Yusuflarını özleyen zindanlar [Ebu Abdurrahman]

Nasıl Mısır Zindanları Hz. Yusuf Aleyhisselamın hasretiyle yanıp tutuşuyor idi ise, ülkemizin hapisaneleri de tâ Üstad Bediüzzaman Hazretlerinden bu yana onun talebelerini özlüyordu sanki…

Üstad’ın kahraman talebelerinden Bayram Yüksel Ağabeyimiz Afyon Hapishanesi'ndeki hatıralarını anlatırken diyor ki: 

“Kasap Tahir Afyonlu bir eşkıya idi. İri yarı, cesur, gözünü budaktan sakınmayan belalı bir kimse idi. Afyon’u haraca bağlamıştı, herkes ondan tir tir titriyordu. Hanımına sataşan birisinin kafasını kopardığı için kendisine ‘Kasap Tahir’ diyorlardı. Çeşitli suçlardan tevkif edilmiş ve idama mahkum olmuştu. Kararı temyiz ettiği için Temyiz Mahkemesinin kararını bekliyordu. Elinde, ayağında ve boynunda demir prangalar vardı. Bahçeye teneffüse de bunlarla çıkardı. Dördüncü koğuşun hâkimi o idi.

“Bir gün Üstadımızı ziyaret etmiş. Üstadımız kendisine “Sen namaza başla, ben sana dua edeceğim. Sen inşallah kurtulacaksın’ demiş, bunun üzerine Kasap Tahir, hemen namaza başlamıştı. O vahşi insan, Nurların dersiyle kısa zamanda ıslâh oldu. Ağırbaşlı ve kimseyi üzmez bir hale geldi. Artık Nur Talebeleri ile yemek yiyor ve onlara hürmet ediyordu. Hatta Tahirî Ağabey ve Re’fet  Ağabeye hizmet ederdi. Onlarla beraber yemek yerdi, onların yemeğini yapardı. 

Namaz kılanları koğuşun en iyi yerinde yatırırdı. Nur Talebelerine çok hürmetkâr davranıyordu. Herkes ondaki bu değişikliğe hayret ediyor ve yakın arkadaşları, ‘Bu adam nasıl bu hâle geldi?’ diye hayretlerini izhâr ediyorlardı. Nihayet Temyiz Mahkemesinden cevap geldi.  Kasap Tahir idamdan kurtulmuştu. Temyiz, Afyon Ağır Ceza Mahkemesinin idam kararını bozmuş. 30 yıl hapse çevirmişti. Sonra 1950’de umumî af çıkınca, Kasap Tahir tahliye edildi. Buna çok sevinen Kasap Tahir, ‘Benim kurtuluşum Hoca Efendinin kerametidir.’ diyordu.

(Onun gibi) Çobanlarlı Ahmet ve Kıldereli Ahmet isimli iki mahkûm daha vardı. Bu Ahmet Bey, Üstadımızın odununu, kömürünü, suyunu getirirdi. Bir gün Üstadımıza bir çift çorap, bir de bükme getirir. Mustafa Osman Ağabey de kalbinden tefekkür eder. ‘Böyle bir şahsın hediyesini alacak mı?’ derken Üstad Hazretleri, ‘Bismillahirrahmanirrahim’ der lokmayı ağzına kor. Onu gören Ahmet Ağa, ‘Hâ görüyorsun, sizin hediyenizi Üstad almaz, benimkini aldı, canım fedâ olsun’ der. Bu zatın Üstad’a büyük hizmetleri oldu. Bunlar da Kasap Tahir gibi adamlardı. Üstad’a çok hürmet ederler ve ona çok yardımları ve hizmetleri dokunurdu. Üstad’ın yanına kimsenin sokulamadığı zamanlarda bu zatlar kimseden pervâ etmeden Üstad’a hizmet ettiler. Bilhassa Ahmet hiç idarecilerden falan korkmazdı.

“Çeşitli suçlardan hapishaneye giren bir çok mahkûm, Üstad’ın ve Risale-i Nur’un dersleriyle ıslah olup çıkıyorlardı. Yalnız Üstad’ı bir görsün, Üstad bir selâm versin, derhal hallerini düzeltirlerdi, namaza başlarlardı.”

Bugün hapisaneleri dolduran mazlum ve mağdurlarımızın arasına başka suçlardan gelenler birkaç gün içinde hemen  Kur’an öğreniyorlar ve namaza başlıyorlar. Geldiklerine ve aralarına girip ibadete başladıklarına çok şükrediyorlar.

1971’de 54 kişilik davada Risale-i Nur davasından cezaevinde bulunurken, 18 seneye mahkum bir genç vardı. Bizlerle tanıştıktan sonra Kur’an öğrenip namaza başladı. Ziyaretine gelen babasının namaza başlamasına sebep olduğu gibi, ilkokulu bitiren kardeşinin de İmam-Hatip Okuluna gönderilmesine vesile oldu. Çünkü “Eğer namaza başlamaz, kardeşimi İmam-Hatibe göndermesen, bir daha ziyaretime gelme.” dedi. İdam mahkûmlarından da namaza başlayıp hizmete girenler oldu…

Bu süreçte çok şaşıranlar da oluyor: Uyuşturucu kullanan birisi, arkadaşlarının içinde hakim, kaymakam, savcı ve subayların olduğunu öğrenince “Ben galiba bu gün çok uyuşturucu almışım!..” demiş...

[Ebu Abdurrahman] 24.3.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Sayın bakan, yerli arabaya niye binmiyorsunuz! [Tarık Ziya]

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Almanya'ya kızmış, makam arabası olan Mercedes'e binmemeye karar vermiş. Artık Toyota'nın ultra lüks arabası Lexus'a binecekmiş. Bir koltukta 40 karpuz sığdırabilen Yiğit Bulut ise 800 bin liralık Audi A8'i tercih ediyormuş. Bütçede her sene 1 milyar TL'yi makam arabalarının kirası için ayıran AKP hükûmetinin halkı nasıl kandırdığını anlamak isteyenler için ibretlik misaller bunlar. 

Yerli arabaya binin dolar lobisinin ekmeğine yağ sürmeyin o halde.

Almanya'yı protesto etmek için Japon arabasına binen Zeybekçi bakan yarın Japonya ile sudan sebeplerle kavgaya tutuşulursa Rus Lada'ya da binemeyecek. Nitekim Rusya domates yasağında ısrarlı. Uçak krizinden sonra dilenen o kadar özüre rağmen Rusya yüz vermiyor. 

DOMATES YASAK, BROKOLİ SERBEST!

Adeta Türkiye ile dalga geçiyorlar. İhracatta esamîsi okunmayan brokoli ve karnabahar olabilir, amma velakin 450 milyon dolara tekabül eden domates, salatalık, kabak, yaş üzüm ve bamya olmaz! Hükûmet kalemşorları Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan'ın 4 Mart 2017'de Moskova'ya yaptığı günü birlik ziyaretin çok kârlı geçtiğini anlatmaya doyamadı. Brokoli zaferi ile iftihar ediyorlardı. 

Şimdi Rusya'dan ithal edilen buğdaya yüzde 130 vergi koyarak misillemede bulundular. Yakında tezek yakma eylemleri başlar. Bekleyin. 

Netice alamayacaklarını bile bile dik duruyormuş gibi yapıyorlar. 

