Doğu ve Batı Arasında Türkiye

1-RTE nin bu kadar badireye rağmen ülke içinde pozisyonunu koruması ve hatta sağlamlaştırması doğrudan dış dengelerle alakalıdır.

2-Büyük güçler vatan haini bulmakla uğraşmaz,Vatan hainlerini belirleme yetkisini hükumetin eline verir ve tüm muhalifler 'vatan haini' olur.

3-Cumhuriyetin ilk yıllarındaki güçlü bir ordu ve özerk bir dış politika hedefleri 2WW'a toslayınca Türkiye Batı ittifakına sığındı.

4-O saatten sonra TR ne zaman kendi başına hareket etmeye kalksa ekonomik ve siyasi krizlerle veya darbelerle sarsıldı, "rayına oturtuldu".

5-Rus tehdidi soğuk savaş bitene kadar devam etti. Bu süreç eğitimden ekonomiye gerekli altyapıyı kuramayan tembel bir ülke doğurdu.

6-90'lardan sonra yavaş yavaş dünyaya açılan, komşularıyla ticaretini geliştiren ve statükoyla mücadeleyi öğrenmeye başlayan bir ülke vardı.

7-2000'lere gelindiğinde genç nüfusu ve potansiyeli yüksek bir ülke profili çizen Türkiye bir türlü siyasi çalkantılardan kurtulamıyordu.

8-Gerilere gidip detaya girmeden 2000 sonrasına; Batı ve Doğu diye iki büyük dünya patronunun mücadelesine ve bize yansımasına odaklanalım.

9-AKP ülkenin çizgisi gereği Batılı patronun desteğiyle geldi ve yüzü ona dönük çalıştı. Bizde adı NATO AB BOP vs olsa da patron Batıydı.

10-Aslında Irak savaşıyla başlayan kırılma,İsrailin şahsi hedefleri,AB nin yıpratılması ve Kürdistan planı Türkiye'yi bu sepette zorluyordu.

11-ABD nin demokratik realizm çıkmazı,Rusya'yı ticari ortağa dönüştüren global gelişmeler, TR için alternatif yollar çıkarmaya başlamıştı.

12-Irak ve Afgan'da çuvallayan, 2008 mali kriziyle kendi derdine düşen, liberal pasif dış politikayla kan kaybeden bir "merkez ofis" vardı.

13-Batı'dan bağımsız hareket ederse bölgede hem Batı hem Doğu için ayak bağı olacak bir Türkiye vardı. Dönüşüm kontrolsüz olmamalıydı.

14-TSK, ekonomi ve bürokrasideki Batılı düzenin güçlü oluşu 2002-08 arası devletin yüzünü Batı'dan Doğu'ya çevirmesine fırsat vermedi.

15- Bunu isteyen derin yapılar hep olsa da 2000 sonrası TSK üzerinden kısmen aktiftileştiler ancak planları deşifre oldu, beceremediler.

16-İktidar ve bürokrasi ittifakı önlerini kesti. Ancak bu arada dünya dengeleri, fay hatları özellikle bölgede harekete geçmeye başlamıştı.

17-Global planda Rothschild Putin'le anlaşmış,Rusya kendisine karşı çok daha agresif olan "Dolar'ın Patronuna" karşı Onunla ittifak etmişti.

18-Bitti gözüyle bakılan Doğu, Global güçlerin Rus üzerinden verdiği desteği alarak nefes aldı ve daha büyük düşünmeye başladı.

19-Rus-Türk ticareti gelişiyordu. 2009-10'da Türk-Rus ticari ortaklığı dünyayı kıskandıracak hamleler yapıyordu.

20-RTE bir yandan Rusya ile çalışıyor diğer yandan kendisine açılan hareket alanında İran Çin Katar gibi ülkelerle ticaretini artırıyordu.

21-Eski Patronla yaşadığı krizlerde kaleminin kırıldığını bilen RTE kendisine açılan bu alanda oldukça derinlere dalıp rahatça yüzüyordu.

22-İkili oynadığı bu dönem eski ile çalışmaya devam ederken yeni patronun yol haritasını ve planlarını yavaştan yerine getirmeye başlamıştı.

23-Geçmişi itibariyle uzun vade çalışılabilecek bir lider olmasa da halk desteği ve alternatiflerin beceriksizliği onu avantajlı kılıyordu.

24-Kendisine bir fırsat sunan yeni patron, politikasını yürütebilmek için devletin oturmuş bürokrasisi ve askeriyle çalışamazdı.

25-Siyasetçi kendi bekası için 180 derece dönebilse de, yüzbinlerce asker ve bürokratlardan aynı kaypak çeviklik beklenemezdi.

26-Yeni Patronlar bu süreçte Türkiye'de arkasında halk desteği olmayan bir eksen kaymasının kalıcı ve mümkün olmayacağını da biliyorlardı.

27-Ancak hızla değişen küresel dengeler bu dönüşümün normalde olması gereken en az 10-15 yıl beklemeyi olanaksız kılıyordu. Vakit yoktu.

28-Yeni düzene geçişin hukukla mümkün olmayacağını herkes biliyordu. Komplolar ve örtülü operasyonlarla kilit kadrolarda dönüşüm başlamıştı.

29-Bu küresel savaşın ekonomi bürokrasi ve askere yansıması ile tansiyon had safhaya ulaşmıştı.Tüsiad'ın kazandığı ihaleler iptal ediliyordu.

30-İktidar ikili oynamayı bırakıp net olmalıydı, 17/25 ile yumuşak karnı olan yolsuzluk kartı çekilmiş ve savaş gün yüzüne çıkmıştı.

31-Adı Cemaatle savaştı; sermaye, bürokrasi ve askerin yeni düzene ayak uyduracak şekilde dönüşümü artık iktidarın yaşam savaşı yapılmıştı.

32-Bu arada, yeni düzenin riskleri iktidarı yarı legal İran rejim ordusu formatında oluşumlara mecbur kılmıştı. Lokal tedbirler şarttı.

33-Bu işi kabul ederken, 10 yıllık maziyi çöpe atıp tam ters istikamete giden bir trene binmenin büyük risk olduğunun elbette farkındaydı.

34-Nihayet Rus destekli Avrasyacıların Kemalizm'i ile Siyasal İslam evliliği RTE nin kişisel beka motivasyonuyla mutant bir evlat doğurmuştu.

35-Ancak hala RTE'yi kontrol edemiyorlar, Doğu Batı arası ikili oynayıp, Batı lehine kararlar alarak bölgede işlerini zorlaştırıyordu.

36-Yeni patron TR gibi farklı iç dinamikleri olan bir ülkede sıfırdan yapılanmaya gidemezdi.Rus üzerinden bu şubeyi artık kontrol etmeliydi.

37-24/11/15 Doğu için iyi bir gündü. TSK bir Rus jeti düşürmüş ve bir gün öncesine kadar angajman diye yeri göğü inletenler apışıp kalmıştı.

38-Düşen Rus jetinin ihlali, vurmayı gerektirecek boyutta olmadığını herkes biliyordu. Belki ihlal bile yoktu. NATO kılını kıpırdatmadı.

39-Rusya ilk saatlerde askeri müdahalede bulunmayacağız deyip RTE'yi hedefe koyarak önceden hazırlanmış gibi ekonomik yaptırımları açıkladı.

40-TR dışarıda durdurulmuş sıra içeriye gelmişti.Devreye Avrasyacı ekip girdi. Barış sağlandı. TR nin artık bağımsız politikası kalmamıştı.

41-Liste başı ve güvenilmez isim Davutoğlu'ydu. Görevden hemen alındı. Dönüşümü devletin menfaatleri değil üst yapının bekası belirliyordu.

42-Ancak bu ortaklık için çok daha büyük bir temizlik gerekliydi. Öyleki Erdoğan'ın koltuğu havada asılı olmalıydı.

43-Dünyaya Batı perspektifli bakan herkes yapılacak temizliğin kiriydi. Erdoğan'ın Cemaat düşmanlığı bu iş için yeterince şişirilmiş kılıftı.

44-Yeni Patron artık sistemi; Suriye'de ki gizli operasyonlar, Reza meselesi, kendi bankalarındaki milyarlar sayesinde kontrol edebiliyordu.

45-Sıra, kaynayan kazanın köpüğünü alacak plana gelmişti. Ordu içinde NATO darbe yaptırdı ve başarılı olamadı deseler kimse yutmazdı.

46-Soros,Alman İngiliz Açık Toplum vakfıyla irtibatlı liberaller,Tüsiad devlerine müdahele ekonomiyi allak bullak ederdi.Buna da gerek yoktu.

47-Bunlara mesaj yeterliydi. Onları yıkma Kemalistleri uyandırırdı, bu tehlikeydi. Adını Cemaat darbesi koyup pusuya yattılar.

48-3 yıldır preslenen Cemaat medyası ve yakın bürokrasi 15 Temmuz'dan aylar önce temizlenmişti zaten. İşleri kolaydı, çok ses çıkmazdı.

49-15 Temmuz'u vatan kurtarma adı altında bir dönüşüm için kurguladılar ve gerçekleştirdiler.

50-Hiçbir siyasinin kapısına gitmeyerek gülünç duruma düşselerde, hangi namludan çıktığı hala bilinmeyen mermiler işlerini kolaylaştırmıştı.

51-Artık listeler masaya getirilmiş ve açığa almalar başlamıştı. 150 bine yakın yetişmiş insan açığa alınmış 60 bin insan hapse atılmıştı.

52-Daha da önemlisi; toplum bir dönem hakkını arayacak bir yol ve yöntem arayışına giremeyecek kadar sindirilmiş ve asıl amaç hasıl olmuştu.

53-Temizliğin adının cemaat olması ile hayat tarzı endişelerinden dolayı Laik kesim uyandırılmamış hatta desteği alınmıştı. Tarihi ironi..

54-Küresel güçlerin nüfus bölgelerindeki sert dönüşümler o bölgenin savaş platformu seçilmesine işarettir. Birşeyi verip diğerini alırlar.

55-Batıdan Doğuya kayışta eski patron neden sessiz kaldı: Kazanma ile kaybetme arasında bir seçim yaptı. Vererek daha çok kazanacağını gördü

56-Bölgesel planda bu sürtüşme ile Bağımsız Kürdistan'ı kazandı.Yanında meyvesini yiyemediği bir ülkeyi karşısına alarak daha kazançlı çıktı.

57-Çünkü TR soğuk savaş boyunca kahrını çektiği Batı baskısını aşacak demokratik teamüller geliştirip bölgeye örnek olmaya başlamıştı.

58-Diğer yandan Batı, Güçlü, Demokratik bir TR varken Kürdistan'ı yönetemezdi. Militarist anti demokratik bir komşu tehditi işine geliyordu.

59-Ayrıca Yeni Patronlar TR ile stratejik bir ittifak yapmadılar. Köprüyü geçene kadar taktik bir ittifak için sistemi alabora ettiler.

60-Türkiye kendi dışında gelişen global rüzgarın savurduğu yere doğru sürüklendi. İktidarın kişisel beka arzusu savruluşu mümkün kıldı.

61-Bu uzun vadeli olmaz.Yeni patronun böyle bir amacı veya pozitif bir planı olsaydı yöneteceği ülkede milyonlarca gayri memnun oluşturmazdı.

Hizmet Hareketi’nin Doğu ve Güneydoğu’ya Kazandırdıkları. [Bahattin Karataş]

GÜNEYDOĞU yıllar yılı ihmal,kasıt ve belki de ihanetin belgesi olarak hep karşımıza çıktı. Uzun yıllar adeta istismarların, ideolojilerin,şahsi menfaat ve nüfuz teminlerinin yapıldığı adi hesaplarin görüldüğü ve hainane planlarin uygulandığı arenası olmuştur..

Çok sene önce Urfa’da dayımlarin evinde bir gençle karşılaşmıştım… Beni tanımıyordu. Halkı asarız, keseriz, yakarız yıkarız diyordu..

Neden dedim? Bunun yerine insanlarımızı eğitsek, derdimizi anlatsak da milletimiz aydınlansa olmaz mı? Bana kürtçe”Tı nizani mele! Gühe geli me zeng gırtiye.Bı dersu talima pehj nabe! Bı mermiya gerek pehj bıbe:  “Hayır sen bilmiyorsun hoca! Bizim kürtlerin kulağı pas tutmuş; öyle eğitim öğretimle çıkmaz ancak mermiyle temizlenir” demişti.Ürkmüştüm aman ya Rabbi! Bu zihniyet mi kürt problemini çözecek?Ta o yıllardan bazı insanlarin kafasina sokulan düşünce buydu.

Kırk sene sonra bugün devletin bakışı da aynen buydu..Yöreyi baştan sona tanklarla bombalayan her tarafı yakan yıkan zihniyet aynı değil mi? Haftalarca cenazeler yerlerde kalmış, arabaların arkasında çıplak kadın cenazesi sürüklenmişti. Buzdolabında çocuk cenazeleri kalmamış mıydı? Demek örgütle devletin yöre insanına bir hizmet niyetleri yoktu.

Neden dünya herkese medeniyet ve insanca yaşama dünyası olsun da ;Kürt milleti için savaş, dağlarda mağaralarda çürüme dünyası olsun?

Okuyupta düşünen ve başkasının eline bakmayan, ihtiyaçlarını karşılayabilen minnetsiz birileri neden olmasın? İşi olan insan işine bakar, evine bakar,hayatını yaşar. Dağa ne diye çıksın?

Kim sıcak yuvasını bırakıpta dağlarda mağaralarda yaşar?

Ama Kürtler okumamalı ve çaresizlikle kıvranmalıydı.. Haso, hamo, kuyruklu, mağara, kürt diye aşağılanmalı, hor hakir görülmeliydi.Sevgi yerine,kin ve nefret nifak tohumları atılarak etnik ayrımcılığa tabi tutulmalıydı.

Bir asir önce bölgede oynanacak olan oyunları keskin feraset ve basireti ile gören Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri “Medreset-üz-Zehra” projesini ortaya koydu.

Bu proje tarihte ilk defa bölge insanına yönelik samimi bir çözüm projesiydi ..Bu projede cehalete karşı, ilim ve irfanla, fakru zarurete karşı, eğitim ve öğretimle savaşılacaktı. Kabiliyetler inkişaf ettirilicek ve ona göre iş istihdam alanları açılacaktı. Tefrikaya parçalanmaya karşı da islamdaki kardeşlikle karşı konulacaktı. Bölge insanı fakru zaruretten kurtulacak, müreffeh bir hayat seviyesine ulaşacaktı..sair milletlerle birlikte kardeşçe yaşayacaktı.

