Dinler arası barış olmadıkça dünya barışı imkânsızdır Bu gerçek de, farklı din mensuplarının birbirleriyle diyalog içinde olmalarını gerektirir. İletişimin arttığı bir dünyada müşterek yönleri olan sistemlerin birbirleriyle görüşmeleri beklenir. Hele dinsizlerin , insanları birbirine kırdıran başlıca faktör olarak dini itham etmeleri karşısında, dinlerin kendilerini oldukları gibi anlatmaları, insanlığa mutluluğu ve erdemli bir hayat yolunu gösterdiklerini ortaya koymaları yerinde olur. Özellikle Hz. İbrahim (a.s.)’ı ortak ata olarak kabul eden, onun dînine ve milletine mensup olmakla övünen Müslüman, Hristiyan ve Yahudiler arasında daha geniş bir müşterek alan bulunmaktadır. Bu ortak değerleri ortaya koymalarında fayda vardır.
Farklı din mensupları, mesela Müslümanlarla Hristiyanlar arasında diyaloğun faydasını anlamak için, 11-13. asırlarda üç yüz yıl kadar süren Haçlı Savaşlarını hatırlamak yeterlidir. Tüm Avrupa ordularına ömür tüketen bu meşakkatli seferleri göze aldıran, yüz binlerce Hristiyanı ve Müslümanı kırdıran bu asırlık savaşların sebebini araştıracak olursak, İslam ve Müslümanlar aleyhinde yayılan bazı iftiralardan ibaret olduğunu görürüz. Aleyhte propagandalar, maalesef İslam hakkında hiç bilgisi olmayan Avrupa kamu oyunu; Müslümanların Hz.Îsa düşmanı,onun mezarına bile hakaret eden, kana susamış, cinsel yönden iffetsiz, Hz. Peygamber (a.s.)’ı ise -haşa- “kötülükte sınır tanımadığı için hatıra gelebilecek tüm kötü sıfatları söylemenin hakkında mübah olduğu bir Deccal” olduğuna inandırmıştı. “Dîninizi ve hayatınızı kurtarmanın savaştan başka yolu yoktur!” hıncı ile üç asır boyunca haçlı orduları dünyayı kanla doldurdular. Oysa İslam’ı tanıma cihetine gitselerdi, Müslümanlar da onları bilgilendirebilselerdi bu gibi savaşlar önlenebilirdi.
Hristiyan dünyası, uzun Ortaçağında en büyük rakîbi gördüğü İslam dininin kutsal kitabını öğrenmek için bir adım bile atmamış, Avrupa’da ilk Kur’an tercümesinin ortaya çıkması için beş asır beklemek gerekmiştir. 12. asırdaki bu Latince tercüme yazma olarak Güney Fransa’nın Cluny manastırında kalmış, yayınlanması için bir o kadar zaman daha , yani 16. asır beklenmiştir. Bunun manası açıkça şudur: Hristiyan dünyası bin yıl boyunca savaştığı din hakkında hiçbir bilgi edinme cihetine gitmemiştir.
Hatta o kadar uzağa gitmeye de hacet yok. Daha dün denecek kadar yakın 19. asırda bile bu taassup devam etmiştir. Dinler ve medeniyetler arası ilişkilerde uzman bir Avrupa’lı Bernard Lewis, bunu 30 yıl kadar önce TRT’de yayınlanan bir röportajında açıkça dile getirmişti. Zaten gerek o, gerek başka bir çok Batı’lı bu durumu kitaplarında da yazmışlardır. Programı yapan gazeteci ona şöyle bir soru yöneltmişti: “ 16., 17., 18., 19. asırlarda İstanbul’a ve diğer Müslüman ülkelere gelip ikamet eden ve seyahatnameler yazan birçok Avrupalı biliyoruz. Ama buna karşılık Avrupa’ya gidip orada oturan, seyahatname yazan Müslüman bilmiyoruz. Bunu nasıl izah edersiniz?”. Cevabında başka ihtimal üzerinde durmakla beraber şöyle demişti: “Avrupalı bir kişi, harbî dahi olsa (savaş halindeki bir ülke vatandaşı da olsa), müstemen olarak İslam ülkesine girip gezebilir, ticaret yapabilirdi. Orada kendi din ve mezhebinden cemaat bulabilirdi. Ama o asırlarda bir Müslümanın, hayatını tehlikeye atmadan Avrupa’ya girmesi mümkün değildi”. Nitekim bu hasmane zihniyetin bir sonucu olarak maddeten güçlenen İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, İtalya gibi Batı Avrupa ülkelerinin siyasî yöneticileri o asırlarda İslam ülkelerinin büyük kısmını işgal edip sömürgeleştirmişlerdi. Ancak 20. yüzyılın ortalarında sömürgeleştirilen Müslüman ülkeler siyasi istiklallerine kavuşabildiler.
Bu cehalet ve bağnazlık çağlarının geride kalmasından ötürü büyük bir memnuniyet duymak gerekir. Bunların kalıntıları elbette vardır. Fakat en azından , prensip olarak düşmanlık ve saldırılar kınanmakta, barışın asıl olduğu kabul edilmektedir. Bu önemli değişikliğin birçok etkenleri vardır. Bu kısa makalemizde onlara değinemeyeceğiz. Ama şu bir gerçektir ki diğer din mensupları gibi bundan böyle Hristiyanlar da, dünyada başka büyük dinlerin bulunduğunu, dünyanın kendilerinden ibaret olmadığını iyice gördüler. 1965 yılında sona eren Vatikan II konsili, diğer din mensuplarına , özellikle Yahudi ve Müslümanlara diyalog teklif etti. Konsil metni Müslümanlarla ilgili kısmında, Hıristiyanlıkla müşterek olan inanç, ibadet ve ahlak prensiplerine yer verdikten sonra şu paragrafı da ilave etti: “Her ne kadar, asırlar boyunca,Hrıstiyanlarla Müslümanlar arasında birçok anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar ortaya çıkmış ise de Konsil, hepsini geçmişi unutmaya, samimi olarak karşılıklı anlayışa gayret göstermeye ve bütün insanlar için sosyal adaleti, barış ve hürriyeti birlikte korumaya ve geliştirmeye teşvik eder”. Bu tutum, Kur’an-ı Kerim’in şu ve benzeri ayetleriyle başlattığı diyalog teklifine maalesef on dört asırlık bir gecikme ile verilmiş cevaptır: “De ki: Ey Ehl-i Kitap! Geliniz, bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek bir sözde karar kılalım: (…)” (Âl-i İmran 3/ 64. Ayrıca bkz.Ankebut 29/46).
Daha düne kadar turist olarak bile giremediğimiz ülkelerde şimdi işçi, öğrenci, iş adamı, gazeteci, turist, temsilci vb. olarak oturan, yerleşen, hatta bazıları parlamenter olan milyonlarca insanımız bulunmaktadır. Oralarda okul,cami açma, gazete,dergi,radyo ve TV yayınları yapma gibi her türlü imkan mevcuttur. Anketler İslam’ın ve onu tebliğ eden Hz. Peygamber (a.s.)’ın o ülkelerde ne derecede büyük ilgi uyandırdığını göstermektedir. Şimdi yapacağımız iş,bu muazzam değişikliği anlayıp ona göre İslam’ı yaşama ve anlatma imkânlarından yararlanmaktır.
Hristiyan- Müslüman görüşmelerinde Türkiye uzun zaman pek yer almadı. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın , Vaikan II konsilinden sonra 70’li yıllara doğru Papalıktan gelen Ramazan bayramı kutlama mesajlarına cevap vermekten çekindiğini yakından bilmekteyiz. İslam’ın hoş görmediği bu nezaketsiz tutum, o zamanki yetkililere has değil, asırların ötesine uzanan geleneksel bir tavırdır.
Son dönemde bazı Hristiyan yetkililer, önceki nesillerin yaptıkları düşmanlıklardan özür dilemişlerdir.Onların diyalog teklif ettikleri bu sırada, dünyevi kuvvet dengeleri bakımından Müslümanlardan daha güçlü olduklarını da unutmayalım. Bu tutum karşısında “Samimi misiniz? Size inanmamız kolay değil” veya “Sizin ecdadınız bizimkilere zulmetti” veya “G. Bush hükumeti neden Irak’a hücum etti?” yahut “Neden Filistin’de bu katliamlar yapılıyor?” veyahut “D. Trump’un sözlerine ve yaptıklarına baksanıza!” diye cevap vermek ve uzatılan eli reddetmek kanaatimce isabetli değildir. Zira diyalog taraflıları, zaten o haksızlıkları kınıyor ve böylesi olumsuzlukları gidermek için işbirliği teklif ediyorlar. Kalplerini yarıp da içlerini görmemiz mümkün olmadığına göre zahire göre hükmetmemiz uygun olur. Kin ve savaşı asırlarca yaşayıp tecrübe ettik. Biraz da sulh ortamında yaşamaya çalışalım. Kureyş müşrikleri ile yıllarca devam eden kıyasıya savaş durumundan sonra Hudeybiye sulhunu emr eden ve bu sulhu “fethen mubina, yani âşikâr bir zafer” (Fetih Suresi 48/ 1) olarak ilan eden Kur’an’ın talebeleri değil miyiz?
Haklı olarak müşahhas sonuçlar bekleyen geniş bir kitle vardır. Bunu makul bulmakla beraber, meselelere Kur’an-ı Kerim’de vurgulanan Sünnetullah açısından bakmak da lüzumludur. Asırların tortusunu birkaç yılda temizlemek mümkün değildir. Sonuca doğru bir ayak ilerlemeyi bile kazanç bilmeliyiz. Global alanda yol alma böyle olur. Bununla beraber sadece Kültürler arası Diyalog Platformu (KADİP) tarafından 13-16 Mayıs 2004 tarihlerinde Mardin ve İstanbul’da düzenlenmiş olan “Hz. İbrahim’in Aydınlığında Dinler ve Barış” başlıklı uluslararası toplantıdan bile öğrendiğimiz birçok müşahhas gelişmeler olmuştur.
Bunlardan birkaçını zikredecek olursak: Bir Anglikan papazı Sırpların yıktığı Saraybosna’daki Ferhat Paşa camiini orijinal mimari tarzı ile yeniden inşa etme yükünün altına girmişti. Bundan da önemlisi bu işi nasıl bir bilinçle yaptığını ortaya koyan şu sözü olmuştu: “Bosnalılar kendi imkânlarıyla bu camii yeniden inşa edebilirler. Fakat asıl matlup olan, bütün Avrupa ülkelerinden katılım sağlanmasıyla, İslam’ın Avrupa’dan sökülüp atılamayacağını sembolize eden toplu ve güçlü bir cevap vermektir”. Bir Belediye Başkanı Almanya’da, aykırı görüşte olan Alman vatandaşlarına rağmen , kubbeli ve minareli bir cami yapılmasına imkân vermişti. Bir Alman profesör, J. Laenamenne bazı okullarda “İslam dini”nin ders olarak konulması için çalışmış ve sonuca ulaşmıştı. Bazı Almanlar bölgelerindeki Müslümanların mescit yapmaları, Cuma namazı için çalışma saatlerini ayarlama, Müslümanların hakları için çalışma gibi işlerinde destek vermişlerdi. Bir Amerikalı olarak Vatikan’da “Müslümanlarla Münasebetler Daire Başkanlığı ” yapmış olup oradaki İslam İlahiyat Fakültesi (PISAI) profesörlerinden Thomas Michel: “ABD ilk fırsatta İrak’ı BM’e devr etmeli. ABD oradan çıkması gerektiğini anlamış olmalı. Otuz yıldan fazla zamandan beri ülkemin dışında yaşıyoruum. Şimdiye kadar hiçbir zaman Amerikalı oluşumdan böylesine utanç duymadım” demişti. Eklenebilecek çok şey var. Ama uzatmamak için sadece 2017’de iki Alman devlet adamının tespitlerini ilave etmekle yetineyim. Bu iki tesbit, her Müslümanın ciğerine işleyen ve unutması mümkün olmayan iki cümle olarak ifade edilmişti. Almanya Başbakanı A. Merkel: “Sığınacak yer arayan Müslümanlar, bir İslam ülkesine gidemeyip bize geliyorlar”. Federal içişleri bakanı Thomas De Maizier de, özellikle Müslüman türkleri kasd ederek: “Elli yılı aşkın bir zamandan beri sizlerle hayatımızı paylaştık. Bir kere olsun güçlü bir teşekkür sesi duymadık. Acaba dininizce buna bir engel mi var?”.
