Allah’ın yardımı ne zaman? [Ali Demirel]

Mekke’de her biri birbirinden çetin, imtihan dolu günler yaşanıyordu. O günlerde şöyle bir ayet iniyordu:

- Mü’minler sadece “İman ettik!” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler? Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir. (Ankebût Sûresi, 29/1-3)

Demek ki, geleceğin sürpriz sıkıntılarını göğüsleyebilmek için sadece Allah ve Resulü’ne iman etmek yetmiyordu. Elbette iman, çok önemli bir meseleydi ama imanın da kendi içinde dereceleri vardı ve bu yolun yolcusu olan bir mümin için hedef, imanda kemal noktayı yakalamaktı.

Allah’ın yardımı yakındır

Bir de işin imtihan boyutu vardı. Kendisi bildiği halde Allah (c.c.), hangi kulunun nasıl bir “er oğlu er” olduğunu herkese gösterme adına onu çok değişik imtihanlara tabi tutacak ve böylelikle onu, “has kulum” diyerek dünya-âleme de tanıtacaktı.

Onun için O (c.c.), kimseyi kendi haline bırakmayacağını ilan ediyor, kendi yolunun yolcuları ile başka gemiye rüzgar taşıyanları mutlaka ayıracağını söylüyordu.

Öte yandan ne Cennet ucuz, ne de Cehennem lüzumsuzdu. Rıza gibi büyük bir kazanca talip olanların ödeyeceği bedel, hedefi küçük olanlara nispetle daha farklıydı. Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu talep etmenin bir bedeli vardı şüphesiz. Bunun için alın teri dökmek, sabır ve sebat imtihanlarından geçmek ve dehrin ciğersûz hâdiseleri içinde pişip kıvama ermek gerekiyordu. Zaten Allah da (c.c.) bunu anlatıyordu:

- Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır. (Bakara Sûresi, 2/214)

Dünya rahat yeri değil!

Sıklıkla örnekleri verilen peygamber hayatları, bu imtihanların örnekleriyle doluydu. Bilhassa ilk yıllarda hemen her gün bir kıssadan bahsediliyor ve “Sizler de bu günlere hazır olun!” mesajı veriliyordu.

Dünya ve âhiret adına belli başlı kazanımları elde etmeyi hedefleyenler için Allah, sa’ye sarılıp alın teri dökmeyi bir eşik olarak koymuştur. Zaten atâlet ve gevşeklikle elde edilecek bir hayır yoktur. İşlemeyen demirin pas tutması doğaldır. Öteden beri canlılığını muhafaza edip pırıl pırıl ışıldayanlar, hep işleyen demirlerdir.

Hem dünya, rahat yeri değil hizmet etme zemini olarak yaratılmıştır. Mükafat yurdunun âhiret olduğunda hiç şüphe yoktur. Âyetlerden de anlaşılacağı üzere dünya rahat yeri olsaydı, Allah’ın en seçkin kulları olan peygamberler bu dünyada rahat yüzü görürdü.

Sabahın aydınlık fecri çok yakın

Evet, müminleri gelecekte güzel günler bekliyordu. Ama bunun için gün, armudun sapını üzümün çöpünü hesap etmeden ve doyma bilmeyen bir iştiha ile koşma günüydü.

Sabahın aydınlık fecri çok yakındı. Ufukta bahar vardı ve doğmak üzereydi. Şafağa selâm duran günler bahar solukluyordu ama bu günlerin doğumu için bir Ebû Bekir, bir Hatice olmak gerekiyordu. Dün sökün etmiş her yeni şafak, hep böylesine sağlam bir duruşa sahip olanların omuzlarında bayraklaşmıştı.

Bugün de öyle olacaktı. Böyle bir iman yakalandıktan sonra dünya bomba olup patlasa ne ehemmiyeti vardı ki!

BİR SORU BİR CEVAP

Zor günlerde yeise düşmemek için neler yapılmalı?

Bu soruyu bize Barış Bey sormuş:

Her şeyden önce kendisini insanlığın ihyasına adamış adanmış bir ruhun hayatında ümitsizliğe, karamsarlığa yer yoktur. Bize düşen üzerimize düşeni yaptıktan sonra her zaman derin bir teslimiyet duygusuyla Hakk’ın takdir ve teveccühlerini aktif bir sabır içinde beklemektir.

Şu hususları bir kere daha hatırlayalım isterseniz:

Bazen bu yolun yolcuları, kendi güç, kuvvet ve kabiliyetlerini her şey sayıp onlara güvenme gafletine düşeceklerinden veya düşme durumunda bulunduklarından Cenâb-ı Hak onları şirke düşmekten koruma adına her isteyip dilediklerini hemen vermez ve onların yüzlerini tevhide çevirir.

Bazen de her şey yerli yerinde olmasına rağmen diriliş erlerinde tam bir teveccüh olmayabilir; işte böyle bir durumda Cenâb-ı Hak, onları değişik baskı, saldırı ve tazyiklere maruz bırakarak, kendine yönelmeleri ve O’na içlerini dökmeleri için belli bir süre onların gayretlerine aynıyla cevap vermez.
Bazen netice gecikebilir!

Bütün bu hususların yanında, bu yoldaki hasların hamlardan ayrılması, zalim ve mazlumun da toplumun her kesimi tarafından bilinip tanınması çok önemlidir. Rabbimiz bazı meseleleri zamana bırakarak, mühlet vererek ak-kara birbirinden ayrılacağı, âlim-âmî herkesin nerede durduğu/duracağı belli olacağı ana kadar herkese bir zaman verir; dolayısıyla netice de biraz gecikmiş olur.

Sebep ne olursa olsun bize, kurallarına göre ve hikmet dairesinde vazifemizi yapıp ötesini Allah’a havale etmek düşer. Her hizmet eri bilmelidir ki, o, Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet ettiği takdirde Cenâb-ı Hak da ona diriliş yollarını gösterecek ve onun dökülüp yollarda kalmasına asla meydan vermeyecektir.

ÖRNEK HAYATLAR

Ben O’nun sevdiğini kendi sevdiğime tercih ederim!

Bugün örnek hayatlar köşemize Hz. Ömer’i misafir edeceğiz.

Halife Hz. Ömer bir mecliste hazır bulunanlara sorar:

- Eğer dileğiniz hemen kabul ediliverecek olsa ne dilerdiniz?

Birisi, “Benim falan vadi dolusu altınım olsun isterim. Onu harcayarak İslâm’a daha çok hizmet edeyim diye” dedi.

Bir başkası, “Şu kadar sürüm (davar, koyun, keçi), mal ve mülküm olsun isterdim. Gerektikçe onları sarf ederek dine yararlı olayım diye” der.

Herkes buna benzer şeyler söyler. Hz. Ömer hiçbirini beğenmez. Bu defa meclistekiler, Hz. Ömer’e sorar:

- Ya Ömer peki sen ne dilerdin? Cevap verir:

- Ben de Muaz, Salim, Ebû Ubeyde gibi müslümanlar yetişsin isterdim. İslâm’a onlar vasıtasıyla hizmet edeyim diye.

Gurura karşı ilaç

Hz. Ömer’in hayatından başka bir sahne:

Halife Ömer bir gün kırbasını (su tulumu, su kabı) sırtına yüklenmiş, Medine’nin en kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının sırtında kırba ile dolaştığı oğlu Abdullah’ın da gözüne ilişir ve kendisine yetişip sorar:

- Baba sen ne yapıyorsun, koskoca halife sırtında kırba taşır mı, taşıtacak kimse mi bulamadın?

- Oğlum, bunu taşıtacak adam bulamadığım için veya başka bir mecburiyet dolayısıyla taşıyor değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum, sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum...

[Ali Demirel] 19.10.2018 [Samanyolu Haber]
@aliihsandemirelalidemirelshaber@gmail.com

O günlerde yaşasaydık… (3) [Veysel Ayhan]

Vakit gece yarısını geçmişti. İçki kesin olarak henüz yasaklanmamıştı. İbn-i Selul, elinde şarap kadehi baş köşeye oturmuş sinirli sinirli konuşuyordu. Başını sallıyor, parmağını havada döndürüyordu. Etrafındakiler onu tasdik ediyordu.

“Ben size demiştim böyle olacak diye…”

“Allah Resulü, gençleri, çocukları bize tercih etti. Bizi, Hazreç senadidini, kavmin ileri gelenlerini dinlemedi. Olacağı buydu.”

Bir kenara oturup sessizce dinlemeye başladım.

Sonra Benu Ümeyye’den Muattıp söze girdi: “Şayet, savaşmaya dair bizim görüşümüz alınsaydı bu şekilde mağlup olmazdık.”

Bir başkası “Bu idare ve emir-komuta işinde bizim bir yetkimiz var mıydı ki!” diye yakınıyordu.

Sağımdaki bir arkadaş “Bence bugünün tek suçluları yerini terk eden okçular. Bunların hepsinin kellesi alınmalı. Mağlubiyetin tek sebebi onlar.” Diyordu.

İbn-i Selül “Çok doğru, tebrik ediyorum.” dedi. “Yerlerini terk etmeselerdi bu hezimet yaşanmayacaktı. Tek şehitle zafer kazanmış olacaktık.”

Dedikleri bana da makul geldi. Çünkü Allah Resulü (sav) dün sabah ısrarla şöyle demişti: “Siz, bizim arkamızı koruyun. Ve zinhâr yerinizden ayrılmayın. Bizi ganimet paylaşıyor görseniz bile yerinizi terk etmeyin. Ve yine bizim cenazelerimizi kartallar kapıp götürüyor olsa bile bulunduğunuz yerde kalın!.”

