İlginç iddia: AKP'nin oyu 7 Haziran seçimlerinin de altında

Cumhuriyet'te yer alan habere göre, MHP’ye oy veren seçmenlerin yarısından fazlasının İYİ Parti seçmeni olduğunun belirtildi. AKP'nin 7 Haziran’dan 3-4 puan eksik yani %36-37 bandında olduğu MHP'nin ise 8-9 puan eksik oy alacağının öne sürüldüğü Piar Araştırma'nın yaptığı erken seçim değerlendirmesinin tamamı şu şekilde:

Devlet Bahçeli’nin erken seçim isteyeceğini ve Recep Tayyip Erdoğan'ın ise bunu kabul edeceğini daha önceki değerlendirmelerimizde belirtmiştik. Aynı şekilde İYİ Parti tehlikesini YSK eliyle savuşturmak için de bir hamle yapılabileceğini öngörmüş ve bu düşünceyi paylaşmıştık. Aynı açıklamamızda İYİ Parti'ye karşı demokrasi dışı ve yargı eliyle yapılacak bir hamlenin kolaylıkla boşa çıkartılabileceğini, bu durumda ise psikolojik üstünlüğün muhalefetin eline geçeceğini de söylemiştik.

CHP’nin YSK değerlendirmesinden önce yaptığı 15 ödünç vekil hamlesiyle ilk etabı muhalefet kazanmış ve seçimden önce Erdoğan- Bahçeli ikilisine ilk yenilgiyi tattırmış oldu. Hem CHP hem İYİ Parti seçmenleri motivasyon kazandı hem de AKPARTİ-MHP seçmenleri yenilgi hissine kapıldılar. Ayrıca İYİ Parti, AK Parti ve MHP tabanından gelen Milliyetçi- Muhafazakâr seçmenlerin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalması halinde, CHP’li adaya karşı tekrar Erdoğan'a gitmesinin de önüne geçilmiştir.

"7 HAZİRAN'DA AKP'YE OY VERMEYİP 1 KASIM'DA VERENLERE BAKMAK GEREK"

Şöyle ki; İYİ Parti'ye oy verecek olan bu seçmen grubu oy verdikleri partinin önünü kesmeye çalışan kişi yerine partilerinin temsil edilmesini sağlayan kişiyi ya da onun adayını tercih edecektir.

Kemal Kılıçdaroğlu bu hamlesiyle bir taşla birkaç kuş birden vurmuştur. Türkiye’nin genel siyasası Cumhur ittifakı için 7 Haziran 2015 seçimlerine nazaran bile muhalefet için daha avantajlı bir ortam oluşturdu. Bu ortamın resmini çizebilmek için 7 Haziran’da Adalet ve Kalkınma Partisine oy vermediği halde, 1 Kasım’da oy veren seçmenlerin genel profiline bakmak gerekir.

Kimdi bu kişiler?

Çatışma ortamını değil barış sürecini destekleyen Kürt seçmenler (ortalama % 4), Ekonomik krizden korkan ve istikrara oy veren Sağcı/ülkücü MHP seçmenleri (ortalama %3), Daha Avrupai yaşayan seküler, liberal AK Parti seçmenleri (ortalama %2) ve Güvenlik, asayiş endişesi yaşayan her kesimden seçmenler (ortalama %1). Yaptığımız araştırmaların tamamında bu seçmenlerin 16 Nisan sürecinde zaten AK Parti’den koptuğu gözlemlemiştik. Kaldı ki sadece bizim değil tüm araştırma şirketlerinin analizlerinde bu konu hemen aynı kelimeleri ile tanımlanıyordu. (Aynı araştırmacıların bugün bunun tam tersini hangi bilimsellikle savunduklarını da anlamlandıramıyoruz, muhtemeldir ki daha önce yayınladıkları bilimsel sonuçlara değil temennilerine yahut farklı angajmanlarına göre konuşuyorlar) Ayrıca bu seçmen grubunu 7 Haziran ile 1 Kasım arasında tercih değiştirmeye iten sebeplerin ya da sorunların hiçbiri, bugün 1 Kasım’dan daha iyi noktaya getirilemedi. Yani bu seçmenlerin tekrar Erdoğan demesi için bir sebep yok. Ne ekonomi o günden daha iyi -ki seçmenlerin %60’ı ekonomi/siyasal tercih konusunda paralellik kurduğunu söylüyor- ne Kürt sorunu çözüldü ne de demokrasi ve insan hakları o günden daha iyi. Bu sebeple Adalet ve Kalkınma Partisi 7 Haziran’a oranla 3-4 puan daha kaybedecektir.

"MHP'YE OY VERENLERİN YARISINDAN FAZLASI İYİ PARTİ SEÇMENİ OLDU"

Tabii Cumhur ittifakının durumunu tam olarak anlayabilmek için ise MHP’ye de bakmamız gerekir. MHP 7 Haziran seçimlerinde %17’ye yakın bir oy almıştı. Ancak bu oyların %3’ü 1 Kasım seçimlerinde Ak Parti'ye geri dönmüştü. Bu seçmen grubu MHP içinde ülkücü hassasiyeti, sağcılık hassasiyetinin altında olan kişilerdi ve başka bir sağ seçenek olmadığı için Ak Partiye geri dönmüşlerdi. %1 civarı bir seçmen grubu ise CHP’ye yönelmişti. Bu seçmen 16 Nisan etkisiyle, olduğu gibi İYİ Parti’ye geçti. Kalan, yani 1 Kasım’da yine MHP’ye oy veren seçmenlerin ise yarıya yakını hatta belki biraz fazlası da yine İYİ Parti seçmeni oldular. Şimdi bir hesap yapacak olursak, Ak Parti 7 Haziran’dan 3-4 puan eksik yani %36-37 bandında. MHP ise 8-9 puan eksik yani maximum 7-8 civarı bir oy alacak. Bu durumda Cumhur ittifakı için konuşulması gereken rakam 43-45 bandından yukarıda olamaz. Bu oy oranı ile ne meclis çoğunluğu ne de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kazanılması mümkün değildir.

Peki Erdoğan kaybetti ama muhalefet kazandı mı?

Henüz değil, ancak kazanmak için gereken rüzgâr bu kez muhalefetin arkasından esiyor. Zira ekonominin durumu, dış politikadaki kaotik ortam, mülteci sorunu, insan haklarındaki gerileme ve bunlar gibi birçok sebep iktidarın propaganda imkanını kısıtlıyor. Bu yüzdendir ki Erdoğan, Binali Yıldırım yahut Cumhur ittifakının küçük bileşeni MHP, din ve milliyetçilik dışında hiçbir söylem kuramıyorlar. Cumhur ittifakı aktörlerinin topluma sunduğu fikirlerin kesişim kümesinde, Ak Parti ve MHP’nin %40’a ancak yaklaşan kemik kitlesi haricinde bir seçmen grubu yok. Bu aktörlerin tamamı tıpkı 7 Haziran kampanyasında olduğu gibi argümansız TV yorumcularından daha ötede hiçbir şey vaat edemiyorlar. Bu iklim 7 Haziran iklimine o kadar beziyor ki sonucun da o sonuca benzememesi için, muhalefetin o gün başarılamayan birleşmeyi bugün en azından ikinci turda başarması gerekiyor. Özetle akılcı ittifaklar yahut ilkesel tutumlar ile birleşme tam olarak sağlanamadan, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini en azından ikinci tura taşıyacak adaylar belirlenmeden, muhalefet kesin kazanmıştır demek oldukça iddialı olur.

[Samanyolu Haber] 23.4.2018

Afgan velilerden yeni açıklama: Dağ gibi arkanızdayız, okulları koruyun

Afgan-Türk okulları veli komitesi bugün Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Mezar-ı Şerif'teki hizmet okulu için buraya gelerek bir basın toplantısı düzenledi, son durumu paylaştı.


Türk konsolosluğuna bağlı çalışanların silahlı güçler eşliğinde Mezar-ı Şerif'te bulunan Afgan-Türk okulunu basmalarına tepki gösteren veliler, bu girişimin yasadışı olduğunu aktardı.


Yasadışı girişime Hükümet yetkililerden herhangi bir açıklama gelmemesinin protesto edildiği toplantıda Afgan hükümetinin Türkiye'den gelen şiddetli baskılardan dolayı pasif kaldığı öne sürüldü.


'DAĞ GİBİ ARKANIZDAYIZ, ASLA VAZGEÇMEYİN'

Basın toplantısında konuşan Veli Komitesi üyesi Akademisyen ve Afganistan Demokratik Hukuk Derneği Başkanı Kebir Renjber, şöyle dedi:

“Asla vazgeçmeyin, biz dağ gibi arkanızdayız. Bu yasadışı girişime karşı ittifak olun ve bu okulları koruyun. Eğer parçalanmaz ve bu ittifakınızı korursanız, yüzde yüz başaracaksınız. Kandahar vilayetindeki kardeşlerimiz oradaki okullara sahip çıkıyorlar, Celalabad'daki kardeşlerimiz de oradaki okullara sahip çıkıyorlar. Siz geçen hafta gösterdiğiniz direnişin on katını gösterin ve bu okulları gasp etmelerine izin vermeyin. Sizin bu direnişiniz gururla yad edilecek ve tarihe not düşecektir”.


'KONSOLOS GASP İÇİN GELİYORSA AFGANLAR MİSAFİRPERVERLİĞİ BİR KENARA BIRAKIR'

Afgan ve Türkiye'deki AKP hükümetinin yasa dışı icraatını eleştiren Hukukçu Abduşşukur Dadres ise 'mahkeme kararını vermedikçe biz bu direnişi ve faaliyetlerimizi sürdüreceğiz' dedi.


Dadres şöyle devam etti:
“Türk konsolosluğu ve Afgan yetkililer yüzlerce güvenlik güçleri eşliğinde buraya gelip, maarif vakfına bağlı yeni müdür atamak istediler. Okula müdür ataması silahlı güçler eşliğinde mi olur? Afgan halkı misafirperverdir. Tük konsolosu ne zaman gelmek isterse misafir gibi karşılanır, ama bu milletin hakkını çiğnemek ve gasp etmek için gelirse, o zaman bu millet misafirperverliği bir kenara bırakır ve kendi hakkını savunur. Geçen hafta yaptıkları gibi. Biz hukukun üstünlüğünden yanayız ve haklı olduğumuzdan dolayı başaracağız”.

[Samanyolu Haber] 23.4.2018

Dr. Ahmet Kurucan: Türkiye ile duygusal bağlılığımın koptuğunu çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Ünlü talk-showcu David Letterman’ın Netflix’teki programının adı My Next Guest Needs No Introduction. Bu girizgahla başlayalım The Circle’daki Diyaspora’da Yaşayan Hizmet Hareketi Aydını adıyla yayınlanan Mülakatların sonuncusu için yazacağım mukaddimeye… Günlerden beri beklenen Dr. Ahmet Kurucan mülakatından söz ediyorum.

Bu cümlenin aynısı, daha önce The Circle’a mülakat veren bütün arkadaşlar için de rahatlıkla söylenebilirdi. Zira, The Circle’a konuşan aydınlarımızın her biri kendi sahasında söz sahibi insanlardı. Tartışma’ya çok önemli katkı sundu her biri kendi perspektifinden.

Bununla birlikte iki nedenden dolayı Letterman’e referansla başladım Ahmet Kurucan mülakatının mukaddimesine:

Öncelikle,  Ahmet Kurucan ismi, Cemaat içinde olduğu kadar Cemaat dışında da bilinen, tanınan bir isim. Söyledikleri, hem içeriden hem de dışarıdan daha özenle okunan biri…Bunun sebepleri uzun. İçeride sevillen, dışarıda sayılan hakkaniyetli bir isim. Sanırım, Hizmet’te şöyle böyle bulunmuş herkesin hayatına bir şekilde dokunmuştur Kurucan Hoca. Cemaat’in maruz kaldığı bütün sistemik şeytanlaştırma hamlelerine rağmen dışarından çok sayıda kimsenin Dr. Kurucan’ın tavrına ve perspektifine saygılarını koruduklarını biliyorum.

İkinci sebep de şahsi…  Kanada’ya geldiğim 2001 yılından beri Ahmet Abi’nin Kanada’ya yaptığı ziyaretlerinde görüşme imkanları bulduk. Zamanla bir muarefe, bir hukuk oldu aramızda. Kendi namıma, bu muarefetten ziyadesiyle memnunun. Ahmet Abi’nin bendeki bu özel yerini buraya kaydetmede de hiçbir beis görmüyorum. Çünkü bu, herhangi bir çıkar ilişkisine dayalı bir ilişki değil, gönülden gönüle, zihinden zihine bir hasbihal… ‘Ruh karabeti’ dediğimiz şey. Ol sebeple, Ahmet Kurucan Abi’ye bir mukaddime yazabilmek benim için hem çok zor, hem de kolay…ama daha çok, zor! Ve zorlandım da. Anlatacak o kadar çok şey var ki!

Ahmet Abi’nin kendime yakın hissettiğim yönleri neler?

Bir kaç kelamla…

Kendisini tanıdığım ilk gündenberi ondaki düz bir insan, ‘yoldaki insan’ olma bilinci, eli kalem tutan, gözlemci ve analizci bir mütefekkir olması, tipik bir İlahiyatçı formasyonuna sığmaması… Bu ve benzeri vasıflara ek olarak, bu 3. Bölümlük mülakat serisinde sizlerin  de görebileceği gibi, öne çıkan bir diğer hususiyeti de Ahmet Abi’nin Cemaat’in tam merkezinde olmasına rağmen, maddi ve manevi olarak ‘birey’ olabilmesi,  kalabilmesi, özgünlüğü deyim yerindeyse eyvallahsızlığı oldu… Bunu da uyumla ve geçimle yapabilmesi. Bu vasıflarıyla Cemaat içindeki geniş bir kitle için rol model olması.

Dr. Kurucan verimli bir dimağ. Kitaplar yazdı, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin düşünce ve ruh dünyasını tasvir ve teşrih eden, onun Sohbet ortamını yansıtan yazılar kalem aldı, Gülen’in kitaplarına mukaddimeler yazdı. Şu an üzerinde çalıştığım ‘İslami Grup Terapi Teorilerine Giriş: Gülen Hareketindeki Sohbet Atmosferi’ adlı doktora tezimde çok istifade ettiğim ve kullandığım kitapları kaleme aldı Dr. Kurucan.

Kuzey Amerika Fıkhı’nda genel itibariyle Fethullah Gülen teolojisinden beslenen özgün bir perspektif ortaya koydu. Fıkıh vadisinde, Kuzey Amerika’nın sosyolojik bağlamında ortaya çıkan meselelerde, ailevi ve toplumsal münasebetlerden, heram-halal mevzularına, Mortgage meselelerine, Devlet’ten Sosyal yardım alma konularına kadar geniş bir sahada sahib-i ahkam oldu.

Abdülhamit Bilici mülakatında yaşamıştık, ÜBER aralarında vermişti mülakatını Abdülhamit Bey. Görebildiğim kadarıyla, bu kısım o mülakatın en ilgi çeken yönlerindendi. Ahmet Abi de yaşadım aynı durumu. O, el’an temin-i maişet için çok farklı işlerde çalışıyor. Entelektüel faaliyetlerini, TR724’teki yazılarını işte bu geçim hengamesinde yazıyor. Haftalık sohbetlerini, derslerini, Avrupa ve Kuzey Amerika genelindeki konferanslarını da ihmal etmeden…Bu mülakatı, masa başından değil, işçi olarak çalıştığı Halıcı’daki işi aralarında verdi diyerek bir kayıt düşelim.

Evet, Ahmet Abi’yi bu mülakata ikna etmek kolay olmadı. Kabul ettiğinde ise, mülakat esnasında ısrarla şu hususun altını çizdi:  ‘Burda, Allah’a hesap veriyorcasına konuşuyorum. Şuna buna göre değil, tarih huzurunda ve derin bir muhasebe şuuruyla bu mülakatı veriyorum…’. Sanırım bu da okurun bilmeye hakkı olduğu bir kayıt.

