Son bir yılda döviz kurları ve kredi faizlerindeki artış, yurttaşları, şirketleri, devleti ve bankaları borç-faiz bataklığına sürükledi. Yurttaşlar ve şirketler bankalara; bankalar mudilerine, Merkez Bankası’na (TCMB) ve yabancı bankalara; devlet de borçlandığı kurumlara giderek artan oranda faiz ödüyor. Tüm kesimlerin faiz harcamaları artarken, ülkenin kaynakları boşa harcanıyor.
Cumhuriyet’ten Emre Deveci’nin haberine göre işte kısırdöngüye dönüşen mekanizma ve rakamlar:
FAİZ YURTTAŞIN ÜCRETİNİ, ŞİRKETİN KÂRINI YUTTU
Merkez Bankası verilerine göre geçen sene mayıs ayında ortalama yüzde 18 seviyelerinde olan bankaların tüketici kredisi faizleri, 24 Mayıs 2019 itibarıyla yüzde 29’a dayandı. Kredi faizleri artınca yurttaşların ücretleri ve şirketlerin kârları faize gitti. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, yurttaşların ve kurumların bankalara ödediği toplam kredi faizleri 2019’un ilk dört ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 36.2 artarak 78.7 milyar TL’den 107.2 milyar TL’ye yükseldi.
100 TL’LİK FAALİYET KÂRININ 88 LİRASI BORCA GİTTİ
İstanbul Sanayi Odası (İSO) verilerine göre, Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşunun toplam finansman giderleri 2018’de bir önceki seneye göre yüzde 172 artarak 35.1 milyar TL’den 95.8 milyar TL’ye çıkarken, her 100 TL’lik faaliyet kârının 88.9 TL’si borç geri ödemelerine gitti.
BANKALARIN GİDERLERİ SIÇRADI: %67 ARTIŞ
Yurttaşlar ve şirketler bankaların uyguladığı yüksek kredi faizlerinden şikâyet etse de, bankaların da faiz giderleri hızla artıyor. BDDK verilerine göre, bankaların toplam faiz giderleri 2019’un ilk dört ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 68.7 artarak 54.1 milyar TL’den 91.4 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde bankaların toplam faiz gelirleri ise yüzde 44.7 artarak 96.3 milyar TL’den 139.4 milyar TL’ye yükseldi. Böylece bankaların faiz gelirlerindeki artış, faiz giderlerindeki artışın çok gerisinde kaldı.
YATIRIM YERİNE DÖVİZ
Bankaların en büyük fonlama kaynağı olan mevduat için ödediği toplam faiz de yüzde 67.6 artarak 37.2 milyar TL’den 62.4 milyar TL’ye yükseldi. Yatırım yapmak yerine parayı mevduata ya da dövize yatırmak daha cazip hale geldi.
BANKALARIN MERKEZ BANKASINA ÖDEDİĞİ FAİZ %197 ARTTI
Bankaların, ağırlıkla yurtdışındaki bankalardan aldığı kredilere ödediği faizler yüzde 70.9 artarak 5.8 milyar TL’den 9.9 milyar TL’ye, Merkez Bankası’na ödediği faiz de yüzde 197.7 artarak 2.1 milyar TL’den 6.2 milyar TL’ye ulaştı.
Bankaların net faiz gelirleri söz konusu dönemde 500 milyon TL azalarak 34.1 milyar TL’ye geriledi. Çünkü faiz ve kurdaki sıçramayla birlikte kredi borçlarını geri ödeyemeyenler artınca bankaların takipteki krediler için ayırdığı karşılıklar da 7.5 milyar TL’den 13.9 milyar TL’ye yükseldi.
FAİZ GELİRLERİ DÜŞEN BANKALARIN KÂRI DA DÜŞTÜ
Net faiz gelirleri düşen bankaların kârı da düştü. Ocak-Nisan döneminde bankaların net kârı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 14 azalarak 16 milyar 166 milyon TL oldu. Dolar bazındaki düşüş çok daha sert oldu. Geçen sene Ocak-Mart döneminde 4 milyar 670 milyon dolar kâr açıklayan bankacılık sektörü, bu sene aynı dönemde 2 milyar 719 milyon dolar kâr açıkladı. Düşüş yüzde 41.7 oldu.
BÜTÇEDEKİ DELİK BÜYÜDÜ: GEÇEN YIL 23 MİLYAR OLAN AÇIK 54 MİLYAR OLDU
Merkezi yönetim faiz giderleri 2019’un ilk dört ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 51.4 artarak 25.3 milyar TL’den 38.4 milyar TL’ye yükseldi. Dış borç faiz giderleri aynı dönemde yüzde 53.8 artarak 6.2 milyar TL’den 9.6 milyar TL’ye yükseldi.
Geçen yıl Ocak-Nisan döneminde 23.2 milyar TL olan bütçe açığının bu yılın aynı döneminde 54.5 milyar TL’ye fırlamasında faiz giderlerindeki bu artış da etkili oldu.
[Samanyolu Haber] 8.6.2019
BM kararı ile mağdurların tahliye edilmesi gerekir... İşte örnek dilekçe
BM İnsan Hakları Komitesi’nin 2980-2017 sayılı “İsmet Özçelik ve Turgay Karaman / Türkiye kararı” (*) Erdoğan rejiminin insan hakları ihlallerini tek tek kayda geçirdi ve Hizmet Hareketi’ne yönelik tutuklamaların keyfi olduğuna hükmetti. Komite, Anayasa Mahkemesi’ni etkin bir iç hukuk yolu olarak görmezken ByLock ve Bank Asya’ya para yatırmış olmayı tutuklama için yeterli delil saymadı. Böylece KHK’lılara yönelik tutuklamaların haksız olduğu uluslararası mahkemelerce de tescillenmiş oldu.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu bu karara uyması için Türk makamlarına 180 gün süre tanıdı Bu karar ayrıca binlerce tutuklu mağdurun tahliye edilmesi anlamına geliyor.
Sosyal Medya'da 'Cumhuriyet Savcısı' hesabından örnek bir tahliye talepli dilekçe örneği paylaşıldı.
Dilekçe Örneği; PDF, WORD
Dilekçe örneği ile ilgili her bir mağdurun yargılandığı davalara BM Kararının bir örneğinin konulması gerekiyor.
Çünkü BM İnsan Hakları Komitesi tıpkı AİHM gibi uluslararası bir mahkeme. Kararları da Türkiye’yi doğrudan bağlıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin kararlara uymama, dikkate almama şansı yok.
[Samanyolu Haber] 8.6.2019
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu bu karara uyması için Türk makamlarına 180 gün süre tanıdı Bu karar ayrıca binlerce tutuklu mağdurun tahliye edilmesi anlamına geliyor.
Sosyal Medya'da 'Cumhuriyet Savcısı' hesabından örnek bir tahliye talepli dilekçe örneği paylaşıldı.
Dilekçe Örneği; PDF, WORD
Dilekçe örneği ile ilgili her bir mağdurun yargılandığı davalara BM Kararının bir örneğinin konulması gerekiyor.
Çünkü BM İnsan Hakları Komitesi tıpkı AİHM gibi uluslararası bir mahkeme. Kararları da Türkiye’yi doğrudan bağlıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin kararlara uymama, dikkate almama şansı yok.
Dostlar, BM kararı ceza yargılamaları ve özelde tutuklama ile ilgilidir. Ancak Komite'nin "iç hukuk yollarını etkin görmeme" hali dikkate alınarak ihraçlarla ilgili olarak da hemen BM'ye başvuruda bulunulabilir kanaatindeyim.— Cumhuriyetin Savcısı (@CumhuriyetSavcy) 7 Haziran 2019
[Samanyolu Haber] 8.6.2019
Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-17 [Tarık Burak]
Hocaefendi’nin İzmir Kestanepazarı Yılları (1966-1970)
İzmir’e Hicret…
Fethullah Gülen Hocaefendi, Edirne ve Kırklareli'nde uğradığı baskı ve takipler üzerine 1966 yılının Şubat ayında bir süre izne ayrıldı ve Ankara'ya gitti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Yaşar Tunagür Hoca'yı ziyaret etti. Yaşar Tunagür Hoca, kendisini İzmir'e tayin etmeyi düşünmekteydi. Ve Hocaefendi istemese bile Yaşar Hoca’nın zorlamasıyla 11 Mart 1966 tarihinde İzmir'e tayini yapıldı.
Fethullah Gülen Hocaefendi bu hadiseyi şu şekilde aktarıyor.
“İzine ayrılıp küçük bir Türkiye seyahatine çıktım. Çeşitli yerlerdeki dostlarımı ziyaret ettim. Seyahatim kırk gün kadar sürdü. Halbuki izin sürem yirmi gündü. Ankara'ya uğradım. Yaşar Hocaefendi Diyanet İşleri Reis Muavini olarak Ankara'ya gelmişti. Ona durumumu anlattım. Meğer aklında başka bir düşünce varmış. İzmir'den ayrılırken onlara kendi yerine beni göndereceğini söylemiş ve benden sitayişkârane bahsetmiş. Bana "Bir dilekçe yaz ve İzmir Vaizliğini iste" dedi. Ben, aniden böyle bir teklifle karşılaşınca şaşırdım. "İzmir büyük yer, beni yutar. Mümkünse beni şarkta küçük bir vilayete verin" dedim. O ısrar etti. Bir başkasına dilekçe yazdırdı, bana da zorla imzalattı. Daha sonra da kararnameyi Diyanet İşleri Reisi Elmalı'ya imzalattı. Kendi imzalamadı. Bu Yaşar Hocaefendi'nin her zamanki temkinli davranışlarından biriydi.
Kırklareli'ne geldiğimde ilk işim müftüye tayinimi duyurmak oldu. Çünkü suçlu durumundaydım. Tayinimin çıktığını duyunca müftü suçumu unuttu ve üzüntülerini bildirdi. Kırklareli'nden ayrılışım adeta bir merasim oldu. Arabalar tuttular ve beni Edirne'ye kadar tekbirlerle, salavatlarla getirdiler. Edirne'deki dostlarla görüşüp vedalaştım. İstanbul’a geldim ve İzmir’e gitmek üzere trene bindim.”
Kırklareli Valisi Nail Memik, 25 Mart 1966 günü İçişleri Bakanı Faruk Sükan'a gönderdiği bir yazıyla Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 21 Mart 1966 tarihinde ilden ayrıldığını bildirdi. Ayrıca Yeşilyurt gazetesinde Hocaefendi'nin Kırklareli'nden ayrılışına dair 28 Mart 1966'da bir haber yayınlandı. Haberde şöyle deniyordu:
"Bir yıla yakın süredir şehrimizde vaizlik görevinde bulunan genç vaizlerimizden Fethullah Gülen, İzmir Merkez Vaizliğine atanmıştır. Verdiği vaazlarla aydınların dikkatini üzerine çeken Fethullah Gülen'e yeni görevinde başarılar dileriz."
Hocaefendi’nin İzmire tayini nasıl çıktı?
Yaşar Tunagür Hoca’nın 1965 yılı sonbaharında Ankara’ya Diyanet İşleri Başkan vekili olarak tayini çıkmıştı. Kestanepazarı’ndaki talebeler ve camiye gelen insanlar “Bizi kime bırakıp da gidiyorsunuz?” deyince, Yaşar Hoca onlara "Size öyle kıymetli birisini göndereceğim ki, kısa bir müddet sonra beni bile unutacaksınız” diyordu. Onlara isim vermiyordu. Fakat kafasında sadece tek isim vardı. O da henüz 27 yaşında genç bir hoca olan Fethullah Gülen Hocaefendi’den başkası değildi.
Yaşar Tunagür Anlatıyor:
“Ankara'ya gider gitmez de ilk işim Hocaefendi'nin tayinini İzmir'e yapmak oldu. Ve böylece bu müessese ehil bir insana teslim edilmiş oldu. İnsanı hangi ameli kurtaracaktır, bunu ancak Cenab-ı Hakk bilir. Fakat ben kendi namıma şöyle düşünüyorum: “Ahirette beni kurtarmaya vesile olacak hiçbir amelde bulunmadım. Sadece bir işe vesile oldum ki bütün ümidim ondadır. O da Fethullah Efendi’yi İzmir’e tayin etmiş olmamdır. Evet, beş senelik Diyanet İşleri Reis Muavinliği döneminde yaptığım en hayırlı iş odur.”
Hocaefendi, 25 Mart 1966’da İzmir Kestanepazarı’na geldi. 1966 Mart ayında başlayan ve 1970 yılı Mayıs ayına kadar süren yaklaşık 4 yıllık Kestanepazarı hayatı Fethullah Gülen Hocaefendi’nin İzmir’deki ilk dönemini teşkil ediyordu.
Hocaefendi, elinde iki çantayla Kestanepazarı’na vardığında bazı insanlar biraz hayret etmişti. Yaşı yirmi yedi dolaylarındaydı. Onun için Hocaefendi’nin idareci olarak gelmesini kabullenememişlerdi. Hatta hocaların içinde, hem de kendisine duyuracak şekilde "Yaşar Hoca, bula bula bu çocuğu mu bulup gönderdi" diyenler oluyordu. "Yaşar Hoca’nın ‘Size öyle kıymetli birisini göndereceğim ki, kısa bir müddet sonra beni bile unutacaksınız, dediği Hoca bu muydu!"
Hocaefendi, kimseye yük olmamak için burada eşyasını müdür odasındaki küçük cam bir dolaba yerleştirdi. Odada, gece gündüz kullandığı, açılıp kapanan bir koltuk vardı. Gündüzleri onu koltuk olarak, geceleri de yatak olarak kullanıyordu.
Bir İki Saat Uyku
Hocaefendi o günkü hatıralarını şöyle aktarıyor:
‘İlk müşahedeme göre, devamlı olarak talebenin başında bulunmamda zaruret olduğu kanaatine vardım. 24 saat hiç uyumamam icap ediyordu. Talebenin umumi durumu bunu gerektiriyordu. Devamlı riyazattan bünyem iyice zayıf düşmüştü. Buna rağmen bir-iki saat uyku ile yetiniyordum. Bazen sabaha kadar beklediğim ve hiç uyumadığım olurdu. Geceleri birkaç defa banyoları, tuvaletleri ve yatakhaneleri dolaşır talebeyi kontrol ederdim. Bir taraftan talebe ile yakından ilgileniyor, diğer taraftan da gördüğüm gayr-i nizami durumları düzeltmeye çalışıyordum.
O sene tedrisat döneminin bitimine iki-üç ay kadar bir müddet vardı. Ve o sene öyle geçti.
Son sınıf talebelerinden birkaç asi çocuk vardı. Yaşları da büyüktü. Söz dinletmek mümkün değildi. Benden evvelki idareciler tarafından şımartılmışlardı. Başka çarem olmadığını anlayınca, bunlardan bir-ikisine çok sert bir konuşma yaptım. Bir kısmı okulu bitirip gitti, diğerleri de kuzu gibi oluverdi.
Yaşım yirmi altı veya yirmi yedi dolaylarındaydı. Onun için hem talebeler hem de hocalar benim idareci olarak gelmemi yadırgamışlardı. Hatta hocaların içinde, hem de bana duyuracak şekilde "Yaşar Hoca, bula bula bu çocuğu mu bulup gönderdi" diyenler oluyordu. Zaten daha önce idarecilik yapmış ve burada idareci olarak bulunmuş bir arkadaş, beni o zaman da daha sonra da kabullenemedi.
İlk gün, talebeyi toplamış ve beni onlara takdim ederken "Bundan sonra başınızda bulunacak. Yani müdür gibi bir şey" demişti. Tabii ki böyle bir takdim bana çok dokundu. Elbette ki, bu takdim şekli talebeye de menfi yönde tesir etmişti. İdareyi ele alıncaya kadar epey sıkıntı çektim.
Ali Rıza Güven Bey, dernek başkanıydı. Dernekte en çok sözü geçen oydu. Gıyabımda beni takdirle yadettiğini ve bir gün idarecileri toplayarak "Bu hoca, buranın yemeğini dahi yemiyor. Eğer onu rahatsız edici bir tavrınız olursa, hepinizi buradan atarım" dediğini, daha sonra duydum. Kısa bir müddet sonra da gerek talebe, gerek idarecilerin büyük çoğunluğu, gerekse hocalar beni kabullendiler ve aramızda ciddi bir kaynaşma oldu.
Benden evvel, Ali Rıza Güven Bey, her sabah gelir talebeleri kontrol edermiş. İlk günler de geldi. Fakat beni hep ayakta ve talebelerin başında buldu. Bir gün "Hocam artık burası bütünüyle size emanet. Benim gelmeme gerek kalmadı" dedi. Ve ondan sonra da kontrol maksadıyla yurda hiç uğramadı.
Tahta Kulübe...
Altı ay kadar sonra, bana kalacak bir yer yaptılar. Burası tahta bir barakaydı. Eni de boyu da iki metre genişlikte bir yerdi. Ben ilk altı yedi ay, hep müdüriyette kaldım. İş oturuncaya kadar sırtımı yere koymadım, diyebilirim.
Kulübemi çok seviyordum. Küçük bir yerdi. Uzansam ayaklarım duvara değerdi. Helası, lavabosu yoktu. Ellerimi dışarıdaki bir bidondan yıkıyordum. Fakat bu küçük oda, beni doyuracak seviyede hizmet veren yerlerden biri oldu. Çok mütevazı ve sade bir yerdi; fakat daha sonra meydana gelecek nice hizmetlere işte bu oda analık yapmıştı. Bir han gibi işlerdi orası... Bazen Ali Rıza Güven Bey, Sacid Bey ile beraber, bazen Saffet Solak Bey bazen da bir başkası gelirdi. Ben de hususi çay yapar ve ikram ederdim. Ali Rıza Güven Bey, o tatlı sesiyle telefon eder ve "Hocam, çay hazır mı?" derdi. Veya ben açardım telefonu "Ağabey, çay hazır" derdim. Gelirdi. Evliya gibi bir insandı.”
Ali Rıza Güven Bey o günleri şöyle anlatıyor:
“Yaşar Tunagür Ankara'ya gidecekti. Kendisinden yerine mutlaka birini bulmasını talep ettik. Zaten aldığımız söz üzerine gidişine muvafakat ettik. O da Hocaefendi'yi gönderdi. Hepimiz onu çok genç bulmuştuk. Acaba Yaşar Hoca'nın yerini doldurabilecek miydi diye. Fakat o çok kısa zamanda tereddüt ve kuşkumuzun yersizliğini ispat etti. Onu, tahminimizin çok üstünde, alim, faziletli, feragat sahibi ve çalışkan bir insan olarak bulduk. Disiplinine hayran olmamak mümkün değildi. Hem derslere girer hem de talebenin sevk ve idaresiyle meşgul olurdu.
Kendisini gün aşırı ziyaret ederdim. Küçük odasında -ki bir insan uzansa ayağı duvara değerdi-beraberce çok çay içtik. Çayı, Hocaefendi kendi elleriyle demlerdi. Odasında küçük bir elektrik sobası vardı. Bununla ufak tefek ihtiyaçlarını görebiliyordu. İkili sohbetlerimizi ve bazen de dertleşmelerimizi çoğunlukla bu çay vaktinde yapardık. Vakit olarak da ekseriyetle ikindi namazından sonra olurdu.
İmam Hatip okulunun döşemeleri için İzmir'in zengin bir kadınına beraberce gitmiştik. Prensiplerine aykırıydı, fakat fedakarlık yapmıştı. Onun bu fedakârlığını hiç unutamam.
Hocaefendi beş sene kadar Kestanepazarı’nda hizmet verdi. Bu zaman zarfında yetişen talebeler çok daha başka yetişmişlerdi. Şuurlu ve ruh köklerine bağlı birer insan oldular.
Talebelerin her şeyi ile bizzat meşgul olurdu. Dersleriyle, terbiyeleriyle ve sosyal durumlarıyla.. O hem yurt müdürü hem de başöğretmendi. Yetişen talebeler de ona göre ihlaslı ve samimi oluyordu. Bu farkı her zaman hissetmişimdir.
Kestanepazarı Camii’nde verdiği vaazlar da çok ilgi topluyordu. Zaten içi dolu bir insandı. Ancak içindekileri aktarabilmede de çok mahirdi. Seçkin bir hitabet tarzı ve üslubu vardı. İkna gücü çok kuvvetliydi.
Vaazlarında işlediği konular, her seviyedeki insanı tatmin ediyordu. Onun vaazlarına kim gelse ve dinlemesi peşin bir hüküm sebebiyle değilse mutlaka çok beğenirdi. İlmî ve teknik ağırlıklı konuşuyordu. Zaten bütün, vaazları çokları tarafından teyplerle kaydediliyordu.”
1966’da Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’e ilk geldiği günlerde rüyasında (tam altı yıl sonra Nefi Akyazılı’nın bağışlayacağı) bir arazi üzerinde dünyayı kuşatacak bir okul inşaatının başlatıldığını gördü ve o günlerde YENİ BİR DÜNYA şiirini yazdı. Bugün 173 ülkedeki sevgi okullarının öğrencileri görülen bu rüyanın bir meyvesi olarak bu şiiri Türkçe Olimpiyatları Şarkısı olarak seslendirmekteler.
Hocaefendi, İzmir’deki o ilk aylarda vefasının gereği olarak Suat Yıldırım Bey’i ziyarete gitti. Suat Yıldırım Hoca anlatıyor:
“Tuzla'dan sonra Eğirdir Dağ ve Komando Okulu'nda beş aylık kursa gittim. Onun biteceği gün Hocamız İzmir'den kalkıp beni ziyarete geldi. Bu arada onun da tayini İzmir vaizliğine çıkıp oradaki Kestanepazarı öğrenci yurt müdürlüğüne de yeni başlamıştı. Mevsim kış olup Şubat ayında idik. Beraberce Isparta ve Denizli'yi gezdikten sonra Ankara'ya gittik. Orada merhum Necip Fazıl'ın Mehmetçik konferansını beraberce izlemiştik. Böylece Ankara'ya kadar gelerek beni Hopa'ya uğurlayıp, oradan İzmir'e döndü.
Hocaefendi'nin vefakârlığına sınır yoktur. Çok kıt imkanları ile 1966 yazında İzmir'den Hopa'ya, yani Türkiye'nin batısındaki en uzak yerden, en doğusundaki hudutta beni ziyarete geldi. Ben o zaman Hopa'nın Sarp köyünde, yani tam hudutta, takım komutanı olarak yirmi dört saat boyunca devamlı görevli sayıldığım bir konumda idim. Israrlarıma rağmen, şartlar müsait değil, askerliğin hassasiyeti var düşüncesiyle, hudut karakolundaki odamda misafir olmadı. Günlerce süren yolculuğuna, yorgunluğuna rağmen bir iki saat kalıp ayrıldı.”
Bu tarihlerde, (19 Ağustos 1966) Erzurum, Bingöl, Muş çevresinde meydana gelen depremde 2500 kişi hayatını kaybediyordu.
Gurbet Dergisi’nde Hocaefendi’nin Yazılarının Çıkması
Abdullah Aymaz ve Fehmi Koru gibi İmam Hatip Lisesinde okuyan talebeler üç ayda bir “Gurbet” adında bir dergi çıkarıyorlardı. Fethullah Gülen Hocaefendi Kestanepazarı’na gelince, Abdullah Aymaz ve arkadaşları Yaşar Tunargür Hoca’dan istedikleri gibi Hocaefendi’den de dergiye yazı yazmasını istediler. Bu istek üzerine yazılar yazmaya başladı. İlk yazdığı yazının adı da “Gurbet” idi. (Gurbet Dergisi, Nisan 1966, Sayı 9) Hocaefendi’nin Gurbet dergisinde dört yazısı çıktı. Bunlar:
Gurbet (Sayı 09) 01 Nisan1966; İnanıyor muyuz? (Sayı 10) 01 Temmuz 1966; Seni Anlayamadık (Sayı 11) 01 Ekim 1966; Kapına Geldik (Sayı 12) 01 Ekim 1967).
Fethullah Gülen Hocaefendi, Gurbet Dergisi ile ilgili hatıralarını şöyle anlatıyor:
“İzmir Kestanepazarı’na geldiğim zaman orada Gurbet mecmuası çıkıyordu. Oradaki talebe arkadaşlar benim müsvedde mahiyetindeki bazı yazılarımı o dergide yayınladılar.
Derginin tahrir ve yazar heyeti içinde beşinci sınıfta okuyan Abdullah Aymaz, Mehmet Binici ve Fehmi Koru, başlarında da İmam-Hatibi bitirmiş İhsan Emci ve Osman Eskicioğlu vardı. Daha evvel Yaşar Tunagür Hoca’ya bir iki yazı yazdırmışlar. Kaçıncı sayıdan itibaren bilemiyorum ben de öyle aceleden karaladığım, o gün için o dergide birkaç yazım çıktı. O mecmuayı da seviyordum. Evet mecmuanın adı “Gurbet” idi. Benim orada ilk yazdığım yazının adı da Gurbet idi. “Sen de gurbettesin” diye bitirmiştim. Aklımda kaldığı kadarıyla tabii bugünkü gibi çok tahkik, tasnif falan olmuyordu. Çok hatalı da olabilir. Fakat ruh, Azerilerin dediği gibi "yine o benim ruhumdur. Tabii o sırada bir şeyler yapmaya çalıştık. Ama o da uzun ömürlü değildi ve sadece İzmir çapında çıkıyordu. İki veya üç bin belki ancak basıyordu. Kalanları da dağıtıyorlardı. İzmir çapında olan bir şey, bence güçlü sayılmazdı.”
Kuşlar Ne diyor?
Bu yıllarda bir yolculuk sırasında sabah namazını kılmak için yol üzerindeki bir köye uğrayan Hocaefendi’nin yanında İzmir’deki öğrencilerden biri olan ve günümüze kadar birçok kitaba imza atmış yazar Abdullah Aymaz vardı. İkisi köyün camisinde birkaç köylüyle birlikte sabah namazı kıldılar. Caminin dışına çıktıklarında kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyordu. O sırada köylülerden biri Hocaefendi’ye yaklaşıp, “Bu kuşlar ne diyor?” diye sordu. Muhtemelen ondan “Kuşlar çıkardıkları bu sesle Allah’ı zikrediyorlar” gibi bir cevap bekliyordu. Hocaefendi’nin cevabı ilginçti: “Kuşlar, ‘Yazıklar olsun şu köye, sabah namazına sadece dört kişi geliyor’ diyorlar!”
İzin Alıp Erzurum’a Gitmesi
Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’deki ilk yıllarını şöyle anlatıyor:
“Klasik usulde ders okutuyordum. İlk geldiğim sene Abdullah Aymaz’lara ve arkadan gelen sınıflardan da bir-iki kişinin iştirak ettiği bir gruba ders okutmuştum. Mülteka’yı takip ediyorduk. Abdullah Aymaz, zannederim o sırada İmam Hatip beşinci sınıfa gidiyordu. İsmail Büyükçelebi ve arkadaşları hariçten hazırlanıyorlardı. Onların sınıfına İzhar okuttuk. O devreden hatırladığım ileri sınıf talebelerinden İbrahim Çalışkan, Muzaffer Karaaslan, Kafi Dönmez gibi talebeler vardı. Ertesi sene güz döneminde (1966-1967) Mustafa Ali Yılmaz, Mehmed Küçük, Mesut Erişen’lerin dahil olduğu grup geldi. O sene izin alıp Erzurum’a gittim. İmtihanlar olacağı zaman beni çağırdılar. Onların mülakatında bulundum. O sene de öyle geçti.”
Hocaefendi, çok güzel bir sesle ezan okuyan 13 yaşındaki Mesut Erişen’i bir ara konservatuara göndermeyi bile düşünüyordu. Orada da hizmet edecek güzel insanlara çok ihtiyaç vardı. Fakat, Mesut Erişen yıllar sonra Zaman Gazetesi’nin hem Roma hem de Vatikan temsilcisi olarak Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Papa ile tarihi buluşmasına vesile olacaktı.
Devam edecek…
[Tarık Burak] 8.6.2019 [Samanyolu Haber]
İzmir’e Hicret…
Fethullah Gülen Hocaefendi, Edirne ve Kırklareli'nde uğradığı baskı ve takipler üzerine 1966 yılının Şubat ayında bir süre izne ayrıldı ve Ankara'ya gitti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Yaşar Tunagür Hoca'yı ziyaret etti. Yaşar Tunagür Hoca, kendisini İzmir'e tayin etmeyi düşünmekteydi. Ve Hocaefendi istemese bile Yaşar Hoca’nın zorlamasıyla 11 Mart 1966 tarihinde İzmir'e tayini yapıldı.
Fethullah Gülen Hocaefendi bu hadiseyi şu şekilde aktarıyor.