Bediuzzaman bu projesini sırasiyla Sultan Abdülhamid Han’a, Sultan M. Reşad Efendiye ve son olarak da 1. Cumhuriyet meclisinde, Atatürk’e sunmuştu.

İstemisti ki bu proje, hem yörenin çaresizliğine çare olsun, hem de çağına hiç bir artı değeri olmayan asrımız müslümanlığına bir islah olsun. İnsanlığın kaybettiği ve bulamadığı “ideal insan modelini” yakalasındı..

Din ve pozitif bilimlerin okutulacagi ve yeni kurulacak bu üniversitesinin (Medreset-üz-Zehra) üç dili olacaktı. Birinci ve büyük daire olan islam alemi ve müslümanlarla ortak iletişim dili olması açısından ARAPÇA farz, ikinci büyük daire olan Türki Cumhuriyetlerle ortak iletişim dili olarak TÜRKÇE vacip, üçüncü ve daha küçük dairede ise yöre halkı ve Kürt milleti ile ortak iletişim dili olması açısından KÜRTÇE caiz olacaktı.

Ne yazık ki hem devletimizin bekası ve hem de Kürt milletinin varlığı için hayatî önem taşıyan bu proje çeşitli olumsuzluklar ve savaş şartlarından dolayı tahakkuk etmemiş ve yarim kalmistir. Kaderin bir cilvesidir ki Muhterem F.Gülen Hocaefendinin bölgeye sahip çıkmasıyle bu proje tekrar canlanmis ve uygulanmıştır.

Yıllar önce bir defasında Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi:

Kürt milleti,miladî 631 yılında kendi hür iradeleri ile Medine’ye Efendimiz’e(sav) gelip müslüman olmuşlardı. Kürt milleti bana Efendimin(sav) emanetidir.Onları islam dışı zararlı akımlara bırakamayız dediğinde çok heyecanlanmış ve bir gerçeği ilkdefa duymuştum.

Bu meyanda,özellikle 90’li yillarin başından itibaren Doğu ve Güneydoğu Bölgemiz, Hizmet Hareketı gönüllüleri tarafindan, bir baştan bir başa egitim kurumlarıyla donatılmıstır. Hiçbir il ilçe yoktur ki eğitim kurumu olmasın. Van’da Van Gölü kıyısında doğunun ilk özel koleji olan ve ülkemize uluslararasi yarişmalarda birçok fen- bilim şampiyonlukları kazandıran Serhat Koleji açilmiş; en uzak yerlerdeki il ve ilçe merkezlerinde açilan dersaneler,yurtlar ve okuma salonları kültür evleri ve evlerle yillarca ihmal edilmis çocuklarımıza okuma heyecanı kazandırmış ve hayata hazırlamıştır.

Yöre insanı makus talihini yenmiş, özgüvenini bulmuş ve bilimde fende dünyayla yarışmıştı..
Bilhassa üniversiteye hazırlık için İstanbul-Ankara-İzmir’e gitmekten kurtulmuştu. Hizmet ayaklarına, şehirlerine gelmişti.

Hizmet Hareketi bu büyük şehirlerin eğitim kalitesini de bolge insanının kapısına kadar getirmişti. Bu sayede kürt halkı kendi bölgesinden artık üniversiteleri kazanmaya basladi.

Burada bu mevzuyla alakali şu anekdotu da anlatmadan geçemeyecegim :

Van’da kaldığım yıllarda Edremit Belediye Başkanı seçilen İlhami beye belediye başkanlığını tebrike gitmiştim bana:”Hocam bana kalırsa kurumlarınızı taş taş üstüne koymayacak şekilde dozerle dümdüz ederdim.Ama başta Fethullah Gülen Hocaefendi olmak üzere ve sizin karşınızda minnet ve şükranla eğilirim. Niye derseniz biz Kürt milletine İstanbul,Ankara,İzmir seviyesinde bir eğitim seviyesini buralara getirememiştik.Siz bunu gerçekleştirdiniz.Bundan dolayı sizlere şükran ve minnet borçluyuz “demişti.

İkibinli yillarin başından itibaren ise uygulanmaya başlanan Okuma Salonlari Projesi ile de bölgenin en ucra köşelerine kadar adeta gidilmedik hiçbir noktasının kalmadigini söyleyebilirim.Örnegin Şemdinli’de 830 ögrenciye ulaşilmiştı ;2010 yılı itibariyle de Doğu ve Güneydogu’da toplam 220 bin kürt çocuğu bu kurumlarda bedava ücretsiz eğitim görmüştür ve hizmet almıştır. Binlerce doktor, mühendis, hakim, savcı, onbinlerce öğretmen vs. meslek erbabı yetişmişti. Yetişen bu insanlar dönmüş gelmiş bölgesine ve insanına hizmet etmişlerdi.

Ayrica Diyarbakırda, Kürtçe dil eğitimi için gelecekte alt yapı olacak müfredat ve programı kapsayan“Selahahaddin Eyyubi Üniversitesi” adiyla doğuda ilk vakıf üniversitesi kuruldu. Kürtçe dili lisans ve lisans üstü eğitim ve öğretimi de müfredatı arasındaydı. Bu Türkiyede bir ilkti.

Sonra Kürtçe yayın yapan radyolar, Merkür tv ve Dünya Tv gibi televizyonlar yayın hayatına başladı. bölge insanin önemli bir ihtiyacı giderildi. Kürtçe eğitim öğretimi yapıldı. Bunlar hayal veya kuru vaadler değildi. Bilfiil icra edilmişti..

Açılan bunca kurum,ulaşılan bunca insanı görünce Hizmet Hareketı kadar bu bölgeye ve insanlarına faydalı olmuş tabiri caizse taş taş üstüne koymuş özel veya resmi hiçbir kurum ve kuruluş veya cemaat olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.! Tersi iddia edilemez herhalde.

Hizmet hareketi, bölgede bu samimi faaliyetleri yaparken; ne yazık ki samimiyetsiz siyaset ise hep aldatan olmustur. Mevcut iktidar gibi.

Devlet;Doğu ve Güneydoğuda okullarda Kürtçe Eğitim seçmeli ders demiş ,ama okullarında uygulamamıştı. Topu özel okullara atmıştı. Yörede hizmetin okullarından başka özel okul yoktu. ilk ses Şırnaktaki kolej müdürümüzden gelmiş; Biz bu işe varız yeterki  öğretmen verin demişti. Fakat devlet öğretmen yetiştirmedi, böyle bir hazırlığı da yoktu, yalandı. Ders kitabı denmiş, kitab hazırlanmamıştı. Müfredatı bile yoktu oda  yalandı. Bari mevzuatı düzenleyin, biz hazırlıyalım denilmiş fakat o da olmamıştır. Bu şekilde, günübirlikçi samimiyetsiz siyasilerin yalanları ve vaadlerinin alt yapısı yoktu. Hep aldatmaydı..

Neden bunları anlatıyorum?

Güneydoğunun stratejik önemi vardı..Gelecekte dünya barışının veya helaket ve felaketinin merkezi olacaktı çünkü.Bugün,üçüncü dünya savaşının senaryoları,buralarda planlanmış gibi.Dünya devlerinin Final Maçının oynanacağı alan olarak burası seçilmişti sanki..Ve bölge insanı da bu maç için seçilmiş figüranları gibi görünüyor.

Üstadımızin ta yüz küsur yıldan beri Medreset-üz-Zehra idealine ve dünya barışı projesine engel olup tımarhaneyi ve akıl hastanesini reva görenler ;bu defa da Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye de ayni engellemeleri yapıyor ve aslı astarı olmayan binlerce iftiralarla ona ve arkadaşlarına saldırıyorlar ve bu hayati projeyi engelliyorlar..

Şimdi de aynı plan devrede değil midir?

Google girildiğinde 2000 li yıllarda hem Bahoz hem de Karayılanın dağdakilere verdikleri röportajlarda “ Fethullah Gülenin kurumları özellikle okuma salonları,dağ kadromuzun kaynağımızı kuruttu.” İtirafını duyarsınız..Kürt Milleti kurumlardan çok hoşnut olmuş ve buralara evladını seve seve vermişti ve faydasını da görmüştü..Hizmet harekatı hem dağdakilerin boş kürdistan vaatlerini, aldatma ve oyalamalarını ortaya çıkarmış, hemde bu güne kadar siyasilerin samimiyetsiz yalanlarını deşifre etmişti.. Her iki tarafta Hizmet Hareketinin bu son derece hayati ve doğru çözümünü çekememişti..Hiç düşünülmez mi Hizmetin karşısında bu kadar zıt kutuplar nasıl biraraya gelirlerdi? MHP,PKK ile, sarıklı cüppeli molla, nasıl ateist vatan haini Perinçekle biraraya gelirdi? Varsa başka izahı?

ilk gidildiğinde “Buraya devlet adına geldiniz.!Devletin adamısınız siz.! MİT ajanısınız, Kürtlerin zeki çocuklarını asimile etmek için kurum açıyorsunuz.!”diyen insanlara ¨Hayır sadece sizin için geldik.

Bakın devletin memurları izin alıyorlar, rapor alıp torpil yapıp tayinlerini çıkarıyorlar.. Çocuklarını ve evlerini bile buralara sizin memletinize taşımıyorlar. Biz sizinle aynı şartlarda, sizden birisi olarak buralardayız..İznimiz yok, tatilimiz yok.!Sizinle bayram yapıyor,sizinle ağlıyor,sizinle gülüyoruz biz devletin değil sizin adamlarınınız.

Biraz zaman tanıyın,samimiyetimizle ilgili en ufak bir işaret görür, şüphelenirseniz çeker gideriz. Çocuklarınızın ikbal ve istikbali için burdayız..

Zamanla görecek ve seveceksiniz.Hatta bu kurumlara sahip çıkacak yardım bile edeceksiniz »denmişti.

Nitekim de öyle oldu.Zamanla ögrencilerimiz çok güzel üniversiteler kazandılar. Meslek edindiler..Okullarını bitirip, kendi insanlarına hizmet etmeye geldiler. Doktor,öğretmen, kaymakam,hakim,savcı oldular. Halk bunları görünce her şeyiyle hizmete himmet etti, kurumları ve hizmet insanına sahip çıktı..Hatta köyden tayini çıkan köy ilkokul öğretmenine” Hoca nolur gitme! Seni burdan everelim. Ev eşya verelim, hepimiz ölmeden sana bir şey yapamazlar nolur çocuklarımızı yalnız bırakma” denmişti Van’da ve doğuda çok yerde..

Bediüzzaman gibi,Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de; zamanın yetkili siyasilerine ve hükümetlerine çeşitli zamanlarda ve vesilelerle çözüm adına projeler gönderdi..

Umumi yangınlarda yangını söndürmek sadece itfaiyenin işi değil,herkesin görevidir.Bilirsiniz seferberlik ilan edilir araçlara el konur herkes söndürmeye yardım eder..

Söndürenede sende kimsin denilmez.Denilse yananlara değil, yangından ve yakandan taraf olunmaz mı ?
Yapılan bunca hizmet, açılan bu kadar kurumların yanında Hocaefendi, devlet adamlarina zaman zaman tavsiye mektupları göndermiş, sivil insiyatif olarak bu milli göreve katkılarda bulunmak istemiş ve bulunmuşturda.. Bunlardan bazıları;

1- Yöreye, kürtçeyi bilen eğitimciler, öğretmenler tayin edilsin.

2- Bölge hastanelerine hastanın dilini bilen doktor, ebe ve hemşireler gönderilsin.

3-İmam, müftü ve vaizler bölge insanından tayin edilsin. Bölge insanı kendi diliyle vaaz ve nasihatını alsın.

4-Mülki idare amirleri yöre insanlarından olsun.Halkı dinlesin, şivesini kılık kiyafetini hor görmesin, aşağılanmasın

5-Emniyet ve asayişi için de yörenin problemlerini en iyi bilen acını sancısını çekmiş, yeterli eğitimi almış yöre insanından personel atansın.

6-Yapılan zulüm ve baskılar kalksın.. ötekileştirme bitsin. Ağır tahrikler olmasın. Bunun için askeri personelin de yöre insanından yetiştirilip tayini yapılsın..

7- Özellikle pretisyen doktorlar, okullarda sağlık derslerine girsin.Okullarda koruyucu hekimlik ve hijyen dersleri verilsin.                   
                                                                                
8- “Toplumsal Barış”diye bir defaya mahsus olmak üzere hem alevi dedelerine hem de yöredeki medrese mollalarına statü tanınsın,devlet nezdinde yer verilsin ve maaş bağlansın.(Bunun için illa diploma denilecekse, dersanelerimizde lise bitirme ve hazırlık kurslarıni ucretsiz verelim denmişti.)

9-Ülkede özellikle bölgede yakılan ormanlarla ilgili çalışmalar yapılsın , öğrencilerimizle birlikte milyonlarca ağaç dikelim

Bu hususlar, zamanın siyasilerine hükümet ve iktidarlarına özellikle Doğu, Güneydoğu meselesinde samimi olduğunu iddia eden AKP hükümetlerine, o günün başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı zata ya mektuplarla ya bizzat,ya da bilvesile iletildi. Meğer o da oyun içinde bir oyun, maske üstüne bir maskeymiş,sonradan anlasıldı.

Bugün anlaşılıyor ki,mevcut iktidar da;bölgenin parçalanması ve birilerine peşkeş çekilmesi adına,BOP plan ve stratejisinin,oyununun ve senaryosunun bir parçası imiş.Bu nedenle, tam çözüm süreci derken son dönemde bölgedeki okul,yurt, okuma salonu,gibi egitim kurumlarimiz birdenbire ateşe verildi. Yetkili mercilere soruldugunda, örgüt sempatizanları tarafindan yapıldığı söylenmisti. Ne hikmetse ne kaymakam ne vali ne de asker müdahele etmiyordu..

Fakat otuz senedir bölge insanlari, yörenin problemlerinin giderilmesinde hizmet insanının samimiyetini görmüş ve inanmıştı. Dört elle hizmet kervanina katılmışlardı. Yoksa otuz yıldır örgüt yakmadı da bugün mü aklına yakmak yıkmak geldi?

Örgüt, bu son derece faydalı, yavruları hayata hazırlayıp dağda çürümekten kurtaran hizmete sahip çıkan halkı karşısına almaya cesaret edemiyordu aslında..sonra ne diye bu kurumları yaksınlar ve ateşe versinler ki?Gerçekler zaten çok geçmeden ortaya çıkmıştı, İstanbul,Ankara, İzmir gibi vs.yerlerde okullara kim dozerleri dayayıp duvarlarını yıktıysa, tabelalarını balyozlarla söktüyse, içinde Kur’an-i Kerim olduğunu bile bile kitabevlerini ayaklarıyla kim çiğneyip yaktıysa; İşte onlar Cizre, Şırnak,Bulanık gibi yerlerde okulları yurtları ve okuma salonlarını yakmış yıkmış ve çok geçmeden de nitekim kapatmışlardır.. Hatta bu sinsi hain planı uygulamak için iktidar beş tane milli eğitim bakanını feda etmiş ve değiştirmişlerdi.

