Öncelikli konuları iade meseleleri imiş... Benim adım da geçmiş. [Akın İpek]

Özlem Zengin isimli bir hanım Guardian a mülakat vermiş.

Sn. Binali, Şimşek, Soylu, Çelik, Eker de Londra' da imiş.

Öncelikli konuları iade meseleleri imiş... Benim adım da geçmiş.

Özlem hanımı İpek medyada, Bugün TV de görmüştüm.

Diğer isimleri de tanırım. Bir kısmını evde, otelde ağırladım.

Sırtlarında;

Hukuksuz gözaltına aldıkları, tutukladıkları 200 binden fazla insanın ahı,

mallarına mülklerine, el koydukları, işten attıkları 10 binlerin hakkı,

18 binden fazla kadının feryadı... 700 ü hapiste 1000 Iercesi dışarıda öksüz
bıraktıkları, perişan ettikleri bebeklerin, çocukların, ailelerin çığlıkları var...

Çok ağır bir yük...

Benim de kardeşimi, akrabalarımı, iş arkadaşlarımı tutukladılar.

Ailemin dahil varlıklarımıza el koydular, Üniversitemi, Medyamı kapattılar.

Hiç bir yasal gerekçeleri, tek bir delileri yok... İddianame ortada...

Bu yapılanlar onlara yetmiyor...

Daha fazla insan acısı, daha çok aile parçası peşindeler...

Sn. Binali BBC ye; İlgiltere parlamentosu bombalansa ne yapardınız? Bizi anlayın diye,
yaptıkları işlerin meşruluğunu savunmuş... Anlayış beklemekteymiş.

Terörün her türlüsünü lanetleyen insanların bu örnekle ne alakası var?

Delil nedir? O konuda yorum yapmamış.

Ben de BBC ye Londra'dan örnek vereyim: İtirazımız, Londra’da suçlu var iddiası ile;
Tüm Londra halkının çocuk, kadın, yaşlı toptan tutuklanmasına...

Londrada’ki tüm Üniversitelerin gazete ve televizyonların kapatılmasına...

Londra dışında yaşayanların da akraba olmaları veya Londra'da tanıdığı olmaları sebebi ile
suçlu ilan edilmelerine...

Yargısız suçlu ilan edilenlerin tüm varlıklarının ve yaşam haklarının ellerinden alınmasına...
Bizim hukuk dan, adil ve şeffaf bir yargıdan başka hiç bir talebimiz yok.

Üstelik yıllardır gerçekler ortaya çıksın diye uğraşıyoruz

Sn. Binali empati bekliyor... Bizde öyle...

[Akın İpek] 27.11.2017
[https://twitter.com/akinipek01/status/935173345775116289]

Rebiülevvel ayında üç tevafuk [Dr. Hüseyin Kara]

Hicri (kameri) takvimin üçüncü ayı olan Rebiülevvel, haram aylardan olmadığı gibi ibadet ayları olan Ramazan ve Zilhicce gibi bir ay da değildir. İlkbahar anlamındaki Rebiülevvel ayının daha çok Efendimiz (sav) ile olan münasebeti bu ayı faziletli aylar grubuna dahil etmiştir. Üç önemli olayın aynı ayda, hatta aynı günde  tevafuk etmesi Rebiülevvel ayını bereketli kılmıştır.

BİRİNCİ TEVAFUK: VELADET-İ NEBİ

12 Rebiülevvel 571( 20 Nisan 571) yılı Efendimiz’in (sav) dünyayı teşrif ettiği tarih olarak bilinmektedir. Günlerden pazartesi, vakitlerden de seher idi. Başta Hicaz bölgesi olmak üzere, insanlık cahiliyet dönemini yaşarken Efendimiz’in (sav ) nuru beşerin imdadına ulaşmıştır. Asil ve şerefli bir ailede ve Mekke gibi Ümmülkura’da, son peygamber olarak Rebiülevvel ayında  dünyaya gelen Efendimiz(sav) bütün mazlum ve mağdurların tek ümidi olarak doğdu. Çocukluğu da gençliği de sıradışı hadiselerle geçti. Yetimlik ve öksüzlüğün en ağır olanı ile karşılaşmış olmasına rağmen ahlak açısından Allah’ın hususi koruması altında yetiştirildi. En azılı düşmanları bile O’nun emin bir kişi olduğunda ittifak içinde idiler. 40 yaşına kadar içinde yaşadığı toplum tarafından tanınıp güvenilen ve yalanına hiç rastlanmayan Efendimiz (sav) peygamberliğini ilan ettiği zaman aynı kabulü malasef bu toplumdan göremediği gibi en yakınlarından da akla hayale gelmedik tepkilerle karşılaştı. Kırk yıl hiç bir yanlışına şahit olunmamış bir şahsın peygamberliğinin kabulü müşrikler tarafından çok kolay olmadı.
       
Nerede ise bütün peygamberlerin ortak kaderi olan en yakınlarından bile kabul görmeme hadisesi Efendimiz (sav) için de değişmedi. İnananlara yapılan zulümler ise akla ziyan seviyede cereyan etmekte idi. İşkenceler bazan ölümle bazan sakat kalmalarla neticeleniyordu. Müşrik zalimlerin kararan vicdanlarında merhametin izlerine rastlamak asla mümkün değildi. Ne kadınlar ne de erkekler bu işkencelerde ayırt ediliyordu. Hele üç yıl süren boykot, pek çok kişinin sabrını zorluyor ve ağırlaşan imtihan şartlarına katlanmakta zorlanıyorlardı. Habeşistan başta olmak üzere çevre ülkelere hicret etmek adeta bir kurtuluş olarak görülüyor ve bütün imkanlarını Mekke’de bırakıp, dinlerini daha rahat yaşamak için gidiyorlardı. Müşrikler ise on üç yıllık mücadelenin sonunda Efendimiz’den (sav) kurtulmanın yolunu, O’nu ortadan kaldırmakta buldular. Zira inen Kur’an’la, gelişen İslam’la mücadelede başarılı olamadıklarını anladılar. Hicret etme sırsı şimdi Rasulullah’a(sav) gelmişti.

İKİNCİ TEVAFUK : HİCRET-İ NEBİ

12 Rebiülevvel 622  yılında, doğumundan 53 yıl sonra Allah’ın verdiği hicret izniyle Efendimiz (sav) en yakın dostu Hz. Ebubekir (ra) ile beraber Medine’ye hicret ettiler. 8 Rebiülevvel’de Kuba’ya ulaşan Efendimiz(sav) dört gün sonra 12 Rebiülevvel’de de Medine’ye ulaştı. Hayatının ilk cuma namazını da burada, Ranuna Vadisi’nde yine Rebiülevvel ayında kıldırmış oldu. Hicret, bütün zorluklarına ve sıkıntılarına rağmen yeniden doğuşun başlangıcı olması itibariyle çok önemli bir toplum hadisesi olarak son peygamber ile taçlandırılmıştır. Mekkeli müşriklerin Efendimiz’i (sav) ellerinden kaçırdıklarına üzülmelerine karşılık, Medineli ensar ise O’nun gelişini ‘‘Talaal bedru aleyna’’ neşideleri ile  sevinçle  karşıladılar. Yine günlerden pazartesi, vakit ise öğlen idi. Hicri takvimin başlangıcı olacak değerde çok önemli bir hareket olan hicret, Efendimiz’in (sav) hayatında ikinci bir Rebiülevvel doğumu ve tevafuku olarak gerçekleşmekteydi. Hicreti esnasında Mekke’yi en son gördüğü tepeden seyredip de‘‘Ey Mekke! Kavmim beni senden ayırmasaydı ben senden ayrılmazdım.’’ ifade-i Nebevisinden anlaşılan odur ki, hicretle birlikte gelen vatan hasreti,  bütün insanlarda ortak bir duygudur. Yadırganamaz.

Hicret ile birlikte Yesrib, medeniyetin beşiği olarak Medine’leşirken, kurulan site devleti de gelişip serpilmektedir. Şimdiye kadar dünyanın hiç  şahit olmadığı derinlikte bir Ensar- Muhacir kardeşliği tesis edilmesine rağmen vatan hasretinin önüne geçilememiş olduğu, zaman zaman bir araya gelip sıla türküleri söyleme ihtiyacı duyan Muhacirlerin hicranlarından anlaşılmaktadır. Evet, her ne kadar İslam dini Mekke’de doğmuş olsa da, Medine’ye ve Habeşistan’a hicret etmeden Mekke müslümanlaşamazdı.  Çünkü halkı ve coğrafyası çetin olan beldelerin ortak kaderidir, içeriden değil de dışarıdan fetholunmak.
                                             
ÜÇÜNCÜ TEVAFUK: VEFAT-I NEBİ
       
12 Rebiülevvel 632 (8 Haziran 632) yılında, doğumundan 63 yıl sonra ruhunun ufkuna yürüyen Efendimiz’in (sav) Mekke’de başlayan dünya hayatı Medine’de bitmiştir. Muhacir olarak Allah’ın huzuruna çıkmayı tercih ettiği için, Mekke fethedilmiş olmasına rağmen Medine’ye dönüp orada irtihal-i dar-ı beka eylemiştir. Böylece, Mekke  Beytullah’ın varlığı ile şereflenirken, Medine de Efendimiz’e (sav) ev sahipliği yapmakla ne kadar övünse haklıdır. Kur’an’ın inzali bitmiş olup, İslam dini Allah tarafından ikmal edildikten sonra ( Maide,5/3 ) Efendimiz’in (sav) tebliğ görevi de sona yaklamış oldu.  Zaten Veda Hutbesi’nde bunun ipuçlarını da vermişti. ‘‘ Her nefis ölümü tadacaktır, sonunda bize döndürüleceksiniz.’’(Ankebut.29/5) ve ‘‘Muhakkak  Sen de öleceksin onlar da ölecekler.’’ (Zümer, 39/30) ayetlerindeki hakikatlere boyun eğmek sureti ile her fani gibi O (sav) da  doğduğu gün olan pazartesi, akşama doğru Refik-ı A’la’ya yükseldi.
       
Kainatları en ince ayrıntılarına kadar bilip sevk ve idare eden Allah, en çok sevdiği Habib-i Kibriyası’nın dünyayı şereflendireceği günü ile hicret edeceği ve nihayet Refik-ı A’la’ya yükseleceği günleri Rebiülevvelin 12’sine, pazartesi günlerine denk getirmesinin sebebi tam olarak bilinmese de hikmetsiz olduğu da asla söylenemez. Dahası, doğumunu seher vaktine, Medine’ye girişini öğlen vaktine ve ruhunun ufkuna yürüdüğü saati de akşam vaktine denk getiren de şüphesiz Allah’tır (cc).
       
Efendimiz’in (sav) dünyayı teşrif ettikleri tarihi, Mevlit kandili ilan edip tes’id etmesi milletimizin O’na(sav) olan aşk ve hürmetini isbat etmiştir. Osmanlı padişahları, şairler ve mütefekkirlerin ortaya koydukları duruşa bakıldığında bu sevginin seviyesi daha net görülmektedir. Bu konuda Yavuz ve Kanuni, 1.Ahmed ve Abdulhamid gibi padişahların Efendimiz’e (sav) olan muhabbetleri dillere destandır. Öte taraftan Şeyh Galip’ten Nabi’ye, ondan Süleyman Çelebi’ye kadar pek çokları da Nebi aşığı olarak tarihte yerlerini aldılar.  Hele Risale-i Nurlar’da Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin Efendimiz’in (sav) nübüvveti, risaleti ve mucizeleri üzerine yazdıkları, daha önce rastlanmamış birer harikalar manzumesi olduğuna ulema ittifak etmiştir. Nesillerin Efendimiz’i (sav) anlayıp, tanıyıp sevmesini bu kitaplar sağlamıştır. 
       
