Hatırlayış ve direniş [Can Bahadır Yüce]

İnsan sadece hatırlayarak hayata tutunabilir mi? Bir romanın bellekte kalmış bölük pörçük sahneleri kişiye yaşama gücü verebilir mi?

Bu sorular 1940 kışında, Moskova’nın kuzeydoğusundaki bir esir kampında savaş tutsaklarının aklından geçmişti.

O Sovyet kampına gönderilen binlerce Polonyalı asker, Stalin ile Hitler’in yaptıkları gizli anlaşmayla ülkelerini aralarında bölüşmeye karar verdiklerinden habersizdi. Alman işgalinin hemen ardından Sovyet ordusu da Polonya’ya girince teslim olmak zorunda kalmışlardı.

O tutsaklardan 22 bini (anılarıyla, hayalleriyle, umutlarıyla tam yirmi iki bin insan) Stalin’in emriyle infaz edildi. 395 tutsaksa -hâlâ bilinmeyen nedenlerle- öldürülmedi, iki yıl boyunca kampta tutuldular. (Sovyet rejimi katliamla ilgisini hiçbir zaman kabul etmedi. 1990 yılında Gorbaçov, Sovyet istihbaratının Katyń katliamındaki rolünü itiraf edecekti.)

Katliamdan kurtulanlardan biri de Józef Czapski’ydi.

Polonyalı bir ressam olan Czapski 1924 yılında, henüz yirmili yaşlardayken beş parasız Kraków’dan Paris’e gitmiş, kendini resim sanatına adamanın hayalini kurmuştu. 1930’ların sonunda ülkesine döndü, Alman ve Rus ordularına karşı savaşırken kendini Lubyanka zindanında buldu. (1930’lu yılların Polonyalı sanatçılara neler yaptığını biliyoruz: Czapski’nin esir düştüğü günlerde Witkiewicz intihar etmiş, Gombrowicz yıllarca bitmeyecek sürgününe başlamıştı. O yıkıntılar arasında bir tek Miłosz yeniden bir hayat kurabildi galiba—onun da nasıl bir ruh bölünmesi yaşadığı şiirlerinde görülür.)

İşte o kampta ölümün soluğunu ensesinde hisseden tutsak askerler, her akşam toplanıp bir konuda tartışmaya karar verdiler. Herkes en iyi bildiği konuyu anlatacak, entelektüel uğraş onları yaşama bağlayacaktı. (Geçenlerde Zafer Özsoy yazdı: Bugün hapisteki gazeteciler de benzer bir şey yapmış, 15 Temmuz’un ardından gözaltında akıl sağlığını korumak için herkes kendi uzmanlık alanında ders vermiş… 1940’ların Sovyet rejiminden 2010’ların Türkiye’sine!)

O toplantılarda Czapski, Marcel Proust’un romanı Kayıp Zamanın İzinde hakkında konuşmayı seçti. Ressam, yedi ciltlik romanı tutkuyla seviyordu. Gençliğinde Paris’e vardığında Proust öleli henüz aylar olmuştu ama romancının ünü gittikçe yayılıyordu. Genç Czapski, merakla Kayıp Zamanın İzinde’yi okumaya girişmiş, ilk denemesinde başarısız olmuştu. Daha sonra -bir aşk serüveninde yaşadığı hayal kırıklığının ardından- romana yeniden döndü, böylece ömür boyu sürecek tutku başladı. Roman yıllar sonra, Sovyet kampında Czapski ve arkadaşlarına direnme gücü verecekti. (Proust sayesinde yaşama tutunan ilk mahkumlar onlar değildi. Yazar Varlam Şalamov da Gulag’da tutsakken eline bir yerden Guermantes Tarafı‘nın geçtiğini, kamp koşullarının kötülüğüne ve yorgunluğuna karşın romanın o cildini tutkuyla okuduğunu anlatır: “Proust, uykudan daha değerliydi.”)

Bütün gün eksi 40 derece soğukta, ağır işlerde çalıştıktan sonra birkaç düzine Leh subay akşam Proust dersi dinliyorlardı. Kamptan kurtulma umudunu yitirmiş olsalar da en umutsuz koşullarda entelektüel uğraşın verdiği cesaret ve mutluluk az şey değildi.

Czapski’nin tutsak arkadaşlarına verdiği Proust derslerini iki subay kayda geçirdi. İşte o notlar geçtiğimiz aylarda yayımlandı.*

Czapski dersleri verirken yanında tek sayfa olmaksızın romanı hatırlamaya çalışmış. (Yapıtın önemli sahnelerini kusursuz bir biçimde hatırlayışı şaşırtıcı… Zaman zaman neredeyse sözcüğü sözcüğüne alıntılar yapıyor.) Hatırlayış üzerine edebiyat tarihinin en görkemli romanını hatırlamaya çalışarak verilen o dersler, sadece bu yönüyle bile edebiyat tarihinde yerini almayı hak ediyor.

Bir esir kampında ölümü beklerken Proust konuşmak, yüzyıl başı Fransız burjuvazisini anlamaya çalışmak tuhaf görünebilir. Oysa yazının büyüsü burada ortaya çıkıyor. Çünkü edebiyat en ilgisiz görünen ayrıntılarla varoluşun sırlarını sezdirir.

Kayıp Zamanın İzinde hatırlayış, ölüm ve yaşamdaki gösterişçilik üzerine bir başyapıttır. Czapski de bu üç tema çevresinde dolaşırken kurtuluştan umudunu kesmiş olmalı ki Proust’un anlatıcısının ölüm karşısındaki kayıtsızlığını öne çıkarmış derslerinde. Akla hemen Alain de Botton’un ünlü kitabının adı geliyor: Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir? (De Botton’un ardından bir dizi yavan kopyasını yazdığı o kitap, Proust’un yapıtının günlük yaşamlarımıza nasıl ışık tutabileceğini ele alan iyi bir ‘buluş’tu.) Proust, 1940 kışında ölümü bekleyen tutsakların yaşamını gerçekten değiştirmişti.

Kendi kayıp zamanlarının izindeki tutsak subaylar, camların buz tuttuğu o soğuk kış gecelerinde acaba neler düşündüler? Rüyalarında Swann’ı gördüler mi, Odette’i andılar mı? (Hilmi Yavuz’un o güzelim dizesini arada mırıldanırım: “Nerden de andım sizi Odette’le Swann!”) Dahası, Proust perdeleri açılmayan odasına çekilmiş, yatağına uzanıp romanını bitirmeye çalışırken bir gün Rus steplerinde tutkuyla tartışılacağını hayal eder miydi?

Proust’un anlatıcısı çaya batırdığı ‘madlen’in çağrışımlarının peşinde belleğin kuytularına dalar. Czapski de romancının izinden gidiyor: Sibirya’daki bir esir kampında romanı hatırlamaya çalışırken, mesafenin aslında belleği kamçıladığını da öğretiyor.

Czapski ve arkadaşları 1941’in eylülünde Stalin tarafından bağışlanıp serbest bırakıldı. (Rus diktatör merhametinden değil, Polonyalı esirlerin eski müttefiki Nazilere karşı kullanılabileceğini düşündüğü için serbest bırakmıştı onları.)

Józef Czapski 96 yıllık yaşamının geri kalan bölümünü resim ve yazı çalışmalarıyla geçirdi. Yaşamından o katliamın gölgesi hiç çekilmedi. Kitaba yazdığı önsözde, sanat hayatımızı kurtardı, diyor Czapski. Sanatın gücüne hep inanmış—96 yaşında, neredeyse gözleri görmez halde öldüğü günün sabahında huzurla Chopin dinlemiş. Son sözleri “Holde Kunst” (asil sanat) olmuş.

Bir kez daha: İyi edebiyat kurtarıcıdır.

* Józef Czapski, Lost Time: Lectures on Proust in a Soviet Camp (Trans. Eric Karpeles), NYRB 2018.

[Can Bahadır Yüce] 5.7.2019 [Kronos.News]

Vatanımızda Kalanlara [Asım Yıldırım]

Ciğere bıçak gibi saplanan onlarca hadise meydana geliyor.
Gözaltına alınan yeni doğum yapmış kadınlar..
Devletin, şu kısmında bu kısmında görevli olan vatan evlatları..
İşadamları, esnaflar, ev hanımları, öğrenciler..
Bir de yakalandığı hastalıklardan dolayı vefat edip gidenler…
Her gün yürek yakan onlarca hadise duyuluyor.. Duyulamayanlar hariç.
Sadece “bizim arkadaşlarla” birkaç vicdan sahibi duyuruyor bu acıları. Bize “öteki” gözüyle bakanlar ise “oh olsun” modunda devam ediyorlar hayatlarına.

Suçlu olup olmadığına bakılmadan..

Suç varsa bile suçun şahsiliği esası göz ardı edilerek sadece birilerinin attığı iftiralar yüzünden toptan bir “yok sayma, kötü ilan etme, yok etme” süreci yaşanıyor.

Bana mesaj yazan, e-mail atan bazı insanlar bir şey yapıp yapmadığıma bile bakmadan “vatan hainleri.. siz..şunları..bunları.. yaptınız, ettiniz…” diyerek nefret suçunu işlemeye devam ediyor.

Bu tiplere söyleyecek hiçbir sözüm yok.. “var da” yok..

Söylesen bile dinlemeyecek, anlatsan bile anlamayacak bir “sürü”den bahsediyoruz. Çünkü yüreklerinde biriktirdikleri kin bütün alıcılarını kapatmış, duyu organlarını köreltmiş, izanlarını ise yakmış.

Mesela bu tiplere anlatamazsınız;

28 Şubat döneminde Müslümanlara yapılan zulümlerin katmerlisinin bugün yapıldığını..
Balyoz Darbe Planları içinde detaylıca yer alan gözaltı, tutuklama, işkence, yok etme, mala mülke el koyma planlarının aynen bugün uygulandığını..

Ergenekon Terör Örgütü’nün ve hep derin devletin kirli işlerini yapan Özel Harp Dairesi’nin toplumu ifsat etmek için kullandıkları yöntemlerin aynısının Hizmet Hareketi’ne yönelik aynen uygulandığını..

Her derin devlet yapısının kullandığı pis/iğrenç/ahlâksız/insanlık dışı/hayvanî yöntemlerin son 5 yıldır, suçlu suçsuz, Hizmet Hareketi mensuplarına aynen uygulandığını..

“Allah, Kur’an, Bayrak, vatan-millet…” diyerek “dâva-gâye İslam” diyerek iktidara gelen ama sonrasında “kazandıklarını” kaybetmemek için derin devletin bütün planlarını uygulamaya başlayanların sahtekarlığını, çirkefliğini, münafıklığını..

Dün “tağut” dedikleri devleti bugün “kutsallaştıran”, devletin başına çöreklendikten sonra kendilerini ve yaptıklarını “kutsal hale” getirten tiplerin nasıl alçalabildiğini, harama daldıklarını, adaletten uzaklaşıp zulümleşebildiklerini…

Anlatamazsınız.

Gözlerine sokarcasına delil sunarsınız ama gösteremezsiniz.. göremezler…

Bağırır, haykırırsınız ama duyuramazsınız.. duymazlar.

“Bak, Allah Kuran’da şöyle buyuruyor, Peygamber Efendimiz böyle söylüyor, bu yapılanlar yanlış” dersiniz.. ama “sen yanlış yorumluyorsun, bilmiyorsun” derler.

O yüzden, onlara karşı lâl olmak en iyisi…

Ben, “bizden” olup da özellikle “dışarıdakilere” kızanlara, dün Hizmet’le bir yerde buluşmuş olanlara, yüreğinde vicdan-imân taşıyanlara, hem kendi adıma hem de tanıdığım sürekli haberleştiğim muhacir arkadaşlarım adına, bir şey demek istiyorum:

Türkiye’de kalanlar, kalmak zorunda olanlar, fırsat bulamadığı için mecburen kalanlar;

Sanmayın ki unutuldunuz.. Asla! Sizi düşünmeden hiçbir günümüz geçmiyor.

Sanmayın ki hatırlanmıyorsunuz.. Asla! Sizden gelen her acı haber yüreğimizi dağlıyor, gözlerimizde yaş oluyor.. Her gelen güzel, sevindirici haber ise “hamd olsun Rabbim” dedirtiyor.

Sanmayın ki buralarda bolluk, refah, mutluluk içinde günümüzü gün ediyoruz.. Asla! Birçoğumuz ayın sonunu getirebilmek için canla başla çalışıyor. Ucu ucuna yaşıyoruz.. Hiç bilmediğimiz işlerde tam tabirle canla başla çalışıyoruz. Ellerimiz nasırla, yüzlerimiz güneş yanığıyla tanışalı çok oldu.

Sanmayın ki dualarımızda yer almıyorsunuz.. Asla! Kendi çocuklarımızdan, ailelerimizden önce hapishanelerde ve gaybubetlerde olanlara ve onların ailelerine dua etmekteyiz..

Sanmayın ki gözyaşlarımızla sinemizi yakmıyorsunuz.. Asla! Kimse kimsenin acısını tam yaşayamaz biliyorum ama yeminle söylüyorum, Sizin acı haberlerinizi aldıkça hıçkıra hıçkıra ağlamaya ve acınıza uzaktan da olsa ortak olmaya devam ediyoruz.. ağlayışımız; hem Sizin yaşadıklarınıza hem kendi yaşadıklarımıza hem de Sizin yaralarınıza merhem olamama çaresizliğimize..

Sanmayın ki eğlencedeyiz.. Asla! Sizin yaşadığınız acılar ortadayken, bunları biliyorken, aramızda, eğlenmeyi kendine haram sayanlar, o kadar çok ki! “Eğlence sayılır” korkusuyla

Sanmayın ki hayat bize güzel.. Asla! Siz, “tamam” deyinceye kadar yaşadığımız her günde Siz de olacaksınız.

Ve sanmayın ki boş duruyoruz.. Asla! Yaşadıklarınızı, yaşananları ve çekilen acıları herkese anlatıyor, Sesiniz olmaya devam ediyoruz.

Belki eskisi kadar hızlı değiliz.. Belki eskisi kadar çok, o güzel işlerle uğraşamıyoruz.. Belki eskisi kadar infak edemiyoruz.. Ama olsun.. Yapmaya çalışıyoruz ya..
Olsun, yolumuz belli ya.

Olsun, hedefimiz olan Allah’ın ve Peygamber Efendimiz’in adını herkese ve her yere götürebilme azmimiz devam ediyor ya..

Biz Sizi unutmuyor ve çok dua ediyoruz.. Siz de bizi unutmayın ve dua edin olur mu?
Bir de;

Emin olun ve gönlünüzü hoş tutun. Dün, hep beraberken yapageldiğimiz bütün güzel işlere aynen devam ediyoruz.

