Şeyh Şâmil’in Torunu Said Şâmil Bey [Safvet Senih]

Merhum Said Şamil Beyle ilgili ilk bilgileri Necmeddin Şahiner Ağabeyin “Aydınlar Konuşuyor” ve “Son Şahitler-5”  kitabından elde ettim. Merhum Mustafa Birlik Ağabeyden dinlediklerim de var. Ama, Ali Ulvî Kurucu Ağabeyin Hatıralar-3 kitabında genişçe yer verilmiş:

Sultan Abdülaziz zamanında Medine’ye ailesiyle beraber gelen Meşhur Şeyh Şâmil’in oğlu Kamil Paşa’nın oğlu  Said Şamil  Medine’den,  1908’de ailesiyle beraber İstanbul’a dönmüştü. 1960’tan sonra Medine’ye geldi ve 1972 yılına kadar on iki sene kaldı. Said Şamil bekardı. Evi bir akademi bir dergah bir medrese gibiydi.

Said Şamil Beyin bütün düşüncesi, endişesi Müslüman dünyası idi. Her gün muhtelif dillerde yabancı radyoları dinler, gazeteleri okurdu. Tarihî ve siyasî bilgi ve tecrübesi çok fazlaydı. 

Bu mütevazi zât şöyle derdi: “Allah makamını Cennet eylesin, dedem Şeyh Şamil’in hatıraları, ruhumda heyecanlar uyandırıyor. Onun Ruslarla fâsılasız otuz beş yıl devam eden cihadını, muharebelerini hatırladıkça, kendimden utanırım. Derim ki; ‘Ey talihsiz, derbeder beceriksiz Said! Sen o dedenin torunu musun?’  

Hatta bazı dostlar: ‘Said Bey, niçin hatıratını yazmıyor?’ derler. Böyle diyenlere şu cevabı veririm: ‘Hatırat olarak bizden sonrakilere ne bırakacağız? Benim hayatım hep mağlubiyetle, hezimetle geçti. Tarihte bir iş göremedim, maalesef. Ne yazacağız? Şurada yenildik, burada yenildik mi diyeceğiz? Maalesef bu hususta talihsizim.” 

Said Şamil Bey, İslam dünyasından çok kimseleri, devlet büyüklerini ve mühim başkanları yakinen tanırdı. Ama isim vermeden şöyle dertlenirdi:

“İslam dünyasındaki ÇÖKÜNTÜ, ZAAF, ÇÖZÜLME, PÖRSÜME sadece askeri sahada olmamıştır. RUHÎ sahada, AHLÂKÎ sahada olmuştur. SAMİMİYETSİZLİK, MAKAM-MEVKİ UĞRUNA TAVİZLER VERMEK, daha ileri gidip şahsiyetini, imanını fedâ etmek, alıp yürümüştür. Bu illetler devam etmektedir. İnsanı asıl üzen budur.”

1967 yılında Mısır, Suriye ile, İsrail Harbi olurken, Said Şâmil Bey çok üzgün ve telaşlı idi. Şöyle diyordu: “Mısır askeri harbe alışık değildir. Bilhassa işe Amerika gibi, İngiltere  gibi, Fransa gibi devletlerin erkân-ı harpleri (kurmayları) de karışmış ise, Mısır bu işin içinden nasıl çıkabilir? İşin başında, büyüklük (kibir) hastalığına tutulmuş, Cemal Abdünnasır var. Adam imparator olmak istiyor. Kendi milletini nutuklarıyla uyutup aldattığı gibi, bütün dünyayı da aldatacağını zannediyor. Akıllı insan bu harbe girmez.”

O günlerde U’THANT isimli, Birleşmiş Milletler Teşkilatının bir Genel Sekreteri vardı. Cemal Abdünnasır’ın bir isteği üzerine adam Kahire’ye gelmiş. Abdünnasır, U’THANT’tan Birleşmiş Milletler askerlerinin, İlât Limanından çekilmesini istemiş. Bunun üzerine U’thant (tâ) Kahire’ye kadar gelmiş ve sormuş: “Biliyorsunuz, bu kuvvetlerin İlât’tan  çekilmesi demek, harbe râzıyım, harp istiyorum, demektir. İşin ciddiyetinin farkında mısınız? Yoksa bu talebiniz, siyasi bir manevra mıdır? Bunun için kendim geldim. Cevabınızı bizzat öğrenmek istedim.” demiş. Bunun üzerine Abdünnasır’ın cevabı şu olmuş: “Harp hoş geldi, safâ geldi!..” Abdünnasır’ın bu cevabı üzerine geçirdiği şaşkınlığı U’thant şöyle anlatmış: “Abdünnasır’ın bu cevabı karşısında şaşkınlıkla, elimdeki fincandaki sıcak kahveyi bir yudumda içmişim! Ağzım, boğazım öyle bir yandı ki, günlerce perişan oldum; yemek yiyemedim.”

Said Şamil Bey, U’thant’ın sözlerini Fransız gazetelerinden okuyunca şöyle dedi:

“Düşünün, elin gavuru, harbin Mısır’a getireceği KORKUNÇ NETİCEYİ  tahmin ettiği için Abdünnasır’ın pervasız, SORUMSUZ tavrı karşısında, sıcak kahveyi yutup boğazını yakacak kadar DEHŞETE düşüyor da, bu DELİ’nin, kendi milletine vereceği zarardan haberi yok!...  Karşısında Amerika’nın teyid  ettiği, İngiltere’nin varlığını taahhüd ettiği, bütün Mason âleminin karargâhı olan İsrail var, adam ‘Harp, hoş geldi, safâ geldi!..’ diyor.”

Abdünnasır o günlerde bir heyecan fırtınası hâlinde Arap âleminin yüzde doksanını kendine bağlamış, arkasında sürüklüyordu. Nutuk, nutuk, nutuk; slogan, slogan, slogan... Bütün heyecan. Gençlik Abdünnasır’ın âşığı, kara sevdalısı, delisi idi. Onlara, ÖZLEDİKLERİ PARLAK LÂFLARI söylüyor, akıllarını başlarından alıyordu.

Daha sonra da 1980’li yıllarda Libya’da Kaddafi sahneye çıkmıştı. Said Şamil, onun hakkında düşüncesi sorulunca şöyle derdi: “Bu sualden maksadınız, herhalde, Kaddâfi’nin İslam’a hizmet edip etmeyeceğini öğrenmektir. Kendisiyle görüşmedim. Ama konuşmalarından ve yaptıklarından edindiğim kanaate göre, ben onun aklından şüpheliyim.”

Said Şâmil yaşayıp bir de Saddam Hüseyin’in, Müslümanlara verdiği zararı görseydi bilmem ne derdi? Saddam’ın verdiği mânevî zarar hadsiz olmakla beraber, yalnız maddi zarar 500 milyar dolardı. Bu para ile bütün İslâm ülkelerinde sulanmamış (ihyâ edilmemiş) bir karış toprak kalmazdı…

Said Şamil, Âlem-i İslamın başındaki BEYİNSİZLERİ, SLOGANLARIN  çoğunu yakından tanıdığı için kahroluyordu. Müslüman halkın nereye sürüklendiğini görüp de elinden bir şey gelmeyince dertleri üst üste katlanıyordu. Ona göre her şeye rağmen Üstad Bediüzzaman, büyük bir ümitti…

[Safvet Senih] 3.5.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Atsız, Türkeş ve tabutluklar! [Ali Emir Pakkan]

1944-45 Türkiye’sinde tek parti rejimi vardı. II. Dünya Savaşı’nın sonuna gelinmişti. Ankara, Almanların müttefiklere karşı muzaffer olacağını düşünüyordu. Ancak Almanya’nın savaşı kaybetmesi sonrası rüzgâr Hitler’in aleyhine döndü. O güne kadar devlet nezdinde kabul gören ‘Nasyonal sosyalizm’e yakın fikirler bir anda “tehlike” olarak sayılmaya başlandı. 

Türkçü görüşleri ile bilinen Nihal Atsız (1905-1975), Orhun Dergisi’nde 1 Mart 1944 ve 1 Nisan 1944’te iki açık mektup kaleme aldı ve Halk Parti'yi komünistlere karşı yeterince mücadele etmediği için eleştirdi. Dergi derhal toplatıldı. Atsız hakkında dava açıldı. 26 Nisan’da Ankara adliyesi duruşma salonu gençler tarafından doldurulmuştu. 

3 Mayıs'taki ikinci duruşmada ortam çok gergindi. Reha Oğuz Türkkan’ın organize ettiği öğrenciler Ulus’a doğru yürüyüşe geçti; Meclis, bakanlık ve başbakanlık önünde hükümet protesto edildi.

Tek parti iktidarı, ilk defa karşılaştığı bu demokratik eyleme çok sert tepki gösterdi. Polisin müdahalesi ile kalabalıklar dağıtıldı. Çok sayıda insan gözaltına alındı. Ama asıl dalga sonra gelecekti. Olaylar vesile edilerek Türk milliyetçilerinin önde gelenleri tutuklandı. Ülkede tam bir devlet terörü estirildi.

İktidarın elinde, 47 kişiden oluşan bir “kara liste” vardı. Milliyetçi aydınların evlerine ve iş yerlerine baskınlar düzenlendi. Kitaplarına ve mektuplarına el konuldu. Aylar boyunca hücrelerde tutuldular.  Önceden hazırlanan ifade tutanaklarını imzalamaları istendi. O metinlerde, ‘Hükümet darbesi yapacak gizli bir örgüt kurdukları, bu yolda çalışmak için ant içtikleri vs’ yazıyordu. Ancak ülkenin çeşitli yerlerinden getirilen farklı meslek gruplarından insanların bu örgütü nasıl ve nerede kurdukları, hangi eylemlere imza attıkları ile ilgili bir kanıt konamıyordu. Önceden yazılmış ifadeyi imzalamayanlar ‘tabutluk’ denilen yerlerde korkunç işkencelerden geçirildi. O tarihte üsteğmen olan Alparslan Türkeş, cezaevinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Tabutluk adıyla anılan veya savcı Kazım Alöç ve emniyet müdürü Ahmet Demir tarafından ‘mutena hücre’ diye ifade edilen yer, yarım metrekarelik bir yerdir. Nihayet 40 santimetre genişliğinde, 50 santimetre uzunluğunda ve 2,5 metre yüksekliğinde beton duvar içerisinde açılmış oyuklardır. Bu beton oyukların duvarlarından içeriye sokulanları belinden ve kollarından duvara bağlamak için demir prangalar vurulmaktadır. Ayrıca oyuğun tepesine üç adet beşer yüz mumluk ampul konulmuştur. İçeriye kapatılan insan demir prangalarla belinden ve kolundan duvara bağlanıp 24 saat, 48 saat hatta daha fazla aç susuz bırakılırdı. Bazı sanıkların tabii ihtiyacı için dahi kapı açılmaz ve büsbütün perişan duruma düşmeleri sağlanırdı. Buna diri diri fırına sokulma denmez de ne denir?”

Aralarında üniversite profesörü, öğretmen, subay, doktor ve üniversite öğrencileri bulunan 34 kişi, nihayet 7 Eylül 1944 günü yargı karşısına çıkarıldı. Türkçüler, ‘hükümeti devirmeye teşebbüs, Turancılık gayesiyle gizli cemiyet kurarak, millete ve vatana karşı hıyanet hareketine teşebbüs etmekle” suçlanıyordu. Davanın gerçek hâkim ve savcısı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ydü. Milli Şef, 19 Mayıs nutkunda hükmü vermişti: 

“Turancılar, Türk milletini bütün komşuları ile onarılmaz bir surette derhal düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine, Türk milletinin mukadderatını teslim etmemek için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar genç çocukları ve saf vatandaşları, aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.”