“İzine ayrılıp küçük bir Türkiye seyahatine çıktım. Çeşitli yerlerdeki dostlarımı ziyaret ettim. Seyahatim kırk gün kadar sürdü. Halbuki izin sürem yirmi gündü. Ankara'ya uğradım. Yaşar Hocaefendi Diyanet İşleri Reis Muavini olarak Ankara'ya gelmişti. Ona durumumu anlattım. Meğer aklında başka bir düşünce varmış. İzmir'den ayrılırken onlara kendi yerine beni göndereceğini söylemiş ve benden sitayişkârane bahsetmiş. Bana "Bir dilekçe yaz ve İzmir Vaizliğini iste" dedi. Ben, aniden böyle bir teklifle karşılaşınca şaşırdım. "İzmir büyük yer, beni yutar. Mümkünse beni şarkta küçük bir vilayete verin" dedim. O ısrar etti. Bir başkasına dilekçe yazdırdı, bana da zorla imzalattı. Daha sonra da kararnameyi Diyanet İşleri Reisi Elmalı'ya imzalattı. Kendi imzalamadı. Bu Yaşar Hocaefendi'nin her zamanki temkinli davranışlarından biriydi.
Kırklareli'ne geldiğimde ilk işim müftüye tayinimi duyurmak oldu. Çünkü suçlu durumundaydım. Tayinimin çıktığını duyunca müftü suçumu unuttu ve üzüntülerini bildirdi. Kırklareli'nden ayrılışım adeta bir merasim oldu. Arabalar tuttular ve beni Edirne'ye kadar tekbirlerle, salavatlarla getirdiler. Edirne'deki dostlarla görüşüp vedalaştım. İstanbul’a geldim ve İzmir’e gitmek üzere trene bindim.”
Kırklareli Valisi Nail Memik, 25 Mart 1966 günü İçişleri Bakanı Faruk Sükan'a gönderdiği bir yazıyla Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 21 Mart 1966 tarihinde ilden ayrıldığını bildirdi. Ayrıca Yeşilyurt gazetesinde Hocaefendi'nin Kırklareli'nden ayrılışına dair 28 Mart 1966'da bir haber yayınlandı. Haberde şöyle deniyordu:
"Bir yıla yakın süredir şehrimizde vaizlik görevinde bulunan genç vaizlerimizden Fethullah Gülen, İzmir Merkez Vaizliğine atanmıştır. Verdiği vaazlarla aydınların dikkatini üzerine çeken Fethullah Gülen'e yeni görevinde başarılar dileriz."
Hocaefendi’nin İzmire tayini nasıl çıktı?
Yaşar Tunagür Hoca’nın 1965 yılı sonbaharında Ankara’ya Diyanet İşleri Başkan vekili olarak tayini çıkmıştı. Kestanepazarı’ndaki talebeler ve camiye gelen insanlar “Bizi kime bırakıp da gidiyorsunuz?” deyince, Yaşar Hoca onlara "Size öyle kıymetli birisini göndereceğim ki, kısa bir müddet sonra beni bile unutacaksınız” diyordu. Onlara isim vermiyordu. Fakat kafasında sadece tek isim vardı. O da henüz 27 yaşında genç bir hoca olan Fethullah Gülen Hocaefendi’den başkası değildi.
Yaşar Tunagür Anlatıyor:
“Ankara'ya gider gitmez de ilk işim Hocaefendi'nin tayinini İzmir'e yapmak oldu. Ve böylece bu müessese ehil bir insana teslim edilmiş oldu. İnsanı hangi ameli kurtaracaktır, bunu ancak Cenab-ı Hakk bilir. Fakat ben kendi namıma şöyle düşünüyorum: “Ahirette beni kurtarmaya vesile olacak hiçbir amelde bulunmadım. Sadece bir işe vesile oldum ki bütün ümidim ondadır. O da Fethullah Efendi’yi İzmir’e tayin etmiş olmamdır. Evet, beş senelik Diyanet İşleri Reis Muavinliği döneminde yaptığım en hayırlı iş odur.”
Hocaefendi, 25 Mart 1966’da İzmir Kestanepazarı’na geldi. 1966 Mart ayında başlayan ve 1970 yılı Mayıs ayına kadar süren yaklaşık 4 yıllık Kestanepazarı hayatı Fethullah Gülen Hocaefendi’nin İzmir’deki ilk dönemini teşkil ediyordu.
Hocaefendi, elinde iki çantayla Kestanepazarı’na vardığında bazı insanlar biraz hayret etmişti. Yaşı yirmi yedi dolaylarındaydı. Onun için Hocaefendi’nin idareci olarak gelmesini kabullenememişlerdi. Hatta hocaların içinde, hem de kendisine duyuracak şekilde "Yaşar Hoca, bula bula bu çocuğu mu bulup gönderdi" diyenler oluyordu. "Yaşar Hoca’nın ‘Size öyle kıymetli birisini göndereceğim ki, kısa bir müddet sonra beni bile unutacaksınız, dediği Hoca bu muydu!"
Hocaefendi, kimseye yük olmamak için burada eşyasını müdür odasındaki küçük cam bir dolaba yerleştirdi. Odada, gece gündüz kullandığı, açılıp kapanan bir koltuk vardı. Gündüzleri onu koltuk olarak, geceleri de yatak olarak kullanıyordu.
Bir İki Saat Uyku
Hocaefendi o günkü hatıralarını şöyle aktarıyor:
‘İlk müşahedeme göre, devamlı olarak talebenin başında bulunmamda zaruret olduğu kanaatine vardım. 24 saat hiç uyumamam icap ediyordu. Talebenin umumi durumu bunu gerektiriyordu. Devamlı riyazattan bünyem iyice zayıf düşmüştü. Buna rağmen bir-iki saat uyku ile yetiniyordum. Bazen sabaha kadar beklediğim ve hiç uyumadığım olurdu. Geceleri birkaç defa banyoları, tuvaletleri ve yatakhaneleri dolaşır talebeyi kontrol ederdim. Bir taraftan talebe ile yakından ilgileniyor, diğer taraftan da gördüğüm gayr-i nizami durumları düzeltmeye çalışıyordum.
O sene tedrisat döneminin bitimine iki-üç ay kadar bir müddet vardı. Ve o sene öyle geçti.
Son sınıf talebelerinden birkaç asi çocuk vardı. Yaşları da büyüktü. Söz dinletmek mümkün değildi. Benden evvelki idareciler tarafından şımartılmışlardı. Başka çarem olmadığını anlayınca, bunlardan bir-ikisine çok sert bir konuşma yaptım. Bir kısmı okulu bitirip gitti, diğerleri de kuzu gibi oluverdi.
Yaşım yirmi altı veya yirmi yedi dolaylarındaydı. Onun için hem talebeler hem de hocalar benim idareci olarak gelmemi yadırgamışlardı. Hatta hocaların içinde, hem de bana duyuracak şekilde "Yaşar Hoca, bula bula bu çocuğu mu bulup gönderdi" diyenler oluyordu. Zaten daha önce idarecilik yapmış ve burada idareci olarak bulunmuş bir arkadaş, beni o zaman da daha sonra da kabullenemedi.
İlk gün, talebeyi toplamış ve beni onlara takdim ederken "Bundan sonra başınızda bulunacak. Yani müdür gibi bir şey" demişti. Tabii ki böyle bir takdim bana çok dokundu. Elbette ki, bu takdim şekli talebeye de menfi yönde tesir etmişti. İdareyi ele alıncaya kadar epey sıkıntı çektim.
Ali Rıza Güven Bey, dernek başkanıydı. Dernekte en çok sözü geçen oydu. Gıyabımda beni takdirle yadettiğini ve bir gün idarecileri toplayarak "Bu hoca, buranın yemeğini dahi yemiyor. Eğer onu rahatsız edici bir tavrınız olursa, hepinizi buradan atarım" dediğini, daha sonra duydum. Kısa bir müddet sonra da gerek talebe, gerek idarecilerin büyük çoğunluğu, gerekse hocalar beni kabullendiler ve aramızda ciddi bir kaynaşma oldu.
Benden evvel, Ali Rıza Güven Bey, her sabah gelir talebeleri kontrol edermiş. İlk günler de geldi. Fakat beni hep ayakta ve talebelerin başında buldu. Bir gün "Hocam artık burası bütünüyle size emanet. Benim gelmeme gerek kalmadı" dedi. Ve ondan sonra da kontrol maksadıyla yurda hiç uğramadı.
Tahta Kulübe...
Altı ay kadar sonra, bana kalacak bir yer yaptılar. Burası tahta bir barakaydı. Eni de boyu da iki metre genişlikte bir yerdi. Ben ilk altı yedi ay, hep müdüriyette kaldım. İş oturuncaya kadar sırtımı yere koymadım, diyebilirim.
Kulübemi çok seviyordum. Küçük bir yerdi. Uzansam ayaklarım duvara değerdi. Helası, lavabosu yoktu. Ellerimi dışarıdaki bir bidondan yıkıyordum. Fakat bu küçük oda, beni doyuracak seviyede hizmet veren yerlerden biri oldu. Çok mütevazı ve sade bir yerdi; fakat daha sonra meydana gelecek nice hizmetlere işte bu oda analık yapmıştı. Bir han gibi işlerdi orası... Bazen Ali Rıza Güven Bey, Sacid Bey ile beraber, bazen Saffet Solak Bey bazen da bir başkası gelirdi. Ben de hususi çay yapar ve ikram ederdim. Ali Rıza Güven Bey, o tatlı sesiyle telefon eder ve "Hocam, çay hazır mı?" derdi. Veya ben açardım telefonu "Ağabey, çay hazır" derdim. Gelirdi. Evliya gibi bir insandı.”
Ali Rıza Güven Bey o günleri şöyle anlatıyor:
“Yaşar Tunagür Ankara'ya gidecekti. Kendisinden yerine mutlaka birini bulmasını talep ettik. Zaten aldığımız söz üzerine gidişine muvafakat ettik. O da Hocaefendi'yi gönderdi. Hepimiz onu çok genç bulmuştuk. Acaba Yaşar Hoca'nın yerini doldurabilecek miydi diye. Fakat o çok kısa zamanda tereddüt ve kuşkumuzun yersizliğini ispat etti. Onu, tahminimizin çok üstünde, alim, faziletli, feragat sahibi ve çalışkan bir insan olarak bulduk. Disiplinine hayran olmamak mümkün değildi. Hem derslere girer hem de talebenin sevk ve idaresiyle meşgul olurdu.
Kendisini gün aşırı ziyaret ederdim. Küçük odasında -ki bir insan uzansa ayağı duvara değerdi-beraberce çok çay içtik. Çayı, Hocaefendi kendi elleriyle demlerdi. Odasında küçük bir elektrik sobası vardı. Bununla ufak tefek ihtiyaçlarını görebiliyordu. İkili sohbetlerimizi ve bazen de dertleşmelerimizi çoğunlukla bu çay vaktinde yapardık. Vakit olarak da ekseriyetle ikindi namazından sonra olurdu.
İmam Hatip okulunun döşemeleri için İzmir'in zengin bir kadınına beraberce gitmiştik. Prensiplerine aykırıydı, fakat fedakarlık yapmıştı. Onun bu fedakârlığını hiç unutamam.
Hocaefendi beş sene kadar Kestanepazarı’nda hizmet verdi. Bu zaman zarfında yetişen talebeler çok daha başka yetişmişlerdi. Şuurlu ve ruh köklerine bağlı birer insan oldular.
Talebelerin her şeyi ile bizzat meşgul olurdu. Dersleriyle, terbiyeleriyle ve sosyal durumlarıyla.. O hem yurt müdürü hem de başöğretmendi. Yetişen talebeler de ona göre ihlaslı ve samimi oluyordu. Bu farkı her zaman hissetmişimdir.
Kestanepazarı Camii’nde verdiği vaazlar da çok ilgi topluyordu. Zaten içi dolu bir insandı. Ancak içindekileri aktarabilmede de çok mahirdi. Seçkin bir hitabet tarzı ve üslubu vardı. İkna gücü çok kuvvetliydi.
Vaazlarında işlediği konular, her seviyedeki insanı tatmin ediyordu. Onun vaazlarına kim gelse ve dinlemesi peşin bir hüküm sebebiyle değilse mutlaka çok beğenirdi. İlmî ve teknik ağırlıklı konuşuyordu. Zaten bütün, vaazları çokları tarafından teyplerle kaydediliyordu.”
1966’da Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’e ilk geldiği günlerde rüyasında (tam altı yıl sonra Nefi Akyazılı’nın bağışlayacağı) bir arazi üzerinde dünyayı kuşatacak bir okul inşaatının başlatıldığını gördü ve o günlerde YENİ BİR DÜNYA şiirini yazdı. Bugün 173 ülkedeki sevgi okullarının öğrencileri görülen bu rüyanın bir meyvesi olarak bu şiiri Türkçe Olimpiyatları Şarkısı olarak seslendirmekteler.
Hocaefendi, İzmir’deki o ilk aylarda vefasının gereği olarak Suat Yıldırım Bey’i ziyarete gitti. Suat Yıldırım Hoca anlatıyor:
“Tuzla'dan sonra Eğirdir Dağ ve Komando Okulu'nda beş aylık kursa gittim. Onun biteceği gün Hocamız İzmir'den kalkıp beni ziyarete geldi. Bu arada onun da tayini İzmir vaizliğine çıkıp oradaki Kestanepazarı öğrenci yurt müdürlüğüne de yeni başlamıştı. Mevsim kış olup Şubat ayında idik. Beraberce Isparta ve Denizli'yi gezdikten sonra Ankara'ya gittik. Orada merhum Necip Fazıl'ın Mehmetçik konferansını beraberce izlemiştik. Böylece Ankara'ya kadar gelerek beni Hopa'ya uğurlayıp, oradan İzmir'e döndü.
Hocaefendi'nin vefakârlığına sınır yoktur. Çok kıt imkanları ile 1966 yazında İzmir'den Hopa'ya, yani Türkiye'nin batısındaki en uzak yerden, en doğusundaki hudutta beni ziyarete geldi. Ben o zaman Hopa'nın Sarp köyünde, yani tam hudutta, takım komutanı olarak yirmi dört saat boyunca devamlı görevli sayıldığım bir konumda idim. Israrlarıma rağmen, şartlar müsait değil, askerliğin hassasiyeti var düşüncesiyle, hudut karakolundaki odamda misafir olmadı. Günlerce süren yolculuğuna, yorgunluğuna rağmen bir iki saat kalıp ayrıldı.”
Bu tarihlerde, (19 Ağustos 1966) Erzurum, Bingöl, Muş çevresinde meydana gelen depremde 2500 kişi hayatını kaybediyordu.
Gurbet Dergisi’nde Hocaefendi’nin Yazılarının Çıkması
Abdullah Aymaz ve Fehmi Koru gibi İmam Hatip Lisesinde okuyan talebeler üç ayda bir “Gurbet” adında bir dergi çıkarıyorlardı. Fethullah Gülen Hocaefendi Kestanepazarı’na gelince, Abdullah Aymaz ve arkadaşları Yaşar Tunargür Hoca’dan istedikleri gibi Hocaefendi’den de dergiye yazı yazmasını istediler. Bu istek üzerine yazılar yazmaya başladı. İlk yazdığı yazının adı da “Gurbet” idi. (Gurbet Dergisi, Nisan 1966, Sayı 9) Hocaefendi’nin Gurbet dergisinde dört yazısı çıktı. Bunlar:
Gurbet (Sayı 09) 01 Nisan1966; İnanıyor muyuz? (Sayı 10) 01 Temmuz 1966; Seni Anlayamadık (Sayı 11) 01 Ekim 1966; Kapına Geldik (Sayı 12) 01 Ekim 1967).
Fethullah Gülen Hocaefendi, Gurbet Dergisi ile ilgili hatıralarını şöyle anlatıyor:
“İzmir Kestanepazarı’na geldiğim zaman orada Gurbet mecmuası çıkıyordu. Oradaki talebe arkadaşlar benim müsvedde mahiyetindeki bazı yazılarımı o dergide yayınladılar.
Derginin tahrir ve yazar heyeti içinde beşinci sınıfta okuyan Abdullah Aymaz, Mehmet Binici ve Fehmi Koru, başlarında da İmam-Hatibi bitirmiş İhsan Emci ve Osman Eskicioğlu vardı. Daha evvel Yaşar Tunagür Hoca’ya bir iki yazı yazdırmışlar. Kaçıncı sayıdan itibaren bilemiyorum ben de öyle aceleden karaladığım, o gün için o dergide birkaç yazım çıktı. O mecmuayı da seviyordum. Evet mecmuanın adı “Gurbet” idi. Benim orada ilk yazdığım yazının adı da Gurbet idi. “Sen de gurbettesin” diye bitirmiştim. Aklımda kaldığı kadarıyla tabii bugünkü gibi çok tahkik, tasnif falan olmuyordu. Çok hatalı da olabilir. Fakat ruh, Azerilerin dediği gibi "yine o benim ruhumdur. Tabii o sırada bir şeyler yapmaya çalıştık. Ama o da uzun ömürlü değildi ve sadece İzmir çapında çıkıyordu. İki veya üç bin belki ancak basıyordu. Kalanları da dağıtıyorlardı. İzmir çapında olan bir şey, bence güçlü sayılmazdı.”
Kuşlar Ne diyor?
Bu yıllarda bir yolculuk sırasında sabah namazını kılmak için yol üzerindeki bir köye uğrayan Hocaefendi’nin yanında İzmir’deki öğrencilerden biri olan ve günümüze kadar birçok kitaba imza atmış yazar Abdullah Aymaz vardı. İkisi köyün camisinde birkaç köylüyle birlikte sabah namazı kıldılar. Caminin dışına çıktıklarında kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyordu. O sırada köylülerden biri Hocaefendi’ye yaklaşıp, “Bu kuşlar ne diyor?” diye sordu. Muhtemelen ondan “Kuşlar çıkardıkları bu sesle Allah’ı zikrediyorlar” gibi bir cevap bekliyordu. Hocaefendi’nin cevabı ilginçti: “Kuşlar, ‘Yazıklar olsun şu köye, sabah namazına sadece dört kişi geliyor’ diyorlar!”
İzin Alıp Erzurum’a Gitmesi
Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’deki ilk yıllarını şöyle anlatıyor:
“Klasik usulde ders okutuyordum. İlk geldiğim sene Abdullah Aymaz’lara ve arkadan gelen sınıflardan da bir-iki kişinin iştirak ettiği bir gruba ders okutmuştum. Mülteka’yı takip ediyorduk. Abdullah Aymaz, zannederim o sırada İmam Hatip beşinci sınıfa gidiyordu. İsmail Büyükçelebi ve arkadaşları hariçten hazırlanıyorlardı. Onların sınıfına İzhar okuttuk. O devreden hatırladığım ileri sınıf talebelerinden İbrahim Çalışkan, Muzaffer Karaaslan, Kafi Dönmez gibi talebeler vardı. Ertesi sene güz döneminde (1966-1967) Mustafa Ali Yılmaz, Mehmed Küçük, Mesut Erişen’lerin dahil olduğu grup geldi. O sene izin alıp Erzurum’a gittim. İmtihanlar olacağı zaman beni çağırdılar. Onların mülakatında bulundum. O sene de öyle geçti.”
Hocaefendi, çok güzel bir sesle ezan okuyan 13 yaşındaki Mesut Erişen’i bir ara konservatuara göndermeyi bile düşünüyordu. Orada da hizmet edecek güzel insanlara çok ihtiyaç vardı. Fakat, Mesut Erişen yıllar sonra Zaman Gazetesi’nin hem Roma hem de Vatikan temsilcisi olarak Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Papa ile tarihi buluşmasına vesile olacaktı.
Devam edecek…
[Tarık Burak] 8.6.2019 [Samanyolu Haber]
2018’de Avrupa’ya geçmeye çalışan 18 mülteciden biri boğularak yaşamını kaybetti
Ortadoğu’da yaşanan savaş, baskı ve zulümler nedeniyle milyonlarca insanın göç etmek zorunda kalması, Avrupa’nın son 5 yıldır en büyük sorunlarından birisi haline geldi.
NATO Parlamenter Asamblesi (NATO PA) Bahar Genel Kurulu’na sunulan “Sınır Güvenliği” raporunda yer alan bilgilere göre 2015’te 1 milyondan fazla göçmen Türkiye ve Kuzey Afrika üzerinden Avrupa’ya geçtiği ifade edildi.
Avrupa’da göçmen krizine neden olan bu sayı, Türkiye ve Libya ile yapılan anlaşmalar ve alınan güvenlik önlemleri sonucu 2018’de 113 bine kadar geriledi. Alınan “sınır güvenliği” önlemleri birçok mültecinin yaşamına da mal oldu. 2018 yılında deniz yoluyla Avrupa’ya geçmeye çalışan her 18 mülteciden biri boğularak yaşamını yitirdi.
Cumhuriyet’te yer alan habere göre, Slovakya’nın başkenti Bratislava’de geçen hafta sonu yapılan NATO PA Bahar Genel Kurulu toplantısında NATO PA’nın İngiliz Lordlar Kamarası üyesi Thomas Michael Jopling tarafından hazırlanan “Sınır Güvenliği” raporu kabul edildi.
Raporda NATO’nun sınır güvenliğinde doğrudan rol oynamadığı, ancak sınırlardaki siyasi ve güvenlik gelişmelerinden etkilendiği belirtilirken sınır güvenliği için alınan önlemlerin temel haklar ve insan hakları alanlarında soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekildi.
Raporda, mülteci krizinin zirve noktasına ulaştığı 2015 yılında Türkiye’nin de içinde bulunduğu Doğu Akdeniz rotasından 885 bin, Libya ve Tunus’un da içinde bulunduğu Orta Akdeniz rotasından 153 bin olmak üzere 1 milyondan fazla mültecinin Avrupa’ya ulaştığı belirtilirken, AB ile Türkiye’nin 2016’da üzerinde uzlaştığı mülteci mutabakatı ve İtalya’nın Libya ile yaptığı anlaşmalar sonucunda mülteci akışının büyük ölçüde durduğuna dikkat çekildi.
52 BİN MÜLTECİ TÜRKİYE ÜZERİNDEN AVRUPA’YA GEÇTİ
2018’de 52 bin mülteci Türkiye üzerinden geçerek Avrupa’ya ulaştı. Orta Akdeniz rotası üzerinden ise 23 bin mülteci Avrupa’ya geçti ve sayı 113 binde kaldı. NATO gemilerinin de AB’nin dış sınırlarını korumak için görev yapan Frontex gemileriyle Ege’de mülteci geçişini kontrol altında tutmak için görev aldığı kaydedilen raporda, “Avrupa’ya geçiş sayıları kriz öncesindeki seviyelere dönmüş durumda. Ancak Avrupa’nın benzer ölçekte büyüklükte bir krize hazırlıklı olup olmadığı belirsiz” tespiti yapıldı.
[BoldMedya.com] 8.6.2019
NATO Parlamenter Asamblesi (NATO PA) Bahar Genel Kurulu’na sunulan “Sınır Güvenliği” raporunda yer alan bilgilere göre 2015’te 1 milyondan fazla göçmen Türkiye ve Kuzey Afrika üzerinden Avrupa’ya geçtiği ifade edildi.
Avrupa’da göçmen krizine neden olan bu sayı, Türkiye ve Libya ile yapılan anlaşmalar ve alınan güvenlik önlemleri sonucu 2018’de 113 bine kadar geriledi. Alınan “sınır güvenliği” önlemleri birçok mültecinin yaşamına da mal oldu. 2018 yılında deniz yoluyla Avrupa’ya geçmeye çalışan her 18 mülteciden biri boğularak yaşamını yitirdi.
Cumhuriyet’te yer alan habere göre, Slovakya’nın başkenti Bratislava’de geçen hafta sonu yapılan NATO PA Bahar Genel Kurulu toplantısında NATO PA’nın İngiliz Lordlar Kamarası üyesi Thomas Michael Jopling tarafından hazırlanan “Sınır Güvenliği” raporu kabul edildi.
Raporda NATO’nun sınır güvenliğinde doğrudan rol oynamadığı, ancak sınırlardaki siyasi ve güvenlik gelişmelerinden etkilendiği belirtilirken sınır güvenliği için alınan önlemlerin temel haklar ve insan hakları alanlarında soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekildi.
Raporda, mülteci krizinin zirve noktasına ulaştığı 2015 yılında Türkiye’nin de içinde bulunduğu Doğu Akdeniz rotasından 885 bin, Libya ve Tunus’un da içinde bulunduğu Orta Akdeniz rotasından 153 bin olmak üzere 1 milyondan fazla mültecinin Avrupa’ya ulaştığı belirtilirken, AB ile Türkiye’nin 2016’da üzerinde uzlaştığı mülteci mutabakatı ve İtalya’nın Libya ile yaptığı anlaşmalar sonucunda mülteci akışının büyük ölçüde durduğuna dikkat çekildi.
52 BİN MÜLTECİ TÜRKİYE ÜZERİNDEN AVRUPA’YA GEÇTİ
2018’de 52 bin mülteci Türkiye üzerinden geçerek Avrupa’ya ulaştı. Orta Akdeniz rotası üzerinden ise 23 bin mülteci Avrupa’ya geçti ve sayı 113 binde kaldı. NATO gemilerinin de AB’nin dış sınırlarını korumak için görev yapan Frontex gemileriyle Ege’de mülteci geçişini kontrol altında tutmak için görev aldığı kaydedilen raporda, “Avrupa’ya geçiş sayıları kriz öncesindeki seviyelere dönmüş durumda. Ancak Avrupa’nın benzer ölçekte büyüklükte bir krize hazırlıklı olup olmadığı belirsiz” tespiti yapıldı.
[BoldMedya.com] 8.6.2019
Örtüsü kalktı; işte yeni Audi A6 Allroad [Yusuf Dereli]
Audi’nin geçtiğimiz yıl tanıttığı yeni A6’nın station wagon versiyonu Allroad’un üzerindeki örtü nihayet kaldırıldı. Yeni Allroad, yerden yükseklik konusunda (139 mm) A6 Avant’tan 4,5 cm daha iyi. Adaptif havalı süspansiyon teknolojisi standart olarak geliyor. Yerden yükseklik, seyir hızına ve sürüş moduna göre değişiyor. Bu ay Avrupa’da satışları başlayacak olan 2019 Audi A6 Allroad’un fiyatı ise 61 bin 500 €’dan başlayacak.
Auto ve Comfort modlarında A6 Allroad quattro, standart yükseklik olan 139 mm’de seyrediyor. 35 km’yi geçmeyen hızlarda ise gövde 45 mm’ye kadar yükseltilebiliyor. Ancak hız 120 km’yi aştığında otomobil otomatik olarak 15 mm daha yere yaklaşıyor. Off-road modunda ise 80 km/s hız geçilmediği takdirde gövde standarttan 30 mm daha yüksek oluyor.
AYNI MOTOR, ÜÇ FARKLI SEÇENEK
A6 Allroad’da farklı motor seçenekleri mevcut. Seçeneklerden biri 3.0 TDI V6 motor. Bu ünite üç farklı güç çıkışıyla satışa sunulacak. Giriş seviyesi 45 TDI yer alıyor ve 231 bg güç, 500 Nm tork sunuyor. WLTP’ye göre 100 km’de ortalama 5.7-5.9 litre yakıt tüketen 45 TDI’ın maksimum hızı 250 km/s, 0-100 km/s ivmelenmesi ise 6.7 saniye olarak açıklandı.
0’DAN 100’E 5,2 SANİYE!
Bir üst basamakta ise 50 TDI görev yapıyor. 286 bg güç, 620 Nm tork üreten motorun 0’dan 100’e çıkması sadece 5.9 saniye sürüyor. Ancak en üstte 349 bg güç, 700 Nm tork ile 55 TDI seçeneği yer alıyor. En güçlü A6 Allroad ise 100 km/s hıza sadece 5.2 saniyede ulaşabiliyor. Tüm modellerde quattro dört çeker sistemi, hafif hibrit desteği ve 8 ileri tiptronik şanzıman standart olarak sunuluyor.
Yeni BMW M8; 0’dan 100’e 3.2 saniye!
Meraklılarının heyecanla beklediği yeni ve ilk BMW M8’in detayları ile fotoğrafları paylaşıldı. 1990’lı yıllarda bulunan 8 Serisi modellerinde bile M logosu kullanılmamıştı. 8 serisi nihayet M logosuna kavuştu. M8’in uzun kaputunun altında çift turbolu 4.4 litrelik V8 motor yer alıyor. 600 HP güç ve 750 Nm tork üreten söz konusu ünite otomobili sadece 3.2 saniyede 100 km hıza çıkarabiliyor. Üstü açık versiyonlarında ise bu süre 3.4 saniyeye çıkıyor.
ARZU EDERSENİZ 300 KM’YE ÇIKABİLECEKSİNİZ!
M8, donanım seçeneği fark etmeksizin 8 ileri Steptronic şanzımanla gelecek. Azami hızı elektronik olarak limitlenen M8, 250 km hızdan itibaren yavaşlamaya başlayacak.
Ancak arzu ederseniz, Alman mühendisler otomobildeki limitleyiciyi sizin için sökecek ve otomobilinizle 300 km hızı aşabileceksiniz. M8’in dış tasarımında ise önemli bir değişiklik yok. Ön kısmın dah agresif hale getirildiğini söyleyebiliriz. Otomobildeki 20 inçlik jantlar dikkat çekiyor.