Bu gibi tezahürlere bakan bazı Hristiyanların “Biz Müslümanlara doğru çok adım atıyoruz, ama onlar bize doğru pek yaklaşmıyorlar” demeleri normal karşılanabilir. Fakat bundan rahatsızlık duyan Müslümanların bulunmaması gerekir. Diyalogdan müşahhas sonuç alınmadığını düşünen Müslümanlara dönerek şunu demek istiyorum: Bunlar müşahhas kazanımlar değilse, daha ne olması beklenebilir ki? Diyalog arayışı içinde olanları ağır ithamlara maruz bırakanlar var. Bunlar fikirlerini makale ve kitaplarla açıklayıp ikna etme yerine, ekseriya vur kaç usulü , birkaç cümle ile sataşıp ortadan kayboluyorlar. Çünkü iddialarının, hakikat pazarında tutarlı olmadığının farkındalar. Ben şahsen bunu bir gerginlik sebebi yapmayı doğru bulmuyorum. Din gayretiyle yapmışlarsa, şeytan ve nefis karışmamışsa, yaptıkları hücum sebebiyle şahsen hakkımı helal ediyorum. Hatasızlık iddiasında değilim. Allah’tan bizleri razı olduğu işlere muvaffak kılmasını diliyorum.
[Prof. Dr. Suat Yıldırım, The Circle] 2.11.2018 [Thecrcl.ca]
Kalbimiz niçin ve nasıl kararır? [Ali Demirel]
Müslüman olduğumuzu ifade ederken “Müslümanım elhamdülillah” deriz. Bu hafta bu söz üzerinden bir iman yolculuğuna çıkıp birkaç hakikat üzerinde durmak istiyoruz.
Müslüman, iman ile girdiği yolda sapma göstermeden ilerleyebilmek için o yolun gereklerini yerine getirmekle yükümlü olduğunu kabul eder ve asla yol değiştirmeyi düşünmez. Bunun için o, de iki ana esası özenle dikkate almak zorundadır.
Birincisi, Allah’ın Kur’an ve Peygamber Efendimiz (s.a.s.) vasıtasıyla bildirdiği, aynı zamanda Efendimiz’in yaşayarak gösterip topluma yerleştirdiği dini, hayatına uygulamak.
İkincisi, Allah’ın kâinattaki işleyişi düzenlemek için koyduğu kanunları -Kur’an’da bu kanunlar için sünnetullah kavramı kullanılır- keşfedip onlara uygun plan ve programlar gerçekleştirerek başarılı olmak.
Birinci şıktaki yükümlülükler, yani günahlardan kaçınıp ibadetleri yerine getirerek Allah’ın emrettiği çizgide yürümek, imanın bir ağaç gibi serpilip gelişmesi ve mümin kulun adeta miraç ediyormuşçasına kalbinin derinliklerinde Rabbinin yakınlığını hissetmesi için elzemdir.
İkinci şıkta yer alan yükümlülükler ise Allah’ın, ilim, irade ve kudretinin tecellileri ile vücut bulmuş olan kâinattaki sistemi anlayıp ona göre yaşayarak sistemin semerelerini toplamak ve sonra da bin bir şükürle yeniden kâinatın Rabbine teslimiyetini arz etmek için mutlaka izlenmesi gereken bir yoldur.
Takva dairesinde yaşa!
İşte bu noktada her şeyi kökünden kurutan “tek adım” ilk tercih noktasında inkâra sapmaktır. Böyle bir seçimle yol olarak küfür seçilmiş olur. Küfrün karanlıklarından imanın aydınlığına doğru atılacak her adım makbuldür. Şimdi tam da burada, iman ile aydınlanmış kalplerin adeta guruba yakalanmışçasına kararması ve zihinlerinin bulanmasına sebep olan bazı adımlara temas edelim.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki din, ölünceye kadar hassasiyetle uygulanması gereken hayatın gerçek tarzıdır. İmanla başlayan dinî hayat, usul olarak önce günahlardan sakınmak, sonra da Allah’ın emirlerini yerine getirmek esası üzerine yürür. Bu iki esas üzerinde gösterilecek hassasiyete takva denir.
Kur’an bir hidayet kaynağıdır. Bu kaynaktan kana kana içebilmek için bir şart vardır: Takva dairesinde yaşamak. İşte takva, hayatın hidayet üzere devam etmesi için gerekli olan böylesine kilit bir kavramdır.
Takva dairesini delen şeyler günahlardır. Günah yasakları çiğnemek ya da yapılması gereken şeyleri ihmal etmekten kaynaklanan bir durumdur. Dikkatli yaşayanlar ibadetlerini biraz geciktirse vicdanları rahatsız olur. Günaha meylettikleri zaman da böyledir. Eğer vicdanın sesine kulak verip hemen durumunu düzeltmezse işlenen günah kalpte yer etmeye başlar.
Kalbinize iyi bakın
Her şeyin bir ilki olduğu gibi günahın da ilki vardır. İşte önemli olan bu ilk günahın tövbe ile hemen dezenfekte edilmesidir. Aksi takdirde o, pürüzsüz bir asfaltta açılmış çukur gibi zamanla büyümeye başlar. Nasıl ki çukurların çoğalması yolu bozup yürünmez hale getirir, aynen öyle de günahlar kalbi yaralayarak onun aşınmasına sebep olur. Bu sürecin ulaşacağı son nokta kalbin ölümü ve vicdanın sesini duyuramaz hale gelmesidir.
İlk günahı hemen tövbe ile yıkayıp sonra da günah olabilecek bir durumla karşılaştığımız her anda, hiç vakit kaybetmeden aynı kapıya yönelirsek, zamanla adeta günaha kapalı bir tabiat kazanırız. Böyle bir tabiatla, alarm sistemi kurulmuş, güvenlik tedbirleri alınmış korunaklı yerler gibi kalbimizi muhafaza altına almış oluruz.
Aksi takdirde nefis, şeytan ve şeytana pabucunu ters giydirecek bazı insanlar gibi kalbimizin ölümüne, vicdanımızın soluğunun kesilmesine yardım edecek çok sebep var. Malumdur ki, gemisini fırtınadan kurtaracak kaptanın dümene sıkı sıkıya sarılması gerek.
BİR SORU-BİR CEVAP
Cemaatle namaz kılarken saf düzeni nasıl olmalı?
Bu soruyu bize Zekeriya K. Bey soruyor:
Öncelikle “İki ve daha yukarısı cemaattir” (Buhârî, Ezan 35) hadis-i şerifinin gereğince en az iki kişinin olması cemaatin oluşması için yeterlidir. Eğer namaz bu şekilde iki kişiyle kılınacak olursa, ikinci kişi imamın sağ arka tarafına durur. Ancak bu kişi imamdan geride olmalıdır.
Şayet cemaat olarak bir erkek ve bir de kadın varsa, erkek imamın sağ gerisine dururken kadın da o erkeğin arkasına durur. Cemaat sadece bir kadından ibaret olursa kadın imamın arkasına durur. İmamın arkasında iki veya daha fazla erkek cemaat bulunacak olursa, bunlar imamın arkasında saf bağlarlar.
Şöyle ki, bunlardan birincisi imamın tam arkasına dururken diğeri onun sağına durur. Üçüncü kişi birincinin soluna, dördüncü ikincinin sağına vs. olmak üzere saf tutarlar. İmam devamlı ortada bulunur. İmamın arkasına önce erkekler saf olur, onların arkasına çocuklar ve eğer varsa onların da arkasına kadınlar durur.
Saflarda boşluk olmamalı
Bir saf dolmadan arka safa durulmaz ve mümkün olduğunca saflar arasında boşluk bırakmamaya özen gösterilir. Öyle ki omuzlar birbirine değecek şekilde saflar sık bağlanır. Ve safta duranların hepsinin aynı hizada intizamlı bir şekilde durmasına itina gösterilir. İmamın da safların sık ve düzgün olması için cemaati uyarması ve gerektiğinde müdahil olması güzel bir davranıştır.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s) cemaatin saflarını kontrol eder ve saflardaki bozukluğa bizzat müdahalede bulunurdu. Namazda safların düzgün tutulmasını ister ve safların karışık ve düzensiz olmasının saf tutan müminlerin kalplerine ihtilaf ve karışıklık sokacağını ifade buyururlardı. (Müslim, Salât 122)
ÖRNEK HAYATLAR
O günler, sabredilmesi gereken günlerdi
Dâru’n-Nedve’de tek başına kaldığı için sözünü dinletemeyen Ebû Tâlib çok dertliydi. Üstelik Mekkeliler, ona da diş göstermiş, “Sahip çıktığın sürece bu sıkıntıyı sen de çekeceksin!” mesajını vermişlerdi.
Baba emaneti yeğeninin hatırına herkese kucak açan insan, Ebû Tâlib’ten başkası değildi. Bütün tehlikeleri göğüsleyerek her¬kesi kendi himayesine aldı. Bundan böyle inanan herkes için yeni adres, Şi’b-i Ebî Tâlib (Ebu Talib mahallesi) idi.
Bugünkü toplama kamplarından daha beterdi Şi’b-i Ebî Tâlib! Bundan sonraki üç yıllık hayat, kıt kanaat imkânlarla kurulan ya¬malı çadırlarda geçecekti. Üstelik Şi’b-i Ebî Tâlib’e giden bütün yolları tutmuş ve etrafta kuş uçurtmuyorlardı.
Musibetler sağanak halde yağıyordu
Güçleri yetse, Mekke’nin havasını da kendi tekellerine alacak ve bir nefes oksijenden bile mahrum edeceklerdi.
Su yoktu.
Yiyecek yoktu.
Doktor yoktu.
İlaç yoktu.
Günlerin musibet olup sağanak sağanak yağdığı günlerdi Şi’b-i Ebî Tâlib.
Çoluk çocuk, yaşlı ihtiyar, hasta herkes aynı musibeti yaşıyordu.
Masum çocukların Fârân Dağları’na çarpıp gelen seslerinden gözlere uyku girmiyordu. Yiyeceğin olmadığı bu zeminde suya hasret giden dudaklardan, semalar ötesine yükselen kim bilir ne yanık nâmeler söz konusuydu.
Bir lokma yiyecekten bile mahrum bırakılmışlardı. Çaresizlikten elinde avucunda ne varsa onu satmak için yola çıkanlar en¬gelleniyor, şöyle veya böyle bir alıcı ile buluşanların da alış-verişi¬ne engel olunuyordu.
Zalimler, alış-veriş yapma¬yı, yan yana gelip oturmayı, hatta konuşmayı bile yasaklamışlardı. O sıkıntılı günlerde gözünü dünyaya açanlar da Şi’b-i Ebî Tâlib’de ölenler de vardı.