Mahkemeler başladığında hukuksuzluklar ortaya döküldü. Mazlumlar, kendilerine atfedilen suçlamaları tek tek çürüttü. Haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlandı. Reha Oğuz Türkkan ve Alpaslan Türkeş’in de aralarında bulunduğu 13 kişi beraat etti. 10 kişi, çeşitli cezalara çarptırıldı. Yüksek Askeri Temyiz, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin mahkûmiyet kararını hem esastan hem de usul bakımından bozdu. Nisan 1947 tarihinde açıklanan nihai kararda, suçlu görülenlerin tamamı beraat etti. Türkçü görüşleri savunan mazlumlar arasından yazarlar, mütefekkirler, bilim adamları, milletvekilleri ve parti başkanları çıktı. 3 Mayıs Türkçülük günü ilan edildi, 1954'ten bu yana kutlanıyor.

Zalimlere gelince; Davanın hakimi, savcısı ve emniyet Müdürü işkenceden geçirilen kişilerin açtığı davalarla boğuşmak zorunda kaldı. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan intihar etti. Bakan Hasan Ali Yücel, 1944 sonrası kurulan hükümette görev alamadı. Şükrü Saraçoğlu, bir sonraki dönem başbakan seçilemedi. İsmet İnönü, ebefi şeflikten oldu, ilk serbest seçimi kaybetti. 

[Ali Emir Pakkan] 3.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

AKP, tarikatları siyasallaştırıp radikalleştiriyor [Mahmut Akpınar]

Cemil Meriç merhum “izm’ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir” der. “İslamizm” olarak anılan siyasal İslamcı yaklaşım Müslümanlara ‘izm’ler çağının yani geçen asrın dayatmasıdır. Batıdaki siyasal akımlardan etkilenmiş bir kısım Müslüman aydın ümmetin/Müslümanların büyük güçlerle mücadele edebilmesinin ‘İslami bir yönetim kurmakla’ mümkün olabileceğini düşünmüşlerdir. Bu amaca matuf izmlerde olduğu gibi yönetimi, ekonomiyi ele geçirmeyi ve toplumu güçle dönüştürmeyi hedefleyen arayışlara girişmişlerdir. Bununla ilgili İslam sosyalizminden Kaddafi’nin Yeşil Devrimine kadar pek çok teoriler gelişmiş, kitaplar yazılmıştır.

Batının baskın ekonomik, siyasi, kültürel hegemonyasına karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan siyasal İslam (İslamizm) bireyi değil devleti, ahlakı-ilkeleri değil gücü-kurumları esas almıştır. Tümden gelimci yaklaşımla güç ve devletin ele geçirilmesiyle kamil müminlerin ve erdemli toplumun inşa edileceğine inanmıştır.

Siyasal İslamı 3 kategoride ele alabiliriz:

Demokratik Siyasal İslam: En Nahda, Milli Görüş gibi demokratik sistem içerisinden devleti dönüştürmeyi hedef alan sivil siyasal hareketler.

Devrimci Siyasal İslam: İran ve Sudan örneğinde olduğu üzere İslami Devleti devrimle kurmayı seçenler.

Cihadist Siyasal İslam: El Kaide, Boko Haram, IŞİD gibi silahlı mücadeleyle (Cihadist) “İslami Devlet” kurmaya çalışanlar.

İSLAMCI YÖNTEMLER NEDEN TEVECCÜH BULDU?

Farklı türleriyle Siyasal İslamcı akımlar son yüzyılda İslam toplumları arasında çok etkili oldu. Sloganlara dayanması, reaksiyoner olması, sembolleri öne çıkarması, modern siyasi akımların ikamesi görülmesi gibi sebeplerle dindar-eğitimli kesimlere ve özellikle gençlere cazip geldi. Zira Nebevi Yöntem dediğimiz peygambelerin yolu olan ve onlardan tasavvuf ekollerine intikal eden bireyleri ahlaklı-erdemli hale getirme uzun zaman istiyordu. Bireyden topluma tüme varım yöntemiyle erdemli toplum inşa etme meşakketliydi. Bu nedenle kendilerini az zamanda ve kısa yoldan devlete, güce ulaştıracak yöntemlere yöneldirler. Müslümanları bin yıldan fazla süredir etkileyen, bireyi, ahlakı, aileyi, davranışı önemseyen tarikatler, tasavvuf ekolleri son yüzyılda siyasal İslamcı ekollere yenik düştü. Bir başka yönüyle geleneksel İslami oluşumlar çağın gerektirdiği yenilenmeyi yapamadılar. Eğitimli, genç kitleleri cezbetmekte yetersiz kaldılar.

Öte yandan batının İslamı dışlayan, aşağılayan tavırları, İsrail’in ağır zulümleri ve modern dünyanın buna sessiz kalması, dünyanın her yerinde Müslümanların ezilip horlanması Müslüman gençleri hissiyatlarına hitap eden, heyecanlarını tatmin eden siyasal İslamcı akımlara yöneltti. Dindar, eğitimli ve heyecanlı gençler diğer izmler yerine benzer refleksleri gösterebilecekleri, modern protesto yöntemlerini/araçlarını kullanabilecekleri İslamcı akımları/Partileri tercih ettiler. Ayrıca buralarda kendini ifade edebileceği, egosunu tatmin edebileceği makamlar, ünvanlar, etiketler (başkan, lider, yönetici vs) vardı. Hareketin başarıya ulaşması durumunda devlette makam, ekonomik imkan ve siyasi güç elde etmek söz konusuydu.

Amaca ulaşmak için her türlü araç meşrulaşabiliyor, haramlar-helaller sündürülebiliyor, dünyevi beklentiler “dava” formuna sokulabiliyordu. Slogan atmak, afiş asmak “dava adamı” olmak için yetiyordu. Ahlak, yaşantı, ibadet, takva gibi konular “bireysel”di. Çünkü onlar “ümmeti kurtarıyor”, “milletin önünü açan” önemli işlere imza atıyorlardı. Eğer parti toplantısına, örgütsel faaliyetlere katılıyor, mitinge gidiyorsanız kulluğunuz, dini pratikleriniz çok da önem ifade etmiyordu. Slogan atmak güzel/doğru Kur’an okumaktan daha değerli olabiliyordu. Oysa Tasavvuf ekolleri, cemaatler iyi mümin olmaya, zikre, ibadete, harama-helale dikkat etmeye teşvik ediyordu ve bunlar zor işlerdi!

İKTİDARDALAR AMA İDEALLERİ GERÇEKLEŞEMEDİ

Siyasal İslamcılar İran, Mısır, Türkiye, Sudan vb. ülkelerde farklı formlarıyla devleti ele geçirdikleri halde başarılı olamadılar; ahlaklı müminler, erdemli toplumlar üretemediler. Ama Müslümanları ciddi şekilde etkilediler, dönüştürdüler. Bu etki toplumu, ahlakı yozlaştırarak, nesilleri dejenere ederek devam ediyor. Şeriatla yönetilen İran, Suudi Arabistan, Sudan gibi ülkelerde sözde İslam var ama özde ahlaksızlığın ve adaletsizliğin her türü tedavülde. Maalesef siyasal İslamcılar taraftarlarını yozlaştırmakla kalmıyor, İslami cemaatleri-tarikatleri de yozlaştırıyor; paraya-makama-imkana bulaştırarak bozuyor. Siyasal İslamcıların devletin güç ve imkânlarını kontrol ettiği ülkelerde tarikatleri-cemaatleri oy deposu olarak görüyor ve desteklerini devamlı kılmak için bazen sopayla, bazen havuçla onları kendilerine bağımlı kılıyorlar.

Kamu imkânlarından ve kaynaklarından bu yapılara arsalar, binalar vererek, vergi indirimleri-teşvikler sağlayarak ekonomik açıdan kendilerine mahkûm ediyorlar. Ayrıca cemaatlerin ve tarikatlerin tepe yöneticilerine ihaleler veriyor, ticari imtiyazlar tanıyor, çocuklarına yakınlarına makamlar dağıtıyor ve böylece onları hem yozlaştırıyor hem de kendi siyasi yapılarına payanda yapıyorlar. Bu durum cemaatlerin/tarikatlerin safiyetini, ihlasını, Allah rızasına matuf işler yapmasını engelliyor, holdingleşmesini sağlıyor. Emri bil ma’ruf  nehyi anil münker yapan yapılar olmaktan çıkıp iktidarın veya bazı siyasi partilerin yancısı, onların kirli iş ve ilişkilerinin meşrulaştırıcısı oluyorlar.

RADİKALLEŞME TEHLİKESİ

Cihat, şehadet gibi kavramlar bütün İslamcıların ana malzemesidir. Demokrasiyi içeriden dönüştürmek üzere yola çıkmış bir siyasal İslamcı hareketin radikalleşmesi, silaha/şiddete yönelmesi zor değildir. Zira devlet-güç hedeftir ve bunu elde etmek için gömlekler değiştirilir, bir tramvaydan inilir ötekine binilir. Hırsızlık humus, zina mut’a, cinayet “cihad” haline dönüşebilir. Muhalifler kolayca “hain”, “fıraki dalle” ilan edilir. Yaşanan dönüşümde İslamcıların Makyevelist, oportünist tutumları kadar tarikatlerin/cemaatlerin iktidar-güçle arasına mesafe koyamaması da etkilidir. Bu içiçelik ve ekonomik/siyasi paydaşlık tarikatların siyasallaşmasını, radikalizme savrulmasını mümkün kılmaktadır.

Ayrıca siyasetle meşgul olmanın verdiği haz, dünyevi tatmin, kolaycılık, kısa yoldan zengin-şöhret-makam sahibi olabilme cemaatleri ve mensuplarını siyasete çekmektedir. Bu ilişki biçimi Cemaatlerde tarikatlerde tepe yönetimlerde siyasallaşma şeklinde, eğitimsiz-genç kesimlerde militanlaşma, radikalleşme şeklinde tezahür etmektedir. Siyasal İslamcıların sıkça siyasetine malzeme yaptığı İsrail/Batı/emperyalizm düşmanlığı, Müslümanların mağduriyeti alt-orta tabakada radikalizme/şiddete yönelişi körüklemektedir. Sloganlarla coşan, ezilen Müslümanların hıncıyla dolan genç ve heyecanlı kitleler bu havanın etkisiyle kimler tarafından kontrol edildiği meçhul güya “İslamcı” IŞİD, El Nusra, Boko Haram gibi karanlık örgütlere yem olabilmektedirler.

TASAVVUF GELENEĞİNİN TEMSİLCİLERİ NEREDE?

Anadolu İslam’ı dediğimiz eline-diline-beline sahip olmaya, hoşgörüye, insani kemalata dayanan anlayışın taşıyıcısı binlerce yıldır Nakşisinden Kadirisinden Bektaşisine tasavvuf ekolleri olagelmiştir. Ancak son dönemde İslamcıların etkisiyle tarikatların/tasavvuf ekollerinin siyasallaşmakla kalmayıp hızla radikalleştiğine ve cihadist gruplara eleman/militan zemini haline geldiğine şahit oluyoruz. Can yakıcı soru şu:

Sabır-tevekkül-edep örneği, hal ehli sofilerin, tasavvuf erenlerinin yerini şiddete açık, kan dökmeye hazır, başkasına tahammülü olmayan radikalize olmuş gruplar mı alıyor?

