Bu dert tıbbı aşkındır [Zeynep Zâhide]

“Allah kimselerin başına vermesin” denen hastalıklar vardır ya, çevremizde şahit olduğumuz onlarca örnek sayarız bir çırpıda. Uzun zamandır kanser tedavisi gören bir yakınımı hastanede ziyaret etmek istedim. Bilenler bilir bu hastalığa müptela olanların tedavi gördüğü yerler diğer kliniklere göre daha sterildir. 

Ziyaretçi kapısından geçerken sıkı tembih ve kontrollerden sonra hastamızın bulunduğu koğuşa girdim. Hâl hatır sorduktan sonra herkesin malumu olduğu üzere hastanın sağlığı açısından ziyaretinin kısası makbul deyip tez zaman da çıkmak istedim. Kısa ve öz olarak şifa dileyip dua istedikten sonra kapıya yöneldim. 

Merdivenlerden inerken benimle beraber bahçede hasta ziyaretine gelen bir bayanın yürümekte zorlanan bir yaşlı amcanın koluna girmiş klinikten dışarı çıkartmak isterken gördüm. Allah affetsin benim ilk aklıma gelen şey “Acaba tedavi masraflarını ödeyemediler de hastayı mı kaçırıyorlar” diye geçti içimden. Çünkü burası Türkiye’ydi, her şey mümkündü. Olağan üstü şeylerin yaşandığı bir memleketimiz vardı. Sağ olsun iktidarımız sayesinde. 

Göz göze geldik, 
-Geçmiş olsun kardeşim 
-Allah razı olsun 
-Hayırdır. Hastayı nere götürüyorsunuz 
-İmzaya götürüyoruz 
-Bu halde mi 
-Ee ne yaparsın emir büyük yerden 
-Yahu imzalayacağı şey her halde amcadan daha ağır ve daha büyük değildir ya. İmzalanacak şeyi getirin hastaneye amca imzalasın
-Bildiğin gibi değil kardeş
-Bilmediğimizi de anlatın da öğrenelim. Ama hiçbir mazeret bu haldeki bir hastaya bu zahmeti çektirmez her halde. 
-Kardeş ortam müsait değil her doğru her yerde söylenmiyor mâlum. 
-Anlamadım 
-Sesini alabildiğine kısarak; 
-Babamın her gün emniyete gidip imza atması gerekiyor. 
-Neden 
-Kardeş bizi daha fazla zorlamasan 
-Eyvallah zorlamayayım da bu hal benim kanıma dokundu. 
-Daha neler var kardeş insanın kanına dokunacak. Boş ver bizi 
-Dikkatimi daha da çeken bu cümle beni hayli merakta bıraktı. Beraber merdivenleri inerken amcanın bir koluna da ben girdim ki hastayı incitmeden aşağıya indirelim. Aşağıya indik kapıda arabasını kapıya yanaştırmış bir beyefendi karşıladı.

Oğluymuş. Tanıştık. 

-Beyefendi siz de gelseydiniz yukarıya kadar. Bak kardeşiniz zorlanıyor babanızı taşırken 

Kibar bir edayla; 

-Ablacığım bırakmadılar. Hem de ben arabayı kapıya yanaştırmam gerekiyordu. Yukarı çıksam otoparka çekecektim arabayı. Otoparkta da yer yok. Onun için arabada bekledim, kardeşim yukardan çıkınca haber verdi kapıya geldim. 
-Kusura bakmayın bilmiyordum. 

Amcayı arabaya yerleştirmelerine yardımcı oldum. Amca arabaya yerleştirdikten sonra kızı arabaya binmedi. Oğlu tek başına alıp götürdü. Sordum; 

-Siz gitmiyor musunuz babanızla
-Hayır ben gitmiyorum. Kardeşim imza attırıp gelecek.
-Peki nereye gitti imza atmaya 

Duyduğumda şok olmuştum. “Ne ta oraya mı” diye tepki gösterdim. Zira dediği yer hastaneye yüz elli kilometreydi. 

-Peki amca bu imzayı kaç günde bir atıyor
-Her gün

Allah’ım, aldığım her cevap beni daha da şaşkına çeviriyordu. 

-Özür dilerim kardeş. Sormam da bir mahsuru yoksa, amcanın sucu neydi? 

Sustu derin bir nefes alıp “Boş veer be kardeş” dedi. Ve bu “Boş ver” cümlesiyle birlikte gözleri doldu alamamak için kendini zorluyordu. Benim içime oturmuştu amcanın bu hazin hali. Bu derli bayanla konuşup derdini hafifletmek istiyordum. “Rica etsem sizinle şu bankta oturum iki dakika dertleşmek istiyorum” diye ısrar ettim. 

-Eve gitmem lazım. Babam için temiz kıyafetler getireceğim. Ben direk işten geldiğim için eve uğrayamadım. 
Gel gel iki dakikadan bir şey olamaz hem dinlenirsin. Dedim hastanenin bahçesinde ki banka oturmaya razı ettim. 
-Ne iş yapıyorsunuz 
-Bir tekstil atölyesinde ütücüyüm. Bugün babama refakat sırası bendeydi, izin aldım patrondan. 
-Kaç kardeşsiniz ki 
-Üç kardeşiz de ben her zaman gelemiyorum.  Bekar kardeşimle büyük abim ilgileniyor daha çok. 
-Amcanın suçu ağır olmalı ki imzayı bu kadar önemsiyor devlet. Deyip bu dertli insanı konuşmaya tahrik ettim.
Yaa ne demezsin. Dedi acı bir tebessüm etti. Ardından alaycı bir üslupla; “Babam çok tehlikeli bir terör örgütü üyesi ve yöneticisi” tabi bunları söylerken gözleri dolmuş ağlamak için zorluyordu kendini. 
-Ya hu bu adamın ahı gitmiş vâhı kalmış. Bu adamdan terörist mi olur. Bu adam o örgütü nasıl yönetir. 
“Ne yani” dedi. Devlet yalan mı söylüyor. 
Üslubu bu şekilde sürdürüp, mevzuyu tiiye alarak yaşadıkları şeylerin ne kadar saçma sapan şeyler olduğunu bana ifade etmeye çalışıyordu. 
-Niye devlet yalan söyleyemez mi?
-Söylemeez! Niye çünkü başındaki adam Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyan bir dünya lideri(!) 

Mevzu anlaşılmıştı. Bende kitabın ortasından konuştum.

