Samanyoluhaber | ANALİZ
Devrik Başbakan Ahmet Davutoğlu uzun süredir siyasi gözlemcilerin beklediği çıkışı sonunda, 12 boy karakterle Word'e yapıştırıldığında 8 sayfa tutan bir Facebook paylaşımı ile yaptı. Daha önce benzer metinleri bizzat kaleme aldığı bilinen Davutoğlu'nun yazdığı en son manifesto, 1 Kasım 2015 seçimlerinden hemen önce yayınladığı '2023 vizyonu' belgesiydi.
2023'e kadar sürmesi beklenen iktidarı 8 ay sonra Pelikan darbesiyle sona eren Davutoğlu, o gün bu gündür kerhen katıldığı AKP etkinlikleri dışında pek görünmezken bu son yazdığı manifestonun siyasi hayatını neye evireceğini tahmin etmek pek zor değil.
Öncelikle kendine yakışanı yapmış, bilinen sıkıcı hoca üslubundan taviz vermemiş, dikte eder dilden kopamamış. İşimiz gereği okurken baygınlık geçirdiğimiz bir metin yazmış. Gazeteci gözüyle bakınca bu uzun metinden dört-beş sönük manşetlik cümle çıkar.
Bu arada gerçekten hiç özlememişiz kendisini...
İktidardan devrildiği 3 yılın sonunda kafasını kaldırabilmiş olmasına, işlerin kötüye gitmesinden cesaret almasına şaşırmamak gerek. Bu siyaset tipinin genel mantığı yağma üzerine kurulu zira. Davutoğlu Erdoğan'ın sendelediği bir dönemde ortaya çıkarak gelecekteki muhtemel siyasi mirastan pay alabilme ihtimali için masaya ilk oturanlardan biri olmak istiyor. Eleştiri dozu o yüzden düşük ancak metindeki adresler iyi tespit edilmiş. Zira sadece AKP'ye ve içeriye yazılmış bir metin bu. (Erdoğan'a '%50'den koptun' eleştirisini yaparken kendisinin diğer %50'den hiç bahsetmemesi ise ironi) Yani iddia edildiği gibi kendi başına bir parti de kursa hedef kitlesinin AKP tabanı olduğu net olarak ortada. Dışarıya hiç mesajı yok. Belki de parti kurmaktan vazgeçti... Çünkü metinde sadece ve sadece kendi şanlı dönemi ve 'Ak Parti'si var.
Pelikan darbesinin acısı hala taze. Metal yorgunluğu denerek istifa ettirilenlere haksızlık yapıldığını vurguluyor, kendisini araya sıkıştırmıyor ama partiyi ''hırslarına esir düşmüş dar ve çıkarcı bir çevrenin ikbal kaygılarına terk edilemez'' diyerek kurtarmaya da girişiyor.
Kızdığı bir diğer oluşumsa MHP ile kurulan Cumhur İttifakı. Olmayacağını bile bile MHP ile yollar ayrılmalı diyor, Bahçeli gibi birinin partiyi nasıl parmağında oynattığını görüp hayıflandığı çok belli. Kendisinin 7 Haziran seçimleri sonrası CHP'yi 70 gün istikşafi, istişari vs isimlerle görüşme adı altında oyalaması siyasi kurnazlıkken 'ben olsam partiyi bu kadar kolay MHP'nin insafına terk etmezdim' diyememiş olmanın verdiği bir burukluğu var galiba...
Metinde bol bol kibir var, tek satır 'biz şu konuda hata yaptık' cümlesi yok. Ne Suriye'de öngörüsüzlüğünün yol açtığı yıkıma, ne onun döneminde yıkılan Kürt şehirlerine, ne Çözüm Süreci'nin PKK lehine yürüdüğü asimetrik prosese ve sonrasındaki büyük acılara, ne onun döneminde cemaate yönelik ağır baskıların başlamasına (ilk ev hanımlarına kelepçe, ilk kayyımlıkla mala çökme, ilk yurtdışı okullara musallat olma vb) kenarından köşesinden değinmiyor. Üstelik Gezi olaylarını, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonunu komplolarla izah etmeye girişiyor.
Bu noktada hırsız bakanları Yüce Divan'a göndermeye o dönem kerhen onay veren Davutoğlu'nda geriye gidiş var bile denebilir.
Kürtlerle ilgili tek kelime etmiyor, hapisteki mağdurlar için tek kelime etmediği gibi. Onun yerine PKK+DHKPC+DAEŞ+F gibi saçma sapan teoremlerle eleştirdiği bekacılığa devam ediyor. KHK zulmü, Anadolu insanını terörist ilan etme çılgınlığı, hapislere doldurulan mazlumlar, bebekler, anneler, yuvalarından koparılmış çocuklar, sürgündekiler, nefes alınamaz hale gelen Türkiye sokakları hiç umrunda değil.
7 sayfası kendine ve artık neyin davası olduğu iyice ortaya çıkan koltuk davasına övgü satırları tutan 'manifestosu'nda Allah var bir yerde yargıdaki deliliğe değiniyor, onu da gasp ettikleri okullara 'örgüt okulu' diyerek mundar etmeyi başarıyor. 'Stratejik Derinlik Teorisyeni' hocaya bak denir ancak... Tabii ki bu cümledeki örgüt okulu vurgusunu özellikle Erdoğan'ın damadını vurmak için dile getirmediyse...
Satırlardaki belki en dikkat çekici kısım Erdoğan'ın ailesine özel yaptığı eleştiri. En başta kof damadını bakan yapan ve nepotizmin zirvelerini zorlayan Erdoğan'a bu konuda eleştiri yapabilmiş olması ilginç. Kuşlara yem edilmiş biri olmasından, gözünün önünden koltuklar geçiyor olmasından dolayı belki de kim bilir...
Özetle 'Değerli(!) yalnız' Ahmet Davutoğlu AKP seçmeninin kendisini fırsatçı olarak göreceği bir zamanda, dışlanan kesimlere hiçbir yenilik vadetmeden, sadece AKP'nin liderine yazılmış izlenimi veren sitemnamesini duyacağı bir HÖT cümlesine kadar facebook sayfasında tutabilir.
Son Bosna programı AKP baskısıyla iptal edilen ve artık kendisine aileden biri gibi davranılmayan Hoca 'zamanı geldi' demiş de olabilir. Yine de Abdullah Gül gibi 'mıymıntılık' yapmadığı için ondan amiyane tabirle bir tık ileride olduğunu da gösteriyor.
[Ali Uyandıran] 22.4.2019 [Samanyolu Haber]
Kamu bankaları için ne kadar para lazım? [Gölge Bankacı]
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, bizim meslektaşların arasındaki lakabı ile "Damat Berat" kamu bankalarının fiilen battığını 10 Nisan’da power point sunumda satır aralarında itiraf etmişti.
Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank ve Türk Eximbank’ın yanısıra Vakıf Katılım ve Ziraat Katılım’a toplam 28 milyar TL sermaye takviyesinde ilk adım bugün atıldı.
25 MİLYAR BORÇ ALINACAK
Kamu bankalarının sermaye açığını kapatmak maksadıyla 3,3 milyar euro, katılım bankaları için de 400 milyon euro olmak üzere toplam 3,7 milyar euro (24,3 milyar TL) tutarında devlet iç borçlanma senedi (DİBS) ihraç edilecek.
24 Nisan 2019 valör tarihli olmak üzere net 3,3 milyar euro tutarında tahvilin vadesi 5 yıl olacak. Euro tahvilinin yıllık faizi ise yüzde 4,61 olacak.
İki katılım bankası için ihraç edilecek 400 milyon euro tutarında 5 yıl vadeli tahvilin ise faiz ödemesi yok.
Hazine Bakanı Berat Albayrak ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya borç için ABD'nin başşehri Washington'da yatırım bankası JP Morgan'ın kapısını çalmıştı.
O KÂĞITLAR VARLIK FONU’NDA
Tahvilin ihraç işlemini ise Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetim kurulu başkanlığını yaptığı Türkiye Varlık Fonu (TVF) bünyesinde faaliyet gösteren TVF Piyasa İstikrar ve Denge Fonu (PİDF) üstlenecek.
PİDF, Hazine’nin ihraç ettiği ikrazen özel tertip devlet iç borçlanma senetlerini kamu bankalarına satarak nakit kaynak temin etmiş olacak.
Akabinde kamu bankaları söz konusu nakit kaynağı sermaye benzeri tahvillerin satın alınması amacıyla veya sermaye benzeri kredi olarak kullanacak.
GÖZ GÖRE GÖRE BATIRILDI
Basitleştirerek söyleyeyim: Yandaş işadamlarına, müteahhitlere ve batık futbol kulüplerine hükümetin talimatı ile verilen milyarlarca lira tutarında kredi battı.
Kredi batınca da sermayesi azalan kamu bankaları ya kendileri sermaye koyacaktı ya da borç bulacaktı.
İlki olmayınca şimdi yurt dışından piyasa şartlarının iki katından fazla bir faiz ödeyerek döviz borcu alacaklar. Alınan borç sermaye benzeri kredi olarak kullanılacak.
Bunun ne kadar çözüm olacağı şüpheli. Zira döviz arttıkça bu borcun geri ödenmesi daha maliyetli hale gelecek.
BATIK KREDİ TUTARI 108 MİLYAR TL'YE YÜKSELDİ
TL değer kaybettikçe kamu bankalarının sermaye için aldığı borç katlanacak. Hem faiz hem de kur riski kamu bankalarının sırtını bindi.
Daha doğrusu vergileri ile bu bankaları kuran halkın sırtına yeni bir kambur ilave edildi.
Ekonomik krizde bankaların kredi tahsilatı aksıyor ve batık tutarı her hafta birkaç milyar TL artıyor. Geçen hafta itibarıyla batık kredi tutarı 108 milyar TL'ye yükseldi.
Dolayısıyla yüksek faizle alınacak 3,7 milyar euro borç da kamu bankalarına kâfi gelmeyecek.
Can alıcı soruyu sona sakladım: Damat Berat, batırdığı kamu bankalarını borçla kurtarmaya çalışırken Merkez Bankası’nın (TCMB) döviz rezervi ne durumda?
Rezervi artmış gibi göstermek için oynanan oyunları da yazacağım yakında...
HANGİ BANKAYA, NE KADAR TAKVİYE YAPILACAK?*
T.C. Ziraat Bankası A.Ş.: 1.400.000.000
Türkiye Halk Bankası A.Ş.: 900.000.000
Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O.: 700.000.000
Türkiye İhracat Kredi Bankası A.Ş.: 150.000.000
Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş.: 150.000.000
Ara Toplam: 3.300.000.000
Ziraat Katılım Bankası A.Ş.: 100.000.000
Vakıf Katılım Bankası A.Ş.: 100.000.000
Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş.: 200.000.000
Ara Toplam: 400.000.000
Genel Toplam: 3.700.000.000
(*) Euro.
[Gölge Bankacı] 22.4.2019 [Samanyolu Haber]
Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank ve Türk Eximbank’ın yanısıra Vakıf Katılım ve Ziraat Katılım’a toplam 28 milyar TL sermaye takviyesinde ilk adım bugün atıldı.
25 MİLYAR BORÇ ALINACAK
Kamu bankalarının sermaye açığını kapatmak maksadıyla 3,3 milyar euro, katılım bankaları için de 400 milyon euro olmak üzere toplam 3,7 milyar euro (24,3 milyar TL) tutarında devlet iç borçlanma senedi (DİBS) ihraç edilecek.
24 Nisan 2019 valör tarihli olmak üzere net 3,3 milyar euro tutarında tahvilin vadesi 5 yıl olacak. Euro tahvilinin yıllık faizi ise yüzde 4,61 olacak.
İki katılım bankası için ihraç edilecek 400 milyon euro tutarında 5 yıl vadeli tahvilin ise faiz ödemesi yok.
Hazine Bakanı Berat Albayrak ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya borç için ABD'nin başşehri Washington'da yatırım bankası JP Morgan'ın kapısını çalmıştı.
O KÂĞITLAR VARLIK FONU’NDA
Tahvilin ihraç işlemini ise Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetim kurulu başkanlığını yaptığı Türkiye Varlık Fonu (TVF) bünyesinde faaliyet gösteren TVF Piyasa İstikrar ve Denge Fonu (PİDF) üstlenecek.
PİDF, Hazine’nin ihraç ettiği ikrazen özel tertip devlet iç borçlanma senetlerini kamu bankalarına satarak nakit kaynak temin etmiş olacak.
Akabinde kamu bankaları söz konusu nakit kaynağı sermaye benzeri tahvillerin satın alınması amacıyla veya sermaye benzeri kredi olarak kullanacak.
GÖZ GÖRE GÖRE BATIRILDI
Basitleştirerek söyleyeyim: Yandaş işadamlarına, müteahhitlere ve batık futbol kulüplerine hükümetin talimatı ile verilen milyarlarca lira tutarında kredi battı.
Kredi batınca da sermayesi azalan kamu bankaları ya kendileri sermaye koyacaktı ya da borç bulacaktı.
İlki olmayınca şimdi yurt dışından piyasa şartlarının iki katından fazla bir faiz ödeyerek döviz borcu alacaklar. Alınan borç sermaye benzeri kredi olarak kullanılacak.
Bunun ne kadar çözüm olacağı şüpheli. Zira döviz arttıkça bu borcun geri ödenmesi daha maliyetli hale gelecek.
BATIK KREDİ TUTARI 108 MİLYAR TL'YE YÜKSELDİ
TL değer kaybettikçe kamu bankalarının sermaye için aldığı borç katlanacak. Hem faiz hem de kur riski kamu bankalarının sırtını bindi.
Daha doğrusu vergileri ile bu bankaları kuran halkın sırtına yeni bir kambur ilave edildi.
Ekonomik krizde bankaların kredi tahsilatı aksıyor ve batık tutarı her hafta birkaç milyar TL artıyor. Geçen hafta itibarıyla batık kredi tutarı 108 milyar TL'ye yükseldi.
Dolayısıyla yüksek faizle alınacak 3,7 milyar euro borç da kamu bankalarına kâfi gelmeyecek.
Can alıcı soruyu sona sakladım: Damat Berat, batırdığı kamu bankalarını borçla kurtarmaya çalışırken Merkez Bankası’nın (TCMB) döviz rezervi ne durumda?
Rezervi artmış gibi göstermek için oynanan oyunları da yazacağım yakında...
HANGİ BANKAYA, NE KADAR TAKVİYE YAPILACAK?*
T.C. Ziraat Bankası A.Ş.: 1.400.000.000
Türkiye Halk Bankası A.Ş.: 900.000.000
Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O.: 700.000.000
Türkiye İhracat Kredi Bankası A.Ş.: 150.000.000
Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş.: 150.000.000
Ara Toplam: 3.300.000.000
Ziraat Katılım Bankası A.Ş.: 100.000.000
Vakıf Katılım Bankası A.Ş.: 100.000.000
Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş.: 200.000.000
Ara Toplam: 400.000.000
Genel Toplam: 3.700.000.000
(*) Euro.
[Gölge Bankacı] 22.4.2019 [Samanyolu Haber]
“Yeni Henry” ve Milli Damat! [Kadir Gürcan]
Yerel seçimlerin artçı sarsıntıları yeni bir depremi tetiklemedi ama, bazılarında kalıcı izler bıraktı; unutkanlık. Buna modern tıp tabiriyle, Alzheimer da deniyor. Eskilerin ilerleyen yaşlarda ortaya çıkan zihni yorgunluğa verdikleri ateh ve bunama şimdi biraz ağır bulunup hakaret kabul ediliyor.
Beklenmedik siyasi yenilgilerden sonra, kısa süreli de olsa, akli melekeleri dumura uğrayan devletlilerin dengesizliklerini telafi maksatlı sarf ettikleri ; “Yanlış anlaşıldı. Maksadından çıkarıldı. Sözlerim çarpıtıldı...Miting konuşmalarının yeri ayrı...” sözleri de bu tür muvakkat bunama kategorisine sokulabilir. Alzheimer'in kısa süreli ve geçici nöbetleri olduğunu duymadık ama, erken bunama yaygın bir kullanıma sahip.
Milli Damat'ın, Saray'ın kırıp döktüklerini toplamak için sarf ettiği gayreti görünce, içimiz acımadı desek yalan olur. Aileye sonradan dahil olup, First Family'nin derdini sırtlanmak böyle bir şey olsa gerek. Saray, mayınları patlatmak için, şimdiye kadar tek kullanımlık ucuz malzeme tercih ediyordu. İç ve Dış İşleri Başkanları, hükümet sözcüleri gibi, olsa da olur olmasa da takımı, Saray'ın karizmasını çizdiren gelişmeler için hazır kıta olarak her zaman emre amade durumdalar. Bu kez Amerika'ya seferber düzenleme ihalesi, Damat'a kaldı.
ABD Başkanı Trump'ın, karşısına oturtulan Damat Efendi'nin hali içler acısıydı. Ya hu korkacak bir şey yok. Trump divaneliklerini kendi halkına yapıyor. Devlet protokolünde kusur etmemeye azami dikkat gösteriyorlar, merak etmeyin. Hani o Yerli Kayınpederin alışık olduğu esip gürlemeler, ABD Devleti için puan getiren şeyler değil.
Zavallı Damat, “Kayınpederin, Yerel Seçim Mitinglerinde, uluorta söylediği şeylerin onda birini, Trump bize söylerse ne yaparım!” diye, sandalyeye çakılmış kalmış. Neyse ki, hemen sağında, Trump'ın Damadı Jared oturuyordu. Bizimkisi az da olsa ondan manevi destek bulmuştur. Gerçi, şu an ABD'nin Ortadoğu Projeleri'ni Jared yürütüyor ama, şimdi onu düşünecek zaman değil. Hele, ABD Elçiliği'nin Kudüs'e taşınması projesinin damat Jared'e ait olduğunu söylemeye hiç gerek yok. Aradan şu kadar zaman geçti, Trump'ın hala, harita üzerinde Kudüs'ü bulabileceği konusunda herkes şüpheli.
Beyaz Saray'da İki Damat yan yana oturunca, Saray'ın maaşlı yazarları, “Geleceğin Başkan Adayları!” gibi resim okumaları yapmışlar. Sade suya tirit tahminleri kimse ciddiye almadığı için, boş sıkılan gelecek kehanetlerin bini bir para. Saray'ın bahçesinden çıkmayanlar için en geniş ufuk, işte o içine sıkıştıkları Saray iç duvarları. ABD'de, kimse Trump'ın Damadı Jared Kushner'a “Geleceğin ABD Başkanı!” gözüyle bakmıyor. Bir kaç hafta öncesine kadar, Kushner'in, ABD Bürokrasi'sinde çalışmasına onay veren Mahkeme Temiz Kağıdı hakkındaki şaibeler konuşuluyordu. Başkan Trump, damadı için gereken ağırlığı koymuş ama, meraklı gazeteciler, nepotizm'den (Akraba, eş-dost kayırmacılığı) dolayı başı dertte olan Başkan'ın sırtından inmiyorlar.
Kötü bir çalışma ahlakı olan Başkan Trump, Amerikan Siyaseti'ni bilen tecrübeli siyasetçi ve bürokratlarla çalışamıyor. 2016'dan bu yana, bütün yol arkadaşlarını Beyaz Saray'dan uzaklaştırdı. Damat Jared, işin başından beri, sürekli esip yağan, asabi, başına buyruk ve geçimsiz Kayınpederi'nin kahrını çekiyor. Ortadoğu'nun yeni “Henry'si” olarak bakılan Jared'in hocasını tahmin edin? Amerikan Siyaseti'nin yaşayan en büyük mimarı, Henry Kissinger! Watergate Skandalı ile akıllara kazınan, ABD Başkanı Nixon'un yardımcısı Kissinger, 96 yaşında ve Başkan Trump bu yaşlı çınar'ın tavsiyelerini Jared üzerinden alıyor.
Son altmış senedir, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) üzerinde yazıp-çizen ve bu komplo senaryoları ile kafayı yiyen bizim medya camiası, bir arpa boyu yol alamadı ve şu an itibariyle, parçası olduğumuz Ortadoğu ile alakalı bütün bilgileri, lise ders kitaplarından edindikleri ile sınırlı. Size şaka gibi gelebilir ama, bu kıt akıllı yazarların bir çoğuna göre oralarda hala Osmanlı'nın itibarı devam ediyor. Türk Asıllı bir 'Halife'nin bölgedeki kontrolü sağlaması iki haftayı geçmez diye düşünenlerin sayısı da az değil. Trump ile resim veren Milli Damad'ın, hemen yanında oturan Jared'in şansı yaver giderse, Henry Kissinger'in kanatları altında Ortadoğu macerası uzun süreceğe benziyor. ABD Başkanı olmasa bile...Kissinger hiç başkan olmadı. ABD'de doğmadığı için böyle bir şansı hiç olmayacaktı ama, kaç ABD Başkanı gömdüğünü kendisi de hatırlamıyor.
