Bağlaç insana ihtiyaç var! [Dr. Ali Demirel]

Globalleşen ve artık küçücük bir köy hâline gelen dünyamızda ideal insan modeli ne olmalı?

Yukarıdaki soru bir okurumuza ait. Genişçe bir kitaba konu olabilecek bu sorunun cevabı tabii ki sadece bir şekille çerçevelendirilip daraltılamaz. Ancak biz, beklenen bu insan tipinin yalnızca bir yönünden, ‘bütünleştirici’ olma vasfından bahsetmek istiyoruz.

Şimdilerde muhtaç olduğumuz insanî özelliklerden, belki de en önemlilerinden biri; bağlaçlık vazifesi görebilen bir insan olma ve bu keyfiyette bir ahlâka sahip bulunmadır.

İnsan yaratılışı itibariyle mükerrem bir varlıktır. Bu payeyi ona veren bizzat onun yaratıcısı olan Yüce Kudret’tir. Bunun için insan muhteremdir, saygıya lâyıktır.

Ayrıca insanı, insan olduğu için sevmek ve saygılı olmak, Yüce Yaratıcı’ya da hürmetli olmanın bir ifadesidir. Ancak insan muhteremliğini korumaya çalışmalı ve Hakk’ın nazarındaki bu konumunu muhafaza etmeye gayret göstermelidir.

Çünkü insan çoğu defa yaratılışındaki bu sâfiyetini koruyamamakta ve gerçek insan olma yolundan uzaklaşabilmektedir. Bu nedenledir ki Hak dostları ‘Mevlâm bizi insan eyleye’ diye dua dua yalvarmışlardır.

Ancak her ne olursa olsun, başlangıçta Hakk’ın nazarında böyle yüksek bir konuma sahip olan insan, elbette ki insanlar nazarında da istiskâle uğramamalı ve daima saygıdeğer kabul edilmelidir.

Yolcular her zaman canlı, ceyyit ve aktif olamayabilmektedirler. Bırakınız ceyyitliği, ‘meyyit’ dense sezâ hâle bile düşebilmektedirler.

Önümüzdeki rehberlerin koymuş olduğu altın kriterler doğrultusunda mesele incelenirse insanların bu durumlarının göz ardı edilmemesi gerektiği ortaya çıkar:

“Hemen her dönemde, muvakkaten kervandan ayrılan böyle mütehayyirler olmuştur. Ancak pek çoğu itibarıyla çok defa böyle, geçici kopukluğun ruhlarında hâsıl ettiği ürperti ve gerilimle, sıçrayıp bir hamlede merkezdeki yerlerini almış, hatta ayrılık hasretinin sıcaklığı ile daha farklı bir bütünleşme, bir kıvam sergileyebilmişlerdir.” (Bir Demet Yol Mülâhazası, Sızıntı/Ekim 97)

Birleştirici ve bütünleştirici ol!

Görüldüğü üzere böyle durumlarda mutlaka iyilik düşünmemiz ve böylelerin ellerinden tutmamız gerektiği vurgulanmaktadır. Çünkü bu, -inşallah- geçici bir kopukluktur.

Dahası bu, Rabbimizin ve başkalarının bizim elimizden tutmasına bir davetiye ve vesile yapılmalıdır. Aslında herkes, seviyesine göre bir şekilde imtihan olmaktadır. Bu imtihanı -Allah korusun- kaybedenler, kaybetme sath-ı mâiline girenler de olabilmektedir.

Ancak bu noktada, inceliklerle donanımlı bir Müslüman’a düşen, “İnsan, kendi ayıpları karşısında savcı, başkalarının kusurları karşısında da onlar hesabına avukat olmalıdır.” prensibiyle hareket etme olmalıdır.

Böylesi bir mümin, birleştirici ve bütünleştirici olur. Tuğlaları bütünleştiren çimento misali bağlaçlık görevi görür her daim.. Rabbimizin hoşnutluğunun, insanların birbirini sevmesinde, kardeşlikte, kalplerin tevhidinde olduğunu çok iyi bilir.

Sadece bu kadar değil, onlar bütün varlığa bu nazarla bakarlar: “Nasibini alan kimse vicdanındaki birleştirici unsurların canlanmasıyla bütün varlığı şefkatle kucaklayabilecek bir enginliğe açılır.”

Yol arkadaşlarını dışlamazlar

Günümüzde, gönlünü bütün insanlığa açmış, elleri her dem göklere açık, ağzı dualı, gönlü yaralı, kardeşiz diye yola çıkmış ve öyle de devam eden hasbiler topluluğu, bu güzelim kriterler ışığında hareket etmeli, yol arkadaşlarını dışlamamalı. Çünkü onlarda herkesle konuşabilecek kadar bir yürek ve engin bir gönül vardır.

Bundan dolayı açık, net ve dobra dobradırlar. Onlar, asıl kaynaktan beslenmektedirler. Kardeşlerinin düşüşünü balkondan sağı solu seyreder gibi seyredemezler. Uyarırlar, yalvarırlar, belki de böyle bir durum karşısında dua edip ağlarlar. Asla sevinmezler. Çünkü böyle öğrenmişlerdir rehberlerinden. Onlar, gerçek anlamda birer hayırhahtırlar.

Zikzaklar, her zaman silinmeyi, sıfırlanmayı, itilip kakılmayı gerektirmez onların düşünce dünyasında. Bu durumda, “Bize görev düştü, tutalım ellerden...” derler ve koyulurlar işe. Çünkü onların asıl kaynaktan kana kana içmiş oldukları Müslüman ahlâkı bunu gerektirmektedir:


BİR SORU-BİR CEVAP

“Helal olan bir işten vazgeçmeyi adamak” adak olur mu?

Soru: Evde oynarken yanlışlıkla yeğenimin üzerine ocaktaki süt döküldü. Yüzü yandı. Bunun üzerine ablam, çocuğunun iyileşmesi durumunda evde bir daha süt bulundurmayacağı gibi bir adakta bulundu. Yeğenim tamamen iyileşti. Dolayısıyla ablamın dileği yerine geldi. Şimdi ablam bu adağı yerine getirmek zorunda mı? Vazgeçse bunun herhangi bir vebali var mıdır? (Yasemin H.)

Adak “kişinin dinen yükümlü olmadığı ibadet cinsinden bir şeyi kendisi için vacip kılması” demektir.

Buna göre bir kimsenin dileği gerçekleştiği takdirde yerine getirmek üzere Allah’a söz verdiği şeyin adak sayılabilmesi için farz veya vacip ibadet cinsinden bir şey olması gerekir.

Mesela namaz, oruç, sadaka, kurban gibi ibadetler, adak olarak geçerli sayılan ibadetlerdendir. Dolayısıyla “evde süt bulundurmamak” gibi helal olan bir işten vazgeçmeye söz vermek adak sayılmaz.

Dolayısıyla ablanızın verdiği söz, dinimize göre adak değildir. Bunu yerine getirmesi gerekmediği gibi herhangi bir keffaret ödemesi de gerekmez.

Ancak şu da unutulmamalıdır ki, bir mü’min herhangi bir hususta Allah’a söz vermeden önce düşünmeli, Allah katında makbul sayılmayan veya değeri olmayan bir şeyle adak yapmaya kalkmamalıdır.

[Ali Demirel] 19.4.2019 [Samanyolu Haber]

İki çirkin teklif ve Meryem [Meryem Güneş]

Bugünkü hikayemizin baş kahramanı Meryem bir gazeteci.

Eşi ile birlikte gençliklerinin baharında kötü olaylar silsilesi yaşıyor. Evlilikleri de 15 Temmuz öncesi süreçte gerçekleşiyor.

Maalesef ki hep olayların kenarından-köşesinden bir şekilde nasipleniyorlar. Ne olursa olsun partizan ailelerini karşılarına almaya kıyamayıp, bir şekilde ikna edip güzel bir yuva kuruyorlar.

Ta ki, 15 Temmuz gecesinden sonra hiç hesap etmedikleri bir dönemde buluyorlar kendilerini.

Bu tiyatroyu gerçek sanan ailelerine karşı kırılıyor, yaşadıkları bu iftira, hakaret ve yalanlar karşısında bir müddet suskunluk kararı alıyorlar.

Büyük bir inatla partizanlık yapan ailelerine karşı haklılıklarını ve suçsuzluklarını bir türlü izah edemiyorlar.

Daha ne olduğunu anlayamadan çalıştıkları kuruma haramiler kendi maşalarını yani kayyumları görevlendiriyorlar.

Kurumlarını gasp eden kayyumların arasında Meryem'in babasının bir arkadaşı da yer alıyor ve Meryem'e çirkin bir teklifte bulunuyor:

"Artık burası bizim. Ben senin babanı bilir, tanırım. Gel burada bizim ile çalış.”

Meryem, belki daha önce aldığı maaşının ve bulunduğu konumun daha fazlası teklif edilecekken onurlu bir şekilde bunu reddediyor.

Onursuz bir hayat sürmektense, onurlu, çaresiz ve yalnız geleceğini seçiyor.

Meryem hem kendi, hem de eşinin ailesinden yükselen itirazlarına karşı, doğru bildiğinden şaşmıyor.

Yani ‘Meryem’ olmanın gereğini yapıyor.

Meryem ve eşi işsiz kalınca, büyük şehrin kaosundan, mahalle baskısından sıyrılmak adına hayallerindeki gibi küçük bir beldeye taşınıyorlar.

Bu onlar için ilk hicret oluyor.

Bu arada hayatlarına sürpriz bir misafir haberi alınıyor. Meryem anne olmaya hazırlanıyor ama güzel habere sevinmeye bile fırsat bulamıyor.

Yeni bir hayat düşüncesi ile taşındıkları yerdeki ev sahipleri ve komşuları onları sarıp sarmalıyor.

Ama yaşanan olaylar ve bu olayların toplum üzerindeki vahşi etkisi sebebiyle kimliklerini çok fazla açıklamama kararı alıyorlar.

Meryem hâlâ oradaki komşu ev sahiplerini sevgi ile anıyor ve anlatıyor. Hala onların nasıl kendilerine aile olduklarından söz ediyor. Hala mecburen onlara, kendileri ile alakalı bazı gerçekleri ifade edememenin burukluğunu ve üzüntüsünü yaşıyor.

Meryem ve eşi yeni hayatlarında yaşarken çalışma arkadaşları da anlamsız bir şekilde tutuklanmaya başlıyor.

Bu esnada Meryem'in hamileliği de ilerliyor.

Süreç soykırıma dönüşürken Meryem ve eşi yurt dışına çıkma kararı alıyor. Çünkü zulüm topraklarında hayat onlar için gün ve gün çok zor olmaya başlıyor.

Hayatlarının hiç bir döneminde illegal iş yapmadıklarından, pasaport almak için resmi müracaatlarını yapıyorlar.

Kendilerine pasaport alamayacakları bilgisi veriliyor. "Neden" diye soruyorlar. Ama zulüm topraklarında hukuksuzluk öyle yol almış ki bir neden bulup söylenemiyor.

Zaten Meryem'lerin hikayeleri de hep ‘nedensiz nedenler’ yüzünden yazılıyor.

Meryem; tutuklanan hamile, çocuklu, yeni doğum yapmış diğer Meryem'lerin haberlerini aldıkça daha da endişeleniyor.

Meryem'in yeni hayatına şekil veren ikinci çirkin teklif tam da bu sırada gerçekleşiyor.

Cesaretini toplayıp, annesine yurt dışına çıkmak istediklerinden bahsediyor. Meryem'in annesi itiraz ediyor ve "Ne gerek var gitmene. En fazla bir sene hapishanede yatıp çıkarsın. Çocuğa ben bakarım" cevabını alıyor.

Bu konuşma bir anne ve onun biricik kızı arasında geçiyor. Bu konuşma anneanne olmayı bekleyen bir anne ile suçsuz masum bir anne adayı arasında geçiyor.

Meryem ve eşi zulüm topraklarındaki baskı, tehdit, zorbalık ve tutuklanma kaygısı yüzünden kaçak bir şekilde özgürlük yoluna çıkma kararı alıyorlar.

Bir şekilde kendilerini özgürlüğe götürecek insanlarla irtibat kuruyorlar.

Meryem'in hamileliğinden dolayı endişelenen eşi, yolda lazım olabilecek birkaç teçhizat alıp yola çıkıyorlar.

Yanlarında eşi olmayan, iki çocuklu başka bir Meryem de onlara yol arkadaşı oluyor.

O hicret yolu, o özgürlük yolu insanları öyle bir duygusallığa bürüyor ki, hepsini birbirlerini yıllarca tanıyan, kardeşlerden de kardeş ediyor.

