Kervandan haber getiren Damdam’ın Mekke’ye gelişi üzerinden iki gün geçmişti ve artık Kureyş ordusu tam tekmil savaşa hazırdı. Kendilerine güvenleri tam, galip geleceklerine dair inançları da doruk noktadaydı. Onun için alımlı alımlı yürüyor ve âdeta gövde gösterisi yapıyorlardı.
Çok geçmeden de, düğüne giden gelin alayları gibi şen ve şakrak yola koyuldular. Kendilerinden o kadar emin idiler ki, savaş sonrasında âlem yapmak için, yanlarına içki, kadın ve çalgı malzemeleri de almayı ihmâl etmemişlerdi.
Başlangıç itibarıyla bin üç yüz kadar insanın bulunduğu ve Ebû Cehil’in komuta ettiği Mekke ordusunda, yüz at ve yedi yüz de deve vardı. Onlar için kervan, artık ikinci plandaki bir işti. Muhammed ve ashâbını şehir dışında bir yerde yakalayıp, bir daha karşılarına çıkmamak üzere ve kesin olarak işlerini bitireceklerini düşünüyorlardı.
Ordunun yiyecek meselesini de kendi aralarında paylaşmış ve bu yükü, belli başlı kimselere ihale etmişlerdi. Mekke’den çıktıkları ilk gün, Ebû Cehil on deve kesmiş ve ordunun karnını doyurmuştu. Usfân’a geldiklerinde Ümeyye İbn Halef devreye girecek ve dokuz deve de o kesecekti. Kudeyd’e ulaştıklarında, meşhur şair Süheyl İbn Amr kolları sıvayacak ve on deve de o boğazlayacaktı. Daha sonraki günlerde ise, on deve Utbe İbn Rebîa ve on deve de, Haccâc’ın oğulları Münebbih ve Nübeyh kesecek ve böylelikle ordunun karnını ortaklaşa doyurmuş olacaklardı.
Cuhfe denilen yere geldiklerinde, Cüheym İbn Salt arkadaşlarına dönecek ve:
– Biraz önce benim yanımda duran süvariyi gördünüz mü, diye soracaktı. Kimsenin bir şey gördüğü yoktu ve:
– Hayır, dediler. Ardından da:
– Şüphesiz sen de delirmiş olmalısın! Anlaşılan, seninle şeytan oyun oynuyor, demeyi ihmâl etmediler. Meğer, Cüheym de, uyku ile uyanıklık arasında bir rüya görmüş ve bir türlü bunun tesirinden kurtulamamıştı. Rüyasında, yedeğinde bir deve olduğu hâlde karşısından kendisine doğru bir atlı geliyor ve Rebîa’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebu’l-Hakem İbn Hişâm (Ebû Cehil), Ümeyye İbn Halef, Ebu’l-Bahterî ve Kureyş’in eşrafından sayılan daha birçok ismi zikredip bunların öldürüldüğünü söylüyordu. Sonra da, devesinin boynuna kılıçla vurup, onu askerlerin arasına doğru gönderiyor; boynundan fışkıran kanlar da, orada bulunan çadırların hepsinin üzerine bulaşıyordu.
Bu rüya da konuşulmaya başlanıp Ebû Cehil’in kulağına geldiğinde Ebû Cehil:
– İşte, Muttaliboğullarından yeni bir peygamber daha, diye tepki verdi. Ona göre, Hâşimoğullarının yalanlarına şimdi bir de Muttaliboğullarının yalanları ilave ediliyordu. Hâlbuki, öldürülecekler arasında kendi adı da zikredilmişti ama o, söylenilenleri alaya alıyor ve böylelikle bunların, boş şeyler olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Arkasından da şunu ilave etti:
– Eğer onlarla karşılaşırsak, yarın kimin öldürüleceğini göreceksiniz!
Ebû Süfyân’ın Geri Dönüş Çağrısı
Ebû Süfyân’ın gönderdiği Kays İbn İmriülkays da, Cuhfe denilen yerde Kureyş ordusuna ulaşmış ve:
– Şüphesiz ki sizler, kervandaki mallarınızı ve onunla birlikte olan adamlarınızı düşünerek yola çıkmıştınız; şimdi ise hem mallarınızı, hem de canlarınızı Allah tehlikelerden kurtardı; öyleyse geri dönün, diyerek onlara, savaşın gereksiz olduğu mesajını iletiyordu.
Bu haberi duyan ve zaten savaşmak istemeyen Hâris İbn Âmir, Ümeyye İbn Halef, Rebîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe kardeşler, Hakîm İbn Hizâm, Ebu’l-Bahterî, Ali İbn Ümeyye ve Âs İbn Münebbih gibi bazı insanlar, geri dönüş için belli başlı girişimlere bile başlamışlardı.
Ebû Cehil, bu girişimi ve geri dönmek isteyen herkesi korkaklıkla itham ediyor ve onları insanlar önünde zor durumda bırakıyor; ayrıca Ukbe İbn Ebî Muayt ve Nadr İbn Hâris de ona destek verip yol gösteriyorlardı. Küfür adına kinini kusuyor ve göz göre göre insanları ölüme sürüklüyordu. Son hükmü de yine o verecekti:
– Vallahi de, Bedir’e ulaşıncaya kadar asla geri dönmeyiz! Sonra da orada üç gün kalır; develer keser, yemek yeyip içki içer ve çalgıcı kadınlarla âlem yaparız! Böylelikle Araplar, bizim toplanıp da buraya kadar geldiğimizi duyar ve bundan sonra da asla bize karşı laf üretemezler! Haydi, yolunuza devam edin!
Ancak, herkes aynı kanaatte değildi; Ahnes İbn Şerîk, Zühreoğullarına seslenerek artık kervanın emniyette olduğunu ve dolayısıyla da savaşmalarına gerek kalmadığını söyleyip onlarla birlikte geri dönecekti. Zühreoğullarını, Adiyyoğulları da takip edecek ve bu iki kabileden, savaş için yola devam eden kimse kalmayacaktı.
Her türlü çabaya rağmen Ebû Cehil’in, inatla Kureyş’i savaşa sürüklediğini duyan Ebû Süfyân şunları söyleyecekti:
– Vah kavmimin başına gelenlere! Hiç şüphe yok ki bu, Amr İbn Hişâm’a (Ebû Cehil) ait bir hırstan başka bir şey değil!
Hatta, Kureyş’in habercisi gelip de, kendisine her şeye rağmen ordunun, Ebû Cehil’in teşvikiyle Bedir’e doğru ilerlediğini söylediğinde çok üzülmüştü. Üstüne üstlük bir de bu adamlar, kendisini de arkadan çağırıyor ve kervanı Mekke’de bırakarak orduya yetişmesini istiyorlardı. Şaşılacak bir işti; göz göre göre ölüme gidiyorlardı ve o, bunların hiçbirine iltifat etmeyecek ve böylelikle, Ebû Cehil’in hırsına kendisini de kurban etmeyeceğini beyan etmiş olacaktı.
Çok geçmeden Mekke’de, Kureyş’in kervanından ayrılan Zühre ve Adiyyoğullarıyla karşılaşacak olan Ebû Süfyân, diğerleri gittiği hâlde kendilerinin neden döndüklerini soracak ve karşılık olarak da, onlar, Ebû Süfyân’ın gönderdiği haber sebebiyle döndüklerini söyleyeceklerdi.
[Dr. Reşit Haylamaz] 14.2.2019 [Peygamberyolu.com]
Üç Çeşit Şahsiyet [Safvet Senih]
Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Altıncı Mektub’un İkinci Mebhas’ında şöyle diyor:
“Bir insanın müteaddit şahsiyeti olabilir. O şahsiyetleri ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Mesela büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki, vakar gerektiriyor, makamın izzetini muhafaza edecek tavırlar istiyor. Mesela her ziyaretçi için tevazu göstermek tezellüldür (zillet, küçük düşmedir), makamın değerini düşürmedir. Fakat kendi hanesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlakı istiyor ki, ne kadar tevazu etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür (kibirlenme) olur ve hâkeza…
“Demek bir insanın vazife itibariyle bir şahsiyeti bulunur ki, hakikî şahsiyetiyle çok noktalarda muhalif düşer. Eğer o vazife sahibi, o vazifeye hakiki lâyıksa ve tam kabiliyetli ise, o iki şahsiyeti birbirine yakın olur. Eğer kabiliyetli değilse, mesela bir nefer bir müşir (mareşal) makamında oturtulsa, o iki şahsiyet birbirinden uzak düşer, o neferin şahsî, âdî, küçük hasletleri; makamın iktiza ettiği âlî, yüksek ahlâkla bağdaşamıyor.
“İşte bu bîçâre kardeşinizde ÜÇ ŞAHSİYET var. Birbirinden çok uzak, hem pek de pek çok uzaktırlar.
“Birincisi: Kur’an-ı Hakîmin yüce hazinesinin dellalı cihetindeki muvakkat, sırf Kur’an’a ait bir şahsiyetim var. O dellalığın iktiza ettiği pek yüksek ahlak var ki, o ahlak benim değil, ben sahip değilim. Belki o makamın ve o vazifenin gerektirdiği seciyeleridir. Bende bu neviden ne görseniz benim değil, onunla bana bakmayınız, o makamındır.
“İkinci Şahsiyet: Ubûdiyet (kulluk) vaktinde, dergâh-ı İlahiyeye müteveccih olduğum vakit, Cenab-ı Hakk’ın ihsaniyle bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı eserleri gösteriyor. O eserler, ubudiyetin mânasının esası olan ‘kusurunu bilmek, fakrını, muhtaçlığını ve âcizliğini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlahiye iltica etmek’ noktalarından geliyor ki; o şahsiyetle kendimi herkesten ziyade bedbaht, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. Bütün dünya beni medhetse ve senâ etse beni inandıramaz ki, ben iyiyim ve kemâl sahibiyim.
“Üçüncüsü: Hakikî şahsiyetim, yani Eski Said’in bozması bir şahsiyetim var ki, o da Eski Said’den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyaya, makam düşkünlüğüne bir arzu bulunuyor. Hem asil bir hanedandan olmadığımdan (Hâşâ!... Fakir ve köylü bir kökeni olabilir ama, aslı hem Hasenî, hem Hüseynî bir seyyidliktir.) hısset derecesinde bir iktisat ile düşkün ve pest ahlâklar (Hâşâ!.. Onlar dengeli bir muktesidliktir.) görünüyor. (Evet onlar, zâhirî görüntülerdir.)
“Ey kardeşler! Sizi bütün bütün kaçırmamak için bu şahsiyetimin gizli, çok fenalıkları ve fena hallerini söylemeyeceğim. İşte kardeşlerim, ben istidadlı ve kabiliyetli bir makam sahibi olmadığım için, şu şahsiyetim, dellallık ve ubudiyet vazifelerindeki ahlâktan ve eserlerden çok uzaktır.
“Hem de ‘Hak vergisinde kabiliyet şart değildir’ (Yani Allah lütuflarda bulunurken, şahsın kabiliyetine bakmaz.) kaidesince, Cenab-ı Hak, merhametkârâne, kudretini benim hakkımda böyle göstermiş ki; en ednâ bir nefer gibi bu şahsiyetimi, en âlâ bir mareşallik makamı hükmünde olan Kur’an’ın sırlarını anlatma hizmetinde istihdam ediyor. Yüz binler şükür olsun! Nefis cümleden sûflî, vazife cümleden âlâ… Hamdolsun Allah’a… Bu Rabbimin fazlı ve ihsanıdır.” (Yirmi Altıncı Mektup, İkinci Mebhas)
“Mal benim değil, ben bir DELLAL’ım. Kur’an-ı Hakimin kudsî mağazasından aldığım elmasları, evvelâ nefsime, sonra müşterilere gösteriyorum. Benim BAHŞİŞİM de, müşteriden bir DUA’dır. Benim perişan vaziyetime bakıp, elimdeki elmasa ehemmiyet vermemek haksızlıktır. Çünkü, ‘Elmas benimdir, satıyorum’ dememişim. Benim gibi müflis bir adam, büyük elmaslara elbette mâlik değildir. Müşir (Mareşal) makamının emirlerini perişan bir nefer, ferik (korgenaral) gibi büyüklere tebliğ etse, neferin küçüklüğüne, perişaniyetine bakıp elindeki emirlere karşı lâkayt kalmak, ehemmiyet vermemek elbette yanlıştır.
“Fakat benim fenâ halim ve yanlış tabirlerim ve bozuk niyetlerim (Hâşâ) ve nefsimin riyâkârâne desiseleriyle (Hâşâ) o elmas misali hakikatlere kusur gelmiş, noksan olmuş ve onlara perde olmuş ki, onlara lâyık ehemmiyet vermemeye sebeptir.” (Beşinci Mektub’un neşredilmeyen bölümlerinden)
Hulusî Ağabey diyor ki: “Yine bir gün Üstad’ı ziyarete gittim. Normal sohbet ediyorduk. Konuşurken Doğulu şivesiyle konuşurdu. Tasdik ettiği bir şey için, ‘Belî gardaş!’ derdi. Birden Üstad’ın tavrında bir değişiklik oldu, hemen iki dizinin üzerine doğruldu. Yanında kâtiplik görevi gören bir iki kişi vardı. Muvazzaf bir komutan edasıyla onlara kağıt kalem getirip yazmalarını emretti. Üstad’ın sesi soluğu tamamen değişmişti. Artık fevkalâde akıcı bir üslupla sert bir şekilde ve mükemmel bir Türkçe'yle konuşuyor ve konuştuklarını yazdırıyordu. Ben yanı başındaydım. Sanki Üstad’ımın içinde bir dere çağlıyor da, o deredeki çakıl taşları birbirine çarparak hoş bir sadâ çıkarıyordu. Hatta bir an için kendimi bir derenin kenarında hissettim. Yazdıracakları bitince tekrar normal hale döndü.
“Ben merak etmiştim. Üstad’a rahat soru sorardım. İçindeki o sesin ne olduğunu ve nereden ileri geldiğini sordum. Verdiği cevap çok ilginçti: “Keçeli, bir imanî meseleyi yazdırmaya başladığımda, içimde en az ikiyüz âyet-i kerime, o imanî meselede yer almak için birbiriyle çarpışır!’ dedi.” (İhsan Atasoy, Nur’un Birinci Talebesi Hulusî Yahyagil, 91. S.)
Anlaşılıyor ki, Risale-i Nur, Kur’an âyetlerinin mânen birer meâli, Kaynak Kur’an-ı Kerim…
[Safvet Senih] 14.2.2019 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
“Bir insanın müteaddit şahsiyeti olabilir. O şahsiyetleri ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Mesela büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki, vakar gerektiriyor, makamın izzetini muhafaza edecek tavırlar istiyor. Mesela her ziyaretçi için tevazu göstermek tezellüldür (zillet, küçük düşmedir), makamın değerini düşürmedir. Fakat kendi hanesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlakı istiyor ki, ne kadar tevazu etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür (kibirlenme) olur ve hâkeza…
“Demek bir insanın vazife itibariyle bir şahsiyeti bulunur ki, hakikî şahsiyetiyle çok noktalarda muhalif düşer. Eğer o vazife sahibi, o vazifeye hakiki lâyıksa ve tam kabiliyetli ise, o iki şahsiyeti birbirine yakın olur. Eğer kabiliyetli değilse, mesela bir nefer bir müşir (mareşal) makamında oturtulsa, o iki şahsiyet birbirinden uzak düşer, o neferin şahsî, âdî, küçük hasletleri; makamın iktiza ettiği âlî, yüksek ahlâkla bağdaşamıyor.
“İşte bu bîçâre kardeşinizde ÜÇ ŞAHSİYET var. Birbirinden çok uzak, hem pek de pek çok uzaktırlar.
“Birincisi: Kur’an-ı Hakîmin yüce hazinesinin dellalı cihetindeki muvakkat, sırf Kur’an’a ait bir şahsiyetim var. O dellalığın iktiza ettiği pek yüksek ahlak var ki, o ahlak benim değil, ben sahip değilim. Belki o makamın ve o vazifenin gerektirdiği seciyeleridir. Bende bu neviden ne görseniz benim değil, onunla bana bakmayınız, o makamındır.
“İkinci Şahsiyet: Ubûdiyet (kulluk) vaktinde, dergâh-ı İlahiyeye müteveccih olduğum vakit, Cenab-ı Hakk’ın ihsaniyle bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı eserleri gösteriyor. O eserler, ubudiyetin mânasının esası olan ‘kusurunu bilmek, fakrını, muhtaçlığını ve âcizliğini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlahiye iltica etmek’ noktalarından geliyor ki; o şahsiyetle kendimi herkesten ziyade bedbaht, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. Bütün dünya beni medhetse ve senâ etse beni inandıramaz ki, ben iyiyim ve kemâl sahibiyim.
“Üçüncüsü: Hakikî şahsiyetim, yani Eski Said’in bozması bir şahsiyetim var ki, o da Eski Said’den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyaya, makam düşkünlüğüne bir arzu bulunuyor. Hem asil bir hanedandan olmadığımdan (Hâşâ!... Fakir ve köylü bir kökeni olabilir ama, aslı hem Hasenî, hem Hüseynî bir seyyidliktir.) hısset derecesinde bir iktisat ile düşkün ve pest ahlâklar (Hâşâ!.. Onlar dengeli bir muktesidliktir.) görünüyor. (Evet onlar, zâhirî görüntülerdir.)
“Ey kardeşler! Sizi bütün bütün kaçırmamak için bu şahsiyetimin gizli, çok fenalıkları ve fena hallerini söylemeyeceğim. İşte kardeşlerim, ben istidadlı ve kabiliyetli bir makam sahibi olmadığım için, şu şahsiyetim, dellallık ve ubudiyet vazifelerindeki ahlâktan ve eserlerden çok uzaktır.
“Hem de ‘Hak vergisinde kabiliyet şart değildir’ (Yani Allah lütuflarda bulunurken, şahsın kabiliyetine bakmaz.) kaidesince, Cenab-ı Hak, merhametkârâne, kudretini benim hakkımda böyle göstermiş ki; en ednâ bir nefer gibi bu şahsiyetimi, en âlâ bir mareşallik makamı hükmünde olan Kur’an’ın sırlarını anlatma hizmetinde istihdam ediyor. Yüz binler şükür olsun! Nefis cümleden sûflî, vazife cümleden âlâ… Hamdolsun Allah’a… Bu Rabbimin fazlı ve ihsanıdır.” (Yirmi Altıncı Mektup, İkinci Mebhas)
“Mal benim değil, ben bir DELLAL’ım. Kur’an-ı Hakimin kudsî mağazasından aldığım elmasları, evvelâ nefsime, sonra müşterilere gösteriyorum. Benim BAHŞİŞİM de, müşteriden bir DUA’dır. Benim perişan vaziyetime bakıp, elimdeki elmasa ehemmiyet vermemek haksızlıktır. Çünkü, ‘Elmas benimdir, satıyorum’ dememişim. Benim gibi müflis bir adam, büyük elmaslara elbette mâlik değildir. Müşir (Mareşal) makamının emirlerini perişan bir nefer, ferik (korgenaral) gibi büyüklere tebliğ etse, neferin küçüklüğüne, perişaniyetine bakıp elindeki emirlere karşı lâkayt kalmak, ehemmiyet vermemek elbette yanlıştır.
“Fakat benim fenâ halim ve yanlış tabirlerim ve bozuk niyetlerim (Hâşâ) ve nefsimin riyâkârâne desiseleriyle (Hâşâ) o elmas misali hakikatlere kusur gelmiş, noksan olmuş ve onlara perde olmuş ki, onlara lâyık ehemmiyet vermemeye sebeptir.” (Beşinci Mektub’un neşredilmeyen bölümlerinden)
Hulusî Ağabey diyor ki: “Yine bir gün Üstad’ı ziyarete gittim. Normal sohbet ediyorduk. Konuşurken Doğulu şivesiyle konuşurdu. Tasdik ettiği bir şey için, ‘Belî gardaş!’ derdi. Birden Üstad’ın tavrında bir değişiklik oldu, hemen iki dizinin üzerine doğruldu. Yanında kâtiplik görevi gören bir iki kişi vardı. Muvazzaf bir komutan edasıyla onlara kağıt kalem getirip yazmalarını emretti. Üstad’ın sesi soluğu tamamen değişmişti. Artık fevkalâde akıcı bir üslupla sert bir şekilde ve mükemmel bir Türkçe'yle konuşuyor ve konuştuklarını yazdırıyordu. Ben yanı başındaydım. Sanki Üstad’ımın içinde bir dere çağlıyor da, o deredeki çakıl taşları birbirine çarparak hoş bir sadâ çıkarıyordu. Hatta bir an için kendimi bir derenin kenarında hissettim. Yazdıracakları bitince tekrar normal hale döndü.
“Ben merak etmiştim. Üstad’a rahat soru sorardım. İçindeki o sesin ne olduğunu ve nereden ileri geldiğini sordum. Verdiği cevap çok ilginçti: “Keçeli, bir imanî meseleyi yazdırmaya başladığımda, içimde en az ikiyüz âyet-i kerime, o imanî meselede yer almak için birbiriyle çarpışır!’ dedi.” (İhsan Atasoy, Nur’un Birinci Talebesi Hulusî Yahyagil, 91. S.)
Anlaşılıyor ki, Risale-i Nur, Kur’an âyetlerinin mânen birer meâli, Kaynak Kur’an-ı Kerim…
[Safvet Senih] 14.2.2019 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Hesap vermeye hazır mıyız? [Mehmet Ali Şengül]
Allah (cc), canlı cansız bütün yarattığı varlıklar içinden insanı, südün kaymağı gibi hârika bir varlık olarak intihab etmiştir. İnsan; aklıyla, irâdesiyle, şuuruyla, kalbi ve beyniyle, kan dolaşımı, sinir sistemi ve bunların vücuttaki fonksiyonlarıyla, mîdesi, bağırsakları, el-ayak, dil-dudak ve bütün uzuvlarıyla hârika bir varlıktır.
Bakara sûresi 152.âyette Cenâb-ı Hak; “Öyleyse siz Beni zikredin ki, Bende sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin” buyurmaktadır.
Küre-i Arz sofrasında saymakla bitiremiyeceğimiz; rengi, tadı, güzelliği ayrı Allah’ın nâmütenâhî nimetlerine karşı, acaba ne kadar şükrediyoruz? Aynı zamanda, maddî mânevî bizlere emânet edilen paha biçilmez kıymet ve değerdeki lâtifeler ve uzuvlara karşı, mülkün hakikî sâhibi Allah’a (cc) hesap vermeye ne kadar hazırız?
Böylesine mükemmel bir varlık olan insan, yaratılışının şuurunda olmalı, dünyâya niçin gönderildiğinin idrâkiyle hareket etme gayreti içinde bulunmalıdır.
Yüce ve kutsî bir dâvâyı temsil eden ve onun sorumluluğunu omuzunda taşıyan inanmış bir gönlün en birinci vazîfesi de, Rabbini tanıyıp sevmesi, emir ve yasaklarına saygıda kusur etmemesi, sonra da O’nu tanıtıp sevdirmesidir.
Allah tarafından Hz. Adem’den (as) Hz.Muhammed’e (sav) kadar, gönderilen bütün peygamberlerin gönderiliş gâyesi; hakkı temsil edip muhtaç gönüllere gerçekleri duyurmak olmuşdur.
Cenâb-ı Hak Bakara Sûresi 151.âyette; “Size âyetlerimizi okuması, sizi tertemiz hâle getirmesi, size kitap ve hikmeti ve bilmediğiniz nice şeyleri öğretmesi için sizden birini elçi gönderdik.”
Tevbe sûresi 128.âyette de; “Size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” buyurmaktadır.
Buna rağmen Efendimiz’in (sav) vazîfesi tebliğdi. Mâide sûresi 99.âyette; “Peygambere düşen sorumluluk, sâdece tebliğ etmektir. Allah, sizin açığa vurduğunuz ve gizlediğiniz her şeyi bilir” buyurmuş olmasına rağmen, Allah Rasûlü (sav), insanlara Allah’ı anlatabilmesi, sevdirebilmesi için âdeta kendini parçalıyordu.
Bu mevzûda Şuâra sûresi 3.âyette Cenâb-ı Hakk; “(Habibim) Onlar îman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.” beyan buyururken;
Kasas sûresi 56.âyette de; “(Habibim) Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir.” buyuruyor.
Demek ki, kimin îmâna liyâkatı varsa, Allah onu hidâyete erdirir. Hiçbir kimse sevdiklerinin kalbine îman koyma yetkisine sâhip değildir. Hangi kalbin îmâna liyâkatı olduğunu Allah’dan başka kimse bilemediği için; önemli olan hakkı tebliğle vazîfeli başta Peygamberler ve sonra vârisleri, sebeplerde kusur etmiyerek, kavl-i leyyinle herkese hakkı duyurmakla muvazzaf ve mükellefdirler.
O Nebîler Sultânı ki(sav), ümmetinin îmanla şereflenebilmesi için büyük sıkıntılara katlanmış, aslî vazîfesinin öneminden dolayı dünyâ nimetlerine kalben bağlanmamış, hiçbir zaman onlara tenezzül ve tevessül etmemiştir.
Allah (cc) O’nu (sav), Mi’raç’la, Cennet ve Cemâlullah’la şereflendirmiş olmasına rağmen, oralara takılıp kalmamış; -yokluk, açlık, çile, ıztırab, her türlü hakâret, alay, istihzâ ve netîcede emr-i ilâhi ile hicrete mecbur kalma pahasına- dünyâya, ümmetinin arasına geri gelmiştir. Tâ ki, onların ellerinden tutsun, Allah’ın Cennet ve Cemâlüllah’la şereflendirdiği o yüce makam ve mevkîleri ümmetine de kazandırabilsin.
Efendiler Efendisi Efendimiz (sav), 23 sene gibi kısa bir zaman diliminde, kendisine gönül veren ve îmanla şereflenen ümmmetini, bedeviyetten medeniyete çıkarmış, cehâletten kurtarıp -aklıyla, kalbiyle, ruhuyla- insanlığın zirvesine ulaştırmış, onları kıyâmete kadar beşere rehber, muallim ve model hâline getirmiştir.