Yerel Seçim kampanyalarında İsrail ve Amerika merkezli dış güçler üzerinden düşmanlıklarla mitingleri coşturan Cumhurbaşkanı'nın, akli melekelerine kavuşması neredeyse üç haftayı buldu. Girişte bahsettiğimiz, muhtemel zihni arıza semptomlarının iyileşmesi için üç hafta yeterli bir süre. İyileşme belirtilerinden birisi de, Milli Damadı, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı Mazbatası için, üşenmeden Amerika'ya göndermesi. Zavallı Damat, daha dönüş uçağına binmeden, neredeyse üç haftadır haciz konan mazbata yeni sahibine ulaştı. Ne alakası var mı diyorsunuz? Aksini ispat ederek, bu satırların sahibini yanıltma şansı hala elinizde!
Milli Damad'ın üzülmesine gerek yok. Başkan Trump da bir çok kirli işini Jared'e yaptırıyor. Beyaz Saray kadrosundaki bir çok meşhur ismin işine son verme duyurusunu, Damad Jared Kushner yapmış. Beyaz Irkçı Steve Bannon, eski seçim kampanyası menajeri Paul Manafort ve New Jersey Valisi Chris Christie'nin fişini çeken de o.
Damatlar'ı hafife almayalım. Bakın göze girecek işler yapıyorlar! Başkan olma şanslarına gelince, şimdilik işi o kadar abartmaya gerek yok!
[Kadir Gürcan] 22.4.2019 [Samanyolu Haber]
Beklenmedik siyasi yenilgilerden sonra, kısa süreli de olsa, akli melekeleri dumura uğrayan devletlilerin dengesizliklerini telafi maksatlı sarf ettikleri ; “Yanlış anlaşıldı. Maksadından çıkarıldı. Sözlerim çarpıtıldı...Miting konuşmalarının yeri ayrı...” sözleri de bu tür muvakkat bunama kategorisine sokulabilir. Alzheimer'in kısa süreli ve geçici nöbetleri olduğunu duymadık ama, erken bunama yaygın bir kullanıma sahip.
Milli Damat'ın, Saray'ın kırıp döktüklerini toplamak için sarf ettiği gayreti görünce, içimiz acımadı desek yalan olur. Aileye sonradan dahil olup, First Family'nin derdini sırtlanmak böyle bir şey olsa gerek. Saray, mayınları patlatmak için, şimdiye kadar tek kullanımlık ucuz malzeme tercih ediyordu. İç ve Dış İşleri Başkanları, hükümet sözcüleri gibi, olsa da olur olmasa da takımı, Saray'ın karizmasını çizdiren gelişmeler için hazır kıta olarak her zaman emre amade durumdalar. Bu kez Amerika'ya seferber düzenleme ihalesi, Damat'a kaldı.
ABD Başkanı Trump'ın, karşısına oturtulan Damat Efendi'nin hali içler acısıydı. Ya hu korkacak bir şey yok. Trump divaneliklerini kendi halkına yapıyor. Devlet protokolünde kusur etmemeye azami dikkat gösteriyorlar, merak etmeyin. Hani o Yerli Kayınpederin alışık olduğu esip gürlemeler, ABD Devleti için puan getiren şeyler değil.
Zavallı Damat, “Kayınpederin, Yerel Seçim Mitinglerinde, uluorta söylediği şeylerin onda birini, Trump bize söylerse ne yaparım!” diye, sandalyeye çakılmış kalmış. Neyse ki, hemen sağında, Trump'ın Damadı Jared oturuyordu. Bizimkisi az da olsa ondan manevi destek bulmuştur. Gerçi, şu an ABD'nin Ortadoğu Projeleri'ni Jared yürütüyor ama, şimdi onu düşünecek zaman değil. Hele, ABD Elçiliği'nin Kudüs'e taşınması projesinin damat Jared'e ait olduğunu söylemeye hiç gerek yok. Aradan şu kadar zaman geçti, Trump'ın hala, harita üzerinde Kudüs'ü bulabileceği konusunda herkes şüpheli.
Beyaz Saray'da İki Damat yan yana oturunca, Saray'ın maaşlı yazarları, “Geleceğin Başkan Adayları!” gibi resim okumaları yapmışlar. Sade suya tirit tahminleri kimse ciddiye almadığı için, boş sıkılan gelecek kehanetlerin bini bir para. Saray'ın bahçesinden çıkmayanlar için en geniş ufuk, işte o içine sıkıştıkları Saray iç duvarları. ABD'de, kimse Trump'ın Damadı Jared Kushner'a “Geleceğin ABD Başkanı!” gözüyle bakmıyor. Bir kaç hafta öncesine kadar, Kushner'in, ABD Bürokrasi'sinde çalışmasına onay veren Mahkeme Temiz Kağıdı hakkındaki şaibeler konuşuluyordu. Başkan Trump, damadı için gereken ağırlığı koymuş ama, meraklı gazeteciler, nepotizm'den (Akraba, eş-dost kayırmacılığı) dolayı başı dertte olan Başkan'ın sırtından inmiyorlar.
Kötü bir çalışma ahlakı olan Başkan Trump, Amerikan Siyaseti'ni bilen tecrübeli siyasetçi ve bürokratlarla çalışamıyor. 2016'dan bu yana, bütün yol arkadaşlarını Beyaz Saray'dan uzaklaştırdı. Damat Jared, işin başından beri, sürekli esip yağan, asabi, başına buyruk ve geçimsiz Kayınpederi'nin kahrını çekiyor. Ortadoğu'nun yeni “Henry'si” olarak bakılan Jared'in hocasını tahmin edin? Amerikan Siyaseti'nin yaşayan en büyük mimarı, Henry Kissinger! Watergate Skandalı ile akıllara kazınan, ABD Başkanı Nixon'un yardımcısı Kissinger, 96 yaşında ve Başkan Trump bu yaşlı çınar'ın tavsiyelerini Jared üzerinden alıyor.
Son altmış senedir, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) üzerinde yazıp-çizen ve bu komplo senaryoları ile kafayı yiyen bizim medya camiası, bir arpa boyu yol alamadı ve şu an itibariyle, parçası olduğumuz Ortadoğu ile alakalı bütün bilgileri, lise ders kitaplarından edindikleri ile sınırlı. Size şaka gibi gelebilir ama, bu kıt akıllı yazarların bir çoğuna göre oralarda hala Osmanlı'nın itibarı devam ediyor. Türk Asıllı bir 'Halife'nin bölgedeki kontrolü sağlaması iki haftayı geçmez diye düşünenlerin sayısı da az değil. Trump ile resim veren Milli Damad'ın, hemen yanında oturan Jared'in şansı yaver giderse, Henry Kissinger'in kanatları altında Ortadoğu macerası uzun süreceğe benziyor. ABD Başkanı olmasa bile...Kissinger hiç başkan olmadı. ABD'de doğmadığı için böyle bir şansı hiç olmayacaktı ama, kaç ABD Başkanı gömdüğünü kendisi de hatırlamıyor.
Yerel Seçim kampanyalarında İsrail ve Amerika merkezli dış güçler üzerinden düşmanlıklarla mitingleri coşturan Cumhurbaşkanı'nın, akli melekelerine kavuşması neredeyse üç haftayı buldu. Girişte bahsettiğimiz, muhtemel zihni arıza semptomlarının iyileşmesi için üç hafta yeterli bir süre. İyileşme belirtilerinden birisi de, Milli Damadı, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı Mazbatası için, üşenmeden Amerika'ya göndermesi. Zavallı Damat, daha dönüş uçağına binmeden, neredeyse üç haftadır haciz konan mazbata yeni sahibine ulaştı. Ne alakası var mı diyorsunuz? Aksini ispat ederek, bu satırların sahibini yanıltma şansı hala elinizde!
Milli Damad'ın üzülmesine gerek yok. Başkan Trump da bir çok kirli işini Jared'e yaptırıyor. Beyaz Saray kadrosundaki bir çok meşhur ismin işine son verme duyurusunu, Damad Jared Kushner yapmış. Beyaz Irkçı Steve Bannon, eski seçim kampanyası menajeri Paul Manafort ve New Jersey Valisi Chris Christie'nin fişini çeken de o.
Damatlar'ı hafife almayalım. Bakın göze girecek işler yapıyorlar! Başkan olma şanslarına gelince, şimdilik işi o kadar abartmaya gerek yok!
[Kadir Gürcan] 22.4.2019 [Samanyolu Haber]
Yeni darbe kime? [Ali Emir Pakkan]
“Menzil 2019’da yeni darbe planlıyor” Bu başlığı sosyal medyada görünce üzerine tıkladım. Beni Odatv’ye götürdü.
Darbeler tarihini az çok bilen biri olarak söyleyeyim; Öyle darbe göstere göstere, davul zurna ile gelmez!
27 Mayıs sabahı tanklar sokağa çıkıncaya kadar Türkiye’nin Ordu içindeki cuntalardan haberi yoktu. Oysa 1954’ten itibaren cuntalar kurulmuş, gizli yeminler edilmiş, darbe planları yapılıyordu.
12 Mart 1971 muhtırasını bir gazeteci haber verdi Süleyman Demirel’e. 9 Martçılar ve 12 Martçılar arasındaki çekişmeyi sonradan öğrendik.
12 Eylülcüler “bayrak harekat planını” 1980’den 2 yıl önce hazırlamıştı. Şartları olgunlaştırdılar. Sağcı ve solcu gençler birbirini öldürürken ellerini ovuşturuyorlardı. 13 Eylül’de akan kan duruverdl.
28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısına kadar gündem hep irtica idi. Medya kullanıldı. Sincan’da tanklar görüntü alamayan gazeteler için ikinci defa yürütüldü. Dernekler, vakıflar kapatıldı.
Darbeciler her on yılda bir şartlara göre planları güncellediler.
2002’den sonraki hazırlıklar deşifre edildi. Balyoz, Sarıkız, Ayışığı darbe planları hayata geçirilemedi.
Strateji değişti. Siyasal İslamcıları zaaflarından yakalayıp yeni planlar yapıldı. Önce Hizmet Hareketi yok edilecekti.
Okullara yurtlara silah yerleştirip Hizmeti terör örgütü gösterme planları tutmadı.
Sahte bir darbe planı yapıldı. 15 Temmuz, çok iyi planlanmış bir kumpastı.
Fişleme listeleri çok önceden hazırlanmıştı. Daha o gece tasfiyeler, tutuklamalar başladı.
Menzilciler’in 15 Temmuz benzeri darbeye hazırlandıkları haberleri bir işaret. Odatv’deki şu satırlar fişlemelerin hazır olduğunu gösteriyor:
“Menzil’deki Nakşıbendi tarikatının Halidiye koluna mensup tekkenin üyeleri sadece Sağlık Bakanlığı kadrolarında kolonileşmiyor, aynı zamanda “2019 yılında Mehdi’nin zuhur edeceğine (ortaya çıkacağına iktidara geleceğine) dair top secret inanca sahip olduklarını ve bu inancı yaydıklarını tüm Türkiye’ye ve özellikle devletin başındakilere duyuruyorum.”
15 Temmuz’a bakarak şunu söyleyebiliriz.
“2019’da Menzil darbesi mi geliyor?” diye Operasyonel medyada haberler yayılıyorsa, Menzil’e darbe var demektir.
Balyoz darbe planı tıkır tıkır işliyor...
Not: Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na şehit cenazesi töreninde yapılan saldırıyı şiddetle kınıyorum. Cadı kazanına odun taşırsanız bir gün o kazanın içinde kendinizi bulursunuz. Keşke Kılıçdaroğlu ve partisi bu linç girişiminden sonra bütün linçlere karşı sesini yükseltebilse.
[Ali Emir Pakkan] 22.4.2019 [Samanyolu Haber]
Darbeler tarihini az çok bilen biri olarak söyleyeyim; Öyle darbe göstere göstere, davul zurna ile gelmez!
27 Mayıs sabahı tanklar sokağa çıkıncaya kadar Türkiye’nin Ordu içindeki cuntalardan haberi yoktu. Oysa 1954’ten itibaren cuntalar kurulmuş, gizli yeminler edilmiş, darbe planları yapılıyordu.
12 Mart 1971 muhtırasını bir gazeteci haber verdi Süleyman Demirel’e. 9 Martçılar ve 12 Martçılar arasındaki çekişmeyi sonradan öğrendik.
12 Eylülcüler “bayrak harekat planını” 1980’den 2 yıl önce hazırlamıştı. Şartları olgunlaştırdılar. Sağcı ve solcu gençler birbirini öldürürken ellerini ovuşturuyorlardı. 13 Eylül’de akan kan duruverdl.
28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısına kadar gündem hep irtica idi. Medya kullanıldı. Sincan’da tanklar görüntü alamayan gazeteler için ikinci defa yürütüldü. Dernekler, vakıflar kapatıldı.
Darbeciler her on yılda bir şartlara göre planları güncellediler.
2002’den sonraki hazırlıklar deşifre edildi. Balyoz, Sarıkız, Ayışığı darbe planları hayata geçirilemedi.
Strateji değişti. Siyasal İslamcıları zaaflarından yakalayıp yeni planlar yapıldı. Önce Hizmet Hareketi yok edilecekti.
Okullara yurtlara silah yerleştirip Hizmeti terör örgütü gösterme planları tutmadı.
Sahte bir darbe planı yapıldı. 15 Temmuz, çok iyi planlanmış bir kumpastı.
Fişleme listeleri çok önceden hazırlanmıştı. Daha o gece tasfiyeler, tutuklamalar başladı.
Menzilciler’in 15 Temmuz benzeri darbeye hazırlandıkları haberleri bir işaret. Odatv’deki şu satırlar fişlemelerin hazır olduğunu gösteriyor:
“Menzil’deki Nakşıbendi tarikatının Halidiye koluna mensup tekkenin üyeleri sadece Sağlık Bakanlığı kadrolarında kolonileşmiyor, aynı zamanda “2019 yılında Mehdi’nin zuhur edeceğine (ortaya çıkacağına iktidara geleceğine) dair top secret inanca sahip olduklarını ve bu inancı yaydıklarını tüm Türkiye’ye ve özellikle devletin başındakilere duyuruyorum.”
15 Temmuz’a bakarak şunu söyleyebiliriz.
“2019’da Menzil darbesi mi geliyor?” diye Operasyonel medyada haberler yayılıyorsa, Menzil’e darbe var demektir.
Balyoz darbe planı tıkır tıkır işliyor...
Not: Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na şehit cenazesi töreninde yapılan saldırıyı şiddetle kınıyorum. Cadı kazanına odun taşırsanız bir gün o kazanın içinde kendinizi bulursunuz. Keşke Kılıçdaroğlu ve partisi bu linç girişiminden sonra bütün linçlere karşı sesini yükseltebilse.
[Ali Emir Pakkan] 22.4.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
Kültür olimpiyatlarının meyvesi [Abdullah Aymaz]
Murat Bey, başından geçen ibretli bir olayı şöyle anlatıyor:
Onaltı daireli bir apartmanda, on yılı aşkın bir süredir komşularımızla beraber yaşamaktayız.2014 yılında şehrimizde yapılan Kültür Olimpiyatlarına komşularımızı davet ettik, fakat pek ilgi göstermediler. Her yılbaşı öncesi biz bütün aile fertleri olarak onlar için, özenle, isimlerine özel kartlar hazırlıyor, onların posta kutularına atıyorduk. Komşularımızın büyük bir çoğunluğu ise bizim bu davranışlarımıza ilgi göstermediklerini düşünüyorduk, bir kaç hafta önce apartmanın en üst katında yalnız başına yaşayan, bizim kendisine dede diye hitap ettiğimiz, yaşlı beyefendinin hastaneye kaldırılmasına kadar.
Evimizde misafirlerimizle kahvaltı yaptığımız bir salı sabahı , sağlık görevlileri dedeyi merdivenlerden aşağı indirirken, kendisinin bir ihtiyacının olup olmadığını sorduk, kendisini hastanede ziyarete geleceğimizi söyledik ve arkadaşlarla dede için dua ettik.
Bir kaç gün sonra ailecek hastaneye dedeyi ziyarete gittik.Yedi ve oniki yaşlarındaki kızlarımızla beraber ziyaretine geldiğimizi görünce çok mutlu oldu. Muhabbet ettik, ihtiyaçlarını sorduk. Evinden elbiselerini getirmemizi rica etti. Bu davranışımızın altında kalmamak için, evinde bulunan bazı küçük eşyaları kızlarımıza hediye etmek istediğini söyledi. Kendisine her zaman yardımcı olabileceğimizi, ihtiyaçlarını karşılayabileceğimizi, fakat bunların karşılığında kendisinden hiçbir hediye kabul edemeyeceğimizi bildirip, eşyalarını getirmek üzere evine gittik.
Her yıl, özenle hazırlayıp posta kutularına attığımız yılbaşı kartları karşıladı bizi dedenin evinin her köşesinde. Yani onları çöpe atmayıp özenle saklamış…
Elbiseleri hazırlayıp hastaneye götürdük. Tekrar ziyaretine geleceğimizi söyleyip, hemşireye telefon numaralarımızı bırakıp hastaneden ayrıldık.
Ertesi gün hemşireler bizi aradılar ve dedenin bizimle görüşmek istediğini ilettiler.
Yanına gittiğimizde dede, kendisinin bir kaç gün içerisinde yaşlılar evine götürülmesi gerektiğini, orada yerinin ayrılmasına rağmen, bugün hemşirelerin kendisine, yaşlılar evinin dolu olduğunu ilettiklerini anlattı. Kendisine ayrılan yerin dolu olamayacağını, akciğer kanseri hastalığının aşırı derecede artmasından dolayı kendisini yaşlılar evine götürmediklerini düşündüğünü söyledi.
Hemşirelerle konuştuğumuzda, hemşireler dedenin düşündüklerinin doğru olduğunu bize bildirdiler.
Dedenin hastalığının artığını öğrenen eşim yaşlı gözlerle dedeye, “Biz seni çok seviyoruz, sende bizi çok seviyorsun, bu sevgi böyle bitmemeli” deyince, dede bunun nasıl olacağını sormuş. Bizimkisi de çok kolay, sen “Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resulullah” diyeceksin olacak demiş. Dede de, “Ben de çoktandır düşünüyordum zaten” deyince bizimkisi bir kağıda yazmış, dede de okumuş.
Dedenin bizi hastaneye çağırmasının sebebinin, bizimle bazı konuları paylaşmak istemesi olduğunu öğrendik.
Kendisini davet ettiğimiz 2014 yılı Kültür Olimpiyatlarının yapıldığı salona gittiğini, genç bir beyefendinin kendisini protokol kapısında karşıladığını, oturacağı sandalyeye kadar kendisine eşlik ettiğini ve kendisinin programı sonuna kadar izlediğini anlattı. Programdan etkilendiğini ve sonraki günlerde Gülen hareketini araştırdığını söyledi ve “Ben de bir Gülenistim” diye ekledi.
Bugüne kadar çevresindeki sevdiği insanların davranışlarından hayal kırıklığına uğradığı için, bize mesafeli davrandığını ve bugüne kadar bize bunları anlatmadığını söyledi. Şaşkın bakışlarımızla, acaba bizi mutlu etmek için mi bunları söylüyor diye düşünürken, kendisine bir noter çağırmamızı rica etti.
Ertesi gün hastaneye gelen noter beyefendiyle dede uzunca konuştuktan sonra, bizi yanlarına çağırdılar. Noter beyefendi bize dedenin isteklerini şu şekilde sıraladı:
“Bu yaşlı beyefendi İslamî usullere göre defnedilmek istiyor.
“Defin işlemlerini sizin organize etmenizi,
“Evindeki eşyaların sizin aracılığınızla ihtiyaç sahiplerine (Türkiye den gelen muhacirlere ) verilmesini,
“Gülen Hareketi gönüllülerinin kurduğu koleje kendi banka hesabından bir miktar maddi yardım yapılmasını,
“Hastalığının ilerleyen dönemlerinde bitkisel hayata girerse, kendisi ile alakalı konularda karar verme yetkisinin sadece sizde olmasını istiyor, şeklinde bize bildirdi.
Dedemizin anlattıklarının sadece bizi mutlu etmek için olmadığını anladık.
Hergün dedemizi ziyarete gidiyorduk. Bizi görünce çok mutlu oluyor. “Biz bir aileyiz, sizler benim kardeşlerimsiniz, bu kızlar da benim torunlarım” diyordu.
Birgün ziyaretine Hocaefendi‘nin eskimeyen arkadaşlarından bir muhacir abiyle beraber gittik. Onu görünce çok mutlu oldu. Ona masasında duran Hocaefendi'nin Almanca yazılmış kitabını gösterdi.
Akşam yanına gittiğimizde , ertesi gün başka bir hastaneye nakil olacağını, eşyalarını bizim götürmemizi istediğini söyledi. Eşyalarının hepsini topladık. Masasının üzerinde bulunan Âyetel Kürsi’nin Almanca mealinin yazılı olduğu kağıdı da çantaya koyarken, sadece onun yanında kalmasını, onu sürekli okuduğunu söyledi.
Ertesi gün görüşmek üzere vedalaştık. Bu sabah hastaneden gelen bir telefonla dedemizin ruhunun ufkuna yürüdüğünü öğrendik.
Bu sabah ve birazdan yine arkadaşlarımız bize kahvaltıya gelecekler ve biz kahvaltıdan sonra yine dedemize dua edeceğiz.
Allah seni bağışlasın ve hayırla mükafatlandırsın. Allah sana rahmet etsin.