Bu ihmaller yüzünden 69 şehit daha vermiştik. Allah Resulü’ne taş atılmış, sağ alt iki dişi kırılmıştı. Yanağı yarılmıştı.

Evet İbn-i Selül haklı gibiydi! Bunun ceremesini çekmeliydiler. Bedelini ödemeliydiler.

Ama o an İbn-i Selul’ün savaş meydanını sabah nasıl terk ettiğini hatırladım. Bir tenakuz vardı. Fakat dinleyen kalabalık bunu umursamış görünmüyordu. Herkes, hak vererek dinliyordu.

Bir başkası şunu diyordu: “Hani bu din haktı? Haksa niye Bedir’deki gibi galip gelmedik? Gördünüz mü Ebu Süfyan’a rezil olduk. Şimdi şarap içip bize gülüyorlardır. Ne onurumuz kaldı ne izzetimiz.”

Eba Müslim ayağa kalktı: “Din bir yoldur. Yolcunun yanlışı yola yüklenmez. Yolcunun günahını niye dine yüklüyorsunuz. Hata bizimdir. Allah Resulü hepimizle istişare etti. Kendi fikri İbn-i Selül gibi Medine’de kalıp müdafaa harbi yapmaktı. Olacakları rüyasında da görmüştü. Bize anlattı. Ama gençlerin ve ekseriyetin reyi buydu. Rasulullah (sav) bununla bize istişare dersi verdi.”

Muattıp ayağa kalktı: “Ne demek ekseriyet… Biz Medine’nin en soylularıyız. Bizim reyimiz tercih edilmeliydi. Geleneklerimiz çiğnendi.” “Allah Resulü hep böyle istişare diye gençleri dinlerse Kureyş hepimizi bitirir.”

Bir başkası söze girdi: “Biz olacakları çok erken gördük. Sabah geri döndük. Onlar da dönseydi ölmeyeceklerdi.”

Konuşulanları hayretle dinliyordum. Konuşanlar hep ‘Müslüman’ bildiklerimizdi. Şikayetlerini dile getiriyorlardı. Tabi tamamen de yanlış değildi.

Oradan çıktım. Vakit pek geç olmuştu. Bazı okçu arkadaşlarımız pişmanlık ve ıstıraptan uyuyamamıştı. Çoğunun evin içinden mum ışığı sızıyor, hıçkırık sesleri geliyordu. Sabahı zor ettim. Şafak söktüğünde bazı arkadaşlarım Âl-i İmrân suresinden yeni nazil olmuş ayetler ellerinde, koşarak müjde ile geldiler. Kur’an bize dünkü halimizi anlatıyordu. Hayretler içinde dinlemeye başladım:

“Onlar o münafıklardır ki kendileri savaşa çıkmayıp evde oturmaları yetmiyor gibi, bir de kalkıp (bilgiçlik taslayarak) savaşta şehit olan arkadaşları hakkında: “Sözümüze kulak verselerdi böyle öldürülmezlerdi.” derler. De ki: “Eğer, iddianızda tutarlı iseniz, haydi elinizden geliyorsa kendinizi ölümün elinden kurtarın bakalım!” (3/168)

Lafızları dün gece konuşulanları ve cevabını içeriyordu.

“…Bir kısmınız ise can derdine düşmüş, Allah hakkında cahiliye devrindekine benzer, gerçek dışı şeyler düşünüyorlardı: ‘Bu işin kararlaştırılmasında bizim yetkimiz mi var? Ne gezer!’ diye söyleniyorlardı. De ki: ‘Bütün yetki ve karar Allah’ındır’ Onlar aslında içlerinde, sana karşı açığa vuramadıkları bir şeyler saklıyor ve kendi aralarında: ‘Bu emir ve komuta işinde bir payımız olsaydı, şimdi burada olmaz, öldürülmezdik.’ diyorlardı. De ki: Siz evlerinizde dahi olsaydınız, haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı. Allah, sizin içinizde olanı sınamak ve kalplerinizi her türlü vesvese ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki bu hadiseleri başınıza getirdi. Allah sinelerin özünü dahi bilir.” (3/154)

Bir başka ayet beni bir hayli korkuttu. Ayet net olarak dün katıldığım topluluğa işaret ediyor gibiydi:

“Ey iman edenler! Dini inkâr edip de Allah için seferde ölen veya gazalarda öldürülen arkadaşları hakkında: ‘Bizim yanımızda olsalardı ne ölürler ne de öldürülürlerdi.’ diyenler gibi olmayın! Allah bunu, onların gönüllerinde bir hasret, bir yürek yarası olarak bıraksın diye yaptı. Hayatı veren de alan da Allah’tır. Allah bütün yaptıklarınızı görür.” (3/156)

Ayetler dün akşam İbn-i Selül’ün evinde konuşulanlara ağır birer cevaptı. Ürperdim.

Ne işim vardı o insanların içinde?

Efendimiz’e (sav) dil uzatılan bir meclisten ne hayır çıkabilirdi ki!

Pişmandım ama artık geçti. Açıktan bir şey dememiştim. Konuşmamıştım ama onlarla beraber olmuştum.

Peki yaptıklarımızın karşılığı neydi? Allah bizi affedecek miydi?

Dün unutulmaz bir gündü ama nazil olan ayetler de bir o kadar ibretliydi:

“Allah, size yaptığı yardım vaadini gerçekleştirdi: O’nun izni ile o düşmanlarınızı kırıp geçiriyordunuz. Allah’ın, size arzuladığınız galibiyeti göstermesine kadar, böylece bu vaad yerine geldi. Ama sonra siz isyan ettiniz, verilen emir hakkında çekiştiniz, yılgınlık gösterdiniz. O esnada kiminiz dünya menfaatini istiyordu, kiminiz âhiret mükâfatını. Sonra Allah sizi denemek için, onlara karşı size verdiği desteği geri çekti, bozguna uğradınız. Bununla beraber sizin kusurlarınızı bağışladı da! Zaten Allah müminlere bol lütuf ve inayet sahibidir.” (3/152)

“O vakit siz savaş meydanından hızla uzaklaşıyor, Dönüp hiç kimseye bakmıyordunuz. Peygamber ise peşinizden sizi çağırıp duruyordu. Bunun üzerine Allah, keder üzerine keder vererek sizi cezalandırdı. Allah’ın sizi affetmesi ne elinizden gidene ne de başınıza gelen felâkete esef etmemeniz içindir. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (3/153)

“Hâl böyle iken, düşmanlarınızın başına iki mislini getirdiğiniz bir bela sizin başınıza gelince: ‘Bu nereden geldi?’ mi diyorsunuz? De ki: ‘Bu felâket sizin yüzünüzdendir.” (3/165)

Ayetlerde yerlerinden ayrılan okçulara özel bir vurgu yoktu. Hepimizi ırgalıyordu. Günahı okçularla sınırlamıyordu. Olanların faili bizdik. Hepimizdik.

“İki ordunun karşılaştığı gün içinizden arkasına dönüp kaçanlar var ya, işte onları, işlemiş oldukları birtakım hataları sebebiyle şeytan kaydırmak istemişti. Allah yine de onları affetti. Çünkü Allah gafurdur, halimdir (çok affedici ve müsamahalıdır).” (3/155)

Ayetleri beraber okuduğumuz arkadaşlarımızın gözünden artık üzüntü değil sevinç gözyaşları akıyordu.

Kur’an hepimize hitap ediyor, sonra da affı müjdeliyordu.

(Son bölüm yarın)

[Veysel Ayhan] 19.10.2018 [TR724]

Doğranan bir insanın vücudu değil, sistem [Tarık Toros]

İçinden devlet geçmeyen faili meçhul yoktur.

Devletin bilgisi, onayı olmadan katliam olmaz.

Bir olay aydınlatılamıyorsa devlet bir yerine çomak sokmuştur.

Devletlerin insani hassasiyetleri yoktur, çıkarları vardır.

Dünyada savaş yok. Üretilen silahlar, teröristten çok masumları vurur.

Terör örgütlerinin içine mutlaka devlet kaçmıştır.

Devletler kirli işlerini örgütlere ihale eder.

Terörizm, devletler arası ilişkilerde fay kırıklarıdır.

Medya ise tüm bu yukarıdakileri kamuoyuna pazarlama sanatı.


**

İçimden geçeni, 9 satırda boca ettim farkındayım.

Böyleyken böyle işte.


**

Uzun uzadıya, nedenlerini niçinlerini anlatacak vaktim ve tahammülüm yok.

Filmi ortasında açtıysanız, kabahatlisi değilim.


**

Dünyanın çivisi çıktı.

Eskiden yukarıdaki herhangi bir cümleyi kurmadan önce…

Reaksiyon olmasın diye 10 dakika izahat yapmanız icap ederdi.

Şimdi…

Sıradan bir haber bültenini izleyin, otomatikman dilinizden dökülüyor.


**

Misal…

Basında birkaç namuslu kalem dışında kimse Cemal Kaşıkçı için üzülmüyor.

2 Ekim’de girdiği konsolosluktan çıkamadı.

Hikâyelerin haddi hesabı yok.

Doğrudur, yanlıştır. Dehşet rivayetler dolaşıma sokuluyor.

İstanbul’daki Suudi konsolosluğuna girer girmez, ilk 7 dakika içinde derhal derdest edilip öldürüldüğü, vücudunun parçalara ayrıldığı, başının veliaht prense sunulduğu filan yazılıp çiziliyor.

