2017’ye veda ediyoruz… “Nasıl bilirdiniz” diye soran olursa, iyi bilmezdik!
Türkiye’nin hali OHAL. AKP ile MHP koalisyon ortağı, CHP tabelada, HDP tutuklu, İYİ bir şeyler olur mu, meçhul…
Meclis işlevini yitirdi. KHK ile yönetilen ülkede yüz binlerce insan AKP zulmü altında inim inim inliyor.
2017 bitmiş, 2018 gelmiş neyime…
Memleket sanki topyekün lokal anestezide. Uyanıksın, ameliyatı seyrediyorsun, acı duymadığın için tepki vermiyorsun.
Ensar Vakfı ve Süleymancılar cemaatinin yurtlarında çocuklara tecavüz edildi, ses yok!
Uyuşturucu patladı, fuhuş, tecavüz arttı, ses yok!
İşsizlik patladı, enflasyon fırladı ses yok!
Vergi, zam yağıyor ses yok!
18 bin kadın, 700 bebek yeni yıla da tutuklu girecek, ses yok!
KHK’lar ile yüz binler mesleğinden oldu… Senin komşun, akraban, çocukluk arkadaşın, köylün, bir yakının… Yine ses çıkarmadın.
2017 biterken, iki yeni KHK daha çıkardı egemen güç. Zaten mevta olan demokrasi ve insan haklarının tabutuna iki çivi daha çakıldı.
696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 121’inci maddesi öne çıktı. 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasındaki eylemlere müdahale eden sivillerin cezai sorumluluğunu kaldıran bu madde, bir anlamda paramiliter güçlere “suç işleme özgürlüğü” getirdi!
Üç beş cılız tepki. Gündem bile olmadı…
Tehlikenin farkında olan az sayıda insanın, ülkenin haliyle karnına kramplar giriyor. Anestezi altındaki büyük çoğunluk ise uyuşmuş durumda, vücudundaki kesiğe boş boş bakıyor!
Bir iğrenç haber okudum Hürriyet’in internet sitesinde…
Haber şöyle: Öğrenci yurdunda 9 erkek öğrenciye tecavüz edildi iddiası
Yer, İzmir’in Dikili İlçesi’nde Süleymancılar Cemaati’ne ait özel bir yurt. Ömer Faruk E. isimli temizlik görevli öğrencilere cinsel istismarda bulunmuş. O sapık tutuklanmış. Daha vahimi ise ifadesinde “çocukların rızası vardı” şeklinde ifade vermiş olması!
Yağ bezesi aldırmak için yattığı masadan, kolsuz bacaksız kalkan vatandaş, anestezinin etkisi geçtiğinde şu cevapla karşılaşacak:
VATANDAŞIN RIZASI VARDI!
[Turan Görüryılmaz] 27.12.2017 [Kronos.News]
Sadece Bitcoin değil her şey sanal! [Harun Odabaşı]
Paranın icadı tekerleğin icadı gibi medeniyetlerin gelişmesi adına önemli süreçlerden biridir. Mal değiş tokuşu ile yapılan iptidai ticaretin bitmesi bilinen anlamda ticaretin önünü açtı.
Para itibari bir değere sahiptir. Sağ sol, kuzey güney kavramları gibi öyle kabul edildiği için değerlidir. Ülkeler değer vermezse o paranın bir anlamı kalmıyor. Örneğin İran Riyali. İran’ın parası konvertibıl olmadığı ve ambargolu olduğu için dünyanın pek çok ülkesine hiç hükmündedir.
Veya bugün bir zamanlar fırtına gibi esen Alman Markı veya Fransız Frank’ı ile marketten sakız bile alamazsınız. Niye? Çünkü değersiz. Tam tersi de doğrudur. Euro ve dolar bütün dünyada geçerli bir para birimi. Yarın Avrupa Birliği Euro’yu yürürlükten kaldırsa elimizdeki Eurolar çöpe döner…
Paranın tarihi arka planı çok güçlüdür. Bugün bir ödeme aracı olmanın dışında stratejik bir ürüne dönüşmüştür. Irak lideri Saddam Hüseyin’in petrolün dolar üzerinden satılmamasını için başlattığı mücadele ile Saddam’ın gidişi arasında bağ kuranların sayısı hiç az değildir. Ya da Euro/Dolar paritesi bugün uluslararası ticaretin mihenk noktalarından birini oluşturur. Ülkelerin rezerv para olarak Dolar mı yoksa Euro mu tutacağı ile bahse konu ülkeler çok yakından ilgilidir!
Bu konuya niye girdim.
Piyasalarda bir Bitcoin fırtınasıdır gidiyor. Bitcoin yine yükseldi, Bitcoin yine düştü. Bitcoin’in sonu ne olacak? Euro ve Dolar’a yeni bir rakip gibi pek çok girizgah cümlesiyle Bitcoin tartışılıyor. Şahsen Bitcoin’in geleceği hakkında net bir tahmin yürütemiyorum. Parametreler çok fazla. Ama artık bu sanal para biriminin yerleşik bir hal almaya doğru gittiğini görmek zorundayız.
Amazon gibi trilyon dolarlık işlem hacmi olan bir internetten satış platformu Bitcoin’i bir mübadele aracı kabul etmişse, HCBS, Citibank ve büyük fonlar ellerinde Bitcoin bulundurmaya başlamışsa artık bize düşen bu gerçeği kabul ederek hareket etmektir.
Birçok kişi Bitcoin’in sanal olmasının çok ciddi dezavantaj oluşturduğu kanaatinde. Ben öyle düşünmüyorum. Bugün bizim TL üzerinden aldığımız para da sanal oldu. Yani sadece hesabımızdaki rakamları görüyoruz. Kâğıt parayı çok dar bir alanda kullanmaya başladık. İstense kâğıt para tamamen ortadan kalkabilir. Sadece mevcut altyapıyı hazır hale getirmek gerekiyor.
Diyelim ki 3 bin TL maaş alıyoruz. Bu paranın bin lirasını internetten kira parası olarak havale ettik. Kart boçlarımızı yine bir banka üzerinden yaptık. Giysi yiyecek ihtiyacımızı kredi kartı ile ödedik. Geriye bir şey kalmıyor. Paranın büyük bir kısmına elimizi bile sürmeden harcıyoruz. Bu internet çağında filmler, şarkılar, kitaplar ve şiirler gibi parada sanal aleme demir attı.
Bitcoin’e ABD ve Avrupa’nın ‘dur’ diyeceği yaklaşımını tek bir şartla ciddiye alırım. Bu vetirenin onların aleyhine işlemesi durumunda Bitcoin’e savaş açabilirler. Ancak en büyük bankaları, en büyük şirketleri bile Bitcoin’e meşruiyet sağladığına göre şimdilik her şey kontrol altında demektir.
[Harun Odabaşı] 25.12.2017 [Kronos.News]
Para itibari bir değere sahiptir. Sağ sol, kuzey güney kavramları gibi öyle kabul edildiği için değerlidir. Ülkeler değer vermezse o paranın bir anlamı kalmıyor. Örneğin İran Riyali. İran’ın parası konvertibıl olmadığı ve ambargolu olduğu için dünyanın pek çok ülkesine hiç hükmündedir.
Veya bugün bir zamanlar fırtına gibi esen Alman Markı veya Fransız Frank’ı ile marketten sakız bile alamazsınız. Niye? Çünkü değersiz. Tam tersi de doğrudur. Euro ve dolar bütün dünyada geçerli bir para birimi. Yarın Avrupa Birliği Euro’yu yürürlükten kaldırsa elimizdeki Eurolar çöpe döner…
Paranın tarihi arka planı çok güçlüdür. Bugün bir ödeme aracı olmanın dışında stratejik bir ürüne dönüşmüştür. Irak lideri Saddam Hüseyin’in petrolün dolar üzerinden satılmamasını için başlattığı mücadele ile Saddam’ın gidişi arasında bağ kuranların sayısı hiç az değildir. Ya da Euro/Dolar paritesi bugün uluslararası ticaretin mihenk noktalarından birini oluşturur. Ülkelerin rezerv para olarak Dolar mı yoksa Euro mu tutacağı ile bahse konu ülkeler çok yakından ilgilidir!
Bu konuya niye girdim.
Piyasalarda bir Bitcoin fırtınasıdır gidiyor. Bitcoin yine yükseldi, Bitcoin yine düştü. Bitcoin’in sonu ne olacak? Euro ve Dolar’a yeni bir rakip gibi pek çok girizgah cümlesiyle Bitcoin tartışılıyor. Şahsen Bitcoin’in geleceği hakkında net bir tahmin yürütemiyorum. Parametreler çok fazla. Ama artık bu sanal para biriminin yerleşik bir hal almaya doğru gittiğini görmek zorundayız.
Amazon gibi trilyon dolarlık işlem hacmi olan bir internetten satış platformu Bitcoin’i bir mübadele aracı kabul etmişse, HCBS, Citibank ve büyük fonlar ellerinde Bitcoin bulundurmaya başlamışsa artık bize düşen bu gerçeği kabul ederek hareket etmektir.
Birçok kişi Bitcoin’in sanal olmasının çok ciddi dezavantaj oluşturduğu kanaatinde. Ben öyle düşünmüyorum. Bugün bizim TL üzerinden aldığımız para da sanal oldu. Yani sadece hesabımızdaki rakamları görüyoruz. Kâğıt parayı çok dar bir alanda kullanmaya başladık. İstense kâğıt para tamamen ortadan kalkabilir. Sadece mevcut altyapıyı hazır hale getirmek gerekiyor.
Diyelim ki 3 bin TL maaş alıyoruz. Bu paranın bin lirasını internetten kira parası olarak havale ettik. Kart boçlarımızı yine bir banka üzerinden yaptık. Giysi yiyecek ihtiyacımızı kredi kartı ile ödedik. Geriye bir şey kalmıyor. Paranın büyük bir kısmına elimizi bile sürmeden harcıyoruz. Bu internet çağında filmler, şarkılar, kitaplar ve şiirler gibi parada sanal aleme demir attı.
Bitcoin’e ABD ve Avrupa’nın ‘dur’ diyeceği yaklaşımını tek bir şartla ciddiye alırım. Bu vetirenin onların aleyhine işlemesi durumunda Bitcoin’e savaş açabilirler. Ancak en büyük bankaları, en büyük şirketleri bile Bitcoin’e meşruiyet sağladığına göre şimdilik her şey kontrol altında demektir.
[Harun Odabaşı] 25.12.2017 [Kronos.News]
Bir aparat olarak korku [HayrettinYıldız]
Said Nursi, şeytanların desiselerini Hucümatı Sitte’de (altı saldırı) sıralamıştır. İkincisi “korkudur”. Bu bahiste Nursi; “İnsanın en mühim ve esas bir his hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade edip onunla korkakları gemlendiriyorlar. Bunlar avare ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar” ifadeleriyle korkuya yenik düşenleri anlatır.
Türkiye uzunca zamandır bir korku tüneli içinde ve korkanlar da korkutanlar da durumdan pek rahatsız değil. Bu düzenin tek mağdurları korkmayanlar. Korkanların, kendi konforlarına halel gelmesi ihtimali ile korkutanların önüne ittikleri ve biraz uzaklaştıktan sonra derin bir nefesle unuttukları insanlar korkmayanlar.
Faşizmin bir aparat olarak kullandığı korku, faşist bir atmosferde nefes alan bireyin dışa vuramadığı ama iç dünyasında bir türlü üstesinden gelemediği bir haleti ruhiye. Bunun Türkiye gibi otoriterliğin zirveye ulaştığı ülkelerde spesifik karşılığı suçlanma korkusudur. Korkan hiç suç işlememiştir, suçlularla ortak paydası yoktur, sisteme tüm olanaklarıyla hizmet etmektedir ama sabah kapısı çaldığında geleninin sütçü olmayacağı endişesi onu kemirmektedir. Bu korku benliğini o kadar esir almıştır ki bir gün korktuğu başına gelirse -işlemediği- tüm suçlarını itiraf edebilecek noktadadır.
Bu tür korku toplumlarının inşa sürecinde hukuktan ya da yerleşik kurallardan bahsetmek imkansızdır, kurallar neredeyse günübirlik değişir, kişiler hukuka uygun davranışlarının bir sure sonra suç sayılabileceği endişesi taşırlar, hukuk denilen şey artık uçsuz bucaksız bir keyfilikten ibarettir ve bir topluma yapılacak en büyük kötülük keyfiliğin hukuka dönüşmesidir.
Korkuyu kullanmanın işlevselliğini fark eden muktedirler muhtelif aralıklarla bu korkuyu diri tutacak icraatlar yaparlar, ayrıca dış güçler, gizemli yapılar, üst akıl, iç mihraklar gibi metaforlarla toplumun zihnini sürekli sis bulutlarıyla doldururlar, bu birleşimin tam kıvama ulaşmasından sonra artık toplum ıslıkla yönetilebilir bir hale gelmektedir, dahası iktidar tarafından empoze edilen korku tüm topluma hakim olduğunda sistemin cilalı yüzü olan propaganda argümanları kullanışlı bir fikir birliğine de dönüşmektedir. Daha sonra bu fikir birliği iktidar lehine bir yargılama işlevi icra etmeye başlamaktadır ve Kafka’nın “Dava”da anlatıldığı gibi hiç bir şeyden haberi olmayan, “korkmayanı” (ötekiyi) yani Josef K’yı suçlayıp, yargılayıp, mahkum etmektedir.
Bu korku mekanizmasının taşıyıcı kolonları, sistemin devamında güç devşiren ve yükselme beklentileri olan bir muhterisler güruhudur. Bu zihniyetteki kişiler, otoriteye mutlak itaati ve tabi olmayı, aşağıdakilerin üzerine tahakkümü ve tam bir hakimiyet kurmayı görev bilirler. Bunlar güçlü değildir, güçsüz olmalarına ragmen güçlü olabilme beklentisi içerisindedirler. Lord Acton’un ” Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır ” sözünü tersine çeviren Edgar Z. Friedenberg’in ‘Güçsüzlük Yozlaştırır; mutlak güçsüzlük mutlaka yozlaştırır ‘sözü tam da bu güruh için söylenmiştir.
Türkiye’de onulmaz bir noktaya gelen otoriterleşme, toplumu bu ağır atmosferin içine hapsetmiş durumda. İnsanlar bu psikoloji ile en yakınlarının uğradığı zulümlere bile sessiz kalıyor, ölen insanlar, yıkılan yuvalar, mahvolan hayatlar kimsenin elinden, dilinden bir itiraza dönüşmüyor. Artık büyük bir homurtuya dönüştüğünü umduğum iç sesler ise kimsenin derdine merhem olmuyor.
Aslında bu koyulaşan çaresizlik, içinde çareyi de barındırıyor, bu dönemler muktedirler için oldukça kırılgan ve tehlikelerle doludur. Bir kıvılcım, bir çakıl taşı, bir söz her şeyin yıkılmasına gidecek yolu açabilir. Korku gibi ağır bir yükle kamburu çıkan insanlar, bir cesaret nöbetiyle bu yüklerinden kurtulabilir. Artık hiç bir meşruiyeti kalmamış iktidarın, iyice olgunlaşan bir çığlıkla karşı karşıya kalacağını söylemek kahanet olmaktan çıkmıştır. Toplum en elverişli imkanları kullanarak bu dönüşümü sağlamalıdır.
Korku bulaşıcı olduğu gibi cesaret ve umut da bulaşıcıdır. Toplumun bu korku tünelinden çıkmasının yegane yolu tünelin ucundaki ışığa doğru yürümektir, o tünelin ucunda bir canavarın beklemediği umudunu yükseltmemiz gerekiyor. Toplum sislerden kurtulup gerçeklerle karşı karşıya kaldığında belki çok geç olacak ama bir zulmeti sonlandırmanın imkanına kavuşmuş olacaktır. Her şey “Kral Çıplak” diyebilecek bir çocuğun safiyetine muhtaç. Bu karanlığı sonlandırmak için elimden bir şey gelmiyor demeyin, az da olsa yaptıklarınızı küçümsemeyin, içinizdeki umudu büyüterek ve ısrarla yaptıklarınızı yapmaya devam edin belki de o çocuk siz olacaksınız.
[HayrettinYıldız] 24.12.2017 [Kronos.News]
Türkiye uzunca zamandır bir korku tüneli içinde ve korkanlar da korkutanlar da durumdan pek rahatsız değil. Bu düzenin tek mağdurları korkmayanlar. Korkanların, kendi konforlarına halel gelmesi ihtimali ile korkutanların önüne ittikleri ve biraz uzaklaştıktan sonra derin bir nefesle unuttukları insanlar korkmayanlar.
Faşizmin bir aparat olarak kullandığı korku, faşist bir atmosferde nefes alan bireyin dışa vuramadığı ama iç dünyasında bir türlü üstesinden gelemediği bir haleti ruhiye. Bunun Türkiye gibi otoriterliğin zirveye ulaştığı ülkelerde spesifik karşılığı suçlanma korkusudur. Korkan hiç suç işlememiştir, suçlularla ortak paydası yoktur, sisteme tüm olanaklarıyla hizmet etmektedir ama sabah kapısı çaldığında geleninin sütçü olmayacağı endişesi onu kemirmektedir. Bu korku benliğini o kadar esir almıştır ki bir gün korktuğu başına gelirse -işlemediği- tüm suçlarını itiraf edebilecek noktadadır.
Bu tür korku toplumlarının inşa sürecinde hukuktan ya da yerleşik kurallardan bahsetmek imkansızdır, kurallar neredeyse günübirlik değişir, kişiler hukuka uygun davranışlarının bir sure sonra suç sayılabileceği endişesi taşırlar, hukuk denilen şey artık uçsuz bucaksız bir keyfilikten ibarettir ve bir topluma yapılacak en büyük kötülük keyfiliğin hukuka dönüşmesidir.
Korkuyu kullanmanın işlevselliğini fark eden muktedirler muhtelif aralıklarla bu korkuyu diri tutacak icraatlar yaparlar, ayrıca dış güçler, gizemli yapılar, üst akıl, iç mihraklar gibi metaforlarla toplumun zihnini sürekli sis bulutlarıyla doldururlar, bu birleşimin tam kıvama ulaşmasından sonra artık toplum ıslıkla yönetilebilir bir hale gelmektedir, dahası iktidar tarafından empoze edilen korku tüm topluma hakim olduğunda sistemin cilalı yüzü olan propaganda argümanları kullanışlı bir fikir birliğine de dönüşmektedir. Daha sonra bu fikir birliği iktidar lehine bir yargılama işlevi icra etmeye başlamaktadır ve Kafka’nın “Dava”da anlatıldığı gibi hiç bir şeyden haberi olmayan, “korkmayanı” (ötekiyi) yani Josef K’yı suçlayıp, yargılayıp, mahkum etmektedir.
Bu korku mekanizmasının taşıyıcı kolonları, sistemin devamında güç devşiren ve yükselme beklentileri olan bir muhterisler güruhudur. Bu zihniyetteki kişiler, otoriteye mutlak itaati ve tabi olmayı, aşağıdakilerin üzerine tahakkümü ve tam bir hakimiyet kurmayı görev bilirler. Bunlar güçlü değildir, güçsüz olmalarına ragmen güçlü olabilme beklentisi içerisindedirler. Lord Acton’un ” Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır ” sözünü tersine çeviren Edgar Z. Friedenberg’in ‘Güçsüzlük Yozlaştırır; mutlak güçsüzlük mutlaka yozlaştırır ‘sözü tam da bu güruh için söylenmiştir.
Türkiye’de onulmaz bir noktaya gelen otoriterleşme, toplumu bu ağır atmosferin içine hapsetmiş durumda. İnsanlar bu psikoloji ile en yakınlarının uğradığı zulümlere bile sessiz kalıyor, ölen insanlar, yıkılan yuvalar, mahvolan hayatlar kimsenin elinden, dilinden bir itiraza dönüşmüyor. Artık büyük bir homurtuya dönüştüğünü umduğum iç sesler ise kimsenin derdine merhem olmuyor.
Aslında bu koyulaşan çaresizlik, içinde çareyi de barındırıyor, bu dönemler muktedirler için oldukça kırılgan ve tehlikelerle doludur. Bir kıvılcım, bir çakıl taşı, bir söz her şeyin yıkılmasına gidecek yolu açabilir. Korku gibi ağır bir yükle kamburu çıkan insanlar, bir cesaret nöbetiyle bu yüklerinden kurtulabilir. Artık hiç bir meşruiyeti kalmamış iktidarın, iyice olgunlaşan bir çığlıkla karşı karşıya kalacağını söylemek kahanet olmaktan çıkmıştır. Toplum en elverişli imkanları kullanarak bu dönüşümü sağlamalıdır.
Korku bulaşıcı olduğu gibi cesaret ve umut da bulaşıcıdır. Toplumun bu korku tünelinden çıkmasının yegane yolu tünelin ucundaki ışığa doğru yürümektir, o tünelin ucunda bir canavarın beklemediği umudunu yükseltmemiz gerekiyor. Toplum sislerden kurtulup gerçeklerle karşı karşıya kaldığında belki çok geç olacak ama bir zulmeti sonlandırmanın imkanına kavuşmuş olacaktır. Her şey “Kral Çıplak” diyebilecek bir çocuğun safiyetine muhtaç. Bu karanlığı sonlandırmak için elimden bir şey gelmiyor demeyin, az da olsa yaptıklarınızı küçümsemeyin, içinizdeki umudu büyüterek ve ısrarla yaptıklarınızı yapmaya devam edin belki de o çocuk siz olacaksınız.
[HayrettinYıldız] 24.12.2017 [Kronos.News]
Uludere’de ne oldu? [Mahmut Akpınar]
Ülkede 30 yıldır terörle mücadele adına bir tiyatro oynanıyor; yurdum insanı Türk’üyle, Kürt’üyle kirli bir savaşa malzeme yapılıyordu.
Karakollar basılıyor, Mehmetçikler ölüyor, Anadolu’nun her yerine al bayraklar dağılıyor ve birilerinin arzu ettiği şekilde gerilim ortamı oluşuyordu. “Terörle mücadele” denerek Kürt köyleri basılıyor, köyler boşaltılıyor, insanların onurlarıyla, gururlarıyla oynanıyor ve bir bölgede güvenlik üretmesi gereken kurumlar eliyle insanlar “terörist” olmaya, “devlet düşmanı” olmaya zorlanıyordu. Zaman zaman bu tabloya isyan edenler, karanlık senaryolara direnenler oldu. Ama Eşref Bitlis’ten Kazım Çillioğlu’na, Rıdvan Özden’den Uğur Mumcu’ya kadar karanlığa ışık tutmaya çalışanların hepsi ortadan kaldırıldı. Örgüt de kendi içindeki karanlık noktalara itiraz edenleri infaz etti. Dışarıda planlanan, ama içeriden çanak tutulan, destek gören bir proje, kararlı bir şekilde bu günlere kadar getirildi.
Bazı kurumlar-kesimler terörü, “devlet ve toplum üzerinde hakimiyet kurma”, “siyaset ve sivil hayat üzerinde inisiyatif sahibi olma” aracı olarak gördüler. Bu nedenle teröre öldürücü darbeyi vurmayı, yok etmeyi düşünmediler. Darbe öncesi dönemlerde (1960, 1971, 1980) olduğu gibi çatışmayı, huzursuzluğu, kamplaşmaları varlıklarının ve etkinliklerinin sigortası olarak gördüler. Silahı, kanı ve ölümleri demokrasiye, yönetime müdahale aracı olarak değerlendirdiler. Son oyun öncekilerden daha tehlikeliydi. Zira ayrılıkçı örgüt bir araç olmaktan çıkmış, ülkeyi tehdit eden, vatandaşı ayrıştıran, devletin varlığına, bekasına kasteden bir hal almıştı. Buna rağmen, (muhtemelen) dışarıdaki odaklar adına hareket eden kurum(lar) içindeki birileri örgüte alan açmaya, Mehmetçik’in-vatandaşın kanını feda etmeye devam ettiler…
YENİ DÖNEMİN ZAAFLARI
2011 yılında, ilk defa sivil otorite terörle mücadelede etkili hale geldi; inisiyatif almaya başladı. İlk defa asker kişiler hükümetin emrinde, onların çizdiği rotada ve diğer güçlerle işbirliği içinde terörün üzerine gitmeye başladılar. 30 yıldır ilk defa terörle mücadelede böylesine bir kararlılık ve koordinasyon ortaya konuldu ve sonuçları alınmaya başlandı. Örgüt, sınırlarımız içinde var olduğu yıllardır bilinen, ama dokunulmayan kampları son 3-4 ay içinde terk etmek zorunda kaldı. Örgütün kalıcı gördüğü ve klimalı-donanımlı çok katlı mağaralarla, binalarla, sosyal tesislerle, konferans salonlarıyla donattığı Kazan Vadisi gibi, Cehennem Deresi gibi kamplara girildi; cephanelikleri ele geçirildi. Otuz yıldır ilk defa mülki amir-asker-polis-jandarma ortak iradesiyle örgütün üzerine gidildi. Bu kısa, ama kararlı dönemde örgüt 700’e yakın kayıp verdi ve feleği şaştı. Aynı zaman diliminde şehirleri teslim almış, devlete paralel yapılanmış KCK denilen yapının üzerine gidildi. Örgüt, kırsalda ve kentlerde köşeye sıkıştı; çok zor durumda kaldı. İlk defa güvenlik birimleri çabalarının sonucunu almaya başladılar. Vatandaş ilk defa terörün bitirilebileceğine inandı. Kürtler son 3-4 yılda örgütün, “az kaldı, yakında devleti kuruyoruz; bize teslim olmaktan başka şansınız yok!” tehditlerinin ve söylemlerinin altının boş olduğunu gördü. Örgütün şerrinden çekinen, sessiz ama çoğunluk Kürtler ilk defa örgüte karşı sesini yükseltmeye, dik durmaya başladılar. Örgütten kaçışlar, dağdan inmeler, teslim olmalar; yani çözülmeler başlamıştı ki Uludere faciası oldu.
Uludere’de yaşanan, hatadan, yanılgıdan öte çok planlı bir projeye benziyor. Olaydan haftalar önce Fehman Hüseyin’in oradan geçeceğine dair istihbaratlar geliyor ve güvenlik birimlerinde bir iştah oluşturuluyor. Uzun süredir müsaade edilmeyen güzergâhtan kaçakçılık yapılması için köylülere göz yumuluyor. Bazı kurumlar ısrarla inkâr etmesine rağmen olayın olduğu gün, 28 Aralık’ta içinde Fehman Hüseyin’in olduğu bir grubun sınırdan geçeceği yönünde bilgiler geçiyor. Sabah kaçağa gitmiş köylüler 3-4 kişilik küçük gruplar halinde geriye dönerken, birileri telefon ediyor ve “asker çevirdi bekleyin, gelmeyin!” diyor. Köylüler sınırda birikmeye başlıyorlar ve sayı 39 oluyor. 18.00 civarında kalabalık kaçakçı grubu tespit ediliyor ve ilgili birimlerle bu bilgi paylaşılıyor. Aydınlatma fişeği ve top atışı yapılıyor; ama kalabalık dağılmıyor. Terör grupları bu tür durumlarda hemen dağılır, toplu halde kalmazlar. Bu durum grubun kaçakçı olabileceği ihtimalini fazlasıyla artırıyor. Bölgeye yönlendirilen İHA’lar tam 3 saat 20 dakika grubun üzerinde duruyor; karargâhlara bilgi geçiyor. Ama bütün bunlara rağmen birileri vurulması için ısrar ediyor ve hava unsurları 4 saattir bir arada duran köylüleri vuruyor. Sonuç 35 ölü, 2 yaralı. Şifre, kurtulan diğer iki kişide saklı. O iki kişinin Fehman Hüseyin’e ait cep telefonu veya telsizi yanlarında getirerek grubun içinde uzun süre durdukları ve güvenlik birimlerini yanıltmayı amaçladıkları söyleniyor.
Uludere’de ne oldu? Dağlıca’da görmezden gelinen istihbarat Uludere’de (yanlış) görüldü. Teröristleri görmeyen İHA köylüleri gördü. Daha önce teröristleri kaçakçı sanan, karakolların basılmasına, şehitler verilmesine göz yuman, ülkenin ayağa kalkmasına neden olan birileri bu defa köylüleri “terörist” sanarak sivil vatandaşların ölmesine ve bir bölgede tansiyonun yükselmesine neden oldular. Uludere’de terörle mücadeleye darbe vuruldu, örgüte alan açıldı, Türkiye kendi vatandaşını vuran bir devlet konumuna sokuldu. Örgütü, terörü Türkiye’nin üzerinde bir kamçı olarak kullanan (dış ve iç) güçler onu bırakmak istemediler. Hükümet krizi yönetmekte yavaş kaldı.
Uludere vakası planlaması birkaç güne sığacak ve sadece içerideki Brütüslerin yapabileceği bir olay değil. İşin içinde örgütü ve kurumları senkronize yönlendirebilen bir irade var. Ayrılıkçı siyasi grupların ve onlara yan çıkan bazı yazar-çizer takımının tavırları vakanın sonrasının da planlandığını ortaya koyuyor…
10 ocak 2012’de ZAMAN gazetesinde çıkan yazı
Artık diğer Zaman makaleleri gibi arşivlerden bile kaldırıldı
[Mahmut Akpınar] 27.12.2017 [https://mahmutakpinar.wordpress.com/2017/12/27/uluderede-ne-oldu/]
Karakollar basılıyor, Mehmetçikler ölüyor, Anadolu’nun her yerine al bayraklar dağılıyor ve birilerinin arzu ettiği şekilde gerilim ortamı oluşuyordu. “Terörle mücadele” denerek Kürt köyleri basılıyor, köyler boşaltılıyor, insanların onurlarıyla, gururlarıyla oynanıyor ve bir bölgede güvenlik üretmesi gereken kurumlar eliyle insanlar “terörist” olmaya, “devlet düşmanı” olmaya zorlanıyordu. Zaman zaman bu tabloya isyan edenler, karanlık senaryolara direnenler oldu. Ama Eşref Bitlis’ten Kazım Çillioğlu’na, Rıdvan Özden’den Uğur Mumcu’ya kadar karanlığa ışık tutmaya çalışanların hepsi ortadan kaldırıldı. Örgüt de kendi içindeki karanlık noktalara itiraz edenleri infaz etti. Dışarıda planlanan, ama içeriden çanak tutulan, destek gören bir proje, kararlı bir şekilde bu günlere kadar getirildi.
Bazı kurumlar-kesimler terörü, “devlet ve toplum üzerinde hakimiyet kurma”, “siyaset ve sivil hayat üzerinde inisiyatif sahibi olma” aracı olarak gördüler. Bu nedenle teröre öldürücü darbeyi vurmayı, yok etmeyi düşünmediler. Darbe öncesi dönemlerde (1960, 1971, 1980) olduğu gibi çatışmayı, huzursuzluğu, kamplaşmaları varlıklarının ve etkinliklerinin sigortası olarak gördüler. Silahı, kanı ve ölümleri demokrasiye, yönetime müdahale aracı olarak değerlendirdiler. Son oyun öncekilerden daha tehlikeliydi. Zira ayrılıkçı örgüt bir araç olmaktan çıkmış, ülkeyi tehdit eden, vatandaşı ayrıştıran, devletin varlığına, bekasına kasteden bir hal almıştı. Buna rağmen, (muhtemelen) dışarıdaki odaklar adına hareket eden kurum(lar) içindeki birileri örgüte alan açmaya, Mehmetçik’in-vatandaşın kanını feda etmeye devam ettiler…
YENİ DÖNEMİN ZAAFLARI
2011 yılında, ilk defa sivil otorite terörle mücadelede etkili hale geldi; inisiyatif almaya başladı. İlk defa asker kişiler hükümetin emrinde, onların çizdiği rotada ve diğer güçlerle işbirliği içinde terörün üzerine gitmeye başladılar. 30 yıldır ilk defa terörle mücadelede böylesine bir kararlılık ve koordinasyon ortaya konuldu ve sonuçları alınmaya başlandı. Örgüt, sınırlarımız içinde var olduğu yıllardır bilinen, ama dokunulmayan kampları son 3-4 ay içinde terk etmek zorunda kaldı. Örgütün kalıcı gördüğü ve klimalı-donanımlı çok katlı mağaralarla, binalarla, sosyal tesislerle, konferans salonlarıyla donattığı Kazan Vadisi gibi, Cehennem Deresi gibi kamplara girildi; cephanelikleri ele geçirildi. Otuz yıldır ilk defa mülki amir-asker-polis-jandarma ortak iradesiyle örgütün üzerine gidildi. Bu kısa, ama kararlı dönemde örgüt 700’e yakın kayıp verdi ve feleği şaştı. Aynı zaman diliminde şehirleri teslim almış, devlete paralel yapılanmış KCK denilen yapının üzerine gidildi. Örgüt, kırsalda ve kentlerde köşeye sıkıştı; çok zor durumda kaldı. İlk defa güvenlik birimleri çabalarının sonucunu almaya başladılar. Vatandaş ilk defa terörün bitirilebileceğine inandı. Kürtler son 3-4 yılda örgütün, “az kaldı, yakında devleti kuruyoruz; bize teslim olmaktan başka şansınız yok!” tehditlerinin ve söylemlerinin altının boş olduğunu gördü. Örgütün şerrinden çekinen, sessiz ama çoğunluk Kürtler ilk defa örgüte karşı sesini yükseltmeye, dik durmaya başladılar. Örgütten kaçışlar, dağdan inmeler, teslim olmalar; yani çözülmeler başlamıştı ki Uludere faciası oldu.