[Abdullah Aymaz] 22.4.2019 [Samanyolu Haber]
Onaltı daireli bir apartmanda, on yılı aşkın bir süredir komşularımızla beraber yaşamaktayız.2014 yılında şehrimizde yapılan Kültür Olimpiyatlarına komşularımızı davet ettik, fakat pek ilgi göstermediler. Her yılbaşı öncesi biz bütün aile fertleri olarak onlar için, özenle, isimlerine özel kartlar hazırlıyor, onların posta kutularına atıyorduk. Komşularımızın büyük bir çoğunluğu ise bizim bu davranışlarımıza ilgi göstermediklerini düşünüyorduk, bir kaç hafta önce apartmanın en üst katında yalnız başına yaşayan, bizim kendisine dede diye hitap ettiğimiz, yaşlı beyefendinin hastaneye kaldırılmasına kadar.
Evimizde misafirlerimizle kahvaltı yaptığımız bir salı sabahı , sağlık görevlileri dedeyi merdivenlerden aşağı indirirken, kendisinin bir ihtiyacının olup olmadığını sorduk, kendisini hastanede ziyarete geleceğimizi söyledik ve arkadaşlarla dede için dua ettik.
Bir kaç gün sonra ailecek hastaneye dedeyi ziyarete gittik.Yedi ve oniki yaşlarındaki kızlarımızla beraber ziyaretine geldiğimizi görünce çok mutlu oldu. Muhabbet ettik, ihtiyaçlarını sorduk. Evinden elbiselerini getirmemizi rica etti. Bu davranışımızın altında kalmamak için, evinde bulunan bazı küçük eşyaları kızlarımıza hediye etmek istediğini söyledi. Kendisine her zaman yardımcı olabileceğimizi, ihtiyaçlarını karşılayabileceğimizi, fakat bunların karşılığında kendisinden hiçbir hediye kabul edemeyeceğimizi bildirip, eşyalarını getirmek üzere evine gittik.
Her yıl, özenle hazırlayıp posta kutularına attığımız yılbaşı kartları karşıladı bizi dedenin evinin her köşesinde. Yani onları çöpe atmayıp özenle saklamış…
Elbiseleri hazırlayıp hastaneye götürdük. Tekrar ziyaretine geleceğimizi söyleyip, hemşireye telefon numaralarımızı bırakıp hastaneden ayrıldık.
Ertesi gün hemşireler bizi aradılar ve dedenin bizimle görüşmek istediğini ilettiler.
Yanına gittiğimizde dede, kendisinin bir kaç gün içerisinde yaşlılar evine götürülmesi gerektiğini, orada yerinin ayrılmasına rağmen, bugün hemşirelerin kendisine, yaşlılar evinin dolu olduğunu ilettiklerini anlattı. Kendisine ayrılan yerin dolu olamayacağını, akciğer kanseri hastalığının aşırı derecede artmasından dolayı kendisini yaşlılar evine götürmediklerini düşündüğünü söyledi.
Hemşirelerle konuştuğumuzda, hemşireler dedenin düşündüklerinin doğru olduğunu bize bildirdiler.
Dedenin hastalığının artığını öğrenen eşim yaşlı gözlerle dedeye, “Biz seni çok seviyoruz, sende bizi çok seviyorsun, bu sevgi böyle bitmemeli” deyince, dede bunun nasıl olacağını sormuş. Bizimkisi de çok kolay, sen “Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resulullah” diyeceksin olacak demiş. Dede de, “Ben de çoktandır düşünüyordum zaten” deyince bizimkisi bir kağıda yazmış, dede de okumuş.
Dedenin bizi hastaneye çağırmasının sebebinin, bizimle bazı konuları paylaşmak istemesi olduğunu öğrendik.
Kendisini davet ettiğimiz 2014 yılı Kültür Olimpiyatlarının yapıldığı salona gittiğini, genç bir beyefendinin kendisini protokol kapısında karşıladığını, oturacağı sandalyeye kadar kendisine eşlik ettiğini ve kendisinin programı sonuna kadar izlediğini anlattı. Programdan etkilendiğini ve sonraki günlerde Gülen hareketini araştırdığını söyledi ve “Ben de bir Gülenistim” diye ekledi.
Bugüne kadar çevresindeki sevdiği insanların davranışlarından hayal kırıklığına uğradığı için, bize mesafeli davrandığını ve bugüne kadar bize bunları anlatmadığını söyledi. Şaşkın bakışlarımızla, acaba bizi mutlu etmek için mi bunları söylüyor diye düşünürken, kendisine bir noter çağırmamızı rica etti.
Ertesi gün hastaneye gelen noter beyefendiyle dede uzunca konuştuktan sonra, bizi yanlarına çağırdılar. Noter beyefendi bize dedenin isteklerini şu şekilde sıraladı:
“Bu yaşlı beyefendi İslamî usullere göre defnedilmek istiyor.
“Defin işlemlerini sizin organize etmenizi,
“Evindeki eşyaların sizin aracılığınızla ihtiyaç sahiplerine (Türkiye den gelen muhacirlere ) verilmesini,
“Gülen Hareketi gönüllülerinin kurduğu koleje kendi banka hesabından bir miktar maddi yardım yapılmasını,
“Hastalığının ilerleyen dönemlerinde bitkisel hayata girerse, kendisi ile alakalı konularda karar verme yetkisinin sadece sizde olmasını istiyor, şeklinde bize bildirdi.
Dedemizin anlattıklarının sadece bizi mutlu etmek için olmadığını anladık.
Hergün dedemizi ziyarete gidiyorduk. Bizi görünce çok mutlu oluyor. “Biz bir aileyiz, sizler benim kardeşlerimsiniz, bu kızlar da benim torunlarım” diyordu.
Birgün ziyaretine Hocaefendi‘nin eskimeyen arkadaşlarından bir muhacir abiyle beraber gittik. Onu görünce çok mutlu oldu. Ona masasında duran Hocaefendi'nin Almanca yazılmış kitabını gösterdi.
Akşam yanına gittiğimizde , ertesi gün başka bir hastaneye nakil olacağını, eşyalarını bizim götürmemizi istediğini söyledi. Eşyalarının hepsini topladık. Masasının üzerinde bulunan Âyetel Kürsi’nin Almanca mealinin yazılı olduğu kağıdı da çantaya koyarken, sadece onun yanında kalmasını, onu sürekli okuduğunu söyledi.
Ertesi gün görüşmek üzere vedalaştık. Bu sabah hastaneden gelen bir telefonla dedemizin ruhunun ufkuna yürüdüğünü öğrendik.
Bu sabah ve birazdan yine arkadaşlarımız bize kahvaltıya gelecekler ve biz kahvaltıdan sonra yine dedemize dua edeceğiz.
Allah seni bağışlasın ve hayırla mükafatlandırsın. Allah sana rahmet etsin.
[Abdullah Aymaz] 22.4.2019 [Samanyolu Haber]
Sri Lanka’da 9. patlama; Ölü sayısı 215’e çıktı, olağanüstü hal ilan edildi [Türkmen Terzi]
Sri Lanka’da sabah saatlerinden 30 dakika arayla patlayan 6 bombanın ardından öğleden sonra da üç bombalı saldırı daha gerçekleşti. Saldırılarda toplam 215 kişi hayatını kaybetti, 400’e yakın yaralı var. Ölenler arasında iki Türk mühendis de bulunuyor.
Yerel saatle 14:15’te Colombo’daki hayvanat bahçesinin bulunduğu Dehivela’da bir patlama gerçekleşirken, 14:44’te Colombo’nun Dematagoda bölgesindeki Mahavila Udyana yolu üzerindeki evde de bomba patladı.
Patlamanın gerçekleştiği evin çevresinde başka patlayıcılar olduğu ihbarı üzerine güvenlik güçleri bölgede geniş çaplı operasyon başlattı. Sri Lanka polisi Jampettah caddesinde şüpheli bir poşet ihbarı alması üzerine bomba imha ekiplerini adrese gönderdi.
Sri Lanka Cumhurbaşkanlığı bugün yerel saatle 18:00’den itibaren 24 süreyle bütün ülkede olağanüstü hal ilan etti. 22 ve 23 Nisan tarihleri tatil edildi. Kolombo Başpiskoposu Eminens Malcolm Cardinal Ranjith Colombo’daki bütün Paskalya ayinlerini iptal ederken, Milli Eğitim’de devlet okullarını Pazartesi ve Salı günleri için tatil ettiğini duyurdu.
National Hastane’de 46 ölü, 259 yaralı, Kalubowila Hastanesi’nde 17 yaralı, Negombo’da 74 Ölü, 113 yaralı, Katana Kilisesi’nde 31 ölü, Ragama Hastanesi’nde 7 Ölü, 30 yaralı, Batticaloa Hastanesi’nde 27 ölü, 80 yaralı bulunuyor.
İKİ TÜRK MÜHENDİS HAYATINI KAYBETTİ
Sri Lanka’da otel ve kiliseleri hedef alan terör saldırılarında yaşamını yitiren 2 mühendisten biri olan Serhan Selçuk Nariçi’nin (34) ölüm haberi Adıyaman’ın Gölbaşı İlçesindeki ailesini yasa boğdu. Acılı haberi aldıktan sonra evlerine Türk bayrağı asan mühendisin babası Mehmet Nariçi, terörü lanetledi.
Özel bir şirkette elektrik-elektronik mühendisi olarak görev yapan Serhan Selçuk Nariçi, 3 yıl önce Sri Lanka’da çalışmaya başladı. Serhan Selçuk Nariçi, kendisi gibi Adıyamanlı ve mühendis olarak bu ülkede çalışan arkadaşı Yiğit Ali Çavuş ile bu sabah kahvaltı yapmak üzere Sri Lanka’nın başkenti Kolombo’daki bir otele gitti. İki arkadaş kahvaltı yaptıkları sırada teröristlerin düzenlediği bombalı saldırılarda hayatını kaybetti.
Dünyayı yasa boğan saldırıları henüz üstlenen olmazken, Fransız haber ajansı AFP, Sri Lanka Emniyet Müdürü Pujuth Jayasundara’nın 10 gün önce, Ulusal Tevhid Cemaati’ne (National Thowheeth Jama’ath- NTJ) üye intihar bombacılarının ünlü kiliselere saldırı planlandığına dair üst düzey polis şeflerine istahbarat uyarısı verdiği belgeyi gördüğünü yazdı. Gizli belgede şunlar yazılıyor, “ Yabancı bir istihbarat kuruluşunun raporuna göre NTJ Colombo’daki önemli kiliselere ve Hindistan Büyükelçiliği’ne saldırı planlıyor”.
Hint Okyanusu’ndaki ada ülkesi Sri Lanka’da radikal Budist örgüt Bodu Bala Sena (BBS), geçen yıl Kandy şehrinde Müslümanlara ait işyerlerine, evlere ve camilere saldırmıştı ve ülkede olağanüstü hal ilan edilmişti. NTJ’nin aşırıcı Budistlere karşı kurulduğu söylense de örgütün varlığına ve saldırıyı yaptıklarına dair henüz kesin bir bilgi mevcut değil.
Sri Lanka hükümetinin 26 yıl savaştığı Tamil gerillalarını yenilgiye uğrattığı 2009 yılının sonundan itibaren gerçekleşen ilk kanlı saldırılar ülkede şok etkisi yaptı. Stratejik deniz yolları üzerinde bulunan Sri Lanka’da Çin ve Hindistan’ın etkin bir ekonomik nüfuz mücadelesi var.
[Türkmen Terzi] 22.4.2019 [TR724]
Yerel saatle 14:15’te Colombo’daki hayvanat bahçesinin bulunduğu Dehivela’da bir patlama gerçekleşirken, 14:44’te Colombo’nun Dematagoda bölgesindeki Mahavila Udyana yolu üzerindeki evde de bomba patladı.
Patlamanın gerçekleştiği evin çevresinde başka patlayıcılar olduğu ihbarı üzerine güvenlik güçleri bölgede geniş çaplı operasyon başlattı. Sri Lanka polisi Jampettah caddesinde şüpheli bir poşet ihbarı alması üzerine bomba imha ekiplerini adrese gönderdi.
Sri Lanka Cumhurbaşkanlığı bugün yerel saatle 18:00’den itibaren 24 süreyle bütün ülkede olağanüstü hal ilan etti. 22 ve 23 Nisan tarihleri tatil edildi. Kolombo Başpiskoposu Eminens Malcolm Cardinal Ranjith Colombo’daki bütün Paskalya ayinlerini iptal ederken, Milli Eğitim’de devlet okullarını Pazartesi ve Salı günleri için tatil ettiğini duyurdu.
National Hastane’de 46 ölü, 259 yaralı, Kalubowila Hastanesi’nde 17 yaralı, Negombo’da 74 Ölü, 113 yaralı, Katana Kilisesi’nde 31 ölü, Ragama Hastanesi’nde 7 Ölü, 30 yaralı, Batticaloa Hastanesi’nde 27 ölü, 80 yaralı bulunuyor.
İKİ TÜRK MÜHENDİS HAYATINI KAYBETTİ
Sri Lanka’da otel ve kiliseleri hedef alan terör saldırılarında yaşamını yitiren 2 mühendisten biri olan Serhan Selçuk Nariçi’nin (34) ölüm haberi Adıyaman’ın Gölbaşı İlçesindeki ailesini yasa boğdu. Acılı haberi aldıktan sonra evlerine Türk bayrağı asan mühendisin babası Mehmet Nariçi, terörü lanetledi.
Özel bir şirkette elektrik-elektronik mühendisi olarak görev yapan Serhan Selçuk Nariçi, 3 yıl önce Sri Lanka’da çalışmaya başladı. Serhan Selçuk Nariçi, kendisi gibi Adıyamanlı ve mühendis olarak bu ülkede çalışan arkadaşı Yiğit Ali Çavuş ile bu sabah kahvaltı yapmak üzere Sri Lanka’nın başkenti Kolombo’daki bir otele gitti. İki arkadaş kahvaltı yaptıkları sırada teröristlerin düzenlediği bombalı saldırılarda hayatını kaybetti.
Dünyayı yasa boğan saldırıları henüz üstlenen olmazken, Fransız haber ajansı AFP, Sri Lanka Emniyet Müdürü Pujuth Jayasundara’nın 10 gün önce, Ulusal Tevhid Cemaati’ne (National Thowheeth Jama’ath- NTJ) üye intihar bombacılarının ünlü kiliselere saldırı planlandığına dair üst düzey polis şeflerine istahbarat uyarısı verdiği belgeyi gördüğünü yazdı. Gizli belgede şunlar yazılıyor, “ Yabancı bir istihbarat kuruluşunun raporuna göre NTJ Colombo’daki önemli kiliselere ve Hindistan Büyükelçiliği’ne saldırı planlıyor”.
Hint Okyanusu’ndaki ada ülkesi Sri Lanka’da radikal Budist örgüt Bodu Bala Sena (BBS), geçen yıl Kandy şehrinde Müslümanlara ait işyerlerine, evlere ve camilere saldırmıştı ve ülkede olağanüstü hal ilan edilmişti. NTJ’nin aşırıcı Budistlere karşı kurulduğu söylense de örgütün varlığına ve saldırıyı yaptıklarına dair henüz kesin bir bilgi mevcut değil.
Sri Lanka hükümetinin 26 yıl savaştığı Tamil gerillalarını yenilgiye uğrattığı 2009 yılının sonundan itibaren gerçekleşen ilk kanlı saldırılar ülkede şok etkisi yaptı. Stratejik deniz yolları üzerinde bulunan Sri Lanka’da Çin ve Hindistan’ın etkin bir ekonomik nüfuz mücadelesi var.
[Türkmen Terzi] 22.4.2019 [TR724]
Nefret dili lince dönüştü: CHP Liderine cenazede saldırı [İlker Doğan]
İktidar temsilcileri ve yandaş medyanın ‘nefret’ dili ilk meyvelerini verdi! CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, katıldığı şehit cenazesinde linç girişimine uğradı. Güvenlik görevlilerinin son anda kurtardığı Kılıçdaroğlu, yakınlardaki müstakil bir eve sığındı.
Uzun süre dağılmayan öfkeli kalabalıktan bazıları CHP lideri’nin sığındığı evi yakmak istedi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, olayla ilgili soruşturma başlattı. Ankara Valiliği saldırıyı ‘protesto’ olarak nitelendirdi. Kamuoyu, açıklamalarıyla muhalefeti sürekli ‘terör’le yanyana gösteren İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifasını istedi. Soylu, aylar önce Valilere ‘CHP’lileri şehit cenazelerine almayın’ talimatı göndermişti.
İktidarın büyük bir hezimet yaşadığı 7 Haziran seçimleri sonrası uygulamaya konulan senaryo yeniden devrede. AKP rejiminin, 31 Mart’ta İstanbul başta olmak üzere Ankara ve Antalya gibi büyükşehirleri kaybetmesinin ardından şehit haberleri gelmeye başladı. İktidar medyası attığı manşet ve televizyonlarda yayınladığı haberlerle başta CHP olmak üzere Saadet Partisi ve İYİ Parti dahil bütün muhalefeti terör örgütüyle bağlantılı gösterdi. Ve dün korkulan oldu! Ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara’da katıldığı şehit cenazesinde linç girişimine uğradı.
TEKMELİ YUMRUKLU SALDIRI
Hakkari’de şehit olan asker Yener Kırıkçı için Ankara Çubuk’ta Akkuzu Mahalle’sinde tören düzenlendi. CHP lideri Kılıçdaroğlu, törene Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’la birlikte katıldı. Saldırı törenin ardından gerçekleştirildi. Bir grup provokatör Kemal Kılıçdaroğlu’na tekme ve yumruklarla saldırdı.
KORKUNÇ SLOGAN: YAKIN O EVİ!
Güvenlik güçleri Kemal Kılıçdaroğlu’nu saldırının yapıldığı yere yakın bir eve götürdü. Saldırgan grup evin etrafını sardı. Yaklaşık 1 saat ‘PKK dışarı’ sloganları atıldı. Grup içerisinden yükselen ‘Yakın o evi’ sözleri ise akıllara 37 kişinin yanarak hayatını kaybettiği Madımak katliamını getirdi. CHP liderinin bulunduğu ev dadikalarca taşlandı!Bu sırada evin etrafını saran gruba polisin hiç bir şekilde müdahale etmemesi dikkat çekti.
MESAJINIZI VERDİNİZ, ARTIK DAĞILIN!
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Kılıçdaroğlu’nun Çubuk’ta beklediği eve geldi. Burada linç girişiminde bulunanlara yönelik yaptığı konuşmada, “Değerli arkadaşlarım, şu ana kadar mesajlarınızı verdiniz. Tepkinizi gösterdiniz.” ifadelerini kullandı. Kamuoyu, Akar’ın söz konusu ifadelerine büyük tepki gösterdi. Ancak 1 saat sonra zırhlı araçla o evden çıkarılabilen Kılıçdaroğlu, parti genel merkezine gitti. Kılıçdaroğlu’nun bulunduğu araç, Türk bayraklarıyla bekleyen partililerin sevgi gösterileri arasında Genel Merkez’e giriş yaptı. İyi Parti lideri Meral Akşener de parti genel merkezine gelerek, Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun ziyareti gerçekleştirdi.
BENİ ÜZEN, ŞEHİDE YAPILAN SAYGISIZLIK
Kemal Kılıçdaroğlu, daha sonra parti otobüsü üzerinden kendisine destek için partiye gelenlere seslendi. Saldırının planlı bir eylem olduğunu belirtti. Şunları söyledi: “Bana yapılan saldırı Türkiye’nin birliğine ve bütünlüğüne yapılmış demektir. Şavşat’tan Ardanuç’a giderken PKK terör örgütünün saldırısına uğramıştım, aynı saldırının benzerini bugün yaşadım. Şehitler bizim şehitlerimiz, bizim onurumuz. Kemal Kılıçdaroğlu şehit cenazelerine katılmasın istiyorlar. Katılacağım, sonuna kadar katılacağım. O şehitler 82 milyonun şehididir. Beni üzen, bu olayda beni üzen şehide yapılan saygısızlıktır. Şehide saygısızlık yapıldı.
OLAY DIŞARIDAN GELENLERİN TEZGAHI
“O köyde oturanların hiçbirisinin kabahati kusuru yoktur. Dışarıdan gelenlerin tezgahıdır bu. Bu tezgahlar bizi yıldıramaz. Benim için darağacını kurdular, size ve 82 milyon vatandaşımıza söz veriyorum. Bir canım var. Bu ülkenin bekası, huzuru, kalkınması, bütün çocukların mutlu olması için bir can gerekiyorsa o canı vermeye hazırım. Hiçbir saldırı bizi yıldıramaz.”
KÖYLÜLER: SALDIRGANLAR BURALI DEĞİLDİ
Bu arada, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, saldırıyla ilgili soruşturma başlattı. Edinilen bilgilere göre 6 saldırgan tespit edildi. Yaşananlara şahit olan köylüler ise saldırganların o köyden olmadığını savundu. Çeşitli kanallarda yayınlanan görüntülere göre köylüler, “Bunlar bu köylü değil, yabancı. Bunu yapan bu köylü değil. Provokasyon yapıyorlar. Burası şehit evi, şehide saygı gösterilecekse dua edilecek. Yazık değil mi?” ifadelerini kullandılar.
Bekaroğlu: Saldırıdan Soylu sorumlu
CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu
Saldırı sonrası CHP’de olağanüstü toplantı çağrısı yapılarak yönetici ve vekiller Ankara’ya çağrıldı.
CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Genel Başkanımız hala saldırı altında ancak durumu iyidir. Bu saldırıdan başta İçişleri Bakanı Soylu olmak üzere Genel Başkanımızı hedef gösterenler sorumludur.” ifadelerini kullandı. HDP’den yapılan açıklamada da saldırıdan iktidarın nefret dilinin sorumlu olduğu belirtildi.
KARAMOLLAOĞLU: DİLİMİZDE TÜY BİTTİ!
Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu da saldırıya sert tepki gösterdi. Karamollaoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Şehit cenazesine katıldığı sırada saldırıya uğrayan Sayın Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum ve bu saldırıyı gerçekleştirenleri kınıyorum. Sayın Cumhurbaşkanın kucaklaşmaya çağırdığı bir dönemde bu saldırının yaşanması bütün milletimizi üzmüştür. Fakat bu saldırı nefret ve kutuplaşma dilinin bir sonucudur. Aylardır dilimizde tüy bitti; toplumu germeyin, muhalefeti düşman gibi göstermeyin dedik ama sonuç ortada maalesef.” ifadelerini kullandı.
‘CHP’LİLERİ CENAZELERE ALMAYIN’ TALİMATI!
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 24 Haziran seçiminin ardından Ağrı’da Mevlit Bengi isimli vatandaşın PKK tarafından öldürüldüğü iddiasının hükümete yakın bazı medya organlarında yer almasından sonra HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ı arayarak, “Sizi CHP bile kurtaramayacak, o köyde taş taş üstünde bırakmayacağım.” demişti. Soylu’nun bu görüşme sonrası bütün valilere, “CHP İl başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin!” talimatı vermişti.
KÖYLÜLER: SALDIRGANLAR BURALI DEĞİLDİ
“Bunlar bu köylü değil, yabancı. Bunu yapan bu köylü değil. Provokasyon yapıyorlar. Burası şehit evi, şehide saygı gösterilecekse dua edilecek. Yazık değil mi?”https://buff.ly/2GxVipE
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, valilere “CHP'lileri şehit cenazelerinde protokole almayın” talimatı vermişti.
KILIÇDAROĞLU: BENİ ESAS ŞEHİDE SAYGISIZLIK YAPILMASI ÜZDÜ
BEKAROĞLU: SALDIRININ SORUMLUSU SOYLU'DUR
AKP: Olay kabul edilemez
AKP kanadından da linç girişimine tepki geldi. AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “Her türlü şiddet eylemini kınıyoruz. Sayın Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun diyoruz. Hukuk dışına çıkmaya kimsenin hakkı yoktur.” dedi. Muhalefeti sürekli terörle bağlantılı gibi gösteren İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise ‘Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırının kabul edilemeyeceğini ve tüm yönleriyle araştırıldığını’ söyledi. AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş da saldırının kabul edilemez olduğunu kaydetti. Saray’ın sözcüsü İbrahim Kalın ise “Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan çirkin saldırıyı kınıyor, geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Gerekli hukuki süreç başlatılmıştır.” ifadelerini kullandı.
[İlker Doğan] 22.4.2019 [TR724]
Uzun süre dağılmayan öfkeli kalabalıktan bazıları CHP lideri’nin sığındığı evi yakmak istedi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, olayla ilgili soruşturma başlattı. Ankara Valiliği saldırıyı ‘protesto’ olarak nitelendirdi. Kamuoyu, açıklamalarıyla muhalefeti sürekli ‘terör’le yanyana gösteren İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifasını istedi. Soylu, aylar önce Valilere ‘CHP’lileri şehit cenazelerine almayın’ talimatı göndermişti.
İktidarın büyük bir hezimet yaşadığı 7 Haziran seçimleri sonrası uygulamaya konulan senaryo yeniden devrede. AKP rejiminin, 31 Mart’ta İstanbul başta olmak üzere Ankara ve Antalya gibi büyükşehirleri kaybetmesinin ardından şehit haberleri gelmeye başladı. İktidar medyası attığı manşet ve televizyonlarda yayınladığı haberlerle başta CHP olmak üzere Saadet Partisi ve İYİ Parti dahil bütün muhalefeti terör örgütüyle bağlantılı gösterdi. Ve dün korkulan oldu! Ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara’da katıldığı şehit cenazesinde linç girişimine uğradı.
TEKMELİ YUMRUKLU SALDIRI
Hakkari’de şehit olan asker Yener Kırıkçı için Ankara Çubuk’ta Akkuzu Mahalle’sinde tören düzenlendi. CHP lideri Kılıçdaroğlu, törene Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’la birlikte katıldı. Saldırı törenin ardından gerçekleştirildi. Bir grup provokatör Kemal Kılıçdaroğlu’na tekme ve yumruklarla saldırdı.
KORKUNÇ SLOGAN: YAKIN O EVİ!
Güvenlik güçleri Kemal Kılıçdaroğlu’nu saldırının yapıldığı yere yakın bir eve götürdü. Saldırgan grup evin etrafını sardı. Yaklaşık 1 saat ‘PKK dışarı’ sloganları atıldı. Grup içerisinden yükselen ‘Yakın o evi’ sözleri ise akıllara 37 kişinin yanarak hayatını kaybettiği Madımak katliamını getirdi. CHP liderinin bulunduğu ev dadikalarca taşlandı!Bu sırada evin etrafını saran gruba polisin hiç bir şekilde müdahale etmemesi dikkat çekti.
MESAJINIZI VERDİNİZ, ARTIK DAĞILIN!
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Kılıçdaroğlu’nun Çubuk’ta beklediği eve geldi. Burada linç girişiminde bulunanlara yönelik yaptığı konuşmada, “Değerli arkadaşlarım, şu ana kadar mesajlarınızı verdiniz. Tepkinizi gösterdiniz.” ifadelerini kullandı. Kamuoyu, Akar’ın söz konusu ifadelerine büyük tepki gösterdi. Ancak 1 saat sonra zırhlı araçla o evden çıkarılabilen Kılıçdaroğlu, parti genel merkezine gitti. Kılıçdaroğlu’nun bulunduğu araç, Türk bayraklarıyla bekleyen partililerin sevgi gösterileri arasında Genel Merkez’e giriş yaptı. İyi Parti lideri Meral Akşener de parti genel merkezine gelerek, Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun ziyareti gerçekleştirdi.
BENİ ÜZEN, ŞEHİDE YAPILAN SAYGISIZLIK
Kemal Kılıçdaroğlu, daha sonra parti otobüsü üzerinden kendisine destek için partiye gelenlere seslendi. Saldırının planlı bir eylem olduğunu belirtti. Şunları söyledi: “Bana yapılan saldırı Türkiye’nin birliğine ve bütünlüğüne yapılmış demektir. Şavşat’tan Ardanuç’a giderken PKK terör örgütünün saldırısına uğramıştım, aynı saldırının benzerini bugün yaşadım. Şehitler bizim şehitlerimiz, bizim onurumuz. Kemal Kılıçdaroğlu şehit cenazelerine katılmasın istiyorlar. Katılacağım, sonuna kadar katılacağım. O şehitler 82 milyonun şehididir. Beni üzen, bu olayda beni üzen şehide yapılan saygısızlıktır. Şehide saygısızlık yapıldı.
OLAY DIŞARIDAN GELENLERİN TEZGAHI
“O köyde oturanların hiçbirisinin kabahati kusuru yoktur. Dışarıdan gelenlerin tezgahıdır bu. Bu tezgahlar bizi yıldıramaz. Benim için darağacını kurdular, size ve 82 milyon vatandaşımıza söz veriyorum. Bir canım var. Bu ülkenin bekası, huzuru, kalkınması, bütün çocukların mutlu olması için bir can gerekiyorsa o canı vermeye hazırım. Hiçbir saldırı bizi yıldıramaz.”
KÖYLÜLER: SALDIRGANLAR BURALI DEĞİLDİ
Bu arada, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, saldırıyla ilgili soruşturma başlattı. Edinilen bilgilere göre 6 saldırgan tespit edildi. Yaşananlara şahit olan köylüler ise saldırganların o köyden olmadığını savundu. Çeşitli kanallarda yayınlanan görüntülere göre köylüler, “Bunlar bu köylü değil, yabancı. Bunu yapan bu köylü değil. Provokasyon yapıyorlar. Burası şehit evi, şehide saygı gösterilecekse dua edilecek. Yazık değil mi?” ifadelerini kullandılar.
Bekaroğlu: Saldırıdan Soylu sorumlu
CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu
Saldırı sonrası CHP’de olağanüstü toplantı çağrısı yapılarak yönetici ve vekiller Ankara’ya çağrıldı.
CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Genel Başkanımız hala saldırı altında ancak durumu iyidir. Bu saldırıdan başta İçişleri Bakanı Soylu olmak üzere Genel Başkanımızı hedef gösterenler sorumludur.” ifadelerini kullandı. HDP’den yapılan açıklamada da saldırıdan iktidarın nefret dilinin sorumlu olduğu belirtildi.
KARAMOLLAOĞLU: DİLİMİZDE TÜY BİTTİ!
Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu da saldırıya sert tepki gösterdi. Karamollaoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Şehit cenazesine katıldığı sırada saldırıya uğrayan Sayın Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum ve bu saldırıyı gerçekleştirenleri kınıyorum. Sayın Cumhurbaşkanın kucaklaşmaya çağırdığı bir dönemde bu saldırının yaşanması bütün milletimizi üzmüştür. Fakat bu saldırı nefret ve kutuplaşma dilinin bir sonucudur. Aylardır dilimizde tüy bitti; toplumu germeyin, muhalefeti düşman gibi göstermeyin dedik ama sonuç ortada maalesef.” ifadelerini kullandı.
‘CHP’LİLERİ CENAZELERE ALMAYIN’ TALİMATI!
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 24 Haziran seçiminin ardından Ağrı’da Mevlit Bengi isimli vatandaşın PKK tarafından öldürüldüğü iddiasının hükümete yakın bazı medya organlarında yer almasından sonra HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ı arayarak, “Sizi CHP bile kurtaramayacak, o köyde taş taş üstünde bırakmayacağım.” demişti. Soylu’nun bu görüşme sonrası bütün valilere, “CHP İl başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin!” talimatı vermişti.
KÖYLÜLER: SALDIRGANLAR BURALI DEĞİLDİ
“Bunlar bu köylü değil, yabancı. Bunu yapan bu köylü değil. Provokasyon yapıyorlar. Burası şehit evi, şehide saygı gösterilecekse dua edilecek. Yazık değil mi?”https://buff.ly/2GxVipE
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, valilere “CHP'lileri şehit cenazelerinde protokole almayın” talimatı vermişti.
KILIÇDAROĞLU: BENİ ESAS ŞEHİDE SAYGISIZLIK YAPILMASI ÜZDÜ
BEKAROĞLU: SALDIRININ SORUMLUSU SOYLU'DUR
AKP: Olay kabul edilemez
AKP kanadından da linç girişimine tepki geldi. AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “Her türlü şiddet eylemini kınıyoruz. Sayın Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun diyoruz. Hukuk dışına çıkmaya kimsenin hakkı yoktur.” dedi. Muhalefeti sürekli terörle bağlantılı gibi gösteren İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise ‘Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırının kabul edilemeyeceğini ve tüm yönleriyle araştırıldığını’ söyledi. AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş da saldırının kabul edilemez olduğunu kaydetti. Saray’ın sözcüsü İbrahim Kalın ise “Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan çirkin saldırıyı kınıyor, geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Gerekli hukuki süreç başlatılmıştır.” ifadelerini kullandı.
[İlker Doğan] 22.4.2019 [TR724]
Avrupa’nın artık 2 büyük ligi, 3 takımı var [Hasan Cücük]
Futbolun üç ihtimalli sonuç olduğunun geride kaldığı ligler var. Bunların başında Serie A geliyor. Sezon başında şampiyondan ziyade, ilk 4’te yer alacak diğer üç takım merak ediliyordu. Zira şampiyonluğun patenti Juventus’a aitti. Merak edilen soru; Juventus ligin bitimine kaç hafta kala şampiyonluğunu ilan edecekti. Bu sorunun cevabını hafta sonu aldık. Şampiyonluğun bir takımın tekelinde olması ise ligin kalitesine darbe vuruyor.
Futbolda Avrupa’nın 5 büyük ligi denince akıllara hemen; İngiltere Premier Lig, İspanya La Liga, Almanya Bundesliga, İtalya Serie A ve Fransa Ligue 1 gelir. Ancak bu kavramıda yeniden tanımlamak gerekiyor. Artık Avrupa’nın 2 büyük ligi ile 3 takımı var. Büyük ligler, Premier Lig ve La Liga. Takımlar ise; Bayern Münih, Juventus ve PSG. Bu takımların olduğu liglerde diğer takımlar şampiyonluk yolunda birer figürandan öteye geçmiyor. Juventus üst üste 8. şampiyonluğunu ilan etti. Bayern Münih üst üste 7. şampiyonluk yolunda hızla ilerliyor. PSG, yol kazasına uğramamış olsaydı iki hafta önce şampiyonluğunu ilan edecekti. Fransa Ligue 1, 2012’den bu yana bir anlamda PSG Ligue 1 oldu. Geriye şampiyonluk heyecanının yaşandığı ligler olarak Premier Lig ve La Liga kalıyor.
5 büyük ligde peş peşe şampiyonluk rekorunu Lyon elinde bulunduruyordu. 2000’li yılların başında Fransa Ligue 1’e damga vuran takım olan Lyon üst üste 7 kez şampiyon oldu. İlginçtir, Lyon’un bu başarısı öncesi Fransa Ligue 1’de son 8 yılda 7 farklı takım şampiyonluk olmuştu. Bugünlerde PSG’nin kurduğu hegomanyanın temelini Lyon atmıştı. Tek fark; Lyon zengin Fransız patronu, PSG ise Arap sermayesiyle hegomanya kurdu. Hem Lyon hem de PSG şampiyonluğu kimseye kaptırmadığı yıllarda Avrupa’da sıfır çekti. Elde ettiği lig şampiyonluğu başarılarını Avrupa’da kupa kaldırarak taçlandıramadı. Lyon, lig şampiyonluğuna yetecek bir kadro kurarken, PSG dünyanın en önemli yıldızlarını kadrosuna katmasına rağmen henüz Avrupa’da finale bile kalamadı.
Benzer manzara Juventus içinde geçerli. Serie A’da Milan ile amansız şampiyonluk yarışı verdiği yıllarda hem Juventus hem de Milan, Avrupa’da kupa kaldırıyordu. Milan ve İnter’in sıradanlaşıp, Juventus’un zirvenin tek hakimi olmasından sonra Avrupa’da kupa hayal oldu. İtalya liginin tapusunu üzerine aldığı son 8 yılda Juventus iki kez Şampiyonlar Ligi’nde finale kaldı. 2015’te Barcelona’ya, 2017’de ise Real Madrid’e yenilerek finalde kaybetme geleneğini devam ettirdi. Juventus son 8 yılda 8 lig şampiyonluğu yaşayıp, iki kez Şampiyonlar Ligi kaybederken, Real Madrid bu sürede 2 lig şampiyonluğu yaşayıp, 4 Şampiyonlar Ligi sevinci yaşadı.
PSG ile başlayıp Juventus ile devam ettikten sonra Bayern Münih’e selam çakmadan geçmek olmaz. Bayern için sıkıntılı başlayan sezon ilerleyen haftalarda Dortmund’un ikramlarıyla yeniden şampiyonluğun bir numaralı favorisi olmasını sağladı. Şampiyonlar Ligi’nde uzun bir aradan sonra son 16 turunda veda etti. Son 6 yılın Bundesliga şampiyonu 7 kez üst üste şampiyonluk yolunda bir numaralı favori olarak devam ediyor. Bundesliga’nın tek hakimi olan Bayern, Avrupa’nın zirvesine 2013’te yaşlı kurt Jupp Heynckes’le çıktı. Ardından gelen Guardiola ve Ancelotti ile ligde zirveyi kimseye bırakmadı ama Avrupa’da da zirveye hasret kaldı. Adını finale bile yazdıramadı.
Tek takımlı lige dönüşen Serie A, Ligue 1 ve Bundesliga şampiyonlarının Avrupa’da kupa kaldırması için ligde şampiyonluğu haftalar öncesinden değil son haftaya kadar kendilerini zorlayacak rakiplere ihtiyaçları var. Bayern Münih 2013’te Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırırken finaldeki rakibi ligde de amansız bir yarış verdiği Borussia Dortmund’du. Dortmund’un zayıflaması Bayern’i Avrupa’da zayıflattı. Fransa’da Monaco’nun çöküşü PSG’yi Avrupa’da güçsüz kıldı. Serie A’da Milan’ın sıradanlaşıp, Roma ve Napoli’nin geçen yılları aratması Juventus’un Şampiyonlar Ligi’ne nefesinin yetmesine engel oldu. Hem de Cristiano Ronaldo’ya rağmen…
Güçlü ligler güçlü takımlardan geçer. Şampiyonluk yarışındaki takım sayısı kaliyeti beraberinde getiriyor. Süper Lig’in durumu da ortada. Ligde kalma mücadelesi veren bir Fenerbahçeli Süper Lig mi daha kaliteli olur yoksa şampiyonluk mücadelesi veren mi? İstanbul takımlarına kafa tutan bir Trabzonspor mu yoksa orta sıralarda yer arayan mı? Haftalar öncesi gelen şampiyonluk o takımın taraftarını mutlu etse de ligin kalitesini aşağı doğru çekiyor.
[Hasan Cücük] 22.4.2019 [TR724]
Futbolda Avrupa’nın 5 büyük ligi denince akıllara hemen; İngiltere Premier Lig, İspanya La Liga, Almanya Bundesliga, İtalya Serie A ve Fransa Ligue 1 gelir. Ancak bu kavramıda yeniden tanımlamak gerekiyor. Artık Avrupa’nın 2 büyük ligi ile 3 takımı var. Büyük ligler, Premier Lig ve La Liga. Takımlar ise; Bayern Münih, Juventus ve PSG. Bu takımların olduğu liglerde diğer takımlar şampiyonluk yolunda birer figürandan öteye geçmiyor. Juventus üst üste 8. şampiyonluğunu ilan etti. Bayern Münih üst üste 7. şampiyonluk yolunda hızla ilerliyor. PSG, yol kazasına uğramamış olsaydı iki hafta önce şampiyonluğunu ilan edecekti. Fransa Ligue 1, 2012’den bu yana bir anlamda PSG Ligue 1 oldu. Geriye şampiyonluk heyecanının yaşandığı ligler olarak Premier Lig ve La Liga kalıyor.
5 büyük ligde peş peşe şampiyonluk rekorunu Lyon elinde bulunduruyordu. 2000’li yılların başında Fransa Ligue 1’e damga vuran takım olan Lyon üst üste 7 kez şampiyon oldu. İlginçtir, Lyon’un bu başarısı öncesi Fransa Ligue 1’de son 8 yılda 7 farklı takım şampiyonluk olmuştu. Bugünlerde PSG’nin kurduğu hegomanyanın temelini Lyon atmıştı. Tek fark; Lyon zengin Fransız patronu, PSG ise Arap sermayesiyle hegomanya kurdu. Hem Lyon hem de PSG şampiyonluğu kimseye kaptırmadığı yıllarda Avrupa’da sıfır çekti. Elde ettiği lig şampiyonluğu başarılarını Avrupa’da kupa kaldırarak taçlandıramadı. Lyon, lig şampiyonluğuna yetecek bir kadro kurarken, PSG dünyanın en önemli yıldızlarını kadrosuna katmasına rağmen henüz Avrupa’da finale bile kalamadı.
Benzer manzara Juventus içinde geçerli. Serie A’da Milan ile amansız şampiyonluk yarışı verdiği yıllarda hem Juventus hem de Milan, Avrupa’da kupa kaldırıyordu. Milan ve İnter’in sıradanlaşıp, Juventus’un zirvenin tek hakimi olmasından sonra Avrupa’da kupa hayal oldu. İtalya liginin tapusunu üzerine aldığı son 8 yılda Juventus iki kez Şampiyonlar Ligi’nde finale kaldı. 2015’te Barcelona’ya, 2017’de ise Real Madrid’e yenilerek finalde kaybetme geleneğini devam ettirdi. Juventus son 8 yılda 8 lig şampiyonluğu yaşayıp, iki kez Şampiyonlar Ligi kaybederken, Real Madrid bu sürede 2 lig şampiyonluğu yaşayıp, 4 Şampiyonlar Ligi sevinci yaşadı.
PSG ile başlayıp Juventus ile devam ettikten sonra Bayern Münih’e selam çakmadan geçmek olmaz. Bayern için sıkıntılı başlayan sezon ilerleyen haftalarda Dortmund’un ikramlarıyla yeniden şampiyonluğun bir numaralı favorisi olmasını sağladı. Şampiyonlar Ligi’nde uzun bir aradan sonra son 16 turunda veda etti. Son 6 yılın Bundesliga şampiyonu 7 kez üst üste şampiyonluk yolunda bir numaralı favori olarak devam ediyor. Bundesliga’nın tek hakimi olan Bayern, Avrupa’nın zirvesine 2013’te yaşlı kurt Jupp Heynckes’le çıktı. Ardından gelen Guardiola ve Ancelotti ile ligde zirveyi kimseye bırakmadı ama Avrupa’da da zirveye hasret kaldı. Adını finale bile yazdıramadı.