Hizmet Hareketi’nin çok önemli bir misyonu da Efendimiz’i (sav) ve davasını güneşin doğup battığı her yere temsilin ve tebliğin diliyle götürmek olduğundan, bu asrın gözü ile O Sönmeyen Işık’a , Sonsuz Nur’a bakmayı bizlere ders veren asrımızın peygamber aşığı Fethullah Gülen Hocaefendi olmuştur. Zira  O (sav), tanınmadan sevilemezdi. Sevilmeden de izlenilemezdi. Pek çok dünya diline tercümesi yapılan Sonsuz Nur, şimdilerde bir çok üniversitede ders kitabı olarak okutulmaktadır.
         
Hicri 1439 yılının Rebiülevvel ayını bizlere bir kez daha yaşatan Rabbimize hamd ve şükürlerimizi arzetmekle beraber, Efendimiz’i (sav) anlama, bizlere emanet ettiği davasını kavrama adına bu ayda Sonsuz Nuru’u bir kez daha anlayarak, hatta imkan varsa, müzakereli okumak suretiyle yenilenmenin lüzumuna inanıyorum.
         
Efendimiz (sav) ile daimi temasta olmanın iki pratik yolu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi; fiili olarak sünnet-i seniyyeye ittiba etmek, O’nun (sav) yolunu ve izini takip etmek, ikincisi ise, kavli olarak her zaman Rasul-ü Zişan’a salat u selam getirmeyi fıtratın bir yanı haline getirmektir. Bu da O’na(sav) ümmet olmanın gereğidir.                 

[Dr. Hüseyin Kara] 27.11.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Dava Şahsi, Bizi Karıştırmayın! [Kadir Gürcan]

Kendi kendine kurulup, olmadık yerde patlayıp duran, çakar-almaz devlet adamlarımız artık ciddiye alınmıyor. ABD ile her geçen gün gerilen ikili ilişkiler, ekonomik yaptırımlar haline dönüşmeye başladı. İlle de birileriyle savaşıp, kahraman olmak isteyenler de “ABD ile savaşırız!” diyerek havalara zıplıyorlar. Oraya “Hilafet Ordusu” mu sevk edeceksiniz? Gitmişken Zarrab’ı da alın gelin.

Rusya ile olmadı. Netameli uçak krizi ile neredeyse yeni bir Rus Harbi’ne girecektik. Rus halkı, Türkiye’den gelen domatesler için artık bir şey demiyor. O halde mesele kapandı. O gün bu gündür, Putin ile içgüveysinden daha samimi olduk. O nereye çekerse oraya gidiyoruz. Şenghay Beşlisi olmayınca, Soçi Üçlüsü’nde oturacak yer bulduk. Irak ve Suriye’den bir şey çıkmadı. Oradan hala çatışma haberleri geliyor ama, ekonomik ve iç terörden yükselen dumanlar Suriye sınırındaki sıcak harpten daha kesif ve daha bunaltıcı. Dolar’ın ateşi hiç bir şeye benzemiyor.

AB ile zaten ilişkiler koptu, kopacak. Merkel’in tek başına hükümet kuramamasına sevinen zavallılar, “Olur da Almanya’da hükümet değişirse(!) AB’yi biraz daha oyalarız!’ umuduna kilitlendiler.

Kala kala bir ABD kaldı. Vize Krizi, konsolosluk çalışanlarını tutuklama derken, hadise asıl adresini buldu; Zarrab itirafçı oldu. ABD’ye Okyanus’un bu tarafından esip-gürleyince Dolar tam hızla değer kazanmaya devam ediyor. Amerika’ya tehdit savuran, Anti-Amerikan tipler belli. Sırtlarına ipekten kaftan, başlarına altından taç geçirseniz olabilecekleri işte o! Malzemelerin kullanım süreleri bitti. Ne yaparsanız?

Bir şeyler üretebilme kabiliyetini uzun yıllar önce kaybeden iktidarın, Anti-Amerikan iç siyasetini de İran’dan ithal etmesini garipsemeyelim. Daha geçen hafta İranlı bir devlet adamı “En büyük düşmanımız Amerika!” diyerek düşmanlık tazeledi. Malum u ilam edince de büyük devlet adamı olunuyor mu, bilemiyoruz. Her halde bizim kategorimizdeki ülkelerde, halk kimin düşman kimin dost olduğunu zamanla unutuyor. Liderler de üç ya da altı aylık periyotlarla “Hiç bir şey yapamıyoruz. İyisi mi, altı ayda bir hafızamızı tazeleyip, düşmanlıkları hatırlatalım da, seçmenler yedi düvel ile nasıl yaka paça olduğumuzu görsünler!” diyorlar.

Dış siyasette olayların seyri biraz farklı cereyan ediyor. Bir yerde dedi-kodu olarak medyaya düşen sahipsiz söylenti ve haberler zaman geçtikçe et ve kemiğe bürünüp bir anda ortaya çıkıveriyor. Tutkularının esiri Türk İdarecilerin İran ile girdiği tek taraflı aşk, ABD’de son sürat devam eden İranlı-Türk iş adamı davasını netice verdi. Takdir edileceği üzere, Zarrab Davası, bizim devletlilerin arkasına sığındığı gibi ‘Siyasi’ bir dava değil ‘Şahsi ve ferdi’ bir dava. Türk Halkı’nın Zarrab gibi uluslarası suça bulaşmış, kirli birisiyle ne işi olabilir ki?

Avrupalı gözlemcilerin yıllar öncesinde “Türkiye, Avrupa ve AB Standartlarından hızla uzaklaşıyor!” uyarılarını tam kavramak için işte bu kadar süre beklemek gerekiyormuş. Türkiye gerçekten, ekonominin yanında, dış politikada da çaresizlik içinde. Bulaştığı ağır suçlar da işin cabası. Saray ve iktidarın işledikleri cürm ve günahlara her fırsatta seksen milyonluk halkı da bulaştırma gayretleri başarılı olmuyor. Hem Almanya, hem de daha düne kadar kanlı-bıçaklı olduğumuz Rusya “Bizim Türk Halkı ile bir problemimiz yok!” kararlılıklarını defalarca dile getirmişlerdi. Bizi suçlarınıza alet etmeyin be nasipsizler!

Türkiye’nin güvenilmez dış siyaseti NATO için de tehlike sinyalleri vermeye başladı.  Saray ve İktidarın, arkadan dolaşıp Rusya ile yaşadıkları yine tek taraflı flört NATO üyeleri için kafa karıştıran neticeler doğuruyor. En son yaşanan fotoğraf krizinden sonra NATO’nun sorumluları görevlerinden almaları,bizimkileri tatmin etmedi; “Sorumluların, işlerine son verilmesi yetmez!” deyip mızmızlanıyorlar. Ne yani Türkiye’de olduğu gibi en küçük suçlara bile ağırlaştırılmış müebbet verilmesini mi istiyorsunuz?  Burada da Soçi Üçlüsü kombinasyonuna ne kadar sadık olduklarını göstermeye çalışıyorlar.

Sizi bilmem ama ben, şahsi hesaplarını milletin kafasına geçirip aradan sıyrılmaya çalışan ve suç şebekesi haline gelmiş bir iktidarın arkasında durmaya niyetli değilim. Zarrab Davası, Türkiye’nin değil, kirli siyasetçilerinin şahsi meselesi.

[Kadir Gürcan] 27.11.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Şevki kıran ikinci engel [Abdullah Aymaz]

Şevk atına binen Hizmet erinin, karşısına çıkan ikinci engel, üstünlük meylidir. Bu mâniden bahsederken Üstad şöyle diyor: “Sonra, muzahametsiz olan Hakkın hizmetinde (yani Hak davanın hizmetinde izdiham, ben öne geçeceğim diye birbirine zahmet verme gibi bir sıkıntı olmaz ama neylersin ki, onun) yerini zabteden MEYLÜ’T-TEFEVVUK (Yani önde görünme, kendini başkasının üstünde görüp öne geçme, meyli ve arzusu) İSTİBDADI  hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürtür.”

Demek ki, bu öne geçme, önde görünme, kendini üstün görme arzusu müstebit bir duygu… İstibdatçı bir arzu ile bu duygu, Hizmet insanlarını başına vurur, bindikleri şevk atlarından yere düşürürler. Çünkü bu duyguya sahip olanların çoğu kabiliyetsiz ve hırslı insanlardır. Lâyık olmadıkları yerleri bir şekilde zapt edince, oralara gelmesi gereken yeteneklerin kolunu kanadını diktatörce kırmaya heveslenirler. İstişareye önem vermezler. Dedim, dedikçi bir havaya girerler. Dâhî bile olsalar, meşveret ve şûrânın bereketinden istifade edemezler. Kıskançlıkla insanları zora ve zarara sokarlar; insanları da ümitsizliğe sevk ederler. Bunların Hak davaların başında bulunması, büyük talihsizliktir. Çünkü enaniyetleri tahrik ederler… Evet büyüklük taslamadan herkes kendini bir seviyede er ve ırgat gibi Hak davanın hizmetinde görürken bu sefer, onbaşılık, yüzbaşılık, patronluk duyguları kaynamaya başlar. Gayr-i memnunlar peydahlanır… Velhasıl işin içinden çıkılmaz bir hal alır...

Liyakatla önde görünen ihlaslı ve sadakatlı kabiliyetler, her zaman arkadan gelenlere yol açar; onlara imkân tanır, gelişmeleri, yükselmeleri için ortam hazırlar…

Birlik, beraberlik ve tesanüt içinde ayakta duran ve sağlam bir zeminde buluşanların bir tehlikeleri de şudur: Hak düşmanları, her zaman bu Hak yolcularının içinde zayıf halkalar ve zayıf karakterler ararlar. Onların işi bölmek ve parçalamak, hiç olmazsa Hizmet gönüllülerini bölük-pörçük göstermek olduğundan, bu noktalarda Hizmete taarruza yeltenirler. Dikkatli olmak gerekir.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra küçük de olsa böyle bir kargaşaya şahit olmuştum… İhlas ve sadakatta hep önde gördüğüm mübarek bir Ağabeyim, arkadaşlarımıza: “Eğer sizin her birinizin kendimden daha önde olmasını istemiyorsam Allah kahretsin.” dedi.  Bu söylenebilecek kolay bir söz değildir. Çünkü, gerçekten, bu hususta böyle olduğumuzdan tam mutmain ve emin değilseniz, kahra mahrum kalmak gibi dünya-âhirette, iflas etmiş, bitmiş  bir zavallı olabilirsiniz. Yani, bu öyle böyle bir söz değildir. Ama arzulanan  işte bu ruhtur. Bu ihlaslıların bir beklentisi yoktur; kendilerini hizmetin hep ırgatı görürler. Herkes onları, ağabey ve önlerinde rehber ve rehnüma görseler de…

Onun için Üstad Hazretleri meylü’t-teveffuk gibi kötü bir arzunun istibdat ve tahakkümüne karşı; “Siz, sırf Allah için olun, hakikatını o düşmana gönderiniz.” diyor.