Fiat Chrysler teklifini geri çekti; Renault’la birleşme yok!
İtalyan-Amerikan otomotiv şirketi Fiat Chrysler, Fransız otomotiv devi Renault ile birleşme teklifini geri çektiğini duyurdu. Açıklama Renault’nun yönetim kurulu üyelerinin teklif üzerinde bir karara varamamasından sonra yapıldı. Açıklamada, Fransız Hükümeti temsilcilerinin toplantıda teklifle ilgili erteleme talep etmeleri üzerine karar alınamadığı belirtildi.
Renault’nun en büyük hissedarı yüzde 15’i aşan payıyla Fransız devleti. Şirketin yüzde 15’i de Japon otomobil üreticisi Nissan’ın. Bu arada Nissan’ın yüzde 43’ü de Renault’ya ait. Chrysler, birleşme teklifini geçen yapmıştı. Şirket, bu birleşmeyle küresel bir otomotiv lideri doğacağını duyurmuştu.
Toyota, ‘en değerli otomobil markası’ seçildi
Japon Toyota’ya bir ödül de dünyanın en saygın ekonomi dergileri arasında yer alan Forbes’dan geldi.
Forbes, tarafından tüm endüstrileri kapsayan ‘2019 Dünyanın En Değerli Markaları’ araştırma sonuçlarına göre Toyota, otomotiv alanında en değerli marka oldu. Toyota’dan yapılan açıklamaya göre markaların son üç yıldaki kazanımlarının ve endüstrideki başarılarının dikkate alındığı değerlendirmede, Toyota geçen yılki değerini koruyarak 44.6 milyar dolarlık marka değeriyle dikkat çekti. Toyota, 2018 yılında en yakın rakibinden 1 milyon 300 binden daha fazla satış gerçekleştirerek dünyanın en çok tercih edilen otomobil markası olmayı başarmıştı.
[Yusuf Dereli] 7.6.2019 [TR724]
Auto ve Comfort modlarında A6 Allroad quattro, standart yükseklik olan 139 mm’de seyrediyor. 35 km’yi geçmeyen hızlarda ise gövde 45 mm’ye kadar yükseltilebiliyor. Ancak hız 120 km’yi aştığında otomobil otomatik olarak 15 mm daha yere yaklaşıyor. Off-road modunda ise 80 km/s hız geçilmediği takdirde gövde standarttan 30 mm daha yüksek oluyor.
AYNI MOTOR, ÜÇ FARKLI SEÇENEK
A6 Allroad’da farklı motor seçenekleri mevcut. Seçeneklerden biri 3.0 TDI V6 motor. Bu ünite üç farklı güç çıkışıyla satışa sunulacak. Giriş seviyesi 45 TDI yer alıyor ve 231 bg güç, 500 Nm tork sunuyor. WLTP’ye göre 100 km’de ortalama 5.7-5.9 litre yakıt tüketen 45 TDI’ın maksimum hızı 250 km/s, 0-100 km/s ivmelenmesi ise 6.7 saniye olarak açıklandı.
0’DAN 100’E 5,2 SANİYE!
Bir üst basamakta ise 50 TDI görev yapıyor. 286 bg güç, 620 Nm tork üreten motorun 0’dan 100’e çıkması sadece 5.9 saniye sürüyor. Ancak en üstte 349 bg güç, 700 Nm tork ile 55 TDI seçeneği yer alıyor. En güçlü A6 Allroad ise 100 km/s hıza sadece 5.2 saniyede ulaşabiliyor. Tüm modellerde quattro dört çeker sistemi, hafif hibrit desteği ve 8 ileri tiptronik şanzıman standart olarak sunuluyor.
Yeni BMW M8; 0’dan 100’e 3.2 saniye!
Meraklılarının heyecanla beklediği yeni ve ilk BMW M8’in detayları ile fotoğrafları paylaşıldı. 1990’lı yıllarda bulunan 8 Serisi modellerinde bile M logosu kullanılmamıştı. 8 serisi nihayet M logosuna kavuştu. M8’in uzun kaputunun altında çift turbolu 4.4 litrelik V8 motor yer alıyor. 600 HP güç ve 750 Nm tork üreten söz konusu ünite otomobili sadece 3.2 saniyede 100 km hıza çıkarabiliyor. Üstü açık versiyonlarında ise bu süre 3.4 saniyeye çıkıyor.
ARZU EDERSENİZ 300 KM’YE ÇIKABİLECEKSİNİZ!
M8, donanım seçeneği fark etmeksizin 8 ileri Steptronic şanzımanla gelecek. Azami hızı elektronik olarak limitlenen M8, 250 km hızdan itibaren yavaşlamaya başlayacak.
Ancak arzu ederseniz, Alman mühendisler otomobildeki limitleyiciyi sizin için sökecek ve otomobilinizle 300 km hızı aşabileceksiniz. M8’in dış tasarımında ise önemli bir değişiklik yok. Ön kısmın dah agresif hale getirildiğini söyleyebiliriz. Otomobildeki 20 inçlik jantlar dikkat çekiyor.
Fiat Chrysler teklifini geri çekti; Renault’la birleşme yok!
İtalyan-Amerikan otomotiv şirketi Fiat Chrysler, Fransız otomotiv devi Renault ile birleşme teklifini geri çektiğini duyurdu. Açıklama Renault’nun yönetim kurulu üyelerinin teklif üzerinde bir karara varamamasından sonra yapıldı. Açıklamada, Fransız Hükümeti temsilcilerinin toplantıda teklifle ilgili erteleme talep etmeleri üzerine karar alınamadığı belirtildi.
Renault’nun en büyük hissedarı yüzde 15’i aşan payıyla Fransız devleti. Şirketin yüzde 15’i de Japon otomobil üreticisi Nissan’ın. Bu arada Nissan’ın yüzde 43’ü de Renault’ya ait. Chrysler, birleşme teklifini geçen yapmıştı. Şirket, bu birleşmeyle küresel bir otomotiv lideri doğacağını duyurmuştu.
Toyota, ‘en değerli otomobil markası’ seçildi
Japon Toyota’ya bir ödül de dünyanın en saygın ekonomi dergileri arasında yer alan Forbes’dan geldi.
Forbes, tarafından tüm endüstrileri kapsayan ‘2019 Dünyanın En Değerli Markaları’ araştırma sonuçlarına göre Toyota, otomotiv alanında en değerli marka oldu. Toyota’dan yapılan açıklamaya göre markaların son üç yıldaki kazanımlarının ve endüstrideki başarılarının dikkate alındığı değerlendirmede, Toyota geçen yılki değerini koruyarak 44.6 milyar dolarlık marka değeriyle dikkat çekti. Toyota, 2018 yılında en yakın rakibinden 1 milyon 300 binden daha fazla satış gerçekleştirerek dünyanın en çok tercih edilen otomobil markası olmayı başarmıştı.
[Yusuf Dereli] 7.6.2019 [TR724]
Buğday üretiminde sıkıntı büyük [İlker Doğan]
Toprak Mahsulleri Ofisi, buğdayda taban fiyatı yüzde 29’luk bir artışla ton başına bin 350 lira olarak belirledi. Ancak sadece son bir yılda mazota yüzde 30, gübre fiyatlarına yüzde 90, tarım ilaçlarına ise yüzde 70’e yakın zam geldi. Çiftçiler, artan girdi maliyetleri nedeniyle buğdayın tonunun en azından bin 600 lira olması gerektiğini söylüyor. Aksi halde 19 yılda 20 milyon dekar gerileyen buğday ekim alanı, gelecek yıllarda daha da azalacak. Üretim azalınca, fiyatlar da doğal olarak yükselecek.
Türkiye’de 2000 yılında 92 milyon dekar alanda buğday ekimi yapılıyordu. Bu rakam 2010 yılında 80,6 milyon dekara, 2015’de ise 78,4 milyon dekara geriledi. Bugün ise 72 milyon dekar alanda buğday üretimi yapılıyor. Dünya buğday üretiminde yüzde 3 paya sahip olan Türkiye’de buğday ekim alanındaki azalma 19 yılda 20 milyon dekar olarak kayıtlara geçti.
NÜFUS ARTIYOR, ÜRETİM MİKTARI YERİNDE SAYIYOR
2000 yılında 92 milyon dekar alandan alınan ürün miktarı TÜİK’in verilerine göre 21 milyon tondu. Geçtiğimiz yıl 72 milyon dekardan ise 20 milyon ton buğday hasat edildi. Bu yıl da 20 milyon ton dolayında bir rekolte bekleniyor. Ancak 2000 yılında 63 milyon olan nüfus, bugün 82 milyonu aşmış durumda. Üretim gerilerken, tüketim artıyor. Türkiye’nin yıllık buğday ihtiyacı da tam olarak üretim miktarı olan 20 milyon ton civarında…
1 LİRA 35 KURUŞ ÜRETİCİYE ZARAR ETTİRİR
Toprak Mahsulleri Ofisi’nin buğday taban fiyatı üreticileri tatmin etmedi. Açıklanan rakamın gelecek yıllar için üretimi düşüreceğine kesin gözüyla bakılıyor. Zira kazanamayan çiftçi üretmeyecek!
GİRDİ MALİYETLERİ KATLANDI
Tohum fiyatları geçtiğimiz yıl ortalama 1 lira 50 kuruş civarındaydı. Bu yıl ise 1 lira 80 kuruşa çıktı. 1 dekar alan için en azından 20 kilo tohum gerekiyor. Üreticinin tek girdisi tohum değil! Bir yıl önce 5 lira 10 kuruş olan mazot fiyatı bugün 6 lira 54 kuruş. Dekar başına geçtiğimiz yıl 60 liralık mazot kullanan çiftçi bu yıl yaklaşık 80 lira ödedi. 100 dekarlık tarlada mazot maliyeti neredeyse 2 bin lira arttı. Aynı şekilde üre gübresinin fiyatı yüzde 90, DAP gübresinin fiyatı yüzde 85, tarım ilacı fiyatı da ortalama yüzde 75 seviyelerinde arttı.
MALİYET 65 BİN LİRA, GELİR 75 BİN!
Buğdayın dekar maliyetleri az çok belli. Geçtiğimiz yıl 100 dekar alan için ilaç, gübre ve tohuma ortalama 19 bin lira ödüyordu çiftçi. Bu yıl bu rakam 25 bin lirayı geçti. İlaç, gübre, tohum, mazot, bağkur, sigorta, amortisman, işçilik gibi kalemler dikkate alınarak yapılan hesaplara göre 100 dekarlık alanda bu yıl yapılacak ekimin maliyeti ortalama 65 bin lirayı bulacak. Dekar başına verimi iyi (300 kilo ve üzeri) olursa devlet destekleriyle birlikte toplam geliri ise 75 bin lira civarı.
YILLIK KAZANÇ 10 BİN LİRA!
Hesap ortada; 100 dekarlık bir arazide üretim yapan bir çiftçinin yıllık kazancı en iyi ihtimalle 10 bin lira seviyelerinde! Bu da aylık 830 liraya denk geliyor. Ancak 280-300 kilogram verimi her bölgede almak mümkün değil. Dekar başına 250 kilonun altına ürün alınan yerlerde ise çifti zarar etmeye başlıyor.
Yanlış politikalar üretimi bitiriyor
Ziraat Mühendisleri Odası tarafından hazırlanan ‘2018 yılı Buğday Raporu’nu sektöre ilişkin önemli tespit ve değerlendirmelere yer veriliyordu. “Buğday üretimi bakımından kendine yeterli düzeyde olan Türkiye’de, bazı yıllar olumsuz iklim koşullarına bağlı olarak üretimde ve kalitede yaşanan sorunlardan dolayı talep karşılanamamakta ve ithalat yapılmaktadır.” denilen raporda, şu tespitler yer alıyordu: “Artan nüfusun beslenmesi için buğday ekim alanlarının acilen artırılması gerekmektedir. Buğday alım fiyatları belirlenirken maliyetler göz önünde bulundurulmalıdır. Buğday fiyatlarındaki artış kimyasal gübre ve mazot gibi temel girdi fiyatlarının gerisinde kaldığından, buğday üretimi çiftçiye gelir getirmemektedir. Yüksek girdi maliyetleri nedeniyle kazanç elde edemeyen çiftçi üretimden vazgeçti. Yapılan destekler artırılmalıdır. İthalat söylemleri özellikle ürün hasat sezonlarında piyasaları olumsuz yönde etkilemekte, ürün fiyatlarının düşmesine yol açmakta, çiftçi üretimden soğutmakta hatta üretimden vazgeçmektedir.”
[İlker Doğan] 7.6.2019 [TR724]
Türkiye’de 2000 yılında 92 milyon dekar alanda buğday ekimi yapılıyordu. Bu rakam 2010 yılında 80,6 milyon dekara, 2015’de ise 78,4 milyon dekara geriledi. Bugün ise 72 milyon dekar alanda buğday üretimi yapılıyor. Dünya buğday üretiminde yüzde 3 paya sahip olan Türkiye’de buğday ekim alanındaki azalma 19 yılda 20 milyon dekar olarak kayıtlara geçti.
NÜFUS ARTIYOR, ÜRETİM MİKTARI YERİNDE SAYIYOR
2000 yılında 92 milyon dekar alandan alınan ürün miktarı TÜİK’in verilerine göre 21 milyon tondu. Geçtiğimiz yıl 72 milyon dekardan ise 20 milyon ton buğday hasat edildi. Bu yıl da 20 milyon ton dolayında bir rekolte bekleniyor. Ancak 2000 yılında 63 milyon olan nüfus, bugün 82 milyonu aşmış durumda. Üretim gerilerken, tüketim artıyor. Türkiye’nin yıllık buğday ihtiyacı da tam olarak üretim miktarı olan 20 milyon ton civarında…
1 LİRA 35 KURUŞ ÜRETİCİYE ZARAR ETTİRİR
Toprak Mahsulleri Ofisi’nin buğday taban fiyatı üreticileri tatmin etmedi. Açıklanan rakamın gelecek yıllar için üretimi düşüreceğine kesin gözüyla bakılıyor. Zira kazanamayan çiftçi üretmeyecek!
GİRDİ MALİYETLERİ KATLANDI
Tohum fiyatları geçtiğimiz yıl ortalama 1 lira 50 kuruş civarındaydı. Bu yıl ise 1 lira 80 kuruşa çıktı. 1 dekar alan için en azından 20 kilo tohum gerekiyor. Üreticinin tek girdisi tohum değil! Bir yıl önce 5 lira 10 kuruş olan mazot fiyatı bugün 6 lira 54 kuruş. Dekar başına geçtiğimiz yıl 60 liralık mazot kullanan çiftçi bu yıl yaklaşık 80 lira ödedi. 100 dekarlık tarlada mazot maliyeti neredeyse 2 bin lira arttı. Aynı şekilde üre gübresinin fiyatı yüzde 90, DAP gübresinin fiyatı yüzde 85, tarım ilacı fiyatı da ortalama yüzde 75 seviyelerinde arttı.
MALİYET 65 BİN LİRA, GELİR 75 BİN!
Buğdayın dekar maliyetleri az çok belli. Geçtiğimiz yıl 100 dekar alan için ilaç, gübre ve tohuma ortalama 19 bin lira ödüyordu çiftçi. Bu yıl bu rakam 25 bin lirayı geçti. İlaç, gübre, tohum, mazot, bağkur, sigorta, amortisman, işçilik gibi kalemler dikkate alınarak yapılan hesaplara göre 100 dekarlık alanda bu yıl yapılacak ekimin maliyeti ortalama 65 bin lirayı bulacak. Dekar başına verimi iyi (300 kilo ve üzeri) olursa devlet destekleriyle birlikte toplam geliri ise 75 bin lira civarı.
YILLIK KAZANÇ 10 BİN LİRA!
Hesap ortada; 100 dekarlık bir arazide üretim yapan bir çiftçinin yıllık kazancı en iyi ihtimalle 10 bin lira seviyelerinde! Bu da aylık 830 liraya denk geliyor. Ancak 280-300 kilogram verimi her bölgede almak mümkün değil. Dekar başına 250 kilonun altına ürün alınan yerlerde ise çifti zarar etmeye başlıyor.
Yanlış politikalar üretimi bitiriyor
Ziraat Mühendisleri Odası tarafından hazırlanan ‘2018 yılı Buğday Raporu’nu sektöre ilişkin önemli tespit ve değerlendirmelere yer veriliyordu. “Buğday üretimi bakımından kendine yeterli düzeyde olan Türkiye’de, bazı yıllar olumsuz iklim koşullarına bağlı olarak üretimde ve kalitede yaşanan sorunlardan dolayı talep karşılanamamakta ve ithalat yapılmaktadır.” denilen raporda, şu tespitler yer alıyordu: “Artan nüfusun beslenmesi için buğday ekim alanlarının acilen artırılması gerekmektedir. Buğday alım fiyatları belirlenirken maliyetler göz önünde bulundurulmalıdır. Buğday fiyatlarındaki artış kimyasal gübre ve mazot gibi temel girdi fiyatlarının gerisinde kaldığından, buğday üretimi çiftçiye gelir getirmemektedir. Yüksek girdi maliyetleri nedeniyle kazanç elde edemeyen çiftçi üretimden vazgeçti. Yapılan destekler artırılmalıdır. İthalat söylemleri özellikle ürün hasat sezonlarında piyasaları olumsuz yönde etkilemekte, ürün fiyatlarının düşmesine yol açmakta, çiftçi üretimden soğutmakta hatta üretimden vazgeçmektedir.”
[İlker Doğan] 7.6.2019 [TR724]
Fransa maçıyla Güneş’li günler başlasın artık [Hasan Cücük]
Euro 2020 yolunda ilk iki maçında sahadan 3 puanla ayrılan Türkiye, ilk ciddi sınavını bugün Fransa karşısında verecek. Şenol Güneş yönetiminde Euro 2020 yolunda ilk maçta Arnavutluk deplasmanından 2-0’lık galibiyetle dönen Milliler, ikinci maçında ise sahamızda Moldova’yı 4-0 yendi. Ancak grupta ne Arnavutluk ne de Moldova Türkiye’nin rakibi. Grupta bir numaralı rakibimiz Fransa. Diğeri ise Avrupa futbolunun yükselen yıldızı İzlanda. İlk ciddi sınavda rakibimiz son Dünya Kupası’nın sahibi Fransa.
Milliler, Fransa maçıyla 571. randevusuna çıkacak. Türk Milli Takımı, 96 yıllık tarihinde 299’u resmi, 271’i özel 570 maçta, biri hükmen olmak üzere 216 galibiyet aldı, 133 defa berabere kaldı, 221 kez de rakiplerine boyun eğdi. Ay-yıldızlı ekip, 243’ü deplasmanda, 247’si evinde, 80’i de tarafsız sahada olmak üzere bu maçlarda, 3’ü hükmen galibiyetten olmak üzere toplam 751 gol attı, kalesinde 820 gol gördü. A Milli Takım, bugüne kadar 88 farklı ülke milli takımıyla mücadele etti. Milliler, 570 karşılaşmanın 489’unu Avrupa, 32’sini Asya, 23’ünü Amerika, 23’ünü Afrika, 3’ünü de Okyanusya temsilcileriyle yaptı. A Milli Takım, 2019’da oynadığı 4 maçı da kazandı.
15 yıl aradan sonra A Milli Futbol Takımı’nın başına geçip ikinci dönemini geçiren Şenol Güneş, ay-yıldızlı ekiple 55. maçına Fransa mücadelesiyle çıkacak. Şenol Güneş yönetiminde 54 maçta milliler, 27 galibiyet, 13 beraberlik ve 14 yenilgi yaşadı. Türkiye, Güneş yönetiminde 82 gol atarken, kalesinde 51 gole engel olamadı. A Milli Takım, Şenol Güneş yönetiminde 36 resmi maç yaptı. Türkiye, Güneş idaresindeki resmi maçların 22’sini kazanırken, 7’sini yitirdi, 7’sinde ise eşitliği bozamadı. Bu maçlarda 67 gol atan ay-yıldızlı ekip, kalesinde 30 gol gördü.
Fransa ile 10 yıl sonra yeniden karşılacağız. İki ülke milli takımları son olarak 5 Haziran 2009’da Fransa’nın Lyon şehrinde karşı karşıya gelmişti. Özel maçı ev sahibi ekip Karim Benzema’nın penaltıdan attığı golle 1-0 kazandı. Türkiye ile Fransa 5. kez birbirlerine rakip olacak. Geride kalan 4 maç da Fransa’nın üstünlüğü ile sona erdi. Üçü özel, biri Konfederasyonlar Kupası’nda olmak üzere geride kalan 4 maçta Fransa 12, Türkiye ise 2 gol attı.
Fransa’ya karşı karnemiz oldukça zayıf. Ancak Mircea Lucescu sonrası göreve gelen Şenol Güneş’le yeniden yükselişe geçmek isteyen Türkiye’nin son Dünya Kupası’nın sahibi Fransa’ya karşı ortaya koyacağı futbol gelecek adına önem taşıyor. Grupta ilk ikide yer bulmamız için en azından sahamızda oynadığımız maçta puan almamız gerekiyor. Bundesliga’da yılın çaylağı seçilen Ozan Kabak, santraforumuz Cenk Tosun ve Okay Yokuşlu’nun sakatlıklarından dolayı kadrodan çıkarılması bizim açımızdan dezavantaj.
Fransa, yıldızlar topluluğu bir takım. Rusya 2018’de kupayı kazanarak gücünü ortaya koydu. Temmuz 2012’den bu yana Fransa’yı çalıştıran Didier Deschamps 92 maçta görev yaptı. Deschamps yönetiminde Fransa 59 galibiyet, 17 beraberlik ve 16 yenilgi aldı. Rakip fileleri 179 kez havalandırırken, kalesinde 78 gol gördü.
Fransa’nın kalesini tecrübeli eldiven Hugo Lloris koruyor. Tottenham ile Şampiyonlar Ligi finali oynayan Lloris, zaman zaman klasından beklenmeyen hatalar yapmasına karşılık Avrupa’nın en istikrarlı eldivenleri arasında yer alıyor. Defans hattında Varane, Umtiti, Clement Lenglet ve Pavard dikkat çeken isimler. Orta sahanın dinamosu Ngolo Kante’nin sakatlığından dolayı kadrodan çıkarılması Türkiye için oldukça iyi bir haber oldu.
Kante yok ama özellikle Ole Gunnar Solskjaer’in gelmesiyle Manchester United’de yeniden dümene geçen Paul Pogba, Fransa’nın en önemli kozlarından biri olacak. Pogba’ya orta sahada Blaise Matuidi ve Moussa Sissoko eşlik ediyor. Fransa’nın öldürücü silahı ise forvet hattı. Didier Deschamps’ın elinde birbirinden kaliteli forvetler bulunuyor. Bu isimlerden öne çıkan elbette Ligue 1’in gol kralı Kylian Mbappe. Süper star olma yolunda hızla ilerleyen Mbappe ile birlikte Antoine Griezmann Fransa’nın gol yollarında sıkıntı çekmesinin önüne geçiyor. Yine forvette Olivier Giroud, Wissam Ben Yedder, Kingsley Coman, Thomas Lemar, ve Florian Thauvi kaliteli gol ayakları bulunuyor.
Türkiye – Fransa Euro 2020 H Grubu maçına Konya Büyükşehir Belediye Stadı ev sahipliği yapacak. Mücadele saat 21.45’te başlayacak. Mücadelede, Sloven Damir Skomina düdük çalacak. Skomina’nın yardımcılıklarını Jure Praprotnik ve Robert Vukan yapacak. Maçın dördüncü hakemi ise Rade Obrenovic olacak. Şenol Güneş maçla ilgili ’’Fransa maçında kaybedecek hiçbir şeyimiz yok ama kazanacak öyle çok şeyimiz var.” cümlelerini kullanmıştı. Kazanırsak Türk futbolu son yıllarda içine düştüğü karanlık dehlizden çıkma yolunda önemli bir virajı aşmış olacak.
[Hasan Cücük] 7.6.2019 [TR724]
Milliler, Fransa maçıyla 571. randevusuna çıkacak. Türk Milli Takımı, 96 yıllık tarihinde 299’u resmi, 271’i özel 570 maçta, biri hükmen olmak üzere 216 galibiyet aldı, 133 defa berabere kaldı, 221 kez de rakiplerine boyun eğdi. Ay-yıldızlı ekip, 243’ü deplasmanda, 247’si evinde, 80’i de tarafsız sahada olmak üzere bu maçlarda, 3’ü hükmen galibiyetten olmak üzere toplam 751 gol attı, kalesinde 820 gol gördü. A Milli Takım, bugüne kadar 88 farklı ülke milli takımıyla mücadele etti. Milliler, 570 karşılaşmanın 489’unu Avrupa, 32’sini Asya, 23’ünü Amerika, 23’ünü Afrika, 3’ünü de Okyanusya temsilcileriyle yaptı. A Milli Takım, 2019’da oynadığı 4 maçı da kazandı.
15 yıl aradan sonra A Milli Futbol Takımı’nın başına geçip ikinci dönemini geçiren Şenol Güneş, ay-yıldızlı ekiple 55. maçına Fransa mücadelesiyle çıkacak. Şenol Güneş yönetiminde 54 maçta milliler, 27 galibiyet, 13 beraberlik ve 14 yenilgi yaşadı. Türkiye, Güneş yönetiminde 82 gol atarken, kalesinde 51 gole engel olamadı. A Milli Takım, Şenol Güneş yönetiminde 36 resmi maç yaptı. Türkiye, Güneş idaresindeki resmi maçların 22’sini kazanırken, 7’sini yitirdi, 7’sinde ise eşitliği bozamadı. Bu maçlarda 67 gol atan ay-yıldızlı ekip, kalesinde 30 gol gördü.
Fransa ile 10 yıl sonra yeniden karşılacağız. İki ülke milli takımları son olarak 5 Haziran 2009’da Fransa’nın Lyon şehrinde karşı karşıya gelmişti. Özel maçı ev sahibi ekip Karim Benzema’nın penaltıdan attığı golle 1-0 kazandı. Türkiye ile Fransa 5. kez birbirlerine rakip olacak. Geride kalan 4 maç da Fransa’nın üstünlüğü ile sona erdi. Üçü özel, biri Konfederasyonlar Kupası’nda olmak üzere geride kalan 4 maçta Fransa 12, Türkiye ise 2 gol attı.
Fransa’ya karşı karnemiz oldukça zayıf. Ancak Mircea Lucescu sonrası göreve gelen Şenol Güneş’le yeniden yükselişe geçmek isteyen Türkiye’nin son Dünya Kupası’nın sahibi Fransa’ya karşı ortaya koyacağı futbol gelecek adına önem taşıyor. Grupta ilk ikide yer bulmamız için en azından sahamızda oynadığımız maçta puan almamız gerekiyor. Bundesliga’da yılın çaylağı seçilen Ozan Kabak, santraforumuz Cenk Tosun ve Okay Yokuşlu’nun sakatlıklarından dolayı kadrodan çıkarılması bizim açımızdan dezavantaj.
Fransa, yıldızlar topluluğu bir takım. Rusya 2018’de kupayı kazanarak gücünü ortaya koydu. Temmuz 2012’den bu yana Fransa’yı çalıştıran Didier Deschamps 92 maçta görev yaptı. Deschamps yönetiminde Fransa 59 galibiyet, 17 beraberlik ve 16 yenilgi aldı. Rakip fileleri 179 kez havalandırırken, kalesinde 78 gol gördü.
Fransa’nın kalesini tecrübeli eldiven Hugo Lloris koruyor. Tottenham ile Şampiyonlar Ligi finali oynayan Lloris, zaman zaman klasından beklenmeyen hatalar yapmasına karşılık Avrupa’nın en istikrarlı eldivenleri arasında yer alıyor. Defans hattında Varane, Umtiti, Clement Lenglet ve Pavard dikkat çeken isimler. Orta sahanın dinamosu Ngolo Kante’nin sakatlığından dolayı kadrodan çıkarılması Türkiye için oldukça iyi bir haber oldu.
Kante yok ama özellikle Ole Gunnar Solskjaer’in gelmesiyle Manchester United’de yeniden dümene geçen Paul Pogba, Fransa’nın en önemli kozlarından biri olacak. Pogba’ya orta sahada Blaise Matuidi ve Moussa Sissoko eşlik ediyor. Fransa’nın öldürücü silahı ise forvet hattı. Didier Deschamps’ın elinde birbirinden kaliteli forvetler bulunuyor. Bu isimlerden öne çıkan elbette Ligue 1’in gol kralı Kylian Mbappe. Süper star olma yolunda hızla ilerleyen Mbappe ile birlikte Antoine Griezmann Fransa’nın gol yollarında sıkıntı çekmesinin önüne geçiyor. Yine forvette Olivier Giroud, Wissam Ben Yedder, Kingsley Coman, Thomas Lemar, ve Florian Thauvi kaliteli gol ayakları bulunuyor.