Bölge ve bölge insanı için biçilmiş bir kader varmış meğer! Şer şebekeleri sinsi planları gereği hizmet hareketinin; yine kendi imalatları olan güya kürt problemini! çözüme dair hayatî ve önemli çözümünü engellediler…istemediler.!

Devlet yetkilileri zaman zaman çeşitli vesilerle katıldıkları proğramlarda hep “Devletin yapamadığını yaptınız sizlere minnettarız o kahraman eli öpülesi öğretmenleri tebrik ederiz demiyorlar mıydı?
Peki bugün noldu? Söyleyeyim:

Terörist vatanperver, vatanperverler terörist!

[Bahattin Karataş] 19.6.2018 [thecrcl.ca]

Muhalefet şerhi koyanlar.... [Abdullah Aymaz]

Şûrâ konusunda hatırlamamız gereken hususlarda M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle demektedir:

1-Şûrâ, hem idare eden, hem de idare edilenler için bir haktır ve bu hakkı kullanma mevzuunda da, taraflardan birinin diğerine karşı üstünlük hakkı yoktur. Allah (c.c.): “Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir.” (42/38) buyurarak her iki tarafında da müsavi olan konumlarına işaret buyurur.

2-(Bu husus bir hak olduğu gibi, bir sorumluluktur da…) İdareci bu sorumluluğu yerine getirmediğinde mesul olacağı gibi, idare edilenler de, fikirlerinin alınmak istendiği konularda görüşlerini bildirmediklerinde  mes’ul olurlar.

3-Şûrâ’nın, Allah rızası için ve Müslümanlar yararına yapılması; rüşvet, baskı ve tehditlerle istişârî heyetin düşünce çizgisinin saptırılmasına meydan verilmemesi de önemli bir esastır.

4-Meşverette her zaman icmâ olmayabilir; herkesin görüşünün tek bir noktada toplanmadığı durumlarda ekseriyetin düşünce ve kanaatine göre amel edilir. Zira ekseriyet icmâ hükmündedir.

5-İster icmâ kararıyla, ister çoğunluğun görüşüne göre olsun, şûrâ, usulüne göre cereyan etmişse, artık orada üzerinde anlaşılan görüşe MUHALEFET  etmek câiz değildir ve alternatif düşünceler ileri sürülemez. ‘Ben farklı ve isabetli bir görüşte bulunmuştum’ veya “Ben muhalefet şerhi koymuştum’ gibi sözlerle alınan karar aleyhinde rey ızhar etmek düpedüz BOZGUNCULUK  ve  GÜNAH’tır. Allah Rasulü, kendi ictihadlarına rağmen böyle bir çoğunluğun görüşlerine uyarak Uhud’a çıkmış, sonra da evvel ve âhir, hatalı da olsa, ekseriyetin içtihatlarıyla alâkalı hiçbir beyanda bulunmamıştır. Kaldı ki, Kur’an-ı Kerim, Uhud’a hazırlanırken irtikap edilen o mukarrabînin zellesinin sorgulanabileceği işaretini de vermişti.

6-Şûrâ, mevcut problemleri çözmekle meşgul olur; muhtemel hadiselerle alâkalı tahmini kararlar üzerinde fazla durmaz. Zaten, İslâmî hayat, nassların ışığı altında sürüp gitmektedir.

7-Şûrâyı teşkil eden heyet ihtiyaç hâsıl olunca biraraya gelir… ve problemleri çözüp, plân ve projeleri nihâî duruma getirecekleri ana kadar da çalışmasını sürdürür. Onun periyodik olarak icrâ edileceğine dâir herhangi bir nass olmadığı gibi, maaşlı ve ücretli adamlarla yürütüldüğüne dair de herhangi bir işaret mevcut değildir. Teşri  (yasama) döneminden sonraki tatbikat ise bizi bağlamaz. Zaten, şûrânın maaşlı memurlarla yürütülmesi beraberinde bir kısım problemi de getirir…”

Hocaefendi, kimlerle meşveret edileceği hususu üzerinde şunları söylüyor:

“Bütün bir ülke insanını bir araya getirip hepsiyle birden istişâre etmek mümkün olmadığına göre, onun sınırlı bir kadro ile gerçekleştirilmesi zarureti doğar. Ayrıca, istişâreye arzedilen konular, büyük ölçüde ilim, mümârese, ihtisas ve tecrübe istediğinden, şûrânın da bu hususlarla temâyüz etmiş (seçkin) şahıslardan teşkil edilmesi îcap eder ki, bu da ancak, ulemanın ‘ehlü’l-hall ve’l-akd’ dedikleri her meseleyi çözebilecek bir başyüceler heyeti olabilir. Bilhassa hayatın bütün bütün giriftleştiği, dünyanın globalleştiği ve her problemin bir dünya problemi haline geldiği günümüzde, İslâmî mânâ, İslâmî ruh ve İslâmî ilimlerin yanında, Müslümanlar için çok defa maslahat sayılan diğer ilim, fen ve teknikle alâkalı konuları bilen kimselerin de bu başyüceler içinde bulunması şarttır. Bu ikinci şıktaki hususlar, dine uygunluğu, dînî otoritelerce kontrol edilmesi kaydıyla, her zaman değişik sahalardaki ihtisas erbabıyla yapılabilir. Aslında şûrâ, ehlü’l-hall ve’l-akd’e bırakıldığı gibi, onun değişik zaman ve değişik keyfiyetlere göre icrâ şekli de yine onlara havale edilmiştir. Dönüp tarihe baktığımız zaman, değişik devirler ve ayrı ayrı ahvâl itibariyle onun tatbikatındaki farklılıkları görmek mümkündür. Evet, tarih boyunca o, yer yer dar dairede, zaman zaman da genişletişmiş olarak; bazen sırf siviller arasında, bazen de askeriye ve ilmiyeye de kapılarını açarak bir hayli farklıklara sahne olmuştur. Ama, bu onun değiştirilmeye maruz bir kural olmasından değil, her devirde uygulanabilirliğindeki esnekliğinden ve evrenselliğindendir.

“Değişik şart ve değişik devirlere göre şûrânın icrâ şekli ve heyet mozayiği değişse de, onu teşkil eden başyücelerin, ilim, adâlet, görüş ve tecrübe sahibi, hikmet ve firaset erbabı olmaları vasfı değişmez. Adalet; farzları yerine getirip haramlardan sakınmak ve insanî değerlere ters işler yapmamak demektir. İlim; dinî, idarî, siyasî ve fennî uzmanlık demektir. Her ferdin değişik ilim dallarında ihtisas erbabı olması gerekmese de, heyet ve şahs-ı manevinin, yukarıda zikredilen mevzulara açık olması yeter. Bazen görgü ve tecrübenin esas olduğu hususlarda, ilmiyeden olmasa bile, tecrübe sahiplerinin görüş ve düşünceleri de alınabilir. Hikmet; ilim, hilim, mânâ-yı nübüvvet anlamlarına geldiği gibi, eşyanın perde arkasına ıttıla’ (haberdar olma), halka kapalı olan şeyleri firâset nuruyla görüp sezme; ferdî ve ictimâî problemleri çözebilme istidat, kabiliyet ve fetâneti mânâlarına da hamledilmiştir ki, her zaman erbabı az, değeri yüksek bir vasıf olarak görülmüş ve kabul edilmiştir.”

Şûrâ ve meşveretle ilgili bu tesbitlerin hayata geçirilmesi dileklerimle…

[Abdullah Aymaz] 19.6.2018 [Samanyolu Haber]

Yeni ‘Yeni Kapı Ruhu’: Politik Samsara döngüsünde ibretlik bir reenkarnasyon [Bülent Keneş]

Seçimlere günler kala yaşanan gelişmeler adeta bir turnusol kağıdı vazifesi görüyor. Kim nerede kiminle, kimin eli kimin cebinde bir bir netleşiyor.

Bu vesileyle bundan taa 18 yıl önce demokratik sivil bir anayasa yapma vaadiyle yola çıkıp, medeni ve ileri dünyayla entegrasyon, Avrupa Birliğe’ne üyelik ve gerçek bir demokratik hukuk devleti kurma hedefi ve iddiasıyla yıllarca güç ve iktidar devşiren Erdoğan ve şürekasının ‘Yeni Türkiye’sinin de ne menem bir şey olduğu ayna gibi ortaya çıkıyor.

Şeytan’a sattığı ham ruhu, tabir-i caizse, Erdoğan ve şürekasını insanlığın ve siyaset aleminin Nirvanasına ulaştırmak şöyle dursun Samsara çıkmazında aklını yitirmiş deli danalar gibi döndürüp duruyor.

Belli ki Erdoğan ve şürekası, pek çok inanç sisteminin esas kaideleri arasında bulunan, birçok inanç sisteminde ise etkisi hissedilen ruhun göçü ve başka bedenlerde bedenlenmesi anlamında ciddi bir reenkarnasyon yaşıyor. Bu siyasi ve ahlaki reenkarnasyonu ya da tenessühü henüz ölmeden tecrübe eden Erdoğan ve şürekası, ilk iki iktidar döneminde savunduğu ne varsa birbir boğarak suç ve günah çetelesini kabarttıkça, idealize ettiği ya da idealize etmiş gibi gözüktüğü her şeyin tam zıddına ve hatta muarızına dönüşüyor.

LANETLİ ERDOĞAN, KİME KARŞIYSA ONUN BEDENİNE HAPSOLDU

Hinduların inandığı şekilde ifade edecek olursak, AKP iktidarının ilk dönemlerinde umut veren Erdoğan, sadece yaşar gibi gözükürken ölmekle kalmamış sanki, süreç içerisinde takip ettiği gizli ve riyakar ajandalarla, aldatmalarla, çalmalarla, çırpmalarla, zulüm ve haksızlıklarla gırtlağına kadar günaha ve suça battıkça adeta İlahi Kudret’in korkunç bir gazabına da uğramış. Düne kadar ve hatta bugün bile mücadele ettiğini savunduğu ne varsa ona dönüşmüş. Dün neye ya da kime karşıysa ya da karşıymış gibi gözüküyorsa bugün onların bedenine sığınmış, nefesiyle nefeslenmiş.

O kadar ki, Erdoğan ve şürekası, ilk iki iktidar dönemlerinde idealize ettikleri ne varsa tersini yapmak suretiyle demokrasi, özgürlük, insan hakları, hukuk, adalet, hakkaniyet ve medeniyetin Nirvanasına ulaşmayı artık iyice muhal hale getirmiş. Aklı ve ahlakı olan herkese tiksinti veren söylem ve eylemleriyle kemâle ve huzura kavuşmayı hak etmek şöyle dursun varlık aleminde kat ettikleri muazzam gerilemeyle insanlığın, ahlakın ve siyasetin esfel-i safilini derecesine düşmüşler. Düşebildikleri kadar düştükleri o iğrenç yerde ise, kendilerini rahat hissedebilecekleri yeni mizaçlara, yeni bedenlere bürünmüşler.

Masum insanlara zulümlerini artırdıkça iyice insanlıktan çıkmışlar, medenilikten uzaklaşmışlar ve adeta insan altı vahşi bir forma bürünmüşler. Böylelikle Samsara’nın sonu olmayan kapkaranlık labirentlerinde yollarını yitirdikçe behimi arzuları, maddi istekleri, manevi ıstırapları, acıları ve nefretleri kabardıkça kabarmış, katlandıkça katlanmış. Ahlaksızlıklarıyla boğdukları Yeni Türkiye ideali için demokrasi, insanlık ve medeniyetin Nirvanası sadece hayal olmakla kalmamış, eski Türkiye’nin lanetli bedeni Erdoğan ve şürekasının kip kirli ruhlarıyla yeniden hayat bulmuş.

Elbette ki bu durum, Hinduizm ve benzeri dinlerdeki reenkarnasyon ve tenessüh inancı için anlatıldığı gibi birebir gerçekleşmemiş. Ruhların dünyaya tekrar be tekrar gelip gitmelerini ceza ve ödül düalitesine dayandıran bu inançların aksine Erdoğan ve şürekasının muazzep ve huzursuz ruhları daha büyük bir gazaba düçar olmuş. Ölmeden önce lanetlenerek karşıtlarının bedenlerine hapsolunmuşlar. Hatta hiçbir bedende huzur bulamadıkları için her seferinde biraz daha insanlıktan çıkmak, birkaç adım daha geriye gitmek kaydıyla o beden senin bu beden benim diyerek sürekli beden değiştirmek zorunda kalmışlar. Bu yolda o kadar gerilemişlerdir ki, o kirli ve lanetli ruhları, en nihayet, yıllarca mücadele ettiklerini savundukları eski Türkiye adına kim varsa ancak onların bedeninde kendilerine bir yer bulabilir hale gelmiş.

ÇİLLERLER, AĞARLAR, PEKERLER, ÇAKICILAR, YILANLAR, ÇIYANLAR…

Özgürlükçü liberallerin, sosyal demokratların, aldıkları her nefesi adalet, hukuk, hak ve özgürlükler için sarfeden mümtaz şahsiyetlerin yerini eski Türkiye denildiğine akla ilk kim geliyorsa onlar almış. Tansu Çillerler, Mehmet Ağarlar, Devlet Bahçeliler, Sedat Pekerler, Hizbullahlar, Alaattin Çakıcılar, SADAT milisleri, Ergenekoncular, Doğu Perinçekler, askeri ve sivil ayaklarıyla envai çeşit derin devlet çeteleri… Belki bugün adlarını ve kim olduklarını henüz bilmiyoruz ama JİTEM’in yerini Güneydoğu’da terör estiren yeni illegal yapılanmaların almadığını kim savunabilir? Ya da Beyaz Torosların yerini Ankara’nın göbeğinde güpegündüz insan kaçıran Siyah Transporterların? Veya Susurlukların, Çatlıların, Yeşillerin yerini yeni derin devlet çetelerinin ve eli kanlı tetikçilerin almadığını kim iddia edebilir?

Erdoğan ve şürekası Türkiye’yi geleceğe taşıma becerisini gösteremedikleri gibi ülkeyi her açıdan devraldıkları yerin çok gerisine düşürmüşlerdir. Hatta iktidarda kalma uğruna ruhlarını sadece Şeytan’a satmakla kalmamış, geçmiş tecrübeleriyle Şeytan’ın sadık talebeleri olduklarını defalarca ispatlayanların bedenlerine de yerleşmişlerdir.