Uludere’de yaşanan, hatadan, yanılgıdan öte çok planlı bir projeye benziyor. Olaydan haftalar önce Fehman Hüseyin’in oradan geçeceğine dair istihbaratlar geliyor ve güvenlik birimlerinde bir iştah oluşturuluyor. Uzun süredir müsaade edilmeyen güzergâhtan kaçakçılık yapılması için köylülere göz yumuluyor. Bazı kurumlar ısrarla inkâr etmesine rağmen olayın olduğu gün, 28 Aralık’ta içinde Fehman Hüseyin’in olduğu bir grubun sınırdan geçeceği yönünde bilgiler geçiyor. Sabah kaçağa gitmiş köylüler 3-4 kişilik küçük gruplar halinde geriye dönerken, birileri telefon ediyor ve “asker çevirdi bekleyin, gelmeyin!” diyor. Köylüler sınırda birikmeye başlıyorlar ve sayı 39 oluyor. 18.00 civarında kalabalık kaçakçı grubu tespit ediliyor ve ilgili birimlerle bu bilgi paylaşılıyor. Aydınlatma fişeği ve top atışı yapılıyor; ama kalabalık dağılmıyor. Terör grupları bu tür durumlarda hemen dağılır, toplu halde kalmazlar. Bu durum grubun kaçakçı olabileceği ihtimalini fazlasıyla artırıyor. Bölgeye yönlendirilen İHA’lar tam 3 saat 20 dakika grubun üzerinde duruyor; karargâhlara bilgi geçiyor. Ama bütün bunlara rağmen birileri vurulması için ısrar ediyor ve hava unsurları 4 saattir bir arada duran köylüleri vuruyor. Sonuç 35 ölü, 2 yaralı. Şifre, kurtulan diğer iki kişide saklı. O iki kişinin Fehman Hüseyin’e ait cep telefonu veya telsizi yanlarında getirerek grubun içinde uzun süre durdukları ve güvenlik birimlerini yanıltmayı amaçladıkları söyleniyor.
Uludere’de ne oldu? Dağlıca’da görmezden gelinen istihbarat Uludere’de (yanlış) görüldü. Teröristleri görmeyen İHA köylüleri gördü. Daha önce teröristleri kaçakçı sanan, karakolların basılmasına, şehitler verilmesine göz yuman, ülkenin ayağa kalkmasına neden olan birileri bu defa köylüleri “terörist” sanarak sivil vatandaşların ölmesine ve bir bölgede tansiyonun yükselmesine neden oldular. Uludere’de terörle mücadeleye darbe vuruldu, örgüte alan açıldı, Türkiye kendi vatandaşını vuran bir devlet konumuna sokuldu. Örgütü, terörü Türkiye’nin üzerinde bir kamçı olarak kullanan (dış ve iç) güçler onu bırakmak istemediler. Hükümet krizi yönetmekte yavaş kaldı.
Uludere vakası planlaması birkaç güne sığacak ve sadece içerideki Brütüslerin yapabileceği bir olay değil. İşin içinde örgütü ve kurumları senkronize yönlendirebilen bir irade var. Ayrılıkçı siyasi grupların ve onlara yan çıkan bazı yazar-çizer takımının tavırları vakanın sonrasının da planlandığını ortaya koyuyor…
10 ocak 2012’de ZAMAN gazetesinde çıkan yazı
Artık diğer Zaman makaleleri gibi arşivlerden bile kaldırıldı
[Mahmut Akpınar] 27.12.2017 [https://mahmutakpinar.wordpress.com/2017/12/27/uluderede-ne-oldu/]
Kainat sarayında çalışan ameleler [Safvet Senih]
Hac Suresinde geçen secde âyetinde buyuruluyor ki: “Bilmez misin ki göklerde ve yerde bulunan kimseler, hatta Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar ağaçlar bütün canlılar ve insanların bir çoğu hakkında ise, azap hükmü kesinleşmiştir. Allah’ın zelil kıldığını aziz edecek kuvvet yoktur. Şüphesiz ki Allah, ne dilerse, yapar.” (22/18)
Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dalına bu âyeti serlevha yapan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kainat sarayında çalışan ameleler ile ilgili orijinal hakikatlar anlatmış:
“Şu büyük ve geni Âyetin Hazinesinden yalnız bir tek CEVHERİNİ göstereceğiz. Şöyle ki: Kur’an-ı Hakîm sarahat ile apaçık şekilde ifade ediyor ki: Arştan ferşe (yere), yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere (balıklara), gezegenlerden zerrelere kadar herşey, Cenab-ı Hakka secde, ibadet, hamd ve tesbih ederler. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları İlahî Güzel İsimlere ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz onların ibadetlerinin çeşitliliğinin bir nevini bir temsil ile beyan ederiz. Mesela: “En güzel temsiller Allah’a mahsustur.” (Nahl Suresi, 16/60) Büyük bir mülk Sâhibi, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, o Zât dört nevi ameleyi onun binasında istihdam edip kullanır.
“Birinci nevi: Onun kul ve köleleridir. Bu nev’in, ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar efendilerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet lâtîf bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler, onların zevkini ve şevkini ziyade eder. Onlar, O mukaddes efendilerine intisaplarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifa ediyorlar. Hem o Efendinin namıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da mânevî lezzet buluyorlar. Ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç oluyorlar.
“İkinci kısım ki: Bazı avamdan hizmetkârlardır. Bilmiyorlar niçin işliyorlar. Belki o şanlı Mâlik onları kullanıyor. Kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz’î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki; amellerine ne çeşit küllî gayeler, alî, yüce maslahatlar terettüp ediyor. Hatta bazıları zannediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur.
“Üçüncü kısım: O mülk Sahibinin bir kısım hayvanları var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdam ediyor, onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da istidatlarına uygun işlerde çalışmaları onlara bir lezzet veriyor. Çünkü bilkuvve (potansiyel) bir kabiliyet ve istidat, fiil ve amel suretine girse; gelişerek teneffüs eder, bir lezzet verir. Bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu mânevî lezzettir. Onunla yetiniyorlar.
“Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki, biliyorlar ne işliyorlar ve niçin işliyorlar, kimin için işliyorlar, diğer işçiler de niçin işliyorlar, hem o mülk Sâhibinin maksadı nedir, niçin işlettiriyor. İşte bu nevi amelelerin diğer amelelere bir yönetme, gözetme konumları var. Onların derecelerine ve rütbelerine göre derece derece maaşları var.
“Aynen bunun gibi, göklerin ve yerin Muhteşem Sâhip ve Mâliki Cenab-ı Hak ve dünya ve âhiretin Yaradanı Rabbülâlemin, değil ihtiyacı için –Çünkü bir emirle herşeyi Yaratan O’dur- belki, izzet, azamet ve rubûbiyetinin şuunatı (Rabbülâlemin olarak icraatı) için şu kainat sarayında şu sebepler dairesi içinde hem melâikeyi, hem hayvanatı, hem cansız cemadat ve nebâtâtı, hem insanları istihdam edip çeşitli hizmet ve görevlerde kullanıyor, onlara ibadet ettiriyor. Şu dört nevi ameleleri ayrı ayrı ubudiyet vazifeleriyle mükellef etmiştir.”
Atomları bile hareket halinde işler yaptıran Cenab-ı Hakkın, bu icraatından, isimlerini devamlı tecelli ettirip yeni yeni sanat eserlerini, çeşit çeşit sanat nakışlarını galerilerde sergilemesi, herşeyden önce kendi sanat hârikalarını kendisi müşâhede etmesi, melek, ruhânî insan ve cinler gibi şuurlu varlıkların o sanat motiflerini görüp Sanatkârını hayranlıkla takdir etmeleri gibi hikmetleri söz konusudur… Aslında “Fa’âl” isminin Sahibi olan Cenab-ı Hakkın bizzat Kendisiyle ilgili, hiçbir felsefî düşüncenin çözemediği ince ve derin bir hikmet ve sır burada gizlidir.
Bu hususla ilgili düşüncelerini özetlersek Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri diyor ki: Felsefecilerin, her şeyin hikmeti kendisine bakar, bir de insanların onlardan istifadesine bakar şeklindeki hikmetleri bana çok kısır ve sığ geldi. Doğmadan ölen, çekirdek, tohum halinde gelişmeden gidenler var. İnsanların hiç görmediği sanat güzellikleri var. Başka bir hikmet gerekir, diye düşündüm. Bu ilahi sanatları insan ve melek gibi şuurla varlıkların bir kitap gibi mütalaa etmesi bir hikmeti. Bir sene sonra bu hikmet yetmedi… Başka ne gibi hikmetler olabilir diye düşündüm. Kalbime, Cenab-ı Hakkın kendi sanatlarını müşahede etmesi hikmeti geldi. Hatta tohum halinde, niyet halinde olanları bile olmuş gibi bilmesi dahi yeterli. Sonra bu hikmet de yetmedi, başka bir hikmet daha araştırdım. Sonra kalbime geldi ki: Cenab-ı Hak, hiçbir şeyi hareketsizliğe mahkûm etmemiştir. Hareket ve faaliyette lezzet vardır. Hareket, bizzat lezzettir. Biz “lezzet” kelimesini, bizim anladığımız mânada Cenab-ı Hak hakkında kullanamayız. Ama, hiçbir şeye muhtaç olmayışına, istiğna-i mutlakına uygun olacak ifadelerle lezzet-i mukaddese tabirini kullanabiliriz. Kainatta, bu hiç durmayanları durdurmayan Fââl Zatın bu, faaliyetini bu sırrı da ayrı bir hikmettir. Bu sır ve hikmeti bilen, çözen, tesbit eden başka bir düşünce de yoktur.
[Safvet Senih] 27.12.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dalına bu âyeti serlevha yapan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kainat sarayında çalışan ameleler ile ilgili orijinal hakikatlar anlatmış:
“Şu büyük ve geni Âyetin Hazinesinden yalnız bir tek CEVHERİNİ göstereceğiz. Şöyle ki: Kur’an-ı Hakîm sarahat ile apaçık şekilde ifade ediyor ki: Arştan ferşe (yere), yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere (balıklara), gezegenlerden zerrelere kadar herşey, Cenab-ı Hakka secde, ibadet, hamd ve tesbih ederler. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları İlahî Güzel İsimlere ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz onların ibadetlerinin çeşitliliğinin bir nevini bir temsil ile beyan ederiz. Mesela: “En güzel temsiller Allah’a mahsustur.” (Nahl Suresi, 16/60) Büyük bir mülk Sâhibi, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, o Zât dört nevi ameleyi onun binasında istihdam edip kullanır.
“Birinci nevi: Onun kul ve köleleridir. Bu nev’in, ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar efendilerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet lâtîf bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler, onların zevkini ve şevkini ziyade eder. Onlar, O mukaddes efendilerine intisaplarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifa ediyorlar. Hem o Efendinin namıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da mânevî lezzet buluyorlar. Ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç oluyorlar.
“İkinci kısım ki: Bazı avamdan hizmetkârlardır. Bilmiyorlar niçin işliyorlar. Belki o şanlı Mâlik onları kullanıyor. Kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz’î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki; amellerine ne çeşit küllî gayeler, alî, yüce maslahatlar terettüp ediyor. Hatta bazıları zannediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur.
“Üçüncü kısım: O mülk Sahibinin bir kısım hayvanları var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdam ediyor, onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da istidatlarına uygun işlerde çalışmaları onlara bir lezzet veriyor. Çünkü bilkuvve (potansiyel) bir kabiliyet ve istidat, fiil ve amel suretine girse; gelişerek teneffüs eder, bir lezzet verir. Bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu mânevî lezzettir. Onunla yetiniyorlar.
“Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki, biliyorlar ne işliyorlar ve niçin işliyorlar, kimin için işliyorlar, diğer işçiler de niçin işliyorlar, hem o mülk Sâhibinin maksadı nedir, niçin işlettiriyor. İşte bu nevi amelelerin diğer amelelere bir yönetme, gözetme konumları var. Onların derecelerine ve rütbelerine göre derece derece maaşları var.
“Aynen bunun gibi, göklerin ve yerin Muhteşem Sâhip ve Mâliki Cenab-ı Hak ve dünya ve âhiretin Yaradanı Rabbülâlemin, değil ihtiyacı için –Çünkü bir emirle herşeyi Yaratan O’dur- belki, izzet, azamet ve rubûbiyetinin şuunatı (Rabbülâlemin olarak icraatı) için şu kainat sarayında şu sebepler dairesi içinde hem melâikeyi, hem hayvanatı, hem cansız cemadat ve nebâtâtı, hem insanları istihdam edip çeşitli hizmet ve görevlerde kullanıyor, onlara ibadet ettiriyor. Şu dört nevi ameleleri ayrı ayrı ubudiyet vazifeleriyle mükellef etmiştir.”
Atomları bile hareket halinde işler yaptıran Cenab-ı Hakkın, bu icraatından, isimlerini devamlı tecelli ettirip yeni yeni sanat eserlerini, çeşit çeşit sanat nakışlarını galerilerde sergilemesi, herşeyden önce kendi sanat hârikalarını kendisi müşâhede etmesi, melek, ruhânî insan ve cinler gibi şuurlu varlıkların o sanat motiflerini görüp Sanatkârını hayranlıkla takdir etmeleri gibi hikmetleri söz konusudur… Aslında “Fa’âl” isminin Sahibi olan Cenab-ı Hakkın bizzat Kendisiyle ilgili, hiçbir felsefî düşüncenin çözemediği ince ve derin bir hikmet ve sır burada gizlidir.
Bu hususla ilgili düşüncelerini özetlersek Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri diyor ki: Felsefecilerin, her şeyin hikmeti kendisine bakar, bir de insanların onlardan istifadesine bakar şeklindeki hikmetleri bana çok kısır ve sığ geldi. Doğmadan ölen, çekirdek, tohum halinde gelişmeden gidenler var. İnsanların hiç görmediği sanat güzellikleri var. Başka bir hikmet gerekir, diye düşündüm. Bu ilahi sanatları insan ve melek gibi şuurla varlıkların bir kitap gibi mütalaa etmesi bir hikmeti. Bir sene sonra bu hikmet yetmedi… Başka ne gibi hikmetler olabilir diye düşündüm. Kalbime, Cenab-ı Hakkın kendi sanatlarını müşahede etmesi hikmeti geldi. Hatta tohum halinde, niyet halinde olanları bile olmuş gibi bilmesi dahi yeterli. Sonra bu hikmet de yetmedi, başka bir hikmet daha araştırdım. Sonra kalbime geldi ki: Cenab-ı Hak, hiçbir şeyi hareketsizliğe mahkûm etmemiştir. Hareket ve faaliyette lezzet vardır. Hareket, bizzat lezzettir. Biz “lezzet” kelimesini, bizim anladığımız mânada Cenab-ı Hak hakkında kullanamayız. Ama, hiçbir şeye muhtaç olmayışına, istiğna-i mutlakına uygun olacak ifadelerle lezzet-i mukaddese tabirini kullanabiliriz. Kainatta, bu hiç durmayanları durdurmayan Fââl Zatın bu, faaliyetini bu sırrı da ayrı bir hikmettir. Bu sır ve hikmeti bilen, çözen, tesbit eden başka bir düşünce de yoktur.
[Safvet Senih] 27.12.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Gergerlioğlu: Son KHK, hukuk devletinin bittiğinin ilanı [TR724]
İnsan hakları savunucusu ve MAZLUMDER eski Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, 15 Temmuz’dan bu yana yaşanan zulümleri ve son KHK ile meydana getirilecek yeni atmosferi anlattı. Son KHK’nın hukuk devletinin bittiğinin ilanı olduğunu aktaran Gergerlioğlu, tek tip için, “Tek tip ‘Yeni Türkiye’ iddiasında olanların eski türkiye yaratma sevdasıdır. Zira bu tür uygulamalar 3. dünya ülkelerinin, soğuk savaş yıllarının uygulamalarıdır.” dedi.
Hapishanelerde ve dışarıda yaşanan dramları aktaran Gergerlioğlu, cezaevlerinde suçsuz yere 668 bebeğin tutulduğuna işaret etti. Cezaevlerinde dramı ise, “Çok büyük dramlar yaşanıyor. Suçsuz günahsız çocukların gözyaşları, masumane söz ve fiilleri yürekleri dağlıyor. Cezaevindeki babasının resmini duvara yapıştırmış, her gün öpen çocukları biliyorum.” cümleleriyle anlattı.
Gergerlioğlu, kardeşinin çocuklarına bakmayan, “Ben de ihraç edilirim” diye telefon bile etmeyen amcalar-teyzeler olduğuna dikkat çekti.
Gazete Karınca‘dan Müjgan Halis‘in sorularını cevaplayan Gergerlioğlu’nun röportajının tamamı şöyle:
Sayın Gergerlioğlu, sizinle KHK ile görevinizden el çektirildikten sonra röportajlar yapıldı. Ben izninizle bu sohbetimizde, KHK sürecini atlayıp, yaşamak zorunda bırakıldığınız Batman’dan başlamak istiyorum. Mesleğinizi sürdürmek için Batman’a yerleştiniz. Batman’dan öncelikle bölgeye, sonra da Türkiye’ye bakınca ne görüyorsunuz? Göremeyenlere göz, tanık olamayanlara şahit olmanızı istesem nasıl bir resim çizersiniz?
Zulmen işimizden ihraç edildikten sonra iş arayışlarına başladım. Kocaeli’nde ikamet ediyordum. Batman’da uygun bir iş bulunca tereddüt etmedim, gittim. Zaten bir insan hakları aktivisti olarak yıllardır Kürt meselesi konusunda araştıran, düşünen, sorgulayan bir insan olduğum için Batman’a gitmek bana uzak olan bir konu değildi. Altı aydır Batman’dayım. Sağ olsun Batmanlılar beni seviyor, ben de onları seviyorum.
Kürt coğrafyasına baktığımda ise bir karamsarlık, bezginlik görüyorum. Yıllardır devam eden ve çözülmeyen sorunlara çare bulma umudu her geçen gün azalıyor. Kürtler sessiz ve umutsuz. AK Parti cepten yiyor. Bu ne demek? AK Parti hendek, barikat olaylarıyla puan kaybetmiş durumdadır. HDP’ye yaptığı icraatlarla can veriyor. Kürdistan bağımsızlık referandumuna sert bir şekilde karşı çıkması, Kürtler arasında önemli bir hayal kırıklığıydı. Çünkü bu konu, farklı kimlikten tüm Kürtlerin birleştiği bir konuydu. AK Parti, referanduma sert karşı çıkışıyla büyük hayal kırıklığı oluşturdu. AK Parti-MHP ortaklığı, AK Partili Kürtleri milliyetçi uygulamalar hakkında açıklama yapmakta zorluyor. Vicdanının sesini dinleyen Kürt, kırgınlığını belli ediyor. Tabii dinlemeyen de var… HDP ise, devlet ve PKK kavgası arasında kaldı. Biliyorsunuz kavgada arada kalan asıl dayağı yer. Bu kaderden tüm demokratlar da kendini kurtaramıyor. Buradan Türkiye’ye baktığımda hiç iyi bir tablo göremiyorum. Her geçen gün hukuktan uzaklaşan, demokrasinin rafa kaldırıldığı keyfi bir OHAL rejimini görüyorum. Her kesimden insan hukuksuzluğu hissetmeye başlıyor. Sağcı, muhafazakâr insanların da bir kısmı ihlallere karşı devleti koruyan, önceleyen reflekslerini gözden geçirme ihtiyacı hissediyorlar.
Kürtler neredeyse her seçimde kayda değer bir oranda AKP’ye oy verdiler. Ancak özellikle sokağa çıkma yasaklarından sonra, büyük bir kırılma yaşandığı sürekli dile getiriliyor. Rantçı çevreleri bir kenara bırakırsak, AKP’ye düne kadar oy veren Kürtlerin şu anki duygu durumlarına dair tespitleriniz neler?
Kürtler demokrasi vaat eden her ele el uzattılar. Turgut Özal’ın da çabaları olduğunda karşılık verdiler, el uzattılar. Erdoğan açılım süreci, çözüm süreci başlattığında da uzattılar. Çözüm sürecinde büyük umutlar yeşermişti. Yapılan anketlerde çok yüksek oranlarda süreç destekleniyordu, sürecin bitişinden sonra yeniden çözümün bulunması isteği batıda azalsa da, Kürt illerinde yine aynı yüksek orandadır. AK Parti’ye oy veren Kürtler siyasi olarak atılan adımları destekliyor, ancak bu adımlar her geçen gün azalıyor. Ülkenin geneline egemen olan devlet ideolojisini ön plana çıkaran yönetim anlayışı, her geçen gün umutları azaltıyor. Çözümün silahta değil siyasette olduğunu düşünerek AK Parti’nin adımlarını düşünen kesim her geçen gün daha bir hayal kırıklığına uğruyor. Ekonomik vaatlerle Kürt meselesinin üstünün örtülme çabası bir müddet durumu idare etse de, sorunlar bastırılmaya çalışıldığı yerden tekrar gün güzüne çıkar. AK Parti’ye oy veren Kürtler her geçen gün daha fazla açıklama yapmak zorunda kalıyorlar. Her geçen gün daha çok mazeret bulmaya çalışıyorlar. Hendek-barikat sürecinde puan kaybeden başkanı, vekilleri, il başkanları tutuklu olan HDP, kolu-kanadı budanmış olsa da AK Parti’nin bu politikalarından dolayı puanını yükseltiyor. AK Parti ekonomik vaatlerle, sosyal desteklerle Kürt meselesinin üstünü örteceğini düşünüyor. Bu konuda geçici bir süre başarılı olsa da uzun vadede sorunları kronikleştirmekten başka bir şeye yaramayacak, bu politika. Çatışma döneminin galibi olduğu için kendisine güvenen AK Parti sorunların hukuki çözüm zamanında bu anlayışıyla sınıfta kalmaya mahkûm. Kürtler artık çatışmanın olmadığı, ama onurlarının korunduğu bir çözüm tarzı istiyor.
Sizin hikâyenizden biliyoruz, KHK’liler için ekmeğin aslanın ağzında olduğunu. Siz spesifik ve uzmanlık gerektiren bir mesleğin mensubu olduğunuz için belki nispeten şanslısınız ama sizin gibi şanslı olamayanlar var. Ne yapıyor KHK’liler, ne yiyor, ne içiyor, nasıl geçiniyor?
KHK’lılar çok zor durumda. Ben uzman doktor olmama rağmen ancak altı ayda ikamet yerim dışında özel bir sağlık kuruluşunda iş bulabildim. Zira özel hastanelerin çoğu KHK’lı doktor almak istemiyordu. Son zamanlarda biraz gevşeme olsa da oldukça önemli mağduriyetler sadece KHK’lıya değil, hastalara da yaşatılıyor. Zira tıp fakültelerinin kadrolarında çok spesifik hastalarla uğraşan bilim adamları KHK ile ihraç edildiklerinde özel hastanelerde iş bulsalar da sıradan vakalarla karşılaşıyor. Bu hem devlet hem hasta hem de doktor için büyük bir kayıp, büyük mağduriyetler oluşturuyor, o kişinin uzmanlaşması için sarf edilen çaba, faydalı olduğu kişiler, KHK’lının çalışma azmi hep eksiye düşüyor. Bu bilimsel hazinenin hoyratça harcanması demektir.
KHK’li yakınlarının sorunlarına dair çok şey okuyoruz, özellikle sosyal medyada. Her ne kadar ana akım ya da diğer medyalarda konu olmuyorsa da, ciddi bir dışlanmadan bahsediliyor. Bu nasıl bir dışlanma, tarif edebilir misiniz örnekleriyle?
Her meslekten KHK’lı var. Devlet memuruyken ihraç edilip özel sektörde iş bulma imkânı olmayan meslek alanları var. Bu insanlar birden neye uğradığını şaşırdı, çok zor durumda kaldı. KHK’lıların çoğu maddi olarak çok zor durumdalar. Sadaka, zekâtla geçinebilen çok aile tanıyorum. İnsanları her yerden kuşatmaya almışsınız, özelde iş bulamıyor, bulsa bile bir müddet sonra çıkarılıyor. Evini kapatıp ailesiyle babasının, kayınpederinin yanına taşınmakla masrafları azaltmaya çalışıyorlar. İş kurmaya çalışan, yıllardır devlet memuru olduğu için özel sektörde iflas edebiliyor. İhraca borçlarıyla, kredi aidatlarıyla yakalananlar daha büyük ekonomik sıkıntılar yaşayabiliyor. Elindeki malını, arabasını satıp bir müddet geçinen ve para bitince çok zor durumda kalan insanları biliyorum. KHK’lıların çoğu anti depresif tedavi görüyor. Aile ilişkileri bozuluyor, sorunlara çözüm bulma yetileri azalıyor, boşanmalar artıyor, bunlar maalesef buzdağının görünmeyen kısmı.
‘KHK’LILARIN ÇOĞU SESİNİ ÇOK DUYURMAK İSTEMİYOR, ÇEKİNİYOR, KORKUYOR’
15 Temmuz, elbette tarihi darbelerle yazılan bir ülke olarak hiçbir yurttaşın onaylamadığı bir vakaydı. Fakat siz bir insan hakları savunucusu olarak, 15 Temmuz’un mağdur ettiği sivillerin sorunlarını ısrarlı bir şekilde gündemde tutuyorsunuz. Çocukları sormak istiyorum. Anne-babasının tutukluluğu ve yakınlarının sahip çıkmaması nedeniyle çocuk esirgeme kurumlarına verilen yüzlerce sahipsiz çocuktan bahsediliyor. Bir iddia da, çocukların yakınlarının bulamadığı kurumlara yerleştirildiği. Bu konuya ilişkin ne tür bilgileriniz var?
Anne-baba tutuklu çok kişi var. Çocuklar ortada kalıyor. Ya çocuk esirgeme kurumuna veriliyor ya da akrabalarına. Çok büyük dramlar yaşanıyor. Suçsuz günahsız çocukların gözyaşları, masumane söz ve fiilleri yürekleri dağlıyor. Cezaevindeki babasının resmini duvara yapıştırmış, her gün öpen çocukları biliyorum. Görüş günlerinde kavuşma ve ayrılma gözyaşlarının birbirine karıştığı çocukları biliyorum. KHK’lıların çoğu sesini çok duyurmak istemiyor, çekiniyor, korkuyor çok dram yerin altında kalıyor, duyulmuyor. Anne- baba 17 aydır tutuklu çocukları biliyorum, 3 çocuk 3 ayrı akrabada uzak illerden farklı cezaevlerine getiriliyor, bazen aynı gün ve saate denk geldiği için anne veya babasını ziyaret edemiyor. Çocuklarda çok önemli psikolojik travmalar var, anne babalarına toplum içinde hakaret edilen, ‘vatan haini’ ilan edilen evlerde, sokaklarda yaşamak nedir bilir misiniz?
“YEĞENİNE ‘BEN DE İHRAÇ EDİLİRİM’ DİYE TELEFON BİLE ETMEYEN AMCALAR BİLİYORUM”
Bu sahipsiz bırakılan çocukların durumuyla ilgili en çok merak ettiğim şu: Nasıl bir duygu, kendi kanından canından bir çocuğa sahip çıkmayı reddeder? Korku bu kavramı açıklayabilir mi?
Evet, kulaklarınıza, gözlerinize inanamıyorsunuz ama böyle vakalar çok. Öyle bir fanatizm sarmış ki ortalığı darbeye karşı çıktığını sanıp inanılmaz vicdansızlıklar yapıyorlar. Bir insanın fanatik taraftarlığından dolayı 17 aydır cezaevinde olan oğlunun çocuklarına, yani torunlarının yüzüne bile bakmaması nasıl bir şeydir, anlamak mümkün değil. Kardeşinin çocuklarına bakmayan, “Ben de ihraç edilirim” diye telefon bile etmeyen amcalar-teyzeler biliyorum maalesef. Çok dramlar var, çok KHK’lı dostu-düşmanı ihraç edildikten sonra anladığını, büyük hayal kırıklıklarını en yakınlarından yaşadığını anlatıyor. Hak ve Adalet Platformu olarak 2160 kişiyle yaptığımız anket ve birebir görüşmelerden oluşturduğumuz 461 sayfalık raporumuzu incelemenizi öneririm. Sabaha kadar anlatsam bitirilemeyecek çok çarpıcı durumlar var.
‘668 BEBEK ŞU ANDA CEZAEVLERİNDE’
Bir de hapisteki çocuklar-bebekler mevzusu var. Doğumhaneden alınıp tutuklanan kadınlar diye bir realiteyle galiba ilk kez tanışıyoruz değil mi memleket olarak? İnsan hakları hukuku çerçevesinde, bu kadınlar hakikaten ‘suçlu’ olsalar bile işletilmesi gereken prosedür ne olmalıdır?
Bu konu çok büyük ve açık bir yara. 5275 sayılı yasa çok açık, kadınların hamilelik dönemi boyunca ve doğum sonrası ilk 6 aya kadar tutukluluk ve mahkumiyetleri erteleniyor. Ama binlerce örnekle bu yasa çiğneniyor. İnsanın aklı almıyor bu kadar açık bir şekilde yasa nasıl çiğnenir? Hamileyken tutuklanıp, cezaevindeyken doğum yapıp, kapısında polisin beklediği, lohusa kadına ilk gece savcının refakatçi izni vermediği ve ardından tekrar cezaevine yollandığı vakaları bizzat biliyorum. Düşünün doğum sancıları çekiyorsunuz, kapınızda polisler, bebeğiniz dünyaya gelmiş, kapınızın önünde yine sizi götürmek için bekleşen jandarma veya polisler… 40 günlükken cezaevine bebeğiyle girmiş, 14 aylık olmuş çocuklar var. Yürek dağlayan manzaralar bunlar. 17 bin civarında anne ve 668 bebek şu anda cezaevlerinde. Cezaevleri hamileler, anneler, bebeklerle doldu. Cezaevlerinin demir kapılı, madden ve manen soğuk ortamları o bebekler için hiç uygun değil. Bir de erkek çocuklar baba örneği görmeden sadece kadınlar arasında büyüyor, bu da önemli psikolojik ve sosyal sorunlara yol açıyor. O anneleri bir dinleseniz, bin inlersiniz. Bu dramların ideolojisi yok, insan olan bunlara tahammül edemez.
Türkiye bir yandan mültecilere ev sahipliği yaparken, kendi yurttaşlarının da denizde facialar sonucu hayatını kaybettiği bir ülke haline geldi. Bu facialar sonucu bazı aileler toptan yok oldu. Mülteciliği seçmek zorunda kalan bir toplumsal ruh halini nasıl tahlil edersiniz? Gözlemlediğiniz örnekler var mı?
Ülkedeki bu hukuka güvenilmeyen ortamdan dolayı kaçıp giden çok aile oldu. Çok güvensiz yollardan ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar ve sonunda facia patladı. Bir KHK’lı aile tüm fertleriyle denizde boğularak yok oldu. Bu korkunç bir faciaydı. Olayı kamuoyunda ilk duyuran ve yakınlarıyla konuşup ayrıntısıyla yazandım. Hüseyin Maden eşini ve 3 çocuğunu alarak bir botla Türkiye’den Midilli adasına geçmek isterken, botun batması sonucu ailesiyle boğularak öldü. 5 kişilik ailenin 3 ferdinin cenazesi bulundu, diğerlerinin cenazesi bile bulunamadı. Yürek dağlayan bu olayı Türk medyası inanılmaz bir şekilde görmedi. Fransa ve ABD gazetelerinin beni arayarak bilgi aldığı bu faciayı görmemek, hangi medya etiği ile açıklanabilir, bilemiyorum. İktidarın hoşuna gitmeyecek bir olayı haber yapmayan medya varsa işimiz çok zor demektir. Mülteciliği seçmek çok zor bir ruh hali… Yakınlarınızı bırakarak kaçmak, geleceği belirsiz sulara açılmak, maddi ve manevi bir belirsizliğe gitmek çok büyük bir itici gücü, mecburiyeti gösteriyor.
‘1 YILDA 13 SİYASİ KAÇIRILMA İDDİASI VAR’
Bazı ailelerin de; babalarının, kocalarının, kardeşlerinin ‘kaçırıldığı’ yönünde iddiaları var. Bu iddiaların bir temeli var mı? Söz konusu kişilerin daha önce istihbarat veya emniyet kökenli işlerde çalıştığı yönündeki iddialar da kamuoyuna sızdı. Darbeye katıldılarsa tutuklanmaları hukuki iken, kaçırılmak gibi bir şey film sahnelerini andırıyor adeta. İddialar doğruysa, akıbetleri belli oldu mu bu kişilerin?
13 siyasi kaçırılma iddiası var son bir yıldır. Bunları çok takip ettim, çoğu siyah transporterlarla kaçırılmış. Güvenlik kamera kayıtları böyle gösteriyor. Eskiden beyaz Toroslar vardı, şimdi de siyah transporterler… Bu kişilerin Gülen hareketinden olduğu ve sorgulanmak için kaçırıldığı iddiaları var. Kaçırılan yakınları, hukuki ve siyasi her yolu denediklerini ama bir noktadan sonra ilerleyemediklerini belirtiyor. Müracaat ettikleri resmi makamlarda siyasi etiketlenmelere ve aşağılanmalara uğradıklarını iddia ediyorlar. İnanılmaz bir şekilde bu olaylar gündem olmuyor, normal bir hukuk devletinde yer yerinden oynatacak iddialar bunlar. Sadece insan hakları derneklerinin istatistiklerinde veya hak savunucularının gündeminde olabiliyorlar. Kimi kaçırılan daha sonra ortaya çıktı, çok bitkin ve konuşmak istemeyen haldeydiler. Bir hukuk devletinde suçlu isnadı, kaçırılma iddiası varsa hukuki yollar bellidir.
Şimdi bir de Kamu Güvenlik Timi adı verilen bir oluşumdan bahsediliyor. Bu birimin de birtakım kaçırma vakalarının faili olduğu iddia ediliyor. Eski devletin yöntemlerinin yeniden güncellenmesinden, ne anlamalıyız?
Malum eskiden bu tür iddia edilen kaçırma olayı çok olurdu. Muhalif olduğu iddia edilen kişilerin kaçırıldıktan sonra hep bilinen coğrafi üçgenlerde cesetleri bulunurdu. 12 Eylül döneminde de bu vakalara çok rastladık. Yargısız infazlar, cesedi bile bulunamayan vakalar çoktur. Cumartesi Anneleri yıllardır her cumartesi niye eylem yapıyor, yakınlarını soruyor? Açılım ve çözüm süreci sırasında Türkiye’nin sorunlarını çözebilen bir hukuk devleti olabileceğinden umutlanmıştım, şu an geldiğimiz yer itibarıyla büyük hayal kırıklığı yaşıyorum. Türkiye hiç bu kadar hukuktan geri gidiş açısı çizmemişti, maalesef bunu son yıllarda çok yaşıyoruz.