Davalarına ihanet etmediler
Ebû Cehiller fark edememişti. Bu öyle bir dava idi ki dünden bu tarafa nice zalimler, zulümleriyle köpürüp durmuş ama bu davanın erlerini yolundan çevirememişti. Bugün de çeviremeyeceklerdi. İnanan insan, yeri geldiğinde ağaç kabuğu ve yaprağı da yerdi ama Ebû Cehiller istedi diye davasına ihanet etmezdi ve et¬mediler.
Ebû Cehillere inat ashâb-ı kirâmda, müthiş bir kenetlenme söz konusuydu. Sıkıntılı da olsa şimdi Şi’b-i Ebî Tâlib, âdeta herkesi içine alan geniş bir ev gibiydi.
Belki de bu günler, Varaka İbn-i Nevfel’in, ilk günden ha¬ber verdiği günlerin habercisiydi.
Belli ki bu günler, Hakk’ın hoşnutluğunu kazanıp sâhil-i selâmete ermek için sabredilmesi gereken günlerdi...
[Ali Demirel] 2.11.2018 [Samanyolu Haber]
Müslüman, iman ile girdiği yolda sapma göstermeden ilerleyebilmek için o yolun gereklerini yerine getirmekle yükümlü olduğunu kabul eder ve asla yol değiştirmeyi düşünmez. Bunun için o, de iki ana esası özenle dikkate almak zorundadır.
Birincisi, Allah’ın Kur’an ve Peygamber Efendimiz (s.a.s.) vasıtasıyla bildirdiği, aynı zamanda Efendimiz’in yaşayarak gösterip topluma yerleştirdiği dini, hayatına uygulamak.
İkincisi, Allah’ın kâinattaki işleyişi düzenlemek için koyduğu kanunları -Kur’an’da bu kanunlar için sünnetullah kavramı kullanılır- keşfedip onlara uygun plan ve programlar gerçekleştirerek başarılı olmak.
Birinci şıktaki yükümlülükler, yani günahlardan kaçınıp ibadetleri yerine getirerek Allah’ın emrettiği çizgide yürümek, imanın bir ağaç gibi serpilip gelişmesi ve mümin kulun adeta miraç ediyormuşçasına kalbinin derinliklerinde Rabbinin yakınlığını hissetmesi için elzemdir.
İkinci şıkta yer alan yükümlülükler ise Allah’ın, ilim, irade ve kudretinin tecellileri ile vücut bulmuş olan kâinattaki sistemi anlayıp ona göre yaşayarak sistemin semerelerini toplamak ve sonra da bin bir şükürle yeniden kâinatın Rabbine teslimiyetini arz etmek için mutlaka izlenmesi gereken bir yoldur.
Takva dairesinde yaşa!
İşte bu noktada her şeyi kökünden kurutan “tek adım” ilk tercih noktasında inkâra sapmaktır. Böyle bir seçimle yol olarak küfür seçilmiş olur. Küfrün karanlıklarından imanın aydınlığına doğru atılacak her adım makbuldür. Şimdi tam da burada, iman ile aydınlanmış kalplerin adeta guruba yakalanmışçasına kararması ve zihinlerinin bulanmasına sebep olan bazı adımlara temas edelim.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki din, ölünceye kadar hassasiyetle uygulanması gereken hayatın gerçek tarzıdır. İmanla başlayan dinî hayat, usul olarak önce günahlardan sakınmak, sonra da Allah’ın emirlerini yerine getirmek esası üzerine yürür. Bu iki esas üzerinde gösterilecek hassasiyete takva denir.
Kur’an bir hidayet kaynağıdır. Bu kaynaktan kana kana içebilmek için bir şart vardır: Takva dairesinde yaşamak. İşte takva, hayatın hidayet üzere devam etmesi için gerekli olan böylesine kilit bir kavramdır.
Takva dairesini delen şeyler günahlardır. Günah yasakları çiğnemek ya da yapılması gereken şeyleri ihmal etmekten kaynaklanan bir durumdur. Dikkatli yaşayanlar ibadetlerini biraz geciktirse vicdanları rahatsız olur. Günaha meylettikleri zaman da böyledir. Eğer vicdanın sesine kulak verip hemen durumunu düzeltmezse işlenen günah kalpte yer etmeye başlar.
Kalbinize iyi bakın
Her şeyin bir ilki olduğu gibi günahın da ilki vardır. İşte önemli olan bu ilk günahın tövbe ile hemen dezenfekte edilmesidir. Aksi takdirde o, pürüzsüz bir asfaltta açılmış çukur gibi zamanla büyümeye başlar. Nasıl ki çukurların çoğalması yolu bozup yürünmez hale getirir, aynen öyle de günahlar kalbi yaralayarak onun aşınmasına sebep olur. Bu sürecin ulaşacağı son nokta kalbin ölümü ve vicdanın sesini duyuramaz hale gelmesidir.
İlk günahı hemen tövbe ile yıkayıp sonra da günah olabilecek bir durumla karşılaştığımız her anda, hiç vakit kaybetmeden aynı kapıya yönelirsek, zamanla adeta günaha kapalı bir tabiat kazanırız. Böyle bir tabiatla, alarm sistemi kurulmuş, güvenlik tedbirleri alınmış korunaklı yerler gibi kalbimizi muhafaza altına almış oluruz.
Aksi takdirde nefis, şeytan ve şeytana pabucunu ters giydirecek bazı insanlar gibi kalbimizin ölümüne, vicdanımızın soluğunun kesilmesine yardım edecek çok sebep var. Malumdur ki, gemisini fırtınadan kurtaracak kaptanın dümene sıkı sıkıya sarılması gerek.
BİR SORU-BİR CEVAP
Cemaatle namaz kılarken saf düzeni nasıl olmalı?
Bu soruyu bize Zekeriya K. Bey soruyor:
Öncelikle “İki ve daha yukarısı cemaattir” (Buhârî, Ezan 35) hadis-i şerifinin gereğince en az iki kişinin olması cemaatin oluşması için yeterlidir. Eğer namaz bu şekilde iki kişiyle kılınacak olursa, ikinci kişi imamın sağ arka tarafına durur. Ancak bu kişi imamdan geride olmalıdır.
Şayet cemaat olarak bir erkek ve bir de kadın varsa, erkek imamın sağ gerisine dururken kadın da o erkeğin arkasına durur. Cemaat sadece bir kadından ibaret olursa kadın imamın arkasına durur. İmamın arkasında iki veya daha fazla erkek cemaat bulunacak olursa, bunlar imamın arkasında saf bağlarlar.
Şöyle ki, bunlardan birincisi imamın tam arkasına dururken diğeri onun sağına durur. Üçüncü kişi birincinin soluna, dördüncü ikincinin sağına vs. olmak üzere saf tutarlar. İmam devamlı ortada bulunur. İmamın arkasına önce erkekler saf olur, onların arkasına çocuklar ve eğer varsa onların da arkasına kadınlar durur.
Saflarda boşluk olmamalı
Bir saf dolmadan arka safa durulmaz ve mümkün olduğunca saflar arasında boşluk bırakmamaya özen gösterilir. Öyle ki omuzlar birbirine değecek şekilde saflar sık bağlanır. Ve safta duranların hepsinin aynı hizada intizamlı bir şekilde durmasına itina gösterilir. İmamın da safların sık ve düzgün olması için cemaati uyarması ve gerektiğinde müdahil olması güzel bir davranıştır.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s) cemaatin saflarını kontrol eder ve saflardaki bozukluğa bizzat müdahalede bulunurdu. Namazda safların düzgün tutulmasını ister ve safların karışık ve düzensiz olmasının saf tutan müminlerin kalplerine ihtilaf ve karışıklık sokacağını ifade buyururlardı. (Müslim, Salât 122)
ÖRNEK HAYATLAR
O günler, sabredilmesi gereken günlerdi
Dâru’n-Nedve’de tek başına kaldığı için sözünü dinletemeyen Ebû Tâlib çok dertliydi. Üstelik Mekkeliler, ona da diş göstermiş, “Sahip çıktığın sürece bu sıkıntıyı sen de çekeceksin!” mesajını vermişlerdi.
Baba emaneti yeğeninin hatırına herkese kucak açan insan, Ebû Tâlib’ten başkası değildi. Bütün tehlikeleri göğüsleyerek her¬kesi kendi himayesine aldı. Bundan böyle inanan herkes için yeni adres, Şi’b-i Ebî Tâlib (Ebu Talib mahallesi) idi.
Bugünkü toplama kamplarından daha beterdi Şi’b-i Ebî Tâlib! Bundan sonraki üç yıllık hayat, kıt kanaat imkânlarla kurulan ya¬malı çadırlarda geçecekti. Üstelik Şi’b-i Ebî Tâlib’e giden bütün yolları tutmuş ve etrafta kuş uçurtmuyorlardı.
Musibetler sağanak halde yağıyordu
Güçleri yetse, Mekke’nin havasını da kendi tekellerine alacak ve bir nefes oksijenden bile mahrum edeceklerdi.
Su yoktu.
Yiyecek yoktu.
Doktor yoktu.
İlaç yoktu.
Günlerin musibet olup sağanak sağanak yağdığı günlerdi Şi’b-i Ebî Tâlib.
Çoluk çocuk, yaşlı ihtiyar, hasta herkes aynı musibeti yaşıyordu.
Masum çocukların Fârân Dağları’na çarpıp gelen seslerinden gözlere uyku girmiyordu. Yiyeceğin olmadığı bu zeminde suya hasret giden dudaklardan, semalar ötesine yükselen kim bilir ne yanık nâmeler söz konusuydu.
Bir lokma yiyecekten bile mahrum bırakılmışlardı. Çaresizlikten elinde avucunda ne varsa onu satmak için yola çıkanlar en¬gelleniyor, şöyle veya böyle bir alıcı ile buluşanların da alış-verişi¬ne engel olunuyordu.
Zalimler, alış-veriş yapma¬yı, yan yana gelip oturmayı, hatta konuşmayı bile yasaklamışlardı. O sıkıntılı günlerde gözünü dünyaya açanlar da Şi’b-i Ebî Tâlib’de ölenler de vardı.
Davalarına ihanet etmediler
Ebû Cehiller fark edememişti. Bu öyle bir dava idi ki dünden bu tarafa nice zalimler, zulümleriyle köpürüp durmuş ama bu davanın erlerini yolundan çevirememişti. Bugün de çeviremeyeceklerdi. İnanan insan, yeri geldiğinde ağaç kabuğu ve yaprağı da yerdi ama Ebû Cehiller istedi diye davasına ihanet etmezdi ve et¬mediler.
Ebû Cehillere inat ashâb-ı kirâmda, müthiş bir kenetlenme söz konusuydu. Sıkıntılı da olsa şimdi Şi’b-i Ebî Tâlib, âdeta herkesi içine alan geniş bir ev gibiydi.
Belki de bu günler, Varaka İbn-i Nevfel’in, ilk günden ha¬ber verdiği günlerin habercisiydi.
Belli ki bu günler, Hakk’ın hoşnutluğunu kazanıp sâhil-i selâmete ermek için sabredilmesi gereken günlerdi...
[Ali Demirel] 2.11.2018 [Samanyolu Haber]
İşte o an bir fırtına kopar [Tarık Toros]
Toplumun yer yer ortak paydada buluştuğu oluyor:
Şarkıcı Sıla erkek arkadaşından şiddet görünce…
İki asker donarak ölünce…
Canan Karatay, “Veganlar tahıl beyinli” deyince…
Osman Kavala iddianamesiz 1 yılı Silivri’de tutuklu olarak geçirince…
Bir üniversite öğrencisi, Berkin Elvan’ın cenaze törenine katıldı diye suçlanınca…
Cemal Kaşıkçı İstanbul’da konsolosluğa girip çıkmayınca…
İsrail Gazze’de Filistinlilere eziyet edince…
Topyekün öfkeleniyoruz.
