Nikah için abdestli olmak gerekiyor mu? [Kadir Gürcan]

Ya gerçekten göründükleri gibi vasat ve sığlar ya da muhataplarını da kendileri gibi zannettikleri için öyle görünüyorlar. Her gün kendilerini tekrar ettikleri malum da şimdi de birbirlerinin sırtını tapışlayıp ne kadar önemli işler yaptıklarına seviniyorlar.

Saray Meddahı artık zafer yazıları yazmaya başladı. Avrupa’nın bitişi ve yeni bir ‘Doğu’nun ufukta tüllendiğinden falan dem vuruyor. Olur da ileride ütopyalarının suyunun suyu bile gerçekleşirse “Ben bunu yirmi yıl once söylemiştim!” deyip kendisi gibi yaşlı meddahlara caka satacak. AB’den beklenen yardım gelmezse bakalım, Veliyyü nimeti’nin ezberlettiği hangi dörtlüğe sarılacak? 

Güya, suni gündemlerle Türkiye’nin her gün yuvarlandığı derin uçurumu unutturacaklarını zannediyorlar. Maişet ve ikballeri şimdilik garanti altında olduğu için, her yeni güne hiçbir şey olmamış gibi başlayıp, balık hafızası birikimleriyle mesailerini doldurabilirler. Nikah kıyma yetkisinin kimlere verileceğini, bundan böyle nikah merasimlerinin cami ve mescid ve ibadethane hükmündeki mekanlarda icra edileceğini mi yersiniz yoksa, yeni bir devlet kurulacağı hezayanını mı? Seçimi siz yapın. 

Nikah, eski hukukta da yeni hukukta da şartları belli hukuki bir muameledir. Yani insanların toplumsal ihtiyaçlarının giderilmesi konusundaki medeni hukuk ana başlığı altında incelenir. İslam Fıkhı için de öyle. Din, mümin hayatının her köşesini kuşattığı için, fıkıh kitaplarının ibadat bölümlerine girmeyen içtimai muamelelerde de işin dini hassasiyetlerine ehemmiyet verilir ama bu onu bulunduğu konu ve konumdan farklı bir yere taşımaz. 

İslam Hukuku kitapları içerisinde de yeri bellidir; Nikah’ı ibadat bölümünde değil, muamelat bölümünde aramanız gerekiyor. Sakın elinizdeki İlmihal kitaplarında kitabu’n-nikah’ı bulamadığınızı kimseye söylemeyin! Nikah yetkisinin gündem olduğu ve bilgifuruşluk yarışının tavan yaptığı ortamda gülünç duruma düşersiniz. Neyin ne olduğunu anlamadan, dinlemeden nikah kıyma işinin müftülere verilmesini dil ucuyla tenkid ettiği için işinden olan maydanoz tiplere acısak mı kızsak mı, kararsısız.

Başlıktaki hakikatin bir tarafını işaret eden ironik soruyu es geçmeyelim. Nikahta taraflardan hiçbirinin abdestli olması gerekmediği gibi, nikahı kıyan kişinin, misafirlerin, nikah şahitlerinin, damat sadıçlarının, şerbet dağıtanların, merasime davetsiz katılan çekirdek satıcılarının…abdestli olmaları gerekmiyor. İşin bereketi, daha uzun bir evlilik hayatı için velev ibadet olmasa da nikaha abdestli gitme gibi iyi niyetlere kimsenin bir şey diyeceği olmaz. Ancak, “Abdestsiz hiç yere basmam!” deyip, ev, araba, yazlık, devre-mülk, oğlana, kıza düğün masrafı için bankalar önünde kredi sırası bekleyen Hacı Abiler’in ticari muamelelerine abdestin tesiri ne ise nikaha da o kadardır.  Neyse daha fazla ileri gidip Hacı Abiler’in neşesini kaçırmayalım. 

Nikahın nerede kıyılması gerektiği konusunu konuşmaya hiç gerek yok. Farz muhal Kanuni Dönemi’nin Allamesi Ebussuud Efendi bile gelse, bugün nikahı mescidde değil, ala mer’e ve mesmeu’n-nas yani, daha çok insanın şahitliğine müsait olacak bir mekan da kıymayı tercih ederdi. Peki bunları Saray’ın fetva emini veya hükümetin icraatlarını meşrulaştırmayı dinin önüne almış, birtakım akademisyenler bilmiyor mu? Biliyorlar da, Saray’ın penceresinden meydana atılıverilen medya beslemelerinin boş kutuları onları da korkutuyor. Peki ‘Din-i İslam’ ne olacak? Şu günlerde İslam’a, müslümanlara, mazlum ve ezilenlere sahip çıkmanın maaş bordrolarına tesiri yok. 