Ehl-i îman için gâye dünyâ değildir. Gâye; dünyâda küfür ve dalâlet yangınından, âhiret hayâtı adına ise, insanları cehennemden kurtarmaktır. Onun için mü’minler bütün gücünü, muhtaç olanlara Allah’ı ve Resûlullah’ı sevdirebilmek için, îman ve Kur’an hizmetine adamak zorundadırlar. Bu vesîleyle saâdet-i dâreyn -dünya ve ahiret saâdetini- kazanma imkanını elde edebilirler.
Efendimiz (sav); ‘İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, îmar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!’ (Tirmizi) buyurmuşlardır.
Cenâb-ı Hak Enfal sûresi 20.âyette; “Ey îman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin, Kur’ân’ı ve Resûlüllah’ın öğütlerini işitip dururken ondan yüzçevirmeyin.”
Nisa sûresi 69.âyette; “Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın nîmetlerine mazhar ettiği nebîler, sıddîkler, şehidler, sâlih kişilerle berâber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar!”
Bakara sûresi 143.âyette; “Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şâhitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şâhit olsun....”
Al-i İmrân sûresi 110.âyette de; “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız...” buyurmaktadır.
Mü’min, ölümle sona erecek dünyânın fâni şeylerine gönlünü kaptırmamalı, dâima ıslahçı olarak Hakk’ı muhtaç gönüllere duyurmalı, sevdirmeli, Hak rızâsının sevdâlısı olmalı ve her an Hakk’ın dâveti vukû bulacakmış gibi, âhiret için çok ciddi hazırlık içinde bulunmalıdır.
[Mehmet Ali Şengül] 14.2.2019 [Samanyolu Haber]
Bakara sûresi 152.âyette Cenâb-ı Hak; “Öyleyse siz Beni zikredin ki, Bende sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin” buyurmaktadır.
Küre-i Arz sofrasında saymakla bitiremiyeceğimiz; rengi, tadı, güzelliği ayrı Allah’ın nâmütenâhî nimetlerine karşı, acaba ne kadar şükrediyoruz? Aynı zamanda, maddî mânevî bizlere emânet edilen paha biçilmez kıymet ve değerdeki lâtifeler ve uzuvlara karşı, mülkün hakikî sâhibi Allah’a (cc) hesap vermeye ne kadar hazırız?
Böylesine mükemmel bir varlık olan insan, yaratılışının şuurunda olmalı, dünyâya niçin gönderildiğinin idrâkiyle hareket etme gayreti içinde bulunmalıdır.
Yüce ve kutsî bir dâvâyı temsil eden ve onun sorumluluğunu omuzunda taşıyan inanmış bir gönlün en birinci vazîfesi de, Rabbini tanıyıp sevmesi, emir ve yasaklarına saygıda kusur etmemesi, sonra da O’nu tanıtıp sevdirmesidir.
Allah tarafından Hz. Adem’den (as) Hz.Muhammed’e (sav) kadar, gönderilen bütün peygamberlerin gönderiliş gâyesi; hakkı temsil edip muhtaç gönüllere gerçekleri duyurmak olmuşdur.
Cenâb-ı Hak Bakara Sûresi 151.âyette; “Size âyetlerimizi okuması, sizi tertemiz hâle getirmesi, size kitap ve hikmeti ve bilmediğiniz nice şeyleri öğretmesi için sizden birini elçi gönderdik.”
Tevbe sûresi 128.âyette de; “Size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” buyurmaktadır.
Buna rağmen Efendimiz’in (sav) vazîfesi tebliğdi. Mâide sûresi 99.âyette; “Peygambere düşen sorumluluk, sâdece tebliğ etmektir. Allah, sizin açığa vurduğunuz ve gizlediğiniz her şeyi bilir” buyurmuş olmasına rağmen, Allah Rasûlü (sav), insanlara Allah’ı anlatabilmesi, sevdirebilmesi için âdeta kendini parçalıyordu.
Bu mevzûda Şuâra sûresi 3.âyette Cenâb-ı Hakk; “(Habibim) Onlar îman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.” beyan buyururken;
Kasas sûresi 56.âyette de; “(Habibim) Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir.” buyuruyor.
Demek ki, kimin îmâna liyâkatı varsa, Allah onu hidâyete erdirir. Hiçbir kimse sevdiklerinin kalbine îman koyma yetkisine sâhip değildir. Hangi kalbin îmâna liyâkatı olduğunu Allah’dan başka kimse bilemediği için; önemli olan hakkı tebliğle vazîfeli başta Peygamberler ve sonra vârisleri, sebeplerde kusur etmiyerek, kavl-i leyyinle herkese hakkı duyurmakla muvazzaf ve mükellefdirler.
O Nebîler Sultânı ki(sav), ümmetinin îmanla şereflenebilmesi için büyük sıkıntılara katlanmış, aslî vazîfesinin öneminden dolayı dünyâ nimetlerine kalben bağlanmamış, hiçbir zaman onlara tenezzül ve tevessül etmemiştir.
Allah (cc) O’nu (sav), Mi’raç’la, Cennet ve Cemâlullah’la şereflendirmiş olmasına rağmen, oralara takılıp kalmamış; -yokluk, açlık, çile, ıztırab, her türlü hakâret, alay, istihzâ ve netîcede emr-i ilâhi ile hicrete mecbur kalma pahasına- dünyâya, ümmetinin arasına geri gelmiştir. Tâ ki, onların ellerinden tutsun, Allah’ın Cennet ve Cemâlüllah’la şereflendirdiği o yüce makam ve mevkîleri ümmetine de kazandırabilsin.
Efendiler Efendisi Efendimiz (sav), 23 sene gibi kısa bir zaman diliminde, kendisine gönül veren ve îmanla şereflenen ümmmetini, bedeviyetten medeniyete çıkarmış, cehâletten kurtarıp -aklıyla, kalbiyle, ruhuyla- insanlığın zirvesine ulaştırmış, onları kıyâmete kadar beşere rehber, muallim ve model hâline getirmiştir.
Ehl-i îman için gâye dünyâ değildir. Gâye; dünyâda küfür ve dalâlet yangınından, âhiret hayâtı adına ise, insanları cehennemden kurtarmaktır. Onun için mü’minler bütün gücünü, muhtaç olanlara Allah’ı ve Resûlullah’ı sevdirebilmek için, îman ve Kur’an hizmetine adamak zorundadırlar. Bu vesîleyle saâdet-i dâreyn -dünya ve ahiret saâdetini- kazanma imkanını elde edebilirler.
Efendimiz (sav); ‘İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, îmar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!’ (Tirmizi) buyurmuşlardır.
Cenâb-ı Hak Enfal sûresi 20.âyette; “Ey îman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin, Kur’ân’ı ve Resûlüllah’ın öğütlerini işitip dururken ondan yüzçevirmeyin.”
Nisa sûresi 69.âyette; “Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın nîmetlerine mazhar ettiği nebîler, sıddîkler, şehidler, sâlih kişilerle berâber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar!”
Bakara sûresi 143.âyette; “Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şâhitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şâhit olsun....”
Al-i İmrân sûresi 110.âyette de; “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız...” buyurmaktadır.
Mü’min, ölümle sona erecek dünyânın fâni şeylerine gönlünü kaptırmamalı, dâima ıslahçı olarak Hakk’ı muhtaç gönüllere duyurmalı, sevdirmeli, Hak rızâsının sevdâlısı olmalı ve her an Hakk’ın dâveti vukû bulacakmış gibi, âhiret için çok ciddi hazırlık içinde bulunmalıdır.
[Mehmet Ali Şengül] 14.2.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Abdurrezzak ve Doğan ailelerinin yok edilişinin yıl dönümü [Cevheri Güven]
Hizmet Hareketi’ne mensup oldukları için haklarında yakalama kararı bulunan Abdurrezzak ve Doğan ailelerinin Meriç Nehri’nde hayatlarını kaybetmelerinin birinci yıl dönümü bugün.
13 Şubat 2018’de başlayan umut yolculuğu, botun alabora olmasıyla acı bir mülteci hikayesine dönüştü. Uğur Abdürrezzak (39) Ayşe Abdurrezzak (37) ile iki çocukları Halil Münir (3) ve Abdülkadir Enes’e (11) bottaki ilk aileydi.
Fahrettin Doğan (30) ve Aslı Doğan (28) çiftiyle çocukları İbrahim Selim Doğan (2,5) ise bottaki ikinci aileydi.
Ayşe Abdurrezzak’ın üzerinden çıkan kendisi ve çocuklarına ait kimlikler.
Abdürrezzak ve Doğan ailesinden geriye hiç kimse kalmadı. Yolculukta 7 kişiden oluşan iki aileye eşlik eden tek kişi Fatih Yaşar’dı. Faciadan sonra kurtulabilen ve Yunanistan’a geçen Fatih Yaşar, bu acıyı çok sayıda medya kuruluşunda ve konferanslarda paylaştı.
“SU O KADAR SOĞUKTU Kİ KİMSEDEN SES ÇIKMADI”
Yunanistan’da mülteci kampında Euronews’e konuşan Fatih Yaşar şunları söylemişti:
“Bot hepimizi taşıyacak kadar büyük değildi. İki seferde geçmek için ısrar ettik ama kaçakçılar dinlemediler. Su seviyesi çok yüksekti, bot sürekli dönüyordu, önce bir ağaç dalına çarptık ve savrulduk, ardından ikinci bir dala daha çarpınca bot alabora oldu. Su o kadar soğuktu ki kimseden ses çıkmadı.”
Abdurrezzak ailesinin çocukları Halil Münir (3) ve Abdülkadir Enes (11)
KHK’LI AİLENİN ÖLÜME SÜRÜKLENİŞİ
Uğur Abdurrezzak İngilizce öğretmeniydi, eşi Ayşe Abdurezzak ise Türkçe. İkisi de Hizmet Hareketi’yle ilişkili oldukları gerekçesiyle Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile mesleklerinden ihraç edildi.
İşlerini kaybettikten kısa süre sonra “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla Uğur Abdurrezzak gözaltına alındı ve tutuklanarak İzmit Kandıra Cezaevin’ne gönderildi. Burada 11 ay tutuklu kaldı.
Tahliyeden sonra kendisini bekleyen sosyal ölümdü.
Meriç’te hayatını kaybeden Uğur Abdurrezzak
KHK’yla ihraç olduğu her iş başvurusunda sigorta kaydında görülüyor, Hizmet Hareketi’yle ilişkili olduğu için tutuklandığı bilgisi de eklenince bütün iş başvuruları reddediliyordu. Abdurrezzak ailesi sosyal ölüme mahkum edilmişti.
AVUKAT DAHİ TUTAMADILAR
Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu olan Ayşe Abdurrezzak ise, aynı fakültede branşı üzerine master yapmış çok iyi bir öğretmendi. 2009’da Milli Eğitim’de göreve başlamasının ardından Pendik Velibaba Kız Teknik Ve Meslek Lisesi’nde çalıştı. Ardından eşiyle birlikte Kocaeli’ye tayin oldular.
15 Temmuz’un ardından evi basılan binlerce öğretmenden biri de onlardı. Evlerine operasyon yapıldıktan sonra eşi tutuklanırken, Ayşe öğretmen tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Bu süreçte Hizmet Hareketi’yle ilgili yargılamalarda avukatların astronomik ücretler istemesi üzerine, avukat da tutamadılar.
Meriç’te hayatını kaybeden Ayşe Abdürrezzak ve çocukları
Eşi tutukluyken iki küçük çocuğuna bakmak durumunda kalan Ayşe Abdurrezzak, sosyal medya üzerinden eşarp ve çanta satarak geçimini sağladı. Ayşe öğretmene kendi ailesi sırt çevirmişti. Kocasının ailesi ise zaten fakirdi.
KARAR DURUŞMASINA AVUKATSIZ GİDİYORLARDI
Uğur Abdurrezzak Ocak 2018’de tahliye edildi. Nisan ayında hem kendisinin hem de eşinin karar duruşmaları vardı. Karar duruşmasına da avukatsız gireceklerdi ve benzer KHK’lı davalarına baktığında ceza alacağı kesin gibiydi. Bu şartlar onları Meriç üzerinden Türkiye’yi terketmeye zorladı.
GENÇ ÖĞRETMEN ÇİFT VE BEBEKLERİ
Yol arkadaşları Fahrettin – Aslı Doğan çiftinin durumu da aynıydı. İkisi de Afyon ve Bolu’da Hizmet Hareketi’yle bağlantılı kurumlarda çalıştıkları için sosyal ölüme mahkum edilmiş, işsiz kalmış genç bir çiftti.
Fahrettin Doğan Denizli Pamukkale Üniversitesi biyoloji, Aslı Doğan ise aynı üniversitenin kimya bölümünden mezundu.
Meriç’te hayatını kaybeden Doğan ailesi
İkisi de 15 Temmuz sonrası işlerini kaybettiler. Ardından haklarında yakalama kararı çıkartıldı. Çocukları İbrahim Selim Doğan’ın yaşının küçük olması nedeniyle bir süre saklanmaya karar verdiler.
Yakınlarının anlatımına göre saklanma sürecinde ikilinin psikolojisi ciddi şekilde bozuldu.
Özellikle Fahrettin Doğan, vatan hainliği ile yaftalanmayı gururuna yediremedi ve bunu yakınlarına sık sık dile getirdi. Saklanıyor olmanın verdiği gerilim, geçmişte yaşadıkları eve sık sık polisin gidip gelmesi gibi nedenlerle Doğan çifti yaklaşık bir ay önce Türkiye’yi terketmeye karar verdi.
“ONLAR TAYYİP ERDOĞAN’IN KURBANI OLDULAR”
Doğan çiftinin yakınları Fahrettin ve Aslı Doğan’ın kendi hallerinde mesleklerini yapan genç iki insan olduklarını, hayatları boyunca en küçük bir suç işlemediklerini, mutlu bir yuvaları olduğunu ama son iki yılda hayatlarının kabusa çevrildiğini belirterek “Onlar Tayyip Erdoğan’ın kurbanı oldular” dediler.
Faciadan sonra çocukların cesetleri nehrin farklı noktalarında bulunabildi.
CESEDİ İKİ AY SONRA BULUNDU
Aslı Doğan’ın cansız bedeni trajik olaydan yaklaşık iki ay sonra 7 Nisan 2018’de bulundu. Üzerinde kimlik yoktu. İlk teşhis parmağındaki yüzükten yapılabildi. Yüzüğünde ‘Aslı-Fahrettin’ yazıyordu. Fahrettin Doğan’ın cesedine ise halen ulaşılabilmiş değil.
BEDENLERİ TEKER TEKER KIYIYA VURDU
İki aile yola çıktıkları gün, uzun bir yürüyüşün ardından sabah 05:00 civarı Meriç Nehri’ne ulaşmışlardı. Önceki gün yağan yağmur nedeniyle nehrin debisi yüksekti ancak yaşadıkları nedeniyle geri dönülmez bir noktadalardı. Faciadan kurtulabilen tek kişi olan Fatih Doğan’ın anlattığına göre bot 8 kişiyi taşıyacak büyüklükte değildi. Ancak insan kaçakçıları herkesi bir seferde geçirmek konusunda zorladılar.
Kırılma anı bu andı.
Ayşe Abdurrezzak’ın çantasından çokan çocuk bezleri ve kıyafetleri.
Hepsi aynı bota bindiler ve yüksek debi nedeniyle bot savrulmaya başladı. Karşı tarafa yakın bir noktada önce bir ağaca sonra ikinci ağaca çarptılar ve bot alabora oldu.
Gece kurtarma ekiplerine haber verildi. Ekiplerin yaptıkları aramada önce nehrin kum ocakları mevkiinde 10 yaşlarında üzerinde sırt çantasının bulunduğu bir çocuk bulundu. Aynı bölgedeki arama çalışmalarında daha sonra da 5-6 yaşlarındaki ikinci çocuğun cansız bedenine ulaşıldı. AFAD ekipleri, botun alabora olduğu yere yaklaşık 500 metre mesafede ise su üzerinde bir kadın cesedine ulaştı.
11 yaşındaki Abdülkadir Enes’in cesedi sudan çıkartılırken..
Kadının üzerinde yapılan aramada Ayşe Abdurrezzak adına düzenlenmiş kimlik bulundu. Nüfus cüzdanına göre Balıkesir Havran doğumlu olduğu belirlenen Abdurrezzak’ın çantasında ise iki çocuğu ait nüfus cüzdanları ve çocuk bezleri vardı.
DEVLETİN AİLELERE BAKIŞI SAVCININ AÇIKLAMASINDA ÖZETLENDİ
Edirne Cumhuriyet Başsavcısı Muhammet Savran, iki ailenin yokolduğu olayın ardından tek bir taziye cümlesi dahi kurmadı. Gazetecilerin sorusu üzerine devletin Hizmet Hareketi’nden iki aileye bakış açısını özetledi:
“Ayşe isimli bayan İzmit’te FETÖ’den hakkında işlem yapılan ve adli kontrolle serbest bırakılan bir bayan. Bunun eşi de aynı şekilde. Tutuklanmış, tahliye edilmiş. Bylock’tan ceza almaları yüksek olduğu için gayri yasal bir şekilde kaçmak istemişler. Kadın ve 10 yaşındaki oğlu öldü. Bir de ölü bir çocuk bulundu. Ölen çocuklar anne ve babalarının sorumluluklarında. Kimse bunu kimseye fatura etmesin. Bu çocukları kimse oraya götürüp atmadı. Devlete bir şekilde inanmaları, sığınmaları gerekiyor. Bu kaçış nereye kadar. Yapılan yanlışı anlamaları, etkin pişmanlıkla ilgili hükmü okuyup anlamaları gerekiyor”
GERİYE KALAN TANIĞIN DİLİNDEN FACİA
Faciadan sağ kurtulan Fatih Yaşar ise 35 yaşında ve Hizmet Hareketi’yle ilişkisi nedeniyle 14 ay tutuklu kaldıktan sonra Kasım 2017’de tahliye olmuş bir isim. Yaşadıklarını daha Atina’dayken sıcağı sıcağına Euronews’e anlatmıştı.
Faciadan sağ kurtulabilen Fatih Yaşar yaşadıklarını Euronews’e anlatmıştı.
“Zaten her şey bir anda yaşandı, ben birçok şeyin farkına bile varamadım. Suyun içine düştüğümüzde, sanki su sinemize bir ok gibi saplanmıştı. O kadar soğuktu ki hareket dahi edemiyordum, o soğuk suya tahammül etmek bile imkansızdı ve bir kaç defa su yuttum. Bot devrildiğinde ve suya düştüğümüz anda ‘Allah’ diye bağıran birinin sesini duydum. Sonrasında bizim için hayatta kalma mücadelesi başlamıştı ve bizi sürükleyen çok kuvvetli bir akıntı vardı. İlk etapta ben bir şeyler yapmaya çalıştım ve o esnada sol elime ince bir dal geldi, sağ elimde ise ya Abdurrezzak veya Fahrettin hoca vardı, suya batıp çıkıyordum ve o anda yüzünü seçemedim.
Çocukları kurtaramamanın acısını yaşıyorum. Benim evlatlarım sayılan bu çocukları nasıl kurtaramadım diye ağlıyorum.
İnsanlar vatanlarını terk etmek zorunda bırakılıyor. Çoluk çocuğu adeta suya, ateşe atılıyor. İnsanların, bizleri kaçmaya, bunu yapmaya sevk eden sebeplerin ne olduğunu öğrenmelerini istiyorum.”
[Cevheri Güven] 13.2.2019 [MedyaBold.com]
13 Şubat 2018’de başlayan umut yolculuğu, botun alabora olmasıyla acı bir mülteci hikayesine dönüştü. Uğur Abdürrezzak (39) Ayşe Abdurrezzak (37) ile iki çocukları Halil Münir (3) ve Abdülkadir Enes’e (11) bottaki ilk aileydi.
Fahrettin Doğan (30) ve Aslı Doğan (28) çiftiyle çocukları İbrahim Selim Doğan (2,5) ise bottaki ikinci aileydi.
Ayşe Abdurrezzak’ın üzerinden çıkan kendisi ve çocuklarına ait kimlikler.
Abdürrezzak ve Doğan ailesinden geriye hiç kimse kalmadı. Yolculukta 7 kişiden oluşan iki aileye eşlik eden tek kişi Fatih Yaşar’dı. Faciadan sonra kurtulabilen ve Yunanistan’a geçen Fatih Yaşar, bu acıyı çok sayıda medya kuruluşunda ve konferanslarda paylaştı.
“SU O KADAR SOĞUKTU Kİ KİMSEDEN SES ÇIKMADI”
Yunanistan’da mülteci kampında Euronews’e konuşan Fatih Yaşar şunları söylemişti:
“Bot hepimizi taşıyacak kadar büyük değildi. İki seferde geçmek için ısrar ettik ama kaçakçılar dinlemediler. Su seviyesi çok yüksekti, bot sürekli dönüyordu, önce bir ağaç dalına çarptık ve savrulduk, ardından ikinci bir dala daha çarpınca bot alabora oldu. Su o kadar soğuktu ki kimseden ses çıkmadı.”
Abdurrezzak ailesinin çocukları Halil Münir (3) ve Abdülkadir Enes (11)
KHK’LI AİLENİN ÖLÜME SÜRÜKLENİŞİ
Uğur Abdurrezzak İngilizce öğretmeniydi, eşi Ayşe Abdurezzak ise Türkçe. İkisi de Hizmet Hareketi’yle ilişkili oldukları gerekçesiyle Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile mesleklerinden ihraç edildi.
İşlerini kaybettikten kısa süre sonra “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla Uğur Abdurrezzak gözaltına alındı ve tutuklanarak İzmit Kandıra Cezaevin’ne gönderildi. Burada 11 ay tutuklu kaldı.
Tahliyeden sonra kendisini bekleyen sosyal ölümdü.
Meriç’te hayatını kaybeden Uğur Abdurrezzak
KHK’yla ihraç olduğu her iş başvurusunda sigorta kaydında görülüyor, Hizmet Hareketi’yle ilişkili olduğu için tutuklandığı bilgisi de eklenince bütün iş başvuruları reddediliyordu. Abdurrezzak ailesi sosyal ölüme mahkum edilmişti.
AVUKAT DAHİ TUTAMADILAR
Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu olan Ayşe Abdurrezzak ise, aynı fakültede branşı üzerine master yapmış çok iyi bir öğretmendi. 2009’da Milli Eğitim’de göreve başlamasının ardından Pendik Velibaba Kız Teknik Ve Meslek Lisesi’nde çalıştı. Ardından eşiyle birlikte Kocaeli’ye tayin oldular.
15 Temmuz’un ardından evi basılan binlerce öğretmenden biri de onlardı. Evlerine operasyon yapıldıktan sonra eşi tutuklanırken, Ayşe öğretmen tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Bu süreçte Hizmet Hareketi’yle ilgili yargılamalarda avukatların astronomik ücretler istemesi üzerine, avukat da tutamadılar.
Meriç’te hayatını kaybeden Ayşe Abdürrezzak ve çocukları
Eşi tutukluyken iki küçük çocuğuna bakmak durumunda kalan Ayşe Abdurrezzak, sosyal medya üzerinden eşarp ve çanta satarak geçimini sağladı. Ayşe öğretmene kendi ailesi sırt çevirmişti. Kocasının ailesi ise zaten fakirdi.
KARAR DURUŞMASINA AVUKATSIZ GİDİYORLARDI
Uğur Abdurrezzak Ocak 2018’de tahliye edildi. Nisan ayında hem kendisinin hem de eşinin karar duruşmaları vardı. Karar duruşmasına da avukatsız gireceklerdi ve benzer KHK’lı davalarına baktığında ceza alacağı kesin gibiydi. Bu şartlar onları Meriç üzerinden Türkiye’yi terketmeye zorladı.
GENÇ ÖĞRETMEN ÇİFT VE BEBEKLERİ
Yol arkadaşları Fahrettin – Aslı Doğan çiftinin durumu da aynıydı. İkisi de Afyon ve Bolu’da Hizmet Hareketi’yle bağlantılı kurumlarda çalıştıkları için sosyal ölüme mahkum edilmiş, işsiz kalmış genç bir çiftti.
Fahrettin Doğan Denizli Pamukkale Üniversitesi biyoloji, Aslı Doğan ise aynı üniversitenin kimya bölümünden mezundu.
Meriç’te hayatını kaybeden Doğan ailesi
İkisi de 15 Temmuz sonrası işlerini kaybettiler. Ardından haklarında yakalama kararı çıkartıldı. Çocukları İbrahim Selim Doğan’ın yaşının küçük olması nedeniyle bir süre saklanmaya karar verdiler.
Yakınlarının anlatımına göre saklanma sürecinde ikilinin psikolojisi ciddi şekilde bozuldu.
Özellikle Fahrettin Doğan, vatan hainliği ile yaftalanmayı gururuna yediremedi ve bunu yakınlarına sık sık dile getirdi. Saklanıyor olmanın verdiği gerilim, geçmişte yaşadıkları eve sık sık polisin gidip gelmesi gibi nedenlerle Doğan çifti yaklaşık bir ay önce Türkiye’yi terketmeye karar verdi.
“ONLAR TAYYİP ERDOĞAN’IN KURBANI OLDULAR”
Doğan çiftinin yakınları Fahrettin ve Aslı Doğan’ın kendi hallerinde mesleklerini yapan genç iki insan olduklarını, hayatları boyunca en küçük bir suç işlemediklerini, mutlu bir yuvaları olduğunu ama son iki yılda hayatlarının kabusa çevrildiğini belirterek “Onlar Tayyip Erdoğan’ın kurbanı oldular” dediler.
Faciadan sonra çocukların cesetleri nehrin farklı noktalarında bulunabildi.