Bu mülakat 3. Bölüm. Bugün Ahmet Abi’nin daha çok kendi hayatına dair olan kısmı yayınlanacak. Sonraki bölümler Süreç, Hizmet ve Siyasete dair.

Ez-cümle,

Ben Ahmet abiye şahidim. O konuşmalarında sık sık memleketi Tavşanlı’dan atasözleri, halksözleri iktibas eder. Onun şu sözüyle noktalayalım:

Bizim Tavşanlı’da bir laf vardır:

“Ekşi yemedik ki karnımız ağrısın.” Karın ağrısı olanlar düşünsün.

Kendi kelimelerinizle bize bir Ahmet Kurucan resmi çizer misiniz?

Yolda olan bir insandır. Eskilerin ifadesiyle suretâ insan olarak yaratılmış, siretâ insan olma mücadelesi içinde bulunan birisidir. Hedefinin farkında. Kendisine Allah tarafından verilmiş olan imkân ve fırsatların da farkında. Bunları yerinde, zamanında, doğru bir şekilde değerlendirip o hedefi yakalamaya gayret etmekte. Onun için yolda dedim. Ve o yolculuk dünya hayatında ölümle bitecek. Allah iman-ı kâmilden ayırmasın. Akıbet ü encamımızı hayr eylesin.

Yani ‘salik yolda…’ Nasıl bir yol bu?

İki  şekilde açıklayabilirim. Birincisi Efendimizin bir hadisinden hareketle. Şöyle diyor  Allah Resulü(sas): “Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da orayı terk edip giden bir yolcu gibiyim.” Dünya yolda olan bir insanın altında gölgelendiği bir duraktır. Sultan Süleyman’a kalmamış bu ölümlü dünyadan bahsediyoruz. İki kapılı bir han olan dünyadan. Gelenin gittiği, gidenin de bir daha geriye gelmediği. İşte bu manada yolda olan insanım, herkes gibi ve herkesle beraber.

İkincisi; insanın bir yaratılış gayesi var. Allah bunu İlahi kelamında: “Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım” ayeti ile bildirir. İbadet, kulun kulluk şuuruna erdiği, o ufka yükseldiğinin göstergesidir. Yalnız bu şuura ermek, o ufka yükselmek ibadetleri şekil şartlarına uygun bir şekilde yerine getirmekle olmaz. Şekil şartlarına uygun olarak yerine getirilen ibadet, yolda olan insanın uğradığı ilk duraktır. Varılacak son durak kemal mertebesidir, insan-ı kâmil olmaktır, kalbin ve ruhun  derece-i hayatına çıkmaktır, tasavvufun kavramsallaştırması içinde seyr-i süluk yolculuğuna çıkıp “seyr-i ilallah” (Allah’a yolculuk),“seyr-i fillah” (Allah’ta yolculuk),“seyr-i ma-Allah” (Allah ile yolculuk)’u gerçekleştirip “seyr-i anillah” (Allah’tan yolculuk) durağına ulaşabilmektir. Literatürdeki ifadesiyle “fark ba’de’l cem” makamı. Bana nasip olur mu bilmem ama hayat, o makama ulaşıncaya kadar devam edecek bir yolculuktur Müslüman için. İşte onun için yoldayım dedim. Sanırım meramım anlaşılmıştır.

Okurlarımıza küçük  bir tarihçe-i hayatınızı verebilir misiniz?

1961 yılında Anadolu’nun o zamanlar itibariyle sakin, sokaktaki herkesin neredeyse birbirini tanıdığını Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde doğdum. Muhafazakâr bir aileye mensubum.

Dedem-ninem, annem-babam ve kardeşlerimle birlikte mutlu bir yuvada çocukluğumu geçirdim. Dedem, dede mesleği dediği sıcak demirci. Ninem ev hanımı. Babam, gençliğinde Vefa, Altay, PTT, İstanbulspor gibi devrin birinci liglerinden transfer teklifi alan ve amatör milli takımına seçilmiş kabiliyetli bir futbolcu. Lakabı “Karayılan İzzet” Forvet oyuncusu. Fakat evin tek erkek evladı olduğu için ninem göndermemiş bu kulüplere. Amcamın 14 yaşında ince hastalıktan (verem) vefatının bu kararda etkisi büyük. Tunçbilek’teki kömür işletmelerinde kâtipti babam. Puantör derlerdi. Ne demek olduğunu bugün bile bilmiyorum. İşten sonra da dükkanımıza gelir, dedeme yardım ederdi. Annem küçük yaşta gelin olmuş, 15 yaşında iken beni kucağınaalmış ev hanımı. Biri 4 yaşında vefat eden erkek kardeşim Ergün dahil, 4 çocuk annesi.

İlk-orta ve lise tahsilini Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde yaptım. Çok güzel bir tahsil hayatım geçti. Liseyi bitirdiğimde takvimler 1978 yılını gösteriyordu. Üniversite imtihanını kazanamadım. Ekstra bir çalışmam olmadı. Kursa gitmedim. Bir tane bile olsun üniversite imtihanı soru kitapçığı alıp çalışmadım. Çünkü kazansam da gitmeyecektim.

İki sebebi var. Birincisi; tıpkı babam gibi erkek kardeşi ölen ve dolayısıyla bir evin bir oğlu olmam. İkincisi ve daha da belirleyici olanı sağ-sol çatışmalarının her geçen gün arttığı anarşik ortam. Günde onlarca üniversite öğrencisinin öldüğü ve öldürüldüğü bir zaman ve mekandan bahsediyoruz. Özellikle ninem, endişelerini sesli dile getirirdi, “Ya büyük şehirlere gider de anarşist olursa? Ya kör bir kurşuna giderse? Ne yapacağım o zaman?” Dedem devrede bu defa; “Okumasın, dükkanda çalışsın. Ya da babası gibi Tunçbilek’te kömür işletmelerine girsin memur olsun, işçi olsun.”
 Babam ise “Ben senin arkandayım” dedi bana. “Deden-ninen böyle diyor ama sen okumak istiyorsan varımı-yoğumu satar seni okuturum. Beni anam göndermedi büyük kulüplere; onun hicranını yaşıyorum hala. Aynı şeyi senin ömür boyu hissetmeni istemem.”

Bu arada belirteyim; bir gün babama kurban bayramında dükkanımızda kelle ütülerken sormuştum; “Büyük kulüplerin transfer tekliflerini kabul etseydin ne olurdun?” Verdiği cevap şuydu; “Bir Lefter olamazdım ama bir Metin Oktay, bir Cemil Turan, bir Tanju Çolak çok rahat olurdum.”

Çok iddialı bir söz. Siz hiç babanızın futbol oynadığını gördünüz mü?

1968’de veda etti babam yeşil sahalara. Çocuktum ama birçok maçına gittiğimi hatırlıyorum. Aktif oyunculuktan sonra yıllarca futbola başladığı Gençlik Kulübünde antrenörlük yaptı. O yıllarını iyi hatırlarım. Kale arkası ve mini futbol sahası maçları yaparlardı. Tek kelime müthişti. Gerçekten bir efsaneydi Babam. Tavşanlı’da o dönemleri idrak eden ve futbolla alakası olan kime sorsanız söyler babamın bu özelliğini. Ben bazı arkadaşlarına da sordum. Hemen hepsi de aynı şeyi söyledi. Allah rahmet etsin Kaptan Fazlı diye babamın takımından bir arkadaşı vardı. Ona sormuştum. Bizim oranın tabiriyle “Tanju halt etsin babanın yanında” demişti bana. 1963 Beyrut’a yapılan olimpiyatlara seçilmiş ama idmanlar esnasında sakatlanmış ve gidememiş Beyrut’a. Trabzon Sporun efsanevi antrenörü Ahmet Suat Özyazıcı ile orada tanışmışlar mesela. Tanışma nedeni olimpiyat takımında yer almaları, arkadaşlıklarını ilerletme nedeni ise ikisinin de namaz kılması.

Anneniz de söz etseniz?

Annem sessiz. “Siz ne derseniz, o olsun” modunda. Annemin bu tavrında aslında bir fevkaladelik yok. O dönemlerin tipik Anadolu gelini portresi. Kayınpeder, kayınvalide ve koca varken kadına düşen şey, sükût. Elbette herkes böyle demiyorum. Ama Anadolu’daki genel hava buydu. Dağlardan getirdiğimiz kil ve evde yapılan yeşil sabunlarla mahalle çamaşırhanesinde hane halkının çamaşırlarını yıkamak başta, evde radyodan başka ne çamaşır makinası, ne buzdolabı, ne fırın elektrikli aletin olmadığı, frenk ocaklarında yemeklerin piştiği, gelenin gidenin hiç ama hiç eksik olmadığı, üç çocuğu kayınpeder ve kayınvalidesi ile hırpani bir evin bütün yükünü üzerinde taşıyan bir kadındı annem.  İlk okul mezunuydu. Kur’an’ını aksatmadan okuyan, namazında niyazında, cömertliği, yardımseverliği, herkesin derdine derman olmak için koşan yanıyla iyilik severliği ve özellikle akrabalarımız arasında tutkal fonksiyonunu ile ön plana çıkmış bir insandı. ‘I mean it’ denir ya İngilizce’de; gerçekten ‘I mean it’. Heze insandı annem. 1999 yılında 54 yaşında iken cilt kanserinden kaybettik annemi….Gözlerim doldu şu an. 57 yaşındayım ama anneden söz edilince herkesin çocuk olduğu gibi ben de çocuk gibi hissediyorum kendimi şu an. Dahasını söylemeye tahammülüm kalmadı. Allah rahmet etsin. Bu satırlar onun yarlıganmasına vesile olur inşallah.

Hizmet’le tanışmanız?

Ben bu yıllarda Tavşanlı’da Hizmetle tanıştım. Tahmin edeceğiniz sebeplerden dolayı isimlerini veremeyeceğim. Dualarımda ismen kendilerini hep hayırla yâd ettiğim dünya iyisi insanlar vesilesiyle. Söz ve eylem bütünlüğünü yakalamış ne güzel insanlardı onlar. Melek gibi gelirdi bana hepsi de. Sabahtan-akşama insanımıza hizmet için koşup duran. Maddi-manevi fedakarlıklarda bulunan çok ama çok güzel insanlardı onlar.

Sadece bir tanesini vereyim; Hüseyin Pembe. Ona da bir şey yapamazlar diye veriyorum. Çünkü vefat etti bu süreçte kanser rahatsızlığından. Doktor raporlarına rağmen tahliye etmediler. Hastanede ellerinin biri hasta karyolasına kelepçeli, basında asker görüntüleri zihnimde canlandığında hala beni dilgir eder, hüzne boğar.

Onlardan birisi nedendir bilmem benim üniversite tahsili yapmam konusunda çok ısrarlı davrandı. Ben bu arada demirci dükkanımızda çalışıyorum. Aynı zamanda başka arayışlar içindeyim. 18 yaşındayım. Demirciliği uzun vadeli olarak yapma düşüncesinde değilim. Bir arkadaşımın da katkısı ve desteğiyle nalburiye dükkânı açma girişimleri yapıyorum. El arabası-kazma, kürek vs. kaba inşaat malzemelerinin satışına kendi dükkanımızda deneme mahiyetinde başladım. Ondan alıyorum, satınca parasını veriyorum, bir daha alıyorum. Pulluk bıçağı, saban demiri, at nalı, orak-çekiç, keser, balta, kaldırım çekici vs. gibi el emeği ile yaptığım malzemelerden kazandığım paradan daha çok para kazanıyorum. Fakat yukarıda dediğim gibi o ağabey benim üzerimde ısrarla duruyor. Evimize, dükkanımıza sürekli geliyor. Benden yana tamam ama ailemin ikna edilmesi gerekiyor. Neyse sözü uzatmayalım; ikna oldu ailem ve ben İzmir Akyazılı Vakfının Basmane’de açmış olduğu üniversite hazırlık kursuna gittim.

Hatırladığımda bugün bile gözlerimi yaşartan amatör ruhla yapılan bir dershanecilik. Oradan Manisa’ya Kurşunlu Han yurdundaki kursa transfer oldum belli bir müddet sonra. Sonuç; Ankara İlahiyatı kazandım. O puanla Hacettepe Tıp’a gidebiliyordum. Çok sevindim. Çünkü gerçekten İlahiyata gitmek istiyordum. Şimdi birisi hapiste, bir diğerinin nerede olduğunu bilmediğim iki arkadaşımla beraber yapmıştık tercih listesini. Tabii hocalarımızın da yardımı olmuştu.

Tam bu sıralar benim üniversite tahsili yapmam için uğraşan birisi daha var. Allah rahmet eylesin, ikisi de rahmet-i Rahman’a kavuşan halam ve eniştem. 3 tane erkek çocukları var. Kuzenlerim. Üçü de ilk okul sonrası okumadı. Ellerindeki imkâna rağmen. Onun için “Benim zıpırlar okumadı, ben Amedi okutcem” diyor Eniştem bizim oranın lehçesi ile. İlave de ediyor; “Bütün masrafları benden.” Belçika’nın Antwerpen şehrinde oturuyorlardı. 1973 yılında terk etmişlerdi Tavşanlı’yı. Çocuktum ama hatırlıyorum bugünkü gibi. Nice göz yaşı dökmüştü ninem halamın ardından. Anarşik ortam devam ettiği ve ben de okuma taraftarı olduğum için babamın oluru ile gizliden gizliye pasaport işlemlerine başladım tam üniversite imtihan sonuçlarını açıklanacağı günlerde. Gizlediğimiz kişiler tahmin edeceğiniz gibi dedem ve ninem.

İşte bu atmosferde yaşarken Ankara İlahiyatı kazandığımın belgesi geldi. 1980 yazından bahsediyorum. İhtilalden sadece bir kaç ay önce.  Tam bir muamma.  Anarşi hızını artırmış devam ediyor, sağ-sol çatışması Tavşanlı’nın sokaklarında bile kendini göstermeye başlamış, özellikle öğretmen ve işçi sendikaları sağcı ve solcu bölünmüşlük içinde birbirlerinin lokallerine molotof kokteyliler atıyorlar her akşam. Geceleri sokağa çıkmak neredeyse imkânsız. Öte tarafta Eniştem “Al pasaportunu, vizeni alalım gel artık” diyor. Her şeyi ayarlamış. Dil kursuna gideceğim, ardından üniversite. Beri taraftan Ankara İlahiyat.

İlahiyatı kazandığım haberi evimizin içine bir bomba düşmüştü sanki. Belçika alternatifini de babam söyledi bu aşamada.  Dedem: “Ahmet’i yuvadan uçurursan bu kuş bir daha bu yuvaya dönmez” diyor babama benim yanımda. “Ne Belçika, ne Ankara” diyor diretiyor. Ninem “Anarşistler” diyor başka bir şey demiyor. Belçika’ya da gönlü hiç razı değil. Babam ise iki arada bir derede. Gitsin diyor ama nereye Ankara’ya mı Belçika ya mı? Merhume annem kenarda, mütevekkil bir biçimde kanaat izhar etmiyor.

Sonuç, ismini vermediğim o ağabeyin büyük etkisi ile Ankara’ya gitmeye karar kıldık. Kayıt yaptırdım Ankara İlahiyat’a ve hemen paçaları sıvayıp Arapça öğrenmeye başladım. Yanlış hatırlamıyorsam Ekim başında açılacaktı üniversiteler. 12 Eylül 1980’de ihtilal oldu. İhtilalin ne olduğunu bilmiyorum ama anarşi ortamının son bulması, artık haber ajanslarında çatışma ve ölüm haberlerinin gelmeyişi başta ninem olmak üzere herkesi çok sevindirdi. Ve benim Ankara İlahiyat maceram böyle başladı.