Bir insan hakları savunucusundan öte, dindar bir insan olarak şu konudaki görüşünüzü merak ediyorum: Darbe girişimi davasından tutuklamalar muhafazakâr camiada ‘Hak ediyorlar’ diye mi karşılanıyor? Mesela gün gelip başka bir cemaatin mensupları da aynı sonu yaşayabilir mi? Sanıyorum çok sayıda yaşlı ve hasta tutuklu da var. Buna rağmen bir ‘hak etmek’ fiili cümlede nasıl kullanılabilir?
Bir dindar olarak beni en çok üzen dindar muhafazakâr camianın bu denli ahlâki, vicdani duygularını kaybetmesi, hakkaniyetten uzaklaşmasıdır. Başörtüsü yasaklarına karşı dururken de bu hastalığı hissediyor ve eleştiriyordum ama o zamanlar bu hastalık ezilen sınıfında yer aldığı için çok dindarda açıkça görünmüyordu. Ne zamanki iktidar ele geçirildi, dünün mazlumları bugünün zalimleri olmaya başladı. Haksızlığa kim olursa olsun karşı çıkmak gerektiğini söyleyenler beni hayal kırıklığına uğratarak kazandıkları şekli hak ve özgürlüklerinden başka bir şeyi tanımaz oldular. “Başkasının hakkı, hukuku” gibi cümleler lügatlerinden silindi. Yıllar sonra sahip oldukları iktidarı kaybetmemek için şu an yaşanan milyonlarca haksızlığı görmemeyi başarıyorlar. Bu toplumda din ve dindara yönelik büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. İslamofobi sanırım hiç olmadığı kadar güçlendi ve bunu başaran İslamcı bir iktidar. Başkasına yapılan tüm hukuksuzlukları ‘Hak ediyorlar’ diye karşılıyorlar maalesef. Toptancılık hâkim, bir sürü hatalı işlem olduğunu söylüyoruz, reddediyorlar, dediğimiz haklı çıktığındaysa kulak asmıyorlar.
Bir de KHK’ler sonucu yaşanan intiharlar var. Ne anlatabilirsiniz intiharlarla ilgili bize?
İntiharlar, OHAL ve KHK rejiminin en dramatik yönü. KHK ile iade edilseniz de artık önemi yok, çünkü bu zulümden dolayı hayatınıza son vermişsiniz. 50 civarında intihar vakası var. Kesin sayı tespit edilmiş değil, zira bazıları ailevi ve dini nedenlerle çok ortaya çıkmıyor, duyurulmadan gömülüyor. İntiharlar, açıkçası bu süreçte beni en perişan eden, üzen olaylar. Her KHK’lı intihar eden haberini duyduğumda adeta beynimden vuruldum, şoke oldum. İntihar vakalarını araştırmak, yakınıyla konuşmak yürek ister, dayanılacak gibi değil. İntihar eden KHK’lı Sevgi hemşireyle ilgili eşiyle yaptığım konuşma belki hayatta en zorlandığım konuşma olmuştu. Açıkçası çok etkilendim. Zira kocası gün gün, dakika dakika eriyen 3 çocuk sahibi bir anneyi tarif ediyordu. En küçüğü 7 aylık 3 yavrunuz olmasına rağmen intihar etmeniz için nasıl bir neden olabilir? Gerçekten eşinden onun yaşadıklarını dinledikçe intiharıyla ilgili üzüntüm daha da arttı. Her bir intiharın ardında çok büyük dramlar olduğunu bilmenizi isterim.
AKP’yi ve tabanını yakından tanıdığınızı varsayarak soruyorum: İktidarın yenilikçi söylemle başlayıp, şimdi geldiği noktayı göz önünde bulundurursak, bu çizginin daha ileri gideceği bir yer var mı?
Bu çizginin daha ileri gideceği nokta maalesef daha da hukuksuzluktur. 2015 yılına kadar iktidarın hukuka dönebileceğine dair bir umudum vardı ancak şimdi yok, artık hukuka ve demokrasiye döneceklerini düşünmüyorum. Zira yapılanlar geri dönüşümsüz bir çizgiyi hatırlatıyor. Yenilikçi söylem belki iyi niyetliydi ama tek adamcılığa sapıldığı andan itibaren geri dönüşümsüz bir yola girildi.
İnsan hakları kavramı, Türkiye kamuoyunun gündemine en sık ve yoğun olarak 12 Eylül darbesiyle girdi. Ve iki kurum sizin bir dönem genel başkanlığını yaptığınız Mazlum Der ve İHD bu konuda çalışmalarını istikrarlı sürdü. Şu anda sanki ‘hangi insanın hakları’ günlerindeyiz. İnsan hakları mücadelesinde bir ‘bizden-onlardan’ ayrımı yapılıyor. Sizin bu konudaki görüşleriniz nedir?
İnsan hakları kavramı herkesin, herkes için, her hukuksuzluğa karşı çıkmasıdır. Çok erdemli bir tavırdır ama aynı zamanda son derece zordur. Zira insan nefsinin zorladığını değil, başkası için adaleti savunmak, erdemi istemek durumundasınızdır. İnsan hakları kavramına ilk başta çok kişi kendi sorunu açısından baksa da kavramın içine ve dünyasına girdiği zaman ötekinin hakkına duyarlılığı artar. Günümüzde büyük bir imtihan yaşanıyor. Haksızlara “onlar da şunu yapmıştı” diye değil, kimliğe bakmaksızın haksızlığa ilkesel karşı çıkılması gerektiği için karşı çıkılmalıdır. Bu haksızlık yapanın da özeleştiri yapmasına neden oluyor. Kötülüğe iyilikle karşılık vermek kadar iyilik oluşturan başka bir şey var mıdır? Günümüzde bu alanda biraz ilerleme görüyorum. Mesela birçok sağcı, muhafazakârın dün solcu, Kürt, Alevi için sesini çıkarmadığı zulümler başına geldiğinde önemli özeleştiriler yaptıklarını görüyorum. Bunlar küçük adımlar olsa da her farklı kesim, kuyruk acısı hesabı yapmadan insan haklarının o geniş şemsiyesinin hem kendisi için hem de karşısındaki için çok adaletli ve güvenli olduğunu anlamalıdır.
‘DERTLERİ İKTİDARI KAYBETMEMEK, ÇÜNKÜ KRİTER ADALET DEĞİL, GÜÇ’
Yolsuzluk iddialarıyla ortalık toz-duman. Artık sadece memleketin içinde değil, ABD mahkemelerinde de jüri üyeleri uyusa da, biz uykularımızdan uyanarak mahkeme twitleri okuyoruz. Psikiyatr Cemal Dindar, eksilen utanma duygusunu ‘uykuda olan kitle utanmaz’ sözleriyle açıklamayı tercih etmişti. Siz de geçen gün “AK Partililer ne zaman uyanacaksınız?” diye bir yazı kaleme aldınız. Cevap geldi mi yazınıza? Ya da cevap vermekten imtina edenler, fısıltıyla da olsa bir şeyler mırıldandılar ahvallerine dair?
“AK Partililer ne zaman uyanacaksınız?” diye bir yazı kaleme almıştım. Bu soruları son yıllarda çok sordum ama vicdanlı bir cevap almak çok zor. Zira inanılmaz bir kutuplaşma var. Partililer bir takımın fanatik taraftarı gibi parti ve liderlerini tutuyor ve sorgulamaya, akletmeye yanaşmak istemiyorlar. İnanılmaz bir şekilde bir değil, bin olan hukuksuzlukları görmezden geliyorlar. Dertleri iktidarı kaybetmemek, çünkü kriter adalet değil, güç. Aslında bu hastalık Türkiye’de iktidara gelen her kesim için aynı oluyor. Çözüm, farklı tüm kesimlerin çoğulculuğu kabul etmesi, farklılığa saygı göstermesidir.
‘TEK TİP ‘YENİ TÜRKİYE’ İDDİASINDA OLANLARIN ESKİ TÜRKİYE YARATMA SEVDASIDIR’
Hükümetin cezaevlerine tek tip elbise dayatmasını nasıl yorumluyorsunuz, sonuçları ne olur?
Bu uygulama çok vahim bir gelişmedir. “Yeni Türkiye” iddiasında olanların eski Türkiye yaratma sevdasıdır. Zira bu tür uygulamalar 3. dünya ülkelerinin, soğuk savaş yıllarının uygulamalarıdır. Zaten uygulamayı savunmak için daha kötü olduğu iddia edilen Guantanamo’dan örnek veriliyor. Bu çok üzücü, örneğimiz kötü mü, iyi mi olmalıydı. Niye insan haklarına önem veren cezaevi uygulamalarından örnek vermiyorsunuz? Örnek hukuktan verilmeliydi. Kin, nefretle bir yere varılmaz. Yargılamanıza şahsi duygularınızı karıştırdığınızda istediğinizin tam tersi sonuçlar alırsınız. Bu uygulama masumiyet karinesini ihlal ettiği çok bariz bir uygulamadır. Zaten sıkıntılı olan cezaevlerinde tansiyonu yükseltecek bir girişimdir. Ayrıca son KHK’daki sivillerin çeşitli olaylardaki müdahalesi ve infazına göz yuman maddeler, hukuk devletinin bittiğinin ilanı gibidir.
[TR724] 27.12.2017
Hapishanelerde ve dışarıda yaşanan dramları aktaran Gergerlioğlu, cezaevlerinde suçsuz yere 668 bebeğin tutulduğuna işaret etti. Cezaevlerinde dramı ise, “Çok büyük dramlar yaşanıyor. Suçsuz günahsız çocukların gözyaşları, masumane söz ve fiilleri yürekleri dağlıyor. Cezaevindeki babasının resmini duvara yapıştırmış, her gün öpen çocukları biliyorum.” cümleleriyle anlattı.
Gergerlioğlu, kardeşinin çocuklarına bakmayan, “Ben de ihraç edilirim” diye telefon bile etmeyen amcalar-teyzeler olduğuna dikkat çekti.
Gazete Karınca‘dan Müjgan Halis‘in sorularını cevaplayan Gergerlioğlu’nun röportajının tamamı şöyle:
Sayın Gergerlioğlu, sizinle KHK ile görevinizden el çektirildikten sonra röportajlar yapıldı. Ben izninizle bu sohbetimizde, KHK sürecini atlayıp, yaşamak zorunda bırakıldığınız Batman’dan başlamak istiyorum. Mesleğinizi sürdürmek için Batman’a yerleştiniz. Batman’dan öncelikle bölgeye, sonra da Türkiye’ye bakınca ne görüyorsunuz? Göremeyenlere göz, tanık olamayanlara şahit olmanızı istesem nasıl bir resim çizersiniz?
Zulmen işimizden ihraç edildikten sonra iş arayışlarına başladım. Kocaeli’nde ikamet ediyordum. Batman’da uygun bir iş bulunca tereddüt etmedim, gittim. Zaten bir insan hakları aktivisti olarak yıllardır Kürt meselesi konusunda araştıran, düşünen, sorgulayan bir insan olduğum için Batman’a gitmek bana uzak olan bir konu değildi. Altı aydır Batman’dayım. Sağ olsun Batmanlılar beni seviyor, ben de onları seviyorum.
Kürt coğrafyasına baktığımda ise bir karamsarlık, bezginlik görüyorum. Yıllardır devam eden ve çözülmeyen sorunlara çare bulma umudu her geçen gün azalıyor. Kürtler sessiz ve umutsuz. AK Parti cepten yiyor. Bu ne demek? AK Parti hendek, barikat olaylarıyla puan kaybetmiş durumdadır. HDP’ye yaptığı icraatlarla can veriyor. Kürdistan bağımsızlık referandumuna sert bir şekilde karşı çıkması, Kürtler arasında önemli bir hayal kırıklığıydı. Çünkü bu konu, farklı kimlikten tüm Kürtlerin birleştiği bir konuydu. AK Parti, referanduma sert karşı çıkışıyla büyük hayal kırıklığı oluşturdu. AK Parti-MHP ortaklığı, AK Partili Kürtleri milliyetçi uygulamalar hakkında açıklama yapmakta zorluyor. Vicdanının sesini dinleyen Kürt, kırgınlığını belli ediyor. Tabii dinlemeyen de var… HDP ise, devlet ve PKK kavgası arasında kaldı. Biliyorsunuz kavgada arada kalan asıl dayağı yer. Bu kaderden tüm demokratlar da kendini kurtaramıyor. Buradan Türkiye’ye baktığımda hiç iyi bir tablo göremiyorum. Her geçen gün hukuktan uzaklaşan, demokrasinin rafa kaldırıldığı keyfi bir OHAL rejimini görüyorum. Her kesimden insan hukuksuzluğu hissetmeye başlıyor. Sağcı, muhafazakâr insanların da bir kısmı ihlallere karşı devleti koruyan, önceleyen reflekslerini gözden geçirme ihtiyacı hissediyorlar.
Kürtler neredeyse her seçimde kayda değer bir oranda AKP’ye oy verdiler. Ancak özellikle sokağa çıkma yasaklarından sonra, büyük bir kırılma yaşandığı sürekli dile getiriliyor. Rantçı çevreleri bir kenara bırakırsak, AKP’ye düne kadar oy veren Kürtlerin şu anki duygu durumlarına dair tespitleriniz neler?
Kürtler demokrasi vaat eden her ele el uzattılar. Turgut Özal’ın da çabaları olduğunda karşılık verdiler, el uzattılar. Erdoğan açılım süreci, çözüm süreci başlattığında da uzattılar. Çözüm sürecinde büyük umutlar yeşermişti. Yapılan anketlerde çok yüksek oranlarda süreç destekleniyordu, sürecin bitişinden sonra yeniden çözümün bulunması isteği batıda azalsa da, Kürt illerinde yine aynı yüksek orandadır. AK Parti’ye oy veren Kürtler siyasi olarak atılan adımları destekliyor, ancak bu adımlar her geçen gün azalıyor. Ülkenin geneline egemen olan devlet ideolojisini ön plana çıkaran yönetim anlayışı, her geçen gün umutları azaltıyor. Çözümün silahta değil siyasette olduğunu düşünerek AK Parti’nin adımlarını düşünen kesim her geçen gün daha bir hayal kırıklığına uğruyor. Ekonomik vaatlerle Kürt meselesinin üstünün örtülme çabası bir müddet durumu idare etse de, sorunlar bastırılmaya çalışıldığı yerden tekrar gün güzüne çıkar. AK Parti’ye oy veren Kürtler her geçen gün daha fazla açıklama yapmak zorunda kalıyorlar. Her geçen gün daha çok mazeret bulmaya çalışıyorlar. Hendek-barikat sürecinde puan kaybeden başkanı, vekilleri, il başkanları tutuklu olan HDP, kolu-kanadı budanmış olsa da AK Parti’nin bu politikalarından dolayı puanını yükseltiyor. AK Parti ekonomik vaatlerle, sosyal desteklerle Kürt meselesinin üstünü örteceğini düşünüyor. Bu konuda geçici bir süre başarılı olsa da uzun vadede sorunları kronikleştirmekten başka bir şeye yaramayacak, bu politika. Çatışma döneminin galibi olduğu için kendisine güvenen AK Parti sorunların hukuki çözüm zamanında bu anlayışıyla sınıfta kalmaya mahkûm. Kürtler artık çatışmanın olmadığı, ama onurlarının korunduğu bir çözüm tarzı istiyor.
Sizin hikâyenizden biliyoruz, KHK’liler için ekmeğin aslanın ağzında olduğunu. Siz spesifik ve uzmanlık gerektiren bir mesleğin mensubu olduğunuz için belki nispeten şanslısınız ama sizin gibi şanslı olamayanlar var. Ne yapıyor KHK’liler, ne yiyor, ne içiyor, nasıl geçiniyor?
KHK’lılar çok zor durumda. Ben uzman doktor olmama rağmen ancak altı ayda ikamet yerim dışında özel bir sağlık kuruluşunda iş bulabildim. Zira özel hastanelerin çoğu KHK’lı doktor almak istemiyordu. Son zamanlarda biraz gevşeme olsa da oldukça önemli mağduriyetler sadece KHK’lıya değil, hastalara da yaşatılıyor. Zira tıp fakültelerinin kadrolarında çok spesifik hastalarla uğraşan bilim adamları KHK ile ihraç edildiklerinde özel hastanelerde iş bulsalar da sıradan vakalarla karşılaşıyor. Bu hem devlet hem hasta hem de doktor için büyük bir kayıp, büyük mağduriyetler oluşturuyor, o kişinin uzmanlaşması için sarf edilen çaba, faydalı olduğu kişiler, KHK’lının çalışma azmi hep eksiye düşüyor. Bu bilimsel hazinenin hoyratça harcanması demektir.
KHK’li yakınlarının sorunlarına dair çok şey okuyoruz, özellikle sosyal medyada. Her ne kadar ana akım ya da diğer medyalarda konu olmuyorsa da, ciddi bir dışlanmadan bahsediliyor. Bu nasıl bir dışlanma, tarif edebilir misiniz örnekleriyle?
Her meslekten KHK’lı var. Devlet memuruyken ihraç edilip özel sektörde iş bulma imkânı olmayan meslek alanları var. Bu insanlar birden neye uğradığını şaşırdı, çok zor durumda kaldı. KHK’lıların çoğu maddi olarak çok zor durumdalar. Sadaka, zekâtla geçinebilen çok aile tanıyorum. İnsanları her yerden kuşatmaya almışsınız, özelde iş bulamıyor, bulsa bile bir müddet sonra çıkarılıyor. Evini kapatıp ailesiyle babasının, kayınpederinin yanına taşınmakla masrafları azaltmaya çalışıyorlar. İş kurmaya çalışan, yıllardır devlet memuru olduğu için özel sektörde iflas edebiliyor. İhraca borçlarıyla, kredi aidatlarıyla yakalananlar daha büyük ekonomik sıkıntılar yaşayabiliyor. Elindeki malını, arabasını satıp bir müddet geçinen ve para bitince çok zor durumda kalan insanları biliyorum. KHK’lıların çoğu anti depresif tedavi görüyor. Aile ilişkileri bozuluyor, sorunlara çözüm bulma yetileri azalıyor, boşanmalar artıyor, bunlar maalesef buzdağının görünmeyen kısmı.
‘KHK’LILARIN ÇOĞU SESİNİ ÇOK DUYURMAK İSTEMİYOR, ÇEKİNİYOR, KORKUYOR’
15 Temmuz, elbette tarihi darbelerle yazılan bir ülke olarak hiçbir yurttaşın onaylamadığı bir vakaydı. Fakat siz bir insan hakları savunucusu olarak, 15 Temmuz’un mağdur ettiği sivillerin sorunlarını ısrarlı bir şekilde gündemde tutuyorsunuz. Çocukları sormak istiyorum. Anne-babasının tutukluluğu ve yakınlarının sahip çıkmaması nedeniyle çocuk esirgeme kurumlarına verilen yüzlerce sahipsiz çocuktan bahsediliyor. Bir iddia da, çocukların yakınlarının bulamadığı kurumlara yerleştirildiği. Bu konuya ilişkin ne tür bilgileriniz var?
Anne-baba tutuklu çok kişi var. Çocuklar ortada kalıyor. Ya çocuk esirgeme kurumuna veriliyor ya da akrabalarına. Çok büyük dramlar yaşanıyor. Suçsuz günahsız çocukların gözyaşları, masumane söz ve fiilleri yürekleri dağlıyor. Cezaevindeki babasının resmini duvara yapıştırmış, her gün öpen çocukları biliyorum. Görüş günlerinde kavuşma ve ayrılma gözyaşlarının birbirine karıştığı çocukları biliyorum. KHK’lıların çoğu sesini çok duyurmak istemiyor, çekiniyor, korkuyor çok dram yerin altında kalıyor, duyulmuyor. Anne- baba 17 aydır tutuklu çocukları biliyorum, 3 çocuk 3 ayrı akrabada uzak illerden farklı cezaevlerine getiriliyor, bazen aynı gün ve saate denk geldiği için anne veya babasını ziyaret edemiyor. Çocuklarda çok önemli psikolojik travmalar var, anne babalarına toplum içinde hakaret edilen, ‘vatan haini’ ilan edilen evlerde, sokaklarda yaşamak nedir bilir misiniz?
“YEĞENİNE ‘BEN DE İHRAÇ EDİLİRİM’ DİYE TELEFON BİLE ETMEYEN AMCALAR BİLİYORUM”
Bu sahipsiz bırakılan çocukların durumuyla ilgili en çok merak ettiğim şu: Nasıl bir duygu, kendi kanından canından bir çocuğa sahip çıkmayı reddeder? Korku bu kavramı açıklayabilir mi?
Evet, kulaklarınıza, gözlerinize inanamıyorsunuz ama böyle vakalar çok. Öyle bir fanatizm sarmış ki ortalığı darbeye karşı çıktığını sanıp inanılmaz vicdansızlıklar yapıyorlar. Bir insanın fanatik taraftarlığından dolayı 17 aydır cezaevinde olan oğlunun çocuklarına, yani torunlarının yüzüne bile bakmaması nasıl bir şeydir, anlamak mümkün değil. Kardeşinin çocuklarına bakmayan, “Ben de ihraç edilirim” diye telefon bile etmeyen amcalar-teyzeler biliyorum maalesef. Çok dramlar var, çok KHK’lı dostu-düşmanı ihraç edildikten sonra anladığını, büyük hayal kırıklıklarını en yakınlarından yaşadığını anlatıyor. Hak ve Adalet Platformu olarak 2160 kişiyle yaptığımız anket ve birebir görüşmelerden oluşturduğumuz 461 sayfalık raporumuzu incelemenizi öneririm. Sabaha kadar anlatsam bitirilemeyecek çok çarpıcı durumlar var.
‘668 BEBEK ŞU ANDA CEZAEVLERİNDE’
Bir de hapisteki çocuklar-bebekler mevzusu var. Doğumhaneden alınıp tutuklanan kadınlar diye bir realiteyle galiba ilk kez tanışıyoruz değil mi memleket olarak? İnsan hakları hukuku çerçevesinde, bu kadınlar hakikaten ‘suçlu’ olsalar bile işletilmesi gereken prosedür ne olmalıdır?
Bu konu çok büyük ve açık bir yara. 5275 sayılı yasa çok açık, kadınların hamilelik dönemi boyunca ve doğum sonrası ilk 6 aya kadar tutukluluk ve mahkumiyetleri erteleniyor. Ama binlerce örnekle bu yasa çiğneniyor. İnsanın aklı almıyor bu kadar açık bir şekilde yasa nasıl çiğnenir? Hamileyken tutuklanıp, cezaevindeyken doğum yapıp, kapısında polisin beklediği, lohusa kadına ilk gece savcının refakatçi izni vermediği ve ardından tekrar cezaevine yollandığı vakaları bizzat biliyorum. Düşünün doğum sancıları çekiyorsunuz, kapınızda polisler, bebeğiniz dünyaya gelmiş, kapınızın önünde yine sizi götürmek için bekleşen jandarma veya polisler… 40 günlükken cezaevine bebeğiyle girmiş, 14 aylık olmuş çocuklar var. Yürek dağlayan manzaralar bunlar. 17 bin civarında anne ve 668 bebek şu anda cezaevlerinde. Cezaevleri hamileler, anneler, bebeklerle doldu. Cezaevlerinin demir kapılı, madden ve manen soğuk ortamları o bebekler için hiç uygun değil. Bir de erkek çocuklar baba örneği görmeden sadece kadınlar arasında büyüyor, bu da önemli psikolojik ve sosyal sorunlara yol açıyor. O anneleri bir dinleseniz, bin inlersiniz. Bu dramların ideolojisi yok, insan olan bunlara tahammül edemez.
Türkiye bir yandan mültecilere ev sahipliği yaparken, kendi yurttaşlarının da denizde facialar sonucu hayatını kaybettiği bir ülke haline geldi. Bu facialar sonucu bazı aileler toptan yok oldu. Mülteciliği seçmek zorunda kalan bir toplumsal ruh halini nasıl tahlil edersiniz? Gözlemlediğiniz örnekler var mı?
Ülkedeki bu hukuka güvenilmeyen ortamdan dolayı kaçıp giden çok aile oldu. Çok güvensiz yollardan ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar ve sonunda facia patladı. Bir KHK’lı aile tüm fertleriyle denizde boğularak yok oldu. Bu korkunç bir faciaydı. Olayı kamuoyunda ilk duyuran ve yakınlarıyla konuşup ayrıntısıyla yazandım. Hüseyin Maden eşini ve 3 çocuğunu alarak bir botla Türkiye’den Midilli adasına geçmek isterken, botun batması sonucu ailesiyle boğularak öldü. 5 kişilik ailenin 3 ferdinin cenazesi bulundu, diğerlerinin cenazesi bile bulunamadı. Yürek dağlayan bu olayı Türk medyası inanılmaz bir şekilde görmedi. Fransa ve ABD gazetelerinin beni arayarak bilgi aldığı bu faciayı görmemek, hangi medya etiği ile açıklanabilir, bilemiyorum. İktidarın hoşuna gitmeyecek bir olayı haber yapmayan medya varsa işimiz çok zor demektir. Mülteciliği seçmek çok zor bir ruh hali… Yakınlarınızı bırakarak kaçmak, geleceği belirsiz sulara açılmak, maddi ve manevi bir belirsizliğe gitmek çok büyük bir itici gücü, mecburiyeti gösteriyor.
‘1 YILDA 13 SİYASİ KAÇIRILMA İDDİASI VAR’
Bazı ailelerin de; babalarının, kocalarının, kardeşlerinin ‘kaçırıldığı’ yönünde iddiaları var. Bu iddiaların bir temeli var mı? Söz konusu kişilerin daha önce istihbarat veya emniyet kökenli işlerde çalıştığı yönündeki iddialar da kamuoyuna sızdı. Darbeye katıldılarsa tutuklanmaları hukuki iken, kaçırılmak gibi bir şey film sahnelerini andırıyor adeta. İddialar doğruysa, akıbetleri belli oldu mu bu kişilerin?
13 siyasi kaçırılma iddiası var son bir yıldır. Bunları çok takip ettim, çoğu siyah transporterlarla kaçırılmış. Güvenlik kamera kayıtları böyle gösteriyor. Eskiden beyaz Toroslar vardı, şimdi de siyah transporterler… Bu kişilerin Gülen hareketinden olduğu ve sorgulanmak için kaçırıldığı iddiaları var. Kaçırılan yakınları, hukuki ve siyasi her yolu denediklerini ama bir noktadan sonra ilerleyemediklerini belirtiyor. Müracaat ettikleri resmi makamlarda siyasi etiketlenmelere ve aşağılanmalara uğradıklarını iddia ediyorlar. İnanılmaz bir şekilde bu olaylar gündem olmuyor, normal bir hukuk devletinde yer yerinden oynatacak iddialar bunlar. Sadece insan hakları derneklerinin istatistiklerinde veya hak savunucularının gündeminde olabiliyorlar. Kimi kaçırılan daha sonra ortaya çıktı, çok bitkin ve konuşmak istemeyen haldeydiler. Bir hukuk devletinde suçlu isnadı, kaçırılma iddiası varsa hukuki yollar bellidir.
Şimdi bir de Kamu Güvenlik Timi adı verilen bir oluşumdan bahsediliyor. Bu birimin de birtakım kaçırma vakalarının faili olduğu iddia ediliyor. Eski devletin yöntemlerinin yeniden güncellenmesinden, ne anlamalıyız?
Malum eskiden bu tür iddia edilen kaçırma olayı çok olurdu. Muhalif olduğu iddia edilen kişilerin kaçırıldıktan sonra hep bilinen coğrafi üçgenlerde cesetleri bulunurdu. 12 Eylül döneminde de bu vakalara çok rastladık. Yargısız infazlar, cesedi bile bulunamayan vakalar çoktur. Cumartesi Anneleri yıllardır her cumartesi niye eylem yapıyor, yakınlarını soruyor? Açılım ve çözüm süreci sırasında Türkiye’nin sorunlarını çözebilen bir hukuk devleti olabileceğinden umutlanmıştım, şu an geldiğimiz yer itibarıyla büyük hayal kırıklığı yaşıyorum. Türkiye hiç bu kadar hukuktan geri gidiş açısı çizmemişti, maalesef bunu son yıllarda çok yaşıyoruz.
Bir insan hakları savunucusundan öte, dindar bir insan olarak şu konudaki görüşünüzü merak ediyorum: Darbe girişimi davasından tutuklamalar muhafazakâr camiada ‘Hak ediyorlar’ diye mi karşılanıyor? Mesela gün gelip başka bir cemaatin mensupları da aynı sonu yaşayabilir mi? Sanıyorum çok sayıda yaşlı ve hasta tutuklu da var. Buna rağmen bir ‘hak etmek’ fiili cümlede nasıl kullanılabilir?
Bir dindar olarak beni en çok üzen dindar muhafazakâr camianın bu denli ahlâki, vicdani duygularını kaybetmesi, hakkaniyetten uzaklaşmasıdır. Başörtüsü yasaklarına karşı dururken de bu hastalığı hissediyor ve eleştiriyordum ama o zamanlar bu hastalık ezilen sınıfında yer aldığı için çok dindarda açıkça görünmüyordu. Ne zamanki iktidar ele geçirildi, dünün mazlumları bugünün zalimleri olmaya başladı. Haksızlığa kim olursa olsun karşı çıkmak gerektiğini söyleyenler beni hayal kırıklığına uğratarak kazandıkları şekli hak ve özgürlüklerinden başka bir şeyi tanımaz oldular. “Başkasının hakkı, hukuku” gibi cümleler lügatlerinden silindi. Yıllar sonra sahip oldukları iktidarı kaybetmemek için şu an yaşanan milyonlarca haksızlığı görmemeyi başarıyorlar. Bu toplumda din ve dindara yönelik büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. İslamofobi sanırım hiç olmadığı kadar güçlendi ve bunu başaran İslamcı bir iktidar. Başkasına yapılan tüm hukuksuzlukları ‘Hak ediyorlar’ diye karşılıyorlar maalesef. Toptancılık hâkim, bir sürü hatalı işlem olduğunu söylüyoruz, reddediyorlar, dediğimiz haklı çıktığındaysa kulak asmıyorlar.
Bir de KHK’ler sonucu yaşanan intiharlar var. Ne anlatabilirsiniz intiharlarla ilgili bize?
İntiharlar, OHAL ve KHK rejiminin en dramatik yönü. KHK ile iade edilseniz de artık önemi yok, çünkü bu zulümden dolayı hayatınıza son vermişsiniz. 50 civarında intihar vakası var. Kesin sayı tespit edilmiş değil, zira bazıları ailevi ve dini nedenlerle çok ortaya çıkmıyor, duyurulmadan gömülüyor. İntiharlar, açıkçası bu süreçte beni en perişan eden, üzen olaylar. Her KHK’lı intihar eden haberini duyduğumda adeta beynimden vuruldum, şoke oldum. İntihar vakalarını araştırmak, yakınıyla konuşmak yürek ister, dayanılacak gibi değil. İntihar eden KHK’lı Sevgi hemşireyle ilgili eşiyle yaptığım konuşma belki hayatta en zorlandığım konuşma olmuştu. Açıkçası çok etkilendim. Zira kocası gün gün, dakika dakika eriyen 3 çocuk sahibi bir anneyi tarif ediyordu. En küçüğü 7 aylık 3 yavrunuz olmasına rağmen intihar etmeniz için nasıl bir neden olabilir? Gerçekten eşinden onun yaşadıklarını dinledikçe intiharıyla ilgili üzüntüm daha da arttı. Her bir intiharın ardında çok büyük dramlar olduğunu bilmenizi isterim.
AKP’yi ve tabanını yakından tanıdığınızı varsayarak soruyorum: İktidarın yenilikçi söylemle başlayıp, şimdi geldiği noktayı göz önünde bulundurursak, bu çizginin daha ileri gideceği bir yer var mı?
Bu çizginin daha ileri gideceği nokta maalesef daha da hukuksuzluktur. 2015 yılına kadar iktidarın hukuka dönebileceğine dair bir umudum vardı ancak şimdi yok, artık hukuka ve demokrasiye döneceklerini düşünmüyorum. Zira yapılanlar geri dönüşümsüz bir çizgiyi hatırlatıyor. Yenilikçi söylem belki iyi niyetliydi ama tek adamcılığa sapıldığı andan itibaren geri dönüşümsüz bir yola girildi.
İnsan hakları kavramı, Türkiye kamuoyunun gündemine en sık ve yoğun olarak 12 Eylül darbesiyle girdi. Ve iki kurum sizin bir dönem genel başkanlığını yaptığınız Mazlum Der ve İHD bu konuda çalışmalarını istikrarlı sürdü. Şu anda sanki ‘hangi insanın hakları’ günlerindeyiz. İnsan hakları mücadelesinde bir ‘bizden-onlardan’ ayrımı yapılıyor. Sizin bu konudaki görüşleriniz nedir?
İnsan hakları kavramı herkesin, herkes için, her hukuksuzluğa karşı çıkmasıdır. Çok erdemli bir tavırdır ama aynı zamanda son derece zordur. Zira insan nefsinin zorladığını değil, başkası için adaleti savunmak, erdemi istemek durumundasınızdır. İnsan hakları kavramına ilk başta çok kişi kendi sorunu açısından baksa da kavramın içine ve dünyasına girdiği zaman ötekinin hakkına duyarlılığı artar. Günümüzde büyük bir imtihan yaşanıyor. Haksızlara “onlar da şunu yapmıştı” diye değil, kimliğe bakmaksızın haksızlığa ilkesel karşı çıkılması gerektiği için karşı çıkılmalıdır. Bu haksızlık yapanın da özeleştiri yapmasına neden oluyor. Kötülüğe iyilikle karşılık vermek kadar iyilik oluşturan başka bir şey var mıdır? Günümüzde bu alanda biraz ilerleme görüyorum. Mesela birçok sağcı, muhafazakârın dün solcu, Kürt, Alevi için sesini çıkarmadığı zulümler başına geldiğinde önemli özeleştiriler yaptıklarını görüyorum. Bunlar küçük adımlar olsa da her farklı kesim, kuyruk acısı hesabı yapmadan insan haklarının o geniş şemsiyesinin hem kendisi için hem de karşısındaki için çok adaletli ve güvenli olduğunu anlamalıdır.