Şimdilik yeniden doğdukları bedenler Çillerlerin, Ağarların, Çakıcıların, Pekerlerin, Perinçeklerin bedenleri olsa da, belki bunlar bile Cehennem’in dibine kadar yolu olan esfel-i safilin yolcululuklarında Erdoğan ve şürekasının sadece birer ara durakların ibarettir. 24 Haziran’da veya 8 Temmuz’da pılılarını pırtılarını toplayıp defolup gitmezlerse şayet, insanlıktan çıktıkları ölçüde daha nelere nelere dönüşeceklerini bilemeyiz. Şeytanla ve şeytanlıklarla dolu muazzep ve huzursuz ruhlarının hangi yılanların, çıyanların, sıçanların ve haşeratın bedeninde yeniden canlanacağını bugünden kestiremeyiz.

Yeni “Yeni Kapı Ruhu” ve kirli koalisyonunun bende çağrıştırdıkları bunlar. Teşbihte hata olmaz, lafza değil manaya bakmak lazım…

[Bülent Keneş] 19.6.2018 [TR724]

Suruç’u konuşan kaç kişi kaldı? Nedenini yazdı… [Tarık Toros]

Geçtiğimiz yıl bugünlerde (14 Haziran 2017) Batı Londra’da bir bina yandı: Grenfell.

Gece yarısı başlayan yangın, öğlen saatlerine kadar söndürülemedi.

Alt katlarda bir mutfakta çıktığı belirlendi.

Binanın dış cephesinin tutuşmaya elverişli olması nedeniyle üst katlara doğru sür’atle büyüdü.

24 katlı koca bina saatlerce meşale gibi yandı.

Londra kent yönetimi tüm unsurlarıyla seferber oldu, çaresizlik hâkimdi.

Sabah yangınla uyanan kent, canlı yayında alev alev yanan binayı seyretti.

72 insan öldü.

Çökme tehlikesi yüzünden aylarca binaya girilemedi.

Yanmış cesetlere ulaşılamadı.

Kömürleşmiş, kapkara bir bina olarak öylece kaldı.

Şimdilerde takviye edildi, çevresi sarıldı, mühendisler gece gündüz kafa yoruyor.


**

Bir yıldır şu oldu:

Medya, ilgisini hiçbir zaman esirgemedi.

Hemen her gün gazete ve TV’lerde yer buldu.

Kurbanların öyküleri işlendi.

Elinden geleni yapmaya çalışan hükümet defalarca özür diledi.

Binanın nasıl tutuştuğu, neden müdahale edilemediği aylarca konuşuldu, konuşuluyor.

Tüm ülkede, benzer malzeme kullanılan binaların tamamı elden geçirildi, çalışmalar sürüyor.

Çoğunun çevresinde iskeleler var, dış cephesi değiştiriliyor, havalandırma ızgaraları konuluyor, ilave tedbirler alınıyor.

Grenfell’e neredeyse tıpatıp benzeyen bir bina bizim evin tam karşısında.

Gün be gün takip ediyorum, ezbere konuşmuyorum.



**

Geçenlerde BBC’de seyrettiğim bir haberi unutmam mümkün değil.

Sağ kalan bina sakinlerinden yaşlıca bir kadına, yetkililerin gözetiminde, dairesinden kurtarılan eşyaları, özenle ambalajlanmış biçimde teslim edildi.

Kadının, yanmamış albümlerini karıştırırken akıttığı gözyaşları, beynime kazındı.

Muazzam bir özen, takip, sorumluluk ve işi sonuna kadar götürme örneğidir, Grenfell yangını.


**

O binada ağırlıklı olarak göçmen yurttaşlar oturuyordu.

Tamamı, önce otellere sonra yeni evlerine yerleştirildi.

Devlet hiçbir eksik bırakmamaya çalışsa da, bağış kampanyaları ile ayrıca desteklendiler.

Bir yıl sonra gazetelerin kimi siyah logoyla çıktı.

Sayfalarca Grenfell yangını işlendi, işlenmeye devam ediyor.

Parlamentoda defalarca özel oturum yapıldı.

Hükümet, muhalefet tarafından ağır sorularla sorgulandı.

İngiltere’de şu son bir senede bu kadar gündem olan ne var denilirse, Brexit’i ilk sıraya koyarım, Grenfell’i ikinci sıraya.

Geçen yıl ardı ardına yaşanan üç terör olayı da ilk beşe girer. Bu konuda takip ve sorgulama da muazzamdı. Halen devam ediyor. Bitmeyecek.


**

Ülke;

-Yangına kayıtsız kalmadı.

-Mağdurlarını sokakta bırakmadı.

-Basın, her şeyi sorguladı.

-Cep telefonu kameraları ile çekilmiş yüzlerce görüntü, saati dakikası tespit edilerek montajlandı, belgesellere konu oldu.

-Parlamento işin peşini bırakmadı.

-Halk, bağış kampanyalarından anma törenlerine, üzerine düşeni fazlasıyla yaptı, yapıyor.

-Okullarda öğrenciler Grenfell için şiirler yazıyor, şarkılar üretiyor.

-Bir daha böylesi bir facia yaşanmasın diye önüne arkasına bakılmadan tüm ülkede restorasyon faaliyeti başlatıldı, devam ediyor.

-Hiç kimse, “Amma da büyüttünüz, gereken yapıldı işte, işimize bakalım” demiyor.

-Ne yapılırsa yapılsın, acıyı, zararı telafi etmeyeceği anlayışı hakim.

-Bu yüzden de Grenfell yangını, uzun yıllar gündemden düşmeyecek.

-Kurtarılan insanların hayatları takip edilecek, ölenlerin matemi tutulmaya devam edilecek.


**

Hiçbir Batı ülkesini ülkemle kıyaslamıyorum artık.

Bunu bırakalı çok oldu.

Türkiye’nin bir hafızası yok.

Acılar, katliamlar, yıldönümünde dahi hatırlanmıyor.

Tedbir alınmıyor.

Alınsaydı, 1999 Marmara depreminin üzerinden neredeyse 20 yıl geçti, bir şey yapılırdı.

Yangın toplanma alanları dolduruldu.

İlk yıl, göstermelik konulan konteynırlar, aylar içinde yağmalandı.

Deprem tatbikatları unutuldu.

Medya da kulağının üzerine yattı.

1999’da dört-beş deprem uzmanı çıktı, hep aynı isimler.

20 senede yeni uzman dahi yetiştirilemedi.


**

Grenfell bir yangındı.

Terör bağlantısı yoktu.

Bina, birileri tarafından sabote edilmemişti.

Kimse, “devlet yaraları sarar” deyip işine bakmadı.

Kimse, müteahhidi suçlayıp faturayı oraya ihale etmedi.

Kimse, “Bu tür binalar risk altında, herkes tedbirini alsın” deyip kenara çekilmedi.

Kimse, “medya olayı abartıyor” deyip ardında kaos lobisi aramadı.


**

Türkiye’de hayat çok ucuz.

Acı ama gerçek bu.

Hadiseler:

-İnsanları bu gerçeği kabul etmeye ve üzerinde durmamaya zorluyor.

-“Yeriniz Ortadoğu, Bağdat’a bakın halinize şükredin” demeye getiriyor.


**

En kıymetli şey insan hayatı.

Kayıplarınıza bakarak kalanların yaşam kalitesini artırmak ise bir numaralı öncelik.

Halkınızı sürü olarak görüyor, (af buyurun) hayvan kadar bile değer vermiyorsanız, insanlık sınavında kalmışsınız demektir.

Türkiye milleti bunu hak etmiyor.

Kurbanlarını unuttu, hemen her gün yeni kurbanlar veriyor.

Sıra bir gün hepimize gelecek.

Ve birileri, tabutumuzun üzerine elini koyup namazımızı kılmaya gelen ahaliye nutuk atacak.

Bu zihniyeti gömmedikçe…

Ölmeye devam edeceğiz.

Ölen niye öldüğünü bilmeyecek.

Öldüren de neden öldürdüğünü.


**

Türkiye’de yakın vadede olası ve olacak şeylerin tohumları atılalı çok oldu.

Hiçbir şey şaşırtmaz, sadece üzer.

Allah millete zeval vermesin.

Ne kadar kızsak sinirlensek de orası vatan.

Candan bir parça.

[Tarık Toros] 19.6.2018 [TR724]

Bir ‘Prompter’dır yaşamak! [Naci Karadağ]

Aslında başlığı “bir kulaklıktır yaşamak” şeklinde de yazabilirdim. Fark etmiyor yani aynı kapıya çıkıyor hepsi.

Hatta biraz zihin egzersizi yapıp bu konuda epey alternatif üretmek de mümkündü:

Hayattan Prompteri alın geriye ne kalır!

Ya da;

Dün mitingde hiç tanımadığım bir Promptere usulca yaklaşıp, Ey Diyarbakır, dedim

Yahut;

Bitiş: Prompter

Artık bu çağrışımla herkes kendi birikimi nispetinde üretsin, okurun eli tutulmaz…

Ama gerçekten de Prompter sizin için hayatın kendisi olmuşsa, onu yaşıyorsanız, onunla yaşıyorsanız, bir süre sonra onda, orada; yani ‘Prompter’da yaşamaya başlıyorsunuz.

Örneğin 40 yıl önce açılmış olan bir üniversitesi üç yıl önce açtığınızı iddia edebiliyor, Bingöl’e Diyarbakır diyebiliyor, Ödemiş’i Denizli’nin ilçesi zannedebiliyorsunuz…

Dangılzonk isimli bir şehirde Kara Elmas Üniversitesi’nin açılışını yapabiliyor, istediğiniz şehre istediğiniz tarihte arzu ettiğiniz ebatta hava limanı açıveriyorsunuz.

Prompter ağa gibidir, eli tutulmaz hani.

Toplam 3 baraj gölü olan bir şehre gidip, “buradaki 21 barajı kim yaptı” diye kalabalığa sorup gevrek gevrek gülebiliyorsunuz Prompter’dan hayatta.

Prompter hayatında mantık da çok önemli değil. Yalandan dolayı kimse sizi ayıplamadığı gibi, mantık örgüsü filan da soran eden olmuyor.

Yasal bir partiyi terörist ilan edebiliyor, silahlı örgüte “gel sandıkta mücadele et” diyebiliyorsunuz.

Bilmem kaç bin yıllık hayvan hakları mücadelesini “Ben başlattım” diyebiliyorsunuz ama başka Prompter’da yaşayan bakanınız “Seçimden sonra hayvan hakları kanununu çıkaracağız” diyor. Paralel Prompter hayatlarda böyle sıkıntılar olabiliyor ama çok önemli değil.

Çünkü Prompterda zamanı eğip bükebiliyor, olaylara arzu ettiğiniz şekli verebiliyor, hayatı bir hamur yumağı gibi paşa gönlünüze göre şekillendirebiliyorsunuz.

Örneğin Prompter hayatınızda Cuma günü olmuş darbeyi cumartesine aktarıp, o gün cumaya gittiğinizi söylüyorsunuz ve alkış filan da alıyorsunuz.

Bir tür Matrix gibi şey sanırım Prompter…

Havuz medyanıza söylüyor sayfalarda kendi evreninizi oluşturuyor ve öylece yaşıyorsunuz.

Prompter hayatınızda uçaklarınız gökte uçuyor, otomobilleriniz yollarda tozu dumana katıyor..

Tank yapıyorsunuz tank! Bor’dan yapıyorsunuz tankı, damadınız yemeklik servis tepsisini Amazon’dan sipariş verirken… Üstelik Tank öyle bir tank ki, Prompter Konya’sından bilim adamları 6 Prompter gününde yapıyorlar bu zırhlı aracı. Diyelim yol tıkandı, uçuyor, deniz çıktı yüzüyor. Mutfak gördü, hemen iki dakkada açma gül böreği yapıyor!

Kendi Prompter zamanınız oluyor. Işık yılından filan uzun bu. Keza Prompter hızınız da öyle. Bir anda milyonlarca kilometrelik mesafeleri, milyonlarca kilometrelik hızla uçuyorsunuz. Uçuruyor size Prompter ortamı. Ayağınız yere basacak fırsatı bulamıyor adeta. Mekan önemsizleşiyor Prompter hayatınızda. İstediğiniz yere arzu ettiğiniz villadır, saraydır konduruyorsunuz. Onbinlerce ağaç kestiriyorsunuz ama önemli değil.

Neden?

Çünkü prompter ormanlarında milyarlarca ağaç dikmişsiniz zaten!

Manyak güzel bir şey Prompterda yaşamak.

Hesap vermiyorsunuz kimseye.

Sınırsız harcama bütçeniz var.

Her şey iki dudağınızın arasında.

İstediğinizi perişan ediyor istediğinizi ihya ediyorsunuz.

Kafanıza göre kanun üretiyorsunuz, mevcut kanunları çok da iplemiyorsunuz.

Hele Anayasa filan, geçiniz…

İstediğiniz şekilde çıkıyor gazeteler, arzu ettiğiniz kanalda arzu ettiğiniz saatte canlı yayına bağlanıyorsunuz, arzu ettiğiniz sorulara cevap veriyorsunuz. Diyelim ki bu bile sıkıntılı oldu, kulaklığınızdan size cevap fısıldıyorlar Prompter hayatınızda.

Ekonominiz acayip kuvvetli oluyor bu hayatta mesela. Bu çok iyi bir şey. Dünya lideri oluyorsunuz, itibarlı sarayınız filan oluyor. Her sabah duşakabinoğulları mehter ile uyandırıyor sizi kahvaltıya.

Efendime söyleyeyim; kekti, simitti, bahçeydi, yuvarlanmaktı her bir şeyiniz var.

Prompter değil cennet yahu. Kim çıkmak ister böyle bir dünyadan!

[Naci Karadağ] 19.6.2018 [TR724]

İniş sert mi olacak, yumuşak mı? [Semih Ardıç]

Türkiye ağır bir borç krizinde. Evvelki krizlerden çok farklı bir kriz bu. 2001 krizinde kamu borç batağındaydı, bu sefer özel sektör ve hane halkı borç yükü altında inliyor. (Bkz. http://www.tr724.com/bu-kriz-cok-farkli/)

Borcun ödenmesi için gelir hedefinde, nakit akımında ve tahsilatta sapma olmaması elzemdir. Piyasada talebin düşmesi, kur, faiz ve enflasyon gibi parametrelerin ani ve sert yükselmesi borçlu şirket ya da devletlerin en son arzu edeceği gelişmedir.

