı.
Yaşam kalitesinin en düşük olduğu ülke ise Nijer. Nijer’i diğer Afrika ülkeleri Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Güney Sudan ve Burundi izliyor. Listede 189 ülke yer alıyor.
İnsani gelişmişliğin "çok yüksek", "yüksek", "orta" ve "az" olarak derecelendirildiği listede Türkiye, 62 ülkeden oluşan "çok yüksek insani gelişmişlik" bölümünde 59’uncu sırada yer alıyor.
[Samanyolu Haber] 9.12.2109
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 2019 yılı İnsani Gelişme Raporu, dünyadaki refah eşitsizliğini bir kez daha ortaya koydu.
Yaşam beklentisi, eğitim düzeyi, gelir, cinsiyet eşitliği gibi ölçütlerin dikkate alındığı raporda açlık, yoksulluk ve savaşlar gibi yaşam kalitesini düşüren alışıldık kriterlere yeni çağın yeni gereksinimlerinin de eklendiğine dikkat çekildi.
Raporda eskiden lüks olarak görülen eğitim, hızlı internet erişimi gibi yeni ihtiyaçların günümüzde rekabet edebilmek ve ayakta kalabilmek için kritik önem taşıdığına ve yeni uçurumlar doğurduğuna işaret edildi.
UNDP raporunda ayrıca iklim değişikliği, cinsiyet eşitsizliği ve silahlı çatışmaların uçurumları derinleştirdiği belirtilerek, istihdam öncesi sağlık, küçük yaştaki çocukların beslenmesi gibi alanlara yapılan yatırımlar ile sermaye, asgari ücret ve sosyal hizmetlere erişim gibi istihdam sırası ve sonrasında yapılan yatırımların iyi kombine edilmesi durumunda yaşam boyu eşitliğin giderilmesi konusunda önemli ve kalıcı adımlar atılabileceği kaydedildi.
DW Türkçe'nin haberine göre, UNDP’nin açıkladığı İnsani Gelişmişlik Endeksinde bu yıl da Norveç başı çekti. İlk üç sırada Norveç, İsveç ve İrlanda yer alırken dördüncü sırayı Almanya Hong Kong ile, beşinci sırayı da Avustralya İzlanda ile paylaştı. Listede Kıbrıs 31'inci, Yunanistan 32'nci ve Türkiye 59’uncu sırada yer aldı.
Yaşam kalitesinin en düşük olduğu ülke ise Nijer. Nijer’i diğer Afrika ülkeleri Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Güney Sudan ve Burundi izliyor. Listede 189 ülke yer alıyor.
İnsani gelişmişliğin "çok yüksek", "yüksek", "orta" ve "az" olarak derecelendirildiği listede Türkiye, 62 ülkeden oluşan "çok yüksek insani gelişmişlik" bölümünde 59’uncu sırada yer alıyor.
[Samanyolu Haber] 9.12.2109
Avrupa Konseyi'nden İnsan Hakları Bildirisi
Avrupa Konseyi 10 Aralık İnsan Hakları Günü dolayısıyla bir bildiri yayınladı. Bildiride çeşitli hak kazanımları hatırlatılırken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile ilgili öz eleştiri de verildi.
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Marija Pejcinovic Buric ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Liliane Maury Pasquier, 10 Aralık İnsan Hakları günü için ortak bir bildiri yayınladı.
2020'de İnsan Hakları Sözleşmesi başlıklı bildiride Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki (AİHM) gecikmeler ve düzeltmelere de vurgu yapıldı.
Bildiri şöyle:
"İnsan Hakları Evrensen Beyannamesi'nin açtığı yolu takiben Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de 4 Kasım 1950'de imzaya sunuldu.
"Sözleşme son 70 yılda kıta geneline yayıldı ve şu anda 47 ülkede 830 milyondan fazla insanın temel haklarını ve özgürlüklerini korumakta.
"Avrupa, Strasburg'daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından denetlenen sözleşme ile birlikte, dünya çapında en güçlü uluslararası insan hakları koruma sistemine sahip.
"Bu hepimizin gurur duyabileceği bir şey.
"Mahkemeden çıkan 20 bin'den fazla karar Avrupa Konseyi'ne üye devletler tarafından uygulanarak, sıradan vatandaşların yaşamını daha iyi hale getirdi.
"Sözleşme bunun yanında, ülkelerin yetkili merciileri tarafından yerel olarak uygulandığında dünyadaki insan hakları standartlarının yükseltilmesine yardımcı olan pekçok olumlu değişiklik yarattı.
"Ancak bununla birlikte bu başarıları hiçbir zaman tamamlanmış görmemeliyiz aksi takdirde onları kaybedebiliriz.
"Haklarımız için mücadele ediyoruz. Hala yapılacak çok iş var.
"2019'da bizim için 10 yıllık bir reform süreci sona erdi.
"Mahkemede süreç bekleyen davaların süreci yarı yarıya indi ve kararların icrasında kayda değer iyileştirmeler yapıldı:
"Bununla birlikte, hala 60 bin başvuru değerlendirmeyi bekliyor ve 5 binden fazla karar uygulanmamış şekilde bekliyor.
"Bu rakamlar oldukça yüksek ve Avrupa Konseyi, adaletin sağlandığından ve ihlallerin tekrarlanmaması için sistematik sorunların çözüldüğünden emin olmak için mahkeme ve üye ülkeler arasında koordinasyon sağlamada daha çok çaba göstermeli.
"Ayrıca, sözleşmenin sıcak çatışma bölgeleri ve kıtanın her köşesindeki insanların etkili şekilde uygulanmasını ve korunmasını sağlamak için çalışmalıyız.
"Avrupa Birliği'nin sözleşmeye katılımını bu çerçevede çok önemli bir adım olarak görmekte ve bildirgenin uzun ve tartışmalı tarihinde yeni bir sayfa olarak görmektedir."
[Samanyolu Haber] 9.12.2019
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Marija Pejcinovic Buric ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Liliane Maury Pasquier, 10 Aralık İnsan Hakları günü için ortak bir bildiri yayınladı.
2020'de İnsan Hakları Sözleşmesi başlıklı bildiride Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki (AİHM) gecikmeler ve düzeltmelere de vurgu yapıldı.
Bildiri şöyle:
"İnsan Hakları Evrensen Beyannamesi'nin açtığı yolu takiben Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de 4 Kasım 1950'de imzaya sunuldu.
"Sözleşme son 70 yılda kıta geneline yayıldı ve şu anda 47 ülkede 830 milyondan fazla insanın temel haklarını ve özgürlüklerini korumakta.
"Avrupa, Strasburg'daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından denetlenen sözleşme ile birlikte, dünya çapında en güçlü uluslararası insan hakları koruma sistemine sahip.
"Bu hepimizin gurur duyabileceği bir şey.
"Mahkemeden çıkan 20 bin'den fazla karar Avrupa Konseyi'ne üye devletler tarafından uygulanarak, sıradan vatandaşların yaşamını daha iyi hale getirdi.
"Sözleşme bunun yanında, ülkelerin yetkili merciileri tarafından yerel olarak uygulandığında dünyadaki insan hakları standartlarının yükseltilmesine yardımcı olan pekçok olumlu değişiklik yarattı.
"Ancak bununla birlikte bu başarıları hiçbir zaman tamamlanmış görmemeliyiz aksi takdirde onları kaybedebiliriz.
"Haklarımız için mücadele ediyoruz. Hala yapılacak çok iş var.
"2019'da bizim için 10 yıllık bir reform süreci sona erdi.
"Mahkemede süreç bekleyen davaların süreci yarı yarıya indi ve kararların icrasında kayda değer iyileştirmeler yapıldı:
"Bununla birlikte, hala 60 bin başvuru değerlendirmeyi bekliyor ve 5 binden fazla karar uygulanmamış şekilde bekliyor.
"Bu rakamlar oldukça yüksek ve Avrupa Konseyi, adaletin sağlandığından ve ihlallerin tekrarlanmaması için sistematik sorunların çözüldüğünden emin olmak için mahkeme ve üye ülkeler arasında koordinasyon sağlamada daha çok çaba göstermeli.
"Ayrıca, sözleşmenin sıcak çatışma bölgeleri ve kıtanın her köşesindeki insanların etkili şekilde uygulanmasını ve korunmasını sağlamak için çalışmalıyız.
"Avrupa Birliği'nin sözleşmeye katılımını bu çerçevede çok önemli bir adım olarak görmekte ve bildirgenin uzun ve tartışmalı tarihinde yeni bir sayfa olarak görmektedir."
[Samanyolu Haber] 9.12.2019
İki hamile kadın daha tutuklandı
Biri İzmir’de, diğeri Denizli’de hamile iki kadın bugün tutuklandı. Betül Şendir 2,5 aylık, Emine Büşra İbişoğlu ise 4 aylık hamile.
Kanuna rağmen hamile kadınlar tutuklanmaya devam ediyor. 2,5 aylık hamile Betül Şendir tutuklanarak Denizli Kocabaş Cezaevine gönderildi. Eşiyle birlikte 6 Aralık 2019 cuma gününden bu yana gözaltında bulunan öğretmen Emine Büşra İbişoğlu da eşiyle birlikte tutuklandı. Düşük riski bulunan İbişoğlu’nun duruşması İzmir 4. Sulh Ceza Hakimliğinde görüldü.
İbişoğlu’nun tutuklandığını kardeşi sosyal medya hesabından böyle duyurdu.
5275 sayılı Ceza İnfaz Kanununun 16/4 maddesine göre hamile kadınlar tutuklanamaz, gözaltına alınamaz. Kesinleşmiş cezaları olsa bile doğumdan 6 ay sonraya ertelenmesi gerekiyor. Ancak tenkil soruşturması kapsamında açılan davalarda yargılanan kadınlara bu kanun uygulanmıyor.
[Samanyolu Haber] 9.12.2019
Kanuna rağmen hamile kadınlar tutuklanmaya devam ediyor. 2,5 aylık hamile Betül Şendir tutuklanarak Denizli Kocabaş Cezaevine gönderildi. Eşiyle birlikte 6 Aralık 2019 cuma gününden bu yana gözaltında bulunan öğretmen Emine Büşra İbişoğlu da eşiyle birlikte tutuklandı. Düşük riski bulunan İbişoğlu’nun duruşması İzmir 4. Sulh Ceza Hakimliğinde görüldü.
İbişoğlu’nun tutuklandığını kardeşi sosyal medya hesabından böyle duyurdu.
5275 sayılı Ceza İnfaz Kanununun 16/4 maddesine göre hamile kadınlar tutuklanamaz, gözaltına alınamaz. Kesinleşmiş cezaları olsa bile doğumdan 6 ay sonraya ertelenmesi gerekiyor. Ancak tenkil soruşturması kapsamında açılan davalarda yargılanan kadınlara bu kanun uygulanmıyor.
[Samanyolu Haber] 9.12.2019
"HSK önce Pelikan Çetesi'nden kurtulsun" diyen hâkime soruşturma!
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin mahkemeleri nasıl içler acısı hale getirdiğini, adliye binalarında sadece parası ve gücü olanların sözünün geçtiğini yine bir hâkim ortaya koydu. Hâkim Ali Haydar Yücesoy, Hilal Kaplan'ın yönettiği Pelikan Çetesi'nin mahkeme kararları üzerinde birebir etkili olduğunu ve çetenin Hâkimler Savcılar Kurulu'na sızdığını belirttiği için soruşturmaya maruz kaldı.
Hâkim Ali Haydar Yücesoy, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin kurduğu medya havuzunun amiral gemisi Sabah gazetesinde makaleleri yayımlanan Hilal Kaplan'ın liderliğindeki Pelikan Grubu'nun yargı üzerinde etkili olduğunu açığa çıkarmıştı.
Sözlerini "malumun ilamı" diye niteleyen Yücesoy hakkında soruşturma açılmasına sosyal medyadan veryansın etti.
Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nu (HSK) eleştirdiği gerekçesiyle hakkında soruşturma başlatılan Yücesoy, “‘F.TÖ borsasında milyonlar dönüyor. İşler belli avukat bürolarında dönüyor.” iddialarına rağmen HSK'nın sessizliğini koruduğunu belirtti.
"BU KİRLİ GÖLGEDEN KURTULUN DİYENE SORUŞTURMA AÇILDI"
Yücesoy kendisi hakkında açılan soruşturma için, “Biz 'Bu kirli gölgeden kurtulun, yasal gereğini yapın, yerlerde gezen yargıya güveni biraz ayağa kaldırın’ diyoruz. Ama Adalet Bakanı’nın ‘oluruyla’ soruşturma geçiren biz oluyoruz.” ifadelerini kullandı.
Yücesoy, 31 Ekim’de şahsi Twitter hesabında mahkemeler üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanan Pelikan Çetesi'ne dikkati çekmişti.
PELİKAN ÇETESİ HSK İÇİNE SIZMIŞ
"HSK, içine sızdığı ve etkin olduğu iddia edilen ‘İstanbul Grubu/Pelikan Çetesi’ gölgesinde arınmadan, yasak soruşturma prosedürünü işletmeden atama vb. tasarruflarda bulunmayı ertelemelidir." diyen Yücesoy, "O soruşturmayı kimse istemeyecekse ‘bu grubun kurbanları’ olarak biz talep ediyoruz.” ifadelerini kullanmıştı.
HSK'ya "Önce Pelikan Çetesi'nden kurtulun" diyen hâkim Ali Haydar Yücesoy hakkında soruşturma başlatıldı. Yücesoy, "Sahte referanslarla ikna edici olmaları ve bundan çıkar elde edip servet yapmaları yasal tanım olarak çeteciliktir. Olanları siz de biliyorsunuz." diyor.
Yücesoy soruşturma başlatılmasına tepki göstererek Twitter hesabından şunları paylaştı:
"Bu gelişmelere paralel, İstanbul Grubu'na dahil olduğu söylenen HSK Genel Sekreteri, Teftiş Kurulu Başkanı, durup dururken ve gıkları çıkmadan istifa ediyor. Bir HSK üyesinin de istifa edeceği, istifa etmezse soruşturma geçireceği yargının yüksek camiasında konuşuluyor.
Bağımsız yargıda bunlar olmaz, olmamalı. Yetkisi olmayan harici kimselerin, yargı üzerinde tahakküm kurduğu izlenimi vermesi, sahte referanslarla ikna edici olmaları ve bundan çıkar elde edip servet yapmaları yasal tanım olarak çeteciliktir. Olanları siz de biliyorsunuz.(..)"
"BİZ DE TOPLANMA VE DERNEK KURMA ÖZGÜRLÜĞÜNE SAHİBİZ"
Yücesoy, Yargıçlar Sendikası’nın kendisine destek verdiği açıklamayı da paylaştı.
Yücesoy şunları kaydetti: “BM Genel Kurulu’nun 13/12/1985 Tr, 40/146 Sy. Kararıyla onaylanan BM Yargı Bağımsızlığı Temel İlkelerinden: -Yargıçlar da; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne uygun olarak, diğer yurttaşlar gibi düşünce ve ifade özgürlüğü ile toplanma ve dernek kurma özgürlüğüne sahiptirler.”
3 AĞUSTOS 2019: AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Pelikan Çetesi" diye nitelenen grubunun İstanbul'da merkezi olan ve Pelikan Yalısı olarak bilinen Bosphorus Global'i (Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi) ziyaret etti. Yaklaşık 1,5 saatlik bir görüşmede Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun da hazır bulundu. Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi'nde başkanlık görevini Sabah yazarı Hilal Kaplan'ın (Erdoğan'ın solunda) eşi Süheyb Öğüt ifa ediyor.
[Samanyolu Haber] 9.12.2019
Hâkim Ali Haydar Yücesoy, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin kurduğu medya havuzunun amiral gemisi Sabah gazetesinde makaleleri yayımlanan Hilal Kaplan'ın liderliğindeki Pelikan Grubu'nun yargı üzerinde etkili olduğunu açığa çıkarmıştı.
Sözlerini "malumun ilamı" diye niteleyen Yücesoy hakkında soruşturma açılmasına sosyal medyadan veryansın etti.
Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nu (HSK) eleştirdiği gerekçesiyle hakkında soruşturma başlatılan Yücesoy, “‘F.TÖ borsasında milyonlar dönüyor. İşler belli avukat bürolarında dönüyor.” iddialarına rağmen HSK'nın sessizliğini koruduğunu belirtti.
"BU KİRLİ GÖLGEDEN KURTULUN DİYENE SORUŞTURMA AÇILDI"
Yücesoy kendisi hakkında açılan soruşturma için, “Biz 'Bu kirli gölgeden kurtulun, yasal gereğini yapın, yerlerde gezen yargıya güveni biraz ayağa kaldırın’ diyoruz. Ama Adalet Bakanı’nın ‘oluruyla’ soruşturma geçiren biz oluyoruz.” ifadelerini kullandı.
Yücesoy, 31 Ekim’de şahsi Twitter hesabında mahkemeler üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanan Pelikan Çetesi'ne dikkati çekmişti.
PELİKAN ÇETESİ HSK İÇİNE SIZMIŞ
"HSK, içine sızdığı ve etkin olduğu iddia edilen ‘İstanbul Grubu/Pelikan Çetesi’ gölgesinde arınmadan, yasak soruşturma prosedürünü işletmeden atama vb. tasarruflarda bulunmayı ertelemelidir." diyen Yücesoy, "O soruşturmayı kimse istemeyecekse ‘bu grubun kurbanları’ olarak biz talep ediyoruz.” ifadelerini kullanmıştı.
HSK'ya "Önce Pelikan Çetesi'nden kurtulun" diyen hâkim Ali Haydar Yücesoy hakkında soruşturma başlatıldı. Yücesoy, "Sahte referanslarla ikna edici olmaları ve bundan çıkar elde edip servet yapmaları yasal tanım olarak çeteciliktir. Olanları siz de biliyorsunuz." diyor.
Yücesoy soruşturma başlatılmasına tepki göstererek Twitter hesabından şunları paylaştı:
"Bu gelişmelere paralel, İstanbul Grubu'na dahil olduğu söylenen HSK Genel Sekreteri, Teftiş Kurulu Başkanı, durup dururken ve gıkları çıkmadan istifa ediyor. Bir HSK üyesinin de istifa edeceği, istifa etmezse soruşturma geçireceği yargının yüksek camiasında konuşuluyor.
Bağımsız yargıda bunlar olmaz, olmamalı. Yetkisi olmayan harici kimselerin, yargı üzerinde tahakküm kurduğu izlenimi vermesi, sahte referanslarla ikna edici olmaları ve bundan çıkar elde edip servet yapmaları yasal tanım olarak çeteciliktir. Olanları siz de biliyorsunuz.(..)"
"BİZ DE TOPLANMA VE DERNEK KURMA ÖZGÜRLÜĞÜNE SAHİBİZ"
Yücesoy, Yargıçlar Sendikası’nın kendisine destek verdiği açıklamayı da paylaştı.
Yücesoy şunları kaydetti: “BM Genel Kurulu’nun 13/12/1985 Tr, 40/146 Sy. Kararıyla onaylanan BM Yargı Bağımsızlığı Temel İlkelerinden: -Yargıçlar da; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne uygun olarak, diğer yurttaşlar gibi düşünce ve ifade özgürlüğü ile toplanma ve dernek kurma özgürlüğüne sahiptirler.”
3 AĞUSTOS 2019: AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Pelikan Çetesi" diye nitelenen grubunun İstanbul'da merkezi olan ve Pelikan Yalısı olarak bilinen Bosphorus Global'i (Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi) ziyaret etti. Yaklaşık 1,5 saatlik bir görüşmede Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun da hazır bulundu. Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi'nde başkanlık görevini Sabah yazarı Hilal Kaplan'ın (Erdoğan'ın solunda) eşi Süheyb Öğüt ifa ediyor.
[Samanyolu Haber] 9.12.2019
Öz abim aramadı ama Rus iş arkadaşım beni unutmadı [Ali Turna]
TAHİR GÜZEL İLE RÖPORTAJ
-Kendinizden bahseder misiniz?
-37 yaşındayım, inşaat mühendisiyim. Mersinliyim. İstanbul’da yaşıyorum. Evliyim, 4 yaşında bir kızım var. 2009’dan beri devlet memuruyum. İnşaat mühendisi olarak çalışıyordum. 2016 Ağustos ayında müdürüm çağırdı. İyi bir haber vermeyeceğini söyledi. “Seni çok seviyoruz, başarılı da buluyoruz ama idari işlerden sorumlu arkadaş ben tebliğ edemeyeceğim siz söyler misiniz, dedi bu yüzden bu acı haberi vermek bana düştü.” dedi ve açığa alındığımı istemeye istemeye söyledi. Evde yirmi gün şaşkın şaşkın beklerken KHK ile atıldığımı internetten öğrendim. Benim gibi otuz bin kişi atılmıştı o gün. 15 gün sonra da kaldığım lojmandan çıkartıldım. Son ayki maaşımı vermedikleri için hiç param yoktu, ev kiralayacak hatta evi taşıyacak durumum da yoktu. Başarılı olduğum için beni çok seven müdürüm Kartal’daki küçük dairesinde kalabileceğimi söyledi. Kira konusunda da paran olunca ödersin kafana takma demişti. Ev işini çözmüştüm, sıra eşyaları taşımaya gelmişti. Param olmadığı için borç ararken bunu duyan İtalyan ve Rus olan çalışma arkadaşlarım taşınma masraflarımı üstlenmişti. Ben borç olarak bunu kabul edebileceğimi, para kazanmaya başlar başlamaz geri ödeyeceğimi belirttim.
Farklı dünya görüşüne sahip solcu bir arkadaşım da bana iş vermişti, asgari ücretten. Bu benim için çok önemliydi. Bundan önce Rus olan çalışma arkadaşım küçük kızın var lazım olur diye bana bin Euro kadar da nakit borç vermişti. Kendi akrabalarım sırt döndüğü, kendi milletimden olanların işten attığı bu dönemde Rus vatandaşı bu arkadaşın yaptıklarını nasıl unuturum?
“İnsan olmanın ırkla, dinle, dille alakalı olmadığını bu yaşımda tecrübe ederek öğrendim.”
Bir buçuk yıl sonra Türkiye’deki işi bitip Rusya’ya dönerken, havalimanında Rus arkadaşıma veda ederken verdiği cevap beni çok duygulandırmıştı. “ Ben sana ihtiyacın olduğu için vermiştim, ihtiyacın olduğu müddetçe sende kalacaktır.”
Daha sonra öğrendim ki ben hapisteyken bu arkadaş birkaç kez eşimi arayıp bir şeye ihtiyacının olup olmadığını sormuş ki öz abim bir kere bile aramamışken.
Yeni işe girdiğim firma yeniydi ve ülkenin içinde bulunduğu kriz ortamından dolayı işleri çok iyi değildi ve maaşlarımızı bile tam alamıyorduk. Hatta son 3 aylık maaşımı hiç alamadım. Ailemi geçindiremeyecek duruma gelmiştim. 4 yaşındaki kızımın o masum duruşunu her gün gördükçe içim acıyordu. Farklı bir sürü firmaya başvurmuştum. Başarılı CV’mi göndermeme rağmen KHK ile atıldığım için bütün kapılar üstüme kapanıyordu. Ta ki tutuklanana kadar.
-Nasıl tutuklandınız?
-Size gözaltı sürecimden önce yaşadığım bir anımı mutlaka anlatmak isterim. Asgari ücretli çalıştığım ama o az olan maaşımı dahi tam alamadığım bu son süreçte ne kendime ne de eşime bir şey alabiliyordum. Mecburi ihtiyaçlarımızdan eğer artırabilirsek sadece kızımıza harcamaya çalışıyorduk. Çalıştığım işteki pozisyonum sahada tamamen yürüme üzerineydi ve ayakkabılarımın altı yırtılmıştı. Outlet çarşısından indirimli bulduğum bir ayakkabıyı istemeye istemeye almıştım. Daha kutusundan çıkaramadan o akşam gözaltına alınmıştım. Şu an o ayakkabıyı aldığıma o kadar çok pişmanım ki o parayla kızıma bir şeyler alabilirdim.
Bir sabah saat 5 sularında kapının çalmasıyla uyandım, eşim namaz için kalkmıştı zaten. Kapıyı açtım 4-5 polis karşımda duruyordu. Hayırdır ne oluyor dememe fırsat kalmadan içeri girip evi didik didik aradılar. Beni gözaltına alacaklarını belirttiklerinde gerçekten ne yapacağımı bilemedim. Eşimle vedalaşıp uyuyan kızımı uyandırmadan usulca öpüp çıktım. Eşimin duygu yüklü, endişeli, çok fazla korkulu bakışları altında ellerim kelepçelenerek ekip otosuna bindirildim. Vatan emniyette 2 gün kaldım.
-Vatan emniyette neler yaşadınız?
-Pis rutubet kokan gece ve gündüzün olmadığı zaman mefhumundan uzak belirli saatlerde tuvalete çıkabildiğimiz, bu yüzden az su içip, verilen soğuk kumanyayı yiyemeden iade ettiğimiz bir süreç yaşadım.
Nezaret arkadaşım 45 yaşlarında bir uyuşturucu satıcısıydı. Hayatımda ilk defa bir suçluyla tanışmıştım.
Polis sorgusunda gerçekten benden çok uzak, alakasız sorulara cevap vermeye çalıştım. Devletin gönderdiği avukat soruları görünce böyle suçlama mı olur, diye sitem etti. Ben de herhalde bırakılırım diye ümit ederken pat diye tutukluğumun devamı dendi.
Cuma sabah saat 10 gibi adliyeye götürüldüm. Adliye nezaretinde yeni suçlularla tanışarak gece 10 sularında mahkemeye çıkarıldım. Hâkime 7,5 sene boyunca devlete çalıştığımı, şehir dışı projelerinde verilen yol parasını dahi devletin hakkı geçer diye iade ettiğimi, devlete birçok büyük projeler yaptığımı ve birçok ödül aldığımı, amirlerime sorulursa benim ne kadar vatansever olduğumu söyleyeceklerini, kimsenin hakkını yemediğimi belirtip nasıl olur da beni bir terör suçuyla suçlayabileceklerini söylesem de uzun savunmalarımın hiçbirini dinlemeyen hâkim soğuk bakışlarla tutukluluğumun devamına karar verdi. Dünyam kararmıştı. Bir yanlışlık olduğunu ve bırakılacağımı beklerken cezaevi yolu gözükmüştü bana.
Metris’e götürülmek için ekip arabasına götürülürken hâlâ vicdanını kaybetmemiş bir polis eşimle vedalaşmama izin verdi. Eşime sarılıp helalleştik o duygu yüklü anı kelimelerle ifade edemem. Şu an bunlardan bahsederken bile gözlerim yaşarıyor.
Eşimin o anki gözü yaşlı bakışlarına inat metanetli duruşuna karşılık istemeye istemeye el sallayarak sadece Allah’a emanet ol diyebildim. Gece bir sularında Metris’e ulaştık. Yoğun ve titiz aramalar sonrası giriş nezaretinde Vatan’da tanıştığım uyuşturucu satıcısı ile muhabbet ettik. Benim hikâyemi dinleyince, “Ooo senin işin benimkinden daha zor, sen kalıcısın.” dedi.
-Metris’te neler yaşadınız?
-3 gün kaldım. 01 koğuşuna götürüldüm içeride 6-7 kişi vardı. Aç olup olmadığımı sordular. Samimi ve dostane, ellerinde ne varsa benimle paylaştılar. Hele de ikram ettikleri sıcak çay birçok şeyi o anlığına unutturmuştu bile. Tuvalete rahatça erişebilmenin rahatlığıyla çayı da suyu da kana kana içmiştim. Yataklar pis olsa da emniyet yorgunluğundan sanırım yığılıp kalmışım. Sabahleyin sayım kavramını yaşayarak öğrendim. Sayımdan sonra avlu açıldı ve volta atmaya başladım. Yeni yeni terimler öğreniyorduk. Kahvaltı sonrası bizi tabuta bindirip Silivri’ye götürdüler. Jandarmanın kelepçesi polisinkinden farklıydı, acıtıyordu. Silivri’ye geldiğimizde aynı aramalar yeni, üstünde terör örgütüne üye yazılı kimlikle koğuşumuza gönderdiler. Malum ortası sarı eski bir yatakla. Eşyalarımın bir kısmını vermediler üstünde yazı var diye.
