İmtihanı Kaybetme Süreci [Abdullah Aymaz]

Müslümanlar için, aşkı şevki kaybetme, atâlete ve beta’lete düşüp perişan hâle gelmenin bir sebebi rahat yaşama meyli ve hayat tutkusudur. Üstadın bu mevzuda kullandığı tabir “cellâd-ı sehhâr” yani sihirbaz cellattır. Çürütür, öldürür de kimse farkına varmaz, bu cellad-ı sehhârın…

Üstad Hazretleri, “Bile bile, severek dünya hayatını âhirete tercih ederler.” (İbrahim Suresi, 14/3) âyetini izah ederken diyor ki: “Bu acip asrın dünya hayatını, ağırlaştırması ve yaşamak şartlarını ağırlatması, çok etmesi ve zarurî olmayan ihtiyaçları, görerek, tiryaki ve mübtelâ etmekle (bilhassa reklamlarla), zarurî ihtiyaçlar derecesine getirmesiyle, hayatı ve yaşamayı, herkesin her vakitte en büyük maksat ve gayesi yapmıştır. Onunla, dînî, ebedî ve uhrevî hayata karşıya set çeker veya ikinci, üçüncü derecede bırakır. Bu hatasının cezası olarak öyle dehşetli bir tokat yedi ki, dünyayı başına cehennem eyledi.

“İşte bu dehşetli musibette, ehl-i DİYANET dahi büyük bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar. Bu cümleden olarak. Ben gördüm ki, ehl-i DİYANET, belki ehl-i TAKVÂ  bir kısım zâtlar bizimle gayet ciddi alâkadarlıklar peyda ettiler. O bir-iki zatta gördüm ki, DİYANETİ (Yani dindarlığı, dini yaşamayı) ister ve yapmasını sever, tâ ki, dünya hayatında muvaffak olabilsin, işi rast gelsin. Hatta TARİKATI, keşif ve keramet için ister. Demek âhiret arzusunu ve dîni vazifelerin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki, âhiret saadeti gibi dünya saadetine de vesile olan dînî hakikatların dünyevî faydaları, yalnız tercih ve teşvik edici birer sebep derecesinde olabilir. Eğer illet (gerçek ve ana sebep) derecesine çıksa, ve o hayırlı ameli yapmaya sebep o fayda olsa, o ameli iptal eder; en azından ihlâsı kırar ve sevabı kaçırır.

“Bu hasta, gaddar ve bedbaht asrın belâ ve vebasından, zulüm ve zulmetinden en tecrübe edilmiş bir kurtarıcı, Risale-i Nur’un ölçüleri, kriterleri ve muvazeneleriyle, neşrettiği nur olduğuna 40 bin şâhit vardır. Demek Risale-i Nur’un dairesine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavidir.

“Evet ‘Bile bile, severek dünya hayatını, âhirete tercih ederler.” (İbrahim Suresi, 14/3) âyetinin işaretiyle, bu asır, dünyaya ait hayatı, âhirete ait hayata, Müslümanlara da bilerek, severek tercih ettirdi.” (Kastamonu Lâhikası, 64. Mektup)

Üstad Hazretlerinin 1940 yıllarında ortaya koyduğu bu gerçeği şimdilerde bu süreçte çok açık bir şeyde gördük. Toptan imtihan olduğumuz bu enteresan süreçte, o kadar çok kaymalar görüldü ki, insanın, hayretten hayrete düşmemesi mümkün değil!..’ İman, bu kadar mı ucuz? Peygamber Efendimiz (S.A.S.) Veda Hutbesinde, Müslümanın birbirlerine malının canının, ırzının haram olduğunu açık açık ifade etmesine rağmen, bir kısım İslamın temsilcisi olarak ortaya çıkan insanlar, bu hükümleri bile bile çiğnediler, fetva verdiler, güle oynaya bağıra çağıra ilan ettiler. Dedemizden kalan mallarımıza, mülklerimize çöküp, kursaklarına Cehennem ateşleri doldurdular. Bu kadar korkusuzca, bu kadar lâubalî tavırlarla İslâm adına yapılan bu işlerin, bu çirkin ve korkunç günahların karşısında, kalemlerini dünyaya satan bazıları da mazlum ve mağdurları müdafaa etmek şöyle dursun, can evlerinden vuracak şekilde ifadeler kullanarak saldırdılar. Bilmiyorlar ki, Cenab-ı Hak, bir hikmete binaen, muvakkaten izin verir. Sonra Aziz-i züntikam olarak bazılarından  dünyada, bazılarından  da intikamını âhirette feci şekilde alır… Hiç kimsenin âhı hiç kimsede kalmaz. Bu kainatta herşeyi en ince hesaplarla Adl ve Mukaddir isimleriyle ortaya koyan Cenab-ı Hakkın ahsen-i takvim üzere yarattığı insanlar arasında bu adâlet ve hakkaniyeti uygulamaması mümkün değildir. Cürümlerin ve cezalarının büyüklüğünden bu durum dünyada görülmüyorsa, âhirette mutlaka tahakkuk edecektir. Zaten bu husus âhiretin varlığının aklî delillerindendir.  