-Kardeş ben senin derdini anladım. Siz şu malum paralel devlet safsatasından mağdur edildiniz değil mi. 
-Başka derdi var mı ki devletimizin. Bak İŞİD’ciler bile daimî ikameti var diye tutuksuz yargılanıyor. Denetim bile yok. Hatta şehirlerin göbeğinde ofisleri bile var. Örgüte militan devşiriyorlar. Propagandalarını yapan dergileri bile var. 
-Peki, amca ne tür faaliyetlerde bulundu da dünya liderimizi bu kadar ürküttü 
-Burs verdi fakir talebelere. Bu fakir talebelerin ihtiyaçları için esnaftan para topladı. Gitti köy kasaba demedi sırtında çuvallarla erzak taşıdı. 
-Bu yâni
-Evet bu. Yetmez mi?
-Estağfurullah 
-Ne diyor bakan bey; “Eğitim seviyesi arttıkça bizim hitap ettiğimiz alan daralıyor” adamların alanlarını daraltıyoruz eğitime destek vererek. Allah’tan korkup rüşvet yemeyen memur, doğru tartan tüccar, doğru biçen terzi, doğru dosdoğru insanlar yetiştiriyorlar. Hele insanları rızka kanaat eden Rezzak’a itimat eden bir hale getiriyorlar ki; bunları ne köşklerle ne yalılarla ne filolarla peyleyebiliyorlar. Bunların yetiştirdiklerinde defo yok. Ekşi yememişler ki karınları ağrıya. Onun için başları dik. Bir de fakirlikten kurtaracak müesseseler açıyorlar ki bunlar; vatandaşı makarna pirince muhtaç etmiyorlar aha da sana suç. 
-İçimden kardeşim filozof muydun be diyesim geldi. Sormadan edemedim.
-Kardeş siz ne mezunusun.
-İlk okul üçten terk
-Nasıl yani!
-Bütün bunları nereden öğrendin peki? 
-Terör örgütü olmakla suçladıkları o insanların sohbetlerinde bulundum hepsi o 
-Bu sohbet ettikleri yerler her halde fakülte filandır.
-Yok daha neler. Evlerimizin salonları. Haftada bir çay, poğaça, kısır eşliğinde bir hoca hanımın anlattığı; bazen Fethullah GÜLEN’in bazen de Üstad Bediüzzaman Said NURSİ’nin kitaplarının okunduğu mekanlar. 
-Amca kaç günde bir imzaya gidiyor? 
-Her gün. Şaşırmıştım 
-Gerçekten mi 
-Ne sandın yaa
-Ne bileyim insanın aklı almıyor. Bari aynı il de olsaydı. Üstelik bu adam kanser hastası sondajla dolaşıyor. 
-Biz de dedik. Ama dinletemedik. Maksatları zulm etmek. Biz halimize şükrediyoruz. İki ay önce hapishanedeydi. Orada daha kötüydü babam. Şimdi bari hayatının son günlerinde ona hizmet şerefine nail oluyoruz. Babam kemoterapi görüyor. Bugün var yarın yok. Ama herkes nasıl anılacak; onu da geçtik orada nasıl karşılanacak ona baksın. 

Bunları anlattıktan sonra müsaade istedi kalktı. Ben de kendisine babasına selam söylemesini; kendisini anlayan insanların da olduğunu, arkasından dualarla anılacağını söylemesini, benim yerime ellerinden öpmesini tembihleyip ayrıldık. 

Evet bir hastane ziyareti diye geldik ama neler öğrendik neler. Eve dönerken ilham perisi kulağıma fısıldıyordu.

Sorup durma ey tabip bu dert tıbbı aşkındır 

Dinle bak şu göğsümü ne ummanlar taşkındır 

[Zeynep Zâhide] 17.1.2017 [Samanyolu Haber] zzahide@samanyoluhaber.com

*'Türkiye'de yaşanmış gerçek hikayenin anlatıldığı yukarıdaki yazıda ilgili diyaloglar hayali olarak canlandırılmıştır'

Yaktığınız oyuncak dolar da ithal! [Tarık Ziya]

Memleket alevler içinde. Ekonomik kriz herkesi perişan ediyor. 

İşsizlik merhum Bülent Ecevit'e yazar kasa fırlatıldığı 2001'in bile üzerine çıktı. 

TÜİK ordan kırpsa buradan kırpsa da çaresiz 3 milyon 700 bin kişinin işsiz olduğunu açıkladı. 

Türkiye ortalaması yüzde 11,8. Genç işsizlerde yüzde 21. Tarım hariç tutulduğunda yüzde 14,1. 

İşsizlik 14 senedir sırtımızı yasladığımız inşaata kar yağınca daha kronik bir hal aldı. Turizm, sağlık ve eğitim gibi hizmetlerin büyükşehirlerde patlayan bombalar yüzünden çakılması ile sanayinin istihdam kabiliyetinin kalmadığı acı acı müşahede ediliyor. 

Doların yükseldiği Kasım 2016, Aralık 2016 ve Ocak 2017'nin işsizlik verisinin açıklanması tam da referandum arefesine rastlayacak. Muhtemelen yüzde 12'yi de aşacak işsizlik, seçmenin referandum tercihinde belirleyici olacak.   

İşsizlik değil sadece moral bozan... Makro ekonomik veriler Yeni Şafak'a nispet yaparcasına giderek kötüye gidiyor. 

İhracat da istikrarsız dış siyasetten fazlasıyla zarar gördü. Ucuz dış kredi kanalları kapandı. Kredi ile borçlandırılan hânelerin artık aldığı borçları ödemeye takati kalmadı. Böylece tüketerek büyüme modelinin sonuna geldik. 

Büyüme yoksa, kur ve faiz yüksekse bir senede 80 milyar dolar borcu ödemek ecel terleri döktürür.

YATIRIMCI ÜRKTÜ, KAÇIYOR

Hukuksuzluklar, tek adam rejimine giden yolda atılan adımların yol açtığı endişeler ve Suriye'deki iç savaşa müdahil olmanın getirdiği ilave güvenlik riskleri yabancı yatırımcıyı ürkütüyor.

Dövizin hızlı yükselişinin sebebi hükûmetin iddia ettiği gibi Türkiye'yi çekemeyen dış mihrakların komplosu değil. Onlarca sebep sıralanabilir. Bunların ekseriyeti dâhilde işlenen hatalardan kaynaklanıyor.

İşler iyi iken 'biz başardık' diyenlerin ahval değiştiğinde 'Türkiye'yi kıskananlar bize ekonomik savaş açtı' hezeyanına sığınması krize merhem olmadı, olmayacak. 

Ekonominin ne kadar ince bir buz tabakası üzerinde yürüdüğünü bile bile artistik patinaj yapmak puan kazandırmaz. Hakem heyeti bu zeminde müsabakaya müsaade etmediğine göre niçin salto, burgu, Y veya A dönüşü ile puan toplamaya çalışıyoruz. 

Beyhude vakit kaybından öte artistliğe devam edersek ekonomiyi ayakta tutan buz tabakası kırılacak, suya düşeceğiz.

KRİZİ MUHTARLARA HAVALE ETTİK  

Makûliyet ve insaf bir kere kaybedilmeye görsün. Her hâdiseye hissî tepkilerle karşılık verilir. 

Saray ve hükûmetin topu taça atma taktiği muhtarlara da sirayet etti. Her hafta bin küsur odalı Saray'da ağırlanan muhtarlar, izzet ve ikramın hakkını veriyor. Sokağa çıkar çıkmaz dolar karşıtı eylemler yapıyorlar.

En son kampanya Adıyaman'dan geldi. Muhtarlar burunların sildikleri 1 dolarları yakarak Türkiye ekonomisini büyük bir yükten kurtardı.

"Dolar almayın, kullanmayın" diyen muhtarların yaktığı oyuncak dolarlar da Çin'den dolarla ithal ediliyor. Birkaç ay evvel Aksaray Hayvan Pazarı'nda dolarla ithal edilen danaları satan besicilerin 'bu pazarda dolar geçmez' demeleri ne kadar inandırıcı geldiyse bu eylem de o kadar inandırıcı oldu. 

Madem ekonomik krizden çıkış vazifesini de muhtarlara havale ettik. 

Paraya kıyıp aylık doğalgaz faturası 10 milyon TL olan Saray'ın sıcak salonlarında ağırladığımız muhtarlardan daha parlak ve kalıcı eylemler beklemek en tabiî hakkımız.

[Tarık Ziya] 17.1.2017 [Samanyolu Haber]

Uhdûd ashabından asırlar sonrasına [Abdullah Aymaz]

Bir önceki yazımızda üzerinde durduğumuz gibi âyetlerin çok işaretleri olabilir. Evet her bir âyetin; zâhirî, bâtınî, haddi ve muttalaı ve bu dördünün de; dalları, füruatı ve ayrıntıları gibi üçer mâna tabakası bulunur. Hepsi birden on iki mâna tabakası olmuş olur. Dolayısıyla tarihî hâdiselerden bahsederken Kur’an günümüzün fen ve teknolojisinden ve yaşanmakta olan olaylarından da söz etmektedir.