PYD İLE MOSKOVA BİR ARADA

PYD ile hem Moskova'da hem de Kuzey Suriye'de omuz omuza hareket eden Vladimir Putin'e tepki göstermek bir yana tek kelime edemiyorlar. Tıpkı THY'yi Ortadoğulu havayolu şirketi derekesine indiren ABD Başkanı Donald Trump'a tek kelime ile mukabelede bulunamadıkları gibi... Uçakta elektronik cihaz yasağını getiren İngiltere'ye de "Ne oluyor?" diyemedikleri gibi... 

Türk Hava Yolları'na en az 1 milyar dolar kaybettirecek bir müeyyideyi bu kadar can u gönülden kabul edenlerin Almanya ya da Hollanda karşısında takındıkları edanın sahteliğini müzakere etmeye bile değmez.   

Türkiye ekonomisi bu müflis tüccarların elinde mum gibi eriyor. Merkez Bankası'nın uyguladığı faiz yüzde 11,75'e fırladı. Tabelada yüzde 8 yazdığı halde fiilî vaziyet bu. Tuz kokalı çok oldu. Resmî rakamlar bile yalan dolan. İşsizlik patlama yapmış, Çalışma Bakanı istihdam rekorundan dem vuruyor. Dalga geçiyorlar milletin aklı ile. 

ÇAKMA SAAB'I ÇIKARMANIN VAKTİDİR

Zeybekçi'nin makam arabası değiştirmesinden bahsediyordum. Niye bu kadar telaş ediyorlar ki! O kadar anlattıkları, konteyner içinde İsveç'ten getirdikleri SAAB'ın çakmasına binseler ya! Yerli arabamızı imal ediyorduk hani. Hazır referandum arefesinde iken versinler coşkuyu. Kamuflajlı hali ile şöyle her gün bir bakanın makam arabası olsun. TÜBİTAK logosunun yapıştırıldığı direksiyonda poz versin bakanlarımız. 'Evet'çilere moral olsun.

ERDOĞAN'IN ŞOFÖRÜNÜN İŞGÜZARLIĞI

Erdoğan'ın makam şoförlüğünü yapan Twitte'in 'Yeliz' efsanesinin o konuşmasına kadar mıydı bu kadar söz kalabalığı? 'Yeliz'in kol düğmelerini göstere göstere kollarını iki yana açtığı o kısa konuşma otomotivdeki yerli balonunu paramparça etti, öyle mi? 

"Elin Almanı bırakın ısıtmalı koltuğu, soğutmalı koltuk bile yaptı." diye yerli ve millî arabadan vazgeçilmesini kabul etmiyoruz. Hükûmetten suda batmayan araba için yeni bir KHK çıkarmasını ve bu şanlı projede TÜBİTAK'ı tavzif etmesini bekliyoruz. 

O suda batmayan yerli arabanın arkasına şöyle yazılmasını istirham ediyoruz: Avrupa haset etme ne olur, çalış senin de olur!

[Tarık Ziya] 24.3.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Rockefeller ailesinin en bilinen hikâyesi [Kemal Ay]

Yönetmen Peter Thomas Anderson’un bana göre şimdiye kadarki en iyi filmi There Will Be Blood (Kan Dökülecek, 2007), petrolün Amerikan toplumunu nasıl dönüştürdüğünü anlatır. Filmde petrol bulan bir iş adamıyla, petrolün çıktığı taşra bölgesinin genç papazı arasındaki ilginç gerilim işlenir. Hayli dindar olan yerleşim yerinde papaz, insanlar üzerindeki ‘tek otorite’ konumundadır. Ancak oradan petrol çıkararak olağanüstü bir zenginliğe kapı aralayan iş adamı, papazın otoritesini geri dönmeyecek biçimde sarsacaktır.

Film, doğrudan bunu iddia etmese de John D. Rockefeller’in hayat hikâyesini anlatır aslında. John D. Rockefeller Senior, yani ‘Rockefeller efsanesini’ başlatan adam, geçenlerde 101 yaşında hayatını kaybeden meşhur David Rockefeller’in dedesiydi. Tıpkı filmdeki gibi dindar (Evanjelik Hıristiyan) bir muhitte yaşayan Rockefeller, henüz 19 yaşındayken petrol işine girer. Standard Petrol Şirketi’ni kurar ve kimsenin daha önce tahayyül edemeyeceği bir zenginliğe ulaşır. Sanayi Devrimi nasıl toprak ağalarının düzenini sarstıysa, petrol de o güne kadarki yerleşik ticareti kökünden değiştirecekti.

Kendisini, Amerikan endüstrisinin ‘mesihi’ (yenileyici) olarak gören ve Tanrı’dan görev aldığını düşünen Rockefeller, gerçekten de günümüz kapitalizminin kurucu babaları arasında yerini alır. Sert bir pazarlıkçı, ayakta kalmak ve rakiplerini elimine etmek için her yolu deneyen bir iş bitiricidir. ‘Ortak çalışma’ (co-operation) dediği sistemle, tedarikçilerin çoğunu ikna eder, ulaşım masraflarını düşürür ve petrol alanında ‘tekel’ olur.

KAYBEDEREK KAZANMAK

Tekelleşme ve rakiplerini saf dışı bırakma, Rockefeller ailesinin ve sonraki vahşi kapitalist düzenin alametifarikası hâline gelir. Ancak Standard Petrol Şirketi’nin karşısına, 1900’lerin hemen başında kararlı bir kadın gazeteci, Ida Tarbell çıkacaktır. Tarbell, iki yıl boyunca yüzlerce sayfa belgeyi inceler, çeşitli tanıklarla açık ya da kapalı görüşmeler yapar ve John D. Rockefeller’in hem şahsı hem de şirketi hakkında devasa bir eser ortaya çıkarır. O kadar etkili olmuştur ki, ABD yönetimi iddialara kayıtsız kalamaz ve Rockefeller’i soruşturmaya başlar. (Baba Rockefeller, uzunca bir süre mahkemeye çıkmamak için kaçak hayatı yaşar hatta.)

Soruşturma sonunda Standard Oil Company tarihe gömülür (34 farklı şirkete bölünür ve küllerinden bugünün petrol devleri Exxon, Chevron ve Mobil doğar) ama John D. Rockefeller, bu soruşturma sayesinde paraya tahvil ettiği yatırımlarıyla ABD’nin en zengin insanları arasına girer. Bankalardaki servetiyle birlikte, çeşitli yatırımlar yaparak aile servetini katlamayı sürdürür.

Ailenin toplumsal bir ‘etiket’ hâline gelmesi ve Amerikalıların hayatında yer edinmesi de bu davalarla olur. Baba Rockefeller, madenlerinde çıkan bir krizi ‘iyi yöneten’ oğlu John D. Rockefeller Junior’ı, işlerin başına getirecektir. Buradaki ‘iyi yönetim’, oğul Rockefeller’in madencileri dinleyerek sorunlarını çözmesi ve bununla birlikte hayır işlerinde alabildiğine cömert davranmasıdır. Rockefeller ailesi, baba John D.’nin doğup büyüdüğü yerdeki kiliseyle iyi ilişkilerinden bu yana, ‘hayır işlerini’ iş dünyasının bir parçası olarak görür.