Yani; HİZMET DEVAM EDİYOR.

[Asım Yıldırım] 5.7.2019 [Samanyolu Haber]

Erdoğan Rejiminin Sindirme Yöntemi: İşkence [Tuğba Varol]

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Çin ziyareti esnasında Çin’in Devlet Televizyonu’na verdiği röportajda Çin’in Şincan bölgesindeki Müslüman Uygur Türkleri’nin ülkenin refahı içinde mutlu bir yaşam sürdüğünü, hal böyle iken, Türk-Çin ilişkilerindeki uyumu kimsenin bozmasına izin vermeyeceğini ifade etti.

Oysa daha bir kaç gün önce Berlin ve Washington yönetimleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde gerçekleşen kapalı oturumda Çin yönetimini, Uygurları temel insani haklarından yoksun bırakmakla suçladı. BBC tarafından yapılan haber ve görüntülerde de ‘mutluluk ve refah içinde yaşayan’ Uygurlardan ziyade hapishaneye benzer ortamlarda zorla tutulan insanlara dair kanıtlar sundu .

Yine BM ve insan hakları örgütleri tarafından yayınlanan bir çok rapor Pekin yönetiminin Uygur Türklerini herhangi bir suçlama yöneltmeden ve yargılamadan kamplarda zorla tuttuğunu, zorla Çin Cumhurbaşkanına bağlılık yemini ettirdiğini, kamplarda işkence yapıldığını, kamplardan sonra ise hayatta kalanların komünist yönetim tarafından yaptırılan fabrikalarda köle gibi ücretsiz olarak çalıştırıldığını ortaya koydu.

Bunu diyen sadece uluslararası toplum mu?  9 Şubat 2019 Tarihinde Türk Dış İşleri yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Keyfi tutuklamalara maruz kalan bir milyondan fazla Uygur Türkünün toplama kamplarında ve hapishanelerde işkence ve siyasi beyin yıkamaya maruz bırakıldıkları artık bir sır değil. Kamplarda alıkonmayan Uygurlar da büyük baskı altında bulunmaktadır”

Aynı tarihlerde AKP Sözcüsü Ömer Çelik de “Uygur Türklerine yönelik keyfi tutuklamaların 1 milyondan fazla Uygur Türkü'nün toplama kamplarında ve hapishanelerde alıkonulması gibi eylemler hiçbir şekilde meşru bulunamaz.”  değerlendirmesini yapmıştı.

George Orwell’in Okyanusya’sında eski söylem, yeni söylem ile çeliştiğinde gazeteler, kitaplar, süreli yayınlar, broşürler, posterler, filmler, ses bantları, karikatürler, fotoğraf ve belgelerin ilgili yerleri “bellek deliğinden” atılarak dev fırınlarda yakılıp imha edilir. Yerine yenileri basılarak arşivlerdeki yerine konur. Bu sayede geçmiş günü gününe, dakikası dakikasına güncellenir ve çelişkiler giderilir. Günün gereksinimleriyle çelişen kayıtlar da silinmiş olur. Böylece partinin ve liderin öngörülerinin ne denli doğru olduğu kanıtlanmış olur. Erdoğan ve arkadaşlarının zikzaklarını “güncellemek”  için devasa bir bellek deliğine ihtiyaç duyulduğu çok açık.

Peki ne oldu da Erdoğan bu sefer “toplama kampları” değil “mesleki eğitim merkezi” diye açıklama yapan Çin Yönetimi ile aynı karede yer aldı. Üstelik Türklük ve Müslümanlık üzerinden siyasetle yürütmesine rağmen.

“Tencere dibin kara seninki benden kara.”

Erdoğan’ın, Türkiye’de kendi emrindeki MİT  ve polisler tarafından yapılan işkenceye karşı da aynı tavrı sergilediğini görüyoruz. Erdoğan yakın tarihte Saray’ın gösterişli salonlarının birinde Yargı Reformu Stratejisinin tanıtımını yaparken “Türkiye işkence ve kötü muameleye sıfır tolerans anlayışını benimsemiş bir ülkedir. Geçmişte hep tartışılan sistematik işkence, kötü muamele geride kalmıştır.” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın Çin yönetimi tarafından organize edilen işkenceyi yok sayan açıklamaları gerçeğe aykırı olduğu gibi, Türkiye hakkında söylediği sözler de inandırıcılıktan uzaktı.

Erdoğan rejimi 15 Temmuz sonrası Anayasa’yı fiilen lağvedip, insan haklarını ayaklar altına aldı. OHAL ile işkencecilere koruma zırhı getirilmesi, gözaltı süresinin 30 güne çıkarılması, savunmanın yok edilmesi devlet görevlileri tarafından yapılan işkencenin Türkiye’nin her tarafına yayılmasını tetikledi. Gözaltına alınan kişilerin işkence ile itirafçı olmasını sağlayanlar, siyasi irade tarafından ödüllendirildi. İşkence iddiaları havada uçuşmasına rağmen, emniyet ve savcılık bu iddialara kulak tıkadı. Yapılan şikayetler hakkında takipsizlik kararları vererek örtbas etti.

Bunun üzerine Birleşmiş Milletler İşkence ve Kötü Muameleye Karşı Özel Raportörü Nils Melzer Adli Tıp uzmanları ile birlikte Türkiye’nin değişik illerinde inceleme yapıp,  yapılan işkenceleri raporlaştırdı. Raporda işkence örnekleri sıralanarak, hükumetin işkenceyi inkar eden söylemleri ile pratikteki uygulamanın taban tabana zıt olduğu ifade edildi. 

Bunun yanında, çok sayıda insan hakkı örgütü ve baroların raporları şu işkence yöntemlerini tespit etti: Türkiye genelinde tekme, yumruk, şiddetli dayak, falaka, nesnelerle darbe, tehdit, sözlü taciz, çıplak bırakmak, tecavüz, uykusuz bırakma, göz kapaklarını bir kaç gün açık bırakma.

Polisin delilleri karartması, işkenceye uğrayanların hakim huzurundaki ifadelerinin zapta geçirilmemesi, mağdurların savcılığa verdiği dilekçelerin takipsizlikle sonuçlanması  işkencecilere fiili dokunulmazlık sağladı. 

Hukuk güvenliğinden hızla uzaklaşan Erdoğan’ın 15 Temmuz rejimi, işkence ile mücadele edip, işkencecileri cezalandırmak bir yana, işkenceyi artık bir ikna yöntemi ve “suçu zorla itiraf ettirme” aracı olarak kullanmakta.

Hedefledikleri kişi aleyhinde delil bulamayınca, suçu itiraf ettirmek için her yolu meşru gören Erdoğan’ın tetikçileri, polis merkezlerinde ve cezaevinde çok sayıda insanın işkence ile ölümüne sebep oldular. Polis merkezi ve cezaevlerinde ölen/öldürülen insanların acısı, anaların ve evlatların bağrını yakmakta. Bu ölümler yandaş medyaya gönderilen iki satır intihar süslü açıklamalarla geçiştirildi. Polisler delilleri kararttı, savcılıklar cinayetleri örtbas etti.

Üniversite öğrencisi bir kızın gözaltına alındığı esnada polis tarafından el ile tacize uğradığı görüntü hala hafızalarda. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun tacizci polisi açığa almak yerine “evladım” diyerek sahip çıktığı, üstüne bir de taciz mağdurunu tehdit etmesi, işkence ve tacizin neden önlenemediğini göstermesi bakımından önemli. 

MİT tarafından kaçırılan insanlardan aylardır haber alınamıyor. Bu insanların ailelerinin resmi makamlara yaptığı başvurular ve yetkililere sorduğu sorular muhatap alınıp cevap dahi verilmiyor. 

Emniyet güçleri Halfeti’de gözaltındaki kişilere elektrik veriyor, dayakla alınlarında açtıkları yarayı zımba ile kapatıyorlar. Gözaltındaki kadınlara saatlerce cinsel tacizde bulunuluyor. 

Dışişleri Bakanlığı bürokratları Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında iken ters kelepçe ile yerlerde sürükleniyor, kafalarına coplarla vuruluyor, cinsel tacize uğruyorlar. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Peki işkenceciler bu cesareti nereden alıyor? İşkence, bir soruşturma yöntemi olarak nasıl yaygınlaştırıldı?

Recep Tayyip Erdoğan’ın OHAL’in ilk zamanlarında sarf ettiği  “Önce bu hainlerin kafasını kopartacağız” sözleri  işkencelere ilham kaynağı oldu.

Akabinde peş peşe çıkarılan OHAL KHK’larıyla insan hak ve özgürlükleri askıya alınarak kuralsızlık kural haline getirildi. Özellikle “işkence edenlere dokunulmazlık” zırhı getiren KHK hükmünün, tereddüt gösteren işkencecileri rahatlatmaya yönelik olduğu sır değil. 

Adı derin devletle, işkence ve cinayetlerle anılan Mehmet Ağar’ın polis içindeki gücü herkesçe bilinir. Ağar yeniden ortaya çıkıp, AKP’ye açık destek verdi. Ağar’ın evladı gibi sevdiği Soylu  İç İşleri Bakanı yapıldı.

Menzil tarikatının köylerde dahi listeler oluşturup Emniyette hızla adam yerleştirdiği artık herkes tarafından bilinmekte. İskenderpaşa tarikatı üyelerinin adliyelerdeki başsavcılıklara getirildiği, sulh ceza hakimlerinin, terör savcılıklarının neredeyse tamamının bu tarikat üyeleri ile doldurulduğu bilinen başka bir gerçek. Her iki tarikat da Erdoğan’ın arkasını kollayıp, gerektiğinde tetikçilik yapmayı görev edindiler. Erdoğan’a destekte “gözünü budaktan sakınmayan” Menzil tarikatı ve İskenderpaşa tarikatı üyelerinin bu örgütlenmeleri de işkencenin yaygınlaşmasının önemli bir etkeni. 

2014 Yılında MİT’e yurt dışında operasyon yapma yetkisi veren düzenleme de işkencenin artmasındaki saiklerden biri olarak sayılabilir. Bu günlerde hukukun üstünlüğü, insan hakları, özgürlükler gibi konularda güya eleştiri yapan bir çok siyasi aktörün MİT kanunu değişikliği gibi Anayasa’ya aykırı bir çok düzenlemeye geçmişte tereddüt etmeden imza attıklarını görüyoruz.

Demokrasinin sağlıklı işlediği ve hukuk kurallarının geçerli olduğu bir ülkede bu skandallarla ülke yer yerinden oynar, medya uzun uzun bu olaylardan bahseder, halk sokağa dökülüp yetkilileri istifaya zorlardı. Türkiye ise uzun bir süredir Tayyip Erdoğan  ve ortaklarının çarpık ahlak ve hukuk anlayışına teslim olmuş durumda.

Sulh Ceza Hakimlikleri projesi adaletin yok edilmesinin önemli basamaklarından birini oluşturdu. Bu hakimliklere “Uzun adam sevici” İskender paşa üyeleri dolduruldu. 

Anayasa Mahkemesi’nin, Gülen mensuplarına ait başvuruları, dilekçeler bile okunmadan şablon formlarla reddettiği artık bilinen bir gerçek. Bu hali ile Türk yargısının işkenceleri ve kötü muameleleri önleme ve işkencecileri cezalandırma konusunda umut vadetmediği ortada. 

Peki hamile kadın, yaşlı demeden suçsuz insanları inancından dolayı hapse dolduran, yakalayamadıkları kişilerin aile fertlerini rehin alan, adeta insanları bezdirip nehirlerden yurt dışına kaçmaya zorlayan işkencecilerin yaptıkları, yanlarına kar mı kalacak?

Elbette hayır...!

İşkence suçlarında zamanaşımı yoktur ve işkencecilere koruma zırhı getiren uydurma KHK düzenlemeleri de geçerli değildir. Ulusal merciler mağduriyetin giderilmesinde umut vaad etmiyorsa, işkencenin önlenmesi için uluslararası merciler ve başka ülke mahkemeleri de yetki kazanabilir. Kaldı ki, uluslararası mercilere yapılan başvurular netice vermeye başladı. Uluslararası mercilere yapılan başvurular günden güne artacağa benziyor. Kartopu gibi...

Önümüzdeki günlerin, Türkiye’deki işkencelerin ve işkencecilerin daha çok gündeme geleceği günler olacağı çok açık. Adalet topaldır, ağır ağır yürür fakat eninde sonunda varması gereken yere ulaşır.

Tuğba Varol / Hukukçu
tugbavarol74@gmail.com
Twitter: @avtugbavarol

[Tuğba Varol] 5.7.2019 [Samanyolu Haber]

İçeriğinde alkol bulunan gıdaların hükmü nedir? [Dr. Ali Demirel]

Özellikle yurt dışında yaşayan okurlarımızın çok sorduğu bir soru bu. Tabiî ki soruyu cevaplandırmak çok yönlü bir araştırma gerektiriyor. Bu konuda yeterli bilgi sahibi olmadığımı yazının başında itiraf etmiş olayım.

Ama bu sorunun mutlaka cevaplandırılması gerekiyordu. Konuyu uzmanına danışalım istedim. Kıymetli arkadaşım İlahiyatçı-Yazar Dr. Yüksel Çayıroğlu bu alanda ihtisas sahibi. Kendisi aynı zamanda “İslam Hukuku’na göre helal gıda” isimli kitabın yazarı. Akademik birikiminin yanında ayrıca saha bilgisi de olan birisi.

Malumunuz bazı ilahiyatçılar, günümüzde gıdalarda alkol kullanılmasına ciddî bir ihtiyaç olduğunu, alkolün kimyevî bir madde olması itibariyle Kur’ân’da haram kılınan sarhoş edici içkilerden farklı olduğu ve alkolün necis olmadığı gibi değişik gerekçeler öne sürerek içinde az miktarda alkol bulanan gıdaların caiz olduğu fetvasını veriyorlar.

Etil alkol meyvelerde de var!

Etil alkolün doğal olarak bazı meyvelerde bulunduğu bir gerçek. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s):

“Üzümden içki yapılır, hurmadan içki yapılır, baldan içki yapılır, buğdaydan içki yapılır, arpadan içki yapılır. Ben sizi bütün sarhoş edicilerden yasaklıyorum.” (Ebû Dâvud, Eşribe 4) buyurarak, adeta bu meyve ve yiyeceklerde fıtrî olarak bulunan alkole işaret ediyor.