AKP siyasetinin, münhasıran Erdoğan’ın bu yapıları dizayn etmeye çalışması, operasyonlar çekmesi bu grupları bölüyor, ayrıştırıyor, nefrete sevkediyor. Kendi içlerinde dahi kan dökecek hale getiriyor. Çarşamba Cemaatinden iki grubun hem de Kutsal Mekanlarda “Erdoğan’a dua” nedeniyle birbirine girmesi ve 150 kişinin yaralanması bunun son çarpıcı örneği. Ülkedeki genel siyasi atmosferin, kutuplaştırmanın, ötekileştirmenin etkisiyle ve AKP’nin/Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilmek için kamuoyuna pompaladığı şiddet içerikli sözler-söylemler nedeniyle cihadist gruplara tarikatlardan ne kadar militan katıldığını bilemiyoruz. Ancak Irak’ta Suriye’de savaşan gruplara artık tarikatlardan ve tasavvuf ekollerinden önemli katılımların olduğu ve bunun giderek arttığı biliniyor.

RADİKALLEŞMENİN İLACI TASAVVUF EKOLÜ

Tarikatlardaki radikalleşmenin AKP’deki dönüşümle de yakın ilişkisi var. Yola çıktığında İslamcı gömleğini çıkardığını, demokratik hukuk normlarını, Batının insani-evrensel değerlerini kriter aldığını söyleyen AKP 14 yılda büyük dönüşüm geçirdi. İlk 2 dönem demokrasi, hukuk insan hakları gibi konularda güzel şeyler yapan Erdoğan Yönetimi 2011 seçimleri sonrası siyasal İslamcı gömleğini tekrar giydi. Liberallerle, demokratlarla yollarını ayırdı. Bu dönemden sonra Ortadoğudaki silahlı/silahsız İslamcı gruplarla yoğun ilişki içine girdi. AKP, Erdoğan’ın kimliğinde otoriterleşmeye ve tek adam rejimine evrilmeye başladı. Geldiğimiz noktada AKP Siyasal İslamcı tasnifte “Demokratik İslamcı” olmaktan oldukça uzaktır. Zira seçimle gitmeyeceğini 7 Haziran 2015 ve 16 Nisan 2017’de açık şekilde göstermiş, şeffaf, rekabetçi ve denetlenebilir seçim ortamını ortadan kaldırmıştır. AKP’deki değişime paralel olarak -Erdoğan’ın tarikatlar içindeki uzun kolları nedeniyle olsa gerektir- pek çok tarikat ve cemaatte alenen politize olma ve radikalleşme davranışları görülmeye başlandı. Bazı tarikatlarda Selefi Cihadistlerin, Siyasal İslamcıların söylemlerine, davranışlarına rastlanır oldu.

Bizdeki laikler ve sol kesim nüanslarını çok bilmese ve her sakallıyı “gerici”, “IŞİD’ci” ilan etse de, giderek yükselen ve tüm Müslümanları karalayan Selefi cihadist akımların antikoru-ilacı tasavvuftur. Radikalleşmeyi ve şiddete yönelmeyi, eline-diline-beline sahip olmayı tavsiye eden, insanı kamil olmayı hedef gösteren, başkasını değil önce nefsini sorgulayan müminler yetiştirmeyi gaye edinen tarikatlar-tasavvuf ekolleri önleyebilir. Ancak endişe edilecek bir şekilde tarikatlar, cemaatler de siyaset ve radikalizm girdabına çekiliyor.

[Mahmut Akpınar] 3.5.2017 [TR724]

Neden döndü? [Barbaros J. Kartal]

Hileli 16 Nisan referandumu sürecinde iktidar partisi başkanlık sistemi ile beraber ekonominin daha iyi olacağı, sosyal alanda büyümelerin yaşanacağını söyledi, durdu. Ancak Türkiye’nin şaha kalkması için 2019’u beklemesi gerekiyor. Çünkü Erdoğan’a 2 yıl daha kazandırmak, 2 yıl daha fazladan Cumhurbaşkanı kalabilmesi için uyum yasaları yapılması lazım kılıfı ile değişiklikler 2019 yılında hayata geçecek. Gerektiğinde bir gecede yasa çıkaran arkadaşlar bunlar. Başkanlık gelmesin diye Haçlıların savaş açtığı Türkiye’nin 2 yıl daha bekleyebildiğini görebiliyoruz. Ama partiye üye olmakla HSYK’nın seçimi için 2 yıl bekleme şartı yok. Her şeyi anlatan bu garabetin ilki gerçekleşti ve Erdoğan AKP’ye geri döndü.

ABD başkanlık seçimlerindeki gibi konvoyun an be an partiye gelişini canlı yayınladı kanallar. Erdoğan’ın partide tek söz sahibi olduğu zaten su götürmez bir gerçek. Herhangi bir ilçede görev alacak üyeye kadar kendisi karar veriyordu zaten. Peki fiiliyatta olan bir şeyi neden resmiyete dökmek için neden bu kadar ısrar ve acele etti?

Referandum sonuçlarında ve dün yapmış olduğu konuşmada bunun şifrelerini görmek mümkün. Her ne kadar Binali Yıldırım gibi sadakatinden şüphe etmediği bir emanetçiye teslim etmiş olsa da içi rahat değildi. Her şeyi kontrol etme ve her şeye sahip olma güdüsünün yanında her an kendisine bir hareket çekileceği endişesi de var.

Ankara’da herkesin bildiği bir olaydır. Davutoğlu’nun parti başkanı olduğu bir zamanda bir MKYK toplantısında bir milletvekili 7 haziran sonuçları ile ilgili Erdoğan’ın gereğinden fazla görünürlüğünün sonuca olumsuz etki ettiği mealinde bir şeyler söyler. Toplantı bittiğinde vekilin telefonu çalar, duyduğu sadece sin kaftır. Şimdi bunlara gerek kalmayacak çünkü bizzat kendisi bu toplantılara başkanlık edecek, kaldı ki kendisinin yüzüne herhangi bir eleştiri getiren de olmayacak.

Saray’a biat edenlerin salağa yatarak acaba kime söylüyor diye sorduğu “Bugüne kadar bu davaya, bu partiye sırtını dönüp de iflah olan kimse görmüyorum” sözleri yeni dönemin işareti. Erdoğan, Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’na mesaj vermekle kalmıyor aynı zamanda tehdit ediyor. Muhalif görünen bütün AKP’li siyasetçilere de sopa gösteriyor. Hem de tabanını hazırlıyor muhalif olanların davaya ve partiye ihanet eden kişiler olduğu konusunda. AKP’li muhaliflerin yanında Meral Akşener ve diğer MHP’li muhalifler için zor bir dönem başladı. Onların hem MHP’ye geri dönmemeleri hem de sivrilmemelerini de idare etmesi gerekecek.

Peki gücünün zirvesindeki bu liderin endişesi neden kaynaklanıyor?

16 Nisan referandumunda da görüldü ki Erdoğan karşıtları daha kalabalık ve Erdoğan’dan kurtulmak için bir araya gelme eğilimleri yüksek. Aldıkları oyun fazlalılığı ve manen seçimi kazandıklarının bilinci ile enerjileri daha da yüksek. 2019’da yapılacak genel seçimlerde elbette AKP cenahının kazanımlarını kaybetmemek için referandumdakinden daha enerjik olacağını tahmin etmek zor değil. Ancak gidişatın Erdoğan aleyhine olduğunu seçim sonuçlarını objektif analiz eden bütün partililer biliyor. Elbette Erdoğan’da bunun farkında.

Erdoğan’ın tüm endişesi her zaman her şeyi ayarlayamayacağından hareketle cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalma ihtimali. Bunun gerçekleşmesi için AKP’den de oy alabilecek bir adayın yarışması yeterli. Yüzde 1’in bile oldukça önem kazandığı son aritmetikte eğer AKP’den oy alabilecek bir aday çıkarsa 2. sırada Erdoğan’ın karşısında kim olursa olsun bu sefer seçimi kazanması oldukça muhtemel.

Erdoğan kendisi bizzat başında olmadığı sürece partinin iyi bir performans gösteremediğini düşünüyor.  Yanındaki danışmanlar da bunu sıklıkla kendisine söylüyordu zaten. 7 haziran seçimlerinde alınan sonuç, 1 Kasım’da her ne kadar tamir edildiyse de 1 Kasım’a nasıl gelindiğini en iyi kendisi biliyor. Bizzat kendisini karşısında görmeyen parti yöneticilerinin işe asılmadıklarını biliyor. Ve bizzat işin başına gelerek partiyi tekrar mobilize edeceğini düşünüyor. Örgütçü olduğu için bir partide işlerin nasıl işlediğini çok iyi biliyor.

Erdoğan referandumda alınan sonuçları analiz ederken eğer kelle almaya kalkarsa partide safları tekrar sıklaştırayım derken hiç ummadığı sonuçlar doğurabilir. Çünkü artık partisi 2001’de yola beraber çıktıkları “dava” arkadaşlarından değil sadece çıkar örgütü olarak hareket eden -en başta kendisi- insanlardan oluşuyor. Piyasadaki bütün rantçılar parti üyesi olduğu için homojenliği yok. Hal böyle olunca en ufak çıkarı zedelenenin partiye zarar vermemesi mümkün değil.

Bakalım Erdoğan’ın en büyük amacının gerçekleşmesi nasıl sonuçlanacak? Ülkede bir iktidar partisi var başkanı cumhurbaşkanı. Cumhurbaşkanı olarak parti liderlerini Saray’a davet ettiği zaman kendisi hangi şapkasıyla onlarla muhatap olacak? Bir de başbakan var hiç bir ağırlığı yok. Büyük ihtimalle bundan sonra bütün bakanlar kurulu toplantılarına Erdoğan başkanlık edecek. Kendi elleri ile oluşturdukları diktatörlüğü kaybettiklerinde neler olacağını bilmenin korkusu ve agresifliği ile geçecek günlere başlıyoruz.

[Barbaros J. Kartal] 3.5.2017 [TR724]

5 yıl önce 5 yıl sonra! [Erhan Başyurt]

Türkiye’nin bugün yaşadıklarını çok değil 5 yıl önce hayal edebilir miydiniz?

***

Avrupa Birliği, Türkiye’nin üyelik sürecinin görünür gelecekte mümkün olmayacağını açıklıyor.

Türkiye, AB’ye vizesiz seyahat başlayacak derken, bakanları bile artık AB’ye vize ile giremiyor.

***

Avrupa Konseyi, yeniden Türkiye’yi denetim ve izleme listesine alıyor.

Türkiye’nin demokrasi liginden uzaklaştığını teyit ediyor.

***

Türkiye, Kobani’de ağır silah koridoru açtığı PYD’yi ‘terör örgütü’ ilan ediyor.

Devlet tarafından ağırlanan PYD lideri Salih Müslim hakkında arama kararı çıkarıyor.

Süleyman Şah’ı ortak bir operasyonla terk ettiği PYD’nin komuta merkezini bombalıyor.

Ve NATO müttefikimiz ABD, PYD’yi koruma altına alıyor. Türkiye sınırına asker konuşlandırıyor, hava harekâtını önleyecek tedbir alıyor.

***

PKK ile masaya oturan, Kandil’de ve İmralı’da ‘barış’ görüşmeleri yürüten hükümet, Kürtçe şarkıları bile yasaklıyor.

Şehir merkezlerini, 1990’lardan beter yerle bir ediyor.

İmralı ve Kandil’e gönderdiği HDP’li vekilleri tutukluyor.