YUMUŞAK KAPİTALİZMİN MUCİDİ

Rockefeller Jr.’ın ‘yumuşak yönetimi’, kapitalizmin bugünü açısından öncü bir rol oynar aslında. Bugün dünyanın en büyük ve yaygın şirketleri Facebook, Starbucks, Apple gibi firmaları yatırımlarının yanı sıra toplumsal projeleriyle öne çıkıyor ve ‘hayır işlerini’ şirket mantığının bir parçası olarak görüyorsa, bunda Rockefeller ailesinin katkısı yadsınamaz.

Öte yandan oğul Rockefeller, babasından devraldığı zenginliği, kurumsallaştırmakta da maharet gösterir. 1929’daki büyük ekonomik buhrana rağmen, New York’un göbeğine devasa bir gökdelen inşa etmeye karar verir. Bu, Amerikalılar için hayli ‘vatansever’ bir hamledir. Riverside’da yaptırdığı Baptist Kilisesi, Amerikan hayat tarzının ‘mabedi’ hâline gelir. Kiliseyi, Avrupa’daki katedrallerden esinlenerek inşa ettiren Rockefeller Jr., binanın dışına ünlü bilim öncülerinin (Galileo, Kepler, Darwin vs.) heykellerini yaptırarak, Hıristiyan ruhban sınıfını kızdırır.

Kilise ‘görüşleriyle’ de özellikle Katolik dünyasından ayrılır. Eşcinselliği hoşgörür, işkence karşıtı açıklamalar yapar ve göçmenlere kucak açar. Martin Luther King, ünlü Vietnam Savaşı karşıtı vaazını bu kilisede verir.

NEW YORK’UN BÂNİSİ

Rockefeller ailesinin emlak yatırımları, Manhattan’daki gökdelenleri ve kilisesiyle birlikte New York üzerindeki etkisi hayli dönüştürücüdür. Sadece Rockefeller Jr. değil aynı zamanda çocukları da New York’a muazzam katkılar yapar. Ailenin servetinin bu şekilde ‘topluma dönüşü’ elbette Rockefeller Jr.’ın vizyonu sayesindedir. Bu şekilde, aileyi uzunca bir süre toplum baskısından kurtarabilmiştir.

Rockefeller Jr.’ın çocuklarının en büyüğü babası ve kendisiyle aynı adı taşıyan John D. Rockefeller III, ailenin ‘lideri’ olarak yetişse de, kardeşlerinden Nelson Rockefeller ve David Rockefeller, medyada çok daha görünürlük kazanır.

Nelson Rockefeller, anne tarafından dedesi gibi siyasete olan merakı sebebiyle aile fertleri tarafından kınansa da, 15 yıl New York Belediye Başkanlığı yaparak, şehrin ‘iş adamları tarafından yönetilmesi’ geleneğine katkıda bulunmuştur (Şimdiki New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg de, Rockefeller gibi zengin bir iş adamı). Nelson, belediye başkanlığından sonra birkaç kez Cumhuriyetçi Parti’den Başkan adaylığı kovalasa da, 1960’ların çalkantılı dönemlerinde parti için fazla ‘ılımlı’ kalır.

BAŞKAN YARDIMCISI ROCKEFELLER

Nihayet aradığı fırsat, ABD Başkanı Richard Nixon’ın istifasıyla karşısına çıkar. Yeni Başkan Ford, Nelson Rockefeller’a yardımcılığını önerir. Ailenin ‘bu kadar şeffaflık bize fazla’ demesine rağmen, Nelson başkan yardımcısı adayı olarak Senato’nun karşısına çıkar.

1960’lardaki öğrenci hareketleri, özgürlük mücadeleleri ve sol aktivizmin sembolik hedeflerinden birisidir Rockefeller ailesi. Senato’da da bunun bilincinde siyasetçiler oturmaktadır. Haliyle bu fırsatı kaçırmazlar ve Nelson Rockefeller’ı bir şartla onaylayacaklarını duyururlar: Bütün ailenin servetini kayda geçirin.

O yıllarda en kötü tahmin bile Rockefeller ailesinin 60 ile 100 milyar dolar arası bir servete sahip olduğu yönündedir ama Nelson, Senato’ya bütün kardeşlerinin ve kuzenlerinin toplam servetinin 3 milyar doların biraz üstünde olduğunu söyler. Kayıtlarda kuşkulanacak bir durum olmadığı görülünce, 1974-1977 yılları arasında Nelson Rockefeller, başkan yardımcılığı yapar. Rockefeller ailesinin servetine dair bu ‘algı’ fısıltı gazetesinin ürünüdür.

KÜRESELLEŞME ÖNCÜSÜ

Ailenin daha ‘akıllı’ bireyi David Rockefeller ise, kendisine yapılan bakanlık önerilerini iki kez reddeder ve siyasete hep ‘uzaktan’ müdahil olmayı seçer. İkinci Dünya Savaşı’na katıldıktan kısa süre sonra başladığı bankacılık kariyerinde, 1961’de Chase Manhattan bankasının CEO’luğuna terfi eden David, küreselleşmeyi ‘en iyi okuyan’ isimlerin başında gelir ve bankasını uluslararası sularda yüzen bir transatlantik hâline getirir.

Bu uğurda David Rockefeller, Amerika içindeki yatırımları önemsemez. Öyle ki, rakip bankalar Chase Manhattan’ı ikiye katlayacaktır. Ancak sonunda ‘kazanan’ yine David’in yönetimi olacaktır. Rockefeller ailesi, bankanın yalnızca yüzde 2,5 hissesine sahip olduğu hâlde, banka hep aileyle anılır. Bu da David’in başarısıdır.

1981’de emekliye ayrılacağı bankacılık serüveninde David Rockefeller, Amerikan kapitalizmine bir kez daha öncülük etmiş ve ABD’yle sorunlar yaşayan diktatörlerle dostluk kurarak, buralara yatırım yapmayı başarmıştır. (Exxon’un eski CEO’su ve şimdiki ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un Rusya’yla ve Putin’le ilişkilerini hatırlayın, Rockefeller ilhamını görebilirsiniz. Erdoğan’ın son New York ziyaretinde Rothschild ailesinden James, Henry Kissinger ve Michael Bloomberg’le görüşmesini de bu çerçeveye oturtabilirsiniz.)

DAVİD ROCKEFELLER VE İKİLİ İLİŞKİLER ÇAĞI

David Rockefeller, kendisi gibi bir ‘iş bitirici’ olan eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’la yakın dosttur. Kissinger da, David gibi gücün ‘ikili ilişkilerde’ olduğunu keşfetmiştir. Hâlen Amerika-Çin ilişkilerinde Henry Kissinger’ın rolü varsa (ki 2010’daki Wikileaks belgelerinde rahatlıkla görülüyor), bu da ‘ikili ilişkiler’ yönteminin başarısıdır.

Ancak bu ikilinin baltayı taşa vurduğu gün, İran Devrimi’nden kısa süre sonra devrik Şah’ın Amerika’da tedavi görmesi için Amerikan yönetimini ikna ettikleri gündür. Şah’ın Amerika’ya gelişiyle, İranlılar Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliğini işgal etmiş ve ABD ile İran arasında bir yıl süren gerilim yaşanmıştır (Amerikan dış politikası bunlardan ders çıkarmamış olsa gerek ki, Arap Baharı sırasındaki performansıyla şaşırtmıştır).