Yine doğruysa…

Türkiye Cumhurbaşkanı’nın açıklaması var; konsolosluğa giren ekipler yeni boyanmış duvarlarla karşılaşmışlar.

Teyide muhtaç şeyler.

Bunlar yaşanmasa dahi…

Olan biten, tek kelimeyle: Vahşet!

Önü, arkası ve sonrası.


**

Birileri bir şey saklıyor.

Koca koca devletler ve başındaki “seçilmiş” liderler…

Dünyanın gözü önünde bilgi gizliyor, çarpıtıyor, yalan söylüyor, gündem değiştiriyor, sorumluları kolluyor, vs.

Trump’ın Suud’a arka çıkması ne kadar tuhafsa…

Konsolos’un İstanbul’dan çıkması da o kadar tuhaf mesela.


**

ABD, Cemal Kaşıkçı’nın canını önemsermiş gibi yapıyor.

“Miş gibi”.

Zira:

Suud’a sattığı milyarlarca dolarlık silahın…

Yemen’de masumların tepesine füze olarak indiğini de “bilmiyormuş” gibi yapan, aynı Amerika!


**

Herkes;

“Krizi nasıl lehimize çeviririz”, onun derdinde.


**

“Bedel ödemek…”

Öyle zannediyorum geçen yüzyılda kaldı.

Ve bir süre dünyaya uğramayacak.


**

Cemal Kaşıkçı’nın belki bir mezarı olmayacak.

Gelmiş geçmiş milyonlarca “faili meçhul” gibi.

Peki, katilleri başka cinayetler işleyecekler mi?

Soru budur.


**

Katledilen bir insan değil insanlıktır esasen.

İnsanları birarada tutan toplumsal sözleşmedir.

Hukuktur!

Doğranan bir insanın vücudu değil, sistemdir.

[Tarık Toros] 19.10.2018 [TR724]

Arda Turan, Ara Güler ve Ross’un çözülmesi [Naci Karadağ]

Leni Riefenstahl ismini çok kişi bilmez. 2003 Eylül’ünde, 101 yaşında hayata gözlerini yuman bu Alman kadın çekilmiş en iyi propaganda filmlerinden biri olan Triumph des Willens- İradenin Zaferi filminin yapımcısı, senaristi ve yönetmenidir.  1935 yapımı bu filmle Hitler’in gözüne giren bu sanatçı kadın, 1936 Berlin Olimpiyatları belgeseliyle spor alanında hala aşılamayan bir eserin sahibidir. Ne ki hayatı boyunca Nazi ve Hitler hizmetine adadığı sanatı hep tartışmalı olmuş ve yeteneğini bir diktatörün hizmetine sunmanın burukluğunu hep yaşayarak gitmiştir bu fani dünyadan. Gerçi kendisine sorulduğunda, kendisi için önemli olanın sanatın kendisi olduğunu, içerikle ilgilenmediğini söylese de, çektiği filmlerin Hitler’in yükseliş dönemine büyük katkı sağladığı yadsınmaz bir gerçektir. Pek çok tarihçi, milyonlarca insanın ölümünden onu ve filmlerini de sorumlu tutmaya devam etmektedir. Haksız da sayılmazlar, çünkü bir sinema filmi için seçtiğiniz oyuncuların, çekimlerden hemen sonra Nazi toplama kamplarına gönderilmesine izin veriyorsanız ve bunu sanatçı kimliğiniz kabul ediyorsa, size sanatçı denmesi pek uygun değildir!

Sanat böyle bir şeydir. Siz neticeyle pek ilgilenmeyebilirsiniz ama kötülük eserinizi alıp kendine hizmet ettirebilir!

Şu sesleri bilim insanları kaydetmişler. Altına yazan yorumların eğlenceli olması bir yana, bana çok ibretlik geldi ve sadece “SübhanAllah” diyerek geçmek istemedim. Batı Antartika’da eriyen Ross buz kütlesinin binlerce metre alttan gelen sesleri. Tıpkı ateş üzerinde kızgın bir tava içindeki yağ sesi gibi çıtırtılar geliyor buz kütlesinden. İçten içe eriyor, çözülüyor devasa kütle.

Galiba toplumların da çözülmesi de böyle bir şey…

Tıpkı devasa buz kütlesi Ross’un görünürde hiçbir şey olmamış gibi içten içe erimesine benziyor toplumların çürümesi. Kızgın yağda sıçrayan su damlası misali… Büyük çatırdamalar duymuyoruz çoğu zaman, minik çıtırtılar geliyor bazen. Ve bu sesler kimseyi rahatsız etmiyor, hatta ninni gibi bile geliyor.

Ross buz kütlesi nasıl bir topluma benzetilebiliyorsa Arda Turan’ı da bir zihniyete, bir anlayışa örnek göstermek mümkün. Ki bana göre, AKP’yi insan olarak tasarlayacak olsak, kesinlikle Arda Turan gibi bir model çıkardı karşımıza.

Belli başlı yetenekleri olan, ancak duygularının esiri olmayı engelleyemeyen ve her fırsatı ayağıyla teptiği halde kendi ahlak-namus-inanç ve anlayışın kurbanı bir organizma…

Bu nedenle “Bir futbolcuda silah ne arar?” gibi saçma soruların akıl dışı zorlama cevaplar aramayın.

Barcelona’ya giderken milletin kesesinden 15 milyon Avro ödenen, sonra Başakşehir’e gelirken yine devlet kasasından bir o kadar para ödenen bir oyuncunun bugünlerde bir anda ötekileştirilip “hain” olarak yaftalanması da bir tür bedel ödetmeden başka bir şey değil sanırım.

Abdullah Gül’ü, Arınç’ı, Davutoğlu’nu bir günde hainleşterebilen bir zihniyetin Arda’ya acıyacağını düşünmek saçmalıktır esasen.

Yeteneği ideolojisine payanda yapmanın acı bir reçetesi oluyor bir şekilde.

Tıpkı Leni Riefenstahl gibi…

Büyük bir duayen, önemli bir fotoğrafçıydı Ara Güler…

Türk fotoğraf tarihinde şüphesiz büyük yeri vardır.

Ancak hayatının son deminde hiç gereği yokken Erdoğan’ın propaganda fotoğraflarını çekmesi onu da Riefenstahl seviyesine düşürmüştü maalesef.

Hayatının son demine kadar çalan telefonları “Ben foto muhabiri Ara Güler” diye açardı toprağı bol olsun büyük usta.

Her şeyden önce bir haberci olarak görürdü kendisini. Ve fotoğraf haberin, yani gerçekliğin en önemli unsurlarından biriydi.

“Kitap okumuyorum, arkadaşlarım özet çıkarıyor onlara bakıyorum” diye övünerek anlatan ve tarihte her şeyden çok zulmüyle hatırlanacak olan bir zalimin kütüphane içerisinde elinde kitapla fotoğrafını çekmek en azından gerçeğin kendisine ihanetti…

Elbette ölünün ardından konuşmak, aşağılamak, yerin dibine batırmak gibi bir derdi yok bu yazının. Ama rica ederim, lütfen öldü diye de hakikati bükmeye kimsenin hakkı olmamalıdır.

Onun ismini her anışımızda şunu söylemek durumundayız; evet çok büyük bir fotoğrafçıydı.

Türk fotoğraf sanatı ve haberciliği çok önemli bir ismini yitirdi.

Ama hayatının son deminde, hiç gereği yokken bir zalimin cilalanmasına, hakikatin ağzının burnunun yamultulmasına da katkıda bulunmuştu maalesef.

Allah taksiratını affetsin…

[Naci Karadağ] 19.10.2018 [TR724]

Türkiye’de muhalefet, rejimi neden kabullendi? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İdeolojik olarak kuşatılan bir ülke Türkiye! İdeolojik kuşatma kimliksel seviyede etkin olduğu için, insanların algıları üzerinde çok belirleyici rol oynuyor. Toplum kesimlerinin gerçeklik algısı, toplumda yaygınlaştırılan ideolojik paradigmalar tarafından belirleniyor büyük oranda. Böylelikle zaten bilgiye ulaşım sorunu olan ülkede, bilgiye ulaşabilen insanlar da algılarının seçici eleğinden geçiriyorlar edindikleri başka bilgileri. Yani rejim sadece insanların bilgi kaynağı olan medya kuruluşlarına kayyum atamıyor. Esasında bundan çok daha dramatik olan, insanların işte bu algı süzgeçlerine “atanan kayyumlar”. Hâkim devletlû diskuru sorgulamıyor bile artık kimse. Hatta denilebilir ki, bu diskurun farkında dahi değil. Çünkü diskur absorbe edildi, içselleştirildi, benimsendi, özümsendi.