Çünkü bu yol, bu meslek ve meşrep, Sahabe Efendilerimizin yoludur; ihlas yoludur. Bu yolun yolcuları maddî manevî bir makam beklentisi içinde değillerdir.

Üstad Hazretleri Yirminci Lem’ayı (İhlas Risalesini) yazdıktan sonra bir de Yirmi Birinci Lem’ayı yazdı. Onun da başına “İhlas Hakkındadır” diye yazdı. Ayrıca bir ikaz daha yazdı: “Bu lem’a, lâakal (hiç olmazsa) her onbeş günde bir defa okunmalıdır.” Aslında ihlasta hep birinci olan, Birinci Talebesi Hulusî Ağabeye verdiği bu Yirmi Birinci Lem’ayı hediye ederken, “Bak Hulusî ben önce ‘Bu Lem’a hergün okunmalıdır’ diye yazmıştım. Gördüğüm gibi bunun üzerini çizdim, her gün okuyamazdınız, diye lâakal her onbeş günde bir diye yazdım.” diyor. Bu ikinci İhlas Lem’asının yazılma sebebi, Eskişehir Hapishanesinde, hapishane içi gönderdiği mektupların satır aralarında gizli… Yani bazılarında sezdiği mâneviyatta ilerleyip makam sahibi olma arzusu… Halbuki böyle bir şey kötü bir şey değil. Üstadın bizzat kendisi Mektubat’ın Yirmi Dokuzuncu Mektub’unda Telvihât-ı Tis’a bölümünde tarikat ve tasavvufun hârika güzelliklerinden  bahsediyor. Ama İhlas’ta o mânevî makamlar da istenilmez. İşte o ihlas ruhudur ki, Ashab-ı Kiramın, İslâmî  güzellikleri doğudan batıya dünyanın her tarafına yayılmasına vesile olmuştur. Hem de İslâmiyetin, Sahabeler tarafından taşınan yerlerden geri dönmediğini biliyoruz. O çapta ihlaslı olmayan gidişlerin hep geri gelişi olmuştur. Viyana bozgununun sebebi güçsüzlükten değil; o ruhun kaybedilmesindendir. Kara Mustafa Paşa sıradan biri değildi… Ama bazılarında asıl ruh ölmüştü. Sefere çıkan ordunun içine “Nasıl olsa Viyana fethedilecek, biz de heybemizi torbamızı dolduralım, yağmadan payımızı alalım” düşüncesine sahip olanlar da karışmıştı. Ordu fetihten emindi: “Bekleyelim, kendileri teslim olsun, şehri tahrip etmeyelim” görüşü hakimdi. Yoksa, işgal anlayışı ile çok ölümler olur, çok yıkımlar meydana gelir düşüncesi baskındı. Zaten akşamları şehre girip çıkanlar vardı: Tebliğ ve temsil için değil maalesef içki almak v.s. yanlışlıklar için… Fetih bu değildir. Fetih, gönüllerin fethidir. Elâlemin mâlında, canında, köşkünde çiftliğinde gözü olmak çok başka şeydir. Adanmış ruhlar böyle denî ve süflî şeylere hiç kıymet vermezler…

Biz, süreç ile bir durum muhakemesi ve iç muhasebemizi yaparken olayları biraz da böyle değerlendirmek; Cenab-ı Hakkın ince ve derin hikmetlerini ve ikazlarını da nazara almak zorundayız.  Bu cihetten bakarsak, hakkımızda kaderin verdiği hükmün güzellik cihetini görürüz.

[Abdullah Aymaz] 27.11.2017 [Samanyolu Haber] 
aaymaz@samanyoluhaber.com

Goebbels’i geçtiler! [Ali Emir Pakkan]

KHK ile öğretmenlikten atılan Hüseyin Maden, eşi ve üç çocuğu zulümden kaçarken Ege’nin sularında boğuldu. İnsanlık dramını, hükümet gazeteleri kamuoyundan sakladı! Yunan medyası faciayı dünyaya duyurdu.

Ülkemizdeki bu korkunç sansür ve kara propaganda Nazi Almanyası’nda da vardı.

9-10 Kasım 1938’de Yahudileri hedef alan büyük şiddet eylemleri gerçekleşti. Kristallnacht (Kristal Gece) adı verilen olaylarda 7 bin 500 Yahudi işyeri yıkıldı, onlarca sinagog yakıldı. Polis, 30.000 Yahudi erkeği tutukladı ve toplama kamplarına gönderdi.

Alman Propaganda Bakanlığı, büyük algı operasyonları ile gerçekleri kararttı, şiddeti Almanların “anlık öfkesine” bağladı. Ölüm ve yıkımların boyutları kamuoyundan gizlendi. Halkın dışarıdan bilgi almasını önlemek için de sansür tedbirlerine başvuruldu.

Dünya gazeteleri olayları ve Kristallnacht’ın sonuçlarını yayınlıyordu. Hitler, vatandaşlarının yabancı yayınları dinlemesini yasakladı ve bunu ceza gerektiren bir suç ilan etti. Alman mahkemeleri yabancı radyo istasyonlarından toplanmış haberleri yayanlara hapis, hatta ölüm cezası verebilecek yetkiye sahipti. Gestapo ve Nazi Partisi’nin muhbirlerinin dikkatli takibine rağmen, milyonlarca Alman bilgi almak için İngiliz Yayın Kuruluşu’nu (BBC) ve diğer yasak radyo istasyonlarını dinliyordu.

Adolf Hitler, elindeki medya gücüyle kitleleri adeta büyülemişti!

Naziler, gazetelerin yanı sıra sinema, radyo ve televizyon gibi yeni çıkan teknolojileri propaganda hizmetinde en etkili şekilde kullandılar. 1933’ten sonra Alman radyosu Hitler’in konuşmalarını hoparlörlerle evlere, fabrikalara, hatta şehrin caddelerine yaymaya başladı.

Joseph Goebbels, radyo satışlarının artmasını sağlamak üzere ucuz “Halk Radyosu” (Volksempfänger) üretimi için büyük maddi destek sağladı. 1935’te bu radyolardan yaklaşık 1,5 milyon adet satıldı. Partinin resmî yayın organı Völkischer Beobachter (Halkın Gözcüsü) ise 1 milyon tirajına ulaştı.

“Gazeteleri, hükümetin kullanabildiği dev bir klavye olarak düşünün.” diyordu Goebbels. Hitler’in sağ kolunun propaganda ilkeleri ise şöyleydi:
- Söylediğiniz yalan ne kadar büyükse o kadar etkili olur.
- Gerektiğinde yalan söylemekten kaçınmayın ve utanmayın. Nazi İmparatorluğu’nun insanları bu sayede bilinçlenecek, muhaliflerini ve ihanet şebekelerini bu yolla tasfiye edecektir.
- Halka anlattıklarınızın gerçek olması şart değildir. Söylediğiniz yalanlara inananlar mutlaka çok olacaktır. Önemli olan kitleleri inandıracak ve uykuya geçirecek yalanlar söyleyebilmektir.
- Bir yalanı sürekli tekrar edeceksiniz. Bunu yapınca halk o söylemin size ait olduğunu unutur ve kendi fikriymiş gibi inanmaya başlar.

1945’te Hitler ile birlikte Propaganda organları da yok oldu. Alman halkı gerçekleri öğrendi. Tarih onu, “dünyanın en kanlı diktatörlerinden biri’ diye kayıtlara geçirdi.
Lanetle anılıyor...

[Ali Emir Pakkan] 27.11.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Piyasaların merhameti yoktur [Harun Odabaşı]

Merkez Bankası (TCMB) ve piyasalar arasındaki son zamanlardaki ilişki biçimi poker oyununu hatırlatıyor. Evlerden ırak olsun, poker oyunu temelde blöf üzerine kuruludur. Kimin eli güçlü ise o kazanır. Bazen elin zayıf olsa bile bunu rakiplerin anlamadıysa el yükseltip kazanabilirsin. Karşı taraf elinin zayıf olduğunu anladığında ise yandın. Seninle kedinin fare ile oynadığı gibi oynarlar. Yapacağın her blöf uğradığın zararı artırmaktan başka bir işe yaramaz. Aylardır durdurulamayan döviz yükselişinin ve talep edilen faiz artışının arkasındaki herkesin bildiği sır işte bu: Piyasalar, Merkez Bankası’nın elini biliyor.

Önceleri dalgalı kur sisteminde dövizin ateşi yükseldiğinde TCMB’nin küçük bir müdahalesi sonuç verirdi. Şimdi ise milyar dolarlık müdahalelere bile döviz banamısın demiyor. Hem döviz çok az düşüyor hem de birkaç gün sonra yeniden güç kazanıp kendisini yukarı atmak istiyor. Ekonomi çevrelerinde faiz artışının dövizi sakinleştireceği yönünde adeta mutabakat var. Kanaatim, kronik hale gelmiş sorunların faiz artışını dinlemeyeceği yönünde. Ama bahara kadar dövizi sakinleştirebilir. MB çaresizlikten faiz artırmaya dünden razı hale geldi ancak genelde AKP hükûmetinin özelde Saray’ın diğer öncelikleri buna mani. Faiz artırımı bir türlü dizginlenemeyen enflasyonu daha da azdıracağı ve konut satışlarını zorlaştıracağı için tercih edilmiyor.  Tabiî ki dövizin TL karşısında güçlenmesini açıklanan reel veriler üzerinden de yorumlamak gerekiyor. Örneğin geçen hafta, ABD sanayi endeksi, Zarrap davası, FED tutanakları ve Almanya’da kurulamayan koalisyon hükûmeti haberleri döviz üzerinde baskı oluşturdu. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch’in ‘ABD’nin Türk bankaları hakkında açtığı soruşturma bankaların itibarında zayıflığa neden olursa negatif not baskısı görülebilir’ açıklaması da ayrıca önemliydi.

İktisat literatüründe dövizin bir türlü sakinleştirilememesi ciddi ekonomik kriz belirtisi kabul edilir. Ancak belleğine uzun yıllara yayılan bir hiperenflasyon hatırası kazınan Türk halkı süreci kriz olarak algılamıyor. Üstüne üstlük yıkım etkisi çok güçlü 5 Nisan 1994 ve Şubat 2001 gibi iki büyük kriz görmüş insanlara ne anlatsanız ‘beterini’ yaşadığı için ‘normal vatandaş’ tepkisi almanız mümkün değil.

Karikatürize bir örnek olacak ama toplumda yüksek bir karşılığı olduğu için vereceğim. Geçenlerde bir tweet gördüm “Banane doların yükselmesinden ben bütün işlerimi TL ile görüyorum.” diyordu…

Uzun yıllardan beri Türkiye ekonomisi sıcak para bağımlısıdır. Temel ihtiyaçlarını dış borçlanmanın yanında sıcak para ile karşılıyor. 2000’lerin başında yürürlüğe konan ve Derviş Yasaları denilen sıkı bütçe politikası sonucu ekonominin göstergeleri düzelmeye başlamıştı. AKP de Derviş yasalarına sadık kalınca kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin reyting puanını hızla yükseltti. Bunun doğal sonucu olarak Türkiye’ye ciddi doğrudan yabancı sermaye ve sıcak para girişi oldu. MB döviz rezervleri yükseldi. Üstüne bir de özelleştirme gelirleri eklenince iktidar için rahat yılların kapısı aralanmış oldu. Fakat işsizlik oranından enflasyona, toplam dış borçtan döviz fiyatına, kredi derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmelerinden faiz oranlarına kadar her veri saadet yıllarının sonuna geldiğini işaret ediyor. Bu aritmik sürece sadece kendine özgü sebeplerle İstanbul Borsası (BIST) senkronize olmadı. BIST belki çaresizlikten kendine sanal bir dünya kurdu ve kötü haberlere ısrarla kulaklarını tıkıyor. Gerçeklerle yüzleşmeyi geciktirebilirsiniz, ancak engelleyemezsiniz.