David de, tıpkı babası gibi New York’a imza atmaktan çekinmez. Museum of Modern Arts (MoMA), Rockefeller ailesinin şehre en büyük hediyesidir. Buradaki eserlerin büyük çoğunluğu da Rockefeller ailesinin kişisel sanat koleksiyonlarından oluşur. Hatta Rockefeller ailesi, oturdukları lüks malikaneyi müzeye dönüştürür (Sabancıların Atlı Köşk’ü müze yapması gibi).

Ancak David, Rockefeller gökdelenini Japon Mitsubishi’ye sattığında çok tepki çeker. Amerikan değerlerini önemsemediği ve ‘açgözlü’ olduğu konuşulur.

TARTIŞMALARIN ODAĞINDA BİR HAYAT

Rockefeller markası da, tıpkı diğer Amerikalı kapitalizm sembolü aileler gibi, ‘komplo teorilerinin’ en önemli malzemesi. Nedeni basit: Amerika’da dâhi Rockefeller ailesinin ucu bucağı bilinmiyor. Aile üyelerinin yatırımları bütün dünyada. Nelson Rockefeller örneğinden sonra aile medyatik olmamayı tercih ediyor. David Rockefeller bile aile tarafından ‘fazla ilgi odağı’ olarak görülüyor. Bütün bunlara rağmen David Rockefeller, Bilderberg toplantılarının danışmanı olmaktan geri durmuyor. (Avrasyacıların karşıtı olarak bilinen Atlantikçiler, yani Avrupa ve ABD arasında işbirliğini savunanlar, Bilderberg adıyla yıllık bir toplantı düzenliyor ve dünyanın gidişatını konuşma fırsatı buluyor. Bu toplantılara son yıllarda Türkiye’den AKP Milletvekili Ali Babacan katılıyor.)

Öte yandan bazı aile üyeleri, özellikle 1960’lı yıllardaki sokak hareketlerinde fazlasıyla göz önünde oldukları için soyadlarını bile değiştirmiş. Rockefeller ailesinin üyesi olarak büyümek de, sanıldığı kadar kolay değil. Bazı zamanlar olmuş ki, korumasız parka bile gidememiş çocuklar… (Bazı aile üyeleri bunu açık hapishanede yaşamaya benzetiyor. Devletlerle iş yapmak kazançlı olduğu kadar tehlikelidir de.)

Rockefeller ailesinin dünyayı yönetip yönetmediğinin bir önemi yok. Ciddi anlamda bir serveti ve bu servetin yanında kişisel ilişkilerle bir asırdan uzunca süredir ördükleri bir ‘gücü’ elinde tutuyor aile. Rönesans sonrası Avrupa’da politik ve ekonomik dünyaya yön veren zengin prensler ve soyluların Amerikan dünyasındaki karşılığı bu. Üstelik ülkede Rockefeller ailesi gibi çok sayıda ‘güç merkezi’ var.

Son olarak, 19. yüzyılın sonunda petrolün ekonomiye yaptığı etkinin bir benzerini, şimdilerde bilgi teknolojilerinin (Facebook, Google, Apple vs.) yapmakta olduğunu hatırlatalım. Parayı takip etmek yetmiyor, paranın kaynağını da görmelisiniz…

[Kemal Ay] 24.3.2017 [TR724]

Yargıdaki paralel yapılanma (2) [Mehmet Yıldız]

Hatırlarsınız, Ocak ayının ortalarında Ankara Adliyesi Başsavcısı Harun Kodalak sürpriz bir şekilde kızağa çekilmiş, yerine Erdoğan’ın hapis yattığı dönemde Pınarhisar cezaevi savcılığı yapan Yüksel Kocaman Başsavcı olarak atanmıştı.

Bu atamanın üzerinden iki ay geçtikten sonra Ankara Adliyesi yeni bir atama depremiyle sarsıldı. Darbe soruşturmalarının başındaki Başsavcı vekili Necip Cem İşçimen, KPSS soruşturmalarını yürüten savcı Yücel Erkman, memur soruşturmalarını yürüten savcı Hakan Pektaş görevlerinden alınarak pasif görevlere atandılar.

NEDEN PASİFİZE EDİLDİLER?

Medyada bu savcıların pasifize edilmesi hakkında değişik görüşler ileri sürüldü. Örneğin, Cumhuriyet’ten Alican Uludağ, Adalet Bakanlığı’nın Anayasal Büro’yu kontrol etmek isteğinin, başsavcı vekili Necip Cem İşçimen’in bakanlıktan gelen bazı isteklere direndiğinin konuşulduğunu, KPSS’nin dışında 30’a yakın sınava ilişkin kopya soruşturması yürüten savcı Yücel Erkman’ın alınmasının nedeninin ise üst düzey bir bürokratın birinci derecede yakınını KPSS’de şüpheli yapmasının iddia edildiğini yazdı.

Yine, İşçimen’in darbe iddianamesine AKP’yi rahatsız eden, Hakan Fidan’ın Genelkurmay Başkanı ile darbeden hemen önceki görüşmesi gibi, bilgi ve belgeleri eklemesinin görevden alınmasına sebep olduğu da yazıldı.

Peki gerçekten bu 3 savcı, sadece bazı uygulamalarının AKP’yi ve Erdoğan’ı rahatsız etmesi nedeniyle mi pasifize edildi? Oysa, İşçimen darbe teşebbüsü gecesi televizyon canlı yayınına bağlanmış, darbeciler hakkında derhal soruşturma başlattığını söylemişti. Bu nedenle AKP’liler için bir kahramandı! Olayın arka planında başka şeyler olmalıydı…

YARGIDAKİ GRUPLAR ARASI KAVGALAR

Bu 3 kritik savcının görevden alınmasının gerisindeki nedenleri anlamak için, yargıdaki yapılanmaların ve bu 3 savcının yerine atananların irtibatlı olduğu grupların bilinmesi gerekiyor.

Yargıda Cemaate yakınlık iddiasıyla yapılan tasfiyeler yüzünden oluşan boşluğun, yeni ‘paralel’ yapılar tarafından doldurulmaya çalışıldığı, dışarda pek bilinmese de, yargı camiasında bilinen bir gerçek. AKP, yargıyı kontrol etmek için kendisine fikir olarak en yakın “muhafazakar” grupları kullanmaktadır. Bu yapılar, “Hakyol”, “İlim Yayma Cemiyeti” ve “Milli Görüş” gibi gruplardan oluşmaktadır. “İslamcı” ortak paydada buluşan bu yapıların birbirlerinden bazı farklı yönleri bulunmakla birlikte, yargı camiasında tümüne birden “Hakyolcular” denilmektedir.

Hakyolcular, AKP güdümündeki yargının temel taşıdır. Bu yapı mensupları yargıda çoğunluğa sahip olmadıkları için AKP, 2014 HSYK seçimleri öncesi Cemaat’le mücadele için seküler ulusalcı ve muhafazakar milliyetçi gruplarla ittifak kurmak (bu ittifak, Yargıda Birlik Platformunu/Derneğini kurmuştur) zorunda kalmış, belli sayıda HSYK üyelik koltuğunu bu gruplara, istemeyerek de olsa vermiştir.

