İran’da Milletvekili Fatma Rehber koronavirüs nedeniyle öldü

İran’da Tahran Milletvekili Fatma Rehber’in koronavirüs nedeniyle yaşamını yitirdiği açıklandı. Ülkede koronavirüsten ölenlerin sayısı 124 oldu.

BOLD – İran’ın yarı resmi ajansı Tesnim’in haberine göre, Tahran Milletvekili Rehber, koronavirüs nedeniyle tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. 21 Şubat’ta düzenlenen 11. Dönem Meclis Seçimlerinde parlamentoya giren 56 yaşındaki Fatma Rehber, muhafazakar çizgisiyle bilinen İslam Koalisyonu Partisi (Hizb-i Mutelife-yi İslami) üyelerindendi.

Koronavirüs, İran’da başta başkent Tahran olmak üzere hızla yayılırken, şu ana kadar aralarında üst düzey isimlerin bulunduğu 124 kişinin ölümüne yol açtı. 124 kişi arasında eski Vatikan Büyükelçisi ve ülkenin önde gelen din adamlarından Hadi Hüsrevşahi, Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Üyesi Muhammed Mirmuhammedi ve İran’ın eski Şam Büyükelçisi Hüseyin Şeyhulislam da yer aldı.

Çin’den sonra en çok can kaybının yaşandığı İran’da virüs ilk kez 19 Şubat’ta Kum kentinde tespit edildi. Ülkenin tamamına yayılan virüsten dolayı hastalananların sayısı 4 bin 747’ye ulaşırken, 913 hastanın tedavi sonrası iyileştiği açıklandı.

Salgınla mücadele kapsamında büyük kentlerin girişlerinde halkın seyahatini kısıtlamak amacıyla kontrol noktaları oluşturuldu. Ülke genelindeki ilk ve orta dereceli okullar ile üniversiteler, spor ve sanatsal faaliyetler 20 Mart’a kadar iptal edildi.

İran’da 24 milletvekilinin de koronavirüse yakalandığı açıklanmıştı.

[BoldMedya] 7.3.2020

CHP’li Tanal: AKP’nin kadın politikasını Akit ve Cübbeli belirliyor

AKP’nin kadın politikasını Akit ve Cübbeli belirlediğini öne süren CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, hükumetin kadın haklarının ve kadın kazanımlarının geriye götürülmesine ilişkin çalışmalardan haberdar olduklarını söyledi.

BOLD – CHP İstanbul Milletvekili Av. Mahmut Tanal, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yazılı bir açıklama yaptı. 8 Mart’ın sıradan bir gün olmadığının altını çizen Tanal, bu günün resmi tatil olması gerektiğini kaydetti.

KADIN KAZANIMLARI GERİYE GÖTÜRÜLECEK

Türkiye’de kadın haklarının ve kadın kazanımlarının geriye götürülmesine ilişkin çalışmalardan haberdar olduklarını söyleyen Tanal, önümüzdeki haftalarda boşanan kadınlara verilen nafakanın kısıtlanmasının istenmesinin, cinsel istismarı meşrulaştırma tehlikesi barındıran, çocuk gelinler nedeniyle ceza alanlara af düzenlemesinin gündeme getirilmesinin, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesine dayanan İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasının kendileri açısından sürpriz olmayacağını kaydetti.

AKP’NİN KADIN POLİTİKASINI AKİT VE CÜBBELİ BELİRLİYOR

AKP iktidarının son dönemde izlediği kadın politikasının endişe verici olduğunu dile getiren Tanal, “AKP’nin kadın politikasını Akit gazetesi ve kamuoyunda ‘Cübbeli Ahmet Hoca’ olarak bilinen şahıs belirler bir duruma gelmiştir. Akit her fırsatta manşetten ‘yuva yıkan kanun’ olarak nitelendirdiği 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’u hedef alıyor. Cübbeli de İstanbul Sözleşmesi konusunda tehditler savuruyor, yanlış algı oluşturuyor” dedi.

KAMUOYUNDA BÜYÜK TARTIŞMALARA NEDEN OLUR

Akit ve Cübbeli’nin iktidarı nafaka hakkı, İstanbul Sözleşmesi gibi konularda etkilediğini belirten Tanal, “CHP olarak kadınların kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik atılabilecek her türlü adımın karşısında olacağız. İktidar, Akit ve Cübbeli’yi memnun etme hevesinden vazgeçsin. Kamuoyunda büyük tartışmalara neden olabilecek çalışmalara girişmesin. İktidara tavsiyem, Cübbeli’yi dikkate almasınlar” dedi.

8 MART RESMİ TATİL OLSUN TEKLİFİ

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün resmi tatil olması için de teklif sunduklarını belirten Tanal, “Ancak kanun tekliflerimiz tozlu raflarda bekletiliyor. Kadınların korunmasına ilişkin hazırladığım kanun teklifleriyle nedeniyle yandaş medya tarafından da hedef haline getirildim” dedi.

[BoldMedya] 7.3.2020

Yeni köşkün maliyeti şimdiden 4’e katladı: Milletin parası saraylara akıyor

Yapımına geçe yıl 30 milyon ile olarak başlanan Ahlat Köşkü için şimdiye kadar 100 milyon lira harcandı. Bu yıl ise 25 milyon lira harcanması planlanan köşkü AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liseden arkadaşı yapıyor.

BOLD – MHP lideri Devlet Bahçeli’nin önerisi üzerine Cumhurbaşkanlığı tarafından yapımına başlanan Van Gölü kıyısındaki Ahlat Köşkü’nün maliyeti 30 milyon liradan 125 milyon liraya çıktı. AYM’nin iptal ettiği projeye isim değiştirerek devam ediliyor.

YAPIM MALİYETİ HIZLA ARTIYOR

Birgün’den İsmail Arı’nın haberine göre Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının 2019 yılı yatırım programında ödeneği 30 milyon TL olarak belirlenen Ahlat Köşkü için geçen yıl sonuna kadar 100 milyon TL harcandı. Bu yıl planlanan 25 milyon TL’lik harcama ile köşkün maliyeti 125 milyon TL’ye ulaşacak.

AYM, İPTAL KARARI VERMİŞTİ

Anayasa Mahkemesi, kıyı kanununu ihlal edildiği gerekçesiyle köşk projesine iptal kararı verdi. Ancak bu karar köşkün yapımını durdurmadı. İptal kararı sonrası Cumhurbaşkanlığından Gençlik ve Spor Bakanlığı’na devredilen köşkün ödeneği bu nedenle 2020 yılı Cumhurbaşkanlığının programına konulmadı. İki ay önce çıkarılan ikinci yasa ile kıyılara resmi kurumlar tarafından inşaat yapılmasının yolu açıldı.

PROJENİN ADI DEĞİŞTİRİLDİ

Ahlat Köşkü projede ‘Ahlat Gençlik Külliyesi’ adıyla yer aldı. Yatırım programına göre 7 bin 932 metrekarelik alan bina tefrişatı ve hizmet binası olarak kullanılacak. 30 bin 500 metrekarelik alana peyzaj çalışması yapılacak.

ERDOĞAN’IN LİSE ARKADAŞI YAPIYOR

Köşkü, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imam hatip lisesinden arkadaşı Hasan Gürsoy’un Güryapı Taahhüt Şirketi yapıyor. Çamlıca Camii projesini, Cumhurbaşkanlığı Huber Köşkü, Süleymaniye Camii, Galatasaray Üniversitesi, Arkeoloji Müzesi ve Topkapı Sarayı’nın restorasyon işleri ile Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu Okçular Vakfı tarafından da kullanılan Okçular Tekkesi’nin restorasyonu da Hasan Gürsoy’un şirketleri tarafından yapıldı.

KÖŞK VE SARAYLAR ERDOĞAN’IN HİZMETİNDE

Erdoğan’ın kullandığı saray ve köşklerin sayısı Ahlat Köşkü ve Okluk’taki yazlık saray inşaatları tamamlanmasıyla 12’ye çıkacak. Erdoğan’ın kullandığı köşk ve saraylar şunlar: Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Yıldız Sarayı, Vahdettin Köşkü, Huber Köşkü, Florya Köşkü, Aynalıkavak Kasrı, Beykoz Kasrı, Çankaya Köşkü, AOÇ’teki Cumhurbaşkanlığı Sarayı.

[BoldMedya] 7.3.2020

Diyanet israf ile ilgili ayetleri hiç anlamamış: Bir günlük toplantı için 250 bin lira

Diyanet, bir gün sürecek 10’uncu Avrasya İslam Şurasının organizasyonuna yaklaşık 250 bin lira harcayacak. Söz konusu para, 107 asgari ücretlinin bir aylık maaşına denk geliyor.

BOLD – Dört yılda bir düzenlenen Avrasya İslam Şurasının bu yılki organizasyonuna yaklaşık 250 bin lira harcanacak. Diyanet İşleri Başkanlığının (DİB) Ankara’da düzenleyeceği ‘bir günlük’ etkinlik için sarf edilecek para 107 asgari ücrete karşılık geliyor.

YİNE TARTIŞMALI ‘PAZARLIK USULÜ’ MADDESİ TERCİH EDİLDİ

Birgün’den İsmail Arı’nın haberine göre DİB Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’nün ihalesini 14 Şubat’ta yaptığı organizasyon için Kamu İhale Kanunu’nun tartışmalı 21’inci maddesindeki ‘pazarlık usulü’ yöntemi tercih edildi.

MOİS İLETİŞİM İLE 27 ŞUBAT’TA SÖZLEŞME İMZALANDI

Sadece iki şirketin katıldığı ihaleyi Diyanet’in birçok organizasyonunu üstlenen Mois İletişim Şirketi, 249 bin lira teklif vererek kazandı. DİB ile şirket arasında 27 Şubat’ta sözleşme imzalandı.

[BoldMedya] 7.3.2020

Cezaevlerindeki çocuklar için kreş ve lise açacaklar!

Türkiye’yi açık cezaevine çeviren AKP, hapishanelere kreş ve lise kurmayı planlıyor. Milli Eğitim ve Adalet Bakanlıkları, 3 yaştan lise çağına kadar olan çocuklar için pazartesi günü protokol imzalayacak.

BOLD – Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ile Adalet Bakanı Abdülhamit Gül kapsamlı bir eğitim ve öğretim iş birliği protokolü imzalamaya hazırlanıyor. İki bakanın 9 Mart Pazartesi günü imzalayacağı iş birliği protokolü çerçevesinde Adalet Bakanlığı cezaevlerinde annesinin yanında kalan 3-6 yaş grubu çocuklar için kreş ve anaokulu, cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklu çocuklarla gençler için lise ve meslek lisesi kuracak.

Ayrıca açık cezaevlerinde ve çocuk eğitim evlerinde bulunan hükümlülerin yararlandığı mesleki eğitim merkezine devam etme imkanına kapalı cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlüler de kavuşacak.

Protokol kapsamında iş yurtlarındaki hükümlü ve tutukluların kurum içinde 4 yıla kadar örgün eğitim veren mesleki eğitim merkezinde hem çalışıp hem de eğitimlerini tamamlamaları ve burada lise bitirme fark derslerini de görerek aynı zamanda lise diploması almaları sağlanacak.

EĞİTİM KALİTESİNİ ARTIRACAKLAR!

Protokol kapsamında açık ortakokul ve açık lise programına devam edecek tutuklu ve hükümlülerin, okudukları temel dersler için ‘Destekleme Yetiştirme Kursları’ açılması, her bir ders için ceza infaz kurumuna gelecek branş öğretmenlerinin yüz yüze eğitim vermeleri ve böylece örgün yöntem uygulanarak eğitim öğretim kalitesinin artırılması sağlanacak.

İmzalanacak protokol çerçevesinde ceza infaz kurumlarındaki hükümlü ve tutuklulardan yaklaşık 60 bininin mesleki eğitim merkezlerinde, 40 bininin diğer öğretim programlarından aktif olarak faydalanacağı öngörülüyor.

[BoldMedya] 7.3.2020

Peaceful Actions Platformu 8 Mart için hazırladı: “Türkiye’de kadın olmak”

Peaceful Actions Platformu, 8 Mart Kadınlar Günü dolayısıyla özel röportajlara imza attı. Acun Karadağ, Sevgi Akarçeşme ve Melek Çetinkaya Türkiye’de kadın olmayı anlattı.

BOLD – AKP iktidarında kadına yönelik şiddet her geçen gün artıyor. Farklı kesimlerden iktidar karşıtı kadınlar sistematik ayrımcılığa ve tacize maruz kalıyor. Peaceful Actions Platformu, 8 Mart Kadınlar Günü dolayısıyla gazeteci Sevinç Özarslan’ın editörlüğünde bir dizi özel röportaj yaptı. İşte ülkenin yakından tanıdığı isimlerin gözünden Türkiye’de kadın olmak…
[BoldMedya] 7.3.2020

Polisten üniversiteli öğrencilere: Keşke 15 Temmuz'da hepinizi öldürseydik [Cevheri Güven]

Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında tutulan 80 üniversite öğrencisi işkence altında ağır tehditlerle sorgulanıyor.

CEVHERİ GÜVEN

Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi’nde 80 üniversite öğrencisi gözaltında. 28 Şubat’ta yapılan operasyonla gözaltına alınan kız ve erkek üniversite öğrencileri günlerdir işkenceli sorgudan geçiriliyor.

Ulaştığımız avukatlar ve öğrenci ailelerinin anlatımları arasında en dikkat çeken şey; sorgu polislerinin öğrencilere “Keşke 15 Temmuz’da savaş çıksaydı hepinizi öldürseydik” sözleri oldu. 98 ve 2002 doğumlu öğrencilerin çoğu 15 Temmuz olduğunda ortaokul öğrencisiydi.

KIZ ÖĞRENCİLER ERKEK POLİSLERCE DARP EDİLDİ

Öğrencilerin yasal prosedür dışına çıkılarak, mülakat adı altında günde 3 kere sorgulandığı, bu sorguların bazen saatlerce sürdüğü öğrenildi. Gece 03:30’a kadar süren sorgulardan birinde, elleri ters kelepçeli ve yüzleri duvara dönük kız öğrenciler 4 erkek polis tarafından sırtlarına, omuzlarına, karın kenarlarına vurularak darp edildi.

Ankara Borusu’nun tutanaklarına göre erkek öğrenciler ise iç çamışırlarına kadar soyma, kafasına poşet geçirerek nefessiz bırakma, baş kısmına darbe ve kaba dayak şeklinde işkenceden geçirildi.

