15 Temmuz yalanları: Bu kadar çok tesadüf olabilir mi?

15 Temmuz'un üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen "yalanlar" hâlâ gerçekmiş gibi sunuluyor.. Bazı yalanlar da unutturulmaya çalışıyor.

Bold Medya, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrası söylenen yalanları bir daha gündeme getirdi. YouTube kanalında yayınlanan belgeselde hâlâ söylenen o yalanlar tek tek ortaya konuldu..


İşte belgeselin tam metni  


15 TEMMUZ'UN YALANLARI

Darbeci (!) suçlamasıyla yüz binlerce kişilik listeyi hazırda tutan MİT'in, darbeden haberi yokmuş!

MİT'in, askerin, polisin kısaca bütün kurumların başı olan Erdoğan darbeyi eniştesinden öğrenmiş!

Günün 24 saati yanında tuttuğu 5 yaveri de meğer darbeci ve teröristmiş! Bu yaverler darbeye katılmak istemişler ama katıl (a) mamışlar! 

15 Temmuz Cuma gününe denk geldi. Erdoğan için Marmaris Çamlı Köyü Camii’nde hazırlık yapıldı. Ama tesadüfe bakın ki Erdoğan o gün rahatsızlandı ve cumaya gitmedi!

Darbenin hedefi Cumhurbaşkanı şans eseri yakalanmamış! Tıpkı Başbakan, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, diğer bakanlar, milletvekillerinin şans eseri yakalanmadığı gibi!

Cumhurbaşkanını yakalamaya giden bordo bereli tim, Erdoğan'ın kaldığı otele şans (!) eseri 3 saat geç gitmiş. Aylardır hazırlık yapıldığı söylenen darbenin bir numaralı hedefinin kaldığı oteli ise çevredekilere sorarak bulmuşlar!

‘Darbe Selaları’nın mucidi Diyanet İşler Başkanı Mehmet Görmez'in tam da darbe günü, MİT Başkanlığı’nda Hakan Fidan ile buluşması tamamen tesadüfmüş!

Köprüyü kapatmayı akıl eden darbeciler, halkın hızlı bir şekilde örgütlenmesini sağlayan Facebook, Twitter, Instagram'ı kapatmayı unutmuş!

Tesadüfe bakın ki darbe bildirisi TRT'den bir saat önce üstelik askerler tarafından işgal dahi söz konusu değilken A Haber'de yayınlanmış!

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın "Personel kışlayı terk etmesin" şeklinde tek bir emriyle darbe önlenebilecek iken o emri vermek Genelkurmay Başkanı'nın aklına gelmemiş!

5 günlük ere, Harbiyeli öğrencilere darbeden müebbet veren devlet, darbenin sivil bir numarası olmakla suçlanan Adil Öksüz'ü yanlışlıkla bırakmış! 

Darbeyi, darbe günü saat 16.00'da haber alan MİT, Hulusi Akar'ı bilgilendirmiş. Ama Hulusi Akar buna rağmen koruması olmadan Akıncı Üssü'ne gitmiş!

MİT darbe bilgisini vermek için Erdoğan'a ulaşmaya çalışmış ama ulaşamamış. 

Mahalle muhtarını bile ifadeye çağıran Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu, darbenin birinci dereceden mağdurları(!) Recep Tayyip Erdoğan, Hakan Fidan ve Hulusi Akar'ı gerek görülmediği için çağırmamış! 

Kurtlar vadisi yapımcıları, 15 Temmuz’dan aylar önce "Kurtlar Vadisi Darbe" patentini almak istemiş. Ama tabi ki tesadüfen...

Darbe gecesi Erdoğan "Allah'ın bir lütfu" ifadesini lafın gelişi kullanmış!

Genelkurmay’ı bilgilendiren Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’ı, telefonlarına ulaşamadığı (!) için bilgilendirememiş. 

Aynı şekilde Cumhurbaşkanı Erdoğan Başbakan Yıldırım da gece yarısına kadar MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ulaşamamamış!

Hande Fırat’ın, CNN Türk’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’la “Face Time"lı canlı yayınını MİT Basın Müşaviri Nuh Yılmaz’ın organize etmesi tamamen tesadüfmüş! 

15 Temmuz gecesi cemaat mensubu olmakla fişlenen bütün askerler görev için kışlaya çağırılmış. Ama her nedense darbeye TSK’nın sadece yüzde bir buçuğu katılmış. 

Daha önce Ergenekon ve Balyoz'dan yargılanan birçok asker ise ya izne ayrılmış (!) ya da göreve çağırıldıkları sırada telefonlarına ulaşılamamış!

15 Temmuz'da Genelkurmay ya da Akıncı Üssü'nde yaşananlara ait görüntüler Anadolu Ajansı tarafından gerek görülmediği için bölük pörçük ve kırpılarak yayınlanmış!

15 Temmuz'da direnen kalabalıkları diri diri ezmeye çalıştığı söylenen tankları halk egzozlarına tişört tıkamak suretiyle durdurulmuş!

2.500 polisle korunan Cumhurbaşkanlığı Sarayı, yollar çöp kamyonları tarafından kapatılıp da diğer askerler yetişemeyince (!) sadece 13 askerle basılmış!

15 Temmuz dünya darbeler tarihinin sorumluların ödüllendirildiği bir kalkışma olarak geçti. Darbeyi haber alamayan(!) MİT Müsteşarı Hakan Fidan konumunu sağlamlaştırırken, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar Milli Savunma Bakanı, darbecilerin rehin aldığı Yaşar Güler ise Genelkurmay Başkanı yapıldı!

Recep Tayyip Erdoğan’ın kaldığı otele 15-20 dakika mesafede Türkiye’nin en önemli askeri merkezlerinden Aksaz Deniz Üssü olmasına ve üssün komutanı Tuğamiral Namık Alper’in 16 Temmuz sabahı darbeden tutuklanmasına rağmen 2 tugay ve 4 bin askeriyle Erdoğan’ın kaldığı oteli kuşatmaması normalmiş!

[Samanyolu Haber] 16.7.2019

AİHM inanamadı: Karaciğer nakli olan hasta gerçekten cezaevinde mi? [Sevinç Özarslan]

AİHM, 53 gündür Antalya L Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Şerif Ağu’nun dosyasını yakın takibe aldı. Karaciğer nakli olan bir hastanın cezaevinde olmasına inanamayan mahkeme, Türk hükümetine cevaplaması için 13 soru sordu.

BOLD ÖZEL – Karaciğer nakli yapıldıktan sonra, Adli Tıp Kurumu raporuna rağmen tahliye edilmeyen matematik öğretmeni Şerif Ağu’ya yapılan haksızlıklara AİHM inanamadı.

Ağu’nun avukatı Süleyman Nuri Ekinci, 20 Haziran 2019’da AİHM’ne bir dilekçe göndererek müvekkilinin yaşadığı hak ihlalleriyle ilgili başvuruda bulundu.

AİHM, karaciğer nakli yapıldıktan sonra tekrar cezaevine gönderilen hasta tutuklu Şerif Ağu’nun avukatını 4 Temmuz’da arayarak “Şerif Ağu dosyasını yakından takip etmek istiyoruz. Karaciğer nakli yapılan bu hasta gerçekten cezaevinde mi? Bize bunu ispatlayan belgelerinizi gönderebilir misiniz” dedi.

Ağu’nun, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesinden alınan nakil raporu ile Antalya L Tipi Cezaevinde tutuklu bulunduğunu gösteren belge AİHM’ne gönderildi.

15 TEMMUZ’A KADAR TÜRKİYE’DEN CEVAP İSTENDİ

AİHM ayrıca, Türk hükümetinden 15 Temmuz’a kadar, Şerif Ağu ile ilgili şu soruları cevaplamasını istedi:

  • Şerif Ağu şu anda tutuklu mu?
  • Şu andaki sağlık durumu nasıl?
  • Günlük özel bakımı yapılıyor mu?
  • Günlük ihtiyaçları için ne tür desteklerde bulunuluyor?
  • Cezaevinde yeterli egzersiz yapabiliyor mu? Yeterli bir beslenme programına sahip mi?
  • Cezaevindeki sıhhi şartlar hastanın durumuna uygun mu?
  • Normal bir odada mı tutuluyor?
  • Odada kaç kişi bulunuyor? Boyutu nedir?
  • İyileşmesi için nasıl bir tedavi yöntemi izleniyor?
  • Hangi aralıklarla sağlık kontrolüne götürülüyor?
  • Tedavi gördüğü hastanenin tıbbi durumu yeterli mi?
  • Hasta, cezaevine döndükten sonra herhangi bir tıbbi komplikasyon geçirdi mi?
  • Sağlık durumuna dair en son raporlar nelerdir?

Üç yıldır yaşamadıkları sıkıntı kalmayan Ağu’nun ailesi, dört gözle AİHM’nin kararını bekliyor. Eşi Serpil Ağu, “Avukatımız AİHM’ne üç hafta önce başvuru yapmıştı. Kısa bir zaman geçmesine rağmen geçen hafta aradılar. İnanamamışlar eşimin cezaevinde olduğuna. Doğru olup olmadığını sormuşlar. Teyit ettiler. İstedikleri belgeleri ilettik. Sonuç bekliyoruz. Avukatımıza bu şekilde arayarak belge istemelerinin çok nadir bir uygulama olduğunu da belirtmişler” dedi.

6 UZMAN DOKTORUN İMZALADIĞI RAPOR DİKKATE ALINMADI
Matematik öğretmeni Şerif Ağu (48), bir ifadede adı geçtiği için 22 Haziran 2016’da gözaltına alınıp iki gün sonra tutuklandı ve Antalya L Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi.

Antalya’da özel kurumlarda 18 yıl öğretmenlik yapan Ağu, 18 yıldır Hepatit B taşıyıcısıydı. 2015’te karaciğerinde kötü huylu bir tümör tespit edildiği için ameliyat oldu. Tutuklandığı günlerde karaciğer nakli olmaya hazırlanan Ağu, operasyon gerçekleştirilemeden cezaevine girdi.

Serpil Ağu, eşinin durumunu resmi makamlara anlatmak için 2,5 yıl mücadele etti ve 30 Mart 2019’da Şerif Ağu’ya başarılı bir operasyonla nakil yapıldı. 1,5 ay hastanede gözetim altında tutulan Ağu, İstanbul Adli Tıp’ın ‘cezasının ertelenmesi gerekir’ raporuna rağmen 14 Mayıs 2019’da tekrar hapse gönderildi.

5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 16/2. maddesine göre cezaevinde tek başına bakımını yapamayan bir hastanın tahliye edilmesi gerekiyor. İstanbul Adli Tıp Kurumu, Ağu’nun durumunu inceleyerek 8 Nisan 2019’da Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesine hazırladığı raporu gönderdi.

Raporda, “5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 16/2. maddesi kapsamında değerlendirildiği, 6 (altı) ay süre ile cezasının infazının tehirinin uygun olduğu, tehir süresi bitiminde son durumunu gösteren sağlık kurulu raporu ile birlikte muayeneye gönderilmesi sonrasında sorulan hususlar hakkında yeniden değerlendirileceği oy birliği ile mütalaa olunur” denildi.

Fakat, 6 uzman doktorun imzaladığı bu rapora rağmen, Ağu’ya örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 15 Mart 2018’de, 8 yıl 9 ay ceza veren Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi hastanın cezasını ertelemedi. Raporu dikkate almayan iki hakim ret gerekçesine “Sağlık ile ilgili herhangi bir mütalaa olmadığından tutukluluğunun devamına…” yazdı.

EŞİMLE MASKEYLE GÖRÜŞÜYORUZ

53 gündür Antalya L Tipi Cezaevinin revir bölümünde tutuklu bulunan Ağu’nun dosyası şu anda Yargıtay aşamasında. Nakil olan başka bir tutuklu ile birlikte aynı odada bulunan Ağu, günde 21 adet ilaç içiyor.

Karaciğer nakli olan hastaların enfeksiyon kapma riskinin ve hayati tehlikesinin çok yüksek olduğunu söyleyen Serpil Ağu eşinin tedavisinin hijyenik ortamda ve titizlikle yapılması gerektiğini ifade etti. Ağu şöyle devam etti:

“18 saat sürdü eşimin ameliyatı. Riskli bir ameliyat zaten. İlk üç ay, ikinci üç ay, bir yıl çok önemli. Karaciğer nakli yeniden hayata dönüş gibi bir olay. İnsanlar doğum tarihini bile artık nakil olduğu tarihi söyler, yeniden doğduğum tarih dermiş. Evde itina ile, her gün özel dezenfektanlarla dahi bakılan hastalar enfeksiyon kapabiliyor, komplikasyonlar oluşabiliyor. Eşimle görüş günümüzde maskeyle görüşüyoruz. O da biz de maske takıyoruz. Nakilden sonra risk bir süre devam edebiliyorken kalınan yer cezaevi.

LÜTFEN CEZAEVİNDE ÖLÜME TERK EDİLMESİN
Ayrıca kaldığı yer Antalya Cezaevi. Gündüz sıcak ve nemli. 50 dereceyi gördüğümüz oluyor. Geceleri serinlemiyor. İnsanlar klima ve deniz ile normalde zor serinlerken bu sıcakta hastalıkla hapiste mücadelenin zorluğunu düşünün. Ayrıca bu hastalarda kilo ve kan şekerinin de kontrol altında tutmak önemli. Az yağlı, az şekerli gıdalar önemli. Toplu yemek çıkan bir yerde ne verilirse onu yemek zorunda.

Beslenme ve temiz havanın dışında tabi ki insan psikolojisi sevdiklerinin yanında olması onların ilgisi, moral motivasyonuyla birçok hastalıkta olduğu gibi organın adaptasyon sürecinde elbette önemli idi. Böyle bir hastaya tahliye neden çok görülüyor. Lütfen eşim cezaevinde ölüme terk edilmesin.”