Ayrıca bu alkol oranlarını özel işlemlerden geçirip mayalandırmak suretiyle fazlalaştırarak sarhoş edici bir düzeye getirip bunu içmeyi ise haram kıldığı ifade ediyor. Yani burada haram kılınan, alkolü arttırılmış içecektir, sarhoşluk veren içkidir.

Bu konuda Yüksel Hoca, meyve, ekmek, yoğurt, sirke ve turşu gibi gıdaların bir miktar alkol ihtiva ettikleri bilgisinin doğru olduğunu, meyvelerin taze olduklarında neredeyse hiç alkol ihtiva etmeseler de zamanın geçmesiyle birlikte içlerinde bulunan alkol oranının da arttığını söyleyerek şöyle bir örnek veriyor:

“Mesela 4 günlük bir muzun 100 gramında ortalama olarak 0,1 gram etil alkol oluşurken, muz 14 günlük olduğunda alkol miktarı da 1 grama çıkmaktadır. Aynı şekilde üzüm ve elma gibi meyvelerden elde edilen meyve suları çok az miktarda alkol ihtiva etseler de, özellikle sıcak ortamlarda bekletildiklerinde zamanla alkol oranı artmakta ve hatta bir süre sonra kabarcıkların oluşmasından ve koku ve tatlarının değişmesinden de anlaşılacağı üzere sarhoş edici hâle gelmektedirler.”

O halde hiçbir zaman içinde az miktarda alkol oluştuğu ifade edilerek muz, portakal ve elma gibi meyveler haram kılınamaz. Haram kılınan, sarhoşluk veren içkilerdir.

Etil alkolü, gıdalardaki alkole kıyas doğru mu?

Buraya kadar her şey tamam. Sözün burasında şu soruyu soralım:

Gıdalara sonradan alkol ilave etmeyi, bazı gıdalarda kendiliğinden oluşan alkole kıyas etmek doğru bir yaklaşım mı?

Yüksel Hoca, bunun doğru bir yaklaşım olmadığını, zira ikincisinde mahiyeti itibariyle sarhoşluk veren ve dolayısıyla da haram olan bir maddenin kullanıldığını ifade ediyor. Üstelik buradaki kasıt unsurunun da göz ardı edilmemesi gerektiğinin altını çiziyor.

Peki bazıları, etil alkolün kimyevî bir madde olmasından yola çıkarak onu sarhoş edici içkilerden farklı değerlendirebiliyor. Bu konu ile alakalı ise şöyle diyor Yüksel Hoca:

“Evet, etil alkol, C2H5OH formülüne sahip olan ve organik bileşikler içinde önemli bir grup olan alkoller sınıfındandır. Fakat onun nasıl bir madde olduğuyla hükmü arasında doğrudan bir bağlantı kurmak mümkün görünmemektedir. Unutulmamalı ki, etil alkol keyif alma maksadıyla doğrudan içilen bir madde olmasa da, sarhoş edici bütün içkilerin özü ve ruhu konumundadır.

Diğer bir ifadeyle, müskiratın (alkollü içkilerin) haram kılınmasının asıl sebebi, onların etil alkol ihtiva etmeleridir. Çünkü insana sarhoşluk veren, aklı gideren, pek çok organda tahribat yapan asıl madde, içkilerin içinde yer alan etil alkoldür. İçilmesi haram kılınan sarhoş edici bir içkiden etil alkol çıkarıldığında, haramlık hükmü de ortadan kalkacaktır.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğu takdirde, sarhoşluk veren içkilerin haram görülüp de, sarhoşluğun asıl müsebbibi olan etil alkolün caiz görülmesi kabul edilebilecek bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla bizce gıdalara herhangi bir içki katılmasıyla alkol katılmasının hükmünü farklı değerlendirmek isabetli bir yaklaşım değildir.”

Meselenin bir de zaruret boyutu var!

Yani bazı ilahiyatçılar, gıdalara katılan aromaların çözümünde alkol kullanılmasını zaruret, ihtiyaç ya da umum-ı belva (kaçınılması mümkün olmayan zorluk) olarak görüp buna istinaden de bu gıdaların kullanılmasına cevaz veriyorlar.

Yüksel Hoca’ya bunu da soruyorum. Kendisi böyle bir yaklaşıma katılmadığını söylüyor. Zira ne alkol katılan gıdaların tüketilmesi ne de aromaların çözülmesi için alkol kullanılması zaruri değildir. Çünkü günümüzde bir insan, alkolsüz birçok gıda maddesine ulaşabilir. Ayrıca günümüzde “ara çözücü” olarak kullanılabilecek daha başka maddelerin de bulunduğu konunun uzmanları tarafından dile getiriliyor. Alkolün daha yaygın olarak kullanılmasının tek sebebi, ucuz olması. Gıdalara farklı bir lezzet vermek için değişik içkilerin katılmasına gelince, buna ihtiyaç bulunmadığı izahtan varestedir.

Üstelik “zaruret” veya “umum-ı belva (kaçınılması mümkün olmayan zorluk)” gerekçesiyle az miktarda alkol kullanımına müsaade edildiği takdirde hem Kur’ân’ın içkiden uzak durma emri ihlâl edilmiş (Mâide, 90) hem de bu konudaki çözüm arayışlarının önü alınmış olacaktır ki bu da siyaset-i şeriyye açısından doğru değildir.

Konuyla alakalı son söz!

Yüksel Hoca, konuyla ilgili yaklaşımını belirttikten sonra bizim de katıldığımız şu hatırlatmayı yapmayı da gerekli görüyor:

“Netice itibariyle bu konunun modern araştırmacılar arasında ihtilaflı olduğu unutulmamalı. Dolayısıyla bazıları alkol ihtiva eden gıdalardan uzak durma noktasında hassas olsalar da gerek farklı bir içtihadı tercih ettiği, gerekse kanaat-i vicdaniyesiyle bu konuda umum-ı belva olduğunu düşündüğü için bu tür gıdaları tüketmekte bir mahzur görmeyen kimselere karşı da suizanna girmemelidirler. Böylece hem kendi hassasiyetlerinin sevabını almış hem de suizan günahından kurtulmuş olacaklardır...”


BİR SORU-BİR CEVAP

Evde kuş ve akvaryum balığı beslemek doğru mu?

Her şeyden önce şunu ifade edelim ki aslında kuşlar, başta Rabbimizi tanımamıza vasıta olan bir nimet. Onlar, ötüşleri ve şakımalarıyla yaratıcılarına zikirlerini haykıran bir sanat eseri. Rengârenk tüyleri, uçuşları ve duruşlarıyla birbirinden güzel manzaralar sergileyen bin bir nimet...

Özellikle şehir hayatının kendine has tarzı itibariyle bu nimetlerden yeterince istifade edemeyen bazı kimseler kanarya, bülbül, muhabbet kuşu ve papağan gibi kuşları sesleri ve süsleri maksadıyla evlerinde besliyorlar.

Burada o hayvanlara bir zulüm söz konusu olmaz. Zaten bu kuşlar kafeste yaşayabilecek yapıdadırlar. Ciddi bir besleme ve bakıma tâbi olduklarından bir zarara uğramış olmuyorlar.

Nitekim Asr-ı Saadette bu meseleye ışık tutan bir hadise de vardır. Sahabe-i Kiram’dan Enes bin Mâlik’in küçük kardeşinin küçük bir kuşu vardı. Bir seferinde Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bu çocuğu gördüğünde, “Kuşcağıza ne oldu?” diye sormuştu. (İbni Mâce, Edeb, 2)

Bu hadiseden de anlıyoruz ki, kuşu hapsetmek caiz olmasaydı, Peygamber Efendimiz mutlaka onun serbest bırakılmasını emredip bu fiili yasaklayacaktı.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Şöyle ki kuş sevgisi, merakı, hobisi günümüzün büyük bir kısmını almamalı, ibadetimize engel olmamalı, bizi asıl vazifelerimizden alıkoymamalı, işi boş meşguliyete götürmemelidir.

Akvaryum için de aynı şeyler geçerlidir. Birbirinden güzel balıkların yüzüşlerini seyretmek insanı tefekkür ufkuna yükseltecektir. Balıkların dışında diğer deniz hayvanları da aynı kategoriye tabidir.

[Dr. Ali Demirel] 5.7.2019 [Samanyolu Haber]

“Tüh o asrın gayretsiz adamlarına!” [Fikret Kaplan]

Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi istikbalde gelecek nefret ve hakaretten sakınmak için, yani “Tüh o asrın gayretsiz adamlarına!” denildiği zaman tükürüklerin yüzümüze gelmemesi veyahut onları silmek için günümüzün merhamet hissini kaybetmiş vicdansızlarının, dilsiz şeytan kesilen dindarlarının ve onca ağır imtihana rağmen hala intibaha gelmemiş arkadaşlarımızın dikkatlerini çekmek için yazılmış bir arzuhaldir. Mahşerdeki o Büyük Mahkeme’ye sunulmuş bir dilekçedir. 

Müslüman’ım, hümanistim, insan hakları savunucuyum…her şeyden önce bir kalp sahibiyim diyerek yüzüne geçirdiği bir maske altında üç maymunu oynayan insanların sağır kulakları çınlasın!

Birbirinden koparılan annelerin, evlatların…eşlerin iniltileri arşı titretir hale geldi. Sesler hıçkırığa dönmüş, sevinçler sinelerde boğulmuş ve her yanda çığlık çığlık kederin nağmeleri duyuluyor... İnsan hakları çiğneniyor, evrensel değerler ayaklar altına alınıyor ve âdeta mazlumlara kan kusturuluyor. Gözaltında, hastalık pençesinde, karanlık odalarda göklere yükselen âh u efgânı tartacak bir kantar mevcut değil yeryüzünde.

Ama kulaklar hala duymuyor bunları… gözler kör olmuş sanki. 

Ne masum insanların çaresizlik içinde erimesi, ne gözyaşlarının ceyhun olması, ne yüreklerin dağlanması, ne anaların ağlayıp dövünmesi ve ne de babaların bağırlarının yanması merhamet hislerini harekete geçirmiyor, birazcık olsun kalpleri insafa sevketmiyor. Vicdanı ölmemiş bir insanı ızdıraptan kıvrım kıvrım kıvrandıracak her türlü kötülük bir tiyatro sahnesiymiş gibi izleniyor.

Halbuki, böyle acı manzaralar, her şeyden evvel sadece ‘insan’ olmanın gereği akıl taşıyanlara ‘insani’ bazı vazifeler yüklemekte. Buzlar arasında sıkışıp kalan bir penguene, ağaçta mahsur kalmış bir kediye gösterilen acıma duygusu, karanlık, soğuk beton duvarlar arasına boş yere mahkum edilen küçücük bebeklerden, onların çaresiz kalmış annelerinden esirgenmemeli.

İnsan olmanın üzerine, bir de inanç taşıyorsanız sorumluluğunuz kat kat artmakta. Zira, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ): “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, diliyle onun çirkin olduğunu söylesin ve kötülüğün önüne geçsin. Buna da gücü yetmezse, hiç olmazsa, o işin kötülüğünü vicdanında duyup müteessir olsun; çünkü bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.” buyuruyor.

Haksızlığı, iftirayı ve ihâneti gördüğü, duyduğu halde sadece taassup duygusu, âidiyet mülahazası, menfaat hissi gibi sebeplerle suçludan yana çıkmak, hatta tarafsız kalmak, Hakk’ın hükümlerini terk edip nefsânî rey ve şeytanî temâyül ile hareket etmek, Allah katında hâini himaye etme ve savunucusu olup onun vebâlini yüklenme anlamına gelir, diyor Kur’an. 
“Kendi öz canlarına hıyanet edip duranları temize çıkarma adına mücâdeleye kalkışma, sakın onları savunma! Çünkü Allah, hâinlikten sakınmayan ve günahtan çekinmeyen, hıyânete dalmış mücrimleri asla sevmez.” (Nisâ, 4/107)

İnsanlıkta, bilhassa bu hürriyet asrında ve medeniyet dairesinin hemen hemen tamamında hüküm süren “temel hak ve hürriyetler” düsturunu kırmaya, hafife almaya, dolayısıyla insanı küçük görmeye ve onun itirazını hiçe saymaya varan bu cürret hangi kuvvete dayanıyor? Hangi kanuna göre böyle bir muameleyi ortaya koyuyorlar? Belli değil.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaş ortamında bile nasıl insanca davranılması gerektiğini şöyle nasihat ediyor: “Savaş mecburiyetinde kaldığınız zaman, mâbedlere sığınan insanlara ilişmeyin, kadınlara ilişmeyin, çoluk-çocuğa ilişmeyin!..”

Din bu, insan hakları bu… O yüzden, bu yaşananlar karşısında sessiz kalma, alakasız durma, insanlık adına ciddî bir kayıptır.

Gerçek anlamda insan hakları savunucusu olan Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi bir ses verseniz, bir iki adım atsanız hadiseler daha başka cereyan edecek ülkede.

Hiç olmazsa, Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inanmadığı halde sırf haksızlık karşısında dik duran Mut’ım bin Adiyy’ gibi bir duruş sergileseydiniz. Hani, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tâif seferinden dönüşünde bir süre Mekke’ye girememiş, Nahle’de beklemiş ve Kureyş’in önde gelen isimlerinden bazılarına haber göndererek onlardan himâye talep etmişti. Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz, Mut’ım bin Adiyy’in himâyesinde şehre girebilmişti. Nebiler Sultanı, kendisini koruyup kollayacak ve muhalif bir rüzgâr karşısında bunu pazarlık mevzuu yapmayacak emin ve güçlü müminlerin bulunmadığı bir dünyada, insanî vasıfları hâiz bir müşriğin himâyesine rıza göstermişti. Mut’ım, o gece Kutlu Misafirini evinde ağırlamış; sabah olunca da O’nu silahlandırdığı oğullarının arasına alarak Kâbe’ye gitmiş ve O’na emân verdiğini bütün Kureyş’e ilan etmişti.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefa sultanıydı. Mut’ım’in bu iyiliğini gönlüne nakşedecek, asla unutmayacaktı. Evet, Mut’ım bir müşrikti ama hakkın ve iyi olanın savunucusuydu. Bu hadiseden beş sene sonra Bedir’de Müslümanlar galip gelmiş ve bazı müşrikleri esir almışlardı. O zaman Mut’ım çoktan ölmüştü. Allah Rasûlü, onun oğlu Cübeyr’e, esirleri göstererek, şöyle demişti: “Eğer baban sağ olsaydı ve benden bunları hiç karşılıksız serbest bırakmamı isteseydi, sözünü ikiletmez, hemen bırakırdım.”

Evet, Mut’ım bin Adiyy unutulmadığı gibi kendisini insanlığın hayrına adamış Hizmet gönüllülerine yapılan iyilikler de asla unutulmayacak.