Öğrencilere mülakatların özellikle gece yapıldığı belirtilirken sorgucuların Ankara TEM Şubesi dışından getirildiğine dönük iddialar da var.

Öğrencilerin TEM nezarethanesinde yiyecek, tuvalet ve banyo gibi ihtiyaçlarının karşılanığı, nezarethane şartlarında yasalara uygun biçimde davranıldığı ancak mülakat adı altında kamerasız odalara götürüldüklerinde kimliklerini ve şubelerini açıklamayan polisler tarafından kötü muamelenin başladığı belirtiliyor.

YENİ YAPILANMA

Öğrencilere yöneltilen suçlama ise Gülen Cemaati’nin yeni yapılanmasına üye oldukları yönünde.

Ailelerin verdiği bilgiye göre ise öğrencilerin çoğunun anne ve babasının KHK’lı ya da tutuklu oldukları bu nedenle devlet yurtlarına kayıtlarının yapılmadığı, vebalı muamelesi gören çocukların mecburen birlikte ev tutmak durumunda kaldıkları şeklinde durum.

+++ Ancak görevli polisler Barodan görevlendirilen gönüllü avukatın mağdurlara görüşmesine izin vermedi. Bunun üzerine bu durum tutanak altına alındı. pic.twitter.com/5aKLa8exZH
— Av. Metin İslam Adem Tok (@avmetintok) March 6, 2020
28 ŞUBAT SABAHI OPERASYON

28 Şubat 2020 sabahı başlayan operasyonda önce 63 üniversite öğrencisi Ankara Terörle Mücadele Şubesi tarafından gözaltına alındı. Ardından sayı 80’e çıktı. Gözaltındaki öğrencilerin 98 ve 2002 doğumlu oldukları aralarında 18 yaşında öğrencilerin de bulunduğu belirtiliyor.

Öğrencilerin hücreye atılma, 20 yıl hapis cezası alma ve “Keşke 15  Temmuz’da hepinizi öldürseydik” gibi söylemlerden oldukça etkilendikleri ifade ediliyor.





[Cevheri Güven] 7.3.2020 [https://www.patreon.com/cevheriguven]

Yüzleşme! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

İnsan oğlunun hatalarını kabul edebilmesi ve onlarla yüzleşebilmesi zor zenaattır. Gerek grup olarak, gerekse birey olarak yaptığımız yanlışları, hataları hatırlamak konforumuzu bozar. Hatalarımızı başkalarının gündeme getirmesi ise çok daha can sıkıcıdır. Narsist tarafları olan, kendisiyle yüzleşmeye tahammülü olmayan kimseler hataları gündeme getirilince dellenir, cinnet geçirirler Kendi kusuruna, vebaline asla eğilmez; ama o hatayı, günahı hatırlatanı linç etmek isterler. Önüne konan hatanın çapı büyüdükçe, niteliği ağırlaştıkça rahatsızlık artar, tepki de ölçü kaçar. Sen ortaya: "hırsız" dersin, hemen birisi alınır ve "bana niye hırsız dedin?" diye dava açar. "Diplomasız!" dersin Cumhurbaşkanına hakaretten savcılara ifade vermek durumunda kalırsın.

Hatalarından pişmanlık duyan ve bunu düzeltmek isteyen kimseler de elbette hatasının ifşa edilmesinden hoşlanmaz. Ama vicdan sahibi kimseler hatası gündeme getirilince kızarır, bozarır mahçubiyet duyar. Narsist ve pişkin kimseler gibi hatasını gündeme getireni yok etmeye çalışmaz. Bir daha aynı yanlışı tekrar etmemeye azmeder. Daha insaflı ve vicdanlı olanlar ise gaflete gelerek veya sehven işlediği hataların, yanlışların vicdanına uyguladığı baskıdan rahatsız olur. Bir şekilde kendini aklamanın, yanlışını düzeltmenin yollarını arar. "Her insan hata eder. Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir." (Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.) kaidesi gereği hatadan dönmeye ve zararı telafi etmeye çalışır.

Davranışını takdir ettiğimiz ama adını bilmediğimiz "Gamidiyeli kadın" işlediği günahın vicdani baskısı ile Hz. Peygamber'e gelir ve kendisini vicdan azbından kurtarmasını ister. Pek çok insan Hz Peygambere: "Ya Resulallah ben falan günahı, hatayı irtikap ettim ne yapmalıyım?" diye çözüm yolu ister. Zira hatalar, günahlar vicdan ve insaf sahibi insanlara yük olur. Onlar o günahın ağırlığından, o yanlışın vebalinden kurtulmak ister. Bu nedenle hatayı tekrar etmemeye, olumsuz davranışlarını asgariye indirmeye, yok etmeye çalışırlar. Duyarsız insanlar ise hatayı, kusuru, günahı, vebali yok saymaya çalışır. Onları hatırlayarak zihin konforunu bozmak istemez. Vicdanı iflas etmiş, insanlığını yitirmiş kimseler ise hatasını gündeme taşıyanı "hain", "ajan", "satımış" vb. ilan eder. Yanlışını değil, yanlışını hatırlatanı yok etmeye çalışır.

Yanlışını kabul etmek ve düzeltmeye çalışmak bir erdemdir. Bir hata karşısında özür dilemek o kusura verilecek tepkiyi azaltır; ortamın elektiriklenmesine engel olur, havayı yumuşatır. Batı toplumlarının bizim gibi, gergin ve patlamaya hazır bomba halinde dolaşmamalarının önemli bir sebebinin çok sık "sorry" demeleri olduğunu düşünüyorum. Haksız olduğunda "ben haksızım, sen haklısın!" diyebilmek vicdanın, insafın diri olduğunun alametidir. İmamı Azam talabeleri ile ilmi bir tartışma yapıp hatalı olduğunu anladığında gündüzü beklemeyip talebesinin kapısına gece yarısı gider ve ona "sen haklısın, benim görüşüm isabetsiz" dermiş. Ama maalesef bizde hatayı kabul etmek, özür dileme davranışı yaygın değil. Hatayı kabul etmeyi zül, özür dilemeyi acziyet görüyoruz.                 

Toplum olarak hatalarımızla yüzleşme, kusurlarımızı düzeltme, mağdur ettiklerimizden özür/helallik dileme yönümüz kaybolmuş durumda. Ortalama bir Türk vatandaşı herşeyi bilir, her konuda fikri vardır, her soruya cevap yetiştirir ve yanılmaz! Dolayısıyla özür dileme, affedersiniz deme lügatlerinde yoktur. Biz en fazla susarak, başımızı eğerek hatamızı kabulleniriz. İnsanların gözünün içine bakarak özür dilemeyi başaramayız. Emin olduğumuz hatamızı dahi itiraf edemeyiz.   

Türk toplumunda hatalarla yüzleşmekten kaçınma noktasında utanç vesilesi çok fazla örnek var. Toplum Erdoğan’a yargının yönelttiği, dünyanın gelmiş geçmiş en delilli, hergeçen gün teyit edilen iddialarıyla yüzleşmek yerine onu yok saydı. Millet iddiaların açığa kavuşturmak yerine görevini yapan kamu görevlilerinin hayatının karartılmasına göz yumdu; hatta alkışladı. İnsanlar hakikati çok iyi bilmesine rağmen "çalıyor ama çalışıyor" diyerek yapılanı meşrulaştırdı. En azılı AKP düşmanları yolsuzlukları muhalafet için kullanıyor, ama ortaya çıkaran hakim-savcı polis neden hapiste diye sormuyor. Kimse hakikatin tamamıyla, Özellikle kendine dokunan kısmıyla yüzleşmek istemiyor. Hala toplumun, hem de dindar geçinen büyük kesimi Erdoğan ve ailesinin ilkel kabilelerde bile gözardı edilemeyecek suçlarıyla yüzleşemiyor. Hırsız, diplomasız, yalancı, kupon arsa peşinde koşan bir başbakana/cumhurbaşkanına sahip olmayı hazmedebiliyor. Ömrü yalanlarla, iftiralarla, zulümlerle dolu bir adamı tekrar tekrar seçmeyi problem etmiyor. Bunlarla yüzleşme gibi bir ajandası yok!   

Tek Parti döneminde tarihimizin en ağır baskılarını, zulümlerini yapmış, Cumhuriyetin kurucu partisi CHP geçmişiyle yüzleşmeye asla yanaşmıyor. Dersim'li  Genel başkana sahip olduğu bu dönemde bile CHP'nin Dersim Katliamı dosyasını açamıyor. 28 Şubat'ta TSK'yı göreve çağırma mitinglerinden utanç duymuyor. Arada bir politik sebeplerle dindarlara "Çarşaf Açılımı" gibi  gülücükler dağıtsa da, dindarı aşağılamaktan, katı laikçi davranışlarından asla vazgeçmiyor.

HDP son dönemde Türkiye partisi olma yolunda, zulme uğrayana sahip çıkma konusunda kendisini çok geliştirdi. Cesur ve yerinde çıkışları nedeniyle, Erdoğan Demirtaş'ı tehdit görüp hapse attı. Ama biz mesela HDP ve Kürtçü siyasal hareketlerde bütün dünyanın terör örgütü kabul ettiği ve 40.000 insanın ölümünden sorumlu PKK ile arasına net bir mesafe koyduğuna, örgütle ilişkilerini sorguladığına, ciddi bir yüzleşme yaptığına şahit olamadık.

Keza kendilerine emanet edilen çocuklara yurtlarında kitlesel tecavüzlerin olduğu dini cemaatler, içinden bir grubun, bir gazetecinin, tek bir aydının çıkıp: "Bu kabul edilemez! Bununla yüzleşmeliyiz! Failler cezalandırılmalı!" dediğini duymadık. Oysa üstü örtülmek istenen eylem hem yasalar, hem örf hem de İslam açısından kabul edilebilir, yok sayılabilir değildi. 

Son dönemde Ahmet Dönmez'in yazıları üzerinden başlayan tartışmalara bazı hatalarımızı görme, kendimizle yüzleşme erdemi olarak bakamaz mıyız? Bu toplumda gırtlağına kadar pisliğe batmış, herşeyiyle ispatlı, müsellem suçları olan kesimler kafasını kuma sokarken, toplumun en nezih, en sabıkasız bireylerinden oluşan bir Hareket bazı aydınları, gazetecileri üzerinden kendisiyle yüzleşiyor. Bazı hatalarından dönmenin, daha sağlam bir gelecek inşa etmenin yollarını arıyor. Sizce bu utanılası, linç edilesi bir durum mu, yoksa erdemli takdir edilesi bir hareket mi?

"Hiçbir problemimiz yok!" "Ak sütten çıkan ak kaşığız!" mantığı bizi kült yapar. Ama bizi daha korunaklı, güvenli kılmaz. Elbette hata işleyebilen insanlarız, günahları, kusurları olan  beşeriz hepimiz. Ve Hizmet denilen kollektif yapı da bu hata işleyen, yanlış yapabilen insanlardan oluşuyor. Diğer toplum kesimlerine göre herbir bireyin daha temiz, dürüst, güvenilir olması kollektif yapıyı, hatasız kusursuz yapmaz. Asrı Saadet dediğimiz dönemde, Hz. Peygamberin arkadaşlarından bile hatalar işleyen, günah içinde olanlar, yanlış yapanlar çıkmadı mı? Bedir Ashabı’ndan olan bir sahabe ailesinin güvenliği gibi kaygılarla Mekke'nin fetihini müşriklere haber etmeye kalkmadı mı?

Kapalı bir cemmat yapısı veya gri alanların bulunduğu bir organizasyon artık mümkün değil. İnsanlar yeni dünyaya uygun, yeni yapılanmalar konusunda adımlar atılmasını bekliyor. Köklü mantalite değişiklikleri istiyor. Bunları yeterince göremeyince bu defa yapıyı değişime zorlama çabaları oluyor. Bazen de bunlar kastı aşan, moral bozan, umut kıran noktalara varabiliyor. Güvendiğimiz, hayatımızı, geçliğimizi, sermayemizi verdiğimiz ve uzunca süre "mükemmel" "hatasız" "harika" gördüğümüz yapıdaki hatalar canımızı sıkıyor, konforumuzu bozuyor. Ama bunlar normal.

Eylemsizlik, yenilenme cehdindeki eksiklikler, eski hal üzere devam etme kararlılığı kamuya açık eleştirel yazıları, yorumları tetikliyor. Açıklık, şefffaflık, hesapverebilirlik yönünde güçlü adımlar atılsa, bu tür konular daha sağlıklı zeminlerde tartışılabilir. Ama inkar, red hem problemlerimizi çözmüyor; hem de biraz okuyan, araştıran, sorgulayan insanlarda tepkiler doğuruyor.

Maalesef bizim toplumda yüzleşme, hataları masaya yatırıp muhasebe yapma kültürü yok! "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin" Hadisi Şerifine rağmen, kendimizi bireysel ve kollektif olarak hesaba çekmiyoruz. Çekmek isteyenlere aman vermiyor hertürlü atfı cürümü, lekeyi yapıştırıyoruz.

Hizmet Hareketi sadece kendi kitlesinin değil, toplumun başlıca problemlerine çözümler üretme iddiasında bir hareket. Olumlu yönde toplumun değişimine, eğitimine katkı verme çabasında bir topluluk. Elbette hatasız değiliz. Bütün insanlar gibi bireysel olarak ve bütün beşeri topluluklar gibi kolektif olarak hatalarımız, kusurlarımız, eksiklerimiz var. Telafi etmemiz gereken boşluklar, öğrenmemeiz gereken bazı hakikatler, değiştirmemiz gereken davranışlarımız var. Bu kitlenin her açıdan günahsız ve kusursuz olduğunu iddia etmek veya öyleymiş gibi savunma yapmak en başta İslam itikadına aykırı. Bu bizi kült yapmakla kalmaz, Hoca Efendi'nin "cemaat enaniyeti" dediği çamura saplar.