[Abdullah Aymaz] 27.6.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Kazanma kuşağında kaybetmemek [Dr. Hüseyin Kara]

Bir kere daha hayatımızdan üç ayları uğurladık. Özellikle oruç ibadetinin ayı olan ramazanı da şimdi bayramla uğurluyoruz. Mübarek geceleri ve feyizli gündüzleri ile üç aydır hayatımızda misafir ettiğimiz bu değerli aylar ruh dünyamıza çok üstün  katkılar sağlamıştır. Müminler bu zaman zarfında pek çok fedakârlık yaparak üç aylardan azamî derecede istifade etmenin haz ve mutluluğu ile bayram yapmaktadırlar. Hizmet insanlarının da son buruk bayramları inşallah bu bayram olur. Kim bilir bu üç aylar içinde Allah hangi günahlarımızı affetti de ruhlarımız o günahların ağırlığından kurtuldu. Buna mukabil ortaya koyduğumuz kulluk performansı neticesinde ne sevaplar yazıldı amel defterlerimizde. Bunları kesin olarak bilmesek de birazını hissedebiliyoruz.  Yapıp ettiklerimizin en küçüğünü bile zayi etmeyeceğini bize bildiren Rabbimiz, bunların mükâfatlarını da kullarına eksiksiz olarak vereceğinde hiç şüphe yoktur.
     
Üç aylarda, özellikle ramazan ayında kazanılan halet-i ruhiye ve bedeniyenin bir sonraki ramazana kadar sürekliliğini devam ettirmesi beklenir. Mesela bir ay sahura kalkmalar on bir ay seherleri ihyaya dönüşebilmeli değil mi? Kesintisiz bir ay oruç on bir ayın pazartesi-Perşembe oruçlarına evrilebilmeli değil mi? Ramazan ayının önemli bir ibadeti olan Kur’an mukabeleleri on bir ayı kapsar hale dönüştürülebilmeli değil mi? Yine ramazan ayının bir müekked sünneti olan teravihler 24 saate taksim edilerek evvabine, işraka, kuşluk namazına, hacet ve teheccüd namazlarına ınkılab ettirilebilmeli değil mi?  Bu sayılan gönüllü namazların  toplam rekatları 20 rekatlık teravih namazı kadar ancak vardır. Hatta yardımlaşma duygularımızın tavan yaptığı ramazan ayından kazanılan ivme ile bütün bir yıl boyu isar duygularımıza  canlılık ve süreklilik kazandırmak ta olamayacak bir iş değil. 
     
Aslına bakılırsa üç aylar ve ramazan  müminlerin ibadet hayatlarında bir kutsî çekirdek gibi ekildiğini ve on bir ay meyve veren ağaca dönüştüğünü görmekteyiz. Yani Kur’anlaşmayı ramazan bahçesinde ektik ve on bir ay meyve verecek. Ramazan sahurlarında seherleri ektik ve on bir ay meyve verecek. Ramazan tarlasında isar ve cömertlik tohumları ektik on bir ay meyve verecek.  Üç ayların içinde ki mübarek gecelerde ruh dünyamızı iman, ibadet ve hizmet şuuru  ekilecek hale getirdik ve on bir ay bunların manevî meyvelerini hasat edeceğiz.  Hasılı genelde üç aylar, özelde ramazan ayı müminlik alışkanlığı kazanma adına çok önemli fırsatlarla dolu olan bir zaman dilimidir. Alışkanlık derken de asla sıradanlaşmayı kastetmiyorum. O öldürücü bir zehir gibidir. Burada kastedilen kulluk alışkanlığı, bir müminin büluğ çağından başlayıp son nefese kadar sürekli kulluğu hayatının bir yanı, bir ayrılmaz parçası, hatta olmazsa olmazı haline getirmesidir.
     
Üç aylarda kazanılan bu potansiyeller sürdürülebilir halde tutulunca Allah ile kul arasındaki ilişkiler sağlam temellere oturtulmuş ve böylece insan ikinci bir fıtrat kazanmış olur. Aslında kazanılan bu değerler çok büyük fedakârlıklarla elde edilmiştir.  Sabırla, metanetle ; nefislere ağır gelen bunca ibadetler ifa edilmiştir. Sıcak ve uzun bir günde nefisleri oruç tutmaya ikna etmek kolay bir şey olmasa gerek. Kısa gecelerde yirmi rekat teravih namazını pes etmeden devamlı  kılmak hiç te küçümsenecek bir fedakârlık değildir.
      