CESEDİ İKİ AY SONRA BULUNDU
Aslı Doğan’ın cansız bedeni trajik olaydan yaklaşık iki ay sonra 7 Nisan 2018’de bulundu. Üzerinde kimlik yoktu. İlk teşhis parmağındaki yüzükten yapılabildi. Yüzüğünde ‘Aslı-Fahrettin’ yazıyordu. Fahrettin Doğan’ın cesedine ise halen ulaşılabilmiş değil.
BEDENLERİ TEKER TEKER KIYIYA VURDU
İki aile yola çıktıkları gün, uzun bir yürüyüşün ardından sabah 05:00 civarı Meriç Nehri’ne ulaşmışlardı. Önceki gün yağan yağmur nedeniyle nehrin debisi yüksekti ancak yaşadıkları nedeniyle geri dönülmez bir noktadalardı. Faciadan kurtulabilen tek kişi olan Fatih Doğan’ın anlattığına göre bot 8 kişiyi taşıyacak büyüklükte değildi. Ancak insan kaçakçıları herkesi bir seferde geçirmek konusunda zorladılar.
Kırılma anı bu andı.
Ayşe Abdurrezzak’ın çantasından çokan çocuk bezleri ve kıyafetleri.
Hepsi aynı bota bindiler ve yüksek debi nedeniyle bot savrulmaya başladı. Karşı tarafa yakın bir noktada önce bir ağaca sonra ikinci ağaca çarptılar ve bot alabora oldu.
Gece kurtarma ekiplerine haber verildi. Ekiplerin yaptıkları aramada önce nehrin kum ocakları mevkiinde 10 yaşlarında üzerinde sırt çantasının bulunduğu bir çocuk bulundu. Aynı bölgedeki arama çalışmalarında daha sonra da 5-6 yaşlarındaki ikinci çocuğun cansız bedenine ulaşıldı. AFAD ekipleri, botun alabora olduğu yere yaklaşık 500 metre mesafede ise su üzerinde bir kadın cesedine ulaştı.
11 yaşındaki Abdülkadir Enes’in cesedi sudan çıkartılırken..
Kadının üzerinde yapılan aramada Ayşe Abdurrezzak adına düzenlenmiş kimlik bulundu. Nüfus cüzdanına göre Balıkesir Havran doğumlu olduğu belirlenen Abdurrezzak’ın çantasında ise iki çocuğu ait nüfus cüzdanları ve çocuk bezleri vardı.
DEVLETİN AİLELERE BAKIŞI SAVCININ AÇIKLAMASINDA ÖZETLENDİ
Edirne Cumhuriyet Başsavcısı Muhammet Savran, iki ailenin yokolduğu olayın ardından tek bir taziye cümlesi dahi kurmadı. Gazetecilerin sorusu üzerine devletin Hizmet Hareketi’nden iki aileye bakış açısını özetledi:
“Ayşe isimli bayan İzmit’te FETÖ’den hakkında işlem yapılan ve adli kontrolle serbest bırakılan bir bayan. Bunun eşi de aynı şekilde. Tutuklanmış, tahliye edilmiş. Bylock’tan ceza almaları yüksek olduğu için gayri yasal bir şekilde kaçmak istemişler. Kadın ve 10 yaşındaki oğlu öldü. Bir de ölü bir çocuk bulundu. Ölen çocuklar anne ve babalarının sorumluluklarında. Kimse bunu kimseye fatura etmesin. Bu çocukları kimse oraya götürüp atmadı. Devlete bir şekilde inanmaları, sığınmaları gerekiyor. Bu kaçış nereye kadar. Yapılan yanlışı anlamaları, etkin pişmanlıkla ilgili hükmü okuyup anlamaları gerekiyor”
GERİYE KALAN TANIĞIN DİLİNDEN FACİA
Faciadan sağ kurtulan Fatih Yaşar ise 35 yaşında ve Hizmet Hareketi’yle ilişkisi nedeniyle 14 ay tutuklu kaldıktan sonra Kasım 2017’de tahliye olmuş bir isim. Yaşadıklarını daha Atina’dayken sıcağı sıcağına Euronews’e anlatmıştı.
Faciadan sağ kurtulabilen Fatih Yaşar yaşadıklarını Euronews’e anlatmıştı.
“Zaten her şey bir anda yaşandı, ben birçok şeyin farkına bile varamadım. Suyun içine düştüğümüzde, sanki su sinemize bir ok gibi saplanmıştı. O kadar soğuktu ki hareket dahi edemiyordum, o soğuk suya tahammül etmek bile imkansızdı ve bir kaç defa su yuttum. Bot devrildiğinde ve suya düştüğümüz anda ‘Allah’ diye bağıran birinin sesini duydum. Sonrasında bizim için hayatta kalma mücadelesi başlamıştı ve bizi sürükleyen çok kuvvetli bir akıntı vardı. İlk etapta ben bir şeyler yapmaya çalıştım ve o esnada sol elime ince bir dal geldi, sağ elimde ise ya Abdurrezzak veya Fahrettin hoca vardı, suya batıp çıkıyordum ve o anda yüzünü seçemedim.
Çocukları kurtaramamanın acısını yaşıyorum. Benim evlatlarım sayılan bu çocukları nasıl kurtaramadım diye ağlıyorum.
İnsanlar vatanlarını terk etmek zorunda bırakılıyor. Çoluk çocuğu adeta suya, ateşe atılıyor. İnsanların, bizleri kaçmaya, bunu yapmaya sevk eden sebeplerin ne olduğunu öğrenmelerini istiyorum.”
[Cevheri Güven] 13.2.2019 [MedyaBold.com]
Gözaltında mide kanaması geçirdi, durumu ağır
Filiz-Veysi Demir’in hayatı 9 Ağustos 2016’da birdenbire alt üst oldu. Samsun İmam Hatip Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapan Filiz Demir, o gün evlerine polis geldiğinde üçüncü çocuğuna hamileydi. Doğuma 15 gün kalmıştı.
Sosyoloji öğretmeni Veysi Demir ise dershanelerde öğretmenlik yaptığı için darbe teşebbüsüne sahne olan 15 Temmuz 2016’dan çok önce işsiz kalmıştı. Bir perdecide satış elemanı olarak çalışıyordu.
9 AYLIK HAMİLE KADINI GÖZALTINA ALDILAR
Samsun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nden (TEM) gelen polisler, 9 aylık hamile kadını gözaltına aldı. Kadın polisler, Filiz Demir’i iki hastaneye götürdü fakat hiçbir doktor, yasada bulunmasına rağmen “karnı burnunda bir kadın gözaltına alınamaz” diye rapor vermedi.
Demir geceyi nezarethanede geçirmek zorunda kaldı. Fakat sabahı edemedi. Gece sancısı tutunca hastaneye kaldırıldı ve adli kontrolle serbest bırakıldı. Şimdi 2,5 yaşında olan Ömer bir hafta sonra 17 Ağustos 2016’da dünyaya geldi.
Hakkında terör ve şiddete bulaştığına dair tek delil olmadığı halde terörist muamelesi gören yüz binlerce kişiden biri de Veysi Demir.
Demir ailesinin evine polis ikinci kez 17 Ekim 2016 sabahında geldi. Bu kez Veysi Demir hakkında şikâyet vardı. Fakat Veysi Demir o gün evde yoktu.
İki gün önce (11 Şubat 2019) gözaltına alınana kadar da bir daha evine gitmedi.
Filiz Demir eşinin arandığı dönemde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Bir yıl boyunca evimize sabah-akşam polis geldi. Biz ne yaptık ki! Birdenbire içeri giriyorlardı. Çocuklar çok korkuyordu.
Bir gün asansörde okuldan dönen oğlum Necati (9) ile karşılaşmışlar. Çocuğu sıkıştırıp “Baban ile görüşüyor musunuz?” diye sorguya çekmişler. O yaştaki bir çocuğa bu yapılır mı? En son savcının talimatıyla kapımıza gazete astılar.”
SAVCI AYHAN DEMİR YEREL GAZETEYE İLAN VERMİŞ
Filiz Demir’in verdiği bilgiye göre şimdi Hatay’da görev yapan, o dönemin Aksaray Savcısı Ayhan Demir şikâyet üzerine yerel bir gazeteye ilan veriyor.
İlanın içeriğiyle ilgili Filiz Demir’in söyledikleri dehşet verici: “Gazetenin manşetinde 15 Temmuz’da şehit olmuş birinin fotoğrafı vardı. Şehidin ailesi ziyaret edilmiş ve röportaj yapılmıştı. Röportajın altına da eşim ve bir kişinin daha fotoğrafını kare çerçeveye alarak koymuşlardı. Altına doğum tarihini, anne ve babasının ismini ve ‘bu şahıs FETÖ/PYD örgütüne mensuptur, bu adreste ikamet etmektedir ve bütün varlığına el konulmuştur’ yazmışlardı. İlanı Samsun Kalkanca karakolundan Şeref adlı bir polis memuru kapımıza getirdi. ‘Bunu Aksaray savcılığı bize gönderdi. Bir ay kapınızda asılı kalacak, sökerseniz hakkınızda yasal işlem yapılacak’ dedi. Üç ay öyle kaldı, sonra gelip aldılar.”
“BİRLİKTE AŞURE YAPIYORDUK” DİYE İHBAR ETMİŞLER
Filiz Demir, Samsun 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davalarında geçen yıl mart ayında beraat etti.
Bir ay önce de Bölge İstinaf Mahkemesi’nden beraat kararı geldi. Fakat İstinaf’ın savcısı itiraz ettiği için dosyası tekrar Yargıtay’a gönderildi. Hakkındaki suçlamalar malum; Bank Asya’da hesabının bulunması, Aktif Eğitim Sendikası’na üye olması ve birkaç itirafçının “birlikte aşure yapıyorduk” diye ismini vermesi.
Veysi Demir çocukları ile birlikte.
Necati (9), Betül (4) ve Ömer (2,5) adında üç çocuğu bulunan Filiz Demir, geçim sıkıntısı yaşadığı için 2018 yılı eylül ayında çocuklarıyla birlikte memleketine döndü.
Eşi Veysi Demir hastalandığı için iki gün önce yanlarına gelince gözaltına alındı. Yaşadığı yoğun stres, tehdit ve baskı sonucu gözaltına alındıktan 3-4 saat sonra mide kanaması başlayan Veysi Demir, önce Mardin Devlet Hastanesi’ne, bugün de Harran Tıp Fakültesi’ne sevk edildi.
Durumu ciddiyetini koruyor. Eğer kanama durmazsa ameliyata alınacak. 2009’da askerdeyken dalak büyümesi teşhisi konulmuş ve 2010’da çürük raporu verilerek terhis edilmiş.
POLİS: AL BU KADINI, KÜLODUNA KADAR ARA !
Polisler sadece Veysi Demir’i değil, “Al bu kadını, içeriye götür. Kiloduna kadar ara.” emriyle eşini de aradı.
Filiz Demir, “Eşim geldiğinde ayakta duramıyordu, çok halsiz hissediyorum diyordu. Beti benzi atmış, sanki vücudunda kan kalmamış gibiydi. Bir şey yeyip içemedi. Ankara’ya doktora gidelim diye konuştuk. Dün öğlen kapı çaldı. Kapıyı açmam ile birlikte beni itmeleri bir oldu. 10 kişi birden içeri girdi. ‘Nerede o?’ diye bağırdılar. Eşim ‘hastayım bana dokunmayın’ dedi. Başındaki amir ‘ölüyorsun, hâlâ saklanıyorsun’ diyerek bağırdı.
Hakaret ve küfür ettiler. Avukatımızı aramamızı istemediler. Üstünü giymesine izin vermediler. ‘Konuş bak konuşmazsan biz seni konuşturmayı biliriz, çakal’ diye tehdit ettiler. Evin her yerini dağıttılar.
En küçük oğlum dünden beri ‘polis polis’ deyip ağlıyor. Kelepçe takacaklardı, itiraz edince öyle götürdüler. Akşam yanına gitmek için hazırlandığımda, saat 20:00 civarında aradılar.
Mide kanaması geçiriyormuş. Yoğun bakıma kaldırmışlar. Doktor ile görüştüm, durumunun ciddi olduğunu, hayati tehlikesinin devam ettiğini söyledi. Eşimin hastane fobisi var. Rahatlar diye düşündüm. Mardin Devlet Hastanesi’ne gittim, görüştürmediler. Endoskopi yapıldığını söylediler. Bugün de Harran’a sevk edildi.” dedi.
“BABAM KAPIMIZIN ÖNÜNDE ÖLDÜRÜLDÜ”
Filiz Demir’in babası Musa Sarıdağ 22 Eylül 2015’te Mardin Kızıltepe’de evinin kapısında öldürülmüş: “Babam devletçi biriydi. Lafını esirgemezdi kimseden. İki kişi kapıyı çalıyor ve babamı orada üç sessiz kurşunla öldürüyor. Kim yaptı bilmiyoruz, teröre kurban gitti babam.”
[https://medyabold.com] 13.2.2019
Sosyoloji öğretmeni Veysi Demir ise dershanelerde öğretmenlik yaptığı için darbe teşebbüsüne sahne olan 15 Temmuz 2016’dan çok önce işsiz kalmıştı. Bir perdecide satış elemanı olarak çalışıyordu.
9 AYLIK HAMİLE KADINI GÖZALTINA ALDILAR
Samsun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nden (TEM) gelen polisler, 9 aylık hamile kadını gözaltına aldı. Kadın polisler, Filiz Demir’i iki hastaneye götürdü fakat hiçbir doktor, yasada bulunmasına rağmen “karnı burnunda bir kadın gözaltına alınamaz” diye rapor vermedi.
Demir geceyi nezarethanede geçirmek zorunda kaldı. Fakat sabahı edemedi. Gece sancısı tutunca hastaneye kaldırıldı ve adli kontrolle serbest bırakıldı. Şimdi 2,5 yaşında olan Ömer bir hafta sonra 17 Ağustos 2016’da dünyaya geldi.
Hakkında terör ve şiddete bulaştığına dair tek delil olmadığı halde terörist muamelesi gören yüz binlerce kişiden biri de Veysi Demir.
Demir ailesinin evine polis ikinci kez 17 Ekim 2016 sabahında geldi. Bu kez Veysi Demir hakkında şikâyet vardı. Fakat Veysi Demir o gün evde yoktu.
İki gün önce (11 Şubat 2019) gözaltına alınana kadar da bir daha evine gitmedi.
Filiz Demir eşinin arandığı dönemde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Bir yıl boyunca evimize sabah-akşam polis geldi. Biz ne yaptık ki! Birdenbire içeri giriyorlardı. Çocuklar çok korkuyordu.
Bir gün asansörde okuldan dönen oğlum Necati (9) ile karşılaşmışlar. Çocuğu sıkıştırıp “Baban ile görüşüyor musunuz?” diye sorguya çekmişler. O yaştaki bir çocuğa bu yapılır mı? En son savcının talimatıyla kapımıza gazete astılar.”
SAVCI AYHAN DEMİR YEREL GAZETEYE İLAN VERMİŞ
Filiz Demir’in verdiği bilgiye göre şimdi Hatay’da görev yapan, o dönemin Aksaray Savcısı Ayhan Demir şikâyet üzerine yerel bir gazeteye ilan veriyor.
İlanın içeriğiyle ilgili Filiz Demir’in söyledikleri dehşet verici: “Gazetenin manşetinde 15 Temmuz’da şehit olmuş birinin fotoğrafı vardı. Şehidin ailesi ziyaret edilmiş ve röportaj yapılmıştı. Röportajın altına da eşim ve bir kişinin daha fotoğrafını kare çerçeveye alarak koymuşlardı. Altına doğum tarihini, anne ve babasının ismini ve ‘bu şahıs FETÖ/PYD örgütüne mensuptur, bu adreste ikamet etmektedir ve bütün varlığına el konulmuştur’ yazmışlardı. İlanı Samsun Kalkanca karakolundan Şeref adlı bir polis memuru kapımıza getirdi. ‘Bunu Aksaray savcılığı bize gönderdi. Bir ay kapınızda asılı kalacak, sökerseniz hakkınızda yasal işlem yapılacak’ dedi. Üç ay öyle kaldı, sonra gelip aldılar.”
“BİRLİKTE AŞURE YAPIYORDUK” DİYE İHBAR ETMİŞLER
Filiz Demir, Samsun 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davalarında geçen yıl mart ayında beraat etti.
Bir ay önce de Bölge İstinaf Mahkemesi’nden beraat kararı geldi. Fakat İstinaf’ın savcısı itiraz ettiği için dosyası tekrar Yargıtay’a gönderildi. Hakkındaki suçlamalar malum; Bank Asya’da hesabının bulunması, Aktif Eğitim Sendikası’na üye olması ve birkaç itirafçının “birlikte aşure yapıyorduk” diye ismini vermesi.
Veysi Demir çocukları ile birlikte.
Necati (9), Betül (4) ve Ömer (2,5) adında üç çocuğu bulunan Filiz Demir, geçim sıkıntısı yaşadığı için 2018 yılı eylül ayında çocuklarıyla birlikte memleketine döndü.
Eşi Veysi Demir hastalandığı için iki gün önce yanlarına gelince gözaltına alındı. Yaşadığı yoğun stres, tehdit ve baskı sonucu gözaltına alındıktan 3-4 saat sonra mide kanaması başlayan Veysi Demir, önce Mardin Devlet Hastanesi’ne, bugün de Harran Tıp Fakültesi’ne sevk edildi.
Durumu ciddiyetini koruyor. Eğer kanama durmazsa ameliyata alınacak. 2009’da askerdeyken dalak büyümesi teşhisi konulmuş ve 2010’da çürük raporu verilerek terhis edilmiş.
POLİS: AL BU KADINI, KÜLODUNA KADAR ARA !
Polisler sadece Veysi Demir’i değil, “Al bu kadını, içeriye götür. Kiloduna kadar ara.” emriyle eşini de aradı.
Filiz Demir, “Eşim geldiğinde ayakta duramıyordu, çok halsiz hissediyorum diyordu. Beti benzi atmış, sanki vücudunda kan kalmamış gibiydi. Bir şey yeyip içemedi. Ankara’ya doktora gidelim diye konuştuk. Dün öğlen kapı çaldı. Kapıyı açmam ile birlikte beni itmeleri bir oldu. 10 kişi birden içeri girdi. ‘Nerede o?’ diye bağırdılar. Eşim ‘hastayım bana dokunmayın’ dedi. Başındaki amir ‘ölüyorsun, hâlâ saklanıyorsun’ diyerek bağırdı.
Hakaret ve küfür ettiler. Avukatımızı aramamızı istemediler. Üstünü giymesine izin vermediler. ‘Konuş bak konuşmazsan biz seni konuşturmayı biliriz, çakal’ diye tehdit ettiler. Evin her yerini dağıttılar.
En küçük oğlum dünden beri ‘polis polis’ deyip ağlıyor. Kelepçe takacaklardı, itiraz edince öyle götürdüler. Akşam yanına gitmek için hazırlandığımda, saat 20:00 civarında aradılar.
Mide kanaması geçiriyormuş. Yoğun bakıma kaldırmışlar. Doktor ile görüştüm, durumunun ciddi olduğunu, hayati tehlikesinin devam ettiğini söyledi. Eşimin hastane fobisi var. Rahatlar diye düşündüm. Mardin Devlet Hastanesi’ne gittim, görüştürmediler. Endoskopi yapıldığını söylediler. Bugün de Harran’a sevk edildi.” dedi.
“BABAM KAPIMIZIN ÖNÜNDE ÖLDÜRÜLDÜ”
Filiz Demir’in babası Musa Sarıdağ 22 Eylül 2015’te Mardin Kızıltepe’de evinin kapısında öldürülmüş: “Babam devletçi biriydi. Lafını esirgemezdi kimseden. İki kişi kapıyı çalıyor ve babamı orada üç sessiz kurşunla öldürüyor. Kim yaptı bilmiyoruz, teröre kurban gitti babam.”
[https://medyabold.com] 13.2.2019
‘Turp gibi olmak’ istiyorsanız onu ihmal etmeyin!
“Turp gibi olmak” deyimi sağlıklı insanlar için halk arasında yaygın olarak kullanılıyor. Çünkü turp içerdiği vitamin, mineral ve liflerle tam bir sağlık deposu.
Genellikle balığın yanında sevilerek yenilen bu sebze garnitür olarak tüketiliyor. Diyetisyen Büşra Mutlu, ’’Oysa turp sadece balıkla değil, farklı yiyeceklerle, salataların içinde tüketilmesi gereken bir besindir.’’ diyor. Karaciğer ve mideyi temizlemeye yardım eden kırmızı turp, yüksek lif oranı ile dikkat çekiyor. Son dönemlerde sebze reyonlarına yerini alan alabaş cinsi turp da yüksek lif içeriği ve doyurucu özelliği sıkça tercih ediliyor.
Diyetisyen Büşra Mutlu, turbun faydalarını şöyle sıralıyor:
Genellikle balığın yanında sevilerek yenilen bu sebze garnitür olarak tüketiliyor. Diyetisyen Büşra Mutlu, ’’Oysa turp sadece balıkla değil, farklı yiyeceklerle, salataların içinde tüketilmesi gereken bir besindir.’’ diyor. Karaciğer ve mideyi temizlemeye yardım eden kırmızı turp, yüksek lif oranı ile dikkat çekiyor. Son dönemlerde sebze reyonlarına yerini alan alabaş cinsi turp da yüksek lif içeriği ve doyurucu özelliği sıkça tercih ediliyor.
Diyetisyen Büşra Mutlu, turbun faydalarını şöyle sıralıyor:
- Kana oksijen sağlar: Kırmızı turp, kırmızı kan hücrelerinin gördüğü zararı kontrol etme özelliğiyle bilinir ve kana verilen oksijeni artırır.
- C vitamini deposudur: C vitamini denildiğinde akıllara narenciye gelir ama kırmızı turpun C vitamini özelliği atlanmamalıdır. C vitamini hem soğuk algınlığından korur hem de kıkırdağı oluşturan kolajenin yapılmasını sağlar.
- Kalbi korur: Kırmızı turp, kalbin düzgün çalışmasını sağlayan ve kalp-damar hastalıkları riskini azaltan antosiyonin için iyi bir kaynaktır. Ayrıca kırmızı turpta folik asit ve flavonoid içeriği yüksektir.
- Kan basıncını kontrol eder: Kırmızı turpta, tansiyonu düşürmeye yarayan potasyum mevcuttur.
- Bağışıklığı güçlendirir: C vitamini içeriği yüksek olan turp soğuk algınlığı ve öksürükten koruyucudur. Temel bağışıklık sistemini güçlendirmek için düzenli bir şekilde tüketilmesi gerekir.
- Metabolizma dostu: Canı bir şeyler atıştırmak isteyenler için çiğneme duygusunu tatmin eden kırmızı turp, diyetlerde bir numaralı yardımcıdır. Kan şekerinde oynama yapmayan kırmızı turp, uzun süre tok tutan bir özelliğe sahiptir. Ayrıca mide bulantısını da geçirir.
- Besin değeri yüksek: Kırmızı turp E, A, C, B6, K vitaminlerini içerir. Ayrıca antioksidan, lif, çinko, potasyum, magnezyum, bakır, kalsiyum, demir ve manganez bakımından da zengindir. Bu nedenle turp besin değeri yüksek bir sebzedir.
- Cildin dostudur: Her gün turp tüketilirse, cildi kuruluktan, sivilceden ve sivilcenin oluşturduğu kızarıklıktan korur. Bunun yanında turp suyunun saçlardaki kepeklenmeyi ve dökülmeyi önlemede yardım ettiği bilinir.
- Guatr düşmanı: Guatrın en büyük nedenlerinden biri iyot eksikliğidir. Turp, iyot açısından zengin olduğu için tiroit hastalıklarından korur.
- Kansere kalkan olur: Kırmızı turp sülfürlü bileşikler açısından zengin olması sebebiyle, karaciğer ve safra dostudur. Kansere karşı koruyucu olduğu da bilinmektedir.
Hafız Esed’in hatırlattıkları [Alper Ender Fırat]
Beşşar Esed’in babası Hafız Esed 1930 yılında, Lazkiye yakınlarındaki Kardahar’da, Nusayri bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. 16 yaşında Baas Partisi’ne katıldı. 1955’te Humus Askeri Akademisi’nden pilot subay olarak mezun oldu. 1970’de Baas Partisi’nin yardımı ve kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirdi. 1971 Mart tarihinde Hafız Esad Suriye’nin Nusayri kökenli ilk devlet başkanı oldu. İktidar koltuğuna oturan Esed ilk iş olarak kendisine yürütmede, yasamada ve askeri alanda geniş yetkiler tanıyan bir başkanlık sistemi kurmanın yolunu açan 1973 Anayasasını hazırlattı. Bu “kişisel başkanlık sistemi” ile ülkedeki bütün kurumlar üzerinde mutlak hakimiyet sağlayan Esed, demokratik görüntülü otoriter bir rejim kurdu.
Halkın büyük çoğunluğu Sünni Arap olmasına rağmen Hafız Esed önderliğindeki Nusayriler Suriye’de askeri bir darbe ile yönetimi ele geçirmiş ve o tarihten bu yana ülkeyi demir yumruk ile yönetiyordu. 1982 yılında Humus’a tanklarla girerek on binlerce insanı gözünü kırpmadan katletti.
Burada geçmişteki Hafız Esed Rejiminin yönetme biçimini ve ülkede yaptığı zulümlere fazlaca girmeyeceğim. Ama Esed Rejiminin eli kanlı katil bir rejim olduğunu bugünkü tartışmalar yüzünden unutmamak gerekir.
Ama asıl unutmamak gereken şey halkının büyük bir bölümü sünni Müslüman olan Suriye’de yönetimin el değiştirme biçimidir. Askeriye içine yerleşen Hafız Esed önderliğindeki Nusayri cunta, yönetimi ele geçirmiş ve ülke nüfusunun sadece yüzde 10’una sahip olmalarına rağmen mezhebe dayalı bir yönetim kurmuşlardı. Bu yönetimi devam ettirebilmek için de muhalif olan her şeyi gözünü kırpmadan ortadan kaldırmaktan geri durmamıştı.