-Ne zamandır Silivri’desiniz, neler yaşadınız koğuşta?
-3 ay 10 gün oldu ama bana etkisini soruyorsanız 30 yıl diyebilirim. Nasıl duygular konusunda çok güzel duygulardan bahsetmemi beklemeyin. Hangi birini anlatsam ki? Burada yaşadığım karmaşık duygularla mahpus hayatımı mı, kirasını ödeyemediğim evimin halini mi, kayınpederimin yanında emaneten yaşayan eşimin ruh hali ve imkânsızlıklarını mı, babasız yaşayan kızımı mı anlatayım?
Koğuşa girdiğimde güler yüzle karşıladılar. Sağ olsunlar, çok yardımcı oldular. Biri çay getirdi, oturduk, tanıştık. Bir mühendis olarak hapiste ne işim var derken koğuşta esnaf, programcı, mimar, mühendis, doktor, CV’si kabarık insanlarla tanıştım. Hiçbiri beni tanımıyordu ama bir aile yakınlığıyla benimle ilgilenip, beni teselli ettiler. Güzel bir sistem kurmuşlar ve arkadaşların da yardımıyla beni sisteme adapte ettiler. Cemaatle namaz ve uzun zamandır elime almadığım Kur’anı’mla bir daha tanıştım. Buradaki arkadaşlarımı tek tek anlatmak isterim. İstisnasız hepsinin yeri bende çok farklı. Dışarıda dahi bu denli güzel insanlarla tanışmamıştım. Sanırım devlet seçerek tüm güzel insanları Silivri’ye toplama kararı almış. İlk açık görüşte ailemle, kızımla görüşmem fazlasıyla duygusaldı. Alışmam biraz zaman aldı ama alışıyor işte insan. Cezaevine girdikten kısa bir süre sonra Kurban Bayramı’ydı. Çok hüzünlü geçmişti. Sanırım bu sene kurban kendimdim. Avluda kahvaltı yaptık, bayramlaştık çok duygu yüklü bir bayramdı. Keşke bir kamera olabilseydi ve kaydedebilseydik buradaki bayramı.
Beni en çok yaralayan diğer anım, bir ay sonraki açık görüşe gelen kızımın ruh haliydi. Görür görmez sarıldı, kafasını kucağıma koyup, “Baba sen artık burada mı yaşayacaksın?” cümlesi inanın her gün kulağımda çınlıyor. Normal hayatımda 20’li yaşlarımda kaybettiğim anam ve babamın acısı şu anda hem yetim hem öksüz hem de ailemden uzak olmanın acısı daha ne kadar fazla acı yaşayabilirdim ki? Ama inanın Allah’ın yardımıyla bu acılara katlanıp şükredebiliyorum.
Dışarıdaki bu bana yapılan hukuksuzluğa umursamaz insanların, akrabaların tavrı inanın daha fazla acıtıyor beni… Ben daha yeniyim, evet 3 ay kadar oldu ama 2 yıldır kalan ve ucunun belli olmadığı bu süreç insanı kahrediyor.
Kafamda sadece sorular, cevabı olmayan. Neden buradayım? Ne yaptım ki? Ne zaman masum olduğum anlaşılacak? En garibi hâlâ suçumun ne olduğunu bilmemem. Avukatımın söylediği bir itirafçım varmış. Ama inanın o şahsı da ne tanıyorum ne de gördüm. Tanımadığım, bilmediğim bir şahsı tanımadığımı nasıl ispat edebilirim ki? Gerçekten şaka gibi… Özgürlük, adalet, hukuk gibi kavramlar çok değişken buralarda. Sadece kızımı ve eşimi özledim desem kim ne anlayabilir ki bu hayatı yaşamadan? Elimden gelen tek şey ısrarcı olarak devamlı dua dua dua. İnanın sadece ailemden uzak kalmanın acısı. Yoksa az ve kötü yemekler, paslı kapılar, pis yataklar inanın alışabiliyor insan ama kızımdan uzak kalmaya alışamadım bir türlü.
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
[Ali Turna] 9.12.2019 [Samanyolu Haber]
-Kendinizden bahseder misiniz?
-37 yaşındayım, inşaat mühendisiyim. Mersinliyim. İstanbul’da yaşıyorum. Evliyim, 4 yaşında bir kızım var. 2009’dan beri devlet memuruyum. İnşaat mühendisi olarak çalışıyordum. 2016 Ağustos ayında müdürüm çağırdı. İyi bir haber vermeyeceğini söyledi. “Seni çok seviyoruz, başarılı da buluyoruz ama idari işlerden sorumlu arkadaş ben tebliğ edemeyeceğim siz söyler misiniz, dedi bu yüzden bu acı haberi vermek bana düştü.” dedi ve açığa alındığımı istemeye istemeye söyledi. Evde yirmi gün şaşkın şaşkın beklerken KHK ile atıldığımı internetten öğrendim. Benim gibi otuz bin kişi atılmıştı o gün. 15 gün sonra da kaldığım lojmandan çıkartıldım. Son ayki maaşımı vermedikleri için hiç param yoktu, ev kiralayacak hatta evi taşıyacak durumum da yoktu. Başarılı olduğum için beni çok seven müdürüm Kartal’daki küçük dairesinde kalabileceğimi söyledi. Kira konusunda da paran olunca ödersin kafana takma demişti. Ev işini çözmüştüm, sıra eşyaları taşımaya gelmişti. Param olmadığı için borç ararken bunu duyan İtalyan ve Rus olan çalışma arkadaşlarım taşınma masraflarımı üstlenmişti. Ben borç olarak bunu kabul edebileceğimi, para kazanmaya başlar başlamaz geri ödeyeceğimi belirttim.
Farklı dünya görüşüne sahip solcu bir arkadaşım da bana iş vermişti, asgari ücretten. Bu benim için çok önemliydi. Bundan önce Rus olan çalışma arkadaşım küçük kızın var lazım olur diye bana bin Euro kadar da nakit borç vermişti. Kendi akrabalarım sırt döndüğü, kendi milletimden olanların işten attığı bu dönemde Rus vatandaşı bu arkadaşın yaptıklarını nasıl unuturum?
“İnsan olmanın ırkla, dinle, dille alakalı olmadığını bu yaşımda tecrübe ederek öğrendim.”
Bir buçuk yıl sonra Türkiye’deki işi bitip Rusya’ya dönerken, havalimanında Rus arkadaşıma veda ederken verdiği cevap beni çok duygulandırmıştı. “ Ben sana ihtiyacın olduğu için vermiştim, ihtiyacın olduğu müddetçe sende kalacaktır.”
Daha sonra öğrendim ki ben hapisteyken bu arkadaş birkaç kez eşimi arayıp bir şeye ihtiyacının olup olmadığını sormuş ki öz abim bir kere bile aramamışken.
Yeni işe girdiğim firma yeniydi ve ülkenin içinde bulunduğu kriz ortamından dolayı işleri çok iyi değildi ve maaşlarımızı bile tam alamıyorduk. Hatta son 3 aylık maaşımı hiç alamadım. Ailemi geçindiremeyecek duruma gelmiştim. 4 yaşındaki kızımın o masum duruşunu her gün gördükçe içim acıyordu. Farklı bir sürü firmaya başvurmuştum. Başarılı CV’mi göndermeme rağmen KHK ile atıldığım için bütün kapılar üstüme kapanıyordu. Ta ki tutuklanana kadar.
-Nasıl tutuklandınız?
-Size gözaltı sürecimden önce yaşadığım bir anımı mutlaka anlatmak isterim. Asgari ücretli çalıştığım ama o az olan maaşımı dahi tam alamadığım bu son süreçte ne kendime ne de eşime bir şey alabiliyordum. Mecburi ihtiyaçlarımızdan eğer artırabilirsek sadece kızımıza harcamaya çalışıyorduk. Çalıştığım işteki pozisyonum sahada tamamen yürüme üzerineydi ve ayakkabılarımın altı yırtılmıştı. Outlet çarşısından indirimli bulduğum bir ayakkabıyı istemeye istemeye almıştım. Daha kutusundan çıkaramadan o akşam gözaltına alınmıştım. Şu an o ayakkabıyı aldığıma o kadar çok pişmanım ki o parayla kızıma bir şeyler alabilirdim.
Bir sabah saat 5 sularında kapının çalmasıyla uyandım, eşim namaz için kalkmıştı zaten. Kapıyı açtım 4-5 polis karşımda duruyordu. Hayırdır ne oluyor dememe fırsat kalmadan içeri girip evi didik didik aradılar. Beni gözaltına alacaklarını belirttiklerinde gerçekten ne yapacağımı bilemedim. Eşimle vedalaşıp uyuyan kızımı uyandırmadan usulca öpüp çıktım. Eşimin duygu yüklü, endişeli, çok fazla korkulu bakışları altında ellerim kelepçelenerek ekip otosuna bindirildim. Vatan emniyette 2 gün kaldım.
-Vatan emniyette neler yaşadınız?
-Pis rutubet kokan gece ve gündüzün olmadığı zaman mefhumundan uzak belirli saatlerde tuvalete çıkabildiğimiz, bu yüzden az su içip, verilen soğuk kumanyayı yiyemeden iade ettiğimiz bir süreç yaşadım.
Nezaret arkadaşım 45 yaşlarında bir uyuşturucu satıcısıydı. Hayatımda ilk defa bir suçluyla tanışmıştım.
Polis sorgusunda gerçekten benden çok uzak, alakasız sorulara cevap vermeye çalıştım. Devletin gönderdiği avukat soruları görünce böyle suçlama mı olur, diye sitem etti. Ben de herhalde bırakılırım diye ümit ederken pat diye tutukluğumun devamı dendi.
Cuma sabah saat 10 gibi adliyeye götürüldüm. Adliye nezaretinde yeni suçlularla tanışarak gece 10 sularında mahkemeye çıkarıldım. Hâkime 7,5 sene boyunca devlete çalıştığımı, şehir dışı projelerinde verilen yol parasını dahi devletin hakkı geçer diye iade ettiğimi, devlete birçok büyük projeler yaptığımı ve birçok ödül aldığımı, amirlerime sorulursa benim ne kadar vatansever olduğumu söyleyeceklerini, kimsenin hakkını yemediğimi belirtip nasıl olur da beni bir terör suçuyla suçlayabileceklerini söylesem de uzun savunmalarımın hiçbirini dinlemeyen hâkim soğuk bakışlarla tutukluluğumun devamına karar verdi. Dünyam kararmıştı. Bir yanlışlık olduğunu ve bırakılacağımı beklerken cezaevi yolu gözükmüştü bana.
Metris’e götürülmek için ekip arabasına götürülürken hâlâ vicdanını kaybetmemiş bir polis eşimle vedalaşmama izin verdi. Eşime sarılıp helalleştik o duygu yüklü anı kelimelerle ifade edemem. Şu an bunlardan bahsederken bile gözlerim yaşarıyor.
Eşimin o anki gözü yaşlı bakışlarına inat metanetli duruşuna karşılık istemeye istemeye el sallayarak sadece Allah’a emanet ol diyebildim. Gece bir sularında Metris’e ulaştık. Yoğun ve titiz aramalar sonrası giriş nezaretinde Vatan’da tanıştığım uyuşturucu satıcısı ile muhabbet ettik. Benim hikâyemi dinleyince, “Ooo senin işin benimkinden daha zor, sen kalıcısın.” dedi.
-Metris’te neler yaşadınız?
-3 gün kaldım. 01 koğuşuna götürüldüm içeride 6-7 kişi vardı. Aç olup olmadığımı sordular. Samimi ve dostane, ellerinde ne varsa benimle paylaştılar. Hele de ikram ettikleri sıcak çay birçok şeyi o anlığına unutturmuştu bile. Tuvalete rahatça erişebilmenin rahatlığıyla çayı da suyu da kana kana içmiştim. Yataklar pis olsa da emniyet yorgunluğundan sanırım yığılıp kalmışım. Sabahleyin sayım kavramını yaşayarak öğrendim. Sayımdan sonra avlu açıldı ve volta atmaya başladım. Yeni yeni terimler öğreniyorduk. Kahvaltı sonrası bizi tabuta bindirip Silivri’ye götürdüler. Jandarmanın kelepçesi polisinkinden farklıydı, acıtıyordu. Silivri’ye geldiğimizde aynı aramalar yeni, üstünde terör örgütüne üye yazılı kimlikle koğuşumuza gönderdiler. Malum ortası sarı eski bir yatakla. Eşyalarımın bir kısmını vermediler üstünde yazı var diye.
-Ne zamandır Silivri’desiniz, neler yaşadınız koğuşta?
-3 ay 10 gün oldu ama bana etkisini soruyorsanız 30 yıl diyebilirim. Nasıl duygular konusunda çok güzel duygulardan bahsetmemi beklemeyin. Hangi birini anlatsam ki? Burada yaşadığım karmaşık duygularla mahpus hayatımı mı, kirasını ödeyemediğim evimin halini mi, kayınpederimin yanında emaneten yaşayan eşimin ruh hali ve imkânsızlıklarını mı, babasız yaşayan kızımı mı anlatayım?
Koğuşa girdiğimde güler yüzle karşıladılar. Sağ olsunlar, çok yardımcı oldular. Biri çay getirdi, oturduk, tanıştık. Bir mühendis olarak hapiste ne işim var derken koğuşta esnaf, programcı, mimar, mühendis, doktor, CV’si kabarık insanlarla tanıştım. Hiçbiri beni tanımıyordu ama bir aile yakınlığıyla benimle ilgilenip, beni teselli ettiler. Güzel bir sistem kurmuşlar ve arkadaşların da yardımıyla beni sisteme adapte ettiler. Cemaatle namaz ve uzun zamandır elime almadığım Kur’anı’mla bir daha tanıştım. Buradaki arkadaşlarımı tek tek anlatmak isterim. İstisnasız hepsinin yeri bende çok farklı. Dışarıda dahi bu denli güzel insanlarla tanışmamıştım. Sanırım devlet seçerek tüm güzel insanları Silivri’ye toplama kararı almış. İlk açık görüşte ailemle, kızımla görüşmem fazlasıyla duygusaldı. Alışmam biraz zaman aldı ama alışıyor işte insan. Cezaevine girdikten kısa bir süre sonra Kurban Bayramı’ydı. Çok hüzünlü geçmişti. Sanırım bu sene kurban kendimdim. Avluda kahvaltı yaptık, bayramlaştık çok duygu yüklü bir bayramdı. Keşke bir kamera olabilseydi ve kaydedebilseydik buradaki bayramı.
Beni en çok yaralayan diğer anım, bir ay sonraki açık görüşe gelen kızımın ruh haliydi. Görür görmez sarıldı, kafasını kucağıma koyup, “Baba sen artık burada mı yaşayacaksın?” cümlesi inanın her gün kulağımda çınlıyor. Normal hayatımda 20’li yaşlarımda kaybettiğim anam ve babamın acısı şu anda hem yetim hem öksüz hem de ailemden uzak olmanın acısı daha ne kadar fazla acı yaşayabilirdim ki? Ama inanın Allah’ın yardımıyla bu acılara katlanıp şükredebiliyorum.
Dışarıdaki bu bana yapılan hukuksuzluğa umursamaz insanların, akrabaların tavrı inanın daha fazla acıtıyor beni… Ben daha yeniyim, evet 3 ay kadar oldu ama 2 yıldır kalan ve ucunun belli olmadığı bu süreç insanı kahrediyor.
Kafamda sadece sorular, cevabı olmayan. Neden buradayım? Ne yaptım ki? Ne zaman masum olduğum anlaşılacak? En garibi hâlâ suçumun ne olduğunu bilmemem. Avukatımın söylediği bir itirafçım varmış. Ama inanın o şahsı da ne tanıyorum ne de gördüm. Tanımadığım, bilmediğim bir şahsı tanımadığımı nasıl ispat edebilirim ki? Gerçekten şaka gibi… Özgürlük, adalet, hukuk gibi kavramlar çok değişken buralarda. Sadece kızımı ve eşimi özledim desem kim ne anlayabilir ki bu hayatı yaşamadan? Elimden gelen tek şey ısrarcı olarak devamlı dua dua dua. İnanın sadece ailemden uzak kalmanın acısı. Yoksa az ve kötü yemekler, paslı kapılar, pis yataklar inanın alışabiliyor insan ama kızımdan uzak kalmaya alışamadım bir türlü.
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
[Ali Turna] 9.12.2019 [Samanyolu Haber]
''Şii Baharı!'' ya da Nevruz Kulağa Hoş Geliyor! [Kadir Gürcan]
Hayırdır inşallah! Bayram değil, seyran değil, Kerbela hiç değil. Rüyada görseniz, hayra yormayacağınız bir hadisenin dikkatlerinizden kaçtığına eminim; İran, Suud ile uzlaşabileceği mesajını verdi. Oldu mu şimdi? Hani nerede yeni bir Sünni-Şia savaşı? Bir kaç ay önce, Yemen üzerinden birbirlerine gireceği beklenen İran ve Suudi Arabistan, bu yakınlaşma ile, yeni bir Ortadoğu Savaşı beklentilerini boşa düşürdü.
Ben en çok, kıyamet beklentisine girmiş mecnunlara üzülüyorum. 2019'un Aralık ayı da geldi çattı. Bu yıl da kıyamet senaryoları gerçekleşmezse, kehanetlerini daha gizemli bir yıla ertelemeleri gerekecek. 2020'nin pek bir gizemi yok gibi. İki kez tekrar eden sıradan sayılar.
Bir kaç ay öncesine kadar Şii ve İran yayılmacılığı için makul ve meşru bir mazeret olarak dünya kamuoyuna servis edilen Yemen ne çabuk unutuldu? Kaşıkçı Cinayeti ve Yemen bombalamalarından dolayı Suud dünya medyası için iştah açıcı bir meze haline gelivermişti. İran ve Şii yönetim, Rusya'nın Doğu Avrupa ve bazı Güney Amerika ülkelerinde denediği taktiğin bir benzerini Ortadoğu ülkelerinde bıkmadan usanmadan devam ettiriyor. Şii Mollalar sırtlarını Rusya ve Rusya'ya uydu olmaktan zevk alan bazı İslam ülkelerine dayamış durumda. Onlar da kimmiş diye anlamazdan gelmeyin! Osmanlı varisleri(!), devlet-i aliyenin azılı ve ezeli düşmanları ile aynı tabaktan yemiyorlar mı?
Saldırgan ve yayılmacı hırslarını gizleme ihtiyacı duymayan Şii-İran iktidarı için ille de sünni bir rakip arayan popüler düşünce eğilimi, coğrafi yakınlıktan dolayı Suud'u sünni dünyanın lideri olarak göstermekten çok memnun. Dolayısıyla İran ve Suud'un birbiri ile kapışmasına ümit bağlayan budala sayısı sayılamayacak kadar çok. Yetmişli yılların sonlarında başlayıp, seksenli yılların sonlarına kadar süren İran-Irak kapışmasında, Sünni dünyanın temsilcisi rolü biçilen diktatör ve zalim Saddam ne ifade ediyorsa, şimdi de Suud aynı şeyi ifade ediyor. Şimdi kırk yaşında olup da, ''300 ve 300: Rise of an Empire'' filmlerini izleyenler İran-Irak savaşını, Pers-Yunan Savaşı falan diye düşünebilirler. Öyle değil. O zaman da mesele mezhep ve din değil, dibine kadar ekonomi idi. Ne Humeyni'nin ne de Saddam'ın birinci önceliği 'din' olmadı. İran'da gerçekleştirilen devrimin iç infiallerini minimize etmek Humeyni iktidarının ilk önceliğiydi. Diğer taraftan da devrim muhaliflerini şehir meydanlarında asarak kendi halkına gözdağı veriyordu. Saddam da savaşın bitmesine ramak kaldığı günlerde, Halepçe'de kimyasal silahlarla binlerce müslümanı öldürmekten çekinmedi. Halepçe katliamının savaş suçlusu Saddam oldu.
Ortadoğu'da İran'ın haritadan silmekle tehdit ettiği iki ülkeden birisi Suud. Öbürünü söylemeye gerek yok; İsrail. İsral'in, sünni mezhepler içinde bir yerlerde kaydedildiğine hiç rastlamadım. Humeyni devrimi üzerinden tam kırk yıl geçti, bölgedeki coğrafik durumda hissedilir bir değişiklik yok. Hele bundan sonra haritadan silme muhabbetleri pek pirim yapmaz. Üç ay öncesine kadar, Yemen didişmesinden Suud'un coğrafi konumunu tehdit eden İran, bir kaç gün önce Suud'lu prenslere arguvan kokulu bir teklifte bulundu; “Gelin anlaşalım!”
Kaşıkçı Cinayeti de dahil, bir çok meselede Suudi Arabistan konusundaki peşin fikirlerin çok ucuza pazarlandığı durumlara karşı dikkatli olmaya çalışıyorum. Geçtiğimiz aylarda, bu satırların yazarını tanıyan bir dost aradı ve “Suudi elçiliğinden seni aradılar. Bu yıl seni Hacc'a davet ediyorlarmış!” diye de Ti'ye almayı ihmal etmedi. Hiç güleceğim yoktu. Espriye malzeme olma pahasına, Suudlu şımarık prenslere kızıp, Arap Yarımadasını ateşe vermek için sıraya girmiş entelektüel fetişizme mesafeli durmaya kararlıyım. Müslüman entelektüellerin yumuşak karnı olan İslami-Sosyalizm şehvetinin tatmin zemini Suud'tur. Hatta işi abartıp, Kabe-i Muazzama çevresindeki külliyenin Suud Krallarının Sarayı olduğunu iddia eden divaneler bile var, bilesiniz. Türkiye'de inşa edilen bin iki yüz küsur odalık Saray'a gıkı çıkmayan dini bütün(!) beslemelerle aynı safta olmak daha mı iyi?
Bir kaç haftadır İran'da garip şeyler oluyor. Başbakan, petrol yüklü tankerlerin okyanusta dolaştığını ancak, alıcı bulamadığını itiraf etmek zorunda kaldı. ABD'nin koyduğu ambargolar yavaş da olsa tesiri göstermişe benziyor. Aynı günlerde, İran Enerji Bakanı ülkesinin 50 milyon varillik yeni bir petrol yatağı keşfettiğini duyurdu. Bu haberden bir kaç gün sonra da İran halkı benzine yapılan zammı protesto etmek için sokaklara döküldü. Bugün itibariyle, protestolarda ölen insan sayısı iki yüzü buldu. Devlet yetkilileri, sokak olaylarında kimlerin parmağı olduğunu bildiklerini, ABD başta olmak üzere sorumlulara ağır bedeller ödeteceklerini ilan ederek, bir kez daha “Büyük Şeytan”a diklendi. Bir kaç gün önce de Suud'a uzatılan zeytin dalına şahit olduk. Eh, bu kadarı da fazla!
İran'ın Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın değişik yerlerinde teröre destek verdiği artık devlet sırrı değil. Avrupa ve ABD'nin uyguladığı uzun vadeli ambargolar, tesirini göstermiş olmalı ki, ülkenin ekonomik durumu, kendi doğal kaynaklarını vatandaşlarına ucuza sunmakta dahi başarılı olamıyor. Benzin zammını protesto etmek için sokağa dökülen insanlar, bir haftada iki yüz kayıp vermeyi göze aldıysa, bir adım ötede daha büyük kayıpları da göze alıp, başka olayları tetikleyebilirler.
Şii düşünce, İslam coğrafyasında başkaldırı ve isyanları ile bilinen bir oluşumdur. Bir çok teşebbüste ağır kayıplar vermiş olmalarına rağmen bu özellikleri hala devam ediyor. İran, bütün gayretlerine rağmen ülke içindeki karışıklıkları dünya gündeminden saklayamadı. İki yüz ölüden bahsediliyor ama, siz yine de ihtiyaten o sayıyı iki ya da üç ile çarpın.
Sünni dünyanın Ortadoğu'da ümit bağladığı “Arap Baharı!” korkunç bir kış ile karşılaşınca filizlenme şansı bulamadı. Terör konusunda oldukça deneyimli olan Şii düşüncenin kendi içlerine dönük “Şii Baharı” ya da erken bir Nevruz başlatma niyetlerinin olabileceği çok ütopik durmuyor, hatta kulağa da epey hoş geliyor. Eh, ezeli rekabet de bunu gerektirir; Sünniler Arap Baharında başarılı olamadı. Belki Şii düşünce bu konuda Sünni dünyanın önüne geçebilir.
Bu satırların yazarı, Hacc vazifesini yerine getirdi ama, müminlerin kıblegahı olan Haremeyn-i Şerifeyn'e ait yeni bir bir davete, espriye malzeme olma pahasına da olsa hayır deme cesareti gösteremeyecek kadar yufka yüreklidir.
[Kadir Gürcan] 9.12.2019 [Samanyolu Haber]
Ben en çok, kıyamet beklentisine girmiş mecnunlara üzülüyorum. 2019'un Aralık ayı da geldi çattı. Bu yıl da kıyamet senaryoları gerçekleşmezse, kehanetlerini daha gizemli bir yıla ertelemeleri gerekecek. 2020'nin pek bir gizemi yok gibi. İki kez tekrar eden sıradan sayılar.
Bir kaç ay öncesine kadar Şii ve İran yayılmacılığı için makul ve meşru bir mazeret olarak dünya kamuoyuna servis edilen Yemen ne çabuk unutuldu? Kaşıkçı Cinayeti ve Yemen bombalamalarından dolayı Suud dünya medyası için iştah açıcı bir meze haline gelivermişti. İran ve Şii yönetim, Rusya'nın Doğu Avrupa ve bazı Güney Amerika ülkelerinde denediği taktiğin bir benzerini Ortadoğu ülkelerinde bıkmadan usanmadan devam ettiriyor. Şii Mollalar sırtlarını Rusya ve Rusya'ya uydu olmaktan zevk alan bazı İslam ülkelerine dayamış durumda. Onlar da kimmiş diye anlamazdan gelmeyin! Osmanlı varisleri(!), devlet-i aliyenin azılı ve ezeli düşmanları ile aynı tabaktan yemiyorlar mı?
Saldırgan ve yayılmacı hırslarını gizleme ihtiyacı duymayan Şii-İran iktidarı için ille de sünni bir rakip arayan popüler düşünce eğilimi, coğrafi yakınlıktan dolayı Suud'u sünni dünyanın lideri olarak göstermekten çok memnun. Dolayısıyla İran ve Suud'un birbiri ile kapışmasına ümit bağlayan budala sayısı sayılamayacak kadar çok. Yetmişli yılların sonlarında başlayıp, seksenli yılların sonlarına kadar süren İran-Irak kapışmasında, Sünni dünyanın temsilcisi rolü biçilen diktatör ve zalim Saddam ne ifade ediyorsa, şimdi de Suud aynı şeyi ifade ediyor. Şimdi kırk yaşında olup da, ''300 ve 300: Rise of an Empire'' filmlerini izleyenler İran-Irak savaşını, Pers-Yunan Savaşı falan diye düşünebilirler. Öyle değil. O zaman da mesele mezhep ve din değil, dibine kadar ekonomi idi. Ne Humeyni'nin ne de Saddam'ın birinci önceliği 'din' olmadı. İran'da gerçekleştirilen devrimin iç infiallerini minimize etmek Humeyni iktidarının ilk önceliğiydi. Diğer taraftan da devrim muhaliflerini şehir meydanlarında asarak kendi halkına gözdağı veriyordu. Saddam da savaşın bitmesine ramak kaldığı günlerde, Halepçe'de kimyasal silahlarla binlerce müslümanı öldürmekten çekinmedi. Halepçe katliamının savaş suçlusu Saddam oldu.
Ortadoğu'da İran'ın haritadan silmekle tehdit ettiği iki ülkeden birisi Suud. Öbürünü söylemeye gerek yok; İsrail. İsral'in, sünni mezhepler içinde bir yerlerde kaydedildiğine hiç rastlamadım. Humeyni devrimi üzerinden tam kırk yıl geçti, bölgedeki coğrafik durumda hissedilir bir değişiklik yok. Hele bundan sonra haritadan silme muhabbetleri pek pirim yapmaz. Üç ay öncesine kadar, Yemen didişmesinden Suud'un coğrafi konumunu tehdit eden İran, bir kaç gün önce Suud'lu prenslere arguvan kokulu bir teklifte bulundu; “Gelin anlaşalım!”