**
Özelde de durum değişmiyor:
El ettiği boş taksi durmadı diye Twitter’da yazı dizisi yapan var.
Ne bileyim, zamlı ürünlere kızıp fiyat etiketini çekip protesto eden…
THY’nin bilmem kaç saat rötar yapmasına sinirlenip verip veriştiren…
Komşusuna çemkiren, yol vermeyen araca atarlanan, Fenerbahçe’nin sürekli puan kaybetmesine köpüren milyonlar…
**
Temelde, bunlar zararsız konular.
Biraz da onun için atış serbest.
Yani:
Bu neviden olaylarda öfkeli muhalefet…
Kişinin başını belaya sokmuyor, henüz.
**
Halk büyük bir baskı ortamında yaşadığının farkında.
Bunu yandaşlar da görüp eleştiriyor artık.
Görülmeyen, duyulmayan ise…
Artık milyonları bulan ve kıtlık/açlık kertesinde yaşam sürdürmeye çalışan insanlar, insanımız.
**
İki seneyi geçti, soruşturma/kovuşturma evresinde ölen insan sayısı 400.
Buna, kederden gidenler dahil değil.
On binlerce insan, suçsuz, masum… Hücrelerde tutuluyor.
Yüzbinlercesi kamudan ve özelden atılmış…
Kimi evlere temizliğe gidiyor, kimi el emeği ne varsa onu satıyor.
Kimi de, “tutuklanırım” korkusuyla evden dışarı adım atamıyor.
Çoluk çocuk, önünü göremediği bir “vatan”da yaşamaya zorlanıyor.
Başka diyarlara göçmeye de izin yok.
Aslında tüm bunlara göz yumulduğu için mi, yazının girişindeki vak’aları yaşıyoruz?
Herkes sormalı kendine.
**
Vatan gazetesi kapanmış mesela.
Orada çalışmış bir gazeteci, “Yandaş bir gazete kapatılmış gibi değil de gazeteciliğe bir darbe daha diye okumak lazım” diye tweet atmış.
Be hey mübarek, geçti Bor’un pazarı.
Mahalle böyle, kendi içinde azami toleranslı.
**
Günlük olayları analiz etmeyi, fikir yürütmeyi bırakalı çok oldu.
Ülkenin tımarhaneye döndüğünü düşünüyorum, acı acı.
Hangi olayda hangi etiğe, hangi kanuna, hangi teamüle atıfta bulunacaksın..?
**
Şiddet gören Sıla’ya…
Vatan kapanınca işsiz kalan gazetecilere geçmiş olsun.
Şehit erlere Allah rahmet etsin.
Tüm bunlar, birer demo aslında.
Yaklaşan ve hiçbir önlem alınmayan büyük kasırganın öncü esintileri sadece.
İşte o patlayınca…
Kalanı da katıp götürecek diye endişe ediyorum.
İtiraz güçlü olmayınca…
Cımbızla seçilmiş münferit vak’aların kurtaracağı da yok kimseyi, kusura bakmayın.
[Tarık Toros] 2.11.2018 [TR724]
Şarkıcı Sıla erkek arkadaşından şiddet görünce…
İki asker donarak ölünce…
Canan Karatay, “Veganlar tahıl beyinli” deyince…
Osman Kavala iddianamesiz 1 yılı Silivri’de tutuklu olarak geçirince…
Bir üniversite öğrencisi, Berkin Elvan’ın cenaze törenine katıldı diye suçlanınca…
Cemal Kaşıkçı İstanbul’da konsolosluğa girip çıkmayınca…
İsrail Gazze’de Filistinlilere eziyet edince…
Topyekün öfkeleniyoruz.
**
Özelde de durum değişmiyor:
El ettiği boş taksi durmadı diye Twitter’da yazı dizisi yapan var.
Ne bileyim, zamlı ürünlere kızıp fiyat etiketini çekip protesto eden…
THY’nin bilmem kaç saat rötar yapmasına sinirlenip verip veriştiren…
Komşusuna çemkiren, yol vermeyen araca atarlanan, Fenerbahçe’nin sürekli puan kaybetmesine köpüren milyonlar…
**
Temelde, bunlar zararsız konular.
Biraz da onun için atış serbest.
Yani:
Bu neviden olaylarda öfkeli muhalefet…
Kişinin başını belaya sokmuyor, henüz.
**
Halk büyük bir baskı ortamında yaşadığının farkında.
Bunu yandaşlar da görüp eleştiriyor artık.
Görülmeyen, duyulmayan ise…
Artık milyonları bulan ve kıtlık/açlık kertesinde yaşam sürdürmeye çalışan insanlar, insanımız.
**
İki seneyi geçti, soruşturma/kovuşturma evresinde ölen insan sayısı 400.
Buna, kederden gidenler dahil değil.
On binlerce insan, suçsuz, masum… Hücrelerde tutuluyor.
Yüzbinlercesi kamudan ve özelden atılmış…
Kimi evlere temizliğe gidiyor, kimi el emeği ne varsa onu satıyor.
Kimi de, “tutuklanırım” korkusuyla evden dışarı adım atamıyor.
Çoluk çocuk, önünü göremediği bir “vatan”da yaşamaya zorlanıyor.
Başka diyarlara göçmeye de izin yok.
Aslında tüm bunlara göz yumulduğu için mi, yazının girişindeki vak’aları yaşıyoruz?
Herkes sormalı kendine.
**
Vatan gazetesi kapanmış mesela.
Orada çalışmış bir gazeteci, “Yandaş bir gazete kapatılmış gibi değil de gazeteciliğe bir darbe daha diye okumak lazım” diye tweet atmış.
Be hey mübarek, geçti Bor’un pazarı.
Mahalle böyle, kendi içinde azami toleranslı.
**
Günlük olayları analiz etmeyi, fikir yürütmeyi bırakalı çok oldu.
Ülkenin tımarhaneye döndüğünü düşünüyorum, acı acı.
Hangi olayda hangi etiğe, hangi kanuna, hangi teamüle atıfta bulunacaksın..?
**
Şiddet gören Sıla’ya…
Vatan kapanınca işsiz kalan gazetecilere geçmiş olsun.
Şehit erlere Allah rahmet etsin.
Tüm bunlar, birer demo aslında.
Yaklaşan ve hiçbir önlem alınmayan büyük kasırganın öncü esintileri sadece.
İşte o patlayınca…
Kalanı da katıp götürecek diye endişe ediyorum.
İtiraz güçlü olmayınca…
Cımbızla seçilmiş münferit vak’aların kurtaracağı da yok kimseyi, kusura bakmayın.
[Tarık Toros] 2.11.2018 [TR724]
Cemel, Sıffîn Olayları, Adaleti Mahza ve İzafiye (2) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Dinimizde denge çok büyük öneme sahiptir. Hz. Muhammed (sav) ümmetini tavsif buyururken “ummeten vasatan” yani dengeli, ifrat ve tefritlerden uzak bir ümmet olarak ifade etmektedirler. Bediüzzaman Hazretleri, Fatiha sure-i celilesinde “Bizleri sırat-ı müstakime hidayet eyle” ayeti kerimesini “İşaratül İ’caz”da tefsir ederken bu hakikatı ele almakta, ifratlar ve tefritlerin yanlışlığını ifade etmektedirler. Ve maalesef ifratlar tefritleri ve tefritler de ifratları doğurmaktadır. Efendimiz (sav) ashabından her birinin bir yıldız olduğunu ve onlara tabi olanların doğru yolda olacaklarını buyurmuşlardır. Sahabe efendilerimiz (r.anhüm) islam binasının temelini oluşturmaktadırlar. Âl-i Beyt muhabbetiyle dahi olsa sahabenin bir kısmına taraftargirlik mülahazası ile yapılacak saldırılar islam binasına zarar verecektir. Maalesef günümüzde bir takım art niyetli insanlar bu hadiselerin sadece zahiri boyutlarını ele alarak ve sadece yaşanan haksızlıklara ve fitnelere yoğunlaşarak sahabeyi yıpratmak ve böylece İslam binasını zarara uğratmak istemektedirler.
Muhabbette ifrat…
Muhabbetteki ifrat sonucunda, çok önemli olan bir kısım sahabe efendilerimize cephe alınmaktadır. Şia bu hususta çok ileri gitmiş, Hulefâ-i Râşidîn efendilerimizin (r.anhüm) ilk üçünü, Hz. Aişe (r.anha) gibi neredeyse dinin yarısını kendisinden öğrendiğimiz mübarek annemizi dahi kabul etmemekte, Cemel ve Sıffîn hadisesine iştirak etmiş sahabelere düşmanlık beslemektedirler. Dolayısıyla bu kanaldan bizlere ulaşan dinin temel esaslarını da içeren birçok hakikati inkar etmektedirler. Benzer şekilde Âl-i Beyt muhabbettindeki ifrat ile meselelere mahruti (bütüncül) bakamayan ve tarafgirlikden kendilerini kurtaramayan ehli sünnet içerisinde de bazı kimseler, Hz. Muaviye’ye (r.a.) ve ona destek veren önemli sayıdaki sahabe efendilerimize (r.anhüm) açıktan olmasa da zimni cephe almışlardır.
Hz. Muaviye’ye (r.a.)…
Burada doğal olarak en fazla hücümlar Hz. Muaviye’ye (r.a.) olmuştur. Elbette kendisinden sonra hilafetin Yezid’e intikal ettirmesindeki yanlışının bunda etkisi büyüktür. Sahabe efendilerimiz peygamber olmadıklarına göre tabidir ki yanlışları olacaktır. Sahabe efendilerimiz arasında yaşanan ihtilaflarda bunları görebiliriz. Önemli olan bu yanlışlar yapılırken niyetlerindeki hulus, birbirlerine nasıl muamelede bulundukları ve yanlışlarını anladıklarında ki hakperestlikleri gibi hususlardır. Yezid’in nasıl biri olduğu Hz. Muaviye (r.a.) hayatta iken bilinmiyordu ve güç zehirlenmesine maruz kaldıktan sonraki zalimliğinin emareleri daha o zamanda ortada yoktu. Bilakis Yezid bunun tam tersi bir görüntü veriyordu. Hz. Muaviye’ninde (r.a) bu görüntüye aldananlardan olduğu anlaşılıyor. Fakat Yezid’in yaptığı zulümlerin faturasını ona çıkarmak doğru olmasa gerektir. “Ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ- Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz ” hakikatını burada hatırlamakta fayda var. Evlatların hesabı sorumluluk ölçüsünde babalardan olacağını düşünebiliriz. Ama babalar mesuliyetlerinin hakkını yerine getirseler bile evlatlar çok farklı durumlara düşebilirler. Bunlara örnek olarak Hz. Nuh’un (as) oğlunu ve valilik elde etmek için Hz. Hüseyin (r.a.) efendimize karşı Yezidin safında yerini alan Hz. Sa’d bin Ebi Vakkasın (r.a.) oğlu Ömer bin Sad’ı göstermek yeterli olacaktır. Hesap verilirken niyetler, eldeki bilgilerin ve malumatların ne şekilde kullanılarak bu kararların alındığı sorgulanacaktır. Burada hesaplarını Allah’a (cc) vereceklerini ve ayrıca sahabe hakkında konuşmanın zararının da düşünülerek susulmasında fayda olsa gerektir.
İlahi takdir ve tasarrufatı Nebeviye (sav)
Hz. Ali (r.a.) efendimizin Cemel ve Sıffîn hadiselerindeki haklılığını kabul ile beraber meseleye bir de değişik bir zaviyeden bakalım. Allah’ın (c.c.) kader planındaki takdirleri ve bu takdirlere müttali olduğuna inandığımız Allah Resulu’nun (sav) tasarrufatı ile ilgili bir takım hususlara değinelim.