Evet , şeytanın ve nefsin bunca hile ve tuzaklarını aşıp ta bu ibadetleri yapmaya Allah’ın inayeti ile muvaffak olanlar elbette manevî kazanımlarını çoğalttılar. Fakat gelecek üç aylara kadar yapılanları yıkmadan, kazanılanları kaybetmeden, tamir edilenleri tahrif etmeden nasıl korunacağı konusu oldukça önem arz etmektedir.  Zira yaşadığımız dünyada pek çok yerde tam bir mümin gibi yaşamak nerede ise imkansız hale getirilmiştir. Hayat şartlarını bir müminin günaha girmeden yaşayacağı şartların oluşmadığı ve dinini yaşarken hayli zorlandığı bir piyasada yaşamak zorundayız. Yaşıyorsak da bir hayli zorlanıyoruz. Şartlar müminlere göre dizayn edilmemiştir. Zira dünya hayatına müminler değil, gayr-i müslimler hakimdir. Bir de buna hizmet insanlarının hayat tarzları açısından halvetiliği değil de celvetiliği tercih etmiş olmaları işimizi biraz daha zorlaştırıyor. Zira hem piyasada olacaksınız, insanlar arasında insanlardan bir insan olarak yaşayacaksınız ve hem de bu çirkef ortamdan size hiçbir zaman çamur ve pislik bulaşmayacak.  İşte bu hayat tarzının büyük getirileri olduğu gibi eğer korunma tedbirleri uygulanmazsa Allah korusun kazanma kuşağında kaybetme yaşanabilir. Zira bu dünya nice civanmertleri aldatmıştır.
     
Madem yaşama zevkini terk edip başkalarını yaşatmayı tercih etmişiz, o zaman derinlikli ve şuurlu bir kulluk yolunu sürekli benimsemeliyiz ki hem kendimiz ayakta durabilelim ve hem de başkalarını ayağa kaldıralım. Aksi takdirde ramazanda kazandıklarımız şevvalde tükenir.  

[Dr. Hüseyin Kara] 27.6.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Fırtına öncesi sessizlik [Tarık Ziya]

Yatırımcıların akıl hocalarını hafife almaya gelmez. Türkiye’de iktidarı elinde tutanların onları kale alınmıyormuş gibi yapmasının yegane sebebi var. O da eyyamcılık. 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lehine beyanlar veriyorsa onlardan iyisi yok. 

Son bir senede tecrübe ile sabit olduğu gibi notu çöp derekesine indirmişlerse ya da ‘kamudaki tasfiyelerden ötürü kurumsal güç kaybı devam ediyor’ nevinden OHAL’in kurcalanmasına sebebiyet veriyorlarsa AKP’de herkes aynı ezberi tekrarlıyor. Nasıl olsa yutmaya hazır milyonlar var. 

MUHATAP YATIRIMCILAR, SİZE NE OLUYOR!

Müşahhas tespitlere istinat edilen ve daha ziyade Türkiye’ye para yatırmaya hazırlananlara ışık tutmak maksadıyla hazırlanan raporlara verilen cevap ‘Haddini bil, sen kimsin ya!’ nakaratlarından ibaret. Mahallenin külhanbeyi mesabesinde kalmış bir anti-tez. 

Sözlerin tantanalı olması aynı kuruluşlara karşı tutarsız tavırlar serdedildiği hakikatini ortadan kaldırmıyor. 

AKP’nin fıtrat haline getirdiği med-cezirler bu bahiste de dikkatten kaçmasın. 

Tam bir iki yüzlülük numunesi. Eksikleri tespit edip yatırımcılarla paylaşmasından daha tabii ne olabilir! Malî erken ikaz sistemleri olarak temayüz eden kuruluşları işinize gelince beğeneceksiniz, aksi hallerde ‘şer cephesi, üst akıl’ gibi içi boş ithamlarla yerden yere vuracaksınız. 

Kendiniz bilirsiniz. 

Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış.  

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın ne dediği yatırımcıların akıl hocalarının çok da umurundaydı. 

Dünyada parayı elinde tutan güç merkezleri yatırımcıların akıl hocalarının her sözünü pür dikkat takip etti. Aynı temayül devam ediyor.

JP MORGAN’DAN KRİZ İKAZI

Bu akıl hocalarından JP Morgan hassas bir ikazda bulundu: Dünya piyasaları uzun müddettir 'alışılmadık biçimde' sakin seyrediyor. Yatırımcılar piyasada çalkantıya hazırlıklı olmalı.

Financial Times’a beyanat veren JP Morgan Niceliksel ve Türev Ürünler Araştırma Departmanı Global Başkanı Marko Kolanovic hisse senedi gibi riskli varlıkların yıllardır ralli yaptığını, dalgalanmanın (volatilite) asgarî seviyelerde seyrettiğini vurguladı. 

Kolanovic, ‘makro ortam’ dediği büyük fotoğrafın yatırımcılar tarafından hafife alınmasına şaşırtıcı buluyor. Elhak yerinde bir tespit.

Suriye’deki iç savaştan Katar’a komşularının uyguladığı tecrit siyasetine kadar ciddi risklerin varlığı görmezden geliniyor. Donald Trump’ın siyasî istikbali de ABD ekonomisi, dolayısıyla dünya için başlı başına bir muamma. 

ÇİN, TSUNAMİYE SEBEP OLABİLİR

Çin’de kamu borçlarının millî gelire nisbeti yüzde 250’ye çıktı. Gölge bankacılıkla çer çöp halının altına süpürülüyor. Büyüme yüzde 5’e doğru geriliyor. Çin mahreçli bir şok dalgası borsalarda tsunami tesiri uyandırabilir. 