Yargıdaki yüksek mahkeme üyelikleri, başsavcılıklar, ağır ceza mahkemesi başkanlıkları, terör savcılıkları, sulh ceza hakimlikleri gibi önemli görevlere atamalarda öncelikli olarak “Hakyolcular” tercih edilmiştir. Hakyolcuların kıdem ve sayı olarak yetmediği yerlerde, bu tür görevlere ulusalcı veya milliyetçilerin de atanması söz konusu olmuştur.

ÖZEL SEÇİM SULH CEZA HÂKİMLİKLERİ

Buna en çarpıcı örnek sulh ceza hakimlikleri atamalarıdır. 4 binden fazla yargı mensubunun meslekten ihraç edildiğini biliyoruz. Venedik Komisyonu raporundan öğreniyoruz ki Türkiye’deki 719 sulh ceza hakiminden sadece biri ihraç olmuş. Yargının üçte birini tasfiye ederken proje mahkemelerden sadece 1 tane hakime dokunulmuş. Demek ki iktidar buralara atama yaparken nokta atışı yapmış.

Ankara adliyesinde yayılan söylentilere bakılırsa, pasif görevlere atanan Necip Cem İşçimen ve Yücel Erkman sol; Hakan Pektaş ise milliyetçi gelenekten geliyorlarmış. Bu savcılar, bugüne kadar Cemaat’le mücadelede canla başla çalışmış olmalarına rağmen AKP’nin tam güvendiği “Hakyol” yapılanmasına mensup değillermiş. Bu yüzden devredışı bırakılmışlar. Bu söylentiler doğru ise başta HSYK’daki koalisyonun çatlaması olmak üzere yargıda yeni kavgaların çıkması kaçınılmaz demektir.

Peki, pasifize edilen bu 3 savcının yerine atanan isimler kimler? Ergün Şahin, Ali Kuşçuoğlu, Mehmet Odabaşı. Yeni atanan bu 3 savcının ortak özelliği, “Hakyolcu” olmalarıymış. Öyle midir, değil midir bilinmez ama bilinen Ergün Şahin ve Ali Kuşçuoğlu’nun İmam Hatip Lisesi mezunu olduğu, Özellikle Ergün Şahin’in, AKP’nin çok güvendiği bir isim olduğu kulislerde konuşulanlar arasında.

Açıkça görüldüğü gibi ‘AKP’nin Yargıdaki Paralel Yapılanması’, geçmişte insan kaynağı yetersizliği nedeniyle ittifak kurduğu solcu ve milliyetçilere verdiği koltukları bir bir geri alarak Hakyolculara teslim ediyor.

YENİ CADI AVLARI KAPIDA

Zira, son dönemde çok büyük suçlar işleyen Erdoğan ve bürokratları aleyhine yargının yeni bir hamle yapması istenmiyor. Diğer yandan önümüzdeki dönemde, başta Kemalistler olmak üzere iktidara biat etmeyen kim varsa, Cemaat’e yapılan cadı avının aynısına maruz kalacağı bekleniyor. Erdoğan iktidarın hedefi, yeni başlatacağı bu cadı avında, kendisine tam anlamıyla biat edecek kadronun oluşturulmaktır.

Sonuç olarak, 16 Nisan Anayasa değişikliği referandumunda ‘evet’ çıkması halinde HSYK’yı Erdoğan’a teslim eden hükümlerin hemen yürürlüğe gireceği biliniyor. Erdoğan iktidarının bu günlerde yargıda tasfiyeye başladığı solcu ve milliyetçileri tamamen pasifize edeceği,  önümüzdeki günlerde de artık misyonunu tamamladığı görülen Yargıda Birlik Platformunun dağılacağı söylenebilir.

[Mehmet Yıldız] 24.3.2017 [TR724]

1 hain, 1 şehit, 1 kahraman bulundu mu? Hikâye tamam… [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz gecesinin bazı nirengi noktaları var. Bu noktalar içerisinde önemli semboller, trajediler ve bir o kadar da gizemli olaylar mevcut. Gölbaşı’ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda (ÖKK) yaşananlar bunlardan biri. Önemi biraz da hükümet ve askeri kaynakların, “Özel Kuvvetler düşseydi darbe başarılı olurdu. Darbeciler orada yenildi” tespitinde yatıyor.

Şehit Astsubay Ömer Halisdemir, 15 Temmuz direnişinin en önemli sembolü. Şahadeti de o gecenin trajik hadiselerinden bir tanesi. ÖKK Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı’nın “15 Temmuz kahramanı” ilan edilmesi de ÖKK’yı hain darbe girişiminin merkezine oturtuyor. Gel görelim orada yaşananlar, o geceyi bir o kadar da gizemli hale getiriyor.

Aksakallı Paşa’nın, Şehit Halisdemir davasına bakan Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği ifade, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin bu sis bulutunu dağıtmadı. Kendisine, tr724 olarak iki bölüm halinde 33 soru yönelttik. Gelinen noktada bir ara toplam yapacak olursak elimizde her yönüyle karmaşık, tuhaf bir baskın var.

SEMİH TERZİ ÖKK’YA NEDEN VE NASIL GELEBİLDİ?

Önce belki bu ‘baskın’ ifadesinden başlamak gerek. Neden? Çünkü ÖKK Karargâhı’nı bastığı ifade edilen ÖKK 1. Tugay Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi gerçekten oraya baskına mı geldi yoksa ‘devir-teslim’ için özellikle mi getirtildi? Terzi istenirse Diyarbakır’da tutulabilirdi.

Olaylar şöyle gelişiyor. Terzi, öğlen saatlerinde Aksakallı’yı arayıp babasının rahatsızlığı nedeniyle Ankara’ya gelmek için izin istiyor. Komutan, kendisine izin verip ÖKK’nın bir kurye uçağını göndereceğini söylüyor. Fakat akşama kadar böyle bir uçak gitmiyor. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, akşam 17.30 sularında darbe ihtimalinden şüphelenip uçuş yasağı emri yayınlıyor. 19.30’da bu emir ÖKK Etimesgut Hava Alay Komutanlığı’na ulaşıyor. Bu nedenle Diyarbakır’a uçuşu 1 hafta önceden programlanan ve o gün Semih Terzi’nin de bineceği bilinen CASA uçağının kalkışı durduruluyor. Fakat ne hikmetse 20.50’de yeni bir emirle bu uçağın kalkışı talimatı veriliyor. Yasağa rağmen bu kararı veren kişi, Zekai Paşa’nın en önemli adamlarından Hava Alay Komutanı Albay Ümit Tatan. Hatta o gece görev yapan sanık pilotlar, Tatan’ın ısrarla bu kalkışı istediğini ve yakından takip ettiğini öne sürüyor. İddialar, Tatan’ın bu emri Aksakallı’nın talimatıyla verdiği yönünde.

Bu şimdilik sadece bir iddia olarak dursa bile kesin olan şu ki ÖKK Komutanı Aksakallı, saat 22.50 civarında darbecilerin kendisini görevden alıp yerine Semih Terzi’yi getirdiğini haber alıyor. Bu sırada CASA uçağı daha Diyarbakır’a iniş yapmamış. Uçağı gönderen Alay Komutanı Tatan da henüz darbecilerce derdest edilmemiş. İsteseler CASA’yı oraya indirmeyebilirler. Ama nedendir bilinmez, hiç böyle bir girişimde bulunmuyorlar.