Tek takımlı lige dönüşen Serie A, Ligue 1 ve Bundesliga şampiyonlarının Avrupa’da kupa kaldırması için ligde şampiyonluğu haftalar öncesinden değil son haftaya kadar kendilerini zorlayacak rakiplere ihtiyaçları var. Bayern Münih 2013’te Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırırken finaldeki rakibi ligde de amansız bir yarış verdiği Borussia Dortmund’du. Dortmund’un zayıflaması Bayern’i Avrupa’da zayıflattı. Fransa’da Monaco’nun çöküşü PSG’yi Avrupa’da güçsüz kıldı. Serie A’da Milan’ın sıradanlaşıp, Roma ve Napoli’nin geçen yılları aratması Juventus’un Şampiyonlar Ligi’ne nefesinin yetmesine engel oldu. Hem de Cristiano Ronaldo’ya rağmen…
Güçlü ligler güçlü takımlardan geçer. Şampiyonluk yarışındaki takım sayısı kaliyeti beraberinde getiriyor. Süper Lig’in durumu da ortada. Ligde kalma mücadelesi veren bir Fenerbahçeli Süper Lig mi daha kaliteli olur yoksa şampiyonluk mücadelesi veren mi? İstanbul takımlarına kafa tutan bir Trabzonspor mu yoksa orta sıralarda yer arayan mı? Haftalar öncesi gelen şampiyonluk o takımın taraftarını mutlu etse de ligin kalitesini aşağı doğru çekiyor.
[Hasan Cücük] 22.4.2019 [TR724]
Her hakimin tepesindeki ‘Demokles’in Kılıcı’ [Ramazan Faruk Güzel]
ADİL YARGILAMA İÇİN BAĞIMSIZ YARGI (4)
“Adil bir yargılama için bağımsız yargının önemi”ni irdelediğimiz yazı dizimizin bu bölümünde her hakim ve mahkeme üzerindeki baskıyı örnekleri ve uygulamaları ile irdelemek istiyorum.
“Yargı bağımsızlığı neden ve nasıl işlevsiz hale getirildi?” başlıklı ilk bölümde, öncelikle genel olarak yargının neden yürütmeye bağımlı, hatta tutsağı hale getirildiğini ortaya koymaya çalışmıştık.
Yazı dizimizin 2. Bölümünde ise “Bağımlı yargı” inşaasında en önemli temel olan kurumların, kurulların –özellikle de HS(Y)K’nın tamamen yürütmeye bağlı hale getirilmesini işlemiştik.
Üçüncü bölümde ise bu yeni “bağlı” yargı düzeninin -Sulh Ceza Hakimlikleri, Ağır Ceza Mahkemeleri, İstinaflar ve Yargıtay- silsilesini ortaya koymaya çalışmıştık.
BAKANLARA HESAP VEREN YARGI!
Bu bölümde, bakanlara hesap veren, tepelerinin üzerinde sallanan “Demoklesin kılıcı” gibi, ihraç ve sürsün korkusu yaşayan yargı mensuplarını ve mahkemelerini yakından görelim.
Türkiye’de hukukun nasıl işlediğini, mahkemelerin halini göstermesi açısından ibretlik bir detay aktarmak istiyorum. Bold Medya’dan Sevinç Özarslan’ın haberine göre, mahkemede hamile müvekkili için tahliye isteyen avukata, hakim aynen şöyle demiş:
“Üzülme, 6 aylık olunca İstinaf Mahkemesi bırakır… Biz, İçişleri Bakanlığı’na hesap veriyoruz. Bize bir şey anlatmadın. Bırakamayız.”
Arada istinaf da geçse halen tutuklu olan hamile anne Hatice Şahnaz’ın yaşadıkları ve yargılandığı mahkeme, şu ana kadar anlattıklarımızın özeti adeta!
Doğumuna çok az kalan ve 4 Eylül 2018’den bu yana Antalya Döşemealtı L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Hatice Şahnaz’ın yaşadıkları:
– Hatice ve Hüseyin Şahnaz, Bursa’da tanışıp evlenmeye karar verirler. Hüseyin Şahnaz, 15 Temmuz 2016 akşamı ailesiyle birlikte müstakbel eşine talip olur ve 16 Temmuz 2016’da da nişanlanırlar.
– Hüseyin Şahnaz, evlilikten önce askere gider, Sivas Temeltepe’de 20 günlük askerken ‘Bylock kullandığı’ iddiasıyla tutuklanır. Sonra Çorum’a, oradan da Bursa cezaevine nakledilir.
– 15 ayı haksız, hukuksuz yere hapiste geçen 29 yaşındaki genç Hüseyin, 1 Şubat 2018’de tahliye edilir.
– Şahnaz, cezaevinden çıkınca önce Kayseri’deki köyüne, düğünden bir-iki ay önce de Antalya’da bulunan nişanlısının yanına gider.
– Bilecik Üniversitesi Kamu Yönetimi’nden mezun olan Şahnaz, Antalya’da bir kuyumcuda iş bulur ve sigortası dahi olmadan, asgari ücretle çalışmaya başlar, bir ev kiralar ve 20 Temmuz 2018’de de evlenirler.
– Henüz 1,5 aylık evlilerken -sanki azılı terörist ya da kaçakçılarmış gibi- Antalya Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Müdürlüğü ekipleri evlerini basar ve Hatice Şahnaz’ı alır götürürler.
– Aslında bu baskından 2 hafta önce eve Hatice Hanım için “yurt dışına çıkış yasağı kağıdı” gelmiştir. Onun hakkında o güne kadar herhangi bir işlem olmadığından şaşırırlar, “Neden bu yasak geldi” diye adliyeye sorarlar. Adliyedekiler “Bilemiyoruz, normalde gelmemesi lazım” deseler de iki hafta sonra evlerine ekipleri göndermişlerdir.
– 4 Eylül 2018’de tutuklanan Hatice Şahnaz’ın ilk duruşması 8 Kasım 2018’de Antalya Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülür. Yargılamada öğrenilir ki, Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi mezun olan Hatice Şahnaz, “Bursa Kemalpaşa’da bir kolejin kreşinde çalıştığına ilişkin 8 farklı ifadede ismi geçtiği için” hakkında soruşturma başlatılmıştır ve “birileri adını verdiği ve Bylock kullandığı gerekçesiyle” genç kadına 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verilir.
– Karar duruşması esnasında Hatice Hanım 3 haftalık hamiledir ve bu durum hatırlatıldığında mahkeme hakimlerinden birisi İçişleri Bakanlığına hesap verdikleri için bırakamayacaklarını söyler ve ekler:
“Bize bir şey anlatmadı, bırakamayız. Ek süre alsanız da tutuklu kalır. Boşa üzülmeyin, hamile olduğu için 6 aylık olunca istinaf bırakır.”
Hakimin dediği gibi olmaz, İstinaf mahkemesi Hatice Şahnaz’ın cezasını dört ay sonra onar ve dosyası şu anda Yargıtay aşamasında…
Tutuklandığında 3 haftalık hamile olan 28 yaşındaki Şahnaz, 8 aydır cezaevinde… Kısa bir süre sonra anne olacak olan Şahnaz, hamilelik gibi zor bir süreci cezaevinde geçirmek zorunda kalır ve eğer Yargıtay kararı bozmazsa bir bebek ve anne daha cezaevine geri dönecek.
Oysa 5275 nolu “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun”a göre (m.16/4), tutukluluğu ertelenmek zorunda. (Kanunda “terör suçları ve örgüt faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlar” durumunda tutukluluğun ertelenmeyeceği belirtilse de, bu yalnızca “cezası kesinleşmiş kadınlar” için uygulanmaktadır.)
Bu genç çiftin başına gelenler, şu son 3 yılın özeti olması açısından çok önemli! Mahkemelerin nasıl işlediğini göstermesi açısından bir ibret levhası!
KARAR VERMEKTEN KORKAN YARGI MENSUPLARI!
Mahkemelerin bağımsızlığının en önemli göstergelerinden biri de, hâkimlerin üyesi oldukları mahkemedeki görev süreleri dolmadan, bu mahkeme hâkimliğinden alınamamalarıdır. Bu ilke, yargı bağımsızlığının olmazsa olmazlarından biridir. (Bu konuda bakınız: Campbell and Fell v. The United Kingdom, § 80 – Lauko v. Slovakia, § 63.)
2014 yılının ilk aylarından bu yana binlerce hâkim, bir üst mahkemeye seçilmedikleri halde, talepleri olmadan ve görev süreleri dolmadan, üyesi oldukları mahkemeden alınarak başka mahkemelere atanmışlardır.
Onlarca hakim, verdikleri yargısal kararlar nedeniyle haklarında soruşturma açılarak meslekten ihraç edilmiş, gözaltına alınmış ve/veya tutuklanmıştır. Hâkimlik teminatına rağmen ve temel tasfiye edilemezlik ilkesine aykırı olarak verilen bu kararlar hâkim-savcıların yürütme erki ve HSK karşısında hiçbir güvencelerinin bulunmadığını göstermektedir.
Hatırlarsanız, Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi, 30.01.2017 tarihinde tutuklu yargılanan HDP milletvekili İdris Baluken’in tahliyesine karar vermişti. Bu kararın ardından mahkeme başkanı Cem Boztaş, Ankara’ya düz hakim olarak atanmış ve 21.02.2017 tarihinde de söz konusu milletvekili yeniden tutuklanmıştı.
YARGIYA AĞIR MESAJ!
Nitekim 31.03.2017 tarihinde 21 tutuklu gazetecinin tahliyesine karar veren İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesinin Başkanı İbrahim Lorasdağı ve üyeler Barış Cömert ve Necla Yeşilyurt Gülbiçim, sadece bu karar nedeniyle, 03.04.2017 tarihinde HS(Y)K tarafından haklarında soruşturma başlatılarak açığa alınmışlardı.
Ayrıca 8 sanığın tahliyesi yönünde görüş bildiren duruşma savcısı da aynı gün açığa alınarak diğer yargı mensuplarına son derece ağır bir mesaj verilmişti. Binaenaleyh, bu olaydan sonra İnsan Hakları Hukuku uzmanı Prof. Dr. Yaman Akdeniz 03.04.2017 tarihli tweet’i, son durumu özetliyordu: “Türkiye’de artık herhangi bir gazetecinin veya herhangi birisinin FETÖ davalarında adil yargılanması mümkün değil.”
İktidara yakın kimi gazeteci/yazarların tahliye kararına tepki içeren ve hakimlerin “FETÖ’den tutuklanması” talebine yönelik mesajlarının ardından Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve HS(Y)K üyesi Kenan İpek, twitter hesabından –talimat gibi- şu açıklamayı yapmıştı:
“FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne karşı TÜRK YARGISININ ve HSYK’nın yürüttüğü mücadele ilk günkü AZİM ve KARARLILIKLA sürdürülecektir.”
Bu mesajlardan sonra, tahliye edilen 21 gazeteci, cezaevi araçlarında bekletilerek haklarında tekrar gözaltı ve tutuklama kararları verilmiş ve fiilen serbest bırakılmadan yeniden cezaevine gönderilmişlerdi.
“HAKİMLİK TEMİNATI” HS(Y)K İLE İPTAL!
Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 17.03.2017 tarihinde tutuklu yargılanan 20 polisin, 30.03.2017 tarihinde de 8 tutuklu sanığın tahliyesine karar vermişti. Bu kararlardan sonra (05.04.2017 tarihinde) 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Yücel Dağdelen, HS(Y)K tarafından düz hakim olarak Manisa iline, üye hâkim Saim Karakaya ise Siirt iline sürülmüştü. Aynı mahkemenin diğer iki üyesi Ayşegül Yıldız Kaya ile Ali Emre Sula ise 06.04.2017 tarihinde, Antalya Adliyesi’nde başka mahkemelerde görevlendirilmişlerdi.
Böylece sadece verdikleri kararlar nedeniyle görev süreleri dolmadan ve talepleri olmadan hakimlerin görev yerleri ve yetkileri değiştirilmiş, bundan sonra tahliye kararı verecek hâkimlere son derece ağır bir mesaj verilmiş, yargı bağımsızlığı HS(Y)K eliyle bitirilmiştir.
– Malatya Ağır Ceza Mahkemesi 18.03.2017 tarihli duruşmada Albay Avni Angun’ün tahliyesine ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile bazı üst düzey generallerin dinlenmesine karar vermişti. Bu karardan sonra HS(Y)K, mahkeme başkanı Vedat Koç’u görevden alarak yerine başka atama yapmış, Yeni başkanın başkanlığında toplanan mahkeme heyeti de Albay Avni Angun’ün yeniden tutuklanmasına karar vermişti! Tahliye kararından sonra duruşma savcısı da değiştirilmişti.
Benzer kararlardan birkaçı da şu şekilde:
– Adil Öksüz’ü tahliye eden Ankara Sulh Ceza Hakimi Çetin Sönmez önce ihraç edilmiş, sonra da tutuklanmıştı.
– MİT TIRLARI soruşturmasının savcılarının tutukluluk incelemesinde tahliye yönünde oy kullanan Tarsus Hakimi Merve Adıgüzel ve hakim eşi, Sarıkamış’a sürgün edilmişti.
– Gazeteci Ayşenur Parıldak’ın tahliyesine karar veren Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı İsmail Ademoğlu, başkanlık görevinden alınarak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi üyeliğine atanmıştı.
…
BAĞIMSIZ OLMAK ZOR AMA…
Yargı bağımsızlığının kalmadığı, AB İlerleme Raporlarına da yansımış vaziyette… Örnekler ise sayılamayacak kadar çok!
Evet, dünya alem biliyor ki;
– Yargı mensupları, yürütmenin ağır baskısı altında,
– Yürütmenin istek veya çıkarları hilafına karar veren yargıçlar sürgün ediliyor, ihraç ve tutuklanma gibi tehditlerle karşı karşıya!..
Ve evet, böyle bir ortamda;
Bütün bu hususlar yargılamayı yapan ilk derece mahkemeleri ve Yargıtay üzerinde bir baskı unsuru oluşturmakta ve yargı, yürütmeden tamamen bağımsız bir şekilde karar verememekte… Ve Hatice Şahnaz’ın davasındaki hakimin dediği gibi, yargılamanın her aşamasında mahkemeler ve hakimler yürütmenin bir katmanına hesap verir vaziyette…
Bu bölümü bitirirken sadece şunu soruyorum;
Hangi bir gerekçe, bir başkasına zulme alet olmanıza/ortak olmanıza, adaletsizliğe sebep olmanıza bahane olabilir?
[Ramazan Faruk Güzel] 22.4.2019 [TR724]
“Adil bir yargılama için bağımsız yargının önemi”ni irdelediğimiz yazı dizimizin bu bölümünde her hakim ve mahkeme üzerindeki baskıyı örnekleri ve uygulamaları ile irdelemek istiyorum.
“Yargı bağımsızlığı neden ve nasıl işlevsiz hale getirildi?” başlıklı ilk bölümde, öncelikle genel olarak yargının neden yürütmeye bağımlı, hatta tutsağı hale getirildiğini ortaya koymaya çalışmıştık.
Yazı dizimizin 2. Bölümünde ise “Bağımlı yargı” inşaasında en önemli temel olan kurumların, kurulların –özellikle de HS(Y)K’nın tamamen yürütmeye bağlı hale getirilmesini işlemiştik.
Üçüncü bölümde ise bu yeni “bağlı” yargı düzeninin -Sulh Ceza Hakimlikleri, Ağır Ceza Mahkemeleri, İstinaflar ve Yargıtay- silsilesini ortaya koymaya çalışmıştık.
BAKANLARA HESAP VEREN YARGI!
Bu bölümde, bakanlara hesap veren, tepelerinin üzerinde sallanan “Demoklesin kılıcı” gibi, ihraç ve sürsün korkusu yaşayan yargı mensuplarını ve mahkemelerini yakından görelim.
Türkiye’de hukukun nasıl işlediğini, mahkemelerin halini göstermesi açısından ibretlik bir detay aktarmak istiyorum. Bold Medya’dan Sevinç Özarslan’ın haberine göre, mahkemede hamile müvekkili için tahliye isteyen avukata, hakim aynen şöyle demiş:
“Üzülme, 6 aylık olunca İstinaf Mahkemesi bırakır… Biz, İçişleri Bakanlığı’na hesap veriyoruz. Bize bir şey anlatmadın. Bırakamayız.”
Arada istinaf da geçse halen tutuklu olan hamile anne Hatice Şahnaz’ın yaşadıkları ve yargılandığı mahkeme, şu ana kadar anlattıklarımızın özeti adeta!
Doğumuna çok az kalan ve 4 Eylül 2018’den bu yana Antalya Döşemealtı L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Hatice Şahnaz’ın yaşadıkları:
– Hatice ve Hüseyin Şahnaz, Bursa’da tanışıp evlenmeye karar verirler. Hüseyin Şahnaz, 15 Temmuz 2016 akşamı ailesiyle birlikte müstakbel eşine talip olur ve 16 Temmuz 2016’da da nişanlanırlar.
– Hüseyin Şahnaz, evlilikten önce askere gider, Sivas Temeltepe’de 20 günlük askerken ‘Bylock kullandığı’ iddiasıyla tutuklanır. Sonra Çorum’a, oradan da Bursa cezaevine nakledilir.
– 15 ayı haksız, hukuksuz yere hapiste geçen 29 yaşındaki genç Hüseyin, 1 Şubat 2018’de tahliye edilir.
– Şahnaz, cezaevinden çıkınca önce Kayseri’deki köyüne, düğünden bir-iki ay önce de Antalya’da bulunan nişanlısının yanına gider.
– Bilecik Üniversitesi Kamu Yönetimi’nden mezun olan Şahnaz, Antalya’da bir kuyumcuda iş bulur ve sigortası dahi olmadan, asgari ücretle çalışmaya başlar, bir ev kiralar ve 20 Temmuz 2018’de de evlenirler.
– Henüz 1,5 aylık evlilerken -sanki azılı terörist ya da kaçakçılarmış gibi- Antalya Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Müdürlüğü ekipleri evlerini basar ve Hatice Şahnaz’ı alır götürürler.
– Aslında bu baskından 2 hafta önce eve Hatice Hanım için “yurt dışına çıkış yasağı kağıdı” gelmiştir. Onun hakkında o güne kadar herhangi bir işlem olmadığından şaşırırlar, “Neden bu yasak geldi” diye adliyeye sorarlar. Adliyedekiler “Bilemiyoruz, normalde gelmemesi lazım” deseler de iki hafta sonra evlerine ekipleri göndermişlerdir.
– 4 Eylül 2018’de tutuklanan Hatice Şahnaz’ın ilk duruşması 8 Kasım 2018’de Antalya Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülür. Yargılamada öğrenilir ki, Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi mezun olan Hatice Şahnaz, “Bursa Kemalpaşa’da bir kolejin kreşinde çalıştığına ilişkin 8 farklı ifadede ismi geçtiği için” hakkında soruşturma başlatılmıştır ve “birileri adını verdiği ve Bylock kullandığı gerekçesiyle” genç kadına 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verilir.
– Karar duruşması esnasında Hatice Hanım 3 haftalık hamiledir ve bu durum hatırlatıldığında mahkeme hakimlerinden birisi İçişleri Bakanlığına hesap verdikleri için bırakamayacaklarını söyler ve ekler:
“Bize bir şey anlatmadı, bırakamayız. Ek süre alsanız da tutuklu kalır. Boşa üzülmeyin, hamile olduğu için 6 aylık olunca istinaf bırakır.”
Hakimin dediği gibi olmaz, İstinaf mahkemesi Hatice Şahnaz’ın cezasını dört ay sonra onar ve dosyası şu anda Yargıtay aşamasında…
Tutuklandığında 3 haftalık hamile olan 28 yaşındaki Şahnaz, 8 aydır cezaevinde… Kısa bir süre sonra anne olacak olan Şahnaz, hamilelik gibi zor bir süreci cezaevinde geçirmek zorunda kalır ve eğer Yargıtay kararı bozmazsa bir bebek ve anne daha cezaevine geri dönecek.
Oysa 5275 nolu “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun”a göre (m.16/4), tutukluluğu ertelenmek zorunda. (Kanunda “terör suçları ve örgüt faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlar” durumunda tutukluluğun ertelenmeyeceği belirtilse de, bu yalnızca “cezası kesinleşmiş kadınlar” için uygulanmaktadır.)
Bu genç çiftin başına gelenler, şu son 3 yılın özeti olması açısından çok önemli! Mahkemelerin nasıl işlediğini göstermesi açısından bir ibret levhası!
KARAR VERMEKTEN KORKAN YARGI MENSUPLARI!
Mahkemelerin bağımsızlığının en önemli göstergelerinden biri de, hâkimlerin üyesi oldukları mahkemedeki görev süreleri dolmadan, bu mahkeme hâkimliğinden alınamamalarıdır. Bu ilke, yargı bağımsızlığının olmazsa olmazlarından biridir. (Bu konuda bakınız: Campbell and Fell v. The United Kingdom, § 80 – Lauko v. Slovakia, § 63.)
2014 yılının ilk aylarından bu yana binlerce hâkim, bir üst mahkemeye seçilmedikleri halde, talepleri olmadan ve görev süreleri dolmadan, üyesi oldukları mahkemeden alınarak başka mahkemelere atanmışlardır.