Ben herşeye rağmen Hizmete gönül veren insanların dünyanın en temiz, duru, diğergam, fedakar insanları olduğunu düşünüyorum. Yaşananlara, karalamalara, itiraf-iftiracılara rağmen bu hissiyatımı güçlü şekilde koruyorum. Bu güzel insanları seviyorum ve onların hukukunu korumayı, onlara doğruları aktarmayı vicdani, kamusal, hatta İslami bir görev biliyorum. Sosyolojide birer birer en temiz, dürüst, duyarlı insanlardan oluşan gruplar sosyal bir grup olarak o bireylerin toplamı olmayabiliyor. Grup psikolojisi ile, aidiyet mülahazısıyla, kendini "kurtarcı" sanma misyonuyla, ideolojik yapılarda ise o ideolojiyi hakim kılma düşüncesiyle, özünde dürüst-düzgün bireyler yanlış işlerin parçası olabiliyor. Hizmet hareketinin bu türden bazı işlerin parçası olması, kastı aşan işlere yönelmesi, grup enaniyeti ve seçkinlik duygusu ile tasvibi uygun olmayan işlere girişmesi mümkündür. Sahabenin kendi içinde savaşıp birbirinden binlercesini öldürebildiği durumlarda Hizmet'i Sahabenin ötesinde "yanılmaz", "hatasız", "kusursuz" görmek sanırım en başta Haraketin itikadi yaklaşımına ters olur.

Bütün insanlar ve bütün sosyal gruplar gibi Hizmet Hareketi de hata yapma, zaman içinde bazı yanlışlara savrulma, kandırılma, maniple edilme potansiyeline sahip. Bunların olmuş olması Hizmet'i toptan "terörist" yapmaz, toptan "suçlu" yapmaz. Eğer böyle bir genelleme yapılacaksa Hizmet diğer gruplara, kesimlere kıyasla en masumudur.

Bence doğru soru şu: Hareket bunca yaşanandan sonra hiç bir şey olmamış gibi, herşey harika ve mükemmelmiş gibi yaşananları, eleştirileri yok sayıp bir kült olma yoluna mı gidecek, yoksa gayet beşeri ve anlaşılabilir olan bazı hatalarıyla yüzleşip geleceğe daha sağlam adımlarla, daha güvenle ve kendini arındırmış, ayağı yere sağlam basan şekilde mi yürüyecek?

Hareket içinde yaygın ve güçlü bir yenilenme, eski alışkanlıklardan kurtulup kendini yeni dünyaya, yeni şartlara uyarlama, revize etme talebi var. Bu konuda ciddi bir adım atılmadığı için, şahit olduğu hatalara, ihmallere şahit olan bazı arkadaşlarımız, biraz da şok etkisi oluştursun diye kasten sert tonda yazıp-çizerek yukarda uyanma, tabanda bilinç oluşturmaya çalışıyor.

Eğer Bülent Keneş'in bir yılını verip, kafa patlatıp, ortaya koyduğu modeli doğrudan çöpe atacak ve Keneş'i de "birilerinin adamı", "hain", "ajan" ilan edeceksek, asla bir yüzleşme yapamayız. Keza Ahmet Dönmez'in vakıf olup yazdığı bazı şeyleri kafadan reddedip ihanetle itham edeceksek, ne böyle bir yüzleşmeyi yapabiliriz, ne de sağlam ve güvenli bir gelecek kurabiliriz. Kırk yılda çileyle, gözyaşıyla, ızdırpla oluşturulmuş insan potansiyelinin yavaş yavaş erimesine ve yok olmasına yol açmış, göz yummuş oluruz sadece.       

İddiaların eğriliği-doğruluğu bir yana, bence Hizmet'in hatalarıyla yüzleşmesi, bazı arkadaşların hoşumuza gitmeyen şeyleri yazması-konuşması "Erdoğan'ı anamın üzerinde yakalasam suçu anamda bulurum" diyen bir toplumda çok değerli!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 6.3.2020 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]

Zaman’a kayyımın yıldönümü… [Selahattin Sevi]

Stanley ile hayalimiz Türkiyeli, Suriyeli ve Iraklı fotoğrafçılarla çok özel bir çalışma yapmaktı. Buna ne zaman yetti, ne Zaman'ın ömrü... Ne çok şeyden uzakta kaldık. Gazetemiz, sevgili Fevzi, dostlar, arkadaşlar... Stanley Greene... Hepsini saygıyla, özlemle, sevgiyle anıyorum.

SELAHATTİN SEVİ -6 Mart 2020

“Sizler burada öğrenci olarak bulunuyorsunuz ama ben size meslektaşlarım olarak seslenmek istiyorum.” diye başlamıştı söze 2015 yılının haziranında Stanley Greene. Zaman gazetesinin ‘İstikbal’ salonunu dolduran 500 genç sahnede esmer yüzünde kara gözlükleri, başında ilginç şapkası, boynunda zevkli şalı ile nev-i şahsına münhasır bir rock yıldızı görüyordu sanki.

Bir yandan bu özel buluşmaya vesile olduğu için teşekkür ediyor, diğer yandan da boynundaki mavi kimlik ipini gösteriyordu. Kafeteryada otururken K’ya, bana hediye edebilir misin, demişti.

Greene konuşmaya başladı:

“Dün onlarla otururken (Zaman foto muhabirleri) hepsinin boynunda, ‘Zaman’ yazan mavi kurdeleleri vardı. Bundan çok mutlu oldum. Çünkü uzun zamandan beri mavi rengin haber takip ederken, sahada hayatını kaybeden gazetecilerin, onlara yardım eden elemanların, çevirmenlerin, habercilerin araçlarını kullanan şoförlerin rengi olmasını istiyordum. Onlar olmadan biz bu işi yapamayız.”

O unutulmaz fotoğrafların altında imzası olan efsane fotoğrafçı henüz konuşmasının başında mesleğini icra ederken katkısı olan herkese teşekkür ederek tasarım öğrencilerine ilk dersi veriyordu: Kadirşinaslık ve vefa!

Hatırlamaya devam ediyordu Stanley Greene: “Gazetecileri sevmeyen hükümetler tarafından öldürülmüş, katledilmiş, kaçırılmış, hapse atılmış işkence edilmiş meslektaşlarımızı hatırlamak zorundayız. Haber yapmak için orada olan ve bilgisayarlarıyla, kalemleriyle, not defterleriyle giden meslektaşlarımızı hatırlamak zorundayız… Bizler ‘geçmiş’ olarak biliniyoruz ama aslında biz haber ve mesajları, yaşananları aktaran mesajcılarız.”

Bütün salon ayağının tozuyla gelmiş bir fotoğrafçıyı değil, bir meslek bilgesini dinliyordu:

“Biz mağara insanlarının yaşadığı dönemden beri çok eski bir gelenekten geliyoruz. O günlerde bir yerde oturuyor ve uzun zaman konuşuyorlardı. Ama birinin dışarıya gidip, odun getirmesi gerekiyordu. Ateş için gerekli odunu toplamak için dışarıya giden o kişi bir kükreme sesi duyuyor ve arkasını dönünce kılıç dişli bir kaplanla karşılaşıyor. Kaplan aç ve üzerine doğru geliyor. Kurtulmak için koşmaya başlıyor ve mağaraya geri dönüyor. Mağaradakiler ise orada sakin sakin oturuyor, kafayı buluyor. Dışarıdan gelen ise olanları anlatmaya çalıyor. Eline bir sopa alıyor, sopaya bakıyor, duvara bakıyor. Oradakilere dışarıda olanları anlatmak için hemen duvara dışarıda olanların ve kaplanın resmini çizmeye başlıyor. Diğerleri çizilen resme bakıp ‘bu ne?’ diyor, heyecanlanıyor. O ilk haberi getiren ulaktır. Bizler de aynı onun gibi ulaklarız. Bu, bizlerin kim olduğunu açıklayan bir olaydır ve sizlerin de nereye gitmek istediğinizi gösteren bir hadisedir. Sizler de ulak olmak istiyorsunuz.

Bugün bir genç hanım bana fotoğrafla ilgili teknik gelişmeleri sordu. Ben elimden geldiğince açıklamaya çalışayım. Ben aslında çok teknik odaklı bir adam değilim. Ben daha çok başka yerlerden fotoğraflar çekmeye çalışan biriyim. Temel olarak fotoğrafı beyninizde ve vücudunuzla çekersiniz. Biz doğduğumuzda haberleri almaya başlarız. Haberleri bir araya getirir kafamızın içinde toplar ve ardından dünyaya açılınca onlarla resim yapar, heykel yapar veya ne yapacaksak onu keşfetmeye çalışırız. Bazen ilk defa keşfettiğimizi düşündüğümüz şeyler olur ama aslında biz o keşfettiğimiz şeyi daha önce bir yerlerde görmüşüzdür. Ben, hafıza, psikoloji ve cesarete inanırım. Ben cesaretimle gelenleri fotoğraflıyorum. Şunu asla ama asla unutmayın. Mutlaka insanlığınız olmalıdır. İyi bir gazeteci olmak için beyin ve cesaret gerekir ama her şeyden önce insanlığınız olmalıdır.

Size şimdi bir şeyler göstereceğim. Ben çok teknolojik biri değilim. Bu çalışma Suriye’de çekildi ve konusu parçalanmış hayatlar üzerine…”

Stanley Greene’in sesi fotoğrafları göstermeye başladıkça ağırlaşıyor. Sanki bütün yıkılan ülkenin, hayatları mahvolan insanların hayatları omuzunda bir yük!

“Orada çok fazla cinnet yaşandığını keşfedince, yani bir gece uyanıyorsunuz ve herkes çıldırmış. Orada bir küçük kızın fotoğrafı var. Sanki eliyle dans ediyor gibi duruyor. Sanki elinde bir ayna varmış gibi, bir film yıldızı gibi…

Çılgınlığı hissedebiliyorsunuz. Ensesti görüyorsunuz. Bu yaşlı adamın küçük çocuğa bakışı hiç de sağlıklı değil. Kesinlikle çok iğrenç. Sonra dışarı çıkıyorsunuz ve orada keskin nişancılar var. Acılar yetmezmiş gibi keskin nişancılar var ve onları öldürmeye çalışıyor. Etrafta cesetleri görüyorsunuz. Ortada, çocukların oyun parklarının, atlı karıncaların ve salıncakların arasında. Bir yere gitmek isteyince, ‘Hayır, hayır, sokağın karşısındaki kulede iki tana sniper var’ diyorlar. Hatta cesetleri bile doğru düzgün bir mezarlığa gömemiyorsunuz. Çünkü o sırada sizi vurabilirler. Bir okul bahçesini mezarlığa çevirmişler ve cesetleri oraya gömüyorlar.


Bir hastanede bu küçük çocuk sargı bezleriyle kaplanmış, yanında bir adam yatıyor. Sırtından bir kurşun yemiş ve inliyor. O küçük kızı bombalanmış bir binanın enkazından çıkarmaya çalışırken bir keskin nişancı tarafından sırtından vurulmuş. Bir keskin nişancının silahının kabzasında kardeşinin vurulmuş küçük kızının resmi vardı. İntikam almak için rejime ait hareket eden her şeyi vuruyordu.


Bu odada oturan kadın, keskin nişancılar çok havalı duruyorlar ve öldürmeyi konuşuyorlar. Kadınsı görünüşlerinin altında aslında hiç de kadınsı olmayan öldürücü akrep gibiler. Hiç konuşmadı. Çok sessizdi. Gözlerine baktım, ölü gibiydi.

Sokak çeteleri gibiler. Hepsi silahlı. Kimisi makineli tüfekli, kimisi başka. Silahınız olunca güç elde ediyorsunuz, herkese karşı gücünüz oluyor. Silahlı erkek ya da silahlı kadın fark etmiyor. Silahınız yoksa size deneni yapmak zorundasınız.


Bu haftalar sürecek bir savaş değil belki ama 10 yıl sürer. Umarım daha kısa sürede biter ama bu konuda şüpheliyim.”

‘İstikbal’ salonundaki o unutulmaz ‘hayat’ ve ‘fotoğraf’ dersinin üzerinden dört haziran geçti neredeyse. Söyledikleri hep güncelliğini koruyor Greene’in:

“Hiçbir şey mükemmel değildir, fotoğrafçılığın yüzde 75’i şansa yüzde 25’i yeteneğe bağlıdır. Çeçenistan’dan Rwanda’ya, Bosna Hersek’ten Yukarı Karabağ’a bir çok savaş bölgesinde bulundum. Çeçenistan’daki savaşı 10 yıl takip ettim. Biz gazeteciler oralara yaşanan hadiseleri belgelemek, geleceğe ışık tutmak için gidiyoruz. Gazeteciler bu tehlikeli yerlere giderler iyi bir hikâye yakalarlar ve tekrardan giderler özellikle güçlü olanlar yerinde duramaz tekrardan giderler. Kaygı duyan bir gazeteci bunu yapar. Sorumluluğunu bilmeli kaygı duyan bir gazeteci.”

“Herkesin bir başlangıç noktası vardır.” diyen Amerikalı fotoğrafçı ve gazeteci, “Ben fotoğrafçılığa sokakta başladım. Sokak fotoğrafçısıyım. Daha sonra savaş bölgelerine gitmeye başladım. Çünkü sürekli bazı bölge ve ülkelerde çatışma oluyor. Bunu insanlık adına belgelemek istedim. Savaş fotoğrafçıları her şeyi kendileri yapması gerekir. Mesajcıyız, yaşananları dökümanlamak işimizin bir parçası. Bosna’da, Ruanda’da o kadar çok gösterilmeyecek fotoğraf çektim ki başı kopmuş, eli kolu kopmuş insanlar. Ama gazeteciler bunu görüntülemek zorunda. Bu fotoğraflar elimizde gerçekleri gösteriyor.” şeklinde konuşmuştu.

19 Mayıs 2017’de kaybettiğimiz Stanley Greene’in aramızdan ayrılmasıyla sadece yetenekli bir fotoğrafçıyı, cesur bir aktivisti, yürekli bir hümanisti, güzel bir insanı kaybetmedik. Çok, çok şeyi yitirdik…

Kariyerine bir ressam olarak başlamıştı Stanley Greene. Resimlerini yapmak için fotoğraf çekmeye başladı. 1971’de Greene savaş karşıtı bir grubun üyesiydi ve fotoğrafçı arkadaşı W. Eugene Smith stüdyosunda çalışma teklifinde bulundu. Onu New York’ta Görsel Sanatlar okulunda ve San Francisco’da Sanat Enstitüsü’nde fotoğrafçılık üzerine çalışması için cesaretlendirdi. Newsday’de çalışırken müzik gruplarının fotoğraflarını çekti, 1986’da Paris’te moda fotoğrafları çekti. 1989’da foto muhabirliğine başladığında “Kisses to all, Berlin Wall“ fotoğrafı Berlin Duvarı’nın yıkılışının sembolü haline geldi. 1994 yılında Çeçenistan-Rusya savaşını takip eden Greene, buradaki çalışmalarını 2004 yılında Açık Yara kitabında derledi. 2009’da Black Passport adlı kitabını yayınladı.