Diskur, rejim tarafından bir misyona bağlı olarak sunuldu topluma. Dendi ki, 15 Temmuz’un planlayıcısı cemaattir (klasik paralel devlet ve Fetö söylemleri özenle hazırlanıp sunulmuş bu diskurun en etkili retoriğinin bel kemiği oldu). Bu tezi destekleyen bulgular, bu tezi çürüten bulgulardan çok daha zayıf olsa da, tekrar ezberin ön koşulu olduğu için alabildiğine tekrar edildi bu diskur. Kimse soru sormamaya başladı. Rejim bir misyon üzerine inşa edildi. Meşruiyet sağlayıcı, düşünsel-kimliksel seviyede insanların içine işleyecek, onları rejimin gerekliliğine ikna edecek bir metot olarak kurgulandı. Misyon, iç ve dış düşmanlarını saptadı. Bu düşmanların gerçekten var olup olmadıklarının çok büyük bir ehemmiyeti yok. Önemli olan, misyonun olması ve insanların bu misyonun gerekliliğine inanmaları. Söylem, dış düşman, yani özelde ABD genelde ise Batı ile, bu dış düşmanın kullandığı iç odaklar, “Fetö” ve diğerleri olarak tasarlandı. 17 Aralıktan beri, illegaliteye kayan Erdoğan ve yakın çevresi, hukuku bitirmek için gerekçe arıyordu. Bu gerekçe, 15 Temmuz olmasa çok zayıflayacak, temel anlatı çökme tehlikesi ile yüzyüze kalacaktı. 17 Aralıkta hükümete sivil darbe yapılmak istendiğine dair söylem ortaya atıldığında, aklı başında olan ve internetteki ses kayıtlarını dinleyen eğitimli ve muhalif bir kesim, iktidarın ciddi bir sıkıntıya düştüğünü ve çıkış yolu aradığını görmüştü. Bunu CHP de MHP de gördü. Ortada Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin çok sayıda ifadesi var. İnternette bir arama ile kolayca bulup dinleyebilirsiniz söylemlerini. İktidarın suçüstü yakalandığını söylüyorlar. Özeti bu. Yani Erdoğan’ın “bize darbe yapıldı” söylemine herkes bıyık altı gülüyordu. İşte bu nedenle söylemin çökme rizikosu vardı diyorum. Yani “Allah’ın lütfu” bir gerekçe lazımdı, o bulundu.

Esasında hepimiz biliyoruz ki bu terim bir kara delik!

Misyon her ne kadar “Fetö” diye nitelenen Gülen Cemaati’ni ortadan kaldırmak olarak da formüle edilse, esasında hepimiz biliyoruz ki bu terim bir kara delik! Yani potansiyel veya reel olarak kendisine tehdit olabilecek herkesi bu potada ortadan kaldırabiliyor rejim. Bu durumda ana hedef Gülen Cemaati dışında, onunla “irtibatlı” ve “iltisaklı” herkes. Dahası, Kürt hareketi var. Kültürel haklar diye ortaya çıkan sol bir hareket bu. Kimine göre zararsız, kimine göre zararlı. Ama ben bu harekete zarar-yarar eksenli bakılması taraftarı değilim. Bence ana kıstas hukuka uygunluktur. Ben Kürt siyasi hareketinin meşru ve yasal temsilcisi olan HDP’nin yasalara uygun olmadıkları gerekçesiyle tasfiye edilmeye çalışılmadığını biliyorum. Öyle olsa, partiyi kapayacak enstrümanları mebzul miktarda var zaten. Hayır! Onların derdi partinin yasallığından ziyade, potansiyeli. Erdoğan rejiminin karşısında çok ikna edici argümanlarla duruyorlar. Onlarca milletvekilleri hapishanede; Selahattin Demirtaş da dâhil. Yüzde dokuzlar oranında oy alan, Türkiye’deki başkanlık seçimlerinde ilk üçe kalma başarısı gösteren, dahası bölgesel bazda Kürtlerin yoğunlukta yaşadıkları coğrafyada inanılmaz yüzdeler toplayan bir liderden bahsediyoruz. Bu bir yıkıcı potansiyel rejim için. Biliyorlar ki Kürtler asla kendilerini kabullenmeyecek. Asimilasyonu, askeri saldırıları, işkenceyi, savaş suçuna varan ağır bombardımanlarla insanlara edilen korkunç zulmü unutmayacak bu insanlar. Diğer bir hedef, elbette liberal demokratlar. Liberal demokrasi savunan, çok sesliliğin tezahürünün olanaklı olmasını isteyen, insan hakları ve hukuk devleti talep etmekten başka hiçbir “suçları” olmayan bir kesim. Bu kesime Kavala ve Altan Kardeşleri ve diğerlerini ekleyin. Bu insanların içerde tutulma gerekçeleri, tıpkı Cemaat’e ilişkin öne sürülen “suç” iddiaları gibi, komedi! Bu şaklabanlığı Türkiye’de insanlara misyonun efektif olarak işletilmesi olarak yutturabilirler. Ama uygar dünya (yani bir zamanlar Türkiye’nin de dahil olduğu Batılı ülkeler) bunun nasıl bir safsata olduğunu görüyor. Bir şey yapmıyorlar, nedeni: artık Türkiye’den umudu kestiler. Ve bu nedenle elbette salt kendi çıkarlarını kolluyorlar. Arada kendilerine giden yazar-çizeri kabul ediyorlar. Ya da siyasi olarak takibata uğrayan yüz binlerden canını kurtarıp kapağı atan varsa, onlara ilticacı statüsü sağlıyorlar. Hepsi bu! AB, artık Türkiye’nin tam üyeliği diye bir ihtimali hesaba bile katmıyor. Türkiye’nin halen formel olarak tam üye statüsüne sahip olmasının tek gerekçesi, AB ve Türkiye rejimi arasında yapılan mülteci anlaşması. Mülteci kampı olarak baktıkları Türkiye’nin istikrarının AB’nin dış sınırlarının korunmasında ne anlama geldiğini iyi biliyorlar. Dolayısıyla Türkiye’de liberallere sahip çıkan yok. Bu durum Kürtler ve Cemaat için de geçerli.

Bu iş, etnik “temizlik” kadar soykırımdır

Misyon, rejim bakımından oldukça başarılı, itiraf etmem lazım! Misyon ne peki? Rejimin “ikinci kurtuluş savaşı” olarak pazarladığı 15 Temmuz sonrası gerçekleştirilen masif rejim değişikliği. Hem otoriteryan hale gelen, hem de otoriter başkanlığa (reisizme) geçen bir Türkiye var. Bu ülke, 1923’te kurulan cumhuriyet değil artık. Çünkü ayrı mitleri ve sembolleri var. Ayrı bir anlatısı, diskuru var. Öyküsü de hedefleri de farklı. İdealindeki insan profilinden jeopolitik değerlendirmelerine dek her şeyiyle 1920’lerin ve 30’ların, 1970’lerin ve 80’lerin, özellikle de 2000’lerin başlarındaki yılların tümüyle dışında, apayrı bir rejim kuruldu. İkinci kurtuluş savaşı olarak bakılan durum, esasen rejimin ana meşrulaştırıcısı. Neyi meşrulaştırıyorlar? Devlette meydana gelen “temizlik” olarak adlandırdıkları tasfiye politikasını! Kimi tasfiye ediyorlar? Temelde hukuk devleti ve demokratik temel haklar olarak özetleyebileceğimiz demokratik devletin özünü savunan herkesi tasfiye ediyorlar. 250 yıllık Batılılaşma yani Türkiye modernleşmesini ilerletmek isteyen dinamikleri bir-bir içeri alarak veya işinden atarak yapıyorlar bu “temizliği”. Bu iş, etnik “temizlik” kadar soykırımdır.

İkinci hedefleri dışa yönelik! Batı ile bağları koparmayı amaçlıyorlar. Neden? Çünkü Batı’da Türkiye’nin karşısına devamlı insan hakları, hukukun üstünlüğü, imzalanan antlaşmalardan doğan hukuk gibi birtakım “rahatsız edici” standartlar çıkartıyorlar. Rejimin arkasındakiler biliyorlar ki, Batı’da kalındığı sürece, er veya geç hukuk yine işleyecek bir gün Türkiye’de. Bu kaçınılmaz. Bu nedenle, ABD düşmanlığı pompalanıyor. Trump yönetiminin dünyadaki genel imaj kaybı, rejimin bu bilinçli manipülasyonuna çok yarıyor esasında. Dahası, ABD’nin Gülen’i uzaktan kumandalı olarak kullandığı tezini kullanıyorlar. Milliyetçiliğin dibine batmış sağ ve sol kesim, bu söylemleri yutmaya dünden razı zaten. CHP’nin ana ideolojik taşıyıcısı milliyetçilik, Atatürk ilkelerinden bugün uygulanma amacı güdülen iki ilkesinden birisi. Diğer ilke de laiklik elbette. Bu ikincisinin varlığı nedeniyle, CHP’nin milliyetçiliği daha “sol” bir yorum. Bunun ikiz kardeşi, MHP milliyetçiliği. Çoktan Turancılığı bırakmış olan bu sağ milliyetçiliğin ana ötekisi Kürtler. CHP de MHP de yoğun bir “Kürt hakları” karşıtı iki parti. Bu onları ister istemez yakınlaştırıyor. Öyle kalsa daha iyi, aynı zamanda rejimin anti Kürt siyaseti ve anti Cemaat politikalarını da hararetle onaylıyorlar. Bu durumda neden Erdoğan’a karşı çıksınlar ki?