[Harun Odabaşı] 27.11.2017 [Kronos.News]

Dünyanın sizin hiç bakmadığınız tarafı [Kemal Ay]

Geçtiğimiz haftalarda ABD’de ilginç bir konferans vardı. Dünya’nın düz olduğunu düşünen yüzlerce kişi, bir araya geldi. Bu, son yıllarda ortaya çıkmış bir trend. ABD’de ünlü simalardan da buna destek verenler var. En ilginç profillerden birisi de, NBA oyuncusu Kyrie Irving. Yıldız oyuncu, Dünya’nın elinde tuttuğu top gibi yuvarlak değil, bir tepsi gibi düz olduğunu düşünüyor. BBC’nin röportaj yaptığı ‘Dünya düzdür’ taraftarlarından birisi, 40 saate yakın video izlediğini ve ikna olduğunu belirtiyor. Bu konuda Youtube’da yayınlar yapan kanallar var. Dünyanın çeşitli yerlerinde de bu fikrin ‘alıcıları’na rastlamak mümkün. Genelde sosyal medyada ‘sesini duyuran’ bu isimler, NASA’nın gezegenimizi ‘yuvarlak’ göstermek için belgeleri tahrif ettiğini düşünüyor mesela. Bugüne kadar Dünya’nın yuvarlak olduğuna dair basit gözlemleri de, reddediyorlar.


SÖZDEBİLİM VE KİTLELER

Eğer dikkatli incelerseniz bu argümanları, bu insanların ‘bilimi’ reddetmediklerini görürsünüz. Geçmiş yüzyıllarda karşımıza çıkan ‘bilim karşıtı fanatiklerin’ aksine, şimdilerde ‘yaygın bilim’ anlayışının bir ‘komplo’ üzerine inşa edilmiş olduğunu savunmak moda. Batı’da bunun bir adı da var: Pseudoscience. Türkçe’ye ‘Sözdebilim’ şeklinde çevrilmiş. Bu insanlar, üniversitelerde, ‘elit çevrelerde’ üretilen bilimin yanlışlıklarla dolu olduğunu ve ‘sınıfsal dayanışma’ içine giren bilim insanlarının bunların üstünü örttüğünü ballandıra ballandıra anlatıyor. Birçoğu hayatının bir bölümünü gerçekten bilimsel çalışmalarla geçirmiş bu insanların. Aralarında üniversitelerde ders vermiş kimseler var. Ancak zaman içinde ‘marjinalleşmişler’. Bunda ya kendi çevreleriyle yaptıkları kavgalar ya da kimseye kabul ettiremedikleri ama çok inandıkları bazı teoriler etkili olmuş.

Bu ‘sözdebilim’ denilen şeyin giderek popülerlik kazanmasının da benzer gerekçeleri var. Evvela, komploculuğa yatkın günümüz insanını cezbeden bazı şeyler bulmak mümkün. Mesela sıradan insanlara ‘gizemleri çözme’ kabiliyeti bahşediyorsunuz. Bir fizik profesörünün tezini çürütmek için fizik bilmenize gerek yok! Sözdebilimcimiz size birkaç basit argümanla konuyu açıklayabilir. Siz de bunu arkadaşlarınızla sohbetlerinizde kullanabilirsiniz rahatlıkla. Buradaki oyunun mottosu da belli: ‘Elitlere karşı halkın yanında!’ Seslerinin tonunda ‘eşitlikçi’ bir sakinlik bile oluyor çoğu zaman. ‘Ne cüretle insanları kandırırsınız!’ şeklinde bir sahip çıkma heyecanına da rastlayabilirsiniz. Hatta kahramanca bir, ‘Artık bu insanları kandıramayacaksınız, çünkü ben varım!’ nidası da yükselebilir. Burada sözdebilimcimizin aslında kendine yer yapmaya çalıştığını fark etmişsinizdir. Kendisini bir çeşit ‘Prometheus’ gibi lanse ediyor ve ‘Tanrılar katındaki ateşi çalıp size getirdim’ diyerek kendi hikâyesini anlatıyor.

Sözdebilimciler de, komplo teorilerine inanan kitleler gibi tıpkı, ‘dışlanmışlar’ arasından çıkıyor çoğunlukla. Bunun ya sosyo-ekonomik sebepleri oluyor (aşağı sınıflardan gelen biridir ve ‘merkeze’ tutunamamıştır) ya da kişisel hikâyelerden elde edilen bir hınç vesilesiyle bu yola giriliyor (etraftan dışlanma ve kendine güvensizlik gibi). Eskiler buna, ‘Şehirde organize edilen bir şölene katılamayanların garezi’ gibi bir tarif yapmışlar. Yani bir yerlerde ‘bilim’ adına bir merkezleşme bahis mevzu ve bir başka grup insan buna dâhil edilmiyor. Haliyle de başka ‘merkezler’ inşa etmeye çalışılıyor. İşlek bir caddedeki lokantanın çok müşterisi olmasını hazmedemeyip, hemen karşısına ona rakip lokanta açmak gibi biraz. Fakat bir farkla: Sadece yeni bir lokanta açmakla kalınmıyor, rakip lokantanın aslında size ‘yemek’ değil başka şeyler verdiğini de söylüyorsunuz. Bu arada aslında ‘yemek’ vermeyen sizsiniz ve rakip lokanta sizi bununla itham ettiğinde, ‘Bakın benim suçlamamı bana karşı kullanıyor’ diyerek sıyrılıyorsunuz.


NEDEN ŞİMDİ?

Peki, bu sözdebilimcilik neden şimdilerde çok moda? Popülizmle benzer bir kalıba sahipler. İkinci Dünya Savaşı’nın oluşturduğu ‘denge’ (Soğuk Savaş) 1990’da Sovyetlerin Çöküşü’yle sona ermişti. Ancak şimdilerde onun da sonlarına yaklaşmaktayız ve insanlar arayıştalar. Tarihi yeniden yorumlama ihtiyacı, nüksetmiş durumda. Bir şeylerin bize anlatıldığı gibi olmadığına ikna olmaya hazırız. Bu nedenle belki de İsrailli tarihçi Yuval Noah Harari’nin kitapları şu sıralar çok satıyor. Bilim tarihi üzerine yazdığı kitaplar, ciddi bilim çevrelerinden eleştiriler alsa da, mevcut bilgileri kullanarak yaptığı sansasyonel çıkarımlar, bir anda popülerleşti. Harari, tam anlamıyla bir ‘sözdebilimci’ değil fakat kitaplarındaki çıkarımlar çoğunlukla manipülatif. Çok sıradışı bir tarihçi değil fakat ‘bağlantılar kurabiliyor’ oluşu, onu ‘kreatif’ bir kişilik olarak cazip kılıyor.

Bu ve benzeri fenomenler, yeni bir dünyanın eşiğinde olduğumuzu gösterse de, bu dünyanın nasıl bir yer olacağını henüz kestiremiyoruz. Bazıları buna ‘post humanist’ çağ adını koyuyor. İnsanın, Dünya tarihindeki yerinin ‘abartılmış’ olduğunu düşünüyor ve kainattaki canlılığın insana ‘bağlı’ olmadığını savunuyor. Harari’nin tezi de buna yakın. İnsan, belki de ‘emaneti’ robotlara devredecek deniliyor.

Öte yandan bugüne kadar ‘Batı’ dünyasının temsil ettiği hemen her şey derin bir sorgulama altında. Bunun böyle olması için ciddi harcamalar yapıldığı, artık çok dillendirilen bir durum. Rusya’nın hem ABD’deki Başkanlık Seçimleri’ne hem de İngiltere’deki Brexit referandumuna ‘müdahale ettiği’ yönündeki haberler, dişe dokunur veriler sunmaya başladı. İnternette ‘kafa karıştırmak’ için kurgulanan içerikler, her geçen gün çok daha fazla insanı etkisi altına alıyor ve ‘Bütün bunlar bir yalan mıydı?’ dedirtiyor. Zira bunu demek için uygun bir zemindeyiz: Dünyanın pek çok ülkesinde ekonomik sinyaller kötü gidiyor, kutuplaşma ve popülist politikalar yükselişte, işlerini ve konumlarını kaybeden insanlar bir ‘sınıf’ bilinci oluşturmaya başladı. Sadece onlar da değil, küresel rekabette zayıflayan köklü şirketler, seslerini duyuramamaktan yakınan ‘ikinci sınıf’ (dışlanmış) bürokratlar ve uzmanlar, ana akım medyadan şikâyetçi yeni medya grupları (ABD’de Fox News sözgelimi) da bugünlerde benzer bir ‘saflaşma’ etkisi altında.

Bu içeriklerin yaygınlaşmasının sebepleri arasında herhalde internet başta gelir. Birçokları için en absürt fikirlerin bile ‘gerçek’ olarak algılanması için ‘çok kez tekrarlanmış’ (RT) ya da Google’da arayınca karşımıza çıkabiliyor olması yeterli. ‘Fake news’ (yalan haber) meselesinin sadece basit bir manipülasyon aracı olmaktan çıkıp etrafımızı kuşatan bir kafese dönüşmesi, neyle karşı karşıya olduğumuzu da az çok anlatıyor. İçinde bulunduğumuz dönemi ‘post-truth’ (gerçek sonrası) olarak ifade edenlerin de maksadı bu ‘yoğunluğa’ dikkat çekmek. Başlangıçta bahçedeki birkaç ayrık otundan ibaret olan birçok husus, şimdilerde bahçeyi tamamen tehdit ediyor.


ÇÖZÜM NE?

Sorumlu kişilerin bu meseleden haberdar oldukları anlaşılıyor. Bu konuda bazı alternatifler üretme peşinde olduklarını da görebiliyoruz. Ancak bu ‘alternatif’ dünyayı kendi çıkarlarına göre kurgulamak isteyenler için en önemli mesele, dünyayı sürekli ‘tehdit altında’ tutmak ve bu tehditlerden bunalan insanların alternatiflere yönelmesini kolaylaştırmak. Bunun için de ‘kutuplaşma’ en çok önemsedikleri husus. Sözdebilimcilerin ya da ‘yalan haber’cilerin en sevdiği şey muhataplarını ‘kızdırmak’ ve onların o kızgın hallerini kayda geçirmek. Bir çeşit psikolojik mücadele bu. Bir diğer yöntemleri de, oklar kendilerine döndüğünde tartışmanın mecrasını değiştirerek, ‘Peki, şunlara ne demeli?’ (whataboutism) sözleriyle tartışmayı kazanma eğilimleri. Bu da onları sosyal mecralarda ayakta tutan agresif tutumun bir parçası.

