SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Ergenekon davasında tutuklu olarak yargılanırken mahkeme salonunda “Gladionun bir numurası Abdullah Gül, iki numarası Recep Tayyip Erdoğan.” diye haykıran Doğu Perinçek bugün Erdoğan ile aynı gemide yolculuğuna devam ediyor.
Oda Tv’nin YouTube kanalına verdiği görüntülü mülakatta Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’e ilk olarak 180 derecelik dönüşün sırrı soruldu.
PERİNÇEK: BİRLİKTEYİZ ZATEN!
“2014’te ‘Gladionun bir numarası Abdullah Gül, iki numarası Recep Tayyip Erdoğan’ diyorsunuz. Şimdi diyorsunuz ki Türkiye gemisinde Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli ve Vatan Partisi birlikte olmalı. Sizce Gladio’nun iki numarası ile Vatan Partisi aynı gemide olabilir mi?” sorusuna Perinçek, “Olmalı değil. Birlikteyiz zaten.” diye cevap verdi.
Perinçek daha sonra sarf ettiği sözlerle Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın kendileri ile niçin ittifak kurduğunu da itiraf etmiş oldu.
“2014’ten sonra Türkiye değişti. Tayyip Erdoğan PKK’nın üzerine yürüdü. Tayyip Erdoğan Fe.ö’nun üzerine üzerine yürüdü. Tayyip Erdoğan Rusya dostu oldu. Gladio, Rusya dostu olur mu? Amerika ile mücadele ediyor. İran dostu oldu.Çin dostu oldu.” diyen Perinçek, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun hükümet adına iki gün evvel açıkladığı Asya açılımı kararını “stratejik” diye niteledi.
“VATAN PARTİSİ GÜNCEL DURUMA GÖRE MEVZİLENİR”
Perinçek, “Şimdi 2019’dayız. Dolayısıyla Vatan Partisi güncel duruma göre mevzileniyor. Türkiye’nin önündeki sorunlara bakıyor, saflaşmaya bakıyor. Biz dostlarımızı ve düşmanlarımızı kendi keyfimize göre seçmiyoruz. Tayyip Erdoğan Amerika’ya direniyor. O zaman siz seçin safınızı.” ifadelerini kullandı.
“Türkiye gemisinde İyi Parti ve CHP’ye yer yok mu?” sorusu üzerine Perinçek, “Kazanmaya çalışıyoruz. Tabanına yer var. Doğu Akdeniz’de, Karadeniz’de Uygur meselesinde Çin’e karşı tutumda İyi Parti yönetimi ve CHP yönetimi hep Amerika’nın yanında.” cevabını verdi.
Perinçek, İyi Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Çin’in Uygurlara reva gördüğü zulmün araştırılması için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde verdikleri önergelerden de rahatsız.
UYGURLARIN MARUZ KALDIĞI ZULÜM İÇİN “İLERİCİLİK” DEDİ
Çin’in toplama kamplarında Uygurlara yönelik baskı ve şiddet uygulamasını “ilericilik” diye niteleyen Perinçek, AKP ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) Çin’e destek vermesinden büyük bir memnuniyet duyuyor.
“Mesela kalkıyorlar dilekçe veriyorlar Meclis’te. Çin zulmünü Uygur bölgesinde araştıralım. Dünyadaki ilericileğe karşı tavır alıyorlar.” diyen Perinçek, “Onların o dilekçesine karşı kim oy veriyor? AKP ile MHP Çin’in yanında yer alıyor. Onun için somut cephelere bakmak lazım. Vatan Partisi Türkiye cephesinin merkezinde. Devlet Bahçeli ve Tayyip Erdoğan Vatan Partisi ile beraber.” değerlendirmesinde bulundu.
VATAN PARTİSİ DEVRİM YAPACAKMIŞ
Perinçek’in, “Vatan Partisi niye barajı aşıp Meclis’e giremiyor?” sorusuna verdiği şu cevap yeni soru işaretlerine kapı araladı: “Vatan Partisi devrim yapacak ve devrim sırasında Meclis’in en büyük partisi olacak. Bu devrimci parti belli olgunluk durumunda iktidar konumlarına yerleşir. Yoksa statüko devam ettiği zaman bizim gibi partiler sizin söylediğiniz büyük atakları yapmaz.”
Perinçek’in devrimden neyi kastettiği ise şimdilik meçhul!
Perinçek, PKK lideri Abdullah Öcalan’a Bekaa Vadisi’nde çiçek verdiği için herhangi bir pişanlık duymadığını tekrarladı: “Çok doğru bir şey yaptım. Onu yapmasaydım içimde ukde kalırdı. Herkesle de görüşürüm. Düşmanla da görüşürüm. Trump ile de görüşürüm. Bu bakımdan pişmanlık duyacağım bir iş yapmadım.”
PERİNÇEK: AKİT TV, ODA TV’DEN DAHA FAZLA TÜRKİYE SAFINDA
Perinçek, Vatan Partisi yöneticilerinin niçin Akit TV’de sık sık boy gösterdiğine dair soruya cevap verirken Oda TV’yi yerden yere vurdu.
“Benim için Akit TV ile Oda TV arasında fark yok. Akit TV, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı psikolojik harekât yürütmüyor, fakat Oda TV eline geçtiği her fırsatta Türk ordusuna vuruyor.” diyen Perinçek, “Akit TV’yi de seyreden vatandaşlarım var. O vatandaşları kazanmak benim görevim.” dedi.
Perinçek’e göre Akit TV birçok konuda Oda TV’ye kıyasla daha fazla Türkiye’nin safında yer alıyor.
Doğu Perinçek, "“Aynı gemide olmalı değil. Birlikteyiz zaten. Devlet Bahçeli ve Tayyip Erdoğan, Vatan Partisi ile beraber.” dedi.
ERDOĞAN ADIM ADIM VATAN PARTİSİ PROGRAMINA GELDİ
Perinçek, 2014’ten sonra Tayyip Erdoğan kendi çizgilerine geldiği için büyük bir başarı kazandıklarını belirtirken hangi başarıları kazandığını da aktardı.
Buna göre Hizmet Hareketi’ni tasfiye etmesi, Kürtlerin başına balyoz indirmesi, Rusya, İran ve Çin ile dost olması Vatan Partisi’nin sayesinde oldu.
“Rusya uçağını düşürdüm diye övünen bir AKP Rusya dostu oldu. İran’ı Fars milliyetçisi diye eleştiren bir AKP İran dostu oldu. Çin konusunda soğuk tavırlar alan bir Erdoğan bugün elini Çin’e uzattı ve Asya açılımını gerçekleştiriyor.” diyen Perinçek, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun da aynı çizgiye geleceğini iddia etti.
"KEMAL KILIÇDAROĞLU İÇİN DE ÖYLE YAZACAKLAR"
Erdoğan’ın Vatan Partisi’nin programına adım adım geldiğini Amerikan ve Alman gazetelerinin yazdığını belirten Perinçek, “Bu yalnız Tayyip Erdoğan için geçerli değil. Türkiye’nin güçleri için de geçerli. Kemal Kılıçdaroğlu için de öyle yazacaklar.” dedi.
Perinçek bunu nasıl başardığını ise şu sözlerle özetledi: “Ben çeşitli güçleri nasıl değiştirmem gerekiyor ne yönde değiştirmem gerekiyor o sorumluluğumu yerine getiriyorum.”
Perinçek düzenli olarak sağlık kontrolünden geçtiğini ve tahlil sonuçlarına göre değerlerinin 30-35 yaşındakilerle aynı değerlere sahip olduğunu söyledi.
Bu kadar sağlıklı iken Vatan Partisi genel başkanlığını bırakmayacağını aktardı.
[Samanyolu Haber] 8.8.2019
Emniyette zorla başörtüsünü aldılar, yasa dışı sorguya çektiler!
Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Güzel Sanatlar öğrencisi 23 yaşındaki Büşra İnan hakkında cemaat soruşturmaları kapsamında dava açıldı.
Konya 8'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararına göre toplam 12 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 20 kasım 2018’de tutuklanan İnan, Kayseri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda tutuluyor.
BYLOCAK İDDİASI İLE GÖZALTINA ALINDI
Büşra İnan, 11 kardeş arasında en küçüğü. 2014 yılında Van Güzel Sanatlar Lisesini bitirdikten sonra üniversite okumak için Konya’ya gitti. Üçüncü sınıftayken annesi Nazime İnan, 2017 yılında Bylock kullandığı iddiasıyla gözaltına alındı. Ancak Van Emniyetinde uygulamayı kullananın kendisi değil kızı Büşra İnan olduğunu söyledi.
Bunlar yaşanırken Konya’da sınavlarına giren Büşra İnan, savcının arama kararı üzerine Van’a ifade vermeye gitti.
İfadesinde, “Abim bana, ‘sana güzel dualar atacağım’ diyerek yükletmişti. Ben de ne olduğunu bilmiyorum zaten lise son talebesiydim.” dedi.
Bunun üzerine her hafta karakolda imza atmak şartıyla serbest bırakıldı.
80 KIZ ÖĞRENCİYE OPERASYON
13 Nisan 2018’de ise Konya’da üniversite öğrencilerine yönelik operasyon düzenlendi. Emniyet, Büşra İnan’ın kaldığı ev hakkında ‘hücre evi’ suçlamasında bulundu. Büşra İnan’ın abisi Erol İnan, yaşananlarla ilgili şunları anlattı:
“Büşra’nın kaldığı ev; birkaç arkadaşı ile tuttuğu resmi bir ev. Yaşadığı ev, hakkındaki soruşturmadan dolayı imza attığı için hem Emniyette mevcut hem de nüfusa kayıtlı. Herhangi gizli bir ev, herhangi bir hücre evi değil. 3-4 arkadaşla kalıyordu. Kendi tuttukları yer. Zaten ev sahibi ortada. Komşular ortada. Muhatap kendisi her şeyi imzalayan kardeşim.”
Erol İnan, “O operasyon olunca kardeşim 80 arkadaşıyla birlikte tekrar gözaltına alındı. O olay çok daha kötü geçti. Terörle mücadelenin ortasına toplayarak başörtüleri alınmış halde, hepiniz teröristsiniz, terörist çocuklarısınız diyerek hakaretler yağdılar. Daha sonra geceleyin alınan bu çocuklar, gayri resmi bir şekilde mülakata tabi tutularak psikolojik baskılara maruz kaldılar.” diye konuştu.
Haftalık imzalarını atan öğrencilerin, 13 Kasım 2018’de ilk mahkemeleri oldu. Ardından, 20 Kasım 2018’de tutuklanma kararı verildi. O tarihte tutuklanan Büşra İnan halen cezaevinde.
HASTALIKLARI AĞIRLAŞIYOR
Büşra İnan’ın geçmişte olan hastalıkları cezaevinde artış gösterdi. Psikolojik durumu da her geçen gün daha da kötüleşti.
Ağabey İnan, kardeşinin küçüklükten bu yana anemi hastası olduğunu, gözlerinden iki kere kapalı ameliyat olduğunu ve üçüncüsünün de olması gerektiğini belirtti. Mide rahatsızlığının olduğunu ve her yemeği yiyemediğini aktardı.
ARTIK KARDEŞİMİN VE AİLEMİN GÜCÜ KALMADI
Erol İnan, anne ve babasının da gözaltı dönemleri yaşadıklarını, babasının geçmişte Tarım İl Müdürlüğü'nde çalıştığını, ancak ihraç edildiğini dile getirdi.
“Annem hiper tansiyon hastası hem tansiyon hemde karaciğerle alakalı sıkıntıları var çok korkuyoruz ona da bir şey olacak diye. Annem de perişan oldu. Ne Büşra’nın ne annemin dayanacak gücü kalmadı.” ifadelerini kullandı.
SABAHLARI GÖZLERİ MORARIYORDU
Cezaevinde hızla zayıflamaya başlayan Büşra İnan’ın koğuş arkadaşı da (İsminin gizli tutulmasını istedi) rahatsızlıklarına şahit olduğunu anlattı. İnan’ın durumunu arkadaşı şu şekilde ifade etti:
“Büşra’nın durumu gerçekten çok kötüydü. Gözü hep morarıyordu. Cezaevi yemekleri ona hep dokunuyordu. Karnı çok ağrıyordu. Hiç uyumuyordu. Zaten toplam bir kaç saatten ibaretti uykusu. Cezaevi yemeği yediği zaman bütün gün onun ağrısını çekiyordu. Psikolojik olarak çökmüştü. Bir kere kampüsteki polikliniğe götürdüler ama bir şey yapılmamış. Oradaki doktor da Büşra’ya çok kötü davranmış. O da bir daha gitmek istemiyordu. Durumu kötüye gidiyor orada. Kilo kaybı var. Yönetim hastaneye götürüyor ama gözünden olacağı ameliyat dışarıda yapılması gerekiyor. Gözlerine sürekli kaynar su pansumanı yapıyordu. Sabahları kalkıyordu gözü mosmor. Bu da psikolojisini gerçekten çok etkiliyordu.”
Koğuş arkadaşı cezaevi şartlarında Büşra İnan’ın yaşamasının mümkün olmadığını söyledi. Elinde çamaşır yıkarken bir çok defa nefes nefese kaldığını koşarak avluya çıktığını dile getirdi. Aynı zamanda İnan’ın cezaevinde kaldıkları ilk günlerde, sabahları uyandırıldığında sıçrayarak ve korkarak uyandığını belirtti.
İKİ KEZ ÇIPLAK ARAMA
Büşra İnan’ın koğuş arkadaşı, cezaevine götürülmeden önce kaldıkları bir başka hapishaneden şöyle bahsetti: “İki odalı gibi bir yerdi. O gün 25 kişi kadar kaldık orada. Çok kötü şartlar altında. Rutubetliydi, yer yataklarında, pis kokuyordu, sıcak su yoktu. Bir oda vardı. Belki 10 metreye 7 metre kadar. Çok küçük bir yerdi. Battaniyeler çok kötüydü. Diğer odada mutfak vardı. Tuvalet ve banyolar zaten çok kötüydü. O gün yasak olmasına rağmen iki kez çıplak arama yapıldı.”
[Samanyolu Haber] 8.8.2019
Konya 8'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararına göre toplam 12 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 20 kasım 2018’de tutuklanan İnan, Kayseri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda tutuluyor.
BYLOCAK İDDİASI İLE GÖZALTINA ALINDI
Büşra İnan, 11 kardeş arasında en küçüğü. 2014 yılında Van Güzel Sanatlar Lisesini bitirdikten sonra üniversite okumak için Konya’ya gitti. Üçüncü sınıftayken annesi Nazime İnan, 2017 yılında Bylock kullandığı iddiasıyla gözaltına alındı. Ancak Van Emniyetinde uygulamayı kullananın kendisi değil kızı Büşra İnan olduğunu söyledi.
Bunlar yaşanırken Konya’da sınavlarına giren Büşra İnan, savcının arama kararı üzerine Van’a ifade vermeye gitti.
İfadesinde, “Abim bana, ‘sana güzel dualar atacağım’ diyerek yükletmişti. Ben de ne olduğunu bilmiyorum zaten lise son talebesiydim.” dedi.
Bunun üzerine her hafta karakolda imza atmak şartıyla serbest bırakıldı.
80 KIZ ÖĞRENCİYE OPERASYON
13 Nisan 2018’de ise Konya’da üniversite öğrencilerine yönelik operasyon düzenlendi. Emniyet, Büşra İnan’ın kaldığı ev hakkında ‘hücre evi’ suçlamasında bulundu. Büşra İnan’ın abisi Erol İnan, yaşananlarla ilgili şunları anlattı:
“Büşra’nın kaldığı ev; birkaç arkadaşı ile tuttuğu resmi bir ev. Yaşadığı ev, hakkındaki soruşturmadan dolayı imza attığı için hem Emniyette mevcut hem de nüfusa kayıtlı. Herhangi gizli bir ev, herhangi bir hücre evi değil. 3-4 arkadaşla kalıyordu. Kendi tuttukları yer. Zaten ev sahibi ortada. Komşular ortada. Muhatap kendisi her şeyi imzalayan kardeşim.”
Erol İnan, “O operasyon olunca kardeşim 80 arkadaşıyla birlikte tekrar gözaltına alındı. O olay çok daha kötü geçti. Terörle mücadelenin ortasına toplayarak başörtüleri alınmış halde, hepiniz teröristsiniz, terörist çocuklarısınız diyerek hakaretler yağdılar. Daha sonra geceleyin alınan bu çocuklar, gayri resmi bir şekilde mülakata tabi tutularak psikolojik baskılara maruz kaldılar.” diye konuştu.
Haftalık imzalarını atan öğrencilerin, 13 Kasım 2018’de ilk mahkemeleri oldu. Ardından, 20 Kasım 2018’de tutuklanma kararı verildi. O tarihte tutuklanan Büşra İnan halen cezaevinde.
HASTALIKLARI AĞIRLAŞIYOR
Büşra İnan’ın geçmişte olan hastalıkları cezaevinde artış gösterdi. Psikolojik durumu da her geçen gün daha da kötüleşti.
Ağabey İnan, kardeşinin küçüklükten bu yana anemi hastası olduğunu, gözlerinden iki kere kapalı ameliyat olduğunu ve üçüncüsünün de olması gerektiğini belirtti. Mide rahatsızlığının olduğunu ve her yemeği yiyemediğini aktardı.
ARTIK KARDEŞİMİN VE AİLEMİN GÜCÜ KALMADI
Erol İnan, anne ve babasının da gözaltı dönemleri yaşadıklarını, babasının geçmişte Tarım İl Müdürlüğü'nde çalıştığını, ancak ihraç edildiğini dile getirdi.
“Annem hiper tansiyon hastası hem tansiyon hemde karaciğerle alakalı sıkıntıları var çok korkuyoruz ona da bir şey olacak diye. Annem de perişan oldu. Ne Büşra’nın ne annemin dayanacak gücü kalmadı.” ifadelerini kullandı.
SABAHLARI GÖZLERİ MORARIYORDU
Cezaevinde hızla zayıflamaya başlayan Büşra İnan’ın koğuş arkadaşı da (İsminin gizli tutulmasını istedi) rahatsızlıklarına şahit olduğunu anlattı. İnan’ın durumunu arkadaşı şu şekilde ifade etti:
“Büşra’nın durumu gerçekten çok kötüydü. Gözü hep morarıyordu. Cezaevi yemekleri ona hep dokunuyordu. Karnı çok ağrıyordu. Hiç uyumuyordu. Zaten toplam bir kaç saatten ibaretti uykusu. Cezaevi yemeği yediği zaman bütün gün onun ağrısını çekiyordu. Psikolojik olarak çökmüştü. Bir kere kampüsteki polikliniğe götürdüler ama bir şey yapılmamış. Oradaki doktor da Büşra’ya çok kötü davranmış. O da bir daha gitmek istemiyordu. Durumu kötüye gidiyor orada. Kilo kaybı var. Yönetim hastaneye götürüyor ama gözünden olacağı ameliyat dışarıda yapılması gerekiyor. Gözlerine sürekli kaynar su pansumanı yapıyordu. Sabahları kalkıyordu gözü mosmor. Bu da psikolojisini gerçekten çok etkiliyordu.”
Koğuş arkadaşı cezaevi şartlarında Büşra İnan’ın yaşamasının mümkün olmadığını söyledi. Elinde çamaşır yıkarken bir çok defa nefes nefese kaldığını koşarak avluya çıktığını dile getirdi. Aynı zamanda İnan’ın cezaevinde kaldıkları ilk günlerde, sabahları uyandırıldığında sıçrayarak ve korkarak uyandığını belirtti.
İKİ KEZ ÇIPLAK ARAMA
Büşra İnan’ın koğuş arkadaşı, cezaevine götürülmeden önce kaldıkları bir başka hapishaneden şöyle bahsetti: “İki odalı gibi bir yerdi. O gün 25 kişi kadar kaldık orada. Çok kötü şartlar altında. Rutubetliydi, yer yataklarında, pis kokuyordu, sıcak su yoktu. Bir oda vardı. Belki 10 metreye 7 metre kadar. Çok küçük bir yerdi. Battaniyeler çok kötüydü. Diğer odada mutfak vardı. Tuvalet ve banyolar zaten çok kötüydü. O gün yasak olmasına rağmen iki kez çıplak arama yapıldı.”
[Samanyolu Haber] 8.8.2019
Hocafendi'yi kaçırma planında ilk itiraf!
SAMANYOLUHABER- Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump'ın eski milli güvenlik danışmanı Michael Flynn'in yargılandığı davada Ekim Alptekin de sanık.
Alptekin, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti adına Fethullah Gülen Hocaefendi’yi Türkiye’ye kaçırmak için plan yapmakla itham ediliyor. Savcı Alptekin hakkında 35 yıl hapis cezası talep etti.
Alptekin’e "komplo kurmak" ve "yabancı bir devlet adına kayıt dışı temsilci olarak hareket etmek" “FBI'a yalan beyanda bulunmak" suçlamaları da yöneltiliyor.
İddianamede; Michael Flynn, Bijan Rafiekian ve Ekim Alptekin'in birlikte bir danışmanlık şirketini yönettikleri, Fethullah Gülen'i itibarsızlaştırarak onun Türkiye'ye iadesini sağlamak istedikleri ve Türkiye'nin bu lobicilik faaliyetlerindeki rolünü gizledikleri belirtiliyor.
"SAVCI BENİM İÇİN 35 YIL CEZA İSTİYOR"
Eski Türkiye Amerikan İş Konseyi (TAİK) Başkanı Ekim Alptekin, Habertürk'ten Kübra Par’a verdiği mülakatta, “Ekim Bey, ABD’de hakkınızda bir iddianame var. Neyle suçlanıyorsunuz? Dava sürecini en baştan anlatır mısınız?” sorusuna cevap verdi.
Alptekin, “Bijan Kian ve ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına Fethullah Gülen’in iadesi için bir komplo kurmak ve kayıtsız biçimde lobi yapmaktan suçlanıyoruz. Amerika’da kayıt kanunları var; yabancı bir devlet için lobicilik faaliyetinde bulunacaksanız şeffaflık gereği bunları kaydettirmeniz gerekiyor. Amerikan kamuoyunun bilgilenme hakkı açısından böyle bir kayıt sorumluluğu var. Bu iki suç dışında benim bir de FBI’a dört kere yalan söylediğim iddia ediliyor. Savcı her yalan için de 5 yıl istiyor. Böylece Bijan için 15 yıl istenirken benimki 35 yıl oluyor.” ifadelerini kullandı.
ALPTEKİN: BIJAN KIAN İLE SÜREKLİ İLETİŞİM HALİNDEYDİK
Davada jürinin suçlu bulduğu Bijan Kian ile ilişkisini ise şöyle aktardı: “Bijan Kian ben tanıdığımda Exim Bankası’nda (Export-Import Bank) yönetim kurulu üyesiydi. Exim Bank’ın yönetim kurulu üyeleri ABD Başkanı tarafından atanıyor. Yanlış hatırlamıyorsam bir dönem Bush, bir dönem de Obama tarafından atandı. Daha sonra Exim Bankası’ndan emekli oldu ve benim havacılık şirketimde kısa bir süre boyunca başkan yardımcılığı yaptı. Bu vesileyle görüşüyorduk. Ailecek de görüşüyorduk; eşlerimiz tanışıyor, çocuklarını tanıyorum. Dava süreci başlayana kadar sürekli iletişim halinde olduğum bir ilişkim vardı.”
Ekim Alptekin (sağda), Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) bünyesindeki Türk Amerikan İş Konseyi (TAİK) Başkanı olarak görev yapmıştı. Alptekin, Amerika'ya gelen dönemin başbakanı Binali Yıldırım ile görüşmüştü.
"MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU BİZİ MOTİVE ETTİ"
Alptekin “kaçırma planı” için yapılan anlaşma çerçevesinde Türkiye’den kiminle görüştüğünü ise şunları söyledi: “TAİK başkanı olarak bizim bu tür ikili ilişkilerde muhatabımız Dışişleri Bakanlığı. Oradaki yetkililerle görüştük. Mevlüt (Çavuşoğlu) Bey’le de görüştük, o da bizi motive etti ve bu tarz angajmanları desteklediğini söyledi”.
Alptekin, "Siz ‘o dönemde Mevlüt Çavuşoğlu’yla görüştük, o da destekledi’ dediniz. Flynn’in şirketiyle anlaşmanızı devlet yetkilileri istedi mi, istemedi mi?” sorusu üzerine şunları dile getirdi: “Dediğim gibi asıl amacım devleti doğrudan Flynn grubuyla buluşturmak, onların böyle bir çalışmayı yapmasını sağlamaktı, ama olmadı.”
Savcılığını hazırladığı iddianamede AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın damadı Berat Albayrak (solda), Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu (sağda) ve Ekim Alptekin'in Amerika'da bir otelde buluşup Fethullah Gülen Hocaefendi'yi kaçırma planı yaptıkları belirtildi. Toplantıda eski FBI ve CIA çalışanlarının da olduğu ortaya çıktı.
Konuyla ilgili yöneltilen diğer soru ve cevaplardan bazıları şöyle:
Flynn’e yazdığınız bir mailde, “Bugün Ankara’da bazı görüşmeler yaptım. Sözleşmemizin gizliliği, bütçesi ve kapsamının tartışılması konusunda bana yeşil ışık yakıldı” diyorsunuz.
Evet, doğru.
Bu ne anlama geliyor?
O dönemde Dışişleri Bakanlığı’nı ikna etmeye çalışıyordum. Bu yönde, “Ben böyle bir görüşme yapacağım, sizin için uygun mu?” diye gidip oradan onay alıyorsunuz. “Uygun, siz bunu belli bir yere kadar taşıyın. Böyle bir şeye prensipte sıcak bakıyoruz” dediler. Orada “yeşil ışık”tan kasıt prensipte sıcak bakılmasıydı. Ama nihayetinde Türk hükümeti bu şirketle anlaşmadı.
Neden anlaşmadı?
Zaman yoktu. Flynn grubu Trump kampanyasında da aktif rol aldığı için Ağustos’ta başlamak istiyordu. Çünkü Ağustos, Eylül, Ekim derken Amerikan seçimi olacaktı. Daha kısa bir çalışma yapmanın da bir anlamı yoktu. Flynn tarafı, “En az 3 ay çalışmamız lazım ki yaptığımız işin bir değeri olsun” dedi. Ben de hemfikirdim ve o günlerde, yani darbeden 1 ay sonra devleti dahil etmeyi organize edemedik.
Tekrar soruyorum; Flynn’e ödediğiniz 530 bin doların herhangi bir bölümünü yahut tamamını Türkiye Hükümeti’nden aldınız mı?
Hayır.
Tamamen kendi cebinizden mi ödediniz?
Evet, zaten şahsi hesabımdan ödedim.
Nasıl finanse ettiniz?
Buradaki kendi işlerimden finanse ettim.
“530 bin dolar benim için önemsiz bir rakam, devletime feda olsun” mu dediniz?
Açıkçası önemsiz bir rakam değil ama o günkü iş büyüklüğümde eritebildiğim bir rakamdı.
[Samanyolu Haber] 8.8.2019
Alptekin, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti adına Fethullah Gülen Hocaefendi’yi Türkiye’ye kaçırmak için plan yapmakla itham ediliyor. Savcı Alptekin hakkında 35 yıl hapis cezası talep etti.
Alptekin’e "komplo kurmak" ve "yabancı bir devlet adına kayıt dışı temsilci olarak hareket etmek" “FBI'a yalan beyanda bulunmak" suçlamaları da yöneltiliyor.
İddianamede; Michael Flynn, Bijan Rafiekian ve Ekim Alptekin'in birlikte bir danışmanlık şirketini yönettikleri, Fethullah Gülen'i itibarsızlaştırarak onun Türkiye'ye iadesini sağlamak istedikleri ve Türkiye'nin bu lobicilik faaliyetlerindeki rolünü gizledikleri belirtiliyor.
"SAVCI BENİM İÇİN 35 YIL CEZA İSTİYOR"
Eski Türkiye Amerikan İş Konseyi (TAİK) Başkanı Ekim Alptekin, Habertürk'ten Kübra Par’a verdiği mülakatta, “Ekim Bey, ABD’de hakkınızda bir iddianame var. Neyle suçlanıyorsunuz? Dava sürecini en baştan anlatır mısınız?” sorusuna cevap verdi.