Ve hicret yoluna revan olanlar ağlaya ağlaya, yana yakıla dua ede ede, canları yana yana bilinmezliğe doğru yol alıyor.

Meryem, hamileliğinden ve uzun bir yolculuğa çıkacağını bildiğinden dolayı öncesinde sık sık yürüyüş yapıyor ama hicret yolu hiç tahmin ettiği gibi çıkmıyor.

"Yürüyeceğimizi biliyorduk ama bu şekilde, yüksek tempolu, çok daha zor yollar ile karşılaşacağımızı hayal bile edemezdik" diyor.

Çoluk, çocuk, genç, ihtiyar, bebek ve hamile masumlar sadece birbirlerinin ve gökyüzünde onlara eşlik eden ayın şahitliğinde 8 saat hiç durmadan koşar adımlarla dua ede ede yürüyorlar.

En korktukları yerde birbirlerine destek oluyorlar, yaşamak ve ölmek çizgisinde Meriç nehrine kendilerini bırakıyorlar.

Şükürler olsun ki karşıya geçmesi onlar için çok zor olmuyor. Meryem ve eşi özgürlüğe kavuşuyorlar.

Meryem'in ilerleyen hamileliği çok şükür ki yaşadıklarından etkilenmiyor, sağlıklı geçiyor.

Kültürünü, dilini, bilmediği topraklarda ilk evladını sağ salim kucağına alıyor. Gittiği ülkede onurla var olma mücadelesi veriyor. Hem çocuğunu büyütüyor hem de zulüm topraklarından gelen arkadaşları için elinden geleni yapıyor.

Diğer kahraman Meryemler gibi kendisi özgür olsa da gönlünün ve zihninin büyük bir kısmını ardında bırakarak yeni hayatında, yeni bir ülkede yol almaya çalışıyor.

***

Siz de bir Meryem'seniz ve anlatmak istedikleriniz varsa meryemhikayeleri@gmail.com adresinden paylaşın benimle hikayenizi….

[Meryem Güneş] 19.4.2019 [Samanyolu Haber]

Mueller Raporu açıklandı: Trump, özel savcıyı görevden almaya çalışmış [Adem Yavuz Arslan]

Rusya’nın ABD’de 2016 başkanlık seçimlerine müdahale ettiğine dair iddiaları soruşturan özel yetkili savcı Robert Mueller’in 448 sayfalık raporu (https://www.justice.gov/storage/report.pdf)  kamuoyuna açıklandı.

Özel yetkili savcı Mueller’in 22 ay süren soruşturması sonrası hazırlanan rapor Adalet Bakanlığı tarafından redakte edilmiş halde kamuoyuna sunuldu. Adalet Bakanı William Barr raporun açıklanmasından önce düzenlediği basın toplantısında redaksiyonların sürmekte olan soruşturmalar ve özel hayatla ilgili olduğunu, raporda Trump’ın seçim kampanyasının ya da başka ABD vatandaşlarının Ruslarla gizli bir anlaşma yaptığına ilişkin delil bulunmadığını söyledi.

Başkan Trump raporun açıklanmasından sonra yaptığı açıklamada ‘oyun bitti’ derken ‘iyi bir gün geçirdiğini’ söyledi. Demokratlar ise Adalet Bakanı Willam Barr’ın objektif davranmadığını iddia ederek tepki gösterdiler.

Adalet Bakanı William Barr, Mueller raporunda Trump’ın seçim kampanyasının ya da bağlantılı kişilerin Rusların korsanlık faaliyetleriyle ya da Rus hükümetinin seçimi etkileme faaliyetleriyle işbirliği ya da gizli bir anlaşma yapıldığına ilişkin bir bulguya rastlanmadığını vurguladı. Barr Rus hükümetinin seçime müdahaleyi amaçladığını ama Trump’ın kampanyası ile bir işbirliğinin olmadığını iddia etti.

TRUMP ÖZEL YETKİLİ SAVCIYI GÖREVDEN ALMAK İSTEMİŞ

Willaam Barr’ın basın toplantısı boyunca Trump’ı ‘aşırı savunmacı’ bir tavır sergilemesi eleştiri konusu olurken kamuoyuna açıklanan raporun detaylarında soruşturmanın gelişimine dair ilginç detaylar var. Adalet Bakanı Barr, Trump’ın adaleti etkilediğine yönelik suçlamalara ilişkin on farklı olayın anlatıldığını söyledi. Barr’ın detayını vermediği olayın ayrıntıları ise raporda şu şekilde yer aldı:

Raporda Trump’ın soruşturmanın başına özel yetkili savcı Mueller’in atandığını öğrendikten sonra ‘Aman Tanrım ! Korkunç. Bu başkanlığımın sonu olur’ dediği ve dönemin Adalet Bakanı Jeff Session’a dönerek “Bunların olmasına nasıl izin verdin ?” diye suçladığı ifade ediliyor. Raporda ayrıca Başkan Trump’ın dönemin Beyaz Saray danışmanı McGahn’ı iki kez Camp David’e çağırarak savcı Mueller’i kovmasını istediği bilgisi yer alıyor.

“BAĞLANTI VAR AMA DELİL YOK”

448 sayfalık raporda yer alan detaylara göre Trump’ın oğlunun başkanlık seçim kampanyası süresince Wikileaks ile doğrudan irtibatı oldu. Rapor Trump’ın bir suç işlediği sonucuna varamadı ama ‘suç teşkil edecek hiç bir davranışın bulunmadığı’ sonucuna da varmadı. Raporda, “Soruşturma Rus hükümetiyle ilişkili kişilerle Trump kampanyasıyla ilişkili kişiler arasında çok sayıda bağlantı tespit etmiş olsa da, deliller suçlamalar getirmeyi destekleyecek ölçüde yeterli değildi” ifadesi kullanıldı.

Raporda Beyaz Saray’da yaşanan bir çok olaya ilişkin ilginç detaylarda yer aldı. Mesela Trump’ın eski FBI Başkanı James Comey’i ‘Başkan’ın şahsen soruşturma altında olmadığını kamuoyuna açık olarak açıklamaya isteksizliği’ nedeniyle kovduğu yönünde önemli delil bulunuyor.

Rapor, Trump’ın istifa etmek zorunda kalan ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn’in Rus büyükelçi ile telefon görüşmesinden haberdar olduğunu gösteriyor. Savcıya göre var olan deliller ‘adaleti engelleme niyetini kanıtlamak için yeterli değil’ ve bu yüzden kullanılamaz. Ancak raporda yer alan detaylara göre Başkan Trump Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı K.T McFarland’dan Michael Flynn’e Rus Büyükelçiyle yaptırımları konuşmasını istemediği yönünde bir iç yazışma kaleme almasını istedi.

Öte yandan savcı Mueller’in görevdeki bir başkan hakkında iddianame hazırlanamayacağı yönündeki Adalet Bakanlığı’nın görüşünü kabul ettiği ortaya çıktı. Beyaz Saray uzun zamandır ‘görevdeki bir başkana iddianame hazırlanamayacağını’ iddia ediyordu. Rapor savcı Mueller’in bu mutaalayı benimsediğini belgeledi.

SAVCI MUELLER TRUMP’A CELP ÇIKARMAYI DÜŞÜNMÜŞ

Rapor Trump’ın Rusya soruşturmasını sonlandırmak için yoğun çaba sarf ettiğini de ortaya koydu. Kayıtlara göre Trump Rusya soruşturması konusunu Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats nezninde bir çok kez gündeme getirdi. Buna karşılık Coats Başkan’a görevi gereği soruşturmalara müdahil olamayacağını söyledi. Raporda yer alan detaylara göre Beyaz Saray soruşturmadan endişeliydi ve FBI başkanını görevden alabilmenin formülleri üzerine çalışmalar yaptı. Öte yandan raporda yer alan detaylara göre özel savcı Trump’ın yazılı yanıtlarını (12 sayfa) yeterli bulmadı ve celp çıkarmayı düşündü ancak bunu yapmaktan vazgeçti.

TRUMP MEMNUN MUHALEFET TEPKİLİ

Başkan Trump raporun açıklanmasından sonra Twitter hesabından ‘Oyun bitti’ dedi. Game Of Thrones dizisine atıf yapan Trump “Gizli anlaşma, adaleti engelleme yok. Nefret edenler ve radikal sol Demokratlar için Oyun Bitti” diye yazdı. Beyaz Saray’daki bir programda konuşan Trump “çok iyi bir gün geçirdiğini” söyledi. Muhalefet ise Adalet Bakanı Barr’ın açıklamalarına tepki gösterdi. Barr’ınn Trump’ın avukatı gibi davrandığını iddia eden Demokratlar Mueller’i Temsilciler Meclisi’nde ifade vermeye çağırdı. Temsilciler Meclisi Adalet Komisyonu Başkanı Jerrold Nadler, savcı Mueller’in ‘en kısa sürede’ komisyona ifade vermesi gerektiğini söyledi.

Öte yandan 2020 seçimlerine hazırlanan Demokrat adaylar, Adalet Bakanı Barr’ı Başkan Trump’ın koruyucusu gibi davranmakla suçladı. Massachusetts senatörü Elizabeth Warren, Barr için, “Trump’ın kişisel avukatı ve yayıncısı gibi davranması utanç verici” dedi. New York senatörü Kirsten Gillibrand de, Barr’ın basın toplantısını Trump için “utanç verici bir propaganda gösterisi ve saçmalık” olarak niteledi. New Jersey senatörü Cory Booker da, “Amerikan halkı doğruları bilmeyi hakediyor, Trump’ın atadığı birinin kıvırmalarını değil” ifadesini kullandı. California senatörü Kamala Harris de Twitter mesajında, Barr’ın basın toplantısını “siyasi manevralarla dolu bir numara” olarak niteledi.

[Adem Yavuz Arslan] 19.4.2019 [TR724]

‘Bağımlı yargı’nın eli mahkum proje mahkemeleri! [Ramazan Faruk Güzel]

ADİL YARGILAMA İÇİN BAĞIMSIZ YARGI (3)

“Adil bir yargılama için bağımsız yargının önemi”ni irdelediğimiz bu yazı dizimizin “Yargı bağımsızlığı neden ve nasıl işlevsiz hale getirildi? başlıklı  ilk bölümünde, öncelikle genel olarak yargının neden yürütmeye bağımlı, hatta tutsağı hale getirildiğini ortaya koymaya çalışmıştık.

Yazı dizimizin 2. Bölümünde ise “Bağımlı yargı” inşaasında en önemli temel olan kurumların, kurulların –özellikle de HS(Y)K’nın tamamen yürütmeye bağlı hale getirilmesini irdelemiştik.

Bu üçüncü bölümde ise bu yeni “bağlı” yargı düzeninin -Sulh Ceza Hakimlikleri, Ağır Ceza Mahkemeleri, İstinaflar ve Yargıtay- silsilesini işleyeceğiz.

“ÜZERİNDE ÇALIŞILMIŞ PROJE”: SULH CEZALAR!

Başta şunu hatırlatalım ki 16.07.2014 tarihinde faaliyete geçirilen Sulh Ceza Hakimlikleri “mahkeme” niteliğini taşımamakta, sadece soruşturma aşamasında görev almakta olan tek hakimli bir sistemdir: Yakalama, tutuklama, arama, el koyma gibi konularda münhasıran yetkili, sınırlı sayıda ve hâkimleri özel olarak belirlenip atanan ve kapalı devre çalışır. Bir Sulh Ceza Hâkimi kararı aleyhine yapılan itirazı, başka bir Sulh Ceza Hâkimi incelenmektedir.

Bu yapısından dolayı da SCH’lar uluslararası kuruluşlar tarafından da eleştirilmişti.  Nitekim 6.6.2016 tarihli “The functioning of democratic institutions in Turkey” isimli AKPM Raporu (Doc. 14078, paras. 5 ve 69) AKPM’nin 22.6.2016 tarihli oturumunda bazı değişikliklerle kabul edilmişti. (Resolution 2121(2016).

Sulh Ceza Hakimliklerinin görev, yetki ve işleyişlerindeki garabetler noktasında;

Venedik Komisyonu ve BM Özel Raportörü tarafından hazırlanan raporlar oldukça  açıklayıcı! Daha detaylı bilgi isteyenlerin de bu raporları okumalarını salıklarım. Dönemin Başbakanının “bir proje üzerinde çalışıldığı, Sulh Ceza Hakimliklerinin kurulacağı”na dair açıklamalarını hatırlatayım size, o bile yeter sanırım. (Evet, o dönem Erdoğan: “Şimdi yaptığımız bazı yasal düzenlemeler Cumhurbaşkanı’nın önünde. Onaylanınca, hızlı adımlar atılacak. Binlerce dava açacağız. Bir proje geliştiriyoruz. O bitince süreç hızlanacak” demişti. Abdullah Gül de koşa koşa gidip imzalamıştı o yasayı, diğerlerine olduğu gibi. Şimdi kaygılıymış, o ayrı mevzu!)