***

Türkiye, silah ve lojistik destek verdiği Esed muhaliflerine operasyon yapıyor.

Esed yeniden makbul hale geliyor.

***

Yunanistan, Ege’deki kimin toprağı olduğu tartışmalı adalara bayrak dikiyor.

***

‘Devlet terörü’ ile suçlanan İsrail, dost ülke haline geliyor.

Mavi Marmaracılar, ‘manyak tipler’ ilan ediliyor.

Ve hükümet, İsrail’in Akdeniz’den çıkardığı doğalgazı alacak olmakla övünüyor.

***

İktidar, dindarlara yönelik Türkiye tarihinin en hukuksuz ve geniş çaplı ‘tasfiye’ ve ‘yok etme’ operasyonuna imza atıyor.

Pensilvanya’ya resmi temsilcisini gönderen ve ziyaretler düzenleyen hükümet, Cemaat’i ‘terör örgütü’ ilan ediyor.

Türkçe Olimpiyatları’nda gözyaşı dökenler, Türk okullarını kapatmak ve Türk bayrağını indirebilmek için ülke ülke geziyor.

***

Hukuk rafa kaldırılıyor.

İfade ve fikir özgürlüğü yok ediliyor.

Özel mülkiyet hakkı ihlal ediliyor.

Burs vermek, kurban bağışlamak, zekât vermek suç haline getiriliyor…

***

Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu bile ‘partiye ihanet’ suçlaması yöneltiliyor.

Erdoğan, yeniden partinin başına dönüyor.

Seçim hilesi YSK eliyle gerçekleşiyor ve ‘Tek Adam’ rejimine geçiliyor.

***

5 yıl önce tüm bunların olabileceğini hayal edebilir miydiniz?

‘Evet’ diyenlerin sayısı iki elin parmağını geçemez…

Öyleyse ümitsizliğe kapılmaya gerek yok.

5 yıl sonra nelerin değişeceğini de bugünden hayal etmek mümkün değildir.

***

İbrahim Hakkı Hazretleri ne güzel söylemiş:

Hak şerleri hayr eyler
Zan etme ki ğayr eyler
Ârif ânı seyr eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler…

[Erhan Başyurt] 3.5.2017 [TR724]

Gaz odasından önceki son durak [Adem Yavuz Arslan]

Bir süredir gelip geçerken gözüme takılıyordu.

Memorial Bridge’den Washington DC’ye girdiğinizde solunuzda kalan Holokost (Yahudi Soykırımı) Müzesi’nin duvarında yer alan afişte ‘Bazıları komşumuzdu’ başlıklı bir sergi ilanı vardı.

Bu müzeye daha önce gelip dar vakitte hızlıca gezmiştim ama ‘bazıları komşumuzdu’ başlığı merakımı celbetti. Son 4 yıldır Türkiye’de yaşananların da etkisiyle olsa gerek, tekrar gidip görmek, ‘tanıklıkları’ dinlemek istedim.

Holokost Müzesi zaten sarsıcı bir yer.

Dile kolay, 6 milyona yakın Yahudi, Nazi Almanya’sı döneminde sistemli bir şekilde öldürüldü.

İstatistiklere göre ölenlerin 1 milyonu çocuktu.

Sergide yer alan fotoğrafları, gazete manşetlerini ve video kayıtlarını gördüğünüzde ‘tanıdık geliyor’ diyorsunuz.

Tabi ki Türkiye’de yaşananlar, Erdoğan rejiminin Cemaat’e yönelik operasyonları -şimdilik- Yahudi Soykırımı ile kıyaslanamaz.

Ancak unutmamak gerekir ki Yahudilere yönelik soykırım da tam olarak böyle başlamıştı.

Önce örgütlü ve devamlı propaganda ile Yahudiler, Romanlar ve Polonyalılar şeytanlaştırıldı. Yasal düzenlemelerle -Meşhur Parlamento Yangını tezgâhı ile- Hitler istediği tüm yasaları kolayca çıkarıp, tüm muhalifleri süpürmüştü. Tıpkı Erdoğan’ın 15 Temmuz ‘kontrollü darbe’ kumpası sonrası çıkardığı KHK’larla yaptığı gibi hakları ellerinden alındı.

Ardından toplumun her alanından tasfiye edildiler.

Kitlesel olarak tutuklandılar. Son aşamada gettolara toplanıp oradan da ‘kesin çözüm’ olarak ölüm kamplarına yollandılar.

Müzenin koridorlarında dolaşırken soykırıma giden yolu adım adım görebiliyorsunuz.

Hitler’in iktidara gelişi, propaganda yöntemleri, devasa mitingleri, gençleri mobilize edişi ve Goebbels’in ‘dâhiyane’ kampanyaları ibretlik.

‘DEVLET DÜŞMANI’

Hitler’in Alman toplumunu hipnotize etme aracı radyo olmuş.

Propaganda bakanı Goebbels’in ‘fikirleri’ radyo üzerinden yayılmış. (Erdoğan rejiminin tüm muhalif kanallara el koyup, açık tüm televizyon kanallarından 7/24 propaganda yapması gibi…)

Şeytanlaştırma ve akabinde toplumun her alanından soyutlanma sistematik olarak yapılmış. Restoranların, işyerlerinin, spor alanlarının bile kapısına ‘Yahudiler giremez’ yazıları asılmış. (Türkiye’de benzerlerini gördük.)

YAHUDİLERİN MALI ARTIK MİLLETİN MALIDIR

Yahudilere ait para eden ne varsa el konmuş.

El koyma ve kamulaştırma ilanlarında ise ‘Yahudilerin malları artık milletin malı’ başlığı kullanılmış. Cemaat’e ait tüm kurumlara el koyup önünde ‘Elhamdülillah’ diyerek selfie çeken ve bunları yayınlayanlar da aynı söylemi kullanıyorlar.

Onlara göre Cemaat’e ait okullar, yurtlar, üniversiteler, medya kuruluşları, banka ve diğer kurumlar artık ‘milletin malı’.

Propaganda bültenleri ise bugünün Havuz medyası ile neredeyse aynı. İlginç benzerliklerden birisi ise şu: Hitler rejimi el broşürleri dağıtarak vatandaşa ‘ihbarcı olun’ çağrısı yapmış.

Erdoğan’ın miting meydanlarından, televizyon ekranlarından ‘konu komşu kim varsa bildirin’ çağrıları ile bunlar arasındaki benzerlik de ilginç.

Kitlesel tutuklamalar da ‘tanıdık’. Hitler Almanya’sında insanlar biner biner tutuklanıyordu. Son üç yıldır Türkiye’de de kitlesel tutuklamalar var. Ben bu yazıyı yazarken Havuz medyası ve hükümet sözcüleri ‘yeni tutuklama dalgası’nın haberini veriyordu.

EL KONULAN MALLAR HARAÇ MEZAT SATILMIŞ

Hitler Almanya’sında tutuklanan, sürgüne gönderilenlerin malları ise haraç mezat satılmış. O zamanlar TMSF türü bir yapı olmadığı için olsa gerek şehir meydanlarına kurulan platformlarda Yahudilerin malları satılmış.

Kitaplar, dergiler, hatta dini kitaplar şehir meydanlarında ateşe verilmiş. Yakılan kitapların sayısı korkunç.

Erdoğan rejiminin de 1000 den fazla okul, 17 üniversite ve çok sayıda dergi, yayınevi, gazete-TV kapattığı, birçok yerde kitapları imha ettikleri, kapatılan gazetelerin arşivlerine ulaşımı engelledikleri düşünülürse diktatörlerin ortak yönleri görülebiliyor.

KADINLAR HER DÖNEM MAZLUM

Her dönemde zalimler en çok kadınlara zulmediyorlar. Esir kamplarında ölümü bekleyen kadınlar ve çocuklara ait fotoğraflar sarsıcı.

Henüz Türkiye’de ne laik kesimin ne de diğer ‘dini cemaatlerin!’ dikkatini çekmedi ama Erdoğan rejiminin kadınlara -Cemaat kadınlarına demek daha doğru- yaptığı zulmün hesabı yok.

Tek başına nezarette doğum yapandan, gördüğü işkence yüzünden aklını kaybedene, tecavüze uğrayandan intihar edene kadar onlarca trajik örnek var.

17 bin civarında kadının tutuklandığı, bunlarla birlikte 500 civarında bebek ve küçük çocuğun cezaevlerinde olduğu bir Türkiye’den bahsediyoruz.

Maalesef ne Türkiye’deki kadın hakları savunucuları ne de dünya bu zulmü görmedi.

Görmemekte ısrar ediyorlar.

Müzede başka benzerlikler de var. Fakat şu günlerde ‘yeni’ olan başka bir sergi var.

‘Bazıları komşumuzdu’ başlığı ile açılan sergide Yahudi Soykırımı’nın ‘sosyolojik boyutu’ anlatılıyor.

Soykırımdan kurtulanlar ‘beraber büyüdükleri, aynı okula gittikleri, aynı iş yerinde çalıştıkları, kız alıp verdikleri, kapı komşusu oldukları insanların kendilerine yaptıkları zulmü, zulme karşı çıkmayışlarını’ anlatıyorlar.

Şahitlere göre halk desteği olmasa Hitler bu soykırımı yapamayacaktı.

Soykırımdan kurtulup Amerika’ya kaçabilenlerden Hilda Henneh Siche “İnsanlar (Yahudi düşmanlığı için) çok hevesli değildi ama kimse karşı bir şey de yapmadı” diye anlatmış mesela o döneme dair izlenimlerini.

‘KİMİ KORKUDAN KİMİ KARİYER BEKLENTİSİNDEN’

Notlara, anlatımlara göre soykırıma destek olan veya sessiz kalanların bir kısmı korkusundan bir kısmı kariyer beklentisinden bir kısmı kişisel husumetten parçası olmuş sürecin.

Bunları okurken Türkiye’de yaşananlarla paralellik kurmamak imkânsız.

Her şey bir yana, neredeyse 40 yıldır bir birini tanıyan, aile olan, aynı işyerlerinde çalışan insanlar Erdoğan rejiminin ektiği nefret atmosferi sebebiyle birbirini ihbar ediyorlar.

Oğlunu ‘terörist’ diye ihbar eden, eşini şikâyet eden, kardeşini ‘Cemaatçi’ diye ihbar edenleri gördük.

Hatta Erdoğan’ı yolda durdurup ‘bizim sitede Cemaatçiler var. Evlerine-işyerlerine el koyun’ diye akıl veren ‘dindar kadınlar’ arzı endam etti televizyon ekranlarından.

Veya ‘tutukladıkları adamların eşlerine, kızlarına ganimet gözüyle bakanları’ da gördük…

Sürecin başından bu yana el konulan şirket sayısı bini geçmiş.

Bunların içerisinde Koza İpek Holding ve Boydaklar gibi binlerce kişiye işveren devasa şirketler de var. Yıllar boyu bu insanlardan iyilikten başka bir şey görmeyen ‘yeni Türkiye’nin seçkinleri’ şimdi bu şirketleri yağmalıyorlar.

Daha önce dediğim gibi, Türkiye’de Cemaate yönelik yapılanlar tabi ki bir Holokost değil.

Kıyaslamak bile doğru olmayabilir.

Ancak şurası unutulmamalı, gaz odasında biten süreç Yahudileri dışlamakla başlamıştı.

Sonrası neler olduğu malum.

Eğer Erdoğan, Gülen Cemaati mensuplarını kamplara toplayıp gaz odalarında yakmıyorsa buna imkân bulamadığı içindir.