Kaşıkçı Cinayeti de dahil, bir çok meselede Suudi Arabistan konusundaki peşin fikirlerin çok ucuza pazarlandığı durumlara karşı dikkatli olmaya çalışıyorum. Geçtiğimiz aylarda, bu satırların yazarını tanıyan bir dost aradı ve “Suudi elçiliğinden seni aradılar. Bu yıl seni Hacc'a davet ediyorlarmış!” diye de Ti'ye almayı ihmal etmedi. Hiç güleceğim yoktu. Espriye malzeme olma pahasına, Suudlu şımarık prenslere kızıp, Arap Yarımadasını ateşe vermek için sıraya girmiş entelektüel fetişizme mesafeli durmaya kararlıyım. Müslüman entelektüellerin yumuşak karnı olan İslami-Sosyalizm şehvetinin tatmin zemini Suud'tur. Hatta işi abartıp, Kabe-i Muazzama çevresindeki külliyenin Suud Krallarının Sarayı olduğunu iddia eden divaneler bile var, bilesiniz. Türkiye'de inşa edilen bin iki yüz küsur odalık Saray'a gıkı çıkmayan dini bütün(!) beslemelerle aynı safta olmak daha mı iyi?
Bir kaç haftadır İran'da garip şeyler oluyor. Başbakan, petrol yüklü tankerlerin okyanusta dolaştığını ancak, alıcı bulamadığını itiraf etmek zorunda kaldı. ABD'nin koyduğu ambargolar yavaş da olsa tesiri göstermişe benziyor. Aynı günlerde, İran Enerji Bakanı ülkesinin 50 milyon varillik yeni bir petrol yatağı keşfettiğini duyurdu. Bu haberden bir kaç gün sonra da İran halkı benzine yapılan zammı protesto etmek için sokaklara döküldü. Bugün itibariyle, protestolarda ölen insan sayısı iki yüzü buldu. Devlet yetkilileri, sokak olaylarında kimlerin parmağı olduğunu bildiklerini, ABD başta olmak üzere sorumlulara ağır bedeller ödeteceklerini ilan ederek, bir kez daha “Büyük Şeytan”a diklendi. Bir kaç gün önce de Suud'a uzatılan zeytin dalına şahit olduk. Eh, bu kadarı da fazla!
İran'ın Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın değişik yerlerinde teröre destek verdiği artık devlet sırrı değil. Avrupa ve ABD'nin uyguladığı uzun vadeli ambargolar, tesirini göstermiş olmalı ki, ülkenin ekonomik durumu, kendi doğal kaynaklarını vatandaşlarına ucuza sunmakta dahi başarılı olamıyor. Benzin zammını protesto etmek için sokağa dökülen insanlar, bir haftada iki yüz kayıp vermeyi göze aldıysa, bir adım ötede daha büyük kayıpları da göze alıp, başka olayları tetikleyebilirler.
Şii düşünce, İslam coğrafyasında başkaldırı ve isyanları ile bilinen bir oluşumdur. Bir çok teşebbüste ağır kayıplar vermiş olmalarına rağmen bu özellikleri hala devam ediyor. İran, bütün gayretlerine rağmen ülke içindeki karışıklıkları dünya gündeminden saklayamadı. İki yüz ölüden bahsediliyor ama, siz yine de ihtiyaten o sayıyı iki ya da üç ile çarpın.
Sünni dünyanın Ortadoğu'da ümit bağladığı “Arap Baharı!” korkunç bir kış ile karşılaşınca filizlenme şansı bulamadı. Terör konusunda oldukça deneyimli olan Şii düşüncenin kendi içlerine dönük “Şii Baharı” ya da erken bir Nevruz başlatma niyetlerinin olabileceği çok ütopik durmuyor, hatta kulağa da epey hoş geliyor. Eh, ezeli rekabet de bunu gerektirir; Sünniler Arap Baharında başarılı olamadı. Belki Şii düşünce bu konuda Sünni dünyanın önüne geçebilir.
Bu satırların yazarı, Hacc vazifesini yerine getirdi ama, müminlerin kıblegahı olan Haremeyn-i Şerifeyn'e ait yeni bir bir davete, espriye malzeme olma pahasına da olsa hayır deme cesareti gösteremeyecek kadar yufka yüreklidir.
[Kadir Gürcan] 9.12.2019 [Samanyolu Haber]
Gurbetteki Güllerden Bir Gül [Abdullah Aymaz]
Türkçe Olimpiyatları ile “Yeni bir dünya”dan cihan haberdar edilmişti. Halbuki onun müjdesi Birinci Cihan Harbinden çok önce verilmişti: “Bir zaman rüyada gördüm ki, Ağrı dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağlar gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı. Ansızın bir zât (Hz. Ali Efendimiz) yanımda peyda oldu. Dedi ki: ‘Veciz şekilde BEYAN ET, güzelce Kur’an’ın bildiğin mucizelik çeşitlerini, özet biçimde anlatıver.’ Daha rüyada iken tabirini düşündüm, dedim: ‘Şuradaki İNFİLAK, insanlık âleminde bir İNKILÂBA misal. İnkılabda ise elbette KUR’AN’IN HİDÂYETİ, her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. Kur’an’ın mucizelik yönlerini BEYAN ETMENİN ZAMANI DA GELECEK.” (Bediüzzaman Said Nursi, Lemaat)
Üstad Hazretleri, bunları söyledikten sonra yedi ana kaynak üzerinde duruyor. İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde de o harikalıklara işaret ediyor. Çok sonraları ise Yirmi Beşinci Söz’de Kur’an’ın kırk yönden mucizeliğini anlatıyor. Halbuki Mektubat’ında 200 çeşit mucizelik hissettiğini söylüyor…
Sonra rüyaya dönecek olursak, Üstad Hazretleri, Hz. Ali Efendimize dönüp diyor ki: “Ey sâil-i misâlî! (rüyada, misal âleminde soru soran zât!) Sen ki, özetle ve veciz şekilde anlatmamı istedin, ben de işaret ettim. Eğer tafsilat istersen, haddimin hâricinde!.. Sinek seyretmez âsumanı (gökleri). Zira o kırk çeşit mucizelik şekillerinden yalnız bir tekini ki, nazmındaki cezâlettir (güzellik, akış ve dizilişdeki harikalık); İşârâtü’l-İ’caz’da sıkışmadı net biçimde anlatmaya; yüz sayfa tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhanî ilhamları ziyade olan senden, ben tafsilatla BEYAN istiyorum.” (Lemaat Risalesinden)
Ağrı dağı, Nuh Tufanının olduğu ve yepyeni, tertemiz bir insanlığın doğduğu yer. Demek ki, yepyeni bir dünya meydana gelecek! İnsanlık haksızlıktan, kandan irinden kurtulup sulh-u umumiye kavuşacak ve bunun merkezi de Anadolu olacak. Çünkü Ağrı Dağı, Anadolu’da. Tevrat bu dağa ARARAT derken, Kur’an CÛDÎ diyor. Cûd, cömertlik demektir. Anadolu cömertçe önce adanmış ruhlar öğretmen evlatlarını bursları, okullarının sıra ve masalarına kadar gönderdi sonra da yetiştirdiği bütün elitlerini ve sehavetli esnafları dünyanın her tarafına dağıttı; bir tohum gibi cihana saçtı. 170’ten ziyade ülkelere, bu süreçte de bilhassa ‘Batı ülkelerine hem de cebr-i lütfî ile gönderdi. Çünkü YOLUN KADERİ BU… Muhlas yani Allah’ın lütfu ile ihlasa erdirilmiş ve babasından büyük bir peygamber olan Hz. Yusuf Aleyhisselam bile bu yolla yani zulümle kuyuya atıldı, kervana satıldı ve köle pazarında peylendi ve sonra da bu süreçte olduğu gibi hapse yollandı. Hz. Yusuf Aleyhisselam'ın ne günahı vardı?.. Ama neticede o günün medeniyet merkezi Mısır’da insanlığa büyük hizmetler verdi. Hz. Yusuf’tan 400 sene sonra Mısır’da hâlâ onun ismi yâdediliyordu, Firavunun sarayında bile çınlıyordu! Hz. Musa’yı Firavuna karşı müdafaa eden Mümin zat, Hz. Yusuf’un getirdiği BEYYİNAT’tan bahsediyordu. Ama günümüzün Mısır’ı yani medeniyet merkezleri, Avrupa, Amerika, Kanada ve Avustralya gibi ülkeler…
Aslında bütün cihanda sulh-u umuminin temsilcileri, muhabbet fedaileri yetişiyor. Dünya kötülüklerden temizlenecek, yer gök hazinelerini açacak, yeryüzünde açlık ve kıtlık kalmayacak ve güzel günler gelecek. Bu dediklerim tamamen hadislerinde Efendimizin (S.A.S.) beyan ettiği müjdeler!.. Hepimiz görürüz, göremeyiz, mühim değil… Ama müjdeyi veren insanlığın iftihar tablosu HABİBULLAH (S.A.S.) olduktan sonra tahakkuk etmemesi imkansız…
Sizlere cihandan bir numûne olarak bir haber!
“Muhammer Gül, 25 yıldan beri Kazakistan’da okullarımızda matematik öğretmenliği yapmaktadır. 2000 yılında Amerika’da yapılan uluslararası matematik olimpiyadında üç öğrencisi birden altın madalya kazandı. Olimpiyat tarihinde ilk defa aynı okuldan 3 öğrenci altın madalya almış oldu. Böylece uluslararası matematik Olimpiyatı tarihinde aynı okludan 3 öğrencisi altın madalya olan öğretmen olarak Guiness Rekorları Kitab’ına girdi. 25 yıl içinde öğrencileri 824 altın, 390 gümüş, 1199 bronz olmak üzere toplamda 2413 madalyayı Kazakistan’a kazandırdı…”
Dünyanın pek çok ülkesinde Hizmet Okulları örnek alınıyor. Hatta öğretmenlerinin de bizim öğretmenlerimiz gibi olmaları için beraber programlar ayarlıyorlar. Maalesef, onların kıymetini biz bilemedik ama başkaları bildi…
[Abdullah Aymaz] 9.12.2019 [Samanyolu Haber]
Üstad Hazretleri, bunları söyledikten sonra yedi ana kaynak üzerinde duruyor. İşârâtü’l-İ’caz tefsirinde de o harikalıklara işaret ediyor. Çok sonraları ise Yirmi Beşinci Söz’de Kur’an’ın kırk yönden mucizeliğini anlatıyor. Halbuki Mektubat’ında 200 çeşit mucizelik hissettiğini söylüyor…
Sonra rüyaya dönecek olursak, Üstad Hazretleri, Hz. Ali Efendimize dönüp diyor ki: “Ey sâil-i misâlî! (rüyada, misal âleminde soru soran zât!) Sen ki, özetle ve veciz şekilde anlatmamı istedin, ben de işaret ettim. Eğer tafsilat istersen, haddimin hâricinde!.. Sinek seyretmez âsumanı (gökleri). Zira o kırk çeşit mucizelik şekillerinden yalnız bir tekini ki, nazmındaki cezâlettir (güzellik, akış ve dizilişdeki harikalık); İşârâtü’l-İ’caz’da sıkışmadı net biçimde anlatmaya; yüz sayfa tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhanî ilhamları ziyade olan senden, ben tafsilatla BEYAN istiyorum.” (Lemaat Risalesinden)
Ağrı dağı, Nuh Tufanının olduğu ve yepyeni, tertemiz bir insanlığın doğduğu yer. Demek ki, yepyeni bir dünya meydana gelecek! İnsanlık haksızlıktan, kandan irinden kurtulup sulh-u umumiye kavuşacak ve bunun merkezi de Anadolu olacak. Çünkü Ağrı Dağı, Anadolu’da. Tevrat bu dağa ARARAT derken, Kur’an CÛDÎ diyor. Cûd, cömertlik demektir. Anadolu cömertçe önce adanmış ruhlar öğretmen evlatlarını bursları, okullarının sıra ve masalarına kadar gönderdi sonra da yetiştirdiği bütün elitlerini ve sehavetli esnafları dünyanın her tarafına dağıttı; bir tohum gibi cihana saçtı. 170’ten ziyade ülkelere, bu süreçte de bilhassa ‘Batı ülkelerine hem de cebr-i lütfî ile gönderdi. Çünkü YOLUN KADERİ BU… Muhlas yani Allah’ın lütfu ile ihlasa erdirilmiş ve babasından büyük bir peygamber olan Hz. Yusuf Aleyhisselam bile bu yolla yani zulümle kuyuya atıldı, kervana satıldı ve köle pazarında peylendi ve sonra da bu süreçte olduğu gibi hapse yollandı. Hz. Yusuf Aleyhisselam'ın ne günahı vardı?.. Ama neticede o günün medeniyet merkezi Mısır’da insanlığa büyük hizmetler verdi. Hz. Yusuf’tan 400 sene sonra Mısır’da hâlâ onun ismi yâdediliyordu, Firavunun sarayında bile çınlıyordu! Hz. Musa’yı Firavuna karşı müdafaa eden Mümin zat, Hz. Yusuf’un getirdiği BEYYİNAT’tan bahsediyordu. Ama günümüzün Mısır’ı yani medeniyet merkezleri, Avrupa, Amerika, Kanada ve Avustralya gibi ülkeler…
Aslında bütün cihanda sulh-u umuminin temsilcileri, muhabbet fedaileri yetişiyor. Dünya kötülüklerden temizlenecek, yer gök hazinelerini açacak, yeryüzünde açlık ve kıtlık kalmayacak ve güzel günler gelecek. Bu dediklerim tamamen hadislerinde Efendimizin (S.A.S.) beyan ettiği müjdeler!.. Hepimiz görürüz, göremeyiz, mühim değil… Ama müjdeyi veren insanlığın iftihar tablosu HABİBULLAH (S.A.S.) olduktan sonra tahakkuk etmemesi imkansız…
Sizlere cihandan bir numûne olarak bir haber!
“Muhammer Gül, 25 yıldan beri Kazakistan’da okullarımızda matematik öğretmenliği yapmaktadır. 2000 yılında Amerika’da yapılan uluslararası matematik olimpiyadında üç öğrencisi birden altın madalya kazandı. Olimpiyat tarihinde ilk defa aynı okuldan 3 öğrenci altın madalya almış oldu. Böylece uluslararası matematik Olimpiyatı tarihinde aynı okludan 3 öğrencisi altın madalya olan öğretmen olarak Guiness Rekorları Kitab’ına girdi. 25 yıl içinde öğrencileri 824 altın, 390 gümüş, 1199 bronz olmak üzere toplamda 2413 madalyayı Kazakistan’a kazandırdı…”
Dünyanın pek çok ülkesinde Hizmet Okulları örnek alınıyor. Hatta öğretmenlerinin de bizim öğretmenlerimiz gibi olmaları için beraber programlar ayarlıyorlar. Maalesef, onların kıymetini biz bilemedik ama başkaları bildi…
[Abdullah Aymaz] 9.12.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
Dördüncü Güç ve Rusya-Türkiye İlişkileri [Arif Asalıoğlu]
Günümüzde medyanın insanların hayatlarını şekillendirme, anlamlandırma ve çözümlemede önemli bir yere sahip olduğu bilinen bir gerçek. İnternet ve sosyal ağların yaygınlaşması evlerimizin odalarına dek etkileme potansiyelini elde etti. Haliyle, Rusya gibi küresel güçler dördüncü kuvvet olarak bilinen basının stratejik yönlendirme ve iç-dış politika enstrümanı oluşunun farkındalar.
Şubat 2013 tarihli Rusya Federasyonu Dış Politika Konsepti’nde (Concept of the Foreign Policy of the Russian Federation) basın, enformasyon ve siber güvenlik alanının kullanımında yeni amaçlar ve hedefler belirlendi. Enformasyon alanında gelişmekte olan teknolojilerin ulusal güvenlik için tehdit olabileceği vurgusu yapılırken aynı zamanda, uluslararası ilişkilerde geleneksel yaklaşımların ötesinde yeni metodların, medya tekniklerinin ve kültürel alanın modern dış politika enstrümanları arasında kabul edilmesi gerektiği ifade edildi.
NATO’nun Baltık planına Türkiye’nin engellemeyi kaldırdığını Rus medyası görmedi
Rus medyası NATO zirvesi öncesi Erdoğan’ın Baltık savunma planına karşılık şart koştuğu ‘'YPG'nin terör örgütü olarak tanınması’’ ve ‘’Rusya ile ilişkiler NATO’ya alternatif değil’’ haberini yaygın şekilde gündem etti. Mesela Kommersant bu haberi okuyucularına, ‘’Erdoğan: Rusya ile ilişkiler NATO’ya bir alternatif değil’’ başlığıyla verdi. Haberin içeriğinde ‘’Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya ile ilişkilerini devam ettireceklerini ve buna mukabil NATO ile işbirliğini azaltmayacaklarını, ikisinin birbirine alternatif olmadıklarını söyledi’’ açıklaması vardı. Yani bu konu, Rus medyasında Ankara’nın, Baltık Savunma Planı’na Moskova gibi baktığı şeklinde yer aldı.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, Rus S-400 uçaksavar füze sistemleri hakkında, sistemin NATO savunması ile uyumlu olmadığı ve ABD F-35 savaşçıları için bir tehdit oluşturduğuna vurgu yapması da sıkça haberlerde değinildi. Erdoğan’ın, tüm taraflar adına kabul edilebilir bir çözüm bulmak için ABD Başkanı Donald Trump ile anlaştığı ve Türkiye Savunma Bakanlığı’nın, ‘’S-400 sistemlerinin bağımsız olarak çalışacağı, NATO hava savunma sistemine entegre edilmeyeceği’’ açıklamaları da çokça yer aldı.
Ancak NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’den zirvenin kapanışında yaptığı basın açıklamasında, Baltık ülkeleri ile Polonya için yapılan güncellenmiş planlar konusunda mutabakata varıldığını ve Türkiye’nin plana yönelik engellemeyi kaldırdığını söylemesi aynı Rus medyasında gündem olmadı ve hiç yoruma girilmedi. Bu konuda Kremlin bir strateji ürettiğinde, o strateji ekseninde haberler ve yorumlar ilerleyen zamanlarda çıkacaktır.
Geçen hafta Nezavisimaya gazetesinin verdiği bir haber/analiz aslında başarılı bir gazetecilik çalışmasıydı. Haber araştırılmış ve detaylandırılmak için uzmanlarla da konuşulmuştu. Ama bu haberle alakalı Kremlin Basın Sözcüsü Dimitri Peskov’a sorulan bir soruya verdiği cevap sessiz sedasız dördüncü güç çalışması örneği oldu.
’2015 yılında düşürülen Rus savaş uçağını vurma emrini Erdoğan mı verdi?’’
Nezavisimaya gazetesi, ‘’2015 yılında düşürülen Rus savaş uçağını vurma emrini Erdoğan mı verdi?’’ başlıklı haber/ analiz yayınladı.
24 Kasım 2015 tarihinde Suriye’de, Rusya Federasyonu’na ait Su-24 tipi savaş uçağı, Türkiye sınırını ihlal ettiği gerekçesiyle Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldü. Rus savaş uçağının düşürülmesi talimatının Türkiye’de kim yada kimler tarafından verildiği uzun süre tartışıldı. Nezavisimaya Gazetesi NATO’ya ait gizli brifing belgelerine dayandırdığı haberinde Rus uçağının düşürülmesi emrinin bizzat Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildiğine dair belgeleri Nordic Research Monitoring Network kaynaklı yayınladı. Yayınlanan NATO belgelerinden anlaşıldığına göre, Ankara’nın Rus uçağının düşürülmesi emrinin arkasında kimin olduğunu saklama girişiminde bulunduğu da iddia edildi.
Gazetecilerin iddiaya ilişkin sorularını yanıtlayan Kremlin Basın Sözcüsü Dimitri Peskov, "Bu bilginin kaynağı belirsiz, nereden geldiği ve ne kadar güvenilir olduğu belli değil. Biz, Türk tarafının Rus uçağını düşürme emrini başka kişilerin verdiğine işaret eden açıklamalarını esas alıyoruz" dedi.
Erdoğan’ın, NATO Zirvesi’ne katılmak için Londra’ya giderken söylediği, "Rusya'yla olan ilişkilerimiz müttefiklerimizle olan ilişkilerimizin alternatifi değil, aksine tamamlayıcısıdır" ifadelerine odaklanan Kremlin sözcüsü, ‘’Rusya'yla kurulan geniş yelpazeli dostane ilişkilerin diğer ülkelerin önünde farklı oluşumlarda ortaklık ilişkileri kurmak için engel teşkil etmediğini ve tüm ülkeler egemen ve doğal olarak, her şeyden önce kendi ulusal çıkarlarını düşünüyorlar, Rusya’da aynısını yapıyor" cevabını verdi.
Nezavisimaya gazetesinde çıkan ‘’Rus savaş uçağını vurma emrini Erdoğan mı verdi?’’ başlıklı yazıyı hiç görmeyen Türkiye havuz medyası da, başka bir algı operasyonuyla sadece, Kremlin Sözcüsü Peskov’un cevabına odaklandı.
Ankara’nın desteksiz kalmama çabası
24 Kasım 2015 tarihinde Suriye sınırında, Rusya Federasyonu’na ait savaş uçağının düşürülmesinden 7 ay sonra Erdoğan tarafından özür mektubu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, 15 Temmuz darbesinden 18 gün önce ulaştırıldı. Özür mektubunun hazırlık aşamaları ve aracıların gayretleri de hesaba katıldığında 15 Temmuz’a yetiştirilmesi, Ankara’nın dünya kamuoyunda hepten desteksiz kalmama çabası olabilir mi? Çünkü uçağın düşürülmesinden sonra Erdoğan’ın açıklamaları "Türkiye’ye Suriye sınırından yaklaşan ve güvenlik için tehdit oluşturan her askeri unsur askeri bir tehdit olarak görülecek ve askeri bir hedef olarak değerlendirilecektir" ve "Hava sahasının ihlal edilmesi sonucu angajman kuralları gereği müdahalenin yapıldığını, Türkiye'nin sınırlarını koruma hakkına her ülkenin saygı duyması gerektiğini ve Esad rejiminin ayakta tutulması için rejim ile müttefiklerinin IŞİD bahane edilerek o bölgede kendi topraklarını korumaya çalışan Bayırbucak Türkmenlerine saldırdığını" şeklinde netti.
‘Aynı ihlâl bugün yapılsa Türkiye yine aynı karşılığı verecek’
Başka bir konuşmasında da Erdoğan, Rusya’nın gösterdiği tepki üzerine "Rusya'ya ne de başka herhangi bir ülkeye karşı doğrudan askeri müdahale söz konusu olmadığını" ve "aynı ihlâl bugün yapılsa Türkiye'nin yine aynı karşılığı vereceğini" söyledi. CNN’e verdiği röportajda "Türkiye'nin Rusya'dan özür dilemeyeceğini ve sınır ihlâlinde bulunan Rusya'nın özür dilemesi gerektiğini" söyledi. Dönemin Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu ise, "Türkiye'nin sınırlarını kim ihlâl ederse ona karşı her türlü tedbiri almanın hakları ve görevi olduğunu" belirtti.
Nezavisimaya gazetesinin haberinde, Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından Erdoğan’ın ilk başlarda Rus tarafını sorumlu tuttuğu, ancak 7 ay sonra (darbeye sadece 18 gün varken) aniden karar değiştirerek önce, Rus savaş uçağının düşürülmesi sonrası öldürülen pilotun ailesinden ve ardından Vladimir Putin'den özür dilemek zorunda kaldığı vurgulanıyor.
Erdoğan’ın özrü sonrası Rusya-Türkiye ikili ilişkilerinde çok hızlı gelişmeler söz konusu. 15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminden bu yana geçen süre içerisinde iki lider 24 kez yüz yüze; 45 defa da telefonda olmak üzere toplam 69 kez görüştü. Yani Kremlin Sözcüsü Peskov’un Nezavisimaya gazetesinde çıkan yazı için verdiği cevap aslında bu ikili ilişkilere zarar vermeme hassasiyetiyle geçiştirme bir cevap mahiyetinde.
Rusya’da konuyu irdeleyen uzmanlar açısından şu soruların karşılığı halen merak konusu: Uçağın düşürülme emri Erdoğan yada Davutoğlu tarafından verilmediyse özür için neden 7 ay beklenildi? Rusya yaptırımları sebebiyle neden çok büyük ekonomik kayıplara ve iki ülke arasında korkunç gerilime göz yumuldu? Uçak düşürülme olayından sonra neden hemen NATO ile irtibata geçildi? NATO güvencesine neden ihtiyaç duyuldu, NATO’dan neden toplantı talebi istendi? Erdoğan ve Davutoğlu’nun kayıtlara ve dökümanlara girmiş ‘’tekrar ihlal ederlerse yine düşürürüz’’, ‘’Rusya bizden özür dilemeli’’ gibi ilk konuşmalarına niçin bir izahat getirilmedi?
Dördüncü gücün devreye girmesiyle Türk hükümeti acaba hizaya mı geldi?
Savaş uçağının düşürülmesi sonrasında Rusya medyası sert şekilde önde gelen Türk karar alıcıları hedef aldı. Bütün televizyon kanalları, gazeteler ve özellikle Sputnik’in yayınları, AKP Hükümetinin IŞID’e yardım etmesini anlatmışlardı. Sputnik, AKP’yi ve Tayyip Erdoğan’ı merkeze koyarak, sosyal medyadan da istifade etmek suretiyle kapsamlı belgesel ve dökümanları ingilizce olarak 2016 Mart ve Nisan aylarında bütün dünyaya yaymıştı.
Bu haberlerle eş zamanlı şekilde, AKP’yi İŞİD ile irtibatlı göstermenin de ötesinde, bu örgütle kimi üst düzey Türk siyasetçilerin petrol ticareti yaptığını iddia eden görüntü ve belgeler de gündeme getirildi. Türkiye ekonomisine zarar verme maksatlı, Rus ulusal medya organlarında AKP’yi ve Türk siyasi liderleri suçlayan haberlere yer verildi. Türk malları boykot edildi, Türkiye turizm yolu kapatıldı. Ulusal ve uluslararası Rus medyasında yer alan haberler, sosyal medyada yapılan paylaşımlar ile birlikte, Türkiye kısa sürede yapılan tehdit değerlendirmesi anketlerinde Rus halkı gözünde “1 numaralı düşman ülke” konumuna getirildi. Sonuç olarak o günler hem iç politikada sıkışan hem de AB, ABD ve Rusya tarafından baskı gören Tayyip Erdoğan, belki başka ‘’önemli işlere’’ hazırlıklardan dolayı, uçak krizini başkalarına suç olarak yükleyerek, özür dileme altyapısını oluşturmaya başladı.
[Arif Asalıoğlu] 9.12.2019 [Samanyolu Haber]
Şubat 2013 tarihli Rusya Federasyonu Dış Politika Konsepti’nde (Concept of the Foreign Policy of the Russian Federation) basın, enformasyon ve siber güvenlik alanının kullanımında yeni amaçlar ve hedefler belirlendi. Enformasyon alanında gelişmekte olan teknolojilerin ulusal güvenlik için tehdit olabileceği vurgusu yapılırken aynı zamanda, uluslararası ilişkilerde geleneksel yaklaşımların ötesinde yeni metodların, medya tekniklerinin ve kültürel alanın modern dış politika enstrümanları arasında kabul edilmesi gerektiği ifade edildi.