Alptekin, “Bijan Kian ve ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına Fethullah Gülen’in iadesi için bir komplo kurmak ve kayıtsız biçimde lobi yapmaktan suçlanıyoruz. Amerika’da kayıt kanunları var; yabancı bir devlet için lobicilik faaliyetinde bulunacaksanız şeffaflık gereği bunları kaydettirmeniz gerekiyor. Amerikan kamuoyunun bilgilenme hakkı açısından böyle bir kayıt sorumluluğu var. Bu iki suç dışında benim bir de FBI’a dört kere yalan söylediğim iddia ediliyor. Savcı her yalan için de 5 yıl istiyor. Böylece Bijan için 15 yıl istenirken benimki 35 yıl oluyor.” ifadelerini kullandı.
ALPTEKİN: BIJAN KIAN İLE SÜREKLİ İLETİŞİM HALİNDEYDİK
Davada jürinin suçlu bulduğu Bijan Kian ile ilişkisini ise şöyle aktardı: “Bijan Kian ben tanıdığımda Exim Bankası’nda (Export-Import Bank) yönetim kurulu üyesiydi. Exim Bank’ın yönetim kurulu üyeleri ABD Başkanı tarafından atanıyor. Yanlış hatırlamıyorsam bir dönem Bush, bir dönem de Obama tarafından atandı. Daha sonra Exim Bankası’ndan emekli oldu ve benim havacılık şirketimde kısa bir süre boyunca başkan yardımcılığı yaptı. Bu vesileyle görüşüyorduk. Ailecek de görüşüyorduk; eşlerimiz tanışıyor, çocuklarını tanıyorum. Dava süreci başlayana kadar sürekli iletişim halinde olduğum bir ilişkim vardı.”
Ekim Alptekin (sağda), Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) bünyesindeki Türk Amerikan İş Konseyi (TAİK) Başkanı olarak görev yapmıştı. Alptekin, Amerika'ya gelen dönemin başbakanı Binali Yıldırım ile görüşmüştü.
"MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU BİZİ MOTİVE ETTİ"
Alptekin “kaçırma planı” için yapılan anlaşma çerçevesinde Türkiye’den kiminle görüştüğünü ise şunları söyledi: “TAİK başkanı olarak bizim bu tür ikili ilişkilerde muhatabımız Dışişleri Bakanlığı. Oradaki yetkililerle görüştük. Mevlüt (Çavuşoğlu) Bey’le de görüştük, o da bizi motive etti ve bu tarz angajmanları desteklediğini söyledi”.
Alptekin, "Siz ‘o dönemde Mevlüt Çavuşoğlu’yla görüştük, o da destekledi’ dediniz. Flynn’in şirketiyle anlaşmanızı devlet yetkilileri istedi mi, istemedi mi?” sorusu üzerine şunları dile getirdi: “Dediğim gibi asıl amacım devleti doğrudan Flynn grubuyla buluşturmak, onların böyle bir çalışmayı yapmasını sağlamaktı, ama olmadı.”
Savcılığını hazırladığı iddianamede AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın damadı Berat Albayrak (solda), Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu (sağda) ve Ekim Alptekin'in Amerika'da bir otelde buluşup Fethullah Gülen Hocaefendi'yi kaçırma planı yaptıkları belirtildi. Toplantıda eski FBI ve CIA çalışanlarının da olduğu ortaya çıktı.
Konuyla ilgili yöneltilen diğer soru ve cevaplardan bazıları şöyle:
Flynn’e yazdığınız bir mailde, “Bugün Ankara’da bazı görüşmeler yaptım. Sözleşmemizin gizliliği, bütçesi ve kapsamının tartışılması konusunda bana yeşil ışık yakıldı” diyorsunuz.
Evet, doğru.
Bu ne anlama geliyor?
O dönemde Dışişleri Bakanlığı’nı ikna etmeye çalışıyordum. Bu yönde, “Ben böyle bir görüşme yapacağım, sizin için uygun mu?” diye gidip oradan onay alıyorsunuz. “Uygun, siz bunu belli bir yere kadar taşıyın. Böyle bir şeye prensipte sıcak bakıyoruz” dediler. Orada “yeşil ışık”tan kasıt prensipte sıcak bakılmasıydı. Ama nihayetinde Türk hükümeti bu şirketle anlaşmadı.
Neden anlaşmadı?
Zaman yoktu. Flynn grubu Trump kampanyasında da aktif rol aldığı için Ağustos’ta başlamak istiyordu. Çünkü Ağustos, Eylül, Ekim derken Amerikan seçimi olacaktı. Daha kısa bir çalışma yapmanın da bir anlamı yoktu. Flynn tarafı, “En az 3 ay çalışmamız lazım ki yaptığımız işin bir değeri olsun” dedi. Ben de hemfikirdim ve o günlerde, yani darbeden 1 ay sonra devleti dahil etmeyi organize edemedik.
Tekrar soruyorum; Flynn’e ödediğiniz 530 bin doların herhangi bir bölümünü yahut tamamını Türkiye Hükümeti’nden aldınız mı?
Hayır.
Tamamen kendi cebinizden mi ödediniz?
Evet, zaten şahsi hesabımdan ödedim.
Nasıl finanse ettiniz?
Buradaki kendi işlerimden finanse ettim.
“530 bin dolar benim için önemsiz bir rakam, devletime feda olsun” mu dediniz?
Açıkçası önemsiz bir rakam değil ama o günkü iş büyüklüğümde eritebildiğim bir rakamdı.
[Samanyolu Haber] 8.8.2019
Kurban Ömer [Harun Tokak]
Üç kadim dost yollardayız.
Gurbette yine gün geceye dökülüyor. Her bir nesnenin, kaderindeki kışa daha şimdiden boyun eğişini ve onların hazin hallerini düşünürken, kendimizi, gurbette bir hastanenin önünde buluyoruz.
İlaç kokulu hastane koridorlarında dakikalarca yürüyoruz. Fotoselli kapılar bir bir açılıyor önümüzde. Uzun koridorların biri bitiyor diğeri başlıyor.
Bir odanın önünde sevgili eşi, onca kederlerin ve acıların yüzünden eksiltemediği tatlı bir tebessümle karşılıyor bizi.
“Hoşgeldiniz!” diyor. “Geleceğinizi duyduğu andan beridir gözleri hep kapıda, durmadan sizi soruyor”
Hijyen önlüklerimizi giyiyoruz, maskelerimizi takıyoruz, ellerimize mavi eldivenleri giyiyoruz. Her birimiz operasyona girecek bir doktor gibi oluyoruz.
Açılan kapıdan içeri giriyoruz.
Aman Allah’ım!
İnsanın gönlüne inşirah veren şen şakrak konuşmaları ve dur durak bilmeyen koşmaları ile bir zamanlar Anadolu’ya sığmayan, sesi Asya topraklarında yankılanan kahraman beyaz örtüler altında, kıpırtısız, öylece yatıyor.
Bizi görünce neredeyse bütün hortumları söküp atarak kalkıp boynumuza sarılacak gibi sevinçten çırpınıyor.
Koca çınar gitmiş, incecik bir dal kalmış. Önce sarsılıyoruz fakat gözleriyle karşılaşınca, o tanıdık gözlerden simaya aynı mananın, bir koca çınar heybetinin yayıldığını görüp, derin bir nefes alıyoruz.
İlk şaşkınlığımız geçip de odanın içine şöyle bir göz gezdirdiğimizde daha da dehşete düşüyoruz. Neredeyse her bir organın bir alete bağlı olduğunu fark ediyoruz. Ekranın bir ucundan çıkıp diğer ucunda kaybolan ve biteviye tekrar edip duran yeşil, mavi, kırmızı renklerdeki inişli çıkışlı grafik çizgileri, ara sıra derin derin nefes alan homurtulu aletler…
Bembeyaz örtüler içeresinde o yosun yeşili gözleriyle bize derinlerden, çok derinlerden bakıyor ama bir kelime bile konuşamıyor.
Önceki heybetli halini bilip tanıdığın bir insanın çaresiz bakışları, bir başka yakıyor insanın yüreğini fakat ölümün derin kuyularından, yukarıda parlayan hayat ışığına doğru tırmanma arzusunu ve ümidini hiç yitirmeyen bir irade insanıyla karşı karşıya olduğumuzun farkındayız.
“Çabuk iyileşmen lazım daha yapacak işlerimiz var” diyorum.
Dudaklarında acı bir tebessüm…
Yine de “inşallah” anlamına gelen hafif bir baş kımıltısı.
Gözlerimiz sık sık buğulanıyor, kendimizi bırakmamak için gözlerimiz kaçırmak zorunda kalıyoruz. Duygularımıza hâkim olmamız, onu üzecek her türlü şeyden kaçınmamız gerekiyor.
Ata yurdumuza minnet borcumuz var diyerek Türkmenistan’a tırlarla gönderdiği sıralar, masalar, tahtalar, halılar bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden.
Hele bir gün bir toplantıda Türkmenistan’dan gelen talep listesini boydan boya sarkıtarak “boyumdan aşkın bu listeyi nasıl temin edeceğiz” deyişini unutmak mümkün değil.
Herkesin yardımına koşan bu kahraman şimdi gurbette bir hastane odasında öylece yatıyordu.
Yatağında kıpırtısız halde yatan bu küheylan İstanbul’a bir gelişinde Kurban Ömer’i anlatmıştı…
“Bir bayram günü Ankara baharını hazırlayan küheylanların Karşıyaka mezarlığındaki kabirlerine uğramıştım.
Serviler, menekşeler, kasımpatılar, küpeliler, kadife çiçekleri bu sükûn adasını gerçek bir cennet bahçesine çevirmişti.
Onlar hizmete giderken Bolu Mengen yakınlarında bir kazada on ikisi birden şehit olmuşlardı. Hepsi genç, hepsi pırıl pırıldı. Her biri geride taze yetimler ve dullar bırakmıştı.
Yanında götürdüğüm küpelileri, yiğitlerin bahar kokan topraklarına birer birer diktim.
"Meğer ne kadar da özlemişim sizleri" dedim. Bir bir okşadım onları.
Sıra infak kahramanı Mustafa Aydoğan’a gelmişti. On iki yiğidin arasında bir dolunay gibi duran bu cömert prensin toprağına, yanımda getirdiğim küpelileri dikmek için yöneldim.
Cömertlik ormanlarını velveleye veren yiğit, sessiz sakin öylece yatıyordu.
Bulduğum bir tahta parçasıyla mermerlerin arasındaki toprağı dalgın dalgın eşmeye başladım.
Ağır bir duygu bütün bedenimi sarmıştı. Hareketlerim ağırlaşmış, elim, ayağıma karışmıştı.
Mezarın bir köşesinde çiçeği yerleştirecek kadar bir çukur açtığımı fark ettim. Elim çiçeklere uzanmıştı ki arkamdan bazı sesler duydum.
Dönüp baktım.
Üç kişi meraklı gözlerle bana bakıyordu. Çok duygulandıkları her hallerinden belliydi. İlk defa gördükleri birisi, babalarının mezarına çiçek dikiyordu. Genç kadın daha fazla dayanamadı ve sordu:
"Siz kimsiniz?"
"Benim kim olduğum önemli değil, asıl siz kimsiniz?”
Meğer karşımdakiler cömertlik prensinin, kızı, damadı ve torunuymuş.
“Peki, siz kimsiniz Allah aşkına? Neden babamın mezarına bu çiçekleri dikiyorsunuz. Biz yolda gelirken o kadar istememize rağmen bir türlü çiçek bulamadık ve buraya kadar hayıflanarak gelmiştik. Bir de baktık ki siz bizim arzuladığımız çiçekleri babamın kabrine dikiyorsunuz.”
“Ben öğretmenim, bizler, buradakiler babanın bursları ile okuyan kimseleriz.
Ben size burada yatanları anlatayım, torunu belki de dedesini yeteri kadar tanımıyordur.
Evladım bak! Bu büyük babanı iyi tanı! O Hazreti Osman gibi cömert bir insandı, fedakârdı.
Hizmet deyince önce o koşardı. Tâ 1990'larda, ''Allah için verin!'' dendiğinde; "o zamanın parasıyla bir trilyon!" diye haykıran kahramandı.
Ankara'nın değil, Anadolu'nun tam ortasına cömertlik heykeli dikilesi bir adamdı.
Ne zaman bir sıkıntı olsa koşardı. Onun için onun aramızdaki adı IMF Mustafa'ydı. Dağların altında coşkun akan bir cömertlik nehri gibiydi. Hele kurban bayramlarında Mercedes arabasıyla bir deri toplaması vardı ki görülmeye değerdi.
Şu arka sıradaki yedi kişi Bolu şehitleri… Bir hizmet dönüşü hepsi aynı gün bir kazada şehit oldular.
Elimle en baştaki mezarı göstererek bu da bizim "Kurban Ömer'imiz" dedim.
Yanındaki de oğlu Fatih…
Sonra da Kurban Ömer’le başladım konuşmaya.
Cömert Prensin kızı, damadı, torunu, daim nöbetteki serviler beni dinliyordu.
Hey gidi günler! Hey gidi Kurban Ömer’im! Her Kurban Bayramı yaklaştığında nasıl da deliye dönerdin. Çalmadık kapı bırakmazdın âdeta Ankara’da…
Dile kolay tam on yıl, "kurban" diye diye inledin ve sonunda da adın "Kurban Ömer" kaldı.
Toplanan kurbanları dünyanın dört bir yanındaki yoksul insanlara gönderdikçe tombul yanaklarında pembe pembe güller açar, dünyalar senin olurdu.
Fışkı kokulu kamyon kasalarında kurbanlıkların arasında sağanak yağmurlarda sırılsıklam olur, üstün başın fışkı kokardı da "of" bile demezdin.
Seninle aynı evde kaldığımız günlerde sen hiç mutfaktan çıkmazdın.
Ne tatlı günlerdi o günler.
Onca para elinden geçerdi ama senin hayatında hiçbir değişiklik olmazdı. Bir gün toplantıya geldiğinde, üst-başın neyse ama ayakkabılarının partallığı herkesin dikkatini çekmişti. Harun Bey, yeni aldığı ayakkabılarla karşısında duran birine; “Ayakkabılarını kurban Ömer’e ver” dedi.
O da hiç tereddüt etmeden çıkarıp yeni ayakkabılarını sana uzatmıştı.
Ayakkabı değişim sahnesini buğulu gözlerle seyretmiştik.
Aramızdan ayrılmadan az önce kutsal topraklara gittin.
Güllerin Efendisi'nin köyünden döndüğünde bir nur parçası haline gelmiştin. İçin içine sığmıyordu: "Dava… Dava…" diye inleyip duruyordun.
Senin vazifen olmayan işlere bile "Öf!" demeden koşardın.
Marmara depreminde, Adapazarı’na bir kamyon malzeme gidecekti. Kamyon dolu bir halde dışarda bekliyordu. Bense çok yorgundum. Kamyonla gitmeye takatim yoktu. “Sen gider misin?” dediğimde; dudaklarından belli belirsiz bir sesle:
"Bugün bir oğlum olacak!" demiştin.
“Kurban Ömer’im! Kurbanın olayım, iyi ya işte! Oğluna anlatacak bir hatıran, bir destanın olsun. Sen bir hizmet erisin. Senin diğer babalar gibi doğumhanelerin kapısında bekleyecek zamanın yok." dediğimde, boynunu büküp hemen Adapazarı yolunu tutmuştun. Saat üç civarında aradın ve müjdeyi verdin: Bir oğlun, bir yiğidin doğmuştu… Bu dünyanın tozuna toprağına bulaştırmak istemez gibi o oğlunu da aldın götürdün... Sen vazifeni yaptın. Biz buna şahidiz canım kardeşim, kurban Ömer’im!"
Hastaneden ayrıldığımızda gece yarısı olmuştu. Arabamız bol yıldızlı bir yaz gecesinde bir başka şehre doğru hızla yol alırken; her mevsim bir başka koşan kahraman bir hastane odasında kıpırtısız yatıyordu.
[Harun Tokak] 8.8.2019 [Samanyolu Haber]
Gurbette yine gün geceye dökülüyor. Her bir nesnenin, kaderindeki kışa daha şimdiden boyun eğişini ve onların hazin hallerini düşünürken, kendimizi, gurbette bir hastanenin önünde buluyoruz.
İlaç kokulu hastane koridorlarında dakikalarca yürüyoruz. Fotoselli kapılar bir bir açılıyor önümüzde. Uzun koridorların biri bitiyor diğeri başlıyor.
Bir odanın önünde sevgili eşi, onca kederlerin ve acıların yüzünden eksiltemediği tatlı bir tebessümle karşılıyor bizi.
“Hoşgeldiniz!” diyor. “Geleceğinizi duyduğu andan beridir gözleri hep kapıda, durmadan sizi soruyor”
Hijyen önlüklerimizi giyiyoruz, maskelerimizi takıyoruz, ellerimize mavi eldivenleri giyiyoruz. Her birimiz operasyona girecek bir doktor gibi oluyoruz.
Açılan kapıdan içeri giriyoruz.
Aman Allah’ım!
İnsanın gönlüne inşirah veren şen şakrak konuşmaları ve dur durak bilmeyen koşmaları ile bir zamanlar Anadolu’ya sığmayan, sesi Asya topraklarında yankılanan kahraman beyaz örtüler altında, kıpırtısız, öylece yatıyor.
Bizi görünce neredeyse bütün hortumları söküp atarak kalkıp boynumuza sarılacak gibi sevinçten çırpınıyor.
Koca çınar gitmiş, incecik bir dal kalmış. Önce sarsılıyoruz fakat gözleriyle karşılaşınca, o tanıdık gözlerden simaya aynı mananın, bir koca çınar heybetinin yayıldığını görüp, derin bir nefes alıyoruz.
İlk şaşkınlığımız geçip de odanın içine şöyle bir göz gezdirdiğimizde daha da dehşete düşüyoruz. Neredeyse her bir organın bir alete bağlı olduğunu fark ediyoruz. Ekranın bir ucundan çıkıp diğer ucunda kaybolan ve biteviye tekrar edip duran yeşil, mavi, kırmızı renklerdeki inişli çıkışlı grafik çizgileri, ara sıra derin derin nefes alan homurtulu aletler…
Bembeyaz örtüler içeresinde o yosun yeşili gözleriyle bize derinlerden, çok derinlerden bakıyor ama bir kelime bile konuşamıyor.
Önceki heybetli halini bilip tanıdığın bir insanın çaresiz bakışları, bir başka yakıyor insanın yüreğini fakat ölümün derin kuyularından, yukarıda parlayan hayat ışığına doğru tırmanma arzusunu ve ümidini hiç yitirmeyen bir irade insanıyla karşı karşıya olduğumuzun farkındayız.
“Çabuk iyileşmen lazım daha yapacak işlerimiz var” diyorum.
Dudaklarında acı bir tebessüm…
Yine de “inşallah” anlamına gelen hafif bir baş kımıltısı.
Gözlerimiz sık sık buğulanıyor, kendimizi bırakmamak için gözlerimiz kaçırmak zorunda kalıyoruz. Duygularımıza hâkim olmamız, onu üzecek her türlü şeyden kaçınmamız gerekiyor.
Ata yurdumuza minnet borcumuz var diyerek Türkmenistan’a tırlarla gönderdiği sıralar, masalar, tahtalar, halılar bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden.
Hele bir gün bir toplantıda Türkmenistan’dan gelen talep listesini boydan boya sarkıtarak “boyumdan aşkın bu listeyi nasıl temin edeceğiz” deyişini unutmak mümkün değil.
Herkesin yardımına koşan bu kahraman şimdi gurbette bir hastane odasında öylece yatıyordu.
Yatağında kıpırtısız halde yatan bu küheylan İstanbul’a bir gelişinde Kurban Ömer’i anlatmıştı…
“Bir bayram günü Ankara baharını hazırlayan küheylanların Karşıyaka mezarlığındaki kabirlerine uğramıştım.
Serviler, menekşeler, kasımpatılar, küpeliler, kadife çiçekleri bu sükûn adasını gerçek bir cennet bahçesine çevirmişti.
Onlar hizmete giderken Bolu Mengen yakınlarında bir kazada on ikisi birden şehit olmuşlardı. Hepsi genç, hepsi pırıl pırıldı. Her biri geride taze yetimler ve dullar bırakmıştı.
Yanında götürdüğüm küpelileri, yiğitlerin bahar kokan topraklarına birer birer diktim.
"Meğer ne kadar da özlemişim sizleri" dedim. Bir bir okşadım onları.
Sıra infak kahramanı Mustafa Aydoğan’a gelmişti. On iki yiğidin arasında bir dolunay gibi duran bu cömert prensin toprağına, yanımda getirdiğim küpelileri dikmek için yöneldim.
Cömertlik ormanlarını velveleye veren yiğit, sessiz sakin öylece yatıyordu.
Bulduğum bir tahta parçasıyla mermerlerin arasındaki toprağı dalgın dalgın eşmeye başladım.
Ağır bir duygu bütün bedenimi sarmıştı. Hareketlerim ağırlaşmış, elim, ayağıma karışmıştı.
Mezarın bir köşesinde çiçeği yerleştirecek kadar bir çukur açtığımı fark ettim. Elim çiçeklere uzanmıştı ki arkamdan bazı sesler duydum.
Dönüp baktım.
Üç kişi meraklı gözlerle bana bakıyordu. Çok duygulandıkları her hallerinden belliydi. İlk defa gördükleri birisi, babalarının mezarına çiçek dikiyordu. Genç kadın daha fazla dayanamadı ve sordu:
"Siz kimsiniz?"
"Benim kim olduğum önemli değil, asıl siz kimsiniz?”
Meğer karşımdakiler cömertlik prensinin, kızı, damadı ve torunuymuş.
“Peki, siz kimsiniz Allah aşkına? Neden babamın mezarına bu çiçekleri dikiyorsunuz. Biz yolda gelirken o kadar istememize rağmen bir türlü çiçek bulamadık ve buraya kadar hayıflanarak gelmiştik. Bir de baktık ki siz bizim arzuladığımız çiçekleri babamın kabrine dikiyorsunuz.”
“Ben öğretmenim, bizler, buradakiler babanın bursları ile okuyan kimseleriz.
Ben size burada yatanları anlatayım, torunu belki de dedesini yeteri kadar tanımıyordur.
Evladım bak! Bu büyük babanı iyi tanı! O Hazreti Osman gibi cömert bir insandı, fedakârdı.
Hizmet deyince önce o koşardı. Tâ 1990'larda, ''Allah için verin!'' dendiğinde; "o zamanın parasıyla bir trilyon!" diye haykıran kahramandı.
Ankara'nın değil, Anadolu'nun tam ortasına cömertlik heykeli dikilesi bir adamdı.
Ne zaman bir sıkıntı olsa koşardı. Onun için onun aramızdaki adı IMF Mustafa'ydı. Dağların altında coşkun akan bir cömertlik nehri gibiydi. Hele kurban bayramlarında Mercedes arabasıyla bir deri toplaması vardı ki görülmeye değerdi.
Şu arka sıradaki yedi kişi Bolu şehitleri… Bir hizmet dönüşü hepsi aynı gün bir kazada şehit oldular.
Elimle en baştaki mezarı göstererek bu da bizim "Kurban Ömer'imiz" dedim.
Yanındaki de oğlu Fatih…
Sonra da Kurban Ömer’le başladım konuşmaya.
Cömert Prensin kızı, damadı, torunu, daim nöbetteki serviler beni dinliyordu.
Hey gidi günler! Hey gidi Kurban Ömer’im! Her Kurban Bayramı yaklaştığında nasıl da deliye dönerdin. Çalmadık kapı bırakmazdın âdeta Ankara’da…
Dile kolay tam on yıl, "kurban" diye diye inledin ve sonunda da adın "Kurban Ömer" kaldı.
Toplanan kurbanları dünyanın dört bir yanındaki yoksul insanlara gönderdikçe tombul yanaklarında pembe pembe güller açar, dünyalar senin olurdu.
Fışkı kokulu kamyon kasalarında kurbanlıkların arasında sağanak yağmurlarda sırılsıklam olur, üstün başın fışkı kokardı da "of" bile demezdin.
Seninle aynı evde kaldığımız günlerde sen hiç mutfaktan çıkmazdın.
Ne tatlı günlerdi o günler.
Onca para elinden geçerdi ama senin hayatında hiçbir değişiklik olmazdı. Bir gün toplantıya geldiğinde, üst-başın neyse ama ayakkabılarının partallığı herkesin dikkatini çekmişti. Harun Bey, yeni aldığı ayakkabılarla karşısında duran birine; “Ayakkabılarını kurban Ömer’e ver” dedi.
O da hiç tereddüt etmeden çıkarıp yeni ayakkabılarını sana uzatmıştı.
Ayakkabı değişim sahnesini buğulu gözlerle seyretmiştik.
Aramızdan ayrılmadan az önce kutsal topraklara gittin.
Güllerin Efendisi'nin köyünden döndüğünde bir nur parçası haline gelmiştin. İçin içine sığmıyordu: "Dava… Dava…" diye inleyip duruyordun.
Senin vazifen olmayan işlere bile "Öf!" demeden koşardın.
Marmara depreminde, Adapazarı’na bir kamyon malzeme gidecekti. Kamyon dolu bir halde dışarda bekliyordu. Bense çok yorgundum. Kamyonla gitmeye takatim yoktu. “Sen gider misin?” dediğimde; dudaklarından belli belirsiz bir sesle:
"Bugün bir oğlum olacak!" demiştin.
“Kurban Ömer’im! Kurbanın olayım, iyi ya işte! Oğluna anlatacak bir hatıran, bir destanın olsun. Sen bir hizmet erisin. Senin diğer babalar gibi doğumhanelerin kapısında bekleyecek zamanın yok." dediğimde, boynunu büküp hemen Adapazarı yolunu tutmuştun. Saat üç civarında aradın ve müjdeyi verdin: Bir oğlun, bir yiğidin doğmuştu… Bu dünyanın tozuna toprağına bulaştırmak istemez gibi o oğlunu da aldın götürdün... Sen vazifeni yaptın. Biz buna şahidiz canım kardeşim, kurban Ömer’im!"
Hastaneden ayrıldığımızda gece yarısı olmuştu. Arabamız bol yıldızlı bir yaz gecesinde bir başka şehre doğru hızla yol alırken; her mevsim bir başka koşan kahraman bir hastane odasında kıpırtısız yatıyordu.
[Harun Tokak] 8.8.2019 [Samanyolu Haber]
Küçük Muhacir [Erkan Çıplak]
Her devrin Musa’sı ve Firavun’u olduğu gibi, her devrin Yezid’i, Hasan’ları ve Hüseyin’leri de var. Bu yüzden yeryüzünde kavga ve kan eksik olmuyor. Ülke olarak bizim kısmetimize düşen Yezid ise Hasan’ları ve Hüseyin’leri öldürmüyor, gerek hapsederek, gerek anne babadan ayırarak boynu bükük bırakıyor.
Hikayesini anlatacağım Hüseyin oğlu Hasan abisi, ablası, anne ve babasıyla 2016 temmuz ayına kadar İstanbul’da yaşamaktadır. Eğitimci olan anne baba hayatlarını başkalarının çocuklarına adasalar da kendi çocuklarına da çok düşkündürler. Hele hele 3 yaşında olan Hasan’ın anne bağımlılığı bir başkadır. Annesi yanında değilken mutsuz olması ve anneye dokunarak uyuması gibi sevimli huyları vardır. Hasan bütün acıların başlangıcı o uğursuz gece de annesine sarılıp yatmıştı. Belki de anneye sarılıp yattığı son huzurlu gecesiydi, çünkü melek yüzlü annesi o gecenin sabahında terörist olarak aranıyordu. Çünkü şeytanlar dünya var olduğundan beri melekleri sevmiyordu.