Türkiye – Fransa Euro 2020 H Grubu maçına Konya Büyükşehir Belediye Stadı ev sahipliği yapacak. Mücadele saat 21.45’te başlayacak. Mücadelede, Sloven Damir Skomina düdük çalacak. Skomina’nın yardımcılıklarını Jure Praprotnik ve Robert Vukan yapacak. Maçın dördüncü hakemi ise Rade Obrenovic olacak. Şenol Güneş maçla ilgili ’’Fransa maçında kaybedecek hiçbir şeyimiz yok ama kazanacak öyle çok şeyimiz var.” cümlelerini kullanmıştı. Kazanırsak Türk futbolu son yıllarda içine düştüğü karanlık dehlizden çıkma yolunda önemli bir virajı aşmış olacak.
[Hasan Cücük] 7.6.2019 [TR724]
Problemlerin çözümünde Nebevi yaklaşım (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Problemlerin çözümünde Nebevi Usül’ün anlaşılması adına, Reşit Haylamaz Hoca’nın “Şefkat Güneşi” adlı kitabında Allah Resulü’nün (sav) böyle durumlarda kullandıkları üslup ve metodoloji hakkında bilgi veren bir kısmı buraya alalım. Konumuz münafıklar olmasa da durum benzerliğine binaen oldukça önemlidir: “Resûlullah’ın (sav), özellikle problemli insanlarla iletişim kurarken riayet ettiği bir diğer husus, hissiyatını kimseye belli etmemesi, duygularını gizlemesi, bildiklerinden başkalarını haberdar etmeyişi ve kendisi için her şey âyân olsa da bunu kimseyle paylaşmayışıdır. Ashâbı için de bu durum söz konusudur; onları da konuşturmamış, yaptıkları hatalardan dolayı muhatapları öldürme taleplerine müspet bakmamış ve kötülük planları tebeyyün ettiğinde bile onları cezalandırma yoluna gitmemiştir.
Bunun en çarpıcı örneğini, bilhassa Uhud sonrasında varlıklarını gösteren münafıklar teşkil eder. Uhud günü, en kritik noktada kendisini yalnız bırakan ve mü’minlerin moralini bozarak karşı tarafa cesaret veren münafıklarla Efendimiz (sav), hiç yüzleşmemiş, kusurlarını serrişte etmemiş, hatalarını yüzlerine vurmamış ve son nefeslerine kadar onlara, sanki hiç problem yaşanmamışçasına zâhirlerine göre muamelede bulunmuştur.
Aynı durum, sonraki dönemde yapageldikleri cürümler için de geçerlidir; çok açık ihanet, iftira, tehdit ve hakaretlerine rağmen onları cezalandırma yoluna gitmemiş ve âşikâr olan cürümlerine karşılık öldürülmeleri yönündeki taleplerine de asla onay vermemiştir. Âişe Validemiz’e (r.anha) iftira atıp da ortalığı karıştırdığı dönemde Abdullah İbn-i Übeyy’i öldürme izni isteyen Hazreti Ömer’e (ra) bu izni vermemiş ve konuşma zeminini ortadan kaldırma maksatlı orduya yürüyüş emri vererek neredeyse 24 saatlik bir yolculuk başlatmıştır.
Bu sırada gelen Münâfikûn Sûresi’nde her şey ortaya dökülüp inkâr ettiği cümlelere varıncaya kadar âşikâr kılınınca sempatizanlarını teker teker kaybetmeye başlayan aynı şahsı Hazreti Ömer’e (ra) göstererek, “Bak yâ Ömer!” buyurmuştur. “Eğer benden onu öldürme izni istediğinde sana o izni verseydim ve o adamı öldürmüş olsaydın şüphesiz o şu anda kendisini hedef hâline getirenlerin kahramanı olurdu!”
Vasıflar üzerinden verilmesi gereken bir mücadele…
Nebevi usul budur. Şahısları hedefe koyup hal yoluna gitmemişlerdir. Sabırla beklemişler, münafıkların hallerini tamamen şerh edecek ayet-i kerimelerin inmesini ve münafıkların durumlarının tamamen tebeyyün etmesini beklemişlerdir. Bu şekilde hareket etmeseydi, münafıklara destek verenler olacak, peygamber (sav) arkadaşlarını öldürtüyor denecek ve cemaati içinde bölünmeler meydana gelebilecekti.
Hariçtekilere ve dahildekilere verilecek mücadelenin farklı olması gerektiğini de unutmamak gerekir..
Meselenin bir diğer cihetine de Abdullah Aymaz Hocaefendi, Yusuf (as) kıssasından alınan bir nükte ile açıklık getirmektedirler. Sure-i Celile okunduğunda ve hususan bahsi geçen rüyaya yapılan yorum ele alındığında, Hz. Yakup’un (as), Hz. Yusuf’a (as) kardeşlerinin yaptıklarını ve kurt yedi hikayesinin yalan olduğunu çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. Bilmesine rağmen, “onların bu açık cürümlerini neden yüzlerine vurmamıştı” sorusuna cevap olarak şöyle bir yorum getirmektedir: “Yakup Aleyhisselam bu bedâhet karşısında “Artık bana zorlu, yaman ama güzel bir sabır düşüyor” deyip Allah’ın yardımına sarılıp sığınıyor. Çünkü bozuk bir toplum içinde, evlatların bozulup gitmelerine, haset ve inat ile inkâra kapılmalarına gönlü râzı olmuyor. Yaptıkları kötülük ve hıyanete karşı öfke, nefret duysa da, o işler ona çok iğrenç gelse de onların cehennem ateşiyle cezalandırılmalarını istemiyor. Onları yavaş yavaş, düzeltmeye, terbiye etmeye çalışıyor ve gün gelip de suçlarını itiraf ederek derin bir tevbe-istiğfarla dönüş yapmalarını aktif sabırla bekliyor.”
Hz.Yakup’un (as) zor da olsa sabırla uygulamış oldukları Nebev-i yaklaşımın muvaffak olduğunu, Hz. Yusuf’un (as) ayet-i kerimede ifade edilen sözlerinden anlıyoruz: “Yusuf: “Babacığım!” dedi, “işte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! Rabbim o rüyayı gerçekleştirdi. O, bana nice ihsanlarda bulundu: Beni zindandan kurtardı ve nihayet, Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirip bana kavuşturmakla da beni ihsanına mazhar etti. Gerçekten Rabbim dilediği kimse hakkında latifdir (dilediği hususları çok güzel, pek ince bir tarzda gerçekleştirir). Şüphesiz O alîmdir, hakîmdir.” Ayet-i kerime bu hadiselerde hükmeden Esma-i Hüsnâ’dan üçüne işaret etmektedir ki bunlar; Latif, Alîm ve Hakîm isimleridir. Bu işaretten, meselelerin hakiki manada tam bir çözümü arzu ediliyorsa, bu üç ismin gölgesinde hareket edilmesi gerektiği gibi bir mana da çıkarılabilir.
Şefkat düsturunun bedduadan men etmesi…
Üstad Hazretleri kendisine ağır zülümler yapanlara bile akrabalarının hatırına beddua etmekten vazgeçtiklerini ifade etmektedirler: “Afyon müddeîsi dahi bazı kıskanç adamlara aldandı, beni ziyade incitti. Bu hapsimde bazan bir gün, bir ay Denizli hapsindeki sıkıntıdan ziyade sıkıntı çektiğim bir zamanda mazlumların silâhı olan beddua etmek hatırıma geldi. Birden dört-beş yaşında bir kız çocuğu pencerelerime alâkadarane bakıyor gördüm. Sordum, dediler: “Abdullah Bey’in kızıdır.” Ben de o masumun hatırı için bedduayı bıraktım…Ben de bu manevi silâhımı mecburiyet-i kat’iye olmadan, ma’sum çocuklara zarar gelmemek için bana zulmedenlere karşı isti’mal etmiyorum.”
Mazlumun en doğal hakkı olan beddua etmede bile zalimin akrabalarının bundan nasıl etkileneceği hesaba katılmaktadır.
Herhalde verilen örnekler üzerinde dikkatle durulup düşünülürse, Hocaefendi’nin de farkında oldukları bu problemlerin çözümünde, nebev-i usule uygun hareket ettikleri kolaylıkla anlaşılabilecektir. Böyle insanlar başını çektikleri hareketlerde veya tebliğ ve temsil vazifesini deruhte ettikleri toplumlarda düşmanlıkları besleyecek davranışlardan, telkinlerden ve usullerden uzak durmak zorundadırlar. Toplumdaki gruplar ve bireyleri kaynaştırmaya matuf, barış ortamını besleyen, kin ve nefret ortamlarını ortadan kaldıran ve problemlere geçici olmayan kalıcı çözümler bulmaya yönelik hareket etmelidirler.
Bu yüzden problemlerin çözümünde Nebev-i usule uygun hareket ederler. Şahıslardan ziyade vasıflar üzerinde tahşidat yaparlar. Cemaatlerine, güzel olan vasıfları kazandırmak için çalışırlar. Zararlı ve kötü vasıflara karşı korumak için de bilgilendirir, sakındırır ve bu hasletlerin neşv-ü nema bulmaması adına bir şuur, bir farkındalık ve bir kültür meydana getirmeye gayret ederler.
Önemli olan vasıflar üzerinden mücadelenin gerçekleştirilmesidir. Üstad Hazretleri uhuvvet risalesinde bu hususa işaret etmektedirler. Muhabbet sıfatının muhabbet edilmeye, adavet sıfatının ise adavet edilmeye hakkı olduğunu ifade etmektedirler. Bir kalpde muhabbet yerleştiği zaman adavete, adavet yerleştiğinde ise muhabbete yer kalmayacağını, bir kalpte muhabbet hakiki manada yerleştiği zaman adavetin acımaya inkılap edeceği üzerinde önemle durmuşlardır. Böyle bir kalbe sahip olan insanlar, şahısları yok etmek yerine onların ıslahına gayret edecekler ve bu hususta maddi ve manevi duaya ehemmiyet vereceklerdir.
Davaya zarar veren yanlış uygulamalara, maddi ve manevi insani değerlere ve Nebev-i ahlaka aykırı olan davranışlara sebebiyet veren vasıfların çirkinliği ortaya konmak suretiyle, bunlara karşı bir mücadele kültürü oluşturulmalıdır. Bataklık kurutulduğunda, ancak bu ortamlarda yaşayabilen zararlı haşerat ve mikroplar yaşama imkanı bulamadıklarında yok olmaya mahkum oldukları gibi, Hizmet insanlarında da bu duyarlılık umumi manada oluştuğunda, meydan gelecek o nezih ve daha steril ortamda, topluma zarar verecek mikroplar, hastalıklar ve zararlı vasıflar neşv-ü nema bulamayacaklardır. Bir takım hastalıklara yakalanmış insanlar ise ya tedavi edilecekler, ya da tedavileri mümkün değilse yok olmaya mahkum olacaklardır.
Önemli olan, münafıkların durumları tamamen tebeyyün edince problemler ortadan kalktığı gibi, bu problemlere sebebiyet veren insanların yaptıkları, kötü vasıfları ve bunlarla nasıl mücadele edileceği ile ilgili bir farkındalık ve kültürün oluşturulmasıdır.
Hizmet insanları bu Nebevi usüle uygun harekete ederek, isyan ahlakının gereğini sergileyecek, haksızlıklar karşısında susmayacak, uslubunca dillendirecek ve gerekenleri yapacak ve sabırla neticeye gitmeye çalışacaklardır.
İlk yazıda ele alınan acelecilik hastalığına düşülmemeli, netice ve muvaffakiyetin Allah’ın (cc) vazifesi olduğu da iyice bilinerek hareket edilmelidir ki Nebev-i usule bağlı kalınabilsin. Aksi takdirde neticelere kilitlenen insanlar, “neden olmuyor” diyerek sabırsızlık gösterecek ve istedikleri neticeleri alabilmek için yapıcı olan Nebev-i usulü terkedip neticeleri yıkım olan şeytani bir takım yollara başvurabileceklerdir.
Esbab açısından, hizmet insanları bu iradeyi gösterebilirlerse, Hizmet prensiplerine aykırı davranan ister yönetici ve isterse yönetilen olsun, herkes ya kendilerine çekidüzen verecekler ya da yerlerini daha liyakatlı olanlara bırakıp gitmek zorunda kalacaklardır.
Firavunların, zorbaların yolundan mı gidilecek yoksa peygamberler yolundan mı?!.
Konuyu şimdilik Fethullah Gülen Hocaefendi’nin şu orijinal tesbitleriyle noktalayalım: “Egosu ve kibri kendisini başkalarıyla istişare etmekten alıkoyan bir insan, mü’min bile olsa tiranların yolunu Peygamber yoluna tercih etmiş demektir. İnsan daha başta hangi yolu takip edeceğini çok iyi belirlemelidir. Duygu ve düşünceleriyle, hâl ve hareketleriyle firavunların, zorbaların yolundan mı gittiğini yoksa peygamber yolunu mu izlediğini sık sık gözden geçirmelidir. Bizce tutulup gidilmesi gerekli olan tek yol baştan enbiya-i izamın yolu, sonra da milimi milimine onları takip eden ve en üst seviyede temsil eden sahabenin yoludur.”
İnşaAllah konuya bir sonraki yazıda devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 7.6.2019 [TR724]
Bunun en çarpıcı örneğini, bilhassa Uhud sonrasında varlıklarını gösteren münafıklar teşkil eder. Uhud günü, en kritik noktada kendisini yalnız bırakan ve mü’minlerin moralini bozarak karşı tarafa cesaret veren münafıklarla Efendimiz (sav), hiç yüzleşmemiş, kusurlarını serrişte etmemiş, hatalarını yüzlerine vurmamış ve son nefeslerine kadar onlara, sanki hiç problem yaşanmamışçasına zâhirlerine göre muamelede bulunmuştur.
Aynı durum, sonraki dönemde yapageldikleri cürümler için de geçerlidir; çok açık ihanet, iftira, tehdit ve hakaretlerine rağmen onları cezalandırma yoluna gitmemiş ve âşikâr olan cürümlerine karşılık öldürülmeleri yönündeki taleplerine de asla onay vermemiştir. Âişe Validemiz’e (r.anha) iftira atıp da ortalığı karıştırdığı dönemde Abdullah İbn-i Übeyy’i öldürme izni isteyen Hazreti Ömer’e (ra) bu izni vermemiş ve konuşma zeminini ortadan kaldırma maksatlı orduya yürüyüş emri vererek neredeyse 24 saatlik bir yolculuk başlatmıştır.
Bu sırada gelen Münâfikûn Sûresi’nde her şey ortaya dökülüp inkâr ettiği cümlelere varıncaya kadar âşikâr kılınınca sempatizanlarını teker teker kaybetmeye başlayan aynı şahsı Hazreti Ömer’e (ra) göstererek, “Bak yâ Ömer!” buyurmuştur. “Eğer benden onu öldürme izni istediğinde sana o izni verseydim ve o adamı öldürmüş olsaydın şüphesiz o şu anda kendisini hedef hâline getirenlerin kahramanı olurdu!”
Vasıflar üzerinden verilmesi gereken bir mücadele…
Nebevi usul budur. Şahısları hedefe koyup hal yoluna gitmemişlerdir. Sabırla beklemişler, münafıkların hallerini tamamen şerh edecek ayet-i kerimelerin inmesini ve münafıkların durumlarının tamamen tebeyyün etmesini beklemişlerdir. Bu şekilde hareket etmeseydi, münafıklara destek verenler olacak, peygamber (sav) arkadaşlarını öldürtüyor denecek ve cemaati içinde bölünmeler meydana gelebilecekti.
Hariçtekilere ve dahildekilere verilecek mücadelenin farklı olması gerektiğini de unutmamak gerekir..
Meselenin bir diğer cihetine de Abdullah Aymaz Hocaefendi, Yusuf (as) kıssasından alınan bir nükte ile açıklık getirmektedirler. Sure-i Celile okunduğunda ve hususan bahsi geçen rüyaya yapılan yorum ele alındığında, Hz. Yakup’un (as), Hz. Yusuf’a (as) kardeşlerinin yaptıklarını ve kurt yedi hikayesinin yalan olduğunu çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. Bilmesine rağmen, “onların bu açık cürümlerini neden yüzlerine vurmamıştı” sorusuna cevap olarak şöyle bir yorum getirmektedir: “Yakup Aleyhisselam bu bedâhet karşısında “Artık bana zorlu, yaman ama güzel bir sabır düşüyor” deyip Allah’ın yardımına sarılıp sığınıyor. Çünkü bozuk bir toplum içinde, evlatların bozulup gitmelerine, haset ve inat ile inkâra kapılmalarına gönlü râzı olmuyor. Yaptıkları kötülük ve hıyanete karşı öfke, nefret duysa da, o işler ona çok iğrenç gelse de onların cehennem ateşiyle cezalandırılmalarını istemiyor. Onları yavaş yavaş, düzeltmeye, terbiye etmeye çalışıyor ve gün gelip de suçlarını itiraf ederek derin bir tevbe-istiğfarla dönüş yapmalarını aktif sabırla bekliyor.”
Hz.Yakup’un (as) zor da olsa sabırla uygulamış oldukları Nebev-i yaklaşımın muvaffak olduğunu, Hz. Yusuf’un (as) ayet-i kerimede ifade edilen sözlerinden anlıyoruz: “Yusuf: “Babacığım!” dedi, “işte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! Rabbim o rüyayı gerçekleştirdi. O, bana nice ihsanlarda bulundu: Beni zindandan kurtardı ve nihayet, Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirip bana kavuşturmakla da beni ihsanına mazhar etti. Gerçekten Rabbim dilediği kimse hakkında latifdir (dilediği hususları çok güzel, pek ince bir tarzda gerçekleştirir). Şüphesiz O alîmdir, hakîmdir.” Ayet-i kerime bu hadiselerde hükmeden Esma-i Hüsnâ’dan üçüne işaret etmektedir ki bunlar; Latif, Alîm ve Hakîm isimleridir. Bu işaretten, meselelerin hakiki manada tam bir çözümü arzu ediliyorsa, bu üç ismin gölgesinde hareket edilmesi gerektiği gibi bir mana da çıkarılabilir.
Şefkat düsturunun bedduadan men etmesi…
Üstad Hazretleri kendisine ağır zülümler yapanlara bile akrabalarının hatırına beddua etmekten vazgeçtiklerini ifade etmektedirler: “Afyon müddeîsi dahi bazı kıskanç adamlara aldandı, beni ziyade incitti. Bu hapsimde bazan bir gün, bir ay Denizli hapsindeki sıkıntıdan ziyade sıkıntı çektiğim bir zamanda mazlumların silâhı olan beddua etmek hatırıma geldi. Birden dört-beş yaşında bir kız çocuğu pencerelerime alâkadarane bakıyor gördüm. Sordum, dediler: “Abdullah Bey’in kızıdır.” Ben de o masumun hatırı için bedduayı bıraktım…Ben de bu manevi silâhımı mecburiyet-i kat’iye olmadan, ma’sum çocuklara zarar gelmemek için bana zulmedenlere karşı isti’mal etmiyorum.”
Mazlumun en doğal hakkı olan beddua etmede bile zalimin akrabalarının bundan nasıl etkileneceği hesaba katılmaktadır.
Herhalde verilen örnekler üzerinde dikkatle durulup düşünülürse, Hocaefendi’nin de farkında oldukları bu problemlerin çözümünde, nebev-i usule uygun hareket ettikleri kolaylıkla anlaşılabilecektir. Böyle insanlar başını çektikleri hareketlerde veya tebliğ ve temsil vazifesini deruhte ettikleri toplumlarda düşmanlıkları besleyecek davranışlardan, telkinlerden ve usullerden uzak durmak zorundadırlar. Toplumdaki gruplar ve bireyleri kaynaştırmaya matuf, barış ortamını besleyen, kin ve nefret ortamlarını ortadan kaldıran ve problemlere geçici olmayan kalıcı çözümler bulmaya yönelik hareket etmelidirler.
Bu yüzden problemlerin çözümünde Nebev-i usule uygun hareket ederler. Şahıslardan ziyade vasıflar üzerinde tahşidat yaparlar. Cemaatlerine, güzel olan vasıfları kazandırmak için çalışırlar. Zararlı ve kötü vasıflara karşı korumak için de bilgilendirir, sakındırır ve bu hasletlerin neşv-ü nema bulmaması adına bir şuur, bir farkındalık ve bir kültür meydana getirmeye gayret ederler.
Önemli olan vasıflar üzerinden mücadelenin gerçekleştirilmesidir. Üstad Hazretleri uhuvvet risalesinde bu hususa işaret etmektedirler. Muhabbet sıfatının muhabbet edilmeye, adavet sıfatının ise adavet edilmeye hakkı olduğunu ifade etmektedirler. Bir kalpde muhabbet yerleştiği zaman adavete, adavet yerleştiğinde ise muhabbete yer kalmayacağını, bir kalpte muhabbet hakiki manada yerleştiği zaman adavetin acımaya inkılap edeceği üzerinde önemle durmuşlardır. Böyle bir kalbe sahip olan insanlar, şahısları yok etmek yerine onların ıslahına gayret edecekler ve bu hususta maddi ve manevi duaya ehemmiyet vereceklerdir.
Davaya zarar veren yanlış uygulamalara, maddi ve manevi insani değerlere ve Nebev-i ahlaka aykırı olan davranışlara sebebiyet veren vasıfların çirkinliği ortaya konmak suretiyle, bunlara karşı bir mücadele kültürü oluşturulmalıdır. Bataklık kurutulduğunda, ancak bu ortamlarda yaşayabilen zararlı haşerat ve mikroplar yaşama imkanı bulamadıklarında yok olmaya mahkum oldukları gibi, Hizmet insanlarında da bu duyarlılık umumi manada oluştuğunda, meydan gelecek o nezih ve daha steril ortamda, topluma zarar verecek mikroplar, hastalıklar ve zararlı vasıflar neşv-ü nema bulamayacaklardır. Bir takım hastalıklara yakalanmış insanlar ise ya tedavi edilecekler, ya da tedavileri mümkün değilse yok olmaya mahkum olacaklardır.
Önemli olan, münafıkların durumları tamamen tebeyyün edince problemler ortadan kalktığı gibi, bu problemlere sebebiyet veren insanların yaptıkları, kötü vasıfları ve bunlarla nasıl mücadele edileceği ile ilgili bir farkındalık ve kültürün oluşturulmasıdır.
Hizmet insanları bu Nebevi usüle uygun harekete ederek, isyan ahlakının gereğini sergileyecek, haksızlıklar karşısında susmayacak, uslubunca dillendirecek ve gerekenleri yapacak ve sabırla neticeye gitmeye çalışacaklardır.
İlk yazıda ele alınan acelecilik hastalığına düşülmemeli, netice ve muvaffakiyetin Allah’ın (cc) vazifesi olduğu da iyice bilinerek hareket edilmelidir ki Nebev-i usule bağlı kalınabilsin. Aksi takdirde neticelere kilitlenen insanlar, “neden olmuyor” diyerek sabırsızlık gösterecek ve istedikleri neticeleri alabilmek için yapıcı olan Nebev-i usulü terkedip neticeleri yıkım olan şeytani bir takım yollara başvurabileceklerdir.
Esbab açısından, hizmet insanları bu iradeyi gösterebilirlerse, Hizmet prensiplerine aykırı davranan ister yönetici ve isterse yönetilen olsun, herkes ya kendilerine çekidüzen verecekler ya da yerlerini daha liyakatlı olanlara bırakıp gitmek zorunda kalacaklardır.
Firavunların, zorbaların yolundan mı gidilecek yoksa peygamberler yolundan mı?!.
Konuyu şimdilik Fethullah Gülen Hocaefendi’nin şu orijinal tesbitleriyle noktalayalım: “Egosu ve kibri kendisini başkalarıyla istişare etmekten alıkoyan bir insan, mü’min bile olsa tiranların yolunu Peygamber yoluna tercih etmiş demektir. İnsan daha başta hangi yolu takip edeceğini çok iyi belirlemelidir. Duygu ve düşünceleriyle, hâl ve hareketleriyle firavunların, zorbaların yolundan mı gittiğini yoksa peygamber yolunu mu izlediğini sık sık gözden geçirmelidir. Bizce tutulup gidilmesi gerekli olan tek yol baştan enbiya-i izamın yolu, sonra da milimi milimine onları takip eden ve en üst seviyede temsil eden sahabenin yoludur.”
İnşaAllah konuya bir sonraki yazıda devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 7.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Dere görünmeden… [Alper Ender Fırat]
Öyle görünüyor ki Ekrem İmamoğlu iyiden iyiye İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından vazgeçip Cumhurbaşkanlığı yarışına kendini hazırlıyor.
Hazır bir rüzgar bulmuşken Cumhurbaşkanlığına doğru koşayım diye düşünüyor olmalı ki Trabzon’da, Giresun’da, Ordu’da mitingler yapmaya başladı.
Seçim süreci ve daha sonrasında çıktığı televizyonlarda Dış Politikadan Türkiye’nin kadim sorunlarına kadar kendisine yöneltilen sorular için ‘Ben belediye Başkanlığına adayım, bana kent rantları, yeşil alanlar, trafik gibi sorular sorun’ demiyor oluşunu garipsemiştim. Son mitingler de gösterdi ki zihninde Belediye Başkanlığından çok daha büyük arzular var.
Esen rüzgar İmamoğlu’nu başka denizlere açılma arzusunu kamçılıyor. Doğrusunu isterseniz iyi de bir rüzgar yakaladı. Muharrem İnce de bu şansı yakalamıştı.
Toplumsal rahatsızlık öylesine büyük ki muhalefet adına yaprak kımıldasa onu kasırgaya dönüştürecekler ama muhalefet ondan bile aciz. Saray bütün muhalefeti öylesine kuyruğu haline getirdi ki toplumsal rahatsızlığa karşılık verebilmeleri mümkün görünmüyor.
Belki bu yüzden daha birkaç ay önce Beylikdüzü Belediye Başkanı olan bir kişi bugün Cumhurbaşkanlığına doğru ilerliyor.
Ama ben yine de söylemeden edemiyorum İmamoğlu umarım ne yaptığını biliyordur. Umarım miting meydanlarının rüzgarını ve seçim sandığını yılmaz yıkılmaz bir kale olarak görmüyor Türkiye’nin bütün dinamiklerini hesap ediyordur. Umarım Belediye Başkanı olmakla Cumhurbaşkanı olmak arasındaki çetin ayrımı yapıyordur.
Ama çıplak gözle baktığında İmamoğlu acaba bir tuzağa doğru mu gidiyor diye düşünmekten insan kendini alamıyor. Sanki İstanbul’u kazanıp sindirmeden Cumhurbaşkanlığına yönelmesindeki hatayı hesap etmiyor. Sanki; mitinglerin ve sosyal medyanın insanı kendinden geçiren havası onun yanlış hareket etmesine neden oluyor.
İmamoğlu’nun en büyük handikapı kolay provoke olması. Hem pizzacı da hem de VİP tartışmasında bu çok açık görüldü. İnce kadar sinirlerine hakim değil. Bu saatten sonra Erdoğan’ın bu zayıf noktaya yükleneceğini bilmek için müneccim olmaya gerek var mı?
İmamoğlu ve ekibi şunu da gözardı etmemeli; İstanbul’u almak AKP’nin ve Erdoğan’ın hayat damarların kesmek demek. Önce onu yapmak stratejik olarak da daha doğru bir hamle olur. Erdoğan’ı yenmenin birinci aşaması İstanbul’daki rantını kesmek. Ama İstanbul bir fırsat olduğu kadar aynı zamanda bir risk. Hele merkezi hükümetle çelişerek, onun engellerini aşarak onu başarıyla yönetmek bir hayli zor olacak. İstanbul’u başaramazsa zaten daha ileri gidemez. Onun için İstanbul’a odaklanmak sonraki planların başarısı için de kaçınılmaz.
Çare İmamoğlu mu?
Sürekli kendine bir kurtarıcı arayan ülkede İmamoğlu bu toplumsal huzursuzluğa çare olabilir mi? Türkiye’yi bu karışık ortamdan sahil-i selamete çıkaracak entelektüel birikime, kararlılığa sahip mi?
Türkiye’nin fotoğrafına baktığınızda büyük bir krizin eşiğinde ekonomi, iliklerine kadar siyasallaşmış bir yargı, çivisi çıkmış bir devlet, her yönüyle kutuplaşmış bir toplum ve milyonlarca insanın mağduriyet yaşadığı bir Türkiye fotoğrafı ile karşı karşıyayız.
Hakimiyetin, kayıtsız şartsız sahibi olan millet, bu sıkıntılı günlerde iktidarı bir Rizelinin elinden alıp bir Trabzonluya verdiğinde problemler çözülecek gibi duruyor mu? Bunlara cevaplar başka bir yazının konusu ancak ben İmamoğlu’nun yerinde olsam erken doğumlara müsaade etmez, bugün sadece kent yönetmeye odaklanırdım.