NATO’nun Baltık planına Türkiye’nin engellemeyi kaldırdığını Rus medyası görmedi
Rus medyası NATO zirvesi öncesi Erdoğan’ın Baltık savunma planına karşılık şart koştuğu ‘'YPG'nin terör örgütü olarak tanınması’’ ve ‘’Rusya ile ilişkiler NATO’ya alternatif değil’’ haberini yaygın şekilde gündem etti. Mesela Kommersant bu haberi okuyucularına, ‘’Erdoğan: Rusya ile ilişkiler NATO’ya bir alternatif değil’’ başlığıyla verdi. Haberin içeriğinde ‘’Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya ile ilişkilerini devam ettireceklerini ve buna mukabil NATO ile işbirliğini azaltmayacaklarını, ikisinin birbirine alternatif olmadıklarını söyledi’’ açıklaması vardı. Yani bu konu, Rus medyasında Ankara’nın, Baltık Savunma Planı’na Moskova gibi baktığı şeklinde yer aldı.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, Rus S-400 uçaksavar füze sistemleri hakkında, sistemin NATO savunması ile uyumlu olmadığı ve ABD F-35 savaşçıları için bir tehdit oluşturduğuna vurgu yapması da sıkça haberlerde değinildi. Erdoğan’ın, tüm taraflar adına kabul edilebilir bir çözüm bulmak için ABD Başkanı Donald Trump ile anlaştığı ve Türkiye Savunma Bakanlığı’nın, ‘’S-400 sistemlerinin bağımsız olarak çalışacağı, NATO hava savunma sistemine entegre edilmeyeceği’’ açıklamaları da çokça yer aldı.
Ancak NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’den zirvenin kapanışında yaptığı basın açıklamasında, Baltık ülkeleri ile Polonya için yapılan güncellenmiş planlar konusunda mutabakata varıldığını ve Türkiye’nin plana yönelik engellemeyi kaldırdığını söylemesi aynı Rus medyasında gündem olmadı ve hiç yoruma girilmedi. Bu konuda Kremlin bir strateji ürettiğinde, o strateji ekseninde haberler ve yorumlar ilerleyen zamanlarda çıkacaktır.
Geçen hafta Nezavisimaya gazetesinin verdiği bir haber/analiz aslında başarılı bir gazetecilik çalışmasıydı. Haber araştırılmış ve detaylandırılmak için uzmanlarla da konuşulmuştu. Ama bu haberle alakalı Kremlin Basın Sözcüsü Dimitri Peskov’a sorulan bir soruya verdiği cevap sessiz sedasız dördüncü güç çalışması örneği oldu.
’2015 yılında düşürülen Rus savaş uçağını vurma emrini Erdoğan mı verdi?’’
Nezavisimaya gazetesi, ‘’2015 yılında düşürülen Rus savaş uçağını vurma emrini Erdoğan mı verdi?’’ başlıklı haber/ analiz yayınladı.
24 Kasım 2015 tarihinde Suriye’de, Rusya Federasyonu’na ait Su-24 tipi savaş uçağı, Türkiye sınırını ihlal ettiği gerekçesiyle Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldü. Rus savaş uçağının düşürülmesi talimatının Türkiye’de kim yada kimler tarafından verildiği uzun süre tartışıldı. Nezavisimaya Gazetesi NATO’ya ait gizli brifing belgelerine dayandırdığı haberinde Rus uçağının düşürülmesi emrinin bizzat Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildiğine dair belgeleri Nordic Research Monitoring Network kaynaklı yayınladı. Yayınlanan NATO belgelerinden anlaşıldığına göre, Ankara’nın Rus uçağının düşürülmesi emrinin arkasında kimin olduğunu saklama girişiminde bulunduğu da iddia edildi.
Gazetecilerin iddiaya ilişkin sorularını yanıtlayan Kremlin Basın Sözcüsü Dimitri Peskov, "Bu bilginin kaynağı belirsiz, nereden geldiği ve ne kadar güvenilir olduğu belli değil. Biz, Türk tarafının Rus uçağını düşürme emrini başka kişilerin verdiğine işaret eden açıklamalarını esas alıyoruz" dedi.
Erdoğan’ın, NATO Zirvesi’ne katılmak için Londra’ya giderken söylediği, "Rusya'yla olan ilişkilerimiz müttefiklerimizle olan ilişkilerimizin alternatifi değil, aksine tamamlayıcısıdır" ifadelerine odaklanan Kremlin sözcüsü, ‘’Rusya'yla kurulan geniş yelpazeli dostane ilişkilerin diğer ülkelerin önünde farklı oluşumlarda ortaklık ilişkileri kurmak için engel teşkil etmediğini ve tüm ülkeler egemen ve doğal olarak, her şeyden önce kendi ulusal çıkarlarını düşünüyorlar, Rusya’da aynısını yapıyor" cevabını verdi.
Nezavisimaya gazetesinde çıkan ‘’Rus savaş uçağını vurma emrini Erdoğan mı verdi?’’ başlıklı yazıyı hiç görmeyen Türkiye havuz medyası da, başka bir algı operasyonuyla sadece, Kremlin Sözcüsü Peskov’un cevabına odaklandı.
Ankara’nın desteksiz kalmama çabası
24 Kasım 2015 tarihinde Suriye sınırında, Rusya Federasyonu’na ait savaş uçağının düşürülmesinden 7 ay sonra Erdoğan tarafından özür mektubu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, 15 Temmuz darbesinden 18 gün önce ulaştırıldı. Özür mektubunun hazırlık aşamaları ve aracıların gayretleri de hesaba katıldığında 15 Temmuz’a yetiştirilmesi, Ankara’nın dünya kamuoyunda hepten desteksiz kalmama çabası olabilir mi? Çünkü uçağın düşürülmesinden sonra Erdoğan’ın açıklamaları "Türkiye’ye Suriye sınırından yaklaşan ve güvenlik için tehdit oluşturan her askeri unsur askeri bir tehdit olarak görülecek ve askeri bir hedef olarak değerlendirilecektir" ve "Hava sahasının ihlal edilmesi sonucu angajman kuralları gereği müdahalenin yapıldığını, Türkiye'nin sınırlarını koruma hakkına her ülkenin saygı duyması gerektiğini ve Esad rejiminin ayakta tutulması için rejim ile müttefiklerinin IŞİD bahane edilerek o bölgede kendi topraklarını korumaya çalışan Bayırbucak Türkmenlerine saldırdığını" şeklinde netti.
‘Aynı ihlâl bugün yapılsa Türkiye yine aynı karşılığı verecek’
Başka bir konuşmasında da Erdoğan, Rusya’nın gösterdiği tepki üzerine "Rusya'ya ne de başka herhangi bir ülkeye karşı doğrudan askeri müdahale söz konusu olmadığını" ve "aynı ihlâl bugün yapılsa Türkiye'nin yine aynı karşılığı vereceğini" söyledi. CNN’e verdiği röportajda "Türkiye'nin Rusya'dan özür dilemeyeceğini ve sınır ihlâlinde bulunan Rusya'nın özür dilemesi gerektiğini" söyledi. Dönemin Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu ise, "Türkiye'nin sınırlarını kim ihlâl ederse ona karşı her türlü tedbiri almanın hakları ve görevi olduğunu" belirtti.
Nezavisimaya gazetesinin haberinde, Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından Erdoğan’ın ilk başlarda Rus tarafını sorumlu tuttuğu, ancak 7 ay sonra (darbeye sadece 18 gün varken) aniden karar değiştirerek önce, Rus savaş uçağının düşürülmesi sonrası öldürülen pilotun ailesinden ve ardından Vladimir Putin'den özür dilemek zorunda kaldığı vurgulanıyor.
Erdoğan’ın özrü sonrası Rusya-Türkiye ikili ilişkilerinde çok hızlı gelişmeler söz konusu. 15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminden bu yana geçen süre içerisinde iki lider 24 kez yüz yüze; 45 defa da telefonda olmak üzere toplam 69 kez görüştü. Yani Kremlin Sözcüsü Peskov’un Nezavisimaya gazetesinde çıkan yazı için verdiği cevap aslında bu ikili ilişkilere zarar vermeme hassasiyetiyle geçiştirme bir cevap mahiyetinde.
Rusya’da konuyu irdeleyen uzmanlar açısından şu soruların karşılığı halen merak konusu: Uçağın düşürülme emri Erdoğan yada Davutoğlu tarafından verilmediyse özür için neden 7 ay beklenildi? Rusya yaptırımları sebebiyle neden çok büyük ekonomik kayıplara ve iki ülke arasında korkunç gerilime göz yumuldu? Uçak düşürülme olayından sonra neden hemen NATO ile irtibata geçildi? NATO güvencesine neden ihtiyaç duyuldu, NATO’dan neden toplantı talebi istendi? Erdoğan ve Davutoğlu’nun kayıtlara ve dökümanlara girmiş ‘’tekrar ihlal ederlerse yine düşürürüz’’, ‘’Rusya bizden özür dilemeli’’ gibi ilk konuşmalarına niçin bir izahat getirilmedi?
Dördüncü gücün devreye girmesiyle Türk hükümeti acaba hizaya mı geldi?
Savaş uçağının düşürülmesi sonrasında Rusya medyası sert şekilde önde gelen Türk karar alıcıları hedef aldı. Bütün televizyon kanalları, gazeteler ve özellikle Sputnik’in yayınları, AKP Hükümetinin IŞID’e yardım etmesini anlatmışlardı. Sputnik, AKP’yi ve Tayyip Erdoğan’ı merkeze koyarak, sosyal medyadan da istifade etmek suretiyle kapsamlı belgesel ve dökümanları ingilizce olarak 2016 Mart ve Nisan aylarında bütün dünyaya yaymıştı.
Bu haberlerle eş zamanlı şekilde, AKP’yi İŞİD ile irtibatlı göstermenin de ötesinde, bu örgütle kimi üst düzey Türk siyasetçilerin petrol ticareti yaptığını iddia eden görüntü ve belgeler de gündeme getirildi. Türkiye ekonomisine zarar verme maksatlı, Rus ulusal medya organlarında AKP’yi ve Türk siyasi liderleri suçlayan haberlere yer verildi. Türk malları boykot edildi, Türkiye turizm yolu kapatıldı. Ulusal ve uluslararası Rus medyasında yer alan haberler, sosyal medyada yapılan paylaşımlar ile birlikte, Türkiye kısa sürede yapılan tehdit değerlendirmesi anketlerinde Rus halkı gözünde “1 numaralı düşman ülke” konumuna getirildi. Sonuç olarak o günler hem iç politikada sıkışan hem de AB, ABD ve Rusya tarafından baskı gören Tayyip Erdoğan, belki başka ‘’önemli işlere’’ hazırlıklardan dolayı, uçak krizini başkalarına suç olarak yükleyerek, özür dileme altyapısını oluşturmaya başladı.
[Arif Asalıoğlu] 9.12.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Arif Asalıoğlu
Harbiyeli annesi: Çocuklarımızın gençliğini bitirmeyin, artık yeter!
Müebbet hapis cezasına çarptırılan Harbiyeli bir öğrencinin annesinin göz yaşları sosyal medyada kısa sürede viral oldu. Yaşadıklarını gözyaşları içinde anlatan anne, devleti yönetenlere, “Çocuklarımızın gençliklerini bitirmeyin, artık yeter! Öğrenciden darbeci olmaz.” diyerek seslendi.
İşte o annenin sözleri: “Gençliklerini bitirmeyin, artık yeter! Gençliklerini çaldınız artır yeter! 6 bayram geçti. Biz bayram yaşamıyoruz, zulüm yaşıyoruz. Bizim çocuklarımız Yalova’da kamptaydı. Gece 10’da yat emri veriyorlar, 12’de terör saldırısı var diyerek kaldırıyorlar. Okula götürmek için… Otobüslere doldurup her çocuğu bir yere götürüyorlar. O geceden beri çocuklarımız tutuklu. Tutukluluğu yetmedi bir de müebbet verildi öğrencilere. Öğrenciden darbeci olmaz! Öğrencine sahip çık devlet!.”
İşte o annenin sözleri: “Gençliklerini bitirmeyin, artık yeter! Gençliklerini çaldınız artır yeter! 6 bayram geçti. Biz bayram yaşamıyoruz, zulüm yaşıyoruz. Bizim çocuklarımız Yalova’da kamptaydı. Gece 10’da yat emri veriyorlar, 12’de terör saldırısı var diyerek kaldırıyorlar. Okula götürmek için… Otobüslere doldurup her çocuğu bir yere götürüyorlar. O geceden beri çocuklarımız tutuklu. Tutukluluğu yetmedi bir de müebbet verildi öğrencilere. Öğrenciden darbeci olmaz! Öğrencine sahip çık devlet!.”
[TR724] 9.12.2019Allah, bu masum evlatlara ve yakınlarına bu zülümleri yapanları sürüm sürüm süründürürsün.— Av.Gazi KOZANOĞLU (@gazikozanoglu) December 8, 2019
Yerle yeksan etsin
Param parça etsin pic.twitter.com/cn9V7xfnCN
Bir bebek daha cezaevine girecek!
AKP rejimi döneminde cezaevleri çocuk ve kadınlarla dolduruldu. Eğer sendika üyeliği nedeniyle hakkında 6 yıl 3 ay hapis cezasına hükmedilen Meltem Ünlü’nün cezası ertelenmezse, 12 Aralık’ta 7 aylık Yusuf İhsan da annesiyle birlikte cezaevine girecek. Hak İnsiyatifi’ne göre şu an Türkiye’de annesiyle birlikte cezaevinde kalan çocuk sayısı 780!
Anne Meltem Ünlü, açılan sözde ‘f.tö’ davasında ‘sendika üyeliği ve Bankasya’ya para yatırdığı’ gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yusuf İhsan’ın durumuyla ilgili bir sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, annesinin cezasının ertelenmemesi durumunda 12 Aralık’ta Yusuf’un da cezaevine gireceği belirtiliyor. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün de etiketlendiği paylaşım kısa sürede yüzlerce RT ve yorum aldı…
Anne Meltem Ünlü, açılan sözde ‘f.tö’ davasında ‘sendika üyeliği ve Bankasya’ya para yatırdığı’ gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yusuf İhsan’ın durumuyla ilgili bir sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, annesinin cezasının ertelenmemesi durumunda 12 Aralık’ta Yusuf’un da cezaevine gireceği belirtiliyor. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün de etiketlendiği paylaşım kısa sürede yüzlerce RT ve yorum aldı…
[TR724] 9.12.2019KIŞ GÜNÜ 7 AYLIK BİR BEBEK DAHA CEZAEVİNE GİRECEK.— HAKAN YAVUZ 💦 (@hkny_06) December 9, 2019
BU ZULÜM SON BULMALI !
Anne Meltem ÜNLÜ
Sendika üyeliği
ve
Bankasya'ya para yatırmaktan
6 yıl 3 ay hapis cezası aldı.
Sn @abdulhamitgul Yusuf İHSAN'ın annesinin cezası ertelenmezse
12 Aralık'ta cezaevine girecek. pic.twitter.com/2g2OGXawg4
Özel okul krizi! [İlker Doğan]
Doğa Koleji’nde yaşananlar Türkiye’deki özel okulları tartışmaya açtı. Sektör temsilcilerine göre Doğa Koleji gibi ödemelerini yapmakta zorlanan, kapanma riskiyle karşı karşıya olan 300’den fazla okul var. Özel okulların temel sorunu son 4 yılda sayılarının iki kat artması. Bu okullardaki doluluk oranı yüzde 52’lerde. Kontenjanlarının neredeyse yarısı boş. 2014’de Hizmetn Hareketi’ni ‘bitirmek’ için verilen teşviklerin geçtiğimiz yıl kaldırılması da özel okullara talebi düşürdü. Sektör temsilcilerine göre, son 4 yılda sayıları katlanarak artan özel okullara acilen ‘kota’ getirilmeli. Ayrıca teşvik yeniden getirilmeli, KDV oranının yüzde 1’e çekilmeli ve SGK desteği verilmeli. Aksi taktirde özel okulları karanlık günler bekliyor!
Türkiye’nin içerisinde bulunduğu genel ekonomik kriz özel okulları da vurdu. Doğa Koleji’nde yaşanan kriz aylardır gündemden düşmüyor. Öğretmenler neredeyse bir yıldır düzenli, 3 aydır da hiç maaş alamıyor. Aynı kurucu işletmeye ait 15 ildeki 214 okuldan, yüzlerce öğretmen ve binlerce öğrenciden bahsediyoruz. Sorun aylardır sosyal medyanın da gündeminde olmasına rağmen Milli Eğitim Bakanlığı nihayet önceki gün açıklama yapabildi! Konuyla ilgili ‘gerekli inceleme ve soruşturmanın başlatıldığını’ duyurdu. Açıklamada, “Olası bir durumda öğrencilerimizin resmî veya özel okullara nakillerinin gerçekleştirilebilmesi için tüm planlamalar yapılmıştır.” denildi.
ÖZEL OKULLAR GİBİ ÇOĞALDI
AKP iktidarının, Hizmet Hareketi’ni ‘bitirmek’ için 2014-2015 eğitim öğretim sezonunda uygulamaya koyduğu teşvikler özel okullara talebi de artırdı. 2012-2013 yılında 613 bin civarında olan özel okullardaki öğrenci sayısı 2014-2015 yılında eğitim öğretim yılında 823 bini geçti. Şu anda ise rakam 1,5 milyona yakın. Bu arada 4 yıl önce 6 bin 700 civarında olan özel okul sayısı da MEB’in verilerine göre 12 bin 809’u buldu. Neredeyse her mahalleye bir özel okul açıldı!
ÖZEL OKUL ORANI YÜZDE 20’YE DAYANDI
Milli Eğitim Bakanlığı’nın açıklamalarına göre Türkiye’de toplam 66 bin 849 okul bulunuyor. Ve bu okullarda örgün eğitim alan toplam 18 milyon 108 bin öğrenci var. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki sunumunda örgün eğitim içerisindeki özel okul sayılarının toplam okul sayısına oranı yüzde 19,2 olduğunu açıklamıştı. 2012-2013 eğitim döneminde bu oran sadece yüzde 6,5’di.
DOLULUK ORANI YÜZDE 52’LERDE
Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre bugün 5 okuldan biri özel; ancak özel öğretim kurumlarındaki öğrencilerin toplam örgün eğitim içindeki oranı sadece yüzde 8,7! Bu verilere göre bile özel okulların kontenjanlarının neredeyse yarı yarıya boş olduğu görülüyor. ÖZ-KUR-DER Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Çevik’in açıklamaları da bu oranı doğruluyor. Çevik’e göre özel okulların kontenjanlarının yüzde 48’i boş! Yani özel okullarda bugün boş kontenjan sayısı 1 milyondan fazla! Aslında özel okullardaki sorunun temeli de tam olarak bu…
GİDERLER ARTIYOR, GELİR ARTMIYOR!
Bugün ortalama bir bir özel okulun fiyatı 25-30 bin lira. Ancak okul yönetimine göre bir öğrencinin sadece yemek masrafı yıllık 3,5-4 milyarı buluyor. Elektrik, su, ısınma, öğretmen maaşları, güvenlik, teknik ekip, sigorta primleri, kira vs. derken giderler artıyor. Ekonomik krizin de etkisiyle giderler katlanarak artarken, gelirler aynı oranda yükselmiyor. Ayrıca özellikle son 3 yıldır tahsilat konusunda da okul yönetimi çok ciddi sorunlar yaşıyor.
Özel okullara kota gelmeli
Doğa Koleji örneğinde olduğu gibi bir özel okulun faaliyetinin dönem ortasında aksaması sadece maaşlarını alamayan öğretmenleri etkilemiyor. Özellikle öğrenci ve veliler çok ciddi mağduriyetler yaşıyor. Sektör temsilcilerine göre aynı durumda olan 300’den fazla okul var. Özel Öğretim Kurumları Birliği Derneği (ÖZKURBİR) Yönetim Kurulu Başkanı Hami Koç, alınması gereken önlemleri şöyle anlatıyor:
KDV ORANI YÜZDE 1’E ÇEKİLMELİ
“Şu anda özel okullarda bir milyonun üzerinde boş kontenjan var. Okullar öğrenci bulamadığı ve giderleri karşılanamadığı için kapanıyor. Öğrenci sayısını arttırmak için teşvikin geri gelmesi elzem. Eğitimde KDV %1’e indirilmeli. Resmi yetkililerin ve bazı eğitimcilerin şuan sıcak baktığı konu okullara teminat mecburiyeti getirilmesi. Bundan sonra eğitim hayatına başlayan okullardan teminat istenilmeli.“
SGK DESTEĞİ İSTİYORUZ
“Devletten SGK desteği istiyoruz. Özel okul çalışanın SGK parasının en az yarısını devlet karşılamalı. Yeni özel okul açılışlarına derhal kota gelmeli. Sağlık Bakanlığı, özel hastaneler için bunu yıllardır uyguluyor. Dört yıldır uygulanıp bu sene kaldırılan teşvik tekrar devam etmeli. ‘Teşvik devam etmeyecek’ açıklamaları özel okula öğrenci akışını azalttı.”
[İlker Doğan] 9.12.2019 [TR724]
Türkiye’nin içerisinde bulunduğu genel ekonomik kriz özel okulları da vurdu. Doğa Koleji’nde yaşanan kriz aylardır gündemden düşmüyor. Öğretmenler neredeyse bir yıldır düzenli, 3 aydır da hiç maaş alamıyor. Aynı kurucu işletmeye ait 15 ildeki 214 okuldan, yüzlerce öğretmen ve binlerce öğrenciden bahsediyoruz. Sorun aylardır sosyal medyanın da gündeminde olmasına rağmen Milli Eğitim Bakanlığı nihayet önceki gün açıklama yapabildi! Konuyla ilgili ‘gerekli inceleme ve soruşturmanın başlatıldığını’ duyurdu. Açıklamada, “Olası bir durumda öğrencilerimizin resmî veya özel okullara nakillerinin gerçekleştirilebilmesi için tüm planlamalar yapılmıştır.” denildi.
ÖZEL OKULLAR GİBİ ÇOĞALDI
AKP iktidarının, Hizmet Hareketi’ni ‘bitirmek’ için 2014-2015 eğitim öğretim sezonunda uygulamaya koyduğu teşvikler özel okullara talebi de artırdı. 2012-2013 yılında 613 bin civarında olan özel okullardaki öğrenci sayısı 2014-2015 yılında eğitim öğretim yılında 823 bini geçti. Şu anda ise rakam 1,5 milyona yakın. Bu arada 4 yıl önce 6 bin 700 civarında olan özel okul sayısı da MEB’in verilerine göre 12 bin 809’u buldu. Neredeyse her mahalleye bir özel okul açıldı!
ÖZEL OKUL ORANI YÜZDE 20’YE DAYANDI
Milli Eğitim Bakanlığı’nın açıklamalarına göre Türkiye’de toplam 66 bin 849 okul bulunuyor. Ve bu okullarda örgün eğitim alan toplam 18 milyon 108 bin öğrenci var. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki sunumunda örgün eğitim içerisindeki özel okul sayılarının toplam okul sayısına oranı yüzde 19,2 olduğunu açıklamıştı. 2012-2013 eğitim döneminde bu oran sadece yüzde 6,5’di.
DOLULUK ORANI YÜZDE 52’LERDE
Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre bugün 5 okuldan biri özel; ancak özel öğretim kurumlarındaki öğrencilerin toplam örgün eğitim içindeki oranı sadece yüzde 8,7! Bu verilere göre bile özel okulların kontenjanlarının neredeyse yarı yarıya boş olduğu görülüyor. ÖZ-KUR-DER Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Çevik’in açıklamaları da bu oranı doğruluyor. Çevik’e göre özel okulların kontenjanlarının yüzde 48’i boş! Yani özel okullarda bugün boş kontenjan sayısı 1 milyondan fazla! Aslında özel okullardaki sorunun temeli de tam olarak bu…
GİDERLER ARTIYOR, GELİR ARTMIYOR!
Bugün ortalama bir bir özel okulun fiyatı 25-30 bin lira. Ancak okul yönetimine göre bir öğrencinin sadece yemek masrafı yıllık 3,5-4 milyarı buluyor. Elektrik, su, ısınma, öğretmen maaşları, güvenlik, teknik ekip, sigorta primleri, kira vs. derken giderler artıyor. Ekonomik krizin de etkisiyle giderler katlanarak artarken, gelirler aynı oranda yükselmiyor. Ayrıca özellikle son 3 yıldır tahsilat konusunda da okul yönetimi çok ciddi sorunlar yaşıyor.
Özel okullara kota gelmeli
Doğa Koleji örneğinde olduğu gibi bir özel okulun faaliyetinin dönem ortasında aksaması sadece maaşlarını alamayan öğretmenleri etkilemiyor. Özellikle öğrenci ve veliler çok ciddi mağduriyetler yaşıyor. Sektör temsilcilerine göre aynı durumda olan 300’den fazla okul var. Özel Öğretim Kurumları Birliği Derneği (ÖZKURBİR) Yönetim Kurulu Başkanı Hami Koç, alınması gereken önlemleri şöyle anlatıyor:
KDV ORANI YÜZDE 1’E ÇEKİLMELİ
“Şu anda özel okullarda bir milyonun üzerinde boş kontenjan var. Okullar öğrenci bulamadığı ve giderleri karşılanamadığı için kapanıyor. Öğrenci sayısını arttırmak için teşvikin geri gelmesi elzem. Eğitimde KDV %1’e indirilmeli. Resmi yetkililerin ve bazı eğitimcilerin şuan sıcak baktığı konu okullara teminat mecburiyeti getirilmesi. Bundan sonra eğitim hayatına başlayan okullardan teminat istenilmeli.“
SGK DESTEĞİ İSTİYORUZ
“Devletten SGK desteği istiyoruz. Özel okul çalışanın SGK parasının en az yarısını devlet karşılamalı. Yeni özel okul açılışlarına derhal kota gelmeli. Sağlık Bakanlığı, özel hastaneler için bunu yıllardır uyguluyor. Dört yıldır uygulanıp bu sene kaldırılan teşvik tekrar devam etmeli. ‘Teşvik devam etmeyecek’ açıklamaları özel okula öğrenci akışını azalttı.”
[İlker Doğan] 9.12.2019 [TR724]
Muslera bir de gol atsa! [Hasan Cücük]
1995-96 sezonu… Şampiyonluğun iki güçlü adayı Trabzonspor ve Fenerbahçe ligin kaderini belirleyecek maçta Avnı Aker Stadı’nda karşılaşıyor. Maçla birlikte Fenerbahçe kalesine yüklenen Karadeniz ekibi, aradığı golü Abdullah Ercan’ın ayağından ilk yardıda buluyordu. Ardı arkası kesilmeyen Trabzonspor ataklarına set olan isim kaleci Rüştü oluyordu. 90 dakikayı sarı-lacivertli ekip Aykut ve Oğuz’un golleriyle 2-1 kazanırken, maçtan sonra Hami’nin ‘Rüştü’yü geçemedik’ sözleri hafızalarda kalıyordu. Kurtarılmaz denen topları çıkaran Rüştü, 3 puanın mimarlarından oluyordu. Galatasaray sahasında Alanyaspor’u penaltıdan bulduğu golle 1-0 yenerken, hanesine 3 puanı yazdıran isim golün sahibi Belhanda değil inanılmaz kurtarışlar yapan Fernando Muslera oldu.
Galatasaray’da 9. sezonunu geçiren Uruguaylı file bekçisi Fernando Muslera bu sezon da takımın en iyisi olmaya devam ediyor. Sarı-kırmızıların büyük umutlarla kadrosuna kattığı ancak sakatlığından dolayı oynamayan Falcao başta olmak üzere diğer yıldızlar sahada dökülürken, zirveyle puan farkının açılmasını engelleyen Muslera oldu. Alanyaspor maçında maçı anlatan spikerin tanımıyla ‘lastik gibi uzadı’, çıkarılması çok zor topların filelerle buluşmasına engel oldu.
Alanyaspor Başkanı Hasan Çavuşoğlu’nun tanımıyla, ‘Muslera tek başına maçı aldı.’ Şampiyonluğun bir numaralı favorisi Galatasaray’ın kurtarıcısının kalecisi olması takımın durumunu özetliyor. Kalecinin kurtardığı maçlarda olacaktır. Ancak Muslera neredeyse tüm maçlarda sahneye çıkıyor. Kazanılan şampiyonluklarda forvetlerden daha fazla pay sahibi oluyor. Galatasaray’ın kazandığı son iki şampiyonlukta aslan payı hep Uruguaylı’nın oldu. Nitekim bu başarısının meyvesini yılın futbolcusu seçilerek aldı.