Şerif Ağu, Antalya L Tipi Cezaevi, 2016

[Sevinç Özarslan] 16.7.2019 [BoldMedya.Com]

Gasp ettikleri Asya Termal Oteli'ni borca batırdılar

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) hükümetinin 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını örtbas etmek için hedef tahtasına oturttuğu Asya Termal Oteli yine AKP'ye yakın isimler tarafından gasp edilmişti.

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle Hizmet Hareketi'nden gasp edildikten sonra ismi “Elizi” olarak değiştirilen otel kısa sürede borç batağına saplandı.

İSMİNİ "ELİZİ" OLARAK DEĞİŞTİRMİŞLERDİ

Sözcü gazetesi Ankara temsilcisi Saygı Öztürk bugün yayımlanan makalesinde, AKP’li eski yöneticinin işlettiği Asya Termal Oteli'nin (yeni ismi: Elizi Oteli) borcu sebebiyle AKP’li belediyeyle karşı karşıya geldiğini belirtti.

Asya Termal Oteli, Güven Asfalt Petrol Ürünleri Uluslararası Taşımacılık Şirketi'ne peşkeş çekildi. Şirket sahiplerinden Hayrettin Coşkun, bir dönem AKP Ankara il başkan yardımcılığı görevinde bulunmuştu. Diğer ortak ise Gürkan Dölekli.

AKP'NİN KAMP MERKEZİYDİ

Saygı Öztürk “Ankara'nın Kızılcahamam İlçesi termalleriyle de ünlüdür. AKP milletvekilleri, belediye başkanları, il ve ilçe yöneticileri toplantılarını 17 Aralık 2013 (yolsuzluk) operasyonuna kadar hep Asya Termal Oteli'nde yapıyordu." diyen Saygı Öztürk, AKP'li Kızılcahamam Belediyesi'nin Elizi Oteli'nden alacağını tahsil edemediğini belirtti ve otelin ortaklarının AKP ile irtibatını tek tek anlattı.

Öztürk, “En öncelikli alacak ise Elizi Oteli de işleten Güven Asfalt Petrol Ürünleri Uluslar arası Taşımacılık Şirketi idi. Şirket sahiplerinden Hayrettin Coşkun, AKP'nin Ankara İl eski Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuştu. Diğer ortak ise Gürkan Dölekli.” dedi.

KIZILCAHAMAM BELEDİYESİ 2017'DE İCRA TAKİBİ BAŞLATTI

Saygı Öztürk şöyle devam etti: “Süleyman Acar'dan önceki (Kızılcahamam) belediye başkanı, termal su borcunu ödemeyen şirket hakkında 2017 yılında icra takibi başlatmıştı. Borç giderek büyüdü. İcra aşamasına gelindiğinde şirket 1 Temmuz'da belediyeye dilekçe verdi. Süleyman Acar, 2 Temmuz'da belediye meclisi üyeleri Sefa Yıldırım, Mahmut Kahveci, Tunay Tamer, Erdoğan Yıldırım, Zekai Aydın, Adem Emin Atakul, Yılmaz Özbek, Murat Can, Ali Altınok, Dursun Barun, Ali İhsan Çalıkıranoğlu, Mehmet Çağlar, Kemal Çakır ve Mustafa Erol'la toplandı. Şirketin dilekçesi gündeme alındı."

Borçlu şirketin talebi ise şöyle:

"Başkanlığınız ile şirketimiz arasında akdedilen 07.02.2017 tarihli sözleşme kapsamında; Kızılcahamam Asliye Hukuk Mahkemesi 2019/45 E. Sayılı dava dosyası ve Kızılcahamam İcra Müdürlüğü 2019/21 E. Sayılı icra takip dosyasını, faizlerini, yargılama giderlerini kabul etmiyoruz. Aleyhimize yapılan bu takip dosyası ile davalı olduğumuz dava dosyasındaki çekincelerimizi tekrarlamak suretiyle ana para üzerinden tarafınıza sözlü olarak da ilettiğimiz borcumuzun 500 bin TL‘ye sabitleyip 10 taksit halinde ödemek istediğimizi bildirir, gereğini talep ederiz.”

AKP'nin adayı Süleyman Acar (sağda), 31 Mart Mahalli İdareler Seçimi'nde Kızılcahamam Belediye Başkanı olarak seçilmişti. Acar'ın kendisinden önceki dönemde belediyenin Elizi Oteli'ne yönelik başlattığı icra takibini durdurduğu iddia ediliyor. Otelin sahipleri AKP'li işadamları.

BELEDİYE MECLİSİNDEN AKP'Lİ BAŞKAN'A VERİLEN YETKİ

Saygı Öztürk “Yapılan müzakere ve oylama sonucunda Kızılcahamam Belediye Meclisi şöyle bir karar aldı” diyerek kararı şöyle aktardı:

“5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 18. Maddesinin (h) fıkrası gereği, takip öncesi ve takip sonrası işleyen ve işleyecek olan gecikme faizi ve icra takip harç ve mahkeme masrafları ile vekalet ücretinden vazgeçilmek üzere 2019/21 ve 2019/45 Sayılı davalardan vazgeçilerek, dosyalardaki uyuşmazlıkların sulh ile tasfiyeye, kabul ve feragat ve alacaklarımızın bir ödeme planı dahilinde şirket ile Belediyemiz arasında protokol yapılmasına ve yapılacak protokol anlaşmasına, Belediyemiz adına Belediye Başkanı Sayın Süleyman Acar'a yetki verilmesine oy birliğiyle karar verilmiştir.”

BELEDİYE BAŞKANI SÜLEYMAN ACAR ÖNCE İNKÂR ETTİ

Belediye Başkanı Süleyman Acar, meclisin böyle bir kararı olmadığını iddia etse de Saygı Öztürk makalede başkanın yalanını şöyle ortaya çıkardı: “Bunun üzerine kendisine meclis kararını ulaştırdım. Borç miktarını öğrenmek ise yine mümkün olmadı. Onlara da mahkeme dosyalarından ulaştım."

ELİZİ OTELİ'NİN BORCU 901 BİN 193 LİRA

Kızılcahamam Belediyesi'nin otelden toplam alacağı takip, vekalet ücreti, harçlarla birlikte 1 milyon 120 bin 333 lira.

Belediye ise "Borçlarımız ödenmiyor, hiç değilse alacağımız olsun" düşüncesiyle otele 219 bin 140 lira borçlanmış. Bu borç mahsup edildiğinde toplam alacak 901 bin 193 liraya iniyor.

Şirket ise "ana borcun 500 bin lirasını 10 taksitte ödeyelim" diyor.

[Samanyolu Haber] 16.7.2019

Silivri'deki işkencenin tanığı anlatıyor: Dili kesik, kolları morarmış, boynu şişik, ayakları yaralıydı

Silivri 2 Nolu L Tipi Kapalı Cezaevinde gardiyanlar tarafından darp edilerek, işkenceye maruz kaldığı belirtilen tutuklu Müslüm Gönül'ün ailesi "Biz çocuklarımızı öpmeye kıyamazken, çocuklarımız işkenceye maruz kalıyor" dedi.

İstanbul Silivri 2 Nolu L Tipi Kapalı Cezaevi'nde 2 Temmuz günü gardiyanlar tarafından işkenceye maruz kaldığı belirtilen tutuklu Müslüm Gönül’ün ailesi, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi'nde basın toplantısı gerçekleştirdi.

“GÖZLE GÖRÜLÜR İŞKENCEYE DARP RAPORU VERMEDİLER”

Elif Gönül, eşi Müslüm Gönül’ün hücrede tutulduğunu söyleyerek görüş günü gördüklerini şöyle anlattı: “Hücrede tutulan eşimin kolları morarmış, boynu şişik, dili kesik, ayakları yaralı, beli incinmiş. Benim 4 yaşında bir kız çocuğum var. Çocuğumla beraber cezaevine gittim. Kızım, ‘babamın kollarında neden morluk var?’ diye sordu. Kızıma, ‘baban düştü, o yüzden kollarında morluk var’ derken boğazım düğümlendi. Ama küçücük çocuğa başka ne söyleyebilirim?”

Gönül’ün annesi Badegül Gönül de, doktorların açık işkenceye rağmen darp raporu vermemesine tepki gösterdi.

MÜDÜR, “LÜZUM YOK” DİYEREK GERİ ÇEVİRDİ

Tutuklunun annesi Badegül Gönül, “Kapalı görüşte çocuğumu o halde görünce müdürle görüşmek istedim. Müdür gardiyanlar aracılığıyla bize, ‘lüzum yok’ diyerek geri çevirdi. Biz çocuklarımızı öpmeye kıyamazken, çocuklarımız işkenceye maruz kalıyor. Çocuğum vatan haini değil. Ben çocuğumun arkasındayım ve işkenceye ‘dur’ demek istiyorum. Bir anne olarak, Hipokrat yemini etmiş doktorların hangi şartta olursa olsun yeminlerine sadık kalmasını rica ediyorum. Yukarıdan verilen emirler doktorların görev yapmasına engel olmamalı.” dedi.

[Samanyolu Haber] 16.7.2019

Işığın etrafında raks eden kelebekler gibi [Abdullah Aymaz]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar” isimli kitabında diyor ki: Hakikat-ı Ahmediye ile Hakikat-ı Ka’be arasında çok ciddi bir alâka vardır. Ezeli takdir gereği fıtratında bunu hisseden Allah Resulü (S.A.S.) daima Ka’be’ye doğru yönelmek istemiştir. (…)  Hakkıyla bunu anlamak, ancak Hz. Muhammed Aleyhisselam gibi Ka’be ile tev’em (ikiz) bir dölyatağında yaratılmış olduğunu kavramaya bağlıdır.”

İşte gerçek Hocaefendinin tesbiti gibi olunca, Ka’be’yi  riflerin gerisinde görmek elbette ki, irfanı aşkından ileri olan İbn-i Arabiye karşı, Ka’be’yi kızdırmış olabilir…

Hocaefendi, “Ka’be” yazısının devamında şöyle diyor: “Ka’be’nin hariminde her zaman, Cennetlerden esip gelen ve hakikate açık gönüllere  dolan bayıltıcı, Firdevsî kokular duyulur. Her an dünyanın dört bir yanından koşup O’na gelenler, Onu gördükleri andan itibaren kendilerinden geçer ve bu umumî mihrabın etrafında, ışığın çevresinde rakseden kelebekler gibi pervaz eder durur ve bütün ışıkların hakiki kaynağı ile daha yakından temas yollarını araştırırlar.  Kendilerinden geçmiş gönül erlerinin tavafı, zâhiren Ka’be’nin çevresinde olmaktadır; hakikatte ise, bu deveran kalbe dayalı NURDAN  BİR  HELEZON  içinde mekânsızlıkta cereyan etmektedir. Onun iklimine ulaşan ve O’nunla buluşan  ŞIK  RUHLAR, zaten özlerinde mevcut olan o yüksek düşünce ve tasavvurlarda daha da derinleşerek onun büyüsünü daha bir başka duymaya başlarlar. Böylelerinin nazarında Ka’be, Hakk katındaki yeri, insanlar nazarındaki mânâsı, ruhu, özü ve değerleriyle onlara şiir söyleyen, nasihat eden, ders veren bir ÜSTAD  hâlini alır ve onların ruhlarına sürekli birşeyler fısıldar.”

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “İslamî ilimlerin bir mucizesi” dediği Muhyiddin İbn-i Arabinin en meşhur eseri dört ciltlik “Fütuhat-ı Mekkiye”sidir. Yani Mekkî Fetihler… Mekke’de Fethedilen keşfedilenler… Temelde de Ka’be vardır. Zaten bu eserinin yazılışını şöyle anlatır: “Varlığın kalbi olan Ka’be’nin yanında Hacer-i Esved’in önünde esrarengiz bir karşılama yaşadım. Ka’be’yi tavaf etmeye koyulmuştum. Tavaf ediyor, tekrar, tahmid ve tehlîl getiriyordum. Kâh Hacer-i Esved’e istilam ediyor, kâh Yemen Rüknüne dokunuyor, kâh Mültezem duvarına yaklaşıyordum. Hacer-i Esved’in önünde bir VECD  hâli hâsıl oldu gözden kaybolan FET ’yı gördüm. O susan ve konuşandı, ne canlı ne  ölüydü, basit ve mürekkepti, örten ve örtülendi. Onu gördüğüm sırada Beytullah’ı tıpkı bir canlının bir ölünün etrafında dönmesi gibi, tavaf etmekteydi. Onun hakikatine ve suretindeki Remizlerin Sırlarına muttali oldum, anladım ki, Beytullah’ı tavaf etmek cenaze üzerine namaz kılmak gibidir. (…)  Onu kucakladım ve ‘Senin sohbetini arzu eden ve dostluğunu talep edene bak!’  dedim. Bana HARFLERLE  değil, İŞARET  ve REMİZLERLE  cevap verdi. Zira yaratılışı icabı, sadece remizlerle konuşuyordu. (…)  Kimliğini tahkik ettiğimi bildi ve şöyle söyledi: ‘Neşetimin inceliklerine ve suretimin tanzimine bak. Sorduğun şeyin cevabını orada nakşedilmiş olduğunu göreceksin. Zira ben ne söyler, ne de konuşurum, kendim hakkındaki ilmimden başka ilmim yok ve zatım isimlerimin gayrı değil. Ben ilim, malum ve âlimim. Hikmet, hikmet eseri ve hakîmim.”
İşte Muhyiddin İbn-i Arabî’nin Fetâ ile gerçekleştirilen sessiz diyaloğu. El-Fütuhâtü’l-Mekkiyye kitabını vücuda getirecektir.