Nusayrilerin Suriye’de devlet yönetimini bu şekilde ele geçirilmelerini Türkiye’de de kendine örnek alan bazı çevreler her zaman oldu. Askerin içinde Kemalist laikçilik maskesi altında saklanan bazı cuntalar Suriye modelini kendine örnek olarak görüyordu.
Yakın bir zamanda Doğu Perinçek’in 15 Temmuz’dan sonra ordunun nasıl felç edildiğini, on binlerce askerin ordudan nasıl tasfiye edildiğini, ağzı sulana sulana İran’da anlattığını hatırlayın.
İlker Başbuğ da şecaat arz ederken sirkatin söyleyen Kıptiler gibi bunu ifşa etmiş. Başbuğ cemaat diyor Ordu’da Alevileri hedef alıyordu. Burada söylediği aslında bildiğimiz Aleviler değil. Hacı Bektaş geleneğini temsil eden, barış ve sevgiyi öncelleyen, Türkiye’de her dönemde mağduriyet yaşayan Aleviler değil. Suriye’deki Nusayriliği örnekleyen hizipler.
Ancak buna asıl hassasiyet gösteren İran tehdidine karşı her zaman teyakkuzda olan yüzlerce yıllık kadim devletin ta kendisiydi. Suriye tarzı bir oluşumla askeri bir cunta aracılığıyla devletin ele geçirilmesine karşı devlet her zaman dikkatli olmuştur. TSK ve diğer kurumlardaki Nusayri’lerin arkasındaki asıl güç İran’dı ve bu yönetimin asıl amacı ülkenin eksenini de İran-Rusya-Çin eksenine oturtmaktı.
Bugün hiçbir ahlaki ve etik kaygısı olmayan hırsız bir iktidarın varlığı ve onun yaptığı zulümlere ses etmeyen İslamcı güruhun kan uykusuna yatmış olmaları bazı şeyleri unutmamıza, geçmişteki tehlikeleri görmezden gelmemize sebep olmasın. Türkiye’nin Suriyeleşmesi, bir askeri cunta tarafından Esed Rejimine benzer bir yönetimin, iktidarı darbe ile ele geçirme tehlikesi her zaman vardır.
15 Temmuz tiyatrosunu Recep T. Erdoğan’a altın tepside sunarak cemaate soykırım uygulaması için zemin hazırlayanların asıl hedefi ordu içerisinde kendilerine direnenlerden kurtulmaktı. Bunu da başardılar. Unutmamak gerekir ki bugün AKP ile ittifak halinde olmaları onların ‘kadim’ bir öfke ve nefret içinde oldukları gerçeğini değiştirmiyor. İlk fırsatta AKP ile kanlı bir hesaplaşmaya gireceklerini öngörmek için kahin olmaya gerek yok.
Burada Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’ın 2012 yılında internete düşen konuşmasını hatırlatmakta fayda var. Çakmak bu konuşmasında yakında içeriden çıkacaklarını çoluk çocuk demeden rövanşı alacaklarını’ anlatıyor. Çok can yakacaklarından, büyük bir hesaplaşma olacağından söz ediyordu. Evet; cemaat hesaplaşacakları içindeydi ama bu hesaplaşmayı sadece cemaatle sınırlı tutmayacaklarını öngörmek için çocuk kadar aklınızın olması yeter.
[Alper Ender Fırat] 14.2.2019 [TR724]
Halkın büyük çoğunluğu Sünni Arap olmasına rağmen Hafız Esed önderliğindeki Nusayriler Suriye’de askeri bir darbe ile yönetimi ele geçirmiş ve o tarihten bu yana ülkeyi demir yumruk ile yönetiyordu. 1982 yılında Humus’a tanklarla girerek on binlerce insanı gözünü kırpmadan katletti.
Burada geçmişteki Hafız Esed Rejiminin yönetme biçimini ve ülkede yaptığı zulümlere fazlaca girmeyeceğim. Ama Esed Rejiminin eli kanlı katil bir rejim olduğunu bugünkü tartışmalar yüzünden unutmamak gerekir.
Ama asıl unutmamak gereken şey halkının büyük bir bölümü sünni Müslüman olan Suriye’de yönetimin el değiştirme biçimidir. Askeriye içine yerleşen Hafız Esed önderliğindeki Nusayri cunta, yönetimi ele geçirmiş ve ülke nüfusunun sadece yüzde 10’una sahip olmalarına rağmen mezhebe dayalı bir yönetim kurmuşlardı. Bu yönetimi devam ettirebilmek için de muhalif olan her şeyi gözünü kırpmadan ortadan kaldırmaktan geri durmamıştı.
Nusayrilerin Suriye’de devlet yönetimini bu şekilde ele geçirilmelerini Türkiye’de de kendine örnek alan bazı çevreler her zaman oldu. Askerin içinde Kemalist laikçilik maskesi altında saklanan bazı cuntalar Suriye modelini kendine örnek olarak görüyordu.
Yakın bir zamanda Doğu Perinçek’in 15 Temmuz’dan sonra ordunun nasıl felç edildiğini, on binlerce askerin ordudan nasıl tasfiye edildiğini, ağzı sulana sulana İran’da anlattığını hatırlayın.
İlker Başbuğ da şecaat arz ederken sirkatin söyleyen Kıptiler gibi bunu ifşa etmiş. Başbuğ cemaat diyor Ordu’da Alevileri hedef alıyordu. Burada söylediği aslında bildiğimiz Aleviler değil. Hacı Bektaş geleneğini temsil eden, barış ve sevgiyi öncelleyen, Türkiye’de her dönemde mağduriyet yaşayan Aleviler değil. Suriye’deki Nusayriliği örnekleyen hizipler.
Ancak buna asıl hassasiyet gösteren İran tehdidine karşı her zaman teyakkuzda olan yüzlerce yıllık kadim devletin ta kendisiydi. Suriye tarzı bir oluşumla askeri bir cunta aracılığıyla devletin ele geçirilmesine karşı devlet her zaman dikkatli olmuştur. TSK ve diğer kurumlardaki Nusayri’lerin arkasındaki asıl güç İran’dı ve bu yönetimin asıl amacı ülkenin eksenini de İran-Rusya-Çin eksenine oturtmaktı.
Bugün hiçbir ahlaki ve etik kaygısı olmayan hırsız bir iktidarın varlığı ve onun yaptığı zulümlere ses etmeyen İslamcı güruhun kan uykusuna yatmış olmaları bazı şeyleri unutmamıza, geçmişteki tehlikeleri görmezden gelmemize sebep olmasın. Türkiye’nin Suriyeleşmesi, bir askeri cunta tarafından Esed Rejimine benzer bir yönetimin, iktidarı darbe ile ele geçirme tehlikesi her zaman vardır.
15 Temmuz tiyatrosunu Recep T. Erdoğan’a altın tepside sunarak cemaate soykırım uygulaması için zemin hazırlayanların asıl hedefi ordu içerisinde kendilerine direnenlerden kurtulmaktı. Bunu da başardılar. Unutmamak gerekir ki bugün AKP ile ittifak halinde olmaları onların ‘kadim’ bir öfke ve nefret içinde oldukları gerçeğini değiştirmiyor. İlk fırsatta AKP ile kanlı bir hesaplaşmaya gireceklerini öngörmek için kahin olmaya gerek yok.
Burada Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’ın 2012 yılında internete düşen konuşmasını hatırlatmakta fayda var. Çakmak bu konuşmasında yakında içeriden çıkacaklarını çoluk çocuk demeden rövanşı alacaklarını’ anlatıyor. Çok can yakacaklarından, büyük bir hesaplaşma olacağından söz ediyordu. Evet; cemaat hesaplaşacakları içindeydi ama bu hesaplaşmayı sadece cemaatle sınırlı tutmayacaklarını öngörmek için çocuk kadar aklınızın olması yeter.
[Alper Ender Fırat] 14.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Hizmet hareketlerinden beklenen ‘İsyan Ahlakı’ (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Bir hadisi şeriflerinde Efendimiz (sav) şöyle buyururlar: “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz”. Başımıza gelen idareciler içimizden çıkmaktadırlar. Bizdeki kalite ve keyfiyet ne ise idarecilerimizde de o kalite ve keyfiyet olacaktır. Bu zaviyeden meseleye bakıldığında, bireylerin yöneticilerini eleştirmeye başlamadan önce, kendilerindeki eksikliklere konsantre olmaları, belki de daha önemlidir. Eğer hizmet içerisinde rahatsız olduğumuz durumlar varsa, Kur’an’i ve Nebevi olan düsturlara uygun olmayan muamelelerle karşılaşıyorsak, idarecilerden beklenilen kıvam bir türlü ortaya konamıyorsa, hakikat erlerine yakışmayacak haller hala görülüyorsa, bireylerin öncelikle kendilerini ele almaları gerekmektedir. Çünkü cemaatın yapı taşları bu bireylerden oluşmaktadır. Bireyler ne kadar kaliteli ise ortaya konan işler de o ölçüde güzel olacaktır.
Bireylerde kalite yakalandığında, bu yaşanan olumsuzluklar da ortadan kalkacak, problemler çözüme kavuşacak, hak , hukuk ve prensiplere uygun hareket etmeyen insanlar da kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalacaklardır. Birey, gerekli iç muhasebesini yapıp kendine çeki düzen vermek yerine, sadece eleştiren, dedikodu yapan, gıybet eden bir hale geldiyse meseleler çözüm bulmayacak ve fertlerin enerjisi boş yere harcanıp gidecektir.
Bireylerde isyan ahlâkının gelişmesi
Bu hususta Nurettin Topçu’nun kavramlaştırdığı “bireylerde isyan ahlâkının” gelişmesi çok önemlidir. Kavram içerisindeki “isyan” kelimesi anarşi, fitne ve fesada sebebiyet veren isyan anlamında kullanılmamaktadır. Burada isyan, yapılan yanlışlıklar, zülümler, haksızlıklar karşısında sessiz kalmayarak bunlara baş kaldırmak, bana dokunmayan yılan bin yaşasın dememek, haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmamak, duyarlı olmak, ateş sadece düştüğü yeri değil nereye düşerse düşsün önce beni yakar diyebilmektir. Fethullah Gülen Hocaefendi isyan ahlâkını, iradenin hakkını verme ve şeytana, nefse, hevaya ve günahlara başkaldırma olarak ifade etmektedirler. Birey, bu ahlâkla donanıp da gerekli kıvama ulaşınca, dıştaki ve içteki zalimler, tiranlar ve tirancıklar için hareket alanı kalmayacak ve her yerde hakkın bayrağı dalgalanacaktır.
Paylaşılan Değerler İttifakı olan Alliance for Shared Values (AfSV) tarafından deklare edilen “Hizmet Prensipleri Konusunda Hatırlatma Mesajı” hizmet hareketinin mevcudiyetini koruyup devam ettirebilmesi adına çok önemli hususları ihtiva etmektedir. Genelde herkes tarafından takdir edilen bu bildiride yer alan kanunilik, ahlâkilik, şeffafiyet, hesap verebilirlik, yerel-genel dengesi, denetim, her kesimin temsili ve çoğulcu katılımcılık gibi hususların hayata geçirilip uygulanması en zor bir mesele olarak ortada durmaktadır. Hizmet mensuplarının bu hususları hayata geçirebilmek adına bir mücadele içerisine girmelerine ihtiyaç vardır. Bunun olabilmesi için de “isyan ahlâk’ına” sahip bireyler haline gelmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde bu hususların realize edilmesi önündeki dirençler ve engeller ortadan kaldırılamayacak ve bunlar birer temenniden ibaret kalacaklardır.
Taklit, şablonculuk ve basmakalıpçılığa başkaldırması…
Hocaefendi, İkindi Yağmurları adlı eserde “İsyan Ahlâkı ya da İradenin Davası” başlıklı yazısında Nurettin Topçu’nun “isyan ahlâkı” düşüncesini şu şekilde özetlemiştir: “Nurettin Topçu, isyan ahlâkını iradenin davası olarak değerlendirmiştir; bu konuda “İradenin Davası, Devlet ve Demokrasi” adında müstakil bir kitabı da vardır. Ona göre, gerçek ve tam irade, fertten başlayan, aile ve devlet gibi otoriteleri kabul eden, millet ve insanlık basamaklarından da geçerek Allah’a ulaştıran iradedir. Dolayısıyla da, isyan ahlâkı, bir insanın kendi inanç, düşünce, his, kanaat ve karakteriyle kendini ifade etmesi; taklit, şablonculuk ve basmakalıpçılığa başkaldırması; her meseleyi öz değerlerinin süzgecinden geçirdikten sonra kendi idrak ufku itibarıyla yeniden değerlendirmesi ve kendine mal etmesi demektir.”
Böyle bir bireyin, karşılaştığı meseleleri, öz değerlerinin süzgecinden geçirerek kendine mal etmesi gerekmektedir. Değerlerine uygun olmayan düşüncelere ve uygulamalara vize vermeyecek, eğer mümkünse uslubuna da riayet ederek bunlarla mücadele edecektir. Davasına zarar vereceğine düşündüğü ihmaller ve haksızlıklar karşısında taklit, şablonculuk ve basmakalıpçılık hastalığına düşmeyeceklerdir. Bu insanlara karşı nefis ve Şeytan ittifakı ne taraftan gelirse gelsin tesir edemeyeceklerdir. Hakkın hatırının söz konusu olduğu yerde tarafgirlik, grupçuluk, neme lazımcılık gibi soldan yanaşmalara, büyüğe karşı saygı gereği susmak, sorgulamadan itaat, fitneye sebep olmamak perdesi arkasına saklanarak haksızlıklara karşı baş kaldırmamak, “büyüklerin bildiği ama bizim bilmediğimiz şeyler vardır” düşüncesinden kaynaklanan akıl ve hikmeti iptal etmek gibi sağdan yanaşmalara prim vermeyecekler ve her fırsatta uslubuna da riayet ederek hak ve hakikati ifade edeceklerdir.
Yöneticiler, idareleri altındaki insanların inkişafınu hedeflemeli
Hocaefendi, bu hedefe ulaşmak için idarecilere düşen vazifeleri aynı yazıda çok enfes bir şekilde ele almaktadır: “Kamil bir mürşit, mahir bir rehber, faziletli bir muallim ve adil bir idareci gibi önde bulunan, kudve konumunda olan, kendisine itaat edilen kimseler, elleri ve idareleri altındaki insanların her yönden inkişaflarını da hedeflemeli, onların kendilerini rahat ifade etmelerine fırsat vermeli ve düşüncelerini alıp değerlendirmelidirler. Bu onlara düşen bir vazifedir.
Onlar, bir konu hakkında çevrelerindeki insanların hemen hepsinin kendi fikirleriyle katkıda bulunmalarını sağlamalı; böylece, bir düşünceyi bin düşünceye ulaştırmalıdırlar. Hem onlara değer verdiğini ortaya koymuş, hem onların inkişafına yol açmış, hem istifade edilecek insanların dairesini genişletmiş ve hem de kendi yanlışlarının çarçabuk düzeltilmesini sağlama mevzuunda önemli bir adım atmış sayılır. Sevk ve idare edenler diğerlerine bu rahatlık ve imkânı verdiklerinde, onlar da şablonculuğun ve basma kalıp şeylerin esiri olarak yaşamayacak, kendi düşüncelerini de ortaya koyacaklardır.”
İdareciler düşünce ve fikirlerin serbestçe ifade edilebilmesi adına ortam oluşturmalı ve fertlere fırsat vermelidirler. Karar alma sürecinde çevrelerindeki herkesin fikirlerinden istifade ederek katkıda bulunmalarını sağlamalıdırlar. Böyle olursa alınan kararlar isabetli olacak, herkes karar alma sürecine iştirak ettiği için, işe sahip çıkacaktır. Sonuç ne olursa olsun menfi manadaki tenkit , dedikodu ve gıybet gibi hallere tenezzül edilmeyecek, varsa ortaya çıkan olumsuzlukların telafisi adına aktif bir gayret içerisinde olacaklardır. Böylece fertlerin inkişafı da gerçekleşmiş olacaktır. İnkişaf etmiş bu fertler, her şeye alkış tutan ya da menfaatlerine hizmet eden mabeyni humayun olmayacaklar ve yanlışların en hızlı şekilde düzeltilmesi adına çok önemli katkılar sağlayacaklardır.
İşte bu keyfiyete sahip bireyler yukarıda ifade edilen kanunilik, ahlâkilik, şeffafiyet, hesap verebilirlik, yerel-genel dengesi, denetim, temsiliyet ve çoğulcu katılımcılık gibi prensiplere uyulması noktasında en önemli vazifeyi üstleneceklerdir. Bu insanlar doğru bildikleri konulardaki fikirlerini ifade etmekten kaçınmayacaklardır. Prensiplere uygun hareket edilmediği zaman bunun hesabını sorabileceklerdir. Eğer konuşursam konumumu kaybedebilirim, dışlanabilirim ve grup mensubiyetinden kaynaklanan menfaatlerimi kaybedebilirim, idareci tarafından azarlanabilirim, ayıplanabilirim gibi baskıların etkisi altına girmeyeceklerdir. Prensiplere uymayanları üslubunca sorgulayabileceklerdir. Bu kıvama ulaşmış bireyler karşısında herkes kendine çekidüzen vermek zorunda kalacaktır.
Bir sonraki yazıda, inşaAllah “İsyan Ahlakı temsilcileri ve uslup nasıl olmalı” konuları ile devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 14.2.2019 [Tr724]
Bireylerde kalite yakalandığında, bu yaşanan olumsuzluklar da ortadan kalkacak, problemler çözüme kavuşacak, hak , hukuk ve prensiplere uygun hareket etmeyen insanlar da kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalacaklardır. Birey, gerekli iç muhasebesini yapıp kendine çeki düzen vermek yerine, sadece eleştiren, dedikodu yapan, gıybet eden bir hale geldiyse meseleler çözüm bulmayacak ve fertlerin enerjisi boş yere harcanıp gidecektir.
Bireylerde isyan ahlâkının gelişmesi
Bu hususta Nurettin Topçu’nun kavramlaştırdığı “bireylerde isyan ahlâkının” gelişmesi çok önemlidir. Kavram içerisindeki “isyan” kelimesi anarşi, fitne ve fesada sebebiyet veren isyan anlamında kullanılmamaktadır. Burada isyan, yapılan yanlışlıklar, zülümler, haksızlıklar karşısında sessiz kalmayarak bunlara baş kaldırmak, bana dokunmayan yılan bin yaşasın dememek, haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmamak, duyarlı olmak, ateş sadece düştüğü yeri değil nereye düşerse düşsün önce beni yakar diyebilmektir. Fethullah Gülen Hocaefendi isyan ahlâkını, iradenin hakkını verme ve şeytana, nefse, hevaya ve günahlara başkaldırma olarak ifade etmektedirler. Birey, bu ahlâkla donanıp da gerekli kıvama ulaşınca, dıştaki ve içteki zalimler, tiranlar ve tirancıklar için hareket alanı kalmayacak ve her yerde hakkın bayrağı dalgalanacaktır.
Paylaşılan Değerler İttifakı olan Alliance for Shared Values (AfSV) tarafından deklare edilen “Hizmet Prensipleri Konusunda Hatırlatma Mesajı” hizmet hareketinin mevcudiyetini koruyup devam ettirebilmesi adına çok önemli hususları ihtiva etmektedir. Genelde herkes tarafından takdir edilen bu bildiride yer alan kanunilik, ahlâkilik, şeffafiyet, hesap verebilirlik, yerel-genel dengesi, denetim, her kesimin temsili ve çoğulcu katılımcılık gibi hususların hayata geçirilip uygulanması en zor bir mesele olarak ortada durmaktadır. Hizmet mensuplarının bu hususları hayata geçirebilmek adına bir mücadele içerisine girmelerine ihtiyaç vardır. Bunun olabilmesi için de “isyan ahlâk’ına” sahip bireyler haline gelmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde bu hususların realize edilmesi önündeki dirençler ve engeller ortadan kaldırılamayacak ve bunlar birer temenniden ibaret kalacaklardır.
Taklit, şablonculuk ve basmakalıpçılığa başkaldırması…
Hocaefendi, İkindi Yağmurları adlı eserde “İsyan Ahlâkı ya da İradenin Davası” başlıklı yazısında Nurettin Topçu’nun “isyan ahlâkı” düşüncesini şu şekilde özetlemiştir: “Nurettin Topçu, isyan ahlâkını iradenin davası olarak değerlendirmiştir; bu konuda “İradenin Davası, Devlet ve Demokrasi” adında müstakil bir kitabı da vardır. Ona göre, gerçek ve tam irade, fertten başlayan, aile ve devlet gibi otoriteleri kabul eden, millet ve insanlık basamaklarından da geçerek Allah’a ulaştıran iradedir. Dolayısıyla da, isyan ahlâkı, bir insanın kendi inanç, düşünce, his, kanaat ve karakteriyle kendini ifade etmesi; taklit, şablonculuk ve basmakalıpçılığa başkaldırması; her meseleyi öz değerlerinin süzgecinden geçirdikten sonra kendi idrak ufku itibarıyla yeniden değerlendirmesi ve kendine mal etmesi demektir.”
Böyle bir bireyin, karşılaştığı meseleleri, öz değerlerinin süzgecinden geçirerek kendine mal etmesi gerekmektedir. Değerlerine uygun olmayan düşüncelere ve uygulamalara vize vermeyecek, eğer mümkünse uslubuna da riayet ederek bunlarla mücadele edecektir. Davasına zarar vereceğine düşündüğü ihmaller ve haksızlıklar karşısında taklit, şablonculuk ve basmakalıpçılık hastalığına düşmeyeceklerdir. Bu insanlara karşı nefis ve Şeytan ittifakı ne taraftan gelirse gelsin tesir edemeyeceklerdir. Hakkın hatırının söz konusu olduğu yerde tarafgirlik, grupçuluk, neme lazımcılık gibi soldan yanaşmalara, büyüğe karşı saygı gereği susmak, sorgulamadan itaat, fitneye sebep olmamak perdesi arkasına saklanarak haksızlıklara karşı baş kaldırmamak, “büyüklerin bildiği ama bizim bilmediğimiz şeyler vardır” düşüncesinden kaynaklanan akıl ve hikmeti iptal etmek gibi sağdan yanaşmalara prim vermeyecekler ve her fırsatta uslubuna da riayet ederek hak ve hakikati ifade edeceklerdir.
Yöneticiler, idareleri altındaki insanların inkişafınu hedeflemeli
Hocaefendi, bu hedefe ulaşmak için idarecilere düşen vazifeleri aynı yazıda çok enfes bir şekilde ele almaktadır: “Kamil bir mürşit, mahir bir rehber, faziletli bir muallim ve adil bir idareci gibi önde bulunan, kudve konumunda olan, kendisine itaat edilen kimseler, elleri ve idareleri altındaki insanların her yönden inkişaflarını da hedeflemeli, onların kendilerini rahat ifade etmelerine fırsat vermeli ve düşüncelerini alıp değerlendirmelidirler. Bu onlara düşen bir vazifedir.
Onlar, bir konu hakkında çevrelerindeki insanların hemen hepsinin kendi fikirleriyle katkıda bulunmalarını sağlamalı; böylece, bir düşünceyi bin düşünceye ulaştırmalıdırlar. Hem onlara değer verdiğini ortaya koymuş, hem onların inkişafına yol açmış, hem istifade edilecek insanların dairesini genişletmiş ve hem de kendi yanlışlarının çarçabuk düzeltilmesini sağlama mevzuunda önemli bir adım atmış sayılır. Sevk ve idare edenler diğerlerine bu rahatlık ve imkânı verdiklerinde, onlar da şablonculuğun ve basma kalıp şeylerin esiri olarak yaşamayacak, kendi düşüncelerini de ortaya koyacaklardır.”
İdareciler düşünce ve fikirlerin serbestçe ifade edilebilmesi adına ortam oluşturmalı ve fertlere fırsat vermelidirler. Karar alma sürecinde çevrelerindeki herkesin fikirlerinden istifade ederek katkıda bulunmalarını sağlamalıdırlar. Böyle olursa alınan kararlar isabetli olacak, herkes karar alma sürecine iştirak ettiği için, işe sahip çıkacaktır. Sonuç ne olursa olsun menfi manadaki tenkit , dedikodu ve gıybet gibi hallere tenezzül edilmeyecek, varsa ortaya çıkan olumsuzlukların telafisi adına aktif bir gayret içerisinde olacaklardır. Böylece fertlerin inkişafı da gerçekleşmiş olacaktır. İnkişaf etmiş bu fertler, her şeye alkış tutan ya da menfaatlerine hizmet eden mabeyni humayun olmayacaklar ve yanlışların en hızlı şekilde düzeltilmesi adına çok önemli katkılar sağlayacaklardır.
İşte bu keyfiyete sahip bireyler yukarıda ifade edilen kanunilik, ahlâkilik, şeffafiyet, hesap verebilirlik, yerel-genel dengesi, denetim, temsiliyet ve çoğulcu katılımcılık gibi prensiplere uyulması noktasında en önemli vazifeyi üstleneceklerdir. Bu insanlar doğru bildikleri konulardaki fikirlerini ifade etmekten kaçınmayacaklardır. Prensiplere uygun hareket edilmediği zaman bunun hesabını sorabileceklerdir. Eğer konuşursam konumumu kaybedebilirim, dışlanabilirim ve grup mensubiyetinden kaynaklanan menfaatlerimi kaybedebilirim, idareci tarafından azarlanabilirim, ayıplanabilirim gibi baskıların etkisi altına girmeyeceklerdir. Prensiplere uymayanları üslubunca sorgulayabileceklerdir. Bu kıvama ulaşmış bireyler karşısında herkes kendine çekidüzen vermek zorunda kalacaktır.