Ben Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Kamûs-u Okyanusu bir lügat kitabı olarak ezberlemek isteğine çok hayret ederdim. Sonra kelime bilgisinin çok önemli olduğunu yine Risalelerden öğrendim. Mesela Yirmi Beşinci Söz’de, Enbiya Suresinin 30. Âyetini ele alıyor. Göklerin ve arzın yaratılışı ile ilgili  bu âyete farklı alanlarda uzman insanların bakışlarını ortaya koyuyor. Hayret ve hayranlık veren ayrıntılara giriyor. Sonra orada geçen “fetk” ve “ratk” kelimelerini o büyük lügattan araştırınca aslında o kelimelerin, içlerinde o mânaların barındırdığını da gördüm…

Ashab-ı Uhdûd ile ilgili âyetlerden şimendifer mânasını çıkarışında da meselenin, hem kelime bilgisi, hem müstetbeâtütterâkib denilen üç-beş boyutlu resimlerde olduğu gibi ince ve derin mânalara dalabilme kabiliyeti, mâhareti ve ilmiyle ilgili olduğu ayân-beyan ortada… 

Bir kere, 4. 5. 6. 7 ve 8. Âyetlerin sonlarındaki medd-i lâzımlar sebebiyle uzatarak û û û û sesleri verilerek okumalar, ayrıca son harflerin hep dâl harfi olup kalkale yapılarak telaffuz edilmesi; Kur’an’ın mânâ ile alâkalı nağmelerinin de ifade ettikleri gerçekler göstermesi bakımından çok önemlidir. Nâs Sûresinin âyetlerinin sonundaki sîn harfleri, (hızlı okununca çok daha iyi şekilde) insanı tam bir fısıltı atmosferi içine sokar ki, zaten şeytanın fısıltı ve vesveselerinden Allah’a sığınmayı anlatmaktadır. Uhdûd ile ilgili âyetlerin tecvide uygun telaffuzunda düdük çala çala giden ve sonra duran bir tren sesini hissetmek mümkündür: “….  Uhdûd…  vekûd….  kuûd…  şu hûd… hamîd.” Altıncı ve yedinci âyetteki ifadede “zâlimlerin, müminlere yaptıkları işkenceyi, o ateşin üzerinde oturmuş seyrediyorlardı” ifadesi, bir cihetten Cehennemi hatırlatmak için, “çevresinde veya kenarında oturmuş seyrediyorlardı” yerine “İz hüm aleyhâ kuûd” Yani “İşte o zaman o ateşin üzerinde oturmuş şekilde” diye ifade edilmiş. Ama aynı zamanda ateşli vasıtanın üzerine oturmuş izliyorlardı, şeklinde bir mânayı da hissettiriyor. Sûrede geçtiği üzere Buruc Suresinin âyetleri göz önüne getirilip çevirdikleri fitne ve fesatlar açısından sömürgecilerin  yaptıkları nazara alınınca Üstad Hazretlerinin, “Şimendifere (tren) işarettir, onunla, Âlem-i İslamı esaret altına alıp mağlup etmişlerdir.” İfadesi çok daha iyi anlaşılır… 

Ateşli vasıtalardan tren ve harp gemileriyle yapılan işgallerin Abdülaziz ve Abdülhamid devirlerinde yapılması ile, erkek müminlerle kadın müminlerin Aziz ve Hamid olan Allah’a imandan başka hiçbir suçları yoktu ifadesi birleştiğinde mânada başka boyutlar görülür… Hele bazı cümlelerin riyâzî hesaplamalarından 1629’dan itibaren 1851-1852-1914 ve 1915, 1922 tarihleri karşımıza çıkar ki insanın hayreti bütün bütün artmaktadır… Ayetlerde geçen kelimelerle, riyazi hesapların gösterdikleri tarihler tam bir uyum içindedirler...

Bu konunun 1928’lerde yazılmasından sonra 1944’de Denizli Hapisanesinde yazılan, Meyve Risalesine ilave edilen Felak Suresinin ve Fîl Suresinin riyazî hesaplamalarının da ihanet ve hıyanet eden sömürgecilerin İkinci Dünya Savaşında başlarına gelenlerin de bu meseleyle çok ilgisi vardır. Yani bütün bunlara Kur’an işaret  etmektedir de, yaşadığımız şu sürece bunların işareti yoktur denilebilir mi? Bilhassa Buruc Suresinin 10. ve 11. âyetlerinin işarî ifadeleri ve 22. deki son âyetin ifadelerine kadar îmâî, kinâî ve rumuzlu işaretlere  dikkat edersek kendimiz için pek çok ikâz, ibret, ders, müjde ve tesellileri de çıkarabiliriz…   

[Abdullah Aymaz] 17.1.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Yurtdışında Hizmet’e yönelik her saldırının faili Erdoğan’dır [Akif Umut Avaz]

Hayrettin Karaman gibi dini zulme araç kılan ‘din zalimleri’nin icazetiyle amaca götüren her yolu mübah gören Erdoğan’ın, hedeflerine ulaşmak üzere algoritmik bir ritimle ilerlediğini söyleyebiliriz. Hedefine ulaşmak için avına kenetlenmiş bir tilki, bir kurt, bir çakal gibi sinsice uyguladığı taktikler sonuç verirse ne ala. Yok bunlar işe yaramazsa, yırtıcı tırnaklarını çıkararak donattığı kanlı pençeleriyle avının üzerine nasıl atıldığının örneklerini saymakla bitiremeyiz. Erdoğan’ın bu tarzının hazin sonuçları konusunda ekonomi dünyasından dış politikaya, siyasi muhalifleri ile başetme şeklinden medya ile ilişki biçimine varıncaya kadar sayısız tecrübeye sahibiz.

Pek çok örneği olan bu tecrübelerden önemli iki tanesini, hiç şüphesiz, genel olarak Hizmet Hareketi’ni ve daha özelde Zaman gazetesini yok etmek için uyguladığı aşamalı taktik oluşturuyor. Bu taktiği Hizmet’e karşı uygularken ne mürailiği ve ikiyüzlülüğü, ne yalanı ve iftirayı, ne tehdidi ve şantajı, ne gasp ve talanı, ne kul hakkı ve ahlakı, ne de haram ve günahı sorun etmeyen Erdoğan, şöyle bir yol takip etmişti: Önce “Hocaefendi iyi ama çevresi kötü”, sonra “Hocaefendi çevresince aldatılıp yanlış yönlendiriliyor”, akabinde “Hocaefendi dâhil Hizmet’in tavanı ihanet içerisinde”, takiben “Hizmet’in tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet”, nihayet “Hala Hizmet’te olan kadın erkek, yaşlı genç kim varsa vatan haini ve terörist” diyerek asrın en büyük ve en alçakça kalpazanlığı olan “FETÖ”yü icat ve soykırıma varan tenkil sürecine geçiş…

ALGORİTMİK TAKTİKSELLİKTEKİ AŞAMALI YOL HARİTASI

Algoritmik taktiksellikteki aşamalı bu yol haritasını Zaman gazetesini yok etmek için de takip etmişti. Zaman’ı iflasa sürüklemek için önce meydan meydan, ekran ekran dolaşıp halkı boykota ve Zaman gazetesini okumamaya çağırmıştı. Bu çağrının etkisinin kısıtlı kalması üzerine Zaman yazarlarını ve çalışanlarını ayartarak içini boşaltmaya yeltenmişti. Karakter zafiyeti kaynaklı kısıtlı bir erozyon dışında bunda da istediği sonucu alamayınca Zaman’a reklam verenleri tek tek tehdit etmiş ve reklam gelirlerini engellemişti. Buna rağmen Zaman’ın batmadığını görünce doğrudan haramiliğe yeltenmiş ve Türkiye’nin en büyük gazetesini gasp etmişti.