Japonya ve Avrupa merkez bankaları para vanasını kısıyor. ABD Merkez Bankası FED zaten kısmıştı. Üçüncü safhaya geçen FED, faiz artışına tam gaz devam ediyor. Dolayısıyla üç kuruşa beş köfte yiyen borsacıların bu devrin bittiğini kabullenmesi şart. 

Menkul kıymetlerde yüksekten uçmak için lazım gelen yakıt ikmali artık yapılmayacak. Ayakları biraz yere basacak. Aksi takdirde saadet zinciri kopacak. Kolanovic’in ifadesi ile “Orta vadede bu piyasada çalkantıya, volatilitede artışla ve kuyruk (kuyruğun köpeği sallaması) risklerine sebep olacak.” 

LEHMAN BROTHERS BATMADAN İKİ GÜN EVVEL…

2008 krizini tetikleyen Lehman Brothers 14 Eylül 2008’de iflas etti. Bu tarihten iki gün evvel, 12 Eylül cuma günü New York Borsası’nda bu iflasa dair hiçbir emare yoktu. Lehman, Wall Street’in en gözde kâğıtları arasındaydı. 655 milyar dolarlık cüssesi ile okyanusun derinliklerini boyladığında sebep olduğu dev dalgalar nice ekonomiyi sular altında bıraktı. 

O krizin yaraları hâlâ sarılamadı. 

Bugün el kesesinden zenginlik taslayan al-satçılar gününü gün ediyor. JP Morgan’ın ikazına bakılırsa muhtemel kriz çok da uzakta olmayabilir. Ortadoğu’da ipler o kadar gerildi ki tansiyon düşmezse olabilecekleri kimse hesap edemez.

Siyasî ve iktisadî risklerin çoğalması hayra alamet değil. Dünya giderek kutuplaşıyor. Gerilimden nemalanan liderler dümene geçti ve gemi her an kayalıklara bindirebilir.

Dünya çapında bir kriz tekrar ederse bundan en fazla zarar görecek ekonomilerin başında maalesef Türkiye geliyor. 

Londra’daki Hintli Herif, Katar’daki paralar, Polit büro istatistikleriyle halka Lale Devri yaşatanlara duyurulur… 

[Tarık Ziya] 27.6.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Perinçek’in Altın Çağı [Seyfi Mert]

Seveni var mı bilmiyorum ama sanırım Türk siyasi tarihinin en uzun süre siyasi parti başkanlığı yapan ve buna karşılık en az oy alan liderlerinden biridir Doğu Perinçek. Açın tarihteki tüm seçim neticelerine bakın, değil ülke genelinde, sıradan bir köy muhtarlığı seçimlerinde bile kazanabilecek potansiyeli yoktur Perinçek’in başkanlığında seçime giden partinin. Ama bugün Türkiye’nin kaderini etkileyen en önemli konumdadır ve bununla da hava atıp durmaktadır. 

İşin acı tarafı ise, yıllar yılı zihinlerinde tutup, en ince ayrıntısına kadar planlarını yapıp, bir türlü icraata geçiremedikleri kıyımı ve ülkeyi bir arada tutan tüm dikişlerin söküm işini dindar görünümlü bir iktidara yaptırmaları. Elbette bunda en önemli sebeplerin başında dindar görünümlü siyasal İslamcıların bitmek bilmeyen soygun, talan ve hırsızlıkları yatıyor. Kabul etmek lazım ki, cunta zihniyeti bu zaafı çok iyi kullandı ve ipleri eline geçirdi. 

Perinçek gibilerin her seçimde rezil olmasına rağmen, bitmek bilmeyen ısrarcılığı ve hemen her seçimde sanki iktidara kesin geleceği gibi inancı, insanda ‘bu adam galiba dediklerine kendisi de cidden inanıyor’ hissiyatına kapılmaya sebep oluyor. 

Benzeri bir durumu Reha Muhtar’ı izlerken hissederdik. 

Allah selamet versin Reha Bey o fantastik haberleri öylesine bir samimiyet ve motivasyonla sunardı ki, gerçekten inandığını düşünürdük. ‘Mahkumlar tüneli kaçmak için mi kazmış?’ cümlesinden sonra yüzüne takındığı o sarsak sırıtış elbette izleyiciyi ikna ediyordu lakin, ‘her bu kadar da olmaz’ deyişimizde, aslında Muhtar’ın koca bir ülkeyi trollediğine de inanmadık değil. 

Perinçek’inki tam olarak böyle değil... 

Kanlı ve nefret dolu bir trolleme yapar yıllardır Doğu Perinçek. 

Gerek yayıncılığı, gerekse siyasi güzergahı her zaman nefret ve düşmanlıkla bezelidir. Kendince ürettiği düşmanlara karşı beslediği kinle motive olur Doğu Perinçek. 

Doğrusu bu anlamda Tayyip Erdoğan’ın simetrisi bile diyebiliriz. 

Nasıl oldu, hangi olaylar bu iki zıt kutbu birleştirdi bilmiyorum ama şimdilerde birbirlerinden oldukça memnunlar ya da en azından bir süre öyle görünmeyi tercih ediyorlar. 