Bunun yanında yapılan kötülükler hem bu dünyada hem de ahiretteki o büyük mahkemede hep hatırlanacak!.. Haksızlık karşısında dilsiz şeytan kesilip sustuysanız, alkış tutup zulmü cesaretlendirdiyseniz nasıl bir bahane ileri süreceksiniz? Allah bunun sebebini size sorduğunda ne cevap vereceksiniz?

Bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış ve pek çok ferdi ahirete göç etmiş bir Hizmetteki herkesin kul hakkına girmekten korkmuyor musunuz? Yüce sevdaları için Moğolistan’da, Tanzanya’da, Kazakistan’da, Singapur’da, Rusya’da, Japonya’da… Meriç’te, Ege’de…daha yüzlerce yerde toprağa düşmüş kahramanları nasıl bulup helallik isteyeceksiniz? Herkesin ‘nefsi nefsi!’ dediği o zor Mahşer Meydanı’nda onları karşınızda görünce ne diyeceksiniz? Onların da hakkı var bu işte. Bunun yanında, Allah’ın, peygamberin, dinin, Bediüzzaman Hazretleri’nin ve daha nice peygamber varisinin hakkı yok mu?

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) “gâye-i hayal” olarak resmettiği “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” dediği bu yüce hedefe savaş açanlarla birlikte oldunuz. O yolda canlarını ve mallarını ortaya koyan hizmet gönüllülerini engellediniz, ayaklarına prangalar vurdunuz, aman kalkar diye üstüne taşlar koydunuz. Yarın bu işin Sahibi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ne diyeceksiniz? Allah’a nasıl hesap vereceksiniz? Kur’an’ın hakkını nasıl ödeyeceksiniz?

Terörist diye ilan ettiğiniz; fakat kimi zaman parasızlık nedeniyle üç aile bir evde kalarak, kimi zaman düğününü yapar yapmaz daha evine yerleşemeden okuluna koşarak kimi zaman da altı ay boyunca sadece patatesle yaşayarak destanlara malzeme teşkil edecek hizmetler ortaya koyan bu yiğitler adaletin tam tecelli ettiği O büyük Mahkeme’de sizi bulacak! Ve ne yazık ki, yok olmalarına göz yumduğunuz bu garipleri bulup da ‘Hakkınızı helal edin!’ deme fırsatını da kaçırmış olacaksınız.

Gelecek nesillerin dahi kul haklarını ihtiva eden bu günahları aklı başında kim tasvip edip bu günahlara ortak olmak isteyebilir?

İşledikleri günahları bildiğiniz halde, şeytanî yorumların sevki ve dünyevî çıkar arzusuyla, mücrimleri müdafaa ederek onları kurtarmış olmuyorsunuz, diyor Kur’an. Aksine, onları bütün bütün yaktığınız gibi, vebâllerine de iştirak etmiş, böylece hâinlikle öz canına kıyanlar arasına girmiş ve Şefkat Peygamberi’nin şefaatinden mahrum olmuş bulunuyorsunuz.

“Haydi diyelim, siz bu dünya hayatında onlardan yana tartışma ve savunmaya giriştiniz, iyi de ya kıyamet günü onları Allah’a karşı kim savunacak? Yahut kim onlara vekil olup (yaptıklarının karşılığını ödeyecek)?” (Nisâ, 4/109)

Madem bağlı olduğunuzu iddia ettiğiniz Risaleler adına Hizmet Câmiası hakkında ferman kesiyorsunuz, o halde Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin zulümler karşısında asla boyun eğmediğini ve dilsiz şeytan kesilip kalmadığını hatırlatmakta fayda var. O sonucu ne olursa olsun Hakk’ı savunmuştur. Bakın bize şöyle hitap ediyor:

‘Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.’

İşte, bütün bunlardan sonra diyoruz ki:
Ey masum insanlara düşmanlık besleyenler ve ağzını, kulağını, gözünü kapatıp zulümleri reva görenler, çok büyük bir yanlışa ve günaha girdiniz. Masum bir kitleyi, milyonları, sırf geçici bir dünya metaı karşısında hedef alarak korkunç bir cinayet işliyorsunuz.  Aileleri parçalayıp ocaklar söndürdünüz. Kin ve nefret tohumları ekip büyüttünüz. Siz sadece Hizmet camiasına değil, evrensel hukuka, medeniyete, kısacası insanlık değerlerine savaş açtınız.

Rabbim daha mühletini tamamlamamışken, gelin vazgeçin! Fırsat varken tarih karşısındaki büyük hatalardan kurtulun. İnsan olmanın özüne dönün. İslam’a dokuz asır hizmet etmiş bu mübarek topraklarda güçlü sesler yükselirse insan hakları kolayca çiğnenemeyecek, evrensel değerleri ayaklar altına alınmayacak ve mazlumlara kan kusturulmayacak.

Bu mazlum hizmet gönüllülerinin daha fazla zulme maruz kalmasına göz yummayın. Sadece bir hırstan doğan nefrete kapılıp insanlığın geleceğini heba etmeyin. Aksi halde yaptıklarınız unutulmayacak ve tarihin siyah sayfalarında yüzyıllarca zulmünüzle anılacaksınız.

 “Aman vermeyin, vurun, iflahlarını kesin!” çığırtkanlıklarıyla dolu rezalet diyebileceğimiz kâbus gibi bir rüyada kendinizi güçlü, kuvvetli ve haklı görüyorsunuz belki bugün… Ama, o rüyadan uyandığınız zaman anlayacaksınız ne türlü bir bayrak dalgalandırdığınızı; şeytanın bayrağı mı, Hazreti Rahman’ın bayrağı mı? 

"Herkes beklemede! Siz de gözleyin bakalım! Doğru yolu tutanların, hidâyete erenlerin kim olduğunu yakında anlayacaksınız!" (Ta Ha Suresi, 135)

Diğer yandan, arkadaşlarımıza gelince onlara da şunu hatırlatmakta fayda görüyoruz:
İnsanın, başına gelen musibetleri kendinden, kendi nefsinden bilmesi onun imanının olgunluğundan kaynaklanır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de:
“Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisa Sûresi, 4/79)  “Başınıza ne musibet geldi ise, o, ellerinizin kazancı iledir; kaldı ki Allah çoğunu da affediyor.” (Şûra Sûresi, 42/30) gibi ayetlerle bu hususa işaret etmiştir.

Bu ve benzeri ayet-i kerimelere bakıldığında ve kâinatta cereyan edip duran hâdiseler süzülüp satır satır incelendiğinde görülecektir ki, başımıza gelen bu ağır imtihanların, sevimsiz hâdiselerin hiçbirini rastlantıya vermenin, onların başıboş olduğunu düşünmenin imkânı yoktur. Çünkü bütün o hâdiselerin arkasında onlara hükmeden ve onları en ince hikmetlerle varlık sahasına çıkaran bir Hakîm vardır. İşte Bediüzzaman Hazretleri bir insan-ı kâmil tavrıyla, maruz kaldığı bütün eza ve cefaların, katlanmak zorunda bırakıldığı bütün elemlerin sebeplerini dışarıda değil kendi içinde, başka bir ifadeyle Allah (celle celâluhu) ile olan münasebetlerinde aramıştır.

Bu yüzden, bir mü’minin muhasebe duygu ve düşüncesine sahip olması, kendisiyle yüzleşip hesaplaşması Kur’ân ve Sünnet açısından çok önemli bir telakkidir.

Bediüzzaman Hazretleri, bu dinamikleri çok iyi kullanarak maruz kaldığı çeşit çeşit bela ve musibetler karşısında dimdik ayakta durmuş ve ömrünün sonuna kadar imana ve Kur’ân’a hizmet mücadelesini devam ettirmiştir. O, kendi ülkesinde sürgünlere maruz bırakılmış… hapishanelerde tecritte tutulmuş… mahkeme mahkeme dolaştırılmış… vatandaşlık haklarından mahrum edilmiş… din, düşünce ve vicdan hürriyeti engellenmiş… esaret zindanlarında zehirlenmiş… en yakınlarıyla bile konuşmasına müsaade edilmemiş.. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele görmüş.. hâsılı, “Eğer dinim beni intihardan menetmeseydi, bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” diyecek kadar türlü türlü eza ve cefalara maruz kalmış birisidir. Evet, yaşadığı hayat şahittir ki, o, dünya zevki namına bir şey tatmamış, duymamış, yaşamamış, tam aksine bin bir çile ve ızdırap içinde bir ömür geçirmiştir. Hiç şüphesiz bütün bu muameleler ona kasıtlı olarak, haksız yere ve zalimane yapılmıştır. İşte bunca gâile ve musibet karşısında bile o, “Neden bütün bunlar benim başıma geldi?”, “Bu zalimler neden bana zulmedip duruyorlar?”, “Niçin bu musibetler bir türlü yakamı bırakmıyor?” demek yerine, derin bir muhasebe ve iç hesaplaşması içine girerek “Demek benim suçum, hizmet-i Kur’âniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma alet yapmakmış.” diyerek kendine yöneliyor ve tam bir tevekkül, teslim ve tefviz içinde bir tavır ve duruş sergiliyor.

Bu duruşta başkalarını suçlama, onlarla kavga etme ve –hafizanallah– kaderi tenkit etme gibi musibetleri ikileştiren kayıplar yoktur. Aksine gelecek adına sağlam ve güvenilir adımlar atabilmenin teminatı vardır.

O, hiçbir sûrette ulvî hakikatleri kendi şahsına alet yapmamış; iman ve Kur’ân hizmeti karşısında maddî-mânevî hiçbir beklentiye girmemiştir; girmemiştir zira ihlâsın zedelenmemesi, o dupduru hakikatlerin nefsî bir kısım mülâhazalarla kirlenmemesi için müthiş bir irade ortaya koymuş, bir aşkınlık sergilemiş ve böylece kendisinden sonra gelenlere rehber ve örnek olmuştur. Dolayısıyla Din-i Mübîn-i İslâm’a hizmet etmeye adanmış ruhlar, hizmetlerini sadece Hak rızasına bağlayıp kendilerini unutabildikleri ölçüde Hazreti Üstad’ın ve Hocaefendi’nin yolunda hak ve hakikate tercümanlık yapmış olacaklardır.

Birbirimizin devrilmesine meydan vermememiz için oturduğumuz, kalktığımız, gezdiğimiz, tozduğumuz yerleri mutlaka sohbet-i Canan hesabına değerlendirmeliyiz. Fuzuli konuşmak yerine açıp bir kitap okuyarak, müzakeresini yaparak zamanı israf etmekten kurtulmalıyız. Deme damara dokundurmadan, eksik ve yanlışlarımızın muhasebesini yapmalı ve olgunlaşmaya bakmalıyız. Say u gayretimizle Hizmet’in bir ucundan hala tutabiliyorsak bu ihsan bize yeter.

Bilindiği üzere, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz Müslüman olmuş ancak müellefe-i kulûb olarak gördüğü bazı Mekkelilere ganimetten pay vermesi ensar-ı kiramdan bazı gençleri rahatsız etmişti. Onlardan birkaçı şöyle demişti: “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor.” Durumdan haberdar olan Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm), Ensar’ın tamamını toplayarak, bu sözü söyleyenlerin yüzlerine vurmadan umuma bir konuşma yapmıştı. Evvela Cenâb-ı Hakk’ın kendisini onlara bir nimet olarak gönderdiğini hatırlatarak şöyle buyurmuştu: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr u zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara her seslenişinde, Ensar da, “Evet, minnet ve şükran Allah’a ve Rasûlü’nedir.” diyordu. O Rehber-i Küll Muktedâ-i Ekmel Efendimiz de (aleyhi ekmelüttehâyâ) her zamanki gibi yine taşı gediğine koymuş ve konuşmasını şöyle tamamlamıştı: “Ey Ensar topluluğu! Herkes evine deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmeye razı değil misiniz?” Bunun üzerine Ensar-ı kiram efendilerimiz gözyaşları içinde, “Razı olduk!” deyip teslimiyet ve memnuniyetlerini ifade etmişlerdir.

İşte, ey Hizmet-i Kur'aniye’de arkadaşlarım! Yaşadığımız bu zor hadiseler içinde bunca savrulanlar, devrilip gidenler varken, Cenab-ı Hakk’ın, fikirlerinizi bulandırmadan Kur'an hizmetinde sizleri sabit-kadem bir sadakatle korumasına razı değil misiniz?

Madem razıyız o halde, hayatımızı tefekkür, tedebbür ve tezekkürle değerlendirmeli; Sohbet-i Canan’la derinleştirmeli; sürekli kitap okuma, zikr u fikirde bulunma cehdi sergilemeli ve Allah’ın inayetiyle bu vesileler sayesinde hep canlı kalmalıyız. Hemen her konuyu evirip çevirip O’na getirmek suretiyle kurbet ufkuna yürümeliyiz. Böylece gönüllerimize asıl meselelerimizin gurbetini, yalnızlığını ve yetimliğini yaşatmamış oluruz.

[Fikret Kaplan] 5.7.2019 [Samanyolu Haber]

Acı gerçek: Türk öğrenciler okuduğunu anlayamıyor

Uluslararası ‘PISA’ ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan ‘Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi’ araştırmasında 8’inci sınıf öğrencilerin yine başarılı olamadığı ortaya çıktı.

Karar gazetesi yazarı Taha Akyol, söz konusu araştırmaya dair bir yazı kaleme aldı. 8’inci sınıf öğrencileri üzerinde belirli başlıklarda yapılan araştırma sonucunun iç açıcı olmadığını belirten Akyol, şu bilgileri paylaştı:

“Öğrencilerin yüzde 16.4’ü matematikte dört işlem sorularını çözemiyor, basit hesaplamalar yapamıyor.

Türkçe’de ise öğrencilerin yüzde 66.1’i orta düzey ve altında. Bu öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor.

Fen bilimlerinde öğrencilerin yüzde 86’sı, sosyal bilimlerde yüzde 65.3’ü orta ve alt düzeyde. Yüzde 39. 8’i vücuttaki organların görevini bilmiyor, iki farklı olay arasında bağ kuramıyor…”

Öğrencilerin eğitim ve öğretimde yaşadığı sorunların sebeplerine dair değerlendirmelerde de bulunan Akyol, “Bütün bunların temelindeki esas zihnî sorunumuz ‘neden-sonuç ilişkisi kuramıyor’ olmak.” dedi.