Onlarca hakim, verdikleri yargısal kararlar nedeniyle haklarında soruşturma açılarak meslekten ihraç edilmiş, gözaltına alınmış ve/veya tutuklanmıştır. Hâkimlik teminatına rağmen ve temel tasfiye edilemezlik ilkesine aykırı olarak verilen bu kararlar hâkim-savcıların yürütme erki ve HSK karşısında hiçbir güvencelerinin bulunmadığını göstermektedir.
Hatırlarsanız, Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi, 30.01.2017 tarihinde tutuklu yargılanan HDP milletvekili İdris Baluken’in tahliyesine karar vermişti. Bu kararın ardından mahkeme başkanı Cem Boztaş, Ankara’ya düz hakim olarak atanmış ve 21.02.2017 tarihinde de söz konusu milletvekili yeniden tutuklanmıştı.
YARGIYA AĞIR MESAJ!
Nitekim 31.03.2017 tarihinde 21 tutuklu gazetecinin tahliyesine karar veren İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesinin Başkanı İbrahim Lorasdağı ve üyeler Barış Cömert ve Necla Yeşilyurt Gülbiçim, sadece bu karar nedeniyle, 03.04.2017 tarihinde HS(Y)K tarafından haklarında soruşturma başlatılarak açığa alınmışlardı.
Ayrıca 8 sanığın tahliyesi yönünde görüş bildiren duruşma savcısı da aynı gün açığa alınarak diğer yargı mensuplarına son derece ağır bir mesaj verilmişti. Binaenaleyh, bu olaydan sonra İnsan Hakları Hukuku uzmanı Prof. Dr. Yaman Akdeniz 03.04.2017 tarihli tweet’i, son durumu özetliyordu: “Türkiye’de artık herhangi bir gazetecinin veya herhangi birisinin FETÖ davalarında adil yargılanması mümkün değil.”
İktidara yakın kimi gazeteci/yazarların tahliye kararına tepki içeren ve hakimlerin “FETÖ’den tutuklanması” talebine yönelik mesajlarının ardından Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve HS(Y)K üyesi Kenan İpek, twitter hesabından –talimat gibi- şu açıklamayı yapmıştı:
“FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne karşı TÜRK YARGISININ ve HSYK’nın yürüttüğü mücadele ilk günkü AZİM ve KARARLILIKLA sürdürülecektir.”
Bu mesajlardan sonra, tahliye edilen 21 gazeteci, cezaevi araçlarında bekletilerek haklarında tekrar gözaltı ve tutuklama kararları verilmiş ve fiilen serbest bırakılmadan yeniden cezaevine gönderilmişlerdi.
“HAKİMLİK TEMİNATI” HS(Y)K İLE İPTAL!
Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 17.03.2017 tarihinde tutuklu yargılanan 20 polisin, 30.03.2017 tarihinde de 8 tutuklu sanığın tahliyesine karar vermişti. Bu kararlardan sonra (05.04.2017 tarihinde) 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Yücel Dağdelen, HS(Y)K tarafından düz hakim olarak Manisa iline, üye hâkim Saim Karakaya ise Siirt iline sürülmüştü. Aynı mahkemenin diğer iki üyesi Ayşegül Yıldız Kaya ile Ali Emre Sula ise 06.04.2017 tarihinde, Antalya Adliyesi’nde başka mahkemelerde görevlendirilmişlerdi.
Böylece sadece verdikleri kararlar nedeniyle görev süreleri dolmadan ve talepleri olmadan hakimlerin görev yerleri ve yetkileri değiştirilmiş, bundan sonra tahliye kararı verecek hâkimlere son derece ağır bir mesaj verilmiş, yargı bağımsızlığı HS(Y)K eliyle bitirilmiştir.
– Malatya Ağır Ceza Mahkemesi 18.03.2017 tarihli duruşmada Albay Avni Angun’ün tahliyesine ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile bazı üst düzey generallerin dinlenmesine karar vermişti. Bu karardan sonra HS(Y)K, mahkeme başkanı Vedat Koç’u görevden alarak yerine başka atama yapmış, Yeni başkanın başkanlığında toplanan mahkeme heyeti de Albay Avni Angun’ün yeniden tutuklanmasına karar vermişti! Tahliye kararından sonra duruşma savcısı da değiştirilmişti.
Benzer kararlardan birkaçı da şu şekilde:
– Adil Öksüz’ü tahliye eden Ankara Sulh Ceza Hakimi Çetin Sönmez önce ihraç edilmiş, sonra da tutuklanmıştı.
– MİT TIRLARI soruşturmasının savcılarının tutukluluk incelemesinde tahliye yönünde oy kullanan Tarsus Hakimi Merve Adıgüzel ve hakim eşi, Sarıkamış’a sürgün edilmişti.
– Gazeteci Ayşenur Parıldak’ın tahliyesine karar veren Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı İsmail Ademoğlu, başkanlık görevinden alınarak Ankara Bölge Adliye Mahkemesi üyeliğine atanmıştı.
…
BAĞIMSIZ OLMAK ZOR AMA…
Yargı bağımsızlığının kalmadığı, AB İlerleme Raporlarına da yansımış vaziyette… Örnekler ise sayılamayacak kadar çok!
Evet, dünya alem biliyor ki;
– Yargı mensupları, yürütmenin ağır baskısı altında,
– Yürütmenin istek veya çıkarları hilafına karar veren yargıçlar sürgün ediliyor, ihraç ve tutuklanma gibi tehditlerle karşı karşıya!..
Ve evet, böyle bir ortamda;
Bütün bu hususlar yargılamayı yapan ilk derece mahkemeleri ve Yargıtay üzerinde bir baskı unsuru oluşturmakta ve yargı, yürütmeden tamamen bağımsız bir şekilde karar verememekte… Ve Hatice Şahnaz’ın davasındaki hakimin dediği gibi, yargılamanın her aşamasında mahkemeler ve hakimler yürütmenin bir katmanına hesap verir vaziyette…
Bu bölümü bitirirken sadece şunu soruyorum;
Hangi bir gerekçe, bir başkasına zulme alet olmanıza/ortak olmanıza, adaletsizliğe sebep olmanıza bahane olabilir?
[Ramazan Faruk Güzel] 22.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Yenilgi yenilgi büyüyen adam: Yıldırım Demirören [Bülent Korucu]
Erdoğan Türkiye’sinin sembol isimlerinden biri Yıldırım Demirören. Başarısız muhterislerin sadakat karşılığında ödüllendirildiği sistemin en göz alıcı örneği. Tayyip Erdoğan’ın ülkedeki bütün kurumları tek başına yönettiği ve seçimlerin formaliteye dönüştüğü gerçeğinin ete kemiğe bürünmüş hali.
Hikayeyi baştan anlatayım. Demirören Holdingin veliahtı ve Ulusoy Holdingin damadı olarak başladığı iş hayatında adından pek söz edilmedi. Kendisini anlatan bütün haberler futbol odaklı. 2004 ile 2012 arasında Beşiktaş Spor Kulübü başkanlığı hemen akabinde ise 2019’a kadar Türk Futbol Federasyonu Başkanlığı yaptı. Hakkındaki neredeyse tek ticari haber federasyon başkanı iken kazandığı bahis ihalesi ve aldığı eleştirilen üzerine istifa etmesi.
Rivayet o ki; kurt işadamı babası Erdoğan Bey, oğlu Yıldırım’ı şirketlerden uzak tutabilmek için cebine bir miktar para koyup Beşiktaş’a göndermiş. Şehir efsanesi olma ihtimali yüksek. Arkasından teneke çalarak ve ‘Yeter Demirören yeter’ diyerek sekiz yılda zorla gönderen Beşiktaş taraftarının yalancısıyım!
Kulüp tarihinin en başarısız başkanlarından biri olarak anılıyor. Yaptığı yüksek bedelli yanlış transferlerle hep gündem oldu. Verim alamadığı yüksek ücretli teknik adam ve futbolcuları gönderirken süreçleri kötü yönettiği için üstüne bir de tazminat ödemek zorunda kaldı. İspanyol teknik direktör Del Bosque ve İtalyan futbolcu Ferrari gibi dünyanın yakından tanıdığı isimleri bir de tazminatsız kovmaya kalkınca kötü şöhreti dünyaya yayıldı. Fakat en kötüsü Demirören Döneminde UEFA’ya verilen belgelerin sahte çıkması nedeniyle Beşiktaş’ın 1 yıl Avrupa’dan men cezası alması oldu.
Klübün mali kayıtlarında 107 milyon lira alacaklı olduğu görüldü. Borcu hibe edeceğini açıklayınca dönemi mali olarak ibra edilebildi. Ama Demirören daha sonra caydı ve aradan 7 yıl geçmiş olmasına rağmen bu hibe gerçekleşmedi.
Rodrigo Tabata’nın transferi, Demirören’in Beşiktaş’ı nasıl yönettiğinin en güzel örneği oldu. Gaziantepspor’da top koşturan oyuncu 8 milyon Avro bonservis bedeli ve kendisine yıllık 1 buçuk milyon avro garanti para karşılığında transfer edildi. Fakat istenilen fayda sağlanamayınca sözleşmesi askıya alındı. Önce bedelsiz biçimde Katar’ın Rayyan takımına kiraya verildi. Beşiktaş’ın bunda kârı sadece sezonun ikinci yarısında Tabata’ya ödemesi gereken garanti paradan kurtulmak oldu. Daha sonra da 1 milyon 150 bin avro bonservis bedeli mukabilinde aynı kulübe sattı. Özetle Tabata’yı aldığı fiyatın neredeyse sekizde bir fiyatına sattı.
Yönettiği kulübü mali açıdan iflasın eşiğine getirmiş ve evrakta sahtecilik yüzünden Avrupa Kupalarına katılmama cezası almasına yol açmış bir başkan olarak futbol federasyonu başkanlığına seçildi; daha doğrusu atandı. Normal bir seçimde aday olmasına bile izin verilmezdi. Aday olsa kimse Demirören’e oy vermezdi. (Sadece Beşiktaş delegeleri verirdi herhalde, o da başlarından atmak için…)
Demirören döneminin Beşiktaş adına tek artısı Şike sürecinden en az hasarla çıkması oldu. ‘Tamam o zaman Türkiye Kupasını iade ediyoruz’ denildi; hem kupa iade edilmedi hem de kulüp şikenin odağından uzaklaştı.
Bekri Mustafa fıkralarından biri tam buraya uyuyor. Bekri’yi mahalle camisine imam yapıyorlar. Vefat eden mahalle sakininin cenaze namazını kıldırdıktan sonra ölünün kulağına eğilip şunu söylüyor: Öbür tarafta buradan soracak olurlarsa, ‘Bekri imam oldu’ de onlar gerisini anlar…
Holdingin enerji yatırımlarından dolayı ‘tüpçü’ lakabı takılan Yıldırım Demirören, aynı zamanda bir medya patronu. Aile, 2011 yılında Aydın Doğan’dan Milliyet ve Vatan gazetelerini satın alarak sektöre girdi. 2018 yılında Doğan Grubu’nun diğer bütün yayınlarını alarak medyada en büyük pay sahibi haline geldiler. Ancak nedense 2011’deki kadar ses getirmedi. Oysa Hürriyet’i almak bile başlıbaşına gürültü koparacak bir olaydı eskiden. Vatan ve Milliyet’i alıp Başbakan Erdoğan’ın hizmetine sundular ve böylece büyüdüler. Şimdi Erdoğan devlet bankaları eliyle Hürriyet ve diğerlerini alıp emanetçi olarak Demirörenlere verdi. Demirören Ailesinin böylesine teslimiyetçi olmasında Arşimidis Dosyası’nın etkili olduğunu söyleyenler az değil. Yorgi Papadopulos isimli Rum asıllı vatandaşın ölümü ve mal varlığının şüpheli el değişimi hâlâ gizemini koruyor.
Artık diğer havuz medyası ile aynı konumdalar. İkide bir patronu değişen Star Gazetesinden bir farkları kalmadı. Adı geçen medyaya sahip olmak imtiyaz ve güç göstergesi olmaktan çıkıp bir yükümlülüğe dönüştü. Tadını çıkaramayışları o yüzden.
Daha iyi şartlarda aldıkları Milliyet bile başlarını epey ağrıtmıştı. Baba Erdoğan Demirören’in dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’dan yediği fırçayı hatırlayın. Milliyet’te yayınlanan ‘İmralı tutanakları’ haberinden sonra gazetenin patronu ile Başbakan arasındaki diyalog “üzdüm mü seni patron?” sorusuyla başlayıp “Nasıl girdim bu işe ya, kim için” şeklinde gözyaşlarıyla bitmişti. Sağladığı imkanlar tatlı gelmiş olmalı ki Baba Demirören medyadan çekilmeyi düşünmedi. Belki de onu zorlayan başka sebepler vardı, bilemiyoruz.
DÜĞÜN VE BEYAZ TÜRK-İSLAM SENTEZİ
Demirören ailesi geçtiğimiz hafta başka bir haberle gündeme geldi. Yıldırım ve Revna çiftinin kızları Yelda ile Kalyoncu Ailesinin oğlu Haluk evlendi. Kalyoncuların havuzun büyük filikası Sabah-Atv Grubu’nun sahibi olduğu düşünülünce bu birliktelik daha dikkat çekici hale geldi. Düğünün icra ediliş şekli, sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin ilgi alanında tez çalışmasını hak ediyor. Bana yeni bir sentezin uç vermesi gibi göründü.
Eskiden Türk-İslam sentezi vardı. Kafatasçı olmadığını savunan dindar milliyetçilerin teziydi ve siyasal İslamcıların küfre denk gördükleri bir şeydi. Bu düğün ‘Beyaz Türk-İslam’ sentezinin lansmanı gibi oldu. Önceki sentez ideolojik bir çerçeveye oturuyordu; bu ise bir kâr ortaklığı havasında. İdeolojik değil ‘birlikte kazanalım beraber yiyelim’ sentezi. ‘Bir sizden bir bizden’ formülasyonu var sanki; başı açık ama tam tesettürlü gelinliğe karşılık, papyonlu ama kirli sakallı damat! Kuran da okuruz disko da yaparız…
Mahalleler arasındaki duvarların incelmesi ve merkezin kalabalıklaşıp büyümesi gibi okuyup iyimser sonuçlar çıkaranlar da bulunabilir. Fakat doğal yollarla olmayıp, paranın katalizör olduğu bir laboratuvar ortamında üretildiği için bana sağlıklı gelmiyor. İki gencin tercihlerine sözüm yok kalplerini bilemem, gözlem ve değerlendirmelerim düğünle sınırlı. Zaten düğünler gelinle damatın inisiyatifine bırakılmayacak kadar önemli bir iştir! Aileler söyler ilk ve son sözü.
Yıldırım Demirören’in yenilgi yenilgi büyüyen kariyeri bundan sonra nasıl devam eder. Yükseliş sürer mi? Evet, buna yükselmek denirse…
[Bülent Korucu] 22.4.2019 [TR724]
Hikayeyi baştan anlatayım. Demirören Holdingin veliahtı ve Ulusoy Holdingin damadı olarak başladığı iş hayatında adından pek söz edilmedi. Kendisini anlatan bütün haberler futbol odaklı. 2004 ile 2012 arasında Beşiktaş Spor Kulübü başkanlığı hemen akabinde ise 2019’a kadar Türk Futbol Federasyonu Başkanlığı yaptı. Hakkındaki neredeyse tek ticari haber federasyon başkanı iken kazandığı bahis ihalesi ve aldığı eleştirilen üzerine istifa etmesi.
Rivayet o ki; kurt işadamı babası Erdoğan Bey, oğlu Yıldırım’ı şirketlerden uzak tutabilmek için cebine bir miktar para koyup Beşiktaş’a göndermiş. Şehir efsanesi olma ihtimali yüksek. Arkasından teneke çalarak ve ‘Yeter Demirören yeter’ diyerek sekiz yılda zorla gönderen Beşiktaş taraftarının yalancısıyım!
Kulüp tarihinin en başarısız başkanlarından biri olarak anılıyor. Yaptığı yüksek bedelli yanlış transferlerle hep gündem oldu. Verim alamadığı yüksek ücretli teknik adam ve futbolcuları gönderirken süreçleri kötü yönettiği için üstüne bir de tazminat ödemek zorunda kaldı. İspanyol teknik direktör Del Bosque ve İtalyan futbolcu Ferrari gibi dünyanın yakından tanıdığı isimleri bir de tazminatsız kovmaya kalkınca kötü şöhreti dünyaya yayıldı. Fakat en kötüsü Demirören Döneminde UEFA’ya verilen belgelerin sahte çıkması nedeniyle Beşiktaş’ın 1 yıl Avrupa’dan men cezası alması oldu.
Klübün mali kayıtlarında 107 milyon lira alacaklı olduğu görüldü. Borcu hibe edeceğini açıklayınca dönemi mali olarak ibra edilebildi. Ama Demirören daha sonra caydı ve aradan 7 yıl geçmiş olmasına rağmen bu hibe gerçekleşmedi.
Rodrigo Tabata’nın transferi, Demirören’in Beşiktaş’ı nasıl yönettiğinin en güzel örneği oldu. Gaziantepspor’da top koşturan oyuncu 8 milyon Avro bonservis bedeli ve kendisine yıllık 1 buçuk milyon avro garanti para karşılığında transfer edildi. Fakat istenilen fayda sağlanamayınca sözleşmesi askıya alındı. Önce bedelsiz biçimde Katar’ın Rayyan takımına kiraya verildi. Beşiktaş’ın bunda kârı sadece sezonun ikinci yarısında Tabata’ya ödemesi gereken garanti paradan kurtulmak oldu. Daha sonra da 1 milyon 150 bin avro bonservis bedeli mukabilinde aynı kulübe sattı. Özetle Tabata’yı aldığı fiyatın neredeyse sekizde bir fiyatına sattı.
Yönettiği kulübü mali açıdan iflasın eşiğine getirmiş ve evrakta sahtecilik yüzünden Avrupa Kupalarına katılmama cezası almasına yol açmış bir başkan olarak futbol federasyonu başkanlığına seçildi; daha doğrusu atandı. Normal bir seçimde aday olmasına bile izin verilmezdi. Aday olsa kimse Demirören’e oy vermezdi. (Sadece Beşiktaş delegeleri verirdi herhalde, o da başlarından atmak için…)
Demirören döneminin Beşiktaş adına tek artısı Şike sürecinden en az hasarla çıkması oldu. ‘Tamam o zaman Türkiye Kupasını iade ediyoruz’ denildi; hem kupa iade edilmedi hem de kulüp şikenin odağından uzaklaştı.
Bekri Mustafa fıkralarından biri tam buraya uyuyor. Bekri’yi mahalle camisine imam yapıyorlar. Vefat eden mahalle sakininin cenaze namazını kıldırdıktan sonra ölünün kulağına eğilip şunu söylüyor: Öbür tarafta buradan soracak olurlarsa, ‘Bekri imam oldu’ de onlar gerisini anlar…
Holdingin enerji yatırımlarından dolayı ‘tüpçü’ lakabı takılan Yıldırım Demirören, aynı zamanda bir medya patronu. Aile, 2011 yılında Aydın Doğan’dan Milliyet ve Vatan gazetelerini satın alarak sektöre girdi. 2018 yılında Doğan Grubu’nun diğer bütün yayınlarını alarak medyada en büyük pay sahibi haline geldiler. Ancak nedense 2011’deki kadar ses getirmedi. Oysa Hürriyet’i almak bile başlıbaşına gürültü koparacak bir olaydı eskiden. Vatan ve Milliyet’i alıp Başbakan Erdoğan’ın hizmetine sundular ve böylece büyüdüler. Şimdi Erdoğan devlet bankaları eliyle Hürriyet ve diğerlerini alıp emanetçi olarak Demirörenlere verdi. Demirören Ailesinin böylesine teslimiyetçi olmasında Arşimidis Dosyası’nın etkili olduğunu söyleyenler az değil. Yorgi Papadopulos isimli Rum asıllı vatandaşın ölümü ve mal varlığının şüpheli el değişimi hâlâ gizemini koruyor.
Artık diğer havuz medyası ile aynı konumdalar. İkide bir patronu değişen Star Gazetesinden bir farkları kalmadı. Adı geçen medyaya sahip olmak imtiyaz ve güç göstergesi olmaktan çıkıp bir yükümlülüğe dönüştü. Tadını çıkaramayışları o yüzden.
Daha iyi şartlarda aldıkları Milliyet bile başlarını epey ağrıtmıştı. Baba Erdoğan Demirören’in dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’dan yediği fırçayı hatırlayın. Milliyet’te yayınlanan ‘İmralı tutanakları’ haberinden sonra gazetenin patronu ile Başbakan arasındaki diyalog “üzdüm mü seni patron?” sorusuyla başlayıp “Nasıl girdim bu işe ya, kim için” şeklinde gözyaşlarıyla bitmişti. Sağladığı imkanlar tatlı gelmiş olmalı ki Baba Demirören medyadan çekilmeyi düşünmedi. Belki de onu zorlayan başka sebepler vardı, bilemiyoruz.