Bir sonraki yazıda, inşaAllah “İsyan Ahlakı temsilcileri ve uslup nasıl olmalı” konuları ile devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 14.2.2019 [Tr724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
RETÖ or AKTÖ is downloading! [Yeni bir terör örgütü daha yükleniyor-2] [Ramazan Faruk Güzel]
Bir önceki yazımda, dengelerin değişmesi halinde iktidar partisinin bir anda kendi oluşturduğu terör tanımı ile suçlanabileceğine değinmiştim…
Bu tehlikenin sürekli olarak farkında olan AKP ve lideri de karşı atak için hazırlığını sürdürüyor. Paralel ordu kuruyor. SADAT gibi emekli askerden kendisine paramiliter silahlı güçler oluşturduğu, Osmanlı Ocakları, Sedat Peker tarzı mafya liderleri ile değişik oluşumlara meydan hazırladığı iddiaları var… Oğlu Bilal Erdoğan’a ait dernek ve vakıflarda yetiştirilen gençler, mezuniyet törenlerinde şehadet yeminleri ediyor.
IŞİD, ÖSO unsurlarını saymıyorum bile… Bütün bunlar, bir boş anında kendisini alaşağı edip hesap sorabilecek Avrasyacı ortaklarına gözdağı olmasının yanında bir B Planı belki de. Bu güçle uzun vadede nasıl bir rejim değişimi düşünüldüğü, nasıl bir sistem oturtulacağı ayrı bir kaygı verici mesele.
Böyle korku ve paranoya ile hareket etmekle aslında AKP, çok daha fazla terörize oluyor, çok daha büyük illegalitelere bulaşmış oluyor. Her çırpınma onları daha da bir bataklığa sürüklüyor. (Binaenaleyh, ileride bütün bu girişimler büyük bir terör organizasyonu kapsamına sokulup dava konusu edilmeye namzet gözüküyor.)
Halihazırda da AKP ve liderini, dolayısıyla da bütün kayıtlı üyelerini bekleyen hassas terör dosyaları da var. Bunlara kısaca göz atacak olursak:
– MİT TIRLARI: Hatırlarsanız, 19 Ocak 2014’te Suriye’ye giden 3 TIR, Hatay’da savcılık emriyle yapılan bir jandarma-polis operasyonuyla durdurulmuştu. Daha sonra bunların “MİT’e ait olduğu ve Suriye’deki Bayırbucak Türkmenlerine gönderilmekte olan insani yardımlar olduğu” iddia edilmişti. Ama sonradan bunların iki ülke arasında savaş çıkarabilecek kadar mühim ağır silahlar olduğu kamuoyuna yansımıştı.
Bu dosya bir şekilde örtbas edilmiş gibi gözükse de, daha bu şekilde binin üzerinde tırın Suriye’ye sokulduğu, bu sevkiyatın hem Rusya hem de Amerika tarafından kayıt altına alındığı konuşuluyor. İlk fırsatta da bunun Lahey gibi Uluslararası mahkemelerde dava konusu olacağı muhakkak.
– IŞİD PETROLLERİNİN SEVKİ: Işid petrolleri denilse de, bu terör örgütünün Irak ve Suriye’nin petrollerini gasp ederek Powertrans isimli nakliye firması ile başka ülkelere pazarlandığı konuşuldu, yazıldı, belgeleri ortalığa saçıldı. Bu firmanın başında da Erdoğan’ın damadı ve şimdinin Maliye Bakanı Berat Albayrak olduğu yazıldı. Rus Uçağı Düşürülmesi krizinden sonra Rus televizyonları günlerce buna dair belgeler yayınladılar. Hatta bu ve benzer meselelerin BM’ye taşındığı haberleri de geldi. Bu da AKP ve liderinin başlıbaşına terörle suçlanması için bir sebep.
ÜLKE İÇİNDEKİ PATLAMALAR: Ankara Garı, Diyarbakır, Reyhanlı’da şüpheli patlamalar gerçekleşmiş ve burada oklar MİT’i göstermişti.
KCK DAVASI: Yine bu bağlamda KCK’nın kuruluşu ve sonrasındaki işleyişinde MİT’in ve siyasilerin irtibatından bahsedildi. 7 Şubat 2012 tarihinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan ifadeye çağrıldığında da Fidan bunu Erdoğan’a bu şekliyle yansıtmış ve 7 şubat tarihi “MİT Krizi” olarak siyasi tarihimize geçmişti. Bu dosyada, ülke içinde PKK/ KCK adına yapılan bazı bombalama hadiselerinde MİT’in ve siyasilerin sorumluluğunu ortaya koyan delillerin varlığı konuşuluyor. İleride hesaplar açıldığında bu da ayrı bir başlık olacaktır.
OSLO GÖRÜŞMELERİ: Hükümet ile PKK’nın 2010’lardan beri Oslo’da görüşmeler yaptığı kamuyuna yansıdı. Hükümet ve Erdoğan önce bunu inkar etse de belgeler ortaya dökülmeye başlayınca kabul edildi, “Görüşme talimatını ben verdim, sıkıntısı olan varsa buyursun” şeklinde bir açıklama ile de meydan okundu. İleride konjonktür değiştiğinde Avrasyacı bir klik başa geçtiğinde bu dosyaların da açılıp Erdoğan ve ekibi aleyhine kullanılabileceği, onlar hesabına yeni bir terör dosyası olacağı şüphesiz…
İRAN AMBARGOSUNUN DELİNMESİ VE ZARRAB DOSYASI: 17/25 Yolsuzluk Dosyalarının da özünü teşkil eden “İran Ambargosu”nun delinmesine bağlı olarak bir dizi soruşturma konuları var. Türkiye’de bu dosyalar da sümen altı edilmiş gibi olsa da Amerika’da tekrar açılmış durumda ve dalga dalga yayılmaya devam ediyor. (Çok konuşulduğu için detaylarına girmiyorum ama şu kadarını diyelim: işin içinde terör finansmanı, kara para, ambargo delme, adam öldürme gibi ciddi iddiaların olduğu ağır dosyalar yine AKP ve liderini bekliyor.)
15 TEMMUZ DARBE İDDİASI: Şu an 15 Temmuz 2016 tarihindeki sözde darbe girişiminden dolayı onbinlerce insan suçlanmakta… Fakat her geçen gün işin aslına dair yeni bir belge ortaya çıkıyor. Ve her gelişmede bu darbe girişimi mizanseninin Rusya desteği ile Hükümet ve Avrasyacı kanadın, ülke içinde genel bir temizlik ve tasfiye için kurgulandığı savı güçleniyor. Ortada 250 sivil insan kaybı var. Bu olaylar esnasında ülke genelinde bir terör havası estirilmiş, akabinde de devlette ve toplumda büyük bir sosyal kıyım yaşanmıştı.
İleride dengeler değiştiğinde ve bu darbe girişimi meselesi bağımsız- uluslararası mahkemelerce soruşturulduğunda bunları tertipleyenlerin gerçekten de mevcut iktidarın olduğunun ortaya çıkması halinde AKP ve Erdoğan’ı, dolayısıyla da onları destekleyen büyük bir kesimi kara günler bekliyor olacak!
VE GÜNCEL TERÖRE YARDIM İDDİALARI!
AKP iktidarı döneminde Suriye savaşı ile birlikte Ortadoğu’daki terör gruplarına silah ve lojistik destek yapıldığı iddiaları zirve yaparken, bu söylentiler Ortadoğu ile sınırlı kalmadı. 2014 yıllarında sızan telefon kayıtlarından birisinde, Türk Hava Yolları’nın (THY) Nijerya’daki iç savaşta kullanılmak üzere silah taşıdığına yönelik iddialar içeriyordu. Kayıttaki telefon görüşmesinin, THY yetkililerinden Mehmet Karakaş ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanlarından Mustafa Varank arasında geçtiği söyleniyordu.
Afrika kıtasına dair şimdi yeni bir iddia daha var; Libya’daki terör örgütlerine silah gönderildiğine dair… Ve bu iddia ile de Libya yenilerde Türkiye’yi BM’ye şikayet etti.
Hatırlarsanız daha öncesinde Libya’nın batısındaki El-Humus limanında, izinsiz olarak ülkeye sokulmaya çalışılan askeri araçlar ele geçirilmiş, özel anti-mayın ve anti-füze korumayla donatılmış, aralarından 9’u zırhlı araç olmak üzere onlarca askeri araca el konulmuştu. Libyalı yetkililer, “Zırhlı araçların Türkiye’de üretildiğini ve Türk limanlarından birinden gönderildiğini” iddia etmişlerdi.
Ve şimdi Mareşal Halife Hafter komutasındaki Libya Ulusal Ordusu (LUO), ülkedeki aşırılık yanlısı gruplara destek verdiğini iddia ettiği Türkiye’ye yaptırım uygulanması talebiyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) başvurdu ve LUO Sözcüsü General Ahmed el-Mismari:
“Türkiye’nin Libya’daki aşırılık yanlısı gruplara destek verme çabalarından vazgeçmediğini ve Libya ordusuna karşı koymaya devam ettiğini” ileri sürdü ve de BMGK’dan Ankara’ya yönelik “uluslararası yasaklayıcı tedbirler” almasını talep etti.
Bu eklenen yeni halka ile birlikte Türkiye Devleti’nin bütün kurumlarını ele geçirmiş olan mevcut iktidar, yeni bir terör suçlaması ile karşı karşıya.
GERİYE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN ADI KALDI
Bu saydığım terör iddialarının bir kısmının ulusal, bir kısmının ise uluslararası boyutu var. Belki bir kısmı ülke içindeki yargılamalara konu olacak ama bir kısmı da uluslararası savaş suçlarına dair mahkeme ve kuruluşların kapsamında.
Bu suçlamalardan belki de AKP, lideri ve kitlesi sorumlu tutulurken, bir kısmında ise Avrasyacı ekibi de sorumlu tutulacak.
Uluslararası mahkemelerin işleyişinde sorumlulular daha dar kapsamda tutulmakta. Sırbistan- Bosna Hersek iç savaşı sonrasında Uluslararası Savaş Suçları Mahkemelerinde sadece belli elebaşları ceza almışlardı. Türkiye ile ilgili de benzer bir prosedür uygulanabilir.
Ülke içi yargılamaların gidişatının ise ucu çok açık. “FETÖ Yargılamaları” süreci ile birlikte Türkiye devleti ve yargısı büyük bir kırılma ve tsunami yaşadı ve terör kavramı öyle bir metamorfoz geçirdi ki, insanlar, partiler, gruplar artık çok farklı şekillerde bir anda terörle suçlanabilir. Artık herşey zamana ve konjonktüre bağlı.
AKP ve destekçilerini bekleyen ilk “Demoklesin Kılıcı”, “FETÖ-PDY Siyasi Yapılanma Ayağı” soruşturmaları. Zira halihazırda tutmuş elde böyle bir “torba dosya” var. Şu ana kadar da bu torbaya her fikirden ve gruptan insan çok rahat sokulabildi. Bu bağlamda AKP’lilerin hemen hepsinin buna dahil edilmesi muhtemel.
Diğer dosyaların durumu ise siyasi denkleme ve güç sahiplerine göre değişir; duruma göre AKP’liler ya hepsinden ya da bir kısmından sorumlu tutulurlar. Ve şimdi nasıl ki bir Bank Asya hesap listesi üzerinden onbinlerce insanın suçlanabilmesi gibi, sırf AKP üyesi olmak, belki ona oy ve destek vermişliğin ispat edilmiş olması ile -AKP’nin terör örgütü ilanından sonra- bir cezalandırılma sebebi sayılabilecek.
Çünkü artık pandoranın kapağı açıldı, cin şişeden çıktı. Bu argümanlarla herkes terör örgütü üyesi sayılabilecekken, bu konuda asıl hedefte olan AKP olacaktır. Geriye örgütün ismini koymak kalıyor. Bundan önceki terör heyulasının adı, topluluk liderinin ismine atfen ‘fetö’ denmişti, bundan sonraki de partinin lideri üzerinden giderse muhtemelen RETÖ olur herhalde. (Amerika’daki bazı yayınlar zaten halen FETO kelimesinin açılımını da: Faschist Erdoganist Terror Organisation olarak da vermekteler.)
Eğer parti üzerinden gidilirse, her şeyin başına AK getirdikleri gibi bu örgütün başına da AK getirirler ve olur size AKTÖ! Yani Ak Parti Terör Örgütü.
İstenen bu mu? Hayır, kesinlikle. Şu son 10 yıldır ucuz, bölücü siyaset anlayışı ile ülke ve millet farazi kamplara böldürüldü. Ülke ve halk üzerinde sürekli baskı ve gerilimler var. İnsanlar silsileli olarak suçlanıyor, takibata uğruyor, hapislere atılıyor. Güvensizlik ortamından dolayı insanlar, beyinler ve sermayeler sürekli olarak dışarıya göç ediyor. Ülke adeta manen kuraklığa ve çölleşmeye maruz bırakılıyor.
Gerilimi düşürmeye, toplumsal bir uzlaşıya ve barışa ihtiyaç var. Fakat insanları yaftalamanın, fişlemenin, suçlamanın histerik bir hal aldığı günümüz Türkiye’sinde bu girdaptan kurtulmak mümkün mü?
Kandan, kamplaşmadan, gerilimden beslenen mevcut iktidarın buna fırsat vermesi zahir planda mümkün gözükmüyor. Hesaplaşma, rövanş mantığı ile hareket edip gücü ele geçirerek başka kimseler de bu azgın gürüha/ iktidardakilere yaşattıklarını yaşatmaya kalkacaksa ülke yeni acılara namzet demektir.
Gönül, kısa vadede bir sulh, toplumsal bir barış arzuluyor ama kaderin yazdığını bilemeyiz.
Fakat böyle durumlar akla hemen “Evlâ leke fe evlâ” ayetini getiriyor. “Gerektir sana o belâ gerek”. (Kıyamet 33-34) Şimdi insanlar bunu sosyal medyada ‘Kırdığın yerden kırılacaksın’ şeklinde paylaşıyorlar. Ama yine de biz herkes için esenlikler, güzellikler dileyelim. Yoksa, Andy Warhol’ün, “Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak” dediği gibi (In the future everybody will be world famous for fifteen minutes), Bu gidişle Türkiye’deki herkes bir gün bir TÖ ile biten örgütün üyesi olmakla suçlanacak!
[Ramazan Faruk Güzel] 14.2.2019 [TR724]
Bu tehlikenin sürekli olarak farkında olan AKP ve lideri de karşı atak için hazırlığını sürdürüyor. Paralel ordu kuruyor. SADAT gibi emekli askerden kendisine paramiliter silahlı güçler oluşturduğu, Osmanlı Ocakları, Sedat Peker tarzı mafya liderleri ile değişik oluşumlara meydan hazırladığı iddiaları var… Oğlu Bilal Erdoğan’a ait dernek ve vakıflarda yetiştirilen gençler, mezuniyet törenlerinde şehadet yeminleri ediyor.
IŞİD, ÖSO unsurlarını saymıyorum bile… Bütün bunlar, bir boş anında kendisini alaşağı edip hesap sorabilecek Avrasyacı ortaklarına gözdağı olmasının yanında bir B Planı belki de. Bu güçle uzun vadede nasıl bir rejim değişimi düşünüldüğü, nasıl bir sistem oturtulacağı ayrı bir kaygı verici mesele.
Böyle korku ve paranoya ile hareket etmekle aslında AKP, çok daha fazla terörize oluyor, çok daha büyük illegalitelere bulaşmış oluyor. Her çırpınma onları daha da bir bataklığa sürüklüyor. (Binaenaleyh, ileride bütün bu girişimler büyük bir terör organizasyonu kapsamına sokulup dava konusu edilmeye namzet gözüküyor.)
Halihazırda da AKP ve liderini, dolayısıyla da bütün kayıtlı üyelerini bekleyen hassas terör dosyaları da var. Bunlara kısaca göz atacak olursak:
– MİT TIRLARI: Hatırlarsanız, 19 Ocak 2014’te Suriye’ye giden 3 TIR, Hatay’da savcılık emriyle yapılan bir jandarma-polis operasyonuyla durdurulmuştu. Daha sonra bunların “MİT’e ait olduğu ve Suriye’deki Bayırbucak Türkmenlerine gönderilmekte olan insani yardımlar olduğu” iddia edilmişti. Ama sonradan bunların iki ülke arasında savaş çıkarabilecek kadar mühim ağır silahlar olduğu kamuoyuna yansımıştı.
Bu dosya bir şekilde örtbas edilmiş gibi gözükse de, daha bu şekilde binin üzerinde tırın Suriye’ye sokulduğu, bu sevkiyatın hem Rusya hem de Amerika tarafından kayıt altına alındığı konuşuluyor. İlk fırsatta da bunun Lahey gibi Uluslararası mahkemelerde dava konusu olacağı muhakkak.
– IŞİD PETROLLERİNİN SEVKİ: Işid petrolleri denilse de, bu terör örgütünün Irak ve Suriye’nin petrollerini gasp ederek Powertrans isimli nakliye firması ile başka ülkelere pazarlandığı konuşuldu, yazıldı, belgeleri ortalığa saçıldı. Bu firmanın başında da Erdoğan’ın damadı ve şimdinin Maliye Bakanı Berat Albayrak olduğu yazıldı. Rus Uçağı Düşürülmesi krizinden sonra Rus televizyonları günlerce buna dair belgeler yayınladılar. Hatta bu ve benzer meselelerin BM’ye taşındığı haberleri de geldi. Bu da AKP ve liderinin başlıbaşına terörle suçlanması için bir sebep.
ÜLKE İÇİNDEKİ PATLAMALAR: Ankara Garı, Diyarbakır, Reyhanlı’da şüpheli patlamalar gerçekleşmiş ve burada oklar MİT’i göstermişti.
KCK DAVASI: Yine bu bağlamda KCK’nın kuruluşu ve sonrasındaki işleyişinde MİT’in ve siyasilerin irtibatından bahsedildi. 7 Şubat 2012 tarihinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan ifadeye çağrıldığında da Fidan bunu Erdoğan’a bu şekliyle yansıtmış ve 7 şubat tarihi “MİT Krizi” olarak siyasi tarihimize geçmişti. Bu dosyada, ülke içinde PKK/ KCK adına yapılan bazı bombalama hadiselerinde MİT’in ve siyasilerin sorumluluğunu ortaya koyan delillerin varlığı konuşuluyor. İleride hesaplar açıldığında bu da ayrı bir başlık olacaktır.
OSLO GÖRÜŞMELERİ: Hükümet ile PKK’nın 2010’lardan beri Oslo’da görüşmeler yaptığı kamuyuna yansıdı. Hükümet ve Erdoğan önce bunu inkar etse de belgeler ortaya dökülmeye başlayınca kabul edildi, “Görüşme talimatını ben verdim, sıkıntısı olan varsa buyursun” şeklinde bir açıklama ile de meydan okundu. İleride konjonktür değiştiğinde Avrasyacı bir klik başa geçtiğinde bu dosyaların da açılıp Erdoğan ve ekibi aleyhine kullanılabileceği, onlar hesabına yeni bir terör dosyası olacağı şüphesiz…
İRAN AMBARGOSUNUN DELİNMESİ VE ZARRAB DOSYASI: 17/25 Yolsuzluk Dosyalarının da özünü teşkil eden “İran Ambargosu”nun delinmesine bağlı olarak bir dizi soruşturma konuları var. Türkiye’de bu dosyalar da sümen altı edilmiş gibi olsa da Amerika’da tekrar açılmış durumda ve dalga dalga yayılmaya devam ediyor. (Çok konuşulduğu için detaylarına girmiyorum ama şu kadarını diyelim: işin içinde terör finansmanı, kara para, ambargo delme, adam öldürme gibi ciddi iddiaların olduğu ağır dosyalar yine AKP ve liderini bekliyor.)
15 TEMMUZ DARBE İDDİASI: Şu an 15 Temmuz 2016 tarihindeki sözde darbe girişiminden dolayı onbinlerce insan suçlanmakta… Fakat her geçen gün işin aslına dair yeni bir belge ortaya çıkıyor. Ve her gelişmede bu darbe girişimi mizanseninin Rusya desteği ile Hükümet ve Avrasyacı kanadın, ülke içinde genel bir temizlik ve tasfiye için kurgulandığı savı güçleniyor. Ortada 250 sivil insan kaybı var. Bu olaylar esnasında ülke genelinde bir terör havası estirilmiş, akabinde de devlette ve toplumda büyük bir sosyal kıyım yaşanmıştı.
İleride dengeler değiştiğinde ve bu darbe girişimi meselesi bağımsız- uluslararası mahkemelerce soruşturulduğunda bunları tertipleyenlerin gerçekten de mevcut iktidarın olduğunun ortaya çıkması halinde AKP ve Erdoğan’ı, dolayısıyla da onları destekleyen büyük bir kesimi kara günler bekliyor olacak!
VE GÜNCEL TERÖRE YARDIM İDDİALARI!
AKP iktidarı döneminde Suriye savaşı ile birlikte Ortadoğu’daki terör gruplarına silah ve lojistik destek yapıldığı iddiaları zirve yaparken, bu söylentiler Ortadoğu ile sınırlı kalmadı. 2014 yıllarında sızan telefon kayıtlarından birisinde, Türk Hava Yolları’nın (THY) Nijerya’daki iç savaşta kullanılmak üzere silah taşıdığına yönelik iddialar içeriyordu. Kayıttaki telefon görüşmesinin, THY yetkililerinden Mehmet Karakaş ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanlarından Mustafa Varank arasında geçtiği söyleniyordu.
Afrika kıtasına dair şimdi yeni bir iddia daha var; Libya’daki terör örgütlerine silah gönderildiğine dair… Ve bu iddia ile de Libya yenilerde Türkiye’yi BM’ye şikayet etti.
Hatırlarsanız daha öncesinde Libya’nın batısındaki El-Humus limanında, izinsiz olarak ülkeye sokulmaya çalışılan askeri araçlar ele geçirilmiş, özel anti-mayın ve anti-füze korumayla donatılmış, aralarından 9’u zırhlı araç olmak üzere onlarca askeri araca el konulmuştu. Libyalı yetkililer, “Zırhlı araçların Türkiye’de üretildiğini ve Türk limanlarından birinden gönderildiğini” iddia etmişlerdi.
Ve şimdi Mareşal Halife Hafter komutasındaki Libya Ulusal Ordusu (LUO), ülkedeki aşırılık yanlısı gruplara destek verdiğini iddia ettiği Türkiye’ye yaptırım uygulanması talebiyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) başvurdu ve LUO Sözcüsü General Ahmed el-Mismari:
“Türkiye’nin Libya’daki aşırılık yanlısı gruplara destek verme çabalarından vazgeçmediğini ve Libya ordusuna karşı koymaya devam ettiğini” ileri sürdü ve de BMGK’dan Ankara’ya yönelik “uluslararası yasaklayıcı tedbirler” almasını talep etti.
Bu eklenen yeni halka ile birlikte Türkiye Devleti’nin bütün kurumlarını ele geçirmiş olan mevcut iktidar, yeni bir terör suçlaması ile karşı karşıya.
GERİYE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN ADI KALDI
Bu saydığım terör iddialarının bir kısmının ulusal, bir kısmının ise uluslararası boyutu var. Belki bir kısmı ülke içindeki yargılamalara konu olacak ama bir kısmı da uluslararası savaş suçlarına dair mahkeme ve kuruluşların kapsamında.
Bu suçlamalardan belki de AKP, lideri ve kitlesi sorumlu tutulurken, bir kısmında ise Avrasyacı ekibi de sorumlu tutulacak.
Uluslararası mahkemelerin işleyişinde sorumlulular daha dar kapsamda tutulmakta. Sırbistan- Bosna Hersek iç savaşı sonrasında Uluslararası Savaş Suçları Mahkemelerinde sadece belli elebaşları ceza almışlardı. Türkiye ile ilgili de benzer bir prosedür uygulanabilir.
Ülke içi yargılamaların gidişatının ise ucu çok açık. “FETÖ Yargılamaları” süreci ile birlikte Türkiye devleti ve yargısı büyük bir kırılma ve tsunami yaşadı ve terör kavramı öyle bir metamorfoz geçirdi ki, insanlar, partiler, gruplar artık çok farklı şekillerde bir anda terörle suçlanabilir. Artık herşey zamana ve konjonktüre bağlı.
AKP ve destekçilerini bekleyen ilk “Demoklesin Kılıcı”, “FETÖ-PDY Siyasi Yapılanma Ayağı” soruşturmaları. Zira halihazırda tutmuş elde böyle bir “torba dosya” var. Şu ana kadar da bu torbaya her fikirden ve gruptan insan çok rahat sokulabildi. Bu bağlamda AKP’lilerin hemen hepsinin buna dahil edilmesi muhtemel.
Diğer dosyaların durumu ise siyasi denkleme ve güç sahiplerine göre değişir; duruma göre AKP’liler ya hepsinden ya da bir kısmından sorumlu tutulurlar. Ve şimdi nasıl ki bir Bank Asya hesap listesi üzerinden onbinlerce insanın suçlanabilmesi gibi, sırf AKP üyesi olmak, belki ona oy ve destek vermişliğin ispat edilmiş olması ile -AKP’nin terör örgütü ilanından sonra- bir cezalandırılma sebebi sayılabilecek.
Çünkü artık pandoranın kapağı açıldı, cin şişeden çıktı. Bu argümanlarla herkes terör örgütü üyesi sayılabilecekken, bu konuda asıl hedefte olan AKP olacaktır. Geriye örgütün ismini koymak kalıyor. Bundan önceki terör heyulasının adı, topluluk liderinin ismine atfen ‘fetö’ denmişti, bundan sonraki de partinin lideri üzerinden giderse muhtemelen RETÖ olur herhalde. (Amerika’daki bazı yayınlar zaten halen FETO kelimesinin açılımını da: Faschist Erdoganist Terror Organisation olarak da vermekteler.)
Eğer parti üzerinden gidilirse, her şeyin başına AK getirdikleri gibi bu örgütün başına da AK getirirler ve olur size AKTÖ! Yani Ak Parti Terör Örgütü.