Bu arada şunu da ifade edelim ki, Muhyiddin İbn-i Arabî, Kur’an surelerinin, hatta âyetlerinin MÜEKKEL vazifelilerinin olduğu kanaatındadır. Şu hatırasında bunu ifade eder: “Bir vakit ağır bir hastalığa yakalandım ve ölmekte olduğumu zannettirecek kadar derin bir baygınlığa gömüldüm. Önce bana saldırmaya çalışan korkunç suretli kişiler, ardından da çok hoş bir râyiha yayan asîl ve kudretli bir kimsenin beni onlara karşı savunduğunu ve nihayet onlara galip geldiğini gördüm. ‘Kimsin?’ diye sordum. ‘Ben Yasin Suresiyim ve seni koruyorum.’ cevabını verdi. Sonra kendime geldim ve Allah Rahmet etsin babamın başucumda gözyaşlarıyla beklediğini gördüm. Yâsin Suresinin tilavetini bitirmek üzereydi.”

Muhyiddin İbn-i Arabiye göre dört ciltlik Fütuhat-ı Mekkiye kitabının bile  “Fetâ”  (Genç) diye bir hakikatı vardır…   Bütün mübarek eserler için bile böyle bir şey söz konusudur. Objektif olmayan bazı görüşler ve bunları destekleyen olaylar açısından Risale-i Nur’un  da böyle bir Fetâ’sı vardır.

[Abdullah Aymaz] 16.7.2019 [Samanyolu Haber]

BM: Dünyada aç insanların sayısı 821 milyonu geçti

Birleşmiş Milletler’in (BM) açıkladığı rapora göre, geçen sene 821 milyondan fazla insan açlık çekti. Açlık çekenlerin sayısı üç yıldır üst üste artış kaydediyor.

BBC Türkçe’nin aktardığı rapora göre, yetersiz beslenme özellikle iklim değişikliği ve savaşlar yüzünden 2015 yılından bu yana artıyor. İki yıl önce açlık çekenlerin sayısı 811 milyondu.

BM Dünya Gıda Programı (WFP) Başkanı David Beasley, “2030’a kadar sıfır açlık hedefimize ulaşamayacağız” dedi. Raporda yer alan rakamların rahatsız edici bir trendi ortaya koyduğunu söyleyen BM Gıda ve Tarım Örgütü Genel Direktörü Jose Graziano da Silva da, her insana yeterli gıda ulaştırılmasının dev bir sorun olduğunu belirtti.

2 milyar insan güvensiz gıda mağduru
Raporda, yaklaşık 2 milyar çocuk, kadın ve erkeğin gıda güvensizliğinden farklı şekillerde etkilendiğine ve bu sayının da dünya nüfusunun yüzde 25’inden fazlasına tekabül ettiğine dikkat çekildi. Rapora göre bu kişilerin bozulmamış, besleyici ve yeterli gıdaya düzenli olarak erişimi bulunmuyor.

‘Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu’ adlı rapor, BM Gıda ve Tarım Örgütü ile diğer BM kurumlarıyla ortak hazırlandı.

Raporda, açlığın önlenebilmesi için ekonomik ve siyasi önlemler alınması, sağlık hizmeti ve eğitim gibi zaruri kamu hizmetlerinde kesintiye gidilmemesi gerektiği belirtildi.

BM’nin raporunda dikkat çeken noktalar şöyle:

  • 821.6 milyon insan yani dünya nüfusunun yüzde 11 açlık çekiyor.
  • Açlık oranının en yüksek olduğu yer Afrika. Kıta genelinde her beş kişiden biri, Doğu Afrika’da ise her üç kişiden biri aç.
  • Afrika nüfusunun yüzde 20’si, Asya nüfusunun da yüzde 12’den fazlası aç. Latin Amerika ve Karayipler’de oran yüzde 7’nin altında.
  • Açlık, özellikle ihracat ürünlerine bağımlı orta gelirli ve ekonomik büyümenin gerilediği ülkelerde artıyor.
  • Her kıtada kadınlar erkeklerden daha çok açlık çekiyor. Kadın erkek açlığı oranı arasındaki farkın en büyük olduğu yer Latin Amerika.
  • 2012’den bu yana düşük doğum ağırlığı oranının azaltılmasında ilerleme sağlanamadı, bu bebeklerin ölüm veya bedensel olarak az gelişme riskini artırıyor.
  • Dünya genelinde yaklaşık 149 milyon çocuk açlıkla bağlantılı gelişim sorunları yaşıyor.


[TR724] 16.7.2019

15 Temmuz’la değişen masum bir hayat: Fenerbahçe takımı gelecek diye okula çağırdılar

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden üç sene geçti. Türkiye tarihinin dönüm noktalarından biri olarak kayda geçen gün, sayısız hayatın gidişatını da değiştirdi. Onlardan biri, Kuleli Askeri Lisesi mezunu Enes Çengeloğlu…

Her yıl 400 civarında mezun veren Kuleli Askeri Lisesi, eski adıyla ‘Mekteb-i Fünun-ı İdadiye’, ismini Sultan Abdülmecit döneminde iki tarafına inşa edilen kulelerden alıyordu.

DW Türkçe’nin haberine göre, Enes’in bu tarihi okuldan mezun olduğu gün, 14 Temmuz 2016’ydı. Bir gün sonra ise aralarında mezunların da olduğu yaklaşık 300 genç veda kokteyline katılmaları gerektiğini söyleyen komutanlarının talimatıyla lise yolunu tuttu.

Çengeloğlu, mezun olduğu halde, kendisini niye çağırdıklarını anlamadığını ifade ederek gitme sebebini şöyle açıklıyor: “Son bir kez çağrılmışım. ‘Vedalaşayım herkesle’ düşüncesiyle gideyim dedim. Alt devreler de geliyormuş, İstanbul’da oturan herkes çağırılmış.”

Akşam saatlerinde komutanlar kamuflajlarını giymelerini, hücum yeleği ve silah almalarını istedi. Sokağa çıkarıldılar, Enes’in bölüğü bir süre sahilde bekledikten sonra okula geri döndü. Onun da içinde olduğu 69 öğrenci sabah saatlerinde gözaltına alındı.

Darbe girişiminden sonra yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile askeri liseler, harp akademileri ve astsubay hazırlama okulları kapatıldı; Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı olarak Milli Savunma Üniversitesi kuruldu.

O dönem 171 yıllık bir tarihe sahip olan Kuleli Askeri Lisesi de kapatılan askeri liseler arasındaydı. Gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilen Enes, hem okulunun kapatıldığı hem de askeriye ile ilişiğinin kesildiği haberini içeride aldı:

“Manşette, ‘Ve Kuleli tarih oldu’ diye yazıyor. Bütün askeri okullar kapatılmış ve öğrencilerin askeriye ile ilişiği kesilmiş. O zaman resmi olarak atıldığımı öğrendim. Bir günde bütün hayallerimizin yıkıldığı bir gün yaşadık.”

Cezaevine girdikten iki ay sonra tahliye olan genç adam, İstanbul’un Çengelköy ilçesi ve civarında sekiz kişinin öldürülmesi ile ilgili açılan davada ‘iradeleri komutanları tarafından fesada uğratıldığı’ gerekçesiyle beraat etti. Asker olma hayali suya düşse de sivil hayata tutunmakta kararlı…


[TR724] 16.7.2019

AKP iktidarının Gülen’in iadesi için yaptığı 8. başvuru da reddedildi: “Bunlar delil değil”

15 Temmuz sonrası Fethullah Gülen’in ABD’den iadesi için 7 ayrı talepte bulunan AKP iktidarına başvurularını yetersiz bulan ABD yargı makamları 8. başvuruyu da aynı gerekçe ile reddetti. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç, geçtiğimiz ay yapılan yeni başvuru için, “Gülen’in iadesi için ABD’ye ek kanıtlar sunduk, yetersiz bulundu.” dedi.

Daha önceki başvurularını birçoğu delilden uzak bilgilerden oluşuyordu. Özellikle Havuz Medyası’ndan çıkan haberler de önemli bir yer tutuyordu.

Büyükelçi Serdar Kılıç’ın iddiasına göre, kısa süre önce ek kanıtlar sunuldu ancak bunun ABD yönetimi üzerinde bir etkisi olmadı. Kılıç, “ABD’liler, hâlâ daha bunun üzerinde çalışıyor, sunulanların yetersiz olduğunu belirterek ek bilgiler talep etmeyi sürdürüyor” açıklamasını yaptı.

Geçtiğimiz ay ABD’li mevkidaşı William Barr ile Washington’da bir araya gelen Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Türkiye’nin Gülen’in için daha önce yapılan 7 ayrı iade talebin olduğunu söylemişti. Gül’ün ‘bunlar delil’ dediği başvurulardan artık olumlu bir gelişme beklediklerini söylemişti. Gül, “Yargılama aşamasında çıkan tüm deliller de buradaki makamlara iletildi.” iddiasını öne sürmüştü.

[TR724] 16.7.2019

İslâm’a göre devlet başkanlığına geliş yolları [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Devlet başkanının seçim şekli günümüzün en önemli siyasî meselelerinden birisi haline gelmiştir. Hatta devlet başkanının halk tarafından seçilerek göreve başlaması, günümüz demokrasilerinin hem en önemli hedefini hem de en belirgin yönünü oluşturur. Hakikatte devlet başkanının göreve geliş şekli yönetim ve siyasetin temel bir meselesi değildir. Çünkü devletin asıl hedefi, adaletin sağlanması, temel hak ve özgürlüklerin korunması, toplumsal düzenin kurulması, siyasi ve sosyal bütünlüğün temin edilmesidir. Ne var ki bütün bu maslahatlar, yönetimin ancak ehil insanların elinde bulunmasıyla sağlanabilir. İşte devlet başkanının nasıl göreve geleceği meselesi de bundan ötürü önem kazanmaktadır. Zira onun seçim ve tayiniyle ilgili üzerinde durulan hükümlerin temel maksadı, bir taraftan ağır mesuliyet gerektiren bu önemli görevi despot ve müstebitlerden alarak ehliyetli ve liyakatli ellere teslim edebilmek, diğer yandan da saltanat ve veraset sisteminin önüne geçmektir.

İşte bu noktada gözler zaman zaman İslâm tarihine veya günümüz İslâm dünyasındaki uygulamalara çevrilmekte ve daha çok fiilî durumdan hareketle İslâm’ın bu konudaki hükümleriyle ilgili bir kısım tenkit ve yorumlar ileri sürülmektedir. Zira İslâm tarihi, günümüzün demokratik değerleri açısından kabul edilmesi mümkün olmayan uygulamalarla doludur. Elbette günümüzün demokratik kabullerini ve siyasî şartlarını esas alarak tarihî dönemleri değerlendirmek doğru değildir. Fakat Emevilerle başlayan siyaset anlayışı, o günün şartları açısından değerlendirildiğinde de Kur’ân ve Sünnet’in yönetimle ilgili ortaya koyduğu ilkeler açısından kabul edilmesi mümkün olmayan pek çok uygulamalarla karşılaşılacaktır. İslâm devletlerinin başında bulunan pek çok sultanın, ulemanın ciddi eleştirilerine muhatap olması da bunu göstermektedir.

Bu sebeple en başta ifade etmek gerekir ki İslâm’ın gerek devlet başkanının seçim şekliyle gerekse yönetimin daha başka meseleleriyle ilgili hükümlerini öğrenmenin yolu, tarihte kurulan İslâm devletlerini incelemeyle değil; başta Kur’ân ve Sünnet’in bu konudaki temel yaklaşımına, sonra da ulemanın bu iki kaynağı esas alarak ortaya koydukları İslâm siyaset teorisine vâkıf olmayla bilinebilir. Eğer bu teorinin pratiğe nasıl yansıdığı öğrenilmek isteniyorsa da başta Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyyelerine, sonra da dört halifenin siyasî uygulamalarına bakılmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber de (s.a.s), “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” (Tirmizî, İlim 16) şeklindeki hadisiyle Müslümanlara takip etmeleri gereken doğru yolu göstermiştir.

Ayrıca Efendimiz, kendisinden sonraki hilafetin (Peygamber yoluna uygun bir yönetim şeklinin) otuz sene devam edeceğini ifade buyurmuş, bunun arkasından ise melikliğin (saltanatın) başlayacağını hem bir mucize hem de bir uyarı olarak dile getirmiştir. (Ebû Dâvud, Sünnet 9) Fakat İbn Teymiye’nin de üzerinde durduğu üzere hilafetin saltanata dönüşmesinin tek sebebi zorba ve zalim sultanlar değildir. “Böylece biz işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bazısını bazısına yönetici atarız.” (el-En’âm, 6/129) “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” (Beyhakî, Şuabü’l-îmân, 6/22) naslarından da anlaşılacağı üzere, yöneticiler yanında halkın da eksik ve kusurları böyle bir neticeyi doğurmuştur. (İbn Teymiye, Mecmû, 35/20) Buradan hareketle ideal ve kâmil bir yönetimin ancak ideal ve kamil bir toplumda vücut bulacağını da ifade etmek isteriz.

Elbette ki buradaki kastımız, dört halifeden sonraki dönemlerde tamamen İslâmî ilkelerden uzaklaşıldığını söylemek değildir. Allah Resûlü’nün hayatını merkeze alarak bunu kâmil bir yönetim şekli olarak görecek olursak, yer yer buna yaklaşılmış, yer yer de bundan uzaklaşılmıştır. Mesela Muaviye’den sonra saltanat sistemine geçilmiş olmasına rağmen, Süleyman b. Velid tarafından veliaht tayin edilen Ömer b. Abdülaziz, onun ölümünden sonra halka yapmış olduğu konuşmasında, bu ahde bağlı olmadıklarını, istedikleri takdirde başka birisini seçebileceklerini söylemiş; fakat halkın kendisini seçmesi ve ona biat etmesi üzerine göreve başlamıştır.