Bir hadisi nebeviyelerinde (sav) buyurdukları gibi Allah (c.c.) kıyamete kadar ümmetinin başına gelecek önemli hadiseleri Efendimiz (sav)’e göstermiştir. Bu olaylardan anlaşılıyor ki Allah Resulu (sav), Allah’ın (c.c.) takdirini ve bu olayları görmüş, ümmetini ve hususen ümmeti içinde ashabını (r.anhüm) bu hadiselere hazırlamışlardır.
Hz. Muaviye’yı (r.a.) destekleyen çok sayıda sahabeler olmuştur. Bunlar arasında Azerbaycan fatihi Hz. Muğire bin Şube, Mısır fatihi Hz. Amr bin As (r.anhüm) gibi sahabenin meşhurları da bulunmaktaydı. Bu zatlar islam adına hizmetleri müsellem olan kimselerdir.
Abadile-i seba’nın meşhurlarından olan Hz. Abdullah bin Amr bin As’dan (r.a.) Allah Resulu (sav), babası Hz. Amr bin As’a (r.a.) itaat etmesini emretmiştir. Bu emri nebeviye (sav) binaen Âl-i Beyt’e taraftar olmasına rağmen onlara katılamamıştır. Bununla beraber savaşların hiçbirisine de iştirak etmemiştir.
Huneyn zaferinden sonra Allah Resul’unun (sav), Hz. Sufyan ve Hz. Muaviye’ye (r.anhüm) ganimetten önemli ölçüde pay vermekle kalmayıp bunların aileleri ve malları hakkında bolluk ve bereket duasında bulunmuşlardır. (Şefkat Güneşi- Raşit Haylamaz)
Hz. Hasan (r.a.) efendimiz hakkında beyanı nebeviden (sav) sudur eden “bu benim torunum seyyiddir. Onun eliyle iki müslüman topluluk sulh bulacaklardır” demişlerdir. Hz. Hasan (r.a.) hilafetten Hz. Muaviye (r.a.) lehine ümmetin faydası için feragat etmek suretiyle bu haberi nebeviyi (sav) doğrulamışlardır. Bu da gösterir ki efendimiz (sav) yapılan bu feragatı beğenmiştir.
Hz. Hüseyin (r.a.) ile beraber hadiste cennet gençlerinin efendisi olacakları tebşiratına mazhar bu zat, Hz. Muaviye (r.a.) lehine hilafetten vaz geçmiştir. Bu şekilde Âl-i Beyt’in çekilmesiyle Hz. Muaviye’nin (r.a.) hilafeti meşruiyet kazanmıştır. Bu çekilme haşa onun korkması ya da takiyye gibi basit beşeri zaaflardan dolayı değildir. Nasıl ki ceddi emcedi Hz. Ali’nin (r.a.) kendinden önceki halifelere biat etmesi takiyyeden olmadığı gibi. Hz. Ali (r.a) onlara biatin doğruluğuna inandığı için biat etmişlerdi.
Kaderin şu cilvesine bakınız ki Hz. Muaviye (r.a.) sahabeden olarak bir kısım sahabi efendilerimizin desteğine başından itibaren sahip ve iki efendiden biri olan Hz. Hasan (r.a.) efendimizin feragatı ile umum ümmetin kabul ettiği bir halife olurken, Yezid, Hz. Muaviye’nin (r.a.) vasıflarına sahip olmadığından ve bütün ümmetce kabul edilen bir zalim olduğundan iki efendiden diğeri olan Hz. Hüseyin (r.a.) efendimizin ona baş kaldırması meselemize ışık tutan bir projektör gibidir. Hz. Muaviye (r.a) sahabedir, biat edilebilir, Yezid ise bir zalimdir. Dolayısıyla hakiki peygamber varislerinin ona biat etmeleri düşünülemez.
Hepsinden daha da önemlisi Bediüzzaman hazretlerinin 4. Lema’da ifade ettikleri mesele olan, Allah (cc) Âl-i Beyt’i Nebevi için mana alemlerinin sultanlığını takdir etmiş, kıyamete kadar onları bu işte istihdam edeceğini, bu ve sonraki hadiseler eliyle göstermiştir. Bu kutsal vazife, güç zehirlenmelerine sebebiyet veren saltanatla beraber götürülemeyeceğinden (ki tarihte bunun çok örnekleri vardır. Tarihte Safeviler ve Memlükler gibi.), Allah (cc) bu hadiselerle Âl-i Beyt’i nebeviyi dünya saltanatından uzaklaştırmıştır. Nitekim günümüzde yaşanan süreçte devletle yakın menfaat ilişkisi içine giren hiziplerin asıl gayelerinden nasıl uzaklaşıp dünyevileştiklerini ve zalimlerle aynı yolun yolcusu haline geldiklerinin örnekleri hadden efzundur.
Yine Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ Lahikasında Hz. Ali ve Hz. Muaviye (r.anhüm) niyetlerindeki samimiyete şu şekilde işarette bulunmaktadır: “Hazret-i İmam-ı Ali’nin Vak’a-i Sıffîn’de, Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani: Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.” Burada Hz. Muaviye ve taraftarları hatalıydılar. Fakat niyetleri hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek amacına yönelikti. Buna inanmışlardı ve buna kendilerini mecbur görüyorlardı.
Sahabe efendilerimiz karşı karşıya geldiklerinde eğer bir tarafta Hulefâ-i Râşidîn’den biri varsa haklı olanın o taraf olduğunu gösteren bir beyanı nebevi’de (sav) Efendimiz buyuruyorlar ki “Sünnetime ve hep doğruyu gösteren Râşid Halifeler’imin (Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin) (r.anhüm) yoluna sımsıkı azı dişlerinizle tutar gibi yapışın!…”. Bu demektir ki her türlü harekatınzda doğruluğunuzu test mi etmek istiyorsunuz, size iki önemli kıstas veriyorum. Birincisi sünnetim ve ikincisi hep doğru yolu gösteren benim Râşid Halifeler’imin yolu. Dolayısyla herbiri biri birer yıldız olan Hz. Peygamberin (sav) ashabı arasında ihtilaf olursa bu meselelerde hak üzere olan ve tabi olmamız gereken O’nun (sav) Râşid Halifeler’inin (r.anhüm) yoludur.
Fethullah Gülen Hocaefendi sonuç olarak katil ve maktül, her ikisi de Cennet’te olduktan sonra, ellerini kendi kanlarına boyayan kimselerin kanı ile dilimizi kirletmemek gerektiğini, zira Hazreti Ali de (r.a.) ve Hazreti Muaviye de (r.a.) Cennet’e gideceklerini fakat haklarında söz söyleyip onları tenkit edenlerin Cennet’e gidemeyebileceklerini ifade etmektedirler. (Gülen, Bahar Neşidesi 237).
[Prof. Dr. Osman Şahin] 2.11.2018 [TR724]
Muhabbette ifrat…
Muhabbetteki ifrat sonucunda, çok önemli olan bir kısım sahabe efendilerimize cephe alınmaktadır. Şia bu hususta çok ileri gitmiş, Hulefâ-i Râşidîn efendilerimizin (r.anhüm) ilk üçünü, Hz. Aişe (r.anha) gibi neredeyse dinin yarısını kendisinden öğrendiğimiz mübarek annemizi dahi kabul etmemekte, Cemel ve Sıffîn hadisesine iştirak etmiş sahabelere düşmanlık beslemektedirler. Dolayısıyla bu kanaldan bizlere ulaşan dinin temel esaslarını da içeren birçok hakikati inkar etmektedirler. Benzer şekilde Âl-i Beyt muhabbettindeki ifrat ile meselelere mahruti (bütüncül) bakamayan ve tarafgirlikden kendilerini kurtaramayan ehli sünnet içerisinde de bazı kimseler, Hz. Muaviye’ye (r.a.) ve ona destek veren önemli sayıdaki sahabe efendilerimize (r.anhüm) açıktan olmasa da zimni cephe almışlardır.
Hz. Muaviye’ye (r.a.)…
Burada doğal olarak en fazla hücümlar Hz. Muaviye’ye (r.a.) olmuştur. Elbette kendisinden sonra hilafetin Yezid’e intikal ettirmesindeki yanlışının bunda etkisi büyüktür. Sahabe efendilerimiz peygamber olmadıklarına göre tabidir ki yanlışları olacaktır. Sahabe efendilerimiz arasında yaşanan ihtilaflarda bunları görebiliriz. Önemli olan bu yanlışlar yapılırken niyetlerindeki hulus, birbirlerine nasıl muamelede bulundukları ve yanlışlarını anladıklarında ki hakperestlikleri gibi hususlardır. Yezid’in nasıl biri olduğu Hz. Muaviye (r.a.) hayatta iken bilinmiyordu ve güç zehirlenmesine maruz kaldıktan sonraki zalimliğinin emareleri daha o zamanda ortada yoktu. Bilakis Yezid bunun tam tersi bir görüntü veriyordu. Hz. Muaviye’ninde (r.a) bu görüntüye aldananlardan olduğu anlaşılıyor. Fakat Yezid’in yaptığı zulümlerin faturasını ona çıkarmak doğru olmasa gerektir. “Ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ- Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz ” hakikatını burada hatırlamakta fayda var. Evlatların hesabı sorumluluk ölçüsünde babalardan olacağını düşünebiliriz. Ama babalar mesuliyetlerinin hakkını yerine getirseler bile evlatlar çok farklı durumlara düşebilirler. Bunlara örnek olarak Hz. Nuh’un (as) oğlunu ve valilik elde etmek için Hz. Hüseyin (r.a.) efendimize karşı Yezidin safında yerini alan Hz. Sa’d bin Ebi Vakkasın (r.a.) oğlu Ömer bin Sad’ı göstermek yeterli olacaktır. Hesap verilirken niyetler, eldeki bilgilerin ve malumatların ne şekilde kullanılarak bu kararların alındığı sorgulanacaktır. Burada hesaplarını Allah’a (cc) vereceklerini ve ayrıca sahabe hakkında konuşmanın zararının da düşünülerek susulmasında fayda olsa gerektir.
İlahi takdir ve tasarrufatı Nebeviye (sav)
Hz. Ali (r.a.) efendimizin Cemel ve Sıffîn hadiselerindeki haklılığını kabul ile beraber meseleye bir de değişik bir zaviyeden bakalım. Allah’ın (c.c.) kader planındaki takdirleri ve bu takdirlere müttali olduğuna inandığımız Allah Resulu’nun (sav) tasarrufatı ile ilgili bir takım hususlara değinelim.
Bir hadisi nebeviyelerinde (sav) buyurdukları gibi Allah (c.c.) kıyamete kadar ümmetinin başına gelecek önemli hadiseleri Efendimiz (sav)’e göstermiştir. Bu olaylardan anlaşılıyor ki Allah Resulu (sav), Allah’ın (c.c.) takdirini ve bu olayları görmüş, ümmetini ve hususen ümmeti içinde ashabını (r.anhüm) bu hadiselere hazırlamışlardır.
Hz. Muaviye’yı (r.a.) destekleyen çok sayıda sahabeler olmuştur. Bunlar arasında Azerbaycan fatihi Hz. Muğire bin Şube, Mısır fatihi Hz. Amr bin As (r.anhüm) gibi sahabenin meşhurları da bulunmaktaydı. Bu zatlar islam adına hizmetleri müsellem olan kimselerdir.
Abadile-i seba’nın meşhurlarından olan Hz. Abdullah bin Amr bin As’dan (r.a.) Allah Resulu (sav), babası Hz. Amr bin As’a (r.a.) itaat etmesini emretmiştir. Bu emri nebeviye (sav) binaen Âl-i Beyt’e taraftar olmasına rağmen onlara katılamamıştır. Bununla beraber savaşların hiçbirisine de iştirak etmemiştir.