Alanyaspor karşısında futbol tabiriyle ‘mutlak gollük’ tam 5 pozisyonu çıkardı. Kalede başka bir isim olsaydı Galatasaray sahasında tarihi bir hezimet yaşamış olacaktı. Fernando Muslera, Süper Lig’de bu sezon forma giydiği 13 karşılaşmada 10 gol yedi. Ligin geride kalan bölümünde 11 golle kalesinde en az gol gören takım olan Galatasaray’da Muslera, sakatlığı nedeniyle bir karşılaşmada forma giyemedi. Uruguaylı kaleci, ligde görev yaptığı 13 karşılaşmanın 6’sında rakiplerin gol bulmasına izin vermedi. Muslera’nın sakatlığı nedeniyle oynayamadığı ve Okan Kocuk’un kaleyi koruduğu Başakşehir maçını Galatasaray, 1-0 kaybetmişti.
Fernando Muslera, 9 yıllık Galatasaray kariyerindeki en iyi ikinci sezonunu geçiriyor. Sarı-kırmızılı takımdaki en iyi dönemini, maç başına 0,74 gol yeme ortalamayla ilk sezonu olan 2011-12’de yaşayan Muslera, bu sezon ise maç başına 0,76 gol ortamasıyla mücadele ediyor. Uruguaylı kalecinin Galatasaray’daki en kötü sezonu ise maç başına 1,39 gol yeme ortamasıyla oynadığı 2015-16 sezonu oldu. Muslera, Galatasaray’da en fazla kupa kazanan yabancı futbolcu rekoruna sahip. Uruguaylı kaleci, sarı-kırmızılı takımda 5 Süper Lig, 4 Türkiye Kupası ve 5 TFF Süper Kupa olmak üzere toplam 14 kupa kazanma başarısı gösterdi. Muslera ayrıca, Galatasaray’da en fazla maça çıkan yabancı oyuncu rekorunu da elinde bulunduruyor.
Muslera sayesinde ligin en az gol yiyen takımı olan Galatasaray, şampiyonluk adayları arasında ise en az gol atan takımı. Geride kalan 14 haftada rakip fileleri 15 kez havalandırdı. Geride kalan 14 haftada kaydettiği 15 golün 6’sını Kayserispor ve Sivasspor’a attı. Sarı-kırmızılar her iki maçı da 3-2’lik skorla kazandı.
Süper Lig’de yaptığı kurtarışlarla Galatasaray’ı şampiyonluk yarışında tutan Muslera, Şampiyonlar Ligi’nde ise çaresizliği yaşadı. Club Brugge, Real Madrid ve PSG ile oynanan 5 maçta kalesinde 9 gol gördü. Forvet hattı ise tıpkı Süper Lig’de olduğu gibi Avrupa arenasında da sessiz kaldı. İlk golünü ancak 5. maçında Adem Büyük ile attı.
Geride kalan haftaların verilerine göre, Muslera yüzde 81 kurtarış oranıyla oynuyor. Bu oran Uruguaylı’yı Süper Lig’in en başarılı kalecisi yapıyor. Kalede üzerine düşeni fazlasıyla yapan Muslera’dan şimdi beklenti arada bir forvete kadar çıkıp gol atması. Kim bilir belki bir gün onu da yapar!
[Hasan Cücük] 9.12.2019 [TR724]
Galatasaray’da 9. sezonunu geçiren Uruguaylı file bekçisi Fernando Muslera bu sezon da takımın en iyisi olmaya devam ediyor. Sarı-kırmızıların büyük umutlarla kadrosuna kattığı ancak sakatlığından dolayı oynamayan Falcao başta olmak üzere diğer yıldızlar sahada dökülürken, zirveyle puan farkının açılmasını engelleyen Muslera oldu. Alanyaspor maçında maçı anlatan spikerin tanımıyla ‘lastik gibi uzadı’, çıkarılması çok zor topların filelerle buluşmasına engel oldu.
Alanyaspor Başkanı Hasan Çavuşoğlu’nun tanımıyla, ‘Muslera tek başına maçı aldı.’ Şampiyonluğun bir numaralı favorisi Galatasaray’ın kurtarıcısının kalecisi olması takımın durumunu özetliyor. Kalecinin kurtardığı maçlarda olacaktır. Ancak Muslera neredeyse tüm maçlarda sahneye çıkıyor. Kazanılan şampiyonluklarda forvetlerden daha fazla pay sahibi oluyor. Galatasaray’ın kazandığı son iki şampiyonlukta aslan payı hep Uruguaylı’nın oldu. Nitekim bu başarısının meyvesini yılın futbolcusu seçilerek aldı.
Alanyaspor karşısında futbol tabiriyle ‘mutlak gollük’ tam 5 pozisyonu çıkardı. Kalede başka bir isim olsaydı Galatasaray sahasında tarihi bir hezimet yaşamış olacaktı. Fernando Muslera, Süper Lig’de bu sezon forma giydiği 13 karşılaşmada 10 gol yedi. Ligin geride kalan bölümünde 11 golle kalesinde en az gol gören takım olan Galatasaray’da Muslera, sakatlığı nedeniyle bir karşılaşmada forma giyemedi. Uruguaylı kaleci, ligde görev yaptığı 13 karşılaşmanın 6’sında rakiplerin gol bulmasına izin vermedi. Muslera’nın sakatlığı nedeniyle oynayamadığı ve Okan Kocuk’un kaleyi koruduğu Başakşehir maçını Galatasaray, 1-0 kaybetmişti.
Fernando Muslera, 9 yıllık Galatasaray kariyerindeki en iyi ikinci sezonunu geçiriyor. Sarı-kırmızılı takımdaki en iyi dönemini, maç başına 0,74 gol yeme ortalamayla ilk sezonu olan 2011-12’de yaşayan Muslera, bu sezon ise maç başına 0,76 gol ortamasıyla mücadele ediyor. Uruguaylı kalecinin Galatasaray’daki en kötü sezonu ise maç başına 1,39 gol yeme ortamasıyla oynadığı 2015-16 sezonu oldu. Muslera, Galatasaray’da en fazla kupa kazanan yabancı futbolcu rekoruna sahip. Uruguaylı kaleci, sarı-kırmızılı takımda 5 Süper Lig, 4 Türkiye Kupası ve 5 TFF Süper Kupa olmak üzere toplam 14 kupa kazanma başarısı gösterdi. Muslera ayrıca, Galatasaray’da en fazla maça çıkan yabancı oyuncu rekorunu da elinde bulunduruyor.
Muslera sayesinde ligin en az gol yiyen takımı olan Galatasaray, şampiyonluk adayları arasında ise en az gol atan takımı. Geride kalan 14 haftada rakip fileleri 15 kez havalandırdı. Geride kalan 14 haftada kaydettiği 15 golün 6’sını Kayserispor ve Sivasspor’a attı. Sarı-kırmızılar her iki maçı da 3-2’lik skorla kazandı.
Süper Lig’de yaptığı kurtarışlarla Galatasaray’ı şampiyonluk yarışında tutan Muslera, Şampiyonlar Ligi’nde ise çaresizliği yaşadı. Club Brugge, Real Madrid ve PSG ile oynanan 5 maçta kalesinde 9 gol gördü. Forvet hattı ise tıpkı Süper Lig’de olduğu gibi Avrupa arenasında da sessiz kaldı. İlk golünü ancak 5. maçında Adem Büyük ile attı.
Geride kalan haftaların verilerine göre, Muslera yüzde 81 kurtarış oranıyla oynuyor. Bu oran Uruguaylı’yı Süper Lig’in en başarılı kalecisi yapıyor. Kalede üzerine düşeni fazlasıyla yapan Muslera’dan şimdi beklenti arada bir forvete kadar çıkıp gol atması. Kim bilir belki bir gün onu da yapar!
[Hasan Cücük] 9.12.2019 [TR724]
Siyasetin değişen anlam dünyası [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
[SİYASET VE AHLAK İLİŞKİSİ-2]
Daha önce de işaret ettiğimiz üzere modern dönemlerde siyaset, dürüst insanların uzak durması gereken kötü bir uğraş olarak görülmeye başlanmıştır. Zira o, yüce ideallerden ve ahlaki ilkelerden kopmuştur. Bu yüzden de yozlaştırıcı bir tabiata bürünmüş, güç ve menfaat devşirilen bir vasıtaya dönüşmüştür. Bu sebeple “kötü olan” ve “uzak durulması gereken” siyasetin bizatihi kendisi değil, modern zamanlardaki yorum ve uygulamasıdır. Şimdi günümüze doğru geldikçe siyasetin nasıl bir anlam daralmasına maruz kaldığına daha yakından bakmaya çalışalım.
Arapça bir kelime olan siyaset sözlük anlamı itibarıyla hayvanı özellikle de atı tımar ve terbiye etmek demektir. Nitekim aynı kökten gelen seyis de at bakıcısı demektir. Buradan hareketle siyasetin, bir şeyi görüp gözetme, onun iyilik ve ıslahı adına özenle gayret etme manasına geldiğini ifade edebiliriz. Daha sonraları siyaset, idare etmek, düzene koymak, tedbir almak gibi manalar için de kullanılmaya başlanmıştır.
Siyasetname literatürüne ve ahlaka dair yazılan eserlere bakılacak olursa klasik literatürde siyasetin, çok geniş bir anlama sahip olduğu görülür. Yöneten ve yönetilenin söz konusu olduğu her yerde siyaset de vardır. Bu yönüyle siyaset, yönetiminden sorumlu olunan kimselerin işlerini onların yararına olacak şekilde düzene koyma, aralarındaki anlaşmazlık ve ihtilafları çözme, durumlarını ıslah etme anlamlarında kullanılmış ve o, her zaman adalet ve ahlakla birlikte ele alınmıştır. Etik değerler her zaman için siyasetin önünde bir pusula vazifesi görmüştür.
Devlet yöneticileri söz konusu olduğunda ise siyaset, kamu düzenini sağlama adına gerekli icraatları yapmak, halkın menfaatlerini korumak ve maslahatlarını gerçekleştirmek, devletler arası münasebetleri düzenlemek, memleketi idare etmek gibi anlamlara gelir. Bir yönüyle o, ortak iyinin bulunabilmesi ve herkesin huzur içinde yaşayabilmesi adına takip edilmesi gereken yol ve yöntemi ifade eder.
Devletin idare edilmesi siyasetin önemli bir cüzünü oluştursa da onun tek şekli değildir. İslam ahlakçıları ve İslam filozofları devlet yönetiminin yanı sıra nefsin ve ailenin yönetimini de siyasetin önemli birer boyutu olarak ele almış ve yer yer bunlar arasındaki alakaya dikkat çekmişlerdir. Mesela Ragıb el-İsfehani, siyasetin, “nefsin yönetimi” ve “başkalarının yönetimi” olmak üzere temelde iki çeşit olduğunu ifade etmiş; nefsini yönetemeyen insanların başkalarını yönetmeye kalkmasının doğru olmadığını belirtmiştir. Ona göre bir insanın başkalarını idare edebilmesi için öncelikle nefsini ıslah etmesi ve onu idare edebilmesi gerekir. (Ragıb el-İsfehani, ez-Zeria ila mekraimi’ş-şeria, s. 33)
Modern dönemlerde ise siyaset çok daha farklı anlaşılmaya ve tanımlanmaya başlanmıştır. Günümüzde siyasetle ilgili yapılan tanımların farklılığına ve konu etrafındaki tartışmaların çokluğuna bakılacak olursa onun, tanımlanması, anlaşılması ve bir çerçeve içine alınması oldukça zor bir kavram olduğu görülür. Pek çok araştırmacı siyaset teriminin herkesçe kabul edilen ortak bir tanımının henüz yapılamadığını belirtir. Sahip olunan din, ideoloji ve felsefelerin siyasetle ilgili algı ve düşünceleri ciddi etkilemiş ve yönlendirmiş olmasının da bunda payı büyüktür.
Günümüzde yapılan siyaset tanımlarına bakılacak olursa onun sıkı sıkıya iktidarla ve devlet yönetimiyle irtibatlandırıldığı görülür. Dolayısıyla siyaset, devlet aygıtı etrafında döner ve siyasi örgütlenme içerisinde gerçekleşir. Siyasetle ilgili öne çıkan bazı tanımlar şu şekildedir: “İktidar için mücadele etme ve hangi yolla olursa olsun arzulanan bir neticeye ulaşabilme”, “kıt kaynaklar üzerinde yapılan mücadele”, “baskı ve boyun eğdirme”, “insanların hayatlarını düzenleyen genel kurallar yapmak”, “farklı hayat biçimleri arasındaki çatışmaların tartışma ve uzlaşma yoluyla çözümü”, “değerlerin otorite aracılığıyla paylaştırılması”, “kendine mahsus bir dil ile insanların kanaatlerini etkilemek veya kanaat oluşturmak suretiyle onları taraftar haline getirmek”, “iktidarı elde etme ve orada uzun süre kalma adına yapılan rekabet”.
Klasik literatürde siyasetle ilgili yaklaşımlarda daha ziyade halkın menfaat ve maslahatı öne çıkarken, modern dönemde siyaset sıkı sıkıya otorite, güç ve iktidarla ilişkilendirilmeye başlamıştır. Klasik dönemde siyasetle ulaşılmak istenilen ana hedef, hakkı ayakta tutmak ve adaleti temin etmek suretiyle ahenkli, huzurlu, istikrarlı ve erdemli bir toplum yapısı kurabilmektir. Modern dönemde ise onun hedefi, iktidarı elde etme, koltuğu koruma, muhalifleri diskalifiye etme ve devlet imkanlarından azami derecede istifade etmeyle sınırlı kalmıştır.
Modern dönemde sadece siyasetin amacı değişmemiş, amaca ulaşma adına kullanılan vasıtalar hakkında da yeni bir anlayış oluşmuştur. İslam uleması, meşru hedeflere ancak meşru hedeflerle ulaşılabileceğini ifade etmiş, meşruluk ölçüsü olarak da din ve ahlakın kurallarını esas almışlardır. Dolayısıyla onlara göre yönetici olan bir kimsenin bütün icraat ve uygulamalarının ahlakî esaslara uygun olması gerekir. Modern dönemde de siyasetin kendine özgü rasyonel ilke ve kuralları vardır. Fakat bu kuralların din ve ahlaka uygun olup olmadığına bakılmaz. Önemli olan bu kuralların hedefe ulaştırma adına makul ve işe yarar olup olmamasıdır.
Ahlakın Değişen Anlam Dünyası
Modern dönemde mana ve mahiyeti değişen önemli kavramlardan birisi de ahlaktır. Siyaset-ahlak ilişkisinin doğru kurulamamasının önemli sebeplerinden birisi de ahlakla ilgili algı ve düşüncelerdeki değişimdir. Ahlakın anlam dünyasındaki değişimi görebilme adına öncelikle günümüzde ahlaktan ne anlaşıldığı üzerinde duracak sonrasında da İslam ulemasının yaklaşımlarını vereceğiz.
Günümüzde ahlak daha çok “etik” kavramıyla ifade edilmeye başlanmış ve geleneksel tanımın dışında farklı bir anlam kazanmıştır. Bugün ahlak denildiğinde çoğu insanın zihnine gelen mana, “toplumdaki bireylerin uyması gereken ortak kurallar bütünü” dür. Farklı bir ifadeyle o, toplumsal alanlarda fertlerden beklenen ve talep edilen tavır ve davranış kalıplarıdır. Dolayısıyla ahlak, insanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle münasebetlerini düzenler; fertlere, başkalarıyla birlikte olduğu zamanlarda nasıl davranmaları gerektiğini söyler; toplum hayatında insanların hâl ve tavırlarının niteliğiyle ilgili ölçüler koyar. Ahlakla ilgili böyle bir yaklaşım komüniteryan karakterlidir; yani merkezde birey değil, toplum vardır.
Birey özgürlüğünü esas alan liberal felsefenin savunucuları ise ahlakı daha farklı tanımlamışlardır. Onların ahlak tanımlarının merkezinde toplumsal kaygılar değil birey menfaatleri ve faydacılık vardır. Bu anlayışa göre kendisi için neyin değerli ve faydalı olduğuna insanın bizzat kendisi karar vermelidir; bir dış otorite değil. Dolayısıyla ahlaki yargıların objektifliğinden bahsedilemez. Birisi için yararlı olan bir davranış, bir başkasına zarar verebilir. Bu yaklaşıma göre ahlak, bizatihi ulaşılması gereken bir hedef değildir. Bilakis o, insanların kendileri için yararlı gördükleri hedeflere ulaşma adına bir araçtır. Bu sebeple bazıları bu tür bir ahlakı “araçsal ahlak” olarak isimlendirmiştir. Post-modern dönemlerde ortaya çıkan rölativizm düşüncesinin de böyle bir ahlak anlayışını destekleyeceğinde şüphe yoktur. Nihayetinde her iki yaklaşımında seküler bir karakter taşıdığında, (ister toplum ister birey açısından olsun) pragmatist hedeflere hizmet ettiğinde şüphe yoktur.
İslâm ulemasının ahlaka yaklaşımı ise daha farklıdır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki güzel ahlak, İslamî hükümlerin gerçekleştirmeyi hedefledikleri en önemli ilkelerden birisidir. Cenab-ı Hak tarafından, “Şüphesiz ki Sen pek yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem sûresi, 68/4) hitabına mazhar olan Allah Resûlü (s.a.s), “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/381) buyurmak suretiyle insanlığı da böyle bir mazhariyete ulaştırmanın asıl vazifesi olduğunu ifade etmiştir. Ebû Hureyre’nin rivaye ettiği, “İmanı en kâmil olan mü’minler, ahlakları en güzel olanlardır.” (Ebu Dâvud, Sünne 16; Tirmizi, Rada’ 11) şeklindeki hadis ise doğrudan iman ve ahlak arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekmektedir.
Ahlakla ilgili Kur’ân ve Sünnet’in yaklaşımlarını esas alan alimler “Ahlâk iledir kemâl-i âdem, ahlâk iledir nizam-ı âlem.” mısraıyla ahlakın hem ferdin olgunlaşması hem de toplumun düzeni adına nasıl hayati bir rolü olduğunu ifade etmişlerdir.
Şunu da belirtmek gerekir ki İslam, mü’minleri ahlaklı olmaya çağırmakla kalmamış, konuyla ilgili yüzlerce âyet ve hadiste onlara nasıl ahlaklı olacaklarının yolunu da göstermiştir. Kur’ân ve Sünnet’e ahlak açısından bakan bir insan, âdeta onların baştan sona güzel ahlakı talim ettiğini görecektir. Bu sebeple bir mü’minin en ayırıcı vasfı, güzel ahlakı olmalıdır.
İslam ahlakçıları, güzel ahlaka sahip olmanın önündeki en büyük engelin nefis (heva ve heveslerin, arzuların, şehvetlerin kendisinde toplandığı manevî mekanizma) olduğunu ve ahlakın temel itibarıyla nefis terbiyesiyle ilgili olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü güzel ahlakın temelini; başkalarını düşünme, iyilik yapma, diğerkâm davranma, mütevazi olma, doğruluk ve dürüstlükten ayrılmama, eliyle diliyle kimseye zarar vermeme, iffetli olma, vefalı davranma gibi vasıflar oluşturur. Fakat bunlar çoğu zaman insanın kendi zevklerinden, menfaatlerinden taviz vermesini gerektirir. Öfke ve şehvet hislerini kontrol altına alamayan, arzu ve tutkularını dizginleyemeyen, hırs ve haset gibi kötü duygularını iyiye yönlendiremeyen bir insanın güzel ahlakla bezenmesi çok zordur.
Arapçada yaratılış anlamına gelen “halk” kelimesiyle “ahlak” ve “huluk” kelimeleri aynı kökten türer. Bunlardan birincisi insanın dış görünüşü ve fizikî yapısıyla ilgilidir; diğeri ise kalp, ruh ve nefis gibi onun bâtınî yönüyle. Buradan hareketle şöyle bir yorum yapmak mümkündür. Allah insanı suret ve görünüşü itibarıyla mükemmel bir şekilde yaratmış ve iç dünyasını mükemmelleştirme işini ise insana bırakmıştır. İnsana düşen vazife, ciddi bir gayret ve mücahede ile dinin disiplinleri çerçevesinde yeni bir fıtrat kazanmaya çalışmasıdır.
İslam ahlakçılarının, ahlakı, “tıbb-ı ruhani” olarak isimlendirmeleri de bunu gösterir. Zira onlara göre tıp ilminin amacı, maddî hastalıkları tedavi etmek suretiyle bedenin sıhhatini korumak olduğu gibi; ahlak ilminin amacı da kalbe, nefse ve ruha ait hastalıkları tedavi etmek suretiyle onları terbiye, tasfiye (arıtma) ve tezkiye (süsleme) etmektir. Yani yaratılıştan gelen erdem ve faziletleri devam ettirmek, çirkin ve kötü huyları ise izale etmek. (Kınalızade, Ahlâk-ı Alâî, s. 36)
Bu izahlardan da anlaşılacağı üzere İslam’ın öngördüğü ahlak anlayışı günümüzde “moral değerler” veya “etik” gibi kelimelerle kavramsallaştırılan ahlaktan oldukça farklıdır. İslam ahlakında asıl olan “olma”dır, “görünme” değil. Bu yüzden süreklilik esastır. Güzel ahlakı huy edinen bir insan, topluluk içinde olduğu gibi yalnız kaldığında da bunu devam ettirir; sakin zamanlarında olduğu gibi öfkeli anlarında da ahlakından taviz vermez. Tacizler, kışkırtmalar, şehevî duyguların baskısı onu ahlakdışı davranışlara sevk edemez. Aksi takdirde ahlakın onun fıtratında yerleşmediği anlaşılır.
Ahlakın bir tabiat haline gelmesinde etkili olan en önemli motivasyon kaynağı ise dindir; yani takvadır, hesap endişesidir, murakabe ve ihsan şuurudur. Ahlakı, toplumsal nezaket kurallarına indirmek onun anlamını daraltmak olduğu gibi, onu faydacılıkla izah etmeye kalkmak da onu anlamamanın ifadesidir.
Siyaset ve Ahlak İlişkisi
Bütün kavramların birbirine karıştığı, sekülerleştiği ve dinin aydınlatıcı atmosferinden uzaklaştığı günümüz dünyasında siyaset-ahlak ilişkisinin doğru bir zeminde anlaşılabilmesi ve tartışılabilmesi adına belki sözü biraz uzattık. Fakat siyaset ve ahlaktan neyin anlaşıldığını veya anlaşılması gerektiğini ortaya koymadan ikisi arasındaki ilişkinin tahlil edilmesi de mümkün değildir. Bu ilişki anlaşılmadığı sürece İslam’ın devlet yönetimiyle ilgili durduğu yeri anlamak da zorlaşacaktır.
Daha önceki yazılarımızda da ısrarla belirttiğimiz üzere İslam’ın siyaset tekniğine, rejim şekline veya devlet yönetimine dair ortaya koymuş olduğu belirli bir model yoktur. Kur’ân ve Sünnet bu tür konularda adalet, şura, hukukun üstünlüğü, işi ehline verme gibi çok genel bir kısım ilke ve prensipler ortaya koymakla iktifa etmiştir. Fakat meseleye ahlak açısından bakacak olursak İslam’ın ahlaka dair vazettiği yüzlerce ilke ve prensip devlet yönetimiyle de ilgilidir.
Bir Müslüman, siyasete girdiğinde veya yönetici olduğunda Müslüman kimliğinden sıyrılamayacağına göre, ondan beklenen İslam’ın vaz ettiği bütün ahlakî değerleri şahsında temsil ve tatbik etmesidir. Ahlaka dair bu değer ve yargılar, siyasetçilerin ve yöneticilerin önüne aşamayacakları kırmızı çizgiler koyar, onların hareket alanını tayin eder, sahip oldukları güç ve iktidarın kullanımını sınırlar. Üstün bir ahlaka sahip olmayan yöneticilerin, sahip oldukları mevki, imkan ve yetkileri doğru kullanmalarını beklemek oldukça hayali ve ütopik bir beklentidir.
İslam uleması tarafından doğrudan devlet yöneticileri için kaleme alınmış olan Nasihatname ve Siyasetnamelerin asıl maksadı da yöneticilere ahlakî esasları hatırlatmak, onları hak ve adalete çağırmak ve böylece muhtemel zulüm ve haksızlıkların önüne geçmektir. Gazzalî, Maverdi, Nizamülmülk, Tartuşi ve Aşık Çelebi gibi alimler tarafından kaleme alınan siyasetnamelere baktığımızda devlet başkanına ve yöneticilere yapılan nasihatlerin şu konular etrafında döndüğü görülmektedir:
Adaletten ve insaftan ayrılmama, halk tarafından kolay ulaşılabilir olma, halkın dertlerini dinleme ve onların genel ahvalinden haberdar olma, ilme ve ilim ehline değer verme, mazlumların hakkını zalimlerden alma, yoksul ve muhtaçlara yardım etme, kamusal vazifeleri ehil ve liyakatli insanlara verme, dürüst ve ahlaklı insanlarla çalışma ve dalkavukları etrafından uzaklaştırma, doğruluktan ayrılmama, yalan vaatlerde bulunmama, Allah’ın ihsan etmiş olduğu nimetlerin kadrini bilme ve bunları yerinde değerlendirme, sahip olduğu güç ve imkanlar yüzünden gurur ve kibre kapılmama, isyankar ve mücrimlere gereken cezayı verme, halkına karşı şefkatli ve merhametli olma, öfkesine yenik düşmeme, dünyaya tamah etmeme ve hırs göstermeme, israftan kaçınma, lüks ve şatafata dalmama, halkın malını mülkünü göz dikmeme ve bunları haksız yere almama, beytülmali şahsı adına kullanmama, memurlarını sürekli denetleyerek onların da halka zulüm ve haksızlık yapmasına mani olma, vergilerde adaleti gözetme, yeryüzünü mamur hale getirme, ülkenin güvenliğini sağlama.
Siyasetname yazarları bunlara riayet eden bir kimsenin halkının sevgi ve saygısına mazhar olacağını ve onların hayır duasını alacağını ifade etmişlerdir. Zira yöneticilerinin dürüst, adil ve ahlaklı olduğunu gören halk onları sevecek, onlara itimat ve itaat edecektir. Onlar bu konuda şöyle bir ölçü getirmişlerdir: “Devlet başkanı sizden başka birisi olsaydı, onun size nasıl muamele yapmasını ister idiyseniz, sizin de halka öyle muamele etmeniz gerekir.” Onlara göre arkasından sitayişle bahsedilmesini ve kubbede hoş bir sada bırakarak dünyadan ayrılmayı arzu eden bir yöneticinin yapması gereken adaletten ve güzel ahlaktan başka bir şey değildir.
Hiçbir siyasetname kitabında makyavelist düşüncelere rastlamak mümkün değildir. Onlar ahlakı asla araçsallaştırmamış ve pragmatik mülahazalarla ele almamışlardır. Hiçbir gerekçeyle zulmü ve ahlakdışı davranışları meşrulaştırma yoluna gitmemişlerdir. Sürekli bulundukları konumun ağırlığını, hesap gününü ve kendilerinden büyük bir Rabb’in olduğunu hatırlatarak yöneticilerde sorumluluk duygusunu harekete geçirmişlerdir. Onları günahlardan, zulümlerden ve ahlaksızlıklardan alıkoymaya çalışmışlardır. Zorbalık ve zulme başvuran devlet başkanlarının üstlendikleri emaneti kirleteceklerini, bu yüzden de bedbaht olacaklarını ifade etmişlerdir.
İslâm alimleri yöneticilerin ahlâklı olmasına ayrı bir önem vermişlerdir. Onlar sık sık “Halk, devlet başkanının dini üzeredir.” sözüne yer vermiş ve yöneticileri zalim ve ahlaksız olan bir memleketin vatandaşlarının da onlara uyacaklarını vurgulamışlardır. Konuyla ilgili rivayet edilen şu hadis de bu manayı güçlendirmektedir: “İnsanlar arasında iki kesim var ki onlar düzgün olursa diğer insanlar da düzelir, onlar bozulursa diğerleri de bozulur, bunlar yöneticiler ve ilim adamlarıdır.” (Kenzu’l-ummâl, 10/191) Halk arasında meşhur olan “Balık baştan kokar.” sözü de bunu ifade eder.