[Alper Ender Fırat] 7.6.2019 [TR724]
Hazır bir rüzgar bulmuşken Cumhurbaşkanlığına doğru koşayım diye düşünüyor olmalı ki Trabzon’da, Giresun’da, Ordu’da mitingler yapmaya başladı.
Seçim süreci ve daha sonrasında çıktığı televizyonlarda Dış Politikadan Türkiye’nin kadim sorunlarına kadar kendisine yöneltilen sorular için ‘Ben belediye Başkanlığına adayım, bana kent rantları, yeşil alanlar, trafik gibi sorular sorun’ demiyor oluşunu garipsemiştim. Son mitingler de gösterdi ki zihninde Belediye Başkanlığından çok daha büyük arzular var.
Esen rüzgar İmamoğlu’nu başka denizlere açılma arzusunu kamçılıyor. Doğrusunu isterseniz iyi de bir rüzgar yakaladı. Muharrem İnce de bu şansı yakalamıştı.
Toplumsal rahatsızlık öylesine büyük ki muhalefet adına yaprak kımıldasa onu kasırgaya dönüştürecekler ama muhalefet ondan bile aciz. Saray bütün muhalefeti öylesine kuyruğu haline getirdi ki toplumsal rahatsızlığa karşılık verebilmeleri mümkün görünmüyor.
Belki bu yüzden daha birkaç ay önce Beylikdüzü Belediye Başkanı olan bir kişi bugün Cumhurbaşkanlığına doğru ilerliyor.
Ama ben yine de söylemeden edemiyorum İmamoğlu umarım ne yaptığını biliyordur. Umarım miting meydanlarının rüzgarını ve seçim sandığını yılmaz yıkılmaz bir kale olarak görmüyor Türkiye’nin bütün dinamiklerini hesap ediyordur. Umarım Belediye Başkanı olmakla Cumhurbaşkanı olmak arasındaki çetin ayrımı yapıyordur.
Ama çıplak gözle baktığında İmamoğlu acaba bir tuzağa doğru mu gidiyor diye düşünmekten insan kendini alamıyor. Sanki İstanbul’u kazanıp sindirmeden Cumhurbaşkanlığına yönelmesindeki hatayı hesap etmiyor. Sanki; mitinglerin ve sosyal medyanın insanı kendinden geçiren havası onun yanlış hareket etmesine neden oluyor.
İmamoğlu’nun en büyük handikapı kolay provoke olması. Hem pizzacı da hem de VİP tartışmasında bu çok açık görüldü. İnce kadar sinirlerine hakim değil. Bu saatten sonra Erdoğan’ın bu zayıf noktaya yükleneceğini bilmek için müneccim olmaya gerek var mı?
İmamoğlu ve ekibi şunu da gözardı etmemeli; İstanbul’u almak AKP’nin ve Erdoğan’ın hayat damarların kesmek demek. Önce onu yapmak stratejik olarak da daha doğru bir hamle olur. Erdoğan’ı yenmenin birinci aşaması İstanbul’daki rantını kesmek. Ama İstanbul bir fırsat olduğu kadar aynı zamanda bir risk. Hele merkezi hükümetle çelişerek, onun engellerini aşarak onu başarıyla yönetmek bir hayli zor olacak. İstanbul’u başaramazsa zaten daha ileri gidemez. Onun için İstanbul’a odaklanmak sonraki planların başarısı için de kaçınılmaz.
Çare İmamoğlu mu?
Sürekli kendine bir kurtarıcı arayan ülkede İmamoğlu bu toplumsal huzursuzluğa çare olabilir mi? Türkiye’yi bu karışık ortamdan sahil-i selamete çıkaracak entelektüel birikime, kararlılığa sahip mi?
Türkiye’nin fotoğrafına baktığınızda büyük bir krizin eşiğinde ekonomi, iliklerine kadar siyasallaşmış bir yargı, çivisi çıkmış bir devlet, her yönüyle kutuplaşmış bir toplum ve milyonlarca insanın mağduriyet yaşadığı bir Türkiye fotoğrafı ile karşı karşıyayız.
Hakimiyetin, kayıtsız şartsız sahibi olan millet, bu sıkıntılı günlerde iktidarı bir Rizelinin elinden alıp bir Trabzonluya verdiğinde problemler çözülecek gibi duruyor mu? Bunlara cevaplar başka bir yazının konusu ancak ben İmamoğlu’nun yerinde olsam erken doğumlara müsaade etmez, bugün sadece kent yönetmeye odaklanırdım.
[Alper Ender Fırat] 7.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Ödetiyorlar! Kimse ‘kına yakamayacak’ artık… [Ramazan Faruk Güzel]
Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi çok tartışılan bir karar verdi, hücredeki bir hakim ile ilgili… Ülkede gündemin jet hızıyla değiştiği bir ortamda bu skandal karar arada kaynayıp gitti.
Aslında verilmiş olan kararın arka planında ülke ve yargı camiası adına tam bir derin trajedi vardı. Buna çok az insan vakıftı, bilenler de meselenin üzerine çok durmadı ve öylece geçip gitti. Eski bir yargı mensubu olarak da bu meseleye parmak basmak istediğimden bu yazıyı kaleme alıyorum.
…
“15 Temmuz Kurmaca Darbe” sonrasında ortada hiçbir somut delil olmamasına rağmen, diğer 5 bine yakın yargı mensubu ile birlikte ihraç edilen ve hapse gönderilen bir hakimin o zamandan beri hücrede tutulması ve Timur Demir isimli bu yargıcın en son olarak Anayasa Mahkemesi’ne bu “insanlık suçu” ile ilgili başvurması ve AYM’nin “Tek Kişilik Koğuşta Tutulmanın Kötü Muamele Yasağını İhlal Ettiği İddiasının Kabul Edilemez Olduğu” yönündeki kararı ve bu kararın arkasında yatan sebepleri irdeleyelim kısaca…
AYM SÜRECİ
Evet, Timur Demir isimli hakim 3 yıla yakındır hücrede… Onunla aynı durumda daha bir çok hakim -savcı var. “15 Temmuz Kurmaca Darbe” sonrasında halen hücrelerde tutulan binlerce insanın tam sayısını bilmiyoruz! Bir de kaçırılan, nerede tutulduğunu halen bilmediğimiz yüzlerce mağdur var. Erdoğan Rejimi’nde mağdurların isimlerine, detaylarına ulaşabilmek bile artık başlı başına bir mesele…
Timur Demir isimli hakim ile ilgili karar önemli idi ve bu insanlık suçuna son verimesi diğer sanık ve hükümlüler için de bir umut olacaktı ama AYM buna geçit vermedi!
AYM dediğiniz Yüksek Yargı ki, 2 üyesi halen hapislerde ve onların haklarına bile gözü kapalı!.. Üye Alpaslan Altan ile ilgili AİHM de Türkiye aleyhine karar verdi. Ayrıca 256 kadar yargı mensubu hakkında da Türkiye aleyhine hüküm verdi ama AYM yine sessiz!..
Ve bu Anayasa Mahkemesi’nin “İkinci Bölüm”ü 9/5/2019 tarihinde, Timur Demir (B. No: 2018/33190) başvurusunda “kötü muamele yasağının ihlali” iddiası karşısında “açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez” dedi ve geçti! Bunu da “Somut olayda tutulma koşulları bakımından asgari eşik derecesinin aşılmadığı” düşüncesi ile yapmış… Evet sayın Anayasa Mahkemesi üyeleri, bir hakim meslektaşımızın sosyal medyada sorduğu gibi soralım, “Bir hakime daha ne yapılırsa tarafınızdan asgari eşik derecesi aşılmış sayılacak!?”
AYM KARARININ SÜRECİ
– 15.07.2016: Kurgusal Darbe tarihi
– 21.07.2016: Bakanlar Kurulu tarafından 90 günlük için (adeta Takrir-i Sükun gibi) ilan edilen OHAL.
– 18.07.2016: “Darbe yaptığı(!)” gerekçesi ile Timur Demir isimli hakimin tutuklanıp Yozgat E Tipi Kapalı Cezaevine gönderilmesi. (Hakim Demir daha sonra sırayla Kırıkkale, Sincan ve Konya Ereğli Cezaevlerine gönderilmiş.)
07.10.2016: Adalet Bakanlığı’ndan gelen bir yazı ile hakim Demir tek kişilik hücreye konuldu.
02.11.2016: Hakim Demir, hücreye konulmasıyla ilgli olarak yaptığı başvurularının red olması üzerine meseleyi AYM’ye taşıdı.
27.12.2017: Tutuklu yargılamasının sürdüğü Ankara 13. ACM’deki son duruşmasında Hakim Demir için “silahlı terör örgütü üyeli(?)”nden mahkumiyet kararı verildi ve “tutukluluğunun devamı”na dendi.
01.06.2019: AYM, 3 yıla yakın zamandır hücrede tutulan Hakim Demir’in başvurusunu 9.5.2019 tarihinde reddetti ve bunu Resmi Gazete’de yayınladı.
PERDE ARKASI
Evet, AYM ölçtü biçti ve bir yargı mensubunun bu kadar uzun süre hücrede tutulması ile ilgili hukuka aykırı bir durum bulamadı. Ne de kötü bir karar verdi…
“Düşündü taşındı, ölçtü biçti.
Kahrolası, ne biçim ölçtü biçti!
Sonra kahrolası ne biçim ölçtü biçti!
Sonra baktı.
Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.
En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi…” (Müddesir Suresi/ 18-23)
…
Uzun süreli hücre hapsinin nasıl bir “insanlık suçu” olduğunu, insanlar üzerinde nasıl büyük yıkımları olduğunu tekrarlamak istemiyorum. Zira bu konuda bazı yazılar kaleme almıştım, bunlardan birisi olan TR724’deki 14.08.2018 tarihli “Hücredekiler! Ceza almamış müebbetlikler…” başlıklı yazımıza detayları havale ediyorum…
Bilenler bilir ki ısrarla hücrede tutulan kimselerle, özellikle de yargı mensupları için özel bir garez vardır ve onların durumunu merkezden sürekli olarak takip ederler. Bu hücrelikler, mutlaka zamanında bu dönemin muktedirini kızdıracak bir şey yapmıştır.
Peki Timur Demir isimli hakim, bu azgın iktidarı o kadar kızdıracak ne yaptı ki 3 yıla yakındır hücrede tutuluyor ve o kadar cezalar yağdırılıyor? Bunu öğrenmek için de google’a küçük bir arama yapmanız yeterli. Orada da göreceksiniz ki bu kadar “affedilmez!” olmak için o kadar da büyük bir vebale gerek yok! Dönemin Tek Adamı Erdoğan’la ilgili dolaylı da olsa muhalif bir karar vermeniz yeterli…
İşte Timur Demir de “Erdoğan’a kına gönderdiği için hakaretle suçlanan asker babasına beraat veren hakim”dir, ondandır affedilmezliği…
Hatırlarsınız, oğlu ve yeğenini askerdeyken kaybeden Şehit Aileleri Federasyonu’nun eski başkanı Mehmet Gençer, 14 Temmuz 2014 tarihinde eşi ile birlikte Kırıkkale Postanesi’ne giderek, elindeki poşette bulunan ve hacdan getirdiğini söylediği bir kilo kınayı Erdoğan’ın İstanbul’daki ev adresine göndermişti. Bunu da “Kürt şarkıcı Şivan Perwer ile kucaklaştığı için dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’a tepki olarak” yaptığı ifade edilmişti.
Kınanın hakaret kastı içerdiği gerekçesiyle Gençer hakkında Kırıkkale’de kamu davası açılmıştı. Yargılamanın son duruşmasında Hakim Timur Demir, sanığın beraatine karar vermişti.
Beraat kararı sonrasında Gençer’in avukatı Yavuz Kuzucu’nun şu söyleri ne kadar manidar idi:
“Bu dava sadece Mehmet Gençer ağabeyimizin yargılandığı bir dava değil. Bu davayı, Türk milletinin yargılandığı bir dava olarak görüyorum. Davanın neticesinde müvekkilim Mehmet Gençer beraat etti. Hala bir yerlerden emir almayan bağımsız, tarafsız hakimlerimizin olduğunu görmek bizler için mutluluk verici.”
“Bağımsız, tarafsız” kararlar vererek insanlara “mutluluk veren” Hakim Timur Demir’in şu anki durumu ortada, yaklaşık 3 yıldır hücrede!.. Adil kararları ile mutlu ettiklerinden birisi olsun acaba onun akibeti araştırmış, düşünmüş müdür..?!
BÖYLE HAKİMLERİN AKİBETİ…
Kimdir Hakim Timur Demir?.. Özelliklerine ve yaşadıklarına bakarsak, şu anki yargının durumu hakkında da genel bir kanaat sahibi oluruz.
Timur Demir uzun yıllar bakanlıkta çalıştıktan sonra YBP’nin (Hükümetin kurdurduğu Yargıda Birlik Platformu) ikinci sürgün kararnamesiyle Kırıkkale Hakimliği’ne gönderilmişti. Timur bey ile ilgili mesai arkadaşlarının ortak ifadesi şu:
“Gerek mesleki birikimi, gerekse sosyal çevresi itibarıyla donanımlı birisi. Karakteri itibarıyla dönemin omurgasızlarına lafını esirgemememişti.”
Nitekim bu durum Adalet Bakanlığı’ndaki YBP ekibinin yapmış olduğu fişlemelere yansımıştı, kendisi gitmeden de Kırıkkale’ye fişleme bilgileri gitmişti… Kırıkkale asliye ceza mahkemelerinde çalışmıştı. Çok cesur kararlar vermeye devam etmiş, “kına davası” ise sonu olmuştu!
Kurgusal Darbe’den sonra Kırıkkale’de ilk tutuklananlardan idi. Lojmanda kaldığı için 16 Temmuz gecesi evinde gözaltına alınmış, Pazar tutuklanmıştı. Eziyet olsun diye Kırıkkale’de F Tipi Yüksek güvenlikli cezaevi olduğu halde Yozgat E Tipi Cezaevine gönderilmiş, yaklaşık bir ay sonra da Kırıkkale F Tipi Cezaevine nakledilmişti, ordan oraya gönderilmeye devam etmişti..
Timur Hakim cezaevinde de rahat durmamış, kaldığı koğuşta arkadaşlarının Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurularının taslaklarını hazırlamalarına yardımcı olmuştu. Cezaevi idaresi ile sürekli hak mücadelesi vermişti.
Onun bu yardımları Cezaevi yönetimlerinin ve merkezdeki muktedirlerin de dikkatinden kaçmamış ve onu tamamen tecrit etmenin yolunu tutmuşlardı!
Ve evet, Timur Hakim 3 yıldır hücrede, tecritte…
Erdoğan ya da onun yakın dairesindeki birisine ait davada, işlemde onun iradesine muhalif kimselerin başına gelen genelde bu…
İhraç edilen yargı mensuplarının hemen hepsi de aynı şekilde;
Ya muktedirlerin işine gelmeyen bir karar vermiş, ya da verebilecek potansiyelde olmak…
Buna kılıf hazır: “FETÖ”!
Bu çok kullanışlı ve ülke içindeki 82 milyon insanın hepsine de bir şekilde uydurulabilicek bir kılıf hem de… Yargıyı böyle ekarte ettikten sonra diğer muhalifleri gruplar halinde yok etmek çok daha kolay oldu.
Şimdilerde “böyle yargı mı olur, yok mu cesur kararlar verecek savcı- hakim?” diye sızlanılıyor…
Ama samimiyetsiz kaçıyor. Sahip çıkılmadı cesur olmaya çalışanlar…
Kendimle ilgili de biliyorum; Erdoğan’ın eşinin mal varlığına dair bilgi paylaşan Hollandalı bir gazeteciye beraat verdim diye beni attıklarında kimseleri bulamadım yanımda. Hakkımda linç kampanyası başladığında da aynı vurdumduymazlık vardı. (Vaktinde çıkmasaydı ben de hücredeydim, ya da ona bile gerek kalmadan kaybedilmiştim…)
Fakat kalan yargı mensuplarını bari cesatlendiriniz, destek olunuz. İstanbul seçimleri için verilen YSK kararında muhalif oy kullananların yaşadığı gerilimi tahmin etmek de güç değil.
Şimdi bir şeyleri düzelteceksiniz, önce Hakim Timur Demirleri hücrelerden çıkartabilirsiniz mesela… Belki sonrası da gelir. Bir denesek, bir omuz atsanız sevgili vicdan sahipleri..?!
[Ramazan Faruk Güzel] 7.6.2019 [TR724]
Aslında verilmiş olan kararın arka planında ülke ve yargı camiası adına tam bir derin trajedi vardı. Buna çok az insan vakıftı, bilenler de meselenin üzerine çok durmadı ve öylece geçip gitti. Eski bir yargı mensubu olarak da bu meseleye parmak basmak istediğimden bu yazıyı kaleme alıyorum.
…
“15 Temmuz Kurmaca Darbe” sonrasında ortada hiçbir somut delil olmamasına rağmen, diğer 5 bine yakın yargı mensubu ile birlikte ihraç edilen ve hapse gönderilen bir hakimin o zamandan beri hücrede tutulması ve Timur Demir isimli bu yargıcın en son olarak Anayasa Mahkemesi’ne bu “insanlık suçu” ile ilgili başvurması ve AYM’nin “Tek Kişilik Koğuşta Tutulmanın Kötü Muamele Yasağını İhlal Ettiği İddiasının Kabul Edilemez Olduğu” yönündeki kararı ve bu kararın arkasında yatan sebepleri irdeleyelim kısaca…
AYM SÜRECİ
Evet, Timur Demir isimli hakim 3 yıla yakındır hücrede… Onunla aynı durumda daha bir çok hakim -savcı var. “15 Temmuz Kurmaca Darbe” sonrasında halen hücrelerde tutulan binlerce insanın tam sayısını bilmiyoruz! Bir de kaçırılan, nerede tutulduğunu halen bilmediğimiz yüzlerce mağdur var. Erdoğan Rejimi’nde mağdurların isimlerine, detaylarına ulaşabilmek bile artık başlı başına bir mesele…
Timur Demir isimli hakim ile ilgili karar önemli idi ve bu insanlık suçuna son verimesi diğer sanık ve hükümlüler için de bir umut olacaktı ama AYM buna geçit vermedi!
AYM dediğiniz Yüksek Yargı ki, 2 üyesi halen hapislerde ve onların haklarına bile gözü kapalı!.. Üye Alpaslan Altan ile ilgili AİHM de Türkiye aleyhine karar verdi. Ayrıca 256 kadar yargı mensubu hakkında da Türkiye aleyhine hüküm verdi ama AYM yine sessiz!..
Ve bu Anayasa Mahkemesi’nin “İkinci Bölüm”ü 9/5/2019 tarihinde, Timur Demir (B. No: 2018/33190) başvurusunda “kötü muamele yasağının ihlali” iddiası karşısında “açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez” dedi ve geçti! Bunu da “Somut olayda tutulma koşulları bakımından asgari eşik derecesinin aşılmadığı” düşüncesi ile yapmış… Evet sayın Anayasa Mahkemesi üyeleri, bir hakim meslektaşımızın sosyal medyada sorduğu gibi soralım, “Bir hakime daha ne yapılırsa tarafınızdan asgari eşik derecesi aşılmış sayılacak!?”
AYM KARARININ SÜRECİ
– 15.07.2016: Kurgusal Darbe tarihi
– 21.07.2016: Bakanlar Kurulu tarafından 90 günlük için (adeta Takrir-i Sükun gibi) ilan edilen OHAL.
– 18.07.2016: “Darbe yaptığı(!)” gerekçesi ile Timur Demir isimli hakimin tutuklanıp Yozgat E Tipi Kapalı Cezaevine gönderilmesi. (Hakim Demir daha sonra sırayla Kırıkkale, Sincan ve Konya Ereğli Cezaevlerine gönderilmiş.)
07.10.2016: Adalet Bakanlığı’ndan gelen bir yazı ile hakim Demir tek kişilik hücreye konuldu.
02.11.2016: Hakim Demir, hücreye konulmasıyla ilgli olarak yaptığı başvurularının red olması üzerine meseleyi AYM’ye taşıdı.
27.12.2017: Tutuklu yargılamasının sürdüğü Ankara 13. ACM’deki son duruşmasında Hakim Demir için “silahlı terör örgütü üyeli(?)”nden mahkumiyet kararı verildi ve “tutukluluğunun devamı”na dendi.
01.06.2019: AYM, 3 yıla yakın zamandır hücrede tutulan Hakim Demir’in başvurusunu 9.5.2019 tarihinde reddetti ve bunu Resmi Gazete’de yayınladı.
PERDE ARKASI
Evet, AYM ölçtü biçti ve bir yargı mensubunun bu kadar uzun süre hücrede tutulması ile ilgili hukuka aykırı bir durum bulamadı. Ne de kötü bir karar verdi…
“Düşündü taşındı, ölçtü biçti.
Kahrolası, ne biçim ölçtü biçti!
Sonra kahrolası ne biçim ölçtü biçti!
Sonra baktı.
Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.
En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi…” (Müddesir Suresi/ 18-23)
…
Uzun süreli hücre hapsinin nasıl bir “insanlık suçu” olduğunu, insanlar üzerinde nasıl büyük yıkımları olduğunu tekrarlamak istemiyorum. Zira bu konuda bazı yazılar kaleme almıştım, bunlardan birisi olan TR724’deki 14.08.2018 tarihli “Hücredekiler! Ceza almamış müebbetlikler…” başlıklı yazımıza detayları havale ediyorum…
Bilenler bilir ki ısrarla hücrede tutulan kimselerle, özellikle de yargı mensupları için özel bir garez vardır ve onların durumunu merkezden sürekli olarak takip ederler. Bu hücrelikler, mutlaka zamanında bu dönemin muktedirini kızdıracak bir şey yapmıştır.
Peki Timur Demir isimli hakim, bu azgın iktidarı o kadar kızdıracak ne yaptı ki 3 yıla yakındır hücrede tutuluyor ve o kadar cezalar yağdırılıyor? Bunu öğrenmek için de google’a küçük bir arama yapmanız yeterli. Orada da göreceksiniz ki bu kadar “affedilmez!” olmak için o kadar da büyük bir vebale gerek yok! Dönemin Tek Adamı Erdoğan’la ilgili dolaylı da olsa muhalif bir karar vermeniz yeterli…
İşte Timur Demir de “Erdoğan’a kına gönderdiği için hakaretle suçlanan asker babasına beraat veren hakim”dir, ondandır affedilmezliği…
Hatırlarsınız, oğlu ve yeğenini askerdeyken kaybeden Şehit Aileleri Federasyonu’nun eski başkanı Mehmet Gençer, 14 Temmuz 2014 tarihinde eşi ile birlikte Kırıkkale Postanesi’ne giderek, elindeki poşette bulunan ve hacdan getirdiğini söylediği bir kilo kınayı Erdoğan’ın İstanbul’daki ev adresine göndermişti. Bunu da “Kürt şarkıcı Şivan Perwer ile kucaklaştığı için dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’a tepki olarak” yaptığı ifade edilmişti.
Kınanın hakaret kastı içerdiği gerekçesiyle Gençer hakkında Kırıkkale’de kamu davası açılmıştı. Yargılamanın son duruşmasında Hakim Timur Demir, sanığın beraatine karar vermişti.
Beraat kararı sonrasında Gençer’in avukatı Yavuz Kuzucu’nun şu söyleri ne kadar manidar idi:
“Bu dava sadece Mehmet Gençer ağabeyimizin yargılandığı bir dava değil. Bu davayı, Türk milletinin yargılandığı bir dava olarak görüyorum. Davanın neticesinde müvekkilim Mehmet Gençer beraat etti. Hala bir yerlerden emir almayan bağımsız, tarafsız hakimlerimizin olduğunu görmek bizler için mutluluk verici.”
“Bağımsız, tarafsız” kararlar vererek insanlara “mutluluk veren” Hakim Timur Demir’in şu anki durumu ortada, yaklaşık 3 yıldır hücrede!.. Adil kararları ile mutlu ettiklerinden birisi olsun acaba onun akibeti araştırmış, düşünmüş müdür..?!
BÖYLE HAKİMLERİN AKİBETİ…
Kimdir Hakim Timur Demir?.. Özelliklerine ve yaşadıklarına bakarsak, şu anki yargının durumu hakkında da genel bir kanaat sahibi oluruz.
Timur Demir uzun yıllar bakanlıkta çalıştıktan sonra YBP’nin (Hükümetin kurdurduğu Yargıda Birlik Platformu) ikinci sürgün kararnamesiyle Kırıkkale Hakimliği’ne gönderilmişti. Timur bey ile ilgili mesai arkadaşlarının ortak ifadesi şu:
“Gerek mesleki birikimi, gerekse sosyal çevresi itibarıyla donanımlı birisi. Karakteri itibarıyla dönemin omurgasızlarına lafını esirgemememişti.”
Nitekim bu durum Adalet Bakanlığı’ndaki YBP ekibinin yapmış olduğu fişlemelere yansımıştı, kendisi gitmeden de Kırıkkale’ye fişleme bilgileri gitmişti… Kırıkkale asliye ceza mahkemelerinde çalışmıştı. Çok cesur kararlar vermeye devam etmiş, “kına davası” ise sonu olmuştu!
Kurgusal Darbe’den sonra Kırıkkale’de ilk tutuklananlardan idi. Lojmanda kaldığı için 16 Temmuz gecesi evinde gözaltına alınmış, Pazar tutuklanmıştı. Eziyet olsun diye Kırıkkale’de F Tipi Yüksek güvenlikli cezaevi olduğu halde Yozgat E Tipi Cezaevine gönderilmiş, yaklaşık bir ay sonra da Kırıkkale F Tipi Cezaevine nakledilmişti, ordan oraya gönderilmeye devam etmişti..
Timur Hakim cezaevinde de rahat durmamış, kaldığı koğuşta arkadaşlarının Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurularının taslaklarını hazırlamalarına yardımcı olmuştu. Cezaevi idaresi ile sürekli hak mücadelesi vermişti.
Onun bu yardımları Cezaevi yönetimlerinin ve merkezdeki muktedirlerin de dikkatinden kaçmamış ve onu tamamen tecrit etmenin yolunu tutmuşlardı!
Ve evet, Timur Hakim 3 yıldır hücrede, tecritte…
Erdoğan ya da onun yakın dairesindeki birisine ait davada, işlemde onun iradesine muhalif kimselerin başına gelen genelde bu…
İhraç edilen yargı mensuplarının hemen hepsi de aynı şekilde;
Ya muktedirlerin işine gelmeyen bir karar vermiş, ya da verebilecek potansiyelde olmak…
Buna kılıf hazır: “FETÖ”!
Bu çok kullanışlı ve ülke içindeki 82 milyon insanın hepsine de bir şekilde uydurulabilicek bir kılıf hem de… Yargıyı böyle ekarte ettikten sonra diğer muhalifleri gruplar halinde yok etmek çok daha kolay oldu.
Şimdilerde “böyle yargı mı olur, yok mu cesur kararlar verecek savcı- hakim?” diye sızlanılıyor…
Ama samimiyetsiz kaçıyor. Sahip çıkılmadı cesur olmaya çalışanlar…
Kendimle ilgili de biliyorum; Erdoğan’ın eşinin mal varlığına dair bilgi paylaşan Hollandalı bir gazeteciye beraat verdim diye beni attıklarında kimseleri bulamadım yanımda. Hakkımda linç kampanyası başladığında da aynı vurdumduymazlık vardı. (Vaktinde çıkmasaydı ben de hücredeydim, ya da ona bile gerek kalmadan kaybedilmiştim…)
Fakat kalan yargı mensuplarını bari cesatlendiriniz, destek olunuz. İstanbul seçimleri için verilen YSK kararında muhalif oy kullananların yaşadığı gerilimi tahmin etmek de güç değil.
Şimdi bir şeyleri düzelteceksiniz, önce Hakim Timur Demirleri hücrelerden çıkartabilirsiniz mesela… Belki sonrası da gelir. Bir denesek, bir omuz atsanız sevgili vicdan sahipleri..?!
[Ramazan Faruk Güzel] 7.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
2’nci Johnson Mektubu’na Saray sessiz… [Semih Ardıç]
Amerika’nın şakası yok!
Ekonominin bir sene içinde ikinci defa dibe batıp batmayacağını Türkiye’nin Rus hava savunma sistemi S-400’ü teslim alıp almaması belirleyecek.
Çok bilinmeyenli denklemde Amerika hesaba katılmadığı için “çözüm” diye takdim edilenlerin hiçbiri geçerli değil.
BAYRAMDA NE OLDU?
2018 senesini küçülerek kapatan Türkiye’de millî gelir 2019’un ilk üç ayında yüzde 2,6 azalmıştı.
Kriz devam ederken, bayramda Türkiye tatilde iken yurt dışı piyasalarda dolar bir ara 5,67 TL’ye kadar geriledi.