Dönemin zihniyeti ile gelişmişlik arasından önemli bağlantı olduğunu belirten Akyol, şöyle devam etti: “Zihniyetle, eğitimin niteliğiyle gelişmişlik arasındaki ‘nedensellik bağı’nı görüyorsunuz. Okuduğunu anlayan ve yorumlayan, fen ve matematikte Uzak Doğu’lu akranlarıyla yarışan nesiller yetiştiremeden gelişmiş toplum olmak mümkün değildir.”

[TR724] 5.7.2019

Cumartesi Anneleri bu sefer ‘siyah transporter’ mağdurları için Galatasaray Meydanı’nda

Doksanlı yıllarda ‘Beyaz Toros’larla kaçırılanların yakınlarının hak aramak için oluşturduğu Cumartesi Anneleri 745. haftalarında bu sefer son birkaç yıldır hukuksuzca kaçırılanlar için bir araya gelecek. Özellikle 15 Temmuz sonrası ‘Siyah Transporter’larla kaçırılan Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Mustafa Yılmaz ve Salim Zeybek için bir araya gelecek olan Cumartesi anneleri “Bu kişiler Nerede? sorumuza cevap verin!”  diyecek.

Cumartesi Anneleri tanıtım afişlerinde “sizi de “herkes için hukuk, herkes için adalet ”diyen sesimize eşlik etmeye çağırıyoruz.” mesajı verdi.

Cumartesi anneleri ‘Siyah Transporter’ mağdurları için 6 Temmuz Cumartesi günü saat 12:00’de yine Galatasaray Meydanı’ndan olacak.

Eşi yanındayken kaçırılan Betül Zeybek: Cumartesi Anneleri’ni daha iyi anlıyorum

Çocukları ve kendisinin yanındayken, kaçırılan eşi Salim Zeybek’ten dört aydır haber alamayan Betül Zeybek, Cumartesi Anneleri’ni daha iyi anladığını söyledi.

Mezopotamya Ajansı’ndan Berivan Altan’ın haberine göre, Zeybek, “Cumartesi Anneleri eylem yaptığında ben çocuktum. Sonra o annelerin çocuklarının gözaltında kaybedilmesi olayını duymuştuk. Şimdi yaşadıklarımla birlikte onların neler çektiğini daha iyi anlıyorum” diye konuştu.

Salim Zeybek’le birlikte altı kişi daha birkaç gün arayla kaçırıldı. HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, konuyu sık sık gündeme getirip Meclis’e taşısa da henüz ne İçişleri Bakanlığ’ından ne de Emniyet’ten kaçırılan kişilerle ilgili bir açıklama gelmiş değil.

Betül Zeybek, eşi ve kendisinin OHAL Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) ile ihraç edildiğini söyledi ve kaçırılma gününde yaşadıklarını anlattı.

Eşinin hakkında yakalama kararı nedeniyle İstanbul’da kaldığını, 21 Şubat’ta kiraladıkları araçla eşiyle görüşmeye gittiğini anlatan Betül Zeybek, şunları söyledi:

“Eşimin kiraladığı araç otobanda ters güzergaha girdi ve kaza yaptık. Kaza yapıp, durduktan sonra çocukları güvenli bir kenara çekmek isterken arkamızdan birden fazla aracın durduğunu ve ateş ettiklerini duydum.

Çocuklarım yanımda diye bağırdıktan sonra durdular. Çocuklar ile beni bir kenara ayırıp, eşimi bir kenara ayırdılar. Eşime ‘yat yat’ diye bağırdıklarını hatırlıyorum. Elleri hep silahlıydı. 10-15 kişi vardı ve hepsi sivildi. Kimsiniz diye sorduğumda ‘Edirne Emniyet’ diye bağırdıklarını hatırlıyorum ancak ısrarla kimlik sormama rağmen göstermediler. Sonrasında eşimi tartaklayarak, bir araca bindirdiler. Niye ayırıyorsunuz madem emniyetsiniz bizi birlikte alın dediğimde ‘biz sizi buluşturacağız.”

Kaçıranlardan bir kişinin kimliğinde, hatırladığı kadarıyla Yunus Kaç yazdığını belirten Betül Zeybek, savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını kaydetti.

Yolda ilerlerken farklı bir araca aktarıldıklarını kaydeden Betül Zeybek, yol boyunca aracın plakasının değiştirildiğini de ifade etti.

“Arabada bulunanlardan biri ‘Eşin kolay kolay emniyete gidemez önce bizim elimizden geçmesi lazım. Biz devletiz’ dediler” diye konuşan Betül Zeybek, “Kendim kamera görüntüleri buldum. Onları da savcılığa teslim ettim. Görüntüler de bizim içinde bulunduğumuz araçlar belli. Sonrasında Edirne Jandarma’yı aradım. Kaza yaptığımızı varsa tutulan raporları istedim ertesi gün gelirseniz ayrıntılı bilgi alırsınız dediler. Ancak belge verilmedi. Karakolda eşimin kayıp başvurusunu dahi almadılar” dedi.

Ankara Emniyeti’nin kendisine, “Eşinizle ilgili hiçbir işlem yapmıyoruz” dediğini kaydeden Betül Zeybek, Anayasa Mahkemesi (AYM), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kamu Denetçiliği Kurumu ve İnsan Hakları Derneği (İHD) gibi kurumlara başvurduğunu da sözlerine ekledi.

[TR724] 5.7.2019

Yüksek hızlı tren kazasında bilirkişi raporu: Hat bitmeden açıldı, facia yaşandı [İlker Doğan]

Ankara’da 9 kişinin hayatını kaybettiği Yüksek Hızlı Tren (YHT) kazasıyla ilgili bilirkişi raporu ihmali gözler önüne serdi. 9 üst düzey TCDD yöneticisinin kusurlu bulunduğu raporda, kazanın üç ana nedenden kaynaklandığı vurgulandı. Kazanın en önemli sebebi, ‘hattın eksikleri olduğu halde açılması, diğer bir ifade ile hattın açılması için acele edilmesi’ olarak kayda geçti.

Ankara- Konya seferinin yapıldığı YHT ile raylarda kontrol için bulunun kılavuz trenin çarpışması sonucu 13 Aralık 2018’de 06.30 sıralarında meydana gelen kazayla ilgili bilirkişi raporu tamamlandı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmada oluşturulan bilirkişi heyetinin raporunda kazanın meydena geliş sebepleri tek tek sıralandı.

Eskişehir Teknik Üniversitesi Raylı Sistemler Programı öğretim üyelerinden oluşan 3 kişilik bilirkişi heyetinin 12 sayfalık raporu, savcılığa gönderildi.

“TCDD GENEL MÜDÜRÜ KUSURLUDUR”

Söz konusu raporda, kazanın 3 ‘kök’ nedeninin bulunduğu, birinci nedeninin, hattın eksikleri olduğu halde işletmeye açılması olduğu kaydedildi. Raporda, “Ankara-Sincan hızlı tren hattını imalatı tamamlanmadan, ETCS/ERTMS sistemi gerekleri olmadan işletmeye açtığı için TCDD Genel Müdürü İsa Apaydın kusurludur. Kazanın birinci ‘kök’ nedeni, hattın eksikleri olduğu halde açılması, diğer bir ifadeyle hattın açılması için acele edilmesidir.” ifadeleri kullanıldı.

YANLIŞ TRAFİK YÖNETİM SİSTEMİ

TCDD hatlarının yarıdan fazlasında trafiğin Trenlerin Merkezden İdaresi Sistemi (TMİ) ile yönetildiği, yönetmeliklere ve uluslararası talimatlara uyulduğu sürece YHT setlerinin sinyalsiz hatlarda işletilmesinin mümkün olduğu belirtildi. “Yanlış bir trafik yönetim sistemi kurulması kazanın ikinci ‘kök’ nedenidir.” denildi. Genel Müdür Yardımcısı Ali İhsan Uygun, TCDD Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Mükerrem Aydoğdu ile Trafik ve İstasyon Dairesi Başkanlığı Şube Müdürü Recep K.’nın kusurlu olduğu aktarıldı.  Hattın açılması kararı ile ilgili yapılması gereken ilk risk analizinin de yapılmadığı kaydeldi: “Eğer hattın ETCS/FRTMS olmaksızın işletmeye açılması ile ilgili bir risk analizi yapılsaydı muhtemelen açılmaması yönünde karar verilecek ve bu başlık altında sonradan yapılması gerektiği düşünülen hiçbir risk analizine gerek kalmayacaktı.”

3’ÜNCÜ KÖK NEDEN: MANEVRALARIN KAYDIRILMASI

Raporda, 6 Aralık 2018 tarihli yazı ile trenlerin Ankara batıda bulunan makasların elle tanzim edilerek, kabul ve sevk edilmesinin talep edildiği ve bunun onaylandığına dikkat çekildi. YHT manevralarının doğudan batıya kaydırılmasından 4 gün sonra kazanın meydana geldiği belirtilerek, “Manevraların doğudan batıya alınması kazanın üçüncü ‘kök’ nedenidir. Bu kararın alınmasında sorumluluğu bulunan TCDD Genel Müdür Yardımcısı İsmail Ç, 8’inci Bölge Müdürü Duran Y, 8’inci Bölge Servis Müdürü Ünal S, 8’inci Bölge Servis Müdür Yardımcısı V. Ergün T. kusurludur.” ifadelerine yer verildi.

MAKASÇI VE MAKİNİST DE KUSURLU

Soruşturma kapsamında 3 tutukludan 1’i olan, tren teşkil memuru (makasçı) Osman Yıldırım’ın, hat-1’den vermesi gereken yolu hat-2’den vermesi nedeniyle kusurlu olduğu kaydedildi. Sinyalsiz işletmecilik yapılan hatlarda, makasın, istasyonun hangi yoluna düzenlendiğini gösteren makas feneri olması gerekirken, Ankara- Sincan hattında makas feneri bulunmadığına değinildi. Raporda, “Kamera görüntülerinden Osman Yıldırım’ın makasa uzaktan baktığı ve doğru yolda olduğunu düşünerek geri döndüğünün kanaati oluşmuştur. Kazada ölen makinist Adem Yaşar’ın, hat-1’den gitmesi gerekirken hat-2’den gittiğinin farkında olmaması ya da bunu önemsememesi kazaya neden olmuştur. Adem Yaşar, 6 dakika boyunca yanlış hattan gittiğini fark etmemesi, fark etse bile bunu önemsemeyerek treni durdurmaması nedeniyle kusurludur.” denildi.

MAKASÇIYA İŞBAŞI EĞİTİMİ VERİLMEDİ

Makasçı Osman Yıldırım’a, eğitim verilmeden işbaşı yaptırıldığı için Ankara Gar Müdürü Talip Ünal ve Müdür Yardımcısı Vekili Kadir Oğuz’nun kusurlu olduğu da raporda kaydedildi. Emniyet yönetim sisteminin doğru çalışmadığı için TCDD Genel Müdürlüğü EKAY Daire Başkanı Tuna Aşkın’nın da kusurlu olduğu vurgulandı.

SADECE 3 TUTUKLU VAR

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, tren teşkil memuru Osman Yıldırım, hareket memuru Sinan Yavuz ve kontrolör Emin Ercan Erbey mahkemece tutuklanırken, TCDD 8’inci Bölge Müdürü Duran Y., YHT Gar Müdür Yardımcısı Kadir O. ve YHT Gar Bölge Müdürlüğü Trafik ve İstasyon Yönetimi Servis Müdürü Ünal S.’nin de şüpheli sıfatıyla ifadeleri alınmıştı.

[İlker Doğan] 5.7.2019 [TR724]

Brezilya’nın büyük ‘lüks’ sıkıntısı! [Hasan Cücük]

Futbol denince akla ilk gelen ülkelerin başında Brezilya gelir. ‘Her Brezilyalı futbolcu olarak doğar’ sözü ülkede bir darb-ı meseldir. Pele, Zico, Romario, Ronaldo, Rivaldo, Roberto Carlos, Ronaldinho, Kaka ve Neymar gibi dünya çapında yıldızlar yetiştiren Brezilya, mevzu kaleci olunca sessizliğe bürünür. Dünya çapında ünlü bir Brezilyalı kaleci yok gibidir. En ünlüleri Dida ve Claudio Taffarel’dir. Yıllarca dünya çapında bir kaleci yetiştiremeyen Brezilya’nın bugünlerde ciddi bir sıkıntısı var. Sıkıntının adı; aynı anda çok kaliteli iki kaleciye sahip olması!

Neymar’ın sakatlığından dolayı yer bulamadığı Brezilya’nın Copa America kadrosuna yakından baktığımızda en pahalı oyuncu olarak Barcelona formasını giyen Philippe Coutinho’nun olduğunu görüyoruz. Barcelona’da aradığını bulamasa da Coutinho, değerinden fazla birşey kaybetti. Bu oyuncuyu pahalılıkta Liverpool formasını giyen iki oyuncu takip ediyor. Biri Roberto Firmino diğeri ise Alisson Becker. Firmino, Mane ve Salah’la birlikte Liverpool’un öldürücü gol silahları arasında yer alıyor. Alisson ise kaleci. Brezilya tarihinde görmeye alışık olmadığımız, bir kalecinin değer olarak diğer mevkideki oyuncuların önünde olmasıdır. Sadece Alisson değil. Bu oyuncunun yedeği olan Ederson içinde biçilen değer tam 70 milyon Euro. Premier Lig şampiyonu Manchester City kalesini koruyan Ederson, Alisson’la birlikte sadece pahalılıkta değil, kalitede de dünyanın en iyileri arasında bulunuyor.

Alisson 26, Ederson 25 yaşında. Her iki eldiveninde daha önünde uzun yıllar var. Kalede iki güçlü eldivenin rekabeti Brezilya milli takımına güç katıyor. Yıllarca orta saha ve forvette star isim yetiştiren Samba ülkesi uzun futbol tarihi boyunca ilk kez aynı anda iki kaliteli eldivene sahip olma lüksünü yaşıyor.

Brezilya ev sahipliğini yaptığı 46. Copa America’da finale yükselirken, kaleci Alisson ortaya koyduğu performansla tarih yazmaya devam ediyor. Brezilyalı eldiven sahaya çıktığı son 9 karşılaşmada kalesini gole kapatarak büyük bir başarıya imza attı. Becker, Anfiled Road’da Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona karşısında sahaya çıktığı ve takımının 4-0’lık skorla sahadan galip ayrılarak adını finale yazdırdığı tarihi maçtan bu yana kalesinde gol görmedi. Bu 9 maçta Messi, Suarez, Harry Kane gibi dünya çapında forvetler Alisson’a geçmeyi başaramadı. Alisson, Messi’ye karşı sadece Barcelona formasıyla kalesini gole kapatmadı. Copa America, yarı finalinde Brezilya – Arjantin eşleşmesinde gülen taraf 2-0’lık skorla Sambacılar olurken, Messi bir 90 dakika da daha Alisson’a gol atmayı başaramadı. Milli forma ile çıktığı son 6 maçta ise kalesinde gol görmedi.