Haliyle karşımıza tek bir çözüm çıkıyor: Öncelikle bu ‘alternatif’ söylemlerin karşılık bulmasını sağlayan sosyo-ekonomik problemlerle mücadele ve ‘kamplar’ oluşturulmasını engellemek için daha fazla köprüler inşa etmek. Günümüzde iktidarlar kendi seçmenlerini ‘korumak’ için etraflarına hendekler kazmaya, onları tek yönlü bir propagandanın içine hapsetmeye başladılar. Bir nevi gerilla savaşı yapıyorlar. Karşılarında ‘kahkaha atan’, ‘dalga geçen’, ‘küçümseyen’ bir muhalefet görmek, en çok işlerine gelen durum. Popülizmin ana damarı artık burası. Bu fikriyatın yeni bir dünya inşa edebileceğine imkân vermesem de, mevcut dünyaları yıkmaya azmettiğini görmek için kâhin olmaya lüzum yok.

[Kemal Ay] 27.11.2017 [TR724]

Son iyilik tebessüm [Vehbi Şahin]

Vatanını, milletini sevenler şu günlerde daha bir tedirgin…

Her gelişmeyi endişeyle izliyorlar.

Mesele dönüp dolaşıp “Ne olacak bu ülkenin hali” sorusuna gelince, ister istemez karamsarlık ağır basıyor.

İstikbâl adına ümit ışığı olabilecek bir emâre, sebepler planında görünmüyor çünkü…

Fırtına öncesi ürkütücü bir sessizlik var sanki havada…

Bugün New York’ta başlayacak Reza Zarrab davasının Türkiye’ye nasıl bir siyasi ve ekonomik fatura keseceğini kimse kestiremiyor.

Aynı şekilde Soçi’de Erdoğan’ın, Putin ve Ruhani ile birlikte verdiği pozun ileride ne tür bir maliyet getireceği de belli değil.

“Suriye konusunda son sözü Rusya, Türkiye ve İran birlikte verecek” diyen Erdoğan’ın, Ankara’ya döner dönmez ABD Başkanı Trump, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Suudi Arabistan Kralı Selman’a bilgi verme ihtiyacı hissetmesi oldukça manidâr…

Suriye konusunda Rusya, Türkiye ve İran’ın yeni bir “eksen” oluşturması üzerine ABD, Fransa ve Suudi Arabistan’da oluşan kaygıları giderme vazifesini Erdoğan’ın üstlendiği anlaşılıyor bu diplomasi trafiğinden…


KARTLAR YENİDEN DAĞITILIRKEN

Sonuç ne olur bilmiyorum.

Ama ortada bir realite var.

Ortadoğu’da kartlar yeniden dağıtılıyor.

1) Suriye’de, Rusya’nın himayesinde Esed rejimi yeniden dizayn ediliyor.

Kilit unsur haline gelen Kürtler’in yeni Suriye’de nasıl bir kazanım elde edeceği çok önemli…

2) Irak, siyaseten parçalanmış haliyle artık Tahran’ın güdümüne terk edilmiş durumda…

Barzani liderliğindeki Kürtler, 2003’ten sonra elde ettiği avantajları bağımsızlık referandumuyla kaybetti.

Şimdi sessiz bekleyiş moduna geçtiler.

3) İsrail ile Suudi Arabistan, İran’ın bölgede artan nüfuzuna karşı el altından “ortak mücadele zemini” arayışı içinde…

Bunun ilk yansıması Mısır ile Suudi Arabistan arasındaki limoni ilişkilerin düzeltilmesi oldu.

İkincisi de İran’la muhtemel çatışma alanlarından biri olması beklenen Lübnan’da Sünni politikacı Başbakan Hariri’nin istifa etmesi, ardından bir süre Riyad’da rehin tutulmasıydı.

4) Ortadoğu’nun baş aktörlerinden Mısır’da, geçen hafta 300’ün üzerinde insanın ölümüne sebep olan son terör eylemini de bu gelişmeler ışığında değerlendirmek lâzım…

Kısacası…

Yanı başımızda patlamaya hazır bir saatli bomba var.

Suriye ve Irak’ta “coğrafî operasyona” zemin hazırlayan IŞİD’le mücadeleyi “vekalet savaşları” ile yürüten ABD ve Rusya, şimdi yeni mevziler kazanmak için siper kazıyor.


ERDOĞAN KENDİNİ KURTARMA DERDİNDE

Peki Türkiye ne yapıyor?

Daha doğrusu Türkiye’yi şahsi çıkarları için peşinden sürükleyen Erdoğan ne yapıyor?

15 yıldır işlediği suçların hesabını yargıda vermemek için içeride ve dışarıda ateşle oynuyor.

1) Zarrab davasını bahane ederek Amerika’nın nasırına basıyor.

2) Dikta rejimini eleştiren Almanya ile diğer Avrupa ülkelerine meydan okuyor.

3) Rusya’nın, NATO’da çatlak meydana getirme stratejisine hizmet ediyor.

4) İran’ın Ortadoğu’da Şii nüfuz alanı oluşturma siyasetine yardımcı oluyor.

5) Türkiye’de tek adam rejimi ihdas etmek için 1950’den bu yana elde edilmiş tüm demokratik kazanımları heba ediyor.

6) Alternatif siyasi açılımların önünü tıkıyor.

7) Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti devletinin kolonlarını yıkıyor.

Evet…

Gördüğünüz gibi beka sorunu yaşayan bir Türkiye var karşımızda…

Bu karamsar atmosferi dağıtacak bir umut ışığı da görünmüyor maalesef…


ÜMİTVÂR OLUNUZ

Geleceğe hep ümitle bakan Cemaat bu tablonun neresinde peki?

Bana göre tam ortasında…

Pek çok insan Cemaat’in çok ağır bir imtihandan geçtiğinin farkında bile değil.

Erdoğan rejimi okulları, yurtları, dershaneleri, hastaneleri kapattı.

200 bin insanı terör örgütü suçlamasıyla soruşturmadan geçirdi.

60 binden fazla kişiyi zindanlara attı.

Mallarına mülklerine el koydu.

Yüz binlerce Cemaat mensubu yurt dışına gitmek zorunda kaldı.

Hayatını kaybedenlerin, sağlık sorunlarıyla boğuşanların, maddi sıkıntı çekenlerin haddi hesabı yok…

Müthiş bir çile yaşanıyor şu anda Türkiye’de…

Ama…

Sevindirici işaretler de hepten yok değil…

Böylesine ağır bir yıkımın yaşandığı dönemde yepyeni bir Cemaat’in neşet ettiğini gösteren güçlü işaretler var çünkü…

Tıpkı çağın ihtiyaçlarına cevap vermede yetersiz kalan tekke, zaviye ve medreselerin kapısına kilit vurulduğunda, Kırmızı Kitaplar ile farklı bir hizmet anlayışının Anadolu’nun dört bir yanına götürülmesine benzeyen yeni bir heyecan dalgası, bugün pek çok mükedder kalbi sarıp sarmalıyor.


TEBESSÜM SADAKASI

Nereden mi çıkardım bu hükmü?

Bildiğim, tanıdığım hizmet erlerinden…

Bir de tabii ki Hocaefendi’nin dün gece Youtube’a yüklenen sohbetinden…

“Acırsanız, acınacak hale gelirsiniz” diyenlere karşı bakın Hocaefendi, kendisini sevenlere neyi tavsiye ediyor.

-Size bu kadar kötülük yapanlara karşı sizin yapacağınız son iyilik şudur…

-O insanlar bir gün, ister dünyada ister ukbada, karşınıza çıktığı zaman tebessüm sadakalarını onlardan esirgemeyiniz.

Hikmetle dinleyince…

Ne güzel bir muştu veriyor Hocaefendi değil mi?

Bence enseyi karartmaya gerek yok…

Son iyiliği yapmak için bol bol tebessüm sadakası dağıtmaya başlamak lâzım…

Hem de hemen şimdi…

[Vehbi Şahin] 27.11.2017 [TR724]

Hırsızların ‘çocuk katili’ olma süreci [Veysel Ayhan]

Her şey meşhur fıkradaki gibi “masumane” başladı.

Delikanlı sıcak bir gün yanına karpuz alıp tarlaya çalışmaya gider. Karpuz, kabak çıkınca sinirinden kenara fırlatır. Üzerine bevleder. Öğle sıcağı bastırıp da su bulamayınca önce necaset bulaşmayan kısımları yer. Değdi, değmedi falan derken tüm karpuzu “afiyetle” bitirir.

Hemen hepsi yokluktan gelmişti.

Kimi gecekondudan kimi bir taşra barakasından.

Para’ya “aç”tılar.

Parayı ilk olarak belediye kasasında gördüler.

Gözleri pörtledi.

Muazzam para akışı ağızlarının suyunu akıttı.

İçlerini rahatlatmak için kafalarına göre fetva buldular.

Önce “dava” adına küçük komisyonlarla işe başladılar.

Sonra “Belediyelere iş yapan firmaları niye biz kurmuyoruz?” dediler.

Çöp poşetinden kaldırım taşına, lale soğanından abonman biletine…

Dış ortaklıklarla şahsi havuzlar dolup taşmaya başladı.


HIRSIZLIK ŞENLİKLERİ

Üçte bir komisyon almak için ormanları ve yeşil alanları yok ettiler. Kupon arazilere art arda gökdelenler diktiler.

Her inşaatın üçte birine “dava” adına el koymaya başladılar.

Buradan gelen “deli” paraya ihale ve diğer alım komisyonlarından gelen milyonlar eklenmeye başladı.

90’larda tek bir kasa vardı: Erdoğan’ın kasası

Bu, ilk havuz kasasıydı. Kısa zamanda bir banka kadar mevduata ulaştı.

Tüm havuzlar bu havuza bağlıydı ama Melih Gökçek gibi kendine paralel havuzlar kuranlar da çoktu.

Bu tarihten sonra herkes, kendisi, bizzat “dava” olmaya başladı.

“Dava” havuzu ile “şahsi” havuzların suları karıştı.


KOLEKTİF TALAN DÖNEMİ

Paranın kokusunu alan eş, dost, akraba, hemşehri çevrelerine doluşup yalanmaya başladı.

Hırsızlığa yolsuzluk, yolsuzluğa hortumculuk eklendi.

“Ademoğlunun iki vadi dolu altını olsa üçüncü vadinin de kendisinin olmasını ister” Hadis-i Şerifi tam olarak bire bir karşılığını buldu.


DOYMAMA DÖNEMİ

Artık karpuzun temiz kısmı falan söz konusu değildi. Yeryüzünün tüm tarlalarında “karpuz” avına çıktılar.

İnşaat ve ihale komisyonları kesmedi. Petrol kaçakçılığı, uluslarararsı kara para… IŞİD petrolü. Tüm bu işlere balıklama daldılar. Tepeden tırnağa eracife gömüldüler.

Talan için son saldırdıkları para, İran ambargosu ile ortaya çıkan “Reza milyarları” oldu.

Ve suç üstü yakalandılar.


KATİL OLMAK

İşleri ve günahları bu seviyedeyden ele geçselerdi “mümin” bir “hırsız” olarak yakalanacak belki de hapiste cezalarını tamamlayıp aklanacaklardı. Bu da onlar için gerçek bir “Allah’ın lütfu” olacaktı. Buna layık değillerdi. Çünkü hırsızlıklarına farklı zulümler eklemişlerdi.

Masum insanlara binlerce defa akla hayale gelmeyen iftiralarla saldırdılar: “Haşhaşi,  virüs, çete ajan, ur, kan emici, vampir, sülük…”

O nedenle kader onları hırsızken “yakalatmadı.”

Veya yakalandılar “ele geçirilemediler.”

Hırsızlıktan “yırtmayı” mülaaneyi kazanmak sandılar. Adına “beddua” dediler.

Oysa mülaaneyi o gün de kaybetmişlerdi yarın da kaybedecekler.