İstenen bu mu? Hayır, kesinlikle. Şu son 10 yıldır ucuz, bölücü siyaset anlayışı ile ülke ve millet farazi kamplara böldürüldü. Ülke ve halk üzerinde sürekli baskı ve gerilimler var. İnsanlar silsileli olarak suçlanıyor, takibata uğruyor, hapislere atılıyor. Güvensizlik ortamından dolayı insanlar, beyinler ve sermayeler sürekli olarak dışarıya göç ediyor. Ülke adeta manen kuraklığa ve çölleşmeye maruz bırakılıyor.
Gerilimi düşürmeye, toplumsal bir uzlaşıya ve barışa ihtiyaç var. Fakat insanları yaftalamanın, fişlemenin, suçlamanın histerik bir hal aldığı günümüz Türkiye’sinde bu girdaptan kurtulmak mümkün mü?
Kandan, kamplaşmadan, gerilimden beslenen mevcut iktidarın buna fırsat vermesi zahir planda mümkün gözükmüyor. Hesaplaşma, rövanş mantığı ile hareket edip gücü ele geçirerek başka kimseler de bu azgın gürüha/ iktidardakilere yaşattıklarını yaşatmaya kalkacaksa ülke yeni acılara namzet demektir.
Gönül, kısa vadede bir sulh, toplumsal bir barış arzuluyor ama kaderin yazdığını bilemeyiz.
Fakat böyle durumlar akla hemen “Evlâ leke fe evlâ” ayetini getiriyor. “Gerektir sana o belâ gerek”. (Kıyamet 33-34) Şimdi insanlar bunu sosyal medyada ‘Kırdığın yerden kırılacaksın’ şeklinde paylaşıyorlar. Ama yine de biz herkes için esenlikler, güzellikler dileyelim. Yoksa, Andy Warhol’ün, “Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak” dediği gibi (In the future everybody will be world famous for fifteen minutes), Bu gidişle Türkiye’deki herkes bir gün bir TÖ ile biten örgütün üyesi olmakla suçlanacak!
[Ramazan Faruk Güzel] 14.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Kesin bilgi yazın bir kenara: Antartika’ya kaçacak [Levent Kenez]
Havuzun yalak haberlerinden en çok Varank’ın yaptırdıklarını seviyorum. Kendisi zaten yeteri kadar karikatür, bir de üzerine metin döşedikleri zaman hele bir de videosu varsa gel beni tıkla der.
Son hadise şu; Antartika’ya bir bilim ekibi göndermişiz. Gönderdik derken içerisinde yabancıların da olduğu biliminsanları Şili’ye gitmiş oradan da bir gemiye yerleşerek Antartika’ya varacaklar, bilimsel çalışma yapacaklar. Orada bir bilim üssü kurmanın altyapı çalışmalarını yapacaklarmış. Yaklaşık 100 tane üs zaten orada varmış biraz araştırınca hemen karşınıza çıkıyor. Epey geç kalmışız. Ama dünya ile farkı kapatma adına önemli bir girişim tabii. Desteklenmeli.
Ekibe daha sonra tekrar döneceğiz. Şimdi Varank’la devam edelim. Varank, Ay’a adam yollamış havalarında ekibi arıyor, zannedersin uzay üssünden uzay üssüne bağlantı. Önce “merhabalar nasıl gidiyor arabalar” fasılları. Teknoloji bakanı ya geminin seyrüseferi ile de çok ilgili. Konuşurken sıkıntıdan sandalyeyi sallıyor duruyor ama kaydın bitmesi lazım.
Şimdi teknoloji bakanının bilim ekibine ne demesini beklersiniz bilemem ama bizim Varank, Cumhurbaşkanı’nın selamını söylüyor. Erdoğan’ın haberi bile yoktur. Gemi denince onun aklına tek bir şey gelir. Neyse, ülke normal olsa çok da göze batmaz hatta hoş bile olur ama Varank hızını alamıyor, Hanımefendinin de selamını söylüyor. Bilim insanları için Hanımefendi zahmet edip bir tweet atmış onu söylüyor. Belli ki bunlar attırmış tweeti. Trollerin sorumlusu olarak twitter şifresi bile Varank’ta olabilir. Yine neyse. Varank’ın selamları iletirkenki ses tonunun ve yüzündeki mutluluğun daha önce trollerle ilgili başka bir hanedan üyesi ile yapmış olduğu konuşmadaki yalakalık frekansında olduğunu söyleyeyim siz videoyu izlemeseniz de anlarsınız.
Ve havuz bu kadar Antartika’ya üs kuruyoruz, orada bizde hak iddia edeceğiz, dünya devleri arasında giriyoruz, bilimde çağ açıyoruz gibi sunulan projeyi nasıl haberleştiriyor: Bakan Varank Antartika’ya Başkan’ın selamlarını iletti. Geçmiş olsun.
Bilim ekibinin başındaki bilimkadının da selamları alırken ki mutluluğu, ‘Allah razı olsun’lar, ‘hanımefendi’ler, ‘bize çok moral oluyor’lar gerçekten görülmeye değer. Asırlardır özlemi çekilen Allah diyen biliminsanlarının yetişmiş olmasının ayrı bir gururunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Şimdi projemize gelelim. Gidilen yer Antartika, gemiye bindin mi gidiyorsun işte neyini abartıyorsun. Ben yazarken önceki cümlenin sonuna kendimi tutamayıp 3 harfli anlamsız bir şeyler eklemişim sonradan sildim. 72 millet üs kurmuş zaten. En önemli ayrıntı da şu ekip oraya 3.kez gidiyor. Yani ilk kez falan da değil.
Şimdi 3. kez Antartika’ya giden bu ekibi nasıl uğurlamışız ona bakalım. 1 Şubat 2019 tarihinde Atatürk Havalimanı VIP salonunda İstanbul Valisi, Belediye Başkanı ve İTÜ’nün rektör yardımcısı dahil bütün protokol uğurluyor. Asker uğurlamalarını andıran görüntülerle ekip yola çıkıyor. Bakın yola çıkmadan önce biliminsanı ve ekibin lideri Doç. Dr. Burcu Özsoy ne diyor: “Bu sefer 40 gün sürecek. Geçici üs yerleşkemizi kuracağız. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan bilime çok önem veriyor ve bilimi destekliyor. İnşallah 2023 gibi bu hedefe ulaşma niyetindeyiz”
Ya yemeyin bizi Allah aşkına, senin bilimi destekleyen adamın tezgahta domates, biber satıyor. Mermi fiyatından açıyor kapıyı. Elinde çay, keten torba işportacılık yapıyor. Ülkede kafası çalışan biliminsanı bırakmadı. Ya hapisteler, ya sürgündeler. Kalanlar da malum. Bir gün deney yapılırken bir üniversite havaya uçacak Allah muhafaza, Hababam Sınıfı gerçek oldu diye okuyacağız.
Bir kere eğitim oranı yükselince bizim oy oranları düşüyor diyen bir zihniyet var karşımızda ancak şovunu yapar, bastırır parayı havasını atar ama asla yapamaz.
Varank’la bitirelim. Erdoğan’ın ilk günlerde çaycısı, sonra iPad’in taşıyıcısı, sonra sonra silahların nereye gideceğinin takipçisi, böcek avcısı diyor ki ‘seneye inşallah kendi gemimizle gideriz’. Allah söyletiyor. Kendi gemimiz dediği psikopat Burak’ın mı, darbe habercisi istihbaratçı eniştenin mi yoksa Einstein lakaplı Bilal’in mi bilmem ama inşallah kendi geminizle seneye gitmek nasip olur. Dünyada başka bir ülkeye gidemeyeceğiniz için giden ekibin hazır oradayken kupon arazi bakmasını da tembihlemeyi ihmal etmeyin ki siz zaten orasını düşünmüşsüzdür.
[Levent Kenez] 14.2.2019 [TR724]
Son hadise şu; Antartika’ya bir bilim ekibi göndermişiz. Gönderdik derken içerisinde yabancıların da olduğu biliminsanları Şili’ye gitmiş oradan da bir gemiye yerleşerek Antartika’ya varacaklar, bilimsel çalışma yapacaklar. Orada bir bilim üssü kurmanın altyapı çalışmalarını yapacaklarmış. Yaklaşık 100 tane üs zaten orada varmış biraz araştırınca hemen karşınıza çıkıyor. Epey geç kalmışız. Ama dünya ile farkı kapatma adına önemli bir girişim tabii. Desteklenmeli.
Ekibe daha sonra tekrar döneceğiz. Şimdi Varank’la devam edelim. Varank, Ay’a adam yollamış havalarında ekibi arıyor, zannedersin uzay üssünden uzay üssüne bağlantı. Önce “merhabalar nasıl gidiyor arabalar” fasılları. Teknoloji bakanı ya geminin seyrüseferi ile de çok ilgili. Konuşurken sıkıntıdan sandalyeyi sallıyor duruyor ama kaydın bitmesi lazım.
Şimdi teknoloji bakanının bilim ekibine ne demesini beklersiniz bilemem ama bizim Varank, Cumhurbaşkanı’nın selamını söylüyor. Erdoğan’ın haberi bile yoktur. Gemi denince onun aklına tek bir şey gelir. Neyse, ülke normal olsa çok da göze batmaz hatta hoş bile olur ama Varank hızını alamıyor, Hanımefendinin de selamını söylüyor. Bilim insanları için Hanımefendi zahmet edip bir tweet atmış onu söylüyor. Belli ki bunlar attırmış tweeti. Trollerin sorumlusu olarak twitter şifresi bile Varank’ta olabilir. Yine neyse. Varank’ın selamları iletirkenki ses tonunun ve yüzündeki mutluluğun daha önce trollerle ilgili başka bir hanedan üyesi ile yapmış olduğu konuşmadaki yalakalık frekansında olduğunu söyleyeyim siz videoyu izlemeseniz de anlarsınız.
Ve havuz bu kadar Antartika’ya üs kuruyoruz, orada bizde hak iddia edeceğiz, dünya devleri arasında giriyoruz, bilimde çağ açıyoruz gibi sunulan projeyi nasıl haberleştiriyor: Bakan Varank Antartika’ya Başkan’ın selamlarını iletti. Geçmiş olsun.
Bilim ekibinin başındaki bilimkadının da selamları alırken ki mutluluğu, ‘Allah razı olsun’lar, ‘hanımefendi’ler, ‘bize çok moral oluyor’lar gerçekten görülmeye değer. Asırlardır özlemi çekilen Allah diyen biliminsanlarının yetişmiş olmasının ayrı bir gururunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Şimdi projemize gelelim. Gidilen yer Antartika, gemiye bindin mi gidiyorsun işte neyini abartıyorsun. Ben yazarken önceki cümlenin sonuna kendimi tutamayıp 3 harfli anlamsız bir şeyler eklemişim sonradan sildim. 72 millet üs kurmuş zaten. En önemli ayrıntı da şu ekip oraya 3.kez gidiyor. Yani ilk kez falan da değil.
Şimdi 3. kez Antartika’ya giden bu ekibi nasıl uğurlamışız ona bakalım. 1 Şubat 2019 tarihinde Atatürk Havalimanı VIP salonunda İstanbul Valisi, Belediye Başkanı ve İTÜ’nün rektör yardımcısı dahil bütün protokol uğurluyor. Asker uğurlamalarını andıran görüntülerle ekip yola çıkıyor. Bakın yola çıkmadan önce biliminsanı ve ekibin lideri Doç. Dr. Burcu Özsoy ne diyor: “Bu sefer 40 gün sürecek. Geçici üs yerleşkemizi kuracağız. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan bilime çok önem veriyor ve bilimi destekliyor. İnşallah 2023 gibi bu hedefe ulaşma niyetindeyiz”
Ya yemeyin bizi Allah aşkına, senin bilimi destekleyen adamın tezgahta domates, biber satıyor. Mermi fiyatından açıyor kapıyı. Elinde çay, keten torba işportacılık yapıyor. Ülkede kafası çalışan biliminsanı bırakmadı. Ya hapisteler, ya sürgündeler. Kalanlar da malum. Bir gün deney yapılırken bir üniversite havaya uçacak Allah muhafaza, Hababam Sınıfı gerçek oldu diye okuyacağız.
Bir kere eğitim oranı yükselince bizim oy oranları düşüyor diyen bir zihniyet var karşımızda ancak şovunu yapar, bastırır parayı havasını atar ama asla yapamaz.
Varank’la bitirelim. Erdoğan’ın ilk günlerde çaycısı, sonra iPad’in taşıyıcısı, sonra sonra silahların nereye gideceğinin takipçisi, böcek avcısı diyor ki ‘seneye inşallah kendi gemimizle gideriz’. Allah söyletiyor. Kendi gemimiz dediği psikopat Burak’ın mı, darbe habercisi istihbaratçı eniştenin mi yoksa Einstein lakaplı Bilal’in mi bilmem ama inşallah kendi geminizle seneye gitmek nasip olur. Dünyada başka bir ülkeye gidemeyeceğiniz için giden ekibin hazır oradayken kupon arazi bakmasını da tembihlemeyi ihmal etmeyin ki siz zaten orasını düşünmüşsüzdür.
[Levent Kenez] 14.2.2019 [TR724]
Kuyruk bizim kuyruğumuz! [Naci Karadağ]
Hatırlıyor musunuz bir AKP yetkilisinin aklı sıra şecaat arz ederken yediği haltı?
Hani “hırsız bizim hırsızımız kardeşim!” diye serzenişte bulunmuştu…
“Bizim katilimiz iyidir hoştur” diyen Ergenekon ile “Bizim Hırsızımız iyidir” diyen AKP iktidarı muazzam bir uyum sergiliyorlar.
Ve fakat bazen tarih ve talih öyle şeyler yaşatıyor ki, ibretlik manzaralar çıkıyor ortaya.
Adetullah tam da böyle bir şey.
Ergenekon’u yedeğine alarak bin bir türlü alçaklık, kumpas, canavarlıkla cemaati paramparça eden AKP ve Erdoğan, kavga edecek düşman bulamayınca, neredeyse her kötülüğü Tek Parti dönemi ve İsmet İnönü’ye bağlamasının bir bedeli ve geri dönüşü olacaktı şüphesiz.
Dedim ya Adetullah.
İnönü’nün ahını bu kadar alırsanız, karneyle ekmek de sattırır Allah size, kuyruklar da olur, karaborsacılar da fink atar ülkenizde.
Ah almak tam da böyle bir şey sanırım.
Camileri zaten siyasetin ahırı yaptılar ama yakında fiziksel olarak da camileri ahır yaparlarsa hiç şaşırmayacağım.
Esas meselemizde ayrıntıya girmeden önce bir noktayı daha belirtmek isterim.
Tarihe bol miktarda seçim kaybetmekle ve bugünkü zalim iktidarı meşrulaştırmakla geçmiş olan CHP ve Kılıçdaroğlu zihniyeti, eğer böylesi felaket bir ülkede daha seçim kazanamazsa tarihe unutulmaz şekilde geçecektir.
Belki de bugünkü tablonun oluşmasında Erdoğan ve arkasındaki gizli ortaklarının başarısı kadar, CHP’nin beceriksizlikleri ve dindar kesime duyduğu nefret ve kinin oynadığı önemli bir rol vardır!
Enflasyon ve büyüme rakamlarıyla oynayıp ülkeyi sanal bir şekilde güllük gülistanlık gösteren Erdoğan Rejimi, havuz aracılığıyla bu konuda hala büyük bir başarı sergilemekte.
Öyle ki, ülke gerçekleriyle Saray gerçekleri arasındaki makas her geçen gün daha da büyük ve kapatılmaz bir uçuruma dönüşmektedir.
Kendi enflasyonları ile gerçek enflasyon arasındaki fark iki katını geçmiş durumda.
Büyüme de de benzer bir oran tam tersi bir ilişki ile geçerli.
Gerçek büyüme rakamları Saray rakamlarının yarısından bile daha az ama kimsenin bunu dert ettiği yok nedense.
Ancak mızrak çuvala bir yere kadara sığabiliyor ve semt pazarları bu gerçeği adeta bir tokat gibi vatandaşın yüzüne vuruyor.
İşte burada yine Erdoğan ve algı ordusu devreye girip, pazarcılar dahil çiftçi ve üreticileri hain ilan edebiliyor.
Tanzim mağazaları da böylesi bir pansuman çözüm aslında.
Kendileri de çok iyi biliyorlar ki sürdürülebilir bir aldatmaca değil bu.
Ancak en fazla seçime kadar taşıyabilir kendilerini ama bundan başka da çareleri yok.
Yalan büyüdükçe boyu kısalır; bu da Adetullah’tandır.
CHP ve İnönü dönemini yokluk, pahalılık ve kuyruklarla bugün bile diline dolayan Erdoğan bizzat kendisi kuyruk oluşturmakla övünmeye başladı.
Tanzim mağazaları bir anda pıtırak gibi yerde ortaya çıktı. Erdoğan kendisine bağlı belediyelerin tüm imkanlarını seferber ederek, birkaç haftalığına bile olsa ülkenin içinde bulunduğu felaket manzarasını gizlemeyi deniyor.
Bu sebeple kuyruk görüntüsü tüm tatsızlığa rağmen kabullenildi.
Zira çok iyi biliyorlar ki, eğer istedikleri algıyı oluştururlarsa kuyruk meselesini tartışmaya sıra gelmeden seçimler geçmiş olacak.
Şu manşetleri atabilecek bir medyanız varsa bu ülkede her şeyi yapabilirsiniz, sakıncası yoktur yani!
Ancak esas ilginçlik ise tanzim kuyruğunda soğukta saatlerce bekleyip sadece birkaç kilo sebze alabilme hakkı olan halkın tavrıydı.
Hani normal bir ülkede olsa, halk tepkili ve mutsuz olur değil mi?
Yani bu pahalılık, bu kuyruk, bu karne zihniyeti filan diye sorumlulara tepki gösterir.
Düşünün bu tablonun sorumlularından olan ekonomi bakanı utanmadan, sıkılmadan, burnunun ucu kızarmadan tanzim konteynırlarını sırıtarak ziyaret edebiliyor.
Oradaki halkın yüzüne bakabiliyor!
Daha fenası kuyruktaki insanlarda en ufak bir tepki olmadığı gibi, pek çoğu kendilerine uzatılan mikrofona “Allah Tayyip’ten razı olsun” diyebiliyor.
Bunun korku ve ironiyle bir ilgisi yok.
İnanarak söylüyorlar bunu.
Muazzam bir toplumsal efsunlanma var sanki.
Ki efsunlanmanın aydınlanmanın mefhum-u muhalif olduğunu yine bu kuyruklardan öğrenmiş olduk.
Kilometrelerce tanzim kuyruğu oluşuyor.
Bir tek şahs-ı vahit bile bırakınız bundan şikâyet etmeyi, memnuniyetsizliğini dile getirmeyi, tam tersi Erdoğan hariç herkesi suçlayabilme durumu var.
Adamın teki “Elbette mutsuzum” dedi. “Evet” dedim, “Nihayet bilinçli ve artık ‘tak’ etmiş bir vatandaş!”
Ancak hemen sonrasında şunu ekledi vatandaş: “Mutsuzum tabi, marul yok, haftaya gelecekmiş, daha ilk baştan işi sıkı tutmak lazım, marul istiyoruz!”
Ve anlıyoruz ki, bu kişilere laf anlatmayı denemek çok anlamlı olmadığı gibi ikna etmek filan mümkün değil.
Hatta şöyle bir iddiam var:
Şu tanzim kuyruklarının hemen yanına bir seçim sandığı koysak AKP ezici çoğunlukla birinci çıkan parti olacaktır.
Kuyruk bizim kuyruğumuz nihayetinde değil mi?
Hırsız bizim hırsızımız olduğu gibi…
Anlıyoruz ki, bu ülkenin dibine kadar daha epey alacağımız yol var.
Yaşayacağımız rezillikler kolay kolay bitmeyecek bilin yani.
Kimse öyle, “bu seçimde bunlardan kurtuluyoruz” filan hevesine kapılmasın sevgili dostlarım!
[Naci Karadağ] 14.2.2019 [TR724]
Hani “hırsız bizim hırsızımız kardeşim!” diye serzenişte bulunmuştu…
“Bizim katilimiz iyidir hoştur” diyen Ergenekon ile “Bizim Hırsızımız iyidir” diyen AKP iktidarı muazzam bir uyum sergiliyorlar.
Ve fakat bazen tarih ve talih öyle şeyler yaşatıyor ki, ibretlik manzaralar çıkıyor ortaya.
Adetullah tam da böyle bir şey.
Ergenekon’u yedeğine alarak bin bir türlü alçaklık, kumpas, canavarlıkla cemaati paramparça eden AKP ve Erdoğan, kavga edecek düşman bulamayınca, neredeyse her kötülüğü Tek Parti dönemi ve İsmet İnönü’ye bağlamasının bir bedeli ve geri dönüşü olacaktı şüphesiz.
Dedim ya Adetullah.
İnönü’nün ahını bu kadar alırsanız, karneyle ekmek de sattırır Allah size, kuyruklar da olur, karaborsacılar da fink atar ülkenizde.
Ah almak tam da böyle bir şey sanırım.
Camileri zaten siyasetin ahırı yaptılar ama yakında fiziksel olarak da camileri ahır yaparlarsa hiç şaşırmayacağım.
Esas meselemizde ayrıntıya girmeden önce bir noktayı daha belirtmek isterim.
Tarihe bol miktarda seçim kaybetmekle ve bugünkü zalim iktidarı meşrulaştırmakla geçmiş olan CHP ve Kılıçdaroğlu zihniyeti, eğer böylesi felaket bir ülkede daha seçim kazanamazsa tarihe unutulmaz şekilde geçecektir.
Belki de bugünkü tablonun oluşmasında Erdoğan ve arkasındaki gizli ortaklarının başarısı kadar, CHP’nin beceriksizlikleri ve dindar kesime duyduğu nefret ve kinin oynadığı önemli bir rol vardır!
Enflasyon ve büyüme rakamlarıyla oynayıp ülkeyi sanal bir şekilde güllük gülistanlık gösteren Erdoğan Rejimi, havuz aracılığıyla bu konuda hala büyük bir başarı sergilemekte.
Öyle ki, ülke gerçekleriyle Saray gerçekleri arasındaki makas her geçen gün daha da büyük ve kapatılmaz bir uçuruma dönüşmektedir.
Kendi enflasyonları ile gerçek enflasyon arasındaki fark iki katını geçmiş durumda.
Büyüme de de benzer bir oran tam tersi bir ilişki ile geçerli.
Gerçek büyüme rakamları Saray rakamlarının yarısından bile daha az ama kimsenin bunu dert ettiği yok nedense.
Ancak mızrak çuvala bir yere kadara sığabiliyor ve semt pazarları bu gerçeği adeta bir tokat gibi vatandaşın yüzüne vuruyor.
İşte burada yine Erdoğan ve algı ordusu devreye girip, pazarcılar dahil çiftçi ve üreticileri hain ilan edebiliyor.
Tanzim mağazaları da böylesi bir pansuman çözüm aslında.
Kendileri de çok iyi biliyorlar ki sürdürülebilir bir aldatmaca değil bu.
Ancak en fazla seçime kadar taşıyabilir kendilerini ama bundan başka da çareleri yok.
Yalan büyüdükçe boyu kısalır; bu da Adetullah’tandır.
CHP ve İnönü dönemini yokluk, pahalılık ve kuyruklarla bugün bile diline dolayan Erdoğan bizzat kendisi kuyruk oluşturmakla övünmeye başladı.
Tanzim mağazaları bir anda pıtırak gibi yerde ortaya çıktı. Erdoğan kendisine bağlı belediyelerin tüm imkanlarını seferber ederek, birkaç haftalığına bile olsa ülkenin içinde bulunduğu felaket manzarasını gizlemeyi deniyor.
Bu sebeple kuyruk görüntüsü tüm tatsızlığa rağmen kabullenildi.
Zira çok iyi biliyorlar ki, eğer istedikleri algıyı oluştururlarsa kuyruk meselesini tartışmaya sıra gelmeden seçimler geçmiş olacak.
Şu manşetleri atabilecek bir medyanız varsa bu ülkede her şeyi yapabilirsiniz, sakıncası yoktur yani!
Ancak esas ilginçlik ise tanzim kuyruğunda soğukta saatlerce bekleyip sadece birkaç kilo sebze alabilme hakkı olan halkın tavrıydı.
Hani normal bir ülkede olsa, halk tepkili ve mutsuz olur değil mi?
Yani bu pahalılık, bu kuyruk, bu karne zihniyeti filan diye sorumlulara tepki gösterir.
Düşünün bu tablonun sorumlularından olan ekonomi bakanı utanmadan, sıkılmadan, burnunun ucu kızarmadan tanzim konteynırlarını sırıtarak ziyaret edebiliyor.
Oradaki halkın yüzüne bakabiliyor!
Daha fenası kuyruktaki insanlarda en ufak bir tepki olmadığı gibi, pek çoğu kendilerine uzatılan mikrofona “Allah Tayyip’ten razı olsun” diyebiliyor.
Bunun korku ve ironiyle bir ilgisi yok.
İnanarak söylüyorlar bunu.
Muazzam bir toplumsal efsunlanma var sanki.
Ki efsunlanmanın aydınlanmanın mefhum-u muhalif olduğunu yine bu kuyruklardan öğrenmiş olduk.
Kilometrelerce tanzim kuyruğu oluşuyor.
Bir tek şahs-ı vahit bile bırakınız bundan şikâyet etmeyi, memnuniyetsizliğini dile getirmeyi, tam tersi Erdoğan hariç herkesi suçlayabilme durumu var.
Adamın teki “Elbette mutsuzum” dedi. “Evet” dedim, “Nihayet bilinçli ve artık ‘tak’ etmiş bir vatandaş!”
Ancak hemen sonrasında şunu ekledi vatandaş: “Mutsuzum tabi, marul yok, haftaya gelecekmiş, daha ilk baştan işi sıkı tutmak lazım, marul istiyoruz!”
Ve anlıyoruz ki, bu kişilere laf anlatmayı denemek çok anlamlı olmadığı gibi ikna etmek filan mümkün değil.
Hatta şöyle bir iddiam var:
Şu tanzim kuyruklarının hemen yanına bir seçim sandığı koysak AKP ezici çoğunlukla birinci çıkan parti olacaktır.