Liverpool’un Roma’dan temmuz 2018’de 62,5 milyon Euro ödeyerek kadrosuna kattığı Alisson, dünyanın en pahalı kalecisi ünvanını elinde bulunduruyor. Liverpool kalesini sezon boyunca tüm maçlarda koruyan Alisson, kalesinde 22 gol gördü. 21 maçta ise rakip forvetler, Alisson’u geçmeyi başaramadı. Sezon boyunca Liverpool formasıyla tüm kulvarlarda 51 maçta kalesini koruyan Alisson, 27 maçta kalesinde gol görmedi. 51 maçta ise toplam 34 gol yedi. Liverpool, Şampiyonlar Ligi kupasına uzanırken Alisson 13 maçın tamamında da kalesinde yerini aldı. Bu maçların 6’sını gol yemeden kapattı. Alisson, 36 kez milli formayı giydi.

Alisson’un kalesini koruduğu Brezilya’nın yedek kulübesinde bir başka dünya yıldızı Ederson oturuyor. Ederson, Brezilya kalesini sadece 4 maçta korudu. Bunlardan 4’ü dostluk, biri ise Dünya Kupası eleme grubu maçları oldu. Talihsizliği önünde Alisson gibi bir kalecinin olması oldu. Milli takım kalesi için rekabette olan iki eldiven, Premier Lig’de de şampiyonluk yarışınde rekabetteler. Temmuz 2017’de Benfica’dan 40 milyon Euro’ya Manchester City’ye transfer olan Ederson, Pep Guardiola’nın uzun yıllar aradığı bir kaleci olduğunu ortaya koyduğu performansla gösterdi. İki sezonda City kalesini 74 maçta koruyan Ederson, 37 maçı gol yemeden tamamladı. Toplamda ise 49 gol yedi. Toplamda ise 100 maçta City formasını giyen Ederson, 49 maçı gol yemeden tamamladı. Üst üste iki sezondaki şampiyonlukta önemli rol oynadı.

Brezilya dünya çapında iki kaleciye sahip olmanın lüksünü ve sıkıntısını yaşıyor. Bakalım Alisson – Ederson rekabetinde hangisi öne çıkacak. Şimdilik Alisson önde.

[Hasan Cücük] 5.7.2019 [TR724]

Uluslararası hukuka direnen yargı düzelir mi? [Ramazan Faruk Güzel]

“Yargı bağımsızlığı” noktasında dip yapan Türkiye’de artık mahkemeler, uluslararası yargı kararlarını da yok saymaya başladı.

“Erdoğan yargısı varken BM Kararı da ne oluyormuş!” başlıklı yazımızda, MİT marifeti ile Malezya’da kaçırılan 2 eğitimcinin yargılandığı davalarda mahkeme başkanının BM Kararı’nı nasıl görmezden gelmeye çalıştığını irdelemiştik.

Eğitimci İsmet Özçelik’in duruşması 04 Temmuz’a ertelenmişti. Sanık Özçelik’in ailesinden aldığım bilgiye göre, geçtiğimiz Perşembe günkü duruşmaya polis zoruyla getirilen bir tanık dinlendi. 27 Haziran’daki duruşmaya çağrılmasına rağmen gelmeyen, ancak son yapılan duruşmaya polis eşliğinde çıkarılan ‘tanık’ “Ben İsmet Özçelik ile 2008’den sonra görüşmedim” ifadesini kullanmış. O tarihten önce sanığın öğrencilere burs ayarladığını duyduğunu aktarmış!

BM Mahkemelerine konu olan İsmet Özçelik’in, bu kadar zaman süren yargılamasında şu ana kadar elde edilebilen tek delil bu olmuş oldu: “Sanığın öğrencilerine burs ayarladığını duyduğunu” iddia eden bir tanık! Diğer tanıkların hepsi ifadelerinden vazgeçmişti. Bu sanık da vazgeçse de mahkemeye zorla getirilip kendisinden böyle üstünkörü bir ifade alınmış vaziyette…

Mütaalasına başvurulan duruşma savcısı da Özçelik için “örgüt üyeliği ve terör propagandasından” ceza istemiş, eldeki bu son dakika deliline de istinaden… Ve duruşma 25 Temmuz’a ertelenmiş. “15 Temmuz” goygoyunun akabinde nasıl bir kararının çıkacağını tahmin etmek zor değil!

Duruşma sonrası sosyal medyada duygularını paylaşan İsmet Özçelik’in oğlu Suat Özçelik:

“Daha dün ifadelerini geri çeken tanıklardan birisi aleyhte ifade vermiş. Allah’ın adaletine güveniyorum. Ahirette bu durumu yaşatanlardan alacağım bütün haklarımı Rabbim bu ahlaksız adamları cezasız bırakmasın inşallah!” diyordu.

Bu devam eden yargılama bağlamında yargının durumunu kendisine özelden sordum oğul Özçelik’in sözleri çok kayda değer:

“Türkiye’de yargı; önündeki dosyaya göre değil, aldığı talimata göre işliyor kanaatimce. Savunma makamının gayretleri veya masumiyeti pek de önemli değil. İnsanlara tanıklık yaptırılarak cezalar kesiliyor. Eldeki tek somut dedikleri delilleri tanık. O tanığın da direk ilişkisini açıklayacak hiçbir delil yok. Sadece ifadeler.

Somut delil ortaya koymadan en güçlü delili bu tek tanıklık üzerine kuruyor mahkeme…”

Babasının son duruşmasına dair umudunu halen yitirmediğine dair de:

’’Daha dava sonuçlanmadı halen verilecek olan adil bir kararın ümidini yaşıyorum.” ifadelerini kullandı.

YARGININ ÜRKEKLİĞİ…

“Erdoğan yargısı”nın AİHM konusundaki ikircikli durumları da (Demirtaş davasındaki gibi) ortada… Acaba yargı, gerçekten buna böyle inandığı için bu şekilde konum alıyor, yoksa bazı endişelerle ve kaygılarla mı hareket ediyor..?

Sorunun cevabı belki de şu ‘İstanbul seçiminin iptaline karşı çıkan YSK üyesinin eşine ‘tayin’ başlıklı haberde gizli! Malum, son dönemlerin en flaş gündemi İBB seçimleri idi. E. İmamoğlu’nun 31 Mart’ta kazandığı seçim –adeta bir yargı darbe ile- YSK kararı ile iptal edilmişti.

YSK, 4’e karşı 7 oyla iptal ederken, İstanbul seçiminin iptal edilmemesi yönünde oy kullanan dört YSK üyesinden biri de kıdemli hâkim Kürşat Hamurcu idi ve onun eşi Şahizer Hamurcu, talep etmediği halde başka bir mahkemeye atanmış bu hengamede!

Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yaz kararnamesiyle Şahizer hakimin Urla hâkimliğinden, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi üyeliğine atanması ‘terfi‘ gibi görünse de teammüllere göre öyle olmadığı, görev değişikliğinin ‘terfi‘ olabilmesi için teamülen, kişinin talep etmesi gerektiği bilinir… Ki bilen bilir, böyle bir dönemde bu tayinin ne demek olduğunu!..

Hamurcu ailesinin başına gelenler en hafifi… Bundan önce (şu son 4-5 yıl içinde) muhalif kararlar verdikleri ya da verebilecek durumda oldukları için yargı mensuplarının başına neler geldiğini dünya gördü! (Bunu hakkel yakin yaşamışlardan birisi olarak bunları kaleme almaktayım.)

Geçen hafta Türk yargısının dip yaptığı noktalardan idi ve bu durumu ‘Türkiye’nin ‘Black Friday’i: AYM, Yücel, Akşener, MİT TIRları’ başlıklı yazımızda değerlendirmiştik. Aynı güne sıkıştırılan yargı skandallarından birisi de; Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) sitesinde Cemaat davalarında verilecek cezaların baştan tarifelere tabi tutulması idi. Zaten Adalet Bakanlığı ve HSK’nın da mahkemelere gönderdiği talimatlarda “Cemaat davalarında karar verirken merkeze sorma” şartı da vardı. (Bu skandal da kamuoyuna yansımış ama yeterince yer bulamamıştı.)

Şimdi, AYM’de “yargı bağımsızlığı”nı yok eden böyle talimatlar olduğu yerde AYM’de ve yerel mahkemelerde aykırı kararlar vermesi söz konusu olabilir mi ki?!

İşin aslı şu ki bu şablonlar, merkezden AYM’ye dayatılan bir tarife. AYM’nin 2 üyesi halen hapiste, hatta AİHM’nin kararına rağmen… Hapisteki AYM üyesi Alparslan Altan’ın oğlu Eren’in hastalığına ve ailesinin o kadar mağduriyetine rağmen… Üyesine sahip çıkamayan AYM’nin böyle bir şablon dayatmasına direnememesi normal (!)

Peki yargı bu kadar baskı altında iken ve bağımsız karar verebilmenin her geçen gün neredeyse imkansız hale geldiği Türkiye’de, yargının bu serbest düşüşünü frenlemek için nereden başlamalı..? Bu konuda bir teatide bulunalım derim.

İÇ HUKUKUN İŞLEYİŞİ..?

Türkiye’de yargı bağımsızlığının, adil yargılamanın bittiğinin en bariz göstergesi;

Mahkemelerin Anayasa Mahkemesi ve de AİHM tarafından verilmiş ihlal kararlarına uymakta direnç göstermiş olmalarıdır. (Bunun son halkası da BM Kararı’na karşı olan “BM de ne oluyormuş!” tavrıdır!)

Hatırlarsınız, Anayasa Mahkemesi’nin gazeteciler Mehmet Altan ve Şahin Alpay ile ilgili “hak ihlali kararı”, İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından gözardı edilmiş ve adı geçen gazeteciler tahliye edilmemişlerdi.

Yine HDP lideri Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğu konusunda AİHM tarafından hak ihlali kararı verilmiş, bu karara ilişkin Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bizi bağlamaz, karşı hamlemizi yapar işi bitiririz” demişti. Bu açıklamanın ardından mahkeme Selahattin Demirtaş’ın tahliye talebini reddetmiş, bu arada İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, Demirtaş hakkındaki bir başka dosyanın istinaf incelemesini öne alarak, Demirtaş hakkındaki cezayı jet hızıyla onamış ve bu şekilde siyasi iradenin istediği yönde Demirtaş’ın tahliye yolu kapatılmıştı.

HSK BİR BAŞLANGIÇ…

Gelinen noktada yargı erki, yürütme ile uyumlu çalışma vaadinde bulunan HSK marifetiyle, adeta yürütmeye bağlı bir konuma getirilmiştir. Soruşturma ve kovuşturma işlemleri yürütmenin müdahalesine son derece açık olup, yürütmenin istediği biçimde soruşturma yürütüldüğü veya yapılması istenmeyen soruşturmaların kapatılarak yargı denetiminden kaçırıldığı görülmektedir.

Yürütmenin istediği doğrultuda karar vermeyen hakim-savcıların görev yerlerinin ve yetkilerinin değiştirilmesine, haklarında soruşturma açılmasına, görevden uzaklaştırılmalarına ve tutuklanmalarına kadar varan bütün bu işlemlerden de anlaşılacağı üzere, yürütmenin ve yürütmenin etkisi altındaki HSK’nın istemediği biçimde karar verebilmek mümkün değildir.

Yargı üzerinde, yürütmenin etkisi altında bulunan ve hatta yürütmeye bağlı bir kurum gibi faaliyet gösteren HSK marifetiyle oluşturulan baskı ortamı, kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri ciddi bir şekilde zarar görmüştür.

Bu nedenlerle;

– Yürütme erkinin HSK üzerindeki rolünün ve etkisinin sınırlandırılması

– ve hâkimlerin görev yerlerinin kendi istekleri dışında değiştirilmesine karşı etkili güvencenin sağlanması;

– HSK’nın itibarının yanı sıra kamuoyunda yargıya güvenin yeniden tesis edilebilmesi için de Kurulun şeffaflığının artırılması,

– yürütmeden tamamen bağımsız olması

– ve evrensel standartlar ile uyumlu,

– usullere sıkı bir şekilde bağlı kalması gerekmektedir.

Bu şekilde hem tekrar o isminden kaldırılan Yüksek yargı vasfını tekrar güçlendirmiş, onurunu teminat altına almış ve Türkiye Cumhuriyeti’ne ve halkına bir borcunu yerine getirmiş olacaktır. Aksi takdirde, temelleri dinamitlenmiş bir ülke ile birlikte bu kurul da batıp gidecektir!

Yani özetle: “Önce HSK’dan başlayalım” derim.

YAZIYA BİR DE DAVUTOĞLU’LU HAŞİYESİ:

Sonradan adı YBD/ “Yargıda Birlik Derneği”ne dönüştürülen Yargıda Birlik Platformu, Avrupa Konseyi organlarının belgelerinde, “governmentoriented” (Hükümet eğilimli) bir yapı olarak nitelendirilmişti. Dolayısıyla da Avrupa Yargı Kurulları Ağı (ENCJ), HS(Y)K’nın gözlemci statüsünü, “gerekli bağımsızlık ve tarafsızlık şartlarını taşıyamaması sebebiyle” askıya alınmasına karar vermişti.

İşte bu grup HSK’da ve bunlar yargıyı yönetiyor, dizayn ediyor.

Ki bunlar yola çıkarken, 03 Eylül 2014 tarihinde, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile görüşmüş, bu toplantı sonrasında seçimi kazanmaları halinde “yürütme ile uyum içinde çalışacakları” sözünü vermişlerdi! Basına da sırıtarak poz vermişlerdi…

Şimdi yargıyı getirdikleri yer ortada…

O biatı, AKP ve reisi adına kabul eden dönemin başbakanı A. Davutoğlu ise şimdilerde çıkmış, yeni bir parti kurma saikiyle “hukuk, demokrasi” filan diye geveleyip duruyor. (‘Üç yıl susmuş, işler kötü gidince konuşmaya başlamış’ da…)

Önce bu görüşme ve sonrasında yaşananların bir özeleştirisini yapsın, sonra konuşalım.

[Ramazan Faruk Güzel] 5.7.2019 [TR724]

8 soruluk Ergenekon-Balyoz testi [Veysel Ayhan]

1- “Tank halk psikolojisinde etkili. Her sokakta tank olacak. Belediye kurumlarına asker atayacağız. Askeri personel bütün kilit görevleri alacak. Kamu kurum ve kuruluşları silahlı kuvvetlerin denetimine girecek. Kurumların bir bölümü kapatılacak. Bazılarına asker atanacak komutanım.