Huneyn zaferinden sonra Allah Resul’unun (sav), Hz. Sufyan ve Hz. Muaviye’ye (r.anhüm) ganimetten önemli ölçüde pay vermekle kalmayıp bunların aileleri ve malları hakkında bolluk ve bereket duasında bulunmuşlardır. (Şefkat Güneşi- Raşit Haylamaz)
Hz. Hasan (r.a.) efendimiz hakkında beyanı nebeviden (sav) sudur eden “bu benim torunum seyyiddir. Onun eliyle iki müslüman topluluk sulh bulacaklardır” demişlerdir. Hz. Hasan (r.a.) hilafetten Hz. Muaviye (r.a.) lehine ümmetin faydası için feragat etmek suretiyle bu haberi nebeviyi (sav) doğrulamışlardır. Bu da gösterir ki efendimiz (sav) yapılan bu feragatı beğenmiştir.
Hz. Hüseyin (r.a.) ile beraber hadiste cennet gençlerinin efendisi olacakları tebşiratına mazhar bu zat, Hz. Muaviye (r.a.) lehine hilafetten vaz geçmiştir. Bu şekilde Âl-i Beyt’in çekilmesiyle Hz. Muaviye’nin (r.a.) hilafeti meşruiyet kazanmıştır. Bu çekilme haşa onun korkması ya da takiyye gibi basit beşeri zaaflardan dolayı değildir. Nasıl ki ceddi emcedi Hz. Ali’nin (r.a.) kendinden önceki halifelere biat etmesi takiyyeden olmadığı gibi. Hz. Ali (r.a) onlara biatin doğruluğuna inandığı için biat etmişlerdi.
Kaderin şu cilvesine bakınız ki Hz. Muaviye (r.a.) sahabeden olarak bir kısım sahabi efendilerimizin desteğine başından itibaren sahip ve iki efendiden biri olan Hz. Hasan (r.a.) efendimizin feragatı ile umum ümmetin kabul ettiği bir halife olurken, Yezid, Hz. Muaviye’nin (r.a.) vasıflarına sahip olmadığından ve bütün ümmetce kabul edilen bir zalim olduğundan iki efendiden diğeri olan Hz. Hüseyin (r.a.) efendimizin ona baş kaldırması meselemize ışık tutan bir projektör gibidir. Hz. Muaviye (r.a) sahabedir, biat edilebilir, Yezid ise bir zalimdir. Dolayısıyla hakiki peygamber varislerinin ona biat etmeleri düşünülemez.
Hepsinden daha da önemlisi Bediüzzaman hazretlerinin 4. Lema’da ifade ettikleri mesele olan, Allah (cc) Âl-i Beyt’i Nebevi için mana alemlerinin sultanlığını takdir etmiş, kıyamete kadar onları bu işte istihdam edeceğini, bu ve sonraki hadiseler eliyle göstermiştir. Bu kutsal vazife, güç zehirlenmelerine sebebiyet veren saltanatla beraber götürülemeyeceğinden (ki tarihte bunun çok örnekleri vardır. Tarihte Safeviler ve Memlükler gibi.), Allah (cc) bu hadiselerle Âl-i Beyt’i nebeviyi dünya saltanatından uzaklaştırmıştır. Nitekim günümüzde yaşanan süreçte devletle yakın menfaat ilişkisi içine giren hiziplerin asıl gayelerinden nasıl uzaklaşıp dünyevileştiklerini ve zalimlerle aynı yolun yolcusu haline geldiklerinin örnekleri hadden efzundur.
Yine Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ Lahikasında Hz. Ali ve Hz. Muaviye (r.anhüm) niyetlerindeki samimiyete şu şekilde işarette bulunmaktadır: “Hazret-i İmam-ı Ali’nin Vak’a-i Sıffîn’de, Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani: Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.” Burada Hz. Muaviye ve taraftarları hatalıydılar. Fakat niyetleri hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek amacına yönelikti. Buna inanmışlardı ve buna kendilerini mecbur görüyorlardı.
Sahabe efendilerimiz karşı karşıya geldiklerinde eğer bir tarafta Hulefâ-i Râşidîn’den biri varsa haklı olanın o taraf olduğunu gösteren bir beyanı nebevi’de (sav) Efendimiz buyuruyorlar ki “Sünnetime ve hep doğruyu gösteren Râşid Halifeler’imin (Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin) (r.anhüm) yoluna sımsıkı azı dişlerinizle tutar gibi yapışın!…”. Bu demektir ki her türlü harekatınzda doğruluğunuzu test mi etmek istiyorsunuz, size iki önemli kıstas veriyorum. Birincisi sünnetim ve ikincisi hep doğru yolu gösteren benim Râşid Halifeler’imin yolu. Dolayısyla herbiri biri birer yıldız olan Hz. Peygamberin (sav) ashabı arasında ihtilaf olursa bu meselelerde hak üzere olan ve tabi olmamız gereken O’nun (sav) Râşid Halifeler’inin (r.anhüm) yoludur.
Fethullah Gülen Hocaefendi sonuç olarak katil ve maktül, her ikisi de Cennet’te olduktan sonra, ellerini kendi kanlarına boyayan kimselerin kanı ile dilimizi kirletmemek gerektiğini, zira Hazreti Ali de (r.a.) ve Hazreti Muaviye de (r.a.) Cennet’e gideceklerini fakat haklarında söz söyleyip onları tenkit edenlerin Cennet’e gidemeyebileceklerini ifade etmektedirler. (Gülen, Bahar Neşidesi 237).
[Prof. Dr. Osman Şahin] 2.11.2018 [TR724]
İlaç gibi derbi! [Hasan Cücük]
Galatasaray, geçen yılın şampiyonu. Fenerbahçe ikincisi. Sezon iki takım içinde istendiği gibi gitmiyor. Hele Fenerbahçe için kabustan beter. Galatasaray geçen hafta Malatyaspor deplasmanında yenilgiyle döndü. Fenerbahçe sahasında Ankaragücü’ne 3-1 yenilip, teknik patron Phillip Cocu’nun biletini kesti. Kazanana ilaç gibi gelecek bir derbin tam zamanı!
Galatasaray – Fenerbahçe, bu akşam 388. randevuda karşı karşıya gelecek. Türkiye’de derbi denilince akıllara ilk gelen bu buluşmada istatistikler Fenerbahçe diyor. 109 yılı geride bırakan dev rekabette sarı-kırmızılılar, 123 kez sahadan galip ayrılırken, sarı-lacivertliler ise 146 kez rakibini mağlup etti. 118 müsabakada da kazanan taraf çıkmadı. Geride kalan maçlarda Galatasaray 482, Fenerbahçe de 532 kez fileleri havalandırdı. Lig maçlarında da sarı- lacivertli ekibin ezici üstünlüğü bulunuyor. Geride kalan 122 maçta sarı-lacivertlilerin 50-33’lük üstünlüğü bulunuyor. 39 karşılaşmada ise taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamadı. Bu müsabakalarda sarı-lacivertliler 154 golüne sarı-kırmızılılar 116 gol ile karşılık verdi. Galatasaray-Fenerbahçe arasında oynanan son 10 karşılaşmada beraberlikler dikkat çekiyor. İki takım arasında 8 lig, 1 Türkiye Kupası finali ve 1 TFF Süper Kupa finalinde 5 beraberlik çıktı. Sarı-lacivertliler sahadan 3 kez galip ayrılırken, 2 kez de sarı-kırmızılılar rakibini mağlup etti.
Derbiyle ilgili ilginç istatiklere biraz daha devam edelim. Fenerbahçe, Süper Lig’de Galatasaray ile oynadığı son 5 maçta gol yemedi. Sarı-kırmızılılar, Fenerbahçe’ye karşı en son 25 ekim 2015’te 1-1 biten maçta gol sevinci yaşamıştı. Galatasaray ile Fenerbahçe’nin karşı karşıya geldiği son 50 lig maçında ilk golü atan takım bugüne kadar sadece 3 kez sahadan puansız ayrıldı. Sarı-kırmızılılar ilk golü attığı 11 maçta galip gelirken, sarı-lacivertliler ise öne geçtiği 23 maçı kazandı. İki takım da bu sezon geriye düştüğü maçları çevirmekte zorlanıyor. Galatasaray, Süper Lig’de ilk golü yediği 5 maçın 3’ünden mağlubiyetle ayrılırken, Fenerbahçe de geriye düştüğü 6 maçın 4ünü kaybetti.
Bunlar istatiskler. Bir de gerçekler. İki takımda istikrarsız. İki takımda formsuz. İki takımda yıldızlar beklentilerin altında kaldı. Galatasaray’ın geçen sezondan kalma deplasman fobisi bu sezonda devam ediyor. Sarı-kırmızıların şansı Fenerbahçe’yi sahalarında konuk edecek olmalarıdır. Geçen sezon iç saha başarısıyla şampiyonluğa ulaşan sarı-kırmızılar bu sezonda içerde başarılı sonuçlar aldı. Sahasında oynadığı 5 maçın 4’ünden 3 puanla ayrılan Galatasaray sadece bir kez berabere ayrıldı. İç sahada 13 gol atıp kalesinde 2 gol gördü. Bu manzara Galatasaray’ın büyük avantajı. Madalyonu ters çevirdiğimizde deplasmanda tel tel dökülen bir Galatasaray var. Deplasmanda oynadığı 5 maçın 2’sini kazanırken, 3 maçta sahadan mağlup ayrıldı. Attığı 4 gole karşılık kalesinde 10 gol gördü.
Fenerbahçe için ise iç – dış saha farketmiyor. Tek istikrarı adeta başarısızlık oldu. Ligde 15. sırada yer bulması yeterince açıklayıcı oluyor. Deplasmanda oynadığı 5 maçtan birer galibiyet ve beraberlik çıkaran sarı-lacivertililer, tıpkı Galatasaray gibi 3 maçını kaybetti. Sadece 1 gol atıp, kalesinde 5 gol gördü. Aynı istikrarsızlığı kendi sahasında da devam ettiren Fenerbahçe, yine sadece bir maçta galip gelip, ikişer maçtan berabere ve mağlup ayrıldı.
Derbinin favorisi olmaz kilişesi herkesin malumu. Form durumu, kadro ve takımların içinde bulunduğu psikolojiyi dikkate aldığımızda ibre büyük oranda Galatasaray’dan yana. Teknik direktörünü kovup, yardımcı antrönere teslim bir Fenerbahçe’nin deplasmandan 3 puanla dönmesi sezonun sürprizi olur. Futbol bu olur mu olur ama görüntü pekte öyle demiyor.
İki takımında ciddi eksikleri var. Galatasaray’da Emre Akbaba, Yuto Nagatomo ve Fernando bu maçta forma giyemeyecekler. Serdar Aziz, Eren Derdiyok, Henry Onyekuru ve Sofiane Feghouli’nin durumları şüpheli. Eren’in maça yetişmesi bekleniyor. Sakatlıktan kurtulan Younes Belhanda ve Martin Linnes’in ise şans bulmaları bekleniyor. Mariano ise sarı kart cezası nedeniyle bu maçta formasından uzak kalacak. Fenerbahçe’de Mehmet Ekici, Tolga Ciğerci ve Oğuz Kağan Güçtekin’in sakatlıkları var. Islam Slimani kırmızı kart cezası nedeniyle Galatasaray deplasmanında boy gösteremeyecek.