Kuyruk bizim kuyruğumuz nihayetinde değil mi?
Hırsız bizim hırsızımız olduğu gibi…
Anlıyoruz ki, bu ülkenin dibine kadar daha epey alacağımız yol var.
Yaşayacağımız rezillikler kolay kolay bitmeyecek bilin yani.
Kimse öyle, “bu seçimde bunlardan kurtuluyoruz” filan hevesine kapılmasın sevgili dostlarım!
[Naci Karadağ] 14.2.2019 [TR724]
O listede de Türkiye ilk sırada [Semih Ardıç]
Türkiye’nin toplam dış borcu 2018 sonu itibarıyla 448 milyar 400 milyon dolar. Borcun 306 milyar doları özel sektöre, 137 milyar doları kamuya ve 5,5 milyar doları Merkez Bankası’na (TCMB) ait.
Ekim ayına kadar en az 120 milyar dolar bulmak mecburiyetinde. Sadece nisan ve mayıs aylarında 16,5 milyar dolar dış borç ödemesi var.
OECD RAPORUNDA TÜRKİYE 1’İNCİ
Gırtlağına kadar borca batmış bir ekonomi için diğer göstergelerin düzelmesi borcun millî gelire oranının azalmasına bağlıdır. Azalmak bir tarafa Türkiye’de bu oranı yüzde 55’e doğru yükseliyor.
Borcun yüksek olması kadar ödenen faiz oranı da yatırımcılar tarafından dikkatle takip edilir.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından yapılan bir araştırma, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin yatırımcı nezdindeki itibarını göstermesi açısından hayli ufuk açıcı.
OECD’nin üye devletlerin borçlanmalarıyla ilgili genel görünüm raporuna göre 10 yıllık hazine bonolarındaki borçlanmada faiz artışı açısından geçen yıl Türkiye ilk sırada yer aldı.
TÜRKİYE’NİN MALİYET ARTIŞI YÜZDE 4,76
Türkiye’de 2017 senesine kıyasla 2018’de Hazine’nin borçlanma faiz oranı yüzde 4,76 puanlık artış gösterdi.
Oran ilk bakışta düşük gelebilir. Döviz nevinden borçlanmada böylesine bir artış dehşet vericidir.
Hazine’nin senelik 30-35 milyar dolar dış borç ihalesine çıktığı dikkate alındığında 2 milyar dolar (10 milyar TL) ilave bir maliyet yüzünden yatırımlardan kısılıyor.
Bir başka ifadeyle vatandaşın vergileri onun refahını artıracak yatırımlara aktarılmıyor, faiz lobisine ikram ediliyor.
MEKSİKA’DA AYNI ORAN YÜZDE 1,43
Faiz artışında Türkiye’nin hemen akabinde Meksika geliyor. Meksika’nın maliyet artışı yüzde 1,43. Türkiye’nin omuzlamak mecburiyetinde kaldığı maliyet yükünün üçte biri bile değil.
İtalya 3’üncü sırada ki 2008 krizinden beri belini doğrultamadığı halde Roma geçen sene borç mukabilinde yüzde 1,14 daha fazla faiz ödedi.
Türkiye’nin faiz artış rekoru kırdığı 2018’de komşumuz Yunanistan’ın borçlanma maliyeti azaldı. Eller gider Mersin’e Ankara gider tersine…
OECD bu yüzden Türkiye, Meksika, İtalya ve Macaristan’da borçlanma maliyetinin önemli ölçüde yükseldiği ikazında bulundu.
OECD, TÜRKİYE İÇİN İKAZ ETTİ
Raporda Türkiye namına bir şerh daha düşüldü: Artan faiz oranlarının kurdaki kayıplarla birleşmesi halinde döviz cinsi mükellefiyeti daha yüksek olan Türkiye’nin borçlanma maliyetleri daha da yükselebilir.
OECD’nin diplomatik dille dikkat çektiği risk maliyetlerin 2019 senesinde de artacağı manasına geliyor. Borcu yüksek, her sene 40 milyar dolar döviz açığı veren Türkiye 10 yıllık tahvil için yüzde 15’e yakın faiz ödüyor.
Cari fazlası 200 milyar euroyu bulan Almanya ise aynı vadeli borçlanma kâğıdına sadece yüzde 0,12 ödüyor.
Borçlanma rakamları teferruat gibi görünse de paranın maliyetinin iktisadî krizden çıkış müddetini uzattığı hatırtan uzak tutulmamalı.
PARA KITLIĞI BAŞLADI
Para kıtlığı gelinceye kadar hissedilmez. Hissedildiği anda ise iş işten geçmiştir. Türkiye o kıtlığı kamuda iliklerine kadar hissediyor.
İlk ibretlik vaka Kayseri’den… Sağlık Müdürlüğü, aile hekimlerinin cep telefonlarına kısa mesaj göndermiş.
Mesajda, “Ocak ayı cari gider ödemeleriniz yapılamayacaktır.” deniliyor ki kamu maliyesinin iflas ettiğini ispat etmek için başka veriye bakmaya lüzum yok.
2019 bütçesinde tahsisatı yapılmış bir tutarı bile taşra teşkilatına aktaramamış Hazine ve Maliye Bakanlığı,
AKP’nin ihya ettiği müteahhitler de hissediyor o para kıtlığını. İnşaattaki krize dair bir vaka da İstanbul Taksim’den…
YANDAŞ MÜTEAHHİTTEN ERDOĞAN’A: TOKİ BİZİ PERİŞAN ETTİ
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, “Çatlasanız da patlasanız da yıkacağız.” dediği Atatürk Kültür Merkezi’ni (AKM) dediği gibi yıktı.
AKM’yi yeniden inşâ edecek iki işadamı ile sahnede pazarlığa tutuştuğunda hiç ummadığı bir cevapla karşılaştı.
Erdoğan’ın gözde işadamı Fettah Tamince’nin AKM projesindeki ortağı Yeni Yapı Yönetim Kurulu Başkanı Naci Topsakal parasızlıktan dert yandı.
Topsakal Erdoğan’a, “Başkanım para konusunda sıkıntımız zaten var. Belki zaman konusunda yapabiliriz.” cevabını verdi. Erdoğan “Yap, yap!” diyerek indirim konusunda ısrarcı oldu.
Erdoğan ısrar edince Topsakal, “Ciddi bir sıkıntı. TOKİ (Toplu Konut İdaresi) bizi perişan etti. Ömer Bey (TOKİ Başkanı Ömer Bulut) bizi perişan etti.” dedi. Erdoğan, “Sen öyle deme!” diyebildi.
İTİMAT KALMAYINCA İTİBAR DA KALMAZ
Rüşvet ve yolsuzlukların üzerine gitmek yerine parti müftülerinin verdiği sözde fetvalarla kendilerine icazet alanlar her gün başka bir iflasla yüzleşecek.
Borç maliyetindeki artışın en bariz sebebi iktidarın itibarının azalmasıdır. Hazine’nin anahtarını elinde bulunduranlara itimat kalmayınca itibar da kalmıyor haliyle…
[Semih Ardıç] 14.2.2019 [TR724]
Ekim ayına kadar en az 120 milyar dolar bulmak mecburiyetinde. Sadece nisan ve mayıs aylarında 16,5 milyar dolar dış borç ödemesi var.
OECD RAPORUNDA TÜRKİYE 1’İNCİ
Gırtlağına kadar borca batmış bir ekonomi için diğer göstergelerin düzelmesi borcun millî gelire oranının azalmasına bağlıdır. Azalmak bir tarafa Türkiye’de bu oranı yüzde 55’e doğru yükseliyor.
Borcun yüksek olması kadar ödenen faiz oranı da yatırımcılar tarafından dikkatle takip edilir.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından yapılan bir araştırma, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin yatırımcı nezdindeki itibarını göstermesi açısından hayli ufuk açıcı.
OECD’nin üye devletlerin borçlanmalarıyla ilgili genel görünüm raporuna göre 10 yıllık hazine bonolarındaki borçlanmada faiz artışı açısından geçen yıl Türkiye ilk sırada yer aldı.
TÜRKİYE’NİN MALİYET ARTIŞI YÜZDE 4,76
Türkiye’de 2017 senesine kıyasla 2018’de Hazine’nin borçlanma faiz oranı yüzde 4,76 puanlık artış gösterdi.
Oran ilk bakışta düşük gelebilir. Döviz nevinden borçlanmada böylesine bir artış dehşet vericidir.
Hazine’nin senelik 30-35 milyar dolar dış borç ihalesine çıktığı dikkate alındığında 2 milyar dolar (10 milyar TL) ilave bir maliyet yüzünden yatırımlardan kısılıyor.
Bir başka ifadeyle vatandaşın vergileri onun refahını artıracak yatırımlara aktarılmıyor, faiz lobisine ikram ediliyor.
MEKSİKA’DA AYNI ORAN YÜZDE 1,43
Faiz artışında Türkiye’nin hemen akabinde Meksika geliyor. Meksika’nın maliyet artışı yüzde 1,43. Türkiye’nin omuzlamak mecburiyetinde kaldığı maliyet yükünün üçte biri bile değil.
İtalya 3’üncü sırada ki 2008 krizinden beri belini doğrultamadığı halde Roma geçen sene borç mukabilinde yüzde 1,14 daha fazla faiz ödedi.
Türkiye’nin faiz artış rekoru kırdığı 2018’de komşumuz Yunanistan’ın borçlanma maliyeti azaldı. Eller gider Mersin’e Ankara gider tersine…
OECD bu yüzden Türkiye, Meksika, İtalya ve Macaristan’da borçlanma maliyetinin önemli ölçüde yükseldiği ikazında bulundu.
OECD, TÜRKİYE İÇİN İKAZ ETTİ
Raporda Türkiye namına bir şerh daha düşüldü: Artan faiz oranlarının kurdaki kayıplarla birleşmesi halinde döviz cinsi mükellefiyeti daha yüksek olan Türkiye’nin borçlanma maliyetleri daha da yükselebilir.
OECD’nin diplomatik dille dikkat çektiği risk maliyetlerin 2019 senesinde de artacağı manasına geliyor. Borcu yüksek, her sene 40 milyar dolar döviz açığı veren Türkiye 10 yıllık tahvil için yüzde 15’e yakın faiz ödüyor.
Cari fazlası 200 milyar euroyu bulan Almanya ise aynı vadeli borçlanma kâğıdına sadece yüzde 0,12 ödüyor.
Borçlanma rakamları teferruat gibi görünse de paranın maliyetinin iktisadî krizden çıkış müddetini uzattığı hatırtan uzak tutulmamalı.
PARA KITLIĞI BAŞLADI
Para kıtlığı gelinceye kadar hissedilmez. Hissedildiği anda ise iş işten geçmiştir. Türkiye o kıtlığı kamuda iliklerine kadar hissediyor.
İlk ibretlik vaka Kayseri’den… Sağlık Müdürlüğü, aile hekimlerinin cep telefonlarına kısa mesaj göndermiş.
Mesajda, “Ocak ayı cari gider ödemeleriniz yapılamayacaktır.” deniliyor ki kamu maliyesinin iflas ettiğini ispat etmek için başka veriye bakmaya lüzum yok.
2019 bütçesinde tahsisatı yapılmış bir tutarı bile taşra teşkilatına aktaramamış Hazine ve Maliye Bakanlığı,
AKP’nin ihya ettiği müteahhitler de hissediyor o para kıtlığını. İnşaattaki krize dair bir vaka da İstanbul Taksim’den…
YANDAŞ MÜTEAHHİTTEN ERDOĞAN’A: TOKİ BİZİ PERİŞAN ETTİ
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, “Çatlasanız da patlasanız da yıkacağız.” dediği Atatürk Kültür Merkezi’ni (AKM) dediği gibi yıktı.
AKM’yi yeniden inşâ edecek iki işadamı ile sahnede pazarlığa tutuştuğunda hiç ummadığı bir cevapla karşılaştı.
Erdoğan’ın gözde işadamı Fettah Tamince’nin AKM projesindeki ortağı Yeni Yapı Yönetim Kurulu Başkanı Naci Topsakal parasızlıktan dert yandı.
Topsakal Erdoğan’a, “Başkanım para konusunda sıkıntımız zaten var. Belki zaman konusunda yapabiliriz.” cevabını verdi. Erdoğan “Yap, yap!” diyerek indirim konusunda ısrarcı oldu.
Erdoğan ısrar edince Topsakal, “Ciddi bir sıkıntı. TOKİ (Toplu Konut İdaresi) bizi perişan etti. Ömer Bey (TOKİ Başkanı Ömer Bulut) bizi perişan etti.” dedi. Erdoğan, “Sen öyle deme!” diyebildi.
İTİMAT KALMAYINCA İTİBAR DA KALMAZ
Rüşvet ve yolsuzlukların üzerine gitmek yerine parti müftülerinin verdiği sözde fetvalarla kendilerine icazet alanlar her gün başka bir iflasla yüzleşecek.
Borç maliyetindeki artışın en bariz sebebi iktidarın itibarının azalmasıdır. Hazine’nin anahtarını elinde bulunduranlara itimat kalmayınca itibar da kalmıyor haliyle…
[Semih Ardıç] 14.2.2019 [TR724]
Rab lafzı, firavunlar ve siyasal İslamcılık [Engin Tenekeci]
Naziat suresinin 17. ayetinden 26. ayetine kadar peşi peşine sıralanan ayetler, Firavun ile Hz. Musa (as) arasında geçen diyaloğa yer verir. Bu ayetler aynı zamanda kibrin cisimleşmiş hali olarak gözlerimiz önünde beliren Firavun’un içindeki şirk psikolojisini net bir şekilde deşifre ve beyan eder.
Öncelikle Hz. Rabbül alemin, büyük rasül Hz. Musa’ya (as) Firavun’a gitmesini, çünkü onun iyice azgınlaştığını vahyeder. Akabinde Hz. Musa, Firavun’a gider ve ‘’Gel, seni Rabbinin yoluna yönelteyim de, saygıyla O’na teslim olasın!’’der. Fakat Firavun O’nu yalanlar ve O’na cephe alır. Bununla da yetinmez, O’nunla mücadeleye girişir.
Günümüz ifadesiyle danışmanlarını ve askerlerini toplar, sonrasında ilanatta bulunur. Tarihin kara sayfalarına yazılan, şirkinin aşikar ilancısı olan şu malum, yokluk, aynı zamanda Zakkum ağacı tohumunu içeren sözlerini sarfeder: “Ben”, dedi, “sizin en büyük rabbinizim!”
Nihayet Allah onu kıskıvrak yakalar, Âhiret ve öncesinde dünya azabıyla herkese örnek olacak şekilde cezalandırır. Daha sonra Hz. Kelammullah (cc), kulu Kelimmullah’a şöyle vahyeder: “Kuşkusuz bunda, Allah karşısında kalbi yumuşamaya açık herkes için bir ders vardır.” (Nazirat, 26)
Hatırlarsak Şeytan da henüz İblis’ken Allah (cc) huzurunda Hz. Adem’e karşı aynı üstünlük havasına girmişti. Aslında onun kibri aynı zamanda İlahi Yaratıcı’ya karşı idi. Zira İblis, “Aralarında taksimi yapan biziz” (Zuhruf sûresi, 43/32) ayetindeki hakikatini anlamamış, anlamak istememiş ve sonunda içinde o ana kadar daha önceden ilk nebi Safiyaullah’a karşı beslediği kini ve hasedi kusmuştu. Daha çok, itaateki incelik, Hz Adem nezninde Allah secde olarak meal edilen “Adem’e secde edin.” İlahi emri şeytanın o malum hasid fıtratının bir gulyabani gibi hortlamasına neden olmuştu. Tıpkı bugünkü yığınların, yıllarca içinde gizleyip ve mevsimi gelince Hizmete olan husumet ve hasetlerini kustuğu gibi.
Daha sonra da Cenab-ı Hakk karşısında edepsiz ve küstahça vehmi bir üstünlük tavrı takınarak, “Ben” dedi, “ondan daha hayırlıyım. Beni bir tür ateşten yarattın, onu ise bir tür çamurdan.” hezeyanlarını sergilemişti. Orada Hz. Adem’e -yukarıda da denildiği üzere- hem de Allah nezdinde kibir taslayan bir cinni Şeytan; burada ise Hz. Musa karşısında kibir bataklığına düşerek kendisini tanrı edinen insi şeytan Firavun. Fesat, bir varlığı hem de Allah’ın huzurunda nasılda Allah’a başkaldırmaya itiyor!
Ayrıca burada Firavun ve Hz. Musa arasında geçen ayetlerdeki kelimeler üzerinde durmak gerekiyor. Zira Hz. Musa, Firavun’u imana davet ederken “Rab” kalıbını kullanıyor. Firavun da tanrılık iddiasında aynı kelimeyi seçiyor. Bir yanda hakiki Rabb’a iman ve teslimiyete çağıran büyük bir nebi, diğer yanda ise Allah’ın zatına ait ilahi isim Rabb’ı ‘vehmi’ bir surette kendine atfeden bir tiran. Aynen günümüzdeki bir takım siyasilerin meydanlarda yaptığı gibi.
‘Rab’ lafzı, “ismi fâil mânâsında bir mastardır ki, terbiye eden” demektir. Gramer bilgisinde ise ismi fail; “masdarın ifade ettiği iş, oluş veya durumu yapan, yahut taşıyan şahsı bildiren kelimedir, meselâ; kâtip.” O halde kâtibin kaleminden çıkan bir yazının kendini kâtip görmesi ne kadar ahmaklık ve akla zıt ise, Halik ismiyle hiçten yaratılıp, Rab ismiyle terbiye olunan bir yaratılmışın kendini -haşa- ‘Rab’ ilan etmesi de bir o kadar mantık dışı bir şirktir.
Türkçede ironik bir uslupla kullanılan “sopayla terbiye” ifadesi vardır. Terbiye ama sopayla. Burada sopa gücü sembolize eder. Kendine İlahlık vasfeden günümüz firavunları, tiranlar, diktatörleri gücü sopa olarak kullanır ve böylelikle kendine tabi yığınları ‘terbiye’ eder. Hikmetten, adaletten uzak güç insanı firavunlaştırır. O toplumda jakobenist bir kast sistemi meydana getirir. Toplumda kutuplaşmalar olur. Zengin zenginleşir, fakirse daha da fakirleşir. Akrabalar kayırılır, israf tavan yapar. Ancak yaşanan tüm bu menfilikler aynı zamanda İlahi kahır tecellisine de birer davetiye olur.
“Bizim rahmetimiz gazabımızı aşacaktır.’’ şeklindeki hezeyanlar; AKP’ye verilen bir “oy”un kıyamet günü kurtuluş belgesi olarak ilan edilmesi… işte bu ve bunun gibi söylemler günümüz firavuniyetinin somut yansımalarıdır.
Zira ilkinde, bir ayetle Allah’ın kendi zatına has kıldığı ilahi bir vasfı kendine gaspetme varken, ikincisinde ise, Allah adına konuşup insanları, Cennet’e koyma var. Ya AKP’ye oy veren bir kişi ehli nifak ve inkar ise? Burada hemen Peygamber Efendimiz’in (sav) en sevdiği arkadaşlarından birini defnederken “Cennete gitti.” diyen yaşlı bir kadına, “Ben peygamberim bilmiyorum sen nereden biliyorsun.” şeklindeki cevabını hatırlatalım.
Öteki tarafta -tevbe edilmezse- sormazlar mı bir “oy”la insanları Cennete gönderme hakkını kimden aldınız diye? Olan dine oluyor. Karşımızda ayetin de ifadesiyle “kemale erdirilmiş” bir İslam dini, diğer taraftan ise o dini dar görüşlerine, şahsi çıkarlarına, nifaklarına, iktidarlarına, mal mülk edinme hırslarına, yığınları oy uğruna yalanlarına alet eden şuursuz yığınlar…
Ali Bulaç’ın da daha önce Zaman gazetesinde yazdığı bir yazıda vurguladığı gibi, bu ülkeye AKP sonrası muhafazakar bir iktidarın gelmesi artık çok zor. Zira ortada özellikle siyasal islamcılık tarafından çalmaya, rüşvete, hırsızlığa, eşkiyalığa, adam kayırmaya alet edilmiş bir din telakkisi var artık. Bunda şüphesiz ‘kahraman’ fetvacı başıların da büyük payı var. Artık bir lahza da olsa inanca yaklaşmak isteyenler dinden kaçıyor ve İslam dinini araştırmaktan soğuyor. “Bu mu sizin dininiz” deniliyor. Gelecekte bu kalenin tamiri için yine Hizmet’e büyük işler düşecek.
[Engin Tenekeci] 14.2.2019 [TR724]
Öncelikle Hz. Rabbül alemin, büyük rasül Hz. Musa’ya (as) Firavun’a gitmesini, çünkü onun iyice azgınlaştığını vahyeder. Akabinde Hz. Musa, Firavun’a gider ve ‘’Gel, seni Rabbinin yoluna yönelteyim de, saygıyla O’na teslim olasın!’’der. Fakat Firavun O’nu yalanlar ve O’na cephe alır. Bununla da yetinmez, O’nunla mücadeleye girişir.
Günümüz ifadesiyle danışmanlarını ve askerlerini toplar, sonrasında ilanatta bulunur. Tarihin kara sayfalarına yazılan, şirkinin aşikar ilancısı olan şu malum, yokluk, aynı zamanda Zakkum ağacı tohumunu içeren sözlerini sarfeder: “Ben”, dedi, “sizin en büyük rabbinizim!”
Nihayet Allah onu kıskıvrak yakalar, Âhiret ve öncesinde dünya azabıyla herkese örnek olacak şekilde cezalandırır. Daha sonra Hz. Kelammullah (cc), kulu Kelimmullah’a şöyle vahyeder: “Kuşkusuz bunda, Allah karşısında kalbi yumuşamaya açık herkes için bir ders vardır.” (Nazirat, 26)
Hatırlarsak Şeytan da henüz İblis’ken Allah (cc) huzurunda Hz. Adem’e karşı aynı üstünlük havasına girmişti. Aslında onun kibri aynı zamanda İlahi Yaratıcı’ya karşı idi. Zira İblis, “Aralarında taksimi yapan biziz” (Zuhruf sûresi, 43/32) ayetindeki hakikatini anlamamış, anlamak istememiş ve sonunda içinde o ana kadar daha önceden ilk nebi Safiyaullah’a karşı beslediği kini ve hasedi kusmuştu. Daha çok, itaateki incelik, Hz Adem nezninde Allah secde olarak meal edilen “Adem’e secde edin.” İlahi emri şeytanın o malum hasid fıtratının bir gulyabani gibi hortlamasına neden olmuştu. Tıpkı bugünkü yığınların, yıllarca içinde gizleyip ve mevsimi gelince Hizmete olan husumet ve hasetlerini kustuğu gibi.
Daha sonra da Cenab-ı Hakk karşısında edepsiz ve küstahça vehmi bir üstünlük tavrı takınarak, “Ben” dedi, “ondan daha hayırlıyım. Beni bir tür ateşten yarattın, onu ise bir tür çamurdan.” hezeyanlarını sergilemişti. Orada Hz. Adem’e -yukarıda da denildiği üzere- hem de Allah nezdinde kibir taslayan bir cinni Şeytan; burada ise Hz. Musa karşısında kibir bataklığına düşerek kendisini tanrı edinen insi şeytan Firavun. Fesat, bir varlığı hem de Allah’ın huzurunda nasılda Allah’a başkaldırmaya itiyor!
Ayrıca burada Firavun ve Hz. Musa arasında geçen ayetlerdeki kelimeler üzerinde durmak gerekiyor. Zira Hz. Musa, Firavun’u imana davet ederken “Rab” kalıbını kullanıyor. Firavun da tanrılık iddiasında aynı kelimeyi seçiyor. Bir yanda hakiki Rabb’a iman ve teslimiyete çağıran büyük bir nebi, diğer yanda ise Allah’ın zatına ait ilahi isim Rabb’ı ‘vehmi’ bir surette kendine atfeden bir tiran. Aynen günümüzdeki bir takım siyasilerin meydanlarda yaptığı gibi.
‘Rab’ lafzı, “ismi fâil mânâsında bir mastardır ki, terbiye eden” demektir. Gramer bilgisinde ise ismi fail; “masdarın ifade ettiği iş, oluş veya durumu yapan, yahut taşıyan şahsı bildiren kelimedir, meselâ; kâtip.” O halde kâtibin kaleminden çıkan bir yazının kendini kâtip görmesi ne kadar ahmaklık ve akla zıt ise, Halik ismiyle hiçten yaratılıp, Rab ismiyle terbiye olunan bir yaratılmışın kendini -haşa- ‘Rab’ ilan etmesi de bir o kadar mantık dışı bir şirktir.
Türkçede ironik bir uslupla kullanılan “sopayla terbiye” ifadesi vardır. Terbiye ama sopayla. Burada sopa gücü sembolize eder. Kendine İlahlık vasfeden günümüz firavunları, tiranlar, diktatörleri gücü sopa olarak kullanır ve böylelikle kendine tabi yığınları ‘terbiye’ eder. Hikmetten, adaletten uzak güç insanı firavunlaştırır. O toplumda jakobenist bir kast sistemi meydana getirir. Toplumda kutuplaşmalar olur. Zengin zenginleşir, fakirse daha da fakirleşir. Akrabalar kayırılır, israf tavan yapar. Ancak yaşanan tüm bu menfilikler aynı zamanda İlahi kahır tecellisine de birer davetiye olur.
“Bizim rahmetimiz gazabımızı aşacaktır.’’ şeklindeki hezeyanlar; AKP’ye verilen bir “oy”un kıyamet günü kurtuluş belgesi olarak ilan edilmesi… işte bu ve bunun gibi söylemler günümüz firavuniyetinin somut yansımalarıdır.