Aile çocuklarını yanına alıp, bir ay boyunca Çorum, İskenderun ve İstanbul üçgeninde yaklaşık 10 bin kilometre yol yaparlar. Hiçbir yere sığamazlar, hiçbir yer güvenli değildir onlar için. Tıpkı hayatları gibi çocukların psikolojileri de alt üst olur. Çember onları için giderek daralmaktadır. Anneye bir an önce yurt dışına çıkması tavsiye edilir. Fakat anne “Evlatlarımdan ayrılamam, bu yaşta Hasan’ımı bırakıp gidemem” der. Der ama iki zordan birini seçmek zorundadır. Hapse girip uzun yıllar görüşememektense, özgür olup gurbet çekmeyi göze alır. Ve çocukların uykuda olduğu bir saat seçilerek Amerika bileti alınır. O gün tam da annenin doğum günüdür. Esin hanım 1 yaş değil 10 yaş yaşlanır o gece. Ayrılamam dediği evlatlardan, bir daha ne zaman göreceğini bilmediği kuzularından ayrılır, uyandırmadan öper, koklar uzun uzun bakar ve arkasını dönmeden özgürlükler ülkesine doğru yol alır.
Karanlık bir sabaha uyanan Hasan, henüz durumun farkında değildir. Annesi varmış, bir yere gitmiş, gelecek gibi hareket eder bir süre. Bu durum babanın yüreğini parçalasa da sesini çıkarmaz. Beklenen anne gelmeyince Hasan durumu anlar ve feryadı basar. Annesi olmadan nasıl uyuyacak, daha doğru nasıl yaşayacaktı? Çünkü O daha anne bebeğiydi. Babası teselli etmeye çalışır, istediği ne varsa yapacağını söyler. Hasan “Sadece annemi istiyorum baba başka hiçbir şey istemiyorum” der. Baba bu isteği yerine getiremez, istek yerine gelmedikçe o yumuşak çocuk huy değiştirmeye başlar ve agresif bir çocuk olur. Hatta bunun üstüne annemden sonra se nde gidersen duygusuna kapılır ve bir dakika bile babasının yanından ayrılmaz.
Bu arada anneden kötü haber gelir, bir araya gelmeleri bir yıldan önce mümkün değildir. Baba çok üzülse de bunu çocuklarına söyleyemez. Ne yapacağını düşünürken, kendisinin de tehlikede olduğu bilgisini alır, anneden sonra o da hapse atılırsa çocuklar perişan olacaktır. Saklanmak için kardeşinden yardım ister ama kardeşi evini değil evinin bodrumundaki rutubetli deponun kapısını açar. Kardeşinin bile evine sığmayan baba Hüseyin için zaman daralmaktadır. Hasan’ın korktuğu başına gelecektir. O da tıpkı eşi gibi bir gece yarısı uçuşunu seçerek biletini alır. Anneden sonra babadan da ayrılacağını bilmeyen çocuklar olacaklardan habersiz son günlerini geçirirler babayla. Vakit geldiğinde o da yavrularına sarılır öper, koklar ve onları annesine emanet ederek Bosna’ya doğru yola çıkar. Anneden sonra babadan da ayrılan Hasan onu da kabullenmez, sürekli kapıya ve balkonlara koşar, teker teker odaları kontrol eder. Babaanne anlatmaya, teselli etmeye etmeye çalışır ama gece uyandığında bile “Babam geldi mi, burda mı, belki de burda“ diyerek tek tek odaları kontrol etmesi yürekleri parçalar. Baba Hüseyin ise Bosna’ya sığamaz, çocuklarını düşündükçe uyuyamaz, koca dünyada yapayalnız hissetmektedir kendini. Hele hele görüntülü konuşmalarda Hasan’ın göz yaşlarına dayanamaz. Hapse atılmayı göze alarak geri döner, eğer bir problem yaşamazsa çocuklarını alıp Arnavutluk’a götürecektir. Şükür ki her şey duası gibi gerçekleşir. Hüseyin hoca aylar sonra filmleri aratmayacak duygusallıkta çocuklarına kavuşur.
Arnavutluk’taki yeni hayatlarında Hasan daha bir bağlanır babaya. Lavaboya gittiğinde bile kapının önünde beklemeye başlar. Babası sorduğunda ise “Bir kere gittin ya tekrar gidersen” cevabını verir. Bir süre kendi yalnız ve sürgün hayatlarını yaşarlar. Fakat zamanla oturdukları siteye aynı kaderi paylaşan güzel insanlar gelir, babalar babalarla, çocuklar çocuklarla tanışır.Komşu ve akrabalarının sırt döndüğü bu yavruların artık teyzeleri ve amcaları vardır. Fakat oyun oynamalar ve ev oturmalarından dönüldüğünde karanlık kadar hüzün de bastırır yüreklerine.Hele hele evlerinde anne olan ziyaretlerden dönüşlerde…O evlere göre kendi evleri terk edilmiş, puslu mekanlar gibi gelmektedir.
İşte böyle bir ev oturmasında Hasan'ı ilk gördüğümde masum yüzü ve insanı delip geçen derin bakışları dikkatimi çekmişti. Bir çocuğun bakışında kaybolur mu insan ben kaybolmuştum. Hayattan alacaklı gibi bakıyordu, sanki bir yanı eksik, bir yitiği var gibi bakıyordu. Yaşına göre ağırbaşlıydı. Çünkü bir gecede büyüyen bir çocuktu O, meçhule giden annenin arkasından el sallama lüksü bile olmamıştı. Sabah uyandığında acının en büyüğünü yaşamıştı. 3 yaşında gurbetin en acısını tatmıştı, anne kokusuna, sarılıp yatmaya, anne şefkatine hasret yaşıyordu. Bu yüzden o yaşta çocuklar gülüp oynarken, Onu hep uzaklara bakarken görürdüm, sanki birini bekliyordu, ansızın çıkıp geleceğini düşünüyordu belki de…
Bulunduğum sitede çok fazla babasız çocuk olduğundan okulda ve site içinde “baba” diye seslenmeyi yasaklamıştım kendi çocuklarıma.. Hasan'ı ve kardeşlerini tanıdıktan sonra “anne” diye seslenmeyi de yasakladım. Çünkü bizimkiler anne babasına koşarken geride hüzünle kalan çocuklar olacaktı. Okula gittiğim zamanlarda çocuklarımı beklerken sınıfının penceresinde Hasan’ı görür neşelendirmeye çalışırdım, yaptıklarım biraz işe arardı. Ama zil çaldığında yüzündeki neşe aniden kaybolur ve dalıp giderdi. Pencereye yüzünü yapıştırıp çocuklarını almaya gelen anne ve babalara uzun uzun bakardı, özellikle de annelere…Babası bazen geç gelirdi ama Hasan bunu fark etmezdi bile , çocuğunun elinden tutup giden annelere bakmaktan… Belli ki içinde kalmıştı,ne okulun ilk günü, ne müsamerelerde annesi yanında değildi, herkes sahneye çıkarken annesine el sallarken O babasına el sallıyordu…
Sitede zemine en yakın ev bizimkiydi, başta Hasan ve kardeşleri olmak üzere bütün çocuklara açık çek vermiştik her türlü ihtiyaç için gelin diye... Bütün çocuklar gelirdi ama kapımızı en çok Hasan çalardı, türlü bahanelerle…Bazen tuvalet ihtiyacı, bazen susamış olurdu bazen de acıkmış…Aslında açlığı tamamen duygusaldı, babası onlara çok iyi bakardı. Onun derdi belki de bir anne yemeği tatmak, bir anne tarafından ilgi görmek ve sevilmekti…
Çoğu zaman terliğini sürüyerek abisi ve ablasının peşinden yürürken görürdüm onu, hafta sonu bizim evin önüne gelip kızıma seslenirlerdi. Kızım ablasının çok samimi arkadaşıydı ama o da kızımı çok sever oynamaktan mutlu olurdu. Belki de derdini unutmak için oynuyordu, zaten çoğu zaman peşlerinden koşamazdı. Yine böyle bir gün gelip kızımı çağırdılar, kızım aşağı indi. Bir süre sonra da bir yere gitmek için ben indim,arabayı nereye koyduğumu düşünürken kafasını ellerinin arasına almış halde Hasan’ı kaldırımda otururken gördüm, kardeşleri oyuna dalmış onu görmüyorlardı. Hemen yanına gittim, “Hasan neden oynamıyorsun” dedim,” başım çok ağrıyor Erkan amca“ dedi dolu gözlerle, alnına dokunduğumda ateşinin de olduğunu fark ettim ve onu eve götürmek istedim, “iyi olur” dedi. Yol boyunca elinden tutarak giderken ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. O daha anne bebeğiydi ama neler yaşıyordu, belki de sabahtan ateşi vardı ama babasının dikkatinden kaçmıştı. Ama annesi yanında olsa kesinlikle fark ederdi, çünkü bir anne o yaşta çocuğunu öperek sokağa uğurlardı ve o an fark ederdi. Hasan annesine sarılmayalı ve annesi tarafından öpülmeyeli neredeyse bir yıl olacaktı. Bir yandan babasını arıyordum ama babası telefonu duymuyordu. Namazda ve lavaboda olacağını ümit ederek eve geldik ama zile bastığımız halde kapı açılmıyordu, Hasan ateşler içinde elimden tutarak bekliyordu. Sonunda babası yorgun gözlerle kapıyı açtı, üç çocuğa bakmak hiç kolay değildi, yorulmuş ve biraz uzandığını söyledi, garibim çocuklarla ilgilenmekten kendi derdini unuturdu.Biz de pek sormazdık maalesef… Hasan’a ilaç içirip hemen yatırdık ve birkaç dakika içinde uyuyakaldı.Babası kahve ikram etmek istedi hemen kabul ettim. Kahve içmek için gideceğim randevuyu ona belli etmeden erteledim, belli iki o da dolmuş ve dertleşmek istiyordu…
Tam 1 yıllık bir ayrılıktan sonra nihayet annesinin geleceğini duymuştuk.Her sabah ve her akşam gün saymaya başlamıştı Hasan.. Ve nihayet o gün gelmişti. Anne ve çocukların kavuşmalarını gören diğer insanlar aynı dili bilmese de hal dilinden durumu anlar ve göz yaşını tutamaz.. O günden sonra her gün ortalıkta dolanan çocuklar birkaç gün hiç dışarı çıkmamıştı. Hasan’ın “Gitmene ne kadar kaldı anne, beni de götüreceksin değil mi?” sorularına rağmen yaşadıkları her an kıymetliydi onlar için. Günler sonra Hasan’ı gördüğümde ilk defa dişleri görünecek şekilde güldüğünü koşup oynadığını gördüm .Okulda uzun süre camdan bakmıyor, hemen sıraya geçip annesinin gelmesini bekliyordu,artık onun da elinden tutup giden bir annesi vardı.Mesafe epey uzak olmasına rağmen, yürümeyi tercih ederdi,o anın tadını uzun uzun çıkarmak için. Çünkü kazaya kalmış çok yürüyüşü vardı Hasan’ın…Fakat bu günler, çabuk bitmişti ve annenin gitme zamanı gelmişti.Anne hüznünü belli etmiyor ama ikinci kez onları bırakıp gidecek olması Onu kahrediyordu. İlk ayrılık gibi yine geceyi seçmişti anne. Arkasından anne diye ağlayan çocuklar bırakmak istemiyordu. Bu yüzden anneyi havaalanına biz götürecektik, evlerinin yanına geldiğimizde baba valizleri indirmiş birkaç dakika içinde annenin de ineceğini söylemişti. Fakat anne bir türlü inmiyordu.1 yıl önce yaptığı gibi uyuyan ciğerpareleri ile vedalaşıyordu.Doya doya öpüyor, sıkı sıkı sarılıyordu uyandırmadan, çünkü bir daha ne zaman bunu yapacağını bilmiyordu. Anne yanımıza gelince sesi titreyerek sadece “gidelim” diyebildi. Havaaalanı yolunda arabadaki tek ses, üç evladından ikinci kez ayrılan bir annenin hıçkırık ve burun çekme sesiydi. Daha fazla dayanamayıp biz da eşlik ettik, çünkü söz bitmişti o anda.. Üç evladını ve eşini geride bırakan anneyi valizleri ile koca dünyada tek başına gibi havaalanına bırakıp geldik, onu anı ömrüm boyunca unutmayacağım…
Anne gelip gittikten sonra Hasan en başa dönmüştü, güzel bir rüyanın en güzel yerinde uyandırılmış gibi hissediyordu. Artık hiçbir şey onu mutlu etmiyordu. Ne sevdiği yemekler, ne çizgi film, ne de dondurma… Hatta denize gittiğimizde saatlerce kıyıda duruyor, dalgalarla kavga eder, denize girmezdi. O yaşta bir çocuğun çok mutlu olacağı anların bile tadını çıkarmıyordu artık.O bir anne bebeğiydi ve sadece annesini istiyordu. Kısmen annesiz geçen okul hayatına alışmış ama doğum günleri de annesiz geçiyordu.En sevimli zamanları annesiz geçiyor,annesiz büyüyordu Hasan.
Günler ayları kovaladı, aylar yıllara dayandı.Hasan da bu ayrılığa dayandı ,çünkü ağlamakla ve üzülmekle anne gelmiyordu. Beklemesi gerektiğini öğrendi, yaşını aldıkça meseleyi daha iyi anladı. Minik elleri ile sadece dua ediyordu artık, ve duasının kabul edileceği zamanı bekliyordu. Sonbaharda kurumuş çınar yapraklarını toplarken bile Kanada’dan bahsediyordu artık. Ve nihayet masum kalbiyle ettiği dualar kabul olmuştu, yakında anneni yanına gidebilirlerdi, ablası, abisi ve Hasan ayrı ayrı bu müjdeyi verdiler bize. Sonra öğrendik ki Hasan okuldaki herkese söylemiş… Fakat bazı evrak meselelerinden dolayı bu süre altı ay kadar uzayacak ama bunun üç aynı anneyle geçecekti. Okulda veda programı olduğunda hiç olmadığı kadar mutluydu Hasan. Çünkü artık bütün acıları geride kalacaktı, sabah uyandığında annesi yanında olacak,onu uğurlayacak ve sonra da onu okuldan almaya gelecekti, okulun ilk gününde, karne alırken ve müsamerelerde en önde onu seyredecekti, ateşi çıktığında daha uyandırırken anlayacak ve bağrına basacaktı. Başka annelerin peşinden uzun uzun bakmayacaktı,doya doya anne yemeği yiyecek ve naz yapacaktı..Uyandığından annesini yanında bulacak elini sımsıkı tutacaktı, artık gitmesin ve ayrılık olmasın diye…
Küçük Muhacir Hasan 2,5 yıllık bir ayrılıktan sonra artık annesinin dizinin dibinde ve Kanada yaşıyor.Doya doya annesi ile vakit geçiyor, parklarda geziyor ama her uyandığında annesinin varlığını kontrol etmeyi de ihmal etmiyor. Hasan ve niceleri o küçük bedenlerine rağmen büyük acılar yaşıyor yıllardır. Kimi anneden,kimi babadan ,kimi her ikisinden ayrı kaldı… 864 bebek ise anneleri ile birlikte hapiste büyüyor…Çünkü Bilirken susmak,bilmezken söylemekten daha kötü olduğunu bilmeyen bir güruh ise susmaya, vicdanını susturmaya devam ediyor… Fani dünyada her şeyin bir zamanı ve bu acılar da elbet bir gün bitecek. Hasan, adının anlamı gibi yumuşak ve cömert davranıp o yaşta kendine bu acıları yaşatanları belki de affedecektir . Fakat Allah’ın adaleti gecikmeyecek günümüzün Yezid’lerinin akıbeti de tıpkı zamanın Yezid’i gibi acı bir sonla bitecektir.
O gururla dimdik duran başlar bir atın ayakları altında günlerce taşlara vurularak ezilecek ve tarih boyunca zalim olarak lanetle anılacaklardır…
[Erkan Çıplak] 8.8.2019 [Samanyolu Haber]
Hikayesini anlatacağım Hüseyin oğlu Hasan abisi, ablası, anne ve babasıyla 2016 temmuz ayına kadar İstanbul’da yaşamaktadır. Eğitimci olan anne baba hayatlarını başkalarının çocuklarına adasalar da kendi çocuklarına da çok düşkündürler. Hele hele 3 yaşında olan Hasan’ın anne bağımlılığı bir başkadır. Annesi yanında değilken mutsuz olması ve anneye dokunarak uyuması gibi sevimli huyları vardır. Hasan bütün acıların başlangıcı o uğursuz gece de annesine sarılıp yatmıştı. Belki de anneye sarılıp yattığı son huzurlu gecesiydi, çünkü melek yüzlü annesi o gecenin sabahında terörist olarak aranıyordu. Çünkü şeytanlar dünya var olduğundan beri melekleri sevmiyordu.
Aile çocuklarını yanına alıp, bir ay boyunca Çorum, İskenderun ve İstanbul üçgeninde yaklaşık 10 bin kilometre yol yaparlar. Hiçbir yere sığamazlar, hiçbir yer güvenli değildir onlar için. Tıpkı hayatları gibi çocukların psikolojileri de alt üst olur. Çember onları için giderek daralmaktadır. Anneye bir an önce yurt dışına çıkması tavsiye edilir. Fakat anne “Evlatlarımdan ayrılamam, bu yaşta Hasan’ımı bırakıp gidemem” der. Der ama iki zordan birini seçmek zorundadır. Hapse girip uzun yıllar görüşememektense, özgür olup gurbet çekmeyi göze alır. Ve çocukların uykuda olduğu bir saat seçilerek Amerika bileti alınır. O gün tam da annenin doğum günüdür. Esin hanım 1 yaş değil 10 yaş yaşlanır o gece. Ayrılamam dediği evlatlardan, bir daha ne zaman göreceğini bilmediği kuzularından ayrılır, uyandırmadan öper, koklar uzun uzun bakar ve arkasını dönmeden özgürlükler ülkesine doğru yol alır.
Karanlık bir sabaha uyanan Hasan, henüz durumun farkında değildir. Annesi varmış, bir yere gitmiş, gelecek gibi hareket eder bir süre. Bu durum babanın yüreğini parçalasa da sesini çıkarmaz. Beklenen anne gelmeyince Hasan durumu anlar ve feryadı basar. Annesi olmadan nasıl uyuyacak, daha doğru nasıl yaşayacaktı? Çünkü O daha anne bebeğiydi. Babası teselli etmeye çalışır, istediği ne varsa yapacağını söyler. Hasan “Sadece annemi istiyorum baba başka hiçbir şey istemiyorum” der. Baba bu isteği yerine getiremez, istek yerine gelmedikçe o yumuşak çocuk huy değiştirmeye başlar ve agresif bir çocuk olur. Hatta bunun üstüne annemden sonra se nde gidersen duygusuna kapılır ve bir dakika bile babasının yanından ayrılmaz.
Bu arada anneden kötü haber gelir, bir araya gelmeleri bir yıldan önce mümkün değildir. Baba çok üzülse de bunu çocuklarına söyleyemez. Ne yapacağını düşünürken, kendisinin de tehlikede olduğu bilgisini alır, anneden sonra o da hapse atılırsa çocuklar perişan olacaktır. Saklanmak için kardeşinden yardım ister ama kardeşi evini değil evinin bodrumundaki rutubetli deponun kapısını açar. Kardeşinin bile evine sığmayan baba Hüseyin için zaman daralmaktadır. Hasan’ın korktuğu başına gelecektir. O da tıpkı eşi gibi bir gece yarısı uçuşunu seçerek biletini alır. Anneden sonra babadan da ayrılacağını bilmeyen çocuklar olacaklardan habersiz son günlerini geçirirler babayla. Vakit geldiğinde o da yavrularına sarılır öper, koklar ve onları annesine emanet ederek Bosna’ya doğru yola çıkar. Anneden sonra babadan da ayrılan Hasan onu da kabullenmez, sürekli kapıya ve balkonlara koşar, teker teker odaları kontrol eder. Babaanne anlatmaya, teselli etmeye etmeye çalışır ama gece uyandığında bile “Babam geldi mi, burda mı, belki de burda“ diyerek tek tek odaları kontrol etmesi yürekleri parçalar. Baba Hüseyin ise Bosna’ya sığamaz, çocuklarını düşündükçe uyuyamaz, koca dünyada yapayalnız hissetmektedir kendini. Hele hele görüntülü konuşmalarda Hasan’ın göz yaşlarına dayanamaz. Hapse atılmayı göze alarak geri döner, eğer bir problem yaşamazsa çocuklarını alıp Arnavutluk’a götürecektir. Şükür ki her şey duası gibi gerçekleşir. Hüseyin hoca aylar sonra filmleri aratmayacak duygusallıkta çocuklarına kavuşur.
Arnavutluk’taki yeni hayatlarında Hasan daha bir bağlanır babaya. Lavaboya gittiğinde bile kapının önünde beklemeye başlar. Babası sorduğunda ise “Bir kere gittin ya tekrar gidersen” cevabını verir. Bir süre kendi yalnız ve sürgün hayatlarını yaşarlar. Fakat zamanla oturdukları siteye aynı kaderi paylaşan güzel insanlar gelir, babalar babalarla, çocuklar çocuklarla tanışır.Komşu ve akrabalarının sırt döndüğü bu yavruların artık teyzeleri ve amcaları vardır. Fakat oyun oynamalar ve ev oturmalarından dönüldüğünde karanlık kadar hüzün de bastırır yüreklerine.Hele hele evlerinde anne olan ziyaretlerden dönüşlerde…O evlere göre kendi evleri terk edilmiş, puslu mekanlar gibi gelmektedir.
İşte böyle bir ev oturmasında Hasan'ı ilk gördüğümde masum yüzü ve insanı delip geçen derin bakışları dikkatimi çekmişti. Bir çocuğun bakışında kaybolur mu insan ben kaybolmuştum. Hayattan alacaklı gibi bakıyordu, sanki bir yanı eksik, bir yitiği var gibi bakıyordu. Yaşına göre ağırbaşlıydı. Çünkü bir gecede büyüyen bir çocuktu O, meçhule giden annenin arkasından el sallama lüksü bile olmamıştı. Sabah uyandığında acının en büyüğünü yaşamıştı. 3 yaşında gurbetin en acısını tatmıştı, anne kokusuna, sarılıp yatmaya, anne şefkatine hasret yaşıyordu. Bu yüzden o yaşta çocuklar gülüp oynarken, Onu hep uzaklara bakarken görürdüm, sanki birini bekliyordu, ansızın çıkıp geleceğini düşünüyordu belki de…
Bulunduğum sitede çok fazla babasız çocuk olduğundan okulda ve site içinde “baba” diye seslenmeyi yasaklamıştım kendi çocuklarıma.. Hasan'ı ve kardeşlerini tanıdıktan sonra “anne” diye seslenmeyi de yasakladım. Çünkü bizimkiler anne babasına koşarken geride hüzünle kalan çocuklar olacaktı. Okula gittiğim zamanlarda çocuklarımı beklerken sınıfının penceresinde Hasan’ı görür neşelendirmeye çalışırdım, yaptıklarım biraz işe arardı. Ama zil çaldığında yüzündeki neşe aniden kaybolur ve dalıp giderdi. Pencereye yüzünü yapıştırıp çocuklarını almaya gelen anne ve babalara uzun uzun bakardı, özellikle de annelere…Babası bazen geç gelirdi ama Hasan bunu fark etmezdi bile , çocuğunun elinden tutup giden annelere bakmaktan… Belli ki içinde kalmıştı,ne okulun ilk günü, ne müsamerelerde annesi yanında değildi, herkes sahneye çıkarken annesine el sallarken O babasına el sallıyordu…
Sitede zemine en yakın ev bizimkiydi, başta Hasan ve kardeşleri olmak üzere bütün çocuklara açık çek vermiştik her türlü ihtiyaç için gelin diye... Bütün çocuklar gelirdi ama kapımızı en çok Hasan çalardı, türlü bahanelerle…Bazen tuvalet ihtiyacı, bazen susamış olurdu bazen de acıkmış…Aslında açlığı tamamen duygusaldı, babası onlara çok iyi bakardı. Onun derdi belki de bir anne yemeği tatmak, bir anne tarafından ilgi görmek ve sevilmekti…
Çoğu zaman terliğini sürüyerek abisi ve ablasının peşinden yürürken görürdüm onu, hafta sonu bizim evin önüne gelip kızıma seslenirlerdi. Kızım ablasının çok samimi arkadaşıydı ama o da kızımı çok sever oynamaktan mutlu olurdu. Belki de derdini unutmak için oynuyordu, zaten çoğu zaman peşlerinden koşamazdı. Yine böyle bir gün gelip kızımı çağırdılar, kızım aşağı indi. Bir süre sonra da bir yere gitmek için ben indim,arabayı nereye koyduğumu düşünürken kafasını ellerinin arasına almış halde Hasan’ı kaldırımda otururken gördüm, kardeşleri oyuna dalmış onu görmüyorlardı. Hemen yanına gittim, “Hasan neden oynamıyorsun” dedim,” başım çok ağrıyor Erkan amca“ dedi dolu gözlerle, alnına dokunduğumda ateşinin de olduğunu fark ettim ve onu eve götürmek istedim, “iyi olur” dedi. Yol boyunca elinden tutarak giderken ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. O daha anne bebeğiydi ama neler yaşıyordu, belki de sabahtan ateşi vardı ama babasının dikkatinden kaçmıştı. Ama annesi yanında olsa kesinlikle fark ederdi, çünkü bir anne o yaşta çocuğunu öperek sokağa uğurlardı ve o an fark ederdi. Hasan annesine sarılmayalı ve annesi tarafından öpülmeyeli neredeyse bir yıl olacaktı. Bir yandan babasını arıyordum ama babası telefonu duymuyordu. Namazda ve lavaboda olacağını ümit ederek eve geldik ama zile bastığımız halde kapı açılmıyordu, Hasan ateşler içinde elimden tutarak bekliyordu. Sonunda babası yorgun gözlerle kapıyı açtı, üç çocuğa bakmak hiç kolay değildi, yorulmuş ve biraz uzandığını söyledi, garibim çocuklarla ilgilenmekten kendi derdini unuturdu.Biz de pek sormazdık maalesef… Hasan’a ilaç içirip hemen yatırdık ve birkaç dakika içinde uyuyakaldı.Babası kahve ikram etmek istedi hemen kabul ettim. Kahve içmek için gideceğim randevuyu ona belli etmeden erteledim, belli iki o da dolmuş ve dertleşmek istiyordu…
Tam 1 yıllık bir ayrılıktan sonra nihayet annesinin geleceğini duymuştuk.Her sabah ve her akşam gün saymaya başlamıştı Hasan.. Ve nihayet o gün gelmişti. Anne ve çocukların kavuşmalarını gören diğer insanlar aynı dili bilmese de hal dilinden durumu anlar ve göz yaşını tutamaz.. O günden sonra her gün ortalıkta dolanan çocuklar birkaç gün hiç dışarı çıkmamıştı. Hasan’ın “Gitmene ne kadar kaldı anne, beni de götüreceksin değil mi?” sorularına rağmen yaşadıkları her an kıymetliydi onlar için. Günler sonra Hasan’ı gördüğümde ilk defa dişleri görünecek şekilde güldüğünü koşup oynadığını gördüm .Okulda uzun süre camdan bakmıyor, hemen sıraya geçip annesinin gelmesini bekliyordu,artık onun da elinden tutup giden bir annesi vardı.Mesafe epey uzak olmasına rağmen, yürümeyi tercih ederdi,o anın tadını uzun uzun çıkarmak için. Çünkü kazaya kalmış çok yürüyüşü vardı Hasan’ın…Fakat bu günler, çabuk bitmişti ve annenin gitme zamanı gelmişti.Anne hüznünü belli etmiyor ama ikinci kez onları bırakıp gidecek olması Onu kahrediyordu. İlk ayrılık gibi yine geceyi seçmişti anne. Arkasından anne diye ağlayan çocuklar bırakmak istemiyordu. Bu yüzden anneyi havaalanına biz götürecektik, evlerinin yanına geldiğimizde baba valizleri indirmiş birkaç dakika içinde annenin de ineceğini söylemişti. Fakat anne bir türlü inmiyordu.1 yıl önce yaptığı gibi uyuyan ciğerpareleri ile vedalaşıyordu.Doya doya öpüyor, sıkı sıkı sarılıyordu uyandırmadan, çünkü bir daha ne zaman bunu yapacağını bilmiyordu. Anne yanımıza gelince sesi titreyerek sadece “gidelim” diyebildi. Havaaalanı yolunda arabadaki tek ses, üç evladından ikinci kez ayrılan bir annenin hıçkırık ve burun çekme sesiydi. Daha fazla dayanamayıp biz da eşlik ettik, çünkü söz bitmişti o anda.. Üç evladını ve eşini geride bırakan anneyi valizleri ile koca dünyada tek başına gibi havaalanına bırakıp geldik, onu anı ömrüm boyunca unutmayacağım…
Anne gelip gittikten sonra Hasan en başa dönmüştü, güzel bir rüyanın en güzel yerinde uyandırılmış gibi hissediyordu. Artık hiçbir şey onu mutlu etmiyordu. Ne sevdiği yemekler, ne çizgi film, ne de dondurma… Hatta denize gittiğimizde saatlerce kıyıda duruyor, dalgalarla kavga eder, denize girmezdi. O yaşta bir çocuğun çok mutlu olacağı anların bile tadını çıkarmıyordu artık.O bir anne bebeğiydi ve sadece annesini istiyordu. Kısmen annesiz geçen okul hayatına alışmış ama doğum günleri de annesiz geçiyordu.En sevimli zamanları annesiz geçiyor,annesiz büyüyordu Hasan.