Her ikisini de tanıyan bir akademisyen dostum, ‘ilk fırsatta birbirinin kanına ekmek doğrayacaklar göreceksin’, gibi iddialı bir laf etti. Ancak ben her iki siyasetçinin de omurgasızlığını bildiğim için buna çok ihtimal vermiyorum. 

Açın İkibin’e Doğru Dergilerini bakın, en provokatif ve yalan haber şahikalarını göreceksiniz. Turgut Özal suikastını bilerek ve isteyerek sulandırmaktan, Hz. Peygamber'e hakarete, Mustafa Kemal’e en yakası açılmadık iftiralardan (yine kabul etmek lazım ki siyasal İslamcılar da bu konuda çok iyiler!) bireysel hedef göstermeye kadar pek çok rezilliğe imza atmış, Oda TV’ci Soner Yalçın gibi bir medya iltihabını yetiştirecek iklimi oluşturmuştur.

Dostlukları da düşmanlıkları da konjonktüreldir Doğu Perinçek’in.

Bir bakarsınız sosyalist görünür, bir bakarsınız en faşist kişiden bile daha milliyetçi. 

Apo’ya çiçek uzatacak kadar Kürtçü olur, teröre göz kırpar bir yandan, kısa süre sonra ise en zalim devletçi politikaları ölümüne savunur. 

Omurgasızlığın ete kemiğe bürünmüş hali anlayacağınız. 

Mehmet Eymür bu zata boşuna ‘fabrikatör’ demiyor. Her türlü sahtecilik, üçkağıt ve trolleme işini yapan anlamında kullanıyor Eymür bu ifadeyi. 

Perinçek’in İşçi Partisi’ni solu bölmek için devletin kurdurduğunu da söyleyen eski istihbaratçının daha ağır ithamları var ama işin magazin boyutu bizi ilgilendirmiyor. Yatak odası işi, Perinçek ve avanelerinin mesleği. 

Ancak, devletin Perinçek’i kullanma adeti yeni değil. Bunu da çok enteresan bir isim, PKK lideri Öcalan söylüyor. Bakın bu ifadeler onun: 
“Babası Sadık Perinçek’tir. Tüm veriler, Doğu’nun dizayn edilmiş bir Amerikancı olduğunu gösteriyor. O dönem Doğu yakalanınca, teslim oluyor. 1971’de ajanlaşmıştır. Özel Harp Dairesi’ne girdiği kesin. Daha önce de olabilir. Hatta babasından da olabilir. Aslında komuta Doğu’da değildir. Doğu sadece önde görünüyor. Komuta İsmail Hakkı Pekin’dedir. Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı’ydı. AKP’ye söyleyin Doğu ile ittifak yapıyorsanız, kutlu olsun.”

AKP’nin özellikle Erdoğan’ın neyini Perinçek ve ekibine kaptırdığı bilinmez – en azından şimdilik- ancak 75 yaşındaki Doğu Perinçek’in hayatının en güzel dönemini bugünlerde yaşadığı kesin. 

Nasıl mutlu olmasın, neredeyse her gün Erdoğan’a atar yapmasına rağmen, bir tane AKP’li cesaret edip de, ‘ne diyon hemşerim?’ diye soramıyor bile! Aydınlıkçılar, ‘MİT tırlarını Cumhuriyet’ten aylar önce biz yayınladık’ diye efelenmelerine rağmen, kimse gıkını çıkaramıyor. 

Hadi diyelim ki, yargı tamamen Ergenekon’a teslim edildi, ya havuz medyası nasıl bir dut yemiş bülbülü oynuyor böyle?

Perinçek, her akşam havuz medyası da dahil, o kanal senin bu kanal benim diye gezip, ali kıran başkesen kesilirken, Erdoğan cemaati ispiyonlamak için yeni demeçler veriyor. 

Perinçek ise, yargı altın çağını yaşıyor, diyor. 
Yanlış!
Daha doğrusu eksik. 
Yargı değil, Ergenekon altın çağını yaşıyor. 
Yıllardır yaptıkları tüm planları birer birer uyguluyorlar. 
Kuyruklarını Perinçek ve şürekasına kaptıran hırsızlar ise, siz hele bir durun, yakında göreceksiniz, şeklinde hesaplaşma planı yapıyor ama Ergenekoncuların da eli armut toplamıyor. 

Ülke böylesi bir uçuruma doğru tam gaz giderken, memleketin yarısının umurunda bile değil olan biten. 

Herkes ‘ben ekmeğimin derdindeyim’ çıkarcılığında, bu Anadolu kapitalizmi ve şark bencilliği ülkenin sonu olacak sanırım. 

Ergenekoncuların Altın çağı, siyasal İslamcıların Lale Devri ile birleşti. Bu dönem ne kadar sürer bilmiyorum ama çöküş çok gürültülü ve kanlı olacaktır korkarım. 

Hırsızlar ile cuntacıların hesaplaşmasını sıradan insanlar ise en iyi yerden, zeminde can çekişirken izleyecek sanırım. 