Stanley ile bir atölye çalışmasında, bir seminerde, bir festivalde ya da bir jüride birlikte olmasaydık çok eksik kalırdım, kalırdık. En anlamlı buluşmalarımızdan biriydi Zaman gazetesinin artı1t Tasarım Günleri’ndeki birlikteliğimiz. Şimdi özgürlüğünden uzakta Silivri zindanında çilesini dolduran sevgili Fevzi Yazıcı ile birlikte davet etmiştik. Söyleşi sonunda ona ’10 numara’ formasını takdim ederken Fevzi gözleri ışıldayarak alkışlıyordu bütün salon gibi.

Stanley ile hayalimiz Türkiyeli, Suriyeli ve Iraklı fotoğrafçılarla çok özel bir çalışma yapmaktı.

Buna ne zaman yetti, ne Zaman‘ın ömrü…

Ne çok şeyden uzakta kaldık. Gazetemiz, sevgili Fevzi, dostlar, arkadaşlar… Stanley Greene… Hepsini saygıyla, özlemle, sevgiyle anıyorum.

[Selahattin Sevi] 7.3.2020 [Kronos.News]

İkinci elde fiyatlar katlandı [Yusuf Dereli]

Geçtiğimiz yıl otomotiv sektöründe yaşanan kriz nedeniyle bayiiler yeni yıla düşük stokla başladı. Ancak bu yıl talebin artması hesapları alt üst etti. Sıfır araç almak isteyenler bazı modellerde bir kaç ay beklemek zorunda. Bu durum ikinci el fiyatlarına da yansıdı. Ancak fırsatçılar, ikinci elde fiyatların sadece 2 ayda yüzde 30’lara varan oranlarda artmasına neden oldu. İki ay önce 50-55 bin liraya satılan ikinci el otomobil bugün 75-80 bin liraya ilana çıkıyor!

Türkiye’de ikinci el otomobil piyasasında inanılmaz bir hareketlilik var. Söz konusu hareketlilik çok fazla sirkülasyon olmasından kaynaklanmıyor; ikinci el otomobil fiyatlarının sadece 2 ay içerisinde yüzde 30’lara varan oranlarda artmasından bahsediyoruz.

Geçtiğimiz yıl sektör ciddi bir kriz sürecinden geçti. Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2019 yılında bir önceki yıla göre yüzde 22,85 gerileyerek 479 bin 60 adet olarak gerçekleşti. Toplam pazarda 2018 yılında 620 bin 937 adet araç satılmıştı.

2020’DE SATIŞLAR ARTTI

Yaşanan kriz nedeniyle şirketler 2020 yılına stoksuz girdi. Kurdaki belirsizlik de bayilerin sıfır araç getirme konusundaki isteğini azalttı. Ancak 2020 yılında satışlar beklenenden fazla gerçekleşti. Geçtiğimiz yıl Ocak-Şubat 39 bin 248 otomobil ve hafif ticari araç satışı olmuştu. Bu yıl aynı dönemde rakam 74 bin 395 olarak gerçekleşti. Hal böyle olunca bayilerde sıfır araç kalmadı. Dolayısıyla ikinci el fiyatları da yükseldi.

FIRSATÇILAR SAHNEDE!

Ancak ikinci elde fiyatların yükselmesinin tek nedeni ‘sıfır’ araç kalmaması değil; fırsatçılar! Bir kaç somut örnek üzerinden anlatalım; Yaklaşık iki ay önce 57 bin liraya alınan otomobil, geçtiğimiz hafta 71 bin liraya satıldı. Bugün aynı otomobil ilana çıktı; yeni fiyatı 83 bin lira! Başka bir örnek; sadece 20 gün önce 41 bin liraya alınan otomobil, üç gün önce 48 bin liraya satıldı. Otomobil aynı gün yeni alıcısı tarafından ilana konuldu; yeni fiyatı 57 bin lira! Bunlar somut örnekler…

3 YILDA İKİNCİ EL YÜZDE 100 ZAMLANDI

İkinci eldeki fahiş artışı anlatmak için başka bir örnek verelim; 2013 yılında Toyota Auris’in ful modelinin sıfır fiyatı 60 bin lira civarındaydı. Aynı aracın 2016 yılındaki ikinci el fiyatı 60-65 bin lira aralığında gerçekleşti. Bugün 2013 model temiz bir Auris almak isterseniz ödemeniz gereken para 120 bin liradan başlıyor, 140 bin liraya kadar çıkıyor. Aracın sıfırı ise bugün 160-180 bin lira aralığında… Yani 2013 yılında sıfırı 60 bin lira olan otomobilin ikinci el fiyatı 6 yıl sonra 120 bin lirayı aştı!

B segmentte Clio, C segmentte Egea

Yılın ilk iki ayında segmentlere göre otomobil satışları da belli oldu. EBS Danışmanlık’ın verilerine göre B Segment’te Renault Clio tartışmasız lider. İlk iki ayda satış rakamı 3 bin 598. Pazar payı yaklaşık yüzde 29. B segmentte satılan her üç otomobilden biri Clio! En yakın rakibi kuzeni Dacia Sandero’nun toplam satışı ise 1.258 olarak kayıtlara geçti. Pazar payı yaklaşkı yüzde 11. Zirvedeki iki modeli 726 satış rakamıyla İ20 ve 720 ile Renault Symbol izliyor.

C segmentte yarış daha sert geçiyor. Zirvede yine Fiat Egea var. Toplam satış rakamı 5 bin 442 ve pazar payı yüzde 14,2. Onun hemen ensesinde ise Renault Megane var. 4 bin 951 rakamına ulaşmış ve pazar payı yüzde 13. Üçüncü sırada ise yeni Corolla yer alıyor.  Toplam satış rakamı 4 bin 503 ve pazar payı yüzde 12’ye yakın.

D SEGMENTİN TARTIŞMASIZ LİDERİ; PASSAT

D segmentin tartışmasız lideri ise Passat. Toplam satış rakamı 3 bin 516. D segmentte satılan her iki otomobilden neredeyse biri Passat olmuş. En yakın rakibi ise kuzeni Süperb. Skoda’nın D segmentteki temsilcisinin satış rakamı 771.

SUV satışları artıyor, ‘sedan’ geriliyor

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de SUV satışlarının payı artıyor. Bu yılın ilk 2 ayında SUV kasa tipi araçların payı yaklaşık yüzde 30’a ulaştı.

Yılın ilk iki ayında toplam SUV satışı 17 bin 685 olarak gerçekleşti. Geçtiğimiz yıla göre pazar payındaki artış oranı yüzde 22’lerde. Zirvede ise Sedan var… Pazar payı yüzde 47. Satılan iki otomobilden neredeyse biri sedan. Satış rakamı ise 28 bin 300.

Hactback modellerin pazar payı ise yüzde 19,4 olarak gerçekleşti. Toplam satış rakamı 11 bin 626. Geçtiğimiz yıla göre pazar payı yüzde 12 civarında geriledi.

[Yusuf Dereli] 7.3.2020 [TR724]

Süper Lig’de genç oyuncunun adı yok! [Hasan Cücük]

Kamerun asıllı Alman oyuncu Youssoufa Moukoko henüz 15 yaşında. Moukoko attığı gollerle hızla üst kategorilere yükseldi.

Genç oyunculara forma vermesiyle dikkat çeken Borussia Dortmund, yeni bir genci daha sahaya sürmeye hazırlanıyor. Bu isim Kamerun asıllı Alman oyuncu Youssoufa Moukoko. Henüz 15 yaşında olan Moukoko attığı gollerle hızla üst kategorilere yükseldi. A takımı zorlayan genç yıldızın önündeki tek engel Almanya’daki ‘genç futbolcu oynatma’ kuralı. Bu kuralın bu ay içinde değişmesi bekleniyor. Almanya’da 15 yaşındaki Moukoko, Dortmund formasını giymek için sabırsızlanırken, Süper Lig’de ise kulüpler genç oyuncuları görmezden geliyor.

Bundesliga’nın köklü takımlarından Borussia Dortmund’da bu sezon Norveçli forvet Erling Haaland kasırgası esiyor. Ara transfer döneminde 20 milyon Euro karşılığı RB Salzburg’dan transfer edilen Viking’in dikkat çeken özelliği sadece attığı goller değil, yaşının da 18 olması. Genç oyuncu sezona başladığı RB Salzburg ve ara transferde geldiği Dortmund formasıyla çıktığı 31 maçta 40 gole imza attı. Dortmund’da forma bulan genç isim sadece Haaland değil. 19 yaşındaki Jadon Sancho ve 17 yaşındaki Giovanni Reyna, Borussia Dortmund’un başarısı için ter döken diğer genç isimler. Bu genç yıldızlara katılmak için gün sayan ise henüz 15 yaşında olan Youssoufa Moukoko.

Kamerun asıllı Alman forvet 2004 doğumlu olmasına rağmen kendisinden büyük yaş kategorilerde attığı gollerle dikkat çekiyor. Dortmund U17 takımıyla sezona başlayıp attığı gollerden sonra (28 maç, 50 gol) U19 takımına yükseltilen 15 yaşındaki oyuncu U19 formasıyla 26 maçta 35 gol atarak Almanya U19 Milli Takımına çağrıldı. Fakat Moukoko’nun önündeki en büyük engel Almanya’daki ‘Genç futbolcu oynatma’ kuralı. Kurala göre genç golcü en erken 20 Kasım 2020’de 16 yaşına geldiğinde A takım forması giyebilir. Kuralın değişmesi için mart ayında, Bundesliga ve Bundesliga 2’de mücadele eden 36 kulüp 17 yaşın altındaki oyuncuların A takım için oynamalarına izin verilip verilmeyeceği konusunda oy kullanacak. Dortmund teknik direktörü Lucien Favre, dikkatini çeken genç yıldız adayı için “Onunla bir planımız zaten vardı, ama tam olarak ne zaman bizimle olacağını söyleyemem. Belki mart ayında, ama yine de birkaç şey beklemek zorundayız” sözlerini kullandı.

Türkiye’de ise genç oyuncu bulmak için çıtayı 21 yaşına koymak gerekiyor. Süper Lig’de bu sezon 10 maç ve üstünde süre alan 21 yaş ve altı oyuncu sayısı 12 oldu. Süper Lig’de en uzun süre forma bulan isim Fenerbahçe’nin kalecisi Altay Barındır oldu. 21 yaşındaki genç file bekçisi, 24 lig maçının tamamında kalesini korudu. Altay ayrıca, takımının ligdeki bütün maçlarında görev alan tek 21 yaş ve altı futbolcu oldu. Altay Bayındır’ı 21 maçta görev alan Gençlerbirliği oyuncusu Berat Ayberk Özdemir (21) takip ederken, Antalyaspor’un Nijeryalı futbolcusu Paul Mukairu (20) 20 maç ile 3. sıradaki yerini aldı. Süper Lig’de 10 maç ve üstü karşılaşmada görev alan 12 genç futbolcudan 9’u Türk oyunculardan oluştu. Kayserispor’un gelecek vaat eden 16 yaşındaki futbolcusu Emre Demir, Süper Lig’in 11. haftasında Gençlerbirliği ağlarını havalandırarak lig tarihinin bilinen en genç golcüsü oldu. 15 Ocak 2004 doğumlu Emre, 15 yaş 9 ay 25 günü doldurduğu gün Süper Lig’de gol sevinci yaşamıştı. Bu sezon takımında 11 karşılaşmada görev alan Emre Demir, 5 kez ilk 11’de sahaya çıkarken 6 kez oyuna sonradan girdi.

Altay, Berat ve Emre’nin yanı sıra Antalyasporlu Doğukan Sinik (21), Gençlerbirliği’nden Rahmetullah Berişbek (20), Fenerbahçeli Ferdi Kadıoğlu (20), Trabzonsporlu Yusuf Sarı (21), Beşiktaşlı Güven Yalçın (21) ve Kayserisporlu Aksel Aktaş (20) 10 maç üstü görev alan Türk gençler oldu. Çaykur Rizespor’dan 21 yaşındaki Montassar Talbi ile yine aynı yaşta olan Konyasporlu Erdon Daci 12 kişilik listede yer alan diğer yabancı futbolcular olarak öne çıktı.

Türkiye’de kulüpler gençlere güvenmezken, Dortmund örneğinde olduğu gibi bir çok önde gelen takımlar gençlere forma veriyor. Barcelona’da 17 yaşındaki Ansu Fati, bu sezon ligde 15 maçta forma giyerken 4 gol attı. İlk defa bu sezon forma giymeye başlayan Gine Bissaulu genç yıldız, Barcelona’nın Inter ile karşılaştığı UEFA Şampiyonlar Ligi maçında gol atarak, 17 yaş 40 günle bir Şampiyonlar Ligi maçında gol atan en genç futbolcu ünvanını da elde etmişti.

Londra’nın dünya çapındaki iki ekibi Arsenal ve Chelsea genç futbolculara forma vermesiyle dikkati çekti. Arsenal bu özelliğini uzun yıllardır devam ettiriyor. 18 yaşından küçük futbolcuların transferinde kural ihlali yaptığı gerekçesiyle geçen sezon transferden men cezasına çarptırılan Chelsea de gençlerine sarıldı. Mavilerde bu sezon 21 yaş ve altı oyuncular Reece James (20) ve Christian Pulisic (21) 16, Mason Mount (21) 28 ve Callum Hudson-Odoi (19) 17 lig karşılaşmasında forma giydi.  Arsenal’da ise Reiss Nelson (20) 10, Joe Willock (20) 19, Matteo Guendouzi (20) 22, Bukayo Saka (18) 17 ve Gabriel Martinelli (18) 14 maçta oynadı.

[Hasan Cücük] 7.3.2020 [TR724]

Duruş [Dr. Reşit Haylamaz]

Kur’ân’ın nazara verdiği peygamberler ve muhataplarıyla yaşadıklarına kısaca biz, “peygamber kıssaları” diyoruz ve bunlar, hacmi sınırlı bir Kitâb’ın neredeyse %18’ini oluşturuyor.

Şüphesiz Kur’ân, tarih kitabı değil; her devrin muhataplarına hitap ediyor.

Üstelik, bu kıssaların hepsi, 13 yıllık Mekke döneminde gelmiş.