ÖZEL YETKİLİ AĞIR CEZALAR

Türkiye, yakın geçmişinde, terör ve siyasi suçları yargılamakla münhasıran yetkili şu mahkemeleri görmüştü:

1- “Devlet Güvenlik Mahkemeleri”,

2- CMK’nın mülga 250. maddesiyle öngörülmüş “özel yetkili ağır ceza mahkemeleri”

3- Ve daha sonra 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun mülga 10. maddesi ile “özel olarak görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri”.

Bu mahkemeler, “adil yargılanma hakkının gereklerine uygun yargılama yapmadıkları” gerekçesiyle (sırasıyla 02.07.2012 tarih ve 6352 sayılı Kanun – 21.02.2014 tarih ve 6526 sayılı Kanunla) yürürlükten kaldırılmıştı. Sonrasında terör suçları, yasayla kurulmuş herhangi bir Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmakta idi.

Bu kez HS(Y)K’nın 12.02.2015 tarihli ve 224 sayılı kararı ile ülke genelinde bazı Ağır Ceza Mahkemeleri terör ve siyasi suçları yanı sıra organize uyuşturucu suçlarını yargılamakla görevlendirilmişti. (Son görev yerim Diyarbakır’daki ağır ceza mahkememde de bu oldu bittiyle kurulmuş düzenlemede vazife yapma durumunda olmuştum.)

Öncelikle şunu hemen vurgulamak istiyorum ki;

Bu görevlendirmeler kanunla değil, idari bir kararla gerçekleştirilmişti! Bu görevlendirmelerden 12 gün önce, ülke genelindeki Ağır Ceza Mahkemelerinin başkan ve üyelerinin büyük çoğunluğu değiştirilmiş, önceki başkan ve üyeler -görev süreleri dolmadan!- bu mahkemelerden alınmıştı. Bu şekilde (idari bir kararla), olaya özgü, başkan ve üyelerin özel seçilmiş olması ve özel görevli yeni mahkemeler oluşturulması da yine “yargı bağımsızlığı”, “hakim teminatı” ve de “doğal yargıç” ilkelerine aykırıdır.

Söz konusu mahkemelere terör suçlarına bakmak üzere “İhtisas mahkemesi” olarak görev verilmesine karşın, terör ve örgütlü suçlarda tecrübeli hakimler yerine, bu tür suçlara bakan mahkemelerde çalışmamış ve tecrübesi bulunmayan hakimler veya staj eğitimini tamamlayıp kur’adan gönderilen, kürsü ve yargılama tecrübesi dahi bulunmayan hakimler atanmıştı. (Bunda da siyasi bağlantıların etkin rol oynadığı, sonraki somut olaylarla anlaşılmıştır.)

– Örneğin Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan (Cemaat ile ilgili) bir davanın 12.07.2018’deki karar duruşması öncesinde Mahkeme Başkanının görev yeri HSK kararnamesi ile değiştirilmişti… Mahkeme Başkanı Mehmet Ağır Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başkan atanırken, 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan Murat Şamlı da 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na getirilmişti.

– Yine 12.04.2018 tarihli yetki kararnamesi ile Kayseri 2. ACM üyesi Ahmet Topal, 12. Asliye Ceza Mahkemesinde görevlendirilirken, avukatlıktan hakimlik mesleğine seçilerek kur’a çekimi sonucu Kayseri’ye atanan Hakimler Bayram Günaydın ve Esra Türüt 2. ACM’ de üye hakim olarak görevlendirilmişti. Üye hakimlerden Bayram Günaydın’ın siyasi geçmişine dair iddialar da dikkat çekici idi:

Hakim Bayram Günaydın’ın iktidardaki AKP’nin Trabzon İl Başkan Yardımcısı iken avukatlıktan hakimliğe geçiş yaptığı, “partili hakim” kadrosundan göreve başlatıldığı iddia edilmişti.

Örnekten de anlaşılacağı üzere, önceki başkan ve üyelerinin görev süreleri dolmadan görevden alınıp yerlerine yeni başkan ve üyelerin atandığı bu mahkemeler bir taraftan “bağımsızlık ilkesi”ni ihlal ettiği gibi, diğer taraftan da özel bir amaçla görevlendirildikleri için “kanunla önceden kurulmuş mahkeme ilkesi”ne aykırıdır. Özetle siyasi iktidar 2014 yılı başından bu yana kendisine muhalif gördüğü kişilerin yargılamasını tesadüfe bırakmamak için;

İdari bir kararla, olaya özgü, başkan ve üyeleri özel seçilmiş ve özel görevli yeni mahkemeler oluşturulmuştu.

İSTİNAFLAR

Türkiye’de istinaf mahkemeleri (bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri), “Kurgusal Darbe”den hemen sonra, yani 20 Temmuz 2016 tarihinde uygulamaya konmuştu. Özel görevli ağır ceza mahkemelerinin verdiği kararların denetim mercii olarak belirlenen Bölge Adliye Mahkemelerinin başkan ve üyeleri de HSK’nın otoritesi altında görev yapmaktalar…

Kısa süre önce işlev yapmaya başlamış olmalarına rağmen, bu mahkemelerin de bağımsızlığını kaybettiğini gösteren olaylar sayısız!.. İstinaf mahkemelerinde minimum görev süresi 4 yıl olmasına rağmen her kararnamede onlarca istinaf mahkemesi hakiminin yetkilerinin ya da görev yerlerinin süresinden önce değiştirildiği görülmektedir. Buyrun, bir kaç örnek.

“ByLock kullanmanın terör örgütü üyeliği suçunun delili olamayacağı” yönündeki kararları nedeniyle şu 3 yargıcın yetkileri ve görev yerleri değiştirilmişti:

– Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi Başkanı Şenol Demir,

– Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi Başkanı Zafer Yarar

– Ve üye hakim Mustafa Tosun.

Böyle bir karara muhalif kalan, yani Bylock’u delil sayan üye hakime ne oldu biliyor musunuz?

Terfi ettirilerek aynı Daireye Başkan yapılmıştı.  (Yargıdan yargıya kapak!)

Hakim-savcıların, askeri hakimlerin, vali ve kaymakamların kişisel suçlarına hangi mahkemede bakılacağı konusunda önceden yasalarla belirlenmiş olan yargı yerleri 15 Temmuz’dan sonra ilan edilen OHAL döneminde çıkarılan 06.01.2017 tarihli 680 sayılı KHK ile değiştirilmişti.  Bu şekilde kanunla önceden kurulmuş ve yargılama yetkisi verilmiş mahkemelerin yetkisi, KHK ile “doğal hakimlik ilkesi”ne aykırı şekilde değiştirilmişti.

KHK ile yetki verilen mahkemeler, uyuşmazlık/iddia konusu olaylardan sonra görevlendirilmiş ve iddia konusu suçların işlendiği tarihte görevli mahkemeler yerine, kişi hakkında (anayasal tabirle) “kanunen tabi olduğu mahkemeden başka merciler” oluşturulmuştu. Bu nedenle doğal hakimlik ilkesine aykırı olan söz konusu düzenleme ile Anayasanın 37. maddesi ve AİHS’nin 6. maddesi açıkça ihlal edilmiştir!

TEMYİZ MERCİİ OLARAK YARGITAY!

Temyiz mercii olarak terör suçlarına bakmakla görevlendirilen Yargıtay 16. Ceza Dairesi için de aynı şeyleri söylemek mümkün!

Terör suçları ile ilgili davaların temyiz mercii olarak inceleme görevi eskiden beri Yargıtay 9. Ceza Dairesi iken bu görev, yürütmenin Gülen Hareketine yönelik “paralel yapı” söylemlerinden sonra kurulan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne tevdi edilmişti.

Öte yandan (daha önce belirttiğimiz üzere) 23.07.2016 tarihli 6723 Sayılı Yasa ile Yüksek Mahkeme üyelerinin tamamının görevlerine son verilmiş ve HS(Y)K tarafından yeniden üye seçimi yapılmıştı. Bu müdahaleler tüm Yüksek Mahkemeler gibi Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin bağımsızlığına da gölge düşürmüştü.

Yeni konseptte Yargıtay üyeliği seçimleri ve diğer görevde yükselmelerde objektif kriterlerin kullanılmadığı; siyasal iktidar tarafından hâkim-savcılar üzerinde baskı kurmak için bir araç olduğu ortaya çıkmaktadır. Siyasal iktidara yakın veya yandaş olan hâkim-savcıların yükseltilmeleri, liyakat, tecrübe, başarı ve kıdem gibi kriterleri taşıdıkları halde diğer hâkim-savcıların yükseltilmemeleri yargı içi dengeleri bozmanın yanı sıra yargı bağımsızlığını da zedelemektedir.

Bunu somut örneklendirelim:

– 16.07.2018 tarihinde HSK tarafından Yargıtay’a 100 yeni üye seçimi yapılmıştı, (aslında devletin olması gereken AKP’nin haber ajansı) Anadolu Ajansı:

“FETÖ ile mücadele edenler yüksek yargıç oldu” başlığıyla konuyu haber yapmış, haberde;

“HSK tarafından Yargıtaya seçilen yeni üyeler çoğunlukla, Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) ve darbe girişimine yönelik soruşturma ve kovuşturmalarda yoğun görev alan isimlerden oluştu” ifadeleri kullanılmıştı.

“AB 2018 Türkiye İlerleme Raporu”nda da eleştiri konusu yapıldığı üzere;

Anayasa Mahkemesi’nin gazeteciler Mehmet Altan ve Şahin Alpay ile ilgili kararını uygulamayı reddeden Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı’nın da Yargıtay üyesi seçilenler arasında yer almış olması da Yargıtay’ın geldiği noktayı göstermeye –başlı başına- yeter!

Yine 05.02.2019 tarihli haberde Yargıtay’a 8 yeni üye seçimi yapıldığı belirtilmekte ve “Yargıtay üyeleri ‘FETÖ soruşturmaları’nda öne çıkan hakim ve savcılar arasından seçildi” denilmektedir. (Konuyla ilgili “Üç yargı mensubu üzerinden Türk yargısı” başlıklı yazımıza da bir göz atılabilir.)

Yargıtay üyeliğine seçilen isimler incelendiğinde, seçimlerdeki en önemli kriterin;

– Yürütmeyle uyumlu olarak “FETÖ ile mücadele etmek” olduğu,

– Liyakat, tecrübe, başarı ve kıdem gibi objektif kriterlere yer verilmediği görülmektedir.

YARGI, HER KOLDAN BAĞLI YANİ

Özetle, Sulh Ceza Hakimliklerinden başlayarak temyiz mercii Yargıtay’a varana kadar tüm derece mahkemeleri yeniden dizayn edilmiş olduğunu, yürütmenin “proje” olarak nitelendirdiği yeni yargı mercileri oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Bu şekilde, yürütmenin yargı kararlarına yön vermesinin yolu açılmış, yürütmenin iradesine veya çıkarlarına aykırı kararlar verilmesi imkansız hale getirilmiştir. Yargının yürütme karşısındaki bağımsızlığını ve kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleyen bu müdahaleler sonucunda, yargının yürütmeye karşı yeterli güvenceye sahip değil artık…

Ayrıca muhalif kesimleri yürütmeye karşı koruyacak hiçbir güvencenin bulunmadığını da belirtilmeye gerek yok sanırım!

Her yönden kuşatılmış, her koldan bağlanmış, iktidarın kapı önüne bağlı bırakılmış bir yargı;

Mutlu musunuz?!

Eğleniyonuz mu?

Mutlak iktidar heveslileri, size diyorum!..

Proje mahkemeleri ve kurulları anlattık… Bir sonraki bölümde de, her yargı mensubu üzerinde uygulanan baskılara kısaca değinelim ve dünya nezdindeki yargınızın nasıl göründüğünü kısaca irdeleyip meseleyi kapatalım, olur mu?

[Ramazan Faruk Güzel] 19.4.2019 [TR724]

Muhalefet nedir, ne değildir? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’de 31 Mart yerel seçimleri sonrası yalancı bahar gibi ortaya çıkan demokratikleşme sürecinin neden rejim değişikliği sağlamayacağını ve muhalefetin neden rejimin bir parçası olduğunu ele almaya çalıştım. Muhalefet neden muhalefet değil şeklinde özetlenebilecek bu eleştiriler sonrası, şimdi muhalefet nasıl gerçekten muhalefet olur sorusunu yanıtlamaya çalışmanın zamanı geldi kanısındayım.