‘DERTLERİ İKTİDARI KAYBETMEMEK, ÇÜNKÜ KRİTER ADALET DEĞİL, GÜÇ’
Yolsuzluk iddialarıyla ortalık toz-duman. Artık sadece memleketin içinde değil, ABD mahkemelerinde de jüri üyeleri uyusa da, biz uykularımızdan uyanarak mahkeme twitleri okuyoruz. Psikiyatr Cemal Dindar, eksilen utanma duygusunu ‘uykuda olan kitle utanmaz’ sözleriyle açıklamayı tercih etmişti. Siz de geçen gün “AK Partililer ne zaman uyanacaksınız?” diye bir yazı kaleme aldınız. Cevap geldi mi yazınıza? Ya da cevap vermekten imtina edenler, fısıltıyla da olsa bir şeyler mırıldandılar ahvallerine dair?
“AK Partililer ne zaman uyanacaksınız?” diye bir yazı kaleme almıştım. Bu soruları son yıllarda çok sordum ama vicdanlı bir cevap almak çok zor. Zira inanılmaz bir kutuplaşma var. Partililer bir takımın fanatik taraftarı gibi parti ve liderlerini tutuyor ve sorgulamaya, akletmeye yanaşmak istemiyorlar. İnanılmaz bir şekilde bir değil, bin olan hukuksuzlukları görmezden geliyorlar. Dertleri iktidarı kaybetmemek, çünkü kriter adalet değil, güç. Aslında bu hastalık Türkiye’de iktidara gelen her kesim için aynı oluyor. Çözüm, farklı tüm kesimlerin çoğulculuğu kabul etmesi, farklılığa saygı göstermesidir.
‘TEK TİP ‘YENİ TÜRKİYE’ İDDİASINDA OLANLARIN ESKİ TÜRKİYE YARATMA SEVDASIDIR’
Hükümetin cezaevlerine tek tip elbise dayatmasını nasıl yorumluyorsunuz, sonuçları ne olur?
Bu uygulama çok vahim bir gelişmedir. “Yeni Türkiye” iddiasında olanların eski Türkiye yaratma sevdasıdır. Zira bu tür uygulamalar 3. dünya ülkelerinin, soğuk savaş yıllarının uygulamalarıdır. Zaten uygulamayı savunmak için daha kötü olduğu iddia edilen Guantanamo’dan örnek veriliyor. Bu çok üzücü, örneğimiz kötü mü, iyi mi olmalıydı. Niye insan haklarına önem veren cezaevi uygulamalarından örnek vermiyorsunuz? Örnek hukuktan verilmeliydi. Kin, nefretle bir yere varılmaz. Yargılamanıza şahsi duygularınızı karıştırdığınızda istediğinizin tam tersi sonuçlar alırsınız. Bu uygulama masumiyet karinesini ihlal ettiği çok bariz bir uygulamadır. Zaten sıkıntılı olan cezaevlerinde tansiyonu yükseltecek bir girişimdir. Ayrıca son KHK’daki sivillerin çeşitli olaylardaki müdahalesi ve infazına göz yuman maddeler, hukuk devletinin bittiğinin ilanı gibidir.
[TR724] 27.12.2017
İngiliz Times gazetesi: 300 IŞİD savaşçısı Türkiye’de saklanıyor [TR724]
İngiliz Times gazetesi, terör örgütü IŞİD’e katılan 300’e yakın İngiliz savaşçının, örgütün Suriye ve Irak’ta aldığı yenilgi sonrası Türkiye’de saklandığını öne sürdü.
Times’ın baş sayfasında yer verdiği habere göre, Suriye’nin Rakka kenti ile Irak’ın Musul kentinin IŞİD’den geri alınması sonrası binlerce cihatçı Türkiye’ye kaçtı. Bu cihatçıların 300’e yakını İngiltere’den örgüte katılanlar.
Anthony Loyd, Michael Evans ve Fiona Hamilton mahlaslı haberde, Batılı ülkelerdeki istihbarat kuruluşlarının IŞİD’in olası saldırılarından kaygı duyduğu belirtildi.
Haberdeki bilgiler, Suriyeli Kürt istihbarat kaynaklarına ve İngiliz güvenlik kaynaklarına dayandırıldı.
İngiltere’den IŞİD’e katılan 130 savaşçı öldü
Times gazetesine konuşan Suriye’de Batılı istihbarat kuruluşlarıyla çalışan istihbarat görevlisi Ciwan Xhalil, gözaltı merkezleri ve hapishanelerde tutulan IŞİD’liler arasında birçok Avrupa vatandaşı olduğunu, İngiliz savaşçıların büyük bölümünün ise kaçtığının düşünüldüğünü söyledi.
Habere göre, IŞİD’e katılmak için yola çıkan 850 İngiliz’in yaklaşık yarısı geri döndü. Örgüte katılanların 130’unun öldüğü ise doğrulandı.
Gazetenin haberinde şu ifadelere yer verildi:
“İngiltere’den giden cihatçıların çoğu Türkiye sınırından geçerek IŞİD’e katılmıştı. Times’a konuşan İngiliz güvenlik kaynakları, cihatçıların İngiltere’ye dönerek saldırıda bulunabileceği uyarısı yaptı ancak son üç yılda Ankara ve batılı ülkeler arasında bu konudaki işbirliğinin de büyük aşama kaydettiğini söyledi.”
“İngiliz güvenlik kaynakları, Türkiye’den İngiltere’ye dönmenin giderek zorlaştığını, geri dönmeye çalışan cihatçıların örgüt için savaştıklarına ilişkin kanıt olduğu takdirde, İngiltere iç istihbarat servisi MI5 ile polis görevlileri tarafından sorgulanacağını belirtti.
“Yetkililer, radikal savaşçıları yakalamak için örtülü stratejiler de uyguluyor. ABD’li istihbarat kaynakları da, yabancı IŞİD savaşçılarının takip edilmesi için İngiltere’nin ülkenin dış istihbarat servisi M16 ile beraber çalıştıklarını kaydetti.”
Habere göre, 2015’ten bu yana Avrupa’da gerçekleşen 40 saldırılardan 3’ünde saldırganlar Irak ve Suriye’den geri dönen yabancı savaşçılardan oluşuyordu.
Avrupa’daki saldırılarda hayatını kaybedenlerin yarısıysa, yabancı savaşçıların düzenlediği bu saldırıların kurbanlarıydı.
[TR724] 27.12.2017
Times’ın baş sayfasında yer verdiği habere göre, Suriye’nin Rakka kenti ile Irak’ın Musul kentinin IŞİD’den geri alınması sonrası binlerce cihatçı Türkiye’ye kaçtı. Bu cihatçıların 300’e yakını İngiltere’den örgüte katılanlar.
Anthony Loyd, Michael Evans ve Fiona Hamilton mahlaslı haberde, Batılı ülkelerdeki istihbarat kuruluşlarının IŞİD’in olası saldırılarından kaygı duyduğu belirtildi.
Haberdeki bilgiler, Suriyeli Kürt istihbarat kaynaklarına ve İngiliz güvenlik kaynaklarına dayandırıldı.
İngiltere’den IŞİD’e katılan 130 savaşçı öldü
Times gazetesine konuşan Suriye’de Batılı istihbarat kuruluşlarıyla çalışan istihbarat görevlisi Ciwan Xhalil, gözaltı merkezleri ve hapishanelerde tutulan IŞİD’liler arasında birçok Avrupa vatandaşı olduğunu, İngiliz savaşçıların büyük bölümünün ise kaçtığının düşünüldüğünü söyledi.
Habere göre, IŞİD’e katılmak için yola çıkan 850 İngiliz’in yaklaşık yarısı geri döndü. Örgüte katılanların 130’unun öldüğü ise doğrulandı.
Gazetenin haberinde şu ifadelere yer verildi:
“İngiltere’den giden cihatçıların çoğu Türkiye sınırından geçerek IŞİD’e katılmıştı. Times’a konuşan İngiliz güvenlik kaynakları, cihatçıların İngiltere’ye dönerek saldırıda bulunabileceği uyarısı yaptı ancak son üç yılda Ankara ve batılı ülkeler arasında bu konudaki işbirliğinin de büyük aşama kaydettiğini söyledi.”
“İngiliz güvenlik kaynakları, Türkiye’den İngiltere’ye dönmenin giderek zorlaştığını, geri dönmeye çalışan cihatçıların örgüt için savaştıklarına ilişkin kanıt olduğu takdirde, İngiltere iç istihbarat servisi MI5 ile polis görevlileri tarafından sorgulanacağını belirtti.
“Yetkililer, radikal savaşçıları yakalamak için örtülü stratejiler de uyguluyor. ABD’li istihbarat kaynakları da, yabancı IŞİD savaşçılarının takip edilmesi için İngiltere’nin ülkenin dış istihbarat servisi M16 ile beraber çalıştıklarını kaydetti.”
Habere göre, 2015’ten bu yana Avrupa’da gerçekleşen 40 saldırılardan 3’ünde saldırganlar Irak ve Suriye’den geri dönen yabancı savaşçılardan oluşuyordu.
Avrupa’daki saldırılarda hayatını kaybedenlerin yarısıysa, yabancı savaşçıların düzenlediği bu saldırıların kurbanlarıydı.
[TR724] 27.12.2017
Rakamlarla Türkiye’de 2017 [Bülent Keneş]
Bir ülke için medya ve gazetecilerin durumu o ülkenin demokrasi ve hukuk devletinin turnusol kağıdıdır. Hapisteki gazeteciler ise demokrasi ve hukuk devletinin bir barometresi niteliğindedir. Hapisteki gazeteci sayısının 0’dan uzaklaştığı oranda o ülkenin de demokrasi ve hukuk devleti olmaktan uzaklaştığına gönül rahatlığıyla hükmedebilirsiniz. Bu açıdan bakılırsa, en az 250 civarında gazetecinin hapiste olduğu gerçeği karşısında Türkiye’nin içinde bulunduğu vahim durumu anlatmak için aslında çok da fazla bilgiye, veriye, istatistiğe gerek yoktur.
Hele bunun üzerine bir de 17 binden fazla masum kadının, 700’den fazla günahsız sabinin zindanlarda büyüdüğünü ekleyince hakikaten Türkiye’nin yalanlardan ve temelsiz propagandalardan, manipülatif istatistiklerden arındırılmış gerçek fotoğrafını göstermek için başka bir şeye ihtiyaç kalmıyor. Öyle de olsa yine de bu yazıda uluslararası referans alınan bazı kaynakları kullanarak Türkiye’nin bir çok açıdan 2017 yılı sonu itibariyle nasıl bir görünüm arz ettiğini ortaya koymaya çalışacağım.
2012 yılından bu yana her yıl düzenli olarak yayınlanan Dünya Mutluluk Raporu’nun 2017 verilerine göre, dünyada halkını en mutlu yaşatmasını beceren ülke Norveç. Türkiye ise en mutlu ülkeler sıralamasında kendisine ancak 69. sırada yer bulabiliyor. Kanada’nın 7., ABD’nin 14., İngiltere’nin 19., Brezilya’nın 22., Fransa’nın 31., Malezya’nın 42., Özbekistan’ın 47., Rusya’nın 49., Cezayir’in 53. sırada yer aldığı bu endeks, Erdoğan ve avenelerinin çizip durduğu pembenin her tonundan tabloya rağmen, Türk halkının mutluluktan uçmadığını gösteriyor.
TÜRKİYE’DE HER 100 BİN KİŞİDEN 179’U HAPİSHANEDE TUTULUYOR
On binlerce tecavüzcü, uyuşturucu bağımlısı, hırsız ve saldırgan sırf Erdoğan rejiminin yürüttüğü cadı avının kurbanlarına yer açılması için serbest bırakılmasına rağmen, 1 Kasım itibariyle 230 bin 735 kişinin cezaevinde bulunduğu Türkiye’de hükümetin en önemli vaatlerinin başında da artık değişik şehirlere yapacağı on binlerce kapasiteli yeni cezaevi inşaatlarının gelir oldu. Bu zavallı hallere düşen Türkiye, dünyada her 100 bin kişiye düşen tutuklu/hükümlü sayısı açısından da 10. sıraya yerleşti. OECD ülkeleri arasında her 100 bin kişiye karşılık hapishanelerde ortalama 115 kişi olmasına rağmen Türkiye’de bu rakam 179’u buluyor. 710 kişiyle ABD’nin ilk sıraya yerleştiği listede Kanada 118, İsveç 67, Japonya 51 kişiyle yer alıyor. Listenin son sırasındaki İzlanda için ise bu rakam sadece 47.
Malum olduğu üzere bu tutuklulardan bir kısmını da gazetelerine, televizyonlarına, dergilerine, radyolarına, ajanslarına, matbaalarına el konularak kapatılan gazeteciler ve yazarlar oluşturuyor. Anlık güncelleme yapan Stockholm Center for Freedom’ın (SCF) belgelendirdiği isim listesine göre, an itibariyle 248 gazeteci ve medya çalışanı Türkiye cezaevlerinde haksız yere çile dolduruyor. Bu listeye TRT çalışanları gibi yüzde yüz belgelenemediği için listeye konulamayan onlarca gazeteci ve medya çalışanları ile ele geçirilmeleri durumunda hapsedilecek 138 sürgün gazetecinin de eklenmesi durumunda karşımıza çok daha korkunç bir tablo çıkıyor.
Türkiye, rakamları aşırı düşük göstererek Erdoğan rejiminin ekmeğine yağ süren New York merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) raporuna göre bile, dünyada açık ara farkla en fazla gazetecinin cezaevinde bulunduğu ülke durumundayken, SCF rakamları Türkiye’deki mahpus gazeteci ve medya çalışanı sayısının dünyanın geri kalanının toplamından bile fazla olduğunu gözler önüne seriyor.
Sınır Tanımayan Gazeteciler’e (RSF) göre ise, 190 ülke arasında 155. sıraya yerleşen Türkiye basın özgürlüğü sıralamasında Burma ve pek çok Afrika ülkesinin çok gerisinde kalıyor. Tıpkı CPJ gibi Erdoğan rejiminin keyfi bir şekilde zindana attığı gazetecilerin çok azını kaydettiği anlaşılan RSF’nin listesinde bile Türkiye’nin gerisinde sadece 25 ülke bulunuyor.
TÜRKİYE, SANSÜR YAPABİLECEĞİ HER MECRADA BAŞA GÜREŞİYOR
Bu kadarla kalsa yine iyi. Düşünce ve ifade hürriyetine baskı ve sansür konusunu ilgilendiren her mecrada Türkiye hep başa güreşiyor. Hiç şüphesiz ki bu mecralardan birini de Facebook oluşturuyor. Facebook içeriklerini sansürleme konusunda Türkiye, kendisi ile muazzam bir nüfus farkı olan Brezilya’dan sonra, tüm dünya ülkeleri arasında 2. sırada geliyor. 2016 rakamlarına göre, Brezilya Facebook’ta 1,708 içerik sansürlerken, Türkiye’de bu rakam 1,111’i buluyor. Rusya bile 121 sansürle Türkiye’den çok gerilerde geliyor.
Tamamen Erdoğan kontrolüne girmiş Türk mahkemelerinin verdiği uyduruk ve keyfi kararlarla Twitter’a sansür uygulamasının ise dünyada bir eşi benzeri bulunmuyor. Şöyle ki, 1 Ocak 2017-30 Haziran 2017 arasında dünyadaki tüm mahkemelerin verdikleri sansür kararlarının (752) yüzde 95’i 715 vakayla Türkiye’de gerçekleşmiş. Bu sayının sansür listesinde ikinci sırada yer alan Brezilya’da sadece 14, üçüncü sıradaki Japonya’da 9 olduğu düşünülecek olursa durumun vahameti daha net anlaşılabiliyor. Basın özgürlüğü konusunda Türkiye’yi “özgür olmayan” ülkeler kategorisinde değerlendiren Freedom House’un İnternet özgürlüğü endeksinde ise Türkiye, 46. sıradaki Mısır ve 51. sıradaki Rusya’nın bile gerisine düşerek kendisine ancak 52. sırada bir yer bulabiliyor.
17 BİN KADIN HAPİSTE AMA DIŞARIDAKİLER DE CENNETTE DEĞİL
En az 17 bin kadının hapislerde bulunduğu, her gün onlarcasının suçsuz yere gözaltına alındığı, on binlercesinin işlerinden atılıp, hapsedilen eşlerinin ya da çocuklarının maddi-manevi desteklerinden mahrum bırakıldığı Türkiye, gazetecilerden belki de daha fazla kadınlar için bir cehenneme dönüşmüş durumda. Mevcut fiili durumun ötesinde kadınlara yönelik yaklaşım konusunda da Türkiye’de çok ciddi bir sorun olduğu görülüyor.
PEW’in 2015 yılında yayınladığı 38 ülkeyi kapsayan bir araştırmanın sonuçlarına göre, kadınlara eşit haklar verilmesinin önemli olduğunu söyleyenlerin oranı Kanada’da yüzde 94, ABD’de 91, Almanya’da yüzde 92, Lübnan’da yüzde 72, Hindistan’da yüzde 71, İsrail’de yüzde 69, Gana’da yüzde 65, Pakistan’da yüzde 64, Tanzanya’da yüzde 61, Japonya’da yüzde 60, Rusya’da yüzde 58, Nijerya’da yüzde 54 iken Türkiye’de bu oran ancak yüzde 48’i bulabiliyor. Türkiye’nin gerisinde ise yüzde 42 ile Uganda, yüzde 31 ile Burkina Faso gibi ülkeler yer alıyor.
Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün dünya nüfusunun yüzde 98’ini barındıran 153 ülkeyi kapsayan “Kadın, Barış ve Güvenlik Endeksi” de Türkiye’deki kadınların bu acıklı durumunu teyid ediyor. Söz konusu endekse göre, kadınların durumunun en iyi olduğu ülkeler sıralamasında İzlanda 1. sırada yer alırken Türkiye, Çin’in (87.) ve Suudi Arabistan’ın (99.) bile çok gerisine düşerek kendisine ancak 105. sırada yer bulabiliyor.
Türkiye’de kadınlara yönelik kötü muamele ve ayrımcılık kendisine iş yaşamında da karşılık buluyor. Yeni Zelanda’da, tam zamanlı işlerde çalışan erkekler aynı işte aynı şartlarda çalışan kadınlardan sadece yüzde 5,6 oranında fazla ücret alırken ve bu konudaki OECD ülkeleri ortalaması yüzde 15,3 iken, bu fark Türkiye’de yüzde 20’yi aşıyor.
TÜRKİYE, ÇOCUK YOKSULLUĞU KONUSUNDA DÜNYADA EN BERBAT 3. ÜLKE
Kadınların maruz kaldığı her türlü sıkıntı ve ayrımcılıktan hiç şüphesiz ki çocukları da payını alıyor. UNICEF verilerine göre, 2008-2014 yılları arasında, ailelerinin hane halkı geliri o ülkedeki ortalama hane halkı gelirinin yüzde 60’ından aşağı olan çocukların, yani yoksulluk sınırının altında yaşayan çocukların oranı bakımından Türkiye dünyadaki en berbat ilk 3 ülke arasında yer alıyor. Bu oranın yüzde 31,8 gibi korkunç bir seviyede olduğu Türkiye’nin gerisinde sadece yüzde 39,3 ile Romanya ve yüzde 36,1’le İsrail bulunuyor. Ortalamanın yüzde 21 olduğu çocuk yoksulluğunun en düşük olduğu ülkeyi yüzde 9,2’yle Danimarka teşkil ediyor.
Büyük şamar yedikleri 7 Temmuz 2015 seçimlerini yok sayıp, terörü ve şiddeti tetikleyip sonra da terör ve şiddetle mücadele için korkuttukları halkın desteğini isteyen ve 1 Kasım’da yenilenen seçimlerde istediğini alan Erdoğan, maalesef yönetimi altındaki Türkiye’yi terör saldırıları sonucu en fazla ölümün gerçekleştiği dünyadaki birkaç ülke arasına da sokmuş bulunuyor. Her yıl yayınlanan Küresel Terörizm Endeksi’ne göre, 2016 yılı boyunca 658 kişiyle Türkiye terör saldırısı sonucu en fazla kayıp veren ülkeler arasında 7. sırada yer alıyor.
Toplam 641 kayıpla Yemen ve 376 kayıpla Libya’nın bile Türkiye’nin gerisinde bulunduğu listede 9,765 kişiyle Irak ilk sırada, 4,574 kişiyle Afganistan 2. sırada, 2,102 kişiyle Suriye 3. sırada, 1,832 kişiyle Nijerya 4. sırada, 956 kişiyle Pakistan 5. sırada, 740 kişiyle Somali 6. sırada yer alıyor. Kuzey Amerika’nın tamamında terör saldırıları sonucu ölenlerin rakamı 65, Güney Amerika’da ise 39 olarak kayıtlara geçmiş.
‘DİNDARIM’ DİYENLERİN UTANÇTAN YERİN DİBİNE GEÇECEĞİ ÜLKE
Hangi dindara sorsanız hak, hukuk, ahlak ve adaletin temeli diye savunacağı din neyse ki Türkiye halkı için oldukça önemliymiş(!) Keşke bu övünülebilecek bir durum olabilseydi. Tam tersine, geri kalmışlık, hukuksuzluk, keyfilik, adaletsizlik ve despotlukla dine güya önem verme arasındaki tüyler ürpertici korelasyondan kendisine dindar diyen herkesin utanıp yerin dibine geçmesi lazım.
Bir PEW araştırmasına göre, dinin kendileri için çok önemli olduğunu söyleyenlerin oranı Etiyopya’da yüzde 98, Uganda’da yüzde 94, Pakistan’da yüzde 93, Ürdün’de yüzde 83, Lübnan’da yüzde 57, ABD’de yüzde 53, Almanya, İspanya ve İngiltere’de yüzde 21, Avustralya’da yüzde 18, Fransa’da yüzde 14… Haksızlığın, adaletsizliğin, keyfiliğin, yolsuzluğun, hırsızlığın kol gezdiği Türkiye’de ise bu oran ister inanın ister inanmayın ama yüzde 56 imiş. Breh breh breh…
Ev baskınında hırsızlık yapan polis kameraya yakalandı.
Erdoğan rejimi sağlık hizmetleriyle biteviye övünedursun OECD verilerine göre, sağlıklı ya da çok sağlıklı yaşadıklarını söyleyenlerin oranı açısından Türkiye, OECD ortalamasının (yüzde 68,9) gerisinde bulunuyor. Bu konuda yüzde 89,6 ile ilk sırada yer alan Yeni Zelanda’yı, yüzde 88,7 ile Kanada, yüzde 87,5 ile ABD takip ediyor. Türkiye ise yüzde 67,8 ile oldukça gerilerde geliyor.
Bilindiği üzere Erdoğan, kendisinin, ailesinin ve yakın çevresinin adlarının ta en göbeğinden karıştığı uluslararası yolsuzluk/rüşvet yargılamalarından duyduğu endişeyle bir taraftan ülkeyi gün be gün daha fazla dışa kapamak için topluma yabancı düşmanlığı pompalarken, diğer taraftan da Erdoğan’ı panikleterek ne diyeceğini şaşırtacak ölçüde yerli sermaye yabancı ülkelere kaçıyor. Bunlarla aynı anda ise, ülkeye doğrudan net yatırım girişinde korkunç bir gerileme yaşanıyor. Doğrudan yabancı yatırım (FDI), yılın ilk 10 ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 16,9 gerileyerek 8,3 milyar dolar olarak gerçekleşiyor. Elbette ki ülkeye gelen FDI’daki bu gerilemenin, siyasi amaçlı yoğun propaganda neticesinde, 2013’te yüzde 44 olan ABD özelinde Batı karşıtlığının 2017’de yüzde 72’ye çıkması arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor.
KURT DÜZENİNDE TAKSİM: EN ZENGİN YÜZDE 1’E YÜZDE 54 PAY
İsminde “adalet” ve “kalkınma” kelimelerini geçiren despotik Erdoğan rejiminin ekonomi alanındaki uygulamaları her iki kelimeyi de adi bir yalandan ibaret hale getiriyor. Gelir dağılımındaki uçurum, Türkiye’nin eski şişman kedileri ve Erdoğan sayesinde son yıllarda türeyen yamyam iş adamlarına çekilen peşkeşler sayesinde açıldıkça açılıyor.
Bunun neticesinde, nüfusun en yüksek gelirli yüzde 1’lik kesimi İngiltere, Çin ve Kanada’da milli gelirden yüzde 14, Almanya’da yüzde 13, İsveç ve Avustralya’da yüzde 9, Norveç’te yüzde 8, Danimarka’da yüzde 6 alırken, 15 yıldır Adil Düzen’in siyasal İslamcı yavrucukları tarafından yönetilen Türkiye’de en zengin yüzde 1’in milli servetten aldığı pay, 2015 verilerine, yüzde 54,3’ü buluyor. Ne dersiniz, yeterince adil bir düzen değil mi? Bu oranın Erdoğan ve avenelerinin iktidara geldiği 2002 yılında yüzde 39,4 olduğu gerçeğini de hesaba kattığımızda kuzulara şah olsa kurtların bile yapmayacağı bu korkunç adaletsiz dağılımdaki en zenginle en yoksul toplumsal kesimler arasındaki uçurumun son iki yılda çok daha açıldığında emin olabilirsiniz.
Gelir dağılımdaki bu uçurumun vatandaşa yansıması kısmen çift haneli enflasyon ve çift haneli işsizlik olarak yansırken, bu vahameti, serveti 500 milyon doları aşan ultra zenginlerin sayısının Türkiye’de son 2 yılda 16 kişi artarak 76’ya çıkması da doğruluyor. Dünyanın 17. büyük ekonomisi olup olmadığı bile tartışmalı olan Türkiye’nin, dünyanın en çok ultra zenginine sahip 10 ülkesinden biri olmasının ne anlama geldiğini artık siz düşünün. “Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet” üslubuyla artık çift haneyle ifade ettikleri büyüme halkın ekonomisine yansımıyor. Sadece bir avuç zengini daha fazla zenginleştirmeye yarıyor.
TÜRKİYE, ÇOK KAZANANLAR İÇİN CENNET BİR ÜLKE
Öte yandan, çok kazanının çok vergi ödemesi gerekirken, Türkiye çok kazananlar için bir vergi cenneti haline geldi. OECD ülkeleri arasında vergi gelirlerinin gayri safi milli hasılaya oranı ortalama yüzde 34,3 iken Türkiye’de bu oran sadece yüzde 25,5. Oysa bu oran, Danimarka’da yüzde 46, Fransa’da yüzde 45, İsveç’te yüzde 44, İtalya’da yüzde 43, Norveç ve Almanya’da yüzde 38, İzlanda’da yüzde 36, İspanya’da yüzde 34, İngiltere’de yüzde 33, Yeni Zelanda’da yüzde 32, Kanada’da yüzde 32, ABD’de yüzde 26.
Milli gelirden az, vergi ceremesinden fazlaca pay alan geniş kitleler bir başka konudaki paylarıyla da dünyada ilk sırada yer alıyorlar: Haftalık çalışma süresi. Haftada ortalama 50 saatten fazla çalışan işçi oranında dünyada ilk sırada yer alan Türkiye’de bu oran yüzde 41 iken, korkunç bir uçurumla ikinci sırada yer alan Meksika’da yüzde 29, Japonya’da yüzde 22, İngiltere’de yüzde 13, güya vahşi kapitalist ABD’de yüzde 11, Finlandiya’da yüzde 4, Norveç’te yüzde 3, Danimarka’da yüzde 2, İsveç’te yüzde 1, Hollanda’da yüzde 0,5, Rusya’da ise yüzde 0,2.
İş bulanların bu durumdan şikayet edecek halleri yok tabii ki. Çünkü, uzun çalışma saatleri, düşük ücretleri için burun kıvıracakları her iş için yerlerini hemen alacak kapıda işsizler ordusu bekliyor. Eylül 2017 itibariyle yüzde 10,6 olan işsizlik oranına çalışmaya hazır oldukları halde iş aramayanların da eklenmesi durumunda bu oran yüzde 16’yı buluyor. Yüzde 20’leri aşan genç işsizliği ise tam bir felaket. Ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin oranı ise yüzde 26,1. Üniversite mezunu işsizlerin sayısı da 1 milyon 38 bini aşmış durumda.
Hükümet propagandası uğruna manipüle edildiğinden asla kuşku duyulmayacak resmi rakamlara göre bile, yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi veren 16 milyon 328 bin vatandaşımıza ise, zengine dağıtılan zenginliklerin 7/24 propagandasını dinlemek ve bu propagandayı içselleştirip tekrarlayarak hem kulağını, hem de çenesini yormak düşüyor. Bu adaletsizlik Credit Suisse’in Wealth Data Book verileri tarafından da doğrulanıyor. Söz konusu verilere göre, son bir yılda Türkiye’nin milli serveti 68 milyar dolarlık, milli geliri ise 15 milyar dolarlık bir gerilemeye maruz kalırken aynı zaman zarfında dolar milyarderi sayısı 35’e çıktı. Son 5 yılda ise ülkenin toplam serveti 387 milyar dolar erirken, milli gelir yerinde saydı.
‘IMF’YE BORÇ VEREN TÜRKİYE’ PALAVRASININ SONUNA GELİNDİ
CHP’nin ekonomi kurmaylarından Faik Öztrak’ın bütçe görüşmeleri sırasında verdiği bilgilere göre, yılın üçüncü çeyreğindeki “enflasyonu da kattığımızda” büyüme yüzde 24 olmuş oluyor. Aynı dönemde rant ve sermaye kesiminin gelirindeki artış yüzde 30, emeğiyle geçinenlerin gelirindeki artış ise sadece yüzde 14 olarak gerçekleşmiş. Emeğiyle geçinenlerin gelirindeki artış rant ve sermaye kesiminin gelirindeki artışın yarısından daha az olurken, milli gelir artışının da 10 puan altında kalmış.
Son 15 yılda yüzde 313 artarak 857 milyar dolara ulaşan iç ve dış borç yükü ise şimdiden 2018’e ve takip edecek yıllara bırakılan kötü bir miras durumunda. 2002’de yüzde 94 olan borcun gelire oranı, 2017’de yüzde 107’ye fırladı. Yani, “IMF’ye borç veren Türkiye” palavrasını realiteler doğrulamıyor. Tam tersine artık geliri borcunu ödemeye yetmeyen bir Türkiye gerçeği bulunuyor. Vadesi bir yıldan daha az dış borç stoku 2017’nin ilk 10 ayında 13,4 milyar dolar artarak 111,5 milyar dolara çıktı. Bu yüzden Türkiye’nin finansal döviz açık pozisyonu yeni bir rekor kırdı. Türkiye’nin net finansal döviz yükümlülüğünün milli gelirine oranı 2017’nin üçüncü çeyreği itibariyle yüzde 52’ye yükseldi. Türkiye, 2018 yılında çarkların dönmesi için 210 milyar dolarlık dış finansmana ihtiyaç duyuyor. Eee artık kağıt üzerinde durumu düzeltecek Reza’nın kirli paraları da olmayacağına göre vaziyet hakikaten zor.
10 KURUŞ İÇİN DÜNYAYI DAR EDENLER 4 TL/1DOLAR KARŞISINDA DİLSİZ
Gezi Protestoları sırasında TL’nin 10 kuruşluk bir değer kaybından dolayı çevreci muhaliflere dünyayı dar edenlerin elinde Türkiye parası resmen pula döndü. Ekonominin bir sıhhat ölçüsü olan paranın değerindeki istikrarda yaşanan sorun tek başına Erdoğan ve ekürisinin anlattıkları pembe masalları tuzla buz ediyor. Yıl bazında yüzde 8,8’lik bir gerilemeyle 2017’de tüm dünyada dolar karşısında en fazla değer yitiren para birimi TL oldu. Üstelik adları daha önce Türkiye ile anılan bir çok benzer ekonominin para biriminin dolar karşısında büyük değer kazandığı bir dönemde.
2013’teki kısa süreli 10 kuruşluk artış için kıyameti koparanlar son 2 ayda dolar kurundaki 36 kuruşluk artış içinse sanki böyle bir şey hiç yokmuş gibi bir pişkinlik sergileyebiliyorlar. İşin garibi sırtlarına 77,4 milyar TL’lik bir zarar hamulesini yükleyen bu artış karşısında şirketler de dut yemiş bülbüle dönmüş durumdalar. Tıpkı düşen gelir, değer kaybeden para, artan enflasyon ve pahalılık karşısında gıkını çıkaramayan efsun yemiş kitleler gibi. Dünyanın en yüksek enflasyonuna (yüzde 12,8) sahip 19. ekonomi haline gelen Türkiye, enflasyon açısından Liberya, Etiyopya, Gana ve benzeri ekonomilerin bile gerisine düşürüldü. Aynı ligde bulunan ve en yakın takipçisi durumundaki Meksika’nın enflasyonu (yüzde 6,37) bile Türkiye’nin yarısı kadar bile değil.