İslam düşünce geleneğinde, günümüze model olabilecek tatmin edici bir siyaset teorisinin geliştirildiğini ve uygulandığını söylemek zor olsa da; ahlak ve siyaset kavramları etrafında üretilen fikriyat ve temel anlayışın, günümüzün kirli siyasetine istikamet kazandırabilecek potansiyelde olduğu da bir gerçektir.
Modern dünya; ilim, teknoloji, kalkınma, refah, demokrasi, özgürlükler, insan hakları gibi alanlarda gösterdiği başarıyı ahlak alanında gösterememiştir. Ahlaktan bağımsızlaşıp kendine has rasyonel ve pragmatist bir kısım kurallar etrafında hareket eden siyaset de yozlaşmaya başlamış, sorun çözmesi gereken bir mekanizma iken sorun üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Zira siyaset, güç, iktidar ve makam, tabiatı itibarıyla yozlaştırıcıdır. Bundan salim kalmanın yolu ise siyasetin, adalet, hakkaniyet ve ahlaka uygun olarak icra edilmesidir.
Siyasetin ahlaktan bağımsızlaşması bir yana bazıları onu dinin ve ahlakın da üzerine çıkarmış, onları da etkileyen ve hatta belirleyen bir faaliyete dönüştürmüş ve mutlaklaştırmışlardır. Bunun bir neticesi olarak bir kısım siyasetçiler de ahlakdışı davranmanın ve günah işlemenin kendilerine tanınan bir imtiyaz olduğunu içselleştirmeye başlamışlardır. Ne var ki böyle bir anlayışın ortaya çıkaracağı siyaset de ancak zalim, kötü ve kirli bir siyaset olacaktır.
Netice
Günümüzde siyasetin kaçınılması gereken ve kendisinden Allah’a sığınılması gereken kötü bir uğraş olduğunu ifade edenlerin sayısı hiç de az değildir. Halbuki Aristo siyaseti, insan mutluluğunu ve toplum huzurunu gerçekleştirme sanatı olarak gördüğü için onun en yüce ve en anlamlı bir beşeri faaliyet olarak kabul eder. İşte siyasetle ilgili tamamen birbirine zıt bu iki farklı yaklaşımın temel sebebi, onun hangi hedeflere yöneldiği ve bu hedefleri de hangi vasıtaları kullanarak gerçekleştirdiğiyle alakalıdır.
Siyasetin önüne insancıl hedefler koymanın ve bu hedefleri de insancıl yollarla gerçekleştirmenin en etkili vasıtası ise siyasette ahlaki ilkeleri hâkim kılmaktan geçecektir. İşte bu noktada ahlakî ilkelerin her zaman, her yerde ve herkes için gözetilmesi gerektiğini savunan; yönetici için adalet ve ahlakın dışına çıkmasını haklı gösterecek herhangi bir istisna öngörmeyen; hatta adalet, hakkaniyet, dürüstlük, merhamet gibi ahlakî sıfatlara öncelikli olarak devlet başkanlarının sahip olması gerektiğini ifade eden İslam ulemasının yaklaşımları fevkalade önem taşımaktadır.
Zaafa uğramış siyasi ahlakın yeniden ihya edilebilmesinin yolu onu, hak, adalet, kamu menfaati, maslahat ve güzel ahlak ile sınırlandırmaktan geçmektedir. Farklı bir ifadeyle güç, iktidar ve menfaat etrafında dönen günümüzün kirli siyasetini yeniden hayır ve salah yoluna sevk edecek olan en güçlü dinamik ahlakî değerlerdir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 9.12.2019 [TR724]
Daha önce de işaret ettiğimiz üzere modern dönemlerde siyaset, dürüst insanların uzak durması gereken kötü bir uğraş olarak görülmeye başlanmıştır. Zira o, yüce ideallerden ve ahlaki ilkelerden kopmuştur. Bu yüzden de yozlaştırıcı bir tabiata bürünmüş, güç ve menfaat devşirilen bir vasıtaya dönüşmüştür. Bu sebeple “kötü olan” ve “uzak durulması gereken” siyasetin bizatihi kendisi değil, modern zamanlardaki yorum ve uygulamasıdır. Şimdi günümüze doğru geldikçe siyasetin nasıl bir anlam daralmasına maruz kaldığına daha yakından bakmaya çalışalım.
Arapça bir kelime olan siyaset sözlük anlamı itibarıyla hayvanı özellikle de atı tımar ve terbiye etmek demektir. Nitekim aynı kökten gelen seyis de at bakıcısı demektir. Buradan hareketle siyasetin, bir şeyi görüp gözetme, onun iyilik ve ıslahı adına özenle gayret etme manasına geldiğini ifade edebiliriz. Daha sonraları siyaset, idare etmek, düzene koymak, tedbir almak gibi manalar için de kullanılmaya başlanmıştır.
Siyasetname literatürüne ve ahlaka dair yazılan eserlere bakılacak olursa klasik literatürde siyasetin, çok geniş bir anlama sahip olduğu görülür. Yöneten ve yönetilenin söz konusu olduğu her yerde siyaset de vardır. Bu yönüyle siyaset, yönetiminden sorumlu olunan kimselerin işlerini onların yararına olacak şekilde düzene koyma, aralarındaki anlaşmazlık ve ihtilafları çözme, durumlarını ıslah etme anlamlarında kullanılmış ve o, her zaman adalet ve ahlakla birlikte ele alınmıştır. Etik değerler her zaman için siyasetin önünde bir pusula vazifesi görmüştür.
Devlet yöneticileri söz konusu olduğunda ise siyaset, kamu düzenini sağlama adına gerekli icraatları yapmak, halkın menfaatlerini korumak ve maslahatlarını gerçekleştirmek, devletler arası münasebetleri düzenlemek, memleketi idare etmek gibi anlamlara gelir. Bir yönüyle o, ortak iyinin bulunabilmesi ve herkesin huzur içinde yaşayabilmesi adına takip edilmesi gereken yol ve yöntemi ifade eder.
Devletin idare edilmesi siyasetin önemli bir cüzünü oluştursa da onun tek şekli değildir. İslam ahlakçıları ve İslam filozofları devlet yönetiminin yanı sıra nefsin ve ailenin yönetimini de siyasetin önemli birer boyutu olarak ele almış ve yer yer bunlar arasındaki alakaya dikkat çekmişlerdir. Mesela Ragıb el-İsfehani, siyasetin, “nefsin yönetimi” ve “başkalarının yönetimi” olmak üzere temelde iki çeşit olduğunu ifade etmiş; nefsini yönetemeyen insanların başkalarını yönetmeye kalkmasının doğru olmadığını belirtmiştir. Ona göre bir insanın başkalarını idare edebilmesi için öncelikle nefsini ıslah etmesi ve onu idare edebilmesi gerekir. (Ragıb el-İsfehani, ez-Zeria ila mekraimi’ş-şeria, s. 33)
Modern dönemlerde ise siyaset çok daha farklı anlaşılmaya ve tanımlanmaya başlanmıştır. Günümüzde siyasetle ilgili yapılan tanımların farklılığına ve konu etrafındaki tartışmaların çokluğuna bakılacak olursa onun, tanımlanması, anlaşılması ve bir çerçeve içine alınması oldukça zor bir kavram olduğu görülür. Pek çok araştırmacı siyaset teriminin herkesçe kabul edilen ortak bir tanımının henüz yapılamadığını belirtir. Sahip olunan din, ideoloji ve felsefelerin siyasetle ilgili algı ve düşünceleri ciddi etkilemiş ve yönlendirmiş olmasının da bunda payı büyüktür.
Günümüzde yapılan siyaset tanımlarına bakılacak olursa onun sıkı sıkıya iktidarla ve devlet yönetimiyle irtibatlandırıldığı görülür. Dolayısıyla siyaset, devlet aygıtı etrafında döner ve siyasi örgütlenme içerisinde gerçekleşir. Siyasetle ilgili öne çıkan bazı tanımlar şu şekildedir: “İktidar için mücadele etme ve hangi yolla olursa olsun arzulanan bir neticeye ulaşabilme”, “kıt kaynaklar üzerinde yapılan mücadele”, “baskı ve boyun eğdirme”, “insanların hayatlarını düzenleyen genel kurallar yapmak”, “farklı hayat biçimleri arasındaki çatışmaların tartışma ve uzlaşma yoluyla çözümü”, “değerlerin otorite aracılığıyla paylaştırılması”, “kendine mahsus bir dil ile insanların kanaatlerini etkilemek veya kanaat oluşturmak suretiyle onları taraftar haline getirmek”, “iktidarı elde etme ve orada uzun süre kalma adına yapılan rekabet”.
Klasik literatürde siyasetle ilgili yaklaşımlarda daha ziyade halkın menfaat ve maslahatı öne çıkarken, modern dönemde siyaset sıkı sıkıya otorite, güç ve iktidarla ilişkilendirilmeye başlamıştır. Klasik dönemde siyasetle ulaşılmak istenilen ana hedef, hakkı ayakta tutmak ve adaleti temin etmek suretiyle ahenkli, huzurlu, istikrarlı ve erdemli bir toplum yapısı kurabilmektir. Modern dönemde ise onun hedefi, iktidarı elde etme, koltuğu koruma, muhalifleri diskalifiye etme ve devlet imkanlarından azami derecede istifade etmeyle sınırlı kalmıştır.
Modern dönemde sadece siyasetin amacı değişmemiş, amaca ulaşma adına kullanılan vasıtalar hakkında da yeni bir anlayış oluşmuştur. İslam uleması, meşru hedeflere ancak meşru hedeflerle ulaşılabileceğini ifade etmiş, meşruluk ölçüsü olarak da din ve ahlakın kurallarını esas almışlardır. Dolayısıyla onlara göre yönetici olan bir kimsenin bütün icraat ve uygulamalarının ahlakî esaslara uygun olması gerekir. Modern dönemde de siyasetin kendine özgü rasyonel ilke ve kuralları vardır. Fakat bu kuralların din ve ahlaka uygun olup olmadığına bakılmaz. Önemli olan bu kuralların hedefe ulaştırma adına makul ve işe yarar olup olmamasıdır.
Ahlakın Değişen Anlam Dünyası
Modern dönemde mana ve mahiyeti değişen önemli kavramlardan birisi de ahlaktır. Siyaset-ahlak ilişkisinin doğru kurulamamasının önemli sebeplerinden birisi de ahlakla ilgili algı ve düşüncelerdeki değişimdir. Ahlakın anlam dünyasındaki değişimi görebilme adına öncelikle günümüzde ahlaktan ne anlaşıldığı üzerinde duracak sonrasında da İslam ulemasının yaklaşımlarını vereceğiz.
Günümüzde ahlak daha çok “etik” kavramıyla ifade edilmeye başlanmış ve geleneksel tanımın dışında farklı bir anlam kazanmıştır. Bugün ahlak denildiğinde çoğu insanın zihnine gelen mana, “toplumdaki bireylerin uyması gereken ortak kurallar bütünü” dür. Farklı bir ifadeyle o, toplumsal alanlarda fertlerden beklenen ve talep edilen tavır ve davranış kalıplarıdır. Dolayısıyla ahlak, insanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle münasebetlerini düzenler; fertlere, başkalarıyla birlikte olduğu zamanlarda nasıl davranmaları gerektiğini söyler; toplum hayatında insanların hâl ve tavırlarının niteliğiyle ilgili ölçüler koyar. Ahlakla ilgili böyle bir yaklaşım komüniteryan karakterlidir; yani merkezde birey değil, toplum vardır.
Birey özgürlüğünü esas alan liberal felsefenin savunucuları ise ahlakı daha farklı tanımlamışlardır. Onların ahlak tanımlarının merkezinde toplumsal kaygılar değil birey menfaatleri ve faydacılık vardır. Bu anlayışa göre kendisi için neyin değerli ve faydalı olduğuna insanın bizzat kendisi karar vermelidir; bir dış otorite değil. Dolayısıyla ahlaki yargıların objektifliğinden bahsedilemez. Birisi için yararlı olan bir davranış, bir başkasına zarar verebilir. Bu yaklaşıma göre ahlak, bizatihi ulaşılması gereken bir hedef değildir. Bilakis o, insanların kendileri için yararlı gördükleri hedeflere ulaşma adına bir araçtır. Bu sebeple bazıları bu tür bir ahlakı “araçsal ahlak” olarak isimlendirmiştir. Post-modern dönemlerde ortaya çıkan rölativizm düşüncesinin de böyle bir ahlak anlayışını destekleyeceğinde şüphe yoktur. Nihayetinde her iki yaklaşımında seküler bir karakter taşıdığında, (ister toplum ister birey açısından olsun) pragmatist hedeflere hizmet ettiğinde şüphe yoktur.
İslâm ulemasının ahlaka yaklaşımı ise daha farklıdır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki güzel ahlak, İslamî hükümlerin gerçekleştirmeyi hedefledikleri en önemli ilkelerden birisidir. Cenab-ı Hak tarafından, “Şüphesiz ki Sen pek yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem sûresi, 68/4) hitabına mazhar olan Allah Resûlü (s.a.s), “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/381) buyurmak suretiyle insanlığı da böyle bir mazhariyete ulaştırmanın asıl vazifesi olduğunu ifade etmiştir. Ebû Hureyre’nin rivaye ettiği, “İmanı en kâmil olan mü’minler, ahlakları en güzel olanlardır.” (Ebu Dâvud, Sünne 16; Tirmizi, Rada’ 11) şeklindeki hadis ise doğrudan iman ve ahlak arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekmektedir.
Ahlakla ilgili Kur’ân ve Sünnet’in yaklaşımlarını esas alan alimler “Ahlâk iledir kemâl-i âdem, ahlâk iledir nizam-ı âlem.” mısraıyla ahlakın hem ferdin olgunlaşması hem de toplumun düzeni adına nasıl hayati bir rolü olduğunu ifade etmişlerdir.
Şunu da belirtmek gerekir ki İslam, mü’minleri ahlaklı olmaya çağırmakla kalmamış, konuyla ilgili yüzlerce âyet ve hadiste onlara nasıl ahlaklı olacaklarının yolunu da göstermiştir. Kur’ân ve Sünnet’e ahlak açısından bakan bir insan, âdeta onların baştan sona güzel ahlakı talim ettiğini görecektir. Bu sebeple bir mü’minin en ayırıcı vasfı, güzel ahlakı olmalıdır.
İslam ahlakçıları, güzel ahlaka sahip olmanın önündeki en büyük engelin nefis (heva ve heveslerin, arzuların, şehvetlerin kendisinde toplandığı manevî mekanizma) olduğunu ve ahlakın temel itibarıyla nefis terbiyesiyle ilgili olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü güzel ahlakın temelini; başkalarını düşünme, iyilik yapma, diğerkâm davranma, mütevazi olma, doğruluk ve dürüstlükten ayrılmama, eliyle diliyle kimseye zarar vermeme, iffetli olma, vefalı davranma gibi vasıflar oluşturur. Fakat bunlar çoğu zaman insanın kendi zevklerinden, menfaatlerinden taviz vermesini gerektirir. Öfke ve şehvet hislerini kontrol altına alamayan, arzu ve tutkularını dizginleyemeyen, hırs ve haset gibi kötü duygularını iyiye yönlendiremeyen bir insanın güzel ahlakla bezenmesi çok zordur.
Arapçada yaratılış anlamına gelen “halk” kelimesiyle “ahlak” ve “huluk” kelimeleri aynı kökten türer. Bunlardan birincisi insanın dış görünüşü ve fizikî yapısıyla ilgilidir; diğeri ise kalp, ruh ve nefis gibi onun bâtınî yönüyle. Buradan hareketle şöyle bir yorum yapmak mümkündür. Allah insanı suret ve görünüşü itibarıyla mükemmel bir şekilde yaratmış ve iç dünyasını mükemmelleştirme işini ise insana bırakmıştır. İnsana düşen vazife, ciddi bir gayret ve mücahede ile dinin disiplinleri çerçevesinde yeni bir fıtrat kazanmaya çalışmasıdır.
İslam ahlakçılarının, ahlakı, “tıbb-ı ruhani” olarak isimlendirmeleri de bunu gösterir. Zira onlara göre tıp ilminin amacı, maddî hastalıkları tedavi etmek suretiyle bedenin sıhhatini korumak olduğu gibi; ahlak ilminin amacı da kalbe, nefse ve ruha ait hastalıkları tedavi etmek suretiyle onları terbiye, tasfiye (arıtma) ve tezkiye (süsleme) etmektir. Yani yaratılıştan gelen erdem ve faziletleri devam ettirmek, çirkin ve kötü huyları ise izale etmek. (Kınalızade, Ahlâk-ı Alâî, s. 36)
Bu izahlardan da anlaşılacağı üzere İslam’ın öngördüğü ahlak anlayışı günümüzde “moral değerler” veya “etik” gibi kelimelerle kavramsallaştırılan ahlaktan oldukça farklıdır. İslam ahlakında asıl olan “olma”dır, “görünme” değil. Bu yüzden süreklilik esastır. Güzel ahlakı huy edinen bir insan, topluluk içinde olduğu gibi yalnız kaldığında da bunu devam ettirir; sakin zamanlarında olduğu gibi öfkeli anlarında da ahlakından taviz vermez. Tacizler, kışkırtmalar, şehevî duyguların baskısı onu ahlakdışı davranışlara sevk edemez. Aksi takdirde ahlakın onun fıtratında yerleşmediği anlaşılır.
Ahlakın bir tabiat haline gelmesinde etkili olan en önemli motivasyon kaynağı ise dindir; yani takvadır, hesap endişesidir, murakabe ve ihsan şuurudur. Ahlakı, toplumsal nezaket kurallarına indirmek onun anlamını daraltmak olduğu gibi, onu faydacılıkla izah etmeye kalkmak da onu anlamamanın ifadesidir.
Siyaset ve Ahlak İlişkisi
Bütün kavramların birbirine karıştığı, sekülerleştiği ve dinin aydınlatıcı atmosferinden uzaklaştığı günümüz dünyasında siyaset-ahlak ilişkisinin doğru bir zeminde anlaşılabilmesi ve tartışılabilmesi adına belki sözü biraz uzattık. Fakat siyaset ve ahlaktan neyin anlaşıldığını veya anlaşılması gerektiğini ortaya koymadan ikisi arasındaki ilişkinin tahlil edilmesi de mümkün değildir. Bu ilişki anlaşılmadığı sürece İslam’ın devlet yönetimiyle ilgili durduğu yeri anlamak da zorlaşacaktır.
Daha önceki yazılarımızda da ısrarla belirttiğimiz üzere İslam’ın siyaset tekniğine, rejim şekline veya devlet yönetimine dair ortaya koymuş olduğu belirli bir model yoktur. Kur’ân ve Sünnet bu tür konularda adalet, şura, hukukun üstünlüğü, işi ehline verme gibi çok genel bir kısım ilke ve prensipler ortaya koymakla iktifa etmiştir. Fakat meseleye ahlak açısından bakacak olursak İslam’ın ahlaka dair vazettiği yüzlerce ilke ve prensip devlet yönetimiyle de ilgilidir.
Bir Müslüman, siyasete girdiğinde veya yönetici olduğunda Müslüman kimliğinden sıyrılamayacağına göre, ondan beklenen İslam’ın vaz ettiği bütün ahlakî değerleri şahsında temsil ve tatbik etmesidir. Ahlaka dair bu değer ve yargılar, siyasetçilerin ve yöneticilerin önüne aşamayacakları kırmızı çizgiler koyar, onların hareket alanını tayin eder, sahip oldukları güç ve iktidarın kullanımını sınırlar. Üstün bir ahlaka sahip olmayan yöneticilerin, sahip oldukları mevki, imkan ve yetkileri doğru kullanmalarını beklemek oldukça hayali ve ütopik bir beklentidir.
İslam uleması tarafından doğrudan devlet yöneticileri için kaleme alınmış olan Nasihatname ve Siyasetnamelerin asıl maksadı da yöneticilere ahlakî esasları hatırlatmak, onları hak ve adalete çağırmak ve böylece muhtemel zulüm ve haksızlıkların önüne geçmektir. Gazzalî, Maverdi, Nizamülmülk, Tartuşi ve Aşık Çelebi gibi alimler tarafından kaleme alınan siyasetnamelere baktığımızda devlet başkanına ve yöneticilere yapılan nasihatlerin şu konular etrafında döndüğü görülmektedir:
Adaletten ve insaftan ayrılmama, halk tarafından kolay ulaşılabilir olma, halkın dertlerini dinleme ve onların genel ahvalinden haberdar olma, ilme ve ilim ehline değer verme, mazlumların hakkını zalimlerden alma, yoksul ve muhtaçlara yardım etme, kamusal vazifeleri ehil ve liyakatli insanlara verme, dürüst ve ahlaklı insanlarla çalışma ve dalkavukları etrafından uzaklaştırma, doğruluktan ayrılmama, yalan vaatlerde bulunmama, Allah’ın ihsan etmiş olduğu nimetlerin kadrini bilme ve bunları yerinde değerlendirme, sahip olduğu güç ve imkanlar yüzünden gurur ve kibre kapılmama, isyankar ve mücrimlere gereken cezayı verme, halkına karşı şefkatli ve merhametli olma, öfkesine yenik düşmeme, dünyaya tamah etmeme ve hırs göstermeme, israftan kaçınma, lüks ve şatafata dalmama, halkın malını mülkünü göz dikmeme ve bunları haksız yere almama, beytülmali şahsı adına kullanmama, memurlarını sürekli denetleyerek onların da halka zulüm ve haksızlık yapmasına mani olma, vergilerde adaleti gözetme, yeryüzünü mamur hale getirme, ülkenin güvenliğini sağlama.
Siyasetname yazarları bunlara riayet eden bir kimsenin halkının sevgi ve saygısına mazhar olacağını ve onların hayır duasını alacağını ifade etmişlerdir. Zira yöneticilerinin dürüst, adil ve ahlaklı olduğunu gören halk onları sevecek, onlara itimat ve itaat edecektir. Onlar bu konuda şöyle bir ölçü getirmişlerdir: “Devlet başkanı sizden başka birisi olsaydı, onun size nasıl muamele yapmasını ister idiyseniz, sizin de halka öyle muamele etmeniz gerekir.” Onlara göre arkasından sitayişle bahsedilmesini ve kubbede hoş bir sada bırakarak dünyadan ayrılmayı arzu eden bir yöneticinin yapması gereken adaletten ve güzel ahlaktan başka bir şey değildir.
Hiçbir siyasetname kitabında makyavelist düşüncelere rastlamak mümkün değildir. Onlar ahlakı asla araçsallaştırmamış ve pragmatik mülahazalarla ele almamışlardır. Hiçbir gerekçeyle zulmü ve ahlakdışı davranışları meşrulaştırma yoluna gitmemişlerdir. Sürekli bulundukları konumun ağırlığını, hesap gününü ve kendilerinden büyük bir Rabb’in olduğunu hatırlatarak yöneticilerde sorumluluk duygusunu harekete geçirmişlerdir. Onları günahlardan, zulümlerden ve ahlaksızlıklardan alıkoymaya çalışmışlardır. Zorbalık ve zulme başvuran devlet başkanlarının üstlendikleri emaneti kirleteceklerini, bu yüzden de bedbaht olacaklarını ifade etmişlerdir.
İslâm alimleri yöneticilerin ahlâklı olmasına ayrı bir önem vermişlerdir. Onlar sık sık “Halk, devlet başkanının dini üzeredir.” sözüne yer vermiş ve yöneticileri zalim ve ahlaksız olan bir memleketin vatandaşlarının da onlara uyacaklarını vurgulamışlardır. Konuyla ilgili rivayet edilen şu hadis de bu manayı güçlendirmektedir: “İnsanlar arasında iki kesim var ki onlar düzgün olursa diğer insanlar da düzelir, onlar bozulursa diğerleri de bozulur, bunlar yöneticiler ve ilim adamlarıdır.” (Kenzu’l-ummâl, 10/191) Halk arasında meşhur olan “Balık baştan kokar.” sözü de bunu ifade eder.
İslam düşünce geleneğinde, günümüze model olabilecek tatmin edici bir siyaset teorisinin geliştirildiğini ve uygulandığını söylemek zor olsa da; ahlak ve siyaset kavramları etrafında üretilen fikriyat ve temel anlayışın, günümüzün kirli siyasetine istikamet kazandırabilecek potansiyelde olduğu da bir gerçektir.
Modern dünya; ilim, teknoloji, kalkınma, refah, demokrasi, özgürlükler, insan hakları gibi alanlarda gösterdiği başarıyı ahlak alanında gösterememiştir. Ahlaktan bağımsızlaşıp kendine has rasyonel ve pragmatist bir kısım kurallar etrafında hareket eden siyaset de yozlaşmaya başlamış, sorun çözmesi gereken bir mekanizma iken sorun üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Zira siyaset, güç, iktidar ve makam, tabiatı itibarıyla yozlaştırıcıdır. Bundan salim kalmanın yolu ise siyasetin, adalet, hakkaniyet ve ahlaka uygun olarak icra edilmesidir.
Siyasetin ahlaktan bağımsızlaşması bir yana bazıları onu dinin ve ahlakın da üzerine çıkarmış, onları da etkileyen ve hatta belirleyen bir faaliyete dönüştürmüş ve mutlaklaştırmışlardır. Bunun bir neticesi olarak bir kısım siyasetçiler de ahlakdışı davranmanın ve günah işlemenin kendilerine tanınan bir imtiyaz olduğunu içselleştirmeye başlamışlardır. Ne var ki böyle bir anlayışın ortaya çıkaracağı siyaset de ancak zalim, kötü ve kirli bir siyaset olacaktır.
Netice
Günümüzde siyasetin kaçınılması gereken ve kendisinden Allah’a sığınılması gereken kötü bir uğraş olduğunu ifade edenlerin sayısı hiç de az değildir. Halbuki Aristo siyaseti, insan mutluluğunu ve toplum huzurunu gerçekleştirme sanatı olarak gördüğü için onun en yüce ve en anlamlı bir beşeri faaliyet olarak kabul eder. İşte siyasetle ilgili tamamen birbirine zıt bu iki farklı yaklaşımın temel sebebi, onun hangi hedeflere yöneldiği ve bu hedefleri de hangi vasıtaları kullanarak gerçekleştirdiğiyle alakalıdır.
Siyasetin önüne insancıl hedefler koymanın ve bu hedefleri de insancıl yollarla gerçekleştirmenin en etkili vasıtası ise siyasette ahlaki ilkeleri hâkim kılmaktan geçecektir. İşte bu noktada ahlakî ilkelerin her zaman, her yerde ve herkes için gözetilmesi gerektiğini savunan; yönetici için adalet ve ahlakın dışına çıkmasını haklı gösterecek herhangi bir istisna öngörmeyen; hatta adalet, hakkaniyet, dürüstlük, merhamet gibi ahlakî sıfatlara öncelikli olarak devlet başkanlarının sahip olması gerektiğini ifade eden İslam ulemasının yaklaşımları fevkalade önem taşımaktadır.
Zaafa uğramış siyasi ahlakın yeniden ihya edilebilmesinin yolu onu, hak, adalet, kamu menfaati, maslahat ve güzel ahlak ile sınırlandırmaktan geçmektedir. Farklı bir ifadeyle güç, iktidar ve menfaat etrafında dönen günümüzün kirli siyasetini yeniden hayır ve salah yoluna sevk edecek olan en güçlü dinamik ahlakî değerlerdir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 9.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Kardeş katli caiz mi demiştiniz? [Alper Ender Fırat]
Ahmet Davutoğlu deyince aklıma hep ‘Devlet için evlatlar bile feda edildi’ sözü gelir. “Bizim bir devlet geleneğimiz var, Osmanlı’da da bu böyleydi, Devlet için evlatlar bile feda edildi. Bugün de devlete zarar verecek bir yapıyı kabul etmemiz mümkün değil.” demişti.
Yüzyıllar sonra bu ilkel anlayışı getirip ülkenin önüne koymuş ve bu uygulamayı gerine gerine de savunmuştu.
Davutoğlu AKP Hükümetinin, cemaate savaş açmasının hemen sonrasında söylemişti bu sözleri ve daha sonraki soykırımın teorisyenliğini yapmıştı.