Çok uzattım sanırım. İlahiyat tahsilim için çok şeyler yazabilirim ama bir-kaç cümle ile geçeyim.  1985 yılında bitirdim fakülteyi ve Hocaefendi’nin yanına ders okumaya gittim. 1988 yılında ayrıldım. Diyanet’in vaizlik ve müftülük imtihanını kazandım. Antalya’da 3 aylık bir eğitim seminerinden sonra Manisa’nın Ahmetli ilçesinde vaiz oldum. Vaizliğim esnasında Manisa Ülker yurdunda, Turgutlu Güllupınar yurdunda kalan İmam-Hatip Liseli çocuklara Arapça dersleri okuttum. İzmir İlahiyat Fakültesinde okuyan, evlerde ve yurtlarda kalan gençlerle tefsir, fıkıh ve hadis’ten klasik denebilecek kitapları mütala ettik. Takviye dersi mahiyetindeydi bunlar. Hatırlayabildiğim kadarıyla tefsirden Sabuni’nin Safvetu’t-Tefasir’ini, hadisten Müslim’in Sahih’ini, fıkıhtan da Mevsili’nin İhtiyar’ı ile başladık, sonra daha başka kitaplar da okuduk.  2006 yılında da Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam hukuku bölümünde doktora yaptım. Tezimin adı İslam Hukukunda düşünce özgürlüğü. Bu tez İslamda düşünce Özgürlüğü adıyla da Zaman Kitaptan yayınlanmıştı.

Ankara İlahiyat yıllarınızdan söz etseniz biraz?

Ankara İlahiyat denince bir taraftan hamd u sena, bir taraftan pişmanlık hisleri ile dopdolu olurum. Hamd u sena, iyi ki Ankara İlahiyat’ta okumuşum düşüncesiyle Rabbime sunduğum teşekkürleri ifade eder. Nispetler perspektifinden bakınca ulaştığım sonuç bu. O zamanlar Fakülte olarak Erzurum İslami Bilimler ve Ankara İlahiyat var. 6-7 tane de Yüksek İslam Enstitüsü. Fakülte olmanın eğitim müfredatına katkısı tartışılmaz. Daha da önemlisi 1949 yılından beri fakülte bizim okuduğumuz okul. Dolayısıyla hem müfredatı hem de kadrosu oturmuş. Fakülte yayınları zaten bunun en büyük göstergesi. Devasa bir öğretim kadrosu var. Bazı isimler vereyim isterseniz. Hüseyin Gazi Yurdaydın, Necati Öner, Süleyman Hayri Bolay, Hüseyin Atay, Abdülkadir Şener, Merhum Talat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu ve Remzi Barışık. İslam tarihi, mantık, felsefe, kelam, İslam hukuku, hadis, tefsir ve Arapça hocaları bunlar. Hepsi de dersimize girdi. Sonra Mehmet Aydın, M. Sait Hatipoğlu, Beyza Bilgin, Sabri Hizmetli, Mustafa Fayda, İbrahim Çalışkan, Hasan Onat, Merhum Merhum Esat Coşan, Salih Akdemir, Orhan Karmış ve Demirhan Ünlü. Daha başka hocalarımız da var. En önde gelenlerini saydım. Hayri Kırbaşoğlu asistan o dönemlerde. Ama çalışkanlığı ile herkesin dilinde. İşte beni hamd u senaya sevk eden böylesi bir kadrodan dersler almış olmam.

 Beni hamd u senaya sevk eden ikinci bir unsur ise; bu hocalardan istifade adına köklü bir ön yargıya sahip olmamam. İlginç gelebilir size, ben bunu İmam-hatip mezunu olmamaya bağlıyorum. Lise’ye başlangıç yıllarımda Tavşanlı’da İmam-hatip yoktu. Orada okumam için ya her gün Kütahya’ya gidip geleceğim ya da yatılı kalacağım. Ailem ikisine de razı değil. Onun için sanat okulu ve lise alternatifleri var önümde. Yukarıda söyledim. Mesleğimiz demircilik. Dükkanımız da var. Sanat okulu torna tesviye bölümünde okuyabilirim mesela. Hatta ailede bunu konuştuğumuzu da hatırlıyorum. Ama nedense liseyi tercih ettik. Lise mezunu bir insan olarak Arapça öğrenmeye kendimi saldım. Önüme çıkan her fırsata tabir caizse asılıyorum. Aynı evde kaldığım bir arkadaşımdan emsile-bina okuyorum. Rahmetli olduğunu duyduğum İsmail Hamsici Hoca vardı; Ulucanlar’da cami imamı. Medrese usulü Arapça öğretiyormuş diye duydum. Onun derslerine katılıyorum. Merhum İsmail Cerrahoğlu okul bitiminde haftada iki gün Celaleyn tefsiri okutuyor, oraya katılıyorum. Cemaatin evlerinde kalıyorum. İsimlerini bugünkü Türkiye şartlarında sıkıntıya düçâr olmalarını istemediğim için söylemeyeceğim üç ayrı hocadan ders okuyorum. Öyle ki saniyelerim dolu diyebilirim.

Ben böyle iken aynı evde kaldığımız İHL mezunları dahil herkes bilmişlik havasında. Arapça öğrenimi adına belki haklılar ama diğer derslerde de aynı hava içindeler. İtirazlar, itirazlar. İmam-hatip seviyesindeki bilgileriyle sırf ezberleri bozulduğu için itiraz ediyorlar hocalara. Pekala ben ne yapıyorum? Ben her iki kesimin de söylediği şeyleri ilk defa duyuyorum. Hüseyin Atay Hoca kendine has şivesiyle “tasavvuf şirk” diyor; talebeler itiraz ediyor, ben ise onları kafamda ölçüp biçip tartıyorum. Blok ders yapılırken akşam namazı vakti geçecek, namaz için izin istiyoruz, Mustafa Fayda “cem edin” diyor. Karşılıklı olur olmaz tartışmaları yaşanıyor ve ben iki kesimden de çok şeyler öğreniyorum. Şunu da ifade edeyim, Mustafa Hoca “cem edin”demesine rağmen ben namazı vaktinde kılacağım diyen herkese izin verirdi.

Burada şunu sorabilirsiniz bana; kaldığınız cemaat evinde gerek hocalara gerekse anlattıklarına yönelik hiç mi telkin olmuyordu? Şöyle maziye doğru bir yolculuk yapıp hafızamı yokluyorum; isimler verilerek hocalarımızın şahıslarına yönelik menfi bir yönlendirme  olduğunu hiç hatırlamıyorum. “Şu hoca şöyledir, bu böyledir, dinlemeyin onu.” Hayır, hiç hatırlamıyorum ama genel manada çok da müspet bir bakışın olduğunu da söyleyemem. Fakat fikirler ekseninde cemaatten ders aldığımız hocaların aksi görüşler ileri sürdükleri ve bunları zaman zaman sohbetlerde hatta derslerde işledikleri olmuştur.  Oradan aldığım telkin sınıfını geçme notu aldıktan sonra gerisi önemli değil, önemli olan hizmet şeklinde. Yoksa bugün dünya yarın ahiret, Allah’a hesap vereceğiz, ben cemaatin ne idari kadrosundan ne de bizlere ders okutan hoca abilerden bu bağlamda bir telkine şahit olmadım. Olduysa talebeler olarak kendi aramızda, müşahade alanımız içine giren şeylerden hareketle kendimizin edindiği intibalar vardır. Mesela Merhum Esat Çoşan Hocanın fakültede olduğu zaman vakit namazlarına gelmesi ama başka hocaların gelmemesi çok konuşulan bir mevzuydu aramızda. Buradan hareketle kıyaslamalar yapıp çeşitli kanaatlere ulaşan arkadaşlarımız vardı.

Mesela bir örnek verir misiniz?

Hilafetin Kureyşiliği meselesi aklıma gelen ilk örnek ve oldukça çarpıcı iki hikayesi var. İlki şu; M.Sait Hatipoğlu “İmamlar Kureyş’tendir” hadisi üzerine en geniş çalışmayı yapan hadis hocamız. Tez çalışmasıydı sanırım. Sonra da “Hilafetin Kureyşiliği” adıyla yıllar sonra kitap olarak yayınlandı bu çalışma. Hocamız bu çalışmasını anlattı yarım ders yılı boyunca. Hafta içi bazı akşamlar ve hafta sonları yaptığımız derslerde Yüksek İslam’da okurken Hocaefendiden takviye hadis dersleri almış  ve bize derse gelen hocamız ile müzakere ediyoruz bu meseleyi. Hatipoğlu Hoca, halifenin illa Kureys kabilesinden olmasının şart olmadığını savunuyor, o abimiz ise tam aksini. Hoca delillerini ileri sürüyor, bizim hoca abimiz de deliller sunuyor. Ben bu ikilem içinde halife Kureyşten olmalıdır canibinde yer aldım ve neredeyse her ders Hatipoğlu Hocamız ile yaptığımız müzakerelerde baş rol oynadım. Dönem sonu imtihanında Hocamız bir tek soru sordu; ‘Halifenin Kureyş’ten olması ile alakalı düşüncelerinizi delillerinizle beraber yazınız.’ Ben de gerek kendi yaptığım okumalardan edindiği bilgiler, gerek o hoca abimizin bize anlattıklarından hareketle ulaştığım kanaati özgürce yazdım. Şunu düşünmedim; ‘Hocamızın görüşü malum. Sınıftaki tartışmalar neyse ama bu imtihan. Eğer onun görüşünün aksine bir şey yazarsam sınıfta kalırım.’ İnanın hiç düşünmedim. Çünkü Hatipoğlu Hocamız bunu yapacak bir insan değildi. Açık fikirli, talebelerinin düşüncelerine değer veren, zaman zaman Hz. Peygamber dediği zaman sınıfta ağlayacak kadar engin bir gönle sahip insandı. Sonuç diyeceksiniz; yanlış hatırlamıyorsam 90 ile o dersi geçtim.

Hikayenin ikinci kısmı daha da ilginç. Hocaefendinin yanında ders okuyoruz. Bir gün ihtimal Buhari dersinde bu mevzu gündeme geldi. Hocaefendi; “Halifenin illa Kureyş kabilesinden olması şart değil. Bu o günkü konjonktürde Kureyş’e bakış açısının ürünü. Siyasi bir yaklaşım. Dini değil. Amaç da toplumun Kureyş’ten bir insanı daha kolay kabullenecek olması.” Ben orada koptum. Şaşkınlığımı gizleyemedim. Hatipoğlu Hocanın dediği aynı şeyi söylüyordu Hocaefendi. Kendi kendime biz boşuna mı mücadele ettik diye içimden geçirdim.:)) Bize ders okutan o abimiz bunu bilmiyor mu diye düşündüm. Belki bilmiyordu. Bilseydi bize öyle telkinde bulunmazdı. Veya çok az ihtimal vermekle beraber biliyordu fakat kendisi Hocaefendinin bu yaklaşımını kabul etmiyordu. Geçmiş gün, bilemiyorum.

Bugünden düne bakınca şunu diyorum, lise mezunu birisi olarak İmam Hatip düzeyinde dini bilgiye sahip olmamak, şartlanmışlık içinde bulunmamak hem hoca-talebe tartışmasına neden olan konular hem de  tartışma üslubu açısından bana çok şeyler kazandırmış. Hocalarımızın konuların derinliğine vakıf olmadan talebenin yaptığı itirazlar karşısında takındıkları mütehammil tavırlar ayrıca takdire şayan.

Pişmanlık hislerime gelince; keşke daha fazla istifade edebilseydim o insanlardan diye düşünüyorum. Çok açıklardı. Ofislerinde geçirdikleri zamanları vardı. Çaylı-kahveli ikili sohbetlerle saatlerinizi geçirebilirdim iki ayrı kategoride isimlerini saydığım hocalarımızla.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim, Ankara İlahiyat yılları benim dini bilgilerim ve ilmi kimliğimin şekillenmesinde müthiş bir rol oynadı. Sadece benim mi? Hayır, bana göre sınıf arkadaşlarım hepsi için geçerli bu tespit. Şimdi isimlerini sıralamaya kalksam sizin “Aaaa, o da mı sizin sınıf arkadaşınız?” diye şaşıracağınız meşhur kişiler hepsi de. Kendilerine zarar gelir endişesiyle müsaadenizle söylemeyeyim isimlerini. Sen Kurucan ile aynı sınıfta okumuşsun diye kim bilir belki istintaka tabii tutulurlar. Böyle bir yanlışa sebebiyet veren ben olmayayım.

Amerika’ya gidinceye kadar iş ve Hizmet hayatınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

1988 Ağustos ayında ayrıldım Hocaefendinin yanından. Diyanet işleri başkanlığının vaizlik-müftülük imtihanını kazandım ve Antalya Mehmet Gebizli Eğitim merkezinde tam 3 ay kurs aldım. Sonrasında Manisa’nın Ahmetli ilçesine vaiz olarak atandım. Komisyon beni müftü yapmak istedi, Arapça seviyem  ve kurstaki başarımdan dolayı ama ben idealisti bir insan olarak İmam-Hatip’li ve İlahiyat’lı talebelere takviye dersler okutmak istediğim için vaizlik dedim başka bir şey demedim. İkna edemedi beni komisyon. Fahri Demir Hocanın çok yoğun ısrarları olmuştu. Ahmet Yaman diye bir başka Hocamız vardı kursta. O da çok ısrar etti.

Ahmetli yeni ilçe olduğu için henüz müftü atanmamış.  Ulu caminin yanındaki Kur’an Kursu binasının üstünü müftülük binası yapmışlar. Hatta ben gittiğimde mal müdürü Kaymakam vekili idi, kaymakam bile atanmamıştı henüz. 4 yıl görev yaptım orada. İki müftü ile çalıştım. Biri trafik kazasında vefat eden Ali Osman Kasapoğlu, diğeri ise 2011 yılınca vefat eden Halit Korkusuz Hocaydı. Salı ve Cuma günleri vaaz ediyordum. Bütün köylerini gezmişimdir. Camiler haftasında il müftülüğünün programına uyarak bir hafta Manisa’nın ilçeleri ile beraber köylerine kadar giderdik sair ilçe vaiz ve müftüleri ile bereaber. Kutlu Doğum haftasında da hakeza.

1992 yılında İzmir Aliğa ilçesine tayinim çıktı. Ben istedim tayinimi. 2 yıl kaldım orada. Celaleddin Coşkun Hocaydı müftümüz. Orada da haftada iki gün vaazım vardı. Bergama da dahil köy köy, kasaba kasaba dolaşmışımdır Aliağa’nın. Cezaevi’ne giderdim orada haftada bir gün.

Ahmetli ve Aliağa halkına ben bir şey verebildim mi bilmiyorum ama ben bu iki güzide ilçemizden ve insanımızdan çok şeyler öğrendim. Hatıralarımı yazsam inanın bana iki kitap eder.

1994 yılı sonlarında Zaman Gazetesi Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın tefsirini, Vehbe Zuhayli’nin Dört mezhebe göre İslam fıkhını  ve merhum İbrahim Canan’ın tercümesini yaptığı Kutub-ü Sitte’yi okurlarına hediye olarak vermeye başladı. Yeniden dizilip basılacak kitaplar. Yayınevleri ile öyle anlaşılmış. Mustafa Başarı İzmir’den tanıdığım dostum, arkadaşım. Adem Kalaç gazetede yayın koordinatörü. Ben akıllarına gelmişim. Gel dizgi ve tashih işinin başında ol dediler. Kabul ettim. Haftada üç gün, bazen işin durumuna göre 4 gün İstanbul’a geliyor ve sabah-akşam mesai yaparak yeni dizgileri tashih yapıyorum. Bu arada evliyim ve 2 çocuğum var. Git-gel uçakla bile olsa zor oldu. İstanbul’a tayinimi istedim. Amacım evi taşımak, 2 gün vaaz, geride kalan günlerde tashihe odaklanmak. Kabul etti Diyanet ve Kadıköy ilçesine tayinim çıktı. Ama ikisini birlikte götüremedim. Bir taraftan matbaaya tashihli nüshaları yetiştirmek, öbür taraftan Kadıköy ilçesinin sınırlarında yer alan camilerde vaaz etmek. Vakit yetmiyordu. İstifa ettim. Ve tüm mesaimi gazetenin promosyon olarak verdiği kitaplara ayırdım. İlginç bir şey, tam istifama denk gelen günlerde Kadıköy ilçe vaizliğinden İstanbul merkez vaizliğine terfi etmek üzereydim.