BAŞBAKAN ‘DARBE’ OLDUĞUNU AÇIKLADIĞI HÂLDE…

Başbakan Binali Yıldırım 23.02’de NTV canlı yayınına bağlanıp bunun bir darbe girişimi olabileceğini açıklıyor. Uçak hala Diyarbakır’a inmiş değil. Bu arada Tatan, darbecilerce derdest edilirken Zekai Aksakallı da evinde telefon trafiği yürütüyor.

Bütün bunlara rağmen Terzi ile birlikte ÖKK 12. Tabur Komutanlığı’ndan 28 personeli alan uçak, saat 23.59’da Diyarbakır’dan havalanıyor. Yaklaşık 1,5 saat sonra Cumhurbaşkanı televizyondan halkı sokaklara çağırıyor. Uçak halen havada. 45 dakika sonra Terzi, ÖKK Etimesgut Hava Alay Komutanlığı’na iniş yapıyor. Hiç bir engel yok. Terzi’yi karşılayan alay komutan yardımcısı Ahmet Balaban, kendisine hiç bir şekilde uçağın indirilmemesi, Terzi’nin darbeci olduğu, ona karşı önlem alınması veya en azından Gölbaşı’na hareketinin durdurulması yönünde bilgi gelmediğini söylüyor. Şu ana kadar bunun aksini ispat eden bir delil ortaya konmuş değil.

HALİSDEMİR’İ 8 DEFA ARAYIP TERZİ’Yİ ÖLDÜRMEYE İKNA ETMİŞ

Sıra, oradan Gölbaşı’na helikopterle geçecek 14 kişinin seçilmesine geliyor. Terzi’nin yanında iki numaralı isim olan 12. Tabur Komutanı Binbaşı Fatih Şahin, bu görevi Yüzbaşı Ahmet Kemal Yılmaz’a veriyor. Yılmaz, 14 kişiyi seçip kendisi Etimesgut’ta kalıyor. Helikopter kısa sürede kalkıp gece 02.14’te yine hiç bir engelle karşılaşmadan Gölbaşı Oğulbey Kışlası’na iniyor. Kendisini orada bir grup ÖKK personeli karşılayıp “Hoş geldiniz” diyor. Burada da hiçbir olağanüstülük yok. Fakat Terzi ve beraberindekiler karargâh binasına yürürken, 02.16’da arkasındaki ağaçlık bölgeden açılan ateş sonucu ağır yaralanıyor. Onu vuran kişi, Astsubay Ömer Halisdemir. Aksakallı Paşa, ifadesinde, “Ömer’i 8 defa arayıp ‘Semih Terzi hain, onu öldür’ emri verdim” diyor. Yani adeta Halisdemir’i kuruyor, bu göreve kilitliyor.

Sonra Terzi’nin yanındakiler, ağaçların arasına kaçan Halisdemir’e ateş ediyor ve vuruyor. Ama ölmüyor. Terzi ile birlikte Diyarbakır’dan gelen ve Yüzbaşı Yılmaz’ın özellikle seçtiği 7 kişiden biri olan Üsteğmen Mihrali Atmaca, hayatta olduğunu bile bile ve yanındakilerin uyarısına rağmen bilerek-isteyerek 2 el daha ateş edip Halisdemir’i şehit ediyor. Bu arada Aksakallı, Halisdemir hariç Oğulbey’e bütün emirleri 14 personeli seçip Etimesgut’ta kalmayı tercih eden Yüzbaşı Yılmaz üzerinden iletiyor.

Sabah 10.00 sularında karargâha gelen Komutan, hem yerde cansız yatan Halisdemir’i alnından öpüyor hem de daha sonra Mihrali Atmaca’ya  “Aslanım, eline sağlık” diyor. Yani hem Terzi’yi vuranı hem de Terzi’yi vuranı vuranı tebrik ediyor. Sonrasında da hep Atmaca’ya sahip çıkıyor.

Bu arada Etimesgut’ta Yüzbaşı Yılmaz’ın seçip helikoptere verdiği 14 kişiden 13’ü o gece saf değiştirip darbecileri tutukluyor. Daha sonra Korgeneral Aksakallı’nın talimatıyla hazırlanan teftiş raporunda da bu 13 isim, ‘darbeyi önleyen personel’ olarak övülüyor.

EMİR-KOMUTA ZİNCİRİNİ KİM, NİYE BOZDU?

Denilebilir ki, diğer ifadelerle de birleştirildiğinde Semih Terzi, büyük ihtimalle darbenin emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleştiği bilgisiyle hareket ediyordu. Zekai Aksakallı’nın da bu zincire dahil olduğunu sanıyordu. Gölbaşı’na da aslında çatışmaya gitmiyor. Bu nedenle ekibini özel olarak seçmiyor. Oğulbey’e kadar hiçbir engelle karşılaşmadan gitmesi bu yüzden onun açısından şaşırtıcı değil. Fakat bizim gibi sonradan gelişen hadiselere ve olayın geldiği noktaya bakarak 15 Temmuz’u analiz etmeye çalışanlar için en şaşırtıcı detaylarından biri.

Adeta oraya özel olarak getirtiliyor. Kendisi ise bunun planın gereği olduğunu düşünüyor. Muhtemelen sırtından yediği kurşunlarla yerde can çekişirken son düşündüğü şey, “Beni kim tuzağa düşürdü?” idi. Tıpkı Marmaris’e Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı almaya giden ekibin başındaki Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş’in, “Tuzağa düşürüldük. Bizi kim harcadı?” diye sorması gibi.

Netice itibariyle artık Gölbaşı ÖKK karargahında öldürülerek durdurulmuş bir ‘hain darbeci’, bir ‘kahraman şehit’, bir ’15 Temmuz kahramanı paşa’ ve ÖKK’yı aslanlar gibi savunan bir ‘kahramanlık hikayesi’ vardır elimizde. Maksat hasıl olmuştur…

[Ahmet Dönmez] 24.3.2017 [TR724]

Hırsızdan satılık şirket! [Semih Ardıç]

Anayasa ve kanunlara aykırı biçimde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen şirket, okul, yurt, otel, zeytinlik ve gayrimenkul satışa çıkarıldı. En son söyleyeceğimi başta ifade edeyim: Bin 289 şirket, sahip ya da ortakları hakkında katiyet kazanmış mahkeme kararı olmadığı halde satılamaz. Hiçbirine ‘müsadere’ hükümleri tatbik edilemez. Böyle bir işleme imza atan, tavassut eden her kişi suça iştirak etmiş olur.

Bu şirketleri mahkemeler bitene dek emaneten devraldıklarını söyleyen Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli, leş kargalarının lobi faaliyetine boyun eğerse yarın hukuk ikame olduğunda mahkemelerde bunun hesabı evvela ona tevcih olunacaktır. Zira mesul bakan o.

Canikli geçen haftaki sözlerini de unutmasın. Aynen şöyle konuşmuştu: “Bu şirketler üzerinden para aktarıldığı, onların paralarını akladığı, finansal destek sağladığı şeklinde bir durum ortaya çıkarsa, böyle bir karar olursa, o zaman müsadere kararı verilecek ve devlete geçecek. Ondan sonra devlet de bunları satacak ya da en azından teorik olarak ortada olan bir şey var, yine önümüzde masada duruyor. Teorik olarak ikinci bir karar olabilir. Birisi müsadere kararıyla suçlu bulur, ikincisi de suçsuz bulur mahkeme… Yani bu şirketler üzerinden bir terör örgütüne para aktarıldığına yönelik bir tespit bulunamazsa o zaman da sahiplerine iade edilir.” Türkiye’nin hal-i pür melalini ele veren sözler bunlar.