Eğitimden çevreye, sağlıktan demokratik değerlere varıncaya kadar bu tür endeksleri, istatistikleri ve rakamları artırabiliriz. Her birinin bize söyleyeceği şeyler bu yazıya aldıklarımızdan farklı olmayacaktır. Siz siz olun TÜİK ve diğer resmi kurumlar üzerinden rakamları manipüle ederek kof hayaller satan yoz siyaset tüccarlarına değil, uluslararası güvenilirliği olan kurumların mukayeseli istatistiklerine kulan verin. Yoksa aklınızın başınıza gelmesi ancak Yunanistan’ın başına gelene benzer bir felaketin yaşanmasından sonra olur ki, ‘bade harab-ül Basra’…
[Bülent Keneş] 27.12.2017 [TR724]
Hele bunun üzerine bir de 17 binden fazla masum kadının, 700’den fazla günahsız sabinin zindanlarda büyüdüğünü ekleyince hakikaten Türkiye’nin yalanlardan ve temelsiz propagandalardan, manipülatif istatistiklerden arındırılmış gerçek fotoğrafını göstermek için başka bir şeye ihtiyaç kalmıyor. Öyle de olsa yine de bu yazıda uluslararası referans alınan bazı kaynakları kullanarak Türkiye’nin bir çok açıdan 2017 yılı sonu itibariyle nasıl bir görünüm arz ettiğini ortaya koymaya çalışacağım.
2012 yılından bu yana her yıl düzenli olarak yayınlanan Dünya Mutluluk Raporu’nun 2017 verilerine göre, dünyada halkını en mutlu yaşatmasını beceren ülke Norveç. Türkiye ise en mutlu ülkeler sıralamasında kendisine ancak 69. sırada yer bulabiliyor. Kanada’nın 7., ABD’nin 14., İngiltere’nin 19., Brezilya’nın 22., Fransa’nın 31., Malezya’nın 42., Özbekistan’ın 47., Rusya’nın 49., Cezayir’in 53. sırada yer aldığı bu endeks, Erdoğan ve avenelerinin çizip durduğu pembenin her tonundan tabloya rağmen, Türk halkının mutluluktan uçmadığını gösteriyor.
TÜRKİYE’DE HER 100 BİN KİŞİDEN 179’U HAPİSHANEDE TUTULUYOR
On binlerce tecavüzcü, uyuşturucu bağımlısı, hırsız ve saldırgan sırf Erdoğan rejiminin yürüttüğü cadı avının kurbanlarına yer açılması için serbest bırakılmasına rağmen, 1 Kasım itibariyle 230 bin 735 kişinin cezaevinde bulunduğu Türkiye’de hükümetin en önemli vaatlerinin başında da artık değişik şehirlere yapacağı on binlerce kapasiteli yeni cezaevi inşaatlarının gelir oldu. Bu zavallı hallere düşen Türkiye, dünyada her 100 bin kişiye düşen tutuklu/hükümlü sayısı açısından da 10. sıraya yerleşti. OECD ülkeleri arasında her 100 bin kişiye karşılık hapishanelerde ortalama 115 kişi olmasına rağmen Türkiye’de bu rakam 179’u buluyor. 710 kişiyle ABD’nin ilk sıraya yerleştiği listede Kanada 118, İsveç 67, Japonya 51 kişiyle yer alıyor. Listenin son sırasındaki İzlanda için ise bu rakam sadece 47.
Malum olduğu üzere bu tutuklulardan bir kısmını da gazetelerine, televizyonlarına, dergilerine, radyolarına, ajanslarına, matbaalarına el konularak kapatılan gazeteciler ve yazarlar oluşturuyor. Anlık güncelleme yapan Stockholm Center for Freedom’ın (SCF) belgelendirdiği isim listesine göre, an itibariyle 248 gazeteci ve medya çalışanı Türkiye cezaevlerinde haksız yere çile dolduruyor. Bu listeye TRT çalışanları gibi yüzde yüz belgelenemediği için listeye konulamayan onlarca gazeteci ve medya çalışanları ile ele geçirilmeleri durumunda hapsedilecek 138 sürgün gazetecinin de eklenmesi durumunda karşımıza çok daha korkunç bir tablo çıkıyor.
Türkiye, rakamları aşırı düşük göstererek Erdoğan rejiminin ekmeğine yağ süren New York merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) raporuna göre bile, dünyada açık ara farkla en fazla gazetecinin cezaevinde bulunduğu ülke durumundayken, SCF rakamları Türkiye’deki mahpus gazeteci ve medya çalışanı sayısının dünyanın geri kalanının toplamından bile fazla olduğunu gözler önüne seriyor.
Sınır Tanımayan Gazeteciler’e (RSF) göre ise, 190 ülke arasında 155. sıraya yerleşen Türkiye basın özgürlüğü sıralamasında Burma ve pek çok Afrika ülkesinin çok gerisinde kalıyor. Tıpkı CPJ gibi Erdoğan rejiminin keyfi bir şekilde zindana attığı gazetecilerin çok azını kaydettiği anlaşılan RSF’nin listesinde bile Türkiye’nin gerisinde sadece 25 ülke bulunuyor.
TÜRKİYE, SANSÜR YAPABİLECEĞİ HER MECRADA BAŞA GÜREŞİYOR
Bu kadarla kalsa yine iyi. Düşünce ve ifade hürriyetine baskı ve sansür konusunu ilgilendiren her mecrada Türkiye hep başa güreşiyor. Hiç şüphesiz ki bu mecralardan birini de Facebook oluşturuyor. Facebook içeriklerini sansürleme konusunda Türkiye, kendisi ile muazzam bir nüfus farkı olan Brezilya’dan sonra, tüm dünya ülkeleri arasında 2. sırada geliyor. 2016 rakamlarına göre, Brezilya Facebook’ta 1,708 içerik sansürlerken, Türkiye’de bu rakam 1,111’i buluyor. Rusya bile 121 sansürle Türkiye’den çok gerilerde geliyor.
Tamamen Erdoğan kontrolüne girmiş Türk mahkemelerinin verdiği uyduruk ve keyfi kararlarla Twitter’a sansür uygulamasının ise dünyada bir eşi benzeri bulunmuyor. Şöyle ki, 1 Ocak 2017-30 Haziran 2017 arasında dünyadaki tüm mahkemelerin verdikleri sansür kararlarının (752) yüzde 95’i 715 vakayla Türkiye’de gerçekleşmiş. Bu sayının sansür listesinde ikinci sırada yer alan Brezilya’da sadece 14, üçüncü sıradaki Japonya’da 9 olduğu düşünülecek olursa durumun vahameti daha net anlaşılabiliyor. Basın özgürlüğü konusunda Türkiye’yi “özgür olmayan” ülkeler kategorisinde değerlendiren Freedom House’un İnternet özgürlüğü endeksinde ise Türkiye, 46. sıradaki Mısır ve 51. sıradaki Rusya’nın bile gerisine düşerek kendisine ancak 52. sırada bir yer bulabiliyor.
17 BİN KADIN HAPİSTE AMA DIŞARIDAKİLER DE CENNETTE DEĞİL
En az 17 bin kadının hapislerde bulunduğu, her gün onlarcasının suçsuz yere gözaltına alındığı, on binlercesinin işlerinden atılıp, hapsedilen eşlerinin ya da çocuklarının maddi-manevi desteklerinden mahrum bırakıldığı Türkiye, gazetecilerden belki de daha fazla kadınlar için bir cehenneme dönüşmüş durumda. Mevcut fiili durumun ötesinde kadınlara yönelik yaklaşım konusunda da Türkiye’de çok ciddi bir sorun olduğu görülüyor.
PEW’in 2015 yılında yayınladığı 38 ülkeyi kapsayan bir araştırmanın sonuçlarına göre, kadınlara eşit haklar verilmesinin önemli olduğunu söyleyenlerin oranı Kanada’da yüzde 94, ABD’de 91, Almanya’da yüzde 92, Lübnan’da yüzde 72, Hindistan’da yüzde 71, İsrail’de yüzde 69, Gana’da yüzde 65, Pakistan’da yüzde 64, Tanzanya’da yüzde 61, Japonya’da yüzde 60, Rusya’da yüzde 58, Nijerya’da yüzde 54 iken Türkiye’de bu oran ancak yüzde 48’i bulabiliyor. Türkiye’nin gerisinde ise yüzde 42 ile Uganda, yüzde 31 ile Burkina Faso gibi ülkeler yer alıyor.
Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün dünya nüfusunun yüzde 98’ini barındıran 153 ülkeyi kapsayan “Kadın, Barış ve Güvenlik Endeksi” de Türkiye’deki kadınların bu acıklı durumunu teyid ediyor. Söz konusu endekse göre, kadınların durumunun en iyi olduğu ülkeler sıralamasında İzlanda 1. sırada yer alırken Türkiye, Çin’in (87.) ve Suudi Arabistan’ın (99.) bile çok gerisine düşerek kendisine ancak 105. sırada yer bulabiliyor.
Türkiye’de kadınlara yönelik kötü muamele ve ayrımcılık kendisine iş yaşamında da karşılık buluyor. Yeni Zelanda’da, tam zamanlı işlerde çalışan erkekler aynı işte aynı şartlarda çalışan kadınlardan sadece yüzde 5,6 oranında fazla ücret alırken ve bu konudaki OECD ülkeleri ortalaması yüzde 15,3 iken, bu fark Türkiye’de yüzde 20’yi aşıyor.
TÜRKİYE, ÇOCUK YOKSULLUĞU KONUSUNDA DÜNYADA EN BERBAT 3. ÜLKE
Kadınların maruz kaldığı her türlü sıkıntı ve ayrımcılıktan hiç şüphesiz ki çocukları da payını alıyor. UNICEF verilerine göre, 2008-2014 yılları arasında, ailelerinin hane halkı geliri o ülkedeki ortalama hane halkı gelirinin yüzde 60’ından aşağı olan çocukların, yani yoksulluk sınırının altında yaşayan çocukların oranı bakımından Türkiye dünyadaki en berbat ilk 3 ülke arasında yer alıyor. Bu oranın yüzde 31,8 gibi korkunç bir seviyede olduğu Türkiye’nin gerisinde sadece yüzde 39,3 ile Romanya ve yüzde 36,1’le İsrail bulunuyor. Ortalamanın yüzde 21 olduğu çocuk yoksulluğunun en düşük olduğu ülkeyi yüzde 9,2’yle Danimarka teşkil ediyor.
Büyük şamar yedikleri 7 Temmuz 2015 seçimlerini yok sayıp, terörü ve şiddeti tetikleyip sonra da terör ve şiddetle mücadele için korkuttukları halkın desteğini isteyen ve 1 Kasım’da yenilenen seçimlerde istediğini alan Erdoğan, maalesef yönetimi altındaki Türkiye’yi terör saldırıları sonucu en fazla ölümün gerçekleştiği dünyadaki birkaç ülke arasına da sokmuş bulunuyor. Her yıl yayınlanan Küresel Terörizm Endeksi’ne göre, 2016 yılı boyunca 658 kişiyle Türkiye terör saldırısı sonucu en fazla kayıp veren ülkeler arasında 7. sırada yer alıyor.
Toplam 641 kayıpla Yemen ve 376 kayıpla Libya’nın bile Türkiye’nin gerisinde bulunduğu listede 9,765 kişiyle Irak ilk sırada, 4,574 kişiyle Afganistan 2. sırada, 2,102 kişiyle Suriye 3. sırada, 1,832 kişiyle Nijerya 4. sırada, 956 kişiyle Pakistan 5. sırada, 740 kişiyle Somali 6. sırada yer alıyor. Kuzey Amerika’nın tamamında terör saldırıları sonucu ölenlerin rakamı 65, Güney Amerika’da ise 39 olarak kayıtlara geçmiş.
‘DİNDARIM’ DİYENLERİN UTANÇTAN YERİN DİBİNE GEÇECEĞİ ÜLKE
Hangi dindara sorsanız hak, hukuk, ahlak ve adaletin temeli diye savunacağı din neyse ki Türkiye halkı için oldukça önemliymiş(!) Keşke bu övünülebilecek bir durum olabilseydi. Tam tersine, geri kalmışlık, hukuksuzluk, keyfilik, adaletsizlik ve despotlukla dine güya önem verme arasındaki tüyler ürpertici korelasyondan kendisine dindar diyen herkesin utanıp yerin dibine geçmesi lazım.
Bir PEW araştırmasına göre, dinin kendileri için çok önemli olduğunu söyleyenlerin oranı Etiyopya’da yüzde 98, Uganda’da yüzde 94, Pakistan’da yüzde 93, Ürdün’de yüzde 83, Lübnan’da yüzde 57, ABD’de yüzde 53, Almanya, İspanya ve İngiltere’de yüzde 21, Avustralya’da yüzde 18, Fransa’da yüzde 14… Haksızlığın, adaletsizliğin, keyfiliğin, yolsuzluğun, hırsızlığın kol gezdiği Türkiye’de ise bu oran ister inanın ister inanmayın ama yüzde 56 imiş. Breh breh breh…
Ev baskınında hırsızlık yapan polis kameraya yakalandı.
Erdoğan rejimi sağlık hizmetleriyle biteviye övünedursun OECD verilerine göre, sağlıklı ya da çok sağlıklı yaşadıklarını söyleyenlerin oranı açısından Türkiye, OECD ortalamasının (yüzde 68,9) gerisinde bulunuyor. Bu konuda yüzde 89,6 ile ilk sırada yer alan Yeni Zelanda’yı, yüzde 88,7 ile Kanada, yüzde 87,5 ile ABD takip ediyor. Türkiye ise yüzde 67,8 ile oldukça gerilerde geliyor.
Bilindiği üzere Erdoğan, kendisinin, ailesinin ve yakın çevresinin adlarının ta en göbeğinden karıştığı uluslararası yolsuzluk/rüşvet yargılamalarından duyduğu endişeyle bir taraftan ülkeyi gün be gün daha fazla dışa kapamak için topluma yabancı düşmanlığı pompalarken, diğer taraftan da Erdoğan’ı panikleterek ne diyeceğini şaşırtacak ölçüde yerli sermaye yabancı ülkelere kaçıyor. Bunlarla aynı anda ise, ülkeye doğrudan net yatırım girişinde korkunç bir gerileme yaşanıyor. Doğrudan yabancı yatırım (FDI), yılın ilk 10 ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 16,9 gerileyerek 8,3 milyar dolar olarak gerçekleşiyor. Elbette ki ülkeye gelen FDI’daki bu gerilemenin, siyasi amaçlı yoğun propaganda neticesinde, 2013’te yüzde 44 olan ABD özelinde Batı karşıtlığının 2017’de yüzde 72’ye çıkması arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor.
KURT DÜZENİNDE TAKSİM: EN ZENGİN YÜZDE 1’E YÜZDE 54 PAY
İsminde “adalet” ve “kalkınma” kelimelerini geçiren despotik Erdoğan rejiminin ekonomi alanındaki uygulamaları her iki kelimeyi de adi bir yalandan ibaret hale getiriyor. Gelir dağılımındaki uçurum, Türkiye’nin eski şişman kedileri ve Erdoğan sayesinde son yıllarda türeyen yamyam iş adamlarına çekilen peşkeşler sayesinde açıldıkça açılıyor.
Bunun neticesinde, nüfusun en yüksek gelirli yüzde 1’lik kesimi İngiltere, Çin ve Kanada’da milli gelirden yüzde 14, Almanya’da yüzde 13, İsveç ve Avustralya’da yüzde 9, Norveç’te yüzde 8, Danimarka’da yüzde 6 alırken, 15 yıldır Adil Düzen’in siyasal İslamcı yavrucukları tarafından yönetilen Türkiye’de en zengin yüzde 1’in milli servetten aldığı pay, 2015 verilerine, yüzde 54,3’ü buluyor. Ne dersiniz, yeterince adil bir düzen değil mi? Bu oranın Erdoğan ve avenelerinin iktidara geldiği 2002 yılında yüzde 39,4 olduğu gerçeğini de hesaba kattığımızda kuzulara şah olsa kurtların bile yapmayacağı bu korkunç adaletsiz dağılımdaki en zenginle en yoksul toplumsal kesimler arasındaki uçurumun son iki yılda çok daha açıldığında emin olabilirsiniz.
Gelir dağılımdaki bu uçurumun vatandaşa yansıması kısmen çift haneli enflasyon ve çift haneli işsizlik olarak yansırken, bu vahameti, serveti 500 milyon doları aşan ultra zenginlerin sayısının Türkiye’de son 2 yılda 16 kişi artarak 76’ya çıkması da doğruluyor. Dünyanın 17. büyük ekonomisi olup olmadığı bile tartışmalı olan Türkiye’nin, dünyanın en çok ultra zenginine sahip 10 ülkesinden biri olmasının ne anlama geldiğini artık siz düşünün. “Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet” üslubuyla artık çift haneyle ifade ettikleri büyüme halkın ekonomisine yansımıyor. Sadece bir avuç zengini daha fazla zenginleştirmeye yarıyor.
TÜRKİYE, ÇOK KAZANANLAR İÇİN CENNET BİR ÜLKE
Öte yandan, çok kazanının çok vergi ödemesi gerekirken, Türkiye çok kazananlar için bir vergi cenneti haline geldi. OECD ülkeleri arasında vergi gelirlerinin gayri safi milli hasılaya oranı ortalama yüzde 34,3 iken Türkiye’de bu oran sadece yüzde 25,5. Oysa bu oran, Danimarka’da yüzde 46, Fransa’da yüzde 45, İsveç’te yüzde 44, İtalya’da yüzde 43, Norveç ve Almanya’da yüzde 38, İzlanda’da yüzde 36, İspanya’da yüzde 34, İngiltere’de yüzde 33, Yeni Zelanda’da yüzde 32, Kanada’da yüzde 32, ABD’de yüzde 26.
Milli gelirden az, vergi ceremesinden fazlaca pay alan geniş kitleler bir başka konudaki paylarıyla da dünyada ilk sırada yer alıyorlar: Haftalık çalışma süresi. Haftada ortalama 50 saatten fazla çalışan işçi oranında dünyada ilk sırada yer alan Türkiye’de bu oran yüzde 41 iken, korkunç bir uçurumla ikinci sırada yer alan Meksika’da yüzde 29, Japonya’da yüzde 22, İngiltere’de yüzde 13, güya vahşi kapitalist ABD’de yüzde 11, Finlandiya’da yüzde 4, Norveç’te yüzde 3, Danimarka’da yüzde 2, İsveç’te yüzde 1, Hollanda’da yüzde 0,5, Rusya’da ise yüzde 0,2.
İş bulanların bu durumdan şikayet edecek halleri yok tabii ki. Çünkü, uzun çalışma saatleri, düşük ücretleri için burun kıvıracakları her iş için yerlerini hemen alacak kapıda işsizler ordusu bekliyor. Eylül 2017 itibariyle yüzde 10,6 olan işsizlik oranına çalışmaya hazır oldukları halde iş aramayanların da eklenmesi durumunda bu oran yüzde 16’yı buluyor. Yüzde 20’leri aşan genç işsizliği ise tam bir felaket. Ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin oranı ise yüzde 26,1. Üniversite mezunu işsizlerin sayısı da 1 milyon 38 bini aşmış durumda.
Hükümet propagandası uğruna manipüle edildiğinden asla kuşku duyulmayacak resmi rakamlara göre bile, yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi veren 16 milyon 328 bin vatandaşımıza ise, zengine dağıtılan zenginliklerin 7/24 propagandasını dinlemek ve bu propagandayı içselleştirip tekrarlayarak hem kulağını, hem de çenesini yormak düşüyor. Bu adaletsizlik Credit Suisse’in Wealth Data Book verileri tarafından da doğrulanıyor. Söz konusu verilere göre, son bir yılda Türkiye’nin milli serveti 68 milyar dolarlık, milli geliri ise 15 milyar dolarlık bir gerilemeye maruz kalırken aynı zaman zarfında dolar milyarderi sayısı 35’e çıktı. Son 5 yılda ise ülkenin toplam serveti 387 milyar dolar erirken, milli gelir yerinde saydı.
‘IMF’YE BORÇ VEREN TÜRKİYE’ PALAVRASININ SONUNA GELİNDİ
CHP’nin ekonomi kurmaylarından Faik Öztrak’ın bütçe görüşmeleri sırasında verdiği bilgilere göre, yılın üçüncü çeyreğindeki “enflasyonu da kattığımızda” büyüme yüzde 24 olmuş oluyor. Aynı dönemde rant ve sermaye kesiminin gelirindeki artış yüzde 30, emeğiyle geçinenlerin gelirindeki artış ise sadece yüzde 14 olarak gerçekleşmiş. Emeğiyle geçinenlerin gelirindeki artış rant ve sermaye kesiminin gelirindeki artışın yarısından daha az olurken, milli gelir artışının da 10 puan altında kalmış.
Son 15 yılda yüzde 313 artarak 857 milyar dolara ulaşan iç ve dış borç yükü ise şimdiden 2018’e ve takip edecek yıllara bırakılan kötü bir miras durumunda. 2002’de yüzde 94 olan borcun gelire oranı, 2017’de yüzde 107’ye fırladı. Yani, “IMF’ye borç veren Türkiye” palavrasını realiteler doğrulamıyor. Tam tersine artık geliri borcunu ödemeye yetmeyen bir Türkiye gerçeği bulunuyor. Vadesi bir yıldan daha az dış borç stoku 2017’nin ilk 10 ayında 13,4 milyar dolar artarak 111,5 milyar dolara çıktı. Bu yüzden Türkiye’nin finansal döviz açık pozisyonu yeni bir rekor kırdı. Türkiye’nin net finansal döviz yükümlülüğünün milli gelirine oranı 2017’nin üçüncü çeyreği itibariyle yüzde 52’ye yükseldi. Türkiye, 2018 yılında çarkların dönmesi için 210 milyar dolarlık dış finansmana ihtiyaç duyuyor. Eee artık kağıt üzerinde durumu düzeltecek Reza’nın kirli paraları da olmayacağına göre vaziyet hakikaten zor.
10 KURUŞ İÇİN DÜNYAYI DAR EDENLER 4 TL/1DOLAR KARŞISINDA DİLSİZ
Gezi Protestoları sırasında TL’nin 10 kuruşluk bir değer kaybından dolayı çevreci muhaliflere dünyayı dar edenlerin elinde Türkiye parası resmen pula döndü. Ekonominin bir sıhhat ölçüsü olan paranın değerindeki istikrarda yaşanan sorun tek başına Erdoğan ve ekürisinin anlattıkları pembe masalları tuzla buz ediyor. Yıl bazında yüzde 8,8’lik bir gerilemeyle 2017’de tüm dünyada dolar karşısında en fazla değer yitiren para birimi TL oldu. Üstelik adları daha önce Türkiye ile anılan bir çok benzer ekonominin para biriminin dolar karşısında büyük değer kazandığı bir dönemde.
2013’teki kısa süreli 10 kuruşluk artış için kıyameti koparanlar son 2 ayda dolar kurundaki 36 kuruşluk artış içinse sanki böyle bir şey hiç yokmuş gibi bir pişkinlik sergileyebiliyorlar. İşin garibi sırtlarına 77,4 milyar TL’lik bir zarar hamulesini yükleyen bu artış karşısında şirketler de dut yemiş bülbüle dönmüş durumdalar. Tıpkı düşen gelir, değer kaybeden para, artan enflasyon ve pahalılık karşısında gıkını çıkaramayan efsun yemiş kitleler gibi. Dünyanın en yüksek enflasyonuna (yüzde 12,8) sahip 19. ekonomi haline gelen Türkiye, enflasyon açısından Liberya, Etiyopya, Gana ve benzeri ekonomilerin bile gerisine düşürüldü. Aynı ligde bulunan ve en yakın takipçisi durumundaki Meksika’nın enflasyonu (yüzde 6,37) bile Türkiye’nin yarısı kadar bile değil.
Eğitimden çevreye, sağlıktan demokratik değerlere varıncaya kadar bu tür endeksleri, istatistikleri ve rakamları artırabiliriz. Her birinin bize söyleyeceği şeyler bu yazıya aldıklarımızdan farklı olmayacaktır. Siz siz olun TÜİK ve diğer resmi kurumlar üzerinden rakamları manipüle ederek kof hayaller satan yoz siyaset tüccarlarına değil, uluslararası güvenilirliği olan kurumların mukayeseli istatistiklerine kulan verin. Yoksa aklınızın başınıza gelmesi ancak Yunanistan’ın başına gelene benzer bir felaketin yaşanmasından sonra olur ki, ‘bade harab-ül Basra’…
[Bülent Keneş] 27.12.2017 [TR724]
Kravatlı El Beşir [Barbaros J. Kartal]
“Tüh yazarken düşünememişiz, nasıl böyle bir hata olmuş, aslında 15 Temmuz ile 16 Temmuz günlerini kapsayan bir maddeydi nasıl da gözümüzden kaçmış” diyeceklerini sanan var mı?
Her kelimesi düşünülmüş, “Ne anlıyorsanız o!” mealinde bir madde son KHK ile çıkan. Sivil milis güçlerin bir işarete bakan terörü için hukuki altyapı hazır.
Buna gerek var mıydı? OHAL kapsamında devlet görevlerine yapacakları işkence, adam öldürme, adam kaçırma ve her türlü kötü muamele için dokunulmazlık zırhı çıkartıldığında iş tuttukları mafya çeteleri, SADAT timleri, geri dönen IŞİD katilleri gelip “Bize de bir güzellik?” demiş olabilir mi?
Demiş olmalarından daha önemlisi verilen psikolojik mesaj. Bundan sonra bütün muhaliflere deniyor ki eğer yapılan hukuksuzluklara itiraz ettiğinizde velev ki sokağa çıktığınızda sonunda ölüm olduğunu bilin. Eli silahlı sosyal medyada her gün biri zuhur eden serseri manyaklardan biri sizi vurabilir ve sen öldüğünle kalırsın o yoluna bir kahraman ve gazi maaşı ile devam eder.
İlle senin sokağa çıkmana da gerek yok. Gerekirse bu işin şartlarını ben oluştururum. Sahte bir suikast, sahte bir ayaklanma…
‘YÜZDE 50’Yİ ZOR TUTUYORUM’ YASALLAŞTI!
Gezi zamanında ‘yüzde 50’yi zor tutuyorum’ diyen zihniyetin yasallaşmış halidir bugün karşımızda olan. Ülkede biriken gazı çok iyi gören bir aklın kendi adına hazırlıklarını yapmasından ibaret. Muhalefet olarak daha kalabalık olmak değil mesele, iş organize olmakta. Şimdi her yerde kendi ‘seferberlik tetkik kurullarını’ kuruyor. Bunu da resmen ilan etmiş oldu.
Her gün ekranlardan boca edilen “vatan hainleri, ülkeyi satanlar, din düşmanları” nefret seanslarının, ecdat ve din soslu propagandanın elbette bir sebebi var. Sadece kendi başına Kurtlar Vadisi’nin zamanında tornadan geçirdiği serseri tipleri düşününce bütün devlet imkanları ile yapılan beyin yıkamanın nasıl tipler türeteceğini tahmin etmek zor değil. ‘Allah adına vurun, acımayın, sağ komayın’ bu işin kafalarındaki finali.
Zaten sinmiş ve sindirilmiş muhalefetin tabanına bir kere daha yaklaşma vururum mesajı veriliyor. Wikileaks belgelerinde ‘Allah’a inanır ama Allah’a güvenmez’ şeklinde tarif edilen adamın her şeyi garantiye alma paranoyası. Hala seçimle gider diyen var mı? Şu an için olur ya kaybedecekleri bir seçim bile ülkenin kan gölüne dönmesi demek.
PEK DİLE GETİRİLMEYEN MESELE
Bunlar aşağı yukarı sosyal medyada ve bazı köşe yazılarında dile getirilen düşünceler. Bir şey daha var ki pek söylenmiyor. Bu son KHK ile 15 Temmuz’un bir senaryo, prime time’da yayınlanan profesyonel bir harp oyunu olduğu kesinlik kazanmıştır. Hiçbir anlamı olmayan köprüyü tek taraflı trafiğe kapatıp zavallı askerleri bir başına orada katillere teslim etmenin izahıdır. Yataklarından kaldırılıp isim isim çağrılarak Kavacık meydanına silahsız bırakılan askeri öğrencilerin neden linç edildiği bugün bir kez daha netlik kazanmıştır. Ankara’nın yarısını kaplayan Saray dururken kavşağına zararsız insanların üzerine bomba atılması şimdi bir kez daha kafalara oturmuştur.
İş silaha, sokağa düştüğünde hadiseleri kim bastırırsa ülkeyi o yönetir. Bütün geri kalmış ülkelerde bu böyle olmuştur. O yüzden akıllarından geçen kendi sonları olacak.
Birkaç gündür köşelerinde son KHK’yı eleştiren, bunu yaparken de kelimeleri nasıl dikkatli seçsem de hem yalakalık yapsam hem de demokrat görünmeyi becerebilsem diye kıvranan yazarlar size de geçmiş olsun. Hepiniz not edildiniz. Sizin için en ufak itirazın sizin sonunuz olduğu duruma geleli çok oldu. Ama siz istediniz böyle olsun diye. Velev ki çıksa ‘ya bir göz atalım’ dese dahi.
Abdullah Gül ve benzerlerine gelince. Yakında bir karar vermeleri gerekecek. Bu işin sonunun eninde sonunda geldiğini görüp geleceğe yatırım laflar, demokratik çıkışlar, samimiyetsiz endişelerin bir bedeli var. Aranızdan ibreti alem bir numuneye doğru gidiyor durum. Bakalım piyango kime vuracak.
Bitirirken şunu da buraya not edelim. Bakın duayen yazar ne demiş KHK ile ilgili eleştirel yazısının finalinde:
İktidar ‘yazdım oldu’ kolaylığını seviyor. Fakat Türkiye’nin hukuk sicili zarar görüyor, “suçluların iadesi” konusundaki haklı taleplerimizi bile zaafa uğratıyor.
Suçluların iadesi ha. Yahu yakında ülkede sokakta boğaz kesecekler, ‘kafasına sıktım’ diyen adamlar Periscope yapacak adamın dert ettiği şeye bak. Diyor ki Fethullah Gülen’in iadesine falan zarar veriyor bu yapılanlar. Neyi neye bağlıyor ya. Nereden nereye geliyor. Sanki idam geçti Meclis’ten. Haklı taleplerimiz di mi! Hukuk sicilimiz zarar görüyormuş. Hangi sicil pardon! Sizin gibi olmaktansa bu başımıza gelenler evla gerçekten. Yoksa Taha Akyol’u hala bir şey sananlar kalacaktı.
[Barbaros J. Kartal] 27.12.2017 [TR724]
Her kelimesi düşünülmüş, “Ne anlıyorsanız o!” mealinde bir madde son KHK ile çıkan. Sivil milis güçlerin bir işarete bakan terörü için hukuki altyapı hazır.
Buna gerek var mıydı? OHAL kapsamında devlet görevlerine yapacakları işkence, adam öldürme, adam kaçırma ve her türlü kötü muamele için dokunulmazlık zırhı çıkartıldığında iş tuttukları mafya çeteleri, SADAT timleri, geri dönen IŞİD katilleri gelip “Bize de bir güzellik?” demiş olabilir mi?
Demiş olmalarından daha önemlisi verilen psikolojik mesaj. Bundan sonra bütün muhaliflere deniyor ki eğer yapılan hukuksuzluklara itiraz ettiğinizde velev ki sokağa çıktığınızda sonunda ölüm olduğunu bilin. Eli silahlı sosyal medyada her gün biri zuhur eden serseri manyaklardan biri sizi vurabilir ve sen öldüğünle kalırsın o yoluna bir kahraman ve gazi maaşı ile devam eder.
İlle senin sokağa çıkmana da gerek yok. Gerekirse bu işin şartlarını ben oluştururum. Sahte bir suikast, sahte bir ayaklanma…
‘YÜZDE 50’Yİ ZOR TUTUYORUM’ YASALLAŞTI!
Gezi zamanında ‘yüzde 50’yi zor tutuyorum’ diyen zihniyetin yasallaşmış halidir bugün karşımızda olan. Ülkede biriken gazı çok iyi gören bir aklın kendi adına hazırlıklarını yapmasından ibaret. Muhalefet olarak daha kalabalık olmak değil mesele, iş organize olmakta. Şimdi her yerde kendi ‘seferberlik tetkik kurullarını’ kuruyor. Bunu da resmen ilan etmiş oldu.
Her gün ekranlardan boca edilen “vatan hainleri, ülkeyi satanlar, din düşmanları” nefret seanslarının, ecdat ve din soslu propagandanın elbette bir sebebi var. Sadece kendi başına Kurtlar Vadisi’nin zamanında tornadan geçirdiği serseri tipleri düşününce bütün devlet imkanları ile yapılan beyin yıkamanın nasıl tipler türeteceğini tahmin etmek zor değil. ‘Allah adına vurun, acımayın, sağ komayın’ bu işin kafalarındaki finali.
Zaten sinmiş ve sindirilmiş muhalefetin tabanına bir kere daha yaklaşma vururum mesajı veriliyor. Wikileaks belgelerinde ‘Allah’a inanır ama Allah’a güvenmez’ şeklinde tarif edilen adamın her şeyi garantiye alma paranoyası. Hala seçimle gider diyen var mı? Şu an için olur ya kaybedecekleri bir seçim bile ülkenin kan gölüne dönmesi demek.
PEK DİLE GETİRİLMEYEN MESELE
Bunlar aşağı yukarı sosyal medyada ve bazı köşe yazılarında dile getirilen düşünceler. Bir şey daha var ki pek söylenmiyor. Bu son KHK ile 15 Temmuz’un bir senaryo, prime time’da yayınlanan profesyonel bir harp oyunu olduğu kesinlik kazanmıştır. Hiçbir anlamı olmayan köprüyü tek taraflı trafiğe kapatıp zavallı askerleri bir başına orada katillere teslim etmenin izahıdır. Yataklarından kaldırılıp isim isim çağrılarak Kavacık meydanına silahsız bırakılan askeri öğrencilerin neden linç edildiği bugün bir kez daha netlik kazanmıştır. Ankara’nın yarısını kaplayan Saray dururken kavşağına zararsız insanların üzerine bomba atılması şimdi bir kez daha kafalara oturmuştur.
İş silaha, sokağa düştüğünde hadiseleri kim bastırırsa ülkeyi o yönetir. Bütün geri kalmış ülkelerde bu böyle olmuştur. O yüzden akıllarından geçen kendi sonları olacak.