Elbette bunun da bir anlamı var; irşâd ve tebliğ davasının ilk defa başlamadığını ve bu yolun da sarp yokuşlarla dolu olduğunu, daha baştan haber veriyor.

Dahası, dünyamız itibariyle henüz pek fark edememiş olsak da benzeri sıkıntıları yaşarken nefes alabileceğimiz çıkış yollarını da gösteriyor, Kur’ân; satır aralarında ve stratejiden anlayanların fark edebileceği bir üslupla.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), önündeki akabeleri aşarken bu tecrübelerden çok istifade ettiği müsellem. Ancak çoğunu hiç söylememiş; sadece icra etmiş.

Zaten strateji, meydanları inletircesine söylenen değil, ses tellerine değmeden icra edilebilen âsûde bir yoldur.

Hâdiseleri önceden okumak, muhtemel problemlere alternatif yollar üretmektir aynı zamanda strateji.

Keşke o hayatlara, bir de bu gözle bakabilseydik!

Bizim dünyanın en büyük yanılgısı, Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) mabede hapsetmekle başladı; keşke mabedin de hakkını verebilseydik!

Evet, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında mabed var; hem de işin tam merkezinde. Ancak hayat, mabedden ibaret değil ki!

Bu Cemaat’in en büyük suçu da (bu suça can kurban), mabede hapsedilmiş bir dini, hayata taşımak olmadı mı?

Öyle ya, üç-beş ihtiyarla ne güzel kandil kutluyor, yılda iki defa gittiğimiz bayram namazıyla “kulluk” yapıyorduk!

Seminerler, konferanslar, sempozyumlar, hayatın her kesimini hedefleyen kitap okuma yarışmaları ve günleri günlere-ayları da aylara inzimam ettirerek yılın her gününe değen ve “O’nunla Bir Ömür”ü hedefleyen adımlar fazla geldi.

Hatırlarsanız, o günlerde başkaları da mabedin dışına çıkmaya başlamış, coşkulu programlara imza atar olmuştu, hem de ne alâyiş ve ihtişamlarla…

Siz dikkat etmemiş olabilirsiniz ama ben özenle bakıyorum; memleketin her alanda büzüştüğü son yıllarda herkes, yeniden o küflü mabede dönüş yaptı; kandiller bile artık, üç-beş ihtiyarla okunan mevlütlerden ibaret!

Süleyman Çelebi de olmasaymış?

Ne diyelim? Demek ki hayat emaresi gibi gözüken hareketlenmenin motivasyon kaynağı veya güncel bir tabirle o günkü hayır yarışının “tavşan atlet”i de yine Cemaat’miş!

Görüldüğü gibi, yeni bir şeyler ortaya koymaktan daha çok başkasının elindeki inisiyatifi almaktan ibaret olan hamleler filiz vermiyor.

Klasik, yeniliğe karşı kabaran toplum refleksidir, yaşanan.

Şimdi, bunun bedelini ödüyor Cemaat; hem de eşi benzeri görülmemişçesine!

Ve yine “mabed” kullanılarak!

Ne acı ki cehalet sahiline demir atmış milletin boynuna, Hâmân damgalı imamın sarığı dolandı!

Ve dünkü safvet kaynağı mabedin bugünkü mührü, Kârûn’un kasasında!

Öylesine girift bir zaman yaşıyoruz ki her yönüyle Kıyâmet’e alâmet!

Elindeki tek sermayesi “mabed” ile aldattılar yine milleti.

Yapılanlara bakılınca, Firavun’lara rahmet okutacak boyutta; Ebû Cehil, Zemzem ile yıkanmış gibi duruyor, yanlarında. Çağlar boyu teraküm etmiş ne kadar Nemrut varsa, bizim coğrafyada tecessüm etmiş gibi, bugün.

Bana, son yılları nazara alarak yaşanılanların Asr-ı Saâdet’teki karşılığını sordular, hemen her mahfilde.

Evet, baktığınız yere göre değişkenlik arz etmekle birlikte işin esasına bakılınca birebir benzeyen hiçbir yer yok.

Olamaz da!

Sosyal hadiselerde sonucu etkileyen insan sayısınca farklı faktör var; şartlar aynı değil ki sonuç benzerlik arz etsin!

Risalet öncesi Mekkelilerin tutumu ile vahyin geldiği gün arasındaki uçurum, bir miktar benziyor; üç-beş yıl öncesine kadar mikrofonu eline alan herkes destan kesmiyor muydu?

Mekke yılları boyunca yaşanan zulümler..

Şi’b-i Ebî Tâlib günleri..

Habeşistan ile başlayıp Yesrib’i medenîleştiren hicretler..

Bedir..

Uhud..

Hendek..

Hudeybiye..

Fetih ve Tebûk…

Hem içeride yaşanılanlar hem de o günkü firavunların yaşattıkları açısından bakıldığında benzeşen yerler yok değil; ama hiçbiri, birebir örtüşmüyor.

Ya, Hulefâ-i Râşidîn döneminde yaşananlar?

Suret-i Hak’tan gözükerek Halife’ye “kelle” aldırmalar..

“Doğruluk” üzerine inşa edilen bir bünyenin temeline yerleştirilen “yalan” ve iftiralar..

Ardı ardınca üç halifeyi götüren karanlık ve girift ilişkiler…

Şüphesiz bu dönemin izlerini de taşıyan çok etiket var; ancak yine birebir örtüşmüyor!

“Hâricîler mi?” dediniz?

Gücü eline aldığı andan itibaren terör estiren ve “Sahâbe” bile olsa kendileri gibi düşünmeyen herkesin katlini “vacip” gören gözü dünmüş karanlık tiplere benzeyen tabii ki çok kare var!

Ama haklarını yememek lazım. Adamlar yalanı, “kebâir” görüyor; inançlarına göre onu bir defa söyleyenin dünyası da Âhiret’i de gitti demek!

E, siz söyleyin; günün mabed soslu zalımlarının hayatı, bugün “yalan”dan ibaret; nasıl benzesin ki?

Peki, “mihnet” hâdiseleri?

Ebû Hanîfe’den İmâm Şâfi’ye, Ahmed İbn-i Hanbel’den İmâm Buhârî’ye, Fahreddin Râzi’den İmâm Rabbânî’ye kadar baş tacı insana yapılanlara benzeyen yerler çok; ancak hepsinde hadise, hedefteki şahıslarla sınırlı kalmış. Bugünkü gibi çoluk-çocuk, akraba-arkadaş veya yıllar önce verilen bir “Tanrı selamı” işe hiç karıştırılmamış!

Peki, benzeyeni hiç yok mu?

Var!

Her güzele itiraz eden koronun, buna da sataşacağını, cümleleri cımbızlayıp kim bilir nerelere taşıyacağını tahmin edebiliyor, görebiliyorum.

Üstelik, ne onun benim payandama ihtiyacı var ne de benim niyetim, ondan iltifat beklemek!

Bir duruşu teslim edebilmek için ve tarihe not düşme adına söyleyeceğim:

Dün, “Allah ve Hâdiseler Karşısında Peygamberâne Duruş”u yazmıştı; son beş yıldır, bunun bizzat pratiğini yapıyor!

Hem de bu kadar titizlik, aşırı duyarlılık ve olabildiğince hassasiyete rağmen…

Çoğu insana göre kader, beni daha yakınına taşıdı; ders halkasına seksen beş yılında katıldım. Eksiğim varsa, kabımın darlığındandır; ancak o gün bugündür bakıyorum, duruşunda hiç değişiklik olmadı.

Kör gözlere inat, duygularınızın köpürüp sahillerinizi zorladığı ve hislerinizin de kapları taşırdığı demlerde bile akıl ve muhakemeyle hareket edip, kitleleri teskin eden, hatta onları affa hazırlayan bir Hocaefendi gördü, tanıdı dünya.

Hayatınız ve hayatınıza teması olan her hayat, hem de vahşetin en koyu tonlarıyla karartılırken bile kararlı duruşunda kimin değişiklik olmamışsa, bilin ki o, peygamber yolundadır!

Gürültülü günler sizi aldatmasın; dün olduğu gibi yarınlara mührünü vuracaklar da şüphesiz, bu duruşun sahipleri olacaktır!

[Dr. Reşit Haylamaz] 7.3.2020 [TR724]

Çünkü Suriyelisin! [M.Nedim Hazar]

Şöyle bir düşün şimdi: Suriyelisin, deden, baban, kendin yıllarca Esad ailesinin zulmü altında inim inim inliyorsunuz.

Çocuksun ama…

Suriyeli çocuksun…

Tek adam rejiminin en ağır şartlarına adapte olmaya çabalıyorsun çocukluğunu yaşamadan. Baban, amcan aylarca gelmeyebiliyor, hapiste olduğunu anlayabilmek için yılların geçmesini bekliyorsun sen. Çünkü Suriyelisin.

Sonra savaş çıkıyor, savaşların en kötüsü iç savaş…

Daha çocuksun… Pek bir şey anlayabilecek yaşta değilsin.

Baban eve gelmiyor bir gün. Annen gözyaşlarını içine akıtıyor…

Babanın öldürüldüğünü birkaç hafta sonra ancak anlayabiliyorsun.

Çünkü Suriyelisiniz..

Uçaklar bombalıyor şehirlerini, tanklar, top atışları altında korku ile titreyerek sarılıyorsun kardeşlerine.

Suriyelisin zira.

Ardından sokak savaşları çıkıyor. Sloganlar eşliğinde baskınlar, makinalı tüfek sesleri. Roketler evinin duvarlarını darmadağın ediyor.

Evin filan kalmıyor aslında, yıkık bir virane…

Sonra taşıyabildiğiniz kadar eşyanızı yüklenip, günlerce çile dolu yolculuğa çıkıyorsunuz. Yollar delik deşik, her uçak geçtiğinde korkudan saklanacak bir yer arıyorsunuz.

Anneniz bağırmamayı öğretiyor size, korkudan ödünüz kopsa bile bağırmamayı öğreniyorsunuz.

Ama gelen her gürültü hatta çıtırtı bile ödünüzü ağzınıza getiriyor, hemen siniyor, bir yere saklanmak istiyorsunuz, çünkü Suriyelisiniz.

Bin bir güçlükle sınırdan geçiyorsunuz.

Bilmediğin bir dili konuşan bir ülkeye geliyorsun.

Biraz büyüdün aslında ama yine de Suriyelisin işte…

En berbat işlerde en az fiyata çalışmayı kabul ediyorsun.

Ev kirasını birkaç misli istiyorlar senden.

Bin insana davranır gibi davranmıyorlar sana. Kayıt dışısın ama Suriyelisin ya, az para, az hak, hiç özgürlükle yaşamaya alışman lazım.

Ama kaldığın kamplardan daha iyi diye şükrediyorsun yine de.

Suriyelisin ya…

Evine koca koca adamlar geliyor, daha çocuk yaştaki ablanı kuma olarak götürdüklerini annenin içi yana yana bir avuç para karşılığı ablanı verdiğini idrak edebilecek kadar büyüdün işte.

Yaşadığın toplum en ufak bir hatanı kolluyor, korkudan konuşmayı unutacak noktaya geliyorsun…

Ama en azından bomba sesleri yok, diye şükrediyorsun geceler boyu.

Büyüdün delikanlı oldun hatta.

Suriyelisin ama artık çat pat Türkçe de öğrendin bak.

Derdini anlatabilecek kadar.

Hayaller kuruyorsun; anneni kardeşlerini alıp ölümün, savaşın olmadığı, mutlu çocukların yaşadığı yerlere gitmeyi düşlüyorsun.

Bir gün gideceksin kendi kendine söz veriyorsun…

Mülteci hayata alışmışken tekrar uzaktan da olsa bomba sesleri duymaya başlıyorsun.

Bir sürü zırhlı araçlar, tanklar geçiyor evinin önünden… Korkuyorsun yine.. Suriyelisin çünkü bunlar iyiye alamet değil biliyorsun.

Bir gece aniden öfkeli devlet memurları kaldığınız yerden zorla apar topar alıyorlar seni ve aileni.

“Yunana gidiyorsunuz” diyorlar, “hep bunu istemiyor muydunuz, işte size fırsat o gün geldi…”

Neler olup bittiğini tam olarak bilemeden otobüslere dolduruyorlar sizleri.

Ülkenin diğer ucuna götürülüyorsunuz…

Sizi indirenler, ardınıza bakmadan kaçın gidin, aha orası, dikenli tellerin arkası Yunanistan diyor.

Suriyelisin hayatında hiçbir şey kolay olmamış o güne kadar. Bunun da olmayacağını aşağı yukarı biliyorsun.

Gittiğin yerde seni pek de gülerek karşılamıyorlar. Üzerine gaz sıkıyorlar, nefes alamayacak duruma geliyorsun, kardeşlerin annen perişan… Gerisin geri geliyorsun.

“Hayır” diyorsun, “Ben bu şekilde gitmek istemiyorum, beni kaldığım şehre, evime götürün”…”Bitti o günler” diyor öfkeli üniformalı adamlar. “Nehirden geçireceğiz sizi” diye tekrar otobüslere dolduruyorlar. İtiraz ediyorsun ama zorla bindiriyorlar.

Suriyelisin çünkü.

Gittiğin yer geldiğin yer kadar ürkütüyor seni.

Bilmediğin topraklarda bilmediğin dilleri konuşan, asık sert yüzlü, üniformalı insanlarla muhatap olmaktan bıkmışsın artık.

İnmek istemiyorsun otobüsten. Direniyorsun.

Silahlarını çekiyor seni oraya götürenler, “inecekseniz ve o botlara bineceksiniz” diyorlar acımasızca…

Botlara bindiriyorlar sizleri zorla ve “sakın ha sakın geri dönmeyin” diye silahlarını göstererek tembihliyorlar.

Azgın bir nehrin ortasında, küçücük bir botta titreyen onlarca Suriyelisiniz..

Daha karşı kıyaya varmadan alışık olduğunuz bir ses karşılıyor sizi: silah sesleri.

Bir devriye botu sizi devirmeye çalışıyor. Biri havaya ateş ediyor. Bir diğeri doğrudan üzerinize. Kimi başından yaralanıyor, kimi sırtından.

Yunanca bilmediğiniz kelimeleri bağırıyorlar üniformalı asık yüzlü adamlar. Elleriyle “Geri gidin” işareti yapıyorlar.