MHP de CHP de, rejimin ana diskurunu kabul ediyor

Demek ki rejim, bu bahsettiğim “ikinci kurtuluş savaşı” ve iç ve dış düşmanlarla mücadele masalıyla, Türkiye’de ana muhalefeti ve MHP’yi kendi güdümüne almış, onları meşruiyetine ikna etmiş. MHP’nin rejime daha girift olarak yamanması ve CHP’nin hala muhalefet yapıyormuş gibi rolünü oynamaya devam etmesi, sizi aldatmasın sakın. MHP de CHP de, rejimin ana diskurunu kabul ediyorlar. Tıpkı Yenikapı Ruhu denen ittifakta ikisinin de Erdoğan’ın sahnelediği bu müsamerede rol alması gibi! Temelleri burada atıldı zaten misyonun. Başarılı da oldular dediğim gibi. Şimdi CHP’de kalan bir avuç sosyal demokrat, ulusalcı kanada karşı varoluş mücadelesi veriyor. Başaramayacaklar. Eşyanın tabiatı gereği, büyük ittifak, arkada derin devlet olduğu için, bu devletçi CHP ulusalcılarına ve MHP ülkücülerine çok cazip geliyor. Erdoğan, misyonun ideolojik hassas ince ayarını çok iyi yapıyor: milliyetçilik, İslami elementler ve Batı karşıtlığı, uygun dozda çok iyi bir uyku hapı görevini görüyor: Tüm Türkiye mışıl-mışıl uyuyor.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.10.2018 [TR724]

İngilizler yurt dışı fobisini Sancho ve Nielson’la yenmek istiyor [Hasan Cücük]

Dünyanın bir numaralı ligi olarak kabul edilen İngiltere Premier Lig’de çok sayıda yabancı oyuncu top koşturuyor. Premier Lig’de mücadele eden 20 takımın oyuncularının yüzde 68’ini yabancılardan oluşuyor. İngiltere, yabancı oyuncular için cazibe merkezi olurken, İngiliz oyuncuların Britanya adası dışına çıkması pek nadir oluyor. Yurt dışına çıkanlar ise fiyasko ile sonuçlanıyor. Avrupa’nın diğer büyük liglerinde İngiliz oyuncu görmek neredeyse çölde su aramak gibi. Bu yıl Bundesliga’da iki genç İngiliz oynadıkları futbolla bu imajı yıkmaya çalışıyorlar.

İngiltere milli takımının tamamı Premier Lig’den kurulu oyunculardan oluşuyor. Bunun son örneğini Dünya Kupası kadrosunda gördük. 23 kişilik kadro içinde Ada dışında tek bir isim bile yoktu.

İngiliz futbolunun yurt dışındaki son önemli ismi David Beckham’dı. Manchester United altyapısından yetişen Beckham’ı Ada’dan koparan Alex Ferguson’la yaşadığı sorunlar olmuştu. 2003’te Manchester United’e veda eden Beckham’ın durağı Real Madrid olmuştu. 4 yıl La Liga’da top koşturan Beckham, 2007’de ABD ligine yelken açmıştı. Beckham’ın gitmesiyle birlikte Avrupa’nın büyük liglerinde top koşturan İngiliz oyuncu görmek pek mümkün olmamıştı. David Beckham’dan önce yurt dışında top koşturan ünlü isimler ise; Kevin Keagen (Hamburg), Glenn Hoddle (Monaco), Gary Lineker (Barcelona), David Platt (Juventus) oldu.

İngiliz futbolunu ‘gurbette’ iki genç isim temsil ediyor. Bu isimler Borussia Dortmund formasını giyen Jodan Sancho ve Hoffemheim’de kiralık oynayan Reiss Nelson. Bu sezon Bundesliga’da ortaya koydukları futbolla gelecek adına ümit veren bu iki gençten İngiliz futbolu çok şeyler bekliyor.

Jadon Malik Sancho, 25 Matrt 2000’de doğdu. Ailesi Trinidad & Tobago’dan. Futbola henüz 7 yaşındayken Watford’da başlayan Sancho, 15 yaşında kendini Manchester City’nin genç akademesinde buldu. Sol kanatta oynayan Sancho, hızı ve tekniğiyle dikkat çekiyordu. City’nin ümit bağladığı isimlerden biri olan Sancho, 2017’de düzenlenen Avrupa U17 şampiyonasında en iyi oyuncu seçildi. Sancho, Ousmane Dembele’yi Barcelona’ya satan Borussia Dortmund’un ağına takıldı. Genç oyunculara kadrosunda yer vermekle ünlenen Borussia Dortmund, genç isim 7,8 milyon Euro ödeyerek ağustos 2017’de kadrosuna kattı.

İlk sezonunda kadroda yer bulmakta zorlanan Sancho, 7 Bundesliga maçında forma şansı buldu. İlk 11’de ise sahaya sadece bir maçta çıktı. Zaman zaman Borussia Dortmund’un U19 takımının formasını da giydi. Forma giydiği maçlarda yaptığı asistlerle dikkatleri üzerine çekmeyi başladı. Bu sezon farklı bir Sancho vardı. 7 maçta forma giyen genç yıldız bir gole imza attı. Asıl kabiliyetini yine asistlerde göstrerdi. 6 golün pasını veren Sancho, takımının Bundesliga’da lider olmasında önemli rol oynadı.

Bundesliga’nın bir diğer İngilizi ise Hoffenheim formasını kiralık giyen Reiss Nielson. 10 Aralık 1999 doğumlu Reiss Nielson’un babası Zimbabvevli, annesi ise İngiliz. Sağ kanatta oynayan Reiss Nielson, 9 yaşında kendini Arsenal’de buldu.  Arsenal formasını ilk kez bu sezon U23 takımında giyen Nielson çıktığı 2 maçta 1 gol attı. Ağustos ayının sonunda ise kendini kiralık olarak Bundesliga takımlarından Hoffenheim’de buldu. Alman ekibinin formasını 3 maçta giyen Nielson attığı 2 golle dikkatleri üzerine çekti. Arsenal’in ünlü defans oyuncularından Martin Keown, genç yıldızı Neymar’a benzetiyor.

Sancho bir kez İngiltere A milli takımının formasını giyerken, Nielson henüz milli formayla tanışmadı. Ancak otoriteler her iki oyuncununda gelecekte İngiltere milli takımının değişmezleri arasında olacağını söylüyor. Beklentiler gerçekleşirse sol kanatta Sancho’yu, sağ kanatta Nielson’u izleyeceğiz. Daha önemlisi ise; bu iki gencin Bundesliga’da ortaya koyacağı performans İngiliz futbolcuların yurt dışı fobisini kırmasında önemli rol oynayacak.

[Hasan Cücük] 19.10.2018 [TR724]

İşsizlik ve borç için rızık duaları [Cemil Tokpınar]

Yaşadığımız zorlu sürecin mağduru olanların kimi haksız bir şekilde mesleklerinden ve işlerinden atıldı, kimi işine devam etse de ciddi sıkıntılar yaşıyor, kimi farklı ülkelerde geçinebilmek için belki de hiç yapmadığı işlere giriyor. Özellikle son aylarda yaşanan dövizdeki artış geçim sıkıntısını dayanılmaz hale getirdi. Zaten yetersiz ve düzensiz gelirleriyle kıt kanaat geçinen mağdur ailelerin sıkıntıları bir kat daha arttı. Ayrıca hemen her dönemde geçim sıkıntısına mahkûm edilen dar gelirli kimseler çok ciddi problemlerle karşı karşıya kaldılar.

Ekonomik sıkıntılar ve kişilerin harcamalarındaki artış, sadece dar gelirlileri değil, varlıklı kimseleri ve işletme sahiplerini de ciddi olarak etkiliyor. O kadar ki, ailedeki geçim sıkıntısından ve borçlarından dolayı intihar edenler bile var. Aslında şu bir gerçektir ki, hayatının tümünde veya belirli bir bölümünde geçim sıkıntısı çekmeyen hemen hemen hiç kimse yoktur. Kronik geçim sıkıntısından, işsizlikten, ekonomik problemlerden ve ağır borçlardan kurtulmak için iki husus çok önemlidir:

  1. Fiilî dua dediğimiz sebeplere sarılıp elimizden geleni en güzel bir şekilde yapmak.
  2. Olağanüstü bir şekilde israftan kaçınmak ve tepeden tırnağa tüm harcamalarda kısıntıya giderek iktisatlı yaşamayı hayatımızın vazgeçilmez düsturu haline getirmek.

Sebeplere başvurmak ve tasarruflu yaşamakla birlikte başvuracağımız önemli bir çözüm de, “dua etmek”tir. Çünkü dua, kulluğun büyük bir sırrıdır. Rabbimiz, Kur’an’da meâlen, “De ki: Duanız olmazsa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?” buyuruyor. Demek ki, Onun bize önem verebilmesi için en evvel dua etmemiz gerekiyor. Ayrıca, “Dua edin, cevap vereyim” diyen Rabbimiz, bir anlamda bize bir garanti veriyor.

Madem her şeyin dizgini elinde olan, en olmazı olduran Rabbimiz, katında önem kriterini “dua” olarak bildirmiş, ayrıca “İsteyin, vereyim” demiş; öyleyse şayet arzularımıza kavuşamıyorsak, hakkıyla dua etmiyoruz demektir.

Eğer geçim sıkıntısından acı çekiyorsak, tam bir ihlâsla, içimiz yanarak, can u gönülden, Rabbimizin huzurunda boyun bükerek, Onun bizim her hâlimizi görüp işittiğini bilerek, sanki Onunla konuşuyormuş gibi dua etmeliyiz.

Geçim sıkıntısından yüreği yanan, adeta kalıcı bir acı ve ıztıraba giriftar olan bir insan, Allah’ın huzurunda ağlayarak dua etmelidir. Hz. Nuh (a.s.) gibi, “Allah’ım, ben mağlûp oldum, bana yardım et” demeliyiz. “Ben bittim tükendim, ben takat getiremedim” diye yalvarmalıyız. Eyyûb (a.s.) gibi, “Ey Rabbim, zarar bana dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye yakarmalıyız.

Büyük Cevşen’de yer alan Veysel Karanî’nin duasını okuyalım. Nasıl yürekten ve candan dua ediyor! Yine Abdülkadir Geylanî’nin duasını okuyalım. Nasıl da istemesini biliyor! Rabbimizin, güzel isimleriyle süslenmiş o güzel duaları reddetmesi mümkün mü?