Günler ayları kovaladı, aylar yıllara dayandı.Hasan da bu ayrılığa dayandı ,çünkü ağlamakla ve üzülmekle anne gelmiyordu. Beklemesi gerektiğini öğrendi, yaşını aldıkça meseleyi daha iyi anladı. Minik elleri ile sadece dua ediyordu artık, ve duasının kabul edileceği zamanı bekliyordu. Sonbaharda kurumuş çınar yapraklarını toplarken bile Kanada’dan bahsediyordu artık. Ve nihayet masum kalbiyle ettiği dualar kabul olmuştu, yakında anneni yanına gidebilirlerdi, ablası, abisi ve Hasan ayrı ayrı bu müjdeyi verdiler bize. Sonra öğrendik ki Hasan okuldaki herkese söylemiş… Fakat bazı evrak meselelerinden dolayı bu süre altı ay kadar uzayacak ama bunun üç aynı anneyle geçecekti. Okulda veda programı olduğunda hiç olmadığı kadar mutluydu Hasan. Çünkü artık bütün acıları geride kalacaktı, sabah uyandığında annesi yanında olacak,onu uğurlayacak ve sonra da onu okuldan almaya gelecekti, okulun ilk gününde, karne alırken ve müsamerelerde en önde onu seyredecekti, ateşi çıktığında daha uyandırırken anlayacak ve bağrına basacaktı. Başka annelerin peşinden uzun uzun bakmayacaktı,doya doya anne yemeği yiyecek ve naz yapacaktı..Uyandığından annesini yanında bulacak elini sımsıkı tutacaktı, artık gitmesin ve ayrılık olmasın diye…
Küçük Muhacir Hasan 2,5 yıllık bir ayrılıktan sonra artık annesinin dizinin dibinde ve Kanada yaşıyor.Doya doya annesi ile vakit geçiyor, parklarda geziyor ama her uyandığında annesinin varlığını kontrol etmeyi de ihmal etmiyor. Hasan ve niceleri o küçük bedenlerine rağmen büyük acılar yaşıyor yıllardır. Kimi anneden,kimi babadan ,kimi her ikisinden ayrı kaldı… 864 bebek ise anneleri ile birlikte hapiste büyüyor…Çünkü Bilirken susmak,bilmezken söylemekten daha kötü olduğunu bilmeyen bir güruh ise susmaya, vicdanını susturmaya devam ediyor… Fani dünyada her şeyin bir zamanı ve bu acılar da elbet bir gün bitecek. Hasan, adının anlamı gibi yumuşak ve cömert davranıp o yaşta kendine bu acıları yaşatanları belki de affedecektir . Fakat Allah’ın adaleti gecikmeyecek günümüzün Yezid’lerinin akıbeti de tıpkı zamanın Yezid’i gibi acı bir sonla bitecektir.
O gururla dimdik duran başlar bir atın ayakları altında günlerce taşlara vurularak ezilecek ve tarih boyunca zalim olarak lanetle anılacaklardır…
[Erkan Çıplak] 8.8.2019 [Samanyolu Haber]
ADALET YOLCULUKLARI –IV [Safvet Senih]
Nil Herper’in, cemaat ve bordların dikkat etmeleri gereken hususlar üzerindeki tesbitlerine devam ediyoruz:
74. Cemaatlerin çalışıp, din demeden ortaya koyduğu hümanist değerlere ait şunlar örnek olarak sıralanmakta: eğitim-öğretim, başarı, motivasyon, kendini okula verme, okul-eğitim-öğretime ait meselelerle hem dem olmak, ödev-proje yapma, başkalarının yardımına koşmak, toplumun dertleri ile dertlenmek, eşitlik, adalet, dürüstlük, namuslu olma, mesuliyet; kendine hakim olma; ölçülü ve dengeli olma; başkaları ile ilgilenme-dertlenme: insanların isabetli planlama ve karar verme yeteneklerinin geliştirilmesi; kişiler arası başarılı teşriki mesai, kültürel yetkinlik, negatif şeylere direnme–karşı koyabilme kabiliyeti; çekişme-anlaşmazlık ve çatışmaları sulh içinde çözebilme kabiliyeti; trafik emniyeti sağlama; ümit var olma, geleceğe dair ümit verme; üstün kişilik-karakter hususiyetleri: kendine güven, şahsi itibar, amaç, ülkü, ideal sahibi olma; hayalperest-macera perest olmadan, geleceğe dair müsbet fikir, görüş ve proje sahibi olma; komşu, muhtaç ve umum cemiyetin dertleri ile ilgilenme; gençleri kötü alışkanlıklar, iptila, suç ve şiddetten uzak tutma; tabiat ve çevreyi koruma; insana sevgi, saygı ve izzetini koruma; şefkat, eşitlik adalet, dayanışma, uyum, şiddet karşıtlığı; hakikat peşinde olma, herkese ilgi alaka, gönüllü diğergam hizmetler; herkesin özgürlük ve hakkını koruma savunma; kamu kaynakların eşit adil paylaşımı; insanların, hayatlarının ve geleceklerinin suistimaline, zulm edilmesine, sömürülmesine karşı çıkma, vs…)
75. Başarılı idare, en acil ve en önemli meseleyi tespit etmeli; bunu, en etkin yetkin ve verimli yapabilecek kişi-kişileri bulabilmeli; ve bunlara maddi-manevi en iyi destekçi olacak kimseleri de bulmalı, hazırlamalı;
76. Yeni fikirler üretilmeli; bunları önce anlayacak, sonra anlatacak ve anlatılacak insanları bulacak doğru insanlara erişebilme; itimat oluşturma; iyi zamanlama; çağ ve şartlara uygun olma; işleri hümanist ve entellektüel bir dille iyi sunma ve ifade edebilme; duyurma (pazarlama);
77. Sivil, resmi ve siyasi destek çok önceden temin edilmeli; devlet yetkilileri ile herhangi bir mesele zuhur etmeden, ilgili siyasi kararları vermelerinin arefesinden çok önce muhatap olunmalı; onların müdahalesine tam ihtiyaç hasıl olduğunda muhatap olmak değil, ama çok öncesinden meseleleri anlatmak, onları aydınlatmak, bilgi sahibi etmek;
78. Hakikatin, Hakk’ın rızasının, başkalarınca da ifade edilebileceği, kazanabileceği bilincinde olmak;
79. Mütevazı bütçeler ile iş yapabilmeye çalışma; bunun yanında, ısrarlı ve istikrarlı bir şekilde yeni kaynaklar bulmayı elden bırakmama; kaynakların nereden geldiği, nasıl kullanacağı veya kullanıldığına dair, belge ve bilgilendirmelerin tam ve net olması;
80. Baştan sona herkesin, mesuliyet alanlarının ve sınırlarının çok net olması; ve herkesin hesap verebilir olması;
81. Hizmet yoluyla zarara-kayıba girenlerin, prensipler çerçevesinde, eşit ve adilane tazmin edilmesi; idarecilerin yakınlarının, farklı muamele görmemesi: farklı ücret, tazminat, tatil, terfi, süre ve haklara sahip edilmemesi;
82. Hep kurban olma, gadre uğrama söylem ve mantığını terkedememe, onun ötesine geçip yeni şeyler, yeni söylem, yeni işler, yeni hizmetler ve (başkaları ile) yeni birliktelikler üretememe;
83. Başarılı olunan hizmetlerle yetinme, mevcudiyeti korumaya çalışma, içeride yapılan ve olan her şeyi resmileştirip ücrete bağlama (bürokratikleşme), esas ve momentum kaybettirebilir; Öte yandan, ilk samimiyeti koruma; insan kaynaklarını koruyup, bunun yanında yeni hizmet alanları, fırsatları ve insanları geliştirme; taze kan ve yeni yetişenler ile yola devam etme, ve benzeri hususlar, idarecileri başarılı, ve hizmetleri etkili ve kalıcı yapıyormuş;
84. Çocuk ve gençlere, en verimli hizmetler, yaz kamplarında verilebilmekteymiş…
85. Kendi binaları olmaması karşısında, hizmet grupları, aklı ve maddi olarak, kendi duvar ve binaları dışında da, emniyet ve güvenle iş yapabilme yeterlilik, medeni cesaret ve yetişinde olmaları;
86. Sadece insanlara sahip çıkmanın ötesinde, gelecek nesillerin de hakkı olan, tabiata ve çevreye ciddi sahip çıkma; insanları, tabiatın sahibi değil ama muhafız, mütevelli ve vekilharcı olduğuna inandırma; çevre ve tabiatı koruyup geliştirmeye gayret ve teşvik..
* * *
Büyük bir dikkatle, akademik bir gayretle tespit edilmiş bu hususlar, önemli bir birikim ve tecrübenin neticesidir. Bizler de gereken ibret ve dersleri alabiliriz.
[Safvet Senih] 8.8.2019 [Samanyolu Haber]
74. Cemaatlerin çalışıp, din demeden ortaya koyduğu hümanist değerlere ait şunlar örnek olarak sıralanmakta: eğitim-öğretim, başarı, motivasyon, kendini okula verme, okul-eğitim-öğretime ait meselelerle hem dem olmak, ödev-proje yapma, başkalarının yardımına koşmak, toplumun dertleri ile dertlenmek, eşitlik, adalet, dürüstlük, namuslu olma, mesuliyet; kendine hakim olma; ölçülü ve dengeli olma; başkaları ile ilgilenme-dertlenme: insanların isabetli planlama ve karar verme yeteneklerinin geliştirilmesi; kişiler arası başarılı teşriki mesai, kültürel yetkinlik, negatif şeylere direnme–karşı koyabilme kabiliyeti; çekişme-anlaşmazlık ve çatışmaları sulh içinde çözebilme kabiliyeti; trafik emniyeti sağlama; ümit var olma, geleceğe dair ümit verme; üstün kişilik-karakter hususiyetleri: kendine güven, şahsi itibar, amaç, ülkü, ideal sahibi olma; hayalperest-macera perest olmadan, geleceğe dair müsbet fikir, görüş ve proje sahibi olma; komşu, muhtaç ve umum cemiyetin dertleri ile ilgilenme; gençleri kötü alışkanlıklar, iptila, suç ve şiddetten uzak tutma; tabiat ve çevreyi koruma; insana sevgi, saygı ve izzetini koruma; şefkat, eşitlik adalet, dayanışma, uyum, şiddet karşıtlığı; hakikat peşinde olma, herkese ilgi alaka, gönüllü diğergam hizmetler; herkesin özgürlük ve hakkını koruma savunma; kamu kaynakların eşit adil paylaşımı; insanların, hayatlarının ve geleceklerinin suistimaline, zulm edilmesine, sömürülmesine karşı çıkma, vs…)
75. Başarılı idare, en acil ve en önemli meseleyi tespit etmeli; bunu, en etkin yetkin ve verimli yapabilecek kişi-kişileri bulabilmeli; ve bunlara maddi-manevi en iyi destekçi olacak kimseleri de bulmalı, hazırlamalı;
76. Yeni fikirler üretilmeli; bunları önce anlayacak, sonra anlatacak ve anlatılacak insanları bulacak doğru insanlara erişebilme; itimat oluşturma; iyi zamanlama; çağ ve şartlara uygun olma; işleri hümanist ve entellektüel bir dille iyi sunma ve ifade edebilme; duyurma (pazarlama);
77. Sivil, resmi ve siyasi destek çok önceden temin edilmeli; devlet yetkilileri ile herhangi bir mesele zuhur etmeden, ilgili siyasi kararları vermelerinin arefesinden çok önce muhatap olunmalı; onların müdahalesine tam ihtiyaç hasıl olduğunda muhatap olmak değil, ama çok öncesinden meseleleri anlatmak, onları aydınlatmak, bilgi sahibi etmek;
78. Hakikatin, Hakk’ın rızasının, başkalarınca da ifade edilebileceği, kazanabileceği bilincinde olmak;
79. Mütevazı bütçeler ile iş yapabilmeye çalışma; bunun yanında, ısrarlı ve istikrarlı bir şekilde yeni kaynaklar bulmayı elden bırakmama; kaynakların nereden geldiği, nasıl kullanacağı veya kullanıldığına dair, belge ve bilgilendirmelerin tam ve net olması;
80. Baştan sona herkesin, mesuliyet alanlarının ve sınırlarının çok net olması; ve herkesin hesap verebilir olması;
81. Hizmet yoluyla zarara-kayıba girenlerin, prensipler çerçevesinde, eşit ve adilane tazmin edilmesi; idarecilerin yakınlarının, farklı muamele görmemesi: farklı ücret, tazminat, tatil, terfi, süre ve haklara sahip edilmemesi;
82. Hep kurban olma, gadre uğrama söylem ve mantığını terkedememe, onun ötesine geçip yeni şeyler, yeni söylem, yeni işler, yeni hizmetler ve (başkaları ile) yeni birliktelikler üretememe;
83. Başarılı olunan hizmetlerle yetinme, mevcudiyeti korumaya çalışma, içeride yapılan ve olan her şeyi resmileştirip ücrete bağlama (bürokratikleşme), esas ve momentum kaybettirebilir; Öte yandan, ilk samimiyeti koruma; insan kaynaklarını koruyup, bunun yanında yeni hizmet alanları, fırsatları ve insanları geliştirme; taze kan ve yeni yetişenler ile yola devam etme, ve benzeri hususlar, idarecileri başarılı, ve hizmetleri etkili ve kalıcı yapıyormuş;
84. Çocuk ve gençlere, en verimli hizmetler, yaz kamplarında verilebilmekteymiş…
85. Kendi binaları olmaması karşısında, hizmet grupları, aklı ve maddi olarak, kendi duvar ve binaları dışında da, emniyet ve güvenle iş yapabilme yeterlilik, medeni cesaret ve yetişinde olmaları;
86. Sadece insanlara sahip çıkmanın ötesinde, gelecek nesillerin de hakkı olan, tabiata ve çevreye ciddi sahip çıkma; insanları, tabiatın sahibi değil ama muhafız, mütevelli ve vekilharcı olduğuna inandırma; çevre ve tabiatı koruyup geliştirmeye gayret ve teşvik..
* * *
Büyük bir dikkatle, akademik bir gayretle tespit edilmiş bu hususlar, önemli bir birikim ve tecrübenin neticesidir. Bizler de gereken ibret ve dersleri alabiliriz.
[Safvet Senih] 8.8.2019 [Samanyolu Haber]
Futbolun ispatlanamayan karanlık yüzü: Hatır şikesi [Hasan Cücük]
Futbolun ruhunu kirleten şikeyle ’sıfır tolerans’ gösterilse de hatır şikesi varlığını yeşil sahalarda devam ettiriyor. Öyle maçlar var ki, alenen, göz göre göre ’hatır şikesi’ yapılıyor. Sahaya yansıyan gerçeklere rağmen ispatı(!) yapılamadığı için bu maçlar futbol tarihine ’utanç’ olarak geçiyor. Futbolda artık yeni bir sezon başlıyor. Takımlar hazır. Her takımın kendine göre bir hesabı var; ya şampiyonluk ya da ligde kalma. Bir de futbolun karanlık yüzü olan ’hatır şikesi’ var. İşte herkesin gözünün önünde cereyan eden ama ispatlanamayan ’hatır şikelerinden’ birkaç örnek.
Şikeye ‘sıfır tolerans’ tanıyan UEFA’nın en gözde organizasyonundaki iki maç kafaları karıştırdı. Bunlar Şampiyonlar Ligi 2011-12 sezonunu Ajax-Real, Madrid ve Dinamo Zagreb-Lyon müsabakalarıydı. Son maçlar öncesi 8 puan ve +3 averajlı Ajax’ın ardından 5 puan ve -4 averajla 3. sırada yer alan Lyon, kendisine lazım olan 7 golü bularak adını bir üst tura yazdırdı. Real Madrid’e 3-0 yenilen Ajax’ın ise iki nizami golünün iptal edilmesi, tartışmayı alevlendirdi. Hollanda basını ve Ajax, maçlarla ilgili araştırma yapılmasını isterken; bazı yorumcular, dönemin UEFA Başkanı Michel Platini’nin Fransız ekibi Lyon’a yardım ettiğini öne sürdü. Ancak Platini, iddialar karşısında tek bir cümleyle konuyu kapattı: ’Bazen kaleciler kötü gününde olabilir.’
Futbolda buna benzer sis perdeleri her zaman olageldi. Hemen akıllara Almanya-Avusturya maçı geliyor. 1982’de İspanya’da düzenlenen Dünya Kupası maçı. Cezayir, ilk maçında Almanya’yı 2-1 yenerek kupaya mükemmel başlamıştı. Cezayir ikinci maçında Avusturya’ya yenildi. Son maçında ise Şili’yi 3-2 yenerek bir gün sonra oynanacak Almanya-Avusturya maçının sonucunu beklemeye başladı. Almanya, gruptan çıkması için ‘dostu’ Avusturya’yı yenmeliydi. Ama 3 farklı galip gelirse Avusturya elenecek, gruptan Cezayir ile Almanya çıkacaktı. Almanya, 10. dakikada Hrubesch’in attığı golle 1-0 öne geçti.
Bu golden sonra ise topa sahip takım kendi sahasında top dolaştırmaya başladı. Maçı izleyenler iki takıma da tepki gösterdi. Almanların ARD televizyonu yorumcusu Eberhard Stanjek, ‘utanıyorum’ diyerek maçın bir bölümünden sonra yorumlamayı bıraktı. Avusturyalı spiker Robert Seeger de izleyicilerin televizyonlarını kapatmalarını istedi. Bu iki takımın kupa dışına çıkması gerektiğini savunan birkaç ülke FIFA’ya başvurdu. Bir sonuç çıkmadı. Almanlar ise ‘Kesinlikle bir anlaşma yok. Ancak sonuç bize yetiyordu ve enerjimizi de 2. tura saklamalıydık…’ açıklaması yaptı. Maçı stadyumda izleyen bazı seyirciler organizasyon komitesine başvurup paralarını geri istedi.
Buna benzer bir olay ise İsveç ile Danimarka arasında yaşandı. 2004 Avrupa Şampiyonası’nda Danimarka, İsveç, İtalya ve Bulgaristan C Grubu’nda yer aldı. İlk iki maçlar sonunda Danimarka, Bulgaristan’ı yenip İtalya ile berabere kaldı. İsveç de Bulgaristan’ı yenip İtalya ile yenişemedi. Son maçlara çıkarken İtalya’nın 2 beraberliği vardı. Danimarka ve İsveç’in gruptan birlikte çıkması için en az 2-2 veya daha yüksek skorla berabere kalmaları gerekiyordu. Bu durumda İtalya, zayıf Bulgaristan’ı isterse 10-0 yensin İsveç ve Danimarka ile aynı puanda olmasına karşın elenip evine dönecekti.
İtalyanlar, Danimarka-İsveç ortaklığının kendilerini saf dışı bırakacağını her mahfilde dile getirdi. Hatta İtalyan oyuncu Gattuso, ‘İsveç-Danimarka maçı en az 50 kamera ile çekilmeli!’ diyerek muhtemel ‘hatır şikesine’ işaret etti. İtalyanların haksız olmadığı maçın 2-2 bitmesiyle tescillendi. Öyle ki Danimarka’nın gollerini 28 ve 66. dakikalarda Jon Dahl Tomasson atarken, İsveç’in gollerini 47. dakikada Henrik Larsson penaltıdan ve 89. dakikada MattiasJonson attı. İsveç’e beraberliği getiren golün pasını ise Danimarka kalecisi Thomas Sörensen verdi. Bu maçın görüntülerini YouTube’den arayacaklar için küçük bir not: Boşuna uğraşmayın. Hemen her türlü görüntünün olduğu YouTube’da bu maçın görüntüleri yok!
Beşiktaş’ın efsanelerin Metin Tekin, bir röportajında sorulan ‘Hiç hatır şikesi yaptınız mı?’ sorusuna, ’Olmadı diyemem. Şike değil de, birkaç kez hatır için karşıda takımdaki arkadaşımı kıramadığım, sahada vites düşürdüğüm, hız kestiğim oldu tabii!’ cevabını vermişti. Rıdvan Dilmen’in bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı öncesi yanına gelerek kendisinden hatır şikesi yapmasını istediğini iddia eden Tanju Çolak ise, ’Rıdvan Dilmen benim en iyi arkadaşlarımdan biridir. Bir gün Galatasaray-Fenerbahçe maçından önce yanıma gelerek, Fenerbahçe’nin ligde puana ihtiyacı olduğunu, Galatasaray’ın puan durumunun iyi olduğunu söyleyerek maçta gol atmamamı istedi. Ben de puan durumumuz iyi olduğu için tamam dedim. O günlerde takımda sözüm geçtiği için 3-4 tane arkadaşa da Fenerbahçe maçında fazla sıkmayın dedim.” diye konuştu. Maç günü gelip maça çıktıklarını, kendisinin ve arkadaşlarının fazla sıkmadan oynadıklarını, Fenerbahçe’nin 15. dakikada Şenol’un attığı golle 1-0 öne geçtiğini söyleyen Tanju Çolak, ’Fenerbahçeli futbolcu Müjdat gol atıldıktan sonra Galatasaraylı taraftarların olduğu bölüme doğru gelerek el hareketi yaptı. Bunun üzerine Rıdvan’ın yanına gelerek hatır şikesinin bittiğini söyledim. Rıdvan niye bitti Tanju deyince Müjdat’ı gösterdim. Sonra maça tekrar başladık. Ben 10 dakika sonra bir gol attım. Maç 1-1 bitti.’ ifadelerini kullandı.
[Hasan Cücük] 8.8.2019 [TR724]
Şikeye ‘sıfır tolerans’ tanıyan UEFA’nın en gözde organizasyonundaki iki maç kafaları karıştırdı. Bunlar Şampiyonlar Ligi 2011-12 sezonunu Ajax-Real, Madrid ve Dinamo Zagreb-Lyon müsabakalarıydı. Son maçlar öncesi 8 puan ve +3 averajlı Ajax’ın ardından 5 puan ve -4 averajla 3. sırada yer alan Lyon, kendisine lazım olan 7 golü bularak adını bir üst tura yazdırdı. Real Madrid’e 3-0 yenilen Ajax’ın ise iki nizami golünün iptal edilmesi, tartışmayı alevlendirdi. Hollanda basını ve Ajax, maçlarla ilgili araştırma yapılmasını isterken; bazı yorumcular, dönemin UEFA Başkanı Michel Platini’nin Fransız ekibi Lyon’a yardım ettiğini öne sürdü. Ancak Platini, iddialar karşısında tek bir cümleyle konuyu kapattı: ’Bazen kaleciler kötü gününde olabilir.’
Futbolda buna benzer sis perdeleri her zaman olageldi. Hemen akıllara Almanya-Avusturya maçı geliyor. 1982’de İspanya’da düzenlenen Dünya Kupası maçı. Cezayir, ilk maçında Almanya’yı 2-1 yenerek kupaya mükemmel başlamıştı. Cezayir ikinci maçında Avusturya’ya yenildi. Son maçında ise Şili’yi 3-2 yenerek bir gün sonra oynanacak Almanya-Avusturya maçının sonucunu beklemeye başladı. Almanya, gruptan çıkması için ‘dostu’ Avusturya’yı yenmeliydi. Ama 3 farklı galip gelirse Avusturya elenecek, gruptan Cezayir ile Almanya çıkacaktı. Almanya, 10. dakikada Hrubesch’in attığı golle 1-0 öne geçti.
Bu golden sonra ise topa sahip takım kendi sahasında top dolaştırmaya başladı. Maçı izleyenler iki takıma da tepki gösterdi. Almanların ARD televizyonu yorumcusu Eberhard Stanjek, ‘utanıyorum’ diyerek maçın bir bölümünden sonra yorumlamayı bıraktı. Avusturyalı spiker Robert Seeger de izleyicilerin televizyonlarını kapatmalarını istedi. Bu iki takımın kupa dışına çıkması gerektiğini savunan birkaç ülke FIFA’ya başvurdu. Bir sonuç çıkmadı. Almanlar ise ‘Kesinlikle bir anlaşma yok. Ancak sonuç bize yetiyordu ve enerjimizi de 2. tura saklamalıydık…’ açıklaması yaptı. Maçı stadyumda izleyen bazı seyirciler organizasyon komitesine başvurup paralarını geri istedi.
Buna benzer bir olay ise İsveç ile Danimarka arasında yaşandı. 2004 Avrupa Şampiyonası’nda Danimarka, İsveç, İtalya ve Bulgaristan C Grubu’nda yer aldı. İlk iki maçlar sonunda Danimarka, Bulgaristan’ı yenip İtalya ile berabere kaldı. İsveç de Bulgaristan’ı yenip İtalya ile yenişemedi. Son maçlara çıkarken İtalya’nın 2 beraberliği vardı. Danimarka ve İsveç’in gruptan birlikte çıkması için en az 2-2 veya daha yüksek skorla berabere kalmaları gerekiyordu. Bu durumda İtalya, zayıf Bulgaristan’ı isterse 10-0 yensin İsveç ve Danimarka ile aynı puanda olmasına karşın elenip evine dönecekti.
İtalyanlar, Danimarka-İsveç ortaklığının kendilerini saf dışı bırakacağını her mahfilde dile getirdi. Hatta İtalyan oyuncu Gattuso, ‘İsveç-Danimarka maçı en az 50 kamera ile çekilmeli!’ diyerek muhtemel ‘hatır şikesine’ işaret etti. İtalyanların haksız olmadığı maçın 2-2 bitmesiyle tescillendi. Öyle ki Danimarka’nın gollerini 28 ve 66. dakikalarda Jon Dahl Tomasson atarken, İsveç’in gollerini 47. dakikada Henrik Larsson penaltıdan ve 89. dakikada MattiasJonson attı. İsveç’e beraberliği getiren golün pasını ise Danimarka kalecisi Thomas Sörensen verdi. Bu maçın görüntülerini YouTube’den arayacaklar için küçük bir not: Boşuna uğraşmayın. Hemen her türlü görüntünün olduğu YouTube’da bu maçın görüntüleri yok!
Beşiktaş’ın efsanelerin Metin Tekin, bir röportajında sorulan ‘Hiç hatır şikesi yaptınız mı?’ sorusuna, ’Olmadı diyemem. Şike değil de, birkaç kez hatır için karşıda takımdaki arkadaşımı kıramadığım, sahada vites düşürdüğüm, hız kestiğim oldu tabii!’ cevabını vermişti. Rıdvan Dilmen’in bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı öncesi yanına gelerek kendisinden hatır şikesi yapmasını istediğini iddia eden Tanju Çolak ise, ’Rıdvan Dilmen benim en iyi arkadaşlarımdan biridir. Bir gün Galatasaray-Fenerbahçe maçından önce yanıma gelerek, Fenerbahçe’nin ligde puana ihtiyacı olduğunu, Galatasaray’ın puan durumunun iyi olduğunu söyleyerek maçta gol atmamamı istedi. Ben de puan durumumuz iyi olduğu için tamam dedim. O günlerde takımda sözüm geçtiği için 3-4 tane arkadaşa da Fenerbahçe maçında fazla sıkmayın dedim.” diye konuştu. Maç günü gelip maça çıktıklarını, kendisinin ve arkadaşlarının fazla sıkmadan oynadıklarını, Fenerbahçe’nin 15. dakikada Şenol’un attığı golle 1-0 öne geçtiğini söyleyen Tanju Çolak, ’Fenerbahçeli futbolcu Müjdat gol atıldıktan sonra Galatasaraylı taraftarların olduğu bölüme doğru gelerek el hareketi yaptı. Bunun üzerine Rıdvan’ın yanına gelerek hatır şikesinin bittiğini söyledim. Rıdvan niye bitti Tanju deyince Müjdat’ı gösterdim. Sonra maça tekrar başladık. Ben 10 dakika sonra bir gol attım. Maç 1-1 bitti.’ ifadelerini kullandı.