Bu kısa hatırlatmalardan da anlaşılacağı üzere, konuyla ilgili temel dayanaklarımız başta Kur’ân ve Sünnet, sonra dört halife dönemi uygulamaları, ardından da ulemanın buradan hareketle sistematize ettiği görüşleridir. Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da devlet başkanının nasıl seçileceğiyle ilgili özel bir usul ve prosedürden bahsedilmez. Bu konuda âyet ve hadislerde dikkat çeken ve üzerinde durulan iki kavram vardır: Biat (bey’at) ve istişare. Bunların her ikisi de çok önemlidir. Zira biat, devlet başkanı ile halk arasında yapılan bir akit (bey’at akdi, imamet akdi) demektir. (Biatin, dinî ve ahlâkî yönü ile daha başka uygulama alanları bulunsa da burada bunlar üzerinde durmayacağız.) Akit ise her iki tarafın rızasıyla yapılır. Dolayısıyla seçilecek devlet başkanının mutlaka halkın razı olduğu ve kabul ettiği bir kişi olması gerekir. İstişare ise en liyakatli kimseyi tespit edebilme adına, aday göstermeden ön seçime, oylamadan biat almaya kadar devlet başkanı seçiminin bütün süreçlerinde işletilmesi gereken çok önemli bir İslâmî disiplindir. Bu açıdan istişare ve biat düşüncesi, gerek dört halifenin seçiminde, gerekse Ahkam-ı Sultaniye türü eserlerdeki hükümlerin şekillenmesinde oldukça etkili olmuştur.

Devlet başkanının nasıl seçileceği problemi ilk defa Allah Resûlü’nün vefatını müteakip gündeme gelmiş ve sahabe tarafından çözüme kavuşturulmuştur. Dört halifenin her birisi farklı bir usulle seçilmiştir. Bu da seçim ve tayinle ilgili İslâm’ın ortaya koyduğu muayyen bir usul bulunmadığını gösterir. Onların hilafete geliş şekilleri, bu konudaki tartışmaların ana mihverini oluşturur. Bu sebeple biz de öncelikle konuyla ilgili kısa bir bilgi verecek, arkasından da meselenin tahlilini yapacağız.

Dört Halifenin Seçimi

Allah Resûlü (s.a.s) vefat ettikten sonra henüz defin işlemleri dahi bitmeden sahabenin önde gelenleri herhangi bir karışıklık ve fitnenin ortaya çıkmaması adına öncelikle halife seçimiyle ilgilenmiştir. Benî Sakîfe’de toplanan sahabenin, yeni halifeyi seçme adına yapmış olduğu uzun tartışma ve müzakereler, bu konuda Allah Resûlü’nün herhangi bir tayinde bulunmadığını göstermektedir. Zira sahabe arasından tek bir kişi dahi böyle bir iddiada bulunmamıştır. Bilakis Hz. Âişe, “Allah Resulü hiç kimseyi halife bırakmadan vefat etti. Eğer birini halife bırakacak olsaydı, kesinlikle Ebu Bekir’i veya Ömer’i bırakırdı.” (Ahmed b. Hanbel, 6/63) şeklindeki sözüyle açıkça bu hususu dile getirmiştir. Tayinin de ötesinde hilafete geliş şekliyle ilgili Allah Resûlü’nün işaret etmiş olduğu herhangi bir usul de bulunmamaktadır. Dolayısıyla -daha önceki yazımızda genişçe açıklandığı üzere- Şia’nın dile getirdiği “nas ve tayin” düşüncesinin haklı bir yönü yoktur.

Hiç şüphesiz Allah Resûlü’nün vefat ederken yerine hiç kimseyi halife olarak bırakmamasının ve bu konuda muayyen bir yöntem önermemesinin önemli hikmetleri vardır. Âmidî’nin de ifade ettiği gibi Allah Resûlü tayinin mahzurlarını bildiği için bu konuda bir tasarrufta bulunmamıştır. (Âmidî, Gâyetü’l-merâm, s. 381) O, hilafetin, veraset esasına dayalı bir saltanat sistemine dönüştürülmesini istememiştir. Bunun yerine yöneticisini seçme hak ve sorumluluğunu halka bırakmıştır. Hilafet (devlet başkanlığı) halk adına vekalette bulunma olduğuna göre, kendi vekillerini tayin etme görevi de öncelikle halka verilmeliydi.

Dört halifenin seçimleri kısaca şu şekilde gerçekleşmiştir: Hz. Ebû Bekir, Benî Sakîfe’de toplanan sahabenin önde gelenlerinin kendi aralarında yapmış olduğu uzun görüşmeler neticesinde seçilmiştir. Herkes rahatça kendi teklifini yapmış, kendi argümanlarını öne sürmüş ve neticede Hz. Ebu Bekir üzerinde karar kılınmıştır. Hz. Ömer, sahabenin önde gelenleriyle yapmış olduğu istişare neticesinde Hz. Ebû Bekir tarafından tayin edilmiştir. Hz. Osman, Hz. Ömer’in tayin etmiş olduğu altı kişilik heyetin üç gün süreyle kendi aralarında yapmış oluğu müzakereler ve ayrıca heyete başkanlık yapan Abdurrahman b. Avf’ın kadınlar da dahil olmak üzere Medine halkıyla yapmış olduğu istişareler neticesinde seçilmiştir. Hz. Ali ise Hz. Osman’ın şehit edilmesini müteakip halifesiz geçen beş günün ardından yine sahabenin önde gelenlerinin (ehlü’l-hal ve’l-akd) ısrarlı teklifleri neticesinde seçilmiştir.

Dört halifenin her birisi yönetime farklı yollarla gelmiş olsalar da onların hilafetlerinde ortak bir kısım yönler bulunmaktadır. Bunlardan birincisi dört halifenin her birinin hilafet görevini yerine getirme adına gerekli olan adalet, ilim ve liyakat gibi şartları taşıdıkları yönünde hiç kimsenin şüphesi olmamasıdır. İkinci olarak dört halifenin başkanlıkları ancak halkın biat etmesi neticesinde kesinleşmiş ve yürürlüğe girmiştir. Aynı şekilde bunların hiçbirisi hilafeti ele geçirmek için zor kullanmamış ve kılıca başvurmamıştır. Bilakis onların hilafetleri, istişare, seçim ve biat (halkın irade ve rızası) temeline oturduğu için, oldukça demokratik yollarla gerçekleşmiştir. (Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’i istihlaf etmesiyle (yerine bırakmasıyla) ilgili bazı farklı görüşler bulunsa da bunları aşağıda ele alacağız.) Halkın çoğunluğunun biat etmesine itibar edilmiştir. Dolayısıyla dört halife döneminde az sayıda da olsa biat etmeyen insanlar olmuş, fakat hiçbir şekilde bunlar üzerinde baskı kurulmamış ve bunlar biate zorlanmamıştır.

Bunlardan hiçbirisi kendi yerine oğlunu veya bir yakınını bırakmayı aklından bile geçirmemiş, bu yöndeki teklifleri de şiddetle reddetmişlerdir. Hatta Hz. Ömer, altı kişilik heyet olarak Aşere-i Mübeşşere’den (Cennet’le müjdelenen on sahabe) sağ kalanları belirlemiştir. Fakat Said b. Zeyd de bunların arasında olmasına rağmen onu heyete almamıştır. Bunun sebebi olarak Hz. Said’in kendisiyle olan akrabalığı gösterilmiştir. Yani Hz. Ömer, halife olarak oğlu Abdullah’la ilgili yapılan teklifi, “Bir evden bir kurban yeter.” diyerek reddettiği gibi, her türlü töhmeti bertaraf etme adına akrabası olan birinin halifeyi seçecek heyetin arasına katılmasına dahi gönlü razı olmamıştır.

Fakihlere Göre Hilafete Geliş Yolları

Maverdî, Ebû Ya’lâ, Cüveynî, Gazzâlî, İbn Teymiyye ve İbn Haldun gibi İslâm siyaset düşüncesine dair eserler telif eden ulemanın, devlet başkanının göreve geliş şekliyle ilgili temelde vurguladıkları husus, halkın rıza ve kabulüdür. Bu rıza ve kabul halkın doğrudan kendi seçtiği imama biat etmesiyle gerçekleşeceği gibi, halkın temsilcisi konumundaki ileri gelenlerden (ehlü’l-hal ve’l-akd/ehlü’l-ihtiyar) oluşan bir heyetin belirli bir şahsı seçimi neticesinde de gerçekleşebilir. Özellikle geçmiş dönemlerin şartları açısından belirli bir heyetin bu vazifeyi üstlenmesi daha pratik olacağı ve aynı zamanda devlet başkanlığı gibi önemli bir makama gelecek insanı hakkıyla tanıyıp seçebilme belirli seviyede bir donanım gerektireceği için daha ziyade ikinci yol tercih edilmiştir.

Fakihlerin ısrarla ehlü’l-hal ve’l-akd üzerinde durmalarının ve bu heyete katılacak kimselerle ilgili asgarî şartları belirlemelerinin diğer önemli bir sebebi de devlet başkanlığı makamına gelecek kişiyle ilgili isabetli tercihte bulunabilmektir. Onlar, mevcut adayların hakkıyla tanınmasının ve en liyakatli olanın seçilmesinin belirli bir bilgi ve birikim gerektireceğini düşündüğü için, bu işi özel bir heyete bırakmayı tercih etmişlerdir. Fakat devlet başkanı, ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçilmiş olsa bile, onun göreve gelebilmesi için halktan biat alması zorunlu görülmüştür.

Modern yorumcuların da belirtmiş olduğu üzere böyle bir heyete dahil olacak kişilerin halk tarafından seçilmesi her zaman için mümkündür. Hatta gerekli şartlar sağlandığı takdirde devlet başkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin önünde dinî bir engel olmadığı da ifade edilmiştir. Zira yöneticinin belirlenmesinde asıl karar mercii her zaman için halktır. Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçildiği takdirde biatle seçim özdeşleşmiş olacak, fakat halk, ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçilen başkana biat ettiğinde ise biat daha ziyade bağlılık sözü ifade edecektir.

Esasında biatin iki aşamadan oluştuğunu, ehlü’l-hal ve’l-akd’in yapmış olduğu ilk biatin “bey’atü’l-hasse (özel biat)”, arkasından halkın yaptığı biatin de “bey’atü’l-âmme (genel biat)” şeklinde isimlendirildiğini de burada hatırlatmakta fayda var. Bu durumda bey’atü’l-hasse bir nevi seçim, bey’atü’l-âmme ise tanıma ve itaat sözü verme anlamına gelmektedir. Elbette biat tek taraflı değildir. Biat bir akit olduğuna göre, halkın itaat sözü vermesine mukabil devlet başkanı da halka hak ve adalete bağlı kalma ve görevlerini eksiksiz yerine getirme sözü vermektedir. Bu yönüyle aslında biat, Batı hukukunda devlet başkanıyla halk arasında farazî olarak var olduğu söylenilen “sosyal mukavele”nin pratik bir şeklini oluşturmaktadır.

Biat, sadece nazariyede kalmamış, neredeyse bütün İslâm devletlerinde önemli bir uygulama alanına sahip olmuş ve farklı şekil ve formatlarda icra edilmiştir. Fakat onun Emevîlerle birlikte asıl mahiyetini kaybettiğini ve sadece formaliteden ibaret kaldığını da belirtmek gerekir. Zira biat akdi için irade ve rıza asıl olmasına rağmen, Emevî sultanları aksi görüşteki fetvalara aldırmadan halktan zorla biat almışlardır.

Sünnî İslâm âlimleri genel itibarıyla halifeyi belirlemede iki yol olduğunu ifade etmiş, ilk yol olarak hep seçimi ele almış ve onun şart ve hükümleri üzerinde durmuşlardır. Onların ikinci yol olarak üzerinde durdukları usul ise istihlâftır. İbn Haldun, istihlafın meşruiyetiyle ilgili şunları söyler: “İmametin özü, ümmetin din ve dünya maslahatlarını koruyup gözetmektir. İşte imam hayattayken ümmetin bu işlerini üzerine almış güvenilir bir kişi olduğu gibi, ölümünden sonra da onların maslahatlarını gözetmesi ve kendisinden sonra ümmetin bu işlerini üstlenecek birini tayin etmesi gerekir. Ümmetin de daha önce onun görüşlerine güvendiği gibi, bu görüşüne de güvenmesi gerekir… Halife bu şekildeki bir vasiyetinden dolayı hakkında yapılabilecek olumsuz düşüncelerden uzaktır. Özellikle de ortada bu şekilde hareket etmesini gerektiren bir fayda veya içine düşülmesinden korkulan sakıncalı bir durum varsa… Eğer halifeliğe oğulları vasiyet etmekle hedeflenen, halifeliğin bir miras şeklinde kendilerinde kalmasını sağlamaksa, işte böyle bir şey dinin amaçlarından olamaz.” (İbn Haldun, Mukaddime, s. 295)

Görüldüğü gibi fakihler, halkın kabulüyle göreve gelmiş ve görevini de hakkıyla yerine getirmiş olan bir halifenin, kendisinden sonra yerine birini bırakmasını caiz görmüşlerdir. Bununla onlar, hilafet vazifesinin kesintisiz bir şekilde devam etmesini ve yeni halifenin seçimi yapılırken ortaya çıkabilecek muhtemel bir kısım fitne ve ihtilafların önlenmesini hedeflemişlerdir. Fakat bu cevaz, genel itibarıyla tayin edilen kişinin, halifenin oğlu olmamasıyla sınırlanmıştır. Aynı şekilde bu kişinin devlet başkanlığı için gerekli şartları taşıması gerektiği belirtilmiştir. Bu konuda üzerinde durulan diğer bir husus da halifenin vefatını müteakip onun yerine bırakılan kimsenin halktan biat alması gerektiğidir.