Aslında, nikah yetkisinin kime verileceğini, nikahın nerede kıyılması gerektiğini ya da yeni kurulacak devlette yetkilerin paylaşımına falan gerek yok. Nasıl olsa Sayın Cumhurbaşkanı, devlet işlerinden daha çok, ailelerin kaç çocuk yapmaları gerektiğinden tutun da bekar sanatçılardan altı ay içinde evlenme sözü alma gibi medeni hallerle uğraşmayı daha çok seviyor. Türkiye’de bundan sonra kıyılacak nikahları o kıysın ve büyük masraflarla inşa edilen Saray da herkese açık düğün ve nikah merasimlerinin icra edildiği bir mekan haline gerilsin ve son onbeş gündür hop oturup hop kalkan Türkiye gündemi de biraz durulsun. Nasıl olur?

Saray Meddahı da her gün saçlarını jöleler ve ayna karşısında, ezberlediği  Ramazan Manileri kalitesindeki dörtlükleri her nikahtan sonra davetliler önünde okuma şansı yakalayıp, ikbalini kurtarmış ve maişetini garanti altına almış olur. 

Nikah kıyma yetkisini birinden alıp öbürüne verme, düğün-dernek işlerini cami-mescid çatısı altına alma gibi dindarlık gösterileri hiç kimseyi daha dindar ve muhafazakar yapmaz. Orası öyle de, yine seçim söylentileri yayılmaya başladı seçmenin bamteline dokunmak için erken davranmak lazım. Öyle değil mi?

[Kadir Gürcan] 13.8.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Ey zalim sonun yakındır! [Seyfi Mert]

“Benim ümmetimi zalimden korkar gördüğün zaman, ona “sen de zalimsin” demelisin. 
Onlar artık dirileri yanından ayrılmış, çöllerin ortasında kalmış manevi olan bir ölü gibidirler.”
Hz. Muhammed (ASM)

Biliyorum bu konuda söylenebilecek neredeyse her şey söylendi. Üstelik kelam erbapları tarafından. Sadece bugün için de değil...Günümüz çağdaş mütefekkirleri ve basireti açık olanlar süreci iyi okuyup söylenmesi gerekenleri söyleyerek vazifelerini çoktan yaptılar. Bundan sonra hükmü kader verecek, Murad-ı İlahi ne ise, o gerçekleşecek. 

Sadece bugünün âlimleri değil, geçmişin uluları da sanki bugünü görmüşçesine yazıp söylemişler. Ne ki, dinleyen, ders ve ibret alanlarla ilgilidir tarihin hükmü. Bize düşen söylenenleri bir nevi tekrarlamak ve tekrar tekrar hatırlatmaktan başka bir şey değil. 

Bugün de öyle yapacağız. 

Önce iyi olan haberi vereyim. Zulmün sonu hakikaten yakın. Zulmün ömrünün boyu epeyce kısaldı. Nereden mi biliyorum? Elbette tarihi tekrariyetten ve geçmişte yaşanan benzer hadiselerden. Adetullah’tandır; zalimin zulmü zirve yaptığı andan itibaren inişe geçer ve sonu yaklaşır. 

Ancak zalimin sonunu getirecek diye zulmün dozunun artmasını talep etmekten de sakınmak lazım. 

Şöyle dua buyuruyor Âlemlerin Efendisi; “Allah’ım, merhametsizleri bize musallat etme.” (Tirmizi, Daâvât, 79)

Hazırlıklı olmak da gerekiyor. 

Zira son 4 senedir, her sabah uyandığımızda “Artık bu kadarını da yapamazlar” dediğimiz ne varsa yaptıklarına şahit olduk. Zulüm iktidarlarını devam ettirmek için ne ahlaki değerler kaldı çiğnenmedik, ne erdemli bir şey. Vicdan merhamet filan, hepsini unuttular, bırakınız Allah korkusu olan bir mümini, sıradan bir dünyevi insanın bile yapmayacağı her türlü mel’aneti yaptılar, yapıyorlar, yapacaklar belki de… 

İflah olmaz cemaat düşmanı insanlar bile, “yok artık” demeye başladı. 

Emin Çölaşan’ından Hanefi Avcı’sına kadar pek çok isim yapılanın artık insanlık dışı olduğunu ve soykırım sınırlarına dayandığını ifade ediyor. 