[Hasan Cücük] 8.8.2019 [TR724]
Silahlı soyguna ne hacet! [Semih Ardıç]
Hazine’nin anahtarları hırsızın eline geçmişse…
Resmi Gazete’de yayımlanan değişiklikle Hazine ve Maliye Bakanlığı yurt içinde veya yurt dışında şirketlere iştirak edebilecek.
7 Ağustos 2019 tarihli Bazı Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde “Hazine’nin Cumhurbaşkanı kararı ile yurt içindeki ya da yurt dışındaki şirketlere iştirak etmesini sağlamak” ibaresinin altını çizdim.
Bu kararname bundan sonra organiz soygunun mihenk taşı olacak.
HAZİNE ÖZEL ŞİRKETE NASIL ORTAK OLACAK?
İsmine “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” denilse de 13 aydır herkes “tek adam” rejimi ile yüzleşiyor. Böylesine vahim bir kararname parlamenter sistemde ne yayımlanabilirdi ne de iktidar sahipleri buna cesaret edebilirdi.
Hazine’nin Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin (KİT) haricinde yerli veya yabancı bir şirketten doğrudan hisse alması mümkün değil.
Hâl böyle iken Recep Tayyip Erdoğan’ın tek başına aldığı bir kararla böyle bir kapı aralanıyor. Kanun nizam ayaklar altında yine. Erdoğan öyle münasip gördü ve hiç müzakere edilmeden devletin işleyişini değiştiriliverdi.
Hazine’nin belli şirketlere ortaklık tesis etmesinin muhtemel riskleri ise her dönem olduğu gibi yine vergi mükelleflerinin omzuna bindirilecek.
BATIK İŞADAMLARI “BİZİ KURTARIN” DİYOR
Kararname iktisadî krizin en ağır şekilde hissedildiği bir dönemde yayımlandı. Batık krediler yüzünden bankalar feveran ediyor. Bir fon tesis etmeden, kaynak bulmadan hükûmetin vadettiği bilanço temizliğinin yapılması mümkün değil.
Batık şirketler de bankalar da “para” diye Saray’ın kapısında sabahlıyor. 400 milyar liralık batığın altından nasıl kalkılacağını kimse bilmiyor.
Böylesine kaotik bir dönemde Erdoğan ve damadı Berat Albayrak yine ateşle oynuyor. Kararnamenin birkaç maksadı var.
Borç batağında yüzdürülmeye çalışılan şirketler Hazine üzerinden kurtarılacak. Tabii Hazine’nin hangi şirkete ne kadar ortak olacağı kararnamede belirtilmediği için buna Erdoğan ve damadı karar verecek.
Devlet özkaynakları eksiye düşmüş, kredi ödeme kabiliyetini kaybetmiş, fiilen müflis şirketlere ortak olacak.
KANUNLAR HİÇE SAYILDI
Anayasa ve kanunlara uygunluk hesabı yapılmadan, gece yarısı kararnamesi ile Hazine’yi böyle bir maceraya sürüklemek işadamlarının, bankacıların batıklarını milletin sırtına yüklemektir.
Üstelik tedarikçisine, işçisine, Sosyal Güvenlik Kurumu’na, vergi dairesine ve bankalara borçları yığıldığı halde lüks içinde yaşamaya devam eden işadamaları kurtarılacak!
Öylesine adrese teslim bir kararname ki bu ne çiftçi Ahmet ne de sanayi sitesindeki tornacı Melih usta için çıkarıldı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ihaleleri ile servet edinenler krizde “şapka düştü kel göründü” vaziyetine düştü.
Dün ihya edilenler bugün Hazine marifeti ile kurtarılacak. AKP’nin “Yangında ilk kurtarılacaklar” listesinde yok yok.
Listenin başında ise AKP’li müteahhitler (belediye, Toplu Konut İdaresi, Karayolları, Devlet Su İşleri vd.), enerji ve maden şirketleri, özel hastane ve okul zincirleri yer alıyor.
UCU AÇIK BİR KARARNAME
Kararnamede herhangi bir hudut çizilmemiş olması da gösteriyor ki batık şirketleri kurtarmakla iktifa edilmeyecek. Muhtemelen AKP lideri Erdoğan ve şürekâsının yurt dışında doğrudan ya da dolaylı şekilde ortak oldukları şirketlerden pay alması temin edilecek.
Dolayısıyla kara paranın izini sürenler için Hazine son durak olacak ve dosya kapanacak. Hazine iktidarın kara paralarının aklanmasında çamaşır makinesi vazifesini ifa edecek.
Ne de olsa kaynağı meçhul para girişi (Merkez Bankası bilançosunda net hata/noksan kalemi) göze batmaya başladı. Güzergâhı ve tekniği değiştirmekte fayda var.
Muhtemel bir baskın erken seçime giderken bizim derenin taşları ile bizim kuşları katledecekler. İtiraz geldiğinde “Bizimle ne alâkası var! Hazine ortak olmuş.” deyip yakayı kurtaracaklar.
ENKAZ HAZİNE’NİN KAPISINI BIRAKILACAK
Yurt dışındaki şirketlerin içinin kurtarma/aklama harekâtından evvel boşaltılacağını ve enkazın Hazine’nin kapısına bırakılacağını söylememe lüzum var mı?
Erdoğan ve damadının başının altından çıkan bu düzenleme ile hem batık şirketler kurtarılacak hem de yurt dışında birikmiş servetin bir kısmı nakite dönüştürülecek.
O nakitin Türkiye’ye getirilme ihtimali son derece zayıf. Hele hele oy kaybettikleri bir dönemde o parayı getirmek akıllarının ucundan dahi geçmez.
Herkes “La Casa de Papel” gibi büyük banka soygununu bekliyor. Hırsız Hazine’nin anahtarlarını teslim aldığına göre silahlı soyguna ne hacet!
Şekil 1 A’da görüldüğü üzere Hazine zaten soyuluyor. Ne polis ne de vatandaş soygunun farkında…
[Semih Ardıç] 8.8.2019 [TR724]
Resmi Gazete’de yayımlanan değişiklikle Hazine ve Maliye Bakanlığı yurt içinde veya yurt dışında şirketlere iştirak edebilecek.
7 Ağustos 2019 tarihli Bazı Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde “Hazine’nin Cumhurbaşkanı kararı ile yurt içindeki ya da yurt dışındaki şirketlere iştirak etmesini sağlamak” ibaresinin altını çizdim.
Bu kararname bundan sonra organiz soygunun mihenk taşı olacak.
HAZİNE ÖZEL ŞİRKETE NASIL ORTAK OLACAK?
İsmine “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” denilse de 13 aydır herkes “tek adam” rejimi ile yüzleşiyor. Böylesine vahim bir kararname parlamenter sistemde ne yayımlanabilirdi ne de iktidar sahipleri buna cesaret edebilirdi.
Hazine’nin Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin (KİT) haricinde yerli veya yabancı bir şirketten doğrudan hisse alması mümkün değil.
Hâl böyle iken Recep Tayyip Erdoğan’ın tek başına aldığı bir kararla böyle bir kapı aralanıyor. Kanun nizam ayaklar altında yine. Erdoğan öyle münasip gördü ve hiç müzakere edilmeden devletin işleyişini değiştiriliverdi.
Hazine’nin belli şirketlere ortaklık tesis etmesinin muhtemel riskleri ise her dönem olduğu gibi yine vergi mükelleflerinin omzuna bindirilecek.
BATIK İŞADAMLARI “BİZİ KURTARIN” DİYOR
Kararname iktisadî krizin en ağır şekilde hissedildiği bir dönemde yayımlandı. Batık krediler yüzünden bankalar feveran ediyor. Bir fon tesis etmeden, kaynak bulmadan hükûmetin vadettiği bilanço temizliğinin yapılması mümkün değil.
Batık şirketler de bankalar da “para” diye Saray’ın kapısında sabahlıyor. 400 milyar liralık batığın altından nasıl kalkılacağını kimse bilmiyor.
Böylesine kaotik bir dönemde Erdoğan ve damadı Berat Albayrak yine ateşle oynuyor. Kararnamenin birkaç maksadı var.
Borç batağında yüzdürülmeye çalışılan şirketler Hazine üzerinden kurtarılacak. Tabii Hazine’nin hangi şirkete ne kadar ortak olacağı kararnamede belirtilmediği için buna Erdoğan ve damadı karar verecek.
Devlet özkaynakları eksiye düşmüş, kredi ödeme kabiliyetini kaybetmiş, fiilen müflis şirketlere ortak olacak.
KANUNLAR HİÇE SAYILDI
Anayasa ve kanunlara uygunluk hesabı yapılmadan, gece yarısı kararnamesi ile Hazine’yi böyle bir maceraya sürüklemek işadamlarının, bankacıların batıklarını milletin sırtına yüklemektir.
Üstelik tedarikçisine, işçisine, Sosyal Güvenlik Kurumu’na, vergi dairesine ve bankalara borçları yığıldığı halde lüks içinde yaşamaya devam eden işadamaları kurtarılacak!
Öylesine adrese teslim bir kararname ki bu ne çiftçi Ahmet ne de sanayi sitesindeki tornacı Melih usta için çıkarıldı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ihaleleri ile servet edinenler krizde “şapka düştü kel göründü” vaziyetine düştü.
Dün ihya edilenler bugün Hazine marifeti ile kurtarılacak. AKP’nin “Yangında ilk kurtarılacaklar” listesinde yok yok.
Listenin başında ise AKP’li müteahhitler (belediye, Toplu Konut İdaresi, Karayolları, Devlet Su İşleri vd.), enerji ve maden şirketleri, özel hastane ve okul zincirleri yer alıyor.
UCU AÇIK BİR KARARNAME
Kararnamede herhangi bir hudut çizilmemiş olması da gösteriyor ki batık şirketleri kurtarmakla iktifa edilmeyecek. Muhtemelen AKP lideri Erdoğan ve şürekâsının yurt dışında doğrudan ya da dolaylı şekilde ortak oldukları şirketlerden pay alması temin edilecek.
Dolayısıyla kara paranın izini sürenler için Hazine son durak olacak ve dosya kapanacak. Hazine iktidarın kara paralarının aklanmasında çamaşır makinesi vazifesini ifa edecek.
Ne de olsa kaynağı meçhul para girişi (Merkez Bankası bilançosunda net hata/noksan kalemi) göze batmaya başladı. Güzergâhı ve tekniği değiştirmekte fayda var.
Muhtemel bir baskın erken seçime giderken bizim derenin taşları ile bizim kuşları katledecekler. İtiraz geldiğinde “Bizimle ne alâkası var! Hazine ortak olmuş.” deyip yakayı kurtaracaklar.
ENKAZ HAZİNE’NİN KAPISINI BIRAKILACAK
Yurt dışındaki şirketlerin içinin kurtarma/aklama harekâtından evvel boşaltılacağını ve enkazın Hazine’nin kapısına bırakılacağını söylememe lüzum var mı?
Erdoğan ve damadının başının altından çıkan bu düzenleme ile hem batık şirketler kurtarılacak hem de yurt dışında birikmiş servetin bir kısmı nakite dönüştürülecek.
O nakitin Türkiye’ye getirilme ihtimali son derece zayıf. Hele hele oy kaybettikleri bir dönemde o parayı getirmek akıllarının ucundan dahi geçmez.
Herkes “La Casa de Papel” gibi büyük banka soygununu bekliyor. Hırsız Hazine’nin anahtarlarını teslim aldığına göre silahlı soyguna ne hacet!
Şekil 1 A’da görüldüğü üzere Hazine zaten soyuluyor. Ne polis ne de vatandaş soygunun farkında…
[Semih Ardıç] 8.8.2019 [TR724]
‘Dünyevi ya da uhrevi faydalar uman’ bir mahkeme kararı olur mu? [Ramazan Faruk Güzel]
‘AKP’nin ve Erdoğan’ın en büyük kazanımı ve başarısı’ nedir diye sorarsanız: Uzun ve kirli uğraşlarının neticesinde Yargı’yı istedikleri kıvama getirmiş olmalarıdır, derim. Perinçek bunu ‘siyasetin köpeği’ olma olarak formülize etmişti nitekim…
Ve şimdi ele geçirdiği yargısı dolu dizgin! Son durumunun fotoğrafını çekme adına bir İdare Mahkemesi kararını nazarlarınıza vermek istiyorum: “Beraat kararı almış olsa bile ‘Uhrevi faydalar umarak’ bir hayır işlenmiş ise bunun bir kamudan ihraç nedeni” sayılabileceğini ifade eden ibretlik ve talihsiz karar…
…
Hukukta ve Yargı’da gelinen son noktayı anlamak isterseniz, yargılamalardan bir kesit, bir numune almanız kafidir. Bilimsel çalışmalarda ve günlük uygulamalarda da sıkça başvurulan bir metoddur, bir numune seçip analiz ederek bütünün ne halde olduğunu tespit etmek… Mutfakta pişirmekte olduğumuz bir yemekten bir kaşık alarak tadını, tuzunu kontrol etmemiz misali.
Bazı yazılarımızda Ceza Hukuku’na dair numuneler sunarak Erdoğan Yargısı’nın Ceza boyutunu irdelemiştik… Şimdi ise Ceza yargılamaları ile bağlantılı olarak karar veren bir İdare Mahkemesi kararını ibret için, misal olması için nazarlarınıza sunmak istiyorum. Zira onlar da bir hayli boyut atlamışlar, siyasete yaranma noktasında…
YASAKLARDAN YASAKÇILIĞA!
R.T Erdoğan ki, Ziya GÖKALP’ın Asker Duası isimli şiirine zamanla eklendiği ifade edilen:
“Minareler süngü, kubbeler miğfer,
Camiler kışlamız, müminler asker…” mısralarını Siirt seçim meydanında okudu diye dönemin “28 Şubatçı zihniyeti”ne sahip yargı mensuplarınca TCK.312.maddesi gereği “halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu” işlediği gerekçesiyle Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 09.12.1997 tarihinde 1997/42 nolu fezleke hazırlanan, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma açılan birisi!
Yargılanması neticesinde mahkeme heyetince, 21 Nisan 1998 tarihinde, “neticede 10 ay hapis ve ağır para cezası ile cezalandırılmasına” ve de “Sanığın geçmişteki hali ve suç işleme eğilimine göre verilen cezanın ertelenmesine YER OLMADIĞINA” karar verilmişti.
O yargılamalar esnasında Erdoğan’ın ve partisinin savunmalarına bir bakınız! Dünya kadar hukukçu, bu haksızlık karşısında tepki koymuş, savunmalarına yardımcı olmuştu.
Şimdilerde Erdoğan ve ekibi/ partisi; o savunmalarında referans verdiği bütün ilkeleri, bütün yerel içtihatları, AİHS gibi uluslararası sözleşmeleri, AİHM gibi uluslararası mahkemelerin vermiş olduğu karar ve içtihatları ülke içinde yerle bir etmiş ve yok saymıştır!
Evet, Erdoğan kendisini hukuken engellemeye çalışan (en azından öyle gözüken) dönemin muktedirlerin rağmına mücadele ederken, zamanla gücü eline geçirmeye başladıkça Yargı’yı da kontrol etmeye başlamış ve gücü tamamen kendisinde görmeye başladığı 2010 Referandum sonrası hukuku, adaleti temelinden çökerttiği 15 Temmuz 2016 sonrasında hukuku adeta ‘siyasetinin köpeği’ haline getirmiştir. “Hukuku siyasetin köpeği haline getirme” ülküsünün isim babası, Erdoğan’ın fiili ortağı Doğu Perinçek’i tekrar anmış olalım…
ERDOĞAN İDARİ YARGISI
Evet, şimdilerde Erdoğan’ın istediği kıvama erişen yargının Ceza mahkemeleri sanıklara ceza verme yarışına girmişken idare mahkemeleri de eli bir tık yükseltmiş oldu!
“Beraat kararı almış olsa bile ‘Uhrevi faydalar umarak’ bir hayır işlenmiş ise bunun kamudan ihraç nedeni” sayılabileceğine hükmettiler. Bu karar hakkında yorum yapan eski hakimlerden Kemal Karanfil’in sosyal medya hesabından ifade ettiği:
“İSLAM TARİHİNİN YÜZ KARASISINIZ.!! Bir de CHP ye laf söylerler. Yazıklar olsun.!” Sözlerinin üzerine laf etmenin de pek anlamı yok aslında…
KARAR İRDELENSİN Kİ BİLİNSİN..
O acaip karara bir bakalım. T.C ANKARA 22. IDARE MAHKEMESİ’nin 2018/2521 ESAS NO’lu ve 2019/1111 No’lu kararında imzası olan hakimleri isimleri ve sicilleri ile zikretmek istiyorum:
Başkan OSMAN ERKAN (103145), Üye CEMİLE ŞAHİN GÜNGÖR (192016), üye ÖNER TUNÇ (212521).
Üyeler şu son süreçte apar topar kadroya alınanlardan, sicillerinden anlaşıldığı gibi…
Hukukun bütün ilkelerini adeta bir kararda yerle bir eden bu hakimlerin isimlerini bir yere not ediniz, zira siyasilerin hoşuna gidecek, onların takdirini kazanacak bu karara imza atan acar yargı mensupları kısa zamanda/ hızla terfi edip daha önemli yerlerde görevler alacaklardır. Fırsat verildiğinde de ne akla ziyan hükümler vereceklerdir; bekleyip göreceğiz.
Zira bu yargıçlar, ceza davasında beraat etmekle haklarının iadesini talep eden bir mağdurun talebini şu gerekçelerde reddetmiş, bir de o garibanın mahkeme ve vekalet ücretlerini ödemeye mahkum etmiş kimseler:
“… dünyevi ya da uhrevi faydalar umma hali ile irtibat; yani bir çıkar ilişkisi nedeniyle gönüllü veya gönulsüz kendi davranışlarını bireysel iletişim yoluyla ya da yazılı ve görsel basın, Sosyal medya paylaşımları üzerinden gelen mesajları dikkate alarak belirleme hali de kamu görevinden çıkarmanın hukuki gerekçeleri arasında sayılmıştır. Bu nedenle, ilgililer hakkında ceza yargılamasında üyelik suçlamasıyla açılan davada beraat kararı verilmiş olsa dahi idari yargi yeri irtibat ve iltisak unsurları yönünden de işlemi incelemek zorunda olduğundan, davacının iddiasına itibar edilmemiştir.”
Karardan öğrendiğimiz kadarıyla Milli Eğitim’de öğretmenken ihraç edilen ve OHAL Komisyonlarında haklarını arayan mağdurun ihraç gerekçelerinde şunlar temel alınmış:
1) Uhrevi Faydalar Umma.
2) Kendi davranışlarını: – Bireysel iletişim, – yazılı ve görsel basın, – sosyal medya paylaşımlarını dikkate alarak düzenleme… Ortada somut, bilimsel, hukuki hiçbir gerekçe, karine yok. Kendinden gerekçe üreten bir mahkeme; majestelerinin yargısı olayım derken kraldan fazla kralcılık yapılıyor.
Bunu yaparken de uzun uzun AİHS, AİHM kararlarına atıflar yapılıp da “bunlara aykırı bir durum yok” diyebiliyor. Demek ki hukukçu olmak için hukuk bilmek yetmiyormuş, o hukuk kaidelerini doğru okumak ve hükmetmek için işleyen bir vicdana ve insafa sahip olmak gerekiyormuş!
NEREDEN NEREYE…
Evet, Erdoğan Yargısı’nın İdari Yargısı aynen böyle çalışıyor şimdi…
Yeni bir rejim var ve bu sistemin kendine göre bir yargı anlayışı var. Bu yargıya insanların güveni de kalmadı. Montesquieu, “Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince o rejim mahkum olmuştur.” Demişti… Ve bu rejim insanlara böyle cezalar yağdırmakta olsa da vicdanlarda mahkum olmuştur!..
Evet, bir zamanlar “Bir şiir okudu diye seçilme hakkı elinden alındı” diye dünyayı ayağa kaldıran Erdoğan’a bir dünya insan sahip çıkmıştı, onun haklarını savunmaya çalışmıştı. Ve aynı Erdoğan ve ekibi bu “mağduriyeti (?)” 20 yıldan fazla zaman tepe tepe kullanmış, aksi laf etmeye çalışanların gözlerine gözlerine sokmuştu.
Gelinen noktada ise Erdoğan cephesi kendisi ile ilgili mağduriyetin yüzbinlerce katını, yüzbinlerce insana uygulamakta, koca bir yargı teşkilatını da böylece suçuna ortak etmede… Mesnetsiz iddialarla ihraç edilen 5 bin kadar yargı mensubundan sonra kalanlar da böyle radikalleşti işte! Kimisi sindiği için, kimisi de zaten dünden böylesi zalimliklere, hukuksuzluklara razı oldukları için…
Peki, o idari yargının bahsettiği “irtibat ve iltisak” meselesinin aslı nedir, o konuda da bir şeyler diyelim mi? İsterseniz sayfayı yormayalım. Meraklıları için daha önce 2 bölüm halinde kaleme almış olduğum yazıları buraya link olarak vereyim. Belki o idari yargıçlar da okur da öğrenirler, utanırlar.. kim bilir?!
Buyrun o zaman, ek bilgi olarak İLTİSAK- İRTİBAT ÜZERİNE 2 yazımız, keyifli okumalar (Yazı günüm Çarşamba olduğu için anca o gün yayınlanınca okumuş olacaksınız… Geç olsun güç olmasın):
1- 25 Mayıs 2019 tarihli yazımız: İLTİSAK- İRTİBAT ÜZERİNE (1) ‘Anayasa’yı tanımaz ama Anayasa’ya karşı olmakla suçlar!’
2- 27 Mayıs 2019 tarihli yazımız: İLTİSAK- İRTİBAT ÜZERİNE (2) ‘İltisak’ın hukukta karşılığı var mı?’
[Ramazan Faruk Güzel] 8.8.2019 [TR724]
Ve şimdi ele geçirdiği yargısı dolu dizgin! Son durumunun fotoğrafını çekme adına bir İdare Mahkemesi kararını nazarlarınıza vermek istiyorum: “Beraat kararı almış olsa bile ‘Uhrevi faydalar umarak’ bir hayır işlenmiş ise bunun bir kamudan ihraç nedeni” sayılabileceğini ifade eden ibretlik ve talihsiz karar…
…
Hukukta ve Yargı’da gelinen son noktayı anlamak isterseniz, yargılamalardan bir kesit, bir numune almanız kafidir. Bilimsel çalışmalarda ve günlük uygulamalarda da sıkça başvurulan bir metoddur, bir numune seçip analiz ederek bütünün ne halde olduğunu tespit etmek… Mutfakta pişirmekte olduğumuz bir yemekten bir kaşık alarak tadını, tuzunu kontrol etmemiz misali.
Bazı yazılarımızda Ceza Hukuku’na dair numuneler sunarak Erdoğan Yargısı’nın Ceza boyutunu irdelemiştik… Şimdi ise Ceza yargılamaları ile bağlantılı olarak karar veren bir İdare Mahkemesi kararını ibret için, misal olması için nazarlarınıza sunmak istiyorum. Zira onlar da bir hayli boyut atlamışlar, siyasete yaranma noktasında…
YASAKLARDAN YASAKÇILIĞA!
R.T Erdoğan ki, Ziya GÖKALP’ın Asker Duası isimli şiirine zamanla eklendiği ifade edilen:
“Minareler süngü, kubbeler miğfer,
Camiler kışlamız, müminler asker…” mısralarını Siirt seçim meydanında okudu diye dönemin “28 Şubatçı zihniyeti”ne sahip yargı mensuplarınca TCK.312.maddesi gereği “halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu” işlediği gerekçesiyle Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 09.12.1997 tarihinde 1997/42 nolu fezleke hazırlanan, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma açılan birisi!
Yargılanması neticesinde mahkeme heyetince, 21 Nisan 1998 tarihinde, “neticede 10 ay hapis ve ağır para cezası ile cezalandırılmasına” ve de “Sanığın geçmişteki hali ve suç işleme eğilimine göre verilen cezanın ertelenmesine YER OLMADIĞINA” karar verilmişti.
O yargılamalar esnasında Erdoğan’ın ve partisinin savunmalarına bir bakınız! Dünya kadar hukukçu, bu haksızlık karşısında tepki koymuş, savunmalarına yardımcı olmuştu.
Şimdilerde Erdoğan ve ekibi/ partisi; o savunmalarında referans verdiği bütün ilkeleri, bütün yerel içtihatları, AİHS gibi uluslararası sözleşmeleri, AİHM gibi uluslararası mahkemelerin vermiş olduğu karar ve içtihatları ülke içinde yerle bir etmiş ve yok saymıştır!
Evet, Erdoğan kendisini hukuken engellemeye çalışan (en azından öyle gözüken) dönemin muktedirlerin rağmına mücadele ederken, zamanla gücü eline geçirmeye başladıkça Yargı’yı da kontrol etmeye başlamış ve gücü tamamen kendisinde görmeye başladığı 2010 Referandum sonrası hukuku, adaleti temelinden çökerttiği 15 Temmuz 2016 sonrasında hukuku adeta ‘siyasetinin köpeği’ haline getirmiştir. “Hukuku siyasetin köpeği haline getirme” ülküsünün isim babası, Erdoğan’ın fiili ortağı Doğu Perinçek’i tekrar anmış olalım…
ERDOĞAN İDARİ YARGISI
Evet, şimdilerde Erdoğan’ın istediği kıvama erişen yargının Ceza mahkemeleri sanıklara ceza verme yarışına girmişken idare mahkemeleri de eli bir tık yükseltmiş oldu!
“Beraat kararı almış olsa bile ‘Uhrevi faydalar umarak’ bir hayır işlenmiş ise bunun kamudan ihraç nedeni” sayılabileceğine hükmettiler. Bu karar hakkında yorum yapan eski hakimlerden Kemal Karanfil’in sosyal medya hesabından ifade ettiği:
“İSLAM TARİHİNİN YÜZ KARASISINIZ.!! Bir de CHP ye laf söylerler. Yazıklar olsun.!” Sözlerinin üzerine laf etmenin de pek anlamı yok aslında…
KARAR İRDELENSİN Kİ BİLİNSİN..
O acaip karara bir bakalım. T.C ANKARA 22. IDARE MAHKEMESİ’nin 2018/2521 ESAS NO’lu ve 2019/1111 No’lu kararında imzası olan hakimleri isimleri ve sicilleri ile zikretmek istiyorum:
Başkan OSMAN ERKAN (103145), Üye CEMİLE ŞAHİN GÜNGÖR (192016), üye ÖNER TUNÇ (212521).
Üyeler şu son süreçte apar topar kadroya alınanlardan, sicillerinden anlaşıldığı gibi…
Hukukun bütün ilkelerini adeta bir kararda yerle bir eden bu hakimlerin isimlerini bir yere not ediniz, zira siyasilerin hoşuna gidecek, onların takdirini kazanacak bu karara imza atan acar yargı mensupları kısa zamanda/ hızla terfi edip daha önemli yerlerde görevler alacaklardır. Fırsat verildiğinde de ne akla ziyan hükümler vereceklerdir; bekleyip göreceğiz.