Erdoğan’ın bu haramiliği ne ilk, ne de son olacaktı. Medya, sivil toplum, dini gruplar, siyasi aktörler ve özel sektördeki şirketleri vesaire aynı aşamalı süreçlerle yola getirerek biata zorlamış, önünde secde edenleri adi paspaslar gibi tepe tepe kullanırken, boyun eğmeyenleri tek tek yok etmeye girişmişti. Erdoğan’ın son yıllardaki hastalıklı en büyük saplantısı ise Hizmet’i yok etmek oldu hep. Bunun için tüm kurumlarıyla birlikte devleti topyekûn iflasa sürüklemek pahasına yurtiçinde her türlü hukuksuzluğu ve zulmü icradan imtina etmedi. Yurtdışına gelince ise, sandığının aksine oralarda borusunun fazla ötmediğini gördü. Peki, hedeflerinden vaz mı geçti? Tabii ki hayır! Aynı sinsilik ve mürailikteki aşamalı o algoritmik süreci oralarda da işletti.

ERDOĞAN’LA AYNI AHLAKÎ DÜZLEMDEKİ BAZI YÖNETİMLER…

Hizmet Hareketi’ne yakınlığı ile bilinen yurtdışındaki eğitim ve kültür kurumlarını kapattırmak için ahlaksızca uydurduğu çağın en büyük yalan ve iftirasına önce ikili görüşmeler, diplomatik temaslarla muhataplarını inandırmaya çalıştı. Baştan çıkarıcı bazı yöntemlerle inandırıcılık konusundaki zorlukları aşmayı yoz bazı ülkelerde kolaylaştırmaya çabaladı. Yalanla, iftirayla, tehditle, rüşvetle, vaatle istediği sonucu aldığı ülke yönetimlerinin kararlarını yurtiçinde foseptik medyasının marifetiyle propaganda malzemesi olarak kullandı. Demokrasi ve hukuktan nasipsiz az sayıdaki talihsiz ülkenin yoz yönetimleri bu okulları kapattı. Erdoğan’la aynı ahlaki düzlemdeki bazı yönetimlerin hukuksuz kapatma girişimleri ise o ülkelerin hukuk mekanizmalarına takıldı.

Kendi ülkesinde dörde katladığı bütçesine rağmen eğitimde sadece kötüleşmeye yol açan Erdoğan, o güne kadar eğitim konusunda kılını kıpırdatmadığı fakir ülkelerde sırf Hizmet’in okullarını gasp etmek için Maarif Vakfı adında bir alçaklık ve haramilik örgütü bile tesis etti. Hakikaten fakir halklara yardım ve eğitim diye bir dertleri olsa, geniş arz üzerinde faaliyet gösterebilecekleri onlarca ülke ve belde vardı. Oysa, bu ahlaksız harami çetesinin tek amaç ve faaliyeti Hizmet okullarını gaspetmeye çalışmak oldu. Doğrusu birkaç gariban ülkenin yoz yönetimlerini türlü yollarla iknada ya da aldatmada başarılı da oldular. Eşiğini aşındırdıkları ülkelerin çoğu ise, siyasal İslamcı bu harami güruhun ahlaksız girişimlerine zerre prim bile vermedi.

BOSNA, ÇEÇENİSTAN, AFGANİSTAN VS. SAVAŞLARINDA OLMAYAN OLUYORSA

Ama Erdoğan’ın hedefi hala orada duruyordu. Ne pahasına ve hangi yolla olursa olsun o hedefe ulaşmayı kafaya koymuştu bir kere. Bundan ötürü o güne kadar olmayan şeyler olmaya başladı. Neredeyse 30 yıldır dünyanın dört bir tarafında eğitim faaliyetlerinde bulunan Hizmet okullarının başına tuhaf işler gelir oldu. O Hizmet okulları ki Çeçenistan Savaşı’nı görmüş ama tek öğretmeninin ya da öğrencisinin burnu kanamamıştı. Kuzey Irak’a Saddam saldırılarını, Talabani-Barzani çatışmalarını, Irak işgalini görmüş ama okullarının tek camı bile kırılmamıştı. Bosna savaşı sırasında bile saldırı görmeyen Hizmet okullarının, iç savaş yaşayan Afganistan’da Taliban ve işgal yönetimleri altında bile başına bir şey gelmemişti. Dönemsel iç kargaşalar ve savaşlar yaşayan ne Kosova’da, ne Arnavutluk’ta, ne de Yemen’de tek bir talebenin, tek bir öğretmen ya da Hizmet gönüllüsünün burnu kanamamıştı.

Aynısı iç kargaşanın, terörün ve şiddetin kol gezdiği Somali vb bazı Afrika ülkeleri için de geçerliydi. Hizmet okullarına, kurumlarına, çalışanlarına ve gönüllülerine teröristler dahil kimsenin ilişmemesinin basit bir sırrı vardı. Bu okullar ve kurumlar çatışan tarafların çocuklarının bile barış ve kardeşlik ortamında bir arada gidip geldikleri, eğitim gördükleri yerlerdi. Ne kimseye taraflardı, ne de kimseye karşılardı. İşleri eğitim ve kültürel faaliyetler yoluyla toplumsal barış ve huzura katkı vermekti. Hizmet gönüllüleri bunun mucizevî sonuçlarını görüyor, kendileri de çalışmalarını güven içinde yürütmek için bu sonuçlardan istifade ediyorlardı.

ERDOĞAN’IN TEHDİDİYLE MUCİZEVÎ BÜYÜ BOZULDU

Bugün ise bu mucizevî büyü hasid ve müfsid Erdoğan tarafından bozuldu. Ancak Moğol istilaları döneminde görülebilecek türden zulümlerle Türkiye’de Hizmet Hareketi’ne ait taş üstünde taş, işinde gücünde kalabilen tek baş bırakmayan Erdoğan, her türlü meşru veya gayr-ı meşru yolu denediği halde kapattırmakta ya da gasp etmekte başarısız olduğu ülkelerdeki Hizmet okulları için yeni yöntemleri devreye soktu. İç savaş, savaş ve terörün eksik olmadığı ülkelerde bile neredeyse 30 yıldır tek bir kez saldırıların hedefi olmayan Hizmet okulları, Erdoğan’ın hedefe koymasından sonra ardı ardına terör saldırılarına maruz kalmaya başladı.

Erdoğan, 19 Ağustos 2016 günü ABD seyahetine çıkmadan önce havaalanında yaptığı basın toplantısında, yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlıkta suçüstü yakalandığı 17/25 Aralık 2013’te, dünya tarihinin görüp görebileceği en alçakça iftirayla, “FETÖ” diye yaftaladığı Hizmet Hareketi’ni hedef alarak boşuna, “Bundan sonra dünyanın hiçbir ülkesi, hiçbir bölgesi FETÖ ve militanları için güvenli bir sığınak değildir, olmayacaktır.” dememişti.

THY İLE NİJERYA’YA YOLLADIĞI SİLAHLAR MI KULLANILDI?