Müzeden çıkarken duvardaki ‘never again-bir daha asla’ yazısı gözüme takıldı.

İçimden ‘keşke öyle olsaydı’ dedim ama zalim diktatörler oldukça mazlum topluluklar da olacak hatta soykırıma uğrayacaklar.

Abarttığımı düşünebilirsiniz.

Ama hatırlatayım, az sonra gaz odasında ölüme gidecek olan Yahudiler de ‘bir elin kendilerini kurtaracağına’ inanıyordu.

PAPA’YI DUYDUNUZ MU EY İSLAM ÂLİMLERİ!

Geçtiğimiz günlerde Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis bir ilke imza atarak TED konferansında konuşmacı oldu.

Papa Francis’in konuşması birçok yönüyle ABD medyasında geniş yer buldu. Özellikle de ‘iktidar-demokrasi’ bağlamındaki sözleri çok tartışıldı.

Meraklısı internetten konferansı izleyebilir.

Bence mutlaka izleyin. Şu bölüme ise özellikle dikkat edin:

“Şunu açık ve net söyleyeyim: Ne kadar güçlenirseniz, insanların yaşamları üzerinde etkiniz ne kadar artarsa, o derece alçakgönüllü olmak zorundasınız. Eğer bunu beceremezseniz, iktidarınız sizi çürütür siz de halkı. Arjantin’de bir halk deyimi var: ‘İktidar aç karna alkol almak gibidir’. Eğer alçakgönüllü ve duyarlı bir insan değilseniz, başınız döner, sarhoş olursunuz, dengenizi kaybedersiniz ve nihayetinde hem kendinize hem de topluma zarar verirsiniz.”

Papa’nın söyledikleri bunlar.

Bir de bizim âlim bildiklerimizin söylediklerine bakın.

[Adem Yavuz Arslan] 3.5.2017 [TR724]

AKP, ‘otorite’den doğalgaz alacak [Analiz: Semih Ardıç]

Gazze’ye insanî yardım götürmek üzere denize açılan Mavi Marmara gemisinde 10 eylemcinin İsrail askerleri tarafından katledilmesi Türkiye ile İsrail’i savaşın eşiğine getirmişti. Devrin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan İsrail’in ‘haydutluk yaptığını’ belirtmiş, devletlerarası münasebetler ikinci kâtip seviyesine indirilmişti.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) o gün sulh için şart koştuğu ‘Gazze’ye ablukanın kaldırılması’ ve ‘resmen özür dilenmesi’ bahsinde hiçbir ilerleme kat edilmediği halde 20 milyon dolar tazminat mukabili İsrail askerleri aleyhine açılmış bütün davalar düştü, daha doğrusu düşürüldü. Erdoğan’ın, Gazze seferini tertip eden İHH Başkanı Bülent Yıldırım ve diğer isimlere, hatta mağdur ailelere hitaben, “Bana mı sordunuz! Otoriteden izin aldınız mı?” sözlerini sarf etmesiyle Mavi Marmara bahsi kapanmış oldu. Bu sözlerin işaret ettiği savrulma, halkın huzurunda İsrail’i ‘terörist, haydut ve katil’ olmakla itham eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) sözcülerinin, kapalı kapılar ardında farklı hareket ettiğinin alenen ispatıydı.

KRİZ GÖSTERMELİKTİ, ERDOĞAN’IN TANKERLERİ HİÇ DURMADI

Esasında hakaretlerin havada uçuştuğu devirde bile İsrail’den jet yakıtı ithal etmeye devam ettik. Tankerler, Kuzey Irak’tan çıkarılan Kürt petrolünü Ceyhan Limanı’ndan İsrail’e taşıdı. Petrolü taşıyan tankerler arasında Reis-i Cumhur Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da ortak olduğu BMZ Group’a ait tankerlerin de ismi geçti. Ticaret Sicil Gazetesi’nde BMZ’nin diğer iki ortağı Erdoğan’ın kardeşi Mustafa Erdoğan ve eniştesi Ziya İlgen olarak görünüyor. Tribünleri diri tutmak için yapılan amigoluk devresinde bile ticaret hiç inkıtaa uğramadı.

O zahirî kriz çoktan geride kaldı. AKP ile İsrail arasındaki yakınlaşmada yeni bir safhaya gelindi. Artık İsrail’den doğalgaz ithal edeceğiz. Rusya ve İran’dan almayı taahhüt ettiği gazı tüketmediği halde parasını ödeyen Türkiye’nin İsrail’den gaz almasını icap ettirecek ne doğalgaz açığı ne de ciddi bir talep patlaması var. Hatta büyümenin yüzde 2’lere gerilemesi, enerji sarfiyatını aşağı çekti. Bu yüzden Rusya ve İran gazının tamamını tüketemiyoruz.

HANİ TÜRKİYE, DOĞU AKDENİZ’DE DOĞALGAZ ÇIKARACAKTI!

AKP, seçim meydanlarında millete Doğu Akdeniz’de doğalgaz ve petrol çıkarma taahhüdünde bulunmuştu. Hepsi unutuldu gitti. Oysa Erdoğan’dan şu ana dek vazife yapmış bütün AKP’li enerji bakanlarına kadar bütün yetkili zevatın beyanları tetkik edildiğinde AKP iktidarının, Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail’in bölgede doğalgaz-petrol sondajı yapmasından duyduğu rahatsızlık müşahede edilecektir. Türkiye’nin burnunun dibinde enerji pastası dilimlere ayrılıyor ve Ankara masada yok! İsrail ile Ankara’nın tanımadığı Kıbrıs Rum Kesimi arasında imzalanan enerji işbirliği anlaşmaları Türkiye’nin Kıbrıs siyasetine hizmet etmediğine göre İsrail’den gaz almaya karar vermek tam bir iflastır. İflastan öte zillettir. AKP, dış siyasetin Doğu Akdeniz, İsrail ve Kıbrıs’ı içine alan meselelerinde bir uçtan öbürüne savrulmuştur.

ANLAŞMANIN HABERİNİ İSRAİL’DEN ALIYORUZ

Nihayetinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tensibi lazım gelen bir anlaşmadan şu ana dek hiç bahsedilmemesi hakikaten manidar! Böylesine ciddi bir mevzuda haberi İsrail’den alıyoruz. İmzalar atıldı atılacak neredeyse… İsrail Enerji, Altyapı ve Su Kaynakları Bakanlığı Genel Direktörü Shaul Meridor, şu anda fiyatlar ve miktarlar gibi teferruatın konuşulduğunu ifade ediyor: “Birkaç ay içinde umarım sadece görüşüyor değil anlaşmaya varmış da oluruz. İsrail gazını Türkiye’ye taşıyacağımıza dair iyimserim, süreci ciddiye alıyoruz.” Meridor’un verdiği bilgilere bakılırsa Türkiye ve İsrail arasında doğalgaz boru hattı kurulmasına matuf müzakereler ticarî şirketler ile hükümetler arasında iki koldan yürütülüyor.

İSRAİLLİ BÜROKRAT, 2037’YE KADAR TÜRK TARAFININ TAVRINI BİLİYORMUŞ

Meridor, anlaşmaya varılacağından o kadar emin ki diplomatik nezaketin ötesine geçerek Türkiye’nin hissiyatını bile aktarabiliyor: “Bana göre, herkes anlaşmaya varmayı ve ilerleme kaydetmeyi istiyor.” Meridor’un akabinde gelen sözleri daha da calib-i dikkat: “Boru hattını inşa ettiğimizde bu sadece bir sene için olmayacak. Dolayısıyla, bakmanız gereken bugünün fiyatı değil. Önümüzdeki 20 senenin (2037) Türk tarafını tanıyor ve biliyorum. Çok iyi görüşmeler yürütüyoruz. Bu yüzden eminim ki Türkiye için iyi olacak bir anlaşmaya varacağız.” Meridor’un “Önümüzdeki 20 senenin Türk tarafını tanıyor ve biliyorum” cümlesini tekrar tekrar okudum. Ne demek istemiş olabilir? 2037 senesine kadar iktidarda kimlerin kalacağını nasıl bilebilir ki! Dili sürçtü herhalde!

İSRAİL GAZI, İRAN GAZINI GEÇECEK Mİ?

Ankara ile Telaviv arasında bahar rüzgârlarının estiği şu günlerde gaz fazlası olan Türkiye’nin İsrail’den senelik 10 milyar metreküpe yakın gaz alacağını da Meridor vasıtasıyla öğrenmiş olduk. Bin metreküp için 350 dolar ödense her sene ortalama 3,5 milyar dolar İsrail gazına gidecek. Bu rakam tahakkuk ederse İsrail’den gaz ithalatı, İran’dan yapılan 8 milyar metreküplük ithalatın da fevkinde olacak. Alsak da almasak da bu miktarda gazın parasını İsrail’e ödeyeceğiz. Meridor, ittifakın doğalgazla mahdut kalmayacağını, güneş, su ve rüzgârdan elektrik elde edilmesi için Türkiye ile İsrail’in farklı projelerde el sıkışabileceğini kaydediyor.

Mısır, İsrail ve Rum Kesimi, Akdeniz’de petrol ve doğalgaz çıkarıyor da Türkiye niye seyrediyor? “Eyyy” diye başlayan nutukların zekâtını ödeselerdi Türkiye, Doğu Akdeniz’de bu kadar acziyet ve zillet içine düşmemiş olurdu. Zillet ve acziyetin müsebbibi olan iktidarın İsrail’den gaz ithal etmesi hiç de şaşırtıcı olmaz.

Enerjide dışa bağımlılık bitecekti, öyle mi?

[Semih Ardıç] 3.5.2017 [TR724]

Zalimin düşmanlığı onurdur, peki ya mazlumların? (3) [Veysel Ayhan]

Hz. Bediüzzaman 15-16 yaşlarındadır. Siirt’te medresede bir yandan ders alırken diğer yandan kendinden büyük mollalara ders vermektedir.

Tartışılmaz zekası ve ilmi seviyesi diğer mollaların kıskançlığını celbeder. Çekemezler. Atacak iftira, uyduracak yalan ararlar. Bir sabah ‘Molla Said’ sabah namazında medresenin mescidine gelmez. Hemen ‘Molla Said namaz kılmıyor’ yalanını uydurur, yayarlar. Vakit ikindiyi bulduğunda fitne yeterince yayılmıştır. ‘Molla Said’ bunlardan habersiz ikindi için dereden abdest almaktadır ki bir arkadaşı yaklaşır,

“Seyda, sen abdest mi alıyorsun, senin için namazı bıraktı diyorlar” der.

Molla Said, bunu duyunca ürperir ama tepki vermez, düşünceye dalar. Gece ders tekrarı yaparken yorgunluktan bir ara başını rahleye dayamış, uyuyakalmıştır. Sabah namazı vaktinin çıkmasına az kala uyanmış hemen abdest alıp namazı odasında kılmıştır. Bunları düşündükten sonra başını kaldırır medrese arkadaşına şunu der:

“Evet, temelsiz bir şey, insanlar içinde çabuk yayılmaz. Hata bendedir. Onun için iki cezaya uğradım: Birisi Allah’ın itabı, diğeri insanların kınaması. Bunun esas sebebi ise geceleyin adet edindiğim vird-i şerifi okumadan uyuyakalmış olmamdır. İşte insanların ruhu buna temas etmişse de, tamamını kavrayamayıp namazı bırakmakla beni itham etmişler.”