Maalesef hâdiseler Türkiye’de tam da böyle cereyan ediyor.

BORÇ MİLLÎ GELİRİN YÜZDE 55’İNE YAKLAŞTI

Türkiye’nin 456 milyar doları bulan dış borcunun millî gelirinin yüzde 55’ine yaklaştı. İç borç rakamları ilave edildiğinde borç stoğa 650 milyar doları aşıyor.

Böylesine yüksek borca karşılık sermaye girişi durdu. Yerli ve yabancı sermaye riskli gördüğü TL’den uzaklaşıyor. Son 4 senede 12 bin milyoner Türkiye’i terk etti.

Borsa İstanbul (BIST) birkaç ay içinde yüzde 20’den fazla düştü. Faizler Merkez Bankası ve Hazine cenahında yüzde 20 oldu. Şirketler ve şahıslar 12 aylık vade ile yüzde 22’den aşağı kredi bulamıyor.

Böyle bir girdaptan çıkmak dolar 4,75 TL, euro 5,50 TL iken hariçten bir yardım eli uzatılmazsa mümkün görünmüyor.

“TÜRKİYE” VE “KRİZ” YAN YANA TELAFFUZ EDİLİYOR

Artık Türkiye ile kriz kelimesi birlikte telaffuz ediliyor. Uçağın yere sert mi, yumuşak mı? ineceği ise 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak “başkanlık” seçimine bağlı olacak.

Dünyada para bolluğu devam etseydi Türkiye mevcut krizi kolay atlatabilirdi.

Oysa dünyada paranın bol olduğu günlerde inşaat-emlak üzerinden tüketim ağırlıklı büyümeyi marifet sayan Türkiye gibi ekonomiler yaz ortasında kış mevsimi şartlarına maruz kalıyor.

Vaktinde kıtlık günleri için kenara yedek akçe ayırmak bir yana kazandığımızdan fazlasını harcadık.

Reform (ıslahat) yerine makyaj, üretim yerine tüketim, demokrasi yerine tek adam tercihlerinin faturasını hep beraber ödemeye başladık. Diğer faturalar da postaya verildi bile.

VATANDAŞIN SIRTINDAKİ YÜK

Ahbap çavuş kapitalizmi, devleti aile şirketi gibi idare edenleri ve hısım akrabasını zengin ederken dar ve orta gelirlerin sırtındaki vergi yükünü artırdı. Ulaşım, sağlık gibi temel mamu hizmetlerinin maliyeti katlandı. Kalite (nitelik) ise düştü.

Basit bir misal: Süleyman Demirel’in Başbakanlığı’nda inşâ edilen ve 1974’ten biri İstanbul Boğazı’nın iki yakasını bir araya getiren 1. köprüde geçiş ücreti 11 TL. Üstelik tek yönde ücret alınıyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta anlattığı Osmangazi Köprüsü’nde otomobiller tek yön için 114 TL ödüyor. Ücret çift yönlü tahsil edildiği için köprüyü gidiş ve dönüşte kullanan şoför 228 TL ödüyor.

Tepki geldiği için şartnamedeki ücret birebir tatbik edilmiyor. Aradaki fark firmanın ödeyeceği vergiye mahsup ediliyor. Yani vatandaşın cebinden gidiyor yine.

Günlük 40 bin araba geçmediği için farkı Hazine işletmeci firmalara ödüyor. İhaleyi kazanan ortaklar 16 yıl 2 ay boyunca (otomobil başına 40 dolar+KDV) gelir garantisi ile işletecek.

BALLI İHALELERLE BİRİLERİ ZENGİN EDİLDİ

Benzer çarpıklıklar şehir hastanelerinden hava limanlarına kadar bütün kamu ihalelerinde artık teamüle dönüştü. Hazine ancak bu modelle planlı bir şekilde soyulabilirdi.

Hazine üzerinden birileri servetine servet kattı. Ballı ihalelerin faturası da 5-10 sene içinde vatandaş tarafından ödenecek.

Türkiye için artık “harç bitti, yapı paydos” diyenler iktidarın iddia ettiği gibi böyle ağır ifadeleri Türkiye düşmanı oldukları için kullanmıyor.

Dünyada en büyük firmaların bile “yeni normal” denilen likidite daralmasına karşı çareler aradığı bir vakitte borçlu ve cari açık rekortmeni Türkiye’nin eski günlerin alışkanlıklarını sürdürmesi mümkün değil.

HUKUK GÜVENLİĞİNİ TESİS ETMEDEN OLMAZ

Borçları ve cari açığı bir şekilde azaltmanın yolları bulacağız. Az tüketecek, çok üreteceğiz. Yatırımcıya itimat telkin edecek, sermayedara hukukî teminat vereceğiz.

Bağımsız yargı, bağımsız ve etkin üst kurulları yeniden inşâ edeceğiz.

16 senelik iktidarının sonunda Türkiye’yi duvara toslatan AKP ve onun lideri Erdoğan’ın yumuşak bir inişi ve akabinde uçuşa geçip tırmanmayı tahakkuk ettirme ihtimali kalmadı.

Piyasa için en büyük belirsizlik Erdoğan’dır. Onun akşamdan sabaha, aklına estiği gibi davranması yatırımcıların hesap kitap yapmasına imkân vermiyor.

ÖYLE YA DA BÖYLE KÜÇÜLECEĞİZ

Türkiye’nin küçülmekten başka çıkış yolu kalmadı. Şirket bilançoları da kamu harcamaları da küçülecek. Küçülmeyi belli bir plan dahilinde yapabilirsek uçak yumuşak iniş yapacak. “Yok, böyle iyiyiz.” diyorsak tarihin en sert inişine maruz kalacağız ki o halde uçak ağır hasar görecek.

2001 krizi ve akabinde attığımız adımlarla krizden çıkışın nasıl olacağına dair büyük bir tecrübeye sahibiz.

Geleceğin dünyasında nerede olmak istediğimize karar vermek için de bir fırsat yakaladık. Her başlıkta yeniden bir değişim ve dönüşümü ihtiva eden master plan hazırlayabiliriz.

İlk safhada Olağanüstü Hal’i (OHAL) kaldırarak ve genel af ilan ederek memleketi esir alan korku ve baskı bulutları dağıtılmalıdır.

GÜVEN VE HUZUR İHTİYACI

İnsanların kendisini emniyette hissetmediği, huzurdan mahrum kaldığı bir beldede ne yatırımdan ne de kalkınmadan bahsedilebilir. İhtiyaçlar listesinde her daim ilk sırada ‘güven hissi’ var.

Akabinde ‘acı reçete’ tedavisi bünyeyi ayağa kaldırabilir.

Türkiye’nin yeni bir makul büyüme hikâyesine ve yeni bir heyecana ihtiyacı var. Tek tip apartmanların banisi, birbirinden güzel şehirlerin katili TOKİ ile özdeş AKP devr-i iktidarı için “harç bitti, yapı paydos.”

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) baraj altında kalması için hususî bir gayretkeşlik içine girmesi iktidar partisi namına çaresizlik değil de nedir!

YABANCI YATIRIMCININ CEVABINI ARADIĞI SUÂL

Hızla irtifa kaybeden Türkiye’nin birkaç sene içinde ayağa kalkması uçağın yumuşak iniş yapmasına bağlı. Yabancılar iniş için seçim sandığından çıkacak neticeyi bekliyor.

Anahtar kelime Türkiye’nin seçimi olacak…

Artık diğer suâller tali kaldı.

Herkesin cevabını merak ettiği suâl şu: “Türkiye’de iniş sert mi, yumuşak mı olacak?”

[Semih Ardıç] 19.6.2018 [TR724]

Rusya’da devler nazara geldi [Hasan Cücük]

Rusya’da başlayan Dünya Kupası’nda daha ilk maçlarda sürpriz sonuçlar gelmeye başladı. Kupanın favori takımlarının teklediğini gördük. Bu trend devam ederse çok farklı bir Dünya Kupası seyretmiş olacağız. Kupanın en önemli favorileri Brezilya, Arjantin berabere kaldı, Almanya yenildi. Bir diğer favori Fransa kazandı ama öldü öldü dirildi 3 puanı hanesine yazdırırken.

C Grubu’dan Fransa – Avustralya maçı öncesi yapılan yorum netti; Fransa rahat kazanır. Bu boş bir argüman değildi. 32 takım arasında en pahalı kadroya sahip Fransızlarda oyunu ve skoru değiştirecek usta ayaklar vardı. Kylian Mbappe, Antonine Griezmann, Ousmane Dembele ve Paul Pogba  her ülkenin gıpta ettiği yıldızların varlığı Fransa’nın neden favoriler arasında gösterildiğinin isbatıydı. Ancak maçın startıyla birlikte Fransa’ya boyun eğmeyi kabul eden bir Avustralya yoktu sahada. Griezmann’la öne geçen Fransa’ya cevap gecikmedi. 90 dakika sonunda skor tabelasında 2-1 Fransa üstündü ama akıllarda Fransız file bekçisi Hugo Lloris’in kurtardığı pozisyonlar vardı.  Fransa’nın kadro değerinin 1 milyar 410 milyon Euro olduğunu, Avustralya’nın ise sadece 58 milyon Euro olduğunu dikkate aldığımızda Fransızlar için 2-1’lik skorun ölüp ölüp dirilmek olduğunu rahatlıkla görüyoruz. Fransa – Avustralya maçı devlerin işinin kolay olmayacağının işaret fişeğiydi.

Ve beklenen ilk büyük sürprizi D Grubu’nda yaşadık

Messi’li Arjantin’in rakibi 330 bin nüfuslu İzlanda’ydı. Tarihinde ilk kez bir dünya kupasında boy gösteren İzlanda, Rusya’ya turistlik gezi amaçlı gelmediğini göstermek istiyordu ama rakipte Arjantin’di. Kadrosunda Messi, Dybala, Higuian, Agüero gibi dünya futbola damga vuran oyuncular vardı. Asıl mesleği diş hekimliği olan İzlanda teknik direktörü Heimir Hallgrimsson, oyuncularını bir cerrah titizliğinde maça hazırladığını daha ilk dakikadan itibaren gördük. Rakibinin ve kendi güçlerinin farkında olan bir İzlanda vardı sahada. Defans güvenliğini maç boyunca elden bırakmadıkları gibi mücadeleyi sahanın her bölgesine yaydılar. Geriye düştüklerinde ise ileri çıkıp gol atmayı başardılar. Sonuçta dünya yıldızlarını karşı verdikleri mücadelede 1-1’lik skorla kupa tarihinde hem ilk puanlarını aldılar hem de Arjantin gibi bir ülkeyle berabere kalarak ilgi odağı oldular. Arjantin’in kadro değeri 925 milyon Euro. Sadece Messi’ye biçilen değer 184 milyon Euro. Son yılların yükselen değeri İzlanda’nın toplam değeri ise 79 milyon Euro. Oyuncularının çoğunun isimlerini bilen yok ama mücadelelerinin mükafatını almayı bildiler.

Kupanın ilk bombası F Grubu’nda patladı

Son şampiyon Almanya sahne alırken rakibi Meksika’ydı. Maçtan önce Meksika teknik direktörü Juan Carlos Osorio’nun ‘Son 16 turunda Brezilya ile eşleşmemek için grubu lider bitirmek istiyoruz. Bunun için Almanya’yı yeneceğiz’ açıklamasını çok çok iyimser bulanların sayısı ezici çoğunluktaydı. Meksika tarihinde Almanya’yı 1985’te oynadığı hazırlık maçında yenmişti. Almanlar ünlü İngiliz golcü Gary Lineker’in ifadesiyle ‘Futbol 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu sonunda Almanların kazandığı oyunun adı’ dediği milletti. Oyuna Almanlar oyuna hükmediyordu ama gollük pozisyonlar bulmakta zorlandı. Meksika yakaladığı pozisyonu gole çevrince 90 dakika sonunda şok bir skor ortaya çıktı. Son şampiyon yenilirken, Rusya’da ilk deprem meydana geldi. Almanlar’ın forvet sıkıntısı dikkat çekiyordu. Timo Werner beklentilerin çok altında kalırken, sürpriz golcü Thomas Müller eski görüntüsünün çok uzağındaydı.

Kupanın bir numarası favorisi gösterilen Brezilya, 1958 Dünya Kupası’ndan sonra ikinci kez Avrupa topraklarında kupayı kazanmak istiyor. Brezilya, İsviçre, İsveç ve Güney Kore’nin yer aldığı E Grubu’nun mutlak favorisi. Neymar, Coutinho, Jesus, Marcelo, Casemiro gibi yıldızlarını sahaya süren Sambacılar, karşılarında teslim olmaya niyetli olmayan bir İsviçre buldu. Coutinho’nun muheşem golüne İsviçre ikinci devrenin başında Zuber ile karşılık verdi. İlk devre oyunun hakimiyeti tamamen Brezilya’da olurken, ikinci devre maça denge geldi. Sambacılar gol pozisyonu bulmakta zorlanınca çareyi uzaktan şutlarda aradı. 90 dakika tamamlandığında ise 1-1’lik skor vardı. Bu, Brezilya açısından kötü, İsviçre için muhteşem bir sonuçtu. Sambacılar, Arjantin ve Almanya’nın izinden gidip, Rusya’da ilk hayal kırıklığına imza attı.

Arjantin, İzlanda kalesine 27, Almanya, Meksika kalesine 26 ve Brezilya, İsviçre kalesine 21 şut çekti ama kazanmaya yetecek golü bulamadı.

[Hasan Cücük] 19.6.2018 [TR724]

Faşizm günlerinde seçim [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de mevcut sistemin kâğıt üzerinde geçerli, ancak uygulamada askıda olan 1982 anayasası ile belirlenen sistem olmadığı gayet açık. OHAL ortamında, cumhurbaşkanının anayasal olarak kendisinde olmayan yetkileri ve bürokrasisinin tümüyle kontrolünü gasp ettiği bir oldu-bitti rejimi, bir fiili yönetim biçimi var. Bu rejimde insan hakları ihlalleri sıradanlaşmış ve sistematik olarak uygulanırken, on binlerce siyasi tutsak hapishanelerde gayri-kanuni ve hukuka tümüyle aykırı olarak tutulurken, yüz binlerce kamu görevlisi KHK’larla anayasa ve yasalara aykırı şekilde, ihanetle ve terörizmle suçlanarak ihraç edilmiş halde, hangi seçimler diye sormayalım mı?