Ortadoğu ve Afrika’daki radikal İslamcı terör örgütlerine büyük destek verdiğine dair sayısız delil ortaya çıkan Erdoğan, belli ki o güne kadar yönlendirmesiyle gerçekleşen bazı kanlı eylemlerin verdiği özgüvenle konuşuyordu. Çatışmacı toplumların bile tamamını kucaklayan çoğulcu öğrenci ve öğretmen kadrolarından dolayı, bazı ülkelerde yaşanan en kanlı çatışmalar sırasında bile, tek bir kez bile saldırıyla karşılaşmayan Hizmet okulları, Erdoğan’ın Türkiye hazinesinden yaptığı yardımlar üzerinden arka bahçesi haline getirdiği Somali’nin başkenti Mogadişu’da 30 Mart 2016 günü şüpheli bir terörist saldırıya hedef olmuştu. Okul servisine düzenlenen silahlı saldırıda şoför, güvenlik görevlisi, 2 Türk öğretmen ve 3 Türk öğrenci şehit olmuştu. 5’i Türk 6 öğrenci ise yaralanmıştı. Bu Hizmet okulları için çok acı bir ilkti. Son olmayacağı nereden bilinecekti?

Hatırlayacağınız gibi, her türlü ulusal ve uluslararası kirli işe bulaşan Erdoğan’ın Afrika’da kendisiyle aynı zihniyetteki radikal İslamcı terör örgütlerine yasadışı silah sevkiyatı yaptığı ortaya çıkmıştı. 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonu sonrasında bir Twitter hesabı, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın başdanışmanı Mustafa Varank ile THY Özel Kalem Müdürü Mehmet Karakaş arasında geçen çok ilginç bir telefon konuşmasının kaydını yayınlamıştı. Ses kaydında Varank, Karakaş’a THY aracılığı ile Nijerya’ya sevkiyatı yapılması istenen malzemeleri soruyor, Karakaş ise “Bu malzemeler Hristiyan mı öldürüyor, Müslümanları mı öldürüyor?” diye soruyordu. Varank da birkaç gün içinde kendilerine konu ile ilgili bilgi verileceğini söylüyordu.

TERÖRİSTLERE GÖNDERDİĞİ SİLAHLAR TÜRKLERE YÖNELDİ

Oysa merak ettikleri o insanlık dışı sorunun cevabını dünya kamuoyu belki onlarca defa almıştı. Tıpkı Hizmet okullarını, dershanelerini, yayınevlerini, kitaplarını, gazetelerini ve televizyonlarını hedef alan Erdoğan gibi eğitim-kültür düşmanı olan Boko Haram ve benzeri radikal İslamcı terör örgütleri onlarca kez eğitim kurumlarını basmış, onlarca kişiyi katletmiş, yüzlerce Hıristiyan ya da Müslüman öğrenciyi kaçırmıştı. Dolayısıyla radikal terör örgütlerine gönderdiği silahlar, Müslüman ya da Hıristiyan (bu ayrım bile insanlık dışı) fark etmeksizin Erdoğan’ın hedefe koyduğu herhangi birilerini hedef alabilirdi. Hatta son yaşanan acı örnekte görüleceği gibi Türkleri bile.

Erdoğan’ın üzerlerinde hak edilmiş bir nüfuza sahip olduğu radikal terör örgütleri büyük ihtimalle Erdoğan rejiminin siparişiyle önceki gün Nijerya’da bir saldırı gerçekleştirdi. Böylece, Hizmet’in yakın zamana kadar asla başına gelmeyen bir saldırı daha gerçekleşmiş oldu. Erdoğan’ın THY uçakları ile radikal terör örgütlerine silah gönderdiği Nijerya’da bir Türk okuluna düzenlenen silahlı sadırı sonrasında aralarında bir kadın Türk öğretmenin de olduğu yedi kişi kaçırıldı. Türk kadın öğretmenin yanı sıra iki öğrenci ve diğer dört okul personeli de kaçırıldı. Tabii öğrenci ve personelin Hıristiyan mı yoksa Müslüman mı olduğunu bilemediğimiz için THY Özel Kalem Müdürü soracak olsa seçmece çalışan vicdanını yine rahatlatamayacağız.

TÜM KİRLİ İLİŞKİLERİNİ SEFERBER EDEREK HAREKETE GEÇİRDİ

Anlaşılan o ki, Erdoğan Hizmet’e yakın eğitim kurumlarını ve gönüllülerini sadece hedefe koymakla kalmamış. Kamu imkânlarını istismar ederek geliştirdiği her türlü kirli ilişkilerini de seferber ederek harekete geçirmiş. Bu yüzden, Avrupa ülkelerinde AKP’ye yakın mafyatik örgütler işi fiziksel saldırılardan fişlemeye, talandan tehditlere vardırırken, Malezya gibi egemenlik haklarının saygınlığını beş paralık eden ülkelerde ise Erdoğan’ın Muhaberat elemanları adi mafyalar gibi gündüz gözüne Hizmet gönüllülerini (20 Ekim 2016’da 3 Hizmet gönüllüsü Malezya’da MİT elemanları tarafından kaçırılmıştır.) kaçırabiliyor.

Belli ki Erdoğan bununla da yetinmiyor. Tıpkı Suriye ve Irak’ta olduğu gibi besleyip semirttiği radikal terör örgütlerini, Afrika başta olmak üzere, dünyanın dört bir tarafında harekete geçirmiş gibi görünüyor. Bir türlü kapattıramadığı ya da el koyamadığı yurtdışındaki Hizmet’e yakın okullara kan dökerek, adam kaçırtarak zarar vermeyi amaçlıyor.

Şu şöyle bilinsin ki, bu saatten sonra yurtdışında Hizmet gönüllülerinin başına gelebilecek en ufak saldırıdan, adam kaçırmadan, yaralamadan veya cinayetten, tıpkı IŞİD gibi terörü yöntem olarak benimsediği artık iyice aşikâr olan Erdoğan sorumludur.

[Akif Umut Avaz] 17.1.2017 [TR724]

Hani dolar silahtan tehlikeliydi? [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Ecdadın nüktedanlığı da imdada yetişmese Büyük Türkçe Lûgat perişan ahval-i umûmîyi tarife kifayet etmez. Üzerinden 1 dolar çıkanı vatandaşlıktan atmaya hazırlanan AKP hükümeti, diğer taraftan 1 milyon dolar tutarında gayrimenkul alan yabancı uyruklulara vatandaşlık verecek.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın muhtarlara yeni bir tamim yayımladığı son Saray Meclisi’nde, ‘elinde silahı olan teröristle dolar bulunduran arasında fark olmadığı’ ifade edilmişti ki AKP hükümeti bu sözlere nispet yapar gibi ‘1 milyon dolar alan yabancıya vatandaşlık’ hakkı tanıdı.

Dış ticaret gibi küresel bir ligde TL ile faaliyet gösterilmesini isteyenlerin kendi topraklarında arsa, bina, tesis ve daireyi dolar üzerinden satmasındaki tutarsızlık bile yabancının kafasını karıştıracak kadar vahim. Daha evvel konut alanların aynı haktan faydalanamayacak olması uygulamanın açmazlarından sadece biri.

KİMSE ‘UCUZ’ DİYE SURİYE’DEN EV ALMAZ

TL’nin iki ayda yüzde 20 erimesinden sonra böyle bir karar alanların matematik seviyesi de anlaşılmış oldu. Kaldı ki ‘kur arttı, TL ucuzladı. Gayrimenkul kapış kapış gider’ demenin karşılığı yok. Bir başka coğrafyadan gayrimenkul alırken sadece fiyata bakılmaz. Fiyatları çok cazip olsa da yabancılar Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Kuzey Kore’de ev almak için kuyruğa girmiyor.

Satınalma, kiralama ve kullanım açısından gelişmiş bir demokrasi, hukuk güvenliği ve adalet sisteminin sağlıklı işlemesi fiyattan daha önceliklidir. Türkiye’de 17 bin sosyal medya kullanıcısının nezarethaneler boşaldığı an gözaltına alınacağı konuşulurken sadece bu dehşet ötesi veriyi bile herhangi bir AB ülkesi vatandaşına izah edemezsiniz.