ATILAN HER TAŞI ALELACELE GERİ SAVURMAK

Bu, her şeyden önce bir mümin refleksi. Önce ‘itham’ın kaderi bir yönü var mı ona bakma, sonra muhasebe yapmak. ‘Molla Said’, itham edenleri muhatap almıyor. ‘Vay yalancılar, vay şunlar vay bunlar… demiyor.’ Her türlü durumda önce nefsini tevbih edip ırgalıyor.

Akıllı insan böyle davranır. Kendisine atılan her taşı alelacele geri savurmaz. Düşünür. Acaba taşı atan haklı mı? Ben bu taşı hak ettim mi? Eğer karşı tarafta yüzde on bile hak payı görürse, “ben bunu hak ettim” der, muhasebesini yapar.

Havuz medyasının hizmete attığı binlerce iftirayı, yalan manşetleri yukarıdaki örnekle kıyaslayamayız ama onun dışındaki ciddi ithamları, atılan her taşı özenle almalı, “hak payı var mı yok mu diye” araştırmalı, eğer yüzde on bile karşı taraf haklı ise özür dilemesini bilmelidir.

MAĞDUR, MAZLUM VE KİTLELER

İç muhasebeden kimseye zarar gelmez. Hatta ibadet bile sayılabilir. Her insan, her grup, her cemaat elinde kontrol kalemiyle gezmeli. Acaba ne hata yaptık? Hizmet Hareketi de tabi ki bunu yapmalı. Hiç kimse hatadan âri değil. Acaba ne hata yaptık? Kimi kırdık?

HER ŞEYİ DÜŞÜNÜP, MUHASEBESİNİ YAPMAK

Sürekli aşağılanan, ezilen ve rencide edilen Aleviler var.

İnsani haklardan mahrum edilen, evleri yakılan, yurtları yıkılan Kürtler var. (Konumuz PKK değil) Evet, bunların kırgınlığı var.

Acaba mazlum kitlelere yeterince sahip çıkmadık mı?

Acaba pek çok şey yaptık da yeterli olmadı mı?

Acaba acılarına bîgâne mi kaldık?

Acaba milliyetçiliğin dozajını mı kaçırdık?

Acaba bir kısım insanları hakir mi gördük?

Acaba bir kısım insanlara imkanları az diye uzak mı durduk?

Acaba seküler kesimlere ve partilere soğuk mu davrandık?

Acaba dini sembollere aldanıp yanlış angajmanlara mı girdik?

Acaba bazı abartılı ve komik yayınlarla bir kısım insanı rencide mi ettik?

Acaba mağdur ve mazlum kitlelerin acılarını kendi acımız sayarak kafi derecede omuz vermedik mi?

Kasti yapılmamış olsa da bu aldanışlar, hata ve yanlışlar tevbe ve özür gerektiren fiillerdir.

AKP çevresinin ve medyasının düşmanlıklarıyla iftihar edilir ama mazlum ve mağdurların kırgınlığıyla Allah huzurunu gitmekten kaçınmak lazım.

Her kim olursa olsun hakkına girmemek lazım. Ama bilhassa hak ve hukuka saygılı, titizlikle yaşayan, haram helal kaygısıyla hayat süren, rüşvetten ve yolsuzluklardan kaçan, ülkesini ve insanını seven dürüst ve onurlu insanların ve masum kitlelerin kırgınlığı için önce Allah’tan af dilenmeli, sonra muhataplara denk geldikçe, vesile yakaladıkça, fırsatını buldukça -bir şov olarak değil- samimi olarak özür dilenmeli.

Ve açılacak her yeni fasılda bu acı tecrübeler göz önüne alınmalı, kılı kırk yararak adım atılmalıdır.

Hizmet; pırıl pırıl, nurani bir temsil libasıdır. Eğer iyi niyetli birilerinin gözlüklerinden kötü görünüyorsa, bir şekilde silmek boynumuzun borcudur.

Veya sui ihtiyarımızla o libasa sıçrattığımız pek çok zifos o görüntünün sebebi ise temizlemek ihmal edilmez bir vecibedir.


[Veysel Ayhan] 3.5.2017 [TR724]

Müzmin düşmanlığın prototipi: Ruşen Çakır [Nazif Apak]

En az on gazeteci vardı Fatih Altaylı şu olayı naklederken. Diyordu ki “12 Eylül öncesi Galatasaray Lisesi’nde de olay çıkmış, hadiseler yatılı kısma sıçramış, binalar işgal edilmiş falan… Benim hiç bir şeyden haberim yok. Dışarı çıkmak istedim. Üzerime çullandılar. Beni bir odaya kilitlemeye kalktılar. O gün öleceğimi düşündüm. Birden biri yardımıma yetişti; yoksa en iyimser hesapla çok fena sopa yiyecektim.”

Böyle heyecanlı bir hadise nakledilir de herkesi bir heyecan sarmaz mı? Birisi sordu: “Kim yardıma koştu da hayatını kurtardı?” Altaylı cin bir gülümsemeyle: “Ya kim olacak; Ruşen geldi, sağa sola emir yağdırdı beni de tanıyordu, ‘bırakın gitsin’ deyince bana dokunamadılar. O ana kadar anlatılanları merakla takip eden bir gazeteci sordu: “İyi de nasıl oldu da Ruşen’in bir cümlesiyle seni serbest bıraktılar?” Altaylı’nın muzip muzip nasıl kahkaha attığını o gün orada olan birinden ayrıntısıyla dinledim. Demiş ki “Abicim o zaman bizim okulun örgüt sorumlusu Ruşen’di. O başlatırdı eylemleri…”

Tarihi bilgiler de bu tespiti doğruluyor. Ruşen Çakır, 12 Eylül darbesinde hapse girdi; üstelik kanlı eylemlerden sorumlu tutuldu. Nasıl ifade verdi, birilerinin canını mı yaktı; bu konuda dedikodu çok. En iyisi Ruşen, 12 Eylül zabıtlarını kendisi açsın ve o günkü yoldaşlarına zarar verip vermediğini izah etsin…

Nereden mi geldi aklıma bu olay? 

Son dönemde bakıyorum da Ruşen Çakır ve benzerleri bir taraftan demokrasi havariliğini elden bırakmıyor; diğer taraftan da iflah olmaz bir Cemaat düşmanlığı ile bazı gazetecilerin linç edilmesi için tempo tutuyor. Sanırsın ki bu adam(lar), anacıklarından demokrat doğdular, hiçbir örgüt bağına sahip olmadılar, hiçbir eyleme kalkışmadılar. Kendilerini doğuştan demokrat kimliği ile takdim edince insanlara en mantıksız ve acımasız suçlamaları yöneltebiliyor, onları ‘özeleştiriye’ davet edebiliyor; daha da ötesi devletin güvenlik güçlerine haberler salip “Cemaatin önde gelenlerini ve dahi cemaat içinde yetişen gazetecileri derhal bulun, cezalandırın, hapislerde çürütün” manasına gelecek ahkâmlar kesiyorlar.

“İyi de kardeşim, sen kimsin, sen demokratsan bu hukuk dışı lafları nasıl ediyorsun; üstelik ‘sabıkalı bir örgütçü’ olarak ve bu bağlantıları gizleyerek kime şeffaflık dersi veriyorsun!” diyen yok tabi ortada. Adam gibi bir gazeteci, önündeki dosyaya bakar; orada suç unsuru olup olmadığını inceler. Zanlının kimliği, hukuki bir davada hiçbir anlam ifade etmez. Suç varsa suçlu vardır. Ama Ruşen Çakır öyle düşünmüyor; davaya bakmıyor. Kafadan suçlu ilan ettiği insanların idamı için çırpınıp duruyor. En azından şu anki görüntü bu maalesef…

AYNI LAFLARI ‘SİZİN MAHALLEYE’ DE SÖYLEYEBİLİR MİSİN?

Tamam, vaktiyle örgüt bağınız var diyelim ve sonra demokrasiye doğru yol aldınız, ‘hidayete erdiniz’; peki bu tek taraflı nefret niye? Mesela Zaman gazetesi iddianamesi yayınlandığında mangalda kül bırakmıyor Ruşen Efendi; kısaca diyor ki, “Cemaat medyasında yazı yazanlar  hapislerde çürüyor ama o kuruluşların önde gelen yöneticileri yurt dışına kaçtı.” Bu tezini desteklemek için isimler de veriyor Ruşen; tıpkı tahliye olan gazetecileri yeniden tutuklatmak için çırpınıp duran ve başka dosyalardan yargılanan isimler veren İsmail Saymaz gibi.

Anladık, gammazlamayı gazetecilik kılıfına sokup tetikçilik yapıyorsunuz ama niye çifte standart ortaya koyarak kendinizi acınası bir hale sürüklüyorsunuz? Ruşen ve benzerleri samimi ise ve örgüt dürtüsüyle yazmıyorsa, Zaman için kurdukları cümleyi Cumhuriyet için de kurmalı değil mi? Mesela hiç rastladınız mi ki bu kişiler “Cumhuriyet yazarları hapislerde çürürken genel yayın yönetmeni Can Dündar niye yurt dışına kaçtı?” diye bir soru yöneltmiş olsun.

Simdi Cemaate saldırmak için her fırsatı değerlendirmeye çalışan Ruşen Çakır ve benzerleri ‘yurt dışına kaçtı’ lafında samimi ise, Nazım Hikmet’in yurt dışına kaçmış olmasını da bir özeleştiri seklinde tekrar ele alacak mı? Sadece Nazım mı? Sağdan-soldan, İslamcı-laikçi kaç yazar yurt dışına çıkmak zorunda kaldı devlet kostümlerine burunmuş zulümler yüzünden? Sabahaddin Ali gibi tam yurt dışına çıkmak üzereyken MİT tarafından hunharca katledilen aydınları taşlamaya başlayalım ki bugün yurt dışına gözyaşları içinde çıkan ve sürgün hayatı yaşayan kalem erbabına da bir şeyler deme hakkımız olsun.

Ruşen ve onun gibi şartlanmış bir gazeteci tayfası fitne çıkarmaya yönelik yurt dışında sürgün yaşayanları gündeme getiriyorsa, kendi mahallelerinden yurt dışında yaşayan kişileri de aynı bağlamda yazsınlar da görelim. Geçenlerde Hasan Cemal kimin hangi ülkede sürgün yaşadığını tek tek isim vererek yazdı. Hadi buyurun sürgün olmak suç ise ve geride kalanları tahrik etmek için kullanılmıyorsa Can Dündar’dan başlayarak sol gelenekten gelip gazetecilik yapan ve maalesef devlet zulmü yüzünden yurt dışında yaşamak zorunda kalan insanlara da benzer sorgulamaları yapın! Neden sizin mahalleden biri gurbet illerde çürürken sürgün olarak anılıyor da ‘öteki mahalle’den biri söz konusu oldu mu ‘kaçak’ muamelesi görüyor? Yandaşlık mı, yoldaşlık mı, şartlanmışlık mı?

ANLAŞILAN O Kİ PANİK İÇİNDE…

Kaldı ki Ruşen Çakır yalan üzerine yalan söylüyor.

Bir zamanlar Cemaatin bütün programlarına koşar adım giden o. Abant Toplantılarının vazgeçilmez konuklarından biri o. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan çıkmayan o. Cemaat’ten pek çok insanla yakın arkadaşlık kuran o. Fethullah Gülen ile röportaj yapabilmek için herkesi devreye sokan o…

Yıllar önce bir meslek büyüğüm “Bu Ruşen’den sakınmakta fayda var. Hem fırsatçıdır hem korkak, hem de sinsi” demişti de inanmamıştım. Şimdi bakıyorum da adam galiba haklı. Ortada bir terör örgütü olmadığı halde Cemaate terör örgütü diyen azgın bir zümrenin gerçek amacının her geçen gün daha da belirginleşiyor ve anlaşılıyor ki Cemaat bahane edilerek herkesi susturma ve yok etme sürecine girildi. Ruşen Çakır sıranın kendine geleceğinden endişeli ve panik içinde. O yüzden düne kadar şirin görünmek için araya başka gazetecileri sokup randevular aldığı kişilere bile saldırmayı bir strateji sanıyor.