Bu yazıda gerçek bir muhalefetin bu rejimde neleri talep etmesi, hangi pozisyonları savunması gerektiğini söyleyeceğim. Çünkü bugün demokrasi olduğunu sananlar, seçimsel prosedürle işleyen bir liberal demokratik düzen arasındaki farkı bilmiyorlar. Veya bu farkı bilmelerine karşın, bilemediğim bir nedenle bunu gizleme gereği duyuyorlar. Gerçek demokrasi, özgür ve adil seçimleri şart koşar. Demokrasi kelimesinin önündeki özgür ve adil sıfatları, demokrasiyi niteleyerek onun asgari şartlarını ortaya koyar. 17 Aralık sonrası süreç, Türkiye’de bu minimum koşulları akamete uğrattı. 15 Temmuz’da ise ip tamamen koptu ve Türkiye demokrasi olma vasfını tümüyle yitirdi. Seçimlerin olması, seçimler özgür ve adil olmadığı sürece, bir ülkede demokratik bir düzen olduğu anlamına gelmiyor. Bu noktada muhalefetin üzerine düşen birincil görev, bu anti-demokratik rejimin derhal son bulmasını sağlamak olmalı. Bu nasıl olacak? Çok basit. Rejimin ortadan kaldırdıklarının yeniden tesisiyle! Yani köklü tamirat süreci ve bunun akabinde hızlı ve kararlı bir demokratik derinleştirme süreci gerekiyor. Amaç hukuk devletinin yeniden tesisi ve daha fazla geliştirilmesi olmalı. Muhalefet bunu ana ilke edinmeli. Bunu ilke edinmeyen bir muhalefet, salt Erdoğan’a karşı olmakla gerçek bir muhalefet olamaz. O halde yapılması gereken minimum şeyler nedir? Bir bakalım!

Anayasa’yı yeniden yürürlüğe koymak

Türkiye’de 1982 anayasası halen geçerli. Fakat bu anayasa tabiri caizse salt kâğıt üzerinde olan bir metin! 17 Aralık sonrası bu anayasanın ana temeli olan yürütme ile diğer erklerin (yasama ve yargının) ayrılması ilkesi, sivil bir darbe ile sona erdirildi. Hükümet görevdeki hâkim, savcı ve kolluk gücünü anayasaya aykırı şekilde engelledi, sonra onları başka yerlere sürdü, derken görevden aldı, sonrasında ise hapse attı. Bu şekilde, yargı yürütme erkinin güdümüne sokuldu. Yargıçların ve mahkemelerin bağımsız karar verebilme yetisi sekteye uğratıldı. O tarihten beri, gittikçe artan bir biçimde politik kararlar veren yargı, hükümetin beklentileri doğrultusunda yüz binlerce düşünce suçlusunun demir parmaklıklar arkasına girmesine neden oldu. Bu öyle bir domino etkisi yarattı ki, hükümetin gücü onlarca misli artarken, ülkede hükümeti eleştiren tüm aydınlar tepelerinde Demokles’in korkunç kılıcını hissetmeye başladı. Anayasasız bir yönetim, keyfiliği beraberinde getirir. Kendi anayasasına uymayan bir yürütme, kontrolden çıkar ve müesses düzen yıkılır. Türkiye’deki en ciddi sorun budur. Tüm acıların ve mağduriyetlerin temelinde, anayasal düzenden ve onun öngördüğü devlet mimarisinden uzaklaşmak vardır. Bir muhalefet eğer gerçek muhalefetse, nasıl bunu gündeme getirmez?

Rejimin diskurunu reddetmek

Bugünkü rejim, yaptığı kanunsuzlukları, kullandığı diskur (yani söylem, dil, retorik) üzerine inşa etmekte. Bu ne demek? Yaptıkları tüm kanunsuzlukların temelinde şu iddia vardı: 17 Aralık bir sivil darbe girişimidir. Bu diskur, tüm Türkiye tarafından kabul ediliyor artık. Oysa kral çıplak: kirli işlere bulaşmış, yolsuzluklara batmış bir iktidar zümresine suçüstü yapıldı. İş üzerinde yakalandılar. Enselendiler! Bunun hukuksal bedelini ödememek, yargıdan kaçmak için “bize darbe yapılmak istendi!” dediler. Eğer masum olsalardı, elbette bu bir darbe girişimi olarak nitelenirdi. Fakat internete düşen tapelerden de, yargı sürecinde ortaya konan diğer kanıtlardan da gün gibi açık şekilde ortaya konduğu üzere, masum değillerdi. Türkiye tarihindeki en büyük yolsuzluk olayıydı söz konusu olan! Hatta o dönemde gerek CHP gerekse MHP, bu yolsuzlukları birincil konu olarak kem kamuoyu gündemine, hem de meclis gündemine taşıdı. Ne yani, onlar da mı bu “sivil darbe planının” planlayıcıları veya uygulayıcılarıydılar? Bugünkü tutumlarıyla çelişmiyor mu, o günkü politikaları? Tabi bu “hükümeti devirmek için darbe yapıldı” söylemi bugün 15 Temmuz’la aynı bağlamda, onun tamamlayıcısı, hatta onun ana zeminidir. Rejim bu olay üzerine önce “paralel devlet” kavramını yarattı, işlevselleştirdi ve kullandı. Bununla, Cemaat nefreti oluşturma gayretine girdiler. “Haşhaşiler” vs. kavramlarla ötekileştirme ve değersizleştirme süreçleri devreye sokuldu. Derken, takibat önce düşük yoğunluklu olarak başladı. 15 Temmuz sonrasında bu dil, biraz daha geliştirilerek “FETÖ” kavramı icat edildi. Daha doğrusu, Gülen’in adını aşağılayarak kısaltmasını yapan ulusalcı basın başından beri Gülen için “Feto” kavramını kullanıyordu. Onlara göz kırpacak şekilde “Fethullahçı Terör Örgütü” diye bir terim icat ettiler. Ve onu “FETÖ” olarak kısalttılar. Böylece Beyaz Türkler ve CHP tabanı bu terime balıklama atlayacaktı. Öyle de oldu. Bu diskurun ötesinde, Batı’nın ve onun değerlerinin “bizi bölmek-parçalamak” için kullanıldığı şeklinde özetlenebilecek bir imaj-algı çalışması yapıldı. Bunun için yandaş medya kullanıldı. Böylelikle bu rejim dili (diskur) sağlamca yerleşti, topluma endoktrine edildi. Bu rejim dili, bugün CHP ve İYİ Parti, hatta ve hatta HDP tarafından kullanılıyor. Bu bakımdan, onlarla Erdoğan ve MHP arasında ne fark var? Bu değişmeden gerçek bir muhalefet olamaz ülkede. Öncelikle bu dilin kategorik olarak reddedilmesi ve onun yerine hukukun ölçülü diline geri dönülmesi esastır. Muhalefet bunu talep etmeli, kendi tutumunu da buna göre belirlemelidir.

Suçun şahsiliği ilkesini işletmek

Bugün en ciddi hak ihlallerinin başında, hakkında suç işleme iddiası olan insanların yakınlarına yapılan takibat gelmektedir. İster suçlu olsun, isterse olmasın, hiçbir zanlının annesi, babası, eşi, çocukları veya yakınları, işlediği iddia edilen suç kapsamına sokulamaz. Suç bireyseldir. Bugün bu ilke uygulanmamaktadır. Muhalefet, yüz binlerce mağdurun mağduriyetini gündemine almıyor. Bu nasıl iş! Böyle muhalefet olur mu? İnsanların hayatı karartılıyor! En bilinen örnek Dilek Dündar’ın başına gelenler. Eşinden dolayı pasaport alması engelleniyor, seyahat özgürlüğü gasp ediliyor. Hele Cemaat’e yakın olanların durumları daha da vahimdir. Onlar bu ülkenin “istenmeyen insanları”, “ötekileri” olmuştur. Ve bu, işin acısı, tümüyle genel kabul görmektedir. Muhalefet bunsan dolayı o insanların sorunlarını yok saymaktadır. Suçun şahsiliği ilkesini savunmayan, talep etmeyen bir muhalefet, muhalefet olamaz!

Masumiyet karinesini işletmek

Bugünkü rejimde “suçsuzluğunu ispat edene dek suçlusun” garabeti geçerlidir. İsnat edilen suçun kanıtlara dayanmasına gerek duyulmuyor. Hiçbir veri, gösterge, işaret veya delil olmaksızın, iddialar üzerine insanlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Gizli tanık beyanları üzerine insanlar onlarca yıl mahkûmiyet alıyor. Tüm medeni ülkelerde, bir insanın suçu kanıtlanana kadar o kişi masum addedilir. ABD başkanı Reagan’a suikast yapan kişi bile, olayın net olarak kameralara yansımış olmasına karşın, mahkeme kararına dek ABD medyasında ve hükümet nezdinde “zanlı” olarak nitelenmiştir. Bugün Türkiye ile uygar dünya arasında, bu ilkenin uygulanışı – yani hukukun diğer bir temel taşı – bakımından ışık yılı fark vardır. Bir muhalefet, bu garabeti eleştirmeden ve evrensel hukuk gereği masumiyet karinesi ilkesini savunmadan ciddiye alınamaz.

Temel hak ve özgürlükleri garanti altına almak

Bu rejimde mevcut koşullarda hiçbir temel hak ve özgürlük garanti altında değildir. Buna özel mülkiyet hakkı da dâhildir. Ki sırf bu bile Türkiye’yi taş devrine geri götürmeye yetmiştir. Fikir ve ifade özgürlüğü, toplanma ve eleştiri özgürlüğü, basın ve medya özgürlüğü, dil ve inanç özgürlüğü gibi haklar ve özgürlükler uygulanmamakta, ya da keyfi olarak engellenmektedir. Binlerce insan, örneğin sosyal medyadan Erdoğan’ı veya rejimi eleştirdiği için hapishanededir. Milyonlar konuşmaya korkuyor. Medyada röportaj yapılan insanlar sözlerine “isterlerse beni tutuklasınlar umurumda değil!” diyerek başlıyor. Muhalefet bu durumu kanıksamış görünüyor. Temel hak ve özgürlükleri talep etmediği müddetçe hiçbir siyasi hareket muhalefet olarak nitelenmeyi hak etmez.

Hukuksuzca tutuklanan mağdurları serbest bırakmak

Türkiye’de 2015’ten beri 510.000 (beş yüz on bin) insan gözaltı veya tutuklama geçirmiştir. Bu, Hitler ve Stalin dönemlerindeki rakamlara ve uygulamalara benzerlik göstermekte, faşizmi çağrıştırmaktadır. 180.000 civarı kamu personeli, 40.000 subay, binlerce yargıç ve savcı, 7.000’in üzerinde akademisyen, yüzlerce gazeteci, onlarca HDP’li milletvekili, yüzlerce Kürt yerel yönetici, büyük mağduriyetler yaşamıştır, yaşamaktadır. Hapishanelerde yer kalmamış, kapasiteler üç katına yakın seviyede aşılmıştır. İnsanlar keyfi ve hukuksuz gerekçelerle takibata uğratılıyor. Gerekçesi ne olursa olsun, hukuki bir gerekçe olmaksızın, kanıtsız ve ispatsız suç olamaz. Muhalefet bu sorunu gündeme getirmiyorsa, uyanın, o muhalefet değil, rejimin küçük bir gaz alıcısıdır, karbonatıdır!

Hukuksuz Kanun Hükmünde Kararname’leri iptal etmek

2015 Temmuz’undan sonra anayasa ve yasalara aykırı, keyfi kararnamelerle bir Gestapo rejimi kurdular ve bunu halka dayattılar. Halk, yukarıda ele aldığım nedenlerle bu beyin yıkamayı, endoktrinizasyonu kabullendi, benimsedi. Bu KHK’lar, rejimin ana iskeletini oluşturuyor. Tüm sonuçlarıyla beraber derhal iptal edilmeleri gerekiyor. Zaten hukuken yok hükmündeler. Ama hukuk yok ki, yok hükmü üzerinden eleştirelim! Muhalefet bu KHK’lıların durumunu gündeme getirmiyor. Getiriyorsa da, adamına göre muamele yapıyor. KHK’ları ilkesel olarak reddetmeyen, tüm KHK’ların amasız ve fakatsız derhal iptalini, tüm sonuçlarıyla beraber feshini talep etmeyen bir muhalefet, gerçek muhalefet olamaz.

El koyulan mülkleri sahiplerine iade etmek

Kanunsuzca el koyulan ve barbarlıkla eşanlamlı olan devlet eliyle mülk gaspı uygulamalarına tüm sonuçlarıyla beraber son verilmelidir. Bunu talep etmeyen muhalefet, bırakın siyasi muhaliflik rolünü, uygar olduğu iddiasında bile bulunamaz. Ben şu ana dek çakma muhaliflerin bu konuyu gündeme getirdiklerini görmedim.