Hâlihazırda parlamenter sistemi tamamen cumhurbaşkanına bağlayacak anayasa değişikliğinden haberi olanlar bedava verseniz daire almaya gelmez. Adi bir alacak davası bile en az 5 yıl sürmektedir. Geç gelen adalet adalet değildir. Hukukun olmadığı bir yerde yabancı yatırımcı da olamaz.

Gayrimenkul yatırımcıları hukuk güvenliğinden sonra yolsuzluk ve rüşvet endekslerine bakar. Türkiye yolsuzlukta Avrupa’da birinci, dünyada ikinci. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün endeksinde Türkiye 168 ülke ve bölge içinde 66’ncı sırada yer alırken, Senegal 61’inci, Romanya 58’inci sırada. Malî şeffaflığın olmadığı piyasalarda yabancılar, hele hele tüzel kişiler (kurumsal yatırımcı) asla risk almaz.

RÜŞVETSİZ ADIM ATILAMIYOR

Türkiye’de gayrimenkul her türlü kara para ve rüşvet operasyonuna açık bir sektör maalesef. En basit işlemler bile rüşvet olmadan yaptırılabilmesi mümkün değil. İnşaat izinlerinden iskâna, tapudan SİT mevzuatına kadar her safhada rüşvet yaygınlaşmıştır.

Yatırımcıların akıl hocaları, Türkiye’de konut piyasasında risklerin arttığına dâir raporlar yayınlıyor. Bu da yeni yatırımcılar üzerinde ‘caydırıcı’ oluyor. 2016’da yabancıya konut satışı bir evvelki seneye göre yüzde 20 düştü. İmaj, itibar ve getiri potansiyeli açısından gerileyen pazarı, ‘al konutu kap vatandaşlığı’ diyerek ayağa kaldıramazsınız.

Konuta yatırım yapanlar derin ve sağlıklı bir kiralık piyasaya çok ehemmiyet verir. Zira yatırımı elde tutma döneminde sağlanacak kira geliri düzenli olabilsin. Oysa Türkiye satın alma fiyatı ile kira geliri arasındaki illiyetin en bozuk olduğu pazardır.

Amortisman süresi aşırı uzundur ve kira geliri neredeyse önemini kaybetmiştir. Türkiye genelinde gayrimenkullerin amortisman süresi (apartman dairesi esas alınarak) 211 aylık kiraya eşittir. Yani standart bir apartman dairesine ilişkin yatırımı 211 aylık kira geliriyle, 17,6 yılda amorti edilebiliyor. Hukukî teminat veremiyorsanız yatırımcı bu kadar uzun amorti süresini niye göze alsın!

KUR RİSKİ CAYDIRICI

Türkiye’nin 10 senede bir iktisadî buhranlara düçar olduğu biliniyor. Bugünlerde olduğu gibi TL’nin hızla devalüe olduğu devirlerde gayrimenkul çok hızlı düşüyor. Yatırımcı böyle bir kur riskini almak istemez. Hükümetin zamanlaması ziyadesi ile hatalıdır.

İlaveten Türkiye’de önümüzdeki döneme dâir siyasî belirsizlikler arttı. Başkanlık ya da partili cumhurbaşkanlığı dayatması sokağı alttan alta kutuplaştırıyor. Biriken enerjinin nasıl açığa çıkacağı meçhul! TSK’nın Suriye’de iç savaşa müdahil olması, batıda Türkiye için ‘savaş ülkesi’ algısına sebebiyet verdi.

Büyüme oranlarının eksiye döndüğü, yüksek teknolojinin sanayi içindeki payının devede kulak mesabesinde olduğu bir dönemde vatandaşlık hakkının krize giren inşaat sektörüne merhem olması beklenmemeli.

BÜYÜK YATIRIMCI 5 SENEDİR KAÇIYOR

Vatandaşlık hakkına hiç mi rağbet gösterilmeyecek? Tam olarak onu kast etmedim. Bu hak için koşup gelenler olacaksa bunlar kimler olabilir? Cevabı 2016’da Türkiye’den konut alan yabancılar sıralamasında saklı. En fazla konutu Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Afganistan vatandaşları aldı. Yeni tanınan hak geçen sene cari olsaydı bu dört ülkeden yüzlerce kişiye vatandaşlık verilecekti.

2011’den itibaren ciddi miktarda yabancı kurumsal gayrimenkul yatırımcısının Türkiye’den ayrıldığı ortada iken gidenleri yeniden yatırıma ikna etmek o kadar kolay değil. Türkiye’nin Avrupa Birliği idealinden uzaklaşması, Shangay’a yaklaşması gayrimenkul yatırımcısı için korkutucu değil de nedir!

Gazetecilerin mal varlığına el koyan, holdingleri TMSF’ye devreden, üzerinden 1 dolar çıkanı vatandaşlıktan çıkaran hükümetin evvela bu hukuksuzluklardan vazgeçmesi lazım ki kaybedilen itibarı kazanarak ilk ve en hayatî adım atılmış olsun. Aksi takdirde kendimizi darı ambarında zannetmeye devam ederiz.

[Semih Ardıç] 17.1.2017 [TR724]

‘Evet’ dedikten bir seçim daha var: Parçalanma mı, enkaz mı? [Kemal Ay]

Osmanlı’da kuvvetler ayrılığı şöyleydi: Padişah, Ulema, Yeniçeriler. Cemil Meriç, Osmanlı’yı bu yapı üzerinden bir çeşit ‘hakikat rejimi’ olarak tanımladıktan sonra, hakikati koruyan yegâne unsurun, Ulema’nın “doğrusunu” dayatma imkânı sağlayan silahlı Yeniçerilerin varlığı olduğunu vurgulamıştı. Yani ‘hakikat’ Padişah’ın ellerinde değil, Ulema’nın kanatları altındaydı. Modern siyasette buna ‘darbecilik’ diyoruz ancak Osmanlı zamanında Yeniçeri isyanları ve bu yolla padişahların alaşağı edilmesi, elbette ki Ulema’nın desteğiyle, yaygın bir uygulamaydı. Osmanlı’nın ilk ‘modern’ darbesi, Abdülaziz’e yönelikti ve Tanzimat sonrası bürokrasi, bu yolla aslında ilmeği boynuna dolayıp ipin ucunu da öngöremedikleri İkinci Abdülhamit’e verecekti.

Osmanlı’da Padişah her daim ‘tek adam’dı. Ancak tek adamlığından, otoriterliğinden en çok şikâyet edilen kişi İkinci Abdülhamit oldu. Zira Abdülhamit Han, devlet otoritesi açısından Kanuni Sultan Süleyman’dan çok ama çok daha güçlüydü. Elinde, tebaasını kontrol etmeye yönelik çok daha fazla ‘araç’ vardı. Araçlar çeşitlendikçe, baskının seviyesi de rahatlıkla arttırılabiliyordu. Napolyon da ‘tek adam’dı, Adolf Hitler de. Ancak Hitler’in totaliter rejimi, yani toplumdaki her bir ferdi tek tek ilgilendirecek şekildeki kontrolü ve iktidarı, Napolyon döneminde akıldan bile geçirilemezdi.

Hitler’e bu imkânları sunan, iyi planlanmış, hayatın bütün kılcallarına kadar inebilmiş bir bürokrasinin varlığıydı. Partiyle bürokrasiyi bütünleştirip, en küçük nahiyeye kadar devlet propagandasını ulaştırabildiğinde, hayatın tek hâkimi olmuştu. Totaliter rejimler, böyleydi. Osmanlı’da çoğu dönemde, bu türlü bir hâkimiyet mümkün olamazdı. Abdülhamit’e ‘müstebit’ (baskıcı) olmayı sağlayan, Tanzimat’ın ilânının Osmanlı’ya getirdiği bürokrasi aygıtının ‘gücü’ ve kendi döneminde topluma kazandırdığı ‘yenilikler’di.