Promosyon olarak verilen kitapların tashihi bitince  Akademi sayfasına geçtim. Hocaefendinin yazılı ve görsel malzemelerinden derlenen metinlerden oluşan ve haftada bir yayınlanan bir sayfaydı bu. Latif Erdoğan’dan devir aldım bu vazifeyi. Yaklaşık 2 yıl kadar da bu sayfayı hazırladım. Bu arada İrşad Ekseni, Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, İlayı Kelimetullah ve Cihad, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar kitapları ile Fasıldan Fasıla ile Prizma serilerini hazırladım. Sonsuz Nur’un hadis tahricini yaptık can dostum bir arkadaşımla beraber.

1997 yılında Zaman Gazetesinde yönetim kademlerinde değişiklik oldu. Hüseyin Gülerce yayın yönetmeni oldu. Bu değişiklikle birlikte kendimi yayın koodinatörü olarak buldum. Yaklaşık 2 yıl  bu vazifede bulundum. 1999-2000 yılları arasında ise yayın danışmanlığı yaptım.  2000 yılında Amerika’ya geldim ve o gün bugün buradayım. Burada dil eğitimimden sonra özel bir okulda Sosyal Ahlak derslerine girdim. Diyalog kurumlarında ve su an kapanmış bulunan Everest Prodüksiyon şirketinde danışman olarak çalıştım uzun yıllar.

Bu arada 1992 yılında ‘Fıkıh Dünyası’ başlığını taşıyan köşe ile Zaman Gazetesinden başlayan köşe yazarlığım var. 1997 sonrası adını ‘Yaklaşımlar’ olarak değiştirdik köşenin. 2001-2003 arası hiç yazmadım. 2003’de Yorum sayfasında 15 günde yeniden yazı hayatına başladım. 2006’da  ise Ekrem Dumanlı Beyin teklifi ile fıkıh yazılarıma geri döndüm. Zaman gazetesine kayyum atanmasından sonra çıkan Yarına Bakış ve Yeni Hayat gazetelerinde de devam etti yazılarım. Şimdilerde TR724’de yazıyorum.  Sonuç itibariyle, aradaki kesintileri bir kenara bırakacak olursanız 1992 yılından beri de köşe yazarlığım da devam ediyor.

 Şu an Amerika’sınız. Neyle iştigal ediyorsunuz?

15 Temmuz yüzbinlerce insanın düzenini bozdu. Herkesi ihtiyarlattı. Üstad Bediüzzaman 1. Dünya savaşını kastederek “Harbi umumiyi göre ihtiyardır” diyor. Buradan mülhem “15 Temmuz’u yaşayan ihtiyardır” diyorum ve ben de o ihtiyarlardan biriyim.  18 yıldır Amerika’da yaşıyor olmama rağmen darbe sonrası yaşanan tenkil sürecinden çok etkilendim. Tenkil, kollektif ceza verme, topluca etkisizleştirme, ortadan kaldırma, yok etme manalarına gelen bir terim Arapça’da. Bununla beraber yakın bir dostumun dediği gibi “Nefes aldığınız müddetçe hayat devam ediyor.” Devam eden bu hayatta, hayata tutunmaya çalışıyorum. Derin kelimesiyle anlatabileceğim travmanın etkilerini atmaya çalıştım yaklaşık iki yıldır. Başardığımı söyleyemem. Şimdi travma ile birlikte yaşamaya çalışıyorum. Artık onun hayatımın bir parçası olduğunu kabul ediyorum.

 Hayatımı maddi olarak idame ettirme adına yapmam gerekli olan şeyi yaptım. Helalindan para kazanarak ailemin geçimini temin etmek için sorumluluğumu yerine getirmeye çalıştım ve son nefesime kadar da çalışacağım. Birçok arkadaşımızın yaptığı gibi Uber, Lyft şoförlüğünden, Amazon flex denilen paketleri evlere servis etmeye, büyüklü-küçüklü binaların temizliği, tamir ve tadilatını yapan bir şirkette “handy veya handyman” vasfıyla çalışmaktan, online halı satan bir firmanın shipping bölümünde çalışmaya kadar bir çok iş.

 Yalnız hayatın tabii akışı içinde on binlerce insanın karşılaştığı bir gerçek olduğu için bunları söylemekte bir mahzur görmüyorum. Bir başka zaviyeden bakınca da mazlumiyeti ve mağduriyeti istismar etme gibi geliyor bana. Kaldı ki şu an itibariyle hiç kimse bana maddi açıdan mazlumsun ve mağdursun diyemez. Ticaret hayatında yerlerini alan çok yakın, çok candan, çok samimi dünya-ahiret kardeşlerimin, arkadaşlarımın, yol göstermeleri ve yardımları ile başka işlere de teşebbüs ettim. Onlardan bir tanesine şunu dedim hatta: ‘Ben senin yerinde olsaydım, senin bana yaptığını ben bana yapmazdım.’ Onun için çok iyi bir düzeydeyim şu an Allah’a hamd olsun. Dolayısıyla mazlumiyet ve mağduriyetleri benimle mukayese edilmeyecek derecede ileri olanlar yanında bunu gündeme getirmeyi en azından yakışıksız buluyorum.

Bu arada, halı işi yapan bir depoda yayınlanan videonuz yansıdı sosyal medyaya?

 Evet,  o videonun kayda alınış gerekçesi ile geldiği nokta çok farklı. Aynı iş yerinde çalıştığım eşim, o videoyu çocuklarımıza ve torunlarımıza hatıra olur diyerek kayda aldı, ben de amenna dedim. Ama sonra onu söz konusu videoya metin yazan arkadaşımın eşine göndermiş bir vesile ile. Bunu da benimle gece yarısı paylaştı. “Bir yerde kullanacakmış eşi” dedi. Bunu duyar duymaz o arkadaşa telefon açtım. “Ne yapacaksın?” dedim. Niyetini söyleyince katiyen rızam olmadığını ifade ettim. Bana “Tamam abi, siz kanaatinizi söylediniz” dedi. Aradan 5-10 gün geçti. Bir gün Kanada’ya gidiyordum. Havaalanında uçağın kalkış saatini beklerken Twitter’da gördüm o videoyu. Başımdan kaynar sular döküldü. Sıkıldım, utandım, şaşırdım. Hemen ilgili arkadaşa telefon açtım. O da “Siz bu cemaate mal olmuş bir insansınız. Nihai karar verme size ait olamaz dedi. Başkalarına örnek olma açısından buna çok yoğun ihtiyaç var. Ben fikrine değer verdiğim bazıları ile istişare ettim ve yayınladım.” dedi.

Uçağa bindim, 2 saatlik bir yolculukta hep ne yapacağımı düşündüm. Bu safhadan sonra benim yapabileceğim iki şey olabilirdi; kamuya açık bir şekilde şimdi açıkladığım şeyi açıklamak, rızam olmadığını söylemek. İkincisi; Youtube başta olmak üzere videonun düştüğü platformlara müracat ederek rızam olmadığını ifade ederek, videonun kaldırılmasını sağlamak.  Kanada’ya inince hemen sosyal medyaya girdim. Baktım, iş işten çoktan geçmiş. O iki saat içinde o kadar çok yayılmış ki, ne yapsanız sonuç alamayacaksınız. O gün bugün hala beni derinden derine üzen bir hadisedir bu.

Neden?

O videonun merkezine benim ve ailemin oturtulmasını hâlâ kabullenebilmiş değilim. Keşke, o video çok daha geniş kapsamlı olsaydı. Türkiye’den işini kaybeden iş adamlarından, KHK ile devlet memuru görevlerinden atılan insanlara kadar her birisinin hayatla mücadelesi ve yaptığı işler gösterilseydi; ben de o karelerden sadece bir kare olsaydım; daha makul, daha kabul edilebilir olurdu. Her neyse, bu vesile ile bu kanaatimi paylaştığım için çok mutluyum şu an.

Fakat şunu da ifade etmeden geçmeyi haknâşinaslık sayarım; bazı yerlerde ve kişilerden tenkit almasına rağmen çok müspet tesir de icra etmiş o kısa video. Model olarak gösterilmiş. Zamanı geri getirme imkânı yok. Herkes inşallah niyetine ve niyetinin derinliğine göre sevap alır.

Bu bağlamda söyleyeceğim son şey, benim bana rağmen o görüntüleri metin yazarak video yapan arkadaşa hiçbir kırgınlığım yok. Nedenini söyleyeyim. Bir; öğrencilik yıllarından beri tanıdığım ve samimiyetine, iyi niyetine inandığım birisi. İkincisi ise, zihniyet. Ben de o zihniyetin çocuğuyum. Ağaç kabuğundan çıkmadık biz. Bizi yetiştiren bir aile var, içinde büyüdüğümüz bir toplum var, ilk okuldan üniversite hatta doktora dahil neredeyse 25 yıl bizi hamur gibi yoğuran bir devlet ve o devletin eğitim sistemi var ve adına Hizmet dediğimiz bir hareket var.

Dolayısıyla haksızlık etmeyelim, bizim zihnimizi oluşturan sadece Hizmet değil, ailemiz, toplumumuz, devletimiz de var. Daha da ilave edebilirim; okuduğumuz kitaplar var, seyrettiğimiz filmler, diziler var. Şimdilerde çok yoğun kullanılan sosyal medya platformları var. Sonuç itibariyle bizim zihniyetimizi oluşturan unsurlar bunların toplamından oluşuyor. Bu zaviyeden bakınca şöyle düşünüyorum; samimiyetine inandığımı söylediğim o arkadaşın yerine bir başkası olsaydı belki o da aynı şekilde davranır, bana aynı şeyleri söylerdi. Ne diyeyim bundan başka?

Şimdilerde TR724’de yazılarıma başladım. İslam hukuku okumalarımı merkeze koyarak yazılar yazacağım inşallah.

Kitapla aranızın çok iyi olduğunu biliyorum. Biraz da kitaplardan konuşsak?

Çocukluğumdan bu yana kitapla aram her zaman iyi idi. Okumayı tercih ettiğim kitaplar adına çok sistemli olduğumu söyleyemem ama sistemli bir okuma programına sahip olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Bir başka ifadeyle ne okunması gerektiği biraz amatörce ama nasıl okunması gerektiği konusunda geride bıraktığım yıllara bakarak amatörlüğün üzerinde bir yerde durduğum sanırım söylenebilir. Eş zamanlı okumalar yapıyorum. İlgi duyduğum, hayatın tabii akışı içinde benim işime yarayacak, gerek mesleğimin aslını teşkil eden ilahiyat ve onun içinde özellikle İslam hukuku bilgilerimi artıracak, gerekse ansiklopedik bilgilerimi teyit ve takviye edecek kitapları okurum.

Gün içinde zihnimim yorgun veya dinç olma vakitlerine göre de bu kitapları tasnif ederim. Yatağımın baş ucunda, oturma salonunda, çalışma masamın üzerinde, her zaman yanımda taşıdığım çantamda birbirinden farklı konularda ve dediğim gibi zihni dinç ve yorgunluğu merkeze alarak dağıtırım bu kitapları.

Her kitaba bir zaman tayin ederim. Beş-on gün içinde bitecek diye.

Önemli gördüğüm yerlerin altını mutlaka çizerim. Cedel usulü ile okurum genelde. Böyle bir isimlendirme var mı bilmiyorum kasdım şu; kitabın yazarı sanki karşımdaymış gibi hayal eder ve onunla tartışa tartışa okurum. Kabullendiğim yerlere bir işaret, kabullenmediğim görüşlerin olduğu yerlere notlar yazarım.

Kitap bitince de onu masamın üzerinde bir yere koyarım. Aradan beş-on gün geçince o kitabı masamdan tekrar alır, altını çizdiğim, notlar aldığım yerleri bir daha okurum. Tabii daha az zaman ayırarak. “Kara kalem notları” diye bir dosyam var bilgisayarımda.

Oraya kendi düşüncelerimi de ilave ederek notlar karalarım. Ya da “Okuduğum kitaplardan notlar” diye ayrı bir dosyam var. O dosyaya iktibaslarda bulunurum.

Fakat 15 Temmuz’dan bu yana eskisi kadar okuyabildiğim söylenemez. Fiziki yorgunluğa, yukarıda söylediğim birlikte yaşamaya alışmaya çalıştığım travma ile yaş faktörü ilave edilince eski okumalarımı ben de arıyorum. Okumalarımı Allah’a binlerce hamd ve sena olsun 3 ayrı dilden yapıyorum. Türkçe, Arapça ve İngilizce. Arapça eski dönemlerime nispetle biraz daha geride. Genelde mesleğimle alakalı konularda kapısını çalıyorum Arapçanın. Kaynak eserlere müracatta kullanıyorum o dili. İngilizce, Arapçanın yerini aldı şimdilerde. Türkçe ise ağırlığını koruyor.
Bir de 3-5 arkadaş ile müzakare usulü ile okumalar girdi devreye son bir yılda. Tasavvufu merkeze koyduk bu okumalarda. Yaşın ilerlemesi, yüzümüzün gençlik zamanlarımıza nispetle dünyaya değil de ahirete yönelmesinin etkisi var mıdır bu seçimde bilmiyorum ama tasavvuf merkezde.
Neler okuyorsunuz?

İbn Arabi’nin “Kitabu’l-Marife”sini okuyoruz. Her bir cümlenin üzerine ciddi eğilerek ve tartışarak. Diyebilirim ki bir anlamda İbn Arabi’nin irfan sistematiğini ve yoğun kavramsal dünyasını deşifre etmeye çabalıyoruz. O yüzden sırada birkaç kitabı daha var.

Merhum Avni Konuk’un, İbn Arabi’ye ait olan “Füsusu’l Hikem” kitabına yazdığı Mukaddime’yi müzakere ediyoruz. Anne Marie Schimmel’in “İslamın Mistik Boyutları” kitabını herkes kendisi okuyor, sonra mütala ediyoruz. Bilindiği gibi Cîlî de bu ekolde önemli bir kurucu, onun da “Meratibu’l vücud”unu müzakere ettik. Müzakerelerimizde İmam Şarani’ye sık sık atıflar yapılıyor, sanıyorum ondan da birkaç kitap okuyacağız. Nifferi, Hakim, Tirmizi ve belki aşk mektebi ve geleneğinden birkaç önemli simaya da uzanabilir bu ortak gayretimiz. Son olarak Mustafa Merter’ın Modern psikiyatri ile İslam irfan geleneği arasında kısmen mukayeseler kısmen de eleştirel yeni bir irfanı yorum denemesi mahiyetinde bir çalışma olan “Dokuz Yüz Katlı İnsan” kitabını ferdi olarak okuyoruz.

Şahsi olarak yaptığım okumalarda ise şu an itibariyle elimde olan kitaplar; James Hollis’in “Why Good People Do Bad Things/ İyi insanlar niçin kötü işler yapar”, George Lakoff’un “Don’t Think of an Elephant; Know Your Values and Frame The Debate/ Fil gibi düşünme; tartışmada değerlerini ve çerçeveni bil”,  “Sonja Lyubomırsky’nin The Myths of Happiness/Mutluluk hakkındaki efsaneler”,  İ.Kafi Dönmez’in “Fıkıh Usulü İncelemeleri”, Muhammed Abid Cabiri’nin “Arap Ahlaki Aklı”,  Emin Ma’luf’un ”Doğunun Limanları”, Mahmut Aydın ve Süleyman Turan’ın “Tek Dünya Çok İnanç, Diyaloğa Farklı Yaklaşımlar”, Simon Robinson’un “The Spirituality of Responsibility, Fethullah Gulen and Islamic Thought/Sorumluluk duygusunda manevilik, Fethullah Gülen ve İslami düşünce”  kitapları elimde. Okuma sırasında olan kitapları saymama gerek yok sanırım.
Son olarak şunu söyleyeyim; Timaş’ın “İyi ki kitaplar var” mottosunu çok beğenirim. Gerçekten inanarak söylüyorum; iyi ki kitaplar var. Kitapsız bir hayat düşünemiyorum ben.