Kapatılan üniversiteleri ve eğitim kurumlarını açmak

Mülk meselesiyle beraber, derhal tüm kapatılan eğitim ve araştırma kurumları, üniversiteler, okullar, hastaneler sahiplerine iade edilmeli, eski statülerine kavuşturulmalıdır. Muz cumhuriyeti uygulaması olan “kapattım, el koydum, ne var!” türü despotik Gestapo uygulamaları bu yüzyıl için utanç vesikasından başka bir şey değildir. Medeni insanlara bir üniversitenin nasıl terörizmle bağlantılı olarak kapatıldığını olanağı yok, izah edemezsiniz. Muhalefetin bu konuya girdiğini ben hiç duymadı, ya siz?

Yargı mensuplarını görevine iade etmek

Anayasa Mahkemesi üyeleri, hiçbir hukuki süreç işletilmeden, kendilerini savunma hakkı bile olmaksızın, görevlerinden alındı. Yargıç dokunulmazlığı kaldırıldı. Oradan oraya sürülen yargıç ve savcılar, keyfi görevden alınanlar; böyle binlercesi var. Muhalefet bunları sorun olarak görmüyor ki, gündeme de getirmiyor. Muhalefet bu mudur? Bunu eleştirmezseniz neyi eleştireceksiniz efendiler!

Diğer önemli konular

Yüzlerce diplomat saçma sapan, fabrikasyon gerekçelerle görevden alındı. Bu insanlar kolay mı yetişiyor? TSK personeli tarumar edildi, çok büyük hak ihlalleri, işkenceler ve rezil uygulamalara maruz bırakıldı. Bu kurumun personeli bunu hak etmiyor. Darbe girişimine karışan, insanlara silah doğrultan kişiler elbette hukuk önünde hesap versin. Ancak bu tür şeylere kesinlikle bulaşmamış on binlerce subay var! Ayıptır. Bu yapılan, ülkeye ihanettir. Ayrıca TSK eğitim kurumları meselesi büyük bir katliamdır. Yüzlerce yıllık kurumsal eğitim yuvaları yangından mal kaçırır gibi tarihten silindi! Benim de ders verdiğim, emeğim olan Harp Akademileri gibi Türkiye devletinin temel direklerinden olan bir eğitim yuvası yıkıldı. Muhalefet bunu nasıl benimsedi, hala hayret ediyorum. Diskur üzerinden bu kurumları “FETÖ” sızmış gibi bir gerekçeyle apar topar kapattılar. CHP, cumhuriyetin kurucusu muhalefet, Atatürk’ün partisi falan filan, geçiniz. Bu konuda bir sözü olmayan parti isterse Anıtkabir’de ikamet etsin ne değişir? Olan rezaleti üslubuyla eleştirmek, aklın mantığın ve sadakatin gereğini yapmak bu kadar mı zor? Dahası, TSK hizipler arası bir muharebe alanına döndü. Bu muhalefet denen partiler hiç mi düşünmezler, bu vatanın savunması söz konusu olduğunda orduya nasıl güvenilecek? Bu kadar nifak girmiş, fetrete düşmüş bir askeriye devletin çözülmesinden başka bir anlama gelmez. Muhalefet Avrasyacıların tasfiyelerini görmezden geliyor. Darbeci Ergenekoncuları yücelterek, onların yörüngesinde kendilerine korunma ve kollanma bularak, tatlı su muhalefeti olarak rejime hizmette beis görmüyor. İhanet nedir sorusuna örnek vaka olarak bundan daha iyisi bulunamaz sanırım. Bunu gündeme taşımayan muhalefet olur mu?

Devam edelim: pasaport iptallerinin kaldırılması, 17 Aralık yolsuzluk dosyalarının yeniden açılması, 15 Temmuz kontrollü darbe girişiminin etrafındaki esrar perdesinin dağıtılması ve bu konunun zerine kararlılıkla gidilmesi gibi konular muhalefetçe gündem yapılmıyorsa, bilin ki o muhalefet muhalefetlik görevini yapmıyor, rejim değirmenine su taşıyor demektir. Dahası, anayasa ve yasalara aykırı hareket eden ve görevini kötüye kullanan memurların soruşturulmasını talep etmek, muhalefet yalnızca olmanın değil, aynı zamanda insan olmanın gereğidir. Yine aynı şekilde 15 Temmuz ve 16 Temmuz günleri yaşanan korkunç sahnelerin sorumlusu olan sivil canilerin bulunmasını talep etmeyeceklerse, neden ortada muhalefet olarak geziyorlar? İstanbul’da “demokrasi kutlaması yapan” CHP’liler bunu hiç düşündü mü? O katledilen askeri okul öğrencilerine de mi acımıyorsunuz? Bu nasıl bir etik zafiyetidir!  Muhalefet yine gerçekten rejime muhalifse eğer, derhal Kürt sorununun müzakerelerle ve barışçıl yollardan çözümünü sağlayacak bir yeni çözüm sürecinin başlatılmasını talep eder, AB sürecini canlandırır, müttefiklerle ikili temaslar kurar, insan hakları meselelerinde onlara bilgi verir, Türkiye’nin normalleştirilmesi konusunda işbirliği arayışlarına girer. Bu çerçevede anayasal reform taslakları hazırlar ve bunları kamuoyu ile tartışmaya açar. Dönemin kapatılması ve normalleşmenin başarılması için mağdurların maddi ve manevi tazminatlarını gündeme getirir. Bunların bazılarını değil, tümünü yapan bir muhalefet olmadıktan sonra, Türkiye’de hukuk devleti de demokrasi de hayaldir, fantezidir, masaldır!

Bu rejimin taşlarını döşemeye yardımcı olan, rejimin korkunç hak ihlallerine çanak tutan, rejimin yedek kulübesinde bulunmak için rejimi eleştirmekten kaçınan muhalefetin gerçekten muhalefet olduğuna emin misiniz?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.4.2019 [TR724]

İyi ki doğdun Yakup Saygılı [Av. Osman Ertürk]

Bundan 46 yıl önce, 17 Nisan’da Berlin’de güzel bir bahar günü. Gurbetçi bir ailenin nur topu gibi bir erkek çocuğu Dünya’ya gelir. Ezan okurlar kulağına, dua ile de adını Yakup koyarlar. Ay gibi güzel ve yüce gönüllü manasına gelir Yakup. Hiç şüphesiz tamda ona yakışan bir isim.

Bunun yanında birde İbranice manası var bu ismin. Takip eden, izleyen anlamlarına geliyor. Ne tevafuk ki, yıllar sonra bu isim, anlamının hakkını verecek bir hüviyet kazanacaktı. Hırsızı, yolsuzu takip etmede bir milat isim oldu Yakup. İsminden mülhem profesyonel takip uzmanı ve bu alanda uluslararası eğitici olan Yakup Saygılı, Türkiye’de polislikte müstesna bir çağın akla ilk gelen isimlerden hiç şüphesiz.

Yakup Saygılı 1987 yılında Polis Koleji’ne girdi. Yani 14 yaşında bir çocukken suçlu yakalamanın ne demek olduğunu öğrenmeye başladı. Dört yıl sonra, 1991’de Polis Akademisi’nde öğrenimine devam etti. Çocukluk bitmiş artık karakter şekillenmesi daha bir belirginleşmektedir. Akademiyi dört yılda bitirir. 1995’te Ankara’da Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde göreve başlamasıyla teori bilgileri artık pratiğe evrilecektir. Gözleri hep ufuklarda olan, hevesli ve meraklı dimağ işbaşı yapmıştır artık.

Ankara, Diyarbakır, İstanbul, Avrupa, Amerika gibi değişik şehirler, ülkeler hatta kıtalarda geçen maceralı, aynı zamanda hareketli hayat, sıra dışı bir adamın karakterini olgunlaştırmaktadır. Ne istediğinden emin, istikrarlı bir karakter Saygılı. O mu polisliği peşinden sürüklüyor, yoksa polislikte her yeni serüven ona başka bir kapı mı açıyor bilemiyoruz. Ama “Başarı nedir, başardıkça nasıl mutlu olunur.” u yaşayarak göstermektedir.  Amerika’da, Avrupa’da meslektaşlarına ders vermenin hazzı Saygılı’yı alıp uçurmuş, 39 yaşında İstanbul gibi bir şehrin sayılı polislerinden biri haline getirmiştir. Bu yükselme kulağımıza, inanç ve azmin zaferini fısıldamaktadır.

Yakup Saygılı aslında bir sembol isim. Onlarca diğer meslektaşını da tanıdığım için rahat söyleyebilirim. Hepsi birbirinden değerli, bir o kadar cesur, Allah’tan gayrı kimseden korkmayan, rüşvete ve yolsuzluğa bulaşmamış, dünyevi bir varlıkları olmayan nadide adamlar. Müvekkilim olan Mahir Çakallı, Hamza Tosun, Nazmi Ardıç gibi polisleri yakinen tanıdım. Yurt Atayün, Ömer Köse vs çok yetenekli ve donanımlı polislerle uzun diyaloglarım oldu. İsmini tek tek sayamasam da, İstanbul’da tanıştığımız onlarcası ve ülke çapında yüzlercesi bu kapsamdadır. Hepsi ayrı değerli, hepsi minnettar bir nazarla bakılmayı hak ediyor.

Benim Yakup Saygılı’m…

17 Aralık 2013 günü rutin bir iş günümdü. O gün mahkemede duruşmam olmadığı için kalktıktan sonra hafif bir kahvaltı yapıp işe gidecektim. Klasik avukat günü yani;  dilekçe yazımı, bazı dilekçelerde son düzeltmeler, müvekkil toplantıları gibi rutin bir gündü anlayacağınız. Televizyonu açtığımda sersemlediğimi hatırlıyorum. Ülkede yer yerinden oynamıştı. Kendime gelmem 10 dakikayı almıştır muhtemelen. Tekrar tekrar başka kanallara bakıp ne olduğunu tam anlamaya çalıştım. Büyük bir yolsuzluk operasyonu yapıldığı, bakanlar ve ülkenin birçok tanınmış insanının bu yolsuzlukların bir tarafında bulunduğunu ilk anlarda aklımda yer eden detaylardı. Kişilerden de en çok, dönemin Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’i hatırlıyorum. Yüzü yerde, yaptıklarının mahcupluğu tüm zerrelerine sinmiş hali ekranlara yansımıştı. Ülkenin büyük çoğunluğu gibi bende ciddi bir şok yaşadım. Hızlıca kahvaltımı yapıp, doğruca ofisime gittim. Tüm işleri bir yana bırakıp ülkenin geleceğine ayrı bir parantez açan bu hadiseyi saniye saniye takip etmeye başladım. Saatlerce haber seyredip, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Tarihi anlar yaşanıyordu.

Emniyet müdürü Hüseyin Çapkın ismini biliyordum ama alt rütbedeki isimleri duymaya başlamam 17 Aralık tarihine rastlar. Yakup Saygılı ve diğer polis isimlerini de ilk defa duydum. Saatler ilerledikçe, İstanbul Emniyeti’nde deprem olmuş ve operasyon ile alakalı alakasız onlarca müdür ve rütbeli polis görevden alınmıştı. Görünen o ki bu sefer hırsız polisi yakalamaya niyetliydi. Polisler açısından, alınan bu hukuksuz kararların yürütmesinin durdurulması ve iptali için idare mahkemesine başvurulması gerekiyordu. İdare mahkemeleri de o zamanlar Şirinevler’deki eski yerinde faaliyetteydi. Bağcılar’a taşınmamıştı. Benim avukatlık ofisimde idare mahkemelerine en yakın noktadaydı. Bu yakınlık sebebiyle derdi olan birçok insan kapımızı çalardı. Ama polislerin beni bulacağını hiç düşünmemiştim. Yüzlerce polis haksız olarak, birkaç gün içinde görevden alınıp, başka yerlere atanınca dosyalarını takip ve danışma niyetiyle kapımı çalmaya başlamışlardı.

17 Aralık’tan iki gün sonra telefonum çaldı. Karşıdaki ses, Yakup Saygılı olduğunu söylüyordu. Telefonumu bir arkadaşından aldığını, idare hukukuyla ilgili danışmanlık talep ediyordu. Şaşırmıştım tabii ki. Ülkenin kaderine yön veren adam benden randevu istiyordu. Olur dedim kendisine. Yarın sabah 10da müsaittim. Bekliyorum dedim ve telefonu kapattık.