Zira bu yargıçlar, ceza davasında beraat etmekle haklarının iadesini talep eden bir mağdurun talebini şu gerekçelerde reddetmiş, bir de o garibanın mahkeme ve vekalet ücretlerini ödemeye mahkum etmiş kimseler:
“… dünyevi ya da uhrevi faydalar umma hali ile irtibat; yani bir çıkar ilişkisi nedeniyle gönüllü veya gönulsüz kendi davranışlarını bireysel iletişim yoluyla ya da yazılı ve görsel basın, Sosyal medya paylaşımları üzerinden gelen mesajları dikkate alarak belirleme hali de kamu görevinden çıkarmanın hukuki gerekçeleri arasında sayılmıştır. Bu nedenle, ilgililer hakkında ceza yargılamasında üyelik suçlamasıyla açılan davada beraat kararı verilmiş olsa dahi idari yargi yeri irtibat ve iltisak unsurları yönünden de işlemi incelemek zorunda olduğundan, davacının iddiasına itibar edilmemiştir.”
Karardan öğrendiğimiz kadarıyla Milli Eğitim’de öğretmenken ihraç edilen ve OHAL Komisyonlarında haklarını arayan mağdurun ihraç gerekçelerinde şunlar temel alınmış:
1) Uhrevi Faydalar Umma.
2) Kendi davranışlarını: – Bireysel iletişim, – yazılı ve görsel basın, – sosyal medya paylaşımlarını dikkate alarak düzenleme… Ortada somut, bilimsel, hukuki hiçbir gerekçe, karine yok. Kendinden gerekçe üreten bir mahkeme; majestelerinin yargısı olayım derken kraldan fazla kralcılık yapılıyor.
Bunu yaparken de uzun uzun AİHS, AİHM kararlarına atıflar yapılıp da “bunlara aykırı bir durum yok” diyebiliyor. Demek ki hukukçu olmak için hukuk bilmek yetmiyormuş, o hukuk kaidelerini doğru okumak ve hükmetmek için işleyen bir vicdana ve insafa sahip olmak gerekiyormuş!
NEREDEN NEREYE…
Evet, Erdoğan Yargısı’nın İdari Yargısı aynen böyle çalışıyor şimdi…
Yeni bir rejim var ve bu sistemin kendine göre bir yargı anlayışı var. Bu yargıya insanların güveni de kalmadı. Montesquieu, “Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince o rejim mahkum olmuştur.” Demişti… Ve bu rejim insanlara böyle cezalar yağdırmakta olsa da vicdanlarda mahkum olmuştur!..
Evet, bir zamanlar “Bir şiir okudu diye seçilme hakkı elinden alındı” diye dünyayı ayağa kaldıran Erdoğan’a bir dünya insan sahip çıkmıştı, onun haklarını savunmaya çalışmıştı. Ve aynı Erdoğan ve ekibi bu “mağduriyeti (?)” 20 yıldan fazla zaman tepe tepe kullanmış, aksi laf etmeye çalışanların gözlerine gözlerine sokmuştu.
Gelinen noktada ise Erdoğan cephesi kendisi ile ilgili mağduriyetin yüzbinlerce katını, yüzbinlerce insana uygulamakta, koca bir yargı teşkilatını da böylece suçuna ortak etmede… Mesnetsiz iddialarla ihraç edilen 5 bin kadar yargı mensubundan sonra kalanlar da böyle radikalleşti işte! Kimisi sindiği için, kimisi de zaten dünden böylesi zalimliklere, hukuksuzluklara razı oldukları için…
Peki, o idari yargının bahsettiği “irtibat ve iltisak” meselesinin aslı nedir, o konuda da bir şeyler diyelim mi? İsterseniz sayfayı yormayalım. Meraklıları için daha önce 2 bölüm halinde kaleme almış olduğum yazıları buraya link olarak vereyim. Belki o idari yargıçlar da okur da öğrenirler, utanırlar.. kim bilir?!
Buyrun o zaman, ek bilgi olarak İLTİSAK- İRTİBAT ÜZERİNE 2 yazımız, keyifli okumalar (Yazı günüm Çarşamba olduğu için anca o gün yayınlanınca okumuş olacaksınız… Geç olsun güç olmasın):
1- 25 Mayıs 2019 tarihli yazımız: İLTİSAK- İRTİBAT ÜZERİNE (1) ‘Anayasa’yı tanımaz ama Anayasa’ya karşı olmakla suçlar!’
2- 27 Mayıs 2019 tarihli yazımız: İLTİSAK- İRTİBAT ÜZERİNE (2) ‘İltisak’ın hukukta karşılığı var mı?’
[Ramazan Faruk Güzel] 8.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Gazeteci kıyımı ve ‘sarı öküzü vermeyecektik!’ [Erhan Başyurt]
İktidar, 15 Temmuz öncesinde İpek Medya ve Feza Gazetecilik’e polis baskını gerçekleştirdi. Kayyım atadı.
Mart 2016’da İpek Medya’yı (Kanalturk TV, Bugün TV, BUGÜN Gazetesi, Millet Gazetesi, Kanalturk Radyo’yu ve sitelerini) kapattı.
15 Temmuz sonrası, 9 ay önce el konulan ve 3 ay önce tamamen kapatılan İpek Medya’ya 173 medya kuruluşu ile birlikte bir KHK el koydu!
KHK’yı gerekçe göstererek de İpek Medya’yı ‘terör örgütüne destek vermek’ ile suçladı…
İpek Medya’da çalışan gazetecilerin tazminatlarını ödemeden kapıya koydu.
Tazminat başvurularını da KHK gerekçesi ile reddetti.
Kimse de, ‘’9 aydır zaten kayyım yönetiminde olan ve 3 aydır yayın hayatında olmayan hakkında tek bir dava açılmamış İpek Medya’yı ne ile ve nasıl suçluyorsunuz?’’ demedi?
***
İpek Medya’da görev yapmış birçok arkadaşımız, farklı gerekçelerle tutuklandı.
Gültekin Avcı, Nazlı Ilıcak, Nuh Gönültaş, Ufuk Şanlı halen yazdıkları köşe yazıları, Cuma Ulus, Ali Demirel, Erkan Acar ise halen yazdıkları kitaplar, haberler ve sosyal medya hesaplarından attıkları mesajlar nedeniyle, sadece gazetecilikten tutuklu.
Çok sayıda arkadaşımız hapis yattı çıktı. Onlarca isim hakkında da gıyaben verilmiş yakalama kararları mevcut…
İçeride olanlara kötü muameleler sürüyor.
Dışarıda olanlar da geçimlerini sağlamak için farklı işler yapıyor.
Yurt içindeki arkadaşları bilmiyorum. Mümkün mertebe onların başına bir şey gelmesin diye de temas arayışım yok.
Ancak yurt dışında pizza dağıtan da, UBER yapan da, farklı işlerde çalışan da, YouTube üzerinden yayıncılık yapıp mesleğini güçlükle sürdürmeye çalışan da var.
***
Bunları yazma nedenim, kimseden ‘’sonradan başımıza kalkacağı bir destek vermesi’’ veya kerhen ‘’F…’’ diyerek hakaret edip, haklarımızı savunuyor gözükmesi değil.
Ortada gazetecilik mesleğine açık bir saldırı var.
Cemaat’e yakın gazeteciler ‘biat etmedikleri’ için nasıl hedefse, Kürt gazeteciler de, Cumhuriyet, Sözcü çalışanları da, Hürriyet muhabiri de hedef. Hürriyet’in eski Genel Yayın Yönetmeni bile aynı uyduruk suçlama ile hapse konuldu.
Cemaat gazeteciler, iktidara muhalif tüm gazeteciler gibi baskılardan, ifade ve fikir hürriyetine getirilen kısıtlamalardan, hukukun bağımsızlığının yok edilmesinden diğerlerine nispeten çok fazlasıyla nasibini alıyor.
***
Sorun mağdur gazetecilerin ortak bir platformda buluşamamaları.
Cemaat’e yakın gazetecilere yönelik baskıları, bazı ‘liberal görünümlü’ veya ‘gizli ulusalcı’ gazeteciler de maruz görüyor. Hatta içten içe destekliyor.
Oysa ifade ve fikir hürriyeti, kanun önünde eşitlik, herkesin hakkının savunmasını gerektiyor.
Önemli olan, farklı düşüncelere ve fikirlere tahammül edebilmek ve onların da haklarına sahip çıkmaktır.
***
28 Şubat’a destek veren, post-modern darbenin medya ayağını oluşturan gazeteciler bile, hiç hataları yokmuş gibi, hiçbir nefret suçu veya şiddet çağrısı yapmamış isimleri bile Cemaat’e yakın olduğu için hedef tahtasına koyuyorlar.
İktidarın gazeteci öğütme değirmenine su taşıyorlar. İktidarın ‘sol eli’ rolü oynuyorlar.
‘Askeri vesayet’e destek olmuş gazeteciler maalesef bugün ‘sivillerin muktedir’ olmasını savunan gazetecilere adeta düşmanlık ediyorlar.
Oysa, hukukun üstünlüğünü savunmak, hukuk önünde eşitliği savunmak, evrensel ilkelerdir.
Sorun iktidarın ‘askeri vesayet’ yerine ‘sivil darbe’ yapması, ileri demokrasi yerine ‘sivil vesayet’ kurması, ‘tek adam rejimi’ oluşturmasıdır.
Askeri vesayete karşı çıktığımız gibi sivil vesayete de karşıyız.
İktidarın Cemaat’a yakınlıkla suçlayıp, hedef tahtasına koyduğu isimler, demokrasi kahramanı gazetecilerdir.
***
Gazeteci, kimliksiz ve kişiliksiz insan değildir.
Herkesin bir dünya görüşü ve ideolojisi, inancı vardır.
Hiç kimse yüzde yüz tarafsız ve objektif olamaz.
Önemli olan evrensel değerler ortak paydasında, mesleğin evrensel ilkelerine uygun yayıncılık yapmaktır.
Gazeteci de insandır. Hata da yapabilir. Hatasının bedelini de, suç teşkil etmiyorsa, okuru verir. Okumaz. Seyretmez.
Cemaat’e yakın olmakla suçlanan gazetecilere yönelik suçlamaların içeriğine bakmak lazım.
Sadece köşe yazıları veya haberleri nedeniyle suçlanıyorlar.
O haberlerde veya köşe yazılarında suç unsuru yok. Ancak iktidarı ve iktidarı kendisine kalkan yapan derin yapıları rahatsız etmiş o kadar.
Şu an yaşanan, ‘derin devlet’in sivil vesayeti kendisine perde ederek geri dönmesidir.
Yolsuzluklar nedeniyle kündede yakaladığı iktidarı kullanıp rövanş arayışıdır.
Bugün yaşanan demokrasinin katlinde, insan hakları ihlalinde, gazeteci kıyımında, iktidar amil derin devlet azmettiricidir.
Geçmişte birbirleri ile hesaplaşan iki ayrı yapının, bugün çıkar ilişkisi içinde suç ortaklığıdır.
Sosyal lincine destek verdiğiniz gazeteciler de, suç işlememiş, tek adam rejimine destek vermediği için cezalandırılan veya derin devletin intikam listesinde yer alan isimlerdir.
Destek verdiğiniz şey, bumerang gibi gelip sizlerin de özgürlüğünü biçecektir. Şu an yaşandığı gibi…
İfade ve fikir hürriyetinin biçilmesine verilen destek nedeniyle özgürlük alanları artarak kısıtlanacaktır.
***
Cemaat’e yakın gazetecilerin ‘’hiç hataları olmamıştır’’ demiyorum. Herkes kendi muhasebesini yapar. Ancak, gazetecilik ilkeleri kapsamındaki bu hatalar, bir suç değildir.
Gazete veya televizyonlarına el konulması, gazetecilerin açlığa ve yokluğa mahkum edilmesi, hapse atılması varsa mesleki hatalarının bedeli değildir.
Mağdur ve aktif gazeteciler, evrensel ortak değerler ve evrensel meslek ilkeleri kapsamında ortak payda da buluşmadıkça, aralarındaki fikri ayrılıkları iktidar, aslanın öküzü avladığı gibi kullanmaya devam edecektir.
Gazetecilerin ‘kolay av’ haline gelmesi, mağdur meslektaşlarının bile onları feda etmede gösterdiği rıza, tüm muhalif gazetecileri ve özgür gazeteciliği bitirecek bir tehdit ve yakın tehlikedir.
Özgür gazetecilik son nefesini vermeden, herkes ideolojik ve fikri bariyerlerini bir yana bırakıp, ortak bir platformda, en azından uluslararası alanda ifade ve fikir hürriyetini daha güçlü savunmak mümkündür.
Sesimizi veya sesinizi duyacak kimse kalmadığında, ‘‘sarı öküzü vermeyecektik’’ demenin hiçbir anlamı kalmayacak…
[Erhan Başyurt] 8.8.2019 [TR724]
Mart 2016’da İpek Medya’yı (Kanalturk TV, Bugün TV, BUGÜN Gazetesi, Millet Gazetesi, Kanalturk Radyo’yu ve sitelerini) kapattı.
15 Temmuz sonrası, 9 ay önce el konulan ve 3 ay önce tamamen kapatılan İpek Medya’ya 173 medya kuruluşu ile birlikte bir KHK el koydu!
KHK’yı gerekçe göstererek de İpek Medya’yı ‘terör örgütüne destek vermek’ ile suçladı…
İpek Medya’da çalışan gazetecilerin tazminatlarını ödemeden kapıya koydu.
Tazminat başvurularını da KHK gerekçesi ile reddetti.
Kimse de, ‘’9 aydır zaten kayyım yönetiminde olan ve 3 aydır yayın hayatında olmayan hakkında tek bir dava açılmamış İpek Medya’yı ne ile ve nasıl suçluyorsunuz?’’ demedi?
***
İpek Medya’da görev yapmış birçok arkadaşımız, farklı gerekçelerle tutuklandı.
Gültekin Avcı, Nazlı Ilıcak, Nuh Gönültaş, Ufuk Şanlı halen yazdıkları köşe yazıları, Cuma Ulus, Ali Demirel, Erkan Acar ise halen yazdıkları kitaplar, haberler ve sosyal medya hesaplarından attıkları mesajlar nedeniyle, sadece gazetecilikten tutuklu.
Çok sayıda arkadaşımız hapis yattı çıktı. Onlarca isim hakkında da gıyaben verilmiş yakalama kararları mevcut…
İçeride olanlara kötü muameleler sürüyor.
Dışarıda olanlar da geçimlerini sağlamak için farklı işler yapıyor.
Yurt içindeki arkadaşları bilmiyorum. Mümkün mertebe onların başına bir şey gelmesin diye de temas arayışım yok.
Ancak yurt dışında pizza dağıtan da, UBER yapan da, farklı işlerde çalışan da, YouTube üzerinden yayıncılık yapıp mesleğini güçlükle sürdürmeye çalışan da var.
***
Bunları yazma nedenim, kimseden ‘’sonradan başımıza kalkacağı bir destek vermesi’’ veya kerhen ‘’F…’’ diyerek hakaret edip, haklarımızı savunuyor gözükmesi değil.
Ortada gazetecilik mesleğine açık bir saldırı var.
Cemaat’e yakın gazeteciler ‘biat etmedikleri’ için nasıl hedefse, Kürt gazeteciler de, Cumhuriyet, Sözcü çalışanları da, Hürriyet muhabiri de hedef. Hürriyet’in eski Genel Yayın Yönetmeni bile aynı uyduruk suçlama ile hapse konuldu.
Cemaat gazeteciler, iktidara muhalif tüm gazeteciler gibi baskılardan, ifade ve fikir hürriyetine getirilen kısıtlamalardan, hukukun bağımsızlığının yok edilmesinden diğerlerine nispeten çok fazlasıyla nasibini alıyor.
***
Sorun mağdur gazetecilerin ortak bir platformda buluşamamaları.
Cemaat’e yakın gazetecilere yönelik baskıları, bazı ‘liberal görünümlü’ veya ‘gizli ulusalcı’ gazeteciler de maruz görüyor. Hatta içten içe destekliyor.
Oysa ifade ve fikir hürriyeti, kanun önünde eşitlik, herkesin hakkının savunmasını gerektiyor.
Önemli olan, farklı düşüncelere ve fikirlere tahammül edebilmek ve onların da haklarına sahip çıkmaktır.
***
28 Şubat’a destek veren, post-modern darbenin medya ayağını oluşturan gazeteciler bile, hiç hataları yokmuş gibi, hiçbir nefret suçu veya şiddet çağrısı yapmamış isimleri bile Cemaat’e yakın olduğu için hedef tahtasına koyuyorlar.
İktidarın gazeteci öğütme değirmenine su taşıyorlar. İktidarın ‘sol eli’ rolü oynuyorlar.
‘Askeri vesayet’e destek olmuş gazeteciler maalesef bugün ‘sivillerin muktedir’ olmasını savunan gazetecilere adeta düşmanlık ediyorlar.
Oysa, hukukun üstünlüğünü savunmak, hukuk önünde eşitliği savunmak, evrensel ilkelerdir.
Sorun iktidarın ‘askeri vesayet’ yerine ‘sivil darbe’ yapması, ileri demokrasi yerine ‘sivil vesayet’ kurması, ‘tek adam rejimi’ oluşturmasıdır.
Askeri vesayete karşı çıktığımız gibi sivil vesayete de karşıyız.
İktidarın Cemaat’a yakınlıkla suçlayıp, hedef tahtasına koyduğu isimler, demokrasi kahramanı gazetecilerdir.
***
Gazeteci, kimliksiz ve kişiliksiz insan değildir.
Herkesin bir dünya görüşü ve ideolojisi, inancı vardır.
Hiç kimse yüzde yüz tarafsız ve objektif olamaz.
Önemli olan evrensel değerler ortak paydasında, mesleğin evrensel ilkelerine uygun yayıncılık yapmaktır.
Gazeteci de insandır. Hata da yapabilir. Hatasının bedelini de, suç teşkil etmiyorsa, okuru verir. Okumaz. Seyretmez.
Cemaat’e yakın olmakla suçlanan gazetecilere yönelik suçlamaların içeriğine bakmak lazım.
Sadece köşe yazıları veya haberleri nedeniyle suçlanıyorlar.
O haberlerde veya köşe yazılarında suç unsuru yok. Ancak iktidarı ve iktidarı kendisine kalkan yapan derin yapıları rahatsız etmiş o kadar.
Şu an yaşanan, ‘derin devlet’in sivil vesayeti kendisine perde ederek geri dönmesidir.
Yolsuzluklar nedeniyle kündede yakaladığı iktidarı kullanıp rövanş arayışıdır.
Bugün yaşanan demokrasinin katlinde, insan hakları ihlalinde, gazeteci kıyımında, iktidar amil derin devlet azmettiricidir.
Geçmişte birbirleri ile hesaplaşan iki ayrı yapının, bugün çıkar ilişkisi içinde suç ortaklığıdır.
Sosyal lincine destek verdiğiniz gazeteciler de, suç işlememiş, tek adam rejimine destek vermediği için cezalandırılan veya derin devletin intikam listesinde yer alan isimlerdir.
Destek verdiğiniz şey, bumerang gibi gelip sizlerin de özgürlüğünü biçecektir. Şu an yaşandığı gibi…
İfade ve fikir hürriyetinin biçilmesine verilen destek nedeniyle özgürlük alanları artarak kısıtlanacaktır.
***
Cemaat’e yakın gazetecilerin ‘’hiç hataları olmamıştır’’ demiyorum. Herkes kendi muhasebesini yapar. Ancak, gazetecilik ilkeleri kapsamındaki bu hatalar, bir suç değildir.
Gazete veya televizyonlarına el konulması, gazetecilerin açlığa ve yokluğa mahkum edilmesi, hapse atılması varsa mesleki hatalarının bedeli değildir.
Mağdur ve aktif gazeteciler, evrensel ortak değerler ve evrensel meslek ilkeleri kapsamında ortak payda da buluşmadıkça, aralarındaki fikri ayrılıkları iktidar, aslanın öküzü avladığı gibi kullanmaya devam edecektir.
Gazetecilerin ‘kolay av’ haline gelmesi, mağdur meslektaşlarının bile onları feda etmede gösterdiği rıza, tüm muhalif gazetecileri ve özgür gazeteciliği bitirecek bir tehdit ve yakın tehlikedir.
Özgür gazetecilik son nefesini vermeden, herkes ideolojik ve fikri bariyerlerini bir yana bırakıp, ortak bir platformda, en azından uluslararası alanda ifade ve fikir hürriyetini daha güçlü savunmak mümkündür.
Sesimizi veya sesinizi duyacak kimse kalmadığında, ‘‘sarı öküzü vermeyecektik’’ demenin hiçbir anlamı kalmayacak…
[Erhan Başyurt] 8.8.2019 [TR724]
Gökhan Açıkkollu ve Abdülhamit Bilici’ye sahip çıkmak neden önemli? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Yeniden insan olmaya ve insani davranmaya Gökhan Açıkkollu ve Abdülhamit Bilici’ye sahip çıkarak başlamayı öneriyorum. Hayır, basitçe geçiştirilemeyecek kadar önemlidir bu talep. İnsandır onlar ve gerisi aslında ayrıntı olmalıdır. Ama hayır. Öyle olmuyor. Grup aidiyetleri ve adlarının önüne serpiştirilen sıfatlar, bu gerçeği perdeliyor ve görünmez kılıyor. Oysa insanı insan olarak değil de grup aidiyetiyle gördükleri sürece Türkiye asla düzelmeyecek.
Bozukluk yasalarda veya kurumlarda değil çünkü. Rövanşizm ve kutuplaşma son dönemde öylesine aşırı bir noktaya tırmandı ki, bir virüs gibi iyiye ve doğruya dair ne kadar etik standart ve erdem varsa yiyip bitirdi. Bunu her renk, görüş, mahalle için söylüyorum. Rejimin oluşturduğu yeni dil – diskur – herkesçe benimsendi. Adeta bir kitle imha silahı, toplumsal bir nükleer bomba gibi, toplumun son kalan kalelerini yerle bir ediyor. Aradaki gerekli bağları tahrip ediyor. Şahsiyeti yıkıp yerine kendi grubunda kabul görmeye yönelik zorunluluğun kuru ve ahlaksız rasyonalitesini inşa ediyor.
Can Dündar’ın öğretmen Gökhan Açıkkollu ve uğradığı dramı gündemine alması, ancak bunu “düne kadar zalimle kol kola bize eziyet edenlerin insanca hakkını savunuyoruz” ibaresiyle görecelileştiren sosyal medya paylaşımından söz ediyorum. Ne kadar talihsiz, ne kadar sorunlu, ne kadar duyarsız, ahlaken ne kadar çifte standartlı bir niteleme!
Yine, Zaman eski genel yayın yönetmeni, on yıllardır gazetecilik kapmış duayen Abdülhamit Bilici’nin Uber yapmasını “sansasyonel” bir “FETÖ” haberi halinde kanalizasyona zerk eden “faşizan manipülasyon” aynı doğrultuda bir işaret. Yıllardır yurtdışına kaçmak durumunda kalmış muhalifler, özellikle de Cemaat’e yakın isimlerle ilgili olarak bilgi çarpıtma yapan ve “lüks içinde yaşıyorlar” gazı veren kanalizasyon medyası, utanmadan alnının teriyle ekmek parası kazanmaktan başka bir şey yapmayan Bilici’yi manşete taşıdı ve ahlaksızca “Uber-Fetöcü” gibi bir kavram kullandı. Kendileri birilerinin güzellemecisi olarak çalışan ve çıkarları uğruna insanların gırtlağına basmaktan ve onları linçe sevk etmekten çekinmeyen bu şahsiyetsizler, gazeteciliğin Türkiye’de vurduğu dip noktayı göstermesi bakımından ileride ders kitaplarına konu olacaktır, bu kesin! Fakat bunun yanında, toplumsal kokuşmuşluğun sağladığı “ne verse yiyen” zemin sorun değil midir?
Bu iki dramın ortak noktası, ipi çekilmek istenenlere kimlikleri ve aidiyetleri üzerinden yüklenilmesidir. Oysa mesela Can Dündar da sürgünde bir gazeteci, bir muhaliftir. Fakat olaylara rejimin diskurunu kullanarak yaklaşmakta, bir şekilde kendisini Gökhan öğretmenden ayırmaya çalışmakta. Yine aynı şekilde, Bilici’ye yapılan yargısız infazı da “sol” tandanslı medya ve gazeteciler gündemlerine almadılar. Bu durum, mağduriyetlerde seçici olmak tutumudur ve etik bakımdan çok sorunlu bir pozisyondur. Hâlbuki soldan veya Cemaatten, Kürtlerden veya liberallerden hiç fark etmiyor. Rejim tüm farklı görüşleri ötekileştiriyor, cadı avına tabi tutuyor. Bunu görmüyorlar veya görmek istemiyorlar.
Tüm mağdurlar aynı gemide. Rejime yaranmak kimseyi aklamaz! Ayrıca sahi, aklanmaya bu denli gerek duymanınız neden? Madem aklanma derdiniz vardı, neden muhalifliği seçtiniz? Bir tutarsızlık yok mu bu yapılanda? Bu mantıkla bölünüp parçalanarak rejim için daha kolay lokma haline geldiğinizi görmez misiniz?
Gökhan Açıkkollu tek bir birey! Abdülhamit Bilici tek bir birey! Onlar insan! Onlar mağdur! Onları Can Dündar’dan farklı kılan nedir? Sadece farklı bir görüşten olmaları mı? Cemaat’e yakın olmaları mı? Kemalist olsalardı veya solcu, daha makbul mü olacaklardı? Ne oldu bizim toplumumuza! Ne zamandır bir insanın başına gelene tepki göstermeden önce kimliğini sorar olduk? Mesela Gökhan Öğretmen gibi işkenceden geçirilmiş ve genç yaşında acımasızca hayatı elinden alınmış bir kurbanın kimliğini ön plana çıkartmak, sosyal aidiyeti ve kim olduğu ya da olmadığı üzerinden değer yargısında bulunarak, başına geleni bilgiççe ve ahlaksızca bu aidiyeti üzerinden topluma ders vermek için kullanmak doğru mudur diye sormayalım mı? Usta gazeteci Abdülhamit Bilici’nin sosyal kimliği veya aidiyeti nedeniyle yaşadığı büyük travmaya karşın dimdik dururken, adice Türkiye faşizmine magazin haber yapılmasını eleştirmeyelim mi? Ne zamandır bu kadar bayağılaştı insanımız? Ne zamandır güçlüden yana bu denli isteklice tavır alır oldu? Ne zamandır bu kadar korkak, bu kadar şahsiyetsiz, bu kadar izzetti nefisten mahrum hale getirildi? Bunları merak etmeyelim mi?
Dündar Türkiye dışında yaşıyor. Ailece kriminalize edildiler. Bilmem, şu ana dek kaç kez ona ve ailesine yapılan haksızlıkları eleştirdim. Daha geçenlerde eşi Dilek Dündar Meriç üzerinden Türkiye’yi terk etti. Dilek ve Can Dündar, oğulları Ege ile kucaklaşabildiler. Onlar adına sevindik hepimiz. Darısı tüm mağdurların başına dilekleriyle, iyi niyetli olarak… Kimse “firari Can Dündar’ın eşi de kaçtı” ve sair bir başlık kullanmadı. “Saplantılı şekilde idealize ettiğiniz Kemalist ceberut devletin kurbanı oldunuz, oysa biz sizi geçmişte çok uyarmıştık!” falan diye de yazmadı! Bir gün Gökhan Açıkkollu ve diğer Avrasyacı İslamofaşizm kurbanlarının başına gelenler gibi, zulme uğrarlarsa eğer, bugünkü Saray güzellemecisi kanalizasyon farelerinin de hakkını-hukukunu savunurum. Çünkü karakteri ne kadar zayıf olursa olsun, ne kadar suça batarsa batsın, ne kadar aşağılık olursa olsun, insan insandır ve doğumla gelen, reddedilemez hakları vardır. Bu haklara ve inanın hukukuna saygı duymak, her düşünen insanın, hayır düzeltiyorum, her iyi insanın görevidir. Bugün Can Dündar ve onun mahallesinden olanların sorunları ne kadar ciddiyse, Selahattin Demirtaş ve onun sorunları ne kadar önemliyse, Gökhan Açıkkollu veya Abdülhamit Bilici’lerin sorunları da o kadar ciddi ve önemlidir. Yurtdışında bir liberal demokratik hukuk devletinde yaşayan Can Dündar’ın bunu görmesi çok önemli! Hiçbir sosyal aidiyet, mağduriyetlerin özrü veya meşruiyet zemini olamaz, olmamalıdır. Eğer tek bir şey öğrendiysek faşizm tarihinden, ya da insan hakları tarihine dair, o da budur!