Esas ibretlik olan ise, hiçbir İslamcının bundan rahatsız olmaması… Tek cümle edebilen bir dindar entelektüel yok nedense…

Ya korku ya da zulme bizzat ortak olma…

İkisi de aynı kapıya çıkıyor gerçi. 

Ha zulmü yapmışsınız, ha susarak destek olmuşsunuz, fark etmiyor; vebal aynı çünkü…

Şimdi size yayınlanmış bir kitaptan bazı satırlar aktaracağım. Bakın günümüze nasıl “cuk” oturuyor: 
“Peygamber (sav) buyuruyor ki; “idarecilerin en şerlisi, idaresi altında ki insanlara karşı katı kalpli ve kaba davranandır.” Allah bizi böyle idarecilerden muhafaza eylesin. Âmin…

Peygamber (sav) buyuruyor ki; “insanların Cenab-ı Hakk’a en sevimlisi ve kıyamet günü en yakın olanı adil idarecidir. İnsanların içinde Cenab-ı hakkın en fazla buğzettiği ve en şiddetli azaba duçar olacak (uğrayacak) ise, zalim idarecidir” buyurdu.

Allah resulü (sav) devleti yönetecekler için kalıpları belirlemişti. Bizler ve bizden evvel ki zalim liderler o kalıpları yıktı. Bu konuda peygamber (sav) buyuruyor ki; “Bir iş ehlinden gayrısına bırakıldığı zaman kıyameti bekleyiniz” bu alametler zaten yaklaştığının habercisi değil mi?

Diyelim ki, işi ehli olmayana verdik ve adaleti çiğnedi. Halk ne yapmalı? O adamı cezalandırmalıdır. Halk cezalandırmaz ve o makamda tutarsa peygamber (sav) ne buyurur: “Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır”

Hep yanlışlar yapan zalim idareciye doğru sözü söylemeliyiz, biliniz ki bu cihaddır. Peygamber (sav) buyurdu ki;” cihadın en üstünü zalim sultana karşı doğru sözü söylemektir”

Zalimlere karşı ses çıkarmayanlara yazıklar olsun.

İçinden, yüreğinin bir köşesinden bile zalimlere itiraz etmeyenlere yazıklar olsun.

Habil ile Kabil’in, zalim kavimleriyle Nuh, Salih, Lut ve diğer Peygamberlerin; Nemrud ile İbrahim’in, Firavun ile Musa’nın, Calut ile Davud’un, Romalılar ile Hz. İsa’nın, Ebu Cehil ile Muhammed Mustafa aleyhisselamın, Yezid ve Haccac ile Seyyid Hüseyin’in; Romalılar (Bizans), Haçlılar, Moğollar ve Batılılar ile müslümanların; zalim hükümdarlar ile mazlumların mücadelesinden ibarettir. (Bizce zalim, aynı zamanda kâfirdir veya münafıktır (münafık da kâfirden daha kötüdür)

İran’da hüküm süren Nuşirevan; "Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur (Zulüm ile kalkınan ve idare edenin, sonu berbat olur)” demiştir ecdadımız.

Evet, hiçbir zalim yoktur ki sonu perişan olmasın. Fakat zalimlerin devri bazen o kadar uzun olur ki mazlumların gönlü kahrolur ve karşı duracak mecalleri olmaz.

Tıpkı bugün olduğu gibi…

Ama inanıyorum ki kendilerini toparlayan mazlumlar ve onlarla beraber nesillerinden gelen gençler, zalimleri mutlaka devireceklerdir.

Yıkılıp gitmeyen hiçbir zalim ve zulüm rejimi yoktur. Ve bu, bütün dünya tarihinde böyle olagelmiştir.

Zalimler gücü ellerinde tutabilmek için millete ait mal ve mülke de el koyarlar ve kendilerine yardakçı olan küçük bir zümre hariç bunları halklarına adil dağıtmamak için her türlü tedbiri alırlar. Bu da onların sonunu hazırlar.

Aç kalan, işsiz kalan, hor ve hakarette kalan halk, bir kıvılcım bekler; bir küçücük kıvılcım ise zalimin sonunu getirmeye yeter. Ve bu, bütün dünya tarihinde böyle olagelmiştir.

Zulüm düzenlerini koruyabilmek ve sürdürebilmek için bütün zalimler, herkesle ittifak ve birlik kurabilir, düşman devletlerden bile yardım ve hatta emir alabilir, her türlü alçaklığı yapabilirler.

Kendi kavim ve dinlerinden olmayanlarla işbirliği yapıp onlarla her türlü kirli pazarlıklar ve oyunlara girmekten çekinmezler; çünkü onlarca asıl olan, kendi zulümlerinin ve zulüm sistemlerinin devamıdır.