Maçı Fırat Aydınus yönetecek. Saat 21.00’de Türk Telekom Stadı’nda oynanacak karşılaşmada Aydınus’un yardımcılıklarını Serkan Ok ve Aleks Taşçıoğlu yapacak. Süper Lig’de 2003-04 sezonundan bu yana görev yapan Aydınus, daha önce 29 derbide düdük çaldı. 45 yaşındaki Aydınus, 10. kez Galatasaray-Fenerbahçe derbisi yönetecek. Aydınus, kariyerinde biri Türkiye Kupası olmak üzere 9 kez Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşmasında düdük çaldı. Aydınus’un görev aldığı maçlarda Fenerbahçe 4, Galatasaray 2 kez sahadan galibiyetle ayrıldı, 3 karşılaşma da berabere tamamlandı. Sarı-lacivertli takım bu maçlarda 9 gol atarken, Galatasaray 7 golle rakibine cevap verdi. Aydınus, yönettiği Fenerbahçe-Galatasaray maçlarında 7 kez kırmızı, 44 kez de sarı kartına başvurdu. Tecrübeli hakem, Fenerbahçeli futbolculara 4 kez kırmızı, 23 kez de sarı kartını gösterdi. Aydınus, sarı kırmızılı oyuncuları da 3 kırmızı, 21 sarı kartla cezalandırdı.
Son yılların en ilginç derbisini seyredeceğiz. Kazanan biraz rahat nefes alacak. Maç saat 21.00’de başlayacak ancak Avrupa’daki okurlarımıza hatırlatalım; Türkiye ile saat farkı ikiye çıktığı için siz saat 19.00’da ekran başında olun!
[Hasan Cücük] 2.11.2018 [TR724]
Galatasaray – Fenerbahçe, bu akşam 388. randevuda karşı karşıya gelecek. Türkiye’de derbi denilince akıllara ilk gelen bu buluşmada istatistikler Fenerbahçe diyor. 109 yılı geride bırakan dev rekabette sarı-kırmızılılar, 123 kez sahadan galip ayrılırken, sarı-lacivertliler ise 146 kez rakibini mağlup etti. 118 müsabakada da kazanan taraf çıkmadı. Geride kalan maçlarda Galatasaray 482, Fenerbahçe de 532 kez fileleri havalandırdı. Lig maçlarında da sarı- lacivertli ekibin ezici üstünlüğü bulunuyor. Geride kalan 122 maçta sarı-lacivertlilerin 50-33’lük üstünlüğü bulunuyor. 39 karşılaşmada ise taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamadı. Bu müsabakalarda sarı-lacivertliler 154 golüne sarı-kırmızılılar 116 gol ile karşılık verdi. Galatasaray-Fenerbahçe arasında oynanan son 10 karşılaşmada beraberlikler dikkat çekiyor. İki takım arasında 8 lig, 1 Türkiye Kupası finali ve 1 TFF Süper Kupa finalinde 5 beraberlik çıktı. Sarı-lacivertliler sahadan 3 kez galip ayrılırken, 2 kez de sarı-kırmızılılar rakibini mağlup etti.
Derbiyle ilgili ilginç istatiklere biraz daha devam edelim. Fenerbahçe, Süper Lig’de Galatasaray ile oynadığı son 5 maçta gol yemedi. Sarı-kırmızılılar, Fenerbahçe’ye karşı en son 25 ekim 2015’te 1-1 biten maçta gol sevinci yaşamıştı. Galatasaray ile Fenerbahçe’nin karşı karşıya geldiği son 50 lig maçında ilk golü atan takım bugüne kadar sadece 3 kez sahadan puansız ayrıldı. Sarı-kırmızılılar ilk golü attığı 11 maçta galip gelirken, sarı-lacivertliler ise öne geçtiği 23 maçı kazandı. İki takım da bu sezon geriye düştüğü maçları çevirmekte zorlanıyor. Galatasaray, Süper Lig’de ilk golü yediği 5 maçın 3’ünden mağlubiyetle ayrılırken, Fenerbahçe de geriye düştüğü 6 maçın 4ünü kaybetti.
Bunlar istatiskler. Bir de gerçekler. İki takımda istikrarsız. İki takımda formsuz. İki takımda yıldızlar beklentilerin altında kaldı. Galatasaray’ın geçen sezondan kalma deplasman fobisi bu sezonda devam ediyor. Sarı-kırmızıların şansı Fenerbahçe’yi sahalarında konuk edecek olmalarıdır. Geçen sezon iç saha başarısıyla şampiyonluğa ulaşan sarı-kırmızılar bu sezonda içerde başarılı sonuçlar aldı. Sahasında oynadığı 5 maçın 4’ünden 3 puanla ayrılan Galatasaray sadece bir kez berabere ayrıldı. İç sahada 13 gol atıp kalesinde 2 gol gördü. Bu manzara Galatasaray’ın büyük avantajı. Madalyonu ters çevirdiğimizde deplasmanda tel tel dökülen bir Galatasaray var. Deplasmanda oynadığı 5 maçın 2’sini kazanırken, 3 maçta sahadan mağlup ayrıldı. Attığı 4 gole karşılık kalesinde 10 gol gördü.
Fenerbahçe için ise iç – dış saha farketmiyor. Tek istikrarı adeta başarısızlık oldu. Ligde 15. sırada yer bulması yeterince açıklayıcı oluyor. Deplasmanda oynadığı 5 maçtan birer galibiyet ve beraberlik çıkaran sarı-lacivertililer, tıpkı Galatasaray gibi 3 maçını kaybetti. Sadece 1 gol atıp, kalesinde 5 gol gördü. Aynı istikrarsızlığı kendi sahasında da devam ettiren Fenerbahçe, yine sadece bir maçta galip gelip, ikişer maçtan berabere ve mağlup ayrıldı.
Derbinin favorisi olmaz kilişesi herkesin malumu. Form durumu, kadro ve takımların içinde bulunduğu psikolojiyi dikkate aldığımızda ibre büyük oranda Galatasaray’dan yana. Teknik direktörünü kovup, yardımcı antrönere teslim bir Fenerbahçe’nin deplasmandan 3 puanla dönmesi sezonun sürprizi olur. Futbol bu olur mu olur ama görüntü pekte öyle demiyor.
İki takımında ciddi eksikleri var. Galatasaray’da Emre Akbaba, Yuto Nagatomo ve Fernando bu maçta forma giyemeyecekler. Serdar Aziz, Eren Derdiyok, Henry Onyekuru ve Sofiane Feghouli’nin durumları şüpheli. Eren’in maça yetişmesi bekleniyor. Sakatlıktan kurtulan Younes Belhanda ve Martin Linnes’in ise şans bulmaları bekleniyor. Mariano ise sarı kart cezası nedeniyle bu maçta formasından uzak kalacak. Fenerbahçe’de Mehmet Ekici, Tolga Ciğerci ve Oğuz Kağan Güçtekin’in sakatlıkları var. Islam Slimani kırmızı kart cezası nedeniyle Galatasaray deplasmanında boy gösteremeyecek.
Maçı Fırat Aydınus yönetecek. Saat 21.00’de Türk Telekom Stadı’nda oynanacak karşılaşmada Aydınus’un yardımcılıklarını Serkan Ok ve Aleks Taşçıoğlu yapacak. Süper Lig’de 2003-04 sezonundan bu yana görev yapan Aydınus, daha önce 29 derbide düdük çaldı. 45 yaşındaki Aydınus, 10. kez Galatasaray-Fenerbahçe derbisi yönetecek. Aydınus, kariyerinde biri Türkiye Kupası olmak üzere 9 kez Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşmasında düdük çaldı. Aydınus’un görev aldığı maçlarda Fenerbahçe 4, Galatasaray 2 kez sahadan galibiyetle ayrıldı, 3 karşılaşma da berabere tamamlandı. Sarı-lacivertli takım bu maçlarda 9 gol atarken, Galatasaray 7 golle rakibine cevap verdi. Aydınus, yönettiği Fenerbahçe-Galatasaray maçlarında 7 kez kırmızı, 44 kez de sarı kartına başvurdu. Tecrübeli hakem, Fenerbahçeli futbolculara 4 kez kırmızı, 23 kez de sarı kartını gösterdi. Aydınus, sarı kırmızılı oyuncuları da 3 kırmızı, 21 sarı kartla cezalandırdı.
Son yılların en ilginç derbisini seyredeceğiz. Kazanan biraz rahat nefes alacak. Maç saat 21.00’de başlayacak ancak Avrupa’daki okurlarımıza hatırlatalım; Türkiye ile saat farkı ikiye çıktığı için siz saat 19.00’da ekran başında olun!
[Hasan Cücük] 2.11.2018 [TR724]
Bebeklerin âhı, indirir şahı! [Cemil Tokpınar]
Çocuk masumiyetin ve saflığın sembolüdür.
Çocuk neşedir, huzurdur, mutluluktur.
Çocuk hayatın tadıdır, tuzudur, lezzetidir, güzelliğidir.
Çocuk melektir, melek gibi saf ve temizdir, günahsızdır.
Bu yüzden Allah, onları işlediklerinden mesul tutmaz, günah yazmaz.
Çocuk bütün milletlerde, bütün dinlerde, bütün kültürlerde sevilir, şefkat edilir, incitilmez, kavgada bile büyüklerden ayrı tutulur.
Ve çocuklar savaşta bile masumdur. Onlara dokunulmaz, ceza verilmez. Aksine muhtemel tehlikelere karşı korunur.
Hatta bazen çocukların hatırı için annesi babası affedilir, cezası ertelenir.
Bu yüzden 5275 sayılı Kanunun 16/4 maddesine göre, “Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır…”
Aynı Kanunun 116. maddesine göre, “ceza ertelemesi”, tutuklular hakkında da uygulanır. Buna göre, hamile ve altı aydan küçük bebeği olanların tutuklanması yanlıştır, yasaktır, suçtur, zulümdür.
Gelin görün ki, Anayasasında “hukuk devleti” yazan Türkiye’nin cezaevlerinde 17 bin kadın ve 700 çocuk çile ve ıstırap çekiyor.
Üstelik bunların büyük bir çoğunluğu, hükümlü değil, tutuklu.
İçlerinde hamileler, lohusalar olduğu gibi, henüz doğmadan bebeği vefat edenler, hatta bebeğiyle birlikte ömrünün baharında dünyaya veda eden hamileler var.
Şefkat kahramanı bir annenin kendisiyle birlikte ciğerparesinin de acı ve ıstırabına katlanması, ona yapılacak en büyük işkence değil midir?
Hepsi 7 yaşın altında
Cezaevlerinde 668 çocuk varken yaşlara göre dağılım şöyleydi:
149 çocuk: bir yaşın altında,
140 bir yaşında,
124 iki yaşında,
117 üç yaşında,
77 dört yaşında,
44 beş yaşında,
6 altı yaşında,
11 çocuğun yaşları hakkında bilgi mevcut değildir.
Allah aşkına, şu yaşlara bakın, içlerinde 7 yaşında bile çocuk yok! Bu çocukların ne işi var cezaevinde?
Çocukların yurdu yuvası hapishane değildir; evdir, okuldur, parktır, bahçedir.
Cezaevinin olumsuz şartlarına nasıl dayanır bu zayıf bedenler? Onların melek kadar temiz beyinleri, vicdanları, duyguları nasıl bir travma yaşıyor hayal edebiliyor muyuz?
Acaba kanuna rağmen çocukları hapse sokmakta beis görmeyenler, hangi usule, hangi kurala göre hareket ediyor?
Siz hangi dindensiniz?