Söz konusu biatin mahiyetiyle ilgili fakihler tarafından iki farklı görüş ileri sürülmüştür. İçlerinde Maverdi’nin de bulunduğu klasik ulemanın çoğunluğu istihlafı, halife ile onun tayin ettiği kişi arasında vuku bulan geçerli bir akit kabul ederek, ehlü’l-hal ve’l-akd’in veya halkın yapacağı biatin sadece bağlılık sözü anlamında olacağını belirtmişlerdir. (Maverdî, el-Ahkâmu’s-sultaniyye, s. 32) Ebu Ya’la el-Ferra ile günümüz ulemasının büyük bir çoğunluğu ise istihlafın devlet başkanı olmak için yeterli olmayacağını, bilakis bunun aday göstermeden ibaret kalacağını belirtmişlerdir. Bunlara göre halife tarafından vasiyet edilen kimsenin hilafet görevine gelebilmesi için ehlü’l-hal ve’l-akd’in onayını alması gerekir. Bu açıdan ehlü’l-hal ve’l-akd’in bu kimseye yaptığı biat, bir seçim biatidir. (Ebû Ya’lâ, el-Ahkâmu’s-sultaniyye, s. 25; Senhûrî, Fıkhu’l-hilâfe, s. 138)

Halifenin, kendisinden sonraki kişiyi seçmesinin ve ona itaat edilmesinin cevazı hakkında ümmetin icma ettiği ifade edilmiştir. Bazılarının böyle bir icmanın bulunup bulunmaması hakkındaki itirazlarını bir yana bırakacak olsak bile bunun bir nassa değil maslahata dayandığı açıktır. Zira istihlafa dair Kur’ân ve Sünnet’te herhangi bir nas yer almamaktadır. Maslahata dayanan icmanın ise söz konusu maslahatın değişmesiyle değişebileceği fakihler tarafından kabul edilmiştir.

İstihlafın (yerine birini bırakmak) meşruiyetiyle ilgili öne sürülen ve icmanın dayanağı olarak da gösterilen en önemli delil Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in uygulamalarıdır. Ne var ki bazıları Hz. Ebû Bekir’in uygulamasını kendinden sonraki halifeyi atamak olarak değil, aday gösterme olarak değerlendirmiş, halkın biat etmesinden sonra Hz. Ömer’in halifeliğinin kesinleştiğini ifade etmişlerdir. Ayrıca daha önce de belirttiğimiz gibi Hz. Ebû Bekir, vefatının yaklaştığını anlayınca insanları toplamış ve onlara durumunu arz ettikten sonra diledikleri kişiyi yeni halife olarak seçebileceklerini söylemiştir. Fakat onlar, bu görevi Hz. Ebû Bekir’e bırakmışlardır. O da uzun istişarelerden sonra halkın büyük çoğunluğunun Hz. Ömer’i bu göreve layık gördüğünü anlayınca yerine onu bırakmıştır. Hz. Osman ise doğrudan istihlaf yoluyla değil, bütün sahabenin de itimat ettiği bir heyet tarafından uzun istişareler neticesinde seçilmiştir.

Dolayısıyla istihlafı halifeyi belirlemede mutlak bir yöntem olarak görmek yerine onu, belirli şartlar altında ve ancak istişare ve biatin eşlik ettiği durumlarda başvurulabilecek sınırlı bir yöntem olarak görmek daha doğru olacaktır. Halifeliğin veraset yoluyla babadan oğula intikal etmesi (veliahtlık) ve böylece bir saltanat sistemine çevrilmesinin ise konuyla ilgili İslâm’ın genel ilkelerine aykırı olduğunda şüphe yoktur.

Fakat burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var: Bir halifenin göreve gelme şeklinin gayrimeşru olması, mutlak anlamda onun despot olduğu ve kendi çıkarlarını halkının çıkarlarının önüne geçireceği anlamına gelmez. İslâm tarihinde veraset yoluyla ve hatta zor kullanarak göreve geldiği halde hak ve adalet üzere bir yönetim ortaya koyan nice sultanlar olmuştur. Bu ikisi birbirinden ayrı meselelerdir.

Zor Kullanarak İktidara Gelen Kimsenin Durumu

Son olarak zorla halifelik makamını ele geçiren kimsenin durumu üzerinde durmak istiyoruz. Buna istila veya tagallüp denir. Bunun anlamı ise istihlaf ve biat söz konusu olmaksızın bir kimsenin cebr ve kuvvet yoluyla yönetimi ele geçirmesi, ardından da ya ikna ya da zorla halkı kendine itaat ettirmesidir. Her ne kadar fakihler hilafete gelme adına iki meşru yolun bulunduğunu ifade etseler de ortaya çıkan fiilî durum ve zaruretlerden dolayı zor kullanarak iktidarı ele geçiren kimsenin durumunu da değerlendirmeye almış ve konuyla ilgili farklı görüşler dile getirmişlerdir.

Bazı fakihler, müteğallip halifeye karşı hurucun (başkaldırının) sebep olacağı can ve mal kayıplarını, ortaya çıkacak kargaşa ve fitneleri gerekçe göstererek ona itaati gerekli görmüşlerdir. Fakat onlar genel itibarıyla bu görüşlerini, müteğallip halifenin hilafet için gerekli şartları taşıyor olmasına ve ona mukavemetin mümkün olmamasına bağlamış, yani “Bidayeten tecviz olunmayan şey, nihayeten tecviz olunabilir.” kuralının da ifade ettiği gibi zarurete sığınarak vakıayı kabul etmek zorunda kalmışlardır. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 13/7)

Ne var ki daha başkaları böyle bir halifenin meşruiyetini reddetmişlerdir. Bunlardan birisi olan Cüveynî, güç ve kuvvete dayalı olarak başa gelinmesini doğru bulmamıştır. Zira ona göre haksız yere ve zor kullanarak başa geçmek fasıklıktır. Fasık bir kimsenin imameti ise caiz değildir. (Cüveynî, Giyâsü’l-ümem, s. 326-327) Aynı şekilde İbn Hacer el-Heytemî de zor kullanarak iktidarı ele geçiren kimsenin fasık olduğunu ifade etmiş, böyle bir kişinin ise iyilik ve müjdeden ziyade buğzedilmeyi ve engel olunmayı hak ettiğini ve onun fiillerinin çirkinliğinin başkalarına da duyurulması gerektiğini ifade etmiştir. (Heytemî, es-Savâiku’l-muhrika, 2/627)

Zor kullanarak iktidarı ele geçiren kimseyle ilgili pek çok ihtimal bulunsa ve bu ihtimallere göre farklı tavır almalardan bahsedilse bile sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Hangi gerekçeyle olursa olsun, halkın irade ve rızasını hiçe sayan; istişare, seçim ve biat gibi İslam’ın temel ilkelerini ihlal eden böyle bir usulün dinen meşru görülmesi mümkün değildir. Böyle bir kişiye karşı itaat edilip edilmeyeceği, direnilip direnilmeyeceği, başkaldırılıp başkaldırılmayacağı ise başta söz konusu kimsenin hak ve adalete uygun bir yönetim benimseyip benimsememesiyle sonra da söz konusu fiillerin ne tür sonuçlar doğuracağıyla alakalı bir husustur ve bunun ayrıca ele alınması gerekir.

Son olarak şunu da belirtmeliyiz ki devlet başkanının seçimiyle ilgili klasik literatürde yer alan istişare, seçim ve biat ilkelerine aykırı görüşler ileri sürülmesinin önemli bir sebebi, mevcut sosyal ve siyasi şartların mevcut içtihatlar üzerindeki etkisidir. Fakihler, konuyla ilgili bir kısım yorumlarını fiilî durumdan hareketle kaleme almışlar, bazen mevcut siyasî yapıyı eleştirmek, bazen de meşru göstermek istemişlerdir. Demek istememiz o ki, klasik kaynaklardaki ilgili görüşler değerlendirilirken, mutlaka o günün siyasî hayatı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuç

Klasik kaynaklardaki görüşlere itimat ederek istihlafı geçerli bir tayin olarak değerlendirecek olursak, devlet başkanlığına gelmenin, “seçim” ve “istihlaf” olmak üzere iki meşru yolu olacaktır. Fakat istihlafla ilgili içtihatların veliahtlık ve verasete müsaade etmeyeceğini de belirtmek gerekir. İstihlafın bir aday gösterme veya bir ön seçimden ibaret görüldüğü ve önceki halife tarafından belirlenen kişinin göreve gelebilmesi için ehlü’l-hal ve’l-akd’in rızası ve onayı arandığı takdirde ise halifenin göreve geliş yolu ikiden bire inmektedir ki bu da seçimdir. Hz. Ömer’in, “Her kim istişare yapmaksızın devlet başkanı seçmek üzere herhangi bir kişiye biat ederse, onun biati geçersizdir.” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, 6/452) şeklindeki sözleri de halife tayininin mutlaka halkın fikir ve görüşlerine dayanması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Modern araştırmacılar seçimin doğrudan halk tarafından yapılmasını meşru görseler de klasik fukahaya göre devlet başkanını seçme görevi, halkın önde gelenlerinde oluşan, ilim ve görüş sahibi olan ve halkın temsilcisi konumunda bulunan ehlü’l-hal ve’l-akd’in görevidir. Hz. Osman’ı seçen heyetin yaptığı gibi ehlü’l-hal ve’l-akd’in de seçimini yapmadan ve kararını vermeden önce halkın nabzını tutması, halkla istişare yapması ve kendi aralarında da meseleyi iyice müzakere etmesi daha isabetli bir yoldur.

Halife seçildikten sonra geriye halkın biat etmesi kalmaktadır. Bu biat, halifeyle halk arasında yapılan bir akittir. Dolayısıyla diğer akitlerde olduğu gibi biat akdinin de tamamen hür iradeyle yapılması gerekir. Biat akdi, her iki tarafa da bir takım sorumluluklar yükler. Buna göre devlet başkanı, kendisine tevdi edilen konumun gereklerini hakkıyla yerine getirecek, halk da ona bu vazifesinde yardımcı olacak ve itaat edecektir. Bu anlayışa göre biat, bir seçimden ziyade seçilmiş olan halifenin göreve başlamadan önce halkla yapmış olduğu bir anlaşmadan ibarettir.

Bütün bu izahlardan da anlaşılacağı üzere İslâm’a göre devlet başkanının göreve geliş şeklinde etkili olan üç temel ilke bulunmaktadır. Bunlar da şura, seçim ve biattir. Bu ilkelerin hangi mekanizmalarla hayata geçirileceği ve ne tür prosedürlerin takip edileceği ise zamandan zamana ve toplumdan topluma değişecektir. Zira İslâm hukuku, evrensel ve esnek bir yapıya sahip olduğu için, detaya ait bu gibi konularla ilgili emredici ve sabit hükümler vaz etmemiştir.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 16.7.2019 [TR724]

Türkiye cezaevi! [İlker Doğan]

AKP rejimi, iktidarda bulunduğu 17 yılda Türkiye’yi tam anlamıyla açık cezaevine dönüştürdü. İktidara geldiğinde 52 bin olan tutuklu ve hükümlü sayısı bugün 265 bine dayandı. Kapasite fazlası tutuklu sayısı 46 binden fazla. 2006 yılında bin 785 kişi denetimli serbestlik hükümlerine tabi tutuluyordu. Bugün bu rakam 689 bin olarak açıklandı.

Cezaevlerinin kapasitesiyle ilgili yapılan resmi açıklamalar da söz konusu kurumlardaki vehameti gözler önüne seriyor aslında. 2010 yılında 110 bin olan kapasite, 2019’da yaklaşık 219 bine çıktı! 1 kişilik odalara 5 ranza konularak kapasite artırıldı! Cezaevleri, temel insan hakları ihlalinin en fazla yaşandığı kurumlar olarak kabul ediliyor.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan ve 15 Temmuz öncesi  Meclis’e gelmesi beklenen yeni Yargı Reformu Paketi’nin görüşülmesi, iddiaya göre AKP ile MHP arasındaki anlaşmazlık nedeniyle yeni yasama dönemine ertelendi. Söz konusu paketi bekleyen siyasi tutuklu onbinlerce insan var. Ancak ne AKP ne de MHP kamuoyundan gelen tepkilere aldırış etmiyor.

52 BİNDEN 265 BİN TUTUKLUYA!

AKP iktidara geldiğinde 52 bin seviyelerinde olan cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı özellikle son dönemde rekor bir hızla artarak 265 bine yükseldi. Kapasite fazlası mahkum sayısı 46 bin. Bugün bir  çok cezaevinde 5 kişilik koğuşlarda 35 kişi kalıyor. Sağlık hizmetleri yetersiz. Cezaevleri, cinsel istismar, işkence, ölüm ve kötü muameleyle gündeme geliyor. Fiziki kapasitelerinin karşılayamayacağı düzeyde nüfus barındıran cezaevleri, temel hak ihlallerine ev sahipliği yapıyor.

KAPASİTE 110 BİNDEN 218 BİNE NASIL ÇIKTI!

Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre Temmuz 2019 itibariyle toplam 353 ceza infaz kurumunda yaklaşık 265 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Toplam kapasite ise yaklaşık 219 bin. Bu rakamları bile dikkate alsanız, kapasite fazlası tutuklu sayısı 46 bin! Ancak gerçek bundan daha farklı! Şöyle ki; 2010 yılında cezaevlerinin toplam kapasitesi 75 bin civarındaydı. 2010’dan 2019’a kadar Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 123 yeni cezaevi açıldı. Toplam kapasiteleri ise 100-110 bin civarında. Ancak bakanlık, yeni cezaevleriyle birlikte toplam kapasitenin 219 bine kadar çıkarıldığını söylüyor!

1 KİŞİLİK ODALARDA 5 RANZA!

Cezaevlerinin 190-200 binlerde olması gereken kapasitesi özellikle son 3 yılda 1 kişilik odalara 5 ranza konularak 219 bine çıkarıldı. Bugün Silivri başta olmak üzere birçok cezaevinde 5-6 kişilik koğuşlarda 35-40 kişi gayri insani şartlarda kalıyor.

DENETİMLİ SERBESTLİK PATLADI!