Sabah 10’da sözleştiğimiz gibi geldi. Kapıda karşıladım kendisini. Boyu 1.90 civarı olan dağ gibi bir adam. Boyuyla kilosu dengeli. Omuzları geniş, sportif bir yapıda. Kendinden emin, saygın bir duruş. Kahverengi gözleri çakmak çakmak bakarken hafif bir tebessüm vardı yanaklarında. Biraz heyecanlı, soyadı gibi saygılı bir duruş. Hoş geldiniz dedim. Toplantı salonuna buyur ettim. Yaklaşık bir buçuk saat konuştuk. Görevden alındığı, buna itiraz etmenin koşulları, dava süreci ve yürütmenin durdurulması gibi detayları değerlendirdiğimizi hatırlıyorum. Birkaç gün sonrası için tekrar randevulaşıp ayrıldık. Birkaç kere daha hukuki danışmanlık için görüştük. Sonrasında da, ceza davalarında, polislere yapılan o intikam operasyonlarında sık sık gördüm kendisini. Silivri’de müvekkil ziyaretleri ve dosya incelemelerinde de denk geldiğimizde ayak üstü muhabbet ettik.

Etrafında hoş bir atmosfer oluşturan, coşkun bir adam Saygılı. Kendine güvenen, bakışı sağlam bir karakter. Konuşurken de bu güveni üst seviyede muhatabına aktaran bir mizaç. Bildiği konularda iddialı, yeri geldiğinde alçakgönüllü, derin şakacı, doğru bildiğinde inatçı, ahlaken bir zirve birisi.  Hukuk bilgisi çarpıcı bir seviyede olan Saygılı aslında bir avukat için büyük bir nimet. Diğer bir efsane Yurt Atayün’de bana bu izlenimi vermişti. Hukuku içselleştirdikleri hemen muhataba yansıyordu. Detaylara hâkimiyetleri, işlerini hukukun çizdiği sınırlar içerisinde bir dantela gibi örgülemeleri takdire şayan. Teoriğe hakimiyetlerini görünce, “Yok yani; o kadar da değil!” diyesiniz geliyor. Neslinin son örneklerinden olan bu polisler görevlerinden alınınca yeni gelenlerin derin bilgisizliği ve onlarla muhatap olduğumuzda yaşadığımız büyük şoku hala hatırlarım.

Yakup Saygılı, derin entellektüel birikimi ve kültürüyle öne çıkan bir karakter. Ama genelde bu polislerde gördüğüm işlerine aşk seviyesinde bağlılık, derin duyuş ve düşünüşleri, kendilerini suçlu yakalamaya heveslendirmiş, böylece fevkalade operasyonlar yapmaları mümkün olmuştur. “Devleti, aynı anda milleti iğfal eden” suçluları yakalamak bir hayat tarzı olmuş, mesai anlayışını rafa kaldırmış bir nesilden söz ediyorum.

Yıllarca gece gündüz demeden vatanı için çalışan, şehit olmaktan korkmayan, tüm vesayet makamlarının önüne göğsünü siper eden polisler. Hani bazı insanlar vardır ya, bulunduğu çevreyi, bundan ilhamla coğrafyasının zihinsel kodlarını değiştirecek önemli işler yaparlar. İşte Yakup Saygılı hiç kuşkusuz bu isimlerden biridir. Duruşuyla bir marka isimdir artık. Hayatından ders alınabilecek, başkasının vizyonunu ve hayata bakış açısını değiştirecek, hayran kalınmaması gerçekten elde olmayan bir kişilik dersek abartı olmaz. Dün doğum günüydü onun. İyi ki doğdun yiğit insan.  Mesleğinizin onurunu, diğer taraftan milletin namusunu korudunuz. Bugün tam anlaşılmasa da yarın çok değerli iş yaptığınız anlaşılacak. Sen ve yüzlerce arkadaşının itibarı tekrar iade edilecek. O güne kadar doğum gününü hatırlamak ve hatırlatmak çok önemli bizler için. Sen bir sembolsün artık. Seninle tanışmak, sohbet etmek çok değerliydi. Ömrün uzun olsun. En kısa zamanda eşine ve çocuklarına kavuşman ümidiyle…

[Av. Osman Ertürk] 19.4.2019 [TR724]

Hiç mi ders almadınız? [Semih Ardıç]

“Yapısal reform” diye piyasayı ayağa kaldıran, amma velâkin içi boş power point sunumdan başka bir icraatta bulunamayan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ekonomiyi krizden çıkaracak kestirme yolu buldu!

Madem kriz şartları günden güne ağırlaşıyor ve elde avuçta para kalmadı, o vakit hileli ekonomi için kolları sıvanır olur biter!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olmanın verdiği rahatlıkla iki günden beri hassas iki adreste ilginç müdahalelerde bulunuyor.

MERKEZ BANKASI TARİHİNDE BİR İLK!

İki müdahale de birbiri ile irtibatlı. İlk müdahale para otoritesi Merkez Bankası’na yapıldı.

Kanunen bağımsız Merkez Bankası tarihinde ilk defa Genel Kurul üyelerinin oyları ile seçilmiş iki ismin Banka Meclisi’nde göreve başlamasına müsaade edilmedi.

15 Mart’ta Genel Kurul’da Banka Meclisi üyeliğine seçilen Hayrettin Demircan ve Ahmet Keçeci görevlerine başlamayacak. Her nasılsa iki kişi de “vazifeye başlayamayacaklarını” beyan etmiş.

Merkez Bankası Kanunu’na göre Genel Kurul tarafından seçileceği belirtilen meclis üyeliklerine iki yeni isim tayin edildi.

GENEL KURUL YETKİSİ GASP EDİLDİ

Başak Tanınmış Yücememiş ve Türkiye İstatistik Kurumu Başkan Vekili Mehmet Aktaş’ın hangi mevzuata göre TCMB Banka Meclisi üyesi olduğu meçhul!

Meçhul derken mevzuatta karşılığı olmadığını kast ediyorum.

Yoksa doğrudan Damat Berat’ın talimatı olduğunu Ankara’da sağır sultan duydu. Genel Kurul’un yetkisi gasp edilerek Merkez Bankası’nın doğrudan Saray’a bağlandığı bir kere daha cümle âleme teşhir edildi.

MEHMET ŞİMŞEK’İN ADAMI MUAMELESİ

İddia o ki 2009’da dönemin Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek’in özel kalem müdürlüğü vazifesini ifa eden Hayrettin Demircan “sakıncalı” bulunmuş.

Ne de olsa artık Erdoğan, Albayrak soyisimlerini taşımak, Rizeli, hassaten Güneysulu olmak basamakları ışık süratinde atlamak için kâfi. Aksi halde bütün kapılar kapalı…

Hazine Müsteşarlığı Banka ve Kambiyo Genel Müdürlüğü’nde daire başkanlığı görevini ifa etmiş bir isim Merkez Bankası Banka Meclisi’ne üye olamıyor.

AKP’nin devri-i iktidarında yeni normal böyle!

FAİZ KARARINI VEREN KURUL

Banka Meclisi, TCMB Başkanı Murat Çetinkaya ve Genel Kurul’un tayin ettiği 6 üyeden müteşekkil bir kurul.

Faiz artışı ya da indiriminden para basımına kadar en hassas kararlar bahse konu kuruldan çıkıyor.

Damat Berat’a yakın iki ismin kurula girmesi ile kararları oy çokluğu ile alan kurulda belirleyici olacak.

Kriz yüzünden İstanbul ve Ankara’yı kaybeden hükûmet erken seçim ihtimalinin kuvvetlendiğini dikkate alarak ekonomiyi suni şekilde rahatlatmak için faiz indirimine gidebilir.

24 Haziran 2018 Partili Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimi’nden evvel deneyip karşılığını sandıkta aldıkları bir taktik ne de olsa!

Bugün sıradan bir tayin gibi görülen ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığını tarumar eden müdahalenin başka bir izahı yok!

TÜİK’TE ALBAYRAK’IN ADAMI BAŞKAN

İkinci müdahale ise en az TCMB kadar hassas bir müesseseye oldu.

Enflasyon ve işsizlik rekor kırarken, devletin resmi verilerini ilan eden Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) başına yine Damat Berat’a yakın bir isim getirildi.

3 Ekim 2018’de Enerji Bakanlığı’ndan TÜİK’e başkan yardımcısı olarak tayin edilen Yinal Yağan 18 Nisah 2019’da vekaleten TÜİK başkanı oldu.

TÜİK Başkan Vekili Mehmet Aktaş ise Merkez Bankası (TCMB) Banka Meclisi’ne paraşütle indirildi.

YÜKSEK ENFLASYONUN FATURASI DAİRE BAŞKANINA

3 Ekim 2018’de açıklanan eylül ayı tüketici enflasyonu (TÜFE) aylık yüzde 6,30, yıllık 24,52, üretici fiyatları (Yİ-ÜFE) da aylık yüzde 10,88, yıllık 46,15 ile son 2003’ten sonraki en yüksek seviyeye tırmanmıştı.

Aynı gün TÜİK’te enflasyon hesaplamasından mesul dairenin bağlı olduğu Enver Taştı başkan yardımcılığından alınıp kızağa çekilmişti.



Uluslararası ilişkiler mezunu Yinal Yağan, Enerji Bakanlığı yaptığı dönemde Berat Albayrak’ın sağ koluydu.

TÜİK de Merkez Bankası gibi siyasetin mesafeli durması icap eden bir müessese.

AKP işine gelmeyen verileri masa başında değiştirme, manipüle etme alışkanlığından kurtulamadı. İhtisas ve liyakatin zerre kadar kıymeti kalmadı.

ALBAYRAK BOŞUNA ÖYLE DEMEMİŞ…

Albayrak, “Mart şubattan daha iyi geçti. Nisan da marttan iyi geçecek.” derken bir bildiği varmış.

Üç ayda 35 milyar TL açık vermiş bir bütçe bile tek başına işlerin sarpa sardığını göstermeye yeter de artar.

Hayvanat bahçesi müdürünü TÜBİTAK’a müdür tayin edenlerden ne beklenir ki!

İstatistiklerle istediğiniz kadar oynayabilirsiniz. İletişim asrında neyin ne olduğunu herkes biliyor.

Masa başında hazırlanmış hormonlu rakamlar fakirin sofrasını zenginleştirmeyecek.

Sözle peynir gemisi yürümez! Krizi içinden çıkılmaz bir hale getirdiniz.

31 Mart hezimetine sebep olan hatalardan hiç mi ders almadınız? Hakikaten çok yazık!

[Semih Ardıç] 19.4.2019 [TR724]

Berat Kandili: Sabaha kadar aşk ve şevkle ibadet gecesi [Cemil Tokpınar]

Geçtiğimiz Miraç Kandilinin ertesi günü iş ve okul gününe denk geliyordu. Bediüzzaman Hazretlerinin “ikinci bir Kadir Gecesi” diye övdüğü bu muhteşem ibadet fırsatını değerlendirmek için planlar yaparken küçük çocuğum kafama takıldı. Ertesi gün okula gidecekti. Bir de sabah namazı vardı. Miraç Gecesinde yapacağımız ibadetlere katılması için nasıl teşvik ederim diye düşünürken aklıma bir fikir geldi.

“Bak oğlum” dedim. “Miraç Kandilinin ne kadar faziletli olduğunu biliyorsun. Eğer bizimle hiç değilse gece yarısına kadar ibadet ve dua edersen sana bir sürprizim var.”

Sürprizlere alışık olduğu için gözlerinin içi güldü.

“Tamam baba, nedir sürpriz?” diye sordu.

“Sana verdiğim haftalık kadar ödül vereceğim.”

Sevinçle karşıladı. Büyüklerin yaptığı bütün dua ve ibadetlere katıldı. Sürprizini verirken:

“Biliyorsun bu senin asıl ücretin değil” dedim.

“Biliyorum, bu ön ödeme” dedi.

“Asıl mükâfatını inşallah cennette alacaksın.”

Bu hatıramı şunun için paylaştım. İbadet kültürünü, namazdan oruca, duadan kurbana, himmetten muavenete, umreden evrada kadar çocuklarımıza öğretmek, yaşatmak, teşvik primleriyle sevdirmek vazifemizdir. Çünkü ibadet alışkanlığı, yıllarca birlikte uygulayarak öğrenilir. Büyüdükten sonra ibadetin önemini ve tadını keşfeder, ödüle de gerek kalmaz.

Ayrıca çocuklar masum olduklarından onların dua ve ibadetleri makbuldür, biz de istifade etmiş oluruz. Bunun için onların iştirakine çok ihtiyacımız var.

Bir de dinimizi yaşamayı zor ve sevimsiz göstermeyip ibadetleri sevinç ve coşkuyla yapmalıyız ki çocuklarımız, gençlerimiz ve ailemiz zamanın cazibedar fitne ve tuzaklarına yakalanmasınlar. İşte başta Ramazan olmak üzere kandiller ve Cuma günleri ibadetle beraber bir nevi bayrama dönüştürülmelidir ki yavrularımız başka kültürlerin cazibesine kapılmasın.