Geldiğin kıyıda da üniforması farklı yüzündeki ifade aynı üniformalı adamlar var. Onlar da aynı işareti yapıyor size.

Nehrin ortasında bir o bir bu kıyıya gidip geliyorsunuz.

Nefes alamayacak hale geliyorsun.

Göz yaşların nehir sularına karışıyor.

Coğrafyanın kader olduğunu birilerinin söylediğini bilmiyorsun henüz.

Suriyelisin çünkü…

[M.Nedim Hazar] 7.3.2020 [TR724]

İktidar tükürdüğünü yaladı ama barış iyidir… [Erhan Başyurt]

Son bir ayda resmi rakamlara göre 40’tan fazla şehit verdiğimiz İdlib’te çatışmalar, Erdoğan ve Putin arasında Moskova’da varılan mutabakat ile şimdilik durduruldu.

6 saati aşkın süren zirveden, Türkiye bugüne kadar ileri sürdüğü tezlerden çok ciddi tavizler vererek ayrıldı.

***

Varılan yeni mutabakata göre;
  • Türkiye, Rusya destekli Esed güçleri tarafından son bir ayda ele geçirilen İdlib’in bölgelerinde kontrolü devrediyor…
  • M5 ve M4 otoyollarının kontrolünü Esed ve Rusya’ya devrediyor.
  • Türkiye’nin 12 gözlem noktasından 9’u bu hattın arkasında, yani Esed güçlerinin kontrolüne devredilen alanda kalıyor. Türkiye’nin görüşmelerin ikinci ayağında, bu gözlem noktalarını batıya taşıyacağını şimdiden söylemek mümkün.
  • Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve Esed yönetimini tanıyor. Mutabakatta Suriye Arap Cumhuriyeti olarak resmi adıyla yer alıyor. 
  • Türkiye hava sahasının kendisine kapalı kalmasını yine kabul ediyor.
  • Suriye’yi teröristlerden temizlemeyi kabul ediyor…
***

Türkiye’nin tek tesellisi, yeni bir göç dalgasının kapısına dayanmasını önlemek.

Hoş mutabakat, Türkiye’ye ‘tampon bölge’ ya da ‘güvenli bölge’ kurma garantisi de vermiyor.

Ancak Rusya, İdlib’te çatışmalar başlamadan önce M4’ün kuzeyi ve M5’in batısında Türkiye sınırına 15 km genişliğinde bir ‘güvenli bölge’ önermişti.

İktidar şimdi, o zaman reddettiği ve askeri yığınak yaparak kabul etmediği bu ‘tampon bölgeyi’ alabilmenin peşinde…

Akla gelen ilk soru; O halde sadece son bir ayda İdlib’te 40 şehidi ne için verdik?

Cevap basit, bir hiç uğruna, iktidarın inadı ve hesap hataları uğruna verdik.

Varılan mutabakata ve ateşkese karşı değilim.

İktidarın meydanlarda kof kabadayılık yapmasına, esip gürleyip halktan gerçeği gizleyip, Moskova’da dize gelmesinden rahatsızım…

***

3 Mart’ta yine bu köşede kaleme aldığım “Şehitler tepesi değil, diplomasi cephesi boş kalmamalı…’’ başlıklı yazımda şunları dile getirmiştim;

“Türkiye, BM Gözetimi’nde çalışan Anayasa Komitesi’nin çalışmalarını tamamlaması, mültecilerin güvenli şekilde geri dönmeye başlaması şartıyla, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı çerçevesinde tamamen çekileceğini beyan etmeli.

Öncelikle bir ateşkes ilan edilip, Anayasa Komisyonu ve mültecilerin geri dönüşlerinde sağlanan gelişmelere paralel geri çekilme bir takvime bağlanabilir.

Böylece, Türkiye hiç bir hedefi olmadan Suriye topraklarında kalmak yerine, Suriye ve Suriye halkının da faydasını sağlayarak, ‘onurlu’ bir eve dönüş gerçekleştirebilir.

Türkiye’nin ‘şehitler tepesini boş bırakmamaya’ değil, diplomasi cephesini takviye etmeye ve akl-ı selime dönmeye ihtiyacı var. Üstelik olabilecek en hızlı şekilde…”

***

Dedik dedik inanmadınız… Ne oldu şimdi?

Türkiye’nin gelinen aşamada değil İdlib’te tüm Suriye’de askeri olarak bulunmasının yanlış olduğunu söylediğimizde, bizlere ‘vatan haini’ diyenler, şimdi Erdoğan ve heyetine de aynı yaftayı yapıştıracak mısınız?

Hava sahası Türkiye’ye kapalı İdlib’te askerlerimizi ‘kurbanlık koyun’ gibi feda etmek yanlıştır, Türkiye’nin Soçi’de söz verdiği gibi M5 ve M4 otoyollarını açması gerek dediğimizde, “İdlib düşerse, Hatay da düşer…” diyen şoven hayalperestler şimdi iktidarı “Hatay’ı da satmakla…” suçlayacak mısınız?

Tabii ki, hayır! Şimdi barışı satmaya çalışıyorsunuz…

Rüzgar gülü gibi esintinin gücü ve yönüne göre fırıldaklık gibi dönüp duruyorsunuz.

Ne arlanmanız, ne vicdanınız, ne de aklınız var…

Bu ülkeye ve halka verdiğiniz zararın haddi hesabı yok!

***

Moskova’da görüşme ve verilen tavizler, iktidarın güç karşısında diz çöktüğünü, tükürdüğünü yaladığını, sadece güçsüze diş geçirdiğini bir kez daha gösterdi.

Türkiye, Rus savaş uçaklarını düşürdüğünde, Erdoğan yazılı olarak hayatını kaybeden pilotun ailesinden özür dilemişti.

Ardından da Moskova’ya gidip Putin’in yüzüne özrünü sözlü tekrarlamıştı…

Şimdi, Rusya İdlib’te şehit düşen askerlerimizi kendisinin bombaladığını resmen açıkladığı halde, değil yazılı sözlü bir özür bile dilemedi.

Aksine, Türkiye’yi anlaşmayı ihlal etmek ve teröristleri destelemek, savaş suçu işlemek ile suçladı…

Ve Erdoğan, beraberinde kalabalık bir heyetle bir kez daha Putin’in ayağına gitti…

**

Görüşmenin bitiminde Erdoğan, basın toplantısı öncesi Rus Bakan Lavrov’a mikrofonların önünde özel olarak (!) soruyor: “Şu anda Esed’le görüşüldü değil mi?”

Yani, Türkiye dolaylı olarak ve zorunlu bir şekilde bu mutabakatı Esed ile de yaptı. Hani “rejim devrilene kadar mücadelemiz sürecek” dedikleri Esed ile de…

Türk askerini şehit eden Rusya ile doğrudan görüşüp Esed ile Moskova aracılığıyla görüşmek Türkiye’nin henüz diplomasiyi keşfetmediğinin acı bir göstergesi ancak bu kadarı bile nasıl bir iki yüzlülük ile karşı karşıya olduğumuzu anlatmaya yeterli…

Rusya ile varılan mutabakata dair en çarpıcı sözleri ise Cumhurbaşkanı Erdoğan dün Cuma Namazı sonrası Çamlıca Camii’nde etti.

Erdoğan diyor ki; “Şehitler verdik. Dün en sonunda masaya oturduk ve dün gece yarısı itibarıyla ateşkes ilanında anlaştık. Temennimiz odur ki bu sürer.  MÜSLÜMANIN MÜSLÜMAN İLE BÖYLE BİR SAVAŞI YAPMASI DA BİTMİŞ OLUR…”

Nasıl siz de küçük dilinizi yutacak gibi hissediyor musunuz?

İdlib’te son bir ayda 40’ı aşkın verdiğimiz şehide halkın tepkisini törpülemek için “3 bin 100 rejim askeri öldürüldü…” diye açıklama yapan iktidar, Putin devreye girince bu askerlerin Müslüman Suriyeliler olduğunu farketmiş…

O halde Müslüman Suriye’de Türk askerinin ne işi var?

Bu savaşı neden bugüne kadar körüklediğiniz?

Bu kanlı savaşta hayatını kaybeden 500 bin Müslüman’ın hesabını kim verecek?

Müslüman göçmenleri, ‘Hristiyan Avrupa’nın sınırlarına sürerek, onları silah zoruyla ve biber gazı ile ‘geri iterek’ kime zulmediyorsunuz?

***

Özetle, en kötü barış bile amaçsız bir savaştan iyidir.

İktidar, Moskova’da ‘diz çökme’ pahasına, ateşkes ve mutabakat ile aslında akl-ı selime uygun olanı yapmıştır.

Bir inat ve hata uğruna, gerçekleşmesi imkansız hayallerle askerlerimizin feda edilmesi ve ekonomik kaynaklarımızın savrulması büyük yanlıştır.

Türkiye’nin, tarihinin en büyük fiyaskosu Suriye’den, daha ağır felaketler yaşamadan bir an önce tamamen çekilmesi, Suriye’de yeni bir anayasa ve göçmenlerin güvenli dönüşüne odaklanması gerek.

Tüm bunları, silah zoruyla diz çöktürülerek ve vatan evladını yok yere feda ederek değil, diplomatik beceri ve akl-ı selimi kullanarak gerçekleştirebilirsiniz…

Ama her şeyden önce diplomatik beceri sahibi, akil insanları dış politikanın dümenine geçirmeniz ve sadece askeri değil SADAT’ı da geriye çekmeniz gerek!

[Erhan Başyurt] 7.3.2020 [TR724]

“Kalbin Zümrüt Tepeleri” Marslılar için mi yazıldı? [Veysel Ayhan]

Doğduğunuz büyüdüğünüz ülkeden artık ayrısınız.

Ayrılmak kolay değil.

Yirmilik çivi bilir misiniz?

Koca sütunları birleştirir. Çakıldığı yere yerleşir.

Beş santimlik çivi bile böyledir. İlle kerpeten gerekir.

Bulunduğunuz yerle köklü bağlar kurduysanız çıkmanız ve ayrılmanız zor olur.

İşinizi ve mahallenizi benimsediyseniz, oradan sökülmek “barışçıl” yoldan olmaz.

Hele bu kalma 5-10 seneyi geçtiyse dokunuz orayla bütünleşir.

Çelik bile olsanız fark etmez. Kolay çıkmazsınız.

Mukavemet etmeseniz bile insansınız, “kırılırsınız”

Şehir veya ülke değişirken, hicret ederken böyledir.

Hatta ölümün zorluğu bile bununla ilgilidir.

Köklerinizle dünyaya sarılmışsanız, Meleğin sizi çekip alması zor olur.

Ölümün kolaylığının dünya ile bağın azlığıyla ilgisi vardır.

Şehitlik bu bağları hür iradeyle kesip atmak olduğu için kıymetlidir.

Göçmek ve hicret etmek benzer bir irade sınavıdır.

Endişe şu:

“Ben çok önemli fonksiyonlar eda ediyordum.

Önemli noktalarda ehemmiyetli vazifelerim vardı.

Büyük bir şehrin problemlerini çözüyordum.

Her gün onlarca insan için adaletle hükmediyordum.

Yüzlerce insana şifa dağıtıyordum.

Çok yıldızlı bir işim vardı, ülkeme gece gündüz hizmet ediyordum?

Nasıl eskisi gibi ‘ürün’ verebilirim ki?

Artık düz bir okur-yazardan ibaretim.”

***

SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIK

Her işimi mükemmel yapmış olabilirim.

Belki de gerçekten sütten çıkmış ak kaşık olabilirim.

Ama Kur’an diyor:

“Kendinizi temize çıkarmayın, kendinizi hatasız görmeyin.”(Necm, 32)

Öncelikle her durumda, her ithamda otomatik temize çıkarma refleksini terk etmem gerekir.

Belki de kazanlarla sütü telvis eden bir kırık kaşıktım. Bilmiyorum.

Kendime nasıl objektif bakabilirim?

Doğru yerde ve işimi doğru yaptığımdan nasıl emin olabilirim?

Belki de Allah, yanlış yaptığım işler için bana kefâret fırsatı verdi?

Kabullenmek zor ama şu ayetten hissem olamaz mı?

 “…Bir millet kendi içinde ve iç dünyasında değişikliğe uğramadıkça, Allah da o millete bahşetmiş olduğu nimeti asla değiştirmez (geri almaz) …” (Enfal, 53)

Birtakım yanlışlıklarımdan dolayı o “nimet” elimden gitmiş olamaz mı?

Olabilir. Bu ihtimali yok sayamam.

İkinci mesele niyet?

Bunu ülkemiz ve halk için mi yapıyorduk, Allah için mi?

Allah için?

Allah bizden başka bir iş isteyemez mi?

Elbette ister.

Kader bize yeni bir proje yükleyemez mi?

Hadiseleri okuyunca şu an bizden yeni rol istendiği aşikâr değil mi?

Belki de evet dört dörtlük âdil bir yöneticiydim ama Allah benim İbrahim bin Ethem olmamı diledi?

Tacını tahtını bırakıp derviş olmamı murad etti?

Olamaz mı?

Kader, bir ömre birden fazla rol sığdırmamızı istiyor olamaz mı?

Tamam forvetteydik, gol üstüne gol atıyorduk ama belki başka bir kulvarda daha başarılı olacağız?

Bizi bizden iyi tanıyan Yaratan’ının takdirinden bahsediyoruz.

Bana şimdi düşen, önüme gelen rolü öperek kabul etmek.

Başka ihtimaller de mevcut.

Siz bir hizmet götürüyorsunuzdur.

Ama muhataplarınız buna layık değildir.

Kümes hayvanlarına beş yıldızlı otel hizmeti vermeye kalkmışsınızdır.

Değmezmiş.

Onların güvenliğini sağlamaya koşmuşsundur.

Değmezmiş.

Kâbe’nin altını oyanlara hürmet etmişsinizdir, bu, Hakk’a saygısızlık olmuştur.

Harem’in duvarlarına bevl edenlere zemzem dağıtmaya kalkmışsınızdır?

Hata etmişsinizdir.

Kader de “Bırak bu işleri sana başka işler ayarlıyorum” demiştir.

“Yeter şu insanlarla uğraştığın. İç dünyana yönel. Şurada kaldı 5-10 senen.” demiş, olamaz mı?

***

“KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİ” MARSLILAR İÇİN Mİ YAZILDI?