Aynı şey Barış Akademisyenleri için de geçerli. Ben bir Barış Akademisyeni olarak, uğradığım haksızlık ve hukuksuzluğu diğer ihraç edilmiş meslektaşlarımdan daha farklı bir kategoride ele alamam. Her ne gerekçe ile olursa olsun, hangi kimliğe ait olduklarına bakmaksızın, tüm ihraç edilmiş akademisyenler ve diğer kamu çalışanları benim için aynı önem ve değerdedir. Bu kategorik bir ilkedir. Bu ilke olmaksızın bugünkü anayasasız hukuksuz ceberut rejimi aşamayız. Bir an önce bu salık verdiğim şeyleri fark edip ve özümseyip, yeniden birlik olunmalı, hukuk ve anayasa mücadelesini bir ikinci Kurtuluş Savaşı gibi kenetlenerek vermelidir Türkiye. Umarım Gökhan Açıkkollu ve Abdülhamit Bilici’nin yaşadıkları haksızlıklar gibi yüz binlerce haksızlık, en azından bunu öğrenmemize, bunu idrak etmemize vesile olur.
Mağdurlar insandır. Sorunları insanidir. Bu gerçek, aidiyetlerden öndedir. Gücünü yasalardan alan ve yasalar önünde herkese karşı tarafsız muamele yapan bir devlet isterken, kendimiz bireysel bazda bunu göremiyorsak, istediğimiz şeyin farkında olabilir miyiz? Devletin vasıfları, insanın vasıflarını yansıtıyor. Önce insanı değiştirmek, onu erdemlerle donatmak ve dahası bu erdemleri teorik olmaktan kurtarıp, uygulanabilir kılmak gerek. Buna Gökhan Açıkkollu ve Abdülhamit Bilici’lere sahip çıkmakla başlamaya ne dersiniz?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.8.2019 [TR724]
Bozukluk yasalarda veya kurumlarda değil çünkü. Rövanşizm ve kutuplaşma son dönemde öylesine aşırı bir noktaya tırmandı ki, bir virüs gibi iyiye ve doğruya dair ne kadar etik standart ve erdem varsa yiyip bitirdi. Bunu her renk, görüş, mahalle için söylüyorum. Rejimin oluşturduğu yeni dil – diskur – herkesçe benimsendi. Adeta bir kitle imha silahı, toplumsal bir nükleer bomba gibi, toplumun son kalan kalelerini yerle bir ediyor. Aradaki gerekli bağları tahrip ediyor. Şahsiyeti yıkıp yerine kendi grubunda kabul görmeye yönelik zorunluluğun kuru ve ahlaksız rasyonalitesini inşa ediyor.
Can Dündar’ın öğretmen Gökhan Açıkkollu ve uğradığı dramı gündemine alması, ancak bunu “düne kadar zalimle kol kola bize eziyet edenlerin insanca hakkını savunuyoruz” ibaresiyle görecelileştiren sosyal medya paylaşımından söz ediyorum. Ne kadar talihsiz, ne kadar sorunlu, ne kadar duyarsız, ahlaken ne kadar çifte standartlı bir niteleme!
Yine, Zaman eski genel yayın yönetmeni, on yıllardır gazetecilik kapmış duayen Abdülhamit Bilici’nin Uber yapmasını “sansasyonel” bir “FETÖ” haberi halinde kanalizasyona zerk eden “faşizan manipülasyon” aynı doğrultuda bir işaret. Yıllardır yurtdışına kaçmak durumunda kalmış muhalifler, özellikle de Cemaat’e yakın isimlerle ilgili olarak bilgi çarpıtma yapan ve “lüks içinde yaşıyorlar” gazı veren kanalizasyon medyası, utanmadan alnının teriyle ekmek parası kazanmaktan başka bir şey yapmayan Bilici’yi manşete taşıdı ve ahlaksızca “Uber-Fetöcü” gibi bir kavram kullandı. Kendileri birilerinin güzellemecisi olarak çalışan ve çıkarları uğruna insanların gırtlağına basmaktan ve onları linçe sevk etmekten çekinmeyen bu şahsiyetsizler, gazeteciliğin Türkiye’de vurduğu dip noktayı göstermesi bakımından ileride ders kitaplarına konu olacaktır, bu kesin! Fakat bunun yanında, toplumsal kokuşmuşluğun sağladığı “ne verse yiyen” zemin sorun değil midir?
Bu iki dramın ortak noktası, ipi çekilmek istenenlere kimlikleri ve aidiyetleri üzerinden yüklenilmesidir. Oysa mesela Can Dündar da sürgünde bir gazeteci, bir muhaliftir. Fakat olaylara rejimin diskurunu kullanarak yaklaşmakta, bir şekilde kendisini Gökhan öğretmenden ayırmaya çalışmakta. Yine aynı şekilde, Bilici’ye yapılan yargısız infazı da “sol” tandanslı medya ve gazeteciler gündemlerine almadılar. Bu durum, mağduriyetlerde seçici olmak tutumudur ve etik bakımdan çok sorunlu bir pozisyondur. Hâlbuki soldan veya Cemaatten, Kürtlerden veya liberallerden hiç fark etmiyor. Rejim tüm farklı görüşleri ötekileştiriyor, cadı avına tabi tutuyor. Bunu görmüyorlar veya görmek istemiyorlar.
Tüm mağdurlar aynı gemide. Rejime yaranmak kimseyi aklamaz! Ayrıca sahi, aklanmaya bu denli gerek duymanınız neden? Madem aklanma derdiniz vardı, neden muhalifliği seçtiniz? Bir tutarsızlık yok mu bu yapılanda? Bu mantıkla bölünüp parçalanarak rejim için daha kolay lokma haline geldiğinizi görmez misiniz?
Gökhan Açıkkollu tek bir birey! Abdülhamit Bilici tek bir birey! Onlar insan! Onlar mağdur! Onları Can Dündar’dan farklı kılan nedir? Sadece farklı bir görüşten olmaları mı? Cemaat’e yakın olmaları mı? Kemalist olsalardı veya solcu, daha makbul mü olacaklardı? Ne oldu bizim toplumumuza! Ne zamandır bir insanın başına gelene tepki göstermeden önce kimliğini sorar olduk? Mesela Gökhan Öğretmen gibi işkenceden geçirilmiş ve genç yaşında acımasızca hayatı elinden alınmış bir kurbanın kimliğini ön plana çıkartmak, sosyal aidiyeti ve kim olduğu ya da olmadığı üzerinden değer yargısında bulunarak, başına geleni bilgiççe ve ahlaksızca bu aidiyeti üzerinden topluma ders vermek için kullanmak doğru mudur diye sormayalım mı? Usta gazeteci Abdülhamit Bilici’nin sosyal kimliği veya aidiyeti nedeniyle yaşadığı büyük travmaya karşın dimdik dururken, adice Türkiye faşizmine magazin haber yapılmasını eleştirmeyelim mi? Ne zamandır bu kadar bayağılaştı insanımız? Ne zamandır güçlüden yana bu denli isteklice tavır alır oldu? Ne zamandır bu kadar korkak, bu kadar şahsiyetsiz, bu kadar izzetti nefisten mahrum hale getirildi? Bunları merak etmeyelim mi?
Dündar Türkiye dışında yaşıyor. Ailece kriminalize edildiler. Bilmem, şu ana dek kaç kez ona ve ailesine yapılan haksızlıkları eleştirdim. Daha geçenlerde eşi Dilek Dündar Meriç üzerinden Türkiye’yi terk etti. Dilek ve Can Dündar, oğulları Ege ile kucaklaşabildiler. Onlar adına sevindik hepimiz. Darısı tüm mağdurların başına dilekleriyle, iyi niyetli olarak… Kimse “firari Can Dündar’ın eşi de kaçtı” ve sair bir başlık kullanmadı. “Saplantılı şekilde idealize ettiğiniz Kemalist ceberut devletin kurbanı oldunuz, oysa biz sizi geçmişte çok uyarmıştık!” falan diye de yazmadı! Bir gün Gökhan Açıkkollu ve diğer Avrasyacı İslamofaşizm kurbanlarının başına gelenler gibi, zulme uğrarlarsa eğer, bugünkü Saray güzellemecisi kanalizasyon farelerinin de hakkını-hukukunu savunurum. Çünkü karakteri ne kadar zayıf olursa olsun, ne kadar suça batarsa batsın, ne kadar aşağılık olursa olsun, insan insandır ve doğumla gelen, reddedilemez hakları vardır. Bu haklara ve inanın hukukuna saygı duymak, her düşünen insanın, hayır düzeltiyorum, her iyi insanın görevidir. Bugün Can Dündar ve onun mahallesinden olanların sorunları ne kadar ciddiyse, Selahattin Demirtaş ve onun sorunları ne kadar önemliyse, Gökhan Açıkkollu veya Abdülhamit Bilici’lerin sorunları da o kadar ciddi ve önemlidir. Yurtdışında bir liberal demokratik hukuk devletinde yaşayan Can Dündar’ın bunu görmesi çok önemli! Hiçbir sosyal aidiyet, mağduriyetlerin özrü veya meşruiyet zemini olamaz, olmamalıdır. Eğer tek bir şey öğrendiysek faşizm tarihinden, ya da insan hakları tarihine dair, o da budur!
Aynı şey Barış Akademisyenleri için de geçerli. Ben bir Barış Akademisyeni olarak, uğradığım haksızlık ve hukuksuzluğu diğer ihraç edilmiş meslektaşlarımdan daha farklı bir kategoride ele alamam. Her ne gerekçe ile olursa olsun, hangi kimliğe ait olduklarına bakmaksızın, tüm ihraç edilmiş akademisyenler ve diğer kamu çalışanları benim için aynı önem ve değerdedir. Bu kategorik bir ilkedir. Bu ilke olmaksızın bugünkü anayasasız hukuksuz ceberut rejimi aşamayız. Bir an önce bu salık verdiğim şeyleri fark edip ve özümseyip, yeniden birlik olunmalı, hukuk ve anayasa mücadelesini bir ikinci Kurtuluş Savaşı gibi kenetlenerek vermelidir Türkiye. Umarım Gökhan Açıkkollu ve Abdülhamit Bilici’nin yaşadıkları haksızlıklar gibi yüz binlerce haksızlık, en azından bunu öğrenmemize, bunu idrak etmemize vesile olur.
Mağdurlar insandır. Sorunları insanidir. Bu gerçek, aidiyetlerden öndedir. Gücünü yasalardan alan ve yasalar önünde herkese karşı tarafsız muamele yapan bir devlet isterken, kendimiz bireysel bazda bunu göremiyorsak, istediğimiz şeyin farkında olabilir miyiz? Devletin vasıfları, insanın vasıflarını yansıtıyor. Önce insanı değiştirmek, onu erdemlerle donatmak ve dahası bu erdemleri teorik olmaktan kurtarıp, uygulanabilir kılmak gerek. Buna Gökhan Açıkkollu ve Abdülhamit Bilici’lere sahip çıkmakla başlamaya ne dersiniz?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Bugünler de dün olacak [Fatma Betül Meriç]
“Bir gün elbette sofraya birlikte çökeriz
Sen dağ gibi kurul, ben zerre bir yer tutayım.”
Cahit Zarifoğlu
Kıyısında çok keder birikmiş bir nehrin kalbiyle bakıyorum, olan bitene.
Her yanım hüzün yataklarından taşan akarsularla dolu sanki.
Dolu bir su bardağı gönüllerimiz. Üzerine değil minik bir çakıl taşı; gül yaprağı düşse, taşacak keyfiyette.
Çok gözyaşı ile yıkanmış yüzlerimiz, göz aydınlığı dileyecek günleri özlemekte.
Kırılmış umutlarla bekliyoruz, gelecek güzel günleri.
Her defasında yenilenen ve yenilen ümitlerle, özlüyoruz ayrı düştüğümüz sevdiklerimizi.
Bu dünyanın darılma dünyası değil; dayanma dünyası olduğunu da biliyoruz. Kara kışların ardından, mis kokulu baharların geleceğini de.
Yunus’un “Ne varlığa sevinirim/ Ne yokluğa yerinirim/ Aşkın ile avunurum / Bana Sen’i gerek Sen’i” dediği satıların arasında dolaşıyoruz, biteviye.
Birkaç gün evvel Fatma Görmez Hanım’ın, son izlediğimiz görüntüleri ile ilgili olarak konuştuğumuz, gözlerimiz dolup, sesimiz kısılınca, birbirimizi Allah’a emanet edip telefonu kapattığımız dostumla; birkaç gün sonra gecenin 02.00’lerinde Gökhan Öğretmen’e ağlıyoruz hıçkıra hıçkıra.
O, telefonun diğer ucunda. Kilometrelerce uzakta. Serin bir yaz gecesinin kuytusunda.
Ben ağustos sıcağının gece bile serinlemeye fırsat vermediği bir denize kıyısında, aynı hislerle yoğrulmaktayım.
“Uyudun mu?” diye bir mesaj önce.
Uyumadım canım arkadaşım, belli ki seni de uyutmamış hem dem olduğun dertler, dedim.
Aradı.
Sesi, ızdıraptan ve ağlamaktan iyice kısılmış; arada burnunu çeke çeke nefes alıyor, konuşuyordu usul usul..
Onu dinlerken, ne çok acı birikti Rabbim, dedim içimden.
Nasıl yandı ciğerlerimiz, yüreklerimiz..
Nasıl kaldırdı bu yükleri omuzlarımız?
Gökhan Öğretmenin son dakikalarını izledin mi, dedi. İçim parça parça, izledim dedim. Çok üzüldüm dedi. Ne kadar hırpalamışlar.
Gençliğinin baharında, iki çocuk babası bir meslektaşımızı kaybettik. Masumdu, zulmün ilk kurbanlarından oldu. Geride gözü yaşlı ama dimdik bir eş, bir kız ve bir erkek evlat bıraktı; dedi.
Evet, dedim.
Sen nasılsın, neler yapıyorsunuz memleketinizde dememle, sesinin tonunun biraz daha düşmesi bir oldu.
Bugün kızım öyle ağladı ki, susturamadım dedi ve anlatmaya başladı.
Yavrum üç yıldır babasından ayrı. Kapalı görüşlerde babasına “Baba camı kaldırsana aradan” ya da arkasından “Beni de götür” diyerek sarılmak istediği ve çok ağladığı için ziyarete götüremiyorum. 5 yaşındaki kızım, ayda 30 dakikalık açık görüşlerle baba hasretini gidermeye çalışıyor, biliyorsun.
Bugün sevinsin, yaşıtları gibi hayatına devam etsin diye, büyük bir alışveriş merkezinin içindeki oyun etkinliğine götürmüştüm onu. Herkes anne babası ile gelmiş, kızım önceleri babası yanında olan çocuklara imrenerek bakmış, ardından elimi bırakıp oyunlara dalmıştı. Son zamanlarda parkta, markette sokakta, her nerede babası yanında olan bir çocuk görse; durup arkasından bakar, yüzündeki o çocukça gülümseyiş kaybolur. Yerini yetişkin bir insan hüznüne bırakırdı. Ben de dolan gözlerimi saklamaya çalışarak, neşelendirmeye çalışırdım onu.
Bu kez, o etkinlikteki sunucu bir soru sordu. Babası evde mutfağa girip yemek yapanlar kimler bakalım, parmak kaldırsın, dedi. Ben, kızımın vereceği tepkiyi merak ediyordum. O da diğer çocuklarla birlikte parmak kaldırdı. Şaşırmıştım. Henüz iki yaşındayken, bir gece yarısı onu beşiğinde bırakıp gitmek zorunda kalan babası ile böyle bir anısı olamamıştı hiç. Şimdi 5 yaşını bitirmiş, okula giden bir çocuk olmuştu.
Akşam olunca, onunla konuşmak istedim. Canım kızım, dedim. Bugünkü etkinlikte sen de parmak kaldırdın, diğer çocuklarla beraber. Baban evimizde olsaydı, onun yemek yapmasını mı isterdin, dedim. Evet anneciğim dedi, gülünce iyiden iyiye babasına benzeyen koyu kahverengi gözleriyle. Babam yanımızda olsaydı, o da mutfağa girip sana yardım ederdi. Hatta yemek bile yapardı. Ben de, o yüzden parmak kaldırdım. Hem anne biliyor musun, ben buradan artık çok sıkıldım. Kendi evimize dönelim. Dedemlerde kalmak istemiyorum. Babamı görmek istiyorum. Hemen gitmezsek, açık görüşü kaçırabiliriz. O zaman bir ay beklemek zorunda kalırız, babama sarılmak için. Babam kantinden benim en sevdiğim fındıklardan almıştır hem. Lütfen anne, evimize dönelim. Babama da gelsin artık, diyerek ağlamaya başladı.
Ağladı, ağladı, ağladı. Susturamadım. Onu o halde büyümüş sözler ederken, içinin yangınını dökerken görünce, dayanamadım. Ben de ağladım. Teselli vermeye çalıştım. Öptüm, sarıldım. Ama artık yetemiyorum, yetişemiyorum. Bir anneyim ben. Üç yıldır kızıma hem anne hem baba, öğrencilerime öğretmen, eşimin her hafta görüşlerde yalnız bırakmayan ziyaretçisi. Yoruldum. Tükenmek üzereyim. Geceleri dikiş dikiyorum, mutfak önlüğü yapıp satıyorum kimselere muhtaç olmamak için. Okul zamanı birkaç öğrenciye özel derse gidiyorum, eşime harçlık verebilmek için. Kızımı büyütebilmek için. Bazen anne baba ve çocuklardan oluşan aileler görüyorum. Biz hep kızımla beraberiz. Bir de bizi yalnız bırakmayan vefalı teyzemiz. İşte böyle hocam, gece gece seni de üzmek istemezdim ama; konuşmasam paylaşmasam daha kötü olacaktım.
Uzunca bir müddet içini çeke çeke ağlayan kızımı susturup, kendi gözyaşlarımı da sildikten sonra; Gökhan Açıkkollu’nun eşi ile yapılan röportajı izledim. Halimden utandım. Benimki de dert mi, dedim. En azından gelme umudu vardı kızımın babasının. Hiç değilse görebiliyordum görüş günlerinde. Sesini duyup, sesimi duyurabiliyordum tüm kısıtlamalara rağmen.
Zor evet hocam, ama herkesin imtihanı kendine zor elbet. Veren de O (cc), alan da. Öyleyse, bu gam niye, dedim kendi kendime. Allah bize yeter, o ne güzel vekildir, deyip sıyrıldım endişelerimden, kederlerimden.İçim ferahladı, sadrım genişledi.
El-hak doğru söylüyorsun dostum, dedim.
İnanıyorum ki, bugünler de geçecek; dün olacak, dünde kalacak geçmez sandığımız acılar.
Büsbütün unutulmayacak belki ama, aynı ateşle de yanmayacak gönlümüz ömür boyu.
Ayrılık zor, hasretlik ağır elbet.
Fakat biliyorum ki, “Birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz cenupta, birimiz şimalde, birimiz ahirette, birimiz dünyada olsak bile, biz yine birbirimizle beraberiz.” Yeter ki, mahşerde zulme uğramışlarla yazılsın ismimiz..
Amin, deyip dualarla kapattık telefonu. Uzak iki şehirde, birbirlerine teselli olan kanadı kırık kuşlardık. Kanayan yaralarımızı üfleyip, sardık. İki farklı şehirde, iki anne kalbi; binlerce annenin kalbi ile birlikte atıyordu şimdi.
Acılarda birleşen gönüllerimizi, sevinçlerin aydınlık iklimlerine salıver Ey Rabbim!
[Fatma Betül Meriç] 8.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Fatma Betül Meriç
Örgüt evinde yakalanan havyar ve… [Ekrem Dumanlı]
Hiç unutmam; ünlü bir yayın yönetmeni birkaç defa kahkahalar eşliğinde şöyle demişti: “Bir havyar haberiyle koca bir örgütü çökerttik.”
Neydi haber?
İddiaya göre polis sol bir örgütün evine baskın düzenlemiş, buzdolabında havyar bulmuştu. Keskin zekâsı, kıvrak üslubuyla Türk gazeteciliğinde bir simge haline gelen yayın yönetmeni, havyarı manşete çekerek haberi patlatmıştı.
Bahse geçen sol örgütün önemli bir kısmı hapishanelerde çürürken, önde gelen isimlerin polis baskınıyla gözaltına alınması unutulmuş, mesele havyara kilitlenmişti. Tabandan yükselen ‘Vaay! Biz hapishanelerde çürürken siz havyar mı yiyorsunuz’ sözleri örgüt içi çatışmaya, hesaplaşmaya dönüşmüştü.
Haber doğru muydu bilemiyorum. Gerçekten her yerde aranan “lider kadro” dışarıda keyif mi çatıyordu ve zenginliğin lüksün simgesi olan havyar mı yiyordu; bunu kesin bir şekilde söylemek mümkün değil.
Kesin olan bir şey var: havyar haberiyle başlatılan propaganda derin bir operasyondu, taban-tavan tartışmasını ateşlemek için kullanılmıştı. Derin yapı, başarılı bir iletişim operasyonuyla örgüte ağır darbe indirmişti.
Birkaç ay önce Hanefi Avcı’nın bir açıklamasına rastladım. Sol örgütleri parçalama, içlerinden yeni liderler ve gruplar çıkarma, bunu yaparken de başta işkence olmak üzere her türlü metodu uygulama konusunda uzman olan eski emniyetçi Hanefi Avcı (aklımda kaldığı kadarıyla) şöyle diyordu: Cemaate karşı daha önce sol örgütler için uygulanan metotların pek çoğu kullanıldı. Bu çalışmalardan sonra cemaatin parçalanması, büyük kopuşlar yaşaması gerekiyordu. Olmadı.”
Tabii ki olmaz.
En başta cemaat, yasadışı bir örgüt değil.
Hele terör örgütü, asla değil!
ETÖ uydurdu bu terör suçlamasını. Dünyanın dört bir tarafına okul açan, onlarca senedir aydın insan yetiştiren, barıştan diyalogdan demokrasiden, fikir özgürlüğünden yana tavır koyan bir sivil toplum hareketine terör suçlaması yapan, teröristten başka kim olabilir?
Neyse…
Konumuza dönelim. Erdoğan’ın devlet ihalelerine katılan iş adamlarından topladığı rüşvetlerle kurduğu, Havuz Medyası diye bilinen, yalan ve iftiranın merkezi haline gelmiş gazetelerin uzun zamandan beri yaptığı propaganda şuydu: “Cemaatin yurtdışına çıkmış önde gelenleri lüks ve şatafat içinde yaşıyor.”
Bunun kocaman bir iftira olduğunu elbette bunu yazan, söyleyen, yayanlar da gayet iyi biliyordu. Mesela bir zamanlar Adem Yavuz Arslan’ın geçimini temin edebilmek için Uber yaptığı arabayı, ‘lüks araba’ diye çarpıtarak veriyordu.
Aslında olay gayet netti: Türkiye’nin en başarılı gazetecilerinden birisi olan ve bir dönem Ankara ve Washington temsilciliği gibi önemli bir görevler ifa eden Adem Yavuz Arslan, gazetesi iktidar tarafından gasp edildikten sonra taksi şoförlüğü yapmak zorunda kalmıştı.
Bir süre sonra Gazetecilerle yetinmemiş, başka meslekten insanlara yönelmişlerdi. Mesela Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca en çok tanınan futbolcusu Hakan Şükür hakkında böyle çirkef haberler yaptılar. Türk futbol tarihine adını ‘Kral’ olarak yazdırmış bir futbolcunun, sıradan arabasını ve geçimini temin edebilmek için açtığı restoranını haber konusu yapıp, ‘bakın işte, yurtdışında lüks içinde yaşıyorlar’ havasını estirmek istediler.
Tabi meydan boş. Birisi çıkıp şunu sormuyordu:
“Be hey bu haberi yapan çapsız adam! Bahsettiğin kişi, geçmişte köprü altlarında yaşayan bir adam değil; belli bir varlığı olduğu öteden beri herkesçe bilinen bir insandır. Onun alın teri ve gözyaşıyla elde ettiği servete çöken haramzadeler mi haber konusudur; yoksa onurlu bir insanın mecburiyetler karşısında küçük bir işletmeye ortak olması mı?”
Gelelim en son örneğe: Washington gibi dünyanın en önemli haber merkezlerinden birinde gazetecilik yaptığını sanan ve gazetecilik geçmişi yalan haberden sabıkalı olan bir adam Uber çağırıyor. Karşısına, bir dönem Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği yapmış, mesleği başarılarla dolu, bilgi ve donanımı herkesçe takdir edilen Abdülhamit Bilici çıkıyor.
Burada bir haber konusu var mı? Var tabii ki. Asıl haber, bilgisi, becerisi ve deneyimi bu kadar parlak bir insanın Amerika’da ayakta kalabilmek için hayat mücadelesi vermesi. Türkiye’nin en önemli medya kuruluşlarından birinde üst düzey görevler yapan usta bir gazetecinin geçinebilmek için taksi şoförlüğü yapması onurlu bir direnişin simgesidir.
Adam bu gerçeği görmüyor da Bilici’yi aşağılamak, onu takdir eden, okuyan ve takip eden insanlara karşı küçük düşürmek için minnacık aklıyla Bilici’yi hedefi gösteriyor.
Bugüne kadar iddia ettikleri neydi?
“Cemaatin önde gelenleri yurtdışında lüks içinde yaşıyor” diyorlardı. “Tavan ve taban” ayrımından bahsediyorlardı. Yukarıdaki insanların kaçarken yanlarında çok fazla miktarda para götürdüğünü söylüyorlardı…
Bilici olayında o kadar çuvalladılar ki bugüne kadar iddia ettikleri “lüks içinde yaşıyorlar” söylemini kendi elleriyle yok ettiler. Bahsettikleri kişilerin onurlu bir hayat mücadelesi verdiğini, kiminin taksicilik, kiminin kitapçılık yaptığını, kiminin restoranlarda çalıştığını bu haberle ispat etmiş oldular.
Geçenlerde bir gazeteci arkadaşımı sordum bir meslektaşıma. Avrupa’da haftada iki gün temizliğe gittiğini sonra bir fırsat bulup bir web sitesine haber ve yazı yazdığını söyledi… Çok değerli bir başka haberci arkadaşımın Kanada’da TIR şoförlüğü yaptığını yakinen biliyorum. Daha sayayım mı?
Herkes keskin bir yol ayrımının tam ortasında kaldı: Ya zalime boyun eğecek zulme ortak olacaktı; ya da yazıyla/sözle direnişe devam edecek: bunu yaparken de dimdik ayakta kalmak için alın teri ile gözyaşıyla yeni bir hayata adım atacaktı. Tanıdığım pek çok gazeteci (ve pek çok insan) onurlu bir tercihte bulundu. Sabahtan akşama on kere fikir değiştiren, bir zamanlar zevkle yaptığı işten şüphe duyan, omurgasız hali ile zalimlere cesaret veren bazı insanların bu şerefli duruşu bugün tam idrak etmesi mümkün değil…
Ancak tarih bir gün bu onurlu duruşu yazacak. Bugün çekilen çileler, tarihçilerin teşrih masasına yatırılacak. Bir dönem kaliteli gazetecilik için seferber olmuş insanların, değil geçmişte yaptıkları gazetecilikten pişman olmak; daha iyisini yapabilmek için nasıl mücadele verdiklerini tarihe düşülen notlardan öğreneceğiz bir gün…
İşte o gün geldiğinde en çok acınacak kişiler hiç şüphesiz havuz medyasının düşük IQ’lu gazetecileri olacak. Çünkü eski derin devletin tetikçileri daha kurnaz daha akıllı daha sinsi daha fettan idi. Bir havyar haberi ile insanları birbirine düşürebiliyordu. Şimdiki yeşil operasyoncular, karalamak istediği kişilerin aslında ne kadar şerefli ve onurlu insanlar olduğunu ispat ediyor.
Farkındalar mı? Sanmam. Çünkü ne gazetecilik ilkelerini biliyorlar ne de insanlık haysiyetini…
[Ekrem Dumanlı] 8.8.2019 [TR724]
Neydi haber?