Bu cümle yol ayrımındaki bir ülkenin yöneldiği yeni yolu gösteren çok önemli bir işaretti. O söz, Türkiye’nin evrensel değerleri terk etme iradesinden başka bir şey değildi. O güne kadar iyi kötü gelişme göstermiş adalet, özgürlük, hakkaniyet gibi düşünceler yerini keyfi hukuka bırakmıştı. Evrensel değerler, hukuk devleti gibi normlar bir kenara bırakılmış, Moğol devlet geleneği, Cengiz töresi, Bizans anlayışı, siyaseti teslim almıştı. Hukuki metinlerin yerini töre hukuku almış ve bir anda ülke yüzlerce yıl geriye gitmişti.
Oysa çağdaş dünyada, tıpkı asr-ı saadette olduğu gibi devlet kimsenin babasının malı ve onu yönetenler toplumun sahibi değildir, sadece birer memurudurlar. Toplum, aralarından birisini seçmiştir ve o da yazılı hukuk metinlerine göre ülkeyi yönetir sonra çeker gider. Kendini hancı herkesi yolcu zanneden devletin sahibi pozlarına hiç girmez.
Ülkeyi bu yola belki Davutoğlu sokmadı ama o kardeş katlini olağanlaştırdı. Bunu yapmak yerine herkesi evrensel değerlere davet edebilir, yazılı metinlerin ne dediğine bakmayı önerebilirdi. Öyle yapmadı Erdoğan kardeş katlini pratiğe dökerken, Davutoğlu da teorisyenliğini yaptı.
Davutoğlu iktidarlarına rakip gördüğü herkesin kellesini alan geçmişin örfi hukukunu yeniden uygulamaya sokmuştu büyük bir özgüvenle. Ancak örfi hukuk onun da kapısını çalmakta gecikmedi.
Oysa dünya çok tecrübe yaşamış, insanlık büyük acılardan geçerek çok dersler çıkarmıştı. Bugüne kadar sanki hiçbir şey yaşanmamış, insanlık hiç ilerlememiş gibi bütün tecrübeleri sıfırlayan bu ilkel anlayışı getirip ülkenin önüne koymuştu.
Hatırlayacaksınız 28 Şubat’ın artçı depremlerinin yaşandığı bir dönemde Anasol-M hükümeti, devlet memurlarını sorgusuz sualsiz işten atma yetkisini veren kanun hazırlamış ama Ahmet Necdet Sezer bu yasayı veto etmişti. 28 Şubatçılar böyle bir uygulamayı Sezer’e bile yaptıramamıştı. Ama bunlar ‘devlet geleneğinde evlat de katledilir’ deyip yüz binlerce insana kıyım yaptılar.
Evrensel değerleri askıya alıp tasarruf etmeyi iki dudak arasına sokan bu ceberrut anlayış, ülkeye maalesef Davutoğlu’nun da kurmayları arasında olduğu bir parti tarafından getirildi. Bu durumu savunmak da Davutoğlu’na düştü.
O zaman da çok söylemiş ama hiç dinletememiştik. Önünü açtığınız bu yol, giyotinin altına o yolu açanların da kellesini sokar demiştik. Postacı bu defa Ahmet Davutoğlu’nun da kapısını çaldı.
Erdoğan, kendisine başbakanlığı altı tepside sunarken ‘kardeşim’ diye hitap etmişti. Şimdi tahtına tehdit olarak gördüğü kardeşinin katl fermanını okuyor. Daha önce keyfi hukuku meşrulaştıran Ahmet Hoca, zarar kendisine dokununca hukuk, ahlak ve etik kalesine sığınmaya çabalıyor. Sizce de biraz geç kalmadı mı?
[Alper Ender Fırat] 9.12.2019 [TR724]
Yüzyıllar sonra bu ilkel anlayışı getirip ülkenin önüne koymuş ve bu uygulamayı gerine gerine de savunmuştu.
Davutoğlu AKP Hükümetinin, cemaate savaş açmasının hemen sonrasında söylemişti bu sözleri ve daha sonraki soykırımın teorisyenliğini yapmıştı.
Bu cümle yol ayrımındaki bir ülkenin yöneldiği yeni yolu gösteren çok önemli bir işaretti. O söz, Türkiye’nin evrensel değerleri terk etme iradesinden başka bir şey değildi. O güne kadar iyi kötü gelişme göstermiş adalet, özgürlük, hakkaniyet gibi düşünceler yerini keyfi hukuka bırakmıştı. Evrensel değerler, hukuk devleti gibi normlar bir kenara bırakılmış, Moğol devlet geleneği, Cengiz töresi, Bizans anlayışı, siyaseti teslim almıştı. Hukuki metinlerin yerini töre hukuku almış ve bir anda ülke yüzlerce yıl geriye gitmişti.
Oysa çağdaş dünyada, tıpkı asr-ı saadette olduğu gibi devlet kimsenin babasının malı ve onu yönetenler toplumun sahibi değildir, sadece birer memurudurlar. Toplum, aralarından birisini seçmiştir ve o da yazılı hukuk metinlerine göre ülkeyi yönetir sonra çeker gider. Kendini hancı herkesi yolcu zanneden devletin sahibi pozlarına hiç girmez.
Ülkeyi bu yola belki Davutoğlu sokmadı ama o kardeş katlini olağanlaştırdı. Bunu yapmak yerine herkesi evrensel değerlere davet edebilir, yazılı metinlerin ne dediğine bakmayı önerebilirdi. Öyle yapmadı Erdoğan kardeş katlini pratiğe dökerken, Davutoğlu da teorisyenliğini yaptı.
Davutoğlu iktidarlarına rakip gördüğü herkesin kellesini alan geçmişin örfi hukukunu yeniden uygulamaya sokmuştu büyük bir özgüvenle. Ancak örfi hukuk onun da kapısını çalmakta gecikmedi.
Oysa dünya çok tecrübe yaşamış, insanlık büyük acılardan geçerek çok dersler çıkarmıştı. Bugüne kadar sanki hiçbir şey yaşanmamış, insanlık hiç ilerlememiş gibi bütün tecrübeleri sıfırlayan bu ilkel anlayışı getirip ülkenin önüne koymuştu.
Hatırlayacaksınız 28 Şubat’ın artçı depremlerinin yaşandığı bir dönemde Anasol-M hükümeti, devlet memurlarını sorgusuz sualsiz işten atma yetkisini veren kanun hazırlamış ama Ahmet Necdet Sezer bu yasayı veto etmişti. 28 Şubatçılar böyle bir uygulamayı Sezer’e bile yaptıramamıştı. Ama bunlar ‘devlet geleneğinde evlat de katledilir’ deyip yüz binlerce insana kıyım yaptılar.
Evrensel değerleri askıya alıp tasarruf etmeyi iki dudak arasına sokan bu ceberrut anlayış, ülkeye maalesef Davutoğlu’nun da kurmayları arasında olduğu bir parti tarafından getirildi. Bu durumu savunmak da Davutoğlu’na düştü.
O zaman da çok söylemiş ama hiç dinletememiştik. Önünü açtığınız bu yol, giyotinin altına o yolu açanların da kellesini sokar demiştik. Postacı bu defa Ahmet Davutoğlu’nun da kapısını çaldı.
Erdoğan, kendisine başbakanlığı altı tepside sunarken ‘kardeşim’ diye hitap etmişti. Şimdi tahtına tehdit olarak gördüğü kardeşinin katl fermanını okuyor. Daha önce keyfi hukuku meşrulaştıran Ahmet Hoca, zarar kendisine dokununca hukuk, ahlak ve etik kalesine sığınmaya çabalıyor. Sizce de biraz geç kalmadı mı?
[Alper Ender Fırat] 9.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
‘Dolandırıcılar! Öksüzün hakkını yiyenler…’ [Erhan Başyurt]
Siyasette yeni bir dönem yaşanıyor.
Yeni aktörler sahneye çıktıkça, AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) içinde panik havası artıyor.
Yerel seçimlerde Ankara ve İstanbul hezimeti, İmamoğlu’nun iki kez seçim kazanması AKP’nin kimyasını bozmuştu.
Şimdi de AKP, içinden kopan yeni muhalefet partileri ile yüzleşme sancısı çekiyor.
Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan merkezli oluşum sürecindeki siyasi partiler, iktidar kanadında panik havası estiriyor.
Davutoğlu ve Babacan’ın, halihazırda MHP ile Cumhur İttifakı oyları yüzde 50’nin altına düşen AKP’den koparacağı her oy, Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini daha da zora sokacak.
Bağımsız anketler, Erdoğan’ın AKP içerisinde sadık oyunun yüzde 73 olduğunu gösteriyor. Yani AKP’ye oy verenlerin yüzde 25’i, toplam seçmenin en az yüzde 10’u AKP’den yeni partilere kaçabilir…
Babacan’ın yeni parti kurma sürecinde ilk kez çıktığı bir canlı yayında, aldığı izlenme reytingleri, anketlerde kişisel olarak öne çıkması iktidarda alarm zilleri çaldırıyor.
AKP’liler bir süredir, ‘dillerini ısırıp beklemek…’ gibi, sessiz kalıp olacakları görmeye çalışıyordu.
Ancak Erdoğan tam da bu uzun sessizliğin ortasında bombayı patlattı.
Uzun yıllar birlikte çalıştığı DAVUTOĞLU ve BABACAN’ı DOLANDIRICILIK ve ÖKSÜZÜN HAKKINI YEMEK ile suçladı…
‘DAVUTOĞLU, 450 DÖNÜM ARAZİYİ BEDELSİZ DEVRETTİ’
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, İstanbul İl Başkanlığı Genişletilmiş İl Danışma Meclisi Toplantısı’nda beklenmeyen önceden planlandığı belli açıklamalar yaptı.
AKP Genel Başkanlığı, Başbakanlık ve Erdoğan’ın Dışişleri Bakanlığı görevlerini yapmış olan Ahmet Davutoğlu, Erdoğan’ın Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığını ve Dışişleri Bakanlığını yapmış Ali Babacan, ‘iki eski dost’, ‘kardeş’ yeni ağır ithamların hedefi oldular.
Erdoğan, adını bile anmadan tepeden bir hitapla ‘malum zat’ diyerek, Davutoğlu’nu suçlamalarının odak noktası yaptı.
“Şehir Üniversitesi’nin tahsisini Başbakanlığım döneminde yapan benim. Daha sonrasında malum zat Başbakan olunca bu tahsisi Şehir Üniversitesi’ne mülkiyet devrine dönüştürmüştür. Hiçbir üniversitenin daha önce mülkiyet devri olmamıştır. Öksüz ve yetimin hakkını orada gözetmeksizin devir gerçekleştirdiler… Burası tabi 2,5 milyarlık bir bedele sahip önemli bir yer ve tapu devri yapıyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Hani dürüsttünüz?…”
Erdoğan, Davutoğlu’nu kurucusu olduğu Şehir Üniversitesi’ne 450 dönüm değerli araziyi haksız şekilde bedava devrederek, öksüz ve yetimin hakkını yediğini iddia etti.
Erdoğan’ın Davutoğlu’na ikinci ithamı da milletin parasını çalmak kadar ağır: ‘Dolandırıcılık…’
‘Bunlar Halkbank’ı da dolandırmaya çalıştılar. Banka bunlara ciddi bir kredi veriyor fakat ödeme planlarında bunlar bankaya ödeme gerçekleştirmiyorlar. Şu an bankaya borçları 417 milyon noktasında…’
‘GÜL’E DEDİM: KASAYI BOŞALTMAYIZ…’
Erdoğan eleştirilerini Davutoğlu ile sınırlı tutmadı. Yeni siyasi hareketlenmenin merkezinde yer alan Eski Cumhurbaşkanı ve AKP AKP iktidarının ilk Başbakanı Abdullah Gül’ü, Ali Babacan’ı ve Mehmet Şimşek’i de eleştirdi…
‘Halef-selef olduğum’ diyerek yine isim vermeden Gül’ün kendisini aradığını belirtti ve Şehir Üniversitesi konusunda aralarında geçen özel bir görüşmeyi ifşa etti:
‘Bizi eski Cumhurbaşkanı aradı, dedim ki keşke benim yerimde olsaydınız. Siz bankaların nasıl battığını biliyorsunuz, dedim ki biz de kasayı boşaltamayız…’
Yani ‘kardeşim’ dediği Gül’ün Halkbank’ın içini boşaltmayı ve kredinin silinmesi tarzı bir teklif ile geldiği, Erdoğan’ın da halkın parasını savunup ‘‘kasayı boşaltmayız, bankayı batırtmayız’’ resti çektiği ileri sürülüyor, bu açıklamalarla…
BABACAN’A ‘HANİ BUNLAR DÜRÜSTTÜ?’
Son hamle ise, Babacan’a… Erdoğan, haksız olarak mülkiyet devri yapılan kararın altında imzası olanları da açıkladı. Babacan’ın da ‘dürüst olmadığını’ savundu.
‘Peki bu nasıl doğruluk? Peki yanında kim var? Yine bir başka isim o da Sayın Babacan var. Onun da imzası var bu işin altında. Başka kim var? Mehmet Şimşek var. Başka kim var? O zaman Ulaştırma Bakanı olarak Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun içinde olan Feridun Bilgin var. Hani bunlar dürüsttü ya. Dürüstlüğü bunlar kimseye bırakmıyordu…’
DANIŞTAY’IN İPTAL KARARINI ARKADAN DOLANDILAR
Davutoğlu, ‘dolandırıcılık’ ve ‘yetimin öksüzün malının çalınması’ suçlamalarına yazılı olarak aynı sertlikte cevap erdi.
Ancak bu cevaplara geçmeden önce bir parantez açıp, üzerinde tartışılan konuyu biraz açalım…
Ahmet Davutoğlu’nun kurucularından olduğu Bilim ve Sanat Vakfı, 2008 yılında İstanbul Şehir Üniversitesi’ni kurdu.
Üniversite aynı yıl, TEKEL’e ait olduğu halde Özelleştirme İdaresi’ne devir olunan İstanbul Kartal’daki 450 dönümlük değerli arazinin 49 yıllığına kullanım hakkının kendilerine verilmesini talep etti.
TEKEL’e ait değerli arazi, Erdoğan’ın onayı ile Şehir Üniversitesi’ne sembolik bir bedel ile kiralandı.
Mimarlar Odası’nın öncülüğünde 2009’da ‘Cevizli Tekel Dayanışması’ adlı kampanya grubu kuruldu.
Kamu zararı nedeniyle davalar açıldı.
Danıştay, arazinin kullanım hakkını bir kaç kez durdurdu.
Bu engeli aşmak, Danıştay’ın iptal kararının arkasından dolanmak için Özelleştirme Yüksek Kurulu, 2015’te dönemin Başbakan’ı Ahmet Davutoğlu’nun talimatıyla söz konusu araziyi bedelsiz olarak üniversiteye devretti.
Mimarlar Odası, bu kez öğrencilerinden ücret alan Şehir Üniversitesi’ne kamu arazisinin ücretsiz devrinin iptali için dava açtı.
Danıştay 13. Dairesi, Ekim 2018’de dava konusu devir işleminin iptaline karar verdi.
Ancak, üniversite bu araziyi ipotek gösterip Halkbank’tan kredi almıştı.
Burada yeni kampüs inşa edip, üniversiteyi 2017’de buraya taşımıştı.
Halkbank, Danıştay iptal kararından tam bir yıl sonra 18 Ekim 2019’da ihtiyati haczin kesin hacze çevrilmesi için takip başlattı.
Üniversitenin kredi teminatlarını durdurdu sonra da tüm bankalardaki varlıklarına tedbir koydurdu…
Bu arada siyasi baskılar nedeniyle, Ülker Grubu da üniversiteye maddi desteğini kesti.
7 bin öğrencili Şehir Üniversitesi’ne şu an kayyım atanması veya Marmara Üniversitesi’ne devri söz konusu…
DAVUTOĞLU’NDAN ERDOĞAN’A REST: ‘SERVETLERİMİZ ARAŞTIRILSIN…’
Davutoğlu, Erdoğan’ın ‘dolandırıcılık’ suçlamasına ‘bu bir milattır’ ve ’hodri meydan’ diyerek cevap verdi.
Davutoğlu, şahsına ve kurucusu olduğu üniversiteye saldırının siyasi amaçlı olduğunu iddia etti.
‘Her şeyden önce üniversite ile ilgili böyle bir kararın bir siyasi partinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulunda alınmış olması hem üniversiteye yönelen husumetin altında yatan gerçek niyeti hem devlet düzenimizin gelmiş olduğu durumu bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır…’
Davutoğlu açıklamasında, “Her gördüğü araziye dolar hesabı ile değer biçenler bunu anlayamazlar” diyerek Erdoğan’ın ‘kupon arazi’ düşkünlüğüne ve 17/25 Yolsuzluk tapelerinde yer alan ‘‘kupon arazileri benden habersiz satamazsınız’’ çıkışana gönderme yapıyor.
‘Başbakanlığım süresince yaptığım uygulamalar konusunda şahsıma yöneltilen tek ithamın, hiç bir şahsi hakkımın ve çıkarımın olmadığı, kızıma, oğluma, damadıma, gelinime bırakmayacağım bir eğitim kurumuna arazi devri olmasından sadece onur duyarım…’ diyerek Erdoğan ve ailesine yönelik iddialara gönderme yapan Davutoğlu cevabında, en son ABD’nin yapıp başarı elde ettiği ‘Erdoğan’ın ve yakınlarının servetinin araştırılması’ tarzı bir hamle ile elini yükseltiyor.
Erdoğan ve yakınlarının haksız zenginleşme yaşadıklarını şöyle ima ediyor:
‘Yaşayan bütün Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, kamu bankalarının bağlı olduğu bakanlar ve özelleştirme yüksek kurulunda görev yapmış yetkililerin ve onların birinci ve ikinci derece hısımlarının ve akrabalarının mal varlıklarını ve bu varlıklardaki değişimi, bu kişilerin siyasete girdikleri/devlet görevi üstlendikleri günden bugüne kadar araştırmak ve soruşturmak üzere TBMM’nde gerekli komisyonlar oluşturulmalı…’
‘DİĞER ARAZİ TAHSİSLERİ VE KREDİLER DE ARAŞTIRILSIN…’
Erdoğan’ın ‘bedelsiz mülkiyet devri yapılan tek üniversite Şehir Üniversitesi’ ve ‘Halkbank’ı dolandırdılar…’ iddiasına da şöyle meydan okuyor:
‘Bu komisyonlarda kamu bankalarının, Şehir Üniversitesi de dahil olmak üzere hangi vakıflara ve şirketlere nasıl kredi verdikleri, hangi şirketlerin borçlarının yapılandırıldığı, kimlerin hangi yöntemlerle kurtarıldığı, kimlerin ise batmasına seyirci kalındığı şeffaf bir şekilde ortaya konmalıdır…’
Davutoğlu, ‘öksüz ve yetimin hakkını yediler’ suçlamasına da karşı hamle yapıyor:
‘Bu araştırma ve soruşturma neticesinde objektif hukuki kriterlerle izah edilemeyen varlıklar ve kaynaklar Hazineye intikal ettirilerek bir ‘yetim ve yoksul’ fonu oluşturulmalı ve bu fon yetimlere, öksüzlere, şehit yakınlarına, gazilere ve sayıları her geçen gün artan işsizlere dağıtılmalıdır…’
***
Özel telefon görüşmesi ifşa edilen ‘’Kasayı boşalttırmam…’’ resti çekildiği iddia edilen Abdullah Gül ve ‘’Öksüz ve yetimin hakkını bedelsiz devrettiler… Hani bunlar dürüsttü?’’ diye suçlanan Ali Babacan’dan konuya ilişkin henüz bir açıklama gelmedi…
YASAL BİLE OLSA ETİK DEĞİL!
Peki, kim haklı?
Davutoğlu’nun kurucusu olduğu vakfa ait bir üniversiteye ücretsiz arazi bağışı yasal bile olsa etik değildir. Eğitim amacına uygun kullanılması da bu kararı etik kılmaz…
Tam bir değerlendirme yapabilmek için yargının ancak karar verebileceği çapta ağır suçlamalar bunlar.
Ancak ortada bağımsız ve güvenilir bir yargı yok!
Meclis Komisyonu kurulması fikri kağıt üstünde güzel ancak 17/25 Aralık Yolsuzluk Fezlekesi’ni aklayan, kamuoyunu ilgilendiren bir çok konuda komisyon kurulmasını engelleyen, 15 Temmuz Raporu’nu bile kamuoyu ile paylaşamayan bir Meclis, mevcut zayıf konumuyla bunu maalesef yapamaz.
Davutoğlu ancak bunu bir seçim vaadi yapar ve koalisyon ortağı olursa da, ön şart olarak bu maddeleri masaya sürebilir o kadar…
Erdoğan ve ailesinin, hiç bir bağımsız soruşturmaya evet demesi mümkün değil, ABD’nin son hamlelerinin nasıl geri adım attırdığı görüldü…
Bu noktada, bazı sorular aydınlanabilirse, nispeten sağlıklı yargılara varmak mümkün olur.
Yapılanın etik sınırını aşıp aşmadığını ise ancak şu 3 soruya yanıt bulunduğunda vermek mümkün;
– Şehir Üniversitesi dışında, kamu arazilerinin bedelsiz devredildiği veya kiralandığı başka vakıf veya dernek var mı?
– Erdoğan’ın çocuklarının içinde yer aldığı vakıf ve derneklere, yapılan devirlerin tamamı yasaya uygun mu?
– Halkbank ve diğer kamu bankalarının, başka vakıf girişimlerine açtığı krediler nelerdir ve geri ödemeleri düzenli gerçekleşiyor mu?
ERDOĞAN’IN İTHAMLARI TAMAMEN SİYASİ AMAÇLI…
Değerli arazinin ‘tahsisi’ Erdoğan’ın onayı ile 2009’da gerçekleşiyor. Danıştay durduruyor.
Bu kez Davutoğlu, 2015’te kendisi Başbakan iken bu bedelsiz devri gerçekleştiriyor. Danıştay 2018’de bu bedelsiz devri de iptal ediyor.
Halkbank tam bir yıl sonra 2019 Ekim’de, üniversiteyi kilitleyecek haciz işlemlerine başlıyor…
Erdoğan’ın konuyu parti MKYK’da ele olmuş olması, Halkbank’ın siyasi talimat olmadan böyle bir adım atamayacağı bilindiğine göre, devir etik olmasa bile iktidarın tavrı da etik üzerine değil siyasi intikam amaçlı…
Erdoğan’ın devir kararının altında imzası olanları sıralarken, halen AKP’de siyaset yapmaya devam eden Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’nin adını telaffuz etmemesi de, açıklamalarının siyasi olduğunun teyidi…
Suçlamalar, net bir şekilde AKP içinde yükselen muhalefeti acımasızca yok etmeye yönelik.
Erdoğan, ‘kardeşim’ dediği 15 yıl birlikte yol aldığı arkadaşlarına bile ‘acımayacağını’ gösterdi.
Devletin bekası için ‘kardeş katli’ni caiz görenler, Erdoğan’ın bugüne kadar ki hukuksuzluklarını destekleyip, sessiz kalanlar şu an elleriyle büyüttükleri bir kontrolsüz gücün kendileri de kurbanı oluyorlar.
DOLANDIRICILIK VARSA BİLE AKP İKTİDARINDA YAPILDI!
Erdoğan’ın derdinin, Halkbank’ın kasasının boşalması veya öksüzün yetimin hakkı olmayacağını, Halkbank’ın şu an ABD’de yürüyen soruşturması tek başına açıklamaya yeterli.
Halkın bankasını İran’ın dolarlarını aklamak için Zarrab’ın önüne yatıranlar, yasa dışı işlem yapanlar, bundan komisyon alanlardır esas hesap vermesi gerekenler…
Halkbank’ın milyarca dolarlık cezaya çarptırılması ve belki iflası söz konusu olacak bu tarihi hatanın bedeli olarak.
Tabii halkın cebinden, öksüzün ve yetimin cebinden çıkacak tüm bu paralar…
Yaşanan kavga, ‘tencere dibin kara, senin ki benden kara’ tartışmasıdır.
Şayet Davutoğlu AKP Genel Başkanı ve Başbakan iken, Babacan AKP hükümetinde Başbakan Yardımcısı iken, Mehmet Şimşek AKP’li hükümetinin bakanı iken ‘dolandırıcılık’ yaptıysa, ‘öksüzün ve yetimin hakkını gasp etti’ ise, bu o isimler kadar AKP’nin de suçudur.
Bu çamura batmış olan tepeden tırnağa AKP’dir…
Erdoğan bir taşla 4 kuş vumaya çalışıyor ancak panik ile kendisinin en zayıf olduğu noktadan saldırdı.
Eski yol arkadaşlarını ve görev arkadaşlarını vurmak için yaptığı hamle, bumerang misali dönüp kendisini de yaralayacak.
[Erhan Başyurt] 9.12.2019 [TR724]
Yeni aktörler sahneye çıktıkça, AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) içinde panik havası artıyor.
Yerel seçimlerde Ankara ve İstanbul hezimeti, İmamoğlu’nun iki kez seçim kazanması AKP’nin kimyasını bozmuştu.
Şimdi de AKP, içinden kopan yeni muhalefet partileri ile yüzleşme sancısı çekiyor.
Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan merkezli oluşum sürecindeki siyasi partiler, iktidar kanadında panik havası estiriyor.
Davutoğlu ve Babacan’ın, halihazırda MHP ile Cumhur İttifakı oyları yüzde 50’nin altına düşen AKP’den koparacağı her oy, Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini daha da zora sokacak.
Bağımsız anketler, Erdoğan’ın AKP içerisinde sadık oyunun yüzde 73 olduğunu gösteriyor. Yani AKP’ye oy verenlerin yüzde 25’i, toplam seçmenin en az yüzde 10’u AKP’den yeni partilere kaçabilir…
Babacan’ın yeni parti kurma sürecinde ilk kez çıktığı bir canlı yayında, aldığı izlenme reytingleri, anketlerde kişisel olarak öne çıkması iktidarda alarm zilleri çaldırıyor.
AKP’liler bir süredir, ‘dillerini ısırıp beklemek…’ gibi, sessiz kalıp olacakları görmeye çalışıyordu.
Ancak Erdoğan tam da bu uzun sessizliğin ortasında bombayı patlattı.
Uzun yıllar birlikte çalıştığı DAVUTOĞLU ve BABACAN’ı DOLANDIRICILIK ve ÖKSÜZÜN HAKKINI YEMEK ile suçladı…
Muhalif hareketlere destek veren Gül ve Mehmet Şimşek’in isimlerini de verdi.
‘DAVUTOĞLU, 450 DÖNÜM ARAZİYİ BEDELSİZ DEVRETTİ’
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, İstanbul İl Başkanlığı Genişletilmiş İl Danışma Meclisi Toplantısı’nda beklenmeyen önceden planlandığı belli açıklamalar yaptı.
AKP Genel Başkanlığı, Başbakanlık ve Erdoğan’ın Dışişleri Bakanlığı görevlerini yapmış olan Ahmet Davutoğlu, Erdoğan’ın Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığını ve Dışişleri Bakanlığını yapmış Ali Babacan, ‘iki eski dost’, ‘kardeş’ yeni ağır ithamların hedefi oldular.
Erdoğan, adını bile anmadan tepeden bir hitapla ‘malum zat’ diyerek, Davutoğlu’nu suçlamalarının odak noktası yaptı.
“Şehir Üniversitesi’nin tahsisini Başbakanlığım döneminde yapan benim. Daha sonrasında malum zat Başbakan olunca bu tahsisi Şehir Üniversitesi’ne mülkiyet devrine dönüştürmüştür. Hiçbir üniversitenin daha önce mülkiyet devri olmamıştır. Öksüz ve yetimin hakkını orada gözetmeksizin devir gerçekleştirdiler… Burası tabi 2,5 milyarlık bir bedele sahip önemli bir yer ve tapu devri yapıyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Hani dürüsttünüz?…”
Erdoğan, Davutoğlu’nu kurucusu olduğu Şehir Üniversitesi’ne 450 dönüm değerli araziyi haksız şekilde bedava devrederek, öksüz ve yetimin hakkını yediğini iddia etti.