Evet, Rabbimiz “İsteyin vereyim” diyor, ama istemesini bilmek, adam gibi sürekli istemek gerekir. Cevşen’in ve Büyük Cevşen’in orijinaliyle birlikte meâlini de okuyalım. Başta Peygamberimiz (a.s.m.) ve diğer İslâm büyükleri nasıl da içten ve yürekten dua ediyorlar. Onlar bizim en büyük örneklerimiz değil midir?

Bediüzzaman Hazretlerinin duaya dair yazdığı 24. Mektub’un Birinci Zeyli ve 23. Mektup’taki “Mü’minin mü’mine duası nasıl olmalıdır?” sorusuna verdiği cevabı okuyalım, inceden inceye müzakere edelim ve ne olur tüm dualarımızda uygulayalım.

Dua namazla desteklenmeli

Seher vakti her şeyin sahibi olan Rabbimizin rahmet kapısını teheccüd ve hacet namazlarıyla çalalım. Mübarek vakitlerde ve bilhassa Cuma gününde, mübarek mekânlarda ve bilhassa mescitlerde Ona elimizi açalım.

Ancak Allah’tan isterken, çelişkiye düşmeyelim. Bazı geçim sıkıntısı çekenler, çevresinden dua istiyor, kendisi de dua ediyor, ancak ibadetlerinde ihmal, terk veya üstünkörülük var.

Oysa Allah’ın dediğini yapmayan, isteklerini yapması için Allah’a nasıl dua eder? Önce biz Onun dediğini yerine getirelim, kusurumuz için af dileyelim; sonra Ondan isteyelim.

Bu hususa dikkat çeken Rabbimiz, nasıl dua etmemiz gerektiğini şöyle belirtir:

“Öyleyse siz Ben’i zikredin ki Ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin. Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah’tan yardım dileyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi: 152-153)

Demek ki dualarımızı namazla birleştirmek gerekiyor. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Ey Allah’ın Resulü hangi dua daha çabuk kabul edilir?” sorusuna, “Gecenin son üçte birinde ve farz namazlardan sonra yapılan dualar” cevabını vermiştir.

Vakıa Suresi her gece okunmalı

Geçim sıkıntısı çeken bir kimse, öncelikle Vakıa Suresini her akşam okumalıdır. Çünkü Abdullah bin Mesud’un (r.a.) rivayet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Kim her gece Vakıa Suresini okursa ona fakirlik gelmez” buyurmuştur.

Nitekim Abdullah bin Mesud’u, ölüm hastalığında ziyaret eden Hz. Osman (r.a.), “Sana bir bağışta bulunulmasını emredeyim mi?” deyince, İbni Mesud buna ihtiyacı olmadığını söylemiş, Hz. Osman, “Senden sonra kızlarına kalır” diye ısrar edince Abdullah bin Mesud ona şu cevabı vermiştir:

“Sen kızlarımdan korkma. Ben onlara Vakıa Sûresi’ni okumalarını emrettim. Ben, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şöyle dediğini işitmiştim: ‘Her kim her gece Vâkıa Sûresi’ni okursa, ona fakirlik dokunmaz.’”

Halkımız arasında bu sure için, “Vakıa Suresi, zenginlik suresidir. Ben denedim gördüm, size de tavsiye ederim” diyen kimseler çoktur. Bu sureyi her akşam okuyan kardeşlerimiz, kerametvâri tesirlerini görmüşlerdir.

Çok tesirli bir borç duası

Bir gün Peygamberimiz (a.s.m.) Ebû Ümame (r.a.) isimli sahabenin mescitte mahzun hâlini görür ve sebebini sorar. O da çok fazla borcu olduğunu ve alacaklı kimselerin anlayışlı davranmadıklarını söyler. Peygamberimiz, sabah namazından sonra şu duayı üç defa okumasını tavsiye eder:

“Allahümme innî eûzübike mine-l hemmi ve-l hazen ve eûzübike mine-l aczi ve-l kesel ve eûzübike mine-l cübni ve-l buhli ve eûzübike min ğalebeti-d deyni ve kahri-r ricâl.”

Çok kapsamlı ve derin anlamlar taşıyan bu güzel duanın meali şöyledir:

“Allah’ım! Tasadan ve üzüntüden Sana sığınırım. Güçsüzlükten ve tembellikten Sana sığınırım. Korkaklıktan ve cimrilikten Sana sığınırım. Borcun altında ezilmekten ve alacaklı adamların üzerime gelmesinden Sana sığınırım.”

Görüldüğü gibi bu duada, sekiz olumsuzluktan Rabbimize sığınılmaktadır. Bunlar tasa, üzüntü, güçsüzlük, tembellik, korkaklık, cimrilik, borcun altında ezilmek ve alacaklıların sıkıntı vermesi. İnsanı geçim sıkıntısına atan ve başarısını engelleyen maddî ve manevî bu sekiz olumsuzluktan kurtulursak geçimde rahatlık ve bereket bulabiliriz. Biz Rabbimize böyle sığınırsak, O hiç bizi yâd ve yaban ellere bırakmaz inşallah.

Yine Hz. Ebu Bekir ve Hz. Aişe (r.a.), borç için Peygamberimizin şu duayı öğrettiğini rivayet ediyorlar:

“Allahümme Fârice-l hemmi, Kâşife-l ğammi, Mücîbe dâveti-l muztarrîn! Rahmaneddünya vel-âhireti ve Rahîmehümâ. Terhamünî, fe’rhamnî rahmeten tuğninî bihâ an rahmeti men sivâk.”

Bu muhteşem duanın anlamı da şu şekilde: “Allah’ım! Sen tasayı sevince çevirir, gam ve kederi giderirsin. Sen çaresizlerin duasına cevap verirsin. Dünyanın ve âhiretin Rahmanı ve Rahîmisin. Sen bana şefkat ve merhamet edersin. Bana öyle bir merhamet et ki, Senden başka hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayayım.”

O güzeller güzeline böyle el açan bir kimse, boş dönmez. Nitekim Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz. Aişe Validemiz (r.a.) bu duayı okuduktan sonra Cenab-ı Hakkın yardımıyla borçlarını ödediklerini belirtiyorlar.

Helal rızık duası

İmam-ı Azam Hazretlerinin, helal rızık için şu duayı okuduğu belirtilmiştir:

“Allahümme Ya Ğaniyyü Ya Hamîd, Ya Mübdiü Ya Muîd, Ya Rahîmü Ya Vedûd! Ekfinî bihelâlike an haramik. Ve ağninî bi fazlike an men sivâk.”

Yani: “Allah’ım! Sen sonsuz zenginlik sahibi, övülmeye en lâyık, her şeyi baştan yaratan ve kıyametten sonra tekrar iade eden, nihayetsiz merhamet sahibi ve kullarını çok sevip sevilmeye en çok lâyık olansın! Beni haram rızıkla değil helâlle yetindir. Başkasıyla değil, ancak Senin fazlınla zenginleştir.”

Evet, bu duaları ve daha başka bulduğumuz duaları ihlâsla ve ısrarla okumaya devam edelim. Her gün gücümüz ne kadarına yetiyorsa mutlaka o miktarı okumadan uyumayalım. Ailemizin fertlerini ve bilhassa çocuklarımızı teşvik edelim. Çünkü çocuklar masum olduğu için duaları kabul olur. Israrla ve ihlâsla istersek Allah mutlaka verir diye ümit beslemek gerekir. Çükü gerçek Rezzak Odur, her şey Onun elindedir.

[Cemil Tokpınar] 19.10.2018 [TR724]

İtirafçı oldum, şimdi nasıl kurtulurum? [Ramazan Faruk Güzel]

Sosyal medya üzerinden, özel mesaj olarak bana en çok gelen mesajlar “Etkin pişmanlık” ve “itirafçılık” üzerine…

Evet, en çok sorulanlardan birisi, ”BENİ SIKIŞTIRIYORLAR, AİLEMLE VS TEHDİT EDİYORLAR, İTİRAFÇI OLSAM KURTARIR MIYIM?”

Ya da bir şekilde itirafçı olmuş kimseler:

İTİRAFÇI OLDUM, ETKİN PİŞMANLIKTAN FAYDALANDIM, ŞİMDİ NASIL KURTULURUM?

“ETKİN PİŞMANLIK”LA İTİRAFÇILIK

“Etkin Pişmanlık”, ‘yaptığından pişman olma’; T. Ceza Kanunu’nda farklı, şimdiki uygulamada farklı bir heyula.

Etkin Pişmanlık, TCK’nın 221/3. Maddesinde şöyle düzenlenmiş:

“Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi hâlinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.”

Bu düzenlemeye göre o kişi;

1- Öncelikle örgüt üyesi ve yönetici olunduğunu kabul etmiş olacak,
2- Herhangi bir suçun işlenişine iştirak edilmemiş olacak ve
3- Örgüt mensubu olan kişilerin isimlerini, faaliyetlerini verecek.

Etkin Pişmanlık Unsurları:

1-Örgüt üyesi ya da yöneticisi olunduğunun kabul edilmesi:

Yani ortada bir silahlı terör örgütü olduğunu kabul edeceksin ve ona üye olduğunu itiraf edeceksin.

Klasik anlamda PKK, DHKP-C, IŞİD, El-KAİDE, HİZBULLAH gibi örgütlerde bu madde çok uygulandı. Bu konuda da çok davalara baktık zamanında…

Şimdi bu Cemaat mensuplarına ve başkaca muhalif gruplara karşı uygulanıyor.