TRT Erdoğan ve Cumhur İttifakı’na 68 saat konuşma şansı vermiş, oysa CHP ve İnce 6 saat, İyi Parti ve Akşener 13 dakika konuşmuş! HDP ve Demirtaş ise sıfır dakika! Bu oranlar tüm ulusal kanallar ortalamasında da çok farklı bir tablo ortaya koymuyor. Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararına karşın Mehmet Altan’ın hala hapishanede olması, yüksek yargının ve uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülüklerin Türkiye tarafından nasıl uygulandığı daha doğrusu uygulanmadığı konusunda sanırım net bir fikir verebilir. 2017 Referandumu sonrasında çalınan oylar ve YSK manipülasyonunun referandumun sonucu üzerinde belirleyici rol oynamış olmasına karşın, nasıl muhalefetin itirazlarının sonuç vermediği ve sonuçta her şeyin kabullenildiği, nasıl kısa sürede hayatın olağan akışına geri dönüldüğü hatırlanmalı.

Ülkede seçim kampanyasının – antidemokratik ve anayasa-yasalara aykırı kısıtlamalar haricinde – en önde gelen sorununun konvansiyonel ve ilkel seçmenle doğrudan kontak kurma üzerine kurgulandığını gözlemliyoruz. Meydanlara insan toplama ve onlara uzun süre hitap etme yöntemi izleniyor. Bu yöntemle kitleleri mobilize edilmeye çalışılıyor. Retorik egemen bir yöntem bu. Dinleyen kitlelerin taraftar psikolojisiyle hareket ettikleri açık. Konuşmaların metinleri genellikle husumet ve karşılıklı akıldışı vaat yarışı üzerine inşa ediliyor. Lider merkezli, tabiatıyla ötekileştirici, biz duygusu oluşturmak için kutuplaştırıcı bir diskur bu kampanyaların temel özelliği. Temel strateji bu yönde.

Erdoğan neden diğer adaylarla bir araya gelmiyor?

Erdoğan’ın diğer adaylarla bir araya gelmemesi, stratejinin bir başka ayağını oluşturuyor.  Esasında Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerinde, Azerbaycan gibi Sovyet ardılı ülkelerde uygulanan bu taktikle, formel başkan adayları ile “lider” arasında bir uçurum olduğu hissi oluşturulmaya çalışılıyor. Mevcut başkanın neredeyse ilahlaştırıldığı, devletin ete-kemiğe bürünmüş şekli olarak lanse edildiği bu algı operasyonunda, diğer adayların tümü devlerin düşmanı, ulusal çıkarların altını oyan hain, dış güçlerle işbirliği yapan satılmış veya kandırılmış aciz kişilikler olarak propaganda çalışması yapılıyor. Lider için ise vatanı için riskler alan, devrimci, güçlü, icraatçı, stratejist, cesur, vatansever, milli ve yerli gibi karakter özellikleri inşa ediliyor ve propaganda metinlerine yerleştiriliyor. Dahası, iç ve dış siyasetin seçimlerde lidere avantaj sağlayacak şekilde kullanılmasından oldukça sık şekilde yararlanıldığı gözlemleniyor. Türkiye’de hâlihazırda tüm bunlar seçim stratejisinde kullanılıyor.

Demirtaş, halen Türkiye’de en çok oy almış üçüncü partinin adayı ve neredeyse iki yıla yakın zamandır hapishanede. Seçimlere bu ortamda katılan HDP’nin onlarca milletvekili hukuksuzca ve keyfi uygulama neticesinde hapiste. Yine aynı partiden yüze yakın belediye başkanı ile yüzlerce yerel yönetici ve görevli, aynı hukuksuzlukla gayet keyfi ve hukuk dışı gerekçelerle içeride tutuluyor. Koca bir parti ve düşüncesi, kriminalize ediliyor, sistem dışına itilmiş bir durumda. Bu durumda, milyonlarca oyun karşı karşıya kaldığı eşitliksiz, adil olmaktan son derece uzak ortam, yine bu seçimlere çok belirgin bir etkide bulunuyor. Buna bir gölgeden ziyade, yapısal bir durum olarak yaklaşmak zorundayız!

Seçim kampanyalarının Erdoğan ve diğerleri arasında finansman bakımından ciddi farklılıklar içerdiğini söylemeliyim. Devlet olanaklarının ifadesini sevmiyorum – bunun yerine daha doğru ifadeyle, vergi ödeyen vatandaşların paralarının Erdoğan ve AKP tarafından seçim çalışmalarında kullanıldığı, devlete ait olan araçların – mesela Cumhurbaşkanına veya Başbakana tahsis edilmiş olan uçakların – kampanya sürecinde ulaşım için kullanılması, artık üzerinde bile durulmayan, kanıksanmış bir gerçek. Ama bu, bu durumun normal olduğu anlamına gelmiyor. Milyarlarca liralık vergi gelirleri ile devletin sahibi olan ve kamu görevi haricinde kullanılmasının yasal olmadığı araçların Erdoğan’ca kullanımı da, profil olarak daha çok Rusya ve eski Sovyet cumhuriyetlerinde görülen bir tutum.

Eskiden Cihan Haber Ajansı veya Doğan Haber ile sağlama yapılıyordu

Medyanın oy kullanma işlemi başladıktan oy kullanma işlemi son bulana kadar ve sonrasında kesin olmayan sonuçların ilanına kadar, ne tür bir yayın yapacağı da hayati önemde. Eskiden Cihan Haber veya Doğan Haber, Anadolu Ajansı / TRT bazlı verilere karşı ciddi bir sağlama yapma olanağı veriyordu. Ancak Cihan kapatıldıktan ve Doğan önce teslim olup sonra da karşılıksız çek üzerinden Havuz’a geçirildikten sonra, bu sağlamayı yapabilme olanağı kalmadı. Dolayısıyla, 2015’te örneğin, Anadolu Ajansı başlangıçta AKP oylarını %56 civarı verirken, Cihan Haber Ajansı AKP oylarını %41 civarı vermiş, sonrasında kesin sonuçlarda AKP %40 civarı oy almıştı. Şunu demek istiyorum; artık Anadolu Ajansı ve Doğan Haber, altyapı olarak seçimler gibi büyük çaplı bir organizasyonu topluma yansıtabilecek teknik donanıma ve personele sahip haber mecraları. Bunların dışında başka bir haber kaynağımız olmayacak. Her ikisi de rejim güdüm ve kontrolünde olan bu mecraların nasıl bir yayıncılık anlayışı çerçevesinde yayın yapacağı sanırım herkesin malumu. Onlardan sağlanan veri girişi üzerinden tüm Türkiye’de ulusal kamu TV’leri ve özel TV’ler yayın yapacak.

Yüksek Seçim Kurulu, mühürsüz oy pusulalarının sayılması yönündeki yasal mevzuat değişikliği sonrasında çok güçlü bir manipülasyon aracına dönüşmüş vaziyette. YSK kararları bilindiği üzere yüksek yargı tarafından bile denetlenemiyor. Zaten yüksek yargı da sizlere ömür. Hukuk devleti ile beraber ortadan kalkan yargı tarafsızlığı ve bağımsızlığı, yine Saray’ın elide sınırsıza yakın bir kontrol sağlıyor. Buna SEÇSİS sistemini de ekleyin. Sonuçta oylarının sayımı elektronik ortamda gerçekleşecek. YSK ve SEÇSİS üzerinden sağlanacak manipülasyon ortamından Erdoğan yararlanmayacak diyenler ellerini kaldırsın! Bu arkadaşlar umarım haklı çıkarlar. Ama bir seçim analizinin otoriter bir rejimde temennilere dayanması ne derece sağlıklı olur, onu da mantıklı okurların takdirine bırakayım.

Ülkedeki fiili rejim, kurumsal zafiyet (YSK artı SEÇSİS) ve medya hâkimiyeti (AA ve DHA üzerinden) seçimin kaderini belirleyecek. Türkiye bir lider veya parti seçmiyor. Türkiye, sadece fiili rejimi formel hukuki rejime dönüştürüyor. Muktedirin tek ilgilendiği bu!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.6.2018 [TR724]

Tycho Brahe neden öldü? [Hakan Zafer]

Devlet erkânının kanadı altında kendini güvende hisseden bilim adamı, hukukçu ve dini grup yöneticilerinin hali içler acısı. Küçük bir köy meydanı çapındaki dev sofralarda yiyip içerken, büyük bir salonda devletli ellerden plaket alıp siyaseten söylenmiş iltifat masajlarıyla gevşerken, ambalajlı şeker almaya razı olduğu halde banknotu kapı vermiş bayram çocuğu gibi olmuyorlar mı hele?

Bilim, din, hukuk gibi alanların erbabının sultan sofralarında iltifatla şımartılmalarının ve kendi sofralarına kürkünü çıkarmamış sultan yaklaştırmalarının hayati yanlış olduğunu düşünüyorum. Devlet erkânından alınan iltifatla yapa geldiğine değer vermenin ne denli yanıltıcı olduğunu bedel ödeyerek öğrenenlerin, aynı yanılgıya düşmemek için buldukları formülde sadece isimleri değiştirdiklerini görmek de şaşırtıcı. Bu zümreler için izzet, sultanın sofrasına muhtaç olmamak, hasbelkader oturduysa da vakti geldiğinde derhal kalkmaktır.

“Sultan sofrası” tabirinin bana hatırlattığı, modern astronominin kurucularından Tycho Brahe. Daha doğrusu onun 1601 yılındaki efsaneleşmiş ölümü.

Osmanlı ve bilim denince akla ilk gelenlerden müneccimbaşı Takiyüddin’in çağdaşıdır kendisi. Bilgiyle aramızdaki soğukluğun kökenlerine dair ipuçları veren Takiyüddin’in acıklı hikâyesine girmeden Danimarkalı meslektaşının ölüm sebebine geri döneyim.

Tycho Brahe, Kralın saray sofralarına davet ettiği, kendisine gözlemevi açması için özel ada tahsis edecek kadar desteklediği Rönesans’ın meşhur kişiliklerinden. Davettir, ziyafettir çağrılmaktan hoşlanan biri. Hoş, kendisi de profesyonel bir kibar. Efsaneye göre, en son katıldığı yemekte o kadar çok içmiş ki kralla beraber oturduğu sofradan kalkmamak için tuvalete bile gitmemiş. Krala saygısızlık sayıldığı için kraldan önce sofrayı terk edemeyen kahramanımız o haliyle uzun süre dayanmaya çalışmış. Mesane basıncı, kana idrar karışması derken hastalanmış ve bu sıkışık halden tam 11 gün sonra dayanılmaz ağrılar içinde ölmüş.

Ölümünden üç yüz yıl sonra 1901 yılında mezarı delil toplamak için açılmış. Sonuçlar tatmin etmemiş olmalı ki bulgular 1996 yılında yeniden değerlendirilmiş. Kıl ve kemiklerinde yoğun cıva bulunduğu, bu nedenle bir akrabası veya asistanı meşhur gökbilimci Kepler tarafından zehirlenmiş olabileceği yönünde iddialar ortaya atılmış. En masum tahmin ise, cıvalı ağrı kesici kullanmış olabileceği şeklinde.

Konu dört yüz yıldır kapanmış değil. 2010 yılında Danimarka ve Çek Cumhuriyetinden bilim adamlarınca oluşturulan bir heyete mezarı tekrar açtırıp kemik ve saç örnekleri aldıracak bir bilinmeze dönüşmüş durumda. Alınan örneklerde ölümcül düzeyde olmasa da vücudunda olmaması gereken bir takım elementlere rastlanmış. Mesela, altına maruz kaldığı tespit edilmiş. Heyetin yayınladığı makalede bir tahminde bulunuluyor. İnsan altın kemirip yiyemeyeceğine göre altının, çatal, kaşık ve kaplardan beslenme esnasında geçtiği veya simya ile ilgilenmekten kaynaklandığı yönünde. Araştırma ekibinin başındaki Danimarkalı Profesör Jens Vellev’in 2012 yılındaki açıklamalarına göre rastlanan cıva, önceki sonuçların aksine zehirlenmeye yetmeyecek kadar düşük seviyede. Yani, ne son dönemlerindeki ağrılarını gidermek için aldığı ilaçlarla ne de asistanı Kepler veya bir başkası tarafından cıva ile zehirlenmiş değil. Gelinen noktada, cinayet olmadığı, efsaneyi tamamen doğrulamasa da en başa dönmüş gibi ölümün böbrekten kana karışan toksinlerden kaynaklandığı kanaati ağır basıyor.

Şu an gerçek ölüm sebebi nedir tam olarak bilinmiyor. Çok mu önemli? Maksadım bilimsel değer, bilimin başka alanlarda kullanımına etik yaklaşım veya kaynak aktarımı tartışması değil elbette ama Danimarka vatandaşlarının bu çalışmalara ayrılan paranın vergilerinden gitmesine gösterdikleri tepkiden anlaşılan, onların da olayı, popüler kazanımlarına rağmen pek önemsedikleri.
Her neyse… Mesajı verip huzurunuzdan çekileyim.

Ne kabı kacağı altından diye kral sofrasına oturmalı ne de kralın cömertliğiyle kabı kacağı altından yapmalı ki altın kana karışmasın.

Tycho Brahe de kral sofrasına, hele hele o son sofraya oturmasaymış, madem oturdu çok sıkışınca da kalksaymış iyiymiş…

[Hakan Zafer] 19.6.2018 [TR724]

‘Avukat bakıyor’ demeyin bunları mutlaka siz takip edin! [Nurullah Albayrak]

Soruşturma ve yargılamalar evrensel hukuk ilkeleri yerine ‘Saray ilkeleri’ doğrultusunda yapıldığı için, hukuk işlemeye başladığında mahkumiyet kararları kaldırılarak peş peşe beraat kararları verilecek. Bunda şüphe yok. Kısa zaman öncesinde kesinleşmiş mahkumiyet kararlarının nasıl kaldırıldığını ve beraat kararlarının verildiğini, haksız tutuklama gerekçesiyle ülkemizin milyonlarca lira tazminata mahkum edildiğini hep beraber gördük. Bu süreçte verilen mahkumiyet kararlarının da bozulacağına, haksız tutuklamalar sebebiyle tazminat kararları çıkacağına, iftira sebebiyle müfteriler hakkında mahkumiyet kararları verileceğine muhakkak gözüyle bakılabilir.

Hukukun işleyeceği döneme hazırlık adına bizlere düşen ise yasal itirazların eksiksiz ve süresinde yapılmasıdır. Mahkumiyet kararı üzerine gerekli itirazların süresi içinde yapılması çok önemlidir. Süre kaçırıldığında karar kesinleşmiş olacağı için, haksız kararların bozulması için sürelere azami derecede dikkat edilmelidir.