Bu akşam ihya edeceğimiz Berat Kandilinin ertesi ise tatil gününe denk geldiği için ailemiz ve dostlarımızla sabaha kadar ibadet ve dua ile ihya etmemiz mümkün.

Önce gecenin ehemmiyetiyle ilgili ayet ve hadisleri paylaşalım, sonra ihya programı üzerinde duralım.

Şaban ayının on beşinci gecesi olan Berat Kandili hakkında Rabbimiz şöyle buyurur:

“O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede ayırt edilir.” (Duhan Suresi: 2-4).

Âlimlerin bazısı bu ayette kastedilen gecenin Kadir Gecesi olduğunu, bir kısmı ise Berat Gecesi olduğunu belirtmişlerdir. İki açıklamayı birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayrımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir.

Abdullah ibni Abbas’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırt edilmesi şu anlama gelmektedir:

Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur.  Herkesin ve her şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir. (Hülâsâtü’l-Beyân, 13:5251).

Niçin Berat Gecesi denmiştir?

Müminlerin günah kirlerinden kurtulup Rabbimizin af ve mağfiretine nail olmaları ümit edildiği için bu geceye Berat Gecesi denmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir:

“Şaban’ın on beşinci gecesi geldiğinde geceyi uyanık hâlde ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir: ‘İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.” (İbn-i Mâce, İkâme: 191).

Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resûlullah’ı (s.a.v.) yanında bulamayan Hz. Âişe (r.a.) Validemiz kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’l-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış hâlde buldu.

Peygamberimiz (s.a.v.) mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:

“Muhakkak ki, Allahü Teâlâ Şaban’ın on beşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve insanların Benî Kelb Kabilesi’nin koyunlarının kılları sayısınca günahını mağfiret eder.” (Tirmizî, Savm: 39).

Buradaki “koyunların kılları” ifadesi, çokluktan kinayedir. Yani Cenab-ı Hak, bu gece samimî bir şekilde af ve mağfiret dileyen bütün kullarını affeder. Yeter ki tevbe ve istiğfarın şartlarına uyup, hakkıyla yapsın.

“Berat, kudsî bir çekirdek”

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, talebelerine yazdığı bir mektupta Berat Gecesinin faziletini anlatırken şöyle der:

“Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadirde otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta her bir amel-i salihin ve her bir harf-i Kur’an’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’an’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır. Leyle-i Berat, elli senelik bir ibadet ömrünü ehl-i imana kazandırabilir.” (Şualar, 14. Şua).

Buradaki müjde muhteşem ötesidir. İnsanlar alış veriş indirimlerini ve hediyeleri çok sıkı takip eder, zaman harcar. Halbuki indirimler ve hediyeler çok küçük ve dünya ile sınırlıdır. Rabbimizin mübarek gecelerdeki ikramları ise binlerce kat ve ebedîdir. Bu şuurla ibadet etmek gerekir.

Bu gece nasıl ihya edilir?

Mübarek gecelerde mümkün mertebe akşamdan sabah namazına kadar ibadet etmek ve oruç tutmak güzel olur. Yalnız başına yapılan ihya gayreti esnasında nefis ve şeytan uykuya teşvik edebilir. Tek başına ibadet eden birçok insan, uykusu gelince biraz uyuyup sonra devam etmeyi düşünür ama bir türlü uyanamaz ve belki sabah namazını bile tehlikeye atabilir.

Nitekim geçtiğimiz Miraç Kandilinde birlikte ibadet ettiğimiz bir arkadaşımız, “Ben zaten hastaydım, yalnız olsaydım yatsıyı kılar yatardım” deyince bir arkadaşımız, “Ben de aynısını yapardım” dedi.

Bu yüzden en güzeli, bir camide veya sohbet meclisinde dostlarla birlikte ihya etmektir. Böylece hem insanlar birbirini teşvik etmiş olur, hem de birbirinin duasına ortak olurlar. Ayrıca neler yapılacağı önceden planlanmalı, iftar, sahur ve sair ikramların saati ile görevliler belirlenmeli, davet edilenler önceden bilgilendirilmeli ve şuur, şevk ve coşku oluşturulmalıdır.

Dün bir kardeşimiz kendi şehirlerinde bütün aile fertlerine yönelik olan Berat Gecesi ihya programının hazırlıklarını anlattı ve yapacakları programı gösterdi. Çok ümitlendim ve mutlu oldum. Keşke, her yerde böyle programlar olsa, yaşlı genç, çocuk büyük binlerce insanın samimi duasını Rabbimiz kabul etmez mi? Dünyadaki masum ve mazlum insanlar felah ve feraha ermez mi? Hak ve hakikat bütün engelleri aşıp galebe çalmaz mı?

Bahsettiğim örnek programı bir model ve emsal olması duasıyla paylaşıyorum:

BERAT GECESİ İHYA PROGRAMI

19:00 – 19:30: Yasin, Fetih, Rahman, Mülk ve Nebe sureleri.
19:30 – 20:30: Bir hocamızın Berat Gecesi hakkındaki sohbeti.
20:30 – 21:15:  Muavenet kermesiyle iftar.
21:15 – 21:45: Akşam namazı ve tesbihat.
21:45 – 22:30: Kur’an hatmi.
22:30 – 23:00: Çay, ikram ve abdest tazeleme.
23:00 – 23:30: Yatsı namazı ve tesbihat.
23.30 – 00:30: Tesbih namazı ve toplu dua.
00:30 – 01:15: Cevşen.
01:15 – 01:45: Meyve ve abdest tazeleme.
01:45 – 02:30: Hacet namazı ve Tevhidname.
02:30 – 03:00: Teheccüd namazı.
03:00 – 04:00: Tahmidiye ve Delâilünnur.
04:00 – 04:40: Sahur ikramı.
05:00…..        : Sabah namazı ve tesbihat.

[Cemil Tokpınar] 19.4.2019 [TR724]

Mahkemelerin gerekçelerini de mi Bakanlık yazıyor! [Bülent Korucu]

Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda hâlâ iyimser olan var mı? Bu kadar aksi gelişmeye rağmen aranızda iflah olmaz saflar varsa şu hikayeyi dinleyin. İlhan İşbilen, eski bir AKP milletvekili ve Hizmet Hareketini hedef alan ana davada yargılanıp ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.

Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi, onun da içinde bulunduğu sanıklarla ilgili 1308 sayfalık gerekçeli kararını 15 Ocak 2019’da tamamlayıp yayınladı. İşbilen, “FETÖ Çatı Davası” diye anılan davadaki işlemler hakkında “Gerekçesiz tutuklandığı, kişi hürriyetinin engellendiği, adil yargılama hakkının ihlal edildiği” gibi gerekçelerle, Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

AYM’nin Adalet Bakanlığı’ndan istediği görüş 20 sayfa olarak 7 Ocak 2019’da mahkemeye ulaştı. Tuhaflık burada başlıyor; zira 15 Ocak’ta tamamlanan gerekçeli kararın İlhan İşbilen’le ilgili bölümü aynen aktarılıyor. Aynı mahkemede başka bir dosyadan yargılanan İşbilen’in avukatları bu duruma tepki göstererek reddi hakim talebinde bulundu.

İşbilen’in Avukatı Uğur Poyraz, Adalet Bakanlığı’nın yazısındaki tarihin 7 Ocak, gerekçeli karar tarihinin 15 Ocak olmasına dikkat çekip reddi hakim istedi. Bakanlığın söz konusu karardan 8 gün önce nasıl haberdar olduğunu açıklayamayan Başkan Selfet Giray: “biz kimseye karar göndermedik” diyerek talebi reddetti.

Bakanlık zaman makinesini icat edip gelecekte seyahat yapamıyorsa bunun izahı şu: kararlar önce bakanlığın onayına sunuluyor; beğenilirse işleme konuyor. Tersi de mümkün, mahkemeler gerekçe yazmak zahmetine de katlanmıyorlar; kararla gerekçe paket halinde geliyor. Söylediklerim hayali bir şey değil, fazlasıyla örneği ve delili olan bir uygulama. Biraz hafıza tazelemesi yapalım.

TAHLİYE İÇİN HSK’YA SORUN TALİMATI

Mart 2018’de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında Adalet Bakanlığı’nın hakim ve savcılara eğitim kitapçığı dağıttığını açıkladı. Kitapçıkta ‘tahliye konusunda HSK ile mutlaka istişarede bulunulduktan sonra irade oluşturulacaktır’ deniliyordu. Açıkça ‘Bırakın son kararı, tahliyeyi bile bize sormadan veremezsiniz’ anlamına gelen kitapçığı önce Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit doğruladı. Hakimler Savcılar Kurulu Başkanvekili Yılmaz ile konu hakkında görüştüğünü söyleyen Cirit, konunun asıl muhatabının HSK olduğunu vurguladı. Yılmaz ise, “Belki kaleme alınırken o ilk zamanlarda dağınıklık, sıkıntılı uygulamaları gidermek ve bütünlüğü sağlamak için yapılan davranışlardır” cevabıyla talimatı doğruladı. Yılmaz, bilhassa yargılanan hakim ve savcılarla ilgili mahkemelerde olmayıp kendi havuzlarında bulunan bilgilerden dolayı bu talebi yaptıklarını savundu. Doğruysa bu da suç! Delil varsa herhangi bir idari kurulun havuzunda değil mahkeme dosyasında bulunur.

KAÇ İSMAİL KAÇ İLE BAŞLAYAN UYGULAMA

Filmi biraz daha başa saralım. Mahkemelere talimat servisinin suçüstü yakalandığı ilk olay ‘tarihe kaç İsmail kaç’ hadisesi olarak geçti. 17-25 Aralık soruşturmalarını yapan polislerin gözaltı süreleri bitmesine rağmen karar bir türlü verilemiyordu.

Avukat Ömer Kavili olayı gazetelere şöyle anlatmıştı: “Mahkemede ifade alma işlemleri devam ederken Hâkim İslam Çiçek, duruşmaya 5 dakika ara verdiğini söyledi. Sonra beklemeye başladık. Aradan 2 saate yakın zaman geçti. Avukat arkadaşlar ve CHP Milletvekili Mahmut Tanal ile Hâkim Bey’in odasına gittik. İçeri girdiğimizde odada 5 kişi vardı. Hâkim bize ‘güvenlik toplantısı’ yaptıklarını söyleyerek odadan çıkmamızı istedi. Mahmut Bey de kendisini tanıtarak açıklama yapılmasını talep etti. Bu sırada duruşmalar devam ederken toplantının kimlerle yapıldığını sorduk. ‘Kaç İsmail’ denilen kişi de odada ayakta duruyordu. Oturan kişilere kim olduklarını sorduk. Polis olduklarını söylediler. Ayakta duran kişiye sorduğumuzda ‘Ben polis değilim’ dedi. Arkadaşlarımız ‘Kimsin’ diye sordular ama kişi ismini söylemedi. Bu sırada Hâkim İslam Çiçek, ‘Kaç İsmail Kaç’ diye bağırdı. İsmail de hemen odadan çıktı ve koşmaya başladı. Arkadaşlarımız engel olmaya çalışırken kaçan kişi belindeki silahı tuttu. Hakimin duruşma sırasında kimliğini açıklamayan kişilerle konuşması normal değildir.” İradesini İsmail’e teslim eden yargıç Çiçek ödülünü Yargıtay’a seçilerek aldı.

İlhan İşbilen’le ilgili skandala imza atan mahkeme Başkanı Selfet Giray’ın ismi 28 Şubat yargı brifinglerini hatırlatan bir olayda daha geçmişti. Ekim 2017’de Polis Akademisi’nde Çalıştay düzenlenmişti. Hizmet Hareketini hedef alan davalarda görev yapan hakim ve savcıların katıldığı çalıştayda Giray da vardı. 28 Şubat Darbesi’nde hakim ve savcıları toplayıp nasıl karar vermeleri gerektiğini dikte edenler gibi, aynı uygulama bu dönemde daha sistematik yapılıyor.

Hakimlerin bu toplantıya katılması doğrudan ihsası rey anlamına geliyor. Hakimin yargıladığı kişilere karşı nötr olması olumlu veya olumsuz duygu taşımaması gerekiyor. Oysa Polis Akademisi’nde yaşanan tam şeytanlaştırma ayini. Bu ayine katılan yargıcın tarafsız kalması insan doğasına aykırı. Öfkeyle doldurulmuş yargıç bir kişiye bile fazladan bir gün ceza verse adalet yara alır. Kaldı ki yukarıda anlatılan olay hadisenin boyutlarını göstermeye yetiyor.