AKP rejiminde Türkiye tam anlamıyla cezaevine dönüştü. Denetimli serbestlik hükümlerine tabi olan vatandaşların sayısı 4 ay önce 680 bin iken bir sonraki ay 683 bine, haziranda ise 689 bine ulaştı. 2006 yılında sadece bin 785 kişi hakkında denetimli serbestlik hükümleri uygulanıyordu. Büyük bir kısmı siyasi gerekçelerle haklarında soruşturma açılan 700 bine yakın insan, karakola giderek ‘imza’ vermek zorunda!

27 BİN KİŞİ KAMU HİZMETİNDE ÇALIŞIYOR

Rejimin ceza yöntemleri imza ile sınırlı değil! Adli para cezası karşılığında 27 bin kişi kamu hizmeti görüyor. Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı rapora göre, 2018 yılında denetimli serbestlik hükümlerine tabi tutulan çocuk sayısı 19 bin iken geçtiğimiz ay bu rakam 21 bin 880’e ulaştı.

137 CEZAEVİ DAHA İNŞA EDİLİYOR

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel, cezaevlerine ilişkin yaptığı Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) başvurusuna aldığı cevabı paylaştı. İktidar 23’ü ihale aşamasında toplam 137 cezaevi daha inşa ediyor. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü tarafından gelen cevaba göre, inşaatı devam eden 114 ceza infaz kurumu arasında iki kadın, bir kadın açık; iki de çocuk cezaevi bulunuyor. 114 ceza infaz kurumunun toplam kapasitesi ise 73 bin 448 olarak açıklandı. İhale aşamasındaki 23 ceza infaz kurumunun toplam kapasitesi 14 bin 919 olarak belirtilirken; bunlardan yalnızca biri kadın cezaevi.

İhale ve inşaat sorularına yanıt yok

İnşaat ve ihale aşamasındaki ceza infaz kurumlarının maliyetine ilişkin sorular yanıtsız bırakıldı.

Türkiye’de Temmuz 2019 tarihi itibariyle 353 ceza infaz kurumu olduğu belirtilirken, cezaevlerinin toplam kapasitesi 218 bin 950 olarak açıklandı. 353 cezaevinin 75’i açık, yedisi kadın açık, dokuzu kadın kapalı, yedisi çocuk kapalı ve dördü çocuk eğitimevi.

Son iki yılda 27 yeni cezaevi açıldı

2018 ve 2019 yıllarında tamamlanan ceza infaz kurumu sayısı 27 olarak açıklandı. Yeni açılan ceza infaz kurumlarının toplam kapasitesi ise 16 bin 566 olarak belirtildi.

2017 yılı Bakanlık Faaliyeti Raporuna göre, fiziki koşullarından ötürü 31 ilçe ceza infaz kurumunun kapatılması gerektiği ancak bunlardan yalnızca 10 tanesinin kapatılabildiğine yönelik soruya verilen yanıtta ise 24 Haziran 2019 tarihli Bakan oluru ile 45 ceza infaz kurumunun kapatılma işleminin gerçekleştiği belirtildi.

[İlker Doğan] 16.7.2019 [TR724]

Pahalı transferler Barcelona’ya yaramıyor [Hasan Cücük]

Barcelona uzun süredir gündeminde olan Atletico Madrid’in Fransız forveti Antoine Griezmann’ı nihayet renklerine bağladı. Griezmann’ın sezonun bitimiyle Atletico’dan ayrılacağı konuşuluyordu. Nitekim geçtiğimiz haftalarda bu ayrılık resmiyete binmişti. Griezmann, 5 yıldır top koşturduğu takımına veda ederken, yeni takımı hakkında bilgi vermemişti.

Yeni takımının Barcelona olacağı yine herkesin bildiği bir sırdı. Nitekim Barcelona sözleşmesinde bulunan 120 milyon Euro’luk ücreti ödeyip, renklerine bağladı. Şimdi kafalardaki soru; Griezmann Barcelona’ya uyum sağlayacak mı? Soru haksız değil. Zira son yıllarda Barcelona milyonlarca Euro ödeyip kadrosuna kattığı oyunculardan istediği verimi alamadı.

Barcelona transferin hızlı kulüplerinden biri. Daha sezon bitmeden Ajax’ın genç yıldızı Frankie de Jong’u 75 milyon Euro bedelle kadrosuna katmıştı. Valencia’nın kalecisi Neto’yu 26 milyon Euro, Brezilya liginden sağ bek Emerson’u ise 12 milyon Euro karşılığında renklerine bağladı. Sezonun en flaş transferlerinden birine de yine Barcelona imza attı. Fransız yıldız Antoine Griezmann için 120 milyon Euro ödedi. Griezmann şu ana kadar gerçekleşen transferler arasında en pahalı ikinci oyuncu konumunda bulunuyor. Antoine Griezmann, Barcelona tarihinin ise en pahalı 3. transferi oldu. İlk iki sırada bulunan isimler ise şu an için kulüpten gönderilmesi planlanan Philippe Coutinho ve Ousmane Dembele. Büyük umutlarla kadroya katılan ve yüz milyondan fazla maliyeti olan her iki isimde tam bir hayal kırıklığı oldu.

Barcelona tarihinin en pahalı transferi olan Brezilyalı Philippe Coutinho, Liverpool formasıyla ortaya koyduğu futbolla Katalan ekibinin listesine girmişti. Barcelona’nın ısrarla istediği Coutinho’yu Liverpool teknik patronu Jürgen Klopp göndermemek için uzun süre direndi. Ocak 2018’de Barcelona, Coutinho transferinde mutlu sona ulaşırken kasasından tam 140 milyon Euro çıktı. Yarım sezonda çıktığı 18 maçın 16’sına ilk 11’de başlayan Coutinho, 8 gol ve asist yaptı. Yeni gelen bir oyuncu için oldukça iyi sayılacak bir performanstı. Ancak 2018-19 sezonu Coutinho açısından beklentilerin çok altında geçti. Çıktığı 34 lig maçının 22’sine ilk 11’de başlayan Coutinho, sezonu 5 gol ve 2 asistle tamamladı. Ödenen 140 milyon Euro ve Coutinho kalitesindeki bir oyuncu için bu performans oldukça sıradandı. Coutinho’nun Barcelona ile kan uyuşmazlığı net olarak ortaya çıkıyordu.

Ousmane Dembele, Barcelona’nın tıpkı Coutinho gibi hüsran yaşadığı bir başka pahalı transferi. Borussia Dortmund formasıyla ortaya koyduğu futbolla daha kariyerinin başında dikkatleri üzerine çeken Dembele, 20 yaşındayken 1997’de 125 milyon Euro karşılığında Barcelona’nın yolunu tuttu. Genç yıldızın en büyük talihsizliği sezon başında sakatlanarak aylarca formasından uzak kalmak oldu. Sakatlıktan döndükten sonra ise kadroda yer bulmakta zorlandı. Sezonu 12’si ilk 11 olmak üzere 17 maçla tamamladı. 3 gol ve 6 asist yaptı. 2018-19 sezonu Dembele için patlama değil, gözden düşme sezonu oldu. 29 maçta forma buldu, 20 maça ilk 11’de başladı. Attığı 8 gol ve 5 asistle sınıfta kaldı. Kulüp tarihinin en pahalı ikinci transferi olmasına rağmen hızla gözden düştü.

Barcelona’nın en pahalı transferleri listesinde kadroya yeni katılan Antoine Griezmann üçüncü, Frankie de Jong ise altıncı sırada bulunuyor. En pahalı listesinde bulunan 10 isimden Barcelona sadece Neymar ve Luis Suarez’den ödediği milyonların karşılığını aldı. 2013’te Santos’tan 88,2 milyon Euro karlılığında Barcelona renklerine bağlanan Neymar, ortaya koyduğu futbolla adını Messi ve Cristiano Ronaldo gibi süperstarların yanına yazdıran isim oldu. Neymar, 2017’de 222 milyon Euro bedelle PSG’ye satılırken, futbol tarihinin en pahalı transferi oldu. Barcelona şimdilerde Neymar’ı geri almak için büyük uğraş veriyor. Katalan devinin Neymar için PSG’ye 130 milyon Euro’nun yanında Philippe Coutinho, Ousmane Dembele, Nelson Semedo ve Samuel Umtiti’yi takas olarak önereceği ifade edildi.

2014’te Liverpool’dan 81,7 milyon Euro karşılığında Barcelona’ya gelen Luis Suarez ise gollerini atmaya devam ediyor. Ödenen paranın hakkını veren Suarez, Messi ile birlikte takımın itici gücü olmaya devam ediyor. Yine 2010’da Valencia’dan 40 milyon Euro bedelle gelen David Villa’da ödenen ücretin hakkını veren isim olmuştu.

En pahalı transferler listesinde ilk 10’da yer bulan Zlatan İbrahimovic, Malcom ve Paulinho’dan Barcelona aradığını bulamadı. Bu yıl kadroya katılan Griezmann ve De Jong’u liste dışı tutarsak, Barcelona tarihinin en pahalı 10 transferinden sadece Suarez, David Villa ve Neymar sınıfı geçti. Coutinho, Ousmane Dembele, Zlatan İbrahimovic, Malcom ve Paulinho ise hüsranın adı oldu.

[Hasan Cücük] 16.7.2019 [TR724]

Buraya ayakkabı koymayalım muhterem Müslümanlar! [Hakan Zafer]

Çimlere basmadan gelebildiniz madem, size bir şey anlatayım;

Musa (as), Medyen Vadisinde on yıl kadar vakit geçirdikten sonra tekrar doğduğu yere, Mısır’a doğru yola çıkar. Artık tek başına da değildir, yanında eşi; Şuayb’in (as) kızıyla soğuk ve karanlık bir vakitte Tuva Vadisinden geçerken yolu kaybederler. Gece vakti üşüyen ve ışıksız kalan bu yolcuların dikkati, en iyi ateşle çekileceğinden, az uzakta bir alev parlar. Musa (as), ısıtsın ve ışıtsın diye bir parça almaya, varsa ateşi yakan birileri yol iz sormaya ateşe yaklaşınca, melek seslenir. İlk kez vahiyle muhatap olacağı bu vadide Allah’la mükâlemesinden önce bir şart vardır; Terlik çıkarmak. (Taha Suresi 12)

Vahyi dinlemesi istenen Musa (as) da ayağındaki terlikleri çıkarır.

Kumdan, topraktan oluşmuş bir vadi olan Tuva’nın bir yerinden diğerine, aynı zeminde terlik çıkarmanın hikmeti ne olabilir?

Terlikten beklenen, yolun kirini pasını toplasın, çıkarttığımızda ayağa kir bulaşmamış olsun ki yalın ayak bastığımız yeri kirletmeyelim.

Musa’ya (as) terlik çıkarması emri de;

Vahyin, gönle ve zihne hitabına mani yol izi nerede toplanmışsa orayı dışarda bırakmasını istemek,

Muhakeme, göz, kulak ve kalp terlikleriyle aklına ve gönlüne ne toz topladıysan geride bırak, vahye bulaştırma, demek gibi.

*****

Tuva’dan daha mübarek vadiler var, terliklerle girip hoyratça kirlettiğimiz. Sanki toz taşımak, yol almanın gereği…

İddiası din olanların, motivasyonunu dinden alanların kendi yol izlerini nakletmemesi, aslında yoldan topladığı kirin pasın, kendisinin bir parçası olmadığına, isterse -hiç olmazsa başkalarına bulaştırmamak için- çıkartabileceğine ikna olması gibi bir zaruretten bahsediyorum.

Din anlatayım derken, mizacını yormayacak, rahatsız olmadığı kimseleri seçip etrafta görmek isteyen,

Kendi karakterini buyruğa çeviren,

Sevenlerinden mizacı farklı kimseleri tıraşlayıp kendine benzeten, etrafında minyatürleri dolaşsın isteyen,

Taklit arayışını, Hz. Peygamber (sav) sünneti gibi güvenli bir durakta sonlandıramamış kimseleri değersizleştirmeye rıza göstermek nev’inden, bir ömür kendini taklit ettirmek isteyen,

Etrafı, ziyadesiyle saygı duymaktan iş yapamaz felçli hale gelmiş kimselerce dolsun isteyen,

İyi olmadığı alanlarda açık etmemek için başkalarını kendi alanına hapseden kimselerin terliği temiz olur mu hiç!

Laubali veya soğuk tavır,

Kolay kutsamak veya hurafe düşkünlüğü,

Lafı eninde sonunda cinselliğe getirmek,

Paraya karşı güçsüzlük,

Konfor düşkünlüğü,

Kendine sorulmadığında sorun çıkarma, kendini kale aldırma saplantısı,

Son sözü söyleme veya hüküm verme tutkusu,

Bilir gözüktüren cehalet,

Miskinlik veya pejmürdelik,

Başkalarının olana saldıran avcı/toplayıcı iştah,

Ve dahası…

Hâsılı

Mukaddes bir vadi girişinde Musa’ya (as) terlik çıkarttırmıştı ya Allah, geldiğiniz yolun kirini pasını toplayan ayakkabılarınızı geride bırakın, yok, eğer ayrılamıyorsanız ayağınızdakinden, dünyanın en kutsal vadisi insan gönlünden az ötede oynayın muhteremler!

[Hakan Zafer] 16.7.2019 [TR724]

Rusya’nın üçüncü Türkiye stratejisi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

15 Temmuz kontrollü darbesi sonucunda Rusya yörüngesine girme tercihinde bulunan ve böylelikle Türkiye’yi Rus uydusu haline getirme yolunda önemli ilerlemeler gösteren rejim, S-400’lerin konuşlandırılmasının ardından artık ABD tarafından uygulanacak yaptırımlara odaklandı. Wahington’ın bu hafta içerisinde yaptırım kararını açıklaması bekleniyor. Ekonomi alanında Türk lirasının ciddi oranda değer kaybetmesi gibi anlık reaksiyonların dışında, kısa ve orta vadeli borç geri ödemelerinde ciddi sorunlar ortaya çıkması bekleniyor.