Öncelikle mahkumiyet kararı sonrasında, 7 gün içinde SÜRE TUTUM DİLEKÇESİ ihmal edilmemelidir. Süre tutum dilekçesi, karara itiraz edildiğini ancak gerekçeli itiraz dilekçesinin mahkemenin gerekçeli kararının tebliğinden sonra yapılacağı anlamına gelmektedir. Duruşma esnasında karar sanığın yüzüne karşı okunduysa duruşma tarihinden itibaren 7 gün içinde SÜRE TUTUM DİLEKÇESİ muhakkak verilmelidir.

Mahkemenin gerekçeli kararı tebliğ edildikten itibaren 7 gün içinde ise GEREKÇELİ İSTİNAF DİLEKÇESİ mahkemeye verilmelidir. Bu dilekçede mahkumiyet kararına karşı gerekçeli itirazlar yapılmalı. Mahkumiyet kararı gerekçesinde dayanak yapılan hususların, hukuken ve fiilen doğru olmadığı anlatılmalıdır. Adil yargılama hakkının ihlal edildiğini gösteren tüm vakıalara da dilekçede yer verilmelidir. Özellikle de mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadığı itirazı yapılmalıdır.

Ne yazık ki bazı hakimler tutuklamayı cezalandırma aracı olarak kullandığı için mahkumiyet kararıyla birlikte tutukluluğun devamı kararı da verilmektedir. Mahkeme mahkumiyet kararıyla birlikte tutukluluğun devamına karar vermişse, 7 gün içinde TUTUKLULUĞUN DEVAMI KARARINA DA İTİRAZ edilebilir. Bu itiraz dilekçesi kararı veren mahkemeye verilmeli. Mahkemeden öncelikle kararın düzeltilerek tahliye kararı vermesi istenmeli, aksi takdirde itirazı incelemek için dosyayı bir sonraki Ağır Ceza mahkemesine göndermesi istenmeli.

Dosya İstinaf  mahkemesine gönderildikten sonra TAHLİYE TALEBİ dilekçesi de ayrıca verilebilir. Bu dilekçenin zaman ve sayı itibariyle sınırı yoktur. Bu dilekçe eşler tarafından verilebileceği gibi sanık tutuklu ise, tutuklu tarafından da cezaevinden gönderilebilir. Ayrıca, yeni gelişmeler ya da mahkemenin dikkate alması istenen konularla ilgili olarak da her zaman dilekçe verilebilir.

İstinaf aşamasında, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Ağır Ceza Mahkemesinin kararı onanırsa, 5 yılın üstü cezalarla ilgili olarak Yargıtay’a temyiz başvurusu yapma imkanı vardır. İstinaf kararının tebliğinden itibaren 15 gün içinde TEMYİZ BAŞVURUSU yapılmalıdır. Eğer başvuru yapılmazsa karar kesinleşmiş olacaktır. Herhangi bir hak kaybına uğramamak için temyiz başvurusu süresinde yapılmalıdır.

Yargıtay aşamasında olup henüz karar verilmemiş dosyalarla ilgili Yargıtay’ın biraz hukuk bilinci ve inancı varsa mahkumiyet kararlarını bozması gerekmektedir. Ancak, ceza hukuku profesörü İzzet Özgenç’in ‘Türkiye’de yaşanan tezvirat sürecinin meşrulaştırma işini yargı mensupları üstlenmiştir’ ifadesiyle de pekiştirilen bir gerçek var ki o da; yargı mensupları hukuksuzluğu engelleyen değil hukuksuzluğun yapılmasına zemin hazırlayan bir görev üstlenmişlerdir. Bu nedenle Yargıtay tarafından da olumsuz bir karar verilme ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Yargıtay tarafından olumsuz bir karar verilmesi durumunda ise kararın tebliğinden ya da öğrenilmesinden itibaren 30 gün içinde ANAYASA MAHKEMESİNE bireysel başvuru yapılmalıdır. Yargıtay’ın onama kararı, sanık tutuklu değilse bu karar kendisine ya da avukatına tebliğ edilmediği için bizzat karar takip edilmelidir. AYM’ye başvuru yaptıktan  sonra sonuç alınmaz ise AİHM’ye başvuru yapılmalıdır.

Tüm bu süreçlerle ilgili yapılacak başvurularda dikkat edilmesi gereken süreler, avukat olsa dahi, bizzat sanık tarafından takip edilmelidir. Süresinde ve gerektiği şekliyle yapılacak itiraz başvuruları sonucunda tüm hak ihlallerinin giderileceği ve uğranılan mağduriyetlerin kısmen de olsa giderileceğini hep birlikte göreceğiz.

[Nurullah Albayrak] 19.6.2018 [TR724]

Cihad ayetleri [Ahmet Kurucan]

Geçen haftaki yazımın son cümlesi şuydu: “Giriş sayılabilecek ama mevzunun net bir şekilde anlaşılması için zaruri gördüğümüz bu kısa izahlardan sonra hayatın tabii akışı içinde cihad ile alakalı nazil olan Kur’an ayetlerine bakalım.” Oradan devam ediyorum. Ama hemen bir hatırlatmada bulunayım; malum askeri manadaki cihaddan, düşmanlarla yaka-paça olma mücadele etme, savaş etme manasındaki cihadı ele alıyorduk.

İçinde cihad veya yücehidi, tücehidu, cehid, cehiduu, cehd, cühd, mücahidun, mücahidin gibi ce-he-de kökünden türemiş kelimelerin geçmiş olduğu ayetlerden bahsediyoruz. Nasıl bir metod izleyeceğiz bu ayetleri doğru anlamak için? Nüzul sıralaması ve nüzul sebeplerine bakacağız. Bunda hiç şüphe yok. Sözünü ettiğimiz sebepleri ve iniş zamanlarını  bilmedikten sonra yapılacak her anlam çalışması geçen hafta ısrarla altını çizdiğimiz anlam kaymasının ana nedenini oluşturur. Madem ki Allah bu ayetlerle nüzul dönemindeki hadiselere müdahale etmiştir, öyleyse İlahi iradenin önce ne dediğine -ne kastettiğini demiyorum ve bu önemli ayrımın altını ısrarla çiziyorum- bakmak onu bilmek zorundayız. Zira İlahi iradenin ne dediğini bilmeden ne demek istediğini bilemeyiz. Bunun için de hadis-tarih, siyer, megazi adını verdiğimiz İslami ilimlerde bilgilere vakıf olmak zorundayız. Bunlar olmadan Kur’an ne tefsir edilebilir ne de te’vil.

özün burasında müstakil bir yazının konusu olabilecek bir hususa yeri gelmişken vurgu yapayım. Ayetleri doğru anlamak için sadece nüzul sebebi ve sıralamasını bilmek yetmez. Tefsir kitaplarımızın özellikle rivayet tefsirlerinin bir çoğu nüzul sebebi bilinen ayetlerde o hadiseleri anlatır ama arka plan bilgisi çok vermezler. Belki aynı veya benzeri şartların hakim olduğu coğrafyada yaşandığından dolayı bilindiğini farz edip sözü uzatmak istemediği için bilemem ama bildiğim şu, sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. hususları gözler önüne seren arka plan yani bağlam bilgisi en azından sebebi nüzul sebebi bilgisi kadar hatta ondan daha önemlidir. Çünkü ayet o zeminde o şartlar altında cereyan eden hadiseye atıfta bulunmakta, onu ele almakta, ona çözüm önerisi getirmekte veya emir vermekte ya da yasaklamada bulunmaktadır. Bu açıdan İslam öncesi Arap toplumu bütün yönleri ile bilmek mecburiyetindeyiz. O dönemi “cahiliye” diyerek bir kenara itmek aslında bindiğimiz dalı kesmek manasına gelir. İslam’ı yüceltmek için genellemeci yaklaşımlarla cahiliyeyi kötüleme çok doğru bir yaklaşım değildir. Onun için yukarıda hadis, tarih, siyer ve megazi  vb ilimlerin verileri olmadan Kur’an tefsir ve te’vil edilemez dedim. Edilirse, bağlamlarından kopuk yorumlamalar bizi İlahi maksadın dışına sürükleyebilir.

Ayetlerin ne dediğini anladıktan sonra ne demek istediğine, özellikle bize, günümüze ne demek istediğine sıra gelecek. Burada da müracaat edilecek ilk kaynak hiç şüphesiz Hz. Peygamber pratiği ve ardından tarih boyunca ulemanın yapmış olduğu yorumlar ve uygulamalardır. İlmi literatür içinde tek kelime ile ”gelenek” dediğimiz sahabeden günümüze kadar bu mesele nasıl anlaşılmış, uygulanmış, bu anlamlar etrafında hangi teoriler geliştirilmiş bunlara bakmak zorundayız.

Bu iki ana unsuru merkeze koyup literatüre baktığımızda ulemanın yaptığı çok farklı tasnifler görürüz fıkıh kitaplarımızda. Bana göre bu tasnifler içinde askeri bağlamdaki cihadı anlamak için en anlamlısı ‘İslam’da uluslar arası ilişkilerde esas olan barış mıdır savaş mıdır?’ sorusu etrafında şekillenen tasniftir. Uluslararası ilişkiler alanında bir teoriden mi söz ediyoruz diyebilirsiniz? Cevabım elbette evet. Böylesi bir teoriden söz ediyoruz. “Kutsal savaş, kesintisiz savaş, savunma savaşı, zimmi, harbi, darü’l harb, darü’l islam, darü’s sulh, darü’l eman, ehl-i harb, ehl-i bagy, hudne (geçici ateşkes anlaşması) cizye” kavramlarının hepsi de bu teorinin bir taraftan yapı taşlarını oluşturan diğer taraftan sonucunu ele veren kavramlardır. Daha da önemlisi bu teori/ler, Efendimiz (sas) ve sahabenin pratikleri üzerinde oluşan doktrin/ler etrafında şekillenmiştir.

Kabaca bir tasnifle iki görüş vardır erken dönem ulemanın oluşturduğu bu teorilerde; savaş ve barış. Baştan belirtelim, herkes kendi zamanının çocuğudur. Son tahlilde bir teoriden bahsediyoruz ve bu teoriyi üreten insan. Başka bir anlatımla eldeki verilerden hareketle üretilmiş beşeri bir düşünce. Dini literatürü kullanacak olursa içtihad. İşte kendi zamanının çocuğu olan ulema bu bağlamdaki görüşlerini ortaya koyarken içinde yaşamış oldukları dini, siyasi, kültürel, askeri, ekonomik vb. insan ve toplum hayatını, siyasi bir dil kullanacak olursak devleti kısa, orta ve uzun vadede etkileyecek her türlü vaki ve muhtemel gerçeklerden etkileniyor. Mesela, İslam’a göre uluslar arası ilişkilerinde hakim unsur savaştır diyenler –ki böyle diyenlerin başında İ.Şafii gelir- gayri müslimlerin topyekün Müslümanlara karşı bir cephe oluşturmasını ve Müslümanları yok etmek için sürekli savaş peşinde koşmalarını merkeze alıyor. Bu fiili durum dini kimliklerin ana unsur olduğu bir zeminle örtüşünce bir adım daha ileri gidiyor ve savaşın gerekçesini küfür yani iman etmemek, Müslüman olmamak olarak belirliyor. Hz. Peygamber müşriklerle anlaşma yapmış argümanını öne sürdüğünüz zaman, ona itiraz etmiyor ama bu defa da Hudeybiye sulhunun 10 yıllık süreyle yapılmasını delil göstererekten ‘barış anlaşması 10 yıldan fazla olamaz’ diyor. Başkaları bu düşünceyi daha ileri taşıyor ve diyorlar ki “İslam orduların savaşma kabiliyeti körelmemesi için darü’l harb’de yerini alan ülkelere 10 yılda bir savaş açılmalıdır.”

İşte bu arka plan şartları içinde oluşan savaş doktrini teorik planda sağlam temellere oturmak zorunda. Bu durumda akla gelen ilk kaynak elbette ve elbette Kur’an oluyor. Kur’an ayetleri bu bakış açısıyla tasnif ediliyor ve üretilmiş beşeri düşünce temellendirilmiş oluyor. Hemen akla gelebilecek “İyi ama Kur’an araçsallaştırılmış olmuyor mu? Bu o büyük imamlara büyük bir itham değil mi?” sorusuna cevap vereyim. Hayır; bir itham değil, aksine vakıayı tespit. Kendilerinin beyanlarından hareketle yapılmış olan tasnifi okuyunca siz de hak vereceksiniz. “Kur’an araçsallaştırılmış olmuyor mu?” sorusuna cevabım ise hem hayır hem evet. Hayır; çünkü fiili durum bakış açısını ve metodolojiyi belirliyor. Hz. Peygamber hayatındaki pratik de ayetlerin nüzul sıralaması ile örtüşünce ortaya bu sonuç çıkıyor. Evet; teoriyi desteklemek için zaman zaman ayetler bağlamlarından kopuk ele alınabiliyor. Sebeb-i nüzul unutulabiliyor. Efendimizin aynı mevzu üzerindeki farklı uygulamaları kaale alınmayabiliyor.

Şimdi “İslam’da savaş esastır” diyen görüşün ayetleri tasnifini aktarayım. Bunca yıllık tahsil hayatımda Türkçe, Arapça ve İngilizce  yaptığım okumalarda bana en kapsayıcı gelen bir tasnifi/kategorilendirmeyi aktaracağım sizlere. Daha iyisi vardır-yoktur tartışmalarına girmiyorum. Belki vardır. Benim okumalarıma göre en kapsayıcı diyorum. Nitekim bir sempozyumda sunulan tebliğde geçen bu değerlendirmeye müzakerecilerin bazı itirazları da var.

Bahsini ettiğim bu kategori denemesi Talip Türcan’a ait. Kuramer’in Cihad sempozyumunda sunduğu “Savaştan Barışa Doğru Evrilme” tebliğinde, Efendimizin Peygamberlik yaptığı 610-632 yılları arasındaki Mekke ve Medine hayatına bir bütün olarak bakarak yapıyor bunu Türcan. Bu okuma şekli yukarıda ifade etmeye çalıştığımız hem nüzul sebebi ve sıralaması hem de gelenek temellerine dayanıyor ve teorisi de uluslar arası ilişkide asıl olan savaştır düşüncesi.

1-Erken dönemler Mekke: “Dinde zorlama yoktur” (2/256); “Müşriklerden yüz çevir.” (15/94) mealindeki ayetler. Burada inanç özgürlüğüne vurgu ağır basıyor. Güç dengesinin müşrikler lehine olduğu o dönemde sadece dini tebliğ edip her hangi bir zorlamada bulunmama, sözlü bile olsa mücadeleye girmeme bir emir olarak nazil oluyor.