Asıl üzücü olan şu: Türk medyasında Ruşen Çakır bir prototip. Zaten konu bir kişi olsa bu yazıyı yazmaya da gerek de kalmaz; ama bunlar bir tip. Solculuktan gelen, solcu-demokrat görünen, dine ve dindara karşı iflah olmaz bir şekilde düşmanlık besleyen, öfke ve nefretini açıktan açığa söyleme yerine demokrasi soslu gazetecilik dilini kullanan bir insan tipi var karşımızda. Bu tiplerin ‘İslamcı- muhafazakar-sağcı’ versiyonları da var. Onlar da en az bu tipler kadar sahte demokrat, sahte özgürlükçü…

Hakiki solcular da, gerçek demokratlar da, samimi dindarlar da utanıyor bu tiplerden. Bir gün gelecek bu tipler de utanacak kendilerinden ve yaptıklarından…

[Nazif Apak] 3.5.2017 [TR724]

Tarihi Dizilerde Tarihin Başına Gelenler… [Dr. Serdar Efeoğlu]

Tarih, her eğitim seviyesinden insanın ilgisini çekmiş ve bu durum bir ekonomik değer olarak görülmesine de yol açmıştır. Tarihi romanlar ve tiyatro eserleri ile başlayan bu süreç televizyonlarla zirveye çıkmıştır. İnsanın doğası gereği geçmişi merak etmesi ve bazen öne çıkan ‘tarih merkezli’ duygusal eğilimler, tarihi film ve dizilerin artmasına neden olmuştur.

MALKOÇOĞLU’NDAN DİRİLİŞ ERTUĞRUL’A

Malkoçoğlu, Kara Murat ve Battal Gazi filmleri senaryolarının yetersizliği ile alay konusu olmuşken, 2000’li yıllarda yeniden tarihi olay ve kahramanların öne çıkarıldığı filmler çekilmeye başladı. Türkiye’de büyük bir sektöre dönüşen dizi film sektörü de tarihi keşfetmekte gecikmedi. Ticari kaygı ile yapılan ve “harem” merkezli Osmanlı padişahı figürünün öne çıktığı “Muhteşem Yüzyıl” gibi birçok tarihi gerçeğin reyting uğruna çarpıtıldığı filmler serisi ortaya çıktı.

Ardından hamasete dayanan, bilimsel tarih bilgisini esas almayan, daha çok mesaj vererek kitleleri yönlendirmeye çalışan “Diriliş Ertuğrul” ve “Payitaht Abdülhamit” dizileri yayınlanmaya başladı. Bu iki dizinin iktidarın güdümündeki TRT’de yayınlanması, AKP’nin devlet imkânlarıyla topluma ulaşmasını istediği mesajlar için filmleri de kullandığını açıkça gösteriyor. Ciddi bir seyredilme başarısı yakalayan Diriliş Ertuğrul filmine Can Ataklı’nın yazısında dile getirdiği “Erdoğan’ın konuşmalarının senaryoya eklenmesi” talimatı da dizilerin içeriğinin nasıl oluşturulduğunu ortaya koyuyor.

ERTUĞRUL GAZİ, “ERDOĞAN” OLURSA

Dizinin tanıtımında; 13. yüzyılda bugüne benzer bir kargaşa içinde bulunan İslam Dünyası’nın bir kahraman beklediği, dizinin de Yeni Türkiye’nin inşa sürecinde tarihin rehberliğinde çok şey söyleyeceğinin vurgulanması dikkat çekiyor. Bu kahramanın kim olduğunu tahmin etmek elbette zor değil.

Dizide beklenen kurtarıcının vasıfları sayıldıktan sonra “Ümmetin imamlığına talip olacak insan bu ehliyete haiz olacak. Ümmet böyle birini bekliyor” denilerek günümüze gönderme yapılıyor. Böyle olunca “Ertuğrul Gazi” birden “Erdoğan” oluveriyor ve “üst akla” gereken dersleri veriyor. Diziye ayrılan büyük bütçe de zaten amacın ne olduğunu ortaya koyuyor. Hele Altın Kelebek Yarışması’nda “Yılın Dizisi” ödülü kazanan diziyi seyretmediğini söyleyen Okan Bayülgen’in özür dilemesine rağmen işinden olması ve bizzat Erdoğan’ın Bayülgen’e cevap vermesi AKP’nin yaklaşımını açıkça gösteriyor.

Diriliş Ertuğrul, Hürriyet’ten Ceren Şehirlioğlu’nun haklı olarak belirttiği gibi mitolojik ögeleri öne çıkararak dünyadaki her düşmanı alt etmeye muktedir bir fantastik hikâye tarzında karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle bir zamanların “Herkül”, “Zeyna” gibi mitoloji kahramanlarının maceraları, “dini ve millî” bakış açısıyla Türk-İslam mitolojisine dönüşüyor. Müzikler ve ormandan gelen seslerde bile o filmlerin etkisi görülüyor. Oyuncuların kıyafetleri, silahları ve çıkardıkları sesler de bilgisayar oyunlarındaki kahramanlara benziyor. Bütün bunlar özellikle “ergen” kitleyi ekran başına topluyor ve buna propaganda da eklenince yayınlandığı günün en çok seyredilen dizisi oluyor.

Diriliş Ertuğrul, gündemi sürekli takip ederek Kurtlar Vadisi’nden alışık olduğumuz göndermeler yapıyor. Sonuçta, “Bizans, tekfurlar, Anadolu beylikleri” bir anda “AB, ABD, Hollanda, İsrail” olabiliyor. Dizinin başında “dizideki hikâye ve karakterlerin ilham kaynağı tarihimizdir” gibi genel bir ifade ile tarihe atıf yapılıyor. Hatta danışman olarak Prof. Dr. Feridun Emecen gözüküyor. Ama Hocanın birikiminin diziye yansıdığını söylemek mümkün değil.

GERÇEK ERTUĞRUL GAZİ

Tarihi bir kişilik olarak baktığımızda çok farklı bir Ertuğrul Gazi portresi ile karşılaşıyoruz. Öncelikle belirtmeliyiz ki, kimliği ve hayatı hakkındaki bilgiler, Ertuğrul Gazi’nin vefatından çok sonraya dayanıyor. Çağdaş Bizans kaynaklarında herhangi bir bilgi yer almadığı gibi, 14. yüzyılda kaleme aldıkları eserlerde Osman Bey’den bahseden İbn-i Fazlullah el-Ömerî ve İbn-i Batuta, aslında Ertuğrul Gazi’den söz etmiyor. İlk bilgiler 15. yüzyılda yazılmaya başlayan Osmanlı kroniklerinde yer alıyor ve Osman Bey’in babası olduğu ve Kayı boyuna mensup olduğu belirtiliyor.

Ertuğrul Gazi’nin kişiliği, Anadolu’ya gelişi, buradaki faaliyetleri ve ölümü tartışmalı olup kaynaklardaki bilgiler menkıbelerle doludur. Bu kaynakların bir kısmı Ertuğrul Gazi’nin babası olarak Süleyman Şah’ı gösterse de bugün tarihçiler, babasının Gündüz Alp olduğunda ittifak etmiş gibidirler. Osman Bey zamanına ait bir sikkenin üzerinde “Osman bin Ertuğrul bin Gündüz Alp” yazması da bunu doğrulamaktadır.

Genel kabule göre Ertuğrul’un ataları Anadolu’nun fethi sırasında Ahlat’a gelerek Anadolu’nun fethindeki gaza ve fetihlere iştirak ettiler. Daha sonra da Gündüz Alp önderliğinde Pasinler Ovası’nda Sürmeli-Çukur’a yerleştiler. Kısa bir süre sonra Gündüz Alp’in vefatıyla yerini oğlu Ertuğrul aldı.

Ertuğrul Gazi ve kardeşi Dündar Bey, Moğol saldırıları üzerine batıya hareket ettiler. Sivas yakınlarında bir Moğol ordusu ile Selçukluların savaştığını görerek Selçuklulara yardım ettiler ve onların savaşı kazanmasını sağladılar. Bunun üzerine Selçuklu hükümdarı Alâeddin Keykubad, Ertuğrul Gazi’ye Ankara yakınındaki Karacadağ’ı yurtluk olarak verdi (1230). Kayılar daha sonra kendilerine yeni yurtluk olarak verilen Söğüt çevresine yerleştiler.

Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayılar, Selçukluların İznik Rum İmparatorluğu üzerine yaptığı sefere iştirak ederek Ermeni Derbendi’nde yapılan savaşın kazanılmasında önemli bir rol oynadılar. Alâeddin Keykubad bu başarı üzerine Ertuğrul Gazi’ye Eskişehir ve çevresini verdi. Ertuğrul Gazi bundan sonra Karacahisar’ı fethetti, ardından Osmanlıların ilk merkezi olacak Söğüt’ü aldı.

Bu dönemde Söğüt Türkmenleri yarı göçebe hayat yaşıyor, kışları Söğüt’te, yazları da Domaniç’te geçiriyorlardı. Ertuğrul Gazi Bizans sınırlarına akın yaparken, diğer taraftan Rum tekfurları ile dostça ilişkiler kurdu. Böylece hem Müslüman ahali, hem de Hıristiyan halk arasında saygı duyulan ve hakemliğine başvurulan bir şahsiyet haline geldi. Bizans’a yönelik akınlar Samsa Çavuş, Konur Alp, Akça Koca, Kara Tegin, Aykut Alp gibi tecrübeli alp gaziler ve uç beylerinin Ertuğrul’un yanında toplanmasını sağladı. Gaza anlayışıyla hareket eden Söğüt merkezli Kayılar gittikçe güçlendiler.

Ertuğrul Gazi, Selçuklu hükümdarı 3. Gıyaseddin Keyhüsrev Bizans sınırına geldiğinde onu karşılayarak bağlılığını bildirdi ve hediyeler takdim etti. Bundan sonra iyice yaşlanmasından dolayı Kayıların idaresini oğlu Osman’a bıraktı ve kısa bir süre sonra doksan yaşlarında iken vefat etti (1281-1282).

Osmanlı tarih yazıcılığı, Ertuğrul Gazi’nin “gayet dindar ve şecaat ile ma’ruf kimse, zühd ü takvâ ve selâhda ol zamanın meşahirinden” olduğu hususunda ittifak etmektedir. Döneminde inşa edilip günümüze kadar gelen herhangi bir mimari eser yoktur. Kendisi ile ilgili en eski belge ise “Ertuğrul canı için bir parça bağ…” şeklindeki çiftlik vakfı kaydıdır.

KILICINDAN KAN DAMLAYAN KAHRAMANLAR

Görüldüğü gibi, Ertuğrul Gazi ile ilgili bilimsel bilgiler çok sınırlıdır. Diriliş Ertuğrul’da ise bu sınırlı bilgiler geniş bir hayal dünyasına mitolojik ögelerin ve güncel mesajların eklenmesiyle tanınmayacak bir hal alıyor. Dizideki kahramanlar kronoloji gözetilmeksizin farklı zaman dilimlerinden olabiliyor. Özellikle dizinin yayınlanacağı hafta Türkiye veya dünya siyasetiyle ilgili mesajlarla dizi bir anda 13. yüzyıldan 21. yüzyıla geliyor ve buna hazır kitleyi çağdaş düşmanlar karşısında büyük bir zafer kazanmış kumandan edasıyla kendinden geçirmeyi başarıyor.