Erdoğan’ın Davutoğlu’na ikinci ithamı da milletin parasını çalmak kadar ağır: ‘Dolandırıcılık…’
‘Bunlar Halkbank’ı da dolandırmaya çalıştılar. Banka bunlara ciddi bir kredi veriyor fakat ödeme planlarında bunlar bankaya ödeme gerçekleştirmiyorlar. Şu an bankaya borçları 417 milyon noktasında…’
‘GÜL’E DEDİM: KASAYI BOŞALTMAYIZ…’
Erdoğan eleştirilerini Davutoğlu ile sınırlı tutmadı. Yeni siyasi hareketlenmenin merkezinde yer alan Eski Cumhurbaşkanı ve AKP AKP iktidarının ilk Başbakanı Abdullah Gül’ü, Ali Babacan’ı ve Mehmet Şimşek’i de eleştirdi…
‘Halef-selef olduğum’ diyerek yine isim vermeden Gül’ün kendisini aradığını belirtti ve Şehir Üniversitesi konusunda aralarında geçen özel bir görüşmeyi ifşa etti:
‘Bizi eski Cumhurbaşkanı aradı, dedim ki keşke benim yerimde olsaydınız. Siz bankaların nasıl battığını biliyorsunuz, dedim ki biz de kasayı boşaltamayız…’
Yani ‘kardeşim’ dediği Gül’ün Halkbank’ın içini boşaltmayı ve kredinin silinmesi tarzı bir teklif ile geldiği, Erdoğan’ın da halkın parasını savunup ‘‘kasayı boşaltmayız, bankayı batırtmayız’’ resti çektiği ileri sürülüyor, bu açıklamalarla…
BABACAN’A ‘HANİ BUNLAR DÜRÜSTTÜ?’
Son hamle ise, Babacan’a… Erdoğan, haksız olarak mülkiyet devri yapılan kararın altında imzası olanları da açıkladı. Babacan’ın da ‘dürüst olmadığını’ savundu.
‘Peki bu nasıl doğruluk? Peki yanında kim var? Yine bir başka isim o da Sayın Babacan var. Onun da imzası var bu işin altında. Başka kim var? Mehmet Şimşek var. Başka kim var? O zaman Ulaştırma Bakanı olarak Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun içinde olan Feridun Bilgin var. Hani bunlar dürüsttü ya. Dürüstlüğü bunlar kimseye bırakmıyordu…’
DANIŞTAY’IN İPTAL KARARINI ARKADAN DOLANDILAR
Davutoğlu, ‘dolandırıcılık’ ve ‘yetimin öksüzün malının çalınması’ suçlamalarına yazılı olarak aynı sertlikte cevap erdi.
Ancak bu cevaplara geçmeden önce bir parantez açıp, üzerinde tartışılan konuyu biraz açalım…
Ahmet Davutoğlu’nun kurucularından olduğu Bilim ve Sanat Vakfı, 2008 yılında İstanbul Şehir Üniversitesi’ni kurdu.
Üniversite aynı yıl, TEKEL’e ait olduğu halde Özelleştirme İdaresi’ne devir olunan İstanbul Kartal’daki 450 dönümlük değerli arazinin 49 yıllığına kullanım hakkının kendilerine verilmesini talep etti.
TEKEL’e ait değerli arazi, Erdoğan’ın onayı ile Şehir Üniversitesi’ne sembolik bir bedel ile kiralandı.
Mimarlar Odası’nın öncülüğünde 2009’da ‘Cevizli Tekel Dayanışması’ adlı kampanya grubu kuruldu.
Kamu zararı nedeniyle davalar açıldı.
Danıştay, arazinin kullanım hakkını bir kaç kez durdurdu.
Bu engeli aşmak, Danıştay’ın iptal kararının arkasından dolanmak için Özelleştirme Yüksek Kurulu, 2015’te dönemin Başbakan’ı Ahmet Davutoğlu’nun talimatıyla söz konusu araziyi bedelsiz olarak üniversiteye devretti.
Mimarlar Odası, bu kez öğrencilerinden ücret alan Şehir Üniversitesi’ne kamu arazisinin ücretsiz devrinin iptali için dava açtı.
Danıştay 13. Dairesi, Ekim 2018’de dava konusu devir işleminin iptaline karar verdi.
Ancak, üniversite bu araziyi ipotek gösterip Halkbank’tan kredi almıştı.
Burada yeni kampüs inşa edip, üniversiteyi 2017’de buraya taşımıştı.
Halkbank, Danıştay iptal kararından tam bir yıl sonra 18 Ekim 2019’da ihtiyati haczin kesin hacze çevrilmesi için takip başlattı.
Üniversitenin kredi teminatlarını durdurdu sonra da tüm bankalardaki varlıklarına tedbir koydurdu…
Bu arada siyasi baskılar nedeniyle, Ülker Grubu da üniversiteye maddi desteğini kesti.
7 bin öğrencili Şehir Üniversitesi’ne şu an kayyım atanması veya Marmara Üniversitesi’ne devri söz konusu…
DAVUTOĞLU’NDAN ERDOĞAN’A REST: ‘SERVETLERİMİZ ARAŞTIRILSIN…’
Davutoğlu, Erdoğan’ın ‘dolandırıcılık’ suçlamasına ‘bu bir milattır’ ve ’hodri meydan’ diyerek cevap verdi.
Davutoğlu, şahsına ve kurucusu olduğu üniversiteye saldırının siyasi amaçlı olduğunu iddia etti.
‘Her şeyden önce üniversite ile ilgili böyle bir kararın bir siyasi partinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulunda alınmış olması hem üniversiteye yönelen husumetin altında yatan gerçek niyeti hem devlet düzenimizin gelmiş olduğu durumu bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır…’
Davutoğlu açıklamasında, “Her gördüğü araziye dolar hesabı ile değer biçenler bunu anlayamazlar” diyerek Erdoğan’ın ‘kupon arazi’ düşkünlüğüne ve 17/25 Yolsuzluk tapelerinde yer alan ‘‘kupon arazileri benden habersiz satamazsınız’’ çıkışana gönderme yapıyor.
‘Başbakanlığım süresince yaptığım uygulamalar konusunda şahsıma yöneltilen tek ithamın, hiç bir şahsi hakkımın ve çıkarımın olmadığı, kızıma, oğluma, damadıma, gelinime bırakmayacağım bir eğitim kurumuna arazi devri olmasından sadece onur duyarım…’ diyerek Erdoğan ve ailesine yönelik iddialara gönderme yapan Davutoğlu cevabında, en son ABD’nin yapıp başarı elde ettiği ‘Erdoğan’ın ve yakınlarının servetinin araştırılması’ tarzı bir hamle ile elini yükseltiyor.
Erdoğan ve yakınlarının haksız zenginleşme yaşadıklarını şöyle ima ediyor:
‘Yaşayan bütün Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, kamu bankalarının bağlı olduğu bakanlar ve özelleştirme yüksek kurulunda görev yapmış yetkililerin ve onların birinci ve ikinci derece hısımlarının ve akrabalarının mal varlıklarını ve bu varlıklardaki değişimi, bu kişilerin siyasete girdikleri/devlet görevi üstlendikleri günden bugüne kadar araştırmak ve soruşturmak üzere TBMM’nde gerekli komisyonlar oluşturulmalı…’
‘DİĞER ARAZİ TAHSİSLERİ VE KREDİLER DE ARAŞTIRILSIN…’
Erdoğan’ın ‘bedelsiz mülkiyet devri yapılan tek üniversite Şehir Üniversitesi’ ve ‘Halkbank’ı dolandırdılar…’ iddiasına da şöyle meydan okuyor:
‘Bu komisyonlarda kamu bankalarının, Şehir Üniversitesi de dahil olmak üzere hangi vakıflara ve şirketlere nasıl kredi verdikleri, hangi şirketlerin borçlarının yapılandırıldığı, kimlerin hangi yöntemlerle kurtarıldığı, kimlerin ise batmasına seyirci kalındığı şeffaf bir şekilde ortaya konmalıdır…’
Davutoğlu, ‘öksüz ve yetimin hakkını yediler’ suçlamasına da karşı hamle yapıyor:
‘Bu araştırma ve soruşturma neticesinde objektif hukuki kriterlerle izah edilemeyen varlıklar ve kaynaklar Hazineye intikal ettirilerek bir ‘yetim ve yoksul’ fonu oluşturulmalı ve bu fon yetimlere, öksüzlere, şehit yakınlarına, gazilere ve sayıları her geçen gün artan işsizlere dağıtılmalıdır…’
***
Özel telefon görüşmesi ifşa edilen ‘’Kasayı boşalttırmam…’’ resti çekildiği iddia edilen Abdullah Gül ve ‘’Öksüz ve yetimin hakkını bedelsiz devrettiler… Hani bunlar dürüsttü?’’ diye suçlanan Ali Babacan’dan konuya ilişkin henüz bir açıklama gelmedi…
YASAL BİLE OLSA ETİK DEĞİL!
Peki, kim haklı?
Davutoğlu’nun kurucusu olduğu vakfa ait bir üniversiteye ücretsiz arazi bağışı yasal bile olsa etik değildir. Eğitim amacına uygun kullanılması da bu kararı etik kılmaz…
Tam bir değerlendirme yapabilmek için yargının ancak karar verebileceği çapta ağır suçlamalar bunlar.
Ancak ortada bağımsız ve güvenilir bir yargı yok!
Meclis Komisyonu kurulması fikri kağıt üstünde güzel ancak 17/25 Aralık Yolsuzluk Fezlekesi’ni aklayan, kamuoyunu ilgilendiren bir çok konuda komisyon kurulmasını engelleyen, 15 Temmuz Raporu’nu bile kamuoyu ile paylaşamayan bir Meclis, mevcut zayıf konumuyla bunu maalesef yapamaz.
Davutoğlu ancak bunu bir seçim vaadi yapar ve koalisyon ortağı olursa da, ön şart olarak bu maddeleri masaya sürebilir o kadar…
Erdoğan ve ailesinin, hiç bir bağımsız soruşturmaya evet demesi mümkün değil, ABD’nin son hamlelerinin nasıl geri adım attırdığı görüldü…
Bu noktada, bazı sorular aydınlanabilirse, nispeten sağlıklı yargılara varmak mümkün olur.
Yapılanın etik sınırını aşıp aşmadığını ise ancak şu 3 soruya yanıt bulunduğunda vermek mümkün;
– Şehir Üniversitesi dışında, kamu arazilerinin bedelsiz devredildiği veya kiralandığı başka vakıf veya dernek var mı?
– Erdoğan’ın çocuklarının içinde yer aldığı vakıf ve derneklere, yapılan devirlerin tamamı yasaya uygun mu?
– Halkbank ve diğer kamu bankalarının, başka vakıf girişimlerine açtığı krediler nelerdir ve geri ödemeleri düzenli gerçekleşiyor mu?
ERDOĞAN’IN İTHAMLARI TAMAMEN SİYASİ AMAÇLI…
Değerli arazinin ‘tahsisi’ Erdoğan’ın onayı ile 2009’da gerçekleşiyor. Danıştay durduruyor.
Bu kez Davutoğlu, 2015’te kendisi Başbakan iken bu bedelsiz devri gerçekleştiriyor. Danıştay 2018’de bu bedelsiz devri de iptal ediyor.
Halkbank tam bir yıl sonra 2019 Ekim’de, üniversiteyi kilitleyecek haciz işlemlerine başlıyor…
Erdoğan’ın konuyu parti MKYK’da ele olmuş olması, Halkbank’ın siyasi talimat olmadan böyle bir adım atamayacağı bilindiğine göre, devir etik olmasa bile iktidarın tavrı da etik üzerine değil siyasi intikam amaçlı…
Erdoğan’ın devir kararının altında imzası olanları sıralarken, halen AKP’de siyaset yapmaya devam eden Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’nin adını telaffuz etmemesi de, açıklamalarının siyasi olduğunun teyidi…
Suçlamalar, net bir şekilde AKP içinde yükselen muhalefeti acımasızca yok etmeye yönelik.
Erdoğan, ‘kardeşim’ dediği 15 yıl birlikte yol aldığı arkadaşlarına bile ‘acımayacağını’ gösterdi.
Devletin bekası için ‘kardeş katli’ni caiz görenler, Erdoğan’ın bugüne kadar ki hukuksuzluklarını destekleyip, sessiz kalanlar şu an elleriyle büyüttükleri bir kontrolsüz gücün kendileri de kurbanı oluyorlar.
DOLANDIRICILIK VARSA BİLE AKP İKTİDARINDA YAPILDI!
Erdoğan’ın derdinin, Halkbank’ın kasasının boşalması veya öksüzün yetimin hakkı olmayacağını, Halkbank’ın şu an ABD’de yürüyen soruşturması tek başına açıklamaya yeterli.
Halkın bankasını İran’ın dolarlarını aklamak için Zarrab’ın önüne yatıranlar, yasa dışı işlem yapanlar, bundan komisyon alanlardır esas hesap vermesi gerekenler…
Halkbank’ın milyarca dolarlık cezaya çarptırılması ve belki iflası söz konusu olacak bu tarihi hatanın bedeli olarak.
Tabii halkın cebinden, öksüzün ve yetimin cebinden çıkacak tüm bu paralar…
Yaşanan kavga, ‘tencere dibin kara, senin ki benden kara’ tartışmasıdır.
Şayet Davutoğlu AKP Genel Başkanı ve Başbakan iken, Babacan AKP hükümetinde Başbakan Yardımcısı iken, Mehmet Şimşek AKP’li hükümetinin bakanı iken ‘dolandırıcılık’ yaptıysa, ‘öksüzün ve yetimin hakkını gasp etti’ ise, bu o isimler kadar AKP’nin de suçudur.
Bu çamura batmış olan tepeden tırnağa AKP’dir…
Erdoğan bir taşla 4 kuş vumaya çalışıyor ancak panik ile kendisinin en zayıf olduğu noktadan saldırdı.
Eski yol arkadaşlarını ve görev arkadaşlarını vurmak için yaptığı hamle, bumerang misali dönüp kendisini de yaralayacak.
[Erhan Başyurt] 9.12.2019 [TR724]
Pandoranın kutusu açıldı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Ahmet Davutoğlu’nun kurucuları arasında yer aldığı İstanbul Şehir Üniversitesi, Erdoğan rejiminin yeni hedefi. Herkes meseleyi gayet iyi biliyor. Davutoğlu yeni parti kuruluşu için düğmeye bastığından beri başı kademeli olarak artan şekilde derde girmeye başladı.
Önce başbakanlığı döneminde atanan kilit ve üst seviyelerdeki bürokratlar görevden alındı. Özellikle dışişleri bünyesindeki birçok diplomatik personel böylelikle rejimin tadına bakmış oldu. Bu diplomat ve üst düzey bürokratların bir bölümü, Ankara’da rejim istihbaratına bağlı olduğu söylenen yerlere alınarak işkenceye maruz bırakıldı. İlerleyen zamanlarda Erdoğan ve yakın çevresi Davutoğlu’nun girişimini devam ettirmesinden daha da tedirgin oldular ve baskının dozajını arttırdılar. Tepkilerin yeni hedefi, böylelikle İstanbul Şehir Üniversitesi oldu.
Üniversitenin arkasındaki kurum Bilim ve Sanat Vakfı, 1980’lerden beri aktif olan İslamcı ve muhafazakâr bir kuruluş olarak bünyesinde o dönemlerde üvey evlat muamelesi gören onlarca insanı topladı. Ağır toplarından biri Ahmet Hoca’ydı. Türk-İslam medeniyeti algılarına göre, zihniyet dönüşümü ve meydan okuma olarak adlandırdıkları bir İslamcı refleksle, tepkisel bir hareket olarak İslamcı çevrelerin sempatisini kazandılar. Bir bilim geleneği inşa etmek hedefiyle yola çıktılar, İslamcılar içinde bu alanda önemli bir gelişim gösteren nadir örnekler arasında yer aldılar. 2000’lere gelindiğinde, birçok üniversitede kadro bulan Vakıf temelli akademisyenlerin önemli bir rakama ulaştığını görüyoruz.
2002’den sonra, AKP rüzgârını arkasına alan Vakıf, birçok devlet üniversitesinde etkin hale geldi. Hani diyorlar ya, Gülen Cemaati “devlete sızdı” diye, esasında birçok İslamcı-muhafazakâr grup, bu dönemde Türkiye’deki demokratikleşme etkisiyle devlet kadrolarında daha fazla yer buldu. Yetiştirdikleri insanların bu yönelimi – tıpkı Cemaat örneğinde olduğu gibi – geçmiş Kemalist yönetimlerin sert tutumuna tepkiydi esasında. Bu nedenle Bilim ve Sanat Vakfı da, Gülen Cemaati de, diğer İslami veya İslamcı kuruluşlar veya hareketler de devlette daha “görünür” hale geldi. Akademi, odaklanılan devlet kurumları içinde ilk sıralarda yer alıyordu. Böylelikle Vakıf, hatırı sayılır bir ağırlığa ulaştı.
2000’lerde Vakıf bir üniversite kurulması hedefine odaklandı. On binli rakamlarda öğrenciyle “haşır neşir” olan Vakıf, gerek bu potansiyelini, gerekse de insan gücünü mobilize ederek, AKP iktidarının da verdiği destek ile üniversiteleşti. Böylelikle İstanbul Şehir Üniversitesi doğdu. Üniversiteye İstanbul’da çok değerli bir arsa tahsis edildi. Sonrasında Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasında 4046 sayılı yasaya istinaden arazi devri yapılarak üniversitenin konuşlu bulunduğu arsa üniversitenin – tüzel kişilik olarak – mülkü haline geldi. Benim düşünceme göre bir okul ya da üniversite kurmak ve bu uğurda kamu arazisini tahsis veya devir etmek, son derece makul ve anlaşılır bir uygulamadır. Burada kişisel bir menfaat değil, kamu yararı vardır. Elbette Şehir Üniversitesi’ne bu yapılırken diğer vakıf üniversitelerine benzeri avantajlar sağlanmamışsa, bu eşitlik ilkesi bakımından eleştirilebilir, eleştirilmelidir de. Fakat bu uygulamanın yasal olduğu, yapılan işlemin kanunsuz olmadığını zaten gösteriyor. Dahası, bu yapılan devir, şahıslara bir maddi avantaj sağlamıyor. Ayrıca bir değerli arazinin rant odaklı kara delikten kurtulmasını mümkün kılıyor. Sonuçta bir akademisyen olarak, Şehir Üniversitesi’nin akademik araştırma ve eğitim hizmetlerini takdir etmemek olanaksız. Her ne kadar beni ve binlerce akademisyen meslektaşımı mağdur eden güce payanda da olmuş olsalar, oradaki akademisyenlerin de, öğrencilerin de hakkını savunmak lazımdır. Demokratlığın ve prensipli olmanın gereğidir bu.
Erdoğan rejimi bugün Davutoğlu’nu ve ekibini yıldırmak için, bu işin sonunun nerelere varabileceğine dair önemli bir güç gösterisinde bulunuyor. Daha önce Gülen Cemaati’ne bağlı üniversitelerin ve diğer kurumların başına gelenlere ses çıkartmayan – hatta açıktan destek veren – Bilim ve Sanat Vakfı camiası, şimdi etekleri tutuşmuş, demokrasi, hukuk bilmem ne diye ağlıyor. Dediğim gibi ilkesel olarak onlara olmasa da, kurumlarına ve eserlerine sahip çıkmak gerekir. Fakat altını çizmemiz gereken, Davutoğlu’nun şu an mağduru olduğu sistemin kurucuları arasında olduğudur. Dahası, 17 Aralık ve 15 Temmuz milatları sonrası kademeli olarak yürütülen “grupsal temizlik” operasyonunda Bilim ve Sanat Vakfı ile Şehir Üniversitesi’nin nasıl cansiperane destek verdiklerini hatırlatmak gerekir. Şimdi sormayalım mı, neden rejim demokrasiyi ve hukuku yok ederken sesinizi çıkartmadınız, neden itiraz etmediniz diye!
Erdoğan, karşısına çıkan her kim olursa olsun, ezecek. Bunda şüphe yok. Dahası, işbirliği içerisinde olduğu odaklar, yeni kurbanlar istiyor. “FETÖ’nün siyasi kanadı” diye yırtınan ulusalcı-Ergenekoncu-Avrasyacı odaklar, AKP bünyesine müdahale etmeye başladılar. Nasıl ki Davutoğlu ve ekibi bugünün gelişini göremeden demokrasinin altının oyulmasına destek verdi, aynı şekilde AKP’deki fraksiyonların oturup düşünmesi gerekiyor.
Davutoğlu, Şehir üniversitesi üzerinden Erdoğan ile polemiğe giriyor. İnandırıcılığı var mı? Elbette yok! Ama bunun önemi de yok. Bu mücadelenin galibi, rejim olacak. “Önlem dozu” artacak ve direnç kırılacak. İslamcı çevreler güce tapıyor. Kurban vermekse doğalarında var. Adam satma konusunda Davutoğlu ve ekibinin zaten ahlak dersi verme şansı yok. Geçmişlerinde yaptıkları, ikna edici olmaları önünde en büyük engel! Bu çatışma, Erdoğan’ın Kemalist ortaklarınca bir “iç mücadele” olarak algılanıyor. Erdoğan’ın İslamcı eski müttefiklerini yemesini büyük bir hazla izliyorlar. Pandoranın kutusu açıldıkça açılıyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.12.2019 [TR724]
Önce başbakanlığı döneminde atanan kilit ve üst seviyelerdeki bürokratlar görevden alındı. Özellikle dışişleri bünyesindeki birçok diplomatik personel böylelikle rejimin tadına bakmış oldu. Bu diplomat ve üst düzey bürokratların bir bölümü, Ankara’da rejim istihbaratına bağlı olduğu söylenen yerlere alınarak işkenceye maruz bırakıldı. İlerleyen zamanlarda Erdoğan ve yakın çevresi Davutoğlu’nun girişimini devam ettirmesinden daha da tedirgin oldular ve baskının dozajını arttırdılar. Tepkilerin yeni hedefi, böylelikle İstanbul Şehir Üniversitesi oldu.
Üniversitenin arkasındaki kurum Bilim ve Sanat Vakfı, 1980’lerden beri aktif olan İslamcı ve muhafazakâr bir kuruluş olarak bünyesinde o dönemlerde üvey evlat muamelesi gören onlarca insanı topladı. Ağır toplarından biri Ahmet Hoca’ydı. Türk-İslam medeniyeti algılarına göre, zihniyet dönüşümü ve meydan okuma olarak adlandırdıkları bir İslamcı refleksle, tepkisel bir hareket olarak İslamcı çevrelerin sempatisini kazandılar. Bir bilim geleneği inşa etmek hedefiyle yola çıktılar, İslamcılar içinde bu alanda önemli bir gelişim gösteren nadir örnekler arasında yer aldılar. 2000’lere gelindiğinde, birçok üniversitede kadro bulan Vakıf temelli akademisyenlerin önemli bir rakama ulaştığını görüyoruz.
2002’den sonra, AKP rüzgârını arkasına alan Vakıf, birçok devlet üniversitesinde etkin hale geldi. Hani diyorlar ya, Gülen Cemaati “devlete sızdı” diye, esasında birçok İslamcı-muhafazakâr grup, bu dönemde Türkiye’deki demokratikleşme etkisiyle devlet kadrolarında daha fazla yer buldu. Yetiştirdikleri insanların bu yönelimi – tıpkı Cemaat örneğinde olduğu gibi – geçmiş Kemalist yönetimlerin sert tutumuna tepkiydi esasında. Bu nedenle Bilim ve Sanat Vakfı da, Gülen Cemaati de, diğer İslami veya İslamcı kuruluşlar veya hareketler de devlette daha “görünür” hale geldi. Akademi, odaklanılan devlet kurumları içinde ilk sıralarda yer alıyordu. Böylelikle Vakıf, hatırı sayılır bir ağırlığa ulaştı.
2000’lerde Vakıf bir üniversite kurulması hedefine odaklandı. On binli rakamlarda öğrenciyle “haşır neşir” olan Vakıf, gerek bu potansiyelini, gerekse de insan gücünü mobilize ederek, AKP iktidarının da verdiği destek ile üniversiteleşti. Böylelikle İstanbul Şehir Üniversitesi doğdu. Üniversiteye İstanbul’da çok değerli bir arsa tahsis edildi. Sonrasında Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasında 4046 sayılı yasaya istinaden arazi devri yapılarak üniversitenin konuşlu bulunduğu arsa üniversitenin – tüzel kişilik olarak – mülkü haline geldi. Benim düşünceme göre bir okul ya da üniversite kurmak ve bu uğurda kamu arazisini tahsis veya devir etmek, son derece makul ve anlaşılır bir uygulamadır. Burada kişisel bir menfaat değil, kamu yararı vardır. Elbette Şehir Üniversitesi’ne bu yapılırken diğer vakıf üniversitelerine benzeri avantajlar sağlanmamışsa, bu eşitlik ilkesi bakımından eleştirilebilir, eleştirilmelidir de. Fakat bu uygulamanın yasal olduğu, yapılan işlemin kanunsuz olmadığını zaten gösteriyor. Dahası, bu yapılan devir, şahıslara bir maddi avantaj sağlamıyor. Ayrıca bir değerli arazinin rant odaklı kara delikten kurtulmasını mümkün kılıyor. Sonuçta bir akademisyen olarak, Şehir Üniversitesi’nin akademik araştırma ve eğitim hizmetlerini takdir etmemek olanaksız. Her ne kadar beni ve binlerce akademisyen meslektaşımı mağdur eden güce payanda da olmuş olsalar, oradaki akademisyenlerin de, öğrencilerin de hakkını savunmak lazımdır. Demokratlığın ve prensipli olmanın gereğidir bu.
Erdoğan rejimi bugün Davutoğlu’nu ve ekibini yıldırmak için, bu işin sonunun nerelere varabileceğine dair önemli bir güç gösterisinde bulunuyor. Daha önce Gülen Cemaati’ne bağlı üniversitelerin ve diğer kurumların başına gelenlere ses çıkartmayan – hatta açıktan destek veren – Bilim ve Sanat Vakfı camiası, şimdi etekleri tutuşmuş, demokrasi, hukuk bilmem ne diye ağlıyor. Dediğim gibi ilkesel olarak onlara olmasa da, kurumlarına ve eserlerine sahip çıkmak gerekir. Fakat altını çizmemiz gereken, Davutoğlu’nun şu an mağduru olduğu sistemin kurucuları arasında olduğudur. Dahası, 17 Aralık ve 15 Temmuz milatları sonrası kademeli olarak yürütülen “grupsal temizlik” operasyonunda Bilim ve Sanat Vakfı ile Şehir Üniversitesi’nin nasıl cansiperane destek verdiklerini hatırlatmak gerekir. Şimdi sormayalım mı, neden rejim demokrasiyi ve hukuku yok ederken sesinizi çıkartmadınız, neden itiraz etmediniz diye!
Erdoğan, karşısına çıkan her kim olursa olsun, ezecek. Bunda şüphe yok. Dahası, işbirliği içerisinde olduğu odaklar, yeni kurbanlar istiyor. “FETÖ’nün siyasi kanadı” diye yırtınan ulusalcı-Ergenekoncu-Avrasyacı odaklar, AKP bünyesine müdahale etmeye başladılar. Nasıl ki Davutoğlu ve ekibi bugünün gelişini göremeden demokrasinin altının oyulmasına destek verdi, aynı şekilde AKP’deki fraksiyonların oturup düşünmesi gerekiyor.
Davutoğlu, Şehir üniversitesi üzerinden Erdoğan ile polemiğe giriyor. İnandırıcılığı var mı? Elbette yok! Ama bunun önemi de yok. Bu mücadelenin galibi, rejim olacak. “Önlem dozu” artacak ve direnç kırılacak. İslamcı çevreler güce tapıyor. Kurban vermekse doğalarında var. Adam satma konusunda Davutoğlu ve ekibinin zaten ahlak dersi verme şansı yok. Geçmişlerinde yaptıkları, ikna edici olmaları önünde en büyük engel! Bu çatışma, Erdoğan’ın Kemalist ortaklarınca bir “iç mücadele” olarak algılanıyor. Erdoğan’ın İslamcı eski müttefiklerini yemesini büyük bir hazla izliyorlar. Pandoranın kutusu açıldıkça açılıyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)