[Seyfi Mert] 27.6.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Yırca köylülerine nispet yapar gibi tayin! [Semih Ardıç]

Manisa’nın Yırca Köyü’nde 6 bin zeytin ağacının dozerle sökülmesi talimatını veren Kolin İnşaat Enerji Grup Başkanı Murat Zekeriya Aydın, 10 Şubat 2017’de Enerji Bakanlığı’na bağlı EÜAŞ’ta genel müdür yardımcısı ve yönetim kurulu üyesi yapılmış. AKP, zeytinliklere santral ve sanayi tesisi inşasını yasaklayan kanunu değiştirebilirse zeytinlikler hakkında karar verecek kurulda Aydın da yer alacak.

Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli, ‘Ciğeri kediye teslim ettiler’ sözümü üzerine alınmış. Tek mahkeme kararı olmaksızın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devrettikleri binden fazla şirketi asıl sahiplerinden iyi idare ettiklerini iddia etmiş. Ya haksızlık yapmayacaklar ya da görünen köy kılavuz istemez denildiğinde rahatsız olmayacaklar. Bu şirketlerin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) rant ekonomisiyle ayakta duran asalaklar tarafından nasıl yağma edildiğini sağır sultan duydu.

Haddi zatında kedi-ciğer metaforu sadece TMSF’nin idare ettiği şirketlere bakan tarafından malî müfettiş(denetçi) tayin edilmesi ile mahdut değil ki! Şu ana dek zeytinlikleri yedi defa imara açmaya teşebbüs eden AKP’nin Manisa’nın Yırca Köyü’nde 6 bin zeytin ağacını dozerlerle söktürdüğü unutulmadı. Son teşebbüste geri adım atmış gibi görünseler de zeytin ağaçlarının kapladığı kıymetli arazileri gözüne kestirenler arka tarafta boş durmuyor.

YIRCA’DA KÖYLÜ’YE BİBER GAZI SIKTIRDI, EÜAŞ’TA MÜDÜR OLDU

Geçen gün bir kaynağım telefonda zeytinlik tartışmasında gözden kaçan bir tayine dikkatimi çekti. “Murat Zekeriya Aydın ismi etrafında olup bitene bakmadan iktidarın esas maksadını anlayamazsınız” sözleri kafamı kurcaladı. İnternette Aydın hakkında biraz tahkikat yaptığımda kaynağıma hak verdim.

Aydın, 10 Şubat 2017’de Enerji Bakanlığı’na bağlı Elektrik Üretim AŞ’ye (EÜAŞ) genel müdür yardımcısı ve yönetim kurulu üyesi olarak tayin edilmiş. Bu bilgi EÜAŞ’ın resmî web adresinde mevcut. Aynı adreste Aydın’ın özgeçmişinde özel sektörde enerji koordinatörlüğü yaptığı da yazıyor. Bu bilginin peşine düştüm. Meğer Aydın, 7 Kasım 2014’te Manisa’nın Yırca Köyü’nde 6 bin zeytin ağacını katleden Kolin İnşaat’ın Enerji Grup Başkanı imiş. Kolin’in bölgede termik santral inşa etmesine direnen Yırca köylülerine biber gazı sıkan, kadınlara kelepçe takan güvenlik görevlileri de dozeri kullanan operatör de Aydın’ın emrinde çalışıyordu.

HER İHALENİN VAZGEÇİLMEZ İSMİ KOLİN

İnsanları çileden çıkaran o görüntüler televizyonda yayınlandığında, gazeteler Yırca halkına kulak verdiğinde geri adım atmak mecburiyetinde kalan Kolin İnşaat, hükûmetin el üstünde tuttuğu 18 müteahhitten biri. İstanbul’da inşaatı devam eden 3. Havalimanı’nda da Mersin Akkuyu Nükleer Santrali’nde de Kolin ismi geçiyor. Milyarlarca liralık ihaleyi Kolin’e veren AKP iktidarı zeytinlikleri imara açarken Kolin’in eski idarecisinin engin tecrübelerinden istifade edecek anlaşılan.

İktidarın bu işleri nasıl yürüteceği de az çok belli. EÜAŞ, Türkiye’de inşa edilecek bütün elektrik santrallerinin nihaî onay merciidir. Kamu ya da özel sektör marifeti ile nerede ve kim/kimler tarafından santral inşa edileceğine EÜAŞ karar verir. AKP’nin bahsettiği Zeytinlikleri Koruma Kurulu tesis edildiğinde santrallerle alakalı yazıyı EÜAŞ yazacak. Kurulu ikna edici argümanları hazırlayan birimin başında Kolin’de zeytin ağacı katletmekten sabıkalı bir isim bulunacak. Bu ahval ve şerait altında zeytin ağaçlarına zarar gelmeyecek, öyle mi?

Yırca’da zeytin ağaçlarının dozerle sökülmesi talimatını veren Kolin İnşaat Enerji Grup Başkanı Zekeriya Murat Aydın, EÜAŞ Genel Müdür Yardımcısı ve yönetim kurulu üyesi oldu.

BAŞKA İSİM BULAMADINIZ MI?