Yaklaşık 20 yıldır Amerika’da yaşamaktasınız? Amerika sizce nasıl bir yer? Kurucan’ın Amerikası’nı tasvir edebilir misiniz?

Hangi Amerika derim ben bu soruya cevap olarak. Çünkü benim 18 yıllık ABD hayatım içinde bizzat yaşadıklarım, gözlemlerim, okumalarım, izlediklerim bana bu haklı soruyu sorduruyor. Şahısların dünyasına indiğinizde birbirinden farklı onlarca Amerika var. Beyaz Sarayı merkeze koyarak 3-4 millik bir daire çizerek onun etrafında kısaca bir tur atın. Homeless dediğimiz evsiz-barksız sokaklarda geceleyen yüzlerce insan görürsünüz. Dikkat edin Beyaz Saray diyorum. Dünyanın en önemli güçlerinden birisi olan Amerika’nın siyaseten idari merkezi olan yer. O homeless’ların her birinin ayrı hikayesi var. Siz de bunun farkındasınız zaten, onun için sorunuz da Kurucan’ın Amerika’sı diyorsunuz.

Genel manada şunu söyleyebilirim; din, vicdan ve ifade özgürlüğünün ne yazık ki Türkiye dahil kendisini İslam dünyasının bir parçası olarak gören yüzlerce ülkeden hem teoride hem de pratikte çok daha fazla olduğu bir ülke Kurucan’ın Amerika’sı. Dini inancını rahatlıkla yaşayabilen, milli ve kültürel kimliğini istediği ölçüde muhafaza edebilen, toplumun sosyal, çoğulcu, iştirake açık özelliği dolayısıyla söz konusu kimliklerini oluşturan özellikleri sürekli olarak geliştirebilen bir zemin benim için Amerika. Bununla beraber kimliğinizi ve kişiliğinizin farkında olmadan yaşarsanız “melting pot/eritici kazan” içinde erimeniz de mümkün. Onun için şuurluca yaşamak çok önemli. İngilizcede bunu ifade eden enfes bir kavram var; awareness. Türkçeye farkındalık diye tercüme edilebilir. Farkında olmak. Tasavvuftaki ifadesiyle kendini bilmek. Yaşadığın zemini bilmek. Artıları ve eksileri ile birlikte bütüncül bir bakışa sahip olmak. Gelecek planlamalarını bu farkındalık üzerine inşa etmek. Çocuklarımın eğitimi açısından da sanırım dünyanın başka hiçbir ülkesinde bulamayacağım imkân ve fırsatları sunan bir ülke.

 Amerika’dan Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?

Türkiye ile duygusal bağlılığımın koptuğunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Türkiye, ana vatanım, bunu kabulde problemim yok. Ama eskisi ölçüsünde kalbimde, gönlümde yer alıyor mu sorusunun cevabı; hayır. Bunda hem şahsımın maruz kaldığı haksız ithamlar ve davalar hem de devlet eliyle siyasi iktidarın muhalifi olan her kesime yapılan orantısız zulmün etkisi var. Açık konuşayım, sadece cemaate mensup insanlara değil, başka kesimlere yapılan zulümler de aynı ölçüde beni rahatsız ediyor, üzüyor, perişan ediyor, hayattan kopartıyor. Dün cemat dışında farklı kesimlere yapılan zulmün farkına varamamanın da hicabını yaşadığımı bu vesile ile ifade etmiş olayım.

Mesela; geçenlerde 11 yasında Cizre’ye yapılan müdahaleler esnasında evden kaçan bir çocuğa verilen ceza beni iki gün uykumdan etti. Manzara şu; devlet tankıyla tüfeğiyle girmiş oraya, bombalıyor, çocuk da canını kurtarmak için kaçıyor; o kaçma esnasında asker-polis tarafından alınan çocuk “olay mahallinde yakalandığı” gerekçesiyle 15 yıl hapis cezası alıyor. Gerçekten insaf. Bu ve buna benzer çeşitli türden zalimlikleri cemaat için de yapılıyor şu an. İnsaf yok, iz’an yok, vicdan yok. Nasıl olsun ki? Ortada insan yok. İnsaf, iz’an, vicdan insana ait özellikler. Tabii ki olmaz.
Şimdi Amerika’dan Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz sorusunun cevabına geleyim: Hangi Türkiye’yi?
Sanırım şu andaki Türkiye’yi yani “Muhafazakâr Müslüman” diye kendini tanımlayıp 15 yıldır iktidarda bulunan İslamcı bir partinin bütün İslam dünyasına örnek olabilecek Müslüman Demokrat ülke olmanın eşiğine getirdiği, ardından U dönüşü yaparak diktatörlük limanına oturttuğu ve faşizme doğru sürüklediği bir ülkeyi kasdediyorsunuz.

Siyasal sistem ve rejimi itibariyle Türkiye’yi ben böyle görüyorum. Sosyal, demokratik, laik, hukuk devleti sözleri çok yıldızlı ve yaldızlı sözler artık. Hiçbir zaman böyle bir ülke olmamış zaten Türkiye’ye. Belki bazıları için olmuş ama herkes için değil.

Hasılı benim Amerika’dan gördüğüm Türkiye, devletin imkanlarını kullanarak kendi vatandaşına orantısız güç kullanan zalimlerin; mazlum, mağdur ve masumların göz yaşlarını ve kanlarını şeker-şerbet gibi içtiği, onların ıstırapla dolu iniltilerini bir eğlence ortamında musikal enstrüman gibi dinlediği hatta  bundan haz alan, zevk alan idarecilerin olduğu, seyircilerin de kimisinin fiilen kimisinin ise susarak destek verdiği bir ülke. Türkiye’nin adını duymak bile bana şu an itibariyle acı, ıstırab, hüzün veriyor. Duygusal kopuş dediğim tam da bu işte.

İşin bir Türkiye dışı ayağı var ki tam da evlere şenlik. Ülke dışında özellikle cemaat mensuplarına yapılan operasyonlar, uluslararası arenada Türkiye’yi Bülent Keneş’den ilk defa okuduğum tabirle “haydut devlet” olarak algılanmasına yol açıyor. Başka devletlerin hükümetlerine, bakanlarına, bürokratlarına kabadayı üslubu ile yapılan tehditler, üstü kapalı şantajlar şahsen bir Türk vatandaşı olarak beni utandırıyor.

 Şu anki Türkiye’de hiç mi güzel şeyler olmuyor?

Amerika’dan gördüğüm Türkiye’nin genel durumu ile alakalı olarak düşünce ve hissiyatımı bir önceki soruda söyledim. İsterseniz bu soruya da kendi ilgi alanım açısından cevap vereyim. Benim özelde ilgi alanım üniversite eğitimine başladığım 1980’nin Ekim ayından bu yana sürekli olarak içinde bulunduğum İlahiyat ve Diyanet camiası. Nice hocalarım, dostlarım, arkadaşlarım oldu. Bugün itibariyle Türkiye’nin en meşhur tele-vaizlerinden tutun-sanırım bu tabir merhum Yaşar Nuri’ye aitti- uluslararası üne sahip, makale ve kitap çalışmaları ile bu ünü hak etmiş ilim adamlarına, Diyanet’in çok etkin üst düzey makamlarında görev yapan insanlarından tutun, gazetelerde köşe yazan İlahiyatçılara kadar pek çoğu ile dostluğumuz, arkadaşlığımız, tanışıklığımız var. Bir manada Türkiye insanın dini hayatını ve günlük yaşam tarzını şekillendiren kişiler bunlar.

İşte bu insanların hayatı siyaset üzerinden okumaları en sevmediğim, en çok hüzün duyduğum şeylerin başında geliyor bugün Türkiye’de. Bir takım dinbazları, din adına şaklabanlık yapanları bir kenara bırakacak olursanız, düne kadar devasa şahsiyetler olarak gördüğüm, derslerine katıldığım, kitaplarını okuduğum, TV konuşmalarını dinlediğim ve kendilerinden çok istifade ettiğim insanların neredeyse hepsinin siyasete eklemlenmesi, bu posizyonları ile siyasi iradenin yapmış olduğu ve ülke olarak geleceğimizi de ipotek altına alan her türlü yanlış politikanın ve insanımıza yapılan zulmün dayanağı olması beni en çok üzen şeylerden birisi. Hepsi benim için asırlık koca çınardı o hocaların. Ama ne yazık ki hemen hemen hepsi de teker teker devrildi. Eğilmedi, devrildi.

Keşke o kadar gözümde büyütmeseydim diyordum şimdi kendi kendime. Keşke koyduğum yerde durabilseydi onlar diyordum. Ama ne çare! İlmi birikimlerine inandığım o insanların almış oldukları siyasi pozisyon beni perişan etti. Literatürde bunlar için “Sultanların Alimi” denir. Keşke onlar bunun yerine “Alimlerin Sultanı” olmayı tercih etselerdi. Etmediler, edemediler. Enkazının kaldırılması nesiller boyu sürecek bir yıkımın dayanak noktası oldular. Değer miydi diye soruyorum? Üç günlük dünya. Sonra değmezdi diyorum kendi kendime. Bir kez de buradan demiş olayım; değmezdi.
Bu bağlamda tarikatlar ve dini cemaatlerin almış oldukları pozisyon da farklı değil. Onlar ayrı bir hüzün yumağı benim içimde. Her gün bir düğümü çözülen bir yumak hem de. Ayrı bir fasıl. Belki bu konuda yazılar yazarım.

Bütün bu hayal kırıklığıma, onu devam ettiren hadiselere rağmen sevdiğim şey ise; sayıları çok az ve kısık da olsa seslerini çıkartan hocalarımızın varlığı beni memnun ediyor. Türkiye’nin dini zihniyetinin sahih bir zemine oturması açısından gelecek adına bana umut veriyor. Ne zaman gerçekleşeceğini bilmemekle beraber şu andaki baskı ortamı bittiğinde bu insanların ve görüşlerinin halkımız tarafından daha çabuk kabul göreceği tahmininde bulunuyorum. Çünkü belki bazıları farkında değil ama dini kimliğimiz ve sahih dini inşa adına çok büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız. Kendimizin dahi ikna olmakta zorlandığı dini görüşler, kanaatler, hükümler, yeni yetişen nesle çoktan beri hitap etmiyordu. Küresel köy haline gelen dünyamızdaki iletişim vasıtalarının kullanımı ile gerçekleşen kültürel etkileşim insanımız ile İslam dininin arasındaki mesafeyi açmıştı. Gerek aile ve okuldan almış olduğu dini eğitim, gerekse klişe deyimle % 99’u Müslüman olan sosyal çevrenin baskısı ile ifade edemiyorlardı. Fakat İslamcı iktidarın son 7-8 yıldır takip edegeldiği politikalar, dini şekle haps ve irca eden cemaatler ve tarikatlerin yanlışlıkları bu çerçevede ayrı bir kapı açtı. Mesela 2017 yılında yapıldığını bildiğim geniş çaplı bir ankette kendisini deist olarak niteleyen insan sayısının % 6 olduğunu biliyoruz. Ben şahsen bu oranın bugün itibariyle daha fazla olduğunu düşünüyorum.

İnancım o ki  din adına ortaya konan sorunlu yorum ve uygulamaların bu şekilde devam edeceğini düşünmüyorum. Kur’an, sünnet’ten alınan hükümler, ölçüler, prensipler, ilkeler, gelenekten alınan bilgilerle harmanlanacak, içinde yaşadığımız şartlara hitap eder, sorunun değil çözümün kaynağı olarak M.Akif’in ifadesiyle “asrın idrakine” sunulacaktır inşallah. İşte benim ümit ışığı olarak gördüğüm sayısı az, sesleri kısık bu hocalarımız ve onların geride bırakacağı miras bizim insanımızın yolunu aydınlatacak diye düşünüyorum. Bu da sevdiğim, sevindiğim, ümit bağladığım bir manzara.

[Engin Sezen, The Circle] 23.4.2018 [thecrcl.ca]

Dünyanın renkleri ve evrenselleşme [Ali Emir Pakkan]

Tarihi konuları yazıyorum daha çok, bazen de tarihe tanıklık ediyorum.
Dün olduğu gibi.
22 Nisan 2018, New York, dünyanın ticaret ve sanat başkentinde “dünya renkleri”nin buluşması var. Orijinal aldı ile 14. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali düzenleniyor. Queens Koleji’nin ev sahipliği yaptığı organizasyona Amerika Birleşik Devletleri, Romanya, Kenya, Ukrayna, Belarus, Avusturya, Hindistan, Kazakistan, Bangladeş, Tacikistan ve İsrail gibi farklı ülkelerden öğrenciler katılıyor.

Salon tıklım tıklım. Konuklar arasında çok sayıda Amerikalı var. Bazı ülkelerin sunumları sırasında bayraklarını sallanarak destek veriyorlar. Yerel yöneticiler, milletvekilleri, aktivistler, sanatçılar gösterilerileri ilgi ile izliyor.

Programda belli temalar öne çıkıyor. Barış, insanlık, özgürlük gibi...

Hz Yusuf’un kıssası ekrana yansıtılırken Azerbaycan’dan Ayhan Bunyadzade’nin “ “Ben bir Yakup idim” şarkısı gönülleri dağlıyor. Hz. Yusuf, hikayenin sonunda kardeşleri tarafından atıldığı kuyudan kurtuluyor. O hiç yalnızlık hissetmiyor. Allah hep onunla.

Yıllarca hapis yatan Güney Afrikalı Nelson Mandela’nın özgürlük mücadelesi canlandırılıyor. Sonra Mahatma Gandhi geliyor sahneye. Hintli aktivist liderin hayatı da direniş destanı. Zincirleri nasıl kırdıkları anlatılıyor... Onlara zulüm edenler tarihin çöplüğünde, ama iki lider de yaşamları ile insanlığa ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. Fikirleri öldürülemiyor.

Ve ülkemizdeki soykırımın fotoğrafları yansırken ekrana Romanyalı İona “ onları serbest bırakın” çağrısı yapıyor. Bebeklere, annelere, masum ve mazlumlara özgürlük istiyor.

Önemli konuklar kısa konuşmalarla duygularını dile getiriyor. Phil Ramos, New York 6. Bölge milletvekili. Heyecanla şöyle diyor:

“Bu salondaki insanlar dünyanın her yerinde bu büyük ve güzel organizasyon için bir araya gelmişler. Savundukları tek şey daha iyi bir dünyanın oluşması. Bu bir humanizm hareketidir. Tüm Dünyada hizmet hareketi bu insanlık bayrağını dalgalandırıyor. İnsanlık için, barış için, hizmet hareketi ve mensuplarını selamlamak için elimi kaldırıyor ve sizi selamlıyorum. “

Türkiye’den uzaklaşan hizmet hareketi kullandığı dil ve temalarla yeni bir evreye geçiyor; evrenselleşiyor. New Jerseyli öğrencilerin “Dünya Günü” münasebeti ile;
“Ağaçları koru...
Hayvanları koru...
Dünyayı koru.” koreografisi ayakta alkışlanıyor.

Washington ve New York’taki bu gösterilerin sponsoru Enes Kanter. NBA yıldızı, hak etttiği alkışı alıyor. Bu zor günlerde bile salonları dolduran kalabalıklara da o teşekkür ediyor.

2019’da buluşmak üzere veda şarkısı hep birlikte söyleniyor...

Yeni bir dünya... yeni bir dünya kuruyorlardı...

Umut hep olacak.
Hikaye yarım kalmayacak...