Gözaltına alınan ve tutuklananlar önce Burhan Felek Tesisi’ne, Fenerbahçe stadına götürülecek. Bilahare sorgulanmak üzere Ümraniye Kapalı Cezaevi’ne götürülecek. Cezaevleri yetmezse kışlaları da cezaevi yapacağız. Çok zamanımız kalmadı. Hükümetin icraatlarının demokrasiyle engellenmesi mümkün değil.”

Aşağıdaki yargılardan hangisi yukarıdaki parçayı en iyi açıklamaktadır?

A) Üst düzey kurmay subaylar playstation oynuyor.
B) Fenerbahçe stadı diye bir stat yok. Doğru olsa Şükrü Saraçoğlu derlerdi.
C) Çin ordusunun komutanları Uygur bölgesi için tatbikat planlıyor.
D) Org. Çetin Doğan, Yargıtay’da hükme bağlanmış ses kayıtlarında darbede görev verdiği komutanlardan emir tekrarı alıyor.

2- “Birlikler tamam. İstanbul üzerine çöküyoruz. Yönetimine el koyuyoruz. Belediye başkanları, kamu kurumunda çalışanlar değiştirilecek. Tutuklanacaklar. Sert müdahale olacak. Acıma bilmem ne yapma yok, tepeleme var. İsrail örneğinde olduğu gibi sert müdahale olacak…

Rejim aleyhtarı dernek, gazeteler, yurtlar, kuruluşların listesi dosyada ve perdede. Bunlar kapatılacak. Listeler hazır. Alışveriş merkezlerinin tümüne el koyacağız. Yönetime el koyduktan sonra kesintisiz hizmet için listeler bitti komutanım. Sağlık hizmetleri, ulaşım, denizi kara, havada bir aksama olmayacak.”

Bu parçadan hareketle aşağıdaki yargıların hangisine ulaşılabilir?

A) İsrail ordusu, Filistin’li halka operasyon planlıyor.
B) Org. Çetin Doğan ve silah arkadaşları ülkeyi kurtarıyor.
C) Netanyahu, İsrail Meclis Komitesinde konuşuyor.
D) Hepsi yalan. Çetin Doğan diye biri yaşamadı ki!

3- “Tuğgeneral Varol (2. Zırhlı Tugay Komutanı):  Tugayın sorumluluk bölgesi Maltepe, Kartal Pendik Tuzla ve Sultanbeyli ilçelerini kapsamaktadır. Tuzla Belediye Başkanı idris Güllüce ve Sultanbeyli Belediye Başkanı Yahya Karakaya yerine tespit edilen personelle değiştirilecek.

Özel bir operasyonla (parti) liderleri ilk etapta hemen toparlamak lazım. 12 Eylül gibi yapalım. Bundan sonra konuşmalarınıza dikkat edin, dikkate alın. İstanbul’u kontrol altına aldıktan sonra diğer bölgeleri kontrol altına almak çok basit komutanım.”

Bu parçanın sonuna düşüncenin akışına göre aşağıdakilerden hangileri getirilebilir?

A) …Topladığımız halka sırayla hediyelerini ve bayram şekerlerini verelim.
B) …İbret için parti liderlerini kontrol noktalarındaki elektrik direklerine asalım.
C) …Komutanım bunlar müebbetlik suç, bana müsaade.
D) …Komutanım bu kirli işlere biz bulaşmayalım, sivil birilerine yaptıralım.

4- “5. Kolordu Komutanı Korgeneral Şükrü Sarıışık: Aldığımız istihbarat ve yaptığımız değerlendirmelere göre İstanbul’da yaklaşık 200-210 bin, İzmit’te 21 bin, Adapazarı’nda 12 bin olmak üzere toplam 240-250 bin kişinin irticai ve bölücü unsurlara destek verebileceği değerlendirilmektedir.

Özellikle İstanbul ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki olaylara İsrail örneğinde olduğu gibi kesin süratli ve sert tedbirler alınmadığı takdirde bilhassa irticai olayların ülke geneline yayılma ihtimali mevcuttur. Kurtuluş savaşından sonra olduğu gibi gerekli tedbirler alınmalı ve irtica sempatizanları da asimile edilmelidir.”

Yukarıdaki sözler ne zaman ve nerede söylenmiş olabilir?

A) 1912, Bulgar komutanlar Balkan savaşı sırasında karargahlarında toplantı yapıyor.
B) 1919, İngiliz komutanlar İstanbul işgal’inde Hükümet binasında.
C) 2016, Erdoğan-Perinçek yargıçları Çağlayan adliyesinde toplantı halinde.
D) 2003, Birinci Ordu komutanlığı, Selimiye.

5- “Ergenekon operasyonlarında ele geçirilen; 89 adet el bombası, 21 adet el bombası gövdesi, 24 adet el bombası fünyesi, 12 adet Bubi Tuzaklı Bomba, 13 adet Tüfek Bombası, 17 adet Lav silahı, 6 adet boş lav silahı, 8 adet otomatik tüfek, 57 adet ruhsatsız tabanca, 11 kg C-3 patlayıcı, 1160 gr. tahrip kalıbı, 21 adet TNT kalıbı, 820 gram plastik patlayıcı, 58 metre infilak fitili, 35 adet çeşitli boylarda infilak fitili, 10 adet el bombası fünye grubu, 210 cm saniyeli fitil, 10 adet fünye, 58 adet değişik bomba, çok sayıda kapsül, sis kutuları, bubi tuzakları ve çok sayıda değişik çap ve markalarda fişek…

Binbaşı Fikret Emek’ten çıkan silahlar, eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in Ankara Gölbaşı’nda çıkan cephaneliği, Yarbay Mustafa Dönmez’in Sapanca’daki çiftlik evinde çıkan silahlar, Ankara Zir Vadisi’nde bulunan cephanelikler, İstek Vakfı’nın arazisinde çıkan Law Silahları…”

Yukarıdaki paragrafta sayılanlar nedir?

A) Boru
B) Çatapat
C) Hırsızlık ve yolsuzlukları hoş gördürme ve hazmettirme sırasında oluşan mide asitlerini inhibe eden ilaçlar.
D) Kabızlığı engelleyen ıspanak, karnabahar, kereviz gibi şifalı gıdalar.

6- Son 30 yıllık Türkiye tarihinde toplumun barış içinde yaşamasına yaptıkları engin katkıları ve kıymetleri yeni yeni anlaşılan milli ve yerli kahramanlarımız kimlerdir?

A) Veli Küçük, Abdullah Çatlı, Mehmet Ağar
B) Alaattin Çakıcı, Sedat Peker, Cübbeli
C) Çetin Doğan, Şener Eruygur, Tuncer Kılınç
D) Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan, Doğu Perinçek

7- 2008’lerde “Millet adına hakkı aramanın hakkı savunmanın gayreti içindeyiz, eğer bu anlamda savcılık ise evet Ergenekon’un savcıyım” diyen; yolsuzluk ve hırsızlıklar ayyuka çıkınca sırtını ancak onlara dayayarak kurtulabileceğini gören ve 2015’te “Komutanların tutuklanmasına gönlüm razı olmadı” “Balyoz ve Ergenekon’da aldatıldım.” diyen ve hepsini tahliye ettiren dünya lideri kimdir?

A) Kim Jong-Un
B) Benjamin Netanyahu
C) Donald Trump
D) Recep Tayyip Erdoğan

8- Aşağıdaki atasözlerinden hangisi iliştirildiği devlet büyüğüne daha çok yakışmaktadır?

A) Giden kağnının gölgesinde oturulmaz. Devlet Bahçeli
B) Şeytanla kabak ekenin, kabak başına patlar. Recep Tayip Erdoğan
C) Ağaçtan maşa, aptaldan paşa olmaz. Hulusi Akar
D) Tan yeri ağarınca hırsızın gözü kararır. Süleyman Soylu
Cevap anahtarı: 1A, 2D, 3A, 4B, 5A, 6 Hepsi, 7B, 8E

(Soruların yarısını doğru bilenler kayyım belediye başkanlığı, yarıdan fazlasını bilenler vali olarak atanmak üzere başvurabilir.)

[Veysel Ayhan] 5.7.2019 [TR724]

Az sabret, geçer! [Semih Ardıç]

Krizin kalıcı tesirleri biraz geriden ve yavaş gelir.

Saray, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) şapkadan çıkardığı “enflasyon düştü” manşetleri ile gülüp oynarken 2019’un yarısı geride kaldı.

Senenin 6 aylık karnesi ne yazık ki hiç iç açıcı değil.

EKONOMİ YÜZDE 3 CİVARINDA DARALACAK

Milî gelir (gayri safi yurt içi hasıla/GSYH) ilk üç ayda olduğu gibi 2’nci üç ayda da daralmaya devam edecek.

1 Ocak-31 Mart arasında GSYH, 2018’in aynı döneme kıyasla yüzde 2,6 küçülmüştü. 2018 sonunda 9 bin 346 Amerikan Doları olan fert başına gelir 8 bin 507 dolara gerilemişti.

Sanayi üretimi, kapasite kullanım oranı, otomotiv ve dayanıklı tüketim mamülleri satışları ve perakende ciro endeksleri gibi öncü verilerden derlediğim rakamlar 2019’un 2’nci çeyreğinde ekonominin yüzde 3 civarında küçüleceğine işaret ediyor.

YEP YENİ PROGRAMDA FİYASKO

Hazine Bakanı Berat Albayrak, Ali Babacan döneminden beri kullanılan üç senelik döneme dair hedefleri gösteren Orta Vadeli Program’ın (OVP) ismini Yeni Ekonomik Program (YEP) şeklinde değiştirmişti. Hedefler isim değişikliği mahdut kalacak.

YEP’te 2019 büyümesi satırında “yüzde 2,3” yazıyor olsa da Türkiye 2019 senesini yüzde 2,6 ila yüzde 3,5 arasında bir küçülme ile kapatacak.

Gerçi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’a göre fazla endişeye mahal yok. Türkiye eksi büyüyecek o kadar!

Ekonomi yüzde 3,1 küçülse bile bunun cevabı hazır: “Eksi 3,1 büyüdük!” diyecekler hep birlikte.

Zam, güncelleme oluyor da küçülme niye “eksi büyüme” olmasın!

Tüketim malı ithalatı yüzde 11,5; Özel Tüketim Vergisi gelirleri yüzde 4,8 azalmışken Albayrak üretemeyen Türkiye’nin nasıl büyüyeceğini zannediyor?

KAMU HARCAMALARI DA DEVRE DIŞI

İlk üç ayda har vurup harman savuran hükûmet, Merkez Bankası’ndan gelen 38 milyar TL takviyeye rağmen bütçe açığı olarak belirlenmiş 80 milyar TL’nin 66,5 milyar TL’sine 6 ayda ulaştı.

Hazine borçlanma kotasının yüzde 92’sini şu ana dek doldurdu. Kalan aylarda mecburen borçlanma limiti aşılacak. Kamu harcamaları ile ekonomiye gaz verme imkân ve kabiliyeti kalmadı.

Bu sene bittiğinde tüketim malları ithalatı yüzde 35, ÖTV gelirleri ise yüzde 20’den fazla gerileyecek.

Konut kredileri ile tüketici kredileri ve kredi kartlarında daralma yüzde 20’yi bulabilir.

Masa başında hesap oyunları ile düşen enflasyonun vatandaşın cebine bir faydası yok. Krizin temelinde Erdoğan’ın inşâ ettiği otoriter rejim yatıyor.

AKP KIRINTILARA RAZI

Türkiye parlamenter sisteme, kuvvetler ayrılığına dönecek ya da Erdoğan’ın iki dudağı arasında sıkışıp kalmaya devam edecek.

Amerika’da faiz artışına mola verilmesi ile kısa vadeli sıcak para girişine aldananlar yaz bittiğinde “Eyvah!” dese de iş işten geçmiş olacak.

AKP lideri Erdoğan’ın elinde demokrasi ve hukuktan mahrum bırakılan Türkiye gelişmekte olan piyasalara akın akın giden dolar göçünde geride kalan kırıntılara razı oluyor.

Hekimler çok ağır hastalarında müşahede edilen muvakkat iyileşmeleri nasıl tarif ediyor, bilmiyorum.

“Ekonomi çok iyiye gidiyor. Ben de kendimi iyi hissediyorum.” diyenlere ben şu cevabı veriyorum: “Az sabret, geçer!”

Yolun sonu görünüyor… Görmek isteyene…

[Semih Ardıç] 5.7.2019 [TR724]

Hiçbir şey olmuyorsa bile kesin bir şeyler oluyor [Levent Kenez]

Cumhurbaşkanlığı sisteminde adına ister revizyon deyin ister güncelleme, bir şeylerin konuşuluyor olması bir şeylerin habercisi.

Erdoğan’ın bu sistemi kurabilmek için verdiği mücadelenin, döktüğü kanın,  demokrasinin ve hukukun ırzına geçmesinin sonunda şimdi geri adım sayılabilecek şeylerin yolda olması ve bunun Bahçeli tarafından dile getirilmesi önemli. Bazı muhalif isimlerin ve ulusalcı kanattan önemli isimler üstüne basa basa olacak değişikliklerden son derece emin bir şekilde bahşediyor olmaları karar mekanizmasında Erdoğan’ın tek olmadığının bir nevi teyidi gibi duruyor.

Demokrasi ve hukuka dönülmeden, haksızlık yapmayalım sanki bir zamanlar varmış gibi anlaşılmasın, yargı bağımsızlığı ve özgürlükler olmadan yapılacak hiçbir değişiklik kozmetikten öteye geçmez. Bunlar da olmayacağına göre tıkanmışlığın çözülmesi diye bir şey zaten söz konusu değil. Erdoğan gitmeden bunlara yaklaşan bir adımın atılması mümkün değil.

Erdoğan’ın İstanbul referandumu sonrası biriken gazı almak için parti başkanlığını feda edebileceği konuşuluyor. Bunun hiçbir önemi yok. Erdoğan’ın gücü ya da bir diğer ifade ile topluma ve bürokrasiye tahakkümü parti genel başkanı olmasından kaynaklanmıyor.