Ekonomide böyle bir düşüşü makul kılacak herhangi bir veri açıklanmadığına göre dolar niye bu kadar geriledi?
Sebep malum: Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti yine algı ile hakikati değiştirmeye yeltendi.
Dokuz günlük bayram tatili başlamadan evvel 31 Mayıs Cuma günü Saray dört bir koldan, “Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump teknik heyet teklifimiz kabul etti.” yalanını tedavüle sürdü.
KAŞ YAPAYIM DERKEN…
Bunun üzerine yabancılar TL’de bayram olacağı vehmi ile birbirini tahrik etti.
Yabancı yatırımcının o iddiayı Borsa İstanbul’da ya da bankalardaki muhatapları ile görüşmesine fırsat kalmadan tatil başladı.
Esasında Saray yabancılara arayıp da bulamadıkları bir fırsatı kendi eliyle sundu. Bayram dönüşü için TL’den çıkmak ve daha ucuza döviz satın almak için sığ bir piyasada yapılan satışlarla kur bir anda 30 kuruş düştü.
Sair vakitlerde 1 milyar dolar tutarında satışın 2 kuruş indiremeyeceği kur birkaç 100 milyon dolar satışla 5,70 TL’ye iniverdi.
7 Haziran Cuma günü piyasalar açıldığında dolar yönünü tekrar yukarı çevirdi. Dolar cuma akşam saatlerinde 5,84 TL civarında seyrediyordu.
Herkes yerini aldı, çarpışma öncesi emniyet kemerini bağladı.
TL’DE KALICI TOPARLANMA KAF DAĞI’NIN ARDINDA
Dolar yeniden yükselecek. Türk Lirası’nın kısa vadede kendine gelebilmesi Kaf Dağı’nın ardında Zümrüd ü Anka kuşunu görebilmek kadar uzak bir ihtimal.
Saray’ın “anlaştık” yalanının mumu sönmeye başladı. Okyanus ötesinden Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a mektup gönderildiğini yine Amerika’dan öğrendik.
“Çok gizli” mektup, Amerikan Savunma Bakanı Vekili Patrick Shanahan tarafından mevkidaşı Hulusi Akar’a 6 Haziran’da iletilmiş.
Muteber diplomasi dergisi Foreign Policy (FP) o mektupta nelerin yazdığını tek tek şerh etti.
Türkiye ile ABD arasında her an ipleri kopma noktasına götürebilecek bir krizde gönderilen mektubun FP’ye sızdırılması manidar.
MEKTUBUN SIZDIRILMASI ANKARA’YA MESAJ
Pentagon, Saray’ın yalanlarından bıkmış olmalı ki muhtemel çarpıtmaların önüne geçmek maksadıyla mektubun muhtevasını sızdırdı.
Akar’ın aldığı mektup en az ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından 5 Haziran 1964’te dönemin başbakanı İsmet İnönü’ye gönderilen mektup kadar ağır.
2’nci mektubun tek farkı ilkinin 55’inci yıl dönümünden 1 gün sonra gelmiş olmasıdır. 6 Haziran 2019’da alınan mektupta Saray’ın iddia ettiği gibi teknik heyet vs’den bahsedilmiyor.
S-400’den vazgeçilmemesi halinde Türkiye’nin Amerikan yapımı F-35 taarruz uçağı proje ortaklığına son verileceği vurgulanıyor.
F-35 taarruz uçağı hakkında 12 Haziran’da yapılacak bir toplantıya Türkiye’nin katılımının engelleneceği de kaydediliyor.
MEKTUPTA HANGİ MÜEYYİDELER VAR?
*Türkiye’nin F-35 programına katılımı 31 Temmuz 2019 tarihinde askıya alınacak.
*Şu an Arizona’daki Luke Hava Üssü ile Florida’daki Eglin Hava Üssü’nde F-35 uçaklarının kullanımı konusunda eğitim gören 42 Türk öğrencinin bu tarihe kadar ABD’yi terk etmesi istenecek.
*F-35 Ortak Program Ofisi’ne ait olan bu üslere Türk Hava Kuvvetleri personelinin girişi yasaklanacak.
*Haziran ayında ABD’ye gitmesi planlanan 20 pilot ile temmuz-kasım arasında gidecek 14 pilotun eğitim süreci askıya alınacak.
*Türkiye’de F-35’ler için parça üreten firmalara yeni iş verilmeyecek; mevcut işler “alternatif kaynaklara” aktarılacak.
MÜEYYİDELER DAHA ÖNCE DE İLETİLMİŞ
Foreign Policy dergisi, ABD Savunma Bakan Vekili Shanahan’ın mevkidaşı Akar ile yaptığı telefon konuşmasında aynı müeyyidelerden bahsettiğini de vurguluyor.
Füze krizinde sadece Trump’ın söz sahibi olduğunu zanneden AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, Kongre’nin müeyyide bahsinde şaka yapmadığını anlamamakta ısrar ediyor.
Rusya’dan askerî sistemler satın alanlar için çıkarılan CAATSA Kanunu’nda yer alan müeyyideler Türkiye için telaffuz ediliyor.
Böyle bir adım atıldığında askerî ve malî açıdan nasıl bir darboğaza girileceğini merak edenler doğu komşumuz İran’a bakabilir.
Petrol ve doğalgaz zengini İran’da benzin ve motorin karne ile satılıyor, enflasyon yüzde 200’leri geçti.
ABD’nin hasımları ile mücadele için çıkardığı CAATSA krizle boğuşan ve enerjide tamamen dışa bağımlı hale gelmiş Türkiye için felaket olur.
GEÇEN AY SON İKAZ GELMİŞTİ
ABD geçen ay Türkiye’ye F-35 parçalarının sevkıyatını durdurmuş ve Türkiye’ye Haziran başına kadar mühlet tanımıştı.
Verilen süre dolunca da S-400 sisteminin teslim alınması halinde ne gibi müeyyidelerle karşılaşılacağı Shanahan mektubu ile hülâsa edildi.
Makaleyi kaleme aldığım esnada ajanslar flaş bir haber daha geçti.
Rusya’da S-400 sistemini imal eden kamu şirketi ROSTEC’in başkanı Çemezov’un, “S-400 sisteminin Türkiye’ye teslimini iki ay içinde başlıyoruz.” beyanatı gösteriyor ki bu saatten sonra Erdoğan vazgeçse Rusya vazgeçmeyecek.
YA S-400 YA F-35, SEÇ BİRİNİ!
Akar’a gelen Shanahan Mektubu’nu duymazdan gelen Saray daha evvel olduğu gibi yine Rusya’nın arkasına saklandı.
Amerikalıları çileden çıkaran bir iki yüzlülükle masadan kazançlı çıkılacağını zannedenler yanılıyor.
Piyasalara pompalanan haberlerin doğruluk derecesi er ya da geç ortaya çıkar. Erdoğan, 31 Mart’ta kaybettiği İstanbul’u geri almak için her yolu mübah sayıyor.
Doların seçmen davranışında ne kadar tesirli olduğunu 31 Mart’ta iliklerine kadar hissetti.
ERDOĞAN’IN OYALAMA TAKTİKLERİ
Erdoğan, 23 Haziran’a kadar okyanus ötesinden herhangi bir hamle gelmesini istemiyor ve doları 6 liranın altında tutmaya çalışıyor.
Bunun içindir ki kendisine zaman kazandıracak taktikleri sonuna kadar kullanacak. “Teknik heyet” teklifi oyalama taktiklerinden biriydi, Amerikalı muhataplar hiç oralı olmadı.
Gelin görün ki Saray’daki hesap okyanus ötesine uymuyor.
4 Haziran’da Ankara’ya gelen mektubun mesajı gayet berrak: S-400’de uzatma dakikaları bitmek üzere ve lütfen nihaî kararınızı bize bildirin!
[Semih Ardıç] 8.6.2019 [TR724]
Ekonominin bir sene içinde ikinci defa dibe batıp batmayacağını Türkiye’nin Rus hava savunma sistemi S-400’ü teslim alıp almaması belirleyecek.
Çok bilinmeyenli denklemde Amerika hesaba katılmadığı için “çözüm” diye takdim edilenlerin hiçbiri geçerli değil.
BAYRAMDA NE OLDU?
2018 senesini küçülerek kapatan Türkiye’de millî gelir 2019’un ilk üç ayında yüzde 2,6 azalmıştı.
Kriz devam ederken, bayramda Türkiye tatilde iken yurt dışı piyasalarda dolar bir ara 5,67 TL’ye kadar geriledi.
Ekonomide böyle bir düşüşü makul kılacak herhangi bir veri açıklanmadığına göre dolar niye bu kadar geriledi?
Sebep malum: Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti yine algı ile hakikati değiştirmeye yeltendi.
Dokuz günlük bayram tatili başlamadan evvel 31 Mayıs Cuma günü Saray dört bir koldan, “Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump teknik heyet teklifimiz kabul etti.” yalanını tedavüle sürdü.
KAŞ YAPAYIM DERKEN…
Bunun üzerine yabancılar TL’de bayram olacağı vehmi ile birbirini tahrik etti.
Yabancı yatırımcının o iddiayı Borsa İstanbul’da ya da bankalardaki muhatapları ile görüşmesine fırsat kalmadan tatil başladı.
Esasında Saray yabancılara arayıp da bulamadıkları bir fırsatı kendi eliyle sundu. Bayram dönüşü için TL’den çıkmak ve daha ucuza döviz satın almak için sığ bir piyasada yapılan satışlarla kur bir anda 30 kuruş düştü.
Sair vakitlerde 1 milyar dolar tutarında satışın 2 kuruş indiremeyeceği kur birkaç 100 milyon dolar satışla 5,70 TL’ye iniverdi.
7 Haziran Cuma günü piyasalar açıldığında dolar yönünü tekrar yukarı çevirdi. Dolar cuma akşam saatlerinde 5,84 TL civarında seyrediyordu.
Herkes yerini aldı, çarpışma öncesi emniyet kemerini bağladı.
TL’DE KALICI TOPARLANMA KAF DAĞI’NIN ARDINDA
Dolar yeniden yükselecek. Türk Lirası’nın kısa vadede kendine gelebilmesi Kaf Dağı’nın ardında Zümrüd ü Anka kuşunu görebilmek kadar uzak bir ihtimal.
Saray’ın “anlaştık” yalanının mumu sönmeye başladı. Okyanus ötesinden Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a mektup gönderildiğini yine Amerika’dan öğrendik.
“Çok gizli” mektup, Amerikan Savunma Bakanı Vekili Patrick Shanahan tarafından mevkidaşı Hulusi Akar’a 6 Haziran’da iletilmiş.
Muteber diplomasi dergisi Foreign Policy (FP) o mektupta nelerin yazdığını tek tek şerh etti.
Türkiye ile ABD arasında her an ipleri kopma noktasına götürebilecek bir krizde gönderilen mektubun FP’ye sızdırılması manidar.
MEKTUBUN SIZDIRILMASI ANKARA’YA MESAJ
Pentagon, Saray’ın yalanlarından bıkmış olmalı ki muhtemel çarpıtmaların önüne geçmek maksadıyla mektubun muhtevasını sızdırdı.
Akar’ın aldığı mektup en az ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından 5 Haziran 1964’te dönemin başbakanı İsmet İnönü’ye gönderilen mektup kadar ağır.
2’nci mektubun tek farkı ilkinin 55’inci yıl dönümünden 1 gün sonra gelmiş olmasıdır. 6 Haziran 2019’da alınan mektupta Saray’ın iddia ettiği gibi teknik heyet vs’den bahsedilmiyor.
S-400’den vazgeçilmemesi halinde Türkiye’nin Amerikan yapımı F-35 taarruz uçağı proje ortaklığına son verileceği vurgulanıyor.
F-35 taarruz uçağı hakkında 12 Haziran’da yapılacak bir toplantıya Türkiye’nin katılımının engelleneceği de kaydediliyor.
MEKTUPTA HANGİ MÜEYYİDELER VAR?
*Türkiye’nin F-35 programına katılımı 31 Temmuz 2019 tarihinde askıya alınacak.
*Şu an Arizona’daki Luke Hava Üssü ile Florida’daki Eglin Hava Üssü’nde F-35 uçaklarının kullanımı konusunda eğitim gören 42 Türk öğrencinin bu tarihe kadar ABD’yi terk etmesi istenecek.
*F-35 Ortak Program Ofisi’ne ait olan bu üslere Türk Hava Kuvvetleri personelinin girişi yasaklanacak.
*Haziran ayında ABD’ye gitmesi planlanan 20 pilot ile temmuz-kasım arasında gidecek 14 pilotun eğitim süreci askıya alınacak.
*Türkiye’de F-35’ler için parça üreten firmalara yeni iş verilmeyecek; mevcut işler “alternatif kaynaklara” aktarılacak.
MÜEYYİDELER DAHA ÖNCE DE İLETİLMİŞ
Foreign Policy dergisi, ABD Savunma Bakan Vekili Shanahan’ın mevkidaşı Akar ile yaptığı telefon konuşmasında aynı müeyyidelerden bahsettiğini de vurguluyor.
Füze krizinde sadece Trump’ın söz sahibi olduğunu zanneden AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, Kongre’nin müeyyide bahsinde şaka yapmadığını anlamamakta ısrar ediyor.
Rusya’dan askerî sistemler satın alanlar için çıkarılan CAATSA Kanunu’nda yer alan müeyyideler Türkiye için telaffuz ediliyor.
Böyle bir adım atıldığında askerî ve malî açıdan nasıl bir darboğaza girileceğini merak edenler doğu komşumuz İran’a bakabilir.
Petrol ve doğalgaz zengini İran’da benzin ve motorin karne ile satılıyor, enflasyon yüzde 200’leri geçti.
ABD’nin hasımları ile mücadele için çıkardığı CAATSA krizle boğuşan ve enerjide tamamen dışa bağımlı hale gelmiş Türkiye için felaket olur.
GEÇEN AY SON İKAZ GELMİŞTİ
ABD geçen ay Türkiye’ye F-35 parçalarının sevkıyatını durdurmuş ve Türkiye’ye Haziran başına kadar mühlet tanımıştı.
Verilen süre dolunca da S-400 sisteminin teslim alınması halinde ne gibi müeyyidelerle karşılaşılacağı Shanahan mektubu ile hülâsa edildi.
Makaleyi kaleme aldığım esnada ajanslar flaş bir haber daha geçti.
Rusya’da S-400 sistemini imal eden kamu şirketi ROSTEC’in başkanı Çemezov’un, “S-400 sisteminin Türkiye’ye teslimini iki ay içinde başlıyoruz.” beyanatı gösteriyor ki bu saatten sonra Erdoğan vazgeçse Rusya vazgeçmeyecek.
YA S-400 YA F-35, SEÇ BİRİNİ!
Akar’a gelen Shanahan Mektubu’nu duymazdan gelen Saray daha evvel olduğu gibi yine Rusya’nın arkasına saklandı.
Amerikalıları çileden çıkaran bir iki yüzlülükle masadan kazançlı çıkılacağını zannedenler yanılıyor.
Piyasalara pompalanan haberlerin doğruluk derecesi er ya da geç ortaya çıkar. Erdoğan, 31 Mart’ta kaybettiği İstanbul’u geri almak için her yolu mübah sayıyor.
Doların seçmen davranışında ne kadar tesirli olduğunu 31 Mart’ta iliklerine kadar hissetti.
ERDOĞAN’IN OYALAMA TAKTİKLERİ
Erdoğan, 23 Haziran’a kadar okyanus ötesinden herhangi bir hamle gelmesini istemiyor ve doları 6 liranın altında tutmaya çalışıyor.
Bunun içindir ki kendisine zaman kazandıracak taktikleri sonuna kadar kullanacak. “Teknik heyet” teklifi oyalama taktiklerinden biriydi, Amerikalı muhataplar hiç oralı olmadı.
Gelin görün ki Saray’daki hesap okyanus ötesine uymuyor.
4 Haziran’da Ankara’ya gelen mektubun mesajı gayet berrak: S-400’de uzatma dakikaları bitmek üzere ve lütfen nihaî kararınızı bize bildirin!
[Semih Ardıç] 8.6.2019 [TR724]
Medrese-i Yusufiyede ‘İkiz Hidayet’ [Cemil Tokpınar]
Ramazan Bayramının ikinci günüydü. Bir grup arkadaşımızla yaptığımız Risale ve Pırlanta dersinin sonunda sohbet ediyorduk. Harun Tokak Hocamız kendisine ulaşan bir WhatsApp mesajından bahsetti. Daha önce hapiste kalmış ve tahliye olmuş bir kardeşimizin yaşadığı bir bayram hatırasını okumak istediğini belirtti. Bir bayram hatırasının sınırlarını aşan, birkaç ayda gerçekleşen muhteşem “ikiz hidayet” öyküsüydü okudukları. Hem kendisi okurken ağlıyor, boğazına yumruklar düğümleniyor ve zaman zaman sesi kesiliyordu, hem de bizleri ağlatıyordu. Hikâye bitince Harun Hocamdan bana göndermesini istedim. Sonra paylaştım, tekrar ağlayarak bir bayramlaşma ziyaretinde okudum.
Sonra kaynağını merak ettim. Çünkü sormak istediklerim vardı. Maalesef sosyal medyada, özellikle WhatsApp paylaşımlarında çok sık yapılan bir yanlış var, çoğunlukla kaynağın paylaşılmaması. Daha sonra araştırmalarım neticesinde kaynağı buldum. Olayı yaşayan ve Twitter’da paylaşan Seyyah isimli kardeşimizle irtibat kurarak yazımda kullanmak istediğimi belirttim ve bazı sorular yönelttim. Seyyah’ın bana göndermiş olduğu düzeltmeler, açıklamalar ve yeni bilgilerle onun üslubuna sadık kalarak, onun ağzından bu güzel ve ibretli hatırayı istifadenize sunuyorum:
“Bir kaç ay önce iktidara ait afiş yırttığı ve bunu sosyal medyada paylaştığı için 25 yaşlarında iki genç getirilmişti koğuşumuza. İkizdi gençler. Omuzlarında jilet izleri ve kollarında garip şekiller içeren dövmeler vardı. Kendi anlattıklarına göre bu gençler daha önce de uyuşturucudan birkaç ay yatmışlardı. Anneleri onlar küçük yaştayken vefat etmiş, babaları da kendisini içkiye vermiş, çocukları hiç de umurunda değildi. Aile nedir bilmiyorlardı. Aile terbiyesinden uzak kalmışlar, otellerde ve farklı yerlerde birlikte çalışıp hayatın zorlukları ile erkenden tanışmışlar ve hayatın ağır yükünü birlikte omuzlamak zorunda kalmışlardı. Hapishanede babalarından bir destek de gelmeyince koğuşça oda oda gençlerin haftalık kantin ihtiyaçlarını karşıladık. Onlar da bunun altında kalmamak için ellerinden geldiğince yemek dağıtımı, bulaşık, temizlik gibi işlerde çaba sarf ediyorlardı.
“Aile ortamından mahrum kalmış olsalar da onurluydular, çalışkandılar. Belki eğitim de görmemişlerdi, ama akıllıydılar. Hepimiz bu gençleri çok sevmiştik. Onlar da bizleri çok sevmişlerdi. Bizimle birlikte sekiz vakit namaza başladılar. Evet, sekiz vakit diyorum; evvabin, teheccüd ve duha namazlarını dahi aksatmadan kılıyorlardı. Namazlarını kılarken uzaktan göz ucuyla seyrederdim onları. Hallerinde ortamda bulunmaktan kaynaklı bir riya, bir gösteriş gibi tavırları da yoktu. Namazdan sonra ellerini açarlar, gözlerini kapatıp içli içli dua ederlerdi.
“Onlardaki bu büyük değişime koğuştaki arkadaşlar, hepimiz hayran olmuştuk. Yardımcı Doçent olan öğretim üyesi bir arkadaşımızdan Kur’an okumasını öğrenmişlerdi. Öyle bir dönüş yapmışlardı ki, geçmişi tamir etmek, eksiklerini gidermek için can atıyorlardı. Onların arzuları üzerine özel ilmihal dersleri yapılıyordu. Namaz kılarken takkeyi ihmal etmezler, sonundaki tesbihata katılırlardı. Kuşluk namazından hemen sonra bir günlük kaza namazı kılmayı kendilerine bir program yapmışlar, asla terk etmiyorlardı. Pazartesi Perşembe günleri ise mutlaka oruç tutarlardı. Neredeyse ellerinden tespih hiç düşmez, günlük dualarını ve Cevşen’in Türkçe yazılısını okurlardı.
“Bir ara uyuşturucudan hapis yatmış olanı şöyle demişti: ‘Ben daha önce de İstanbul’da 4 ay kadar hapis yatmıştım. Yatağıma uzanırken tişörtümün içine göğüs hizama kitap koymadan uyuyamazdım. Çünkü emin olamıyordum ki gece birisi gelip bıçak gibi sivri bir şeyle bana zarar vermesin. Ama şimdi bu ortama bakıyorum, tek bir dolapta bile kilit göremiyorum. Hiç kimseden öyle bir endişem yok burada. Buradaki insanlara nasıl terörist muamelesi yapıyorlar, hiç anlam veremiyorum.’
“Bir gün bahçedeyim. Masamın üzerinde Risalem ve not aldığım defterim var, okuduğum bölümden notlarımı alıyorum. Küçücük bahçede belki 25 kişi var, kimi volta atıyor yanındaki arkadaşıyla, kimi elinde tespih, dua ede ede dört dönüyor, kimi de elindeki çayı yudumluyor. Bilenlerin bildikleri haller… 20-25 kişinin olduğu o küçücük mekanda sanki kimse yokmuş da sadece ben ve önümdeki kırmızı kitap varmışçasına kendimi kaptırmışlığımı nazik bir ses bozuveriyor: ‘Abi kusura bakma, bir şey sormak istiyorum. Sen devamlı bu kitapları okuyorsun, notlar çıkarıp duruyorsun, ne var bu kitaplarda seni çeken?’
“Ben o anki portreyi hiç unutamıyorum. Kollarında dövme ve jilet izleri olan bir genci Cenab-ı Hak hiç tahmin edemeyeceğim vesilelerle sevk ediyor, masamın kenarına diz çöktürüp oturtuyor ve ‘Bana Allah’ımı anlat” dedirtiyor. Ben bu rikkate gelmiş ruh haletimi karşımdaki gence hissettirmeme gayretiyle sesimi ve mimiklerimi toparlamaya çalışarak kısa ve öz bir şekilde Nurların ne olduğunu, Üstadım Bediüzzaman’ın kim olduğunu tane tane dilimin döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Sonra o ana kadarki rahmet esintili İlâhî sevkin bir sürprizi daha tulû ediyor ve o nazik rica geliyor: ‘Abi her gün belli bir saat ayırsan bana, o not almış olduğun yerleri bana anlatsan, ben de onları not defterime yazsam, bana yardımcı olabilir misin?..’ Sonraki 2-3 aylık birlikteliğimizi Nurların dersleriyle geçirdik.
“Hiç unutamadığım bir hatıra da koğuşça doğum günlerini kutlamamızdı. Verilen özel kimlikte doğum günleri yazıyordu. İkiz oldukları için ikisinin doğum gününü aynı anda yapmıştık. Büyük bir bisküvili pasta hazırlayıp bahçede gençlere sürpriz yapıp gönüllerini almıştık. Gençler buna çok sevinmişler, ‘Hayatımızda ilk kez doğum günümüz kutlandı’ diyerek mutlu olmuşlardı.
“Şimdi başa dönüyorum. Medrese-i Yusufiyede üçüncü bayramımızdı. Bayram sabahı bahçemize özel bayram soframızı kurduk. Neler yoktu ki soframızda, bir kuş sütü eksikti. Kahvaltımızı bitirdikten ve sofraları kaldırdıktan sonra bayramlaşmak için sayım düzenini aldık. Önce bazı arkadaşlar böyle bir gurbet ortamında bayram ile ilgili duygu ve düşüncelerini anlatmak üzere söz aldılar. Arkadaşlar konuştukça belli belirsiz şekilde ama gittikçe artan bir tonda hıçkırık sesleri kaplar oldu ortamı. Oldukça duygulu bir atmosfer oluşmuştu. Çoğu arkadaş konuştu veya konuşmak istese de bir iki cümleden sonra hıçkırıkları ile kalakaldı.
“Sonra söz almak için bir el daha kalktı. ‘Ben de bir şeyler söylemek istiyorum’ dedi ikizlerden büyük olanı. Onun da gözleri dolu doluydu. ‘Ben ilk defa böyle bir atmosferle karşı karşıyayım. Burada bu kadar güzel insanla ben niçin buradayım, hâlâ anlamış değilim. Şimdi burada herkes ailesinden, çocuklarından ve onlara olan sevgisinden, hasretlerinden bahsetti. Ben ve kardeşim anne baba sevgisi nedir, aile ortamı nasıldır görmedik, bilmedik ve tatmadık. Bundan dolayı burada konuşan ağabeylerimi tam olarak anlamış da olmayabilirim. Ama bir şeyi burada ilk kez tadıyorum, ilk kez idrak ediyorum, onu söylemeden de edemeyeceğim. Onun için söz almak istedim. Evet, ben burada kardeşlik nedir, merhamet nedir, şefkat nedir, fedakârlık nedir onu öğrendim. Belki benim ve kardeşimin şu zamana kadar düzgün bir aile ortamı olmadı; ama ben işte şimdi burada 40 kişilik ailemi buldum.’
“Bu sözleri söyledikten sonra da zaten kelimeler boğazında düğümlenivermişti. Kaderin gençlerle müsaade ettiği 4-5 aylık birlikteliğimiz gardiyanın soğuk, paslı ve hantal demir kapıdan ‘Tahliyee!’ diye yankılanan sesiyle noktalanıyordu. İkizlerimize artık özgürlük yolu gözükmüştü.15 dakikaya kadar eşyalarını hazırlamaları istendi. Hemen apar topar eşyalarını çantalarına koydular. Son sözlerini söylemek için büyük olanı ikinci kata çıkan merdivenin basamaklarına çıkıp bize döndü ve dedi ki: ‘Sizler belki garip karşılayacaksınız ama buradan ayrıldığıma ve tahliye olduğuma sevinemiyorum. Tam tersi sizler gibi güzel insanlardan ayrılacağıma üzülüyorum. Belki abarttığımı zannedebilirsiniz ama şu anki duygularımı dile getiriyorum. Aslında burada iyiydik. Müsaade etseler bir müddet daha burada sizinle kalmayı tercih ederdim. Ama biliyorum ki buna müsaade etmezler. Zaten çıktığımızda da gidecek yerimiz dahi belli değil. Elimizde çantamız, başımızın çaresine bakacağız artık. Burada öğrendiğim şeyleri inşallah devam ettireceğim. Namazlarımı bırakmayacağım. Eski hallerime de tövbe ederek buradan çıkıyorum. Hakkım varsa ben hakkımı helal ediyorum. Sizler de helal edin. İnşallah sizler de en kısa zamanda tahliye olur ve çoluk çocuğunuza kavuşursunuz. Hepiniz Allah’a emanet olun.’
“Biraz sonra koğuşun kapısı tekrar açılır, alkışlar, ıslıklar ve sarılmalarla bu hayat hikâyesinin güzel bir bölümü de burada noktalanır. Biraz uzun oldu ama bugün bayram olduğu için medrese-i Yusufiyedeki bir anımı paylaşmak istedim. Biliyorum ki orada yine bir bayram sabahı olacak, yine bir bayram kahvaltı sofrası hazırlanacak ve yine hıçkırıklar boğazlarda düğümlenecek. Orada bugün yaşanacak olan bayram sabahı atmosferini az da olsa yansıtabilmişsem ve oradaki garipler için içten bir duaya vesile olabilmişsem yazdıklarımın amacına ulaşmış olmasından mutluluk duyacağım.”
“İkiz hidayet öyküsü” burada bitiyor. Bilmem kaç kez ağlayarak okuduğum bu hikâyeyi yazarken aklıma Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve talebelerinin hapishane hatıraları geliyor. Azılı katillerin, ırz ve namus düşmanlarının, hırsızların iman ve Kur’an dersleri karşısında nasıl da tövbe edip melekleştiklerini, Kur’an öğrenip namaza başladıklarını, hatta Duha Suresinden aşağısını ezberleyip mahkumlara imamlık yaptıklarını düşünüyorum.
Demek ki tarih tekerrür ediyor. Çeşitli iftiralarla zindanlara atılan iman ve Kur’an hadimleri, hayatlarıyla nura ayna olmaya devam ediyorlar, husumete vakti olmayan muhabbet fedaileri kalpleri fethetmeyi sürdürüyor.
Her zaman dediğim gibi yine söylüyorum, kimileri şehit türküleri söyler, kimileri şehit olur; kimileri hapishane hatıraları anlatır, kimileri medrese-i Yusufiyede destan yazar…
Ve kimileri zulmün yanında yer alır, kimileri canı pahasına hakperestlik çizgisinde durur.
Ne demiş yolumuzu çizen asrın çilekeşi:
“Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.”