[Ali Emir Pakkan] 23.4.2018 [Samanyolu Haber]

“VE’STEFZİZ… VE ECLİB…” [Abdullah Aymaz]

Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Bir zaman meleklere: ‘Adem’e secde edin’ dedik, onlar da hemen secdeye kapandılar, yalnız İblis secde etmeyip: ‘Çamurdan yarattığın kimseye secde mi ederim! Benden üstün kıldığım adam bu mu? Eğer kıyamet gününe kadar bana bir MÜHLET versen, gör bak nasıl da onun soyunu pek azı dışında kumandan altına alacağım!’ dedi. Allah ‘Defol oradan. Onlardan kim sana tâbî olursa, iyi bilin ki, Cehennem de sizin cezanızdır. Ceza ki, ne ceza!’ buyurdu. Allah sonra da şöyle buyurdu: ‘Onlardan gücünün yettiğini sesinle aldatıp kötülüklere kaydır. Süvari ve piyade olarak bütün kuvvetlerini toplayarak onların üzerine yürü, mallarına ve evlatlarına ortak ol, bol bol vaadlerde bulun onlara!’ Şeytan bu! Onları aldatmadan başka ne vaad eder ki! ‘Benim gerçek kullarıma senin asla bir hâkimiyetin olamayacaktır. Rabbinin onları koruyucu olması yeter de artar!’ Rabbiniz o muazzam kudret sahibidir ki, lütfunda nasibinizi aramanız için denizde gemiler yürütür. Gerçekten O’nun size ihsan ve merhameti pek fazladır.” ((İsra Suresi, 17/61-66)
“(Şeytanlardan bahsediyorlar) şeytanların asıl kime indiğini bildireyim mi? Onlar, yalan iftiraya, günaha düşkün kimselere inerler. Çünkü o iftiracılara kulak verirler, esasen onların çoğu yalancıdırlar. Şairlere gelince, bunların peşine sapkınlar çapkınlar düşerler. Görmez misin onlar her vadide sözlerin, hayallerin peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler. Ancak (şâirlerden) iman edip, salih (güzel ve makbul ameller işleyenler, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme maruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna.” (Şuara Suresi, 26/ 221-227)

Kur’an-ı Kerim’in nâzil olduğu dönemde şâirler (kam ve şamanlar gibi) cinlerle alâka kurarlardı. Kurmasalar bile müşrikler öyle kabul ederlerdi… Meseleye biraz böyle bakmak gerekir. Günümüzde de âyette ifade edildiği gibi, şairler bazan romantik, bazan sürrealist olabiliyorlar. Bilip bilmedikleri her vadide dolaşıyor ve akımın peşinden koşuyorlar. Halbuki Kur’an âyetleri müşriklerin sapık inançları gibi hâşâ Allah’ın evlatları zannettikleri cinlerden değil; Cibril-i Emin vasıtasıyla Allah’tan gelmektedir.

Kur’an, İlahî mesaj âyet-i kerimelerle, cahiliyeye döneminin granit gibi sert fıtratlı insanlardan sahabe efendilerimiz gibi şefkat kahramanları yetiştirmiş Sahabelerin Kur’an’ın canlı tefsirleridir. Yani onlar Kur’an’ın mucizeleridir… Sahabe efendilerimiz ihlas ve takvaları ile tâbiîn hazretlerini yetiştirdiler… Onlar da tebe-i tâbiîni yetiştirdiler. Böylece kıyamete kadar sapasağlam ayakta kalacaktı. İslamiyet sağlam temeller üzerine kurulmuş ve şeytan saltanatı kökünden yıkılmıştı… Halbuki Musa Aleyhisselamdan sonra sahabe gibi bir nesil kalmadı. Maalesef o cemaat işe yaramaz hâle geldi… Senelerce çöllerde şaşkın şaşkın dolaştılar…

Hz. Süleyman Aleyhisselamdan sonra da herşey bitiyor. O koskoca medeniyet parçalanıp bölünüyordu.

Hz. İsa Aleyhisselamdan sonra havarilerle o ihlaslı dönem devam etti ama sâfiyet tutturulamadı. Evet sahabeden ve tâbiînden sonra gelen ihlaslı nesil tebe-i tâbiîn efendilerimiz şeytanın iğvâlarına karşı “Yangın var!..” diyerek harekete geçip dünyanın dört bir tarafına dağılıyorlar…

Demek ki, bize düşen ihlasla, imanla, maneviyatla, ilimle teçhiz edilmiş donanımlı nesiller yetiştirmektir. Elhamdülillah Ferdiyet makamına mazhar olan Hizmetimiz, metodu kendi içinde bir Kur’an ve hizmeti olarak ortaya çıkmıştır ve böylece devam etmektedir.

Bilindiği gibi Tarihçe-i Hayatta anlatıldığı üzere, Üstad Bediüzzaman Hazretleri daha çocukluğunda medrese talebesi iken şöyle bir rüya görür: Kıyamet kopmuş, kainat yeniden dirilmiş. O, Peygamber Aleyhisselatü Vesselamı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihayet sırat köprüsünün başına gidip durmak hatırına gelir. Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim.” der ve sırat köprüsünün başına gider. Peygamber Efendimizi ziyaret eder ve kendisinden ilim talebinde bulunur. Efendimiz (S.A.S.) de, ümmetinden sual sormamak şartıyla, Kur’an ilminden kendisine talim buyurulacağını müjdeler. Böylece Üstad Hazretlerine mânen denilmiş oluyor ki: “Artık sen Ferdiyet mazharısın; başkasından bir şey sorup bir şey öğrenmeye ihtiyacın yok.”

Muhyiddin İbn-i Arabiye göre bir velinin ulaşabileceği en yüksek makam, efrad (ferdiyet makamına ulaşanların) makamıdır. Bu makamın sahipleri üzerinde kimse otorite sahibi değildir. Onlar ancak Allah’ı bilir, Allah’ı tanırlar. Talimatı Efendimizden (S.A.S.) alırlar.

Hizmet hareketi, Kur’an-ı Kerim’in “Ve’s-sulhü hayr yani, sulh, elbette hayırlıdır.” (Nisa Suresi, 4/28) âyetini kendisine düstur edinmiştir. Dünyanın da buna ihtiyacı vardır. İslamiyetin % 95 esas ve prensipleri iman, ibadet, ahlak, fazilet ve insanî evrensel değerlerle ilgilidir. Siyasete temas eden hususlar sadece % 5’tir. Eğer bir sınır çizilecekse, Hizmet, İslamiyeti ilmî, fikrî, imanî ve sivil cihetiyle ilgilenecektir. Zaten insanlık için esas olan budur. İnsanlar içinde nefreti, düşmanlığı, fitne ve fesadı körükleyen şeytan saltanatına karşı yapılacak işler belli… Bizim, Hizmetten anladığımız da budur…

Biz bir insana en büyük hediye ve armağan olarak ne verebiliriz? Dünya bizim olsa, “Al bunu sana verdik” desek mesela… Binalar, elbiseler, yiyecek ve içecekler toptan onun olsa ne olacak? Kaç sene yaşayacak? Halbuki bir insana İlahî güzellikleri tanıtıp, vesile olabilirsiniz, ebedî saadeti kazanmasına sebep teşkil edeceksiniz. Yani dünyanın bin senelik zevki, safası ve saltanatı bir saatine denk gelmeyen Cennet hayatını kazanmasına vesile olacaksınız. Onun da bin senelik zevkli hayatı bir saati kadar olmayan Cenab-ı Hakkın cemâlini seyretmesine…

Bundan daha güzel iş olabilir mi?..

[Abdullah Aymaz] 23.4.2018 [Samanyolu Haber]

Bugün 23 Nisan: 2 milyon çocuk işçi, 700 çocuk cezaevinde...

Eğitim Sen, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için hazırladığı 'Çocuklarımız ve Gerçekler Raporu'nu yayımlandı. Raporda, başta eğitim olmak üzere birçok alanda çocukların yaşadığı sorunlar değerlendirildi. Rapora göre Türkiye’de çocuk istismarıyla ilgili dava sayısı son 10 yılda üç kat arttı, 483 bin kız çocuğu evlendirildi. Çocukların yoksulluk oranı yüzde 25'e ulaştı, çocuk işçi sayısı ise 2018 itibarıyla 2 milyona yaklaştı. Adalet Bakanlığı'nın son açıkladığı istatistiklerde yaklaşık 700 çocuğun anneleriyle birlikte cezaevinde olduğu belirtildi. Darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde 16 çocuğun hayatını kaybetmesiyle sonlanan 18 zırhlı araç olayı yaşandı.

ÇOCUK İSTİSMARI 10 KAT ARTTI

Birgün'den Mustafa Mert Bildircin'in haberine göre, Türkiye'de çocuk istismarı da son 10 yılda korkunç boyutlara ulaştı. Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre, çocuk istismarıyla ilgili dava sayısı, son 10 yılda üç kat arttı. Son 10 yılda 482 bin 908 kız çocuğu devletin izniyle evlendirildi. Son altı yılda 142 bin 298 çocuk 'anne' oldu ve bu çocukların büyük kısmı dini nikâh ile evlendirildi. Çocuğun cinsel istismarında Türkiye dünya listesinde 3'üncü sıraya yerleşti. Veriler göz önüne alındığında her altı erkek çocuktan biri cinsel istismara maruz kaldı. Bu çocukların yüzde 70'i 18 yaş altındayken istismara uğrayan 11 yaşından küçük çocukların oranı, yüzde 70 oldu. AKP'nin iktidarda olduğu 2002'den bu yana 18 yaşın altında 440 bin çocuk doğum yaptı. 15 yaşın altında cinsel istismara uğrayarak doğum yapan çocuk sayısı ise 15 bin 937 olarak kayıtlara geçti.

2 MİLYON ÇOCUK İŞÇİ

Çocuk işçi sayısı 2018 itibarıyla 2 milyona yaklaştı. 2012'de 601 bin olan 15-17 yaş arası çocuk işçi sayısı, 2016 yılına gelindiğinde 709 bine ulaştı. Çalışan her 10 çocuktan 8'inin kayıt dışı olduğu bildirildi. TÜİK'in 2016 yılı verilerine göre çocuk işçilerin yüzde 78'i kayıt dışı çalıştı. 2018 yılında yaşları 15,16 ve 17 olan üç çocuk çalışırken hayatını kaybetti. Mesleki eğitim alan ve özellikle turizm sektöründe çalıştırılan stajyerler, resmi kayıtlara 'çocuk işçi' olarak geçmedi.

SIĞINMACI ÇOCUKLAR EĞİTİM ALAMADI

İç savaş nedeniyle ülkelerini terk ederek Türkiye'ye yerleşen okul çağındaki Suriyeli sığınmacıların sayısı 850 bine ulaştı. MEB'in 2017 tahminlerine göre, 490 binden fazla Suriyeli çocuk ülkenin çeşitli yerlerindeki okullara kayıtlı durumda iken buna karşın 380 bin çocuk okula gidemedi.

ŞÜPHELİ ÇOCUK ÖLÜMLERİ

Resmi verilere göre, 2009 yılından 2017'ye kadar yaşları 18 ile 21 arasında değişen 68 çocuk ve genç yaşamını yitirdi. Bu ölümler kayıtlara, 'şüpheli ölüm' olarak geçti. İHD, son üç yılda çocuklarla ilgili 18 işkence başvurusu yapıldığını açıkladı. Çocuk tutuklu ve hükümlülere kötü muamele ve işkence iddialarıyla ilgili 2015 yılında dört, 2016 yılında dört, 2017 yılında ise 10 başvuru yapıldığı kaydedildi. Adalet Bakanlığı'nın son açıkladığı istatistiklerde yaklaşık 700 çocuğun anneleriyle birlikte cezaevinde olduğu belirtildi. Darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde 16 çocuğun hayatını kaybetmesiyle sonlanan 18 zırhlı araç olayı yaşandı. 2008’den bu yana zırhlı araç çarpması sonucu en az 19 çocuk ölürken 12 çocuk da ağır yaralandı.

MÜFREDAT DELİK DEŞİK

Raporda ilkokul ve ortaokullarda 17, liselerde 42, İmam hatip liselerinde 10 defa müfredatın değiştirildiği belritildi. Rapora göre sınıflar esas alındığında ise eğitim müfredatında 176 kere 'güncelleme' yapıldı. AKP döneminde imam hatiplerde öğrenim gören öğrenci sayısı dört kat arttı. İmam hatip liselerinin sayısı 2002’de 450 iken bu sayı 2017’de bin 408 olarak gerçekleşti. “Din öğretimi” adı altında eğitim gören kız öğrenci sayısı 2017 yılında yüzde 56'ya yükseldi. Açıköğretim imam hatip liselerinde okuyan kız öğrenci sayısı yüzde 64'e ulaştı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB) verilerine göre, çocuk yaşta evlendirilmeye zorlandığı için eğitimine devam edemeyen öğrencilerin yüzde 97'si kız öğrenciler oldu. Dini vakıf ve cemaatlerin AKP iktidarlarında eğitimde artan ekinlikleri MEB'in verilerine de yansıdı. Verilere göre, Türkiye'deki 10 bin 53 eğitim kurumunun 3'te 1'i cemaatlere bağlı faaliyet gösterdi. Üniversiteliler hariç, cemaatin okul ve yurtlarındaki öğrenci sayısı 210 bine yaklaştı. Tarikatlara bağlı yurtların kapasitesinin 380 bin olduğu, bu yurtlarda kalan öğrenci sayısının 224 bin olduğu öğrenildi.

[Samanyolu Haber] 23.4.2018

Almanya Erdoğan’a kapıyı kapattı: Seçim kampanyası yürütülmeyecek

Avusturya ve Hollanda’dan sonra Almanya’da Türk hükümetinin ülkelerinde seçim kampanyası yürütmeyeceklerini açıkladı. Almanya Dışişleri Bakanı Maas, Türkiye ile geçen yıl yaşanan tartışmaların tekrarlanmamasını dilediğini söyledi.

DW Türkçe’nin haberine göre, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın erken seçimler öncesinde Avrupa’da Türk vatandaşlarına hitaben bir konuşma yapacağını açıklamasının ardından, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, yabancı siyasilerin Almanya’da seçim kampanyası yürütmesine izin verilmeyeceğini tekrarladı.

‘HANGİ ÜLKEDEN GELDİKLERİNE BAKILMAYACAK’

Kanada’nın Toronto kentinde G7 dışişleri bakanları toplantısına katılan Bakan Maas, gazetecilerin konuyla ilgili sorularını yanıtladı. Sosyal Demokrat Partili (SPD) Maas, “Bizim bu konudaki tavrımız net. Yabancı bir ülkede yapılacak seçimlerden üç ay önceki dönemde, Almanya’da seçim kampanyası yürütülmeyecek” şeklinde konuştu. Maas, “Bu hangi ülkeden geldiklerinden bağımsız olarak herkes için geçerli” dedi.

Türkiye ile geçen yıl yaşanan tartışmaların tekrarlanmamasını dilediğini vurgulayan Maas, ‘yaşanan bu tartışmanın her iki tarafa da faydası olmadığını’ belirtti.

Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Türk mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile New York’ta planlanan görüşmesinde de Almanya’da yabancı siyasilerin seçim kampanyası yürütmesi yasağı konusunun gündeme gelmesi bekleniyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Alman mevkidaşı Maas, New York’ta 24-25 Nisan tarihlerinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Yüksek Düzeyli Toplantısına katılacak. Çavuşoğlu ve Maas’ın bu toplantı sırasında, ikili görüşme için ilk kez bir araya gelmesi bekleniyor.

ERDOĞAN: AVRUPA’DA TÜRK VATANDAŞLARINA SESLENECEĞİM

Erdoğan, Cumartesi günü NTV televizyonunda yaptığı açıklamada, “Büyük ihtimalle şu anda yurt dışındaki hazırlığımız tamam. Şöyle 10-11 bin kişilik bir kapalı spor salonunda –şu anda ülkeyi açıklamayacağım- orada uluslararası kuruluşun inşallah toplantısında bulunacağım ve orada Türk vatandaşlarıma sesleneceğim. Ve büyük ihtimalle de Avrupa’yı orada toparlayacağız, orada da inşallah bu konuşmamızı yapacağız” şeklinde konuşmuştu.