Birkaç gündür köşelerinde son KHK’yı eleştiren, bunu yaparken de kelimeleri nasıl dikkatli seçsem de hem yalakalık yapsam hem de demokrat görünmeyi becerebilsem diye kıvranan yazarlar size de geçmiş olsun. Hepiniz not edildiniz. Sizin için en ufak itirazın sizin sonunuz olduğu duruma geleli çok oldu. Ama siz istediniz böyle olsun diye. Velev ki çıksa ‘ya bir göz atalım’ dese dahi.
Abdullah Gül ve benzerlerine gelince. Yakında bir karar vermeleri gerekecek. Bu işin sonunun eninde sonunda geldiğini görüp geleceğe yatırım laflar, demokratik çıkışlar, samimiyetsiz endişelerin bir bedeli var. Aranızdan ibreti alem bir numuneye doğru gidiyor durum. Bakalım piyango kime vuracak.
Bitirirken şunu da buraya not edelim. Bakın duayen yazar ne demiş KHK ile ilgili eleştirel yazısının finalinde:
İktidar ‘yazdım oldu’ kolaylığını seviyor. Fakat Türkiye’nin hukuk sicili zarar görüyor, “suçluların iadesi” konusundaki haklı taleplerimizi bile zaafa uğratıyor.
Suçluların iadesi ha. Yahu yakında ülkede sokakta boğaz kesecekler, ‘kafasına sıktım’ diyen adamlar Periscope yapacak adamın dert ettiği şeye bak. Diyor ki Fethullah Gülen’in iadesine falan zarar veriyor bu yapılanlar. Neyi neye bağlıyor ya. Nereden nereye geliyor. Sanki idam geçti Meclis’ten. Haklı taleplerimiz di mi! Hukuk sicilimiz zarar görüyormuş. Hangi sicil pardon! Sizin gibi olmaktansa bu başımıza gelenler evla gerçekten. Yoksa Taha Akyol’u hala bir şey sananlar kalacaktı.
[Barbaros J. Kartal] 27.12.2017 [TR724]
Sarıkamış’ta ne oldu? [Dr. Serdar Efeoğlu]
103 yıl önce yaşanan Sarıkamış Harekâtı, her Aralık’ta “bir kurşun atmadan şehit olan 90.000 Mehmetçik” başlığıyla Türkiye’de gündem olur. Sarıkamış’a binlerce kişi toplanır ve yaşananları anlamaya çalışır. Ama genellikle siyasetçilerin nutukları ve duygusal konuşmalar, her şeyin önüne geçer.
Sarıkamış Muharebeleri bu yönüyle, tarihimizin ön yargıya kurban giden konularından birisidir. Birçok bilimsel çalışmaya rağmen hala yanlış bilgilerin kamuoyunda hâkim olması da önemli bir problemdir.
Bu tür söylemler, 1921’de Enver Paşa’nın Batum’a gelerek Anadolu’ya girmek istemesiyle buna engel olmak isteyen Kazım Karabekir’in teklifi üzerine Ankara Hükümeti tarafından yaygınlaştırılmıştır. Bunlar içinde en meşhuru da Şerif Köprülü’nün önce Akşam gazetesinde tefrika edilip sonra kitap olarak yayınlanan eseridir.
HAREKÂT NEDEN YAPILDI?
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda savaştığı ilk cephe Kafkas Cephesi oldu. Hasan İzzet Paşa’nın kumandasındaki 3. Ordu, 1914 Kasım’ında Köprüköy ve Azap Muharebelerinde Ruslara karşı başarıyla savaştı. Ruslar bölgede büyük bir kuvvet bulundurmadıklarından Sarıkamış ve çevresinin alınma ihtimali vardı. Ancak İzzet Paşa, Erzurum’a çekilmeyi tercih etti.
Enver Paşa ise bunu doğru bulmuyor, Rusların zayıflığından yararlanılarak taarruz edilmesini istiyordu. Bu kararda, Almanların bir kuşatma harekâtıyla Rusları Tannenberg’de mağlup etmelerinin de etkisi vardı.
Almanlar; Kafkaslarda yapılacak bir harekâtı teşvik etmekte, böylece Rusların bölgeye kuvvet yığmak zorunda kalacaklarını ve Avrupa’daki yüklerinin azalacağını hesaplamaktaydılar.
Enver Paşa önce Hafız Hakkı’yı Erzurum’a gönderdi ve onun olumlu raporu doğrultusunda yola çıktı. H. İzzet Paşa’nın istifası sonrasında da ordu komutanlığını uhdesine aldı. Enver Paşa harekâta istekli görünmeyen komutanları değiştirerek 9. Kolordu Komutanlığı’na İhsan Paşa’yı, 11. Kolordu Komutanlığı’na da Galip Paşa’yı tayin etti. 10. Kolordu Komutanlığı’nı ise Hafız Hakkı üstlenmişti.
Plana göre, 11. Kolordu ve 2. Nizamiye fırkası Aras vadisinde kalarak cepheden taarruzla Rusları oyalayacaktı. 10. Kolordu Narman-Oltu üzerinden Bardız, 9. Kolordu ise Aras-Narman arasındaki dağlardan Kötek yönünde ilerleyerek Sarıkamış-Kars yolunu kesecek ve Rus ordusu imha edilecekti.
Harekâtta Osmanlı kuvvetleri 90.000, Rus kuvvetleri ise 65.000 civarındaydı. Türk ordusu, ikmal ve lojistik yönüyle çok yetersizdi. Karadeniz’den sevkiyata Rus donanması engel teşkil ediyor, en yakın demiryolunun Ulukışla’da olması, nakliyenin çok uzun sürmesine neden oluyordu.
Enver Paşa durumun farkında olsa da askeri motive etmeye çalışıyor ve bir emrinde; “Askerler hepinizi ziyaret ettim; ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını da gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor, yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceksiniz. Siz, orada her türlü nan (ekmek) ve nimete kavuşacaksınız” diyordu.
HATALAR… HATALAR…
Çok büyük imkânsızlıklarla başlayan harekâtın başarısı, hızlı hareket edilerek Rusların elindeki bölgenin alınmasına ve buradaki erzak depolarının ele geçirilmesine bağlıydı. Soğuk ve kar yağışına rağmen öncelikle Rusların elinde bulunan ve ileri üsleri olan Sarıkamış ele geçirilmeliydi. Ruslar bu mevsimde bir Türk taarruzu beklemediklerinden, ciddi bir kuvvet ve top bulundurmuyorlardı.
Harekâtın 22 Aralık’ta başlaması kararlaştırılsa da Hafız Hakkı’nın emriyle 10. Kolordu, iki gün önce taarruza başladı. Rus komutanlar, haberi aldıklarında büyük bir şaşkınlık yaşadılar. İlk gün 10. Kolordu Rusların Oltu Müfrezesi’ni dağıtmış, 9. Kolordu da karşısındaki birkaç düşman bölüğünü yenilgiye uğratmıştı. Ancak 24 Aralık’ta aksilikler yaşanmaya başladı. Hafız Hakkı’nın emrindeki 10. Kolordu, planın aksine Oltu-Ardahan yönüne gitti. Enver Paşa mecburen planı değiştirerek kuşatma cephesini 15 kilometre genişletti.
Ruslar, Türk ordusunun maksadını üç gün sonra anlayarak Sarıkamış’ta kuvvet toplamaya başladılar. Hafız Hakkı Paşa, Enver Paşa’nın yeni planına da uymadı. Küçük bir Rus kuvvetini takip ederek Ardahan istikametine yöneldi. Bu durum, 10. Kolordu’nun Allahuekber Dağları’na sürülerek askerin bir kısmının soğuktan donarak şehit olmasına neden oldu.
Bu sırada komuta kademesinde görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Enver Paşa bir an önce Sarıkamış’a taarruz etmek isterken, diğer komutanlar biraz beklemenin uygun olacağını ileri sürdüler. 24 Aralık’ta Tiflis’e götürülen Rus kuvvetlerinden bir kısmı Sarıkamış’a geldi ve Ruslar ilk düzenli kuvveti oluşturdular.
25 Aralık sabahı, 9. Kolordu Bardız’dan Sarıkamış’a doğru hareket etti. Askerler diz boyunu aşan karda yürümek zorunda kaldılar. Akşam, soğuğun artmasıyla birlikte ilk “donma” vakaları yaşanmaya başladı.
Enver Paşa’nın emri ile 25 Aralık akşamı Sarıkamış’a doğru taarruz başladı. Aç ve yorgun durumdaki Türk kuvvetlerinin sayısı 2.000 civarındaydı ve sekiz adet dağ topu getirilebilmişti. Türk kuvvetleri ilk taarruzda başarılı olduysa da İhsan Paşa, gece taarruzuna alışkın olmayan askerin dinlendirilmesini teklif etti. Enver Paşa’nın bu teklifi kabul etmesiyle üstünlük, Rus tarafına geçti.
Bu sırada 17. ve 29. Tümenler de savaş alanına gelmişlerse de soğuk ve tipi yüzünden birliklerin yarısı kaybedilmiş, askerin bir kısmı ısınacak bir ateş bile bulamadığından soğuktan donmuştu. Ruslar ise esir aldıkları bir Türk subaydan harekât planlarını öğrenmişlerdi.
Hafız Hakkı’nın Allahuekber Dağları’nı aşmaya çalışan kolordusu, çok büyük zayiat verdi. 20.000 kişiden sadece 3.200’ü Başköy’e ulaşabildi. 28 Aralık’ta Türk kuvvetleri 5.000 kişi ile Sarıkamış’ı kuşattı ise de Rusların elindeki 34 top karşısında çaresiz kaldılar.
Ruslar, bir kuşatma harekâtıyla Türk kuvvetlerini çevirmek için taarruza geçtiler. 3 Ocak günü Enver Paşa, komutayı Hafız Hakkı’ya bırakarak Erzurum’a döndü. Hafız Hakkı orduya geri çekilme emri verdiyse de “ricat” için bile geç kalınmıştı.
Az sayıdaki Türk kuvvetleri, perişan bir şekilde Erzurum’a çekildiler. Türk ordusu; soğuk, kar, açlık, tifüs ve Rus kuvvetleri karşısında perişan olmuş, Hafız Hakkı Paşa’nın günlüğündeki ifadeyle “şereften başka her şey mahvolmuştu”.
90.000 ŞEHİT EFSANESİ
Harekâtla ilgili farklı rakamlar verilse de şehit, hasta, yaralı, firar ve esirler dâhil olmak üzere zayiat; 55.000-60.000 arasındadır. Rusların 1915 baharında 23.000 askeri defnettikleri düşünüldüğünde şehit sayısının da 25.000-30.000 olduğu tahmin edilebilir.
Her ortamda söylenen, “bir kurşun atmadan 90.000 askerin donarak şehit olduğu” ise doğru değildir. “90.000 zayiat” ifadesini ilk kullanan “Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi” kitabının yazarı Fransız Larcher olmuşsa da bu eserde “bir kurşun atmadan şehit” tarzında bir ifade yoktur. Bu yanlış, Enver Paşa’yı “küçük düşürmek için” yayılmıştır.
Harekâtla ilgili bir diğer yanlış, askerin yazlık kıyafetle cepheye sürüldüğü şeklindedir. Birliklerden sadece 37. Fırka Suriye’den getirildiğinden yaz kıyafetiyle cepheye gönderilmişti ve bu kuvvetlerin mevcudu 2.000 kadardı.
HAYALCİLİK VE ORDU
Askeri tarihçiler Sarıkamış harekât planını iyi bir plan olarak değerlendirseler de uygulamada yapılan hatalar çok ağır bir fatura ortaya çıkarmıştır. Balkan Harbinde yaşananları tenkit eden “Bozgun” adlı eseri yazmasına rağmen, emirlere aykırı davranan Hafız Hakkı ile tabiat şartları ve lojistiği dikkate almayan Enver Paşa mağlubiyetin en önemli sorumlularıdır.
O güne kadar ordu kumandanlığı yapmamış Enver Paşa’nın komutanlığı üstlenmesi büyük bir hata olmuş, Paşa’nın kolordu komutanlarını değiştirmesi de diğer yanlışı oluşturmuştur.
Komutanlar uyumlu bir yönetim sergileyememiş, yiyecek ihtiyacı köylerden karşılanmaya çalışılmış, ancak aç kalan kuvvetlerin bir kısmı firar etmiştir. Hatta 31. ve 32. Tümenler yanlışlık sonucu birbirleriyle savaşmışlardır. Bütün bunlar bir ordunun başarısının nelere bağlı olduğunu gözler önüne sermektedir.
Günümüzde de 15 Temmuz sonrasında tasfiyeye uğramış, komuta kademesi alt üst olmuş ve siyasetin tam ortasında yer alan bir ordunun bu tür akıbetlere uğrama ihtimali çok yüksektir.
Bu nedenle Sarıkamış dramından gerekli dersler çıkarılmalı, “liyakatsiz” bir kadronun ülkeye neler kaybettireceği bilinmelidir. Ayrıca A. İhsan Paşa’nın Enver Paşa için kullandığı şu söz kulaklara küpe olmalıdır: “Komitacılık başka, kumandanlık başkadır”.
KAYNAKLAR: T. ÖĞÜN, “KAFKAS CEPHESİNDE KADER ANI”, TÜRKLER, C. 13; R. BALCI, TARİHİN SARIKAMIŞ DURUŞMASI, NESİL, 2006.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 27.12.2017 [TR724]
Sarıkamış Muharebeleri bu yönüyle, tarihimizin ön yargıya kurban giden konularından birisidir. Birçok bilimsel çalışmaya rağmen hala yanlış bilgilerin kamuoyunda hâkim olması da önemli bir problemdir.
Bu tür söylemler, 1921’de Enver Paşa’nın Batum’a gelerek Anadolu’ya girmek istemesiyle buna engel olmak isteyen Kazım Karabekir’in teklifi üzerine Ankara Hükümeti tarafından yaygınlaştırılmıştır. Bunlar içinde en meşhuru da Şerif Köprülü’nün önce Akşam gazetesinde tefrika edilip sonra kitap olarak yayınlanan eseridir.
HAREKÂT NEDEN YAPILDI?
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda savaştığı ilk cephe Kafkas Cephesi oldu. Hasan İzzet Paşa’nın kumandasındaki 3. Ordu, 1914 Kasım’ında Köprüköy ve Azap Muharebelerinde Ruslara karşı başarıyla savaştı. Ruslar bölgede büyük bir kuvvet bulundurmadıklarından Sarıkamış ve çevresinin alınma ihtimali vardı. Ancak İzzet Paşa, Erzurum’a çekilmeyi tercih etti.
Enver Paşa ise bunu doğru bulmuyor, Rusların zayıflığından yararlanılarak taarruz edilmesini istiyordu. Bu kararda, Almanların bir kuşatma harekâtıyla Rusları Tannenberg’de mağlup etmelerinin de etkisi vardı.
Almanlar; Kafkaslarda yapılacak bir harekâtı teşvik etmekte, böylece Rusların bölgeye kuvvet yığmak zorunda kalacaklarını ve Avrupa’daki yüklerinin azalacağını hesaplamaktaydılar.
Enver Paşa önce Hafız Hakkı’yı Erzurum’a gönderdi ve onun olumlu raporu doğrultusunda yola çıktı. H. İzzet Paşa’nın istifası sonrasında da ordu komutanlığını uhdesine aldı. Enver Paşa harekâta istekli görünmeyen komutanları değiştirerek 9. Kolordu Komutanlığı’na İhsan Paşa’yı, 11. Kolordu Komutanlığı’na da Galip Paşa’yı tayin etti. 10. Kolordu Komutanlığı’nı ise Hafız Hakkı üstlenmişti.
Plana göre, 11. Kolordu ve 2. Nizamiye fırkası Aras vadisinde kalarak cepheden taarruzla Rusları oyalayacaktı. 10. Kolordu Narman-Oltu üzerinden Bardız, 9. Kolordu ise Aras-Narman arasındaki dağlardan Kötek yönünde ilerleyerek Sarıkamış-Kars yolunu kesecek ve Rus ordusu imha edilecekti.
Harekâtta Osmanlı kuvvetleri 90.000, Rus kuvvetleri ise 65.000 civarındaydı. Türk ordusu, ikmal ve lojistik yönüyle çok yetersizdi. Karadeniz’den sevkiyata Rus donanması engel teşkil ediyor, en yakın demiryolunun Ulukışla’da olması, nakliyenin çok uzun sürmesine neden oluyordu.
Enver Paşa durumun farkında olsa da askeri motive etmeye çalışıyor ve bir emrinde; “Askerler hepinizi ziyaret ettim; ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını da gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor, yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceksiniz. Siz, orada her türlü nan (ekmek) ve nimete kavuşacaksınız” diyordu.
HATALAR… HATALAR…
Çok büyük imkânsızlıklarla başlayan harekâtın başarısı, hızlı hareket edilerek Rusların elindeki bölgenin alınmasına ve buradaki erzak depolarının ele geçirilmesine bağlıydı. Soğuk ve kar yağışına rağmen öncelikle Rusların elinde bulunan ve ileri üsleri olan Sarıkamış ele geçirilmeliydi. Ruslar bu mevsimde bir Türk taarruzu beklemediklerinden, ciddi bir kuvvet ve top bulundurmuyorlardı.
Harekâtın 22 Aralık’ta başlaması kararlaştırılsa da Hafız Hakkı’nın emriyle 10. Kolordu, iki gün önce taarruza başladı. Rus komutanlar, haberi aldıklarında büyük bir şaşkınlık yaşadılar. İlk gün 10. Kolordu Rusların Oltu Müfrezesi’ni dağıtmış, 9. Kolordu da karşısındaki birkaç düşman bölüğünü yenilgiye uğratmıştı. Ancak 24 Aralık’ta aksilikler yaşanmaya başladı. Hafız Hakkı’nın emrindeki 10. Kolordu, planın aksine Oltu-Ardahan yönüne gitti. Enver Paşa mecburen planı değiştirerek kuşatma cephesini 15 kilometre genişletti.
Ruslar, Türk ordusunun maksadını üç gün sonra anlayarak Sarıkamış’ta kuvvet toplamaya başladılar. Hafız Hakkı Paşa, Enver Paşa’nın yeni planına da uymadı. Küçük bir Rus kuvvetini takip ederek Ardahan istikametine yöneldi. Bu durum, 10. Kolordu’nun Allahuekber Dağları’na sürülerek askerin bir kısmının soğuktan donarak şehit olmasına neden oldu.
Bu sırada komuta kademesinde görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Enver Paşa bir an önce Sarıkamış’a taarruz etmek isterken, diğer komutanlar biraz beklemenin uygun olacağını ileri sürdüler. 24 Aralık’ta Tiflis’e götürülen Rus kuvvetlerinden bir kısmı Sarıkamış’a geldi ve Ruslar ilk düzenli kuvveti oluşturdular.
25 Aralık sabahı, 9. Kolordu Bardız’dan Sarıkamış’a doğru hareket etti. Askerler diz boyunu aşan karda yürümek zorunda kaldılar. Akşam, soğuğun artmasıyla birlikte ilk “donma” vakaları yaşanmaya başladı.
Enver Paşa’nın emri ile 25 Aralık akşamı Sarıkamış’a doğru taarruz başladı. Aç ve yorgun durumdaki Türk kuvvetlerinin sayısı 2.000 civarındaydı ve sekiz adet dağ topu getirilebilmişti. Türk kuvvetleri ilk taarruzda başarılı olduysa da İhsan Paşa, gece taarruzuna alışkın olmayan askerin dinlendirilmesini teklif etti. Enver Paşa’nın bu teklifi kabul etmesiyle üstünlük, Rus tarafına geçti.
Bu sırada 17. ve 29. Tümenler de savaş alanına gelmişlerse de soğuk ve tipi yüzünden birliklerin yarısı kaybedilmiş, askerin bir kısmı ısınacak bir ateş bile bulamadığından soğuktan donmuştu. Ruslar ise esir aldıkları bir Türk subaydan harekât planlarını öğrenmişlerdi.
Hafız Hakkı’nın Allahuekber Dağları’nı aşmaya çalışan kolordusu, çok büyük zayiat verdi. 20.000 kişiden sadece 3.200’ü Başköy’e ulaşabildi. 28 Aralık’ta Türk kuvvetleri 5.000 kişi ile Sarıkamış’ı kuşattı ise de Rusların elindeki 34 top karşısında çaresiz kaldılar.
Ruslar, bir kuşatma harekâtıyla Türk kuvvetlerini çevirmek için taarruza geçtiler. 3 Ocak günü Enver Paşa, komutayı Hafız Hakkı’ya bırakarak Erzurum’a döndü. Hafız Hakkı orduya geri çekilme emri verdiyse de “ricat” için bile geç kalınmıştı.
Az sayıdaki Türk kuvvetleri, perişan bir şekilde Erzurum’a çekildiler. Türk ordusu; soğuk, kar, açlık, tifüs ve Rus kuvvetleri karşısında perişan olmuş, Hafız Hakkı Paşa’nın günlüğündeki ifadeyle “şereften başka her şey mahvolmuştu”.
90.000 ŞEHİT EFSANESİ
Harekâtla ilgili farklı rakamlar verilse de şehit, hasta, yaralı, firar ve esirler dâhil olmak üzere zayiat; 55.000-60.000 arasındadır. Rusların 1915 baharında 23.000 askeri defnettikleri düşünüldüğünde şehit sayısının da 25.000-30.000 olduğu tahmin edilebilir.
Her ortamda söylenen, “bir kurşun atmadan 90.000 askerin donarak şehit olduğu” ise doğru değildir. “90.000 zayiat” ifadesini ilk kullanan “Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi” kitabının yazarı Fransız Larcher olmuşsa da bu eserde “bir kurşun atmadan şehit” tarzında bir ifade yoktur. Bu yanlış, Enver Paşa’yı “küçük düşürmek için” yayılmıştır.
Harekâtla ilgili bir diğer yanlış, askerin yazlık kıyafetle cepheye sürüldüğü şeklindedir. Birliklerden sadece 37. Fırka Suriye’den getirildiğinden yaz kıyafetiyle cepheye gönderilmişti ve bu kuvvetlerin mevcudu 2.000 kadardı.
HAYALCİLİK VE ORDU
Askeri tarihçiler Sarıkamış harekât planını iyi bir plan olarak değerlendirseler de uygulamada yapılan hatalar çok ağır bir fatura ortaya çıkarmıştır. Balkan Harbinde yaşananları tenkit eden “Bozgun” adlı eseri yazmasına rağmen, emirlere aykırı davranan Hafız Hakkı ile tabiat şartları ve lojistiği dikkate almayan Enver Paşa mağlubiyetin en önemli sorumlularıdır.
O güne kadar ordu kumandanlığı yapmamış Enver Paşa’nın komutanlığı üstlenmesi büyük bir hata olmuş, Paşa’nın kolordu komutanlarını değiştirmesi de diğer yanlışı oluşturmuştur.
Komutanlar uyumlu bir yönetim sergileyememiş, yiyecek ihtiyacı köylerden karşılanmaya çalışılmış, ancak aç kalan kuvvetlerin bir kısmı firar etmiştir. Hatta 31. ve 32. Tümenler yanlışlık sonucu birbirleriyle savaşmışlardır. Bütün bunlar bir ordunun başarısının nelere bağlı olduğunu gözler önüne sermektedir.
Günümüzde de 15 Temmuz sonrasında tasfiyeye uğramış, komuta kademesi alt üst olmuş ve siyasetin tam ortasında yer alan bir ordunun bu tür akıbetlere uğrama ihtimali çok yüksektir.
Bu nedenle Sarıkamış dramından gerekli dersler çıkarılmalı, “liyakatsiz” bir kadronun ülkeye neler kaybettireceği bilinmelidir. Ayrıca A. İhsan Paşa’nın Enver Paşa için kullandığı şu söz kulaklara küpe olmalıdır: “Komitacılık başka, kumandanlık başkadır”.
KAYNAKLAR: T. ÖĞÜN, “KAFKAS CEPHESİNDE KADER ANI”, TÜRKLER, C. 13; R. BALCI, TARİHİN SARIKAMIŞ DURUŞMASI, NESİL, 2006.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 27.12.2017 [TR724]
Şırnak’taki “Erdoğan Sevdalısı”na dair bir kaç şüphe… [Selim Gündüz]
Önce haberi okuyalım: “Şırnak’ta düzenlenen AK Parti 6. Olağan İl Kongresi’nde, sahneye koşup, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sarılmak isteyen gencin, şehit yakını Hüseyin Demircan olduğu ortaya çıktı. Şimdiye kadar ailesinden 13 kişinin şehit olduğunu belirten Demircan, “Tek amacım, sevdalısı olduğum Cumhurbaşkanı’mıza sarılmaktı.”
Şimdi “sevdalı” şahsı tanıyalım:
Adı Hüseyin Demircan. Şırnak’ta Türkiye Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfı kurucularından.
Kendi ifadesine göre ailesinden PKK’ya 13 şehit vermiş.
AKP iktidarında binlerce asker şehit verildi. Sadece 2016’da 532 asker şehit oldu.
İlk akla gelen soru şu: Ailesinde 13 şehit olan bir insan Erdoğan’a sarılmak ister mi?
İkinci soru bir “vakıf kurucusu”nun Erdoğan’a sarılmak için sahneye şimşek gibi fırlaması normal mi?
Hüseyin Demircan istese Erdoğan’a ulaşabilecek biri.
Şırnak Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfı’nın facebook hesabındaki fotograflara bakalım:
Mesai arkadaşları Erdoğan’la fotograf çektirebiliyor. O da çektirebilirdi.
TSK’ya üst düzeyde ziyaret yapabiliyor:
(Hüseyin Demircan solda) Vakıf kurucusu olarak yukarıdaki gibi Tümen komutanını ziyaret edebiliyor.
(Hüseyin Demircan solda) Vakıf adına ziyaretler yapıyor, kabullere katılıyor.
Yani protokolden habersiz değil. İstese mitingden sonra Erdoğan’la tokalaşabilir. Fotograf çekilebilir. Ama bunun yerine aniden sahneye fırlıyor.
Lütfen şu videonun ilk 1 dakikasını izleyin:
Erdoğan’a sarılmak isteyen kişi bir meczup olsa anlaşılabilir. Yaşlı bir kadın, bir köylü veya bir çiftçi olsa izah edilebilir.
Ama aynen cumhurbaşkanı korumalar gibi koyu takım elbise giymiş, kravat takmış biri ise uzun uzun düşünmek gerekiyor. Bir de Türkiye Gaziler ve Şehit Aileleri vakfı Şırnak Şubesi kurucusu ise iş iyice karışıyor.
Hüseyin Demircan’a ilk müdahale Erdoğan’dan. Yani istese her şeyi yapacak kadar yaklaşabilmiş. Temas sağlamış. İkinci müdahale fotografçısından. Korumalar aklı ise ise fotografçıdan sonra geliyor. Çok sonra müdahale ediyorlar.
Sonraki tepkiler…
HÜSEYİN DEMİRCAN PORTRESİ SİZE KİMLERİ HATIRLATIYOR?
Bana bir “sevda pıtırcığı”ndan çok Hrant Dink’in katili Ogün Samast’ı, azmettiren Yasin Hayal’i ve Jandarma istihbarat elemanı Erhan Tuncel’i hatırlatıyor.
Normal koruma prosedüründe “tanınmayan biri” korunan şahsa yaklaştırılmaz. Hele hamle eder bir vaziyette yaklaşıyorsa engellenir, yetişilemiyorsa ateş edilir, yaralanır.
Erdoğan’a bu kadar hızlı bir şekilde yaklaşan ve sarılabilen bir “vatandaş” istese yakından ateş edebilirdi. Bıçak saplayabilirdi. Kendini patlatabilirdi. Ama Cumhurbaşkanı korumaları, komando profilindeki Demircan’ın hızına yetişemiyor, Erdoğan ve fotografçıdan sonra ancak müdahale ediyor.
İlk çıkarım şu da olabilir: Demek ki partililerce doldurulan koruma ordusu oldukça amatör. Muhtemelen hepsi AKP teşkilatlarından devşirilmiş, dört aylık eğitimden sonra Cumhurbaşkanı’na yakın koruma olmuşlar. Veya…
GELELİM SON ÇIKARIMA VEYA BİR KAÇ SÜPHEYE
2012’lere gidelim. Yaklaşık 5,5 yıl önce zamanın Başbakanı Erdoğan, 28 Şubat soruşturması kapsamında yapılan operasyonlar sorulduğunda şunları söyler: “1 dalga, 2 dalga, 3 dalga, 4 dalga filan… Bundan bizler de ciddi manada rahatsızız… Bu dalgalar böyle arka arkaya geldikçe kusura bakmasınlar, bu dalgalarda bu ülke boğulur.”
Sonraki tarihlerde Ergenekon Operasyonları engellenir, bitirilir. Ardından gelen yıllarda Harp Akademileri’nde subaylara “Bu operasyonlarla şahsım başta olmak üzere, tüm ülke yanlış yönlendirildi, aldatıldı.” der. Ergenekon ve Balyoz mahkumları serbest bıraktırılır. Ergenekon ve Balyoz sanığı generaller geciken rütbelerini de alarak TSK’ya dönerler.
Tüm bu “mutlu günler”in, “hukukun altın devri”nin peşinden 4 gün önceki aşağıdaki haber bu uzun soluklu ittifakın veya itilaf’ın bittiğinin işareti olabilir mi?
Haber şu: “28 ŞUBAT’A 60 MÜEBBET… Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ile Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in de aralarında bulunduğu 60 darbeci hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis talep edildi.”
İşte bu dört gün önceki haberlerden 2 gün sonra Şırnak’taki malum olay oldu.
ÖKÜZ ÖLDÜ, ORTAKLIK BOZULDU MU?
Erdoğan hukuk’a, parlementer demokrasiye, kuvvetler ayrılığına savaş açarken ittifak ettiği unsurlar vardı. Bunlara farklı isimler takılabilir. Ergenekoncular, Askeri vesayetin gizli sahipleri, derin devlet… Acaba bunlarla ortaklık bozuldu mu?
Bu arada ne zamandır Erdoğan’la “can ciğer kuzu sarması” olan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nu bir muhtırayı andıran önceki günkü canhıraşane KHK çıkışını atlamayalım.
Acaba Erdoğan’ın işte bu işbirlikçi müttefikleri işin kendilerine uzandığını anlayınca Erdoğan’a mesaj mı vermek istediler? Yani “İstesek seni yok etmemiz çocuk oyuncağı, ayağını ona göre denk al” mı demek istediler?
“28 Şubat’çılara 60 müebbet” haberleri gündemden düşerse bilelim ki “mesaj” alınmıştır.
Yok eğer önümüzdeki günlerde 28 Şubat’çılar çatır çatır yargılanmaya başlarsa bu şüpheler boşunaymış demektir.
[Selim Gündüz] 27.12.2017 [TR724]
Şimdi “sevdalı” şahsı tanıyalım:
Adı Hüseyin Demircan. Şırnak’ta Türkiye Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfı kurucularından.
Kendi ifadesine göre ailesinden PKK’ya 13 şehit vermiş.
AKP iktidarında binlerce asker şehit verildi. Sadece 2016’da 532 asker şehit oldu.
İlk akla gelen soru şu: Ailesinde 13 şehit olan bir insan Erdoğan’a sarılmak ister mi?
İkinci soru bir “vakıf kurucusu”nun Erdoğan’a sarılmak için sahneye şimşek gibi fırlaması normal mi?
Hüseyin Demircan istese Erdoğan’a ulaşabilecek biri.
Şırnak Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfı’nın facebook hesabındaki fotograflara bakalım:
Mesai arkadaşları Erdoğan’la fotograf çektirebiliyor. O da çektirebilirdi.
TSK’ya üst düzeyde ziyaret yapabiliyor:
(Hüseyin Demircan solda) Vakıf kurucusu olarak yukarıdaki gibi Tümen komutanını ziyaret edebiliyor.
(Hüseyin Demircan solda) Vakıf adına ziyaretler yapıyor, kabullere katılıyor.
Yani protokolden habersiz değil. İstese mitingden sonra Erdoğan’la tokalaşabilir. Fotograf çekilebilir. Ama bunun yerine aniden sahneye fırlıyor.
Lütfen şu videonun ilk 1 dakikasını izleyin:
Erdoğan’a sarılmak isteyen kişi bir meczup olsa anlaşılabilir. Yaşlı bir kadın, bir köylü veya bir çiftçi olsa izah edilebilir.
Ama aynen cumhurbaşkanı korumalar gibi koyu takım elbise giymiş, kravat takmış biri ise uzun uzun düşünmek gerekiyor. Bir de Türkiye Gaziler ve Şehit Aileleri vakfı Şırnak Şubesi kurucusu ise iş iyice karışıyor.
Hüseyin Demircan’a ilk müdahale Erdoğan’dan. Yani istese her şeyi yapacak kadar yaklaşabilmiş. Temas sağlamış. İkinci müdahale fotografçısından. Korumalar aklı ise ise fotografçıdan sonra geliyor. Çok sonra müdahale ediyorlar.
Sonraki tepkiler…
HÜSEYİN DEMİRCAN PORTRESİ SİZE KİMLERİ HATIRLATIYOR?
Bana bir “sevda pıtırcığı”ndan çok Hrant Dink’in katili Ogün Samast’ı, azmettiren Yasin Hayal’i ve Jandarma istihbarat elemanı Erhan Tuncel’i hatırlatıyor.
Normal koruma prosedüründe “tanınmayan biri” korunan şahsa yaklaştırılmaz. Hele hamle eder bir vaziyette yaklaşıyorsa engellenir, yetişilemiyorsa ateş edilir, yaralanır.
Erdoğan’a bu kadar hızlı bir şekilde yaklaşan ve sarılabilen bir “vatandaş” istese yakından ateş edebilirdi. Bıçak saplayabilirdi. Kendini patlatabilirdi. Ama Cumhurbaşkanı korumaları, komando profilindeki Demircan’ın hızına yetişemiyor, Erdoğan ve fotografçıdan sonra ancak müdahale ediyor.