Kediye ciğer emanet etmekten öte ciğeri kediye ikram etmek değil de nedir bu tablo? AKP’nin kör gözüne parmak noktasına geldiğini görmek istemeyenler ellerini vicdanlarına koysun ve şu suale cevap versin: “Türkiye’de EÜAŞ’ta en hassas mevkiye Kolin’de çalışmış, zeytin ağacı düşmanlığı tescilli bu şahıstan başka birini bulmak çok mu zordur?”

Murat Zekeriya Aydın’ın tayini belli bir hazırlığın olduğunu gösteriyor. Zeytinlikleri ranta açmak için elini ovuşturan kesimlerin işini kolaylaştıracak bir tayin yapıldığına göre demek ki milletin hassasiyetleri iktidar cenahında zerre kadar kıymet ifade etmiyor.

AYDIN BUGÜNLERİ SANKİ GÖRMÜŞ

Murat Zekeriya Aydın’ın 7 Mart 2015’te Kolin İnşaat Enerji Grup Başkanı olarak Soma’da yaptığı konuşmadaki şu sözlerine not etmekte fayda var: “Kolin Grubu’nun Soma Yırca’da kurmayı planladığı termik santralin mevcut planlarına ilişkin yasal süreç devam etmekte olup, daha önce de belirtildiği üzere alternatif bir yer için ilgili makamlar nezdinde resmi bir başvuruda bulunulmamıştır. Somalı Meslek ve Sivil Toplum Örgütleri, ilçede baş gösteren ekonomik olumsuzluklara çözüm oluşturması adına yeni termik santral yatırımını desteklemektedirler. Bu vesileyle Kolin Grubu olarak, Soma’ya olan inancımızın ve yatırım yapma kararlılığımızın devam ettiğini bir kez daha ifade eder, Soma halkına saygılarımızı sunarız.”

Aydın hülasa diyor ki santrali Yırca’dan başka bir yere kurmayı düşünmüyorlar. Zeytin ağaçlarını kesmek varken koca tesisin yeri mi değiştirilirmiş! O kadar proje hazırlandı, emek verildi! Zeytin ağacı dediğiniz nedir ki!

HALKIN DESTEĞİ YA DA DİRENİŞİ TEFERRUAT

Üstelik kendilerine bin küsur odalı Saray’da ciddi sözler verildi. O yüzden Kolin’in müdürünün biber gazı yeme pahasına direnen insanların gözünün içine baka baka halkın desteğini aldıklarını söylemesine de şaşırmadım. Bizzat hükûmet desteği varken, o hükûmet de kanun-nizam, hak-hukuk tanımazken halkın direnişi teferruattan ibarettir. TOMA’dan ve biber gazından daha çok ne var!

Aydın bu konuşmanın üzerinden iki sene geçmeden zeytinliklerin akıbeti hakkında karar ve onay mercii haline geldi.

Gel de şimdi ciğeri kediye emanet ettiler başlığı atma!

[Semih Ardıç] 26.6.2017 [TR724]

Herkes kendi etrafında yüz seksen derece geri dönse [Tarık Toros]

Bugün ülkeyi yönetenler durup durup…

-Türkiye kabile devleti değil.

-Çadır devleti değil, bunu herkes bilsin.

-Türkiye’nin basit bir ülke olmadığını anlamalısınız, gibi cümleler kurmaktan hiç utanmıyor.

Böyle konuşuyorsanız, öylesiniz demektir.

Hatta, daha da aşağısı.

Herhangi bir Batı ülkesi liderinin benzeri cümlesini hatırlamıyorum.

Londra’daki yangın, özellikle yoksulların yaşadığı ve çalıştığı şartlara dikkat çektiği için çok konuşuldu. Muhalefetin yükselen ismi Jeremy Corbyn, burada evlerini kaybeden yoksullara, zenginlerin evlerine yerleşme çağrısı yaptı.

***

Bakın, Londra’da 25 katlı bir bina, tuhaf biçimde çıra gibi yandı.

Yangın 12 saatten daha uzun süre, kontrol altına bile alınamadı.

Binada belediye tespitlerine göre, 400 ila 600 kişi yaşıyordu.

Resmi açıklama, 79 ölü var.

Basın, kayıplarla birlikte rakamın 100’ü geçeceğini öngörüyor.

Yangın 14 Haziran’da yaşandı.

İki hafta geçti, halen medyada bir numaralı gündem.

Kurtulanlara ilk andan itibaren yardım yağdı.

Devlet değil, semt sakinleri beslenme ve kıyafet zinciri oluşturdu.

Kimse açta açıkta kalmadı.

Evsiz kalanlar, derhal otele yerleştirildi.

Başbakan özür diledi.

Hükümet, ilk anda 1 milyon pound (4.5 milyon TL) nakden yardım yaptı.

Sadece, “binanın dış kaplama malzemesinden çıkan gazdan zehirlenme” ihtimaline binaen, aynı malzemeyi kullanmış onlarca bina boşaltıldı.

600’e yakın bina incelendi, testi geçemeyenler işaretlendi.

Ülkede iki büyük haber kanalı var: BBC ve SKY News.

Çatır çatır mağdurları, semt halkını, muhalif politikacıları konuşturdular, sansürsüz, perdesiz, sözlerini kesmeden.