Bir hırsız için “bela”sını bulmak yakalanmak değildir; bir hırsız için belasını bulmak yakalanmamaktır.

Hırsız parmağını şeriata kaptırdığında değil, kaçabildiğinde belasını bulur.

“Ceza” bela değildir; nimettir.

Bela; hırsızlığın kefaretini ödememektir.

Bela; hırsızken ölmek dururken “katil” olarak ölmektir.

İşte size yüzlerce hırsızın kolektif olarak “çocuk katili” olma süreci…


MÜLAANENİN AĞIRLIĞI

Mülaanenin ağırlığı ve şiddeti onların laneti oldu.

Kader her günahı işlemeleri için onlara mühlet olarak zaman ve imkan “lutfetti”.

İstidraci olarak tüm zulüm türlerin işleme imkanlarına sahip oldular.

On binlerce işini yapan yargıç ve polisi sürdüler, meslekten uzaklaştırdılar.

Harp okullarında ve polis okullardaki masum 25 bin öğrenciyi kazanılmış haklarını gasp ederek sokağa attılar.

Kürt şehirlerini yıktılar. Yüz binleri evsiz sokağa attılar.Yüzlerce masumu katlettiler.

Tarih boyunca yapılmış her zulüm türüne en şenisiyle imza attılar.

15 Temmuz’da 273 bin kişilik polis teşkilatını kenarda bekletip sokağa dökülen 1.800 askerin önüne halkı sürdüler. Masum erleri ve harp okulu öğrencilerini linç ettirdiler.

Darbeyle hiçbir ilgisi olmayan generallere en utanç verici işkenceleri yaptılar.

Bu bahaneyle, milyonlarca insanı mağdur ettiler.

KHK’larla yüz binleri işsiz ve iş bulma imkanları yok edilmiş olarak sokağa attılar.

Şu an 50 bin kadın-erkek, “hırsız ve katiller”in keyfi uğruna kodeste çile dolduruyor.

Binlerce masum işkence gördü, görüyor.

100’e yakın insan işkence altında öldü.

Helal parayla kurulmuş, tek kuruş vergi kaçırmamış Koza ve İstikbal gibi yüzlerce şirkete, binlerce küçük esnafa mafya gibi çöktüler.


KARANLIĞIN SON NOKTASI: ÇOCUK KATİLLİĞİ

Zulme doymadılar.

Yüzlerce kadın yargıç bir yıldan fazladır tek kişilik hücrede.

Anna babası hapse atılan kimi ailenin çocuklarını gasp edildi.

Ailesinden ayrılan binlerce çocuk, hasretle göz yaşı döküyor.

700 bebek soğuk zindan taşlarında emekliyor.

Son cinayetleri Ege’nın sahillerinden Hakka yürüyen 5 kişilik Maden ailesi oldu.

Midilli’nin karanlık suları “gece”nin en karanlık noktası oldu. Ve “Karanlığın son noktasının aydınlığın başladığı yer” olmasını ümit ediyoruz.

Sırtını Allah’a dayayan hiçbir “ümit” inkisara uğramaz.

Zalimin istidraçlar süreci bittiği gün mazlumun kerametler süreci başlar.

[Veysel Ayhan] 27.11.2017 [TR724]

AKP, TÜSİAD’ı kapının önüne koydu [Semih Ardıç]

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) sadece serbest piyasanın bütün kaideleri ile işlemesini temin etmek maksadıyla kurulmadı. Demokraside, hukukta, eğitimde, ziraatte, sanayide ve teknolojide batının eriştiği ‘muasır medeniyet’ seviyesine vasıl olunmasını sağlayacak ıslahat hareketlerinde hükûmetlere yol göstermek en bariz hedeflerin başında geliyordu.

İktidar, muhalefet, sermaye, gazeteciler ve münevverler ile belli düsturlar çerçevesinde münasebette bulunulacaktı. Böylece temel hak ve hürriyet meselelerinde memleketin inkişafına katkı sağlamaya matuf adımlar atılacaktı. Türkiye’nin yüzünün batıya dönük kalmasını müdafaa eden patronların eseriydi TÜSİAD.

YARI KAMU KURUMU İLE OLMAYINCA…

2 Nisan 1971’de İstanbul’da Koç ve Eczacıbaşı gibi on iki büyük ailenin teşvik ve himayesinde tesis edilen derneğin ne maksatla kurulduğunu merhum İbrahim Bodur şöyle anlatmıştı: “TÜSİAD, İstanbul Sanayi Odası’ndan (İSO) doğan ve kurulan bir kuruluştur. 5590 Sayılı Kanun’a göre Oda sınırlı hareket edebiliyordu. Çünkü yarı kamu kuruluşudur. Biz İSO olarak politize olmamamız gerektiğini düşündük ve TÜSİAD’ı kurduk. Amacımız, hükûmetlere, basına ve yazarlara karşı nasıl bir strateji uygulayacağımızı tespit etmekti.”

SİVİL VE BAĞIMSIZ KALABİLDİ Mİ?

TÜSİAD üyeleri, merhum İbrahim beyin tarif ettiği yarı kamu kurumu olan İSO çatısı altında güdük kalan sivil toplum faaliyetlerini yeni modelle daha efektif icra etmeye başladı. Hatta 1979’da Ecevit iktidarını istifaya götüren meşhur gazete ilanları TÜSİAD’a ‘hükûmet yıkan dernek’ unvanını kazandırdı.

Kuvvet kimin eline geçerse tehlikeli bir silaha dönüşebiliyor. Zira sivil ve demokrat hedeflerle yola çıkanların 12 Eylül 1980 Darbesi, ve 28 Şubat Muhtırası’nda askerlerden yana tavır alması kuruluş gayesi ile telif edilemeyecek kadar büyük bir savrulmadır. Prof. Dr. Bülent Tanör’e ‘Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri’ raporunu hazırlatan TÜSİAD, ne hazindir ki Tanör’ün bu çalışma sebebiyle 28 Şubatçılar tarafından linç edilmesine seyirci kaldı.

Tanör, bugünlerde demokrasi havarisi kesilen devrin İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun imzası ile kürsüden kovulmuş, kanserle mücadele ettiği günlerde parasız pulsuz bırakılmıştı.

2005’TEN İTİBAREN LİBERAL ÇİZGİ ÖNE ÇIKTI

TÜSİAD darbelere karşı tavır alamadığı meyanındaki haklı tenkitlere cevaben 2005’ten itibaren daha liberal ve hürriyetçi bir çizgide kalmaya gayret etti. Hassaten Ümit Boyner, Muharrem Yılmaz ve Haluk Dinçer’in başkanlığında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Avrupa Birliği (AB) çizgisinden uzaklaşmaya başladığını yüksek sesle dile getirdiler. Ocak 2014’te Yılmaz’ın “Hukuk olmayan yere yatırımcı gelmez.” sözünü duyduğunda infiale kapılan AKP lideri ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 2010 Anayasa referandumunda yarım kalmış bir hesabı da görmek için harekete geçti.

Anayasa değişikliklerinde bîtaraf kalacaklarını beyan eden Ümit Boyner’e Erdoğan, “Bîtaraf olan bertaraf olur.” tehdidini savurmuştu. Erdoğan, şu ağır ithamla da Yılmaz’a haddini bildirmişti: “Vatan haini ancak böyle konuşur.” Yılmaz tehdit ve iftiralara daha fazla dayanamamış ve Mayıs 2014’te TÜSİAD Başkanlığı’ndan istifa etmişti.

HALUK DİNÇER DEMOKRASİ TARİHİNE GEÇTİ

Yerine gelen Erol Sabancı’nın damadı Haluk Dinçer, baskıları bizzat göğüslemiş, her mecliste hukuk devletinden uzaklaşıldığına dair tespitlerini paylaşmaktan imtina etmemişti. Dinçer, “Türk Ceza Kanunu’nun neresinde paralel devlet suçu yazıyor.” diyerek iktidarın maskesini düşürmüştü.

Erdoğan ise “Siz neden bahsediyorsunuz!” diyerek Dinçer’e en üst perdeden mukabelede bulunmuştu. Eksiği fazlası ile 2005-2015 arası TÜSİAD’ın en fazla hürriyet ve demokrasi vurgusu yaptığı dönemiydi. Kuruluş gayesine yaklaşılan günlerin devam etmesi icap eden zaman dilimine girildiğinde Cansen Başaran Symes başkanlık koltuğundaydı.

Cansen hanım, Dinçer gibi cesur ve demokrat bir isimden devraldığı başkanlıktan geriye silik bir profil bıraktı. O profil Erol Bilecik’in elinde daha zelil hale geldi.

GASP VE ZULÜM VARSA DA BİZE NE!

Hükûmetleri hatasından döndürmek ideali unutuldu. Baskı, zulüm ve gasplar alenen irtikap edilirken TÜSİAD, ‘görmedim, duymadım, bilmiyorum’ kolaycılığına iltica etti. Erdoğan tek adam rejimini inşa etme yolunda en büyük mani olarak gördüğü Hizmet Hareketi’ni ve TUSKON’un temsil ettiği Anadolu sermayesini tasfiye ederken TÜSİAD tercihini seyirci kalmaktan yana kullandı.

“Cemaate ne yapıyorsa yapsın. Erdoğan’ın karşısında durmak olmaz. Hatta onu desteklemek menfaatimize.” diyen ihaleci patronların hususî gayretleri neticesinde TÜSİAD, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) ile yan yana poz vermeye başladı. Oysa ne Erdoğan ne de MÜSİAD çevresi Beyaz Türkler ile herhangi bir yakınlık hissediyordu. Bilakis ilk fırsatta onların da mallarına çökülecekti. MÜSİAD mahallesinde o gün iple çekiliyordu.

TÜSİAD İSMİ DEİK’TEN KAZINDI

Beyaz Türklerin mallarına çöktükleri ve sermayenin el değiştireceği günlere doğru ilerliyoruz. O hedefe matuf evvela TÜSİAD’ın etkin olduğu müesseseler bakanlara bağlandı ve patronlar kulübünün imtiyazları birer birer elinden alındı.

TÜSİAD’ı zayıflatmak üzere sivil ve bağımsız kalması icap eden müesseler AKP eliyle devletleştirildi. En son misal Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) ve DEİK’e bağlı çalışan iş konseyleridir. Ekonomi Bakanlığı’na bağlanan DEİK’te TÜSİAD kapının önüne konuldu. 26 Kasım’da Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelikte DEİK’in ana kurucuları Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM), MÜSİAD ve Türkiye Müteahhitler Birliği oldu.

Yönetmelikte daha önce sadece DEİK kurucusu kurumlar vardı, ancak yeni yönetmelikte kurucular arasında ‘ana kurucu’ ve ‘kurucu kuruluşlar’ ayrımı yapıldı. Düne kadar kurucu sıfatını haiz TÜSİAD’ın ismi yeni yönetmelikte ana kurucular ve kurucu kuruluşlar arasında geçmedi.

İHRACATÇI TÜSİAD ÜYE OLAMAYACAK

DEİK 4 ana kurucu, 90 kurucu kuruluş olmak üzere 94 üye tarafından kurulmuş hale geldi. Bahsi geçenler haricinde kimse DEİK’e üye olamayacak. Türkiye’nin ihracatını sırtlayan sanayicilerin derneği TÜSİAD’ın olmadığı bir DEİK!