Erdoğan sıfatı parti başkanı olmadan da partiyi aynen bugünkü gibi yönetir. O yüzden parti başkanından başkomutan mı olur tarzı şeylerin sembolik anlamı dışında bir değeri yok. Binali Yıldırım’ın yeniden parti başkanı olduğu düşünün bitti gitti mesele. Davutoğlu zamanında partililerin genel başkana rağmen kendisine gelerek kararlar aldığı herkesin malumu. Erdoğan’ın en büyük endişesi partinin başında olmadığı zaman kendisini iktidarda tutan örgütlü mekanizmanın yeteri kadar performans göstermemesi ve bir sürprizle karşılaşıp listelerde istemediği isimlerin yer alması ihtimaliydi. Yeni sistem ve denenmiş Binali Yıldırım formulü gönülsüz de olsa feragat edebilir.   Ben şahsen Erdoğan’ın partili cumhurbaşkanından vazgeçeceğini sanmıyorum ama bunu yaparsa sadece bir taktik olarak yapacağı kesin.

Erdoğan’ın gücünün kaynağı kendi başına kanun yapıyor oluşu, meclisin hiç bir fonksiyonunun olmayışı, yargının kendine bağlı olması ve kolluk gücü polisin bir nevi devrim muhafızlığına dönüşmüş olması.

Erdoğan’ın gidici olup olmadığının göstergeleri bu parametreler ve tabii ki ordunun pozisyonu.

Erdoğan’ın 4 yıl seçim olmayacak sözü geçerli olacak mı? Gidişat bunun epey zor olduğunu gösteriyor. Hatta en uygun zamanda Erdoğan’ın kendisi bile haydi erken seçime diyebilir. Bunun için şartların olgunlaşması için 15 temmuz gibi yeniden çok fonksiyonlu bir araca ihtiyacı olacak. Mesela Kıbrıs meselesini buna dönüştürebilir. Erdoğan’ın en büyük dezavantajı, söylediğinin aksine seçimlere 4 yıl daha olması. Kısa süre içerisinde yapılacak bir erken seçimin sonucu eğer şartları olgunlaştırmamışsa ve ekonomide bir düzelme yaşanmamışsa İstanbul referandumuna dönüşebilir.

Erdoğan son seçimde bir kez daha gördü ki neredeyse ülkedeki bütün gazete ve televizyonlardan oluşan elindeki propaganda makinesine rağmen tarihi fark yiyerek mağlup ayrıldı. Bir genel seçimde ülkenin sosyolojik yapısını düşündüğümüzde bu propaganda makinesinin etkileyeceği kitlenin yüzde oranı elbette daha fazla ancak o zaman da sağ tabanda oyların kaydığı MHP’ye olan bağımlılık artıyor. Ve partililer bundan şikayetçi. Seçim ittifakının bir koalisyona ve tavizlere dönüşmesi rahatsız ediyor. AKP’liler çalışıyor MHP’liler oturduğu yerden prim yapıyor gibi homurtuları var.

Ekonomi kötü sinyaller verdiği sürece 1453’ün rövanşıymış, Malazgirt’in intikamıymış, Abdülhamit gibi yedirmeyelimmiş, cehape zihniyetiymiş bunlar ikna edici olmuyor. Ayrıca artık muhalafette oyunu kuralına göre oynuyor ve Erdoğan’ın ekmek yiyeceği yerlere çalışıyorlar. İmamoğlu bu yaz bir umre yapıp dönebilir mesela. Bu yaz olmazsa bir diğer yaza.

Yeni kurulacak partilerin şimdiden gündemin önemli bir maddesi haline gelmiş olması şüphesiz Erdoğan için bir tehdit ve bu tehditin de temelsiz olmadığı demek. Paranoyak bir şekilde kendisinden artık kurtulmak isteyecek dış güçlerin ve içteki düşmanların bunlar aracılığıyla kendisini devirecekleri üzerinden hareket ederek bu oluşumlara karşı sert önlemler alacağını şahsen düşünüyorum. Bunu da pek tabii tahmin edileceği gibi Fetö sopası ile yapacak.

Erdoğan’ı bir şeyler yapmaya götürecek ne baskılar var? Birincisi ekonomide şok bir kriz yaşanmaması gerekiyor. Dış politikadaki sıkışıklığı düşününce bunu başarması için Amerika ile kriz yaşamaması buna mukabil Rusya’nın da onay vereceği bir formul üzerinden S-400 krizini aşması gerekiyor ki çeşitli tavizlerle bunu zorda olsa becerebilmesi mümkün. Paketi açılmamış S-400 füzelerimiz, içinde çiçek yetiştirdiğimiz füze bataryalarımız olabilir.

Koalisyon yaptığı derin güçlerle olan ilişkisinde cemaatin işini bitirdikçe kendisi ile uğraşılacağını bildiği için havuç-sopa ilişkisine devam edebilir. Ergenekoncularla olan dengesinde yargı çok önemli bir mevzi ve burada şu an için olmasa bile ilk sendelediğinde çok büyük sürprizle karşılaşabilir. Ergenekoncular Cemaat’i İslamcı bir eldivenle bitirdiklerini düşündükleri projedeki know-how’ı AKP için de kullanmak isteyecekler. AKP’nin asla bir 28 Şubatçı tarzda inmemesine gayret göstereceklerini sanıyorum.

Bir anda ekonominin krize girdiği, MHP’nin ülkeyi rahatlatmak lazım diye mesaj verdiği, yeni kurulan partiye katılımların olduğu bir anda bir bakmışsınız meclis erken seçim alabilecek bir pozisyona gelmiş ve 360’ı bulmuş. Bir ilçede diploma ile ilgili  bir dava açılmış. Anayasa Mahkemesi bazı siyasi mahkumlarla ilgili beklenmedik bir karar almış, YSK sürpriz bir şeyler yumurtlamış, kamuoyu yoklamaları gidişatı göstermiş…Mesela.

Türkiye eğer kaos, çatışma hatta iç savaş türü şeyler yaşamadan Erdoğan’dan seçim yolu ile kurtulursa gerçekten büyük bir iş başarmış olacak. Ondan sonrasının demokrasi ve hukuk devleti olacağı gibi bir hayale kapılmadan bunun yine de büyük bir olay olacağını düşünüyorum.

[Levent Kenez] 5.7.2019 [TR724]

Ergenekon diye bir şey yokmuş! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Ergenekon diye bir şey yokmuş! Bunu “bağımsız” mahkeme kararı da artık tescil etti. Hani iddialar vardı, Erdoğan güçlü, bak güçlü olmasa bu Ergenekon ve Balyoz davaları devam eder miydi, türünden. Bu mantıktan hareketle rejimin Erdoğan’ın kontrolünde olduğunu iddia ediyorlar, benim derin devlet ile ilgili paylaştığım “anomalileri” komplo teorisi yaklaşımı diye itibarsızlaştırmaya çalışıyorlardı. Oysa herkes bal gibi biliyor ki, bugünkü Türkiye siyasetinde bir zamanlar darbecilikten hüküm giyen ve sonra 17 Aralık ertesinde “milli orduya kumpas” çarkıyla 180 derece tornistan edilerek apar topar hapisten çıkartılan ve TSK’da aktif stratejik görevlere getirilen yüksek rütbeli kurmay subaylar etkin.

Abdurrahman Dilipak Ergenekon ve Balyoz darbe planlarının sanal olduğunu söylüyor. Neymiş, Cemaat – o tabi “FETÖ” diyor! – Ergenekon ve Balyoz isimlerini vermiş. Haydi, Ergenekon’u geçtim, ama Balyoz’un ve diğer türevi olan darbe planlarının (Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız, vs.) isimlerinin bu askeri planlamaları yapanların yazışmalarında olmalarına ne diyeceğiz? Haydi, bunu da geçelim ve çok daha can alıcı bir noktaya gelelim. Dilipak Ergenekon’un ve Balyoz’un “FETÖ’cüler” tarafından uydurulan kavramlar olmaları iddiasıyla, bu darbe planlarına sanal diyor. Fakat sonra bu sanal olma durumunun içerik olarak Ergenekon ve Balyoz gibi darbe planları olmadığı anlamına gelmediğini söylüyor! Yani Ergenekon adı ve Balyoz adı uydurmaymış. Bu, adı geçen darbe planlarının sanal olmaları anlamına geliyormuş. Sonra? Sonracığıma, bu darbe planları sanalmış tamam da, aynı zamanda bu onların olmadığı anlamına gelmezmiş! Kafanız mı karıştı? O halde sıkı durun, benim de öyle!

Dilipak enteresan bir iddiada bulunuyor ve bu darbeci yapıların esasında başka bir isim altında var olduklarını ortaya atıyor. Neymiş, bu yapıların adı BÇG’ymiş. BÇG nedir? Açıklıyor zat. Batı Çalışma Grubu’ymuş. Hani 28 Şubat post modern muhtırasını veren ve kurdukları vesayet düzeninin 1000 yıl süreceğini iddia eden darbeci askerlerin kendilerine verdikleri isim vardı, hatırladınız mı? İşte Dilipak ona işaret ediyor. Dilipak rejimin şifrelerini vermeye devam ediyor. Diyor ki, “BÇG ile baş etmek için AKP sırtını FETÖ’ye dayamıştı, FEFÖ ile baş etmek için de sırtını BÇG’ye dayadı”. Yani Erdoğan’ın arkasında BÇG var diyor. BÇG kim? Bizim Ergenekon ve Balyoz’cu darbeci subaylar olarak bildiğimiz derin yapı.

Bakın, biri gelir size sivri kulaklı, tüylü, keskin dişli, uzun kuyruklu, ağızlarından salyalar akan ve havlayan bir grup memeli hayvan tarafından saldırılara uğradığını, ısırıldığını söylerse, bu o saldırının köpekler tarafından yapılmış olduğu gerçeğini değiştirir mi? Bir nesneye veya canlıya hangi ismi verirseniz verin, o nesne veya canlının fizyonomisini, anatomisini, karakterini, diğer özelliklerini değiştiremezsiniz! İsim değişiklikleriyle illegal darbeci yapıları aklayamaz, onların yaptıklarını yok sayamazsınız. Dahası, mesela darbeci olmayan ve şiddeti/terörü yöntem olarak kullanmayan grupları da sadece ad uydurarak şiddet yanlısı ve terörist grup haline getiremezsiniz. Yani algı değiştirmekle, gerçek olan durumu değiştirmek arasında fark vardır. Diyorum ki, siz akıl sağlığınızı mı yitirdiniz? Adı ister Ergenekon olsun, ister Balyoz, ister konfeti, isterse hokkabaz, bu subaylar eğer darbe amaçlı plan yaptılarsa, bu onları suçlu kılar! Batı çalışma Grubu’ymuş da Ergenekon değilmiş de, o yüzden beraat etmiş de falan filan. Siz insanları aptal mı zannediyorsunuz? Tasnif veya grup aidiyeti falan değildir asıl mesele. Fiildir, fiil! Ben savcı değilim, yargıç değilim, detaylarını bilemem, bilmek zorunda da değilim.

Haksızlıklar yapılmışsa, genellemeler, kurunun yanında yaşın da yakılması gibi iğrenç prosedürler, doğrudur, bunca hukuksuzluk yaşadıktan ve gördükten sonra her şey beklenebilir Türk “adaletinden”. İyi de, ortada birçok maddi kanıt var, yazışma var. Bunları yok mu sayalım? Bunun haricinde, nasıl oluyor da siyasi bir 180 derecelik manevrayla, milli orduya kumpas kurulmuş gerekçesiyle 17 Aralık soruşturmalarının hemen akabinde darbe girişiminden hükümlü subaylar ve siviller salıveriliyor? Yani hukuki prosedürler bu mudur bir hukuk devletinde. Lafın gelişi söylüyorum tabii. Çünkü ortada hukuk da yok, devlet de yok, dolayısıyla teoride de pratikte de bir hukuk devleti olması da beklenemez!

Yaşasın Dolmabahçe Mutabakatı öyleyse! Yaşasın Yeni Türkiye. Öyle mi? Efendim? Mayınlı tarla mı dediniz? Zaten Abdurrahman Dilipak da öyle diyor. “İstersen beni mayınlı tarlaya daha fazla sürme, olur mu?” diyor, pis bir sahte gülücük maskesi takınarak. Sunucu da yanıtını aynı laubalilikle “derin gerçeklerin tabi özelliği olduğu için!” diye bir cümleyle, şark kurnazı bakışı fırlatarak sırıtıyor! Rezilsiniz! Ortada oynadığınız iğrenç vodvili saklama gereği bile hissetmeksizin, Türkiye’nin esasında 15 Temmuz’da nasıl bir oyuna geldiğini ortaya koyuyorsunuz.

Türkiye gördüklerine inanmayıp duyduklarına inanan, gerçekleri değil hayalleri tercih eden, başını kuma gören insanların diyarı! Kendi söylediği yalana inanmayı başaranların gayet rahatlıkla, hiçbir şey olmamışçasına hayatlarına devam edebildiği bir ülke. İşlenen veya işlendiği iddia edilen suçlara karşı pozisyon alırken, ilkeler doğrultusunda değil, şahsi münasebetler bağlamında yargıda bulunan insanların çoğunlukta olduğu bir memleket. Böyle bir yerden adalet çıkmaz. İsterseniz dünyanın en düzgün, en iyi tasarlanmış anayasal düzenini kurun, bu insani malzemeden bir hukuk devleti çıkartamazsınız!

Ergenekon, Balyoz veya BÇG, adı ne olursa olsun, darbe yapmaya yeltenen ve bu doğrultuda çalışan bir grup askeri eğer ideolojik nedenlerle veya bulaştığınız suçların üzerini kapatmak için aklayarak onları yargıdan “kurtarma operasyonu” yaparsanız, bu devleti içerden çürütür! Bunu yapanlar vatansever falan değil! Kemalistler-ulusalcılar ideolojik nedenlerden ötürü, AKP suça battığı için, MHP bazı miyop çıkar algılarından (anti Kürt vs.) veya mafyatik kirli ilişkilerden dolayı bugün yaşanan rezilliği onaylıyor. Yaşanan sürece ocu-bucu gözlükleriyle yaklaşarak objektifliği kaybetmek, aslında hukuku, devleti, doğruyu, çocuklarımızın geleceğini kaybetmek anlamına geliyor! Bunu kısa vadeli veya kişisel bir takım çıkarlarla meşrulaştırmaya çalışan insanlar ya şahsiyetsizdir, ya zekâsız!

Tüm bu vodvili, maskeli baloyu, sirki, ne derseniz deyin adına, görüp de hiçbir şey yokmuş gibi devlet güzellemesi yapan herkes, sizi kandırıyor! Bunları göremiyorsanız, lütfen biraz eleştirel bakmayı deneyin olaylara. En azından büyük çelişkilerin nedenlerini sorgulayın. Yine de size anlatılan masala inanmayı mı seçiyorsunuz? O zaman inanın inanmak istediğinize, ne diyeyim!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 5.7.2019 [TR724]