Veya kader şunu diyordur:

“Seni dünya işlerinden kurtardım. Bırak şu elindeki cep telefonunu, sosyal medyayı. Boş-beleş şeyler paylaşmayı… İşin mi yok diyorsun? Şu tabiin büyüklerine erişmen için buyur sana mekân, imkân ve zaman: Bişr-i Hafî, Esved b. Yezid, Rabiatü’l-Adeviyye, Hafsa Binti Sîrîn, Fuzayl B. İyaz, Alkame B. Kays, Süfyân-ı Sevrî… ol!”

Diğer tarafa gittiğimde birileri bana sorsa: “Aynı pınarların etrafındaydınız. Siz niye Hulusi Yahyagil, Tahirî Mutlu, Zübeyir Gündüzalp olamadınız? Ne eksiğiniz vardı?”

Buna diyecek bahanemiz var mı?

Yoksa başkalarını etiketlediğimiz “konum hâin”liği bizde olmasın?

***

“KALPLERİNİN ÜRPERMESİ VAKTİ GELMEDİ Mİ?”

Her biri bir Kevser pınarı…

Risaleler, Pırlanta’lar, tefsirler, ‘Kalbin Zümrüt Tepeleri’.

Tüm bunlar kütüphane süsü mü?

Kimin için yazıldı, Marslılar için mi?

Sorsalar;

“Herhangi bir tefsir okudun mu?”

“Yok!”

“Evrad?”

“Yok ama cuma ve kandil mesajlarını hiç ihmal etmem.”

“Riyâzu’s Sâlihîn’i bitirdin mi?”

“Hayır”

Muhâsibî’nin “Kalb Hayatı”nı duydun mu?

“O ne ki?”

Şunu deseler:

“Ömrünüz ticaretle geçti. Yaptığınız yardımlarla geride muhteşem hizmetler bıraktınız. Sevabı yedi ceddinize yeter. Ama sevap, her şey değil.”

Şu ayetten haberin var mı:

“Allah’tan onlara gelen mesaj, kendilerine inen gerçekler ve İlâhî öğretiler karşısında müminlerin kalplerinin saygı ile yumuşaması ve ürpermesi vakti hâlâ gelmedi mi? …” (Hadid, 16)

Kendimizi bir yoklayalım? Öyle miyiz?

Sonraki ayet ise ümitsizliğe düşmeyelim diye:

“Asla hatırınızdan çıkarmayın ki, Allah (nasıl) ölümünden sonra yeryüzünü diriltiyorsa, (yer gibi katılaşmış kalbleri de aynı şekilde diriltebilir). (Kalblerinizi ölümden koruyabilmeniz, ölmeye yüz tutmuş kalblerin de dirilmesi için) apaçık gerçekleri böyle (misallerle) açıklıyoruz ki, aklınızı kullanasınız.” (Hadid, 17)

***

ÖLMEMEK DE BİR MESAJDIR

Belki de kaderin mesajı şudur:

“Seni buralara gelmeden de ahirete alabilirdim. Bak fırsat veriyorum. Artık iç dünyana dön, bir sahabi, bir tabiin olmaya bak!”

Meleğe : “Dur canımı alma, yapacak önemli işlerim vardı” diyebilir miydim?

Diyemezdim ama saydığım eserleri okumadan diğer âleme bir “Marifet körü” olarak, “Allah bilgisinden mahrum” bir insan olarak gidebilirdim.

Bu büyük bir tehlike!

“Ben esnaf değilim, aktif hizmetlerim var, nasıl bırakayım? Kendimi nasıl kitaba ve ibadete vereyim?”

O zaman şunlar hiç aklıma gelmiyor mu?

“Bu yaştan sonra niye icrâi işlerle uğraşıyorum? Bu kadar genç var. Bensiz de olur. Kaderin sillesini yemeden uzlete çekileyim. Bu yaşta icrâi işlerle, siyasi manevralarla geçmişimi sıfırlamayayım!”

Bunları düşünmek için geç bile olabilir.

Kaderin yolladığı işaretleri görmüyor da olabilirim.

“Tertemiz adıma bulaşan şaibeler” belki benim için bir işarettir.

“İsmimin yorulması” bir işarettir.

“Haksız da olsa iftiralar, bühtanlar” belki bir işarettir.

“Ama ben gencim, ticari tecrübemle çok işler yapabilirim.”

Ruhumuzu tamamen ticarette kaybetmeme şartıyla tabii ki en güzeli bu.

Dün veren Allah, bugün daha fazlasını verecektir. Şu iki ayet bunun garantisi:

 “(Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada (Yeminle ifade ediliyor) güzel bir şekilde yerleştiririz. Âhiret’te verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. (İnsanlar) bunu bir bilselerdi!” Nahl/ 41

“Şüphesiz ki senin Rabbin, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıktan sonra mücahede edip sabreden, ardından da hicret edenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafurdur, rahîmdir.” Nahl/110

Ama bu yeni diyarlarda işe başlarken ticari ahlakımızı tashih etmek, bulunduğumuz ülkenin kanunlarını kutsal saymak kaydıyla…

Temiz para; temiz araçlarla ve dürüst insanlarla elde edilir.

***

LABORATUVARLARA KOŞ

“Ama bilim adamıyım.”

Ne kadar güzel! O zaman buralara gelmen büyük nimet. Buyur kendini bilime ver. Gece gündüz ibadet sevinciyle -ki kuşkusuz ibadettir.- laboratuvarlara koş. İnsanlığa hizmet edecek icatlara, keşiflere imza atmaya gayret et. Sosyal bilimciysen, dünya çapında referans eserler ver, bu konularda tezler yaz! -Ki eser verenler var.-

***

OYUNU “OKU”

Kur’an’ın ilk, belki de en önemli emri “Oku”dur. (Alak, 1)

Bu emir “okur-yazar” olma emri değildir.

“Varlığın dilini oku”

“Hadiseleri oku”,

“Başına gelenleri oku”

“Kaderin mesajlarını ve işaretlerini oku”

Güncel bir tabirdir: “Oyunu okumak”

İyi teknik direktör oyunu iyi okuyandır.

Vardığımız ülke ve ortam Allah’tan bize mektuptur.

Önümüze çıkan fırsatlar birer mektuptur, birer mesajdır.

Mesajımı çözemiyorsam, oyunu okuyamıyorsam bunun tek sebebi olabilir:

Arkamda istiğfar etmem gereken çok şey var demektir.

Sırtımda çok yük vardır. Ve onlar önümü tıkıyor, basiretimi bağlıyordur.

***

MEYVE VERMEYEN AĞACIN TEK GÜNDEMİ BAŞKA AĞAÇLARDIR

Kaderin mesajını okuyamayan tohum, meyve veremez.

Toprağa gömülmeyen tohumun tek gündemi diğer tohumların ne yaptığı olur.

Tek işi başkalarının yanlışlarının çetelesini tutmak olur.

Toprağa girmez, “toprak” olmaz.

Kendi büyümesine odaklanmaz.

Meyve vermeyi dert edinmez.

Hep yüzeyde dolaşır.

Boş ve âvâre yaşar.

Cenab-ı Hak, kaderimizi “oku”ma basireti lütûf buyursun!

[Veysel Ayhan] 7.3.2020 [TR724]

Mülteci krizinde ıskalanan acı gerçekler [Hakan Taner]

Mülteci meselesi zahiren başta Avrupa Birliği (AB) ülkeleri olmak üzere modern dünyanın Türkiye’ye yığınak yaptığı bir mesele olarak görünüyor.

Esasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan mültecileri silah ve pazarlık gücü olarak kullandığı için vicdanları kanatan büyük bir dram bu. Birkaç gündür Yunanistan sınırında yaşananlar aslında daha büyük bir dramın habercisi.

Erdoğan mülteci krizine fayda açısından yaklaştı: Mültecileri vatandaş yaparak seçimlerde onların oylarından faydalanmak… Mülteciler üzerinden AB ile pazarlık yaparak ülkeyi mülteci deposu gibi kullanıp, onların Türkiye’de kalması karşılığında ekonomik fayda sağlamak…

AB bu pazarlıkta şart olarak mali desteğin mülteciler için kullanılmasını talep etti. Uzun süre de buna ses çıkarmadı, fakat paranın amacı dışında kullanıldığına kanaat getirdiğinde defalarca uyardı. En sonunda desteği aksatmaya başladı.

Bu noktada önemli bir ayrıntıyı aktarmak istiyorum.

Bu kadar olan bitene rağmen Batı’nın Erdoğan tercihini anlamanıza bir nebze ışık tutabilir belki…

Mülteci krizi ilk başladığında George Soros, Türkiye’ye geldi.

Devlet erkânı, Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, gazeteciler ile görüştü.

O görüşmelerde şunu vurguladı: “Mülteci meselesi Türkiye’nin tek başına üstesinden gelebileceği bir mesele değil. Bu mesele bile tek başına ekonomiyi çok zora sokar. Şu an resmi kayıtlara göre Türkiye’de 3 milyon, gayriresmi rakamlarla 3 milyon 300 bin mülteci var (o zaman için). Bir mültecinin yıllık barınma, eğitim, gıda vb. harcamalarıyla birlikte maliyeti 5 bin euro. Türkiye 16 milyar 500 bin euroyu mülteciler için harcayabilecek durumda değil. Biz de vakıf olarak 1 milyar euro destek verdik, fakat bu da yetersiz. AB ülkelerinin Türkiye’ye destek vermesi ve daha çok mülteci alması gerekir.”

Bunu uzunca niçin aktardım? Bildiğiniz üzere Soros, Türkiye’de hâkim medya unsurları tarafından Gezi Protestoları’nın aktörleri arasında gösteriliyordu.

Soros uzunca bir aradan sonra tekrar Financial Times’ta mülteci dramı hakkında bir makale kaleme aldı ve Türkiye’ye desteğini yeniledi.

Dolayısıyla olayların arka planını bilmediğiniz zaman, eksik ve yanlış yönlendiriliyor olabilirsiniz.

Önemli bir ayrıntı da şu ki o zamanlarda resmi, gayriresmi 3 milyon 300 bin civarı olan mülteci sayısı bugün Afgan, Pakistan, Afrika ve Türk cumhuriyetlerinden gelenlerle birlikte 7 milyona ulaştı.

Bu durum ülke ekonomisine büyük bir yük olduğu gibi bundan daha büyük bir sorun şu ki ülkenin demografik yapısına da büyük bir tahribat yapacak.

Nüfus daireleri mültecilere hüviyet yetiştiremiyor. 250 bin dolara vatandaşlık verilmesini saymıyorum bile.

Hükümet bunları oy deposu ve iktidarının bekası olarak görüyor, ne yazık ki her tarafa para yetişmiyor artık.

Kaldı ki bunların bir kısmı tescilli terörist ve El Kaide, IŞİD militanı.

Erdoğan göçmenler için 40 milyar dolar harcadıklarını her defasında miting sahalarında söylese de Türkiye’nin böyle bir rakamı harcayacak gücü yok. Bundan sonra hiç yok.

Buraya kadar anlattıklarım işin daha çok ekonomik ve siyasi tarafı.

Buna son günlerde bir de insani dramlar eklendi.

Bu kısmını gündemi takip eden herkes izlediği için detaylı olarak anlatmaya gerek yok. İzlemeyenler zaten bu yazıları da okuma zahmetine katlanmayanlardır diye düşünüyorum.

İşin insani boyutunda yürek yakan hadiseler oluyor. Tampon bölgede kalan mülteciler iki taraflı baskıya maruz kalıyor.

İçişleri Bakanı Süleymen Soylu günde en az iki kez karşıya geçen rakamları veriyor. En son duyduğumda sayının 140 bini geçtiğini söyledi. Yunanistan tarafından da gazeteci Berberakis Yunan makamlarından aldığı bilgiye göre Yunan sınırından geçen mülteci sayısının 244 olduğunu paylaştı.

İki rakam da ihtilaflı.

Türkiye bu meseleye akli selim içerisinde bir çözüm bulamaz ise bu sorun önümüzdeki günlerde her Türkiye vatandaşını ilgilendiren büyük bir krize dönüşecek.

AB kendi içerisinde bu meseleye şöyle böyle bir çözüm bulur: Zaten göçmenlerin iyi eğitimli olanlarını çok önceden sahiplendi. Türkiye’ye cahil cühela takımı kaldı. Onları da kimse almak istemiyor. Hiç insani değil bu ayrım. Ancak reel politik böyle!

Hülâsa bu mesele başta Türkiye olmak üzere birçok ülke için

Koronavirüs’ten bile daha tehlikeli bir kriz olmaya aday…

[Hakan Taner] 7.3.2020 [TR724]

Koronavirüs’ün 15 Temmuz’la ilgisi ne? [Adem Yavuz Arslan]

Başlığa bakıp ‘ne alaka?’ demeyin.

Yazıyı sonuna kadar okuyunca siz de ‘15 Temmuz ile Corona virüsü arasındaki ilişki ve yaklaşmakta olan büyük tehlikeyi’ görmüş olacaksınız.

Öncelikle kısa bir hatırlatma yapayım.

Türk Silahlı Kuvvetleri 15 Temmuz’a kadar ihtiyacı olan sağlık personelini kendi imkanlarıyla yetiştiriyordu. 15 Temmuz sonrası GATA dahil tüm askeri hastaneler sivilleştirildi, sağlık personeli ise Sağlık Bakanlığı’na devredildi.

TSK’nın sağlık personeli ihtiyacının ‘sivilden’ temini kararı alındı.

Konunun uzmanları bu kararın çok büyük sıkıntılara yol açacağını söylesede AKP yönetimi kulak tıkamayı tercih etti. Sonuçta TSK’da sağlık sınıfı personel neredeyse kalmadı. Emekli olanların yerlerine de yeni personel temin edilmedi.

İşleyişte büyük aksaklıklar baş gösterdi.

Sağlık Bakanlığı tarafından TSK bünyesindeki bir çok kritik üs bölgesi ve birliklere atanan doktorların bir kısmı istifa etti, bir kısmı da sabah 9 akşam 4 arası mesai yaptığı için kışlalarda ölüm oranlarında artış yaşanıyor.(Bir iddiaya göre bu rakam yüzde 700’e kadar çıkmış durumda).

Dahası buralara atanan doktorların çoğu yeni mezun.

Uzmanlık gerektiren branşlarda ciddi açıklar var. Ayrıca şunu da unutmamak lazım, askeri doktorlar askerin ihtiyacına göre yetiştiriliyordu. Mesela sivil bir doktorun ateşli silahlarla ölümcül yaralar almış birine müdahale etme ihtimali oldukça düşüktür. Oysa askeri doktorlar bu tip ihtiyaçlara göre uzmanlaşıyordu.