Millete ait olan kaynak, mal, para ve servetleri peşkeş çekmekten asla kaçınmazlar. Lakin halk bunu bir şekilde öğrenir ve bir gün buna dur der. Ve bu, bütün dünya tarihinde böyle olagelmiştir.

Zalimler, kendi kavim ve halklarına akla gelmedik işkencelere başvurmaktan çekinmezler; çünkü onlar, kendileri gibi zalim olmayan herkesi düşman olarak görürler. Bu kadar çok düşmanı olan kişi veya grupların, ellerinde ne kadar güçlü silahlar bulunursa bulunsun, büyük halk kitlelerine karşı durmaları mümkün müdür?

Mümkün değildir; duramazlar, duramamışlardır. Ve bu, bütün dünya tarihinde böyle olagelmiştir.

Zalim idareciler “Yönetenleri yöneterek” kendi menfaatlerini ilelebet koruyacaklarını, sömürge düzenlerini devam ettireceklerini, dünyanın artı değerini kendi ülkelerine sonsuza kadar taşıyacaklarını zannederler.

Bu “kıyak” düzenin yıkılmasını hiç isterler mi?

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

İnanıyorum ki; birçok zalimi deviren millet, bu zulüm sisteminin tuğlalarını da koparmaya başlayacaktır.

Bu katmerli zulüm sisteminden, bütün Müslümanlar büyük zarar görmektedir; üstüne üstlük horlanmaktadırlar; dinleri ve kutsal değerleri bile en kötü muamelelere tabi tutulmaktadır.”

İşte böyle diyor “Zalim Hükümdar” isimli kitabında İbrahim Sarı. 

[Seyfi Mert] 13.8.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Ya Furkan’ın hayatı? [Meral Aslan]

Mevsimler enteresandır; vermek ile almak arasında salınır durur. Isı verir, ışık verir… Hayata neşe verir, kimi zaman hüzün. Aynı zaman da alır da…

Vermek, almanın simetrisi…

Bileşik kap yani…

Karanlık, aynı zamanda ışık eksikliği…

Varlık, yokluğun yok oluşu. 

Kötülük diye bir şey yok belki de… İyiliğin eksikliği hatta yokluğundan bahsetsek yanılmış olmayız…

Kış, bahar ve yazsızlık demektir bu sebeple… 

Baharda ve yazın verdiğini geri alır mevsimler… 

Bir tür alış veriş balansı anlayacağınız. 

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kahramanı Muvakkit Nuri Efendi’nin veciz şekilde ifade ettiği gibi; “her şey zıddıyla mümkün ve maruftur.”

Bahar ve yaz için kışa, gündüz için geceye, sıcak için soğuğa, iyilik için kötülüğe ihtiyacımız var. 

Şair; 
“Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın” derken olukların çift oluşundaki hikmeti anlatır şair. 

Sözü çok uzatmanın anlamsızlığının siz de farkındasınızdır sevgili okuyucularım. 

Çetin sınavlar, fırtınalar hayatlarımızda bir tür ayrıştırma sürecini de başlatır. Bizim başka türlü olduğunu düşündüğümüz kişi ve ‘şey’lerin bir anda aslında öyle olmadıklarını bazen canımız yanarak öğreniriz. 

Furkan’ın ailesi için de her şey öyle oldu maalesef. 

Maalesef, diyorum çünkü okuyacağınız öykü hem gerçek, hem de iç yakıcı bir olay…

Toplum olarak dehşet verici bir korku tünelinden geçiyormuş gibi yaşadığımız son birkaç yıl. Özellikle de son bir sene…

Öylesi tuhaf bir hayata dönüştü ki yaşamlarımız, artık anne-baba çocuklarına işlerinden atıldığını bile söyleyemiyorlar. 

Babasının işe gitmemeye başladığını fark eden çocuklar, ailesinin teröristlikle suçlandığından habersiz çoğu kez. 

Anne ya da babasından en az birinin hapishanede olduğu çocuklar içinse durum çok daha trajik aslında. 

Hele bazı örnekler var ki, hem anne, hem baba hapishanede. 

Hem de bir banka hesabı ya da bir telefon uygulamasından dolayı. 

Çocuk zihnine bunu izah edemezsiniz. Asla edemezsiniz…

Büyüklerin yaşadığı olaylar sonrasında bir anda ailesi darmadağın olan ve kendisini sokakta bulan çocuğun psikolojisini tahmin edin isterseniz. 

Furkan’ın anne babası da böylesi bir ihbarın kurbanı olmuştu. 