Muhalefetin zorunluluğu

Avrupa siyasetinde, daha henüz monarşi dönemlerinde, muhalefet kurumunun zorunluluğu anlaşılmıştı. Siyaset teorisi, bu muhalif düşüncelerin nasıl ‘sistemin parçası’ hâline getirilebileceği üzerinde gelişmişti. Demokrasi, ‘muhalefet mecburiyeti’nden doğdu dense, yeridir. Önce mutlak kralların mutlak hâkimiyeti iğdiş edildi. Güç, başka aktörlerce paylaşıldı. Ardından Meclis’e benzeyen yapılar geldi. İngiltere haricinde monarşiden halk Meclis’lerine güç aktarımı kansız olmadı. Fransa, 1789’daki Devrim’den 20. yüzyılın ortalarına kadar çalkantılarla sarsıldı. Almanya, Dünya Savaşları ile ‘terbiye edildi’.

Bütün bu sistemsel değişikliklerin sebebi, yöneticilerin her zaman doğru olamayacağını, toplum adına verilen kararların geniş katılımlı toplantılarla verilmesi gerektiği şeklindeki görüşlerdi. Mutlak krallar, toplumları savaştan savaşa sürüklemiş, ekonomik sıkıntılara yol açmış ve özgürlükleri hayli kısıtlamıştı. Haliyle, krala muhalif kimseler de bu sistemin bir parçası olmalıydı ve toplum onların da sesini duyarak, kendi geleceğini belirlemeliydi. Diğer türlü müstebit kralların akıbeti kötü oluyordu ve bu da bir çeşit istikrarsızlığa götürüyordu. Bu tarihsel çerçeve içinde demokrasinin tanımı, gücü barışçıl yollarla başka aktörlere aktarabilmekti.

Ortadoğu’da seçimle gelip seçimle giden çok az sayıda lider olduğunu hatırlarsak, aslında nerede yanlış yapıldığı da kendiliğinden ortaya çıkıyor sözgelimi.

Halk tam olarak ne istiyor?

Evet, teorik olarak, halk yönetimde ne kadar çok söz sahibiyse, devlet yapıları o kadar demokratikti. Bugünün Türkiye’sinde Erdoğan’ın sıklıkla bahsettiği ‘millet iradesi’ buraya referans. “Bakın sizin demokrasi dediğiniz bu değil miydi? İşte millete soruyoruz ve o da her defasında bize istediğimizi veriyor”. Oysa halka sorulan sorular her zaman çok spesifik olmuyor.

Ama pratikte, aslında padişahlar, krallar ve sultanlar da ‘halka dayanarak’ hükmederler. En korkunç tiranlar bile ‘halkın öfkesi’ denilen şeyden, bir çeşit ayaklanmadan, iktidarlarının altını oyacak dedikodulardan korkarlar. Bu ‘halkın öfkesi’ her zaman yığınların sarayları basıp kralları alaşağı etmesi anlamına gelmez. Padişahların seçimle belirlenmediği Osmanlı’da mesela ‘ahalinin gayrimemnunluğu’ çoğu zaman Ulema’nın da Yeniçerilerin de ‘bahanesi’ olmuş ve aslında Padişah’ı alaşağı eden, halkın da bir çeşit onayını alan ‘muhalefet’ olmuştur.

‘Halkın öfkesi’ de, ‘Milletin iradesi’ kadar kullanışlı bir kavramdır çoğu zaman. En demokratik, şeffaf seçimlerde bile ‘halkın ne dediği’ çoğu zaman doğru düzgün anlaşılamamaktadır. Bu sebeple, neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair kanaat, sadece ‘halkın tercihlerine’ indirgenemez. Bunun için biraz da, modern Batı siyasetinde zamanla ‘halkın seçtiği’ siyasetin de çeşitli denetleme mekanizmalarıyla ‘iğdiş edilmesi’ gündeme gelmiştir.

Anayasacılığın yükselişi

Bu dönem, bürokrasinin Batı’da yeniden güçlendiği dönemdir aynı zamanda. Özellikle yargı kurumları, hükümetler üzerinde ciddi bir otoriteye sahip olmuştur. ‘Anayasacılık’ denen kavram devlet yönetiminde ağırlık kazanmış, ‘vatandaşlık’ herhangi bir siyasî cereyandan etkilenmeyecek şekilde koruma altına alınmıştır. Bu sistemde ‘hükümet’ sınırları anayasa tarafından kesin biçimde çizilmiş bir alanda icraat gösterir. Modern teknolojilerin, modern merkezî bürokrasinin, Kanuni’de yokken Abdülhamit’e vermiş olduğu ‘imkânları’ heva ve hevesine göre kullanmasını engellemeye çalışır.

Sistemsel tartışmalar, çoğunlukla sistem çalışmadığında gündeme gelir. Meşhur Aydınlanma filozofu Montesquieu da, 18. yüzyılın ortalarında ‘kuvvetler ayrılığı’ fikrini savunmaya başladığında, Fransa’da aslında büyük bir devrimin ayak sesleri duyulmaktaydı. Ancak Montesquieu, sadece dönemin krizlerinden ilham almamıştı. Antik Yunan’dan bu yana siyaset üzerine fikir yürüten filozofların, gücün tek elde toplanmasının tehlikelerinden bahsettiklerini biliyordu. Roma’nın Cumhuriyet dönemlerinde Senato’yu güçlendirdiğini, İngiliz parlamenter sisteminin de bu örnek üzerinden modern bir uygulama sunduğunu aktarmıştı.

Ayrıca Montesquieu, parlamenter sistemden daha önemlisinin ‘bağımsız ve tarafsız’ bir yargı olduğunu dile getirmişti. Devletin işleyişinde ve toplumla ilişkisinde daha önceleri bürokrasinin ve ‘demokratik seçimlerin’ önceliğine vurgu yapan pek çok Batılı düşünür de, bilhassa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Montesquieu’nün bu fikrine dönüş yaptı. En önemlisi, ‘iktidarın’ denetimiydi. Çok eski zamanlarda, Doğulu bir siyaset filozofu olan Nizamülmülk bunu, “Küfr ile belki amma zulm ile payidar kalmaz memleket” sözüyle açıklamıştı.

Gelelim 2017 Türkiye’sine…

Bütün bunları neden mi anlattım?

Malum Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) şu sıralar Anayasa değişikliği, aslında bir çeşit rejim değişikliği, oylanıyor. ‘Tartışılıyor’ demek isterdim ama aslında pek tartışılmıyor. Kamuoyunda da zaten tartışılmadı. Birileri ‘gerekli’ dediği için birçok kimse bunun ‘gerekli’ olduğunu düşünüyor muhtemelen. Oylamaya katılan milletvekillerinin değişiklik maddelerini, onların tarihteki karşılıklarını ya da toplumsal etkilerini düşündüklerini ise hiç zannetmiyorum.

Anayasa değişikliği maddelerini yazanlar, kuvvetler ayrılığına son verip Cumhurbaşkanı’nın önündeki bütün denetleme mekanizmalarını yok ederek, ‘daha efektif çalışacak bir sistem’ inşa edeceğini vaat ediyor. Hatta bir AKP’li vekil, bu sayede ‘200 yıllık bürokrasi diktasının’ yok edileceğini savunmuş. ‘İki baştan birisi’ olan Başbakan bile, ‘iki başlılığın zararlı’ olduğuna ikna etmeye çalışıyor insanları.