Silahlı örgütler, “Devletin Anayasal düzeni silahlı olarak değiştirme amacını bilerek ve bu amaç doğrultusunda silahlı eylemde bulunmak” için faaliyette bulunur, itirafçılar da bu amaçla o örgüte dahil olduğunu ortaya koyması gerekir.

2-Herhangi bir suçun işlenişine iştirak edilmemiş olması:

Tabii ki burada kastedilen suç, silahlı eylem.

Gelen sorulardaki anlatımlardan anladığım;

İnsanlar; sendikaya üye olmak, Bank Asya’da hesabının olması, cemaate yakın kurumlarda çalışmak, çocuğunu cemaate yakın okullara göndermek, dernek üyesi olmak, himmet, burs vermek gibi suçlamalarla yargılanıyor. Bunların da ne Türk Ceza Kanunu’nda, ne de uluslararası hukukta bir karşılığı yok.

Peki fiiliyatta ne oluyor:

Emniyet, yargı ve atanmış bazı avukatlar ısrarla “etkin pişmanlıktan yararlanın” diyor bu insanlara.

Babasının hayrı için mi diyor bunu, tabii ki hayır! Ceza verilmesi için ellerinin güçlendirilmesi, bu konuda talimatı olan iktidara yaranmak için. (Belki işin psikolojik boyutu da var, ceza verirken vicdanın rahat olsun, diye.)

3-Örgüt mensubu olan kişilerin isimlerinin verilmesi:

İnsanları her türlü zorluyorlar; tehdit, şantaj, vaad vs. O insan da yakayı kurtarma umuduyla aklına gelen 3-5 ismi ortaya atıyor. Ya da zaten önceden hazırlanmış olan tutanaklara imza atıyor, geçiyor.

O zaman ne oluyor:

Kendisi, kendisinin bir örgüt üyesi olduğunu resmen ikrar etmiş oluyor.. ve bu bağlamda başkalarını da bu döngüye dahil ediyor. Ortada olmasa da bir terör örgütü kağıt üzerinden hayat buluyor!

Etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen kişilere aslında emniyette, adliyede şunu sormak gerekiyor:

“silahlı mücadeleye katıldın mı,

silahlı mücadele ile insan öldüren, bombalama yapan silahlı terör örgütü yöneticisi ve üyesi olan kişilerin isimleri neler?”

Gerçekten silahlı bir mücadele varsa, bu konuda açıklamaların olursa mesele yok. Ama güncel bu Fetö davalarında vs, “Cemaatte kimi tanıyorsun, çalıştığın kurumlarda kimler vardı?” diye soruyorlar, alınan cevapları da takla attırıp terör örgütü faaliyeti çatısı altında değerlendiriyorlar.

ÖRGÜTÜ(?) DAĞITAMAZSAN, SEN DAĞILDIN!

Suçlanan ve sorgulanan kişilerin etkin pişmanlıktan yararlanabilmesi için, “örgütün dağılmasına neden olacak bilgiler vermesi” gerekir. İnsanlar isimler veriyor ama Cemaat dağılmıyor. Çünkü verilen bilgiler zaten kayıtlarda olan, herkesçe bilinen meseleler. Kim nerede çalıştı, Cemaat’in lider kadrosu kimdir, necidir..

Ne umutlarla itirafçı oluyorsun.. sonuç? “Örgütün dağılmasına katkın olmadı, ama örgüt mensubu olduğunu itiraf etmiş oldun, dolayısıyla al sana 15 yıl hapis cezası!”

Size örnek bir karar:

“… Her ne kadar TCK’nın 221/3. maddesinde “Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi hâlinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.” şeklinde düzenleme mevcutsa da, FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün çok geniş kapsamda belki sayıları yüz binlere ulaşan üyesinin bulunması, örgütün niteliği ve faaliyetlerinin kapsamı, örgütün çekirdek tepe kadrosunun dahi tam olarak tespit edilememiş olması gibi sebeplere binaen yakalanan örgüt üyesinin birkaç örgüt üyesinin yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesinin şahsi cezasızlığa sebep olamayacağı, bu durumun örgütle mücadelede etkin olma ruhuna ve kanunun gerekçesine aykırı olacağı, aksi düşünceyle çok fazla sayıda üyesi olan FETÖ/PDY silahlı terör örgütünde örgüt üyelerinin birkaç örgüt üyesinin ismini vererek cezadan kurtulmanın yolunun açılacağı, bunun hukuk ve hakkaniyete aykırı sonuçlar doğuracağı, örneğin örgüte en alt seviyede katılıp ciddi şekilde etkin faaliyeti bulunmayan örgüt üyesinin çok az sayıda örgüt üyesini tanıyıp bunların da zaten yakalanmış olması halinde TCK’nın 221/3 maddesindeki şahsi cezasızlıktan yararlanamayacağı, ancak yukarıda bahsedilen nitelikteki ve daha tepe kadroda bulunan örgüt üyesinin birkaç isim vererek cezadan kurtulmasının vicdana ve hukuka uygun olmayacağı, özetle TCK’nın 221/3. maddesinin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üye ve yöneticileri bakımından çok dar yorumlanmasının mümkün olamayacağı mahkememizce değerlendirildiğinden sanık hakkında etkin pişmanlık sebebiyle şahsi cezasızlık sebebi uygulanmamıştır… ”

Bu konuda dramatik örneklerden biri Bankasya’nın avukatı Süleyman Taşbaş, mahkemede “Etkin pişmanlıktan yararlanmam gerekiyor. Verdiğim ifadeler nedeniyle 15 avukat tutuklandı. Bir sürü kişi soruşturuldu.” Diye konuştu. Ancak mahkeme ve savcılık beyanlarını etkin pişmanlıktan yararlanmaya yeterli görmediği için tutukluluğunun devamına karar verildi.

HSK’nın hakim savcılar üzerinden yaptığı kumpasları biliyorum ve bizzat da şahidim. Normal vatandaşın bu sözde etkin pişmanlık zokasını yutması normal. Bunun eğitimini almış yargı mensupları ve avukatlar bile bir umutla itirafçı olduklar, iftiraya düştüler, etkin pişmanlık yapıyoruz umuduyla.. Onlara, “tekrar görevine dönecekleri” vaadi bile verildi. HSK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz da yakınlarda itiraf etti zaten, bu vaatlerle kandırıp sonra onları da attıklarını… Yılmaz, hakim ve savcıları uzağa düşürdükten sonra şunları söylemişti: “Bir insana “Aleyhinde delil yok ama ben senin katil olduğunu biliyorum, o yüzden sana mahkûmiyet veriyorum da diyemezsiniz. O şahsın suç işlediğini delillendirmeniz gerekir. Bu itiraflar ve etkin pişmanlık içeren sözler, örgüt üyeliğinin delili ve diğer örgüt üyelerinin deşifre edilmesi için son derece önemlidir.”

Benim de yargılandığım bir davada itirafçı olayım diyenlere de sonra yüksek cezalar verildi, geçildi.

O zaman yapılması gereken, ısrarla isnat edilen eylemlerin suç olmadığının anlatılması gerekiyor. Gerçekten suçun varsa, gerçekten de silahlı bir örgüt faaliyeti içinde bulunduysan, gerçekten silahlı bir eyleme şahitsen, bu konuda da tanıdığın gizli örgüt yöneticisi filan varsa da onların adını ver, belki kurtulursun. Yoksa, sohbete gittiklerinin, çalıştıklarının isimlerini vererek kendini de, başkalarını da uğraştırma.. aslında bu şekilde ileride de mahkemeler çok uğraşmış olacak, böyle çürük delillerle hüküm kurdukları için. O da ayrı mesele.

Peki, “İTİRAFÇI OLDUM, ETKİN PİŞMANLIKTAN FAYDALANDIM, ŞİMDİ BUNDAN DA PİŞMANIN, ŞİMDİ BUNDAN NASIL KURTULURUM?” diyenler.

Sizler de bu ifadeleri tehdit ve baskılar altında verdiğinizi ilk fırsatta ortaya koyarak, eski beyanlarını reddediniz ve işin aslını ve hür iradenizle ortaya koyacağınız ifadelerinizi ilgili makama iletiniz. Her aşamada telafisi mümkün.

İtirafçı olarak kurtulayım derken başkalarına iftira atmayı düşünenlere, Lev Tolstoy’un sözünü hatırlatıyorum:

“Birine çamur atmadan önce düşün ve sakın unutma; ilk önce senin ellerin kirlenecek.”

François de La Rochefoucauld, küçük kusurları itirafın, büyük kusurları örtmek için olduğunu söyler. Şu an devleti ele geçirenler de olmadık küçük suçların itirafları ile insanları ve koca devleti sürekli meşgul ederken, kendi uluslararası suçlarını ve günahlarını örtmeye çalışıyorlar. Ama gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma gibi bir huyu var.