Türk-İslam ülküsü doğrultusundaki bu tür filmler, gençlerin “dünyaya nizam verme” duygularını okşayarak aşırı idealize edilmiş bir hayal dünyası oluşturmaktadır. Bütün bunlar dizi yapımcıları tarafından büyük bir başarı olarak görülse de tarihi hakikatlerin tanınmaz hale gelmesine neden olmakta, bilimsel bilgilerin değersizleşmesine yol açmaktadır.

Diğer taraftan kılıcından kan damlayan kahramanlara özenen aşırı motive edilmiş kitle, kendisine paramiliter bir rol biçmekte ve ülke açısından birçok tehlikeye yol açabilecek yaklaşımları benimsemektedir. Sonuç olarak bu tür dizilerin reyting başarılarına rağmen içerik ve mesajları itibarı ile bir öz eleştiri yapmaları şarttır.

Kaynaklar: F. Başar, “Ertuğrul Gazi”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 11;  Z. S. Baki Nalcıoğlu, “Metinlerarası Uygulamaya Bir Örnek: Diriliş Ertuğrul”, Milli Folklor, S. 109, 2016; T. Gökbilgin, “Ertuğrul Gazi Türbesi”, İÜ Tarih Enstitüsü Dergisi, S IV-V, 1974

[Dr. Serdar Efeoğlu] 3.5.2017 [TR724]

Gemerek hâkimi, Kılıçdaroğlu için de devreye girer mi? [Ahmet Dönmez]

Bu sorunun biraz havada kaldığının farkındayım. MHP pratiğindeki gibi bir karşılığının olmadığını da biliyorum. Ama buna rağmen özellikle sorulmuş bir soru.

Ne demek istediğimi biraz açayım. CHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal, genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na “Ya 2019 için başkan adaylığını açıkla ya da çekil” çağrısı yaptı. Şayet aday olursa buna en fazla sevinecek isimlerin başında  herhalde Erdoğan gelecektir. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun kazanma şansı yok. Peki, Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanlığı koltuğundan ayrılmasına Erdoğan’ın gönlü razı olur mu? Sadece son referandum sonrası Kılıçdaroğlu’nun aldığı pozisyona bakarak bile bu soruya cevap verilebilir. Bana göre MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 7 Haziran akşamı yaptığı basın toplantısı ne ise Kılıçdaroğlu’nun 16 Nisan akşamı yaptığı açıklama da odur. Kılıçdaroğlu maalesef, karşısına henüz Meral Akşener çıkmamış bir Bahçeli’dir. Muhalifler kurultay için imza toplasa Gemerek Hâkimliği Kılıçdaroğlu için de devreye girer mi? Bunun olabilmesinin tek bir şartı var: CHP’nin Akşener’inin karşısına çıkması. Böyle bir isim var mı? Görünürde yok. Ancak 45 sene öncesinin Demirel’ine meydan okuyan Ecevit gibi bir Karaoğlan çıkacak ki Saray koruyucu kanatlarını Kılıçdaroğlu’nun da üzerine gersin.

ERDOĞAN PROJESİNİN EN ÖNEMLİ AYAĞI ALTERNATİFSİZLİK

CHP lideri için haksızlık ettiğimi hiç düşünmüyorum. Bahçeli’nin de daha önceki açıklamalarına bakacak olursak “Ver Bilal’i al iktidarı”, en hafif ünlemiydi. Anadolu’da “İt yese it kudurur” diye tabir edilen ağır sözleri, bir zamanlar leblebi yeme rahatlığında peşi peşine sıralıyordu Sayın MHP Genel Başkanı. Erdoğan’ın ne hainliği ne Kandil taşeronluğu; ne kansızlığı ne hırsızlığı kalmıştı. ‘Vatansızların turbosu’ idi Erdoğan. Onu ‘Tuz Gölü’ne atıp kireç banyosu yaptırsak, ardından Van Gölü’ne atıp yıkayıp yusak yine temizlenmez, yine aklanmazdı’ Bahçeli’ye göre. Bir sallanan koltuk aklayıverdi her şeyi.

Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu bu sistem her ne ise üzerinde durduğu en önemli ayak; bana göre alternatifsizliktir. Bu rejimin elbette birçok bileşeni var. Fakat olmazsa olmazı nedir derseniz; hiç düşünmeden ‘alternatifsizlik’ derim. Normal, rekabete açık bir siyasal düzende yapılması imkânsız şeyleri yapıyor Erdoğan. Daha doğrusu yapmasına müsaade ediliyor. Bütün saha şartları ona göre ayarlanmış. Topu ayağına aldığında rakipler bir bir yere düşerek adeta onun önünü açıyorlar. Hiç bir engelleme ile karşılaşmadan rakip kaleye kadar inip boş kaleye golünü atıyor. Tribünlerdeki binlerce taraftar ve ekranı başındaki milyonların anlamaması için de rakip futbolcular bazen sanki kıran kırana mücadele ediyormuş gibi yapıyor.

AKP’YE ‘MUHALEFETİNİN YOK EDİLMESİ’ VAAT EDİLMİŞTİ

Merkez Partisi Genel Başkanı Abdurrahim Karslı’nın ortaya attığı, daha sonra olayın tarafları olarak Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak ve Aydın Tümen’in de doğruladığı bir iddia var biliyorsunuz: “AKP küresel bir proje”. Dilipak’ın bizzat kabul ettiğine göre, “AKP bir ABD, İngiliz ve İsrail projesi” idi. İsrail’in güvenliği, Büyük Ortadoğu Projesi ve İslamiyet’in tekrar yorumlanması karşılığında Erdoğan’a vaat edilen şeylerden birisi de karşısına çıkacak bütün engellerin ortadan kaldırılmasıydı.

Gülen Cemaatinin tasfiyesinden tutun da Türkiye’nin son 10 yılda yaşadıklarına bir de bu gözle bakınca aslında çok da komplo teorisi gibi durmuyor. Her şey yerli yerine oturuyor.

Adım adım bütün muhalefet yolları kapatıldı. Sanki bir el, bütün şartları oluşturarak Türkiye’yi Tayyip Erdoğan’a mecbur ediyor. Bu nasıl bir kurgu ise Doğu Perinçek’inden Devlet Bahçelisi’ne Abdullah Öcalan’ından Mehmet Görmez’ine kadar herkes ve her şey bir kişiye hizmet ediyor. Erdoğan karşıtlarının iradesinin siyasete yansımasına müsaade edilmiyor. Bizzat muhalefet, bu iradenin karşısına baraj kurmuş durumda. 7 Haziran’da Devlet Bahçeli, AKP’siz bir koalisyon kurulmasına müsaade etmeyerek bu projenin devamının sigortası olduğunu gösterdi. Deniz Baykal’ın Saray ziyareti ile 7 Haziran sonrası AKP aleyhine oluşan psikolojik atmosferi nasıl darmadağın ettiğini de unutmayalım.

ERDOĞAN’IN PEŞİNDE TIPIŞ TIPIŞ

Peki, Kılıçdaroğlu da bu fotoğrafın bir parçası mı? Yani kaset operasyonu ile genel başkanlıktan indirilen lider de onun yerine gelen halefi de aynı kurguya hizmet ediyor olabilir mi? Çok uçuk geldiğinin farkındayım. Ama izahı gerçekten güç bir fotoğraf var karşımızda. Gezi olaylarından bu yana dünyada çok az muhalefet partisine kısmet olacak elverişli bir siyasi ortam var Türkiye’de. Erdoğan’ın yanlışlarının sadece 10’da biri ile iktidarlar devirirdi gerçek bir muhalefet. Al da at dercesine verilen gollük pasları bile boş kaleye yuvarlamaktan aciz bir parti görünümünde CHP. Sadece 17-25 Aralık’la ilgili yapması gerekip de yapmadıklarından iyi bir siyaset bilimi doktora tezi çıkar. Ben bizzat kendisine sunulup da Kılıçdaroğlu’nun kulağının üstüne yattığı birçok etkili proje biliyorum 17 Aralık’la ilgili.

Düşünün, 7 Haziran sonrasında Davutoğlu’nun ardından hükümeti kurma görevi kendisine verilmesi gerekirken verilmeyip erken seçime gidilmesine bile sesini çıkaramayan bir anamuhalefet lideri olabilir mi? Daha o gün ‘partili cumhurbaşkanı’nı Anayasal sınırlarına çekebilmek için etkili bir muhalefet ortaya koyamayan bir Kılıçdaroğlu, bugün Türkiye’nin yüzde 49’una liderlik edebilir mi? “Erdoğan bana görevi tıpış tıpış verecek” demişti o zaman; kendisi tıpış tıpış erken seçime gitti.

Erdoğan’ın başkanlık yolunda en önemli taktiklerinden olan dokunulmazlıkların kaldırılmasına da ‘tıpış tıpış’ destek verdi. CHP’nin hatırlı isimlerinden Fikri Sağlar’ın geçtiğimiz günlerde sarfettiği, “Dokunulmazlıkların kaldırılmasını AYM’ye götürecek 110 milletvekilini partiden atmakla tehdit ettiler. Meclis’in kapanmasına fiilen o gün karar verildi.” şeklindeki sözleri çok şey anlatıyor.

Erdoğan 17 Aralık sonrası yargıya darbe yapıp Türkiye’nin Anayasal düzenini alt üst ederken bir ‘demokrasi mitingi’ yapamamış Kılıçdaroğlu’nun, 15 Temmuz’dan sonra ‘tıpış tıpış’ Yenikapı’ya gitmesi de tartışmalı tavırlardan. Bir gün Erdoğan’ın, “Bilsem onu Yenikapı’ya davet etmezdim” diyeceğini bile bile… Tıpkı aynı Erdoğan’ın bir gün “Tükürdüğünü yaladı” diyeceğini bile bile, “Başbakan da olsam gitmem” dediği Kaçak Saray’a ‘tıpış tıpış’ gitmesi gibi… Emin Çölaşan’ın harika bir ironiyle ‘Yandaş Seçim Kurulu’ adını taktığı YSK, alenen kanunları çiğnerken Kılıçdaroğlu 16 Nisan gecesi, ateşi söndürmekle görevli itfaiye eri gibi çıkmıştı ekranlara. Gazetecilerden soru bile almadan indi kürsüden.

KILIÇDAROĞLU’NUN KARŞISINA BİR KARAOĞLAN ÇIKARSA…

Eğer Gemerek ya da Tosya hâkimliği bir gün Kılıçdaroğlu için devreye girmeyecekse bu sadece ve sadece karşısına bir ‘Karaoğlan’ çıkmayacağı içindir. Türkiye’de sağ-muhafazakâr seçmenin yüzde 65-70 civarında olduğu bilinen bir gerçek. Erdoğan’ı yerinden etme potansiyeli olan bir liderin de ancak sağdan çıkabileceği varsayılıyor. O yüzden Akşener’in varlığı Saray yargısını harekete geçirebilmişti. CHP’de ne olup bittiğiyle çok ilgili değiller. AKP’den de ciddi oranda oy alabilecek biri genel başkanlığa aday olsun da o zaman izleyin siz Erdoğan’ın CHP aşkını…

[Ahmet Dönmez] 3.5.2017 [TR724]