[Cemil Tokpınar] 8.6.2019 [Tr724]
Sonra kaynağını merak ettim. Çünkü sormak istediklerim vardı. Maalesef sosyal medyada, özellikle WhatsApp paylaşımlarında çok sık yapılan bir yanlış var, çoğunlukla kaynağın paylaşılmaması. Daha sonra araştırmalarım neticesinde kaynağı buldum. Olayı yaşayan ve Twitter’da paylaşan Seyyah isimli kardeşimizle irtibat kurarak yazımda kullanmak istediğimi belirttim ve bazı sorular yönelttim. Seyyah’ın bana göndermiş olduğu düzeltmeler, açıklamalar ve yeni bilgilerle onun üslubuna sadık kalarak, onun ağzından bu güzel ve ibretli hatırayı istifadenize sunuyorum:
“Bir kaç ay önce iktidara ait afiş yırttığı ve bunu sosyal medyada paylaştığı için 25 yaşlarında iki genç getirilmişti koğuşumuza. İkizdi gençler. Omuzlarında jilet izleri ve kollarında garip şekiller içeren dövmeler vardı. Kendi anlattıklarına göre bu gençler daha önce de uyuşturucudan birkaç ay yatmışlardı. Anneleri onlar küçük yaştayken vefat etmiş, babaları da kendisini içkiye vermiş, çocukları hiç de umurunda değildi. Aile nedir bilmiyorlardı. Aile terbiyesinden uzak kalmışlar, otellerde ve farklı yerlerde birlikte çalışıp hayatın zorlukları ile erkenden tanışmışlar ve hayatın ağır yükünü birlikte omuzlamak zorunda kalmışlardı. Hapishanede babalarından bir destek de gelmeyince koğuşça oda oda gençlerin haftalık kantin ihtiyaçlarını karşıladık. Onlar da bunun altında kalmamak için ellerinden geldiğince yemek dağıtımı, bulaşık, temizlik gibi işlerde çaba sarf ediyorlardı.
“Aile ortamından mahrum kalmış olsalar da onurluydular, çalışkandılar. Belki eğitim de görmemişlerdi, ama akıllıydılar. Hepimiz bu gençleri çok sevmiştik. Onlar da bizleri çok sevmişlerdi. Bizimle birlikte sekiz vakit namaza başladılar. Evet, sekiz vakit diyorum; evvabin, teheccüd ve duha namazlarını dahi aksatmadan kılıyorlardı. Namazlarını kılarken uzaktan göz ucuyla seyrederdim onları. Hallerinde ortamda bulunmaktan kaynaklı bir riya, bir gösteriş gibi tavırları da yoktu. Namazdan sonra ellerini açarlar, gözlerini kapatıp içli içli dua ederlerdi.
“Onlardaki bu büyük değişime koğuştaki arkadaşlar, hepimiz hayran olmuştuk. Yardımcı Doçent olan öğretim üyesi bir arkadaşımızdan Kur’an okumasını öğrenmişlerdi. Öyle bir dönüş yapmışlardı ki, geçmişi tamir etmek, eksiklerini gidermek için can atıyorlardı. Onların arzuları üzerine özel ilmihal dersleri yapılıyordu. Namaz kılarken takkeyi ihmal etmezler, sonundaki tesbihata katılırlardı. Kuşluk namazından hemen sonra bir günlük kaza namazı kılmayı kendilerine bir program yapmışlar, asla terk etmiyorlardı. Pazartesi Perşembe günleri ise mutlaka oruç tutarlardı. Neredeyse ellerinden tespih hiç düşmez, günlük dualarını ve Cevşen’in Türkçe yazılısını okurlardı.
“Bir ara uyuşturucudan hapis yatmış olanı şöyle demişti: ‘Ben daha önce de İstanbul’da 4 ay kadar hapis yatmıştım. Yatağıma uzanırken tişörtümün içine göğüs hizama kitap koymadan uyuyamazdım. Çünkü emin olamıyordum ki gece birisi gelip bıçak gibi sivri bir şeyle bana zarar vermesin. Ama şimdi bu ortama bakıyorum, tek bir dolapta bile kilit göremiyorum. Hiç kimseden öyle bir endişem yok burada. Buradaki insanlara nasıl terörist muamelesi yapıyorlar, hiç anlam veremiyorum.’
“Bir gün bahçedeyim. Masamın üzerinde Risalem ve not aldığım defterim var, okuduğum bölümden notlarımı alıyorum. Küçücük bahçede belki 25 kişi var, kimi volta atıyor yanındaki arkadaşıyla, kimi elinde tespih, dua ede ede dört dönüyor, kimi de elindeki çayı yudumluyor. Bilenlerin bildikleri haller… 20-25 kişinin olduğu o küçücük mekanda sanki kimse yokmuş da sadece ben ve önümdeki kırmızı kitap varmışçasına kendimi kaptırmışlığımı nazik bir ses bozuveriyor: ‘Abi kusura bakma, bir şey sormak istiyorum. Sen devamlı bu kitapları okuyorsun, notlar çıkarıp duruyorsun, ne var bu kitaplarda seni çeken?’
“Ben o anki portreyi hiç unutamıyorum. Kollarında dövme ve jilet izleri olan bir genci Cenab-ı Hak hiç tahmin edemeyeceğim vesilelerle sevk ediyor, masamın kenarına diz çöktürüp oturtuyor ve ‘Bana Allah’ımı anlat” dedirtiyor. Ben bu rikkate gelmiş ruh haletimi karşımdaki gence hissettirmeme gayretiyle sesimi ve mimiklerimi toparlamaya çalışarak kısa ve öz bir şekilde Nurların ne olduğunu, Üstadım Bediüzzaman’ın kim olduğunu tane tane dilimin döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Sonra o ana kadarki rahmet esintili İlâhî sevkin bir sürprizi daha tulû ediyor ve o nazik rica geliyor: ‘Abi her gün belli bir saat ayırsan bana, o not almış olduğun yerleri bana anlatsan, ben de onları not defterime yazsam, bana yardımcı olabilir misin?..’ Sonraki 2-3 aylık birlikteliğimizi Nurların dersleriyle geçirdik.
“Hiç unutamadığım bir hatıra da koğuşça doğum günlerini kutlamamızdı. Verilen özel kimlikte doğum günleri yazıyordu. İkiz oldukları için ikisinin doğum gününü aynı anda yapmıştık. Büyük bir bisküvili pasta hazırlayıp bahçede gençlere sürpriz yapıp gönüllerini almıştık. Gençler buna çok sevinmişler, ‘Hayatımızda ilk kez doğum günümüz kutlandı’ diyerek mutlu olmuşlardı.
“Şimdi başa dönüyorum. Medrese-i Yusufiyede üçüncü bayramımızdı. Bayram sabahı bahçemize özel bayram soframızı kurduk. Neler yoktu ki soframızda, bir kuş sütü eksikti. Kahvaltımızı bitirdikten ve sofraları kaldırdıktan sonra bayramlaşmak için sayım düzenini aldık. Önce bazı arkadaşlar böyle bir gurbet ortamında bayram ile ilgili duygu ve düşüncelerini anlatmak üzere söz aldılar. Arkadaşlar konuştukça belli belirsiz şekilde ama gittikçe artan bir tonda hıçkırık sesleri kaplar oldu ortamı. Oldukça duygulu bir atmosfer oluşmuştu. Çoğu arkadaş konuştu veya konuşmak istese de bir iki cümleden sonra hıçkırıkları ile kalakaldı.
“Sonra söz almak için bir el daha kalktı. ‘Ben de bir şeyler söylemek istiyorum’ dedi ikizlerden büyük olanı. Onun da gözleri dolu doluydu. ‘Ben ilk defa böyle bir atmosferle karşı karşıyayım. Burada bu kadar güzel insanla ben niçin buradayım, hâlâ anlamış değilim. Şimdi burada herkes ailesinden, çocuklarından ve onlara olan sevgisinden, hasretlerinden bahsetti. Ben ve kardeşim anne baba sevgisi nedir, aile ortamı nasıldır görmedik, bilmedik ve tatmadık. Bundan dolayı burada konuşan ağabeylerimi tam olarak anlamış da olmayabilirim. Ama bir şeyi burada ilk kez tadıyorum, ilk kez idrak ediyorum, onu söylemeden de edemeyeceğim. Onun için söz almak istedim. Evet, ben burada kardeşlik nedir, merhamet nedir, şefkat nedir, fedakârlık nedir onu öğrendim. Belki benim ve kardeşimin şu zamana kadar düzgün bir aile ortamı olmadı; ama ben işte şimdi burada 40 kişilik ailemi buldum.’
“Bu sözleri söyledikten sonra da zaten kelimeler boğazında düğümlenivermişti. Kaderin gençlerle müsaade ettiği 4-5 aylık birlikteliğimiz gardiyanın soğuk, paslı ve hantal demir kapıdan ‘Tahliyee!’ diye yankılanan sesiyle noktalanıyordu. İkizlerimize artık özgürlük yolu gözükmüştü.15 dakikaya kadar eşyalarını hazırlamaları istendi. Hemen apar topar eşyalarını çantalarına koydular. Son sözlerini söylemek için büyük olanı ikinci kata çıkan merdivenin basamaklarına çıkıp bize döndü ve dedi ki: ‘Sizler belki garip karşılayacaksınız ama buradan ayrıldığıma ve tahliye olduğuma sevinemiyorum. Tam tersi sizler gibi güzel insanlardan ayrılacağıma üzülüyorum. Belki abarttığımı zannedebilirsiniz ama şu anki duygularımı dile getiriyorum. Aslında burada iyiydik. Müsaade etseler bir müddet daha burada sizinle kalmayı tercih ederdim. Ama biliyorum ki buna müsaade etmezler. Zaten çıktığımızda da gidecek yerimiz dahi belli değil. Elimizde çantamız, başımızın çaresine bakacağız artık. Burada öğrendiğim şeyleri inşallah devam ettireceğim. Namazlarımı bırakmayacağım. Eski hallerime de tövbe ederek buradan çıkıyorum. Hakkım varsa ben hakkımı helal ediyorum. Sizler de helal edin. İnşallah sizler de en kısa zamanda tahliye olur ve çoluk çocuğunuza kavuşursunuz. Hepiniz Allah’a emanet olun.’
“Biraz sonra koğuşun kapısı tekrar açılır, alkışlar, ıslıklar ve sarılmalarla bu hayat hikâyesinin güzel bir bölümü de burada noktalanır. Biraz uzun oldu ama bugün bayram olduğu için medrese-i Yusufiyedeki bir anımı paylaşmak istedim. Biliyorum ki orada yine bir bayram sabahı olacak, yine bir bayram kahvaltı sofrası hazırlanacak ve yine hıçkırıklar boğazlarda düğümlenecek. Orada bugün yaşanacak olan bayram sabahı atmosferini az da olsa yansıtabilmişsem ve oradaki garipler için içten bir duaya vesile olabilmişsem yazdıklarımın amacına ulaşmış olmasından mutluluk duyacağım.”
“İkiz hidayet öyküsü” burada bitiyor. Bilmem kaç kez ağlayarak okuduğum bu hikâyeyi yazarken aklıma Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve talebelerinin hapishane hatıraları geliyor. Azılı katillerin, ırz ve namus düşmanlarının, hırsızların iman ve Kur’an dersleri karşısında nasıl da tövbe edip melekleştiklerini, Kur’an öğrenip namaza başladıklarını, hatta Duha Suresinden aşağısını ezberleyip mahkumlara imamlık yaptıklarını düşünüyorum.
Demek ki tarih tekerrür ediyor. Çeşitli iftiralarla zindanlara atılan iman ve Kur’an hadimleri, hayatlarıyla nura ayna olmaya devam ediyorlar, husumete vakti olmayan muhabbet fedaileri kalpleri fethetmeyi sürdürüyor.
Her zaman dediğim gibi yine söylüyorum, kimileri şehit türküleri söyler, kimileri şehit olur; kimileri hapishane hatıraları anlatır, kimileri medrese-i Yusufiyede destan yazar…
Ve kimileri zulmün yanında yer alır, kimileri canı pahasına hakperestlik çizgisinde durur.
Ne demiş yolumuzu çizen asrın çilekeşi:
“Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.”
[Cemil Tokpınar] 8.6.2019 [Tr724]
Etiketler:
Cemil Tokpınar
Devlet eliyle gasp ve servet transferi! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
THY basın müşaviri olan zatın haberleri vesilesiyle AKP’nin kendi yandaşlarına nasıl imkanlar hazırladığını, kaynaklar aktardığını öğrenmiş olduk. Bilal Erdoğan’ın arkadaşları bu dönemde her yerdeler. İmam Hatipten ne kadar yakın arkadaşı varsa bedavadan maaş alınacak yerlere doldurulmuş durumda. THY’nin tümüyle Bilal’in arkadaşlarından oluştuğunu iddia ediliyor.æ Yılların çabasıyla bir noktaya gelmiş THY gibi güçlü bir şirketin zora girmesi, kurumun arpalık haline getirilmesi nedeniyle! Liyakatsiz insanlara peşkeş çekilmesi sebebiyle!
En önemli vasfı, niteliği “Bilal’in arkadaşı olma” olan 35 yaşındaki bir arkadaş THY basın müşavirliği yanında kayyuma devredilen 40 ayrı şirkette yönetim kurulu üyeliği yapıyormuş. Kamu kaynaklarını talan ettikleri, insanların emeğiyle biriktirdiklerine çöküp iç etmeleri yetmiyormuş gibi, ayrıca devletin imkanlarıyla caka satıyorlar. Sonradan görmeliğin dik alasını sergiliyorlar. Dünyanın en güçlü ülkelerinin liderleri “israf olur” diye özel uçak kullanmayıp kamu görevi için yaptığı seyahatlerde bile tarifeli uçakları kullanıyor. Bizde Erdoğan’ın bir düzine sarayından, uçan saraylarından, Emine Hanımın lüks düşkünlüğünden, oğulların gemiciklerinden vb vazgeçtik, oğul Bilal’in arkadaşı Yahya’nın karısı bile devletin imkanları üzerinde tepiniyor. Kimse de hesap soramıyor. THY basın danışmanı ve kayyuma devredilen 40 şirketin yönetim kurulu üyesi arkadaşın karısı “fazla yürümesin ve yorulmasın” diye THY uçağı normal park etmesi gereken yere park etmiyor. “Hanım Efendi”nin ayağına getiriliyor.
İslam’da mülkiyet hakkı kutsaldır. Bir insan malını savunurken ölse şehit olur. İslamda korunması şart olan beş şeyden bahsedilir. Bunlar hayatın korunması, aklın korunması (düşünce özgürlüğü, akın işletilmesi olarak da bakılabilir), dinin korunması, neslin korunması, mal ve servetin korunmasıdır. Bunların neleri ihtiva ettiği, günümüze bakan yönleriyle nasıl yorumlanacağı ayrıca tartışılabilir. Ancak en önemli korunacak esaslar arasında insanların alın teriyle ve helal yolla kazandıkları mal ve servet de vardır.
Başkasının malına, servetine, parasına haksız şekilde ve zorla el koymak GASPdır. İslam hukukçularının ittifakıyla gasp haramdır, büyük günahlardandır. Gasp etmek haram olduğu gibi Nablusi’ye göre gasp edilen malı hediye, ücret, sadaka olarak almak ve kullanmak da haramdır. Gasp edenin varisleri, gasp edildiğini biliyorsa o malı hakiki sahibine iade etmelidir. Zira gasp edilen malı-serveti gaspın varislerinin kullanması da haramdır. Başkasının malını haksız yere almak, ona çökmek, gasp etmek kitap, sünnet, icma ile yasaktır, haramdır. Nisa Suresi 29. Ayeti: “Ey insanlar eğer rızaya dayalı ve ticaretle elde edilmemişse, birbirinizin mallarını haram yollarla almayın, yemeyin” demektedir.
Hazreti Peygamber vefatından hemen önce kıyamete kadar gelecek olan ümmetine, hatta tüm insanlara hitap eder ve bir insan hakları beyannamesi yayımlar. Zira Veda Hutbesi’ndeki hitap şekli “Ey müminler!”den ziyade “Ey Allahın kulları!”, “Ey insanlar!” şeklindedir. Başkaları dikkate almasa dahi Veda Haccı’nda Arafatta yüzbinleri aşan Mümine hitap ederek söyledikleri tüm Müminler, Müslümanlar için bağlayıcıdır. Diyanet’in web saysafından alarak Hazreti Peygamber Veda Hutbesi’nde mala çökme, gasb etme, güçle ele geçirme hakkında ne demiş bakalım:
“Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur. Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O’da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! ..Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. ..Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim…”
“Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır. ..Ey insanlar! Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. ..Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.” DİYANET İŞLERİ
Kur’an’da ve hadislerde olan açık hükümlere rağmen maalesef uygulamada Müslümanlar Allah’ın emrettiği şekilde can ve mal güvenliğine saygı göstermemiştir. İslam ülkelerinde siyaseten rakipleri zayıflatmak, muhalifleri sindirmek için kullanılan, adına “Müsadere” denilen uygulamaya sıkça başvurulmuş ve insanların helal kazançla elde ettiği servete siyasi-idari işlemle çökülmüştür. Muhafazakar kesimin hep övdüğü Osmanlı, Müsadere sistemini en yaygın kullanan devletti. Tanzimat’a (1839) kadar kimse malından, servetinden emin değildi.
Aynı yöntemi laikçi Kemalistler de uygulamaya devam etmiş “Varlık vergisi” diyerek Cumhuriyet döneminde azınlıkların mallarına, servetlerine çökmüşlerdir. Bu kötü adeti yıllar sonra güya “İslamcı” AKP iktidarı tekrar canlandırdı. Çok daha yaygın ve kuralsız şekilde ülkenin Anadolu’dan çıkmış yerli sermayeye çöküyor. Hatta insanların ecdadından miras kalan gayrı menkullerine bile el koyuyor; babadan dededen kalma evinde yaşayanlardan “kira” altında haraç almaya kalkıyor.
AKP sadece toplanan vergileri iç etmekle, kamu kaynaklarını kendi yandaşlarına peşkeş çekmekle kalmadı. Alın teriyle, emekle iş kurmuş, ticaret yapmış ve sermaye biriktirmiş insanların servetlerine/mallarına da göz dikti. Beyaz Türklere dokunmayan “İslamcı” AKP, Anadolunun muhafazakar, güç bela servet edinmiş müteşebbislerini bitiriyor; hapislere dolduruyor. Bu şirketlere yandaş kayyımlar atayarak hırsızlığı geniş bir alana yayıyor ve yandaşlarına servet/kaynak transferi ediyor.
AKP servet transferini sadece çöktüğü mallar üzerinden yapmıyor. İnsanlar canlarını, mallarını özgürlüklerini zalimlerden ve zulüm düzeninden kurtarabilmek için hakimlerden polislere, aracı siyasilere, parti teşkilatlarındaki yiyicilere büyük bedeller ödemek zorunda kalıyorlar. İnsanlar devletin koruması gereken malını, canını devlet içine çöreklenmiş çetelerden kurtarabilmek için helal kazancını gaspçılara, kravatlı çetelere yediriyor. İnsanlar pasaportu ipta edilince yurt dışına çıkabilmek için ucu AKP’lilere çıkan insan kaçakçılarına mecbur ediliyor. Avukatlardan, hakimlerden ve AKP siyasetçilerinden oluşan çeteler uydurma “terör” suçlamaları nedeniyle insanlara tuzaklar kuruyor ve masum insanların parasına, malına kastediyor.
AKP İslam’ın lanetlediği gasp işini adeta ibadet neşvesiyle, “cihat” niyetine ve çok yaygın şekilde yapıyor. İki asır önce kaldırılmış müsadere üzenini tekrar işletiyor. Erdoğan’dan başlamak üzerine AKP kendi yandaşlarına servet transferi yapıyor.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 8.6.2019 [TR724]
En önemli vasfı, niteliği “Bilal’in arkadaşı olma” olan 35 yaşındaki bir arkadaş THY basın müşavirliği yanında kayyuma devredilen 40 ayrı şirkette yönetim kurulu üyeliği yapıyormuş. Kamu kaynaklarını talan ettikleri, insanların emeğiyle biriktirdiklerine çöküp iç etmeleri yetmiyormuş gibi, ayrıca devletin imkanlarıyla caka satıyorlar. Sonradan görmeliğin dik alasını sergiliyorlar. Dünyanın en güçlü ülkelerinin liderleri “israf olur” diye özel uçak kullanmayıp kamu görevi için yaptığı seyahatlerde bile tarifeli uçakları kullanıyor. Bizde Erdoğan’ın bir düzine sarayından, uçan saraylarından, Emine Hanımın lüks düşkünlüğünden, oğulların gemiciklerinden vb vazgeçtik, oğul Bilal’in arkadaşı Yahya’nın karısı bile devletin imkanları üzerinde tepiniyor. Kimse de hesap soramıyor. THY basın danışmanı ve kayyuma devredilen 40 şirketin yönetim kurulu üyesi arkadaşın karısı “fazla yürümesin ve yorulmasın” diye THY uçağı normal park etmesi gereken yere park etmiyor. “Hanım Efendi”nin ayağına getiriliyor.
İslam’da mülkiyet hakkı kutsaldır. Bir insan malını savunurken ölse şehit olur. İslamda korunması şart olan beş şeyden bahsedilir. Bunlar hayatın korunması, aklın korunması (düşünce özgürlüğü, akın işletilmesi olarak da bakılabilir), dinin korunması, neslin korunması, mal ve servetin korunmasıdır. Bunların neleri ihtiva ettiği, günümüze bakan yönleriyle nasıl yorumlanacağı ayrıca tartışılabilir. Ancak en önemli korunacak esaslar arasında insanların alın teriyle ve helal yolla kazandıkları mal ve servet de vardır.
Başkasının malına, servetine, parasına haksız şekilde ve zorla el koymak GASPdır. İslam hukukçularının ittifakıyla gasp haramdır, büyük günahlardandır. Gasp etmek haram olduğu gibi Nablusi’ye göre gasp edilen malı hediye, ücret, sadaka olarak almak ve kullanmak da haramdır. Gasp edenin varisleri, gasp edildiğini biliyorsa o malı hakiki sahibine iade etmelidir. Zira gasp edilen malı-serveti gaspın varislerinin kullanması da haramdır. Başkasının malını haksız yere almak, ona çökmek, gasp etmek kitap, sünnet, icma ile yasaktır, haramdır. Nisa Suresi 29. Ayeti: “Ey insanlar eğer rızaya dayalı ve ticaretle elde edilmemişse, birbirinizin mallarını haram yollarla almayın, yemeyin” demektedir.
Hazreti Peygamber vefatından hemen önce kıyamete kadar gelecek olan ümmetine, hatta tüm insanlara hitap eder ve bir insan hakları beyannamesi yayımlar. Zira Veda Hutbesi’ndeki hitap şekli “Ey müminler!”den ziyade “Ey Allahın kulları!”, “Ey insanlar!” şeklindedir. Başkaları dikkate almasa dahi Veda Haccı’nda Arafatta yüzbinleri aşan Mümine hitap ederek söyledikleri tüm Müminler, Müslümanlar için bağlayıcıdır. Diyanet’in web saysafından alarak Hazreti Peygamber Veda Hutbesi’nde mala çökme, gasb etme, güçle ele geçirme hakkında ne demiş bakalım:
“Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur. Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O’da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! ..Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. ..Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim…”
“Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır. ..Ey insanlar! Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. ..Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.” DİYANET İŞLERİ
Kur’an’da ve hadislerde olan açık hükümlere rağmen maalesef uygulamada Müslümanlar Allah’ın emrettiği şekilde can ve mal güvenliğine saygı göstermemiştir. İslam ülkelerinde siyaseten rakipleri zayıflatmak, muhalifleri sindirmek için kullanılan, adına “Müsadere” denilen uygulamaya sıkça başvurulmuş ve insanların helal kazançla elde ettiği servete siyasi-idari işlemle çökülmüştür. Muhafazakar kesimin hep övdüğü Osmanlı, Müsadere sistemini en yaygın kullanan devletti. Tanzimat’a (1839) kadar kimse malından, servetinden emin değildi.
Aynı yöntemi laikçi Kemalistler de uygulamaya devam etmiş “Varlık vergisi” diyerek Cumhuriyet döneminde azınlıkların mallarına, servetlerine çökmüşlerdir. Bu kötü adeti yıllar sonra güya “İslamcı” AKP iktidarı tekrar canlandırdı. Çok daha yaygın ve kuralsız şekilde ülkenin Anadolu’dan çıkmış yerli sermayeye çöküyor. Hatta insanların ecdadından miras kalan gayrı menkullerine bile el koyuyor; babadan dededen kalma evinde yaşayanlardan “kira” altında haraç almaya kalkıyor.
AKP sadece toplanan vergileri iç etmekle, kamu kaynaklarını kendi yandaşlarına peşkeş çekmekle kalmadı. Alın teriyle, emekle iş kurmuş, ticaret yapmış ve sermaye biriktirmiş insanların servetlerine/mallarına da göz dikti. Beyaz Türklere dokunmayan “İslamcı” AKP, Anadolunun muhafazakar, güç bela servet edinmiş müteşebbislerini bitiriyor; hapislere dolduruyor. Bu şirketlere yandaş kayyımlar atayarak hırsızlığı geniş bir alana yayıyor ve yandaşlarına servet/kaynak transferi ediyor.
AKP servet transferini sadece çöktüğü mallar üzerinden yapmıyor. İnsanlar canlarını, mallarını özgürlüklerini zalimlerden ve zulüm düzeninden kurtarabilmek için hakimlerden polislere, aracı siyasilere, parti teşkilatlarındaki yiyicilere büyük bedeller ödemek zorunda kalıyorlar. İnsanlar devletin koruması gereken malını, canını devlet içine çöreklenmiş çetelerden kurtarabilmek için helal kazancını gaspçılara, kravatlı çetelere yediriyor. İnsanlar pasaportu ipta edilince yurt dışına çıkabilmek için ucu AKP’lilere çıkan insan kaçakçılarına mecbur ediliyor. Avukatlardan, hakimlerden ve AKP siyasetçilerinden oluşan çeteler uydurma “terör” suçlamaları nedeniyle insanlara tuzaklar kuruyor ve masum insanların parasına, malına kastediyor.
AKP İslam’ın lanetlediği gasp işini adeta ibadet neşvesiyle, “cihat” niyetine ve çok yaygın şekilde yapıyor. İki asır önce kaldırılmış müsadere üzenini tekrar işletiyor. Erdoğan’dan başlamak üzerine AKP kendi yandaşlarına servet transferi yapıyor.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 8.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Hüzün coğrafyası ve Mi’raç [Veysel Ayhan]
“Hüzün ki en çok yakışandır bize
Belki de en çok anladığımız.”
Hilmi Yavuz
Fatma Betül Meriç, Tr724 yazarlarından. Birbirinden güzel yazılar yazıyor. İki küçük çocuğundan ayrı düşmek zorunda kalmış bağrı yanık bir anne. Zulüm coğrafyasında ayakta durmaya çalışıyor. Her bir yazısı o topraklardan dökülen ıstırabı damıtıyor. Geçenlerde yazdığı “Ne olur kurtar Allah’ım!” bir dönemin hicranını ve feryadını seslendiriyor. Bu günleri anlatmak için başka söze ihtiyaç bırakmıyor. Bir annenin özlem, firak ve feryadını mensur hatta manzum diyebileceğimiz bir şiir halinde gözyaşlarıyla yazıya dökmüş.
“Nerdesiniz annem?
Siz yoksunuz yanımda diyedir, bunca öksüzlüğüm.
Gözümden durmaksızın akan yaşlar, pamuk elleriniz ellerimde değil diyedir.
Her yerde siz varsınız, kalbimin odacıklarında siz.
İki kardeş, gönül salıncağımda sallanıp duruyor, uzaklara bakıyorsunuz.
Bir gülüşünüz aydınlatıverirdi, karanlıklar içinde yitip gitmeye meyleden dünyamı.
Yanımda değilsiniz. Bundandır, bunca kalp ağrılarım.
Koridor duvarına sırtımı dayayıp, sizi yanımda hayal ediyorum.
Minik varlığınız tüm yaralarımı saran kuvvetli bir iksirken, şifasından uzak düşmüş bir hastayım şimdi ben.
Burnumdaki sızı, hiç durmuyor.
İçimi çeke çeke ağlıyorum, hem kendi evlatlarıma hem tutsak 800 bebeğe ve dışarda anne yolu gözleyen tüm ciğerparelere..
Bu nasıl bir yangın ki böyle, nefes alamıyorum.
Mumdan gemileri, ateş denizlerinde yüzdüren Şeyh Galip üstadımın aksine, eriyip tükeniyor gemilerim.
Gemilerimin tek yükü kelimelerim.
Salona, yazı masamın başına geçip, bilgisayarımı açıyorum.
Masaüstünde iki minik bebek..
Birbirine sarılmış, bana bakıyorlar en şahane halleriyle.
Ekrana dokunup, seviyorum.”