HİÇBİR ŞİRKET SAHİBİ HAKKINDA SUÇ DELİLİ YOK

Esasında Canikli’nin her cümlesi Boydak, Koza İpek, Alfemo, Kavuklar, Süvari, Dumankaya, Naksan, Kaynak Holding ve Zaman Gazetesi (Feza Gazetecilik) gibi faaliyet gösterdiği sektörde parmakla gösterilen şirketlerin nasıl gasp edildiğinin itirafı. Hiçbiri hakkında suça karıştıklarına ya da terör örgütüne malî destek sağladıklarına dâir delil yok. Canikli’nin son cümlesi tek başına Türkiye’deki hukuk garabetini ispat edecek kadar ciddi bir itirafıdır. Böyle bir tespit yoksa TMSF’nin o şirketlerde ne işi var? Şirketlerin günden güne içinin boşaltılması yetmezmiş gibi şimdi satışa çıkarmak neyin nesi? Hülagü’nun çocukları, yangından mal mı kaçırıyorsunuz?

Terör örgütüne para aktardığı dahi tespit edilmemiş şirketler bir savcının talebi, taşları 17/25 Aralık 2013 Yolsuzluk Soruşturması’ndan sonra döşenen Sulh Ceza Hâkimlikleri’nden birinin tensibi ile TMSF’ye devredildi. Hukuk trajedisine Barolar Birliği ve iş âlemi sessiz kaldı. Hadd-i zatında ‘Allah’ın lütfu’ diye niteledikleri 15 Temmuz 2016 darbe tiyatrosu olmasa proje mahkemelerden bu kararları bile çıkaramayacaklardı.

ANAYASA’NIN 38. MADDESİ ÇİĞNENDİ

Anayasa’nın 38. Maddesi alenen ihlal edildi. “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” Bu maddeye riayet edilseydi 50 bine yakın insan aylardır hapishanede tevkif edilemezdi. Türkiye’nin medar-ı iftiharı holdingler gaspedilemez, onların sahiplerine de şaki muamelesi yapılamazdı.

Bütün bu hukuk cinayetlerinin bahanesi olan ‘terör örgütü’ iftirasına gelince… Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP), Hizmet Hareketi için sarfettiği terör örgütü ithamı asrın en ağır iftirasıdır. 50 bine yakın insanı tevkif ederken ne bir silah ne de tek kuruş kara para bulabildiler. Alman istihbaratı BND’nin başkanından ABD İstihbarat Komitesi’nin başkanına kadar dünyada uçan kuştan haberi olan otoritelerin de ifade etmeye başladığı gibi “cemaat terör örgütü değildir ve 15 Temmuz’la irtibatı yoktur.”

MAHKEME NETİCELENE DEK ŞİRKETLERİ MUHAFAZA ETMEK MECBURİYETİNDESİNİZ

Pastaneden holdinge kadar binden fazla şirket, 65 milyar TL’ye tekabül eden varlık sadece Hizmet Hareketi ile olan gönül bağı sebebiyle gasp edildi. Canikli’nin dikkat çektiği gibi mahkemeler bitene kadar kuruşu kuruşuna muhafaza edilmeleri şart. Saray ve Hülagü’lerinin öfkesini celb etmemek için bunları satmak milyarlarca dolarlık tazminatı ödemeyi göze almak demektir.

Anayasa ‘genel müsadere’yi yasakladığı halde suçlu olduğu katiyet kazanmayan insanların banka hesaplarına, tapularına, evlerine ve arabalarına el koymak başlı başına zulümdür, hırsızlıktır. Bugüne kadar Türkiye’de PKK, DHKP-C ve TİKKO gibi tescilli terör örgütleri ile irtibatı tespit edilen kaç gerçek ya da tüzel kişi hakkında genel müsadere yapıldı? Eline oyuncak tabanca almamış insanlara terörist, onların şirketlerine de terör örgütü finansörü iftirası tutmadı, tutmayacak. Devr-i istibdat hâk ile yeksan olduğunda bunların hesabı tek tek sorulacaktır…

MÜLKİYET SAHİPLERİNDE, DEVİR MÜMKÜN DEĞİL

Bahis mevzuu olan şirketlerin yönetim hakkı, Anayasa’nın 38. Maddesi bin kere ihlal edilerek TMSF’ye devredildi. Bir başka ifade ile mülkiyet hâlâ esas sahiplerine ait. Satış işlemi yapılsa bile bu şirketlerin devredilmesi mümkün değil. Şirketlerin hisselerinin devir ya da satış yolu ile 3. şahıslara geçmesini şirketlere ait masa, sandalye, bilgisayar ve makine gibi sabit sermayeyi gaspetmekle karıştırıyorlar. İkinci şıkka giren gaspların hesabı da sorulacaktır sorulmasına da şirketlerin satış kararı, hırsızın ondan bundan gaspettiği malları şehir meydanında açık artırma ile satmasına benziyor.

Herşeye rağmen bu şirketleri alanlar olursa onların da başı dertten kurtulamayacak. Tazminat davaları onlara da rücu edilecek. Mülkiyet hakkı gibi en temel insan hakkını ihlal eden Rus lider Vladimir Putin de olsanız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kestiği 50 milyar doları ödüyorsunuz. Bin 289 şirketi yangından mal kaçırır gibi AKP’ye yakın isimlere satmak suretiyle sermayeyi AKP’lileştirmek isteyenler kendi menfaatleri mucibince YUKOS davasına tekrar bakmalı.

AĞLAYANIN MALI GÜLENE HAYRETMEZ Kİ!

Siyasetin ikiyüzlü simsarlarını ikna etmek kolay değil. Siyaset uğruna işlenen zulümleri gördükçe ümidimiz azalıyor. Diğer taraftan, “Ağlayanın malı gülene hayretmez” sözünün hâlâ gönüllerde yaşadığına dâir inancımı muhafaza ediyorum. Hissiyatım ne derece makes bulur bilmiyorum. Amma velâkin icra müdürlüklerinde satılan malları bile almaktan imtina eden insanımız keyfî olarak el konulan şirketleri devralmayı da içine sindiremeyecektir. TMSF de bunun farkında. Canikli’ye kalsa o da beklemekten yana.

İdareye bakan veçhesi ile Anayasa’nın 38. Maddesi’nde geçen hükümleri tekrar madde madde sıralayayım…

Bu maddenin ilk hükmüne yukarıda yer vermiştim. Burada ‘hiç kimsenin daha evvel kanunda suç olarak tanımlanmamış (burs vermek, Bank Asya’ya para yatırmak, çocuğunu Hizmet Hareketi’ne ait bir okula kaydettirmek…) bir fiilden dolayı cezalandırılamayacağı’ belirtiliyor.

Devam ediyorum Anayasa 38’e:

“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.”

“Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.”

“Ceza sorumluluğu şahsîdir.”

“Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.”

“İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz.”

YED-İ EMİNLİĞİN HAKKINI VERİN!

İdarede AKP var ve 15 Temmuz bahanesi ile yapılan gözaltı, tevkif, şirketlere el koyma gibi işlemlerin altında AKP’nin imzası yer alıyor.