Söz açılmışken adı geçen çalıştaya dair bazı notlarımı da paylaşayım. ‘FETÖ Çalıştay raporu’ tek kelimeyle evlere şenlik. Ortaya çıkan metinde Şafak Ertan Çomaklı’nın kendini kurtarma çabası hissediliyor. Akın İpek’in şirketlerine el konulması için yazdığı bilirkişi raporu alay konusu olan Çomaklı’nın da moderatör olduğu toplantıdan çıkan kararlardan biri şu: “Bürokrasi klasik yöntemlerle bu mücadeleyi sürdürdüğü için FETÖ’ye bağlı şirketlerde yapılan incelemelerden fazla bir şey elde edilememektedir. Örneğin, Koza İpek ile ilgili MASAK ve Maliye Bakanlığının incelemelerinde hiçbir şey elde edilememiştir. Ayrıca, 15 Temmuz yaşandıktan bir ay sonra çıkan vergi affı ile FETÖ şirketlerinin geçmişe dönük 5 yıllık faaliyetlerinin üstü kapatılmıştır. Darbe girişimi olduktan sonra vergi affı “vergi barışı’’ olarak çıkarıldı ve tam tespitler yapılmadan sicil affı ile FETÖ kuruluşlarının hepsi vergilerinden kurtulmuş oldu. Şu anda geriye dönük FETÖ yapılanması ile ilgili hiçbir şirket ile ilgili vergi incelemesi yapılamamaktadır.” Verilebilecek en büyük ceza verilmiş, şirketlere el konulmuş; sahipleri ağır hapis cezasıyla karşı karşıya.. herhalde raporu yazanlar bunun farkında değil, ya da yine Şirinler Köyü ve Himmet Dede türü bir komiklik var.

Bir yerde cemaatin dershane gelirlerinin 8 milyon TL olduğu yazıyor üç-beş sayfa sonra rakam 8 Milyar TL’ye çıkıyor. ‘Milyor’ yazsa tashih der çıkarsınız ama o kadar basit görünmüyor, Çomaklı’daki arıza büyük!

Hakkında hiçbir delil bulunamayan ve kripto olarak adlandırılan kişilerin hayatı sosyologlar ve psikologlar aracılığı ile dakika dakika incelenip raporlanması da öneriler arasında. Bunun adı delil olacak!

‘İdare hukuku yönünden bakıldığında eğer şüphe varsa bu durumdan devlet istifade etmelidir.’ türü incilerin yanında, şu paragraftaki gibi hukuk cinayetleri de var: “FETÖ davalarında sanık sayısının oldukça fazla olduğu bilinmektedir. Şu an için 500 bin kişinin cezaevine konulması imkânı bulunmadığı gibi büyük kısmı Ankara ve İstanbul gibi büyükşehirlerde bulunan 500 bin kişinin yargılama imkânı da bulunmamaktadır. Bu konuyla ilgili bir strateji belirlenmeli ve bu stratejide örgütün üst düzey yetkililerinin belirlenerek, bu kişilerden başlayıp aşağı doğru inilmesi gerekmektedir.” 500 bin kişiyi kafadan suçlu ilan etmek onlara cezaevi hazırlamak…

Raporun en komik kısmı şurası: “27 Mart 2015 tarihde Polis Yüksek Öğrenim Kanunu’nda büyük değişiklikler yapılmıştır. Bu değişimin en büyük etkisi 15 Temmuz gecesi polis gücünün seçilmiş siyasî iktidarın ve millî iradenin yanında saf tutmasıyla görülmüştür.” Nasıl bir sihirli değnekmiş, yeni akademi kanunu bir yıl içinde bütün teşkilatı dönüştürmüş. Resmi rakamlara göre darbeye katılmamış ve direnmiş olmasına rağmen yaklaşık 41 bin polis ihraç edilmiş. 2 bin kişiyle yapıldığı iddia edilen darbeye bu 41 bin silahlı kişi katılsaydı sonuç ne olurdu? Benim yaptığımda iş mi, kalkmış bu adamlara mantıklı sorular soruyorum.

İsmail’i Adalet Bakanı yapsalar keşke; aradaki bürokrasi azalır, adalet hızlanır!

[Bülent Korucu] 19.4.2019 [TR724]

Bir provokatör Danimarka’yı ateşe atıyor! [Hasan Cücük]

Danimarka yine adım adım bir krizin içine çekiliyor. Bu kez başrolde Rasmus Paludan var. Adı kimse için birşey ifade etmeyen biriydi. Youtuber olarak ünlendi. Sonra İslam ve müslümanlara ağır hakaretleriyle gündeme geldi. Popüleritesi artınca Stam Kurs (Sıkı Yön) adını verdiği bir parti kurdu. Gittiği yerlerde Kur’an-ı Kerim yakarak ’gösteri’ yapıyor. Geçen yıl 53 yerde ’sirk gösterisini’ yaptı. Son günlerde ülke gündemine oturan isim oldu. İfade özgürlüğüne sığınıp, provokasyona devam ediyor. Kutsala hakaretin suç olmaktan çıktığı Danimarka adım adım yeni bir Karikatür Krizi yolunda ilerlerken, bu kez topkumun değişik kesimlerinden Paludan’a oldukça sert tepkiler geliyor. Müslümanlar mı? Onlar hala tepki göstermeyi bilmemeye devam ediyor.

Her şey 30 Eylül 2005’te Jyllands Posten gazetesinin Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (sas) tasvir eden 12 karikatüristin çizimlerini yayımlamasıyla başladı. Çocuk kitapları hazırlayan bir çizerin Peygamber Efendimiz’in tasvirlerini çizmeye cesaret edemediğini açıklamasıyla gündeme gelen ‘otosansür’ tartışmalarından sonra gazete, 40 çizere başvurarak Peygamber Efendimiz’in tasvirlerini çizmesini istedi. Bu isteğe Claus Siedel, Kurt Westergaard, Lars Refn, Jens Julius, Annette Carlsen, Bob Katzenelson, Füuchsel, Peder Bundgaard, Abild Sirensen, Poul Erik Poulsen, Arne Sörensen, Rasmus Sand Höyer olumlu cevap vererek Peygamberimiz’in tasvirlerini çizdi. Söz konusu tasvirler sanattan ziyade ‘hakaret ve alay eden’ özellikler taşıyordu. Gazete, karikatürcülerin çizdiği tasvirlerin tamamını kültür sayfasında “Muhammed’in yüzleri” başlığıyla yayınladı. Tabii ki bu yayınlar ülkede yaşayan 300 bin Müslüman’ın sert tepkisiyle karşılaştı.

Olay soğumaya yüz tutmuştu ki, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 11 Müslüman ülkenin büyükelçileri dönemin başbakanı Anders Fogh Rasmussen’e mektupla müracaat ederek olaydan Müslümanların rencide edildiğini belirtip gazetenin özür dilemesini isteyince olayın seyri değişti. Mektubun içeriği kamuoyuna açıklanmezken, Rasmussen’in verdiği cevap ince bir taktikle basına sızdırıldı. Büyükelçilerin talebini yazılı olarak cevaplayan Başbakan Rasmussen, Danimarka’da basının özgür olduğunu ve kimsenin müdahalesinin söz konusu olmadığını belirtip, şikayet adresinin yargı olduğunu ifade etti. Bu gelişmeler üzerine tepki dalgası yurt dışına yayıldı. Afganistan’dan Nijerya’ya, Endenozye’dan Tunus’a kadar İslam coğrafyasında Danimarka öfkenin hedefi oldu. Danimarka ürünlerine boykot başladı. Gösterilerde onlarca kişi hayatını kaybetti.

Danimarka şimdi Karikatür Krizi’nin benzeriyle karşı karşıya. Bu kez başrolde Rasmus Paludan var. Eline aldığı Kur’an-ı Kerim’i yakarak gösteri yapıyor. Tabi kurduğu hakaret cümleleri eşliğinde. Kendini ’İslam eleştirmeni’ olarak tanımlıyor ama ırkçı, ayrımcı biri olduğu konusunda toplum hemfikir. Bir videosunda siyahilere hakaret ettiğinden dolayı tecilli 14 gün hapis cezası aldı. Irkçılığı tescilli yani.

İslam ve müslümanlara hakaretine ’ifade özgürlüğü’ kılıf oluyor. Mevcut hükümet, kutsala hakarete cezayı yasalardan kaldırttığı için rahat davranıyor. Ne yaparsa yapsın cezai karşılığı olmadığı için hakarette sınır tanımıyor.

Peki geçen yıl 53 ’gösteri’ yapan Rasmus Paludan neden son günlerde gündemin bir numaralısı oldu. Sebebi basit; son günlerde gösterisinin adresi Müslünanların yoğun yaşadığı yerler oldu. Önceki hafta Kopenhag’ın Norrebro semtindeki gösterisi bölgeyi savaş alanına çevirdi. Paludan’un gösterisine karşıt bir gösteri ile cevap vermek isteyenler ortalığı savaş alanına çevirdi. Çöp konteynerlerini ateşe verdiler, polise kaldırım taşları ve soplarla saldırdılar. Sonuç; 23 gözaltı.

Rasmus Paludan’ın bir provokatör olduğunda herkes hemfikir. Danimarka Başbakanı Lars Lökke Rasmussen ise Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Bu şahıs anlamsızca eylemlerde bulunarak halk arasına fitne sokmaya çalışıyor. Sizlerden istirham ediyorum, kendisine şiddetle karşılık vererek prim yapmasına izin vermeyin” dedi. Paludan’a tek destek aşırı sağcı göçmen karşıtı Danimarka Halk Partisi’nden (DF) geldi. DF’e göre ifade özgürlüğü sınırları içinde Paludan’ın yaptığı. DF’in sıkıntısı başka tabi. En geç 17 Haziran’da seçimlerin yapılması gerektiği Danimarka’da bu partinin oyları her gün eriyor. Son seçimde yüzde 21 olan oy oranları şuan yüzde 13 seviyesine inmiş durumda. Durumdan vazife çıkarıp, Paludan’a destek vererek oy devşirme yoluna gidiyor. Güzel olan ise Danimarkalılar, sağduyulu yaklaşıp ne Rasmus Paludan’a ne de DF’e prim veriyor.

Tüm bunlar olurken ülkede yaşayan 300 bin müslüman ne yapıyor? Hiçbir şey! Onlarca dernek ve kuruluş var. Ne Paludan karşıtı gösteri yapanlara sağduyulu davranmasını telkin ediyor ne de yapılanın saygısızlık olduğunu ifade edip kutsalına sahip çıkıyor. Meydan da birçok ülkede terör listesinde olan Hizb’ut Tahrir’e kalıyor. Paludan’ın ’sirkine’, Parlamento önünde Cuma namazı kılarak karşılık verdiklerini sanıp, İslam ve müslüman karşıtlarının ekmeğine yağ sürdüler.

Norrebro’da meydana gelen olaylardan sonra Danimarka polisi inisiyatifi ele alarak Paludan’ın yapmak istediği gösterileri ’güvenlik gerekçesiyle’ yasakladı. Ancak bu durum şimdilik. Polisin, bu yasağı sürekli hale getirmesi zor. Rasmus Paludan’ı koruma tedbirleri kapsamında devletin kasasından bu güne kadar 6 milyon kron (800 bin Euro) ödenek verildiği açıklanırken, Danimarkalılar bu gereksiz harcamaya sosyal medyada adeta isyan etti.

Rasmus Paludan’a en sert tepki eski milli futbolcu Stig Töfting’den geldi. Töfting, statlardaki ırkçı ve cinsiyetçi tezahüratlara tüm toplumun karşı çıktığının altını çizerek, ’Fakat aptal bir palyaço Kur’an-ı Kerim’i yakıp, yerlere atınca ifade özgürlüğü diyoruz. Çizgiyi çoktan aşan bu şarlatana artık dur deme zamanı geldi’ dedi. Çok sayıda ünlü isim Töfting’e destek verdi.

Rasmus Paludan, toplumu geren bir provokatör. Bu konuda Başbakan Lars Lökke Rasmussen dahil toplumun büyük kesimi hemfikir. Kanunlardaki boşluğu kullanıp, sinir uçlarına dokunan Paludan’u yokluğu mahkum etmek kadar, müslüman gençlerin eylemlerinin de barışçı olmasını sağlamak gerekiyor. Bu konuda sorumluluk müslümanların kurduğu dernek ve kuruluşlarda. Ne yazık ki; onların böyle bir derdi yok. Umarım, Danimarka bir palyaço provokatörün yüzünden yeni bir ‘Karikatür Krizi’ yaşamaz.

[Hasan Cücük] 19.4.2019 [TR724]