İlk çıkarım şu da olabilir: Demek ki partililerce doldurulan koruma ordusu oldukça amatör. Muhtemelen hepsi AKP teşkilatlarından devşirilmiş, dört aylık eğitimden sonra Cumhurbaşkanı’na yakın koruma olmuşlar. Veya…
GELELİM SON ÇIKARIMA VEYA BİR KAÇ SÜPHEYE
2012’lere gidelim. Yaklaşık 5,5 yıl önce zamanın Başbakanı Erdoğan, 28 Şubat soruşturması kapsamında yapılan operasyonlar sorulduğunda şunları söyler: “1 dalga, 2 dalga, 3 dalga, 4 dalga filan… Bundan bizler de ciddi manada rahatsızız… Bu dalgalar böyle arka arkaya geldikçe kusura bakmasınlar, bu dalgalarda bu ülke boğulur.”
Sonraki tarihlerde Ergenekon Operasyonları engellenir, bitirilir. Ardından gelen yıllarda Harp Akademileri’nde subaylara “Bu operasyonlarla şahsım başta olmak üzere, tüm ülke yanlış yönlendirildi, aldatıldı.” der. Ergenekon ve Balyoz mahkumları serbest bıraktırılır. Ergenekon ve Balyoz sanığı generaller geciken rütbelerini de alarak TSK’ya dönerler.
Tüm bu “mutlu günler”in, “hukukun altın devri”nin peşinden 4 gün önceki aşağıdaki haber bu uzun soluklu ittifakın veya itilaf’ın bittiğinin işareti olabilir mi?
Haber şu: “28 ŞUBAT’A 60 MÜEBBET… Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ile Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in de aralarında bulunduğu 60 darbeci hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis talep edildi.”
İşte bu dört gün önceki haberlerden 2 gün sonra Şırnak’taki malum olay oldu.
ÖKÜZ ÖLDÜ, ORTAKLIK BOZULDU MU?
Erdoğan hukuk’a, parlementer demokrasiye, kuvvetler ayrılığına savaş açarken ittifak ettiği unsurlar vardı. Bunlara farklı isimler takılabilir. Ergenekoncular, Askeri vesayetin gizli sahipleri, derin devlet… Acaba bunlarla ortaklık bozuldu mu?
Bu arada ne zamandır Erdoğan’la “can ciğer kuzu sarması” olan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nu bir muhtırayı andıran önceki günkü canhıraşane KHK çıkışını atlamayalım.
Acaba Erdoğan’ın işte bu işbirlikçi müttefikleri işin kendilerine uzandığını anlayınca Erdoğan’a mesaj mı vermek istediler? Yani “İstesek seni yok etmemiz çocuk oyuncağı, ayağını ona göre denk al” mı demek istediler?
“28 Şubat’çılara 60 müebbet” haberleri gündemden düşerse bilelim ki “mesaj” alınmıştır.
Yok eğer önümüzdeki günlerde 28 Şubat’çılar çatır çatır yargılanmaya başlarsa bu şüpheler boşunaymış demektir.
[Selim Gündüz] 27.12.2017 [TR724]
‘Zarrab Davası’ndan ne öğrendik? [Adem Yavuz Arslan]
‘Zarrab Davası’ olarak bilinen ve İran’a yönelik ambargonun delinmesi ekseninde yürüyen ama resmi adıyla “ABD, Hakan Atilla’ya karşı” davasında gözler jürinin kararında.
12 kişilik jüri heyetinin 20 Aralık’ta başlayan karar toplantısından bir sonuç çıkmadı ve oturumlar yeni yıla sarktı. 3 Ocak 2018’de tekrar toplanacak olan jürinin ne zaman ve ne yönde karar alacağını kestirmek mümkün değil.
Jürinin taleplerine bakarak ‘işlerini ciddiye aldıklarını’ söylemek mümkün. Fakat bunun Hakan Atilla’nın lehine mi aleyhine mi olduğunu anlamak zor.
Bu aşamada ‘sonuç’ üzerine odaklanmaktan ziyade ‘şu ana kadar çıkanlara’ bakmakta fayda var. Çünkü dört hafta ve onlarca saat süren oturumlarda, her biri ‘dokuz sütuna manşet’ olacak onlarca flaş bilgi, belge ve ifade gördük.
Biraz uzun bir özet olacak ama öne çıkan başlıkları hatırlatmakta fayda görüyorum.
1- ERDOĞAN’IN ‘EFSANESİ’ Nİ ‘TÜRKİYE’NİN AVUKATLARI’ YIKTI
Bu davanın ‘en önemli sonucu’ aslında daha ilk gün ortaya çıktı.
27 Kasım Pazartesi gün jüri seçimi yapıldı ve 28 Kasım sabahı duruşmalar başladı. Duruşma salonunda yerimizi aldığımızda önce savcıların davaya dair sunumunu dinledik. Savcı David Denton davanın içeriğine dair açıklamalarda bulundu.
Asıl ‘bomba haber’ ise Hakan Atilla’nın avukatları kürsüye çıkınca geldi. ABD’nin en tecrübeli avukatlarından sayılan -eski savcı- Victor Rocco, Hakan Atilla’nın mağdur olduğunu, asıl suçluların Süleyman Aslan ve dönemin siyasileri olduğunu anlattı. Rocco’nun ‘ayakkabı kutularında, çantalarda utanmazca rüşvet aldılar’ sözü salonda bir şok etkisi yaptı. Çünkü daha davanın ilk gününde, parası Türkiye Hükümeti tarafından ödenen avukatlar 17 Aralık operasyonunu teyit etmişti.
Yani ayakkabı kutularındaki milyonlarca dolar ‘İmam Hatip parası’ değil, rüşvetmiş. Erdoğan’ın tabiriyle Süleyman Aslan ‘saf bir bürokrat’ Reza Zarrab da ‘hayırsever işadamı’ değilmiş. En önemlisi Erdoğan’ın ‘Cemaat terör örgütü ve 17 Aralık operasyonu bir darbe girişimiydi’ tezi, bizzat Erdoğan’ın tuttuğu avukatlarca yerle bir edildi. Davanın ilk ve en önemli sonucu buydu.
2- REZA ‘HAYIRSEVER’, SÜLEYMAN ASLAN’DA ‘SAF BÜROKRAT’ DEĞİLMİŞ
Reza Zarrab’ın ‘tanık’ olması davanın kırılma anlarından birisiydi. 22 Mart 2016’da Miami’de tutuklandıktan sonra New York’a getirilen Reza Zarrab davanın ‘yıldız tanığı’ oldu. Tam 7 gün boyunca kürsüde kalıp İran ambargosunu delmek için kurdukları çarkı anlattı. Kime nasıl rüşvetler verdiğini, kimi nasıl satın aldığını, hangi siyasi ile neler yaptığını tek tek açıkladı.
Zarrab ‘tam işbirliği’ içinde olduğu için muhtemelen anlatacağı başka şeyler de vardı fakat savcılar sorularını Halkbank ve İran Ambargosu ile sınırlı tuttular. Ancak biz önümüzdeki dönemde Zarrab’ın içinde olduğu başka iddianameler, davalar görürsek şaşırmayalım. Çünkü Zarrab’ın 26 Ekim 2017’de savcılıkla yaptığı anlaşmaya göre ‘savcılarla bilgi – belge paylamak’ zorunda.
Nitekim duruşma salonunda savcının ‘Hakan Atilla, hakkında bilgi, belge paylaştığınız tek kişi mi’ sorusuna Zarrab ‘Hayır’ cevabını vermişti.
Davanın en ilginç sonuçlarından birisi Erdoğan’ın ‘hayırsever işadamı’ olarak tanımlayıp uğruna Türkiye’yi yakıp yıktığı Zarrab’ın ‘gerçek kimliği’nin herkesçe görülmesi oldu. Türk bayrağı önünde televizyon röportajları ile parlatılan, plaket vermek için AKP’li bakanların birbirini ezdiği Zarrab, nefes alır gibi yalan söyleyen, selam verdiğine rüşvet dağıtan, her türlü sahte evrak ile Türk bankalarını ve devlet kurumlarını dolandıran, uyuşturucu ve alkol için ABD’de kaldığı cezaevinde gardiyana rüşvet veren, koğuş arkadaşına cinsel saldırıda bulunduğu iddia edilen, kara para aklamak için uluslararası bir şebeke kuran birisiymiş.
Gerçi bilenler Zarrab’ı zaten biliyordu fakat New York’taki mahkemede bütün bu detayları kendisinden dinlemek ilginç bir tecrübeydi.
Zarrab gibi dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ı da (kendisi yoktu ama) tapelerden, SMS ve WhatsApp yazışmalarından tanıma fırsatı bulduk. Erdoğan’ın ‘saf bürokrat’ olarak tanımladığı Aslan pek de saf değilmiş. Rüşvet çarkını kurarken ‘geleceğimi garanti altına almam lazım’ demiş, Zarrab’ın her talebini nakte çevirmiş, Zarrab’tan gelen her ‘misafir’ sonrası (rüşveti ‘misafir’ olarak kodlamışlardı) arayıp ‘sevgilerini’ iletmiş birisi. Zarrab’tan gelecek rüşvet için ilk bakışta bile sahteliği anlaşılabilecek evrakları kabul eden, Türkiye’nin en büyük kamu bankalarından birisi olan Halkbank’ı Zarrab’ın ‘önüne yatıran’ birisiymiş Aslan. Atilla’nın avukatının tarif ettiği gibi ‘utanmazca rüşvet alan’ bir isim.
Bir tapeden gördüğümüz kadarıyla da namaz arası Zarrab’ı arayıp kurdukları sahte ihracat sistemine dair ‘müjdeyi verecek’ kadar da ‘dini bütün’ biri. Bu arada onlarca tape yüzlerce yazışma gördük dinledik, Aslan’ın ‘büyük risk alıyorum, geleceğim tehlike altında’ diyerek istediği rüşvetlere dair her şeyi gördük fakat ‘imam hatip’ olayına dair hiçbir iz yoktu.
3- DEVLETİ ‘ZARRAB’IN ÖNÜNE YATIRMIŞLAR
Mahkeme sırasında dinlediğimiz ifadeler, tapeler, yazışmalar ve açıklamalardan gördük ki Erdoğan, Zarrab için ‘elinden geleni ardına koymamış’. Gerçi kamuoyu az çok biliyordu fakat bazı şeyleri Zarrab’ın ağzından dinlemek ilginç oldu. Şöyle ki: Zarrab, ‘savcılık ile neden anlaşmaya vardığına’ dair soruya cevap verirken sözü ‘mahkum takası ve politik çözüm beklentilerine’ getirdi.
Aslında 2016 yazında ‘anlaşma amaçlı’ olarak savcıyla irtibata geçmiş. Ardından uzun süre tekrar temas kurmamış savcılık ofisiyle. Savcılığa gönderdiği ‘sinyal’in aslında Ankara’ya olduğunu bilmek için uzman olmaya gerek yok. Zarrab’ın bu hamlesinden hemen sonra Erdoğan bizzat dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile Zarrab’ı konuştu. Hatta Emine Erdoğan da Biden’in eşi Jill Biden’den ‘Zarrab’ı istemişti’.
Zarrab takip eden süreçte ‘Beyaz Saray’la ilişkileri güçlü’ avukatlar tuttuğunu, onların Türkiye’ye giderek bizzat Erdoğan ile konuştuklarını, politik çözüm bulmaya çabaladıklarını fakat başarılı olamadıklarını anlattı. Zarrab ‘son çare’ olarak ‘mahkum takası beklentim vardı, olmadı’ dedi. Yani Türkiye’de tutuklanan ABD vatandaşları ile takas edilmeyi bekleyen Zarrab burada da umduğunu bulamayınca savcıya ‘tamam anlaşalım’ mesajı yollamış.
Belki başka bir davanın konusu olacak ama Zarrab için Trump kabinesinin ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn ile pazarlıklar, mahkum takası teklifleri, güçlü avukatlar vs. düşünülürse Erdoğan’ın Zarrab’ı kurtarmak için tüm ülkeyi masaya sürdüğü daha iyi anlaşılıyor.
4- RÜŞVETE MEYİLLİ HERKESİN BİR FİYATI VARDIR
Duruşmalar boyunca Zarrab’ın siyasilerle kurduğu ilişkiler ve rüşvet çarkına dair çok çarpıcı detaylar gördük. Öncelikle Zarrab’ın sadece Türkiye’de değil başka ülkelerde de rüşvet çarkı kurduğunu bizzat kendisinden dinledik.
Atilla’nın avukatlarının sorusuna verdiği cevapta söylediği ‘Rüşvete meyilli herkesin bir fiyatı vardır’ sözü de zihinlere kazındı. “O kadar çok rüşvet verdim ki bazen kime ne verdiğimi karıştırıyordum” diyen Zarrab’ın dağıttığı milyon dolar rüşvetlerin tapelerini dinledik, teknik takip görüntülerini izledik.
Deliller arasında bulunan Excel dosyasında yer alan bilgilere göre Zarrab, dönemin ekonomi bakanı Zafer Çağlayan’a toplamda 50 milyon Euro rüşvet vermiş. Tabi pahalı saatler, piyanolar da var. Dönemin AB Bakanı Egemen Bağış ve dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler de rüşvet alan siyasiler listesinde.
Savcının ekrana getirdiği belgelerde rüşvet ilişkisine dair başka başlıklar da vardı ancak nedense savcı ‘cash to yukarı’ nedir gibi soruları sormadı. Sonuçta Halkbank yöneticilerinin, AKP kabinesinden bakanların Zarrab’ın önüne yattığı, milyonlarca dolar rüşvet aldıkları teyit edilmiş oldu.
5- ONAY VE TALİMAT ERDOĞAN’DAN
Davanın en çok dikkat çeken detaylarından birisi Zarrab’ın Ziraat ve Vakıfbank’a dair anlattıklarıydı. Savcılık bazı tapeleri ekrana getirip Zarrab’a diyalogların detaylarını sordu. Söz konusu tapelerde Erdoğan’ın adı geçiyordu. Zarrab tapelerle ilgili olarak ‘Vakıfbank ve Ziraat Bankası’nın da İran işiyle ilgilendiğini, Erdoğan’ın bu işlemler konusunda (altın ticareti) yardım edilmesi için Vakıfbank ve Ziraat Bankası’na şahsen talimat verdiğini, dönemin Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın bilgisi olduğunu’ anlattı. Zarrab bu bilgileri Zafer Çağlayan’dan aldığını belirtti.
Savcılık o dönem başbakan ve hazineden sorumlu bakanın kim olduğunu sordu. Mahkeme başkanı Berman’ın ekrana tercüme edilmiş olarak aktarılan bu telefon tapelerinin ses kayıtlarının da dinlenilmesine karar vermesi üzerine bu kayıtlar sesli olarak da dinletildi.
Bir başka delilde ise ‘damat’ Berat Albayrak’ın ismi geçti. Zarrab, 17 Aralık operasyonu sonrası rüşvet vererek tahliye olduğunu anlattı. Bu esnada savcı ‘siyasi bağlantıları çok güçlü bir avukat ile Zarrab arasındaki yazışmalar’ diyerek bir dosyayı hakim Berman’a sundu. O dosyada yer alan yazışmalardan sadece bir kaçını görebildik. O yazışmalara göre Zarrab ile Halkbank üzerinden kurulan sistem ile ilgili olarak Berat Albayrak’ın bilgisi ve onayı vardı. Dönemin enerji Bakanı Taner Yıldız’ın da söz konusu trafiğe dahil olduğu yönünde ifadeleri içeren tapeler ekrana getirildi.
6- ZARRAB MİAMİ’DE TUTUKLANINCAYA KADAR PARA AKLAMAYI SÜRDÜRMÜŞ
17 Aralık operasyonu sonrası rüşvet vererek tahliye olan Zarrab, hiçbir şey olmamış gibi ‘eski işine’ geri dönmüş. Dönemin Halkbank genel müdürü Ali Fuat Taşkesenlioğlu ile buluştuğunu, İran parasını transfer etmek için gıda ve altın işine devam etmek istediğini anlatan Zarrab, toplamda 3 ya da 4 toplantı yaptıklarını, o toplantılara Hakan Atilla’nın da katıldığını, Halkbank yöneticilerinin “kendi adını kullanma, yeni tabela şirketleri kur, onlarla devam edelim” teklifinde bulunduğunu anlattı.
Bu toplantıda Zarrab’a Halkbank yöneticileri tarafından ‘muteber şirketler’in ismi de verilmiş. Zarrab, işlerini ‘daha yukarıdan’ halletmek için girişimlerde bulunmuş. Yazışmalara göre ‘yukarısı’ndan kasıt Berat Albayrak ve Erdoğan.
7- ‘ÇİKİNOVA’ VE ‘YAŞASIN FOTOŞOP’
New York’taki mahkeme Halkbank ve devletteki çürümeyi gözler önüne serdi. Az çok biliniyordu fakat gerek Zarrab’ın anlattıkları gerekse de savcının getirdiği deliller gösterdi ki Halkbank kevgire dönmüş.
Zarrab’ın şirketinde ‘sahte belge üretme merkezi’ ve ‘bu işten’ sorumlu personeli varmış. Hatta ‘sahte’ evraklar için ‘çikinova’ diye bir isim uydurduklarını da gördük. Sahteciliği o kadar abartmışlar ki, bazı resmi evrakları fotoşopta yapıp vermişler.
Üstelik, Zarrab’ın sahteciliğinden Halkbank yöneticileri de haberdarmış. Mesela Zarrab ile Süleyman Aslan arasındaki bir yazışmada görülebileceği gibi Aslan “Çikinova yap ver” diyor. Yani bir kamu bankasının genel müdürü, sahte evrak hazırlanıp verilmesini talep ediyor.
Savcı söz konusu ‘çikinova’ evraklardan örnekler gösterdi. Bırakın bankacı olmayı, herhangi birinin bile ilk bakışta anlayacağı bu evraklara hiç bakılmamış. Çünkü Zarrab ‘memurun rüşvetini peşin ödeyenlerden’ olmuş. Bu arada söz konusu meşhur tapenin de (memurun ve o…punun parasını önden verme konuşması) New York’taki mahkemede dinlendiğini de hatırlatayım.
Aslında sahtecilik sadece evraklarda değil. Gerçekte İran ile ticaret de yok. Her şey İran ambargosunu delmek için kağıt üzerinde yapılmış. Yani AKP’lilerin söylediği “ABD ambargosundan bize ne, biz İran ile ticaret yaptık, para kazandık” ifadesinin bir gerçekliği yok. Zarrab, Halkbankası üzerinden yaptıkları ticaretin tamamen kağıt üzerinde olduğunu, gerçekte bir ticaret olmadığını delilleri ile anlattı.
Bu esnada hayli trajikomik detaylar da gördük. Mesela Zarrab hayali gıda işi yaparken fazla abartmış. Hiç buğday yetişmeyen Dubai’den buğday ithal etmiş, 15 bin tonluk gemilere 25 bin ton yüklemiş. Ukrayna’dan tavuk budu, Brezilya’dan tavuk, Malezya’dan Hindistan cevizi yağı almış. Tabi hepsi kağıt üstünde.
Banka yöneticileri de bütün bu sahteciliği biliyorlar, engellemedikleri gibi Zarrab’ı arayıp “Biraz dikkat edin, kör göze parmak işler yapıyorsunuz” diye uyarıyorlar.
Aslında İran’a yönelik gerçek bir ticaret olsa (ki bu mümkündü, çünkü gıda ve insani yardım ambargo kapsamında değildi) Türk üreticisi, sanayicisi çok şey kazanabilecekti fakat bu durumda Zarrab ve siyasiler arasındaki rüşvet çarkı işlemeyecekti.
8- BİLAL ERDOĞAN VE TÜRGEV BAĞLANTISI
Savcı ‘başka bir yere’ mi bağlayacaktı yoksa Zarrab’ın ‘siyasi bağlantılarına örnek vermek’ için mi gündeme getirdi net anlaşılamadı fakat Bilal Erdoğan ve TÜRGEV de dosyaya girdi.
Savcının ekrana getirip hakkında sorular sorduğu tapelere göre Zarrap, yardımcısı Happani’den 3 milyon hazırlaması ve fotoğrafını göndereceği kuryeye teslim etmesini istiyor. Paraların kurye Ahmet Murat Öziş’e verilmesi, o paraların TÜRGEV’e götürülüp teslim edilmesi de ilginç bir detay olarak kayıtlarda yer aldı.
9- AMERİKALILARIN ‘GÖZÜMÜZ ÜZERİNİZDE’ UYARILARINA KULAK TIKAMIŞLAR
Savcılığın temel iddialarından birisi Hakan Atilla’nın İran ambargosunu delmek için sistem geliştirdiği, Halkbank yöneticilerinin ‘tüm uyarılara rağmen’ paravan şirketler üzerinden İran ambargosunu delmeye devam ettiği yönünde. Savcılığın tanıkları arasında yer alan David Cohen ve Adam Szubin en çok dikkat çeken isimlerdi. Dönemin ABD Hazine Bakanlığı müsteşar yardımcısı olan Cohen’in (2015-2017 arası CIA müsteşar yardımcısıydı) uzmanlık alanı ‘terörizm ve finansal istihbarat’.
ABD Hazine Bakanlığı ile Halkbank arasında çok sayıda toplantı olmuş, çok sayıda telefon, e-mail ve mektup iletişimi yaşanmış. Hepsinin ortak noktası ise şu: ABD ambargoya dair detayları sürekli bilgilendirmiş. Gelişmelere ve değişikliklere dair bilgileri güncellemiş. Mealen ‘gözümüz üzerinizde, neler olduğunu görüyoruz’ demişler.
Cohen’in anlattıklarına göre Halkbank ile ABD’li muhatapları arasındaki yazışmalar oldukça uzun bir geçmişe sahip. 12 Mart 2012’de Washington DC’de bir başka toplantı yapılmış. 4 Eylül 2012’de Türkiye’de Cohen’in başkanlığındaki ABD heyeti ile dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın başkanlığındaki Türkiye heyeti Halkbank Genel Müdürlüğü’nde toplantı yapmışlar. O toplantıya davanın tutuklu sanığı Hakan Atilla da katılmış. ABD’li yetkililer İran ambargosuna dair detayları anlatıp bilgilendirmelerde bulunmuşlar. 7 Kasım 2012’de Cohen, Süleyman Aslan’ı arayıp Türkiye ile İran arasındaki altın ticaretine dair ‘kaygıları’ dile getirmiş.
Bu esnada söz konusu telefon görüşmesinin kayıtları da yazılı olarak mahkemeye sunuldu. Süleyman Aslan’a ‘riskin arttığı’ uyarısı yapılmış. Bu konuşmanın ardından 20 Aralık 2012’de ABD Hazine Bakanlığı’ndan Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’a hitaben bir mektup yazılıp ‘hatırlatmalarda’ bulunulmuş. Türkiye ile İran arasındaki altın ticareti burada da gündeme gelmiş.
Cohen, “Başbakan yardımcısı, Türkiye’nin yaptırımlarımızı açıkça ihlal eden uygulamalara karıştığını açık açık ilan etmişti” dedi. 28 Şubat 2013 tarihinde ise bu kez Türkiye’de bir toplantı yapılmış. Savcı toplantıda ne konuşulduğunu sorduğunda Cohen ‘ambargoya dair endişeleri tekrar gündeme getirdiğini’ anlattı. Cohen “Çok kaygılıydık ve bunu net bir şekilde ifade ettik” dediğini anlattı.
1 Temmuz 2013’te bu kez Hakan Atilla, Cohen’e bir e-mail yollamış. 26 Eylül 2013’te ise Cohen ile Atilla arasında bir e-mail trafiği daha var. 10 Ekim 2014’te Washington DC’de yeni Halkbank Genel Müdürü Ali Fuat Taşkesenlioğlu ve Hakan Atilla’nın katılımıyla bir toplantı yapılmış. Gündem yine İran ambargosu.
Savcı ‘bütün bu toplantılarda Türk tarafından tatmin edici bir cevap alabildiniz mi?’ diye sordu. Cohen ‘pek değil’ cevabını verdi. Savcı Cohen’e ‘toplantılarda Zarrab gündeme geldi mi?’ diye sorduğunda Cohen ‘2013 ilkbaharı itibariyle Zarrab gündemimizdeydi. O dönem itibariyle Sarraf hakkında ne bildiğimizi kesin şekilde tarif edemem’ dedi.
Yaptırımların uygulanması konusunda endişelenmesinin başka sebepleri de olduğunu söyleyen Cohen, “Bunları paylaşmaya hazır değilim” değerlendirmesini yaptı. Dönemin OFAC direktörü Adam Szubin’in anlatımları da hayli ilginçti. Halkbank’ı defalarca uyardıklarını anlatan Szubin mealen “Baktım anlamıyorlar, Atilla’yı kenara çekip açıkça uyardım” dedi.
Özetle ABD, Halkbank üzerinden İran ambargosunun delinmesine dair gelişmelerden haberdar olduklarını defalarca söylemişler fakat Türkiye tarafı duymazdan gelmiş.
10- AKP İÇİN HER YER ‘HAVUZ’ HER ŞEY ‘ÇİKİNOVA’
Davanın tarihe geçen anlarından birisi şüphesiz Atilla’nın avukatı Todd Harrison’un 17 Aralık’ın polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ı çapraz sorguya aldığı anlardı. ABD’nin en pahalı avukatlarından sayılan Harrison büyük bir özgüvenle Korkmaz’a Türkiye’den alışık olduğumuz komplo teorileri ile dolu sorular sordu.
‘Soru çalınması’ndan tutun da 15 Temmuz’a dair teorilere kadar uzandı Harrison. Hakan Atilla’nın avukatları aynı zamanda Türkiye’nin avukatları olduğu için Erdoğan’ın ‘resmi söylemi’ne paralel bir çizgide devam etmeleri sürpriz değildi.
Havuz medyasında çıkan haberleri ‘çok ciddi deliller’ gibi Korkmaz’a yöneltti.
Ben hemen avukatın arkasında olduğum için masasını ve ekranını görebiliyordum. Önünde Daily Sabah’ın hazırladığı ve yalan yanlış bilgilerle dolu 15 Temmuz kitapçığı vardı. Yine havuz medyasından alınmış haber kupürleri de dosyalanmıştı.
Harrison’un iddiasına göre Fethullah Gülen, hakim Mustafa Başer’e bir mektup yazıp tutuklu polislerin tahliyesini talep ediyordu. Harrison’un bu sorusu üzerine Korkmaz “Çok saçma geldi. Böyle bir şeyi ilk kez duyuyorum. Saçma bir şey” dedi. Harrison tekrar “Gördünüz mü bu mektubu daha önce” diye sordu. Korkmaz tekrar “Hayır görmedim, ilk kez görüyorum” dedi. Bu cevap üzerine Hakim Berman evrakın jürinin göreceği şekilde ekranlara yansıtılmasına izin vermedi.
Birincisi Fethullah Gülen’in bir mahkeme reisine mektup yazıp ‘arkadaşları serbest bırakın’ demesi akla mantığa aykırı bir durumdu. Mektubun fotoşopta üretildiği çok belliydi. Ortalama zekaya sahip herkes bu mektubun sahte olduğunu anlayabilirdi. Çünkü logo, imza, içerik her şeyiyle ‘dökülüyor’du. Üstelik Havuz’un paylaştığı mektubun oluşturulma tarihi hakimin tahliye kararını verdiği 25 Nisan tarihinden 1 gün sonra yani 26 Nisan akşamı. Yani birileri saçma sapan bir mektup yazmış, tahliye kararından bir gün sonra mektubu üretmişti.
Türkiye’de alışmıştık bu tip sahte belge ve yalan haberlere. Fakat tuhaf olan dünyanın öbür ucunda, yüz binlerce dolar para ödenerek tutulan avukatların bu sahte evrakları delil diye New York’taki mahkemeye getirmesiydi. Üstelik doğruluğuna öyle inanmışlar ki ilk bakışta sahteliği anlaşılabilecek mektuba dair ısrarla sorular sordular.
Bu aşamada Hakim Berman’dan tarihi bir fırça yediler. Öyle ki yıllardır bu mahkemede duruşma izleyen ABD’li gazeteciler bile şaşkınlığını gizleyemedi. Berman, Atilla’nın avukatlarının mahkemeye getirdiği bazı konuların ‘temelsiz ve inandırıcılıktan uzak’ olduğunu söyledi. Hakim Berman ayrıca avukatların dile getirdiği hususları ‘mantıksız, yabancı komplo teorileri’ olarak tanımladı. Avukat Harrison’un Fethullah Gülen’e ait olduğu iddia edilen mektuba dair sorularına da değinen hakim Berman ‘profesyonellikten uzak ve temelsiz’ dedi. Amerikan mahkemelerinin ciddiyetine uymayan tavır sergilendiğini söyleyen Berman, ‘Hiç inandırıcı ve hiç profesyonelce hazırlanmış bir delil değildi’ ifadesini kullandı.
İlk bakışta bile sahteciliği anlaşılabilecek bir mektubu, ABD’deki çok önemli bir mahkemeye ‘delil’ diye getirmek başlı başına tarihi bir andı.
12- HÜSEYİN KORKMAZ OLAYI
17 Aralık’ın polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ın ifadeleri en az Zarrab’ın anlatımları kadar dikkat çekti. (Savcının eli zaten çok güçlüydü ve en önemlisi Zarrab gibi bir itirafçısı varken Hüseyin Korkmaz’a neden ihtiyaç duyduğunu hala anlamış değilim.) Operasyonların içinde bir isim olması, katılmadığı bir operasyon nedeniyle tutuklanması, ülkeden kaçmak zorunda kalması ABD’liler için orijinal bir hikayeydi. Bu açıdan jürinin üzerinde etkisi olduğu muhakkak.
Korkmaz sayesinde 17 Aralık operasyonuna dair ‘birinci elden’ bilgiler almış olduk. İfadesinde şu ana kadar duymadığımız birçok şey anlattı: Mesela ilk defa ‘1 Numara’ diye bir konumun olduğunu öğrendik. Zarrab operasyonunun aslında ilk başta sadece ‘kara para aklama’ ve ‘altın kaçakçılığı’ soruşturması olarak başladığını, soruşturma ilerledikçe genişleyip ‘yeni suçlar’ ve ‘yeni zanlılar’ eklendiğini öğrendik. ‘Ayakkabı kutuları’, ‘deste deste dolarlar’ polisler için de sürpriz olmuş. Bir bakıma ucunu yakaladıkları ip nereye giderse oraya gitmişler. Korkmaz, Zarrab’ın ‘1 Numara’ diye bir konumdan bahsettiğini, tüm yapılanmanın üzerinde onun olduğunu tespit ettiklerini anlattı. Savcı ‘kim bu 1 numara?’ diye sorunca Korkmaz, ‘Recep Tayyip Erdoğan’ dedi.
Hüseyin Korkmaz çok ilginç detaylar verdi fakat tüm Türk medyasına FBI’dan aldığı 50 bin dolar manşet oldu. Korkmaz, savcının sorusu üzerine FBI’ın 50 bin dolar verdiğini, savcılığın da kirasını ödediğini anlattı. FBI, önemli davalarda tanıklara bu tip bir ödeme yapıyor. Yani prosedürel bir işlem fakat bu, davayı Cemaat’e bağlamak isteyen hükümet ve Havuz medyası için iyi malzemeydi.
Zarrab ve Korkmaz’ın ifadeleri Türkiye’nin ne kadar kokuştuğunu da gösterdi. Yolsuzluk soruşturması yapan bir polisin başına gelenler, sürgünler, haksız tutuklanmalar ve tehditler dünyanın gözü önünde kayıtlara girdi.
13- HALKBANK, AKTİF BANK VE DİĞERLERİ
Duruşmalar sırasında gördük ki, İran ambargosunu delmek için kullanılan tek banka Halkbank değilmiş. Zarrab aslında ilk olarak bugünün Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın Çalık Holding CEO’su olduğu dönemlerde Çalık Holding’in bankası Aktif Bank ile çalışmış. Hatta Aktif Bank, Zarrab’ın İran ile işlerini şüpheli bulup hesap açmayınca dönemin AB Bakanı Egemen Bağış devreye giriyor. Tabi Bağış’ın bu jesti karşılıksız kalmamış.
Oturumlar süresince başka bankaların da ‘sistem’le yolunun kesiştiği görüldü. Arap Türk Bankası bunlardan birisi. Türkiye Finans’ın da adı bazı tapelerde geçerken Ziraat Bankası’nın bir işlemi ABD makamlarının ‘kara para takip filtresi’ne takılmış. Tapelerde, ifadelerde Deniz Bank gibi başka bankaların da adı var.
14- CEMAAT OLMAZSA OLMAZ
Her ne kadar davanın konusu İran ambargosunun delinmesi ve kara para aklama gibi suçları içerse de bir şekilde Cemaat’e bağlanmasa olmazdı. Hakan Atilla’nın avukatları davayı düşürmek için konuyu döndürüp dolaştırıp bir şekilde Cemaat’e getirdi. Atilla’nın avukatı Fleming ne yapmak istedi pek anlaşılamadı ama Zarrab’a “Gülencileri duydunuz mu?” diye sordu. Zarrab ise “Evet. Farklı gruplar bu grup için farklı isimler kullanıyor. Bu yüzden onların siyasi mi, dini mi yoksa bir terör örgütü mü olup olmadığını bilmiyorum” dedi.
Fleming ardından Gülencilerin “Bir yeri patlatan teröristler olmadıklarında hemfikiriz değil mi?” diye sordu. Zarrab ise “Bu konuda sizinle anlaşmamız mümkün değil çünkü ne yaptıklarını bilmiyorum” dedi. Atilla’nın avukatları Hüseyin Korkmaz’ın tanıklığında da sık sık konuyu Cemaat’e getirdi. Böylece ‘başı sıkışan herkesin Cemaat’e sallayarak çıkış araması’ kuralı dünyanın öbür ucunda da geçerli oldu.