İktidarın ‘ya benimsin ya kara toprağın’ ihtirasının devamı gelecek. Türkiye batıdan kopup Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore eksenine doğru koşar adım ilerlerken susmanın bedelini herkesin ödeyeceğini söylediğimizde dudak büken TÜSİAD üyeleri hali hazırda bin pişman. Dışarı çıkabilen yeni yatırımları için soluğu başka coğrafyalarda alıyor.

TÜSİAD’IN KAÇIRDIĞI TARİHÎ FIRSAT

Hakkaniyetten yana bir tavır alabilseydi TÜSİAD bu dönemin kahramanı olabilirdi. Memleketi uçurumun kenarından almak gibi tarihî bir hizmete talip olmak varken TÜSİAD’ın bir ara yakaladığı özgüven ve vakur tavır, birkaç kifayetsiz muhterisin günü birlik menfaatine feda edildi.

O hizmet, TÜSİAD’ın tarihindeki kara lekelerin keffaretine de kâfi gelecek kadar muazzam meyveler verebilirdi. Maalesef o fırsat kaçırıldı. Fırsat maliyetinin ne demek olduğunu en iyi bilen TÜSİAD üyeleri ufukta kendilerini bekleyen tehlikelerin de farkında.

Sessiz kalmak TÜSİAD’a çok pahalıya mal oldu.

[Semih Ardıç] 27.11.2017 [TR724]

Ağır ol, ne derlerse desinler [Hakan Zafer]

Kahire’deki Tolunoğlu Camiinin minaresi, yapının kalanı ile pek uyuşmaz. Üzerine türetilmiş bir hikâyesi de var. Ben, Cenap Şahabettin’in, adındaki Hac ibadetiyle hiç alakası olmayan, yolculuk mektuplarından oluşan “Hac Yolunda” kitabında okumuştum.

Tolunoğulları devletinin kurucusu Ahmed bin Tolun, Abbasî halifesi tarafından görevlendirilmiş Mısır valisidir. Halifenin, eyaletler üzerindeki etkisi azalınca bağımsız bir devlet kurar. Vaktini boşa harcamayan, konuştuğunda ve yaptıklarında abese rastlanmayan, bilgin ve vakur biri olarak bilinir. Günün birinde, ciddiyet abidesi hükümdar, dalgınlıkla elinde bir kâğıt parçasıyla oynarken yakalanır. Etrafındakilerin meraklı bakışları altında uzun süre kâğıtla oyalanır. Hükümdar, durumu fark eder etmez, hakkında malayani ile oyalanıyor diye düşünmemeleri için ciddi bir şey söylemek zorunda hisseder. Yaptırdığı, minaresi henüz tamamlanmamış cami aklına gelir. Mimarı çağırtır. Parmağının etrafında kıvırdığı kâğıdı vererek, “minaresi böyle olsun” der. Samarra Camii’ndekine benzer sarmal minarenin bu sebeple inşa edilip edilmediğini bilemiyoruz ama minare, bir parmağın etrafına dolanan kâğıdı andırmıyor da değil.

***

Vakarımız bozulmasın diye uyumsuz davranışlar ve hatalarımızla erdemler arasında garip köprüler kurmak zorunda kalıyoruz. Ne gereği var? Olduğu gibi bilinmek bizden ne kaybettirir? Hem “görünmekle” kazanacağımız ne olabilir? Hadi kazandık diyelim, kalıcılığı nedir? Gidişi, olmamasından daha büyük kederler yaşatacak hangi şey için, olmadığı gibi görünme yükünün altına girmeye değer ki?

Etrafın bakışından çekinip, saygınlığın devamlılığını sağlamaya çalışıyoruz. Bu, vakar değil. Dizginlenemez yorumlama becerimizle kendimizi ağırlaştırmanın aksine, ağır yükün altında, yüke zararımız dokunmasın diye efendi kalmaktır vakar.

Sekine kavramını, vakar ile yan yana düşünmemiz gerekir. İşinin önemini kavramış, buna göre davranışlarında bir disipline ulaşmış kimsenin içindeki ve dışardan bakıldığındaki sükûnet, görünme çabasıyla gelen yorgunluğu kişinin üzerinden alır. Gösterişin yoruculuğuna karşın vakar hali, dinlendiricidir.

“Gibi görünmenin” yerine, dinin “asıl olan” vurgularıyla önem cetveline dokunuşları var. Takva, iyi niyet, tutarlı ve yerinde davranış, fedakârlık, tevazu, içtenlik, müsamaha, yüksek kavrayış, incitmemek, Allah’a karşı davranışlarda özen ve dikkat, karşılık beklenmeden yapılan iyilik… Hepsinde, sırf görüntü vermekten uzak, yüksek bilinç isteyen deruni, içten gelen bir nitelik göze çarpıyor.

***

Hep ressam ve şairlere yükleniyoruz. Onların anlam yüklemedeki maharetinden geri kalır yanımız yok. Şairin, ne kastettiğini kelimelere yüklerken, ressamın, kompozisyonunun arkasına anlam yatırırken gösterdiği çabadan çok daha fazlasını sıradan insani hallere, kamyon yüküyle anlam bindirerek biz yapıyoruz. “Yanılmışım”, “dalgınlığıma gelmiş”, “anlamamışım”, “farkında değilim”, “kusuruma bakma, ettik bir hata” cümleleri ağzımızdan, bin yılda bir, zar zor dökülüyor.

Önemli iş algılama biçimimiz de bencil. Çoğu zaman, bize ait veya bizim de içinde olduğumuz işin, her zaman en önemli olduğu yanılgısına düşüyoruz. Haliyle bu, başkalarına tepeden bakmayla sonuçlanıyor. “Diğerleri”, bizim gibi mühim işlerin erbabı olmayan sıradan, “vasıfsız” kimselere dönüyor. Maddi, manevi her tür işte, ne yapıp edip, bir elit oluşturuyoruz.

Uslanmaz yorumcu yanımız, tıpkı işimizi önemsemede olduğu gibi, yaşadığımız zaman dilimine ve coğrafyaya da haddinden taşkın önem yüklüyor. Zor zamanda, falanca ile aynı çağda yaşamanın ne kadar kıymetli olduğuna ve şu mübarek toprakların basit kara parçası olamayacağına öyle inanıyoruz ki normalleştirici hiçbir şeye razı gelmiyor, direniyoruz.

Olay ve olgulara haddinden fazla önem yüklemenin maliyetini ödeyemiyoruz. Önceki insani davranışımızın önem yüklenmiş yeni formu, boyutlarımızı aşabiliyor. Yerine getirilmesi tahammülü zorlayacak derecede etrafımızın bizden beklentilerini artırabiliyor.

Bir konuda fikrimiz, planımız olmayabilir. Varmış gibi davranma, durumu kuşatmış gibi görünme, hele hele zor zamanlarda gözümüzün içine bakanlara yapabileceğimiz en büyük saygısızlık olur. Bu, bize güvenen herkesi yarı yolda bırakmadan başkası da değildir.

“Etrafın bakışı bozulmasın” kriteri ile kendimizi sınırlandırmak, bir süre sonra bizi etrafa kul, köle ediyor. Artık ne inandığımız ne de bildiğimiz gibi olamıyor, sadece bize bakanların bizden istedikleri gibi görünme çabası sergiliyoruz.

Düşmelerini, sürçmelerini, olduğunun ötesinde yorumlamak, hatta fazladan değer yüklemek, bizi gerçekliğin uzağına itiyor. Kabullenip yeniden kalkmanın yollarını aramadığımızda, ideallerini bir saplantıya dönüştürerek, insaniliğin önüne hep gerçekleştiremezsek üstümüze yıkılacak duvarlar örüyoruz.

***

Etrafa rağmen kendi olabilmek için, kendi tenhasında, önümüze terazi koyup, ağırlıklarımızdan uzak, kantara çıkmak durumundayız. Bu, bize ait olmadığı halde öyle zannettiğimiz fazlalıklarımızın beraberinde getirdiği sorunlardan da uzaklaşmanın yolunu açar.

Pascal’ın meşhur sözüyle bitireyim. “Bedbahtlıklarımızın en mühim sebebi, bir odada sakin bir halde oturmayı öğrenemeyişimizdir.”

[Hakan Zafer] 27.11.2017 [TR724]

Eğer mahkemeye çıksaydım… [Av. Nurullah Albayrak]

Hukukun bizzat hukukçular tarafından katledildiğine çok şahit oldum. O nedenle süreçte yaşanan hukuksuzluklara herkes kadar şaşırmıyorum. Ancak şu an yapılanın toplu katliam olduğunu da ifade etmem gerekir.

Hukukun katledildiğini ilk kez avukatlığımın başlarında görmüştüm. Dönemin anlı şanlı başsavcı vekili, duruşmada yumruğunu masaya vurarak ‘Bazen bir bakış bile örgütün varlığı için yeterlidir’ diyerek savcıların ve yargı mensuplarının zihniyetini bana göstermişti. O dönemde de örgüt soruşturmaları yapılıyor, gazete haberleriyle ve savcıların basın açıklamalarıyla insanlar mahkum ediliyordu. Dönemin savcıları tarafından hazırlanan iddianameleri okuduğunuzda, öyle bir tablo çizilmiş oluyordu ki, aklınızdan ilk geçen, ‘yargılama yapmaya gerek yok bu insanları Kızılay meydanında asmak gerekir’ düşüncesi oluyordu. Sadece savcıları ve emniyet mensuplarını dinleyecek olsak herkes hain, ajan, çete mensubu ve suçluydu. Avukat olarak şansım suçlanan insanları dinleyerek, olayı bir de onların penceresinden görmek oldu. Suçlanan insanları ya da ailelerini dinlediğimde devletin ne kadar zalim olduğunu ve yargının da zulmün aracı olarak kullanıldığını hakka’l-yakin görmüş oldum.

Şu zihniyete yakın, o grubun mensubu, bu cemaatin adamı gibi ayırmaya gerek yok, sorun sistemde ve ne e yazık ki yargı ve güvenlik sistemi, herkesi suçlu olarak görme üzerine programlamış. Siyasi iktidar şunlar hain ya da suçlu dediği an sistem harekete geçiyor ve doğru ya da yanlış değerlendirmesi yapmadan mücadele etmeye başlıyor.

Avukat olarak yer aldığım bir dosyada, şirketin sekreteri sırf konuşma trafiği gerekçe gösterilerek (sekreterin işi arayanlarla ve aranacaklarla konuşmak) örgüt yöneticisi olarak suçlanmış ve 14 ay tutuklu kalmıştı. Sonrasında ise, boş çevirmemek için olsa gerek, 500 TL ceza verildi. Hayatının baharındaki 14 ayın hesabını soralım teklifime rağmen, sırf çekindiği ve başına bir şey gelir endişesiyle dava açmak istemedi. Bunun benzeri acı örneklerle avukatlığa başladım ve kim ne derse desin yargının zalim olduğuna her dönemde şahit oldum.

Normal denilebilecek süreçte mahkûmiyet oranının yüzde 30’larda olduğu ve verilen mahkumiyet kararlarının da yüzde 50’sinin bozulduğu bir sistemde, bir kişi hakkında dava açıldığı ya da soruşturma başlatıldığı gerekçesiyle suçlu muamelesi yapılamaz. Evrensel hukuk ilkesinden bahsetmiyorum, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar herkes masumdur ilkesi olmasa bile bizim yargılama sistemimizin işleyişine göre asıl olan masumiyet olmalıdır. Bu nedenle de Türkiye’de yargılanan bir kişi masum olduğunu söylüyorsa, masum olduğuna inanılması gerekir.