ABD yaptırımları esasında rejimin Batı kulübünden çıkışına elverişli bir gerekçe hazırlayacak ve zaten kronik ekonomik sorunlara bir dış sebep üretecek. Erdoğan ve onula beraber işbirliği halinde olan MHP koalisyonun görünen kısmı; görünmeyen kısmında ise Rusya muhipleri Avrasyacılar, ulusalcılar, Ergenekoncular gibi, vesayetçi bir kesim, Batı liginden ilelebet uzaklaşmayı, kendi kısa vadeli çıkarları için uygun görüyor. Uzun vadede ülkede olabilecek olumsuzluklar konusunda “sabah ola hayrola!” mantığı ile hareket ediyorlar. Elbette bu durumdan en fazla memnun olan aktör Rusya!

Rusya cephesinden bakıldığında, Ankara’nın Batı ittifakından kopartılması ve Rusya’nın yörüngesinde olan bir uydu devlete dönüştürülmesi, son 200 yıllık en ciddi jeopolitik kazanımdır kuşkusuz! Ruslar ABD ve NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında tek kutuplu bir dünyada jeopolitik, jeostratejik, askeri, bilimsel ve teknolojik olarak da, yaşam standartları ve bireysel gelişmişlik endeksi verilerine göre de kendisi ve müttefiklerinden ışık yılı ileride olmasından çok rahatsızdı. 1991 yılına yaklaşırken Francis Fukuyama özgürlükçü demokrasinin zaferini müjdelerken, demokratik olmayan devletlerin demokratikleşeceğini ve böylelikle demokratik barış kuramına göre, demokratik olmayan güçlerle demokrasilerin arasındaki çatışma potansiyelinin azalacağını öngören “tarihin sonu” tezini ortaya attı. Samuel P. Huntington ise “uygarlıklar çatışması” tezi çerçevesinde “Batı ve diğerleri” yaklaşımını ön plana çıkartarak, yeni dönemde Batı karşısında yer alacak güçleri kültürler veya medeniyetler ekseninde ele aldı. Ne var ki, hem Fukuyama hem Huntington, yeni güç mücadelesindeki jeopolitik ve jeokültürel sentez ekseninde oluşacak yeni Soğuk Savaş’ı es öngöremedi.

Bugünün küresel ilişkilerini ben İkinci Soğuk Savaş olarak görüyorum. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve Birinci Soğuk Savaş (1945-1991) dönemlerinde olduğu gibi, mücadele alanında iki ana eksen veya devletler topluluğu var. Birinci grup Rus Avrasyacıları’nın Atlantik kanadı dediği ABD ve NATO ile onlarla yakın ittifak ilişkisi içinde olan üçüncü ülkelerden oluşmakta. İkinci grup ise aslında Huntington’ın adını doğru koyduğu şekliyle “diğerleri”. Bu diğerleri kulübü, insan haklarını ve demokrasiyi kendi halklarına çok gören otoriter ülkeler aslında. Başını Rusya ve Çin’in çektiği bu grup, insani gelişmişlik ve kişi başına düşen refah paydası bakımından Batı’dan fersah-fersah uzak da olsa, askeri güç bakımından Batı için ciddi bir tehdit oluşturan, nükleer kulüp üyesi, BM Güvenlik Konseyi’nde yer alan büyük ülkeler. Her ikisi de Komünist-merkezi planlamacı ekonomilerden piyasa ekonomisine evrilen bu iki ülke, Batı’daki piyasa ekonomisinin olmazsa olmazı olan insan hakları ve demokrasi konusunu ülkelerine adapte etmek istemiyorlar. Çünkü hem Rusya hem Çin, geniş yüzölçümleri içinde kalan onlarca etnik grubu ancak otoriter ve baskıcı bir sistem içinde bir arada tutabilmeyi başarıyor. Rusya’nın 1991 sonrası görece Batı normlarını benimseme eğilimi, Çeçen başkaldırısıyla sonuçlandı. Çin’de Tibet ve Uygur etnik grupları hâlihazırda bile Çin yönetiminin kâbusu durumunda. En ufak bir özgürlük kıvılcımı, bu barut fıçılarını patlatabilir. Rusya’da tüm Kafkas halkları, Tatarlar, Başkurtlar, Avrasya steplerindeki irili ufaklı onlarca başka etnik grup, liberalleşen ve demokratikleşen bir Rusya boyunduruğu altında yaşamak istemeyeceklerdir. Çünkü gerek Çarlık döneminde, gerekse de Sovyet iktidarında Rusya topraklarındaki etnik topluluklar asimilasyon politikalarıyla soykırım arasında gidip geldiler. Mesela Kırım Tatarları, tümüyle yerlerinden yurtlarından kopartıldılar. Ahıska Türkleri, Dağıstanlılar, Çeçenler, Saha Yakutları, Başkurtlar, Volga Tatarları, aklınıza gelebilecek diğer onlarca etnisite, ezici dil politikalarıyla Ruslaştırıldı. Bu toplulukları sistem içinde tutmak için ciddi bir otoriter rejim uygulamak gerekiyor. Çin de Mao’nun “Kültür Devrimi” adını verdiği katliam politikaları çerçevesinde Han Çinlilerinin kültürünü diğer etnik gruplara endoktrine etti. Bunun devamını halen 2019 yılında Uygurların toplama kamplarında asimilasyona tabi tutulmalarında gözlemlemiyor muyuz? Tüm bunların olmasının tek bir koşulu var: insan hak ve özgürlüklerini mümkün olduğunca kısıtlamak, demokratik süreçlerin önüne geçmek. Küresel piyasalarda oyuncu olmak, ama pazar ekonomisinin olmazsa olmazı olan mülkiyet hakkı ve diğer temel insan haklarını merkezi otoriter rejimlerin insafsına terk etmek! Otoriter rejimler bu sayede hem küresel ilişkilerde meşruiyet devşiriyor, hem de var olan çürümüş yapıların devamını sağlıyor. Diğer bir ifadeyle, rejimler kendilerini yeniden üretiyor.

Ne halleri varsa görsünler deyip geçemezsiniz; çünkü bu rejimler küresel jeostratejik mücadelede ABD ve diğer Batılı demokrasilerin diğer kutbunu oluşturuyor. Şimdi bazıları beni ABD ve Batı hayranlığıyla suçlayacaklardır. Hemen yanıtımı ortaya koyayım ve yanlış anlaşılmaların önüne geçeyim: Batılı demokratik ülkeler de hata yapar. Özellikle dış politikalarına baktığınızda küresel rekabette onların da kendi çıkarları yönünde hareket ettiklerini görürsünüz. Fakat bu durum küresel düzenin koşullarından kaynaklanıyor. Batılı ülkeler kendi içlerinde uyguladıkları hukuk devleti ve vatandaşlarına sağladıkları bağımsız yargı mekanizmalarıyla, insanların devlet karşısında kendilerini en fazla garanti altında hissedebildikleri yönetim biçimleridir. Her türlü olumsuzluğa karşın, Rusya ve Çin gibi aktörlerin vatandaşlarıyla kıyaslanmayacak oranda hak-hukuk olan Batılı demokrasiler, elbette küresel mücadelede üçüncü ülkelerle olan ilişkilerinde tümüyle kendi çıkarları için mücadele ediyor. Yine de Batı kulübünün kurumları, mesela NATO, her şeye karşın uluslararası hukukun en fazla uygulanma alanı bulduğu, üye devletlerin kendi sınır güvenliklerini en sağlam biçimde sağlayabildikleri platformlardır. Öte yandan Rusya örneğine bakarsanız, Gürcistan ve Ukrayna örneklerinde Moskova nezdinde üçüncü ülkelere nasıl muamele yapıldığını daha iyi görebilirsiniz. Rusya bugün Ukrayna’nın ciddi oranda toprağını işgal etmiş durumda. Gürcistan’da da Gürcü toprağı olan Güney Osetya’nın bağımsızlığını bahanesiyle bölgeyi işgal etmiştir. Hâlbuki derdi asla Güney Osetya’yı bağımsız yapmak değildir. Zaten Rusya dışında Güney Osetya’nın bağımsızlığını hiçbir ülke tanımıyor. Kaldı ki, Rusya topraklarında olan Kuzey Osetya için Moskova ne bağımsızlık düşünüyor, ne de bu bölgenin Güney Osetya ile birleştirilerek müstakil bir devlet olmasını istiyor! Yani Gürcistan’daki Osetya bağımsız olacak ve Gürcistan’dan kopacak, ama Rusya’daki Osetya Rusya boyunduruğunda var olacak! Bugün Rusya ve Çin, küreselleşme ve demokratikleşme akımlarından kendilerini korumak için Batı ile kıyasıya bir mücadele içindedir.

Gelelim bizim bağlamımıza: Türk bağımsız devletlerinin (Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti) son üç yüz yıllık tarihi içindeki en tehlikeli ve birincil düşmanı Rusya’dır. Bu tümüyle bir jeopolitik ve çıkar mücadelesidir. Karadeniz bir Osmanlı gölüyken Rus genişlemesinin devamlı olarak Osmanlı sınırları aleyhine gerçekleşmesi, bir coğrafi kaderdi. Osmanlı’lar Rus tehlikesini bertaraf edebilmek amacıyla daima Batılı bir veya birkaç devletin desteğine ihtiyaç duydular. Böylelikle Rusya ile aralarında artan asimetrik gücü dengelemeye çalıştılar. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı bayrağı çeken Alman zırhlıları Karadeniz’de tesadüfen Rus limanlarını bombalamadı! Bu askeri operasyonun hedefi – her ne kadar çılgınca da olsa! – Rusya’ydı. Ruslar Kafkas cephesinde Osmanlı ordularını durdurdu ve Doğu Anadolu’yu işgal etti. 1917’de Ekim Devrimi olmasaydı eğer, Osmanlı 1920’lere kalmadan Ruslar tarafından yutulmuş olacaktı. Bu durumda ne Kurtuluş Savaşı yapılabilecek, ne de Cumhuriyet kurulacaktı. Belki en iyi ihtimalle Türkiye Sovyet Respublikası olacak, 1991’den sonra Azerbaycan gibi bağımsızlığımızı elde edecektik. İkinci Dünya Savaşı’nda da benzer bir kader ağlarını örüyordu. Her ne kadar Türkiye büyük savaşta tarafsız kalmayı da seçmiş olsa, savaş sonrasında Sovyetler Birliği Türk-Sovyet dostluk antlaşmasını uzatmadı ve Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı talep etti, ayrıca Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile Marmara iç denizinde Rus askeri üsleri talep etti. Türkiye bu taleplere ancak ABD ile yakınlaşarak karşı koyabildi. Eğer bu dönemde ABD tarafından Marshall Yardımı ve Truman Doktrini’ne dâhil edilmeseydi, Rusya muhtemelen Doğu Avrupa’da yaptığı gibi Türkiye’nin bir bölümünü ve Boğazlar mıntıkasını işgal edecekti.

Bugün yaşanan durum, Rusya’nın üçüncü stratejisidir. Ruslar iki stratejiyle, iki farklı tarihsel dönemde Türk topraklarına yöneldiler. Türkler 1917’de Rusların kendi iç karışıklıkları nedeniyle (1. Strateji), 1945’te uluslararası konjonktürde ABD’nin Türkiye jeopolitiğini önemsemiş olmasından dolayı Türkiye’nin toprak bütünlüğünü garanti etmesi sayesinde (2. Strateji) Rus uydusu olmaktan kurtuldu. Yani iki Rus stratejisi boşa çıktı.

Bugün yaşanan üçüncü stratejide bu kez Türkiye kendi içerisinde yaşadıkları bölünme ve parçalanma nedeniyle, bir grup basiretsiz ve kifayetsiz yöneticinin “cebren ve hile ile” ülkeyi darmadağın etmelerinden ötürü Rusya yörüngesine girdi. 15 Temmuz S-400’lere giden yolu açtı. Türkiye 15 Temmuz sonrasındaki iç politika konstellasyonu çerçevesinde Rusya yörüngesine girmeye başladı. Herkes S-400’lerin yurt savunması için sıfır işleve sahip olduğunu biliyor! S-400’lerin işlevi, Türkiye’nin Kremlin yörüngesindeki pozisyonunu sürekli kılmak, Türkiye’nin bir Rus uydusu haline gelmesi doğrultusundaki son 100 metreyi kazasız-belasız atlatmaktır. Bu ihanet sürecinde iktidar kadar muhalefet de ciddi vebal altında kalacak, tarih önünde gelecek kuşaklara hesap veremeyeceklerdir!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.7.2019 [TR724]

‘Batakçı’ Erdoğan’ın son marifeti! [Semih Ardıç]

10 büyük banka fiilen battı!

Dün kaldığım yerden devam ediyorum. Ekonomi gemisini batıran kaptan, S-400 bataryası etrafında yine muhalefeti sıfırlama numarası çekerken şirketler de bankalar da çatırdıyor.

“Batak” kelimesini Türk Dil Kurumu, “Kötü durum, içinden çıkılmaz iş.” diye tarif ediyor. Batak isim, batakçı ise sıfat.

“Borcunu ödememeyi alışkanlık edinmiş veya eline geçen parayı batıran” kimseye Anadolu’da “batakçı” deniliyor.

RUHSATI TDK VE İKTİSAT VERİYOR: ERDOĞAN TAM BİR “BATAKÇI”

Etrafında topladığı bir avuç türedi ile Hazine’yi talan eden ve Türkiye’yi siyasî, iktisadî ve içtimaî iflasın eşiğine getiren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’a bundan böyle “batakçı” demek ne tahkir ne de tahfiftir.

TDK’nın verdiği ruhsat da iktisat ilminin “kriz” literatürü de Erdoğan’ın bir batakçı olduğunu teyit ve tescil ediyor.