Türkiye’de tarihin en vahşi yağmasına ‘satış’ ismi verilmesi hakikati değiştirmez. Kanununda hiçbir şekilde böyle bir yetki ve hak verilmemiş TMSF, Anadolu insanının alın terinin ve göz nurunun mücessem hali olan şirketleri satamaz. Satmamalıdır. O şirketler öyle ya da böyle şu anda yed-i eminde. Mahkeme neticesi ilam edilmeden bir cıvata bile dışarı çıkarılamaz.

TMSF Başkanı Şakir Ercan Gül, Saray’ın baskısına boyun eğip kanunu çiğnemeyi göze alırsa ‘kendisine emanet edilen malları satan başkan’ olarak tarihe geçer.

[Semih Ardıç] 24.3.2017 [TR724]

AK Parti’de büyük operasyon yolda [Erhan Başyurt]

Türkiye siyasal tarihinin en önemli referandumu 16 Nisan’da gerçekleşecek.

Dikkat çekici şekilde, AK Partili birçok etkin isim ‘evet’ kampanyasında boy göstermiyor.

Geri planda kalmanın 3 temel nedeni öne çıkıyor.

***

Birincisi, başkanlık sistemi parti içinde istişare edilerek hazırlanmadı. Birçok maddesinden, ‘Tek Adam’ yetkilerinin fazlalığından gayrı memnunlar.

İkincisi, uzun süredir ‘Reisçi’ ekip tarafından bilinçli şekilde pasifleştirildiler. Şimdi de onlar yükü sırtlanmak istemiyorlar. Kampanyaya destek vermek isteyeni de, teşkilatlar engelliyor.

Üçüncüsü, tasfiye edilen kurucuların önemli bir kısmı ‘muhalif’ olarak görülüyor ve alternatif parti arayışında olmakla suçlanıyor. Bir kısmı da ‘terör örgütüyle ilintili’ olmakla suçlanıyor.

***

AK Parti’de 16 Nisan sonrası çok ciddi bir hesaplaşma yolda.

‘Evet’ çıkarsa, Erdoğan partinin genel başkanı olacak.

‘Muhalif’ ya da ‘ilintili’ görülen tüm isimlere operasyon yapılarak, partiden ve aktif görevden uzaklaştırılacaklar.

Büyükşehir belediye başkanları, milletvekilleri ve parti teşkilatlarından yaygın tutuklamalar olursa sürpriz olmayacak.

***

‘Hayır’ çıkarsa da durum farklı olmayacak.

Bu kez de ‘sandıkta kaybın sebebi olmakla’ suçlanacaklar ve tasfiye edilip, operasyonlara maruz kalacaklar.

Belki operasyonun kapsamı daralacak o kadar…

AK Parti’de tasfiyeyi daraltacak ve operasyonu erteletecek tek gelişme, ‘hayır’ sonrası belki bir erken seçim kararı olabilir.

***

15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu Başkanı AK Partili Reşat Petek’in ‘Darbenin siyasi ayağına ulaşamadık’ sözleri gerçeği yansıtmıyor.

Ellerinde uydurma ByLock listeleri, MİT fişlemeleri ve binlerce ihbar var.

Vekillerin Meclis’te referanduma firesiz destek vermeleri ve sonrasında da kampanya boyunca çatlak oluşmasın diye operasyon şimdilik ertelendi.

***

CHP’den danışmanlara ulaşılıp da AK Parti’den isimlere ulaşılamamış olması akla da mantığa da aykırı.

MHP lideri Devlet Bahçeli, “Biz partimizdekileri ayıkladık, AK Parti’de kendisi tespit edip yapmalı” sözlerini boşuna söylemedi.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “ByLock kullanan AK Partililer açıklansın” çıkışı da temelsiz değil.

***

AK Partili iki bakan ve yüzlerce vekilin ByLock kullandıkları medyaya sızdı.

Vatandaşa hukuksuzca tutuklama gerekçesi yapılan bir suçlamanın, AK Parti’de muhalifleri yok etmek için de kullanılmayacağını düşünmek saflık olur.

İçişleri eski Bakanı Efkan Ala’nın, Yalçın Akdoğan’ın, Mahir Ünal’ın bile kızağa çekildiği AK Parti’de, farklı düşünenlerin tasfiye edilmemesini beklemek ham hayal.

***

AKTroller bir süredir bazı aktif belediye başkanları ve eski bakanları dillerine dolamış durumdalar. Operasyonlara psikolojik zemin hazırlıyorlar.

Eski bakanların şikâyetleri üzerine Başbakan Binali Yıldırım, ‘AKTrollere söz geçiremiyoruz’ diyerek topu taca atmış!

16 Nisan’da sonuç ne olursa olsun, ‘siyasi temizlik’ operasyonu ‘Tek Adam’ partisi içinde kaçınılmaz…

Hedefteki isimler de yaşanacakların farkında ancak ‘kurbanlık koyun’ gibi sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar.

***

Melih Gökçek’in çırpınmaları, ABD’den gazetecileri getirmesi, iftira kampanyasına hız vermesi, İbrahim Kalın’ı ‘trol hesabı’ üzerinden hedef göstermeye kalkışması, Arınç’a saldırması,  “15 Temmuz’da ilk ben konuştum, Cumhurbaşkanı Erdoğan dördüncü sırada televizyona çıktı” açıklaması bu panikten kaynaklanıyor.

Ancak tüm bu çabaları beyhude. Sadece daha fazla çamura batmasına yarıyor.

Arınç’ın cevaben dediği gibi ‘altını pisletmiş’ durumda…

***

‘Tek Adam’ın ‘Tek Parti’de tam hâkim olması, parti içi tüm muhalifleri yok edip, tamamen kendisine sadık isimleri göreve getirmesi eşyanın tabiatının gereği…

‘Tek Adam’ın ‘Tek Parti’de tam hâkimiyet sağlaması, MHP ve HDP’nin yüzde 10 barajının altına itilmesi, CHP’nin bitirilmesi yeni sistemin kaçınılmaz sonucu.

‘Tek Adam’ yönetimleri bağımsız medyaya nasıl tahammül göstermiyorsa, parti içi demokrasiye de, siyasi muhaliflere de tahammül göstermez.

***

Esed’in Suriyesi, Saddam’ın Irak’ı, Kaddafi’nin Libyası ne kadar özgür idiyse, kurulacak ‘Tek Adam’ sisteminde de Türk halkı ancak o kadar özgür olabilir, Türk medyası ve siyaseti de ancak o kadar özgür olacaktır.

Hedef, ‘Tek Adam’ın kontrol ettiği koca ülkede, ‘Tek Parti’nin tek liste seçime girmesi ve ülkenin ‘Tek Ses’ olması olacaktır. İstikrar bahanesiyle koca ülkeyi kaosa sürükleyecekler…

16 Nisan sonrası AK Parti ne zafer sevincini ne de hezimetin hüznünü yaşamaya fırsat bulamayacak.

Dudak ısırtacak gelişmeleri, saç baş yolduracak “Keşke zamanında demokrasiyi tahrip etmelerini önlemeye çalışsaydık, hukuksuzluklar ve zulümlere destek olmasaydık” şeklindeki faidesiz ahu figanları birlikte yaşayıp duyacağız.

[Erhan Başyurt] 24.3.2017 [TR724]