DÜĞÜN VE BEYAZ TÜRK-İSLAM SENTEZİ
Demirören ailesi geçtiğimiz hafta başka bir haberle gündeme geldi. Yıldırım ve Revna çiftinin kızları Yelda ile Kalyoncu Ailesinin oğlu Haluk evlendi. Kalyoncuların havuzun büyük filikası Sabah-Atv Grubu’nun sahibi olduğu düşünülünce bu birliktelik daha dikkat çekici hale geldi. Düğünün icra ediliş şekli, sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin ilgi alanında tez çalışmasını hak ediyor. Bana yeni bir sentezin uç vermesi gibi göründü.
Eskiden Türk-İslam sentezi vardı. Kafatasçı olmadığını savunan dindar milliyetçilerin teziydi ve siyasal İslamcıların küfre denk gördükleri bir şeydi. Bu düğün ‘Beyaz Türk-İslam’ sentezinin lansmanı gibi oldu. Önceki sentez ideolojik bir çerçeveye oturuyordu; bu ise bir kâr ortaklığı havasında. İdeolojik değil ‘birlikte kazanalım beraber yiyelim’ sentezi. ‘Bir sizden bir bizden’ formülasyonu var sanki; başı açık ama tam tesettürlü gelinliğe karşılık, papyonlu ama kirli sakallı damat! Kuran da okuruz disko da yaparız…
Mahalleler arasındaki duvarların incelmesi ve merkezin kalabalıklaşıp büyümesi gibi okuyup iyimser sonuçlar çıkaranlar da bulunabilir. Fakat doğal yollarla olmayıp, paranın katalizör olduğu bir laboratuvar ortamında üretildiği için bana sağlıklı gelmiyor. İki gencin tercihlerine sözüm yok kalplerini bilemem, gözlem ve değerlendirmelerim düğünle sınırlı. Zaten düğünler gelinle damatın inisiyatifine bırakılmayacak kadar önemli bir iştir! Aileler söyler ilk ve son sözü.
Yıldırım Demirören’in yenilgi yenilgi büyüyen kariyeri bundan sonra nasıl devam eder. Yükseliş sürer mi? Evet, buna yükselmek denirse…
[Bülent Korucu] 22.4.2019 [TR724]
Tevazu açlığı [Hakan Zafer]
Size de gına geldi mi?
Lider olmak, bir yerlere gelmek, seçilmek isteyen hemen tevazua sarılıyor. “Avutuyor kendini, zavallı kandırdım zannediyor” demek isterdim ama öyle olmuyor, maalesef hepimiz kanıyoruz.
Her durum tevazu’u, tevazu da ayarı, üstünde oynamayı kaldırmaz. Bazen gerek kalmaz. Gerekmediği yerde illa mütevazı davranacağım diye zorlamak da tevazu olmaz.
Yanında kameralarla dolaşıp tevazu sergilemek, bir PR olarak gariban sofrasına diz kırmak, madencilerle iftar açmak, kolu kıvrılmış beyaz gömlek giymek vs.,
Ağzında ıslık çalar gibi “est, est” sesleriyle ardından onun için kim oldukları pek de önemli olmayan el pençe divan durmuş kimseler sürüklemek,
İdam sehpasında tekme atarken lütfedip mahkûma ismiyle hitap eden celladın hali, tevazu değildir, başka şeydir.
Bu güne dek yapıp ettikleriyle, gördüğümüz en ufak samimiyet gösterişine “Özlemişiz be bu tabloları!” dedirtecek kadar kaba saba tavırlar sergilemişten hareketle, neyin gösteriş, neyin samimi olduğunu karıştırmaya salahiyeti varmış zannetmek tevazu açlığı değil midir?
“O mesleğin tabiatında var”, “Oranın gereği bu” diyebileceğiniz hangi türden hâl olursa olsun, insanın menfaat edinmek için fikirlerini, niyetini değiştirmesini; bu dünyanın işte tam da bu rengini, kanıp elindeki kumaşın tamamını aynı renge boyayan ahalisini sevemiyorsanız suç sizin değil.
*****
Eğer kişi tevazu arz etmek hastalığına yakalanmış ve kontrolü yitirmişse, tevazu açlığından bizar tarafın da saçtığı bir tehlike var; Yetinmemek.
Bu açlığın gurultuları, kendine ait hiç bir şeyi kalsın istenmeyen kahramanımızın feryatlarını bastırmaya yeter de artar bile. Böbreğini satsa, kimseyi samimiyetine inandıramaz artık. “Retinan duruyor ama!” diyen, yetinmeyip üstüne bir kallâvi şükür telkiniyle şap atan çıkarsa, şaşırmak beyhudedir.
*****
İçi dışı bütün kimselere imrenerek bakmak gibi bir borcumuz var. Durdukları yerde çıtayı üste atmakla diğerlerine verdikleri rahatsızlıktan ötürü de teşekkür.
Rahatsız etmek mi?
Bir laubaliyi vakar sahibinin, kaba saba birini bir medeninin, haksızı haklının ettiği kadar.
Etrafa verdikleri bu rahatsızlık, ne duruşlarını yanlışlar ne de rahatsız ettiklerinin hakkına girmiş olurlar.
Kimin sizden rahatsız olduğu, ipucu gibidir. Ölçünün daha esaslısı da, “Olduğumu, kim uğruna benliğime taşıtıyorum?” sorusunu kendine sormaktır.
Bu benliğe taşıttırdığımız kıymet, herkese mütevazı davranmakla yağma ettirilecek bir yük değildir.
Aslında tevazu, nereye kendini beğendireceğini bilmenin dışardan şahit olunmuş halidir. Kendini tamamlamış inançlı bireylerin, varsa kendini Allah’a beğendirmekten başka maksatları, o vakit bu, kıymetini yük bilip ucuza vermektir.
Neyse…
Kendini bilmek kadar büyük marifet, edinebileceği ne varsa bu irfana eriştiren bilginin eteğinin ucundan tutmak kadar da kutsal emek yokmuş meğer.
[Hakan Zafer] 22.4.2019 [TR724]
Lider olmak, bir yerlere gelmek, seçilmek isteyen hemen tevazua sarılıyor. “Avutuyor kendini, zavallı kandırdım zannediyor” demek isterdim ama öyle olmuyor, maalesef hepimiz kanıyoruz.
Her durum tevazu’u, tevazu da ayarı, üstünde oynamayı kaldırmaz. Bazen gerek kalmaz. Gerekmediği yerde illa mütevazı davranacağım diye zorlamak da tevazu olmaz.
Yanında kameralarla dolaşıp tevazu sergilemek, bir PR olarak gariban sofrasına diz kırmak, madencilerle iftar açmak, kolu kıvrılmış beyaz gömlek giymek vs.,
Ağzında ıslık çalar gibi “est, est” sesleriyle ardından onun için kim oldukları pek de önemli olmayan el pençe divan durmuş kimseler sürüklemek,
İdam sehpasında tekme atarken lütfedip mahkûma ismiyle hitap eden celladın hali, tevazu değildir, başka şeydir.
Bu güne dek yapıp ettikleriyle, gördüğümüz en ufak samimiyet gösterişine “Özlemişiz be bu tabloları!” dedirtecek kadar kaba saba tavırlar sergilemişten hareketle, neyin gösteriş, neyin samimi olduğunu karıştırmaya salahiyeti varmış zannetmek tevazu açlığı değil midir?
“O mesleğin tabiatında var”, “Oranın gereği bu” diyebileceğiniz hangi türden hâl olursa olsun, insanın menfaat edinmek için fikirlerini, niyetini değiştirmesini; bu dünyanın işte tam da bu rengini, kanıp elindeki kumaşın tamamını aynı renge boyayan ahalisini sevemiyorsanız suç sizin değil.
*****
Eğer kişi tevazu arz etmek hastalığına yakalanmış ve kontrolü yitirmişse, tevazu açlığından bizar tarafın da saçtığı bir tehlike var; Yetinmemek.
Bu açlığın gurultuları, kendine ait hiç bir şeyi kalsın istenmeyen kahramanımızın feryatlarını bastırmaya yeter de artar bile. Böbreğini satsa, kimseyi samimiyetine inandıramaz artık. “Retinan duruyor ama!” diyen, yetinmeyip üstüne bir kallâvi şükür telkiniyle şap atan çıkarsa, şaşırmak beyhudedir.
*****
İçi dışı bütün kimselere imrenerek bakmak gibi bir borcumuz var. Durdukları yerde çıtayı üste atmakla diğerlerine verdikleri rahatsızlıktan ötürü de teşekkür.
Rahatsız etmek mi?
Bir laubaliyi vakar sahibinin, kaba saba birini bir medeninin, haksızı haklının ettiği kadar.
Etrafa verdikleri bu rahatsızlık, ne duruşlarını yanlışlar ne de rahatsız ettiklerinin hakkına girmiş olurlar.
Kimin sizden rahatsız olduğu, ipucu gibidir. Ölçünün daha esaslısı da, “Olduğumu, kim uğruna benliğime taşıtıyorum?” sorusunu kendine sormaktır.
Bu benliğe taşıttırdığımız kıymet, herkese mütevazı davranmakla yağma ettirilecek bir yük değildir.
Aslında tevazu, nereye kendini beğendireceğini bilmenin dışardan şahit olunmuş halidir. Kendini tamamlamış inançlı bireylerin, varsa kendini Allah’a beğendirmekten başka maksatları, o vakit bu, kıymetini yük bilip ucuza vermektir.
Neyse…
Kendini bilmek kadar büyük marifet, edinebileceği ne varsa bu irfana eriştiren bilginin eteğinin ucundan tutmak kadar da kutsal emek yokmuş meğer.
[Hakan Zafer] 22.4.2019 [TR724]
Karanlık eller Ankara Çubuk’ta… Körüklediğiniz ateş evvela sizi yakacak [Semih Ardıç]
31 Mart 2019 Pazar günü yapılan Mahallî İdareler Genel Seçimi’nde İstanbul, Ankara, Antalya gibi büyükşehirleri kaybeden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın sandıktan çıkan mesajı anlamış gibi yapıp bildiğini okuması Türkiye için esas beka meselesidir.
Erdoğan’ın “yedek lastiği” Devlet Bahçeli’nin “Sandıktan çıktı diye kabul edecek değiliz.” hezeyanı da tesis ettikleri ittifakın sadece isminin cumhur olduğunu göstermiştir.
YENİ BİR TERTİP Mİ?
Halkın iradesinin tıpkı 7 Haziran 2015 tarihli Milletvekilliği Genel Seçimi’nin akabinde yapıldığı gibi suni bir şekilde tırmandırılan terör ve şiddet hâdiseleri üzerinden ters yüz edilmesi gibi bir teşebbüsün neticeleri bu defa çok ağır ve hazin olabilir.
21 Nisan 2019 Pazar günü Ankara Çubuk’ta Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef alan saldırı, mafya lideri Sedat Peker’in seçimden evvel yaptığı “göreve hazırız” mesajlarını hatırlattı.
Menfir hâdisenin teferruatına girmeden bir iki tespit ve hatırlatma:
Sokakta gerilimi tırmandırıp halkın iradesini “İktidara ver kurtul” diye baskı altına almak ateşle oynamaktır.
HALK NEFRET DİLİNDEN BIKTI USANDI
31 Mart’ta sandıktan çıkan mesaj “dışlayan değil kucaklayan bir siyaset” hasretinin mücessem haliydi.
Halkın mührü AKP’den alıp kendisine takdim ettiği muhalefete düşen vazife bu mesajın izini sürmek ve o iradeye sımsıkı sarılmaktır.
Mahallî idarelerde 25 sene, merkezi idarede 17 sene boyuncu inşâ ettikleri rüşvet havuzunu ve rant nizamını ayakta tutamayacağını anlayan AKP cenahı özel harp taktiklerine sarılacağını beyan ve fiilleri kendisi ortaya koydu.
Demokrasiyi bir sonraki durakta inilecek tramvay olarak görenlerin kaybettikleri seçimi hazmetmeleri kolay olmayacak.
AKP, İSTANBUL’DA ATEŞE ODUN TAŞIYOR
Üç haftadır İstanbul’da bahane üzerine bahane ile Ekrem İmamoğlu’nun demokratik bir mücadelede elde ettiği zafere şaibe düşürme gayretinin arka planında AKP tabanını CHP’ye karşı bileme gayretleri dikkatten kaçmıyor.
O bahanelerden nihai olanı AKP’nin demokrasiden ve seçme hakkından ne anladığını cümle âleme ispat etti.
AKP tarafından 20 Nisan’da Yüksek Seçim Kurulu’na verilen dilekçeye iliştirilen 13 bin civarında kişinin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile memuriyetten ihraç edildiği belirtildi.
KHK MAĞDURUNU GAZ ODASINA ATIN KURTULUN!
Neymiş efendim! KHK’lılar oy kullanamazmış! Seçim Kanunu’nda olmayan bir hükmü icat ederek mağdur ettikleri on binlerce insanı bu defa seçme hakkından mahrum bırakmak istiyorlar.
İdarî bir karar seçme hakkının önüne nasıl geçebilir? Müteakip adımda fiilen ölüme terk ettiğiniz KHK mağdurlarını 1939-1945 seneleri arasında Adolf Hitler’in yaptığı gibi gaz odalarına mı atacaksınız?
Zulmün menbaı zulümmüş. AKP’ye bakınca bunu anlıyoruz.
DEMİR NASIL SOĞUYACAK?
AKP lideri Erdoğan her ne kadar “Demiri soğutma vakti.” dese de demiri kızdıran ve nefret siyaseti üzerine taht kuran birinin bu sözleri yalancı çobanı hatırlatıyor.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu hedef gösteren beyanları “Devletemiz vazife verirse hazırız. Silahlanın.” diyen güruh tarafından emir telakki edildi.
Maalesef Türkiye, Ankara’nın Çubuk ilçesinde 2’nci 7 Haziran tertibi ile karşılaştı. Kılıçdaroğlu, Hakkari’de şehit düşen askerin cenaze namazı için geldiği mahallede linç edilmek istendi.
Tekme ve yumruklarla saldıran gruba polis ve jandarmanın müsamahakâr tavrı Sivas Madımak katliamını seyreden güvenlik güçlerini hatırlattı.
LİNÇ NE VAKİTTEN BERİ PROTESTO OLDU?
İnsanlıktan çıkmış güruha Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar elinde megafon, “Arkadaşlar mesajınızı verdiniz. Artık yeter!” diye seslendi. Linç ne zamandan beri mesaj vermek, tepki göstermek oldu?
Ankara Valiliği’nin saldırıya dair beyanatı Akar’ın hezeyanını mumla aratacak kadar vahim. Valilik, Kılıçdaroğlu’na saldıran azgın kalabalığı “protestocu grup” diye niteledi.
Saldırının fâillerinin kimliği henüz meçhul. Köylülerin “Bu köyden değiller.” sözleri ciddiyetle tahkik edilmeli.
YAKIN O EVİ YAKIN!
Polisin Kılıçdaroğlu’nu apar topar götüdüğü evin etrafını ablukaya alan saldırganların “Yakın o evi yakın!” sözlerini duydukça dehşete düşmemek mümkün mü? Neyse ki Kemal Bey o can pazarından sağ salim kurtuldu.
Kılıçdaroğlu’nun makam arabasını taşlayanlar AKP lideri Erdoğan’ın ve onun emrindeki gazete ve televizyonların “terörist, vatan haini” sloganlarını tekrarlıyordu.
Erdoğan’ın üç rey fazla almak için ektiği nefret tohumları ana muhalefet partisi liderinin canına mâl oluyordu.
BAŞTAN SONA ZAFİYET
Kılıçdaroğlu’nu zırhlı polis taşıtı ile o evden çıkaran Ankara Emniyet Müdürlüğü ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) organize saldırıya dair hiç mi istihbarat almadı? İstihbarî bilgi alındıysa niye böyle bir saldırıya mani olunmadı?
KHK mağdurlarının eylemine yüzlerce polis ve TOMA ordusu ile müdahale eden, anayasanın verdiği toplantı ve yürüyüş hakkını kullanmak isteyenlerin başına balyoz gibi inen Emniyet teşkilatı Kılıçdaroğlu’nun linç edilmesinden birinci derecede mesuldür.
En hafif tabiriyle zafiyet her safhada kendini ele vermiştir.
KADINLARI İTİP KAKAN POLİS ÇUBUK’TA NEZAKET ABİDESİ
Kocaeli Gebze’de çocukları açlık grevinde olan annelerin demokratik eylemine müdahale eden, kadınları itip kakan, tartaklayan polis Ankara Çubuk’ta gözü dönmüş bir güruha karşı nezaket abidesiydi.
Şehit yakınlarının acısını istismar edenlere gösterilen müsamaha Çubuk saldırısının yeni bir tertip olabileceğini akıllara getirdi.
Saldırının akabinde “hak, hukuk ve adalet” mücadelesinde kendisini yıldırmak isteyen iktidara boyun eğmeyeceğini tekrar eden Kılıçdaroğlu, “Ankara Büyükşehir’den bindirilmiş kıtaları Çubuk’a kimlerin götürdüğünü biliyorum. Hepsinin hesabını soracağım. O köylülerin kabahati yok.” sözleri ile köylülerin, “Dışarıdan geldiler.” beyanatı bildik karanlık ele işaret ediyor.
O KARANLIK EL HİÇ YABANCI DEĞİL!
O “karanlık el” Ankara’nın dehlizlerinde neşvü nema bulmuş özel harp zihniyetidir. O el, 6-7 Eylül 1955’te İstanbul Beyoğlu’nda, 1980’den evvel Çorum ve Kahramanmaraş katliamlarında, 1990’larda 33 insanın diri diri yakıldığı Sivas Madımak’ta ve İstanbul Gazi Mahallesi’nde ve daha nice karanlık hâdisede tetiği çeken, fitili ateşleyen eldi.
Erdoğan’ın gözünü kan bürümüş oportünist bir siyasetçi olduğu 7 Haziran 2015 hezimetinin akabinde Türkiye’nin içine düştüğü şiddet sarmalında esefle müşahede edilmişti.
15 TEMMUZ DA ARTIK PRİM YAPMIYOR
1 Kasım 2015’te o kirli taktiğin işe yaradığını gördüğünde 15 Temmuz 2016’nın vizesini de almış oldu. Ne vakit köşeye sıkışsa o karanlık eli tutuyor. O karanlık elden medet umuyor.
Üç senedir 15 Temmuz yalanları ile iktidarının bütün kir ve pasını halkın nazarından kaçırmaya muvaffak oldu.
31 Mart’ta o tiyatro çadırının başına yıkıldığını görünce tekrar o karanlık elle el sıkıştı. Muhalefeti marjinalleştirecek tertiplerin ilki Çubuk’ta icra olundu.
ÖMER EL BEŞİR’İN ZULASINDA ÇIKAN 140 MİLYON DOLAR
Bir parantez: Sudan’da devrik lider Ömer-el Beşir’in zulalarından 140 milyon dolar çıktı. Sudan’da Hizmet Hareketi okullarının kapatılması için Maarif Vakfı’nın dağıttığı rüşvetler bile olabilir çuval ve bavullardan çıkan dolarlar.
Daha bir ay evvel sağ tarafında darbenin 1 numarası general oturuyordu.
Ömer-el Beşir’in bileklerine kelepçeyi takmaya gelen askerlerin başında o general vardı. Şimdi Sudan’ın devrik liderinin bütün yolsuzlukları tek tek teşhir ediliyor.
BÖYLE BİR İKLİMDE KRİZDEN ÇIKMAK MÜMKÜN DEĞİL
Alçakça senaryolarda halihazırda Erdoğan’a destek veriyormuş gibi görünen o karanlık elin günün sonunda kimin elinden tutacağı tam bir muammadır.
Türkiye’nin mevcut krizinin üzerine böylesini ucuz ve kirli tertiplerle iç karışıklık da ilave edilirse krizden suhuletle çıkmak mümkün değildir.
Türkiye’nin risk primine yarından itibaren iç karışıklık riski de ilave edilecek maalesef.
Körükledikleri ateş evvela iktidarlarını yakıp kül edecek.
Siz de insaftan eser kalmadığını herkes biliyor.
Mamafih yine de tekrar ediyorum: Kıymayın Efendiler, bu memlekete kıymayın!
[Semih Ardıç] 22.4.2019 [TR724]
Erdoğan’ın “yedek lastiği” Devlet Bahçeli’nin “Sandıktan çıktı diye kabul edecek değiliz.” hezeyanı da tesis ettikleri ittifakın sadece isminin cumhur olduğunu göstermiştir.
YENİ BİR TERTİP Mİ?
Halkın iradesinin tıpkı 7 Haziran 2015 tarihli Milletvekilliği Genel Seçimi’nin akabinde yapıldığı gibi suni bir şekilde tırmandırılan terör ve şiddet hâdiseleri üzerinden ters yüz edilmesi gibi bir teşebbüsün neticeleri bu defa çok ağır ve hazin olabilir.
21 Nisan 2019 Pazar günü Ankara Çubuk’ta Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef alan saldırı, mafya lideri Sedat Peker’in seçimden evvel yaptığı “göreve hazırız” mesajlarını hatırlattı.
Menfir hâdisenin teferruatına girmeden bir iki tespit ve hatırlatma:
Sokakta gerilimi tırmandırıp halkın iradesini “İktidara ver kurtul” diye baskı altına almak ateşle oynamaktır.