35 yıl boyunca kanun dışı zulümlere uğrayan ve hep tahammül eden Bediüzzaman Hazretleri, kendi tamir ettirdiği bir mescitte arkadaşlarıyla namaz kılarken jandarmanın baskın yapmasına karşı sabrının tükendiğini belirterek çağının zalimlerine 80 yıl önce seslenirken, sanki bugünkü gaddarlara da hesap soruyor:
“Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hatta insan eti yiyen yamyamların, hatta vahşi canavar bir çete reisinin bir usûlü var, bir düstur ile hükmeder. Siz hangi usûlle bu acib tecavüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz! Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini, kanun mu kabul ediyorsunuz?” (29. Mektup, 6. Kısım)
Gerçekten insan merak ediyor: Beş yıldır kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar, hasta yaralı, hamile, lohusa, ameliyatlı demeden zulmedenler, acaba hangi kurala, hangi usule göre hareket ediyorlar? Bu zulmü yapanların inandığı din, ahlâk, değer ölçüleri hangisidir? Çünkü hiçbir din, hiçbir ahlâk sistemi hamile ve lohusalara, yaşlı ve hastalara dokunulmasına müsaade etmezken, yeni doğum yapan bir kadının kapısında polisin nöbet tutması, ertesi gün alıp bebeğiyle birlikte cezaevine koyması nasıl bir vicdansızlıktır, nasıl bir namertliktir, nasıl bir alçaklıktır?
Tepkisizlik, zulme davetiyedir
İşin acıklı tarafı, bu haksızlıklara itiraz etmesi gereken yığınların tam bir sessizliğe bürünmesidir. Oysa değil 700 bebek, bir tek bebek bile haksız yere annesiyle birlikte hapse atılsa, basının, sosyal medyanın tepki seliyle ülkeyi sarsması gerekirdi.
Bir televizyon programında “Çocuklar ölmesin” dediği için hapis cezası verilen Ayşe Öğretmen için gösterilen toplumsal duyarlılığın belki 700 katı 700 bebek için gösterilmeliydi. Maalesef toplumdaki farklı eğilimler mağduriyet seçimi yapıp duruma göre tavır alıyor. Tepkimizi belirleme kriteri olarak hakperestliğin yerini, “bizden mi – onlardan mı?” düşüncesi alırsa zalimler daha nice zulümler yapabilirler.
Asıl acılardan daha acı ve anlaşılması imkânsız olan bir durum var. Biz çocukları çok seven, çok şefkat eden, hatta kuşu ölen bir çocuğa taziyeye giden bir Peygamberin (s.a.v.) ümmetiyiz.
Şimdi soruyorum: Gazetelerde yazan, televizyonlarda konuşan, kürsülerde, sahnelerde sevgiden, şefkatten, adaletten bahseden, konferans salonlarında ağlayarak dini anlatan hocalara, âlimlere, kanaat önderlerine, farklı cemaatlerin ileri gelenlerine!
Haydi, binlerce yalan ve iftiraya inanmış gibi görünüp annelere babalara yapılan zulümlere karşı çıkmıyor, sessiz kalmayı tercih ediyorsunuz!
Peki, çocukların ne günahı var? Yahu bunlar çocuk! Bunlar masum, bunlar melek, bunlar günahsız.
Çocuklara şefkat, belaları def eder
Yıllar sonra bunlar fidan gibi delikanlı olduğunda, bir gün bir yerde karşınıza çıkıp, “Hocam, ben 20 yıl önce annemle cezaevinde çile doldururken sen neden iki laf etmedin, iki cümle yazmadın? Adaleti emreden, zulme karşı çıkan Kur’an’dan neden ders almadın? Neden haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan oldun?” diye yüzünüze tükürdüklerinde ne yapacaksınız?
Allah bu milleti her türlü bela ve musibetten korusun. Çünkü haksızlık, bilhassa çocuklara yapılan zulüm, umumî belalara sebep olur.
İşte belgesi: Şöyle buyuruyor Allah Resulü (s.a.v.):
“Eğer beli bükülmüş yaşlılar, takva sahibi gençler, süt emen çocuklar, yayılan hayvanlar olmasaydı, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti.”(Ebu Yala el-Mevsıli, Müsned, 11/511)
Böyle giderse milletin üzerine sel gibi afetler gelebilir. Çünkü “Mazlumun âhı tâ Arşa kadar gider” (Buharî, Cihad:18). Hele de zulmedilen masum, aciz, zayıf, savunmasız, korumasız 700 çocuksa…
Rabbim sessiz yığınlara ve onları aydınlatma görevini yapmayan kimselere akıl, fikir, basiret ve feraset ihsan etsin.
[Cemil Tokpınar] 2.11.2018 [TR724]
Çocuk neşedir, huzurdur, mutluluktur.
Çocuk hayatın tadıdır, tuzudur, lezzetidir, güzelliğidir.
Çocuk melektir, melek gibi saf ve temizdir, günahsızdır.
Bu yüzden Allah, onları işlediklerinden mesul tutmaz, günah yazmaz.
Çocuk bütün milletlerde, bütün dinlerde, bütün kültürlerde sevilir, şefkat edilir, incitilmez, kavgada bile büyüklerden ayrı tutulur.
Ve çocuklar savaşta bile masumdur. Onlara dokunulmaz, ceza verilmez. Aksine muhtemel tehlikelere karşı korunur.
Hatta bazen çocukların hatırı için annesi babası affedilir, cezası ertelenir.
Bu yüzden 5275 sayılı Kanunun 16/4 maddesine göre, “Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır…”
Aynı Kanunun 116. maddesine göre, “ceza ertelemesi”, tutuklular hakkında da uygulanır. Buna göre, hamile ve altı aydan küçük bebeği olanların tutuklanması yanlıştır, yasaktır, suçtur, zulümdür.
Gelin görün ki, Anayasasında “hukuk devleti” yazan Türkiye’nin cezaevlerinde 17 bin kadın ve 700 çocuk çile ve ıstırap çekiyor.
Üstelik bunların büyük bir çoğunluğu, hükümlü değil, tutuklu.
İçlerinde hamileler, lohusalar olduğu gibi, henüz doğmadan bebeği vefat edenler, hatta bebeğiyle birlikte ömrünün baharında dünyaya veda eden hamileler var.
Şefkat kahramanı bir annenin kendisiyle birlikte ciğerparesinin de acı ve ıstırabına katlanması, ona yapılacak en büyük işkence değil midir?
Hepsi 7 yaşın altında
Cezaevlerinde 668 çocuk varken yaşlara göre dağılım şöyleydi:
149 çocuk: bir yaşın altında,
140 bir yaşında,
124 iki yaşında,
117 üç yaşında,
77 dört yaşında,
44 beş yaşında,
6 altı yaşında,
11 çocuğun yaşları hakkında bilgi mevcut değildir.
Allah aşkına, şu yaşlara bakın, içlerinde 7 yaşında bile çocuk yok! Bu çocukların ne işi var cezaevinde?
Çocukların yurdu yuvası hapishane değildir; evdir, okuldur, parktır, bahçedir.
Cezaevinin olumsuz şartlarına nasıl dayanır bu zayıf bedenler? Onların melek kadar temiz beyinleri, vicdanları, duyguları nasıl bir travma yaşıyor hayal edebiliyor muyuz?
Acaba kanuna rağmen çocukları hapse sokmakta beis görmeyenler, hangi usule, hangi kurala göre hareket ediyor?
Siz hangi dindensiniz?
35 yıl boyunca kanun dışı zulümlere uğrayan ve hep tahammül eden Bediüzzaman Hazretleri, kendi tamir ettirdiği bir mescitte arkadaşlarıyla namaz kılarken jandarmanın baskın yapmasına karşı sabrının tükendiğini belirterek çağının zalimlerine 80 yıl önce seslenirken, sanki bugünkü gaddarlara da hesap soruyor:
“Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hatta insan eti yiyen yamyamların, hatta vahşi canavar bir çete reisinin bir usûlü var, bir düstur ile hükmeder. Siz hangi usûlle bu acib tecavüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz! Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini, kanun mu kabul ediyorsunuz?” (29. Mektup, 6. Kısım)
Gerçekten insan merak ediyor: Beş yıldır kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar, hasta yaralı, hamile, lohusa, ameliyatlı demeden zulmedenler, acaba hangi kurala, hangi usule göre hareket ediyorlar? Bu zulmü yapanların inandığı din, ahlâk, değer ölçüleri hangisidir? Çünkü hiçbir din, hiçbir ahlâk sistemi hamile ve lohusalara, yaşlı ve hastalara dokunulmasına müsaade etmezken, yeni doğum yapan bir kadının kapısında polisin nöbet tutması, ertesi gün alıp bebeğiyle birlikte cezaevine koyması nasıl bir vicdansızlıktır, nasıl bir namertliktir, nasıl bir alçaklıktır?
Tepkisizlik, zulme davetiyedir
İşin acıklı tarafı, bu haksızlıklara itiraz etmesi gereken yığınların tam bir sessizliğe bürünmesidir. Oysa değil 700 bebek, bir tek bebek bile haksız yere annesiyle birlikte hapse atılsa, basının, sosyal medyanın tepki seliyle ülkeyi sarsması gerekirdi.
Bir televizyon programında “Çocuklar ölmesin” dediği için hapis cezası verilen Ayşe Öğretmen için gösterilen toplumsal duyarlılığın belki 700 katı 700 bebek için gösterilmeliydi. Maalesef toplumdaki farklı eğilimler mağduriyet seçimi yapıp duruma göre tavır alıyor. Tepkimizi belirleme kriteri olarak hakperestliğin yerini, “bizden mi – onlardan mı?” düşüncesi alırsa zalimler daha nice zulümler yapabilirler.
Asıl acılardan daha acı ve anlaşılması imkânsız olan bir durum var. Biz çocukları çok seven, çok şefkat eden, hatta kuşu ölen bir çocuğa taziyeye giden bir Peygamberin (s.a.v.) ümmetiyiz.
Şimdi soruyorum: Gazetelerde yazan, televizyonlarda konuşan, kürsülerde, sahnelerde sevgiden, şefkatten, adaletten bahseden, konferans salonlarında ağlayarak dini anlatan hocalara, âlimlere, kanaat önderlerine, farklı cemaatlerin ileri gelenlerine!
Haydi, binlerce yalan ve iftiraya inanmış gibi görünüp annelere babalara yapılan zulümlere karşı çıkmıyor, sessiz kalmayı tercih ediyorsunuz!
Peki, çocukların ne günahı var? Yahu bunlar çocuk! Bunlar masum, bunlar melek, bunlar günahsız.
Çocuklara şefkat, belaları def eder
Yıllar sonra bunlar fidan gibi delikanlı olduğunda, bir gün bir yerde karşınıza çıkıp, “Hocam, ben 20 yıl önce annemle cezaevinde çile doldururken sen neden iki laf etmedin, iki cümle yazmadın? Adaleti emreden, zulme karşı çıkan Kur’an’dan neden ders almadın? Neden haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan oldun?” diye yüzünüze tükürdüklerinde ne yapacaksınız?
Allah bu milleti her türlü bela ve musibetten korusun. Çünkü haksızlık, bilhassa çocuklara yapılan zulüm, umumî belalara sebep olur.
İşte belgesi: Şöyle buyuruyor Allah Resulü (s.a.v.):
“Eğer beli bükülmüş yaşlılar, takva sahibi gençler, süt emen çocuklar, yayılan hayvanlar olmasaydı, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti.”(Ebu Yala el-Mevsıli, Müsned, 11/511)
Böyle giderse milletin üzerine sel gibi afetler gelebilir. Çünkü “Mazlumun âhı tâ Arşa kadar gider” (Buharî, Cihad:18). Hele de zulmedilen masum, aciz, zayıf, savunmasız, korumasız 700 çocuksa…
Rabbim sessiz yığınlara ve onları aydınlatma görevini yapmayan kimselere akıl, fikir, basiret ve feraset ihsan etsin.
[Cemil Tokpınar] 2.11.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)