Zira ilkinde, bir ayetle Allah’ın kendi zatına has kıldığı ilahi bir vasfı kendine gaspetme varken, ikincisinde ise, Allah adına konuşup insanları, Cennet’e koyma var. Ya AKP’ye oy veren bir kişi ehli nifak ve inkar ise? Burada hemen Peygamber Efendimiz’in (sav) en sevdiği arkadaşlarından birini defnederken “Cennete gitti.” diyen yaşlı bir kadına, “Ben peygamberim bilmiyorum sen nereden biliyorsun.” şeklindeki cevabını hatırlatalım.
Öteki tarafta -tevbe edilmezse- sormazlar mı bir “oy”la insanları Cennete gönderme hakkını kimden aldınız diye? Olan dine oluyor. Karşımızda ayetin de ifadesiyle “kemale erdirilmiş” bir İslam dini, diğer taraftan ise o dini dar görüşlerine, şahsi çıkarlarına, nifaklarına, iktidarlarına, mal mülk edinme hırslarına, yığınları oy uğruna yalanlarına alet eden şuursuz yığınlar…
Ali Bulaç’ın da daha önce Zaman gazetesinde yazdığı bir yazıda vurguladığı gibi, bu ülkeye AKP sonrası muhafazakar bir iktidarın gelmesi artık çok zor. Zira ortada özellikle siyasal islamcılık tarafından çalmaya, rüşvete, hırsızlığa, eşkiyalığa, adam kayırmaya alet edilmiş bir din telakkisi var artık. Bunda şüphesiz ‘kahraman’ fetvacı başıların da büyük payı var. Artık bir lahza da olsa inanca yaklaşmak isteyenler dinden kaçıyor ve İslam dinini araştırmaktan soğuyor. “Bu mu sizin dininiz” deniliyor. Gelecekte bu kalenin tamiri için yine Hizmet’e büyük işler düşecek.
[Engin Tenekeci] 14.2.2019 [TR724]
İngiliz istihbaratı 15 Temmuz enigmasını ne zaman çözecek? [Ahmet Dönmez]
Alman istihbaratı BND’nin başkanı Bruno Kahl, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Fethullah Gülen’in olduğuna dair inandırıcı bir delil ortaya koyamadığını ve kendilerini ikna edemediğini açıkladı. Bu aslında uluslararası camiadan bu yönde gelen ilk beyanat değil. Daha önce de AB istihbaratı, NATO kaynakları, Amerikan düşünce kuruluşları ve yabancı medyada benzer görüşler ortaya konmuştu. Bu noktada artık asıl merak konusu ülke İngiltere. Alman Focus dergisi, darbe girişiminden 1 hafta sonra, 23 Temmuz 2016 tarihinde “Macht, Wahn, Erdoğan (İktidar, Hezeyan, Erdoğan)” başlıklı ilginç bir habere imza atmıştı. Daha sonradan ödül de alan bu habere göre İngiliz siber istihbarat servisi GCHQ (Government Communications Headquarters), darbe girişimi sırasında Türk hükümetinin telefon görüşmelerini, e posta ve diğer yazışmalarını takibe almıştı. Daha darbenin başlamasının üzerinden yarım saat geçmeden AKP hükümeti, “Darbe Fethullah Gülen’in üzerine yıkılsın” ve “Yarın tasfiyeler başlasın” emirleri vermişti. Bu haberleşme trafiği İngiliz istihbaratı tarafından tespit edilmişti. Ancak ilginç bir şekilde Focus dergisinin bu haberinin ardından taraflar derin bir sessizliğe gömüldü. Ne bir açıklama ne bir yalanlama geldi.
Peki, bütün dünya 15 Temmuz’la ilgili soru işaretlerini sıralarken o geceye dair bu kadar önemli kumpas delillerine ulaşan İngilizler neden tam tersi davranıyor? İngilizler belli ki, 2. dünya savaşında Hitler’in ünlü şifreleme makinesi Enigma’yı çözerek savaşın seyrini değiştiren GCHQ üzerinden gerekli yerlere gerekli mesajı vermişti. Gelişmeler, ilgili adresin mesajı aldığını ve gereğini yaptığını gösteriyor.
İNGİLİZ İSTİHBARATI O GECE NEDEN AKP’Yİ İZLEDİ
GCHQ özellikle Türk kamuoyunun aşina olduğu bir istihbarat servisi değil. Ancak bu tabi ki bizim eksikliğimiz. Çünkü 100 yıllık geçmişi olan ve yaptığı ‘başarılı’ çalışmalarla İngilizlerin yüz akı olan bir istihbarat organı. Çalışma sahası ise siber alem. Şifre kırma ve dinleme konusunda uzman. Henüz 1. ve 2. dünya savaşlarında dönemin haberleşme şifrelerini kırarak rüştünü ispat etmiş bir kurumdan söz ediyoruz. 1. Dünya savaşı sırasında Devlet Kod ve Şifre Okulu adıyla kuruldu. Görevi, sinyal ve haberleşme istihbaratı yapmaktı. 1940 yılında 26 ülkenin kod ve şifreleri ve 150 ye yakın kripto sistemi üzerine çalışıyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Nazi’lerin gizli haberleşmeleri şifreleme cihazı olan ünlü Enigma’nın şifresini kırması ile haklı bir şöhrete sahip. Halen birçok ülkede dinleme istasyonu bulunuyor. Telefonları dinleyerek, e-mail ve mesaj trafiklerini takip ederek istihbarat topluyor.
Focus’un haberinden anlaşılan, Türkiye’yi de dinleyebilecek imkanlara sahip. Hoş, Türkiye’yi dinlediği ortaya çıkmayan bir büyük devlet istihbaratı kalmadı ama… Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Büyük devletler dinler” diyerek ülkesinin dinlenmesine cevaz vermişti.
Peki İngiliz istihbaratı 15 Temmuz’da Türk hükümetini neden takibe almıştı? Bunu düzenli olarak mı yapıyordu yoksa özel olarak 15 Temmuz tarihine mi odaklanmışlardı? Bu da demek oluyor ki darbe istihbaratını da önceden almışlardı. İyi ama neden darbecileri değil de hükümeti takip etmeyi tercih etmişlerdi? Ya da her iki tarafı da dinlediler de sadece hükümetle ilgili olanı mı ‘sızdırdılar’? Peki bunu niye yapsınlar? Sorunun cevabına geçmeden önce, o tarihten sonra dünyadan gelen diğer tepkilere bakmak faydalı olabilir.
AB İSTİHBARATI: 15 TEMMUZ’UN ARKASINDA GÜLEN YOK
Avrupa Birliği (AB) istihbarat merkezi Intcen’in 15 Temmuz’la ilgili raporu, bu kez İngiliz medyası tarafından yayımlandı. 24 Ağustos tarihli rapor, 17 Ocak 2017’de İngiliz The Times gazetesi tarafından haberleştirildi. AB istihbarat merkezinin raporuna göre darbenin arkasında bizatihi Fethullah Gülen yoktu. Silahlı Kuvvetler içerisindeki bütün unsurlar darbeye katılmıştı. “Bu darbenin arkasında Gülenciler, Kemalistler, AKP muhalifleri ve fırsatçılar vardı. Gülen’in kendisinin bu girişimde bizzat rol oynamış olma ihtimali düşük” deniyordu. Raporda ayrıca Gülen’in ordu içerisinde böyle bir girişim yapacak gücünün olmadığına, TSK’nın Kemalistlerin kalesi olduğuna işaret ediliyordu. Tasfiyeler için de “Erdoğan, AKP iktidarına muhalif olanlara karşı kapsamlı bir baskı kampanyası başlatmak için başarısız darbe ve olağanüstü halden istifade etti. Tutuklama kararları önceden hazırlanmıştı.” ifadesi yer alıyordu. Bu rapor, neredeyse BND Başkanı Kahl’ın tespitleriyle birebir örtüşüyor. Tabii GCHQ’nun kayda aldığı konuşma ve yazışmalarla da…
Norveçli gazeteci Kjetil Stormark, bundan 1 hafta sonra, 25 Ocak 2017 tarihinde NATO kaynaklarına dayandırdığı önemli bir haber kaleme aldı. aldrimer.no da yayınlanan yazıda, ‘darbenin Erdoğan tarafından tezgahlandığı’ iddia ediliyordu. Stormark, “NATO’daki baskın değerlendirme çok açık: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisine karşı bu darbeyi gerçekleştirdi. (…) NATO’daki aynı kaynak yine darbeyle ilgili ‘Ben şimdiye kadar gerçek bir darbe girişimi olduğuna inanan kimseyle tanışmadım’ dedi. (…) Üst düzey subaylar, üç ve dört yıldızlı generaller ve Türkiye ile 30–40 yıl boyunca çalışan ve dört ya da beş yıldır Türk subaylarına danışmanlık yapan kişiler, bunun bir darbe olduğuna inanmadıklarını söylüyorlar. Eğer TSK bir darbeye girişseydi kesinlikle başarılı olurdu.” diye yazdı. Haberde, darbe girişiminin hemen ertesi günü tasfiye edilecek 1600 kişilik isim listesine de dikkat çekiliyordu.
Yazı, NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı Orgeneral Curtis Scaparrotti’nin 8 Aralık 2016 tarihli açıklamaları ile örtüşüyordu. Erdoğan’ın daha sonra “Sen kimsin! Haddini bil!” diye çıkışacağı Scaparrotti, tasfiye edilen NATO subaylarının 15 Temmuz darbe girişiminde görev aldığına inanmadığını söylemişti.
ABD’de bulunan Central Asia-Caucasus Institute & Silk Road Studies Programı Ortak Merkezi Araştırma Görevlisi Gareth H. Jenkins, 28 Ocak 2017 tarihli yazısında, “Darbenin arkasında Gülen’in olduğu kanıtlanamadı” diye yazdı. “En dikkat çeken nokta ise, aylar süren yoğun sorgulamalara rağmen, kamuoyuna darbenin nasıl planlandığı ve organize edildiğine dair ikna edici bir kanıt sunulamadı. Şüphesiz, eğer bir kanıt bulunmuş olsaydı, Türk yetkililer bunu kamuoyu ile paylaşırlardı.” görüşlerini dile getirdi.
DURSUN ÇİÇEK, ‘ORANLARI YÜZDE 10’ DEMİŞTİ
Bu alıntılara, Avrupa ve ABD medyasında çıkan bir çok benzer görüşleri eklemek mümkün. Aslında bu değerlendirmeler, Türkiye’den konuyu bilen uzmanların ve son dönem AKP yandaşlarının itiraflarıyla da örtüşüyor. Örneğin eski Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanı Dursun Çiçek, darbeden 4 ay önce, 4 Mart 2016 tarihinde katıldığı bir CNN Türk canlı yayınında, “Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki cemaatçilerin oranı yüzde 10” demişti. 23 Mart’ta Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a verdiği röportajda da, “Genelkurmay’daki bu yüzde 10’luk yapı darbe yapabilir mi?” sorusuna, “Ben buna güler geçerim. Ordudaki Fethullahçıların darbe yapma gücü sıfır.” cevabını vermişti.
Eski MİT Müsteşarı Emre Taner, 9 Kasım 2016 tarihinde TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadede, “15 Temmuz, sadece ve sadece FETÖ’nün ve grubunun anlayışıyla realize edilmiş bir faaliyet olamaz. FETÖ’nün boyu kısa kalır.” vurgusu yapmıştı.
Şimdilerde 16 Nisan referandumu sonrası yapacağı Kemalist tasfiyeye hazırlanan AKP yandaşları da aynı itiraflarda bulunuyor. Cemaati bitirdiğine inanan yandaşların artık “FETÖ” argümanına eskisi kadar ihtiyaçları kalmadı. Yeni düşman, yeniden ‘Ergenekon’. Sabah yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, 27 Şubat’taki köşe yazısında, 15 Temmuz’da sadece cemaate yakın isimlerin değil Kemalistlerin de olduğunu ama devletin bilinçli olarak suçu “FETÖ’ye” yıktığını itiraf etti. Milliyet yazarı olan eşi Nagehan Alçı da 1 Mart 2017 tarihli köşesinde, Kemalist subayların ordudaki başörtüsü yasağının kalkmasından sonra ‘kıpırdanmaya’ başladıklarını öne sürerek, “Güç buldukları takdirde Türkiye için hâlâ ne büyük tehdit oluşturduklarını görme imkânımız doğdu.” dedi. 4 gün sonra eşi Kütahyalı, bir başka yazı daha kaleme alarak, “Darbecilerin önemli bir kısmı ve özellikle üst tabakanın çoğunluğu biyografik istihbarat açısından incelendiğinde Fetullahçı asla değildir. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün ilgili birimleri de kesin olarak tespit etmektedir. Mesela İlker Başbuğ da bu gerçeği bilmektedir. Ordumuzdaki her dürüst subay bu hakikati bilmektedir.”
AKP’NİN TEZLERİNE DESTEK VE SİLAH ANLAŞMASI
Bu hakikati, ordudaki her ‘dürüst’ subay bilmiyor sadece. O gece bütün haberleşme trafiğini adım adım takip eden İngilizler de gayet iyi biliyor. Şimdi o soruya tekrar dönelim; buna rağmen İngilizler neden AKP yandaşları da dahil bütün dünyanın sözlerinin aksine bir tutum takınıyor? Focus’un haberi ile kime, ne mesajı verildi? Sonrasında neler oldu? Örneğin İngiltere Büyükelçisi Richard Moore, darbeden 2 hafta sonra, 30 Temmuz 2016 tarihinde Hürriyet’e verdiği röportajda, “Hükümetin bu darbe girişiminde Gülencilerin yer aldığına ilişkin açıklamalarını kabul etmekte bir zorluk yaşamıyorum” dedi. İngiltere Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve ABD’den Sorumlu Devlet Bakanı Alan Duncan, 28 Ocak’ta yaptığı bir konuşmada, darbe girişiminin arkasında Gülen cemaatinin olduğunu iddia etti. Aynı gün İngiltere Başbakanı Theresa May, ABD ziyaretinin ardından doğrudan Türkiye’ye geçerek AKP hükümeti ile 125 milyon dolarlık savunma anlaşması imzaladı.
Oysa darbeyi 1 gün önce ihbar etmekle övünen Emekli Albay, Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hasan Atilla Uğur, “15 Temmuz’dan 1 gün önce Kıbrıs’a 10 bin İngiliz askeri geldi. Amaç darbe girişiminde Türkiye’yi işgal etmekti” demişti. Tutuklu gazeteci Ahmet Altan’ın Yunanistan’ın Ethnos gazetesi için yazdığı yazıda da 15 Temmuz için yaptığı benzetme, “Bir İtalyan parodisini andırıyor” şeklindeydi. İtalyanlar parodide iyi olabilir ama “İngiliz oyunu” diye bir tabir de var. “Karmaşık hile, ince düzen” anlamında kullanılır. Bir de İngiliz anahtarı var tabii…
[Ahmet Dönmez] 20.3.2017 [https://www.ahmetdonmez.net]
Peki, bütün dünya 15 Temmuz’la ilgili soru işaretlerini sıralarken o geceye dair bu kadar önemli kumpas delillerine ulaşan İngilizler neden tam tersi davranıyor? İngilizler belli ki, 2. dünya savaşında Hitler’in ünlü şifreleme makinesi Enigma’yı çözerek savaşın seyrini değiştiren GCHQ üzerinden gerekli yerlere gerekli mesajı vermişti. Gelişmeler, ilgili adresin mesajı aldığını ve gereğini yaptığını gösteriyor.
İNGİLİZ İSTİHBARATI O GECE NEDEN AKP’Yİ İZLEDİ
GCHQ özellikle Türk kamuoyunun aşina olduğu bir istihbarat servisi değil. Ancak bu tabi ki bizim eksikliğimiz. Çünkü 100 yıllık geçmişi olan ve yaptığı ‘başarılı’ çalışmalarla İngilizlerin yüz akı olan bir istihbarat organı. Çalışma sahası ise siber alem. Şifre kırma ve dinleme konusunda uzman. Henüz 1. ve 2. dünya savaşlarında dönemin haberleşme şifrelerini kırarak rüştünü ispat etmiş bir kurumdan söz ediyoruz. 1. Dünya savaşı sırasında Devlet Kod ve Şifre Okulu adıyla kuruldu. Görevi, sinyal ve haberleşme istihbaratı yapmaktı. 1940 yılında 26 ülkenin kod ve şifreleri ve 150 ye yakın kripto sistemi üzerine çalışıyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Nazi’lerin gizli haberleşmeleri şifreleme cihazı olan ünlü Enigma’nın şifresini kırması ile haklı bir şöhrete sahip. Halen birçok ülkede dinleme istasyonu bulunuyor. Telefonları dinleyerek, e-mail ve mesaj trafiklerini takip ederek istihbarat topluyor.
Focus’un haberinden anlaşılan, Türkiye’yi de dinleyebilecek imkanlara sahip. Hoş, Türkiye’yi dinlediği ortaya çıkmayan bir büyük devlet istihbaratı kalmadı ama… Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Büyük devletler dinler” diyerek ülkesinin dinlenmesine cevaz vermişti.
Peki İngiliz istihbaratı 15 Temmuz’da Türk hükümetini neden takibe almıştı? Bunu düzenli olarak mı yapıyordu yoksa özel olarak 15 Temmuz tarihine mi odaklanmışlardı? Bu da demek oluyor ki darbe istihbaratını da önceden almışlardı. İyi ama neden darbecileri değil de hükümeti takip etmeyi tercih etmişlerdi? Ya da her iki tarafı da dinlediler de sadece hükümetle ilgili olanı mı ‘sızdırdılar’? Peki bunu niye yapsınlar? Sorunun cevabına geçmeden önce, o tarihten sonra dünyadan gelen diğer tepkilere bakmak faydalı olabilir.
AB İSTİHBARATI: 15 TEMMUZ’UN ARKASINDA GÜLEN YOK
Avrupa Birliği (AB) istihbarat merkezi Intcen’in 15 Temmuz’la ilgili raporu, bu kez İngiliz medyası tarafından yayımlandı. 24 Ağustos tarihli rapor, 17 Ocak 2017’de İngiliz The Times gazetesi tarafından haberleştirildi. AB istihbarat merkezinin raporuna göre darbenin arkasında bizatihi Fethullah Gülen yoktu. Silahlı Kuvvetler içerisindeki bütün unsurlar darbeye katılmıştı. “Bu darbenin arkasında Gülenciler, Kemalistler, AKP muhalifleri ve fırsatçılar vardı. Gülen’in kendisinin bu girişimde bizzat rol oynamış olma ihtimali düşük” deniyordu. Raporda ayrıca Gülen’in ordu içerisinde böyle bir girişim yapacak gücünün olmadığına, TSK’nın Kemalistlerin kalesi olduğuna işaret ediliyordu. Tasfiyeler için de “Erdoğan, AKP iktidarına muhalif olanlara karşı kapsamlı bir baskı kampanyası başlatmak için başarısız darbe ve olağanüstü halden istifade etti. Tutuklama kararları önceden hazırlanmıştı.” ifadesi yer alıyordu. Bu rapor, neredeyse BND Başkanı Kahl’ın tespitleriyle birebir örtüşüyor. Tabii GCHQ’nun kayda aldığı konuşma ve yazışmalarla da…
Norveçli gazeteci Kjetil Stormark, bundan 1 hafta sonra, 25 Ocak 2017 tarihinde NATO kaynaklarına dayandırdığı önemli bir haber kaleme aldı. aldrimer.no da yayınlanan yazıda, ‘darbenin Erdoğan tarafından tezgahlandığı’ iddia ediliyordu. Stormark, “NATO’daki baskın değerlendirme çok açık: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisine karşı bu darbeyi gerçekleştirdi. (…) NATO’daki aynı kaynak yine darbeyle ilgili ‘Ben şimdiye kadar gerçek bir darbe girişimi olduğuna inanan kimseyle tanışmadım’ dedi. (…) Üst düzey subaylar, üç ve dört yıldızlı generaller ve Türkiye ile 30–40 yıl boyunca çalışan ve dört ya da beş yıldır Türk subaylarına danışmanlık yapan kişiler, bunun bir darbe olduğuna inanmadıklarını söylüyorlar. Eğer TSK bir darbeye girişseydi kesinlikle başarılı olurdu.” diye yazdı. Haberde, darbe girişiminin hemen ertesi günü tasfiye edilecek 1600 kişilik isim listesine de dikkat çekiliyordu.
Yazı, NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı Orgeneral Curtis Scaparrotti’nin 8 Aralık 2016 tarihli açıklamaları ile örtüşüyordu. Erdoğan’ın daha sonra “Sen kimsin! Haddini bil!” diye çıkışacağı Scaparrotti, tasfiye edilen NATO subaylarının 15 Temmuz darbe girişiminde görev aldığına inanmadığını söylemişti.
ABD’de bulunan Central Asia-Caucasus Institute & Silk Road Studies Programı Ortak Merkezi Araştırma Görevlisi Gareth H. Jenkins, 28 Ocak 2017 tarihli yazısında, “Darbenin arkasında Gülen’in olduğu kanıtlanamadı” diye yazdı. “En dikkat çeken nokta ise, aylar süren yoğun sorgulamalara rağmen, kamuoyuna darbenin nasıl planlandığı ve organize edildiğine dair ikna edici bir kanıt sunulamadı. Şüphesiz, eğer bir kanıt bulunmuş olsaydı, Türk yetkililer bunu kamuoyu ile paylaşırlardı.” görüşlerini dile getirdi.
DURSUN ÇİÇEK, ‘ORANLARI YÜZDE 10’ DEMİŞTİ
Bu alıntılara, Avrupa ve ABD medyasında çıkan bir çok benzer görüşleri eklemek mümkün. Aslında bu değerlendirmeler, Türkiye’den konuyu bilen uzmanların ve son dönem AKP yandaşlarının itiraflarıyla da örtüşüyor. Örneğin eski Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanı Dursun Çiçek, darbeden 4 ay önce, 4 Mart 2016 tarihinde katıldığı bir CNN Türk canlı yayınında, “Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki cemaatçilerin oranı yüzde 10” demişti. 23 Mart’ta Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a verdiği röportajda da, “Genelkurmay’daki bu yüzde 10’luk yapı darbe yapabilir mi?” sorusuna, “Ben buna güler geçerim. Ordudaki Fethullahçıların darbe yapma gücü sıfır.” cevabını vermişti.
Eski MİT Müsteşarı Emre Taner, 9 Kasım 2016 tarihinde TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadede, “15 Temmuz, sadece ve sadece FETÖ’nün ve grubunun anlayışıyla realize edilmiş bir faaliyet olamaz. FETÖ’nün boyu kısa kalır.” vurgusu yapmıştı.
Şimdilerde 16 Nisan referandumu sonrası yapacağı Kemalist tasfiyeye hazırlanan AKP yandaşları da aynı itiraflarda bulunuyor. Cemaati bitirdiğine inanan yandaşların artık “FETÖ” argümanına eskisi kadar ihtiyaçları kalmadı. Yeni düşman, yeniden ‘Ergenekon’. Sabah yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, 27 Şubat’taki köşe yazısında, 15 Temmuz’da sadece cemaate yakın isimlerin değil Kemalistlerin de olduğunu ama devletin bilinçli olarak suçu “FETÖ’ye” yıktığını itiraf etti. Milliyet yazarı olan eşi Nagehan Alçı da 1 Mart 2017 tarihli köşesinde, Kemalist subayların ordudaki başörtüsü yasağının kalkmasından sonra ‘kıpırdanmaya’ başladıklarını öne sürerek, “Güç buldukları takdirde Türkiye için hâlâ ne büyük tehdit oluşturduklarını görme imkânımız doğdu.” dedi. 4 gün sonra eşi Kütahyalı, bir başka yazı daha kaleme alarak, “Darbecilerin önemli bir kısmı ve özellikle üst tabakanın çoğunluğu biyografik istihbarat açısından incelendiğinde Fetullahçı asla değildir. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün ilgili birimleri de kesin olarak tespit etmektedir. Mesela İlker Başbuğ da bu gerçeği bilmektedir. Ordumuzdaki her dürüst subay bu hakikati bilmektedir.”
AKP’NİN TEZLERİNE DESTEK VE SİLAH ANLAŞMASI
Bu hakikati, ordudaki her ‘dürüst’ subay bilmiyor sadece. O gece bütün haberleşme trafiğini adım adım takip eden İngilizler de gayet iyi biliyor. Şimdi o soruya tekrar dönelim; buna rağmen İngilizler neden AKP yandaşları da dahil bütün dünyanın sözlerinin aksine bir tutum takınıyor? Focus’un haberi ile kime, ne mesajı verildi? Sonrasında neler oldu? Örneğin İngiltere Büyükelçisi Richard Moore, darbeden 2 hafta sonra, 30 Temmuz 2016 tarihinde Hürriyet’e verdiği röportajda, “Hükümetin bu darbe girişiminde Gülencilerin yer aldığına ilişkin açıklamalarını kabul etmekte bir zorluk yaşamıyorum” dedi. İngiltere Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve ABD’den Sorumlu Devlet Bakanı Alan Duncan, 28 Ocak’ta yaptığı bir konuşmada, darbe girişiminin arkasında Gülen cemaatinin olduğunu iddia etti. Aynı gün İngiltere Başbakanı Theresa May, ABD ziyaretinin ardından doğrudan Türkiye’ye geçerek AKP hükümeti ile 125 milyon dolarlık savunma anlaşması imzaladı.
Oysa darbeyi 1 gün önce ihbar etmekle övünen Emekli Albay, Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hasan Atilla Uğur, “15 Temmuz’dan 1 gün önce Kıbrıs’a 10 bin İngiliz askeri geldi. Amaç darbe girişiminde Türkiye’yi işgal etmekti” demişti. Tutuklu gazeteci Ahmet Altan’ın Yunanistan’ın Ethnos gazetesi için yazdığı yazıda da 15 Temmuz için yaptığı benzetme, “Bir İtalyan parodisini andırıyor” şeklindeydi. İtalyanlar parodide iyi olabilir ama “İngiliz oyunu” diye bir tabir de var. “Karmaşık hile, ince düzen” anlamında kullanılır. Bir de İngiliz anahtarı var tabii…
[Ahmet Dönmez] 20.3.2017 [https://www.ahmetdonmez.net]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)