[TR724] 23.4.2018

Merkez Bankası’nın son toplantısı [Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB) 25 Nisan Çarşamba günü mutat toplantısını yapacak. Para Politikası Kurulu (PPK) faizin seyrine karar verecek.

Toplantıya bir hafta kala memleket erken seçime kilitlendi. 24 Haziran 2018 Pazar günü sandıkta ‘partili cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği’ oylanacak.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ilk turda kazanmak için varını yoğunu ortaya koyacak. Seçime giderken ekonomi cephesinden moral bozucu haber gelmesi Erdoğan ile müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin ilk tur hesaplarını bozabilir.

TL YAKINDA MAÇA ÇIKIP GOL BİLE ATACAK!

Erken seçimde ikinci tur ihtimalini azaltmak üzere tesis olunan Cumhur İttifakı, döviz darbelerinin altında yığılıp kalmış ekonomiyi ayaklarından sürüyerek de olsa yürütmek mecburiyetinde.

Seçime kadar mefluç ekonominin iyileştiği dillendirilecek, hatta ‘yakında maça çıkıp gol bile atacak’ mesajları verilecek.

Böyle bir senaryoda Merkez Bankası’nın 25 Nisan’da alacağı karar seçim sandığı üzerinde zannedilenden daha fazla tesirli olabilir.

KAPI KAPI DOLAŞIP ‘FAİZ ARTACAK’ DEDİLER

Merkez Bankası’nın faiz artıracağı söylentisini satın alan yatırımcı şayet hayal kırıklığına uğrarsa dövizin ateşi bir anda yükselebilir.

Dolar yeniden 4,20 TL’ye doğru 100 metre koşusuna başlar ki o vakit Erdoğan’ın en son arzu edeceği hâdise cereyan etmiş olur.

Maliye Bakanı Naci Ağbal, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek kapı kapı dolaşıp ‘sakin olun, faiz artacak’ mesajı verirken TCMB’nin bütün bunları yiyip yutması çok da kolay değil.

Şimşek birkaç gündür okyanus ötesinde benzer sözler veriyor.

Faizi (geç likidite penceresi) yüzde 12,75’te tutmak veya aşağıya indirmek için kurul üyelerinin hakikaten hayli cesur olması lazım.

Bakanların suç işleme pahasına yatırımcıya verdiği taahhütlerle Dolar 4.17 TL’den, Euro 5.12 TL’den geri döndü.

TCMB FAİZ CANAVARINI ÖFKELENDİRİRSE…

O kadar söz verip 25 Nisan’da tam aksi yönde adımlar atılırsa piyasa bunun intikamını almak için harekete geçecektir.

AKP’nin kendi eliyle büyüttüğü faiz canavarını doyurmak bir yana ona ‘birkaç öğün de aç kal!’ meyanında tavır sergilemesi çadırı hercümerc edebilir.

Bir tarafta faizi artırmaktan başka çaresi kalmamış bir Merkez Bankası, diğer tarafta ‘faizler yüksek, arkamdan iş çevirmeyin’ mesajları veren Erdoğan.

Hangisi ağır basıyor?

Verdiği tavizlerle zerre kadar itibarı kalmamış TCMB mi? 19 ay sonra yapılacak bir seçimi 24 Haziran’a alabilen, hatta aynı güne rastlayan üniversiteye giriş imtihanını ceffelkalem 30 Haziran’a tehir edebilen Erdoğan mı?

Başka bir diyardan bahsetmiyorsak tabii ki Erdoğan ağır basıyor…

ERDOĞAN NE DİYORSA O!

Erken seçim, daha doğrusu baskın seçim Türkiye’de Erdoğan’a rağmen bir karar alınamayacağının en son misalidir.

O dilediğinde ‘erken seçimi nereden çıkarıyorsunuz kardeşim!’ cümlesi ‘erken seçimden niye kaçıyorsunuz kardeşim’ şekline bürünüverdi.

Üniversite imtihanlarının ertelenmesine dair cümleleri muazzam yetkilerin, fiili başkanlığın dahi Erdoğan’ı tatmin etmediğini ele verdi: “Bakın Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) bana bağlı olduğu için hemen oturduk, karar aldık. İmtihanları bir hafta erteledik. Başkanlıkta bu işler daha da hızlanacak.”

Merkez Bankası hangi kararı alırsa alsın birilerine yaranamayacak. Faizi piyasanın beklediği gibi yüzde 0,50 ya da yüzde 0,75 oranında artırırsa ‘faiz lobisi’ memnun kalacak.

Mamafih Erdoğan’ın öfke katsayısını yükselten bu karar bir kenara not edilecek. O malî intifada kararının bedeli ödetilecek.

Nasıl mı?

MERKEZ BANKASI DA SARAY’A BAĞLANACAK

Erdoğan 24 Haziran’da ya da ikinci turun akabinde ‘başkanlık’ mazbatasını alması halinde Merkez Bankası’nın özerkliğine tamamen son verebilir.

Saray’a bağlanan Merkez Bankası, Erdoğan’ın talimatını virgülünü dahi değiştirmeden tatbik eden memura dönüşür.

PPK’nın Mayıs ayında toplantısı yok. 7 Haziran’daki toplantının ertelenebileceği konuşuluyor. Dolayısıyla PPK üyeleri 25 Nisan yaklaştıkça ecel terleri döküyor. Onlar için bu son toplantı bile olabilir. Erdoğan’ın hışmına uğramamak için topu taca atsalar bile birkaç hafta içinde piyasalarda kopacak fırtınanın da ceremesini çekecekler.

Kırk katır mı, kırk satır mı?

MAYIS AYINDA NÜKLEER GERİLİM TIRMANABİLİR

Perşembe ve Cuma günleri ABD ve Almanya tahvil faizlerindeki yükseliş Mayıs ayının çok sıcak geçeceğinin işareti.

ABD Başkanı Donald Trump’ın İran ile imzalanan anlaşmayı iptal edeceği yönündeki iddialar dünyada tansiyonu yükseltiyor.

İran ile Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi (ABD, Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin) ve Almanya’nın 14 Temmuz 2015’te imzaladıkları Viyana Anlaşması’nın (P5+1) ABD tarafından tek taraflı feshedilmesi halinde petrol fiyatlarının 80 doların üzerine bile çıkabileceği konuşuluyor.

TÜRKİYE’NİN RİSKLERİ ÇOK YÜKSEK

Gerilim piyasalarda şimdiden hissediliyor. Şubat ayından bu yana ilk kez ABD’de 10 yıllık tahvilin yüzde 2.9 seviyesine çok kısa bir süre içerisinde ulaşıldı.

Piyasa ABD-Çin ticarî savaşının yanında ABD-İran nükleer krizinin yükünün altından kalkamaz. Türkiye yüksek tansiyondan en fazla zarar gören piyasa olur.

54 milyar Dolara yaklaşan cari açık, 464 milyar Doları bulan brüt borç stoku, bir ayda 21 milyar TL’yi bulan bütçe açığı ile Türkiye’de döviz ve faiz cephesinde ümit verici gelişme teknik açıdan mümkün görünmüyor.

Bankalarla katılım bankalarında mevduatların dondurulması ya da döviz tevdiat hesaplarının belli bir kur üzerinden TL’ye çevrilmesi gibi akla ziyan hazırlıkların Ankara’da masaya konulması denizin çoktan tükendiğini gösteriyor.

IMF’DEN BORÇ MU İSTENECEK?

Erdoğan’ın ‘IMF’ye borçlanma altın ile olsun’ teklifi Dubai’den gelen altınların bu yolla sisteme dahil edilebileceği şüphesini uyandırıyor. Türkiye’nin IMF’nin kapısını çalabileceğini de gösteriyor.

Dahilde ahval-i umumî böyle iken haricî risklerin had safhaya geleceği Mayıs ayında Türk Lirası’nın daha fazla erimemesi Merkez Bankası’nın 25 Nisan’da alacağı kararla birebir irtibatlı olacak.

Erdoğan gemiyi mevcut haliyle 24 Haziran limanına yanaştırabilirse sandık formaliteden ibaret kalacak.

Onun için şimdilik bütün dikkatini Merkez Bankası’nın 25 Nisan toplantısına verecektir. Faiz artışına rıza bile gösterebilir.

Gemi yeter ki limana yanaşsın. 81 milyona sonradan çıkacak ilave maliyeti yine 81 milyon düşünsün.

Kaptanın tek derdi kamarasını elinde tutabilmek…

[Semih Ardıç] 23.4.2018 [TR724]

Mahkeme kararlarını yazan gizli el devrede [Zaman Davası’nda Sona Doğru-2] [Mehmet Yıldız]

27 Nisan’dan başlayarak 11 Mayıs’a kadar, önce Zaman çalışanları, yöneticileri ve ortakları, sonra da Zaman yazarları hakkında karar verilmesi bekleniyor. Zira Ankara’da gizli bir elin davaların Haziran’a kadar bitirilmesi talimatı verdiği yazılıp çiziliyor. Bu yüzden hakimler elini korkak alıştırmayıp bol keseden müebbet dağıtmaya devam ediyorlar. Yoksa üç gün önce karara bağlanan Acıbadem Telekom’un işgali davasında, hiçbir şeyden habersiz oraya getirilen erlere bile 7’şer defa müebbet verilmesinin başka izahı olamaz.

Zaman Davası’nın son duruşmasında mahkeme başkanı sürpriz bir şekilde sözü savcıya vererek esas hakkında mütalaasını okuttu. Halbuki geçen duruşmada Bankasya, emniyet, BTK vb kurumlara yazılan yazıların cevapları bile mahkemeye ulaşmamıştı henüz. Bu cevaplar beklenmeden apar topar esas hakkında mütalaaya geçildi. Bazı tutuklu avukatlarının ‘dosyada olmayan yeni deliller’den bahsedildiğini ileri sürerek savunma için ek süre istemesi sonucu değiştirir mi bekleyip göreceğiz. Ama geçen yazıda da dediğim gibi karar çoktan yazılmış da mahkemeye gerekçe uydurmak görevi verilmiş sadece. Duruşma savcısı Cem Üstündağ tarafından mahkemeye sunulan mütalaanın da kim tarafından yazıldığı meçhul. Gerek iddianame gerekse savcılık mütalaası hukuk adamından daha çok bir ak trol tarafından kaleme alınmış izlenimi veriyor.

Sosyal medyada ayet paylaşmanın cezası müebbet hapis!

Gazeteye el konuluncaya kadar Zaman’ın Ankara temsilciliğini yapmış Mustafa Ünal hakkında yazılan iddialara bakıyorum; hangi vicdan bu delillerden yola çıkarak müebbet hapis talep eder demekten kendimi alamıyorum. Savcının darbeye ilişkin en önemli delillerinden birincisi, Mustafa Ünal’ın 15 Temmuz 2016 günü attığı tweet mesajları.

İlki Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan çatı iddianamesi o gün mahkemeye gönderilmiş. İddianame hakkında “iddianamenin dili de içeriği de kesinlikle hukuki değil”, “savcı avcı değildir, cadı avı yapamaz, suçun izini sürer, suçluyu tespit eder, senaryo yazmaz, roman senaryo yazarlarının işi yargının değil” vs. tweetler atması müebbetlik suç olarak ele alınmış! İddianame eleştirmek suç mudur?

İkincisi, aynı gün attığı ‘Muhakkak Allah Adaleti Emreder…’ Hayırlı Cumalar’ yazan bir başka tweet! Evet yanlış okumadınız. Bir ayet. İmamların hutbede okudukları ‘Muhakkak Allah adaleti emreder’ mealindeki Nahl Suresi’nin 90. ayeti. Her fırsatta ne kadar dindar olduklarını göstermeyi pek seven AKP’nin devr-i iktidarında, bir ayet mahkemelerde müebbetlik suç delili olarak görülüyor artık. Ne kadar övünseler yeridir!

Gülerce’yi eleştirmek anayasal düzeni yıkma suçu olmuş!

Mustafa Ünal’ın koğuş arkadaşı, Ahmet Turan Alkan hakkında savcı ne istemiş olabilir, siz de merak ediyorsunuzdur. ‘Sanığın eylemleri’ başlığı altında yazdıkları akıllara zarar.

En önemli eylemi ilk sıraya yazmış savcı bey. Düzelterek alıntılıyorum: ‘Aksiyon isimli haber dergisinde 17/03/2008 tarihinde yayınlanan yazısında Pennsylvania’ya yapmış olduğu ziyareti anlattığı, Fethullah’ın evini tasvir ettiği, üç gün boyunca diğer misafirlerle birlikte yemek yiyip bu kişiyle sohbet ettiğini söylediği, yazıda Fethullah’a yönelik pek çok övgü dolu nitelemenin bulunduğu…’

Yıl 2008… AKP’lilerin adeta dört şeritli otoban yaptığı Pennsylvania’ya gidenlerin, döndükten sonra gördüklerini ballandıra ballandıra anlatanları listesini yaparsak birkaç cezaevi daha inşa etmek gerekebilir. Burada suç olan Fethullah Gülen’i övmekse eğer, o yazının yayınlanmasından 5 yıl sonra 16 Haziran 2013’te katıldığı Türkçe Olimpiyatları kapanış töreninde bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan başlayalım. Öyle gizli tanığa filan gerek yok, canlı yayında milyonlarca kişinin tanık olduğu ‘bitsin bu hasret’ konuşmasını nereye koyacağız?

Aslında iddianamede olmayan ama becerikli savcı Cem Üstündağ’ın şapkadan çıkardığı ‘Sanığın bir diğer müebbetlik eylemi’ eski Zaman yazarı, bir zamanlar kendi kendine verdiği Cemaat Sözcüsü payesinin taşıyıcısı, bugün ise savcıların kullanışlı tanığı Hüseyin Gülerce ‘yi hedef alan “Turfa müneccim” başlıklı bir yazı yazmak! Eğer o yazıda Gülerce’ye karşı bir hakaret varsa, zaten mesaisinin çoğunu adliyelerde geçiren Hüseyin Gülerce gitsin dava açsın. Savcıya ne oluyor? Diyelim hakaret var o yazıda. Hüseyin Gülerce’ye hakaretin anayasal düzeni yıkmakla ne ilgisi olabilir?

Savcılık mütalaasında zikredilen delillere bakılırsa, bırakın 21 ay, 21 saat, hatta 21 dakika bile hapiste durmaması gereken Ahmet Turan Alkan için ‘Anayasal düzeni değiştirmek’ suçunu işlediği iddiasıyla müebbet hapis talep etmiş sayın Savcı! Yazık…

Mümtazer Türköne

21 aydır tutuklu bulunan, bugün Erdoğan’a hakaret suçlaması nedeniyle aldığı 4,5 yıl hapis cezası bahane edilerek tek kişilik hücreye atılan Mümtaz’er Türköne’nin dosyası savcıya göre daha kabarık. Hukuk fakültesinde ders veren biri olarak hakaretle eleştiri arasındaki farkı en iyi bilebilecek kişilerin başında gelir Mümtaz’er Hoca. Ama sen gel bunu Saray hakimlerine anlat. Allah’a ve Peygamber’ine edilen hakaret karşısında kılı kıpırdamayan yargının söz konusu Erdoğan olunca gözünün kararması çok ilginç. Sorsan hepsi de dindar insanlar.

Zaman gazetesinde yazdığı yazılardan oluşan tam 22 tane eylem saymış savcı mütalaasında. Özellikle ‘yolsuzluk yapanları yargı önüne çıkarılması gerektiğini ele alan yazılar yazması çok rahatsız etmiş. Savcıya göre Mümtaz’er Hoca’nın yazılarında geçen bazı kelimeler 15 Temmuz gecesi TRT’de okutulan bildiride geçen bazı kelimelerle aynıymış, bu da onun darbe girişimine iştirak ettiğini göstermekteymiş.