[Ramazan Faruk Güzel, Eski Ağır Ceza Hakimi] 19.10.2018 [TR724]

Başıbozuk’un Modern Tercümesi; Diktatör [Davut Yurt]

Köhne tarih, meraklı zihinlere meşhur yeryüzü bozguncularının hikayelerini bazen derin bazen sathi izlerle aktarıyor. Kabil ile başlayan kanlı macera, insanlığı utandıracak nice karanlık tabloyu zihinlerimize perçinlemiştir: İsrailoğullarına zulümde sınır tanımayan Mısır Firavunları, geçtiği yerleri harabeye çeviren Cengiz Han, hezeyanı ile önce Avrupa’yı sonra da dünyayı ateşe verip 60 milyondan fazla insanın telefine sebep olan Hitler ve çağdaş müstebitler şu an akla ilk gelenler…

Maalesef, biri zikredilince diğeri hemen akla geliveren bu zorbaların irili ufaklı kopyaları, ne tarihin unutulmuş odalarında, ne bir coğrafyada, ne de ırk ve kültürle sınırlı kaldı.Tarih bunları hep kaydediyor ve bize hatırlatıyor ama yine de yenilerini üretmekten geri durmuyor? Bu konuda “Kimi, kime şikayet edelim!” şaşkınlığı ile çaresiz durumdayız. Bunca insanlık tecrübesinden sonra ulaştığımızı düşündüğümüz ilim ve medeniyet anlayışı, hukuk düzeni, evrensel, ahlaki ve insani prensipler insanlığa bundan sonraki serüveni için daha güzel günler vadeder zannediyorduk? Şairin dediği gibi, “Bin yıllık tecrübe bunu mu semere vermeliydi?”

Tıpkı bir çok meslekdaşı gibi vatanında yaşama hakkını kaybeden muhalif, Suudlu gazeteci, sıradan bir vatandaşlık işlemi için gittiği, İstanbul-Suud Konstolosluğunda kayboldu. Akıbeti hakkındaki haberler korkunç. Üçüncü Milenyumun yıllarını geride bırakırken, güpe-gündüz bir adamın buharlaştığını şahit oluyoruz. Gelen haberler, öldürüldüğü istikametinde…18. Yüzyıl Osmanlı Eşkiyaları akla geliyor. Devlet zaafını, avantaja çeviren dağ eşkiyaları, güpe-gündüz dağa adam kaldırırlarmış…

İlk günlerde Suud yönetimi tarafından kesin bir dille reddedilen feci senaryo, artık inkar edilemeyecek bir hal alınca, uygun bir itiraf ve kabulün sinyalleri alınmaya başladı bile. Ama burada dikkatleri çeken, önemli bir nokta var; bu hadise adi bir katl vakası değil, bir devletin resmi konutunda gerçeklesen, bir plan ve strateji sezilen, devletin rutin dışı işlerini hatırlatıyor. Anlaşılan o ki, muhalif söylemleriyle sistemin sahiplerine rahatsızlık veren birinin defteri dürülmüş. Anlayacağınız, tipik bir muhalif temizliği, ince bir işçilik. Monarşik Suud Krallığı’nın “Haberimiz yok!” bahanelerine kimse kulak asmıyor. Yargısız infazın, ülke dışı operasyonlarda kazandığı bu tehlikeli ivme, pek iyiye alamet değil. Bizim de dikkat çekmeye çalıştığımız nokta burası.

Şaki’nin Rehberi diktatör!

Zaman, mekân ve şahıslar farklılık gösterse de, müstebit idarelerin muhalif sindirme ve etnik temizlik yöntemleri birbirinin aynı. Batıda ve Doğuda, hukuk devleti veya demokrasi söylemlerinin gölgesinde, güç-menfaat-baskı üçgenine sıkışmış “modern eşkıya” pervasızlıklarını çoğu zaman şahıslarda, bazen de organizasyonlarda görmek mümkün. Rusya, uyguladığı muhalif sindirme taktikleri ile, bölgenin pervasız ve sınır tanımaz ülkesi. Kremlin Sarayı dibinde öldürülen muhalif siyasi lider, sürgünde, kimyasal bir madde ile zehirlenen, muhalif Rus Gazeteci, Putin’in Kara Listesinde, üzerini çizdikleri arasında.  Kuzey Kore’nin genç diktatörü kardeşini uluslararası bir hava limanında, güpe-gündüz temizledi. Kuala Lumpur da, Filistinli bir mühendis, kimsenin sahiplenmediği ince bir işçilik ile ortadan kaldırıldı. Bunlar Google’a sormadan hemen herkesin sayabileceği devlet terörü örnekleri…

Son on senedir, devlet gibi davranma reflekslerini bütünüyle kaybeden Türkiye bazen İran, çoğu zaman da Kuzey Komşumuz Rusya’dan taktik adapte etmeyi huy haline getirdi. Osmanlı yadigarı küçük bir coğrafyada, İmparatorluk heveslerine kapılan Saray eşrafının muhalif düşünceye karşı acımasız tavrı herkesin malumu. Sıradan, basit, muhalif bir sesin, kendisini hapishane hücresinde bulduğu Türkiye’de, hukuk çoktan intihar etti. Saray’a endeksli müstebit iradenin, “Rutin dışı işler” sicili kısa surede hayli kabarmış durumda. Bir önceki, Washington ziyaretinde, politikalarını protesto eden sivil insanların üstüne, şehir kabadayılarını nasıl saldığını hatırlayın. Türkiye adına ne utanç verici bir tabloydu! Olaya karışanların bazıları şu an hala ABD cezaevinde tutuluyorlar.

Az gelişmiş ülkelerden, masum insanları yaka-paça kaçırmak, alışılmış devlet uygulamalarından değil. Şimdi herkes, Türk Devletini, insan kaçakçılığının adresi olarak görüyor. Hasbelkader, pazarlık yaptıkları ABD’li üst düzey bir yetkiliye adam kaçırma planları için verdikleri paralar kaderin cilvesi olarak ortalığa saçılınca apaçık ortada kalmış, utanmak yerine yanlış ata oynadıklarını düşünmüşlerdi. ABD dışındaki ülkelerde, benzer pazarlıklar doğru adreslerle devam ediyor ve iyi atlar kolay bulunuyor olmalı.

Türkiye ile arası uzun zamandır bozuk olan Suudlular’ın başlarını ağrıtacak böyle bir acemiliği neden Türkiye’de yaptıkları epey tartışılacak. Gerçi epey zamandır, Türkiye, Ortaduğu’nun suçlular cenneti ya da Yeni Beyrut’u olarak görülüyor ama, yine de bir acemilik sözkonusu.Türkiye’deki iktidar sahiplerinin, birden insan hakları ve hukuk havarisi kesilmeleri de garip. Meğer, ne kadar da hukuk ve insan hakları havarileriymiş!  15 Temmuz’dan beri, hapse atılan, bazıları ölen ve bir o kadarı da yurt dışına kaçmak zorunda kalan gazeteci, yazar ve düşünürlerin milli aidiyetleri Türkiye değil mi? Moldova’dan Malezya’ya, Hollanda’dan ABD’ye, Nijerya’dan Arnavutluk’a kadar geniş bir coğrafyada, modern on yılların en düşük kaliteli insan ticareti malesef, Türkiye’nin siciline kaydedildi. Osmanlı dönemi başıbozuk ve eşkiyaların yeni versiyonu, modern çağlara, diktatörlük olarak tercüme edildi.

Uluslararası İlişkilerde Maxwel Hiç Ölmüyor!

Uluslaraarası menfaat ilişkileri, ülke dışı operasyonlara karşı alınacak tavırları istendiği seviyede tutamıyor. Maxwel’in menfaat için bütün yolları meşrulaştırıp, makulleştirmesini küçümsemeyelim. Dünya çapındaki güvenlik merkezlerinin, İstanbul’da bir örneği gerçekleşen sınır dışı operasyona verdikleri farklı tepki bu yüzden çeşitlilik gösterdi. Hadise duyulunca ABD’de bir sürü insandan sesler yükseldi, samimi olarak bu insanlık dışı hadiseye tepki gösterenleri bir çok yerde dinledik, dinlemeye devam ediyoruz. Birçok aklı başında insan, devlet gücü ile insan öldüren ve suçüstü yakalanan bir ülke ile ilişkilerin ciddi şekilde gözden geçirilmesi gerektiğini yüksek sesle ifade etti. Demokrasi ve hukukun üstün değerlerinden bahseden herkes için tutarlı olma testiyle bir kez daha karşı karşıya olduklarının farkındalar.

Yine idealler ve gerçekler arasında sıkışmı durumdayız. Milon dolarlık silah, milyar dolarlık petrol ve enerji anlaşmaları ile bağlandığınız bir menfaat ilişkisini üstün insani değerler ile test etmek, siyasi yörüngesini, “Make Amerika Great Again!” e kilitleyen Trump siyaseti birinci öncelik değil. Kongreden ve toplumun çeşitli kesimlerinden gelen “şiddetli tepki verelim”, “ilişkileri keselim” mesajları, Suud özelinde, yine duvara çarpacak. Menfaatler söz konusu olduğunda, değerler bir tarafa bırakılıp zulme sessiz kalınacak olması zamanın “süper” güçlerinin değer yargılarının nasıl işlediğinin hazin resmi. Trump’ın konuyla ilgili açıklamalarından meselenin nereye bağlanacağı az çok belli oldu bile. Kral Selman’ın Trump’a söylediklerine kulak verilirse, her haliyle organize bir “rutin dışı” operasyonun, kendi başına hareket eden bir kaç alt düzey Suud’lunun üstüne yıkılacağı kesinleşmiş görünüyor. Yine akıllarımızla alay edilecek, saraydaki “zorba” ların ellerine ateş değmeyecek ve Kaşıkcı’nın hesabi başka bir aleme kalacak gibi görünüyor.

Kaşıkçı hadisesi her zaman olduğu gibi, operasyonu başlatıp-bitirenlerin istedikleri ölçüde aydınlanacak. İşin garip tarafı, tarihte kalmasını temenni ettiğimiz zorbalığın, kostüm ve taktik değiştirerek, daha organize birimlerce yürütülmesi hız keseceğe benzemiyor. Ev sahibi hırsız olunca, başka söze ne hacet.

[Davut Yurt] 19.10.2018 [TR724]