İddiaya göre polis sol bir örgütün evine baskın düzenlemiş, buzdolabında havyar bulmuştu. Keskin zekâsı, kıvrak üslubuyla Türk gazeteciliğinde bir simge haline gelen yayın yönetmeni, havyarı manşete çekerek haberi patlatmıştı.
Bahse geçen sol örgütün önemli bir kısmı hapishanelerde çürürken, önde gelen isimlerin polis baskınıyla gözaltına alınması unutulmuş, mesele havyara kilitlenmişti. Tabandan yükselen ‘Vaay! Biz hapishanelerde çürürken siz havyar mı yiyorsunuz’ sözleri örgüt içi çatışmaya, hesaplaşmaya dönüşmüştü.
Haber doğru muydu bilemiyorum. Gerçekten her yerde aranan “lider kadro” dışarıda keyif mi çatıyordu ve zenginliğin lüksün simgesi olan havyar mı yiyordu; bunu kesin bir şekilde söylemek mümkün değil.
Kesin olan bir şey var: havyar haberiyle başlatılan propaganda derin bir operasyondu, taban-tavan tartışmasını ateşlemek için kullanılmıştı. Derin yapı, başarılı bir iletişim operasyonuyla örgüte ağır darbe indirmişti.
Birkaç ay önce Hanefi Avcı’nın bir açıklamasına rastladım. Sol örgütleri parçalama, içlerinden yeni liderler ve gruplar çıkarma, bunu yaparken de başta işkence olmak üzere her türlü metodu uygulama konusunda uzman olan eski emniyetçi Hanefi Avcı (aklımda kaldığı kadarıyla) şöyle diyordu: Cemaate karşı daha önce sol örgütler için uygulanan metotların pek çoğu kullanıldı. Bu çalışmalardan sonra cemaatin parçalanması, büyük kopuşlar yaşaması gerekiyordu. Olmadı.”
Tabii ki olmaz.
En başta cemaat, yasadışı bir örgüt değil.
Hele terör örgütü, asla değil!
ETÖ uydurdu bu terör suçlamasını. Dünyanın dört bir tarafına okul açan, onlarca senedir aydın insan yetiştiren, barıştan diyalogdan demokrasiden, fikir özgürlüğünden yana tavır koyan bir sivil toplum hareketine terör suçlaması yapan, teröristten başka kim olabilir?
Neyse…
Konumuza dönelim. Erdoğan’ın devlet ihalelerine katılan iş adamlarından topladığı rüşvetlerle kurduğu, Havuz Medyası diye bilinen, yalan ve iftiranın merkezi haline gelmiş gazetelerin uzun zamandan beri yaptığı propaganda şuydu: “Cemaatin yurtdışına çıkmış önde gelenleri lüks ve şatafat içinde yaşıyor.”
Bunun kocaman bir iftira olduğunu elbette bunu yazan, söyleyen, yayanlar da gayet iyi biliyordu. Mesela bir zamanlar Adem Yavuz Arslan’ın geçimini temin edebilmek için Uber yaptığı arabayı, ‘lüks araba’ diye çarpıtarak veriyordu.
Aslında olay gayet netti: Türkiye’nin en başarılı gazetecilerinden birisi olan ve bir dönem Ankara ve Washington temsilciliği gibi önemli bir görevler ifa eden Adem Yavuz Arslan, gazetesi iktidar tarafından gasp edildikten sonra taksi şoförlüğü yapmak zorunda kalmıştı.
Bir süre sonra Gazetecilerle yetinmemiş, başka meslekten insanlara yönelmişlerdi. Mesela Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca en çok tanınan futbolcusu Hakan Şükür hakkında böyle çirkef haberler yaptılar. Türk futbol tarihine adını ‘Kral’ olarak yazdırmış bir futbolcunun, sıradan arabasını ve geçimini temin edebilmek için açtığı restoranını haber konusu yapıp, ‘bakın işte, yurtdışında lüks içinde yaşıyorlar’ havasını estirmek istediler.
Tabi meydan boş. Birisi çıkıp şunu sormuyordu:
“Be hey bu haberi yapan çapsız adam! Bahsettiğin kişi, geçmişte köprü altlarında yaşayan bir adam değil; belli bir varlığı olduğu öteden beri herkesçe bilinen bir insandır. Onun alın teri ve gözyaşıyla elde ettiği servete çöken haramzadeler mi haber konusudur; yoksa onurlu bir insanın mecburiyetler karşısında küçük bir işletmeye ortak olması mı?”
Gelelim en son örneğe: Washington gibi dünyanın en önemli haber merkezlerinden birinde gazetecilik yaptığını sanan ve gazetecilik geçmişi yalan haberden sabıkalı olan bir adam Uber çağırıyor. Karşısına, bir dönem Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği yapmış, mesleği başarılarla dolu, bilgi ve donanımı herkesçe takdir edilen Abdülhamit Bilici çıkıyor.
Burada bir haber konusu var mı? Var tabii ki. Asıl haber, bilgisi, becerisi ve deneyimi bu kadar parlak bir insanın Amerika’da ayakta kalabilmek için hayat mücadelesi vermesi. Türkiye’nin en önemli medya kuruluşlarından birinde üst düzey görevler yapan usta bir gazetecinin geçinebilmek için taksi şoförlüğü yapması onurlu bir direnişin simgesidir.
Adam bu gerçeği görmüyor da Bilici’yi aşağılamak, onu takdir eden, okuyan ve takip eden insanlara karşı küçük düşürmek için minnacık aklıyla Bilici’yi hedefi gösteriyor.
Bugüne kadar iddia ettikleri neydi?
“Cemaatin önde gelenleri yurtdışında lüks içinde yaşıyor” diyorlardı. “Tavan ve taban” ayrımından bahsediyorlardı. Yukarıdaki insanların kaçarken yanlarında çok fazla miktarda para götürdüğünü söylüyorlardı…
Bilici olayında o kadar çuvalladılar ki bugüne kadar iddia ettikleri “lüks içinde yaşıyorlar” söylemini kendi elleriyle yok ettiler. Bahsettikleri kişilerin onurlu bir hayat mücadelesi verdiğini, kiminin taksicilik, kiminin kitapçılık yaptığını, kiminin restoranlarda çalıştığını bu haberle ispat etmiş oldular.
Geçenlerde bir gazeteci arkadaşımı sordum bir meslektaşıma. Avrupa’da haftada iki gün temizliğe gittiğini sonra bir fırsat bulup bir web sitesine haber ve yazı yazdığını söyledi… Çok değerli bir başka haberci arkadaşımın Kanada’da TIR şoförlüğü yaptığını yakinen biliyorum. Daha sayayım mı?
Herkes keskin bir yol ayrımının tam ortasında kaldı: Ya zalime boyun eğecek zulme ortak olacaktı; ya da yazıyla/sözle direnişe devam edecek: bunu yaparken de dimdik ayakta kalmak için alın teri ile gözyaşıyla yeni bir hayata adım atacaktı. Tanıdığım pek çok gazeteci (ve pek çok insan) onurlu bir tercihte bulundu. Sabahtan akşama on kere fikir değiştiren, bir zamanlar zevkle yaptığı işten şüphe duyan, omurgasız hali ile zalimlere cesaret veren bazı insanların bu şerefli duruşu bugün tam idrak etmesi mümkün değil…
Ancak tarih bir gün bu onurlu duruşu yazacak. Bugün çekilen çileler, tarihçilerin teşrih masasına yatırılacak. Bir dönem kaliteli gazetecilik için seferber olmuş insanların, değil geçmişte yaptıkları gazetecilikten pişman olmak; daha iyisini yapabilmek için nasıl mücadele verdiklerini tarihe düşülen notlardan öğreneceğiz bir gün…
İşte o gün geldiğinde en çok acınacak kişiler hiç şüphesiz havuz medyasının düşük IQ’lu gazetecileri olacak. Çünkü eski derin devletin tetikçileri daha kurnaz daha akıllı daha sinsi daha fettan idi. Bir havyar haberi ile insanları birbirine düşürebiliyordu. Şimdiki yeşil operasyoncular, karalamak istediği kişilerin aslında ne kadar şerefli ve onurlu insanlar olduğunu ispat ediyor.
Farkındalar mı? Sanmam. Çünkü ne gazetecilik ilkelerini biliyorlar ne de insanlık haysiyetini…
[Ekrem Dumanlı] 8.8.2019 [TR724]
Oluklar çift! [M.Nedim Hazar]
Havuz medyası ve Pelikan çetesi haklarında atılmadık iftira bırakmamıştı. “efendim otelin sahiline altın gömmüşler”den tutun da, “kara para aklamışlar”a kadar sürüyle iftira ve bühtan attı iktidar tayfası.
Yıllar süren zalimce ve hukuk tarihine geçecek skandal uygulamalar ile hayatları paramparça edildi İpek Ailesi’nin. İngiltere, AKP iktidarının tüm yasal-gayrimeşru baskısına rağmen suçsuz olduğunu tescilledi Akın İpek’in. Buna gerek bile yoktu bizzat Akın İpek, “Tek bir kuruş için gayrimeşruluk bulun, tüm mal varlığımı hibe edeceğim” dedi.
Aradan geçen yıllara rağmen bir tek suç ve karanlık nokta bulamamış olacaklar ki, anne Melek İpek de dahil olmak üzere, ağabeyini bulamayınca esir oldukları tekin İpek için “Terör örgütüne üye olmak, yardım etmek” gibi bir ucube dışında suç bulamadılar. Bir sürü de saçma sapan yok bilmem ne kanununa muhalefet yok bilmem ne. Bütün hukukçular bu suçlamaların fasarya olduğunu çok iyi biliyor.
Kendisiyle hiç tanışmadım.
Üniversitesinde birkaç kez ders verdim sadece.
Ancak bu ülkenin nadiren görebileceği ufku açık, entelektüel, sanat ve estetiğe değer veren iş adamlarındandır Akın İpek.
Bilmiyorum çöküp yağmaladıkları İpek Üniversitesi’ni gördünüz mü?
Medipol gibi devlete çöreklenerek büyütülen hilkat garibesi bir yapı değil.
Mimarisi, yönetim anlayışı, öğrencisine sağladığı imkanlarda dünya çapında bir üniversiteydi İpek Üniversitesi. Dolayısıyla örgütlü cehalet ve islamofaşizmin doğal hedefi oldu.
İpek ailesinin hayatını mahvettiler.
Oysa çok daha farklı olabilirdi her şey.
Akın İpek biat etse, medyasını emrine verse, otelini rüşvet olarak peşkeş çekmeyi kabul etse bugün krallar gibi yaşıyor, üstelik kahraman muamelesi görüyor olabilirdi.
Tıpkı Albayraklar, Ethem Sancaklar, Demirörenler gibi.
Enteresandır böylesine yiğit ve onurlu bir adamın medyasında çalışanların da pek çoğu onurlu çıktı. Bugün hemen hepsi sürgünde, kimileri de hapiste.
Kimi pizza dağıtıyor, kimi taksicilik yapıyor, kimi sığındığı ülkenin sosyal yardımıyla geçiniyor.
Hepsi yaşam mücadelesi veriyor ama hepsinin alnı ak, başı dik. Hepsi çocuklarına onurlu ve anlamlı bir öykü bırakıyor.
Havuza, sahiplerine ve yalaka medya mensuplarına ise sadece utanç kalıyor geriye. İşte böylesi utançla yaşaması gereken biri; havuzun ABD’de görevlendirdiği bir maşa geçen gün Zaman eski yönetmeni A.Hamit Bilici’nin taksicilik yapmasını aklı sıra aşağılamaya çalışmış. Hem ihbar etmiş hem de aklı sıra alnının teriyle ekmek kazanmasını ayıpmış gibi göstermeye kalkışmış.
Ruhunu satmayan birini anlamalarını bekleyemeyiz Havuz ve maşalarından.
Oysa A.Hamit Bilici de tıpkı Akın İpek gibi yaptığı için bugün hedef gösteriliyor. O da havuzcular gibi ruhunu satsa, şimdi ona hakaret etmeye çalışan vasataltı bu kitlenin hepsinin amiriydi belki de.
Düşünsenize, günümüz iktidarından önce görmeyen dümbelekçi Bilal ile (veliaht olan değil) ekranda konser verenlerin cumhurbaşkanı uçağını doldurduğu bir çağda, Boğaziçi mezunu ve medya üzerine eşsiz deneyimi olan Hamit bilici ile aynı odada durmaları bile büyük haksızlıktır.
Önümde bir ilan var. Bir yıl öncesinden sakladığım bir ilan bu.
Pursaklar Belediyesi’nin düzenlediği bir aktivite. O zaman; ilanı gördüğüm vakit yani, kimdir bu Tuğrul Selmanoğlu diye merak etmiştim. Öyle ya birkaç yıldır ülke gündeminden uzak olduğum için Ortadoğu ve tarih konusunda uzman-otoriteleri bilmiyor olabilirdim.
Araştırmalar sonucunda Almanya’da özel bir semt kliniğinde idareci olarak çalışan bir genç olduğunu öğrendim Selmanoğlu’nun.
Ancak onu Kudüs konusunda uzman ve konuşmacı yapan bu özelliği değildi. İnternette yayınladığı araba içerisinden bağırıp çağırdığı videolarıyla meşhur biriymiş. Yine de Kudüs konusunda ne gibi bir birikimi var diye merak ettim, Pursaklar Belediyesi bile konuşmasını ya dinlememiş ya da kayda değer bir cümle bulmamış. Eldeki tek hatıra bir Twitter kullanıcısı bayanın yazdığı “Kutlarım, gerçekten güzel görünüyorsunuz” şeklindeki paylaşımdı.
Çok ısrarlı aramalar neticesinde Sayın “Kudüs uzmanı” Selmanoğlu’nun konuşmasını okudum. Afrin’den Kakedonya’ya uzanan bir laf gargasından öteye gitmeyen klasik” bir AKPli gence uzatılan mikrofona söylenecekler resitali”ndan fazla bir kırıntı bile yok. Buna ilave olarak “Siyonistler bizden tırsıyor” içeriğiyle sulandırılmış Abdülhamit (dizi birikimi olsa gerek) güzellemesiyle konuşmasını tamamlamış bu tarih uzmanımız.
Aslında Tuğrul Selmanoğlu bir rol model, günümüz türk iktidarında yolunu bulmak için gençlere gösterilecek bir başarı öyküsü yani “Succes Story” idi.
Nitekim bir süre sonra işin görgüsüzlük kısmı bir yana kendi cenahından bile oldukça tepki çeken şu paylaşımda bulundu Selmanoğlu;
Bilmem kaç milyarlık Jaguar’a binip ülkeyi soğan-patates fiyatlarında hain düzenlemelere karşı koruyacaksınız!
Meselenin “trol ol hayatını yaşa” kısmı bir yana, Selmanoğlu örneğinden yola çıkarak Hamit bilici ve Akşam gazetesinin yaptığı ibretlik habere geçebiliriz.
İktidarın ülkedeki tüm özgür sesleri kesmeye başladığı ilk günlerde şöyle bir haberi eminim hatırlayanlarınız çıkacaktır:
Düşünsenize, sırf muhalifsiniz diye sizi hapse atmaları yetmiyor ve yüreklerini soğutmuyor. Onların şakşakçılığını yapmamanızın bedeli malınıza mülkünüze çökülmesi. Yıllar boyu helal kazançla, alın teri ve emekle yaptığınız birkaç kuruşluk birikime çökerek sizi cezalandırıyorlar. Bunun yerine belediyeler aktardıkları paraları, kendi yandaş şakşakçılarına akıtıp, Selmanoğlu gibi kişiliklere Jaguar aldırtıyorlar!
Eğer zalime yalakalık yapmasalar bu imkanların trilyonda birini bile göremeyecekti bu kesim. Bunun farkındalar. Tıpkı darbe sonrası “Ben Hakan Şükür’ün yerinde olsam Sakarya’ya gelmem, çok yaşa Reis” diye twit atan Kenan Sofuoğlu gibi. Oysa Sofuoğlu da çok iyi biliyor ki, Hakan Şükür siyasal iktidarın yardakçısı olsa bugün belki de spor bakanıydı, Sofuoğlu ise trilyonluk arabalarla Meclise gelen bir vekil değil, Adapazarı’nda ikinci el oto satan bir sanayici olabilirdi.
Bugüne kadar havuz şeysilerinin en çok kullandığı argümanlardan biri “Yurt dışında gününü gün ediyor” cümlesiydi. Hakan Şükür gibi dünya çapında bir markada bile bu iddianın çürüdüğünü gördük. Şükür’ün eşya taşırken fotoğrafını koyup, “Lüks hayat sürüyor” diye manşet atarak kendi yandaşlarının gözünde bile komik duruma düşmüşlerdi. Bir tane süper zeka benim bir yerde paylaştığım kahvaltı fotosundaki Nutella’yı görüp, “Ohh yurt dışında keyfinizi sürün” diye mesaj atmıştı.
Bize görülen “Nutella size lükstür” bonkörlüğüne bakılırsa Pelikancılara verilen aylık 300 bin TL masraf bütçesi, yalılar ve sayılamayacak imkanları karşılaştırmak çok akıllıca olmaz. Zira Nutella ne yaparsa yapsın Jaguar’ı yenemez!
İktidarın pek çok karanlık işi var. SETA da bu karanlık noktalardan en koyu olanı belki de. Oraya harcadıkları trilyonların hesabı bir gün sorulur mu bilmem. Ya da Hilal kaplan gibilerin Pelikan bünyesine dökülen trilyonlar…
Hamit Bilici Allah’a ne kadar şükretse azdır,. Bizzat kendisini düşman olarak gören kitle bile yaşadığı hayatı tescilledi. Onurunu satmamanın bedelini ödedi ama çoluk çocuğuna dünyanın en anlamlı ve onurlu hikayelerinden birini bırakıyor.
Siz biliyor musunuz, Bilici kayyımın Zaman’a çökmesiyle işten atıldığında aldığı tazminatı meslektaşlarına bağışlamayıp bankaya yatırsa bugün yaşadığı ülkede çok daha rahat bir hayat sürerdi!
Sultanuşşuara’nın dediği gibi “oluklar çift” gerçekten, birinden onurun ve haysiyetin berrak ve alabildiğince serin suları akarken diğerinden yalakalığın, ruhunu satmanın iğrenç balçıktan bulaşığı akıyor. Ve tarih ibretle kaydediyor her şeyi…
[M.Nedim Hazar] 8.8.2019 [Tr724]
Yıllar süren zalimce ve hukuk tarihine geçecek skandal uygulamalar ile hayatları paramparça edildi İpek Ailesi’nin. İngiltere, AKP iktidarının tüm yasal-gayrimeşru baskısına rağmen suçsuz olduğunu tescilledi Akın İpek’in. Buna gerek bile yoktu bizzat Akın İpek, “Tek bir kuruş için gayrimeşruluk bulun, tüm mal varlığımı hibe edeceğim” dedi.
Aradan geçen yıllara rağmen bir tek suç ve karanlık nokta bulamamış olacaklar ki, anne Melek İpek de dahil olmak üzere, ağabeyini bulamayınca esir oldukları tekin İpek için “Terör örgütüne üye olmak, yardım etmek” gibi bir ucube dışında suç bulamadılar. Bir sürü de saçma sapan yok bilmem ne kanununa muhalefet yok bilmem ne. Bütün hukukçular bu suçlamaların fasarya olduğunu çok iyi biliyor.
Kendisiyle hiç tanışmadım.
Üniversitesinde birkaç kez ders verdim sadece.
Ancak bu ülkenin nadiren görebileceği ufku açık, entelektüel, sanat ve estetiğe değer veren iş adamlarındandır Akın İpek.
Bilmiyorum çöküp yağmaladıkları İpek Üniversitesi’ni gördünüz mü?
Medipol gibi devlete çöreklenerek büyütülen hilkat garibesi bir yapı değil.
Mimarisi, yönetim anlayışı, öğrencisine sağladığı imkanlarda dünya çapında bir üniversiteydi İpek Üniversitesi. Dolayısıyla örgütlü cehalet ve islamofaşizmin doğal hedefi oldu.
İpek ailesinin hayatını mahvettiler.
Oysa çok daha farklı olabilirdi her şey.
Akın İpek biat etse, medyasını emrine verse, otelini rüşvet olarak peşkeş çekmeyi kabul etse bugün krallar gibi yaşıyor, üstelik kahraman muamelesi görüyor olabilirdi.
Tıpkı Albayraklar, Ethem Sancaklar, Demirörenler gibi.
Enteresandır böylesine yiğit ve onurlu bir adamın medyasında çalışanların da pek çoğu onurlu çıktı. Bugün hemen hepsi sürgünde, kimileri de hapiste.
Kimi pizza dağıtıyor, kimi taksicilik yapıyor, kimi sığındığı ülkenin sosyal yardımıyla geçiniyor.
Hepsi yaşam mücadelesi veriyor ama hepsinin alnı ak, başı dik. Hepsi çocuklarına onurlu ve anlamlı bir öykü bırakıyor.
Havuza, sahiplerine ve yalaka medya mensuplarına ise sadece utanç kalıyor geriye. İşte böylesi utançla yaşaması gereken biri; havuzun ABD’de görevlendirdiği bir maşa geçen gün Zaman eski yönetmeni A.Hamit Bilici’nin taksicilik yapmasını aklı sıra aşağılamaya çalışmış. Hem ihbar etmiş hem de aklı sıra alnının teriyle ekmek kazanmasını ayıpmış gibi göstermeye kalkışmış.
Ruhunu satmayan birini anlamalarını bekleyemeyiz Havuz ve maşalarından.
Oysa A.Hamit Bilici de tıpkı Akın İpek gibi yaptığı için bugün hedef gösteriliyor. O da havuzcular gibi ruhunu satsa, şimdi ona hakaret etmeye çalışan vasataltı bu kitlenin hepsinin amiriydi belki de.
Düşünsenize, günümüz iktidarından önce görmeyen dümbelekçi Bilal ile (veliaht olan değil) ekranda konser verenlerin cumhurbaşkanı uçağını doldurduğu bir çağda, Boğaziçi mezunu ve medya üzerine eşsiz deneyimi olan Hamit bilici ile aynı odada durmaları bile büyük haksızlıktır.
Önümde bir ilan var. Bir yıl öncesinden sakladığım bir ilan bu.
Pursaklar Belediyesi’nin düzenlediği bir aktivite. O zaman; ilanı gördüğüm vakit yani, kimdir bu Tuğrul Selmanoğlu diye merak etmiştim. Öyle ya birkaç yıldır ülke gündeminden uzak olduğum için Ortadoğu ve tarih konusunda uzman-otoriteleri bilmiyor olabilirdim.
Araştırmalar sonucunda Almanya’da özel bir semt kliniğinde idareci olarak çalışan bir genç olduğunu öğrendim Selmanoğlu’nun.
Ancak onu Kudüs konusunda uzman ve konuşmacı yapan bu özelliği değildi. İnternette yayınladığı araba içerisinden bağırıp çağırdığı videolarıyla meşhur biriymiş. Yine de Kudüs konusunda ne gibi bir birikimi var diye merak ettim, Pursaklar Belediyesi bile konuşmasını ya dinlememiş ya da kayda değer bir cümle bulmamış. Eldeki tek hatıra bir Twitter kullanıcısı bayanın yazdığı “Kutlarım, gerçekten güzel görünüyorsunuz” şeklindeki paylaşımdı.
Çok ısrarlı aramalar neticesinde Sayın “Kudüs uzmanı” Selmanoğlu’nun konuşmasını okudum. Afrin’den Kakedonya’ya uzanan bir laf gargasından öteye gitmeyen klasik” bir AKPli gence uzatılan mikrofona söylenecekler resitali”ndan fazla bir kırıntı bile yok. Buna ilave olarak “Siyonistler bizden tırsıyor” içeriğiyle sulandırılmış Abdülhamit (dizi birikimi olsa gerek) güzellemesiyle konuşmasını tamamlamış bu tarih uzmanımız.
Aslında Tuğrul Selmanoğlu bir rol model, günümüz türk iktidarında yolunu bulmak için gençlere gösterilecek bir başarı öyküsü yani “Succes Story” idi.
Nitekim bir süre sonra işin görgüsüzlük kısmı bir yana kendi cenahından bile oldukça tepki çeken şu paylaşımda bulundu Selmanoğlu;
Bilmem kaç milyarlık Jaguar’a binip ülkeyi soğan-patates fiyatlarında hain düzenlemelere karşı koruyacaksınız!
Meselenin “trol ol hayatını yaşa” kısmı bir yana, Selmanoğlu örneğinden yola çıkarak Hamit bilici ve Akşam gazetesinin yaptığı ibretlik habere geçebiliriz.
İktidarın ülkedeki tüm özgür sesleri kesmeye başladığı ilk günlerde şöyle bir haberi eminim hatırlayanlarınız çıkacaktır:
Düşünsenize, sırf muhalifsiniz diye sizi hapse atmaları yetmiyor ve yüreklerini soğutmuyor. Onların şakşakçılığını yapmamanızın bedeli malınıza mülkünüze çökülmesi. Yıllar boyu helal kazançla, alın teri ve emekle yaptığınız birkaç kuruşluk birikime çökerek sizi cezalandırıyorlar. Bunun yerine belediyeler aktardıkları paraları, kendi yandaş şakşakçılarına akıtıp, Selmanoğlu gibi kişiliklere Jaguar aldırtıyorlar!
Eğer zalime yalakalık yapmasalar bu imkanların trilyonda birini bile göremeyecekti bu kesim. Bunun farkındalar. Tıpkı darbe sonrası “Ben Hakan Şükür’ün yerinde olsam Sakarya’ya gelmem, çok yaşa Reis” diye twit atan Kenan Sofuoğlu gibi. Oysa Sofuoğlu da çok iyi biliyor ki, Hakan Şükür siyasal iktidarın yardakçısı olsa bugün belki de spor bakanıydı, Sofuoğlu ise trilyonluk arabalarla Meclise gelen bir vekil değil, Adapazarı’nda ikinci el oto satan bir sanayici olabilirdi.
Bugüne kadar havuz şeysilerinin en çok kullandığı argümanlardan biri “Yurt dışında gününü gün ediyor” cümlesiydi. Hakan Şükür gibi dünya çapında bir markada bile bu iddianın çürüdüğünü gördük. Şükür’ün eşya taşırken fotoğrafını koyup, “Lüks hayat sürüyor” diye manşet atarak kendi yandaşlarının gözünde bile komik duruma düşmüşlerdi. Bir tane süper zeka benim bir yerde paylaştığım kahvaltı fotosundaki Nutella’yı görüp, “Ohh yurt dışında keyfinizi sürün” diye mesaj atmıştı.
Bize görülen “Nutella size lükstür” bonkörlüğüne bakılırsa Pelikancılara verilen aylık 300 bin TL masraf bütçesi, yalılar ve sayılamayacak imkanları karşılaştırmak çok akıllıca olmaz. Zira Nutella ne yaparsa yapsın Jaguar’ı yenemez!
İktidarın pek çok karanlık işi var. SETA da bu karanlık noktalardan en koyu olanı belki de. Oraya harcadıkları trilyonların hesabı bir gün sorulur mu bilmem. Ya da Hilal kaplan gibilerin Pelikan bünyesine dökülen trilyonlar…
Hamit Bilici Allah’a ne kadar şükretse azdır,. Bizzat kendisini düşman olarak gören kitle bile yaşadığı hayatı tescilledi. Onurunu satmamanın bedelini ödedi ama çoluk çocuğuna dünyanın en anlamlı ve onurlu hikayelerinden birini bırakıyor.
Siz biliyor musunuz, Bilici kayyımın Zaman’a çökmesiyle işten atıldığında aldığı tazminatı meslektaşlarına bağışlamayıp bankaya yatırsa bugün yaşadığı ülkede çok daha rahat bir hayat sürerdi!
Sultanuşşuara’nın dediği gibi “oluklar çift” gerçekten, birinden onurun ve haysiyetin berrak ve alabildiğince serin suları akarken diğerinden yalakalığın, ruhunu satmanın iğrenç balçıktan bulaşığı akıyor. Ve tarih ibretle kaydediyor her şeyi…
[M.Nedim Hazar] 8.8.2019 [Tr724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)