Halen de devam ediyor.

İngiliz kamuoyu, yaraları sarmadan, sorumlular tespit edilmeden de hadisenin peşini bırakmayacak.

Niye?

Serbest medya var da ondan.

***

Bin kere yazdım söyledim, bir daha tekrar edeyim:

Fikir hürriyetinin açık ara bir numaralı olmazsa olmazı basın özgürlüğüdür.

Yaymadıktan, yayınlamadıktan sonra…

Oturduğunuz yerde ürettiğiniz fikirlerin, bırakın başkalarına, kişiye bile yararı yoktur.

Fikirler, medya veya yayın organlarının etrafında serpilir, büyür, gelişir.

Basın, halk adına sorar sorgular.

Hür medya yoksa, rejim kapalı rejimdir.

Ya bir tür demir perde ülkesidir ya da gizli komünisttir, Türkiye gibi.

Devletler, kabile devleti olmadıklarını, çadırdan yönetilmediklerini, basit bir ülke olmadıklarını ancak ve ancak icraatları ile gösterirler. Halklarına da hissettirirler; tanınan haklarla, yapılan hizmetlerle, cebindeki pasaportuyla, parasının değeriyle…

***

Türkiye’nin temel sorunu, yönetenlerdeki sıkıntı değil…

Medyası, kurumları, sivil toplumu ve halkıyla çürümesi, tefessüh ettiğinin ortaya çıkması.

Kayınpederi, damadını ve kızını ihbar ediyor, “yurt dışına kaçıyorlar” diye.

Ortağı, “Cemaatçiydi” deyip bin yıllık iş arkadaşının malına çöküyor.

Babası, evladını reddediyor “terörist köpek” diye.

Annesi, sütünü helal etmiyor, “devlete darbe yaptı” diye.

Kiracı, kirasını ödemiyor, “ev sahibi nasılsa terörden içeride, belki evi de bana kalır” diye.

Memuru, mesai arkadaşını ihbar ediyor, “yerine geçebileyim” diye.

Zabıtası, bekçisi, savcısı, polisi, geçmişte canını yaktıklarına dönüp, “Ben yapmadım bunlar yaptı” diyor, “aklanayım” diye.

Hocasına takık talebe, öğretmenini…

Hastaneye kızan hasta, doktorunu…

Canı sıkılan, canını sıkanı…

İhbar eden edene.

Gazeteci, meslektaşını…

Politikacı, rakibini…

Yardımcı pilot, kaptan pilotu gammazlıyor.

Topyekûn bir millet, içinden çatırdadı.

Haliyle, mesele tek başına Tayyip Erdoğan’la, AKP ile ele alınacak gibi değil.

İnsanı asıl yıkan da bu.

Hoş, millet böyle destek vermese, zulüm ayyuka çıkmazdı.

***

Boğaziçi Üniversitesi’nde rektör konuşurken, arkalarını dönen öğrenciler gibi… Herkes, kendi etrafında yüz seksen derece geriye dönse, ilk gün biterdi bu iş.

Fakat olmadı.

OHAL kararnamesi ile işten atılan akademisyen Nuriye Gülmen ile eğitimci Semih Özakça’nın açlık grevi 111 günü geride bıraktı.

Göz göre göre eridiler, aktılar.

Bedenleri iflas ediyor.

Organları cevap vermemeye başladı.

Egemenler;

Eylemi yakın takibe aldılar.

Polis tacizleriyle alanı dar etmeye çalıştılar.

Sonra, katılanlar gözaltına alındı.

Eşleri, anneleri bile alındı.

Baktılar, olmadı. Hak arayan bu iki insanı tutukladılar.

Niye?

Oradan bir kıvılcım büyümesin diye.

Yetmedi, eylemin başladığı insan hakları anıtını bariyerlerle çevirdiler, halen de öyle, abluka altında.

Nuriye Gülmen ve Semin Özakça, cezaevinde eylemlerini sürdürüyor.

Büyük bir kararlılıkla acı sona doğru yürüyorlar.

Sosyal ağlardaki paylaşımlar dışında, kimse de kılını kıpırdatmıyor.

Millet bayram tatili için yollara düştü, denizin güneşin keyfini sürüyor. Kime ne…!

Oysa, o insanlar; “Tatilde yollara düşenler işlerini aşlarını kaybetmesin, kimse haksızca mesleğinden atılmasın” diye yola çıktılar.

Gerekçesiz atılmaya isyan ettiler, işlerine iade edilmek istediler.

Talepleri sadece ve sadece buydu.

Şimdi ölüyorlar.

Göz göre göre…

Onları öldüren, görünürde AKP faşizmi olabilir.

Asıl neden ise, milletin duyarsızlığı, umursamazlığı.

Millet istese, tutar çıkarırdı tıkıldıkları delikten.

Binlercesi gibi, işlerine iade ettirirdi.

Olmadı, olamadı, olamayacak gibi.

İktidar marifetiyle linç ediliyorlar.

Linç eden kalabalık ise, sen ben öbürü beriki.

[Tarık Toros] 27.6.2017 [TR724]