15- HAKAN ATİLLA’NIN AÇMAZI
Hakan Atilla bu davanın en zayıf halkasıydı. Zira milyonlarca dolarlık rüşvetlerin havada uçuştuğu bir sistemde ‘en az kirlenen’ olmayı başarmış, rüşvet almamıştı. Fakat bankanın en güçlü ikinci ismi iken gözünün önünde dönen suça müdahale etmemesi onu sanık sandalyesine oturttu.
Atilla’nın avukatları jüriyi etkilemek için farklı bir taktik uyguladı. Zarrab’ı ‘yalancı ve suç makinesi’ olarak etiketleyen avukatlar, Atilla’yı da ‘dürüst ve başarılı bir bürokrat, iyi aile babası’ olarak lanse etti. Tüm duruşma boyunca da buna oynadılar. Bunda da başarılı oldular denebilir. Ancak şöyle bir açmazları da vardı Atilla’nın avukatlarının. Zarrab’ı sorgularken çok tutuktular. Çünkü karşılarında ‘savcı ile tam işbirliğine söz vermiş’ bir Zarrap vardı. Soracakları soruların ‘nereye ve kime’ gideceğini kestiremiyorlardı. O yüzden Zarrab’ı hırpalayacak sorular soramadılar. Biraz da bu yüzden Atilla’nın eğitim ve aile hayatına dair detayın detayı sorularla jüriyi etkilemeye çalıştılar.
Sonuç olarak; yaklaşık 4 hafta süren oturumlar, onlarca saat süren ifadeler ve binlerce sayfalık dökümanlardan başka başlıklar da çıkarmak mümkün. Benim açımdan en önemli sonuç neydi derseniz kesinlikle ‘1 Numaralı’ maddeydi derim.
[Adem Yavuz Arslan] 27.12.2017 [TR724]
12 kişilik jüri heyetinin 20 Aralık’ta başlayan karar toplantısından bir sonuç çıkmadı ve oturumlar yeni yıla sarktı. 3 Ocak 2018’de tekrar toplanacak olan jürinin ne zaman ve ne yönde karar alacağını kestirmek mümkün değil.
Jürinin taleplerine bakarak ‘işlerini ciddiye aldıklarını’ söylemek mümkün. Fakat bunun Hakan Atilla’nın lehine mi aleyhine mi olduğunu anlamak zor.
Bu aşamada ‘sonuç’ üzerine odaklanmaktan ziyade ‘şu ana kadar çıkanlara’ bakmakta fayda var. Çünkü dört hafta ve onlarca saat süren oturumlarda, her biri ‘dokuz sütuna manşet’ olacak onlarca flaş bilgi, belge ve ifade gördük.
Biraz uzun bir özet olacak ama öne çıkan başlıkları hatırlatmakta fayda görüyorum.
1- ERDOĞAN’IN ‘EFSANESİ’ Nİ ‘TÜRKİYE’NİN AVUKATLARI’ YIKTI
Bu davanın ‘en önemli sonucu’ aslında daha ilk gün ortaya çıktı.
27 Kasım Pazartesi gün jüri seçimi yapıldı ve 28 Kasım sabahı duruşmalar başladı. Duruşma salonunda yerimizi aldığımızda önce savcıların davaya dair sunumunu dinledik. Savcı David Denton davanın içeriğine dair açıklamalarda bulundu.
Asıl ‘bomba haber’ ise Hakan Atilla’nın avukatları kürsüye çıkınca geldi. ABD’nin en tecrübeli avukatlarından sayılan -eski savcı- Victor Rocco, Hakan Atilla’nın mağdur olduğunu, asıl suçluların Süleyman Aslan ve dönemin siyasileri olduğunu anlattı. Rocco’nun ‘ayakkabı kutularında, çantalarda utanmazca rüşvet aldılar’ sözü salonda bir şok etkisi yaptı. Çünkü daha davanın ilk gününde, parası Türkiye Hükümeti tarafından ödenen avukatlar 17 Aralık operasyonunu teyit etmişti.
Yani ayakkabı kutularındaki milyonlarca dolar ‘İmam Hatip parası’ değil, rüşvetmiş. Erdoğan’ın tabiriyle Süleyman Aslan ‘saf bir bürokrat’ Reza Zarrab da ‘hayırsever işadamı’ değilmiş. En önemlisi Erdoğan’ın ‘Cemaat terör örgütü ve 17 Aralık operasyonu bir darbe girişimiydi’ tezi, bizzat Erdoğan’ın tuttuğu avukatlarca yerle bir edildi. Davanın ilk ve en önemli sonucu buydu.
2- REZA ‘HAYIRSEVER’, SÜLEYMAN ASLAN’DA ‘SAF BÜROKRAT’ DEĞİLMİŞ
Reza Zarrab’ın ‘tanık’ olması davanın kırılma anlarından birisiydi. 22 Mart 2016’da Miami’de tutuklandıktan sonra New York’a getirilen Reza Zarrab davanın ‘yıldız tanığı’ oldu. Tam 7 gün boyunca kürsüde kalıp İran ambargosunu delmek için kurdukları çarkı anlattı. Kime nasıl rüşvetler verdiğini, kimi nasıl satın aldığını, hangi siyasi ile neler yaptığını tek tek açıkladı.
Zarrab ‘tam işbirliği’ içinde olduğu için muhtemelen anlatacağı başka şeyler de vardı fakat savcılar sorularını Halkbank ve İran Ambargosu ile sınırlı tuttular. Ancak biz önümüzdeki dönemde Zarrab’ın içinde olduğu başka iddianameler, davalar görürsek şaşırmayalım. Çünkü Zarrab’ın 26 Ekim 2017’de savcılıkla yaptığı anlaşmaya göre ‘savcılarla bilgi – belge paylamak’ zorunda.
Nitekim duruşma salonunda savcının ‘Hakan Atilla, hakkında bilgi, belge paylaştığınız tek kişi mi’ sorusuna Zarrab ‘Hayır’ cevabını vermişti.
Davanın en ilginç sonuçlarından birisi Erdoğan’ın ‘hayırsever işadamı’ olarak tanımlayıp uğruna Türkiye’yi yakıp yıktığı Zarrab’ın ‘gerçek kimliği’nin herkesçe görülmesi oldu. Türk bayrağı önünde televizyon röportajları ile parlatılan, plaket vermek için AKP’li bakanların birbirini ezdiği Zarrab, nefes alır gibi yalan söyleyen, selam verdiğine rüşvet dağıtan, her türlü sahte evrak ile Türk bankalarını ve devlet kurumlarını dolandıran, uyuşturucu ve alkol için ABD’de kaldığı cezaevinde gardiyana rüşvet veren, koğuş arkadaşına cinsel saldırıda bulunduğu iddia edilen, kara para aklamak için uluslararası bir şebeke kuran birisiymiş.
Gerçi bilenler Zarrab’ı zaten biliyordu fakat New York’taki mahkemede bütün bu detayları kendisinden dinlemek ilginç bir tecrübeydi.
Zarrab gibi dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ı da (kendisi yoktu ama) tapelerden, SMS ve WhatsApp yazışmalarından tanıma fırsatı bulduk. Erdoğan’ın ‘saf bürokrat’ olarak tanımladığı Aslan pek de saf değilmiş. Rüşvet çarkını kurarken ‘geleceğimi garanti altına almam lazım’ demiş, Zarrab’ın her talebini nakte çevirmiş, Zarrab’tan gelen her ‘misafir’ sonrası (rüşveti ‘misafir’ olarak kodlamışlardı) arayıp ‘sevgilerini’ iletmiş birisi. Zarrab’tan gelecek rüşvet için ilk bakışta bile sahteliği anlaşılabilecek evrakları kabul eden, Türkiye’nin en büyük kamu bankalarından birisi olan Halkbank’ı Zarrab’ın ‘önüne yatıran’ birisiymiş Aslan. Atilla’nın avukatının tarif ettiği gibi ‘utanmazca rüşvet alan’ bir isim.
Bir tapeden gördüğümüz kadarıyla da namaz arası Zarrab’ı arayıp kurdukları sahte ihracat sistemine dair ‘müjdeyi verecek’ kadar da ‘dini bütün’ biri. Bu arada onlarca tape yüzlerce yazışma gördük dinledik, Aslan’ın ‘büyük risk alıyorum, geleceğim tehlike altında’ diyerek istediği rüşvetlere dair her şeyi gördük fakat ‘imam hatip’ olayına dair hiçbir iz yoktu.
3- DEVLETİ ‘ZARRAB’IN ÖNÜNE YATIRMIŞLAR
Mahkeme sırasında dinlediğimiz ifadeler, tapeler, yazışmalar ve açıklamalardan gördük ki Erdoğan, Zarrab için ‘elinden geleni ardına koymamış’. Gerçi kamuoyu az çok biliyordu fakat bazı şeyleri Zarrab’ın ağzından dinlemek ilginç oldu. Şöyle ki: Zarrab, ‘savcılık ile neden anlaşmaya vardığına’ dair soruya cevap verirken sözü ‘mahkum takası ve politik çözüm beklentilerine’ getirdi.
Aslında 2016 yazında ‘anlaşma amaçlı’ olarak savcıyla irtibata geçmiş. Ardından uzun süre tekrar temas kurmamış savcılık ofisiyle. Savcılığa gönderdiği ‘sinyal’in aslında Ankara’ya olduğunu bilmek için uzman olmaya gerek yok. Zarrab’ın bu hamlesinden hemen sonra Erdoğan bizzat dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile Zarrab’ı konuştu. Hatta Emine Erdoğan da Biden’in eşi Jill Biden’den ‘Zarrab’ı istemişti’.
Zarrab takip eden süreçte ‘Beyaz Saray’la ilişkileri güçlü’ avukatlar tuttuğunu, onların Türkiye’ye giderek bizzat Erdoğan ile konuştuklarını, politik çözüm bulmaya çabaladıklarını fakat başarılı olamadıklarını anlattı. Zarrab ‘son çare’ olarak ‘mahkum takası beklentim vardı, olmadı’ dedi. Yani Türkiye’de tutuklanan ABD vatandaşları ile takas edilmeyi bekleyen Zarrab burada da umduğunu bulamayınca savcıya ‘tamam anlaşalım’ mesajı yollamış.
Belki başka bir davanın konusu olacak ama Zarrab için Trump kabinesinin ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn ile pazarlıklar, mahkum takası teklifleri, güçlü avukatlar vs. düşünülürse Erdoğan’ın Zarrab’ı kurtarmak için tüm ülkeyi masaya sürdüğü daha iyi anlaşılıyor.
4- RÜŞVETE MEYİLLİ HERKESİN BİR FİYATI VARDIR
Duruşmalar boyunca Zarrab’ın siyasilerle kurduğu ilişkiler ve rüşvet çarkına dair çok çarpıcı detaylar gördük. Öncelikle Zarrab’ın sadece Türkiye’de değil başka ülkelerde de rüşvet çarkı kurduğunu bizzat kendisinden dinledik.
Atilla’nın avukatlarının sorusuna verdiği cevapta söylediği ‘Rüşvete meyilli herkesin bir fiyatı vardır’ sözü de zihinlere kazındı. “O kadar çok rüşvet verdim ki bazen kime ne verdiğimi karıştırıyordum” diyen Zarrab’ın dağıttığı milyon dolar rüşvetlerin tapelerini dinledik, teknik takip görüntülerini izledik.
Deliller arasında bulunan Excel dosyasında yer alan bilgilere göre Zarrab, dönemin ekonomi bakanı Zafer Çağlayan’a toplamda 50 milyon Euro rüşvet vermiş. Tabi pahalı saatler, piyanolar da var. Dönemin AB Bakanı Egemen Bağış ve dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler de rüşvet alan siyasiler listesinde.
Savcının ekrana getirdiği belgelerde rüşvet ilişkisine dair başka başlıklar da vardı ancak nedense savcı ‘cash to yukarı’ nedir gibi soruları sormadı. Sonuçta Halkbank yöneticilerinin, AKP kabinesinden bakanların Zarrab’ın önüne yattığı, milyonlarca dolar rüşvet aldıkları teyit edilmiş oldu.
5- ONAY VE TALİMAT ERDOĞAN’DAN
Davanın en çok dikkat çeken detaylarından birisi Zarrab’ın Ziraat ve Vakıfbank’a dair anlattıklarıydı. Savcılık bazı tapeleri ekrana getirip Zarrab’a diyalogların detaylarını sordu. Söz konusu tapelerde Erdoğan’ın adı geçiyordu. Zarrab tapelerle ilgili olarak ‘Vakıfbank ve Ziraat Bankası’nın da İran işiyle ilgilendiğini, Erdoğan’ın bu işlemler konusunda (altın ticareti) yardım edilmesi için Vakıfbank ve Ziraat Bankası’na şahsen talimat verdiğini, dönemin Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın bilgisi olduğunu’ anlattı. Zarrab bu bilgileri Zafer Çağlayan’dan aldığını belirtti.
Savcılık o dönem başbakan ve hazineden sorumlu bakanın kim olduğunu sordu. Mahkeme başkanı Berman’ın ekrana tercüme edilmiş olarak aktarılan bu telefon tapelerinin ses kayıtlarının da dinlenilmesine karar vermesi üzerine bu kayıtlar sesli olarak da dinletildi.
Bir başka delilde ise ‘damat’ Berat Albayrak’ın ismi geçti. Zarrab, 17 Aralık operasyonu sonrası rüşvet vererek tahliye olduğunu anlattı. Bu esnada savcı ‘siyasi bağlantıları çok güçlü bir avukat ile Zarrab arasındaki yazışmalar’ diyerek bir dosyayı hakim Berman’a sundu. O dosyada yer alan yazışmalardan sadece bir kaçını görebildik. O yazışmalara göre Zarrab ile Halkbank üzerinden kurulan sistem ile ilgili olarak Berat Albayrak’ın bilgisi ve onayı vardı. Dönemin enerji Bakanı Taner Yıldız’ın da söz konusu trafiğe dahil olduğu yönünde ifadeleri içeren tapeler ekrana getirildi.
6- ZARRAB MİAMİ’DE TUTUKLANINCAYA KADAR PARA AKLAMAYI SÜRDÜRMÜŞ
17 Aralık operasyonu sonrası rüşvet vererek tahliye olan Zarrab, hiçbir şey olmamış gibi ‘eski işine’ geri dönmüş. Dönemin Halkbank genel müdürü Ali Fuat Taşkesenlioğlu ile buluştuğunu, İran parasını transfer etmek için gıda ve altın işine devam etmek istediğini anlatan Zarrab, toplamda 3 ya da 4 toplantı yaptıklarını, o toplantılara Hakan Atilla’nın da katıldığını, Halkbank yöneticilerinin “kendi adını kullanma, yeni tabela şirketleri kur, onlarla devam edelim” teklifinde bulunduğunu anlattı.
Bu toplantıda Zarrab’a Halkbank yöneticileri tarafından ‘muteber şirketler’in ismi de verilmiş. Zarrab, işlerini ‘daha yukarıdan’ halletmek için girişimlerde bulunmuş. Yazışmalara göre ‘yukarısı’ndan kasıt Berat Albayrak ve Erdoğan.
7- ‘ÇİKİNOVA’ VE ‘YAŞASIN FOTOŞOP’
New York’taki mahkeme Halkbank ve devletteki çürümeyi gözler önüne serdi. Az çok biliniyordu fakat gerek Zarrab’ın anlattıkları gerekse de savcının getirdiği deliller gösterdi ki Halkbank kevgire dönmüş.
Zarrab’ın şirketinde ‘sahte belge üretme merkezi’ ve ‘bu işten’ sorumlu personeli varmış. Hatta ‘sahte’ evraklar için ‘çikinova’ diye bir isim uydurduklarını da gördük. Sahteciliği o kadar abartmışlar ki, bazı resmi evrakları fotoşopta yapıp vermişler.
Üstelik, Zarrab’ın sahteciliğinden Halkbank yöneticileri de haberdarmış. Mesela Zarrab ile Süleyman Aslan arasındaki bir yazışmada görülebileceği gibi Aslan “Çikinova yap ver” diyor. Yani bir kamu bankasının genel müdürü, sahte evrak hazırlanıp verilmesini talep ediyor.
Savcı söz konusu ‘çikinova’ evraklardan örnekler gösterdi. Bırakın bankacı olmayı, herhangi birinin bile ilk bakışta anlayacağı bu evraklara hiç bakılmamış. Çünkü Zarrab ‘memurun rüşvetini peşin ödeyenlerden’ olmuş. Bu arada söz konusu meşhur tapenin de (memurun ve o…punun parasını önden verme konuşması) New York’taki mahkemede dinlendiğini de hatırlatayım.
Aslında sahtecilik sadece evraklarda değil. Gerçekte İran ile ticaret de yok. Her şey İran ambargosunu delmek için kağıt üzerinde yapılmış. Yani AKP’lilerin söylediği “ABD ambargosundan bize ne, biz İran ile ticaret yaptık, para kazandık” ifadesinin bir gerçekliği yok. Zarrab, Halkbankası üzerinden yaptıkları ticaretin tamamen kağıt üzerinde olduğunu, gerçekte bir ticaret olmadığını delilleri ile anlattı.
Bu esnada hayli trajikomik detaylar da gördük. Mesela Zarrab hayali gıda işi yaparken fazla abartmış. Hiç buğday yetişmeyen Dubai’den buğday ithal etmiş, 15 bin tonluk gemilere 25 bin ton yüklemiş. Ukrayna’dan tavuk budu, Brezilya’dan tavuk, Malezya’dan Hindistan cevizi yağı almış. Tabi hepsi kağıt üstünde.
Banka yöneticileri de bütün bu sahteciliği biliyorlar, engellemedikleri gibi Zarrab’ı arayıp “Biraz dikkat edin, kör göze parmak işler yapıyorsunuz” diye uyarıyorlar.
Aslında İran’a yönelik gerçek bir ticaret olsa (ki bu mümkündü, çünkü gıda ve insani yardım ambargo kapsamında değildi) Türk üreticisi, sanayicisi çok şey kazanabilecekti fakat bu durumda Zarrab ve siyasiler arasındaki rüşvet çarkı işlemeyecekti.
8- BİLAL ERDOĞAN VE TÜRGEV BAĞLANTISI
Savcı ‘başka bir yere’ mi bağlayacaktı yoksa Zarrab’ın ‘siyasi bağlantılarına örnek vermek’ için mi gündeme getirdi net anlaşılamadı fakat Bilal Erdoğan ve TÜRGEV de dosyaya girdi.
Savcının ekrana getirip hakkında sorular sorduğu tapelere göre Zarrap, yardımcısı Happani’den 3 milyon hazırlaması ve fotoğrafını göndereceği kuryeye teslim etmesini istiyor. Paraların kurye Ahmet Murat Öziş’e verilmesi, o paraların TÜRGEV’e götürülüp teslim edilmesi de ilginç bir detay olarak kayıtlarda yer aldı.
9- AMERİKALILARIN ‘GÖZÜMÜZ ÜZERİNİZDE’ UYARILARINA KULAK TIKAMIŞLAR
Savcılığın temel iddialarından birisi Hakan Atilla’nın İran ambargosunu delmek için sistem geliştirdiği, Halkbank yöneticilerinin ‘tüm uyarılara rağmen’ paravan şirketler üzerinden İran ambargosunu delmeye devam ettiği yönünde. Savcılığın tanıkları arasında yer alan David Cohen ve Adam Szubin en çok dikkat çeken isimlerdi. Dönemin ABD Hazine Bakanlığı müsteşar yardımcısı olan Cohen’in (2015-2017 arası CIA müsteşar yardımcısıydı) uzmanlık alanı ‘terörizm ve finansal istihbarat’.
ABD Hazine Bakanlığı ile Halkbank arasında çok sayıda toplantı olmuş, çok sayıda telefon, e-mail ve mektup iletişimi yaşanmış. Hepsinin ortak noktası ise şu: ABD ambargoya dair detayları sürekli bilgilendirmiş. Gelişmelere ve değişikliklere dair bilgileri güncellemiş. Mealen ‘gözümüz üzerinizde, neler olduğunu görüyoruz’ demişler.
Cohen’in anlattıklarına göre Halkbank ile ABD’li muhatapları arasındaki yazışmalar oldukça uzun bir geçmişe sahip. 12 Mart 2012’de Washington DC’de bir başka toplantı yapılmış. 4 Eylül 2012’de Türkiye’de Cohen’in başkanlığındaki ABD heyeti ile dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın başkanlığındaki Türkiye heyeti Halkbank Genel Müdürlüğü’nde toplantı yapmışlar. O toplantıya davanın tutuklu sanığı Hakan Atilla da katılmış. ABD’li yetkililer İran ambargosuna dair detayları anlatıp bilgilendirmelerde bulunmuşlar. 7 Kasım 2012’de Cohen, Süleyman Aslan’ı arayıp Türkiye ile İran arasındaki altın ticaretine dair ‘kaygıları’ dile getirmiş.
Bu esnada söz konusu telefon görüşmesinin kayıtları da yazılı olarak mahkemeye sunuldu. Süleyman Aslan’a ‘riskin arttığı’ uyarısı yapılmış. Bu konuşmanın ardından 20 Aralık 2012’de ABD Hazine Bakanlığı’ndan Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’a hitaben bir mektup yazılıp ‘hatırlatmalarda’ bulunulmuş. Türkiye ile İran arasındaki altın ticareti burada da gündeme gelmiş.
Cohen, “Başbakan yardımcısı, Türkiye’nin yaptırımlarımızı açıkça ihlal eden uygulamalara karıştığını açık açık ilan etmişti” dedi. 28 Şubat 2013 tarihinde ise bu kez Türkiye’de bir toplantı yapılmış. Savcı toplantıda ne konuşulduğunu sorduğunda Cohen ‘ambargoya dair endişeleri tekrar gündeme getirdiğini’ anlattı. Cohen “Çok kaygılıydık ve bunu net bir şekilde ifade ettik” dediğini anlattı.
1 Temmuz 2013’te bu kez Hakan Atilla, Cohen’e bir e-mail yollamış. 26 Eylül 2013’te ise Cohen ile Atilla arasında bir e-mail trafiği daha var. 10 Ekim 2014’te Washington DC’de yeni Halkbank Genel Müdürü Ali Fuat Taşkesenlioğlu ve Hakan Atilla’nın katılımıyla bir toplantı yapılmış. Gündem yine İran ambargosu.
Savcı ‘bütün bu toplantılarda Türk tarafından tatmin edici bir cevap alabildiniz mi?’ diye sordu. Cohen ‘pek değil’ cevabını verdi. Savcı Cohen’e ‘toplantılarda Zarrab gündeme geldi mi?’ diye sorduğunda Cohen ‘2013 ilkbaharı itibariyle Zarrab gündemimizdeydi. O dönem itibariyle Sarraf hakkında ne bildiğimizi kesin şekilde tarif edemem’ dedi.
Yaptırımların uygulanması konusunda endişelenmesinin başka sebepleri de olduğunu söyleyen Cohen, “Bunları paylaşmaya hazır değilim” değerlendirmesini yaptı. Dönemin OFAC direktörü Adam Szubin’in anlatımları da hayli ilginçti. Halkbank’ı defalarca uyardıklarını anlatan Szubin mealen “Baktım anlamıyorlar, Atilla’yı kenara çekip açıkça uyardım” dedi.
Özetle ABD, Halkbank üzerinden İran ambargosunun delinmesine dair gelişmelerden haberdar olduklarını defalarca söylemişler fakat Türkiye tarafı duymazdan gelmiş.
10- AKP İÇİN HER YER ‘HAVUZ’ HER ŞEY ‘ÇİKİNOVA’
Davanın tarihe geçen anlarından birisi şüphesiz Atilla’nın avukatı Todd Harrison’un 17 Aralık’ın polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ı çapraz sorguya aldığı anlardı. ABD’nin en pahalı avukatlarından sayılan Harrison büyük bir özgüvenle Korkmaz’a Türkiye’den alışık olduğumuz komplo teorileri ile dolu sorular sordu.
‘Soru çalınması’ndan tutun da 15 Temmuz’a dair teorilere kadar uzandı Harrison. Hakan Atilla’nın avukatları aynı zamanda Türkiye’nin avukatları olduğu için Erdoğan’ın ‘resmi söylemi’ne paralel bir çizgide devam etmeleri sürpriz değildi.
Havuz medyasında çıkan haberleri ‘çok ciddi deliller’ gibi Korkmaz’a yöneltti.
Ben hemen avukatın arkasında olduğum için masasını ve ekranını görebiliyordum. Önünde Daily Sabah’ın hazırladığı ve yalan yanlış bilgilerle dolu 15 Temmuz kitapçığı vardı. Yine havuz medyasından alınmış haber kupürleri de dosyalanmıştı.
Harrison’un iddiasına göre Fethullah Gülen, hakim Mustafa Başer’e bir mektup yazıp tutuklu polislerin tahliyesini talep ediyordu. Harrison’un bu sorusu üzerine Korkmaz “Çok saçma geldi. Böyle bir şeyi ilk kez duyuyorum. Saçma bir şey” dedi. Harrison tekrar “Gördünüz mü bu mektubu daha önce” diye sordu. Korkmaz tekrar “Hayır görmedim, ilk kez görüyorum” dedi. Bu cevap üzerine Hakim Berman evrakın jürinin göreceği şekilde ekranlara yansıtılmasına izin vermedi.
Birincisi Fethullah Gülen’in bir mahkeme reisine mektup yazıp ‘arkadaşları serbest bırakın’ demesi akla mantığa aykırı bir durumdu. Mektubun fotoşopta üretildiği çok belliydi. Ortalama zekaya sahip herkes bu mektubun sahte olduğunu anlayabilirdi. Çünkü logo, imza, içerik her şeyiyle ‘dökülüyor’du. Üstelik Havuz’un paylaştığı mektubun oluşturulma tarihi hakimin tahliye kararını verdiği 25 Nisan tarihinden 1 gün sonra yani 26 Nisan akşamı. Yani birileri saçma sapan bir mektup yazmış, tahliye kararından bir gün sonra mektubu üretmişti.
Türkiye’de alışmıştık bu tip sahte belge ve yalan haberlere. Fakat tuhaf olan dünyanın öbür ucunda, yüz binlerce dolar para ödenerek tutulan avukatların bu sahte evrakları delil diye New York’taki mahkemeye getirmesiydi. Üstelik doğruluğuna öyle inanmışlar ki ilk bakışta sahteliği anlaşılabilecek mektuba dair ısrarla sorular sordular.
Bu aşamada Hakim Berman’dan tarihi bir fırça yediler. Öyle ki yıllardır bu mahkemede duruşma izleyen ABD’li gazeteciler bile şaşkınlığını gizleyemedi. Berman, Atilla’nın avukatlarının mahkemeye getirdiği bazı konuların ‘temelsiz ve inandırıcılıktan uzak’ olduğunu söyledi. Hakim Berman ayrıca avukatların dile getirdiği hususları ‘mantıksız, yabancı komplo teorileri’ olarak tanımladı. Avukat Harrison’un Fethullah Gülen’e ait olduğu iddia edilen mektuba dair sorularına da değinen hakim Berman ‘profesyonellikten uzak ve temelsiz’ dedi. Amerikan mahkemelerinin ciddiyetine uymayan tavır sergilendiğini söyleyen Berman, ‘Hiç inandırıcı ve hiç profesyonelce hazırlanmış bir delil değildi’ ifadesini kullandı.
İlk bakışta bile sahteciliği anlaşılabilecek bir mektubu, ABD’deki çok önemli bir mahkemeye ‘delil’ diye getirmek başlı başına tarihi bir andı.
12- HÜSEYİN KORKMAZ OLAYI
17 Aralık’ın polis şeflerinden Hüseyin Korkmaz’ın ifadeleri en az Zarrab’ın anlatımları kadar dikkat çekti. (Savcının eli zaten çok güçlüydü ve en önemlisi Zarrab gibi bir itirafçısı varken Hüseyin Korkmaz’a neden ihtiyaç duyduğunu hala anlamış değilim.) Operasyonların içinde bir isim olması, katılmadığı bir operasyon nedeniyle tutuklanması, ülkeden kaçmak zorunda kalması ABD’liler için orijinal bir hikayeydi. Bu açıdan jürinin üzerinde etkisi olduğu muhakkak.
Korkmaz sayesinde 17 Aralık operasyonuna dair ‘birinci elden’ bilgiler almış olduk. İfadesinde şu ana kadar duymadığımız birçok şey anlattı: Mesela ilk defa ‘1 Numara’ diye bir konumun olduğunu öğrendik. Zarrab operasyonunun aslında ilk başta sadece ‘kara para aklama’ ve ‘altın kaçakçılığı’ soruşturması olarak başladığını, soruşturma ilerledikçe genişleyip ‘yeni suçlar’ ve ‘yeni zanlılar’ eklendiğini öğrendik. ‘Ayakkabı kutuları’, ‘deste deste dolarlar’ polisler için de sürpriz olmuş. Bir bakıma ucunu yakaladıkları ip nereye giderse oraya gitmişler. Korkmaz, Zarrab’ın ‘1 Numara’ diye bir konumdan bahsettiğini, tüm yapılanmanın üzerinde onun olduğunu tespit ettiklerini anlattı. Savcı ‘kim bu 1 numara?’ diye sorunca Korkmaz, ‘Recep Tayyip Erdoğan’ dedi.
Hüseyin Korkmaz çok ilginç detaylar verdi fakat tüm Türk medyasına FBI’dan aldığı 50 bin dolar manşet oldu. Korkmaz, savcının sorusu üzerine FBI’ın 50 bin dolar verdiğini, savcılığın da kirasını ödediğini anlattı. FBI, önemli davalarda tanıklara bu tip bir ödeme yapıyor. Yani prosedürel bir işlem fakat bu, davayı Cemaat’e bağlamak isteyen hükümet ve Havuz medyası için iyi malzemeydi.
Zarrab ve Korkmaz’ın ifadeleri Türkiye’nin ne kadar kokuştuğunu da gösterdi. Yolsuzluk soruşturması yapan bir polisin başına gelenler, sürgünler, haksız tutuklanmalar ve tehditler dünyanın gözü önünde kayıtlara girdi.
13- HALKBANK, AKTİF BANK VE DİĞERLERİ
Duruşmalar sırasında gördük ki, İran ambargosunu delmek için kullanılan tek banka Halkbank değilmiş. Zarrab aslında ilk olarak bugünün Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın Çalık Holding CEO’su olduğu dönemlerde Çalık Holding’in bankası Aktif Bank ile çalışmış. Hatta Aktif Bank, Zarrab’ın İran ile işlerini şüpheli bulup hesap açmayınca dönemin AB Bakanı Egemen Bağış devreye giriyor. Tabi Bağış’ın bu jesti karşılıksız kalmamış.
Oturumlar süresince başka bankaların da ‘sistem’le yolunun kesiştiği görüldü. Arap Türk Bankası bunlardan birisi. Türkiye Finans’ın da adı bazı tapelerde geçerken Ziraat Bankası’nın bir işlemi ABD makamlarının ‘kara para takip filtresi’ne takılmış. Tapelerde, ifadelerde Deniz Bank gibi başka bankaların da adı var.
14- CEMAAT OLMAZSA OLMAZ
Her ne kadar davanın konusu İran ambargosunun delinmesi ve kara para aklama gibi suçları içerse de bir şekilde Cemaat’e bağlanmasa olmazdı. Hakan Atilla’nın avukatları davayı düşürmek için konuyu döndürüp dolaştırıp bir şekilde Cemaat’e getirdi. Atilla’nın avukatı Fleming ne yapmak istedi pek anlaşılamadı ama Zarrab’a “Gülencileri duydunuz mu?” diye sordu. Zarrab ise “Evet. Farklı gruplar bu grup için farklı isimler kullanıyor. Bu yüzden onların siyasi mi, dini mi yoksa bir terör örgütü mü olup olmadığını bilmiyorum” dedi.
Fleming ardından Gülencilerin “Bir yeri patlatan teröristler olmadıklarında hemfikiriz değil mi?” diye sordu. Zarrab ise “Bu konuda sizinle anlaşmamız mümkün değil çünkü ne yaptıklarını bilmiyorum” dedi. Atilla’nın avukatları Hüseyin Korkmaz’ın tanıklığında da sık sık konuyu Cemaat’e getirdi. Böylece ‘başı sıkışan herkesin Cemaat’e sallayarak çıkış araması’ kuralı dünyanın öbür ucunda da geçerli oldu.
15- HAKAN ATİLLA’NIN AÇMAZI
Hakan Atilla bu davanın en zayıf halkasıydı. Zira milyonlarca dolarlık rüşvetlerin havada uçuştuğu bir sistemde ‘en az kirlenen’ olmayı başarmış, rüşvet almamıştı. Fakat bankanın en güçlü ikinci ismi iken gözünün önünde dönen suça müdahale etmemesi onu sanık sandalyesine oturttu.
Atilla’nın avukatları jüriyi etkilemek için farklı bir taktik uyguladı. Zarrab’ı ‘yalancı ve suç makinesi’ olarak etiketleyen avukatlar, Atilla’yı da ‘dürüst ve başarılı bir bürokrat, iyi aile babası’ olarak lanse etti. Tüm duruşma boyunca da buna oynadılar. Bunda da başarılı oldular denebilir. Ancak şöyle bir açmazları da vardı Atilla’nın avukatlarının. Zarrab’ı sorgularken çok tutuktular. Çünkü karşılarında ‘savcı ile tam işbirliğine söz vermiş’ bir Zarrap vardı. Soracakları soruların ‘nereye ve kime’ gideceğini kestiremiyorlardı. O yüzden Zarrab’ı hırpalayacak sorular soramadılar. Biraz da bu yüzden Atilla’nın eğitim ve aile hayatına dair detayın detayı sorularla jüriyi etkilemeye çalıştılar.
Sonuç olarak; yaklaşık 4 hafta süren oturumlar, onlarca saat süren ifadeler ve binlerce sayfalık dökümanlardan başka başlıklar da çıkarmak mümkün. Benim açımdan en önemli sonuç neydi derseniz kesinlikle ‘1 Numaralı’ maddeydi derim.
[Adem Yavuz Arslan] 27.12.2017 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)