Gözyaşı, hasret ve hicran mevsimindeyiz.
Yıllardır çocuklarından ayrı yaşayan anne-babalar.
Evladını Meriç’e kaptıranlar, zindanlarda hastalıklarla boğuşanlar, orada vefat edenler… Gurbet, ıstırap ve hüzün iç içe.
Bu tercihi belki de pek şuurunda olmadan başta yapmıştık.
“Seven, sevdiği ile beraberdir.” Hadisini sevmiştik de böyle bir ek faturasının önümüze çıkacağını hesap edememiştik.
Demek ki “seven” sevdiğinin başına gelenleri ufku ölçüsünde yaşamadan “sevdiğine” kavuşamuyormuş. Bedelsiz olmuyormuş.
Hüzün peygamberinin arkasına düşmek, garip olmakmış, hakir görülmekmiş, taşlanmakmış, kovulmakmış.
Bu yolun “dinlenme tesislerinde”; el üstünde tutulmak, saygı görmek ve zevk-u safa içinde yaşamak yok.
Bu sebeple de Allah’ın, O en sevğili kulunu ve hayatını sık sık hatırlamak gerekiyor.
Salat-ı Selam getirmenin şekli olmayan asıl manası belki de bu.
Hayatının hangi dönemine baksak gördüğünüz altından kalkılmaz çile karşısında başımız dönüyor.
Bu günlere tekabül eden yıllardan birkaç örnek…
Üç yıl süren boykot yılları. Aç bırakma, gıda girişini engelleme, ‘Su bile vermeyin’ emri. Kız almama, kız vermeme. Varsa ‘boşan!’ baskısı…
Bir çocuğun en sevimli ve en şirin yaşları 3-4 yaşlarıdır.
Siz hiç bu yaşta bir evladınızı kaybettiniz mi? Allah göstermesin.
Efendimiz(sav) 4 yaşındaki büyük oğlu Kasım’ı bu dönemde kaybetti.
O kadar ağır gelmişti ki cenazesini götürürken, hicranla karşıda duran Kuaykıan Dağına dönmüş, “Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanmaz yıkılırdın.” buyurmuştu. Henüz bunun ıstırabı dinmemişti ki diğer oğlu Abdullah da vefat etti.
“Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla yakın olan insanlara gelir.” Hadisinin de teyid ettiği gibi hayat-ı seniyelerinde şöyle bir rahat nefes aldıkları zamanı bulmak zordur.
Aynı yıllarda çok geçmedi Kureyşe karşı en büyük desteği Ebu Talip vefat etti. Ebu Talip sonrası azgınlaşan Kureyş kendisine taş ve topraklarla saldırdığında bir gün bu zulüm karşısında, Kâbe’nin önünde ağlayarak yürek burkuntusu ile şöyle diyecektir: “Amca! Yokluğunu ne çabuk da hissettirdin.”
Bitmemişti.
Ebu Talip’in vefatından üç gün sonra o azize refikası Hz. Hatice validemiz vefat etti.
Çok dokunmuştu. Sık sık onun odasının kapısına bakıp hüzünle “Şimdiden sonra bana kim teselli verecek?” diye dertleniyordu.
İlave bir üzüntü de küçük yaştaki Fatıma’nın yetim kalışıydı.
Ama o azize küçük Fatıma(ra) kendi üzüntüsünü bir kenara bırakım Efendimize hücum ve tazyiklere üzülüyordu. Yine öyle bir gün Babasının üstüne atılan taşı toprağı temizlerken hüngür hüngür ağlamıştı. Efendimiz (sav) ona dönmüş, gözyaşlarını elleriyle silerken “Ağlama kızım, Allah babanı zayi etmeyecektir.” demişti.
Sebep sonuç ilişkisi kuramayız. Doğru olmaz. Ama Efendimiz’in Mi’rac’a çıkışı bu dönemden hemen sonra oldu. Hüzün peygamberinin ardından giderken şen şakrak olmayı, güle oynaya yol almayı düşleyenler hayal kırıklığı yaşar. Sırattan güle oynaya geçmenin yolu dünyada hüzün yudumlamak.
Ferdi olarak her insan için mukadder olan en yüksek noktaya ulaşmak ve kişisel “mi’rac”ı tamamlamak ağır bedellerden sonra gerçekleşiyor. Gönlü mesken tutan “her şey” kapı dışarı edilmeden veya dünyadaki “her şey” feda edilmeden mutlak “Her şey” kazanılmıyor.
“Fani”yi peşin vermeden “bâki” satın alınmıyor.
Hiçbir “Mi’rac”ın bedeli hafif değil. Herkes ufku ölçüsünde bedeller ödeyerek Allah’a ve O’nun sevgisine yol alır. Bize düşen “Dünyada ve ahirette hasene istemek” sonrasında ise kaderin önümüze çıkardığı “her ne” var ise başımızın üstüne koyup sabretmek.
Yazıyı Fatma Betül Meriç’in yazısının sonuna eklediği dua ile bitireyim:
“Kurtar Allah’ım! Bir ramazana daha garip giren, boynu bükük esaret altındakileri.
Kurtar Allah’ım! Bir bayram daha geçmesin böyle kimsesiz.
Bebekler, unutmasın anne babalarını. Çocuklar dakikalara sığdırılmış görüşlerde için için ağlamasın.
Yavrusunu doğumunu, göbek bağının düştüğünü, ilk aşısını sonra, kırkının çıktığı günü, ilk dişinin göründüğü, yürüdüğü, baba dediği günü görmeyen babaları kurtar.
Kurtar Allah’ım! İçi yana yana, göğsünden sütü sıza sıza, kalbini dışarda bırakıp da içeriyi gül bahçelerine çevirmek üzere girmiş anneleri.
Onları yavrularına, eşlerine, hak ettikleri özgürlüklerine ve gökyüzüne kavuştur Allah’ım!.
Kurtar Allah’ım! Dışarda olduğu halde, bir yanı içerde kalanları.
Dışardayken dahi ellerinde görünmez kelepçe, ayaklarında görünmez prangalar olanları.
Dışarda ama, tutsak bir hayatı omuzlayanları.
Dışardayken de birbirlerini görmeden yaşlananları..
Dört duvar arasında mevsimleri pencereden seyretmeye mecbur edilenleri.
Ne olur kurtar Allah’ım!”
[Veysel Ayhan] 8.6.2019 [TR724]
Hayata tutunmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Bu yazı özellikle benim gibi Türkiye dışında olan mağdurlar için yazılmıştır öncelikle. Ama Türkiye’de olanlarımızı da ilgilendirir aslında. Olduğumuz yerdir esas olan. Bir yerde olmak, var olmanın kaçınılmaz sonucudur. Her zaman bulunacağımız yeri tercih edemiyoruz. Memurlar bu duyguyu daha iyi bilir. Bir yerden başka bir yere çıkan her tayin, esasında yeniden bir karanlık evde uyanıp duvarların nerede olduğunu bilememek duygusu doğurur. Elleri öne uzatır, el yordamıyla bir yere değip nerede olduğunuzu anlamayı umarsınız. Ayağınız bir yere takılmasın tedirginliği içinde, yeni mekânın bilinmezliğinde küçük bir keşfe çıkarsınız. Bu sizin tercihiniz değildir, tamam ama mutlaka sizin gerçeğinizdir.
Bu yaşadığımız büyük takibat çok şey değiştirdi. Daha da değiştirmeye gebe. Bilemiyoruz ne olacak bir gün sonra, bir hafta sonra, bir ay sonra. Bir yıl sonra? Ya on yıl? Bilemiyoruz işte. Bu bilinmezliktir o evdeki karanlık. El yordamıyla sağa sola tutunarak, dokunarak-koklayarak geçirmemiz gereken zamanı geçirmeye çalışıyoruz. Zamanı öldürmeye çalışıyoruz. Ve evet, işte zaman geçiyor. Çocuklar biraz daha büyüdü. Benim merdivenleri koşarcasına çıkarkenki performansımsa biraz daha düştü. Aynadaki ben mi yoksa Mister No mu, bilmiyorum. O kadar beyazladı artık saçlar. Ve şakaklardan yukarılara doğru o kır orman yayılıyor, kuzeyin soğuk ormanlarındaki kar örtüsü gibi. Ve evet, işte zaman, o en büyük dost, mutluykenki! Ve mutsuzkenki en büyük düşman! Bilemiyoruz ne olacak yarın, haftaya, gelecek aya, seneye. Ve el yordamı, devam ediyoruz.
İyi de, o karanlık odaya bir süre sonra alışmaz mıyız? Gecenin birinde yine vakitsiz uyandığımızda bir de bakmışız ki el yordamına gerek olmaksızın bacaklarımız buluyor yolu. Ve o ev, hani taşındığınızda size yabancı, soğuk ve itici gelen, bakmışsınız sizin eviniz oluvermiş. Gözlerinizi kapattığınızda ve yatağınızı hayal ettiğinizde, günün yorgunluğunu bitirmek için artık, o evi, odanızı hayal etmektesiniz. Ya sokaklar? O başlangıçta sesini ve konusunu yadırgadığınız mekânlar? Bakmışsınız usulca size gülümsemeye başlamış, mahalleniz gibi.
Ömer Naci Soykan diye bir felsefe hocamız vardı. “Hayata atılmak diye bir şey yoktur, çünkü doğduğunuz andan itibaren hayatın içindesinizdir zaten!” derdi. Çok doğruymuş söyledikleri. Hayattayız ve ilk saniyesinden son saniyesine dek hayata, hayatımıza, hayatlarımıza dek ve varsa bizim meselemizdir. Üzerinde düşünmeli, konuşmalı, paylaşmalı. Doğru zamanı beklemek, bazen buna hiç zaman bulamamaya neden olabilir. Bir sır vereyim, zaman çok hızlı. Yaşam bu nedenle ötelenemeyecek kadar değerli. Hayatın içindeyiz ve her şey tozpembe değil elbette. TR724’te yazılan her yazı biraz da acının izlerini taşıyor. Bu acıdır esasında onu hayata yaklaştıran. Zeytinyağlı fasulyenin faydaları üzerine yazı bulmak zor – ama buna da ihtiyaç yok mu? Tüm enerjimizi ilgilendiğimiz konuya harcamak, bizi bir süre sonra yanıp tükenmek tehlikesiyle baş başa bırakmaz mı? Sanırım görmemiz gereken, yol alırken varılacak yere ulaşmak amacına karşın, o yolu yaşamak, getirdiklerini de götürdüklerini de sindirmek, onu kabul etmek anlayışına sahip olmamız gerektiğidir.
Biraz açayım müsaadenizle. Bir yersiz-yurtsuzlaşma yaşandı ve bu bugüne dek bizim gerçeğimiz oldu, değil mi? Kopartılmışlık duygusu! Bir zorunluluktan, kaçmak-kurtulmak için olan bir mecburiyetten, sığınmaktan size zulmedenden aksi istikamete doğru koşarak! O köyünü, şehrini, mahallesini, sokağını, evini terk edenin içinde, midesini buran, kalbini sıkıştıran, derin bir nefes almaya neden olan şey – evet ondan bahsediyorum ben. O duyguyla, topraktan yolunan çiçekler gibi boynunu büken insanlar denizi, işte orası biziz! Neden başımıza bu geldi sorusunu sormanın artık fazla bir şey getirmediğini, yararsız olduğunu anlamaya başlamadık mı daha? Eğer öyleyse başlayalım, olmaz mı? Çünkü bu başımıza ne geldi duygusu bizi devamlı dibe doğru çekiyor, dev gibi bir taş gibi, ayaklarımıza zincirlenmiş olan. Ve su yüzeyinde kalmamızı imkânsız hale getirmek için uğraşıyor mütemadiyen. O taştan kurtulmak gerek. O zinciri kırmak gerek. Çünkü o zincir, sizi hapse tıkmaya çalışan kuvvetin bunu fiziksel olarak başaramasa da manen sizi kendi hapsinizin içinde kalmaya mahkûm ediyor. Bu mahkûmiyetin beraatle sonuçlanmasını mı bekliyorsunuz? Hayır, bu olmayacak! Süreç bitse de, hakka-hukuka bir gün geri dönülse de olmayacak! Çünkü o içinizdeki itilmişlik, haksızlığa uğratılmışlık, ezilmişlik, dışlanmışlık, damgalanmışlık duygusu sizin benliğinizin bir parçası oldu, isteseniz de istemeseniz de! Yarın her şey bitse mesela ve ilk uçakla dönseniz memlekete, zannediyor musunuz ki her şey eskisi gibi olacak? Olmayacak! Olacak diyenler ya yalan söylüyor size (ve kendilerine), ya da bilmiyor, bilemiyor daha! Çünkü zaman geçiyor. Ve aynı nehirde bir defa daha yıkanamayacağınız gerçeğini fısıldıyor kulağınıza hayat. Aynaya bakın, o fısıltıyı duymuyorsanız. Yüzünüzün farklılaşan detayları sizinle konuşacak. Büyüyen çocuklarınızın küçülen giysilerini bir torbaya koyarken, o giysiler size anlatacak olanı biteni.
O vardığınız yerdesiniz. Orası sizin gerçeğiniz. İster yurtdışında bir yerlerde olun, isterse Türkiye’de bir KHK’lı, sosyal soykırıma uğratılan her gün, kendimizi bu yeni gerçeğe alıştırmak durumundayız. Bunu ocu-bucu olanlar için söylemiyorum. Hangi aidiyetle kendinizi tanımladığınız sizin meseleniz. Bunun inanın hiçbir önemi yok! Çünkü bu futbol veya basketbol gibi bir takım sporu değil. Takım sizin yükünüzü hafifletebilir belki. Ama çıkışı bulacak sizsiniz! Bu atletizm gibi, tek başınıza koşmanız gereken bir parkur. O bulunduğunuz yerdesiniz siz, fiziki olarak. Ama mental olarak hala yoldasınız. O yol hiç bitmeyecek, böyle devam ederse eğer. Bence yolun bitmesi size bağlı. Bunları size yazıyorum, ama kendime söylüyorum aslında. Yani inanın hiçbir başka amacı yok bu yazılanların. Diyorum ki, artık o ev değiştiren adamın yaşadığı yadırgama dönemi gibi, el yordamıyla duvarlara dokunarak yolunuzu bulmaya çabaladığınız dönemin geride kalması lazım. Sizin, eşinizin, çocuklarınızın ihtiyacı olan bu! Kabuğunuzu kırmak, sizi dibe çeken o zincirle bağınızı kopartmaktır gerekli olan. Özellikle çocuklar… Onlar için bunu yapmak! Evet. Yolun sonunda vardığınız yerde hissetmektir her şey. O size zulmedenin elinden gücünü alıvermek; bunun yolu o vardığınız yerde manen de olmanızdır artık.
Dışarı çıkın bugün biraz. Ama bir amaç için değil. Yani yapmak istemeyip de yapmak durumunda kaldığınız işe gitmek ya da bir bürokratik işinizi halletmek gibi bir gereklilik olmaksızın… Çıkıverin işte dışarı! Ve derin bir nefes alın. O aldığınız nefesin hakkını verin ama! Sokağınızda neler var bir bakın. Ağaç var mı ağaç? Kaç tane? Yaşlı, kadim ağaçlar mı yoksa daha yeni dikilmiş ince fidanlar mı? Önemi yok, ama siz gene de bir bakın. Kuşlar var mı kuşlar? Yok, martılar varsa hemen aklınıza İstanbul gelmesin. Siz o martıları gördüğünüz yerde o martılar kendilerini evlerinde hissediyorlar, biliyor musunuz? Ve diğer yerlere ait olan martıları hiç düşünmüyorlar. Bizim o martılardan bir farkımız yok aslında. Bu dünyaya doğduk biz (dünyada demiyorum, dünyaya diyorum!). Ve bu dünyada nerede yaşarsanız yaşayın, buraya aidiz biz. Tıpkı o martıların sizin yaşadığınız yere ait olması gibi. Ve evet, bunu anlayınca sonunda, size zulmedenlerin biraz daha küçüldüklerini, seslerinin biraz daha kısıldığını hissedeceksiniz.
KHK davaları 200 yıl sürecekmiş diyorlar. Hesaplamışlar! Benim bildiğim, ben bu davaların sonucunu görmem. Zaman geçiyor. Çocuklar biraz daha büyüyorlar. Ülkede insanlar birbirlerinden daha şiddetli nefret edebilmenin yollarını bulmayı her gün yeniden başarıyorlar. Bense kuş türlerini öğrenmeye çalışıyorum yaşadığım yerin. Çünkü o kuşların orada var oluşları bana yalnız olmadığımı, itilmiş olmadığımı, orada yabancı olmadığımı gösteriyor. Yaşadığım sokağı öğreniyorum. Şehirdeki fırınları, süpermarketlerdeki simaları, mahallî takımları ve maçlarının sonuçlarını… Fiziken olduğum yere beni mental olarak vardıracak ne varsa, hepsini küçük ama durmak bilmeyen adımlarla yapmaya çalışıyorum. Hayata atılmak diye bir şeyin olmadığını öğrendiğim gibi, hayata yeniden başlamak için bir geri dönüşe ihtiyacım olmadığını da öğrendim. İşin ilginci, bunu öğrenirken bir hocaya da ihtiyacım olmadı, hayattan başka. Ayaklarımda beni dibe doğru çeken taş düşüverdi, zincir kırılınca. Başımıza geleni zamanı geriye alarak engellemek mümkün olsaydı keşke. Ama bu imkânsız! Ve o yaşanılan tüm deneyimler, hayal kırıklıkları, acılar, üzüntüler, ne varsa işte, bizi değiştirdi. Onların izleri bizim parçamız oldu. Kendimizi tanımlarken, artık bu yaşanılan süreç bir milat olacak. Ve kimliğimizin önemli bir bölümünü bu tanımlayacak. Size zulmedenlerin zulmü ne zaman bitirecekleri size bağlı değil. Ama sizin yaşamınıza devam etmeniz – tüm zorluklara, acılara, hayal kırıklıklarına karşın – sadece ve sadece sizin elinizde! Tutunun hayata! Sokağa çıkın biraz! Sevdiklerinizi de yanınıza alın hatta.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.6.2019 [TR724]
Bu yaşadığımız büyük takibat çok şey değiştirdi. Daha da değiştirmeye gebe. Bilemiyoruz ne olacak bir gün sonra, bir hafta sonra, bir ay sonra. Bir yıl sonra? Ya on yıl? Bilemiyoruz işte. Bu bilinmezliktir o evdeki karanlık. El yordamıyla sağa sola tutunarak, dokunarak-koklayarak geçirmemiz gereken zamanı geçirmeye çalışıyoruz. Zamanı öldürmeye çalışıyoruz. Ve evet, işte zaman geçiyor. Çocuklar biraz daha büyüdü. Benim merdivenleri koşarcasına çıkarkenki performansımsa biraz daha düştü. Aynadaki ben mi yoksa Mister No mu, bilmiyorum. O kadar beyazladı artık saçlar. Ve şakaklardan yukarılara doğru o kır orman yayılıyor, kuzeyin soğuk ormanlarındaki kar örtüsü gibi. Ve evet, işte zaman, o en büyük dost, mutluykenki! Ve mutsuzkenki en büyük düşman! Bilemiyoruz ne olacak yarın, haftaya, gelecek aya, seneye. Ve el yordamı, devam ediyoruz.
İyi de, o karanlık odaya bir süre sonra alışmaz mıyız? Gecenin birinde yine vakitsiz uyandığımızda bir de bakmışız ki el yordamına gerek olmaksızın bacaklarımız buluyor yolu. Ve o ev, hani taşındığınızda size yabancı, soğuk ve itici gelen, bakmışsınız sizin eviniz oluvermiş. Gözlerinizi kapattığınızda ve yatağınızı hayal ettiğinizde, günün yorgunluğunu bitirmek için artık, o evi, odanızı hayal etmektesiniz. Ya sokaklar? O başlangıçta sesini ve konusunu yadırgadığınız mekânlar? Bakmışsınız usulca size gülümsemeye başlamış, mahalleniz gibi.
Ömer Naci Soykan diye bir felsefe hocamız vardı. “Hayata atılmak diye bir şey yoktur, çünkü doğduğunuz andan itibaren hayatın içindesinizdir zaten!” derdi. Çok doğruymuş söyledikleri. Hayattayız ve ilk saniyesinden son saniyesine dek hayata, hayatımıza, hayatlarımıza dek ve varsa bizim meselemizdir. Üzerinde düşünmeli, konuşmalı, paylaşmalı. Doğru zamanı beklemek, bazen buna hiç zaman bulamamaya neden olabilir. Bir sır vereyim, zaman çok hızlı. Yaşam bu nedenle ötelenemeyecek kadar değerli. Hayatın içindeyiz ve her şey tozpembe değil elbette. TR724’te yazılan her yazı biraz da acının izlerini taşıyor. Bu acıdır esasında onu hayata yaklaştıran. Zeytinyağlı fasulyenin faydaları üzerine yazı bulmak zor – ama buna da ihtiyaç yok mu? Tüm enerjimizi ilgilendiğimiz konuya harcamak, bizi bir süre sonra yanıp tükenmek tehlikesiyle baş başa bırakmaz mı? Sanırım görmemiz gereken, yol alırken varılacak yere ulaşmak amacına karşın, o yolu yaşamak, getirdiklerini de götürdüklerini de sindirmek, onu kabul etmek anlayışına sahip olmamız gerektiğidir.
Biraz açayım müsaadenizle. Bir yersiz-yurtsuzlaşma yaşandı ve bu bugüne dek bizim gerçeğimiz oldu, değil mi? Kopartılmışlık duygusu! Bir zorunluluktan, kaçmak-kurtulmak için olan bir mecburiyetten, sığınmaktan size zulmedenden aksi istikamete doğru koşarak! O köyünü, şehrini, mahallesini, sokağını, evini terk edenin içinde, midesini buran, kalbini sıkıştıran, derin bir nefes almaya neden olan şey – evet ondan bahsediyorum ben. O duyguyla, topraktan yolunan çiçekler gibi boynunu büken insanlar denizi, işte orası biziz! Neden başımıza bu geldi sorusunu sormanın artık fazla bir şey getirmediğini, yararsız olduğunu anlamaya başlamadık mı daha? Eğer öyleyse başlayalım, olmaz mı? Çünkü bu başımıza ne geldi duygusu bizi devamlı dibe doğru çekiyor, dev gibi bir taş gibi, ayaklarımıza zincirlenmiş olan. Ve su yüzeyinde kalmamızı imkânsız hale getirmek için uğraşıyor mütemadiyen. O taştan kurtulmak gerek. O zinciri kırmak gerek. Çünkü o zincir, sizi hapse tıkmaya çalışan kuvvetin bunu fiziksel olarak başaramasa da manen sizi kendi hapsinizin içinde kalmaya mahkûm ediyor. Bu mahkûmiyetin beraatle sonuçlanmasını mı bekliyorsunuz? Hayır, bu olmayacak! Süreç bitse de, hakka-hukuka bir gün geri dönülse de olmayacak! Çünkü o içinizdeki itilmişlik, haksızlığa uğratılmışlık, ezilmişlik, dışlanmışlık, damgalanmışlık duygusu sizin benliğinizin bir parçası oldu, isteseniz de istemeseniz de! Yarın her şey bitse mesela ve ilk uçakla dönseniz memlekete, zannediyor musunuz ki her şey eskisi gibi olacak? Olmayacak! Olacak diyenler ya yalan söylüyor size (ve kendilerine), ya da bilmiyor, bilemiyor daha! Çünkü zaman geçiyor. Ve aynı nehirde bir defa daha yıkanamayacağınız gerçeğini fısıldıyor kulağınıza hayat. Aynaya bakın, o fısıltıyı duymuyorsanız. Yüzünüzün farklılaşan detayları sizinle konuşacak. Büyüyen çocuklarınızın küçülen giysilerini bir torbaya koyarken, o giysiler size anlatacak olanı biteni.
O vardığınız yerdesiniz. Orası sizin gerçeğiniz. İster yurtdışında bir yerlerde olun, isterse Türkiye’de bir KHK’lı, sosyal soykırıma uğratılan her gün, kendimizi bu yeni gerçeğe alıştırmak durumundayız. Bunu ocu-bucu olanlar için söylemiyorum. Hangi aidiyetle kendinizi tanımladığınız sizin meseleniz. Bunun inanın hiçbir önemi yok! Çünkü bu futbol veya basketbol gibi bir takım sporu değil. Takım sizin yükünüzü hafifletebilir belki. Ama çıkışı bulacak sizsiniz! Bu atletizm gibi, tek başınıza koşmanız gereken bir parkur. O bulunduğunuz yerdesiniz siz, fiziki olarak. Ama mental olarak hala yoldasınız. O yol hiç bitmeyecek, böyle devam ederse eğer. Bence yolun bitmesi size bağlı. Bunları size yazıyorum, ama kendime söylüyorum aslında. Yani inanın hiçbir başka amacı yok bu yazılanların. Diyorum ki, artık o ev değiştiren adamın yaşadığı yadırgama dönemi gibi, el yordamıyla duvarlara dokunarak yolunuzu bulmaya çabaladığınız dönemin geride kalması lazım. Sizin, eşinizin, çocuklarınızın ihtiyacı olan bu! Kabuğunuzu kırmak, sizi dibe çeken o zincirle bağınızı kopartmaktır gerekli olan. Özellikle çocuklar… Onlar için bunu yapmak! Evet. Yolun sonunda vardığınız yerde hissetmektir her şey. O size zulmedenin elinden gücünü alıvermek; bunun yolu o vardığınız yerde manen de olmanızdır artık.
Dışarı çıkın bugün biraz. Ama bir amaç için değil. Yani yapmak istemeyip de yapmak durumunda kaldığınız işe gitmek ya da bir bürokratik işinizi halletmek gibi bir gereklilik olmaksızın… Çıkıverin işte dışarı! Ve derin bir nefes alın. O aldığınız nefesin hakkını verin ama! Sokağınızda neler var bir bakın. Ağaç var mı ağaç? Kaç tane? Yaşlı, kadim ağaçlar mı yoksa daha yeni dikilmiş ince fidanlar mı? Önemi yok, ama siz gene de bir bakın. Kuşlar var mı kuşlar? Yok, martılar varsa hemen aklınıza İstanbul gelmesin. Siz o martıları gördüğünüz yerde o martılar kendilerini evlerinde hissediyorlar, biliyor musunuz? Ve diğer yerlere ait olan martıları hiç düşünmüyorlar. Bizim o martılardan bir farkımız yok aslında. Bu dünyaya doğduk biz (dünyada demiyorum, dünyaya diyorum!). Ve bu dünyada nerede yaşarsanız yaşayın, buraya aidiz biz. Tıpkı o martıların sizin yaşadığınız yere ait olması gibi. Ve evet, bunu anlayınca sonunda, size zulmedenlerin biraz daha küçüldüklerini, seslerinin biraz daha kısıldığını hissedeceksiniz.
KHK davaları 200 yıl sürecekmiş diyorlar. Hesaplamışlar! Benim bildiğim, ben bu davaların sonucunu görmem. Zaman geçiyor. Çocuklar biraz daha büyüyorlar. Ülkede insanlar birbirlerinden daha şiddetli nefret edebilmenin yollarını bulmayı her gün yeniden başarıyorlar. Bense kuş türlerini öğrenmeye çalışıyorum yaşadığım yerin. Çünkü o kuşların orada var oluşları bana yalnız olmadığımı, itilmiş olmadığımı, orada yabancı olmadığımı gösteriyor. Yaşadığım sokağı öğreniyorum. Şehirdeki fırınları, süpermarketlerdeki simaları, mahallî takımları ve maçlarının sonuçlarını… Fiziken olduğum yere beni mental olarak vardıracak ne varsa, hepsini küçük ama durmak bilmeyen adımlarla yapmaya çalışıyorum. Hayata atılmak diye bir şeyin olmadığını öğrendiğim gibi, hayata yeniden başlamak için bir geri dönüşe ihtiyacım olmadığını da öğrendim. İşin ilginci, bunu öğrenirken bir hocaya da ihtiyacım olmadı, hayattan başka. Ayaklarımda beni dibe doğru çeken taş düşüverdi, zincir kırılınca. Başımıza geleni zamanı geriye alarak engellemek mümkün olsaydı keşke. Ama bu imkânsız! Ve o yaşanılan tüm deneyimler, hayal kırıklıkları, acılar, üzüntüler, ne varsa işte, bizi değiştirdi. Onların izleri bizim parçamız oldu. Kendimizi tanımlarken, artık bu yaşanılan süreç bir milat olacak. Ve kimliğimizin önemli bir bölümünü bu tanımlayacak. Size zulmedenlerin zulmü ne zaman bitirecekleri size bağlı değil. Ama sizin yaşamınıza devam etmeniz – tüm zorluklara, acılara, hayal kırıklıklarına karşın – sadece ve sadece sizin elinizde! Tutunun hayata! Sokağa çıkın biraz! Sevdiklerinizi de yanınıza alın hatta.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)