HALK NEFRET DİLİNDEN BIKTI USANDI
31 Mart’ta sandıktan çıkan mesaj “dışlayan değil kucaklayan bir siyaset” hasretinin mücessem haliydi.
Halkın mührü AKP’den alıp kendisine takdim ettiği muhalefete düşen vazife bu mesajın izini sürmek ve o iradeye sımsıkı sarılmaktır.
Mahallî idarelerde 25 sene, merkezi idarede 17 sene boyuncu inşâ ettikleri rüşvet havuzunu ve rant nizamını ayakta tutamayacağını anlayan AKP cenahı özel harp taktiklerine sarılacağını beyan ve fiilleri kendisi ortaya koydu.
Demokrasiyi bir sonraki durakta inilecek tramvay olarak görenlerin kaybettikleri seçimi hazmetmeleri kolay olmayacak.
AKP, İSTANBUL’DA ATEŞE ODUN TAŞIYOR
Üç haftadır İstanbul’da bahane üzerine bahane ile Ekrem İmamoğlu’nun demokratik bir mücadelede elde ettiği zafere şaibe düşürme gayretinin arka planında AKP tabanını CHP’ye karşı bileme gayretleri dikkatten kaçmıyor.
O bahanelerden nihai olanı AKP’nin demokrasiden ve seçme hakkından ne anladığını cümle âleme ispat etti.
AKP tarafından 20 Nisan’da Yüksek Seçim Kurulu’na verilen dilekçeye iliştirilen 13 bin civarında kişinin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile memuriyetten ihraç edildiği belirtildi.
KHK MAĞDURUNU GAZ ODASINA ATIN KURTULUN!
Neymiş efendim! KHK’lılar oy kullanamazmış! Seçim Kanunu’nda olmayan bir hükmü icat ederek mağdur ettikleri on binlerce insanı bu defa seçme hakkından mahrum bırakmak istiyorlar.
İdarî bir karar seçme hakkının önüne nasıl geçebilir? Müteakip adımda fiilen ölüme terk ettiğiniz KHK mağdurlarını 1939-1945 seneleri arasında Adolf Hitler’in yaptığı gibi gaz odalarına mı atacaksınız?
Zulmün menbaı zulümmüş. AKP’ye bakınca bunu anlıyoruz.
DEMİR NASIL SOĞUYACAK?
AKP lideri Erdoğan her ne kadar “Demiri soğutma vakti.” dese de demiri kızdıran ve nefret siyaseti üzerine taht kuran birinin bu sözleri yalancı çobanı hatırlatıyor.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu hedef gösteren beyanları “Devletemiz vazife verirse hazırız. Silahlanın.” diyen güruh tarafından emir telakki edildi.
Maalesef Türkiye, Ankara’nın Çubuk ilçesinde 2’nci 7 Haziran tertibi ile karşılaştı. Kılıçdaroğlu, Hakkari’de şehit düşen askerin cenaze namazı için geldiği mahallede linç edilmek istendi.
Tekme ve yumruklarla saldıran gruba polis ve jandarmanın müsamahakâr tavrı Sivas Madımak katliamını seyreden güvenlik güçlerini hatırlattı.
LİNÇ NE VAKİTTEN BERİ PROTESTO OLDU?
İnsanlıktan çıkmış güruha Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar elinde megafon, “Arkadaşlar mesajınızı verdiniz. Artık yeter!” diye seslendi. Linç ne zamandan beri mesaj vermek, tepki göstermek oldu?
Ankara Valiliği’nin saldırıya dair beyanatı Akar’ın hezeyanını mumla aratacak kadar vahim. Valilik, Kılıçdaroğlu’na saldıran azgın kalabalığı “protestocu grup” diye niteledi.
Saldırının fâillerinin kimliği henüz meçhul. Köylülerin “Bu köyden değiller.” sözleri ciddiyetle tahkik edilmeli.
YAKIN O EVİ YAKIN!
Polisin Kılıçdaroğlu’nu apar topar götüdüğü evin etrafını ablukaya alan saldırganların “Yakın o evi yakın!” sözlerini duydukça dehşete düşmemek mümkün mü? Neyse ki Kemal Bey o can pazarından sağ salim kurtuldu.
Kılıçdaroğlu’nun makam arabasını taşlayanlar AKP lideri Erdoğan’ın ve onun emrindeki gazete ve televizyonların “terörist, vatan haini” sloganlarını tekrarlıyordu.
Erdoğan’ın üç rey fazla almak için ektiği nefret tohumları ana muhalefet partisi liderinin canına mâl oluyordu.
BAŞTAN SONA ZAFİYET
Kılıçdaroğlu’nu zırhlı polis taşıtı ile o evden çıkaran Ankara Emniyet Müdürlüğü ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) organize saldırıya dair hiç mi istihbarat almadı? İstihbarî bilgi alındıysa niye böyle bir saldırıya mani olunmadı?
KHK mağdurlarının eylemine yüzlerce polis ve TOMA ordusu ile müdahale eden, anayasanın verdiği toplantı ve yürüyüş hakkını kullanmak isteyenlerin başına balyoz gibi inen Emniyet teşkilatı Kılıçdaroğlu’nun linç edilmesinden birinci derecede mesuldür.
En hafif tabiriyle zafiyet her safhada kendini ele vermiştir.
KADINLARI İTİP KAKAN POLİS ÇUBUK’TA NEZAKET ABİDESİ
Kocaeli Gebze’de çocukları açlık grevinde olan annelerin demokratik eylemine müdahale eden, kadınları itip kakan, tartaklayan polis Ankara Çubuk’ta gözü dönmüş bir güruha karşı nezaket abidesiydi.
Şehit yakınlarının acısını istismar edenlere gösterilen müsamaha Çubuk saldırısının yeni bir tertip olabileceğini akıllara getirdi.
Saldırının akabinde “hak, hukuk ve adalet” mücadelesinde kendisini yıldırmak isteyen iktidara boyun eğmeyeceğini tekrar eden Kılıçdaroğlu, “Ankara Büyükşehir’den bindirilmiş kıtaları Çubuk’a kimlerin götürdüğünü biliyorum. Hepsinin hesabını soracağım. O köylülerin kabahati yok.” sözleri ile köylülerin, “Dışarıdan geldiler.” beyanatı bildik karanlık ele işaret ediyor.
O KARANLIK EL HİÇ YABANCI DEĞİL!
O “karanlık el” Ankara’nın dehlizlerinde neşvü nema bulmuş özel harp zihniyetidir. O el, 6-7 Eylül 1955’te İstanbul Beyoğlu’nda, 1980’den evvel Çorum ve Kahramanmaraş katliamlarında, 1990’larda 33 insanın diri diri yakıldığı Sivas Madımak’ta ve İstanbul Gazi Mahallesi’nde ve daha nice karanlık hâdisede tetiği çeken, fitili ateşleyen eldi.
Erdoğan’ın gözünü kan bürümüş oportünist bir siyasetçi olduğu 7 Haziran 2015 hezimetinin akabinde Türkiye’nin içine düştüğü şiddet sarmalında esefle müşahede edilmişti.
15 TEMMUZ DA ARTIK PRİM YAPMIYOR
1 Kasım 2015’te o kirli taktiğin işe yaradığını gördüğünde 15 Temmuz 2016’nın vizesini de almış oldu. Ne vakit köşeye sıkışsa o karanlık eli tutuyor. O karanlık elden medet umuyor.
Üç senedir 15 Temmuz yalanları ile iktidarının bütün kir ve pasını halkın nazarından kaçırmaya muvaffak oldu.
31 Mart’ta o tiyatro çadırının başına yıkıldığını görünce tekrar o karanlık elle el sıkıştı. Muhalefeti marjinalleştirecek tertiplerin ilki Çubuk’ta icra olundu.
ÖMER EL BEŞİR’İN ZULASINDA ÇIKAN 140 MİLYON DOLAR
Bir parantez: Sudan’da devrik lider Ömer-el Beşir’in zulalarından 140 milyon dolar çıktı. Sudan’da Hizmet Hareketi okullarının kapatılması için Maarif Vakfı’nın dağıttığı rüşvetler bile olabilir çuval ve bavullardan çıkan dolarlar.
Daha bir ay evvel sağ tarafında darbenin 1 numarası general oturuyordu.
Ömer-el Beşir’in bileklerine kelepçeyi takmaya gelen askerlerin başında o general vardı. Şimdi Sudan’ın devrik liderinin bütün yolsuzlukları tek tek teşhir ediliyor.
BÖYLE BİR İKLİMDE KRİZDEN ÇIKMAK MÜMKÜN DEĞİL
Alçakça senaryolarda halihazırda Erdoğan’a destek veriyormuş gibi görünen o karanlık elin günün sonunda kimin elinden tutacağı tam bir muammadır.
Türkiye’nin mevcut krizinin üzerine böylesini ucuz ve kirli tertiplerle iç karışıklık da ilave edilirse krizden suhuletle çıkmak mümkün değildir.
Türkiye’nin risk primine yarından itibaren iç karışıklık riski de ilave edilecek maalesef.
Körükledikleri ateş evvela iktidarlarını yakıp kül edecek.
Siz de insaftan eser kalmadığını herkes biliyor.
Mamafih yine de tekrar ediyorum: Kıymayın Efendiler, bu memlekete kıymayın!
[Semih Ardıç] 22.4.2019 [TR724]
Yeniden 7 Haziran Süreci [Alper Ender Fırat]
Önce Gebze cezaevi önünde mahkum annelerine yapılan insanlık dışı muamele, ardından Hakkari’de dört fidanın şehit edilmesi, daha sonra Kızıltepe’de annelere Gebze’de yapılan çirkin tavrın aynısı. Tetikçi medyada CHP’nin hedef gösterilmesi, Bahçeli’nin konuşmaları ve daha sonra da Kılıçdaroğlu’nun yumruklanması! Buyrun size yeni bir 7 Haziran süreci!
Yaşlı kadınları toplumda infial uyandıracak şekilde tartaklamak ve bu muameleyi farklı coğrafyalarda tekrar etmek kötü niyeti açığa vuruyor. Derin dehlizlerin çirkin ortağı PKK’nın yeniden sahneye sürülmesi, daha önce defalarca seyrettiğimiz oyunun tekrarından başka bir şey değil.
Bazı kesimler AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan’ın ’’Seçim tartışmalarını geride bırakarak ekonomi ve güvenlik başta olmak üzere asıl gündeme odaklanmamız şart, dönem kızgın demiri soğutma, musafahalaşma, kucaklaşma, birlik ve beraberliğimizi yeniden perçinleme dönemidir.’’ Sözünü fazla ciddiye aldı. Bence Erdoğan, kızgın demiri soğutma ve kucaklaşma sözlerini kendi partisi ve çevresi için söyledi. Orada ortaya çıkacak bir hesaplaşma girişimi Erdoğan’ın korkulu rüyası; zira bunu başlatmak kolay bitirmek imkansızdır.
AKP Genel Başkanı’nın ülkeyi normalleştirmesini beklemek kırmızı kar beklemekten kadar muhaldir. Son derece basit bir işlem olması gereken İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki bilgisayarın kopyalanması meselesinde bile nasıl dehşete düştüklerini gördünüz. Daha önce görevde oldukları her yerde o kadar çok kanunsuz ve hesap verilmez işler yapmışlar ki basit bir bilgisayar verisi bile onları dehşete düşürmeye yetiyor.
Bir cenaze namazında seçilmiş bir belediye başkanının elini sıkmayan AKP Genel Başkanı’nın ülkeyi normalleştirebileceğini ve kızgın demiri soğutabileceğini düşünebiliyor musunuz? Yapamazlar, isteseler de normalleşemezler. Bugüne kadar işledikleri on binlerce suç onların normalleşmesine müsaade etmez. Bir tarafta da MHP’nin omuz atmasına rağmen seçimlerde İstanbul, Ankara, Adana, Antalya gibi büyük kentleri kaybetmiş ve yenilme psikolojisine girmiş bir parti var. Üstelik MHP ile ne zaman köprülerin atılacağı belli değil, onun desteğinin de gitmesi halinde gücü dermanı kalmamış bir parti olacak. Yaslandıkları partinin sürekli kan kaybediyor olması, boğazlarına kadar suça batmış şebekede büyük bir tedirginliğe yol açıyor.
7 Haziran seçimleri sonrasından bile daha kötü bir psikoloji içindeler. O zaman şapkadan tavşan çıkartan ve derin dehlizlerin içine balıklamasına dalana Recep T. Erdoğan ve şürekasının yeni bir şapkaya ve tavşana ihtiyaçları var.
Tam da Erdoğan’ın bundan sonra ‘güvenliğe’ daha çok yoğunlaşacağını söylemesinin ardından Gebze’de analara insanlık dışı muamele ediliyor ve hemen sonrasında Hakkari’den alçak bir saldırı haberi geliyor.
Bildiğiniz gibi 7 Haziran sendromunu böyle atlatmışlardı…
Aslında 1 Kasım’a giden yolda, Türkiye’de yeni bir evreye girildiğinin işaret fişeği 25 Şubat 2015 tarihinde Ege Üniversitesi öğrencisi Fırat Çakıroğlu’nun öldürülmesiyle atılmıştı. Bu olaydan sonra 7 Haziran seçimlerine kadar HDP’nin Diyarbakır mitinginin bombalanması dahil gittikçe artan, seçimlerden sonra da zıvanadan çıkan bir süreç yaşamıştık. AKP Genel Başkanı 7 Haziran seçimleri öncesinde açık açık 400’ü verin bu iş suhuletle çözülsün demişti.
İlk önce Recep T. Erdoğan’ın istediğini vermeyen halk binlerce kişinin öldüğü kanlı bir süreçle ikna edildikten sonra 1 Kasım 2015’de yola gelmişti(!)
Şöyle bir düşünün, YSK İstanbul seçimlerini iptal etse, bu esnada PKK terörü şiddetini sürekli olarak arttırsa, Allah Korusun terör korkunç boyutlara ulaşsa, CHP bile HDP’den oy isteyemez hale gelse ne olur? Terörle birlikte toplumdaki milliyetçi duygular yükselse, CHP tabanı bile lanet olsun HDP’ye demek zorunda kalsa, Kürt seçmeni CHP’ye yeniden küsse ve araya aşılmaz duvarlar örülse…
Evet plan bence bu. Bu alçak plan işlemeye başladı. Güneş Gazetesinden tutun da Yeni Şafak’ın trol yayın yönetmeni İbrahim Karagül’e kadar şehitlerin üzerinden CHP ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hedef tahtası haline getirilmiş olması bu çirkin tezgahı deşifre ediyor. Dün de Kılıçdaroğlu’na yapılan fiili saldırı düğmeye basıldığını çok net ortaya koyuyor.
Devlet Bahçeli’nin YSK üyelerini 15 Temmuz imasıyla tehdit etmesi de gözleri kararttıklarını gösteriyor. İstismar ettikleri ‘beka’ meselesine halkı ikna etmek için harekete geçtiler. Hatırlayın Altay Tokat yıllar önce Aktüel Dergisine ne demişti. Bazı bürokratların olayın vehametini anlaması için evlerinin yakınlarında bombalar patlatmışlardı.
Yeni terör dalgasında hedef İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’ndan başkası olmayacak. YSK İstanbul seçimini iptal etmese bile 31 Mart’taki Kürt seçmenin desteği, bazı HDP yetkililerinin destek açıklamaları yüzünden CHP’yi ve İmamoğlu’nu köşeye sıkıştıracaklar. Burada gidişat kayyum atamaya kadar bile gidebilir.
[Alper Ender Fırat] 22.4.2019 [TR724]
Yaşlı kadınları toplumda infial uyandıracak şekilde tartaklamak ve bu muameleyi farklı coğrafyalarda tekrar etmek kötü niyeti açığa vuruyor. Derin dehlizlerin çirkin ortağı PKK’nın yeniden sahneye sürülmesi, daha önce defalarca seyrettiğimiz oyunun tekrarından başka bir şey değil.
Bazı kesimler AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan’ın ’’Seçim tartışmalarını geride bırakarak ekonomi ve güvenlik başta olmak üzere asıl gündeme odaklanmamız şart, dönem kızgın demiri soğutma, musafahalaşma, kucaklaşma, birlik ve beraberliğimizi yeniden perçinleme dönemidir.’’ Sözünü fazla ciddiye aldı. Bence Erdoğan, kızgın demiri soğutma ve kucaklaşma sözlerini kendi partisi ve çevresi için söyledi. Orada ortaya çıkacak bir hesaplaşma girişimi Erdoğan’ın korkulu rüyası; zira bunu başlatmak kolay bitirmek imkansızdır.
AKP Genel Başkanı’nın ülkeyi normalleştirmesini beklemek kırmızı kar beklemekten kadar muhaldir. Son derece basit bir işlem olması gereken İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki bilgisayarın kopyalanması meselesinde bile nasıl dehşete düştüklerini gördünüz. Daha önce görevde oldukları her yerde o kadar çok kanunsuz ve hesap verilmez işler yapmışlar ki basit bir bilgisayar verisi bile onları dehşete düşürmeye yetiyor.
Bir cenaze namazında seçilmiş bir belediye başkanının elini sıkmayan AKP Genel Başkanı’nın ülkeyi normalleştirebileceğini ve kızgın demiri soğutabileceğini düşünebiliyor musunuz? Yapamazlar, isteseler de normalleşemezler. Bugüne kadar işledikleri on binlerce suç onların normalleşmesine müsaade etmez. Bir tarafta da MHP’nin omuz atmasına rağmen seçimlerde İstanbul, Ankara, Adana, Antalya gibi büyük kentleri kaybetmiş ve yenilme psikolojisine girmiş bir parti var. Üstelik MHP ile ne zaman köprülerin atılacağı belli değil, onun desteğinin de gitmesi halinde gücü dermanı kalmamış bir parti olacak. Yaslandıkları partinin sürekli kan kaybediyor olması, boğazlarına kadar suça batmış şebekede büyük bir tedirginliğe yol açıyor.
7 Haziran seçimleri sonrasından bile daha kötü bir psikoloji içindeler. O zaman şapkadan tavşan çıkartan ve derin dehlizlerin içine balıklamasına dalana Recep T. Erdoğan ve şürekasının yeni bir şapkaya ve tavşana ihtiyaçları var.
Tam da Erdoğan’ın bundan sonra ‘güvenliğe’ daha çok yoğunlaşacağını söylemesinin ardından Gebze’de analara insanlık dışı muamele ediliyor ve hemen sonrasında Hakkari’den alçak bir saldırı haberi geliyor.
Bildiğiniz gibi 7 Haziran sendromunu böyle atlatmışlardı…
Aslında 1 Kasım’a giden yolda, Türkiye’de yeni bir evreye girildiğinin işaret fişeği 25 Şubat 2015 tarihinde Ege Üniversitesi öğrencisi Fırat Çakıroğlu’nun öldürülmesiyle atılmıştı. Bu olaydan sonra 7 Haziran seçimlerine kadar HDP’nin Diyarbakır mitinginin bombalanması dahil gittikçe artan, seçimlerden sonra da zıvanadan çıkan bir süreç yaşamıştık. AKP Genel Başkanı 7 Haziran seçimleri öncesinde açık açık 400’ü verin bu iş suhuletle çözülsün demişti.
İlk önce Recep T. Erdoğan’ın istediğini vermeyen halk binlerce kişinin öldüğü kanlı bir süreçle ikna edildikten sonra 1 Kasım 2015’de yola gelmişti(!)
Şöyle bir düşünün, YSK İstanbul seçimlerini iptal etse, bu esnada PKK terörü şiddetini sürekli olarak arttırsa, Allah Korusun terör korkunç boyutlara ulaşsa, CHP bile HDP’den oy isteyemez hale gelse ne olur? Terörle birlikte toplumdaki milliyetçi duygular yükselse, CHP tabanı bile lanet olsun HDP’ye demek zorunda kalsa, Kürt seçmeni CHP’ye yeniden küsse ve araya aşılmaz duvarlar örülse…
Evet plan bence bu. Bu alçak plan işlemeye başladı. Güneş Gazetesinden tutun da Yeni Şafak’ın trol yayın yönetmeni İbrahim Karagül’e kadar şehitlerin üzerinden CHP ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hedef tahtası haline getirilmiş olması bu çirkin tezgahı deşifre ediyor. Dün de Kılıçdaroğlu’na yapılan fiili saldırı düğmeye basıldığını çok net ortaya koyuyor.
Devlet Bahçeli’nin YSK üyelerini 15 Temmuz imasıyla tehdit etmesi de gözleri kararttıklarını gösteriyor. İstismar ettikleri ‘beka’ meselesine halkı ikna etmek için harekete geçtiler. Hatırlayın Altay Tokat yıllar önce Aktüel Dergisine ne demişti. Bazı bürokratların olayın vehametini anlaması için evlerinin yakınlarında bombalar patlatmışlardı.
Yeni terör dalgasında hedef İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’ndan başkası olmayacak. YSK İstanbul seçimini iptal etmese bile 31 Mart’taki Kürt seçmenin desteği, bazı HDP yetkililerinin destek açıklamaları yüzünden CHP’yi ve İmamoğlu’nu köşeye sıkıştıracaklar. Burada gidişat kayyum atamaya kadar bile gidebilir.
[Alper Ender Fırat] 22.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Kaydol:
Yorumlar (Atom)