Oysa anlamadıkları şu: Devleti ‘güç’ zemininde yeniden kurgularsanız, tehlikeleri azaltmaz bilhassa arttırırsınız. Güç, gözleri kamaştırır. “Devlet vazifesi ateşten gömlektir” demek yerine, o gömleği hırs sahibi, gözü dönmüş herkesin giymek isteyeceği bir meta hâline getirirseniz, icat edeceğiniz yeni cihaz en başta sizi ve ülkeyi yakar.

Kuvvetler ayrılığı ya da bürokrasinin güçlenmesi ‘halkın tercihlerinin’ kısıtlanmasını, vatandaşların önemli kararlara katılımının azalmasını getirir mi? Evet, getirebilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Ancak geniş bir perspektifle bakıldığında, toplumlar eninde sonunda bundan daha iyi bir çözüm bulamamış ve hep yine bu noktaya dönmüşler. Zira bir çeşit denge sağlanabilmiş. Öte yandan, gücü tek elde toplayan medeniyetler, kısa zamanda yıkım üstüne yıkım yaşamış. ‘Tek adamlar’ ya toplumların parçalanmasına, ya da geride enkaz bırakarak yok olmaya sebebiyet vermiş.

Yani Türkiye’nin önüne, ‘evet’ dedikten hemen sonra iki şıklı bir seçim daha gelecek: Parçalanma mı, enkaz mı?

[Kemal Ay] 17.1.2017 [TR724]

Sivil tankların önünde duran yok [Tarık Toros]

Olacağından değil de… Ülkede TV kanalı yönetsem, şu Anayasa görüşmelerinin tümünü kesintisiz yayımlardım. Bundan daha iyi bedava fırsat olmazdı. Birincisi, ülkenin en hayati anayasal değişikliğinde kafasını kuma gömen TBMM TV’ye feyk atmış olursunuz. İkincisi, takip eden etmeyen seyirciyi ekranınıza kilitlersiniz. Üçüncüsü, kimse bu legal ve ücretsiz yayını veremezken siz verir, rakiplerinize nal toplatırsınız. Kimsenin de itiraz edecek hali olmaz, özgür bir tercihtir. Dördüncüsü, ertesi gün reytinglere bakıp halkın ilgisini objektif olarak görebilirsiniz, birinciyseniz işlem tamamdır. Beşincisi, görüşmeler bitince seyircinin yüzde 80’i gider, fakat her halükarda yüzde 20 civarı yeni seyirciniz olur. Altıncısı, girmediğiniz alıcılara girer, kanal sıralamasında arkalardaysanız, öne çekilirsiniz, milyon dolarlık ilan verseniz, böyle tanıtım olmaz. Yedinci ve en acı madde: Bunları yaptık esasen, onun için polis gücüyle hukuksuz basıp uydudan sinyalimizi düşürüp mecralarımızı gasp ettiler. Başka yere gittik, yine mecra olduk. Onu da indirdiler. Yetmedi, bizleri ülkede bir daha çalışamaz hale getirdiler.

AZINLIK FAKTÖRÜ

Bu tip kritik ve tarihi süreçlerde, esasen çoğunluk değil, sayıyı tamamlayan azınlık belirleyicidir. İktidar partisinin parlamentodaki varlığı yetmiyor. Allah aşkına, düne kadar “yavru muhalefet” dediği partinin oyları olmasa, Anayasa değişikliği gündeme gelir, bu kadar gürültü koparır mıydı? Haliyle, parlamentodaki dördüncü partinin sorumluluğu daha büyüktür, eli taşın altında olan parti aslında o partidir. Adını koyalım, MHP ve Devlet Bahçeli faktörü olmasa, şu gün adına ister “rejim değişikliği” deyin, ister “sistem revizyonu” fark etmez, yaşadıklarımızı yaşamazdık.

SİYASETİN ZAVALLISI

Bu bahsi şununla bitirelim: “Ağzından köpükler saçarak konuşan siyasetin zavallısı Devlet Bahçeli için bütün o köpükleri itinayla yalayacağı yeni bir süreç başlıyor.” İfadedeki bayağılık için özür dilerim. Bir buçuk yıl önce bunu söyleyen, Cumhurbaşkanı’nın eski metin yazarı, şimdiki AKP Milletvekili Aydın Ünal’dı.

SİYASİ SUİKAST İHTİMALİ

Bugün Google’a “siyasi suikast olabilir” yazıp aratın, bir milyonu aşkın sonuç çıkar. Sanki ülke güllük gülistanlıkmış, onca faili meçhul terör kurbanı yokmuş, alışveriş merkezleri boşalmamış, turist ülkeden ayağını çekmemiş gibi konuşuyorlar. Bu konuda yapılmış binlerce değerlendirme var, kimse üzerinde durmuyor. Sen üzerinde durunca, “Bakın suikast yapacaklar, ön alıyorlar” diyorlar. Bu kafayla bakarsan, “ihbar var” deyip muhalefet liderlerine zırhlı makam aracı yollayan Hükümet de “ön alıyor” o zaman!

“TÜRKİYE MART AYINDA ALEV ALEV YANACAK”

Bunu ben demedim, ama diyene tek laf edilmedi. Doğu Perinçek orada duruyor. Yine, kendi içlerinden Savcı Sayan, “CHP kendi içlerinden bir milletvekili öldürtebilir” dedi, diyebildi canlı yayında. Ona da tek laf etmediler. Yine, kendi yazarları Emin Pazarcı, IŞİD’in Türkiye’deki bütün hücrelerine “Erdoğan’ı öldürün” emri verdiğini yazdı geçen gün, bu da seyredildi. Normal bir süreçten geçmiyoruz, CHP’li milletvekili Ahmet Akın, “TBMM adeta bir canlı bomba gibi” diye tweet attı. Bu ahval ve şerait içinde, kendi halinde bir gazetecinin, olanca dikkatli bir üslupla, “bir siyasi suikast olasılığı arttı” demesi mi tuhaf?

SORMAYA DEVAM: ASKERİMİZ YAKILDI MI?

Aydınlanmamış onca terör hadisesini hatırlatmaya ne hacet! Hemen her hafta bir başkasıyla yüzleşiyoruz. Bir hadise var ki, halen cevap yok: İki Türk askeri IŞİD tarafından yakılarak öldürüldü mü, öldürülmedi mi? Akıbetleri hakkında bilgi var mı? Öldürüldü iseler cenazeleri alındı mı? Cenazelerin terör örgütüyle takas edildiği iddiaları doğru mu? Haftalardır soruluyor, “inceliyoruz” deniliyor. Full HD kalitesinde, adeta film prodüksiyonu gibi çekilmiş 7 dakikalık video halen orada duruyor!

O FETVA DA ORADA DURUYOR

Saray’da başköşelerde ağırlanan ilahiyat profesörü Hayrettin Karaman, 19 Aralık 2013’te Yenişafak’taki yazısını şu cümlelerle noktalamıştı, bu yazı da orada duruyor: “Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir. Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu’nu dua ile anıyorum.”

SİYASETİN ZAVALLISI

Kan ve vahşet kokan binlerce örnek sıralayabilirim. Gerek yok. Amaç üzüm yemek değil nasılsa… Başa dönelim. Ülkede şu an hangi atmosfer hakimse, bunu onlarca yıl sabitleyecek bir düzenin taşları döşeniyor. Maddeler Meclis’te çatır çatır geçti. Yarın öbür gün, kimsenin kürsü lafları, oylama kabinleri önündeki mücadelesi hatırlanmayacak. Şu hatırlanacak: Darbe oluyor, göz göre göre… Bu defa sivil tankların önünde duran yok!

[Tarık Toros] 17.1.2017 [TR724]