Dolayısıyla saha tecrübesi olmayan sivil doktorlar işi devralmak zorunda kaldı.

Kısacası fayda maliyet analizi yapılmadan sadece Erdoğan’ın ihtirasları doğrultusunda alınan kararların telafisi güç sonuçları oldu.

Ancak asıl büyük darbe TSK bünyesinde bulunan ‘özel birliklere’ vuruldu.

Mesela Konya’da konuşlu Kimyasal, Biyolojik, Radyasyon ve Nükleer (KBRN) okulu bunlardan birisi. Bu okul KBRN silahlarının tespiti/teşhisi, müdahale biçimleri, koruyucu techizatlarla müdahale vb konularda eğitim veriyordu.

Bu tip kurumların önemi şurada;

Günlük hayatta sık kullanılmayan ve özellikle savaş veya yakın savaş gibi durumlarda kullanılması muhtemel pahalı sistemler -tüm dünyada olduğu gibi- TSK bünyesinde bulunduruluyordu. Bu da normal çünkü sivil hastanelerde bu tip sistemlerin bulundurulması, onu işletecek personel ve sistemlerin hazır tutulması ekonomik değil.

KRN eğitimi Konya’da verilirken Biyolojik (B) eğitimi GATA’da Anabilim dalı seviyesinde veriliyordu. Ayrıca belirli periyotlarla ortak tatbikatlar düzenlenerek KBRN saldırılarına karşı eşgüdümlü karşı koyma eğitimi veriliyordu.

15 Temmuz sonrası TSK’da başlayan tasfiye furyasında KBRN uzmanı tabib subaylar, subay-astsubaylar da ihraç edildi, tutuklandı veya ilgisiz yerlere tayin edildi. Ortaya çıkan boşluğu doldurma görevi ise AFAD ve Kızılay’a verildi.

Peki sağlık sınıfı askeri personel ve doktrin konusunda gelişmiş ülkelerde durum nasıl?

ABD ve Almanya başta olmak üzere büyük ve modern ordularda askeri hekimler ve özel durumlar için hazırlanan müdahale ekipleri yer alıyor.

Dahası günümüzde veya yakın gelecekte terör saldırıları tank top yerine kimyasal veya biyolojik silahlarla ya da siber saldırılarla yapıldığı/yapılacağı için KBRN ve siber birimlerine özel yatırımlar yapılıyor.

Bir başka ifadeyle Türkiye bu birimleri lağvederken dünyanın geri kalanı aksine bu alana daha çok yatırım yapıyor.

Üstelik biyolojik veya kimyasal saldırılar, bilinen ya da bilinmeyen hastalık yapıcı organizmalar düşman ya da teröristler tarafından kullanılıyorsa, kriz hızla yayılıyorsa, bir bölgenin karantinaya alınması ve izole edilmesi gerekiyorsa, hastalık nedeniyle devlet kurumları çalışamaz hale gelmişse ve kriz yönetmede güç kullanmak gerekmişse bu durum sağlık meselesi olmaktan çıkıp ulusal güvenlik sorunu haline geliyor.

Modern dünya ülkelerinde kabul edilen ve uygulanan doktrin, olayların kriz haline gelmesi durumunda sürecin ordu tarafından yönetilmesi şeklinde. Yani salgın hastalık vb durumlarda askerlerin sokağa inmesi bir Hollywood fantezisi değil.

Bu özeti yaptıktan sonra esas meselemize gelirsek;

Malum olduğu üzere Corona virüsü dünyayı kasıp kavuruyor. Ben bu yazıyı yazarken 84 ülkeye yayılmıştı.

Ancak virüsle ilgili en büyük talihsizlik herhalde Çin gibi kapalı bir rejimde ortaya çıkmış olması. Çünkü hastalık nasıl ortaya çıktı, nereden kaynaklandı, kaç kişiye bulaştı ve gerçekte kaç kişi öldü bilmek mümkün değil.

Böyle olunca da teşhis ve tedavi daha da zorlaşıyor.

Dahası Çin’in devasa ticaret hacmi nedeniyle virüs dünyanın her yerine kolayca yayıldı. Virüsün hızla yayıldığı bir diğer ülke ise İran. Çin gibi İran’da kapalı bir rejim ve sağlıklı bilgi almak imkansız. Hastalığın seyrine dair bilgiler saklanırken bir de baktık ki İran’ın Sağlık Bakan yardımcısı dahil bir çok önemli isim tedavi altında.

Başta Erdoğan olmak üzere AKP’lilerin ‘ikinci evimiz’ olarak gördükleri İran ile Türkiye arasında yoğun bir geçişkenlik var. Nitekim İran’dan Türkiye’ye gelen bazı kişilerde hastalık tespit edildi.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca çadırlar önünde ‘her türlü tedbir alındı’ dese de yaşanmış tecrübelerden dolayı bu açıklamaya da ihtiyatlı yaklaşmakta fayda var. Dahası Çin kadar olmasa da kapalı bir toplum ve 15 Temmuz marifetiyle tüm kurumları çökertilmiş, birikimli personeli ihraç edilmiş, hapsedilmiş ya da sürgün edilmiş bir ülkeyiz.

Kısacası Corona virüsü bir ‘hastalık’tan öteye giderek ‘güvenlik tehditi’ haline geliyor ve Türkiye her zamankinden daha savunmasız durumda.

Bu tip hastalıklar ve potansiyel biyolojik-kimsayal saldırılara karşı mücadele edecek asli unsurlar lağvedildi, personeli tutuklandı ya da sürgün edildi.

Görev ve sorumluluklar ortada kaldı.

Allah korusun salgın bu hızla devam ederse Corona virüsü bir ulusal güvenlik tehdidi haline gelecek. Böyle bir durumda AFAD ile bu mücadelenin yürütülmesi imkansıza yakın.

İlk etapta önümüze gelecek çok temel konular var;

Mesela AFAD veya Kızılay’da uzmanlık alanı ‘biyolojik saldırı’ olan kaç personel var ? Salgın güvenlik tehdidi haline geldiğinde sorumluluğu hangi kurum alacak ? Seyyar hastaneleri hangi kurum kuracak, işletecek ? Hastalığın yayıldığı bölgelerde uygulanacak karantina vb durumlar için hazırlıklı bir güç var mı ?

Allah korusun fakat gerçekleşmesi durumunda ölenlerin dezenfekte edilip defnedilmesi bile çok büyük krize dönüşüyor. Nitekim bu konuda 1999 Sakarya depreminde çok acı tecrübelerimiz oldu.

Soruları ve ihtimalleri uzatmak mümkün.

Ama uzun lafın kısası şu; 15 Temmuz ile Türkiye öyle bir felç edildi ki, kimsenin aklına gelmeyecek alanlarda bile büyük bir felaketle karşı karşıyayız. Fayda maliyet analizi yapılmadan Erdoğan’ın ihtiraslarına göre lağvedilen kurumlar nedeniyle Türkiye salgın hastalıklar, biyolojik ve kimyasal saldırılara karşı ekstra savunmasız hale geldi.

Askeri hastaneler ve uzmanlık isteyen alanlarda eğitim veren askeri okullara yönelik hatalı karardan bir an önce dönülmeli.

[Adem Yavuz Arslan] 7.3.2020 [TR724]

İtirafçı [Bülent Korucu]

İstihbarat örgütleri arasında bir yarışma düzenlenir. Ajanlar ormana salınır ve en kısa sürede bir fil yakalayıp getirmeleri istenir. Hepsi belli sürelerden sonra geri döner ama Türk ajandan uzun süre haber alınamaz. Akıbetinden endişe edilir ve aramak için ormana girildiğinde, bir zebrayı ağaca bağlayıp fil olduğunu itiraf ettirmeye çalışırken bulunur. Bazı fıkralar gülmek değil sadece acı bir tebessüm için anlatılır.

İtirafçı, 15 Temmuz’dan sonra sıkça duyduğumuz kelimeler arasına girdi. İlk gün orgeneral Akın Öztürk’ün itirafları haberini servis yaptı Anadolu Ajansı. Sonra haber ‘kaynağından iptal edildi’ denilerek geri çekildi. Anlaşıldı ki Öztürk bütün işkencelere rağmen önüne konulan kağıdı imzalamamış.

Ardından Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın yaverinin ‘itirafları’ medyaya arz edildi. Yalnız biraz pervasızlıktan biraz da geride kalanların gözünü korkutmak için adamın işkence edilmiş fotograflarını da yayınladılar. Annesi görse tanıyamayacak haldeydi. Yaşadıklarının kelimelerle ifade edilemeyeceğini, görüntülerinin bunun en büyük kanıtı olduğunu savunan Yarbay Levent Türkkan mahkemede bütün ifadelerini reddetti. Benzer tablolar bir çok duruşma salonunda yaşandı. Tanıklar ifadelerinde isimleri geçen sanıkları teşhis edemeyince; söz konusu kişiyi ilk defa mahkemede gördüğünü, okumadığı ifadeyi baskıyla imzalamak zorunda kaldığını söyledi.

İtirafçılığın hukuki boyutuna dair çok yazıldı, konuşuldu. Ulusal ve uluslararası hukuka göre suç teşkil etmeyen eylemlerden hayali bir terör örgütü tanımlandı. Bankaya para yatırmak, okula çocuk göndermek, başbakanın öncülük ettiği yardım kampanyasına para yatırmak gibi… hem suçunu sabitleştirmek hem de başkaları hakkında delil oluşturmak adına işlem yapılan 600 binden fazla insanın tamamı aynı baskıya maruz kaldı. Sadece polis ve yargı mercileri değil, muvazaalı avukatlar da oyunun parçası haline geldi. Anne-babalar, eşler devreye sokuldu. ’İtiraf et kurtul, isim ver kurtul’ cümleleri havalarda uçuştu.

Kurtulma vaadinin de bir kandırmacadan ibaret olduğunu gösteren onlarca örnek yaşandı. Çok bilinen bir avukat S.T., mahkemede “Etkin pişmanlıktan yararlanmam gerekiyor. Verdiğim ifadeler nedeniyle 15 avukat tutuklandı. Bir sürü kişi soruşturuldu.” diye isyan ve sitem etti. Ancak mahkeme ve savcılık beyanlarını etkin pişmanlıktan yararlanmaya yeterli görmediği için ceza almaktan ve tutuklu yargılanmaktan kurtulamadı. Görebildiğim kadarıyla ‘itiraf eden paçayı yırtıyor’ algısını oluşturacak miktarda ve aslında gerçekte suçu olmayan bazılarına bu ayrıcalık sağlandı.

Olmadığım imtihanın kahramanlığını taslayacak değilim. Hangi şartlar altında verildiğini bildiğimiz ifadelerden dolayı kimseyi kınamayacağım. Ama başka bir grup varki onların eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. İtirafçılığı operasyonel ve profesyonel bir işe dönüştürenleri kastediyorum. İstihbarat birimlerinin eskiden beri sabıkası oldukça kabarık. PKK itirafçılarını cezaevinden çıkarıp cinayet işlettirdiklerinin çok sayıda tanığı var. Bunların en bilineni General Zinnar kod adlı Alaattin Kanat, pek çok sivil Kürdün öldürülmesinde itirafçılardan oluşan çeteyle birlikte rol almıştı. Benzer bir yapılanmanın Hizmet hareketi itirafçılarından da kurulduğunun izlerini görüyorum. Cemaat, PKK gibi silahlı değil kalemli bir ‘terör örgütü’(!) olduğu için, devşirilen itirafçılar kalemle infazda kullanılıyor.

Adam, tanıma imkanı olmayan 500 kişilik listeye imza atmış, dışarıda dürüstlük abidesi, vicdan havarisi gibi dolaşıyor.

İtiraf, bir vicdani pişmanlık göstergesi olmalı bence. Gerçekten suç niteliğinde bir eylemin içinde bulunmuşsa kişi ve pişman olmuşsa, ceza indirimi ya da beraat derdine düşmemeli. ‘İtiraf ediyorum ama cezam neyse çekmek istiyorum’ demiyor hiç biri. ‘Bana ceza vermeyin, emrinize amadeyim’ havasındalar.

Birinin videosunu seyrettim inanamadım; insan suçunu itiraf ederken, pişmanlığını sergilerken sırıtır mı? Kaldı ki bugün pişmanlık yasasından yararlanmak için saydıkları şeyler dün de suçtu, günahtı, ayıptı. Kollarına kelepçe takılınca mı birden bire aydınlanma yaşadılar? ‘Soruları çaldık, hem de hepsini’ diye ortalarda dolaşanların fazilet gurusu muamelesi görmesini bu yüzden anlamakta zorlanıyorum.

Hadi bir fıkra daha anlatayım. Adliyenin karşısında yalancı şahitler kahvesine giren telaşlı adam; ‘bir alacak verecek davası var’ diye bağırıyor. Ön masadan kalkan adam ‘Abi daha ödemedi mi şerefsiz’ diye başlıyor söze. Karşıdaki düzeltiyor: ‘borçlu olan benim’. Tanık anında dönüyor ‘abi daha kaç kere ödeyeceksin’.

‘FETÖ uzmanı-araştırmacı yazar’ diye kart bastıran gizli tanık Çetin Acar bir de Melih Gökçek tarafından maaşa bağlanmıştı. Kaç habere kaynaklık ettiği ve kaç davada tanıklık yaptığı konusunda rivayet muhtelif; kendi ifadesine göre nerede ihtiyaç varsa koşmuş!

Bazı itirafçıların psikolojisini yavrusunu yiyen kedinin onu çamura bulamasına benzetiyorum. Kendini haklı çıkarmak, belki de vicdanını rahatlatmak için muhataplarını şeytanlaştırma yoluna gidiyor. Nurettin Veren gibi bazıları ailesi tarafından bile dışlanınca hırçınlıkları artıyor; intikam, öncelikli davası haline geliyor.

Hayatta kalma içgüdüsü ya da otoritenin dayattığı role teslim olma itirafçılığın nedenleri arasında. Çetin Acar gibi profesyonel ve operasyonel çalışan tetikçilerin yanında, Nurettin Veren gibi kişisel sebeplerle biriktirdiği öfkeyi kusmak için fırsatı değerlendirenler en tehlikeliler.

[TR724] 7.3.2020 [TR724]