2-Son dönemler Mekke: “Ehl-i  kitapla mücadelenizi onlardan zulmedenler hariç en güzel biçimde yapın.” (29/46); “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır, onlarla en güzel biçimde mücadele et.” (16/125). Mekke hayatının 13 yıl olduğu göz önüne alınacak olursa artık belli ölçüde İslam ve Müslümanlıkla hemhal olan Müşrik ve ehli kitapla sözlü muhavereye girme emrediliyor. Hicrete kadar da devam ediyor.

3-Medine’ye hicretten hemen sonra. Bu dönem ilk defa savaşa izin verildiği yıllara tekabül ediyor. Yalnız ortada iki tane şart var. Birincisi yıllardır Mekke’de zulüm eden insanların Medine’de de bu zulümlerini devam ettirmek istemeleri; ikincisi eğer onlar barışı tercih ederlerse Müslümanların bunu kabullenmeleri. Şu ayetler bunları anlatıyor: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın.” (2/190) “Kendilerine ile savaşılanlara zulme uğramış olmaları sebebiyle izin verildi.” (22/39) ve “Şayet onlar barışa yanaşırlarsa sen de barıştan yana ol ve Allah’a tevekkül et.” (6/61)

4-Savaş haram aylarla kayıtlı umumi savaş ilanı: “Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp esir edin, onların geçebileceği bütün geçit başlarını tütün. Eğer tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir; affı ve merhameti boldur.” (9/5) “Seyf” yani “kılıç” ayeti olarak bilinen bu ayet, “İslam’da savaş esastır” diyenlerin görüşüne göre müdafaa değil saldırı savaşının başlangıcını teşkil eder ve sadece Müslümanlara savaşanlar değil savaşmayanlar da bu kapsamdadır.

5-Savaşın haram aylar kaydı da ortadan kaldırılarak mutlak olarak emredildiği dönem. “Fitne ortadan kalkıp din Allah için oluncaya kadar onlarla savaş.” (2/193) ayetini bunun delilidir. Hz. Peygamberin” “İnsanlarla La ilahe illallah deyinceye kadar savaşmak bana emr olundu” bu dönemde söylenmiş ayeti destekleyici bir hadistir.”

Özetle belirtecek olursak burada gördüğümüz şey nüzul sıralaması dikkate alınsa da nüzul sebepleri ve özellikle bağlam bilgileri nazara alınmadan sadece metin merkezli bir okumadır ve tasnifin sonunda varılan yer, Müslümanların kafirlerle müşriklerle kayıtsız şartsız sürekli ve kesintisiz savaş halında bulunmak zorundadır. Bu yorumların yapıldığı zemindeki fiili durum dediğimiz gayri müslimlerin Müslümanlara karşı neredeyse topyekûn savaş içinde olması da bu yaklaşımlara hak verdirmektedir.

Pekala doğru mu? Velev ki metin okuması bile yapılsa böylesi bir metodoloji ile Kur’an’a, Hz. Peygamber pratiğine yaklaşma ve yorumlama bizi makasıd-ı şeria ve maslahatu’n nas çizgisinde doğru sonuçlara ulaştırır mı? Cevabınız evet ise, o zaman İmam Serahsi gibi “Müslümanlar düşmanlarıyla baş edemeyecek kadar güçsüz ise barış anlaşması yapabilir aksi halde yapamaz.” diyorsunuz demektir. Eğer gerçekten bu görüşü kabulleniyorsunuz inanmamayı savaş sebebi görüyorsunuz demektir; dolayısıyla İŞİD, el-Kaide vb. örgütlerden, onların terörist faaliyetlerinden şikayet etmeye hakkınız yoktur. Bir zamanların oryantalistleri, şimdilerin İslam düşmanları gibi “İslam savaş dinidir, kılıç dinidir” diye bağırmanızın önünde hiç bir engel kalmamıştır. “Seyf ayeti ile Kur’an’daki barışa vurgu yapan yüzlerce ayet nesh edilmiştir; Kur’an’daki barışı, ahde vefayı, farklılıkları kabulle birlikte yaşamayı emreden ayetlere ve  Efendimizin gayri müslimlerle hayatı boyunca yapagelmiş olduğu barışçıl ilişkiler konjonktüreldir” yorumlarını yapabilirsiniz.

Ama cevabınız hayır ise ve “nüzul sıralaması, nüzül sebepleri, Kuran’ın bütüncüllüğü ve Hz. Peygamber pratiklerinden hareketle başka türlü bir okuma ve değerlendirmeler yapılabilir, savaş haricinde başka teoriler geliştirilebilir” diyorsanız, ben sizinle beraberim. ‘İslam’da uluslar arası ilişkilerde esas olan barıştır’ diyenler de zaten bunu demektedir? Bunu da bir sonraki yazıda kaleme alalım.

[Ahmet Kurucan] 19.6.2018 [TR724]

Sahne sırası oğul Kasper Schmeichel’de [Efe Yiğit]

Danimarka futbolunda Laudrup soyadının özel bir yeri vardır. Finn Laudrup’la başlayan süreç oğulları Michael ve Brian ile devam etmişti. Baba Finn 1967-79 arasında Danimarka milli formasını 19 maçta giyip 6 gole atmıştı. Michael ve Brian ise babalarını gölgede bırakan bir kariyere sahip olmuşlardı. Michael, Juventus, Ajax, Barcelona ve Real Madrid gibi devlerin, küçük kardeşi Brian ise Bayern Münih, Milan, Chelsea ve Ajax’ın formalarını giymişti. Laudrup soyadı gibi ünlü olan bir diğer aile ise Schmeichel oldu.  Baba Peter ile başlayan süreci şimdi oğlu Kasper sürdürüyor.

Danimarka’nın C Grubu’nda Peru ile oynayacağı ilk maç kağıt üzerinde kolay gözüküyordu. Vikingler, 36 yıl aradan sonra kupaya katılan Peru karşısında gerek kadro, gerekse de tecrübe bakımından bir adım öndeydi. Ancak maçın başlamasıyla dalga dalga gelen bir Peru vardı. Danimarkalıların ölüp, ölüp dirildiği pozisyonlarda sahneye kaleci Kasper Schmeichel çıktı. Kurtarılamaz denilen pozisyonları ustalıkla savuşturan Kasper, skorun 1-0 Danimarka lehine olmasını sağlayan isim oldu. Maçtan sonra herkesin birleştiği ortak nokta; Peru oynadı Kasper kurtarıp, Danimarka kazandı. Kasper’in soyadı futbolseverler için oldukça tanıdık geliyor. Efsane kaleci Peter Schmeichel’in oğlu.

Başlangıçta güçlü fiziğiyle futbola forvet olarak başlayan Peter Schmeichel bir kaç hafta forvetlikten sonra asıl yeri olarak kaleye geçtiğinde takvimler 1980 yılını gösteriyordu. Gladsaxe Hero kulübünde futbol kariyerine başlayan Peter, 4 yıl sonra o yılların güçlü takımlarından Hvidovre’ye transfer oldu. Peter artık herkesin gözünün üzerinde olduğu bir oyuncuydu artık. 1987 yılında ise Danimarka futbolunun yükselen değeri Bröndby takımına transfer olduktan sonra sıra kupa ve şampiyonluklara gelmişti. Bröndby’de 5 sezonda toplam 4 şampiyonluk sevinci yaşayan Peter için artık Avrupa kupalarını kaldırmak vazgeçilmezlerin arasında yeralıyordu.

Kupa koleksiyoncusu

Başarılı kalecinin en büyük taliplisi İngiliz kulüpleri Liverpool ve M.United’di. Liverpool o yıllarda M.United’a göre daha başarılı olmasına karşılık Peter Schmeichel, Alex Ferguson’un gayretleriyle ‘kırmızı şeytanlara’ transfer olduğunda takvim yaprakları 1991 yılını gösteriyordu. 550 bin poundluk bir transfer ücreti alan Peter için ilk sezon şampiyonluk hayaline ulaşamadı. İlk şampiyonluk sevincini M.United ile 1993 yılında yaşayan Peter Schmeichel için artık ‘altın yıllar’ başlıyordu. Schmeichel 1999 yılına kadar M. United forması altında 5 şampiyonluk, 3 UEFA Kupası, 1 lig kupası, 1 Avrupa Süper kupası, 1 kez Şampiyonlar Ligi kupası sevinci yaşadı.

1999 yılında ‘artık vücudum Premier liginin ağırlığını kaldıramıyor’ diyerek Sporting Lizbon’a gittiğinde Alex Ferguson ‘Schmeichel M.United için yüzyılın transferidir. Onun yerini doldurmak imkansız’ diyecekti. Zaman ise Ferguson’u haklı çıkaracaktı. Portekizde ilk yılında 17 yıldır şampiyon olamayan Sporting ile şampiyonluk sevinci yaşayan Schmeichel, ‘Burası benim tatmin etmiyor’ diyerek tekrar Premier ligin yolunu tuttuğunda yeni takımı Aston Villa oluyordu. Aston Villa’dan kendisini sürekli isteyen Kevin Keegan kırmayıp bir yıl daha futbola devam kararı alarak M. City’ye transfer oldu. Yaş artık 40 gelmişti ve  ‘sevgili’den ayrılma zamanı gelmişti Schmeichel için. Keegan’in bir yıl daha devam et baskısına ‘Sabah kalkınca insanın içinde heyecan olması ve yeniliklere iştiyak duyması lazım. Benim vucudum artık heyecan duymuyor. Şimdi vücudumu dinlemek zorundayım’ diyerek reddetti.

Danimarka Milli Takımı’nın kalesini 129 kez koruyarak ve en çok milli olan oyuncu olarak futbola veda eden Peter Schmeichel için milli takım kariyerindeki en büyük başarısı 1992 Avrupa Şampiyonluğu’dur.  Peter Schmeichel o günleri ‘Kimse şampiyon olacağımıza inanmıyordu. Bizim için Avrupa Şampiyonası bir turistik gezi olacaktı. Ancak grup maçlarında alınan sonuçlar sonucu yavaş yavaş kendimize güven geldi. Kupayı kaldırdığımızda bile bunun bir rüya olduğunu sanıyordum’ açıklamasını yapacaktı. Turnuvada özellikle Hollanda karşısında yaptığı kurtarışlarla hafızalara kazınmıştı. Peter Schmeichel, 23 yıllık kariyerine 2003’te noktayı koyduğunda yaşamadığı sevinç kalmamıştı. Ünlü file bekçisi, Avrupa’da 4 kez, Dünya’da 2 kez yılın kalecisi seçilmiş, Danimarka, İngiltere ve Portekiz’de şampiyonluk sevinci yaşamıştı.

Peter Schmeichel’in oğlu olmak zor

İşte böyle bir babanın oğlu Kasper Schmeichel. Her başarıyı tadan adını dünyanın en iyi kalecilerinin arasında yazdıran Peter Schmeichel’in oğlu olmak zordu. Hele babasıyla aynı mesleği seçince sürekli gölgede kalmayı kabullenmesi gerekiyordu. Babası gibi ünlü değildi. Devlerin formasını giyemedi ama kariyerinde dönüm noktası 2011’de Leicester City’ye gelmesiyle değişti. 2015’te gelen Premier Lig şampiyonluğunda Kasper’in kurtarışları önemli rol oynadı. Bu şampiyonluktan sonra ilk kez babasının gölgesinden sıyrılma imkanı buldu.

Danimarka milli formasını şubat 2013’te giymeye başlayan Kasper Schmeichel, 36 maçta görev yaptı. 31 yaşındaki Kasper kariyerinin en verimli dönemini yaşıyor. Peru karşısında ortaya koyduğu performansla herkesi kendine hayran bıraktı. Babasına ait milli forma ile 470 dakikada gol yememe rekorunu Peru maçının 22. dakikasında kırmayı başardı.

Kasper’in babası Peter gibi başarılara imza atması oldukça zor hatta imkansız. Kariyerinde sadece bir Premier Lig şampiyonluğu bulunuyor. Kariyer olarak babasına yetişemeyecek ama Schmeichel soyadına layık olarak yeşil sahalarda boy göstermeye devam edecek.

[Efe Yiğit] 19.6.2018 [TR724]

Tesla, Model 3’ün üretimine hız verdi!

Tesla’nın yüksek talep gören otomobili Model 3, beklenen üretim hızına çıkamamasıyla gündemde. Tesla, haftada 3 bin 500 model üretimine ulaşmayı başardı ancak tartışmalar bitmedi.

2018’in ilk üç ayında 9 bin 777 adet Model 3 üreten Tesla, bunu ciddi oradan artırmak istiyor. 35 bin dolarlık fiyatıyla elektrik dünyasına geçişin en uygun modellerinden olan araç, çok yüksek talep görüyor.

Halen birçok ülkede satışı mümkün olmayan otomobil, özellikle seri üretiminde baştan beri ciddi sıkıntılar yaşıyor.

Nedir bu Hackathon?

Tesla CEO’su Elon Musk, üretim konusunda geç kalınmasının sebebini çok fazla robot kullanılmasına bağlıyor. Bunu çözmek için bizzat fabrika sahasında çalışan Musk sorunlara yönelik bir Hackathon başlatılacağını belirtmişti.

Hackathon; bilgisayar programcıları, grafik tasarımcıları, arayüz tasarımcıları ve proje yöneticileri de dahil olmak üzere katılanların yoğun bir şekilde yazılım projelerinin geliştirilmesi amacıyla diğer takımlarla rekabet içerisinde bulunduğu çalışma etkinliği anlamına geliyor.

Etkinlik ile üretimi zora sokan “iki en kötü noktayı’’ çözen şirket, bunun duyurusunu da yaptı.

Haftalık 5 bin araç üretmek isteyen firma, bu büyük hedefe emin adımlarla yaklaşıyor. Üretim hattında daha fazla insan kullanmaya karar veren Musk, çalışanlarından, üretim hattındaki problemleri direkt olarak kendisine uygun zaman gözetmeden belirtmesini istiyor.

4,5 saniyede 100 km’ye ulaşıyor

Tesla Model 3 yakın tarihte önde ve arkada olmak üzere çift motor özelliğine kavuşmuştu. Aracın performansını göz ardı edilemeyecek seviyede yükselten paket, otomobilin 5,5 saniyede 0-100 km’ye ulaşma hız performansını 4,5 saniyeye indiriyor.

498 km menzili bulunan çift motorlu versiyon, saatte 225 km hıza çıkabiliyor. Bu versiyonun alınması için aracın orijinal fiyatına ek olarak 5 bin dolar ödenmesi gerekiyor.

[TR724] 19.6.2018