Fakat her şeye rağmen hayata tutunmaya çabalıyordu Furkan’ın babası. İşinden edilmişti ama onun için çok daha önemli bir sıkıntı vardı, o da biricik oğlu Furkan…

Çünkü Furkan hastaydı, hem de çok ciddi bir hastalıkla mücadele ediyordu gencecik yavru. 

Bir dizi kötülük peşine bırakmadı Furkan ve ailesinin. 

Düne kadar iyi gibi görünen pek çok akrabaları, çevreleri bir anda onlara sırtlarını dönmüştü. 

Bunu niye yaptıklarını bir türlü anlayamıyordu 12 yaşındaki Furkan. 

En çok doktorunun ona yapacağı kötülükten habersiz gitti son kontrollere. 

Doktor oldukça umutsuz konuştu, beyninde tümör vardı minik çocuğun ve çok fazla zamanı yoktu. Açıkçası yapacak çok fazla alternatifi de yoktu Furkan’ın ailesinin. 

Yine de tüm imkanlarını seferber etti ailesi. Kendi yaşadıkları sıkıntıyı önemsemiyorlardı bile, belki Furkan için bir umut olabilir düşüncesiyle sürekli araştırıyorlardı. 

Sonunda toplu iğne ucu kadar bir umut ışığı bulabilmişti babası. 

Uzakta, epey uzakta, Furkan’ın o güne kadar ismini dahi duymadığı bir ülkede; Küba’da uygulanan bir yöntemden bahsetmişlerdi. Bir ihtimal Kübalı doktorlar çare olabilirdi minik Furkan’a…

Ailesi bir an bile tereddüt etmedi, buldu buluşturdu, denkleştirdiler maddi imkânlarını ve Küba’ya gitmek üzere harekete geçtiler. 

Ancak önce sistem tüm kötücüllüğünü gösterdi. Babasının durumunu sebep olarak beyan ettiler ve yurt dışına çıkamayacağını söylediler. Pasaportunu iptal etmişlerdi hem de habersizce. 

Yalvardı Furkan’ın babası, ağladı annesi. Hiç mi merhameti yoktu bu ilgililerin?

Sonunda birileri yarım vicdan da olsa, merhamet gösterir gibi oldu ve “doktorundan, Türkiye’de tedavi edilemez, mutlaka yurt dışında tedavi lazım” diye belge getirirse yurt dışına çıkmalarına izin verebileceklerini söyledi birileri. 

Koşarak doktoruna gittiler Furkan’ın…

Gariptir, mesleği gereği insanlara yardım etmeye yemin etmiş olan doktor olumsuz cevap verdi bu talebe, gerekçesi ise daha korkunçtu: “Zaten bir aylık ömrü kalmış, ne gerek var!”

Bir anda KHK, olağanüstü hal, terör bilmem ne bir şerit gibi geçti annesinin gözlerinin önünden. 

Nasıl bir zalimlikti ki bu?

Sadece ihraç edilenler değil, ailelerine de yaşam hakkı tanınmıyordu artık. 

Çoğu kez hedef gösterildikleri yetmiyormuş gibi, iş için yaptıkları tüm başvurular reddediliyor, tüm kapılar yüzlerine kapatılıyordu. 

Hastalığı son aşamadaydı minik yavrunun, kanser son safhaya kadar ilerlemişti. 

Çaresizlik nedir bilmeyenler için dünya meseleleri, dünyevi tartışmalar çok ama çok önemliydi. İnsan hayatı, Furkan’ın hayatı haber değeri bile olmayan bir ayrıntıydı, hamiyetiyle meşhur Türk milleti için. 

Soğuk bir Şubat akşamı son kez sarıldı ailesine Furkan… 

Minik bedeni tekrar ısınmamak üzere giderek soğudu… 

Mevsim kıştı ve 12 yıllık kısacık hayatında büyük acılar yaşamıştı küçük çocuk. 

Hele ki son bir yılı tam bir trajedi içerisinde geçmişti. 

Bulutların üzerine doğru havalanırken minik bedeni, aşağıda hala kıyasıya bir dünyevi savaş vardı. 

İnsan hayatının hiç ama hiç değer ifade etmediği bir dünyaya, kâbus dolu bir filmi karanlığın ortasında terk eden ismi cismi belirsiz bir seyirci gibi göçtü gitti bu dünyadan…

Gerisinde koskoca bir ülkeye, birkaç nesil yetecek kadar bir utanç tablosu bırakarak…

Mekânı cennet olsun minik yavrunun…

[Meral Aslan] 13.8.2017 [Samanyolu Haber]
pedmrlaslan@gmail.com