MASUMİYETİMİ İSPAT EDECEĞİM

Ben de, son dönemde suçlanan kişiler gibi, masum olduğumu söylüyorum. Söylemekle de kalmayıp mevcut hukuk mevzuatımıza ve yargı kararlarına göre de masum olduğumu ispat edeceğim. Tabi ki, insanları saçma ve yalan yanlış iddialarla tutuklayan, yargılayan ve mahkûm eden mevcut adalet sistemine şu an için güvenim yok. Ancak, adalet sistemimiz biraz düzeldiğinde hakkımızda yapılan suçlamalarla ilgili savunmalarımızı elbette mahkemeler huzurunda yapacağız. O zamana kadar, kendilerinde yargılama yapma hakkı olduğunu zanneden insanlıktan nasibini almamış güruh için savunma yapmak istiyorum.

Savunmama geçmeden önce bu dönemin savcı ve hakimlerinin hakkını teslim etme adına, gördüğüm örnekler içerisinde en rezil iddianame ve kararların bu döneme ait olduğunu söylemem gerekir. Hukuk tarihimizin en rezil dönemi olarak elbette kayıtlara geçecektir.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianameye göre silahlı terör örgütü yöneticisi olarak suçlanmaktayım.

Suçlanmama gerekçe olarak da şunlar sıralanmış:

  • Var olduğu iddia edilen örgütle irtibatlı kişiler arasında havale ve EFT gönderme şeklinde parasal ilişkimin olduğu,
  • 31.12.2013 ile 24.12.2014 tarihleri arasında Bank Asya hesabına para yatırdığım,
  • 17 Kasım 2015 tarihinde Ankara Adliyesi önünde yaptığım basın açıklamasında, İçişleri bakanlığı tarafından alınan kararların hepsinin siyasi olduğunu söylediğim,
  • KHK ile kapatılan Hukuk ve Hayat Derneği kurucusu olduğum, derneğin; iddia edilen örgüte eleman kazandırdığı, örgüt elemanlarının kamuda hakim, savcı, avukat olarak görev almasına aracılık ettiğim, örgüt üyelerine destek sağladığı benim de yönetim listesinde yer almamakla birlikte dernek yöneticileriyle birlikte hareket ettiğim, perde arkasında karar alma mekanizmalarında yer aldığım, dernek yöneticilerini ve örgüt üyesi avukatları örgüt faaliyeti kapsamında organize ettiğim,
  • Yargı mensuplarıyla kişisel ilişkiler kurarak dava ve soruşturmaların örgüt lehine sonuçlanmasını sağlamaya çalıştığım, bu kapsamda vekaletini aldığım kişi ya da kurumlardan himmet adı altında bağış makbuzu karşılığı para aldığım ve bu paraları da örgüte aktardığım,
  • Bylock isimli program üzerinden örgüt yöneticisi ve üyeleri ile 18.08.2014 tarihinden itibaren örgüt faaliyetine ilişkin görüşme yaptığım olguları gösterilmiştir.

Silahlı Terör Örgütü yöneticiliği suçlaması gibi büyük bir suçlamayla ilgili delil olarak ise şunlar gösterilmiş:

  • Evimde ve ofisimde yapılan aramalarda ele geçirilen! Sayın Fethullah Gülen’e ait kitaplar
  • Evimde yapılan aramada ele geçirilen F, A, B, H, L seri numaralı 8 adet 1 ABD Doları,
  • Avukat olan bazı tanıkların benim, Av. Nurullah Albayrak olduğuma dair beyanları,
  • Bir meczup tanığın himmet adı altında para aldığıma dair iddiaları, bu iddialarla ilgili Sabah gazetesi haberleri ve benim tarafımdan imzalandığı iddia edilen bağış makbuzları,
  • MASAK tarafından yapılan banka hesap hareketi tespitleri.
  • Silahlı terör örgütü yöneticiliği suçlamasına dayanak yapılan olgular ve suçlamaya delil olarak gösterilenler bunlardan ibaret. Öncelikle usule ilişkin itirazlarımı söylemek kaydıyla bu iddiaların hepsine cevap vereceğim.


Bir dahaki celsede…

[Av. Nurullah Albayrak] 27.11.2017 [TR724]

Rüyadan kâbusa: Benevento [Hasan Cücük]

İtalya Serie A’nın çiçeği burnundaki takımı Benevento 15 ay gibi kısa bir sürede Serie C’den Serie A’ya yükselme başarısını göstermişti. En kısa sürede Serie A’ya çıkan takım olarak adını tarihe yazdıran Benevento’nun masal gibi geçen günleri kısa sürdü. Daha ilk maçında Serie A’da yenilgiyle tanışan Benevento, haftalar ilerledikçe peş peşe mağlubiyetler aldı. Tam 13 maç üst üste yenilerek, Serie A’daki en kötü rekorun sahibi oldu.

VİGORİTO KARDEŞLER

Napoli’nin 55 km kuzeydoğusunda yer alan 6 bin nüfuslu Campania kasabasının takımı olan Benevento, yıllarca Serie C’de mücadele eden orta halli bir takım oldu. 2005 yılı Benevento’nun yıkılıp, küllerinden doğduğu yıl oldu. Kulüp iflas edince devreye Vigorito kardeşler girdi. Ciro Vigorito, kulübün akademisinin başına geçerken, Oresto Vigorito başkanlık koltuğuna oturdu. Bu değişim iflas eden Benevento’nun tekrar ayağa kalkmasını sağlıyordu. Rüzgâr enerjisi üzerine yaptıkları yatırımlarla tanınan Vigorito kardeşler İtalya’nın sayılı zenginlerindendi. Nitekim Silvio Berlusconi, Oresto Vigorito için ‘O istese Milan’ı alacak tek İtalyan’ diyecekti.

Bu değişimden sonra Benevento tarihi bir başarı gösterip Serie B’ye yükseldi. Tarihinde ilk kez bu ligde oynayacaktı. Sezon sonunda Serie B’yi 5. sırada tamamladı ve Serie A’ya yükselmek için playoff maçları oynama hakkı elde etti. Büyük bir gelişim hikâyesinin sahibi olmak için önünde 3 maç vardı. Benevento, önce Spezia’yı, ardından Perugia’yı geçerek playoff finalinde Carpi ile rakip oldu. 1-0’lık skorla bu engeli de aşan Benevento, İtalya tarihinde Serie C’den Serie A’ya en hızlı yükselen takım oldu.

BİR RÜYAYI YAŞIYORDU

Kulüp Başkanı Oresto Vigorito tarihi başarı sonrası, ‘Kardeş olarak dünyaya gelen iki kişi bir söz verdiler: Benevento’yu layık olduğu yere getireceğiz. Bugün bu sözümüzü tutmanın mutluluğunu yaşıyoruz’ açıklamasını yaptı. Başkan Oresto, Serie A’da da yollarına takımı buraya taşıyan teknik patron Marco Baroni ile devam edeceklerini açıkladı: ‘Bizim Higuian ve Dybala gibi yıldızlarımız olmayacak ancak bizim takımı için her şeyini ortaya koyan bir teknik adamımız ve isimsiz kahramanlarımız olacak.’ Bir rüyayı yaşıyordu takım.

54 yaşındaki teknik patron Marco Baroni, daha önce çoğunluğu alt liglerde olan 12 takım çalıştırmış bir teknik adamdı. 1989-91 arasında Napoli formasını giyen Baroni, 1990’da gelen şampiyonluğun kahramanlarından biriydi. Lazio’yu 1-0 yenip şampiyonluklarını ilan ettikleri maçta Maradona’nın serbest vuruşunda kaleciden dönen topu ağlara gönderen isim Marco Baroni’ydi.

TAKIM YENİDEN KURULDU

Benevento tarihinde ilk kez Serie A’ya yükselirken, geçen yıllarda takımın başarısında imzası olan birçok oyuncuyla yollarını ayırdı. Bu oyuncuların büyük bir bölümü zaten kiralıktı. Geçen sezon 21 golle Serie B’de gol kralı olan Fabio Ceravolo, Fiorentina’ya döndü mesela. Playoff finalinde sahada olan 14 oyuncudan sadece 6’sı geride kalmıştı. 19 oyuncunun ayrıldığı takıma 17 yeni isim katıldı. Benevento yönetimi sezon öncesi 20 milyon Euro’luk transfer yaptı ve yine kiralık oyunculardan kurulu bir takım oluşturdu.

Beklentiler yüksekti. İlk maçta alınan 2-1’lik Sampdoria yenilgisi, ‘normal’ karşılandı. Ancak mağlubiyetler, gerçekten de normalleşmeye başladı. Ligin 9. haftasında Fiorentina’ya 3-0 yenilince, teknik patron Marco Baroni’nin bileti kesildi. Koltuğun yeni sahibi Roberto de Zerbi de makus talihi değiştiremedi. 13 hafta geride kalırken, Benevento’nun hanesinde bırakın galibiyeti, beraberlik bile yoktu. Toplamda 6 gol atabilmişti ve kalesinde 33 gol görmüştü. Serie A rüyası bir anda kâbusa dönmüştü.

MANCHESTER UNİTED’IN REKORUNU KIRDI

Benevento üst üste aldığı 13 mağlubiyetle Avrupa’nın 5 büyük ligi içinde üst üste en çok mağlubiyet alan takım olup, Manchester United’a ait kötü rekoru tarihe gömüyordu. Manchester United, 1930-31 sezonunda sezonun başlamasıyla ilk 12 maçtan yenilgiyle ayrılarak kırılması zor bir rekorun sahibi olmuştu. İtalya liginde ise Serie A’nın en kötü başlangıcı 1949-50 sezonunda Venezia’nın 8 maçlık mağlubiyet serisiydi.

İngiltere’de Manchester United’ın ligden düştüğü 1930-31 sezonundaki 12 maçlık mağlubiyet serisi, Avrupa liglerinin en kötü başlangıcıydı. 1992 yılında Premier Lig kurulduğunda ise bu lig için rekor Portsmouth’un oldu. 2009-10 sezonunda ilk 7 maçını kaybeden Portsmouth, bu sezon aynı performansı sergileyen Crystal Palace’la bu rekoru paylaşıyor.

Bundesliga’da tarihin en kötü sezon başlangıcını yapan takım ise Fortuna Düsseldorf. Fortuna Düsseldorf, 1991-92 sezonunda oynadığı ilk 6 maçı kaybederek taraftarlarına hayal kırıklığı yaşattı. Fransa Ligue 1’de en kötü sezon başlangıcını 2009-10 sezonunda Grenoble yaptı. Grenoble, oynadığı ilk 11 maçta puan almayı başaramadı. La Liga’da bu rekorun sahibi Zaragoza. 1952-53 sezonunda ilk 8 maçı kaybeden Zaragoza’nın rekoru 65 yıldır kırılmıyor.

Süper Lig’de en kötü sezon başlangıcını yapan takımlar ilk 6 haftada puan toplamayı başaramadı. Kocaelispor, 2000-01 ve 2002-03 sezonlarında ilk 6 maçını kazanamayarak en kötü sezon başlangıcını üstelik iki kez tekrarlayan tek takım oldu. Süper Lig’de ilk 6 maçlarını kazanamayan diğer takımlar ise şöyle: Antalyaspor (1994-95), Malatyaspor (2001-02) ve Kasımpaşa (2009-10).

[Hasan Cücük] 27.11.2017 [TR724]