‘Batakçı’ Erdoğan’ın son icraatı kendince batırdıklarını kurtarmaya matuf Torba Kanun oldu. Bir tarafta vatandaşın yurt dışına çıkış harcını 15 liradan 50 liraya çıkaran kanun diğer tarafta 400 milyar liralık batık kredinin üzerine tek kalemde çizgi çekiyor.

400 MİLYAR LİRALIK BATIK KREDİ AFFEDİLECEK!

Yanlış duymadınız. Bankaların şirketlerden tahsil edemediği 400 milyar liralık kredi affedilecek. Vatandaşın borcunu kuruşu kuruşuna temerrüt faizi ile tahsil eden AKP iktidarı 15-20 bin şirket -ki ekseriyeti “yandaş”- namına tarihte eşine rastlanmamış bir malî af çıkarıyor.

Affın duyulmaması için de “İstanbul Yaklaşımı” veya “yeniden yapılandırma” gibi tumturaklı ifadeler kullanıldı kanun metninde.

Kredi kartı borcundan dolayı kara listeye girenlerin sayısı 4 milyonu aştığı halde üç maymunu oynayan AKP her nasılsa kredi kartı borçlarının 15-20 misli borcu tek kalemde silebiliyor.

Bir başka ifade ile kendi yolsuzluk ve rüşvetleri, ona buna kafa tutup duvara toslayan dış siyaseti yüzünden sebep olduğu krizin bedelini yine sokaktaki insanın sırtına yıkıyor.

BATAN BANKALAR VE ŞİRKETLER

Kriz yüzünden kredisini, kredi kartı borcunu ödeyemeyen halkın derdine derman olmak yerine bankaları ve şirketleri kurtaracaklar.

400 milyar liralık batık için işi gücü bırakıp Meclis tatile girmeden evvel alelacele af kanunu çıkaran AKP’nin izahatı kabahatinden büyük.


(*) Milyon TL

Neymiş efendim, kur şoku, faizlerin yükselmesi ve enflasyon artışından dolayı şirketler kredi borçlarını ödeyememiş. Hani Türkiye’de kriz-mriz yoktu. Hani en kötü geride kalmıştı.

AKP bu af düzenlemesi ile iki itirafta bulundu: “Bankalar battı ve batık krediler hakkında resmen yalan söyledik.”

“Takipteki alacak” ya da “tahsili gecikmiş kredi” diye Merkez Bankası ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) her hafta ilan ettiği batık kredi tutarı 14 Temmuz itibarıyla 116 milyar TL.

BATIK TUTARI HEP SAKLANDI

Hükûmetin affedeceği kredi tutarı 400 milyar TL. BDDK tarafından ilan edilen tutar ile bu tutar arasında 284 milyar lira fark var!

Daha evvel birkaç defa batık kredi tutarının 200 milyar lirayı aştığını ve hükûmetin rakamları manipüle ettiğini belirtmiştim.

“Grup 2” diye nitelenen, tehir edildikçe edilen ve yüzdürülen kredilerin kriz şartlarında tahsil edilemeyeceği ikazımıza hükûmet cenahından kulak asan olmadı. Batacağı bile bile bu krediler tahsis edildi.

Kamu bankalarının öncülüğünde özel bankalar Saray’dan gelen talimatla batık futbol kulüplerine, müteahhitlere yeni kredileri şaşaalı merasimlerle verdi.

116 MİLYAR TL DEFTERDEN SİLİNECEK

Kanun çıktığına göre 116 milyar liralık kredi “değersiz alacak” sayılarak kayıttan düşülecek. Kalan 284 milyarlık krediye ise vade uzatma, teminat azaltma hatta anaparadan silme gibi kolaylıklar sağlanacak.

Bunları yapan bankacılara ise krediler batsa dahi “zimmet” suçundan dava açılamayacak. Bankacılık Kanunu’nda 2001 krizinin akabinde yapılan değişikle verdiği kredi batan bankacı hakkında nitelikli zimmet davası açılması hükme bağlanmıştı.

Hatta Yapı Kredi Bankası ile Pamukbank’ın eski sahibi Mehmet Emin Karamehmet basit zimmet suçundan 8 sene 6 ay hapse mahkûm edildi. Yargıtay tarafından onanan kararın infazı Karamehmet’in kanser tedavisi görmesi sebebiyle şimdilik tehir edildi.

KANAATA GÖRE YENİ KREDİ

Bazı şirketlerin tedaviyle de düzelmeyeceği anlaşılmış olacak ki borç yapılandırmasının avantajlı şartlarından yararlanılabilecek firmaların tespitinde “kanaat şartı” getirildi.

Saray kimi işaret ettiyse o batık firmaya yeniden kredi tahsis edilecek. Memur kadrolarını imtihansız kendi yandaşları ile dolduran AKP’nin yeni kredi yapılandırmasında kimlere öncelik tanıyacağı gün gibi aşikâr.

İki senedir Kredi Garanti Fonu (KGF) üzerinden kriz yokmuş gibi kredi dağıtarak başkanlık referandumu ve başkanlık seçimini kazanan Erdoğan aynı hatada ısrar ediyor. Hanedanlığının çöküşünü durdurmak için daha büyük hatalara imza atıyor.

Böyle bir paketin çöpleri halının altına süpürmekten başka bir karşılığı yok. Neticede daha büyük kriz kaçınılmaz.

İŞÇİ, MEMUR, ÇİFTÇİ VEYA ESNAFI DÜŞÜNEN YOK

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Garo Paylan, “82 milyonun gözü Meclis’te. Asgari ücretli aç, çiftçilerimiz, emeklilerimiz, işçilerimiz, esnafımız geçinemiyor. Herkes, bizim hayrımıza ne yapacaklar diye buraya bakıyor.” diyor.

Paylan’ın şu sözlerine mukabil AKP sözcüleri sessiz: “Oysa biz burada şirketlerin hayrına iş yapıyoruz. Kredisini, kredi kartını ödeyemeyen milyonlarca vatandaşı rahatlatacak bir madde önümüze geldi mi? Yoksulun adı hiç geçti mi? Servetin büyük çoğunluğu zaten bu kurtaracağınız şirketlerin patronlarında. Biz halkı bıraktık, onları kurtarıyoruz.”

10 BÜYÜK BANKA BATIK!

Batıkların 370 milyar liralık kısmı Türkiye’de kredilerin yüzde 80’inden fazlasını dağıtan 10 büyük banka tarafından tahsis edildi.

Toplam özkaynak büyüklüğü 350 milyar TL bile olmayan 10 bankanın batık (toksik) kredi tutarı öz sermayelerinden fazla.

Mesela Denizbank’ın 16 milyar liralık öz kaynağına mukabil 35,5 milyar lira kredisi battı. Batık kredinin özkaynağa oranı yüzde 221,8. Diğer 9 banka da üç aşağı beş yukarı aynı.

En fazla batık kredisi bulunan Garanti BBVA’nın takipteki alacaklarının yüzde 80’inden fazlasını 90 günden uzun süredir ödenmeyen alacaklar teşkil ediyor.

Bunlar arasında yıllardır ödenmeyip banka tarafından bir şekilde yüzdürülen ve batık sayılmayan önemli tutarda kredi mevcut.

Diğer bankalar için de vaziyet farklı değil. Resmen batmışlar!

BDDK KANUNU NİÇİN UYGULAMIYOR?

Gelin görün ki BDDK kanunu tatbik etmiyor ve bankalara batık kredilerin hesabını sormuyor, soramıyor.

Zira talimatı bizzat BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben verdi. “Seçimden evvel biraz kredi limitlerini aşabilirsiniz.” diyen Akben hangi yüzle bankacılar hakkında zimmet tahkikatı açabilir ki!

Hem Erdoğan başkanlığının ilk senesinde “10 büyük banka battı.” dedirtmez! Yatırımcıların akıl hocaları Moody’s, Fitch ve Standard & Poor’s Türkiye’den 14 bankanın notunu çöp seviyesine indirmesine niye şaşırıyoruz ki!

Kredi faizlerinin yüzde 30’a çıktığı, talebin yerlerde süründüğü, işsizliğin rekor kırdığı bir dönemde batıkları kurtarma paketi de batmaya mahkûm. Çarkların talimatla dönmediğini anlamadılar gitti!

DAHA BÜYÜK BATIKLARA HAZIR OLUN

Saraya yakın olan firmalar birkaç senedir yapıldığı gibi yine yüzdürülse de üç vakte kalmaz daha büyük batıkların haberlerini alırız

Bankaların zararı yine vergi mükelleflerine yıkılacak. 2001 krizinde de böyle olmadı mı?

Ne kadar ibretlik bir son. 2001 krizinde zayıf bankalar batmıştı. AKP o günün iktidarını “bankaları batırdılar” diye yerden yere vurarak bugünlere gelmişti.

AKP halihazırda Türkiye’nin en büyük bankalarını batırdığı halde bu batıkları kanundan kaçırarak “batakçı” diye anılmaktan kurtulacağını zannediyor.

2001 krizine sebebiyet verenler batırdıklarını kabullenmiş, en azından evrakta sahtecilik, zimmet ve suistimal suçlarını irtikap etmemişti.

AKP lideri Erdoğan o kredilerin talimatını kendisi vermemiş gibi herkesin gözünün içine baka baka batık kredileri affediyor.

Faturayı ne Erdoğan ne bankacılar ne de yandaş işadamları ödeyecek.

Faturayı yine gariban vatandaş ödeyecek…

[Semih Ardıç] 16.7.2019 [TR724]

En yeni masal! [Naci Karadağ]

Masalları severiz millet olarak. Aslında hep bir mesaj, ibret dersi barındıran masalları dinlerken uyumak gibi bir hasletimiz vardır. Masallarla uyutuluruz, hikayelerle avutuluruz.

Tıpkı son üç yıldır yapıldığı gibi.

15 Temmuz 2016…

Bir ülkenin darbeye uğradığı tarih.

Bir toplumun iradesine el konulduğu, huzurunun bozulduğu ve her alanda bitirildiği, batırıldığı tarih.

İktidar 15 Temmuz’u sonuna kadar kullanarak istediğini yapmak istiyor ama bu tarihte olan bitenin araştırılmasını, bilinmesini, konuşulmasını istemiyor.

Bu sebeple verilen Meclis araştırma önergelerinin hepsini reddetti.

Yüzlerce, binlerce soru işaretiyle dolu kapkara bir gün 15 Temmuz..

Bin kişinin yaptığı bir kalkışmadan bahsediliyor ama soruşturma açılan kişi sayısı resmi rakamlara göre 500 bin. 

500 bin, çoğu resmi memur.

Onbinlercesi silahlı.

Hepsi birden darbe yapacak olsa, heralde ortada ne devlet kalırdı, ne iktidar, ne Erdoğan ne de trolleri.

Tuhaf şeyleri kimsenin sorguladığı yok.

Mesela Erdoğan’ı kurtaran pilotun da sonradan ‘terörist’ diye tutuklandığı biliniyor.

Tıpkı Erdoğan’ı devirmek için darbe yaptığı ileri sürülen emir subayı gibi. Adam belinde silah taşıyan bir subay. Öldürmek istese Erdoğan her gün yarım metre ilerisinde duruyor. Bunu yapmak yerine darbe yaptığına inanmamızı istiyor birileri.

Bu konuda okuduğumu en kapsamlı ve tutarlı araştırma Stockohlm Center for Freedom’ınki. Merak edenler buradan indirip, sabırla okusun.

Önce darbeye direndi diye kahraman ilan edilip, takdir alan, plaket verilen kişilerin sonradan nasıl hain ilan edildiğini hayretle görüyoruz.

Kendisini yargılayan hakime, “Ben darbe günü Başbakan’ı kurtaran ekipteydim” diyen pilota, “Boş ver darbeyi, çocuğun cemaatin dershanesine gitti mi gitmedi mi?” şeklinde verilen cevabı, iktidar yandaşlarının görmesi mümkün değil. Anlaması da.

Bugünlerde en çok Ergenekoncular ve Perinçek tayfası mutlu. Oda TV’ciler mutluluğun nirvanasında. Nedim Şener denilen Flynn çetesinden nemalanan paspaslar mesleki zirvelerindeler.

Perinçek deseniz hayatının son baharında dünya Maocu olmuş kadar mesut.

İktidar 250 kişinin katledildiği bir günü bayram ilan edecek kadar kan banyosundan hoşlanıyor.

Ancak siz de biliyorsunuz ki, gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu var. Günümüz muktedirleri ne kadar uğraşırsa uğraşsınlar, en fazla çekilen acı süresini ve miktarını çoğaltırlar. Akibetleri belli, hiçbir zalime ebed müddet mutluluk yaşatmamış Allah.

Kafası karışıklar için bir masal anlatayım da ilerde çocuklarınıza da anlatırsınız.

Bir zalimler güruhu cinayet planlarken suçüstü yakalanırlar. Pek çok cinayleti zaten işlemiş eli kanlı bir çetedir bunlar. Sonra gücü elde eden bir hırsızlar gurubu da suçüstü yakalanır.

Katiller ile hırsızlar anlaşırlar aralarında.

Hırsız katili aklar, katil hırsızı paklar!

Kendilerini enseleyenleri ve dürüstlükten ayrılmayanları birer birer ezmeye, yok etmeye başlarlar. Ama bir yandan da birbirlerinin kuyularını kazmaya çoktan başlamışlardır.

Katile göre hırsızlık aşağılık bir şeydir ama hırsıza göre de amaca ulaşmak için cinayet de işlenir, hırsızlık da yapılır.

İşte masalın finalinde bu katiller ile hırsızların kapışması vardır.

Sonu bellidir ama masal zevkinizi bozmak istemem.

Onlar eremeyecek muradına, burası kesin elbette…

İyi uykular!

[Naci Karadağ] 16.7.2019 [TR724]