100 dolar taşımak serbest, 1 dolar taşımak suç!

18 Temmuz günü elinde İstanbul-Boston gidiş dönüş biletiyle Atatürk Havalimanına giden İbrahim Karayeğen bir gün önce pasaportunun iptal edildiğinden habersiz pasaport kontrolüne girdiğinde gözaltına alınıyor. Vatan Caddesinde bulunan emniyet müdürlüğünde günlerce ağır işkence ve kötü muameleye maruz kalıyor. İlk olarak çıkarıldığı Bakırköy 4. Sulh Ceza hakimi tarafından adli kontrolle serbest bırakılıyor. Kendisini yakalayan polisler bu kararı uygulamayıp İstanbul Adliyesi’nde savcı Fuzuli Aydoğdu ile telefonla görüştükten sonra kendisini Çağlayan adliyesine götürüyorlar. 24 Temmuz günü tutuklanıyor.

21 aydır tutuklu bulunan Karayeğen’e atfedilen suçlamalardan biri cebinden 1 dolar çıkması diğeri ByLock kullanıcısı olması. Bu yüzden silahlı terör örgütü üyeliğiyle suçlanıyor.

Hukuki delil niteliği taşımayan MİT tarafından gönderilen listede yer alan ByLock bilgisi, emniyetin BTK verilerine göre ByLock kullanıcı adı ve içerik tespit edilememiştir raporu ile çelişmekte. Ancak bu durum savcı için yeterli olmamış ki cezalandırılmasını istemiş.

1 dolar konusuna gelince, ABD’ye gitmek için havaalanında olan Karayeğen’in üzerinden çıkan 100 dolarlar değil de sadece içlerindeki 1 dolar suç delili olmuş. Nitekim savunmasında ‘yer yüzünde milyarlarca 1 dolar var. Milyarlarca 1 doların bulunduğu yeryüzünde bir insan cüzdanında 1 dolar çıktı diye nasıl suçlu sayılabilir’ demesi işe yaramamış.

15 Temmuz’dan 2 yıl önce atılan tweetler darbe suçu sayıldı

18/07/2014 ve 05/08/2014 tarihlerinde atılan, darbeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, yolsuzlukları eleştiren iki adet mesaj ‘hükümeti darbe yapmakla suçlamak suretiyle meşruiyetini kaybettiği izlenimi yaratma’ amacını güdüyormuş! Bu mesajlardan bu sonuca ulaşmak için üçüncü sınıf bir komplo teorisyeni olmak gerekir.

Özetlersek: Gerek mahkeme heyeti gerekse savcı, az buçuk hukuk bilgileriyle karşılarındaki sanıkların masumiyetini bal gibi biliyor. Ancak yukarılar kurban istediği için artık arşa yükselen adalet çığlıklarına kulaklarını tıkayıp (varsa) vicdanlarının sesini duymazdan gelerek tutuklulukları devam ettirerek cezalandırmaya devam ediyorlar. Önümüzdeki günlerde verilmesi beklenen kararlara da bu yansıyacak gibi görünüyor. İnşallah yanılırız.

Sonraki yazı: Basın kanunundan habersiz ama gazetecileri yargılıyor

[Mehmet Yıldız] 23.4.2018 [TR724]

Erken emeklilik veya ölmeden mezara koşmak! [Veysel Ayhan]

Beden ve ruh farklı yapılardır. İnsan bedeni yaşlanır, yıpranır, hastalıklarla yorulur. Vücuttaki organların çalışma kalitesi düşer.

Ruh ise metafizik bir varlıktır. Maddi aşındırmadan azadedir. İhtiyarlamaz. Yıllar geçtikçe olgunlaşır. ‘Ruhen ihtiyarlık’, bedeni ihtiyarlık gibi değildir. Ruhu ihtiyarlatan faktörler farklıdır. Mesela ümitsizlik, inkisar, haset ve tembellik ruha musallat olmuşsa insan 18 yaşında bile 80’lik ihtiyar olur.

Böylece genç yaşta bir insan ruhen bitkin, miskin ve yaşlı olabilir.

Bunun tersi; yaşlı bir insan da ruhen genç olabilir.

Eskiler buna ‘fütüvvet ruhu’ der. Yaşlı ama “feta” olmak. Genç ruhlu olmak.

“Ali gibi yiğit (feta/genç), Zülfikâr gibi de kılıç bulunmaz” derken Hz. Ali’nin yaşça gençliği değil, ruhen gençliği ve kahramanlığı hatta “gece hayatı” kastedilir.

Ruhen gençliğini koruyan bir insan her dönem meyve verebilir.

Mesela Mimar Sinan, 30’lu yaşlarda muhteşem eserler vermiştir ama en önemli eserleri 60’lı yaşlardan sonradır. 70 yaşındayken Süleymaniye camiini bitirmiş, Osmanlı tarihinin en önemli eseri olan Selimiye’yi bitirdiğinde ise yaşı 86 olmuştur.

Büyük fâkih Serahsî, 30 ciltlik fıkıh eseri El-Mebsut’u hapiste, kuyu içinde tamamlamıştı. Soğuktan mürekkebi sık sık donuyor, mürekkep hokkasını ısınsın diye göğsüne koyuyor, eriyince tekrar yazmaya devam ediyordu. Hapisten çıktığında, eserini tamamladığında yaşı 80’ini aşmıştı.

İbn-i Sina 56 yıllık ömrüne 200 kitap yazmayı sığdırmıştı. En önemli eseri 14 ciltlik El-Kanun fi’t-Tıb, 7 yüzyıl Avrupa üniversitelerinde kaynak kitap olarak okutulmuştu.

Nobel ödüllü Doktor Albert Schweitzer, 86 yaşına varmıştı ama hala fahri olarak Afrika hastanelerinde ameliyat yapmaya devam etmişti.

Edison ampulü 32 yaşında iken icat etmişti. 52 yaşında akü ile çalışan arabayı bulmuş ama petrol ucuz olduğundan tutmamıştı. Sesli sinema makinesini icat ettiğinde ise yaşı 65’ini geçmişti.

Pasteur, kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.

Michelangelo, 88 yaşına kadar sürekli eser verdi. Ölümüne 6 gün kalmıştı. Elleri titreyerek son eseri Rondanini Pieta üzerinde çalışıyordu.

Her insanın “meyve verme” dönemi farklıdır. Bazen gençlikte, bazen orta yaş, kimi zaman da yaşlılıkta. Hayatın hangi diliminde meyve verilirse verilsin bunun yegâne şartı ruh gençliğidir.

Asıl olan, ruhen genç olmaktır.

BİZ DÂHİ MİYİZ Kİ?

Biz tabii ki şu saydığım isimler gibi dâhi değiliz.

Önemli olan deha değil çalışkanlık. Einstein, “Dehanın 10’da 1’i yetenek 10’da 9’u çalışmaktır” der.

Allah, ehadiyetiyle her insana farklı yetenekler verir. Kimse “ben kabiliyetsiz, yeteneksiz, bomboş bir insanım” diyemez.

Önemli olan kendini keşfetmektir. Bunun yolu ise çalışarak ortaya çıkar.

Allah,  çalışanı, gayret edeni kendisinde var olan yeteneğe yönlendirir. Kabiliyetini ona gösterir.

PEK ÇOK YETENEK VAR:

Mühendislik,

Doktorluk,

Öğretme yeteneği,

Yazarlık,

Gazetecilik,

Yönetmenlik,

Ticari kabiliyet,

İnsanlarla diyalog,

Sosyal ilişkiler,

VE UHREVİ HEDEFLER:

Allah marifeti,

Kur’an’da derinleşme,

Velayet yolları,

Tebliğ ve temsil…

İsteyen her insan bunlardan birinde “nirvana”ya ulaşabilir. Ruhunun “Nobel”ine erişebilir.

Bu dallarda başarılı olmak için iki şey şarttır: “Feta” olmak yani ruhen genç olmak ve ümitsizliğe düşmeden çalışmak.

Hasan Cemal’den bir alıntı ile bitireyim:

İngiliz Daily Telegraph gazetesini karıştırırken, mesleğinde 75. yılını doldurmuş bir gazeteciyle yapılmış bir röportaj okumuştum. Yazının içine siyah beyaz fotoğrafı da oturtulmuştu, trende pencere kenarına oturmuş yazısını yazarken.

Kutlama yemeğinde kendisine sormuşlar:

“93 yaşına geldin, hâlâ ne diye her gün bilgisayarının karşısına oturuyorsun?”

Yılların gazetecisi soruyu bir şiirle yanıtlamış:

“Uyan evlat!
Yolculuk bitince uyumak için
fazlasıyla
vaktin olacak.” (A. E. Housman)

[Veysel Ayhan] 23.4.2018 [TR724]

Mahkeme kararlarına değil, vicdanlara itibar edilmeli [Nurullah Albayrak]

Ceza hukuku profesörü İzzet Özgenç’in ‘Türkiye’de yaşanan tezvirat sürecinin meşrulaştırma işini yargı mensupları üstlenmiştir’ ifadesiyle de pekiştirilen bir gerçek var ki, yargı mensupları bu dönemde hukuksuzluğun yapılmasına zemin hazırlayan bir görev üstlenmişlerdir.

Bu görevlerini yaparken de en çok istedikleri yaptıkları hukuksuzluklara kimsenin itiraz etmemesidir. Hakim ve savcılar için önemli olan adil bir yargılama yapıp adaletli bir sonuca ulaşmak değil yükselme kriterlerine uygun bir karar vermektir. Büyük çoğunluk itibariyle, bunun için de karşılarında itiraz eden birilerinin, özellikle de duruşmalara hazırlıklı olarak çıkan avukatların olmaması en büyük beklentileridir.

Yaptıkları işlemleri sorgulayan, hukuka ve usule aykırı söz ve işlemlere itiraz eden, mahkemenizin takdirine bırakıyorum demeyen, sanık ve sanık avukatları en büyük kabuslarıdır denilebilir. Bu kabuslarıyla karşılaştıkları an ilk celsede ceza verme düşüncesini uygulayamayacaklarını da iyi bilmektedirler.

Şu an ise, oluşturulan konjonktürel ortamın da etkisiyle, yapılan yargılamalarda avukatlar dahi gerekli itirazları yapmamakta/yapamamakta, zaten yapılacak bir şey yok düşüncesi/inancıyla da dava dosyasında gerekli hazırlık yapılmadan duruşmalara çıkılmakta ve gerektiği şekliyle savunmalar yapılmamaktadır. Hakimler de tam olarak istedikleri bu ortamda hiçbir zorlukla karşılaşmadan mahkumiyet kararları vermektedir.

İddia ediyorum, hukuk tarihimizde örgüt yargılamasında ilk celsede verilmiş tek bir mahkumiyet kararı örneği yoktur. Bugün verilebilmesinin en önemli nedeni de, yargılanan insanların suçlu olduğunun tespit edilmesi değil,  gerekli hukuki mücadelenin yapılmaması / yapılamamasıdır.

Gelinen aşamada ne yazık ki yargılanan kişiler 6 yıl 3 ay ceza almaya razı olacak konuma gelmişlerdir. Bu durum suçun işlendiğinin sabit olduğu için değil insanlara ‘suçlusun’ fikri aşılandığı içindir. File, ‘Ben zürafayım’ dedirten anlayış, bugün de Anayasal hak kapsamında yapılan davranışlardan dolayı insanları suçlu olduklarına inandırmayı başarmıştır. Yoksa insanlar  okula çocuklarını gönderdiği, burs verdiği ya da bankaya para yatırdıkları için nasıl suçlu kabul edilebilir ki?

Yargıtay’ın emsal kararları ve uluslararası hukuk kriterleri dikkate alındığında isnat edilen eylemler nedeniyle örgüt üyeliği ya da yöneticiliği suçundan ceza verilmesi hukuken doğru değil, bu durum elbette ortaya çıkacaktır. Ancak, var olan siyasi atmosfer ve mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmamaları nedeniyle adil bir yargılama yapılmadan mahkûmiyet kararı verilmektedir.

AŞAMA AŞAMA HAK MÜCADELESİ NASIL SÜRDÜRÜLMELİ?

Mahkumiyet kararı üzerine gerekli itirazların süresi içinde yapılması çok önemlidir. Süre kaçırıldığında karar kesinleşmiş olacaktır. Haksız bu kararın bozulması için sürelere çok dikkat edilmelidir.

Öncelikle bu karar sonrasında, 7 gün içinde SÜRE TUTUM DİLEKÇESİ verilmelidir. Süre tutum dilekçesi karara itiraz edildiğini ancak gerekçeli itiraz dilekçesinin mahkemenin gerekçeli kararının tebliğinden sonra yapılacağı anlamına gelmektedir. Duruşma esnasında karar yüze okunduysa duruşma tarihinden itibaren 7 gün içinde SÜRE TUTUM DİLEKÇESİ muhakkak verilmelidir.

Mahkemenin gerekçeli kararı tebliğ edildikten itibaren 7 gün içinde GEREKÇELİ İSTİNAF DİLEKÇESİ mahkemeye verilmelidir. Bu dilekçede gerekçeli itirazlar yapılmalıdır. Özellikle mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığı itirazı yapılmalıdır. Ayrıca, kararda yer alan gerekçelerin neden doğru olmadığı gerekirse cümle cümle cevap verilerek anlatılmalıdır.

Dosya İstinaf (Bölge Adliye) mahkemesine gönderildikten sonra TAHLİYE TALEBİ DİLEKÇESİ gönderilebilir. Bu dilekçenin zaman ve sayı sınırı yoktur. Bu dilekçe eşler tarafından verilebileceği gibi sanık tutuklu ise, kendisi de cezaevinden gönderilebilir.

İstinaf aşamasında Ağır Ceza Mahkemesinin kararı onanırsa, 5 yılın üstünde verilen mahkumiyet cezalarıyla ilgili olarak Yargıtay’a temyiz başvurusu yapma imkanı vardır. İstinaf kararının tebliğinden itibaren 15 gün içinde TEMYİZ BAŞVURUSU yapılmalıdır. Eğer başvuru yapılmazsa karar kesinleşmiş olacaktır. Bu sürenin kaçırılmamasına çok dikkat edilmelidir. Eğer verilen ceza 5 yılın altında ise bu kararlar aleyhine temyiz başvurusu yapılamamakta ve karar kesinleşmektedir.

Yargıtay tarafından olumsuz bir karar verilmesi durumunda kararın tebliğinden itibaren ya da 5 yıl altında ceza alındığı için istinaf kararının tebliğinden itibaren 30 gün içinde ANAYASA MAHKEMESİNE bireysel başvuru yapılmalıdır. Bu sürenin başlangıcı da kararın tebliğinden ya da resmi olarak karardan haberdar olunduktan sonra başlamaktadır.

Anayasa Mahkemesi tarafından da olumsuz bir karar verilmesi ya da makul denilebilecek bir süre içerisinde karar verilmemesi durumunda AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNE başvuru yapılmalıdır. AİHM’ye usule uygun başvuru yapıldığında verilen kararın haksız olduğu ve hak ihlali oluşturduğuna dair karar verileceği şüphesizdir.

Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay’ın,  Bölge Adliye Mahkemelerinin ya da Ağır Ceza Mahkemelerinin, ‘suçludur’ şeklinde kararlar vermiş olması suçlu olunduğu anlamına gelmez. Normal hukuk sisteminde mahkeme kararlarına elbette itibar edilebilir. Ancak, şu an itibariyle siyasetin bir organı olarak faaliyet gösteren bu organlar mahkeme sıfatına haiz olmadıkları için verdikleri kararlara da itibar edilmez. Bu aşamada suçlu olunup olunmadığı tespiti herkesin kendi vicdanında yapacağı sorgulamayla belirlenecektir. Vicdanen suçsuz olduğuna karar veren masumiyetin tescili adına  sonuna karar mücadele etmelidir.

[Nurullah Albayrak] 23.4.2018 [TR/24]