KHK’lı Prof. Dr. Haluk Savaş son yolculuğuna uğurlandı. Konuşmalarda “Onurla, ahlakla, şerefle, haysiyetle hayat sürmüş bir insandı. Hepimiz buna şahidiz.” denildi.
BOLD – Cezaevinde kansere yakalanan ve dün hayatını kaybeden KHK’lı akademisyen Prof. Dr. Haluk Savaş’ın cenazesi, ikindi vaktinde kılınan namazdan sonra Çukurova Kabasakal Mezarlığı’na defnedildi.
KHK’lıların sembol ismi Prof. Haluk Savaş’ın cenazesi önce öğlen saatlerinde Adana’daki evine getirildi. Türkiye’nin her yerinden birçok KHK’lı Adana’ya geldi. Eşi Esen Savaş ve çocukları evlerinde taziyeleri kabul etti. Cenaze daha sonra Kabasakal Mezarlığı içindeki camiye götürüldü. Haluk Savaş’ı uğurlayanlar arasında başta HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu olmak üzere her kesimden birçok seveni vardı. Cenaze namazını KHK’lı imam Mehmet Tombak kıldırdı.
Haluk Savaş’ın cenazesi Kabasakal Mezarlığı içindeki camiye getirildi.
GERGERLİOĞLU: MÜCADELECİ RUHU HİÇBİR ZAMAN BİTMEYECEK”
Namazdan önce Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Haluk Savaş’ın büyük oğlu kısa bir konuşma yaptı:
“Onurla, ahlakla, şerefle, haysiyetle hayat sürmüş bir insandır. Hepimiz buna şahidiz. Buraya hepimiz geleceğiz. Hepimiz öleceğiz. Haluk hoca da aynı şekilde ruhunu teslim etti. Onun ölümü bizler için anlamlı. Mücadeleci ruhu hiçbir zaman bitmeyecek. Onu hiçbir zaman unutmayacağız. Çünkü o hayatı boyunca büyük bir mücadele sergiledi. Çok değerli bir bilim insanıydı. Psikiyatri alanında en çok makale üreten ve makalelerine çok sayıda atıf alan değerli bir bilim insanıydı. Üniversite hocasıydı. Binlerce öğrenci yetiştirmiş, birçok insana faydası dokunmuş bir insandı.”
OĞLU BEDİRHAN SAVAŞ: “BABAMIN MİRASINI DEVRALIYORUZ”
“Burada hep birlikte babamın mirasını devralıyoruz. İnşallah bunu sürdüreceğiz. Umarım güzel günler hepimizi bekliyor.”
MÜCADELESİYLE ÖRNEK OLDU
1 Eylül 2016’da Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden ihraç edilen Haluk Savaş, 28 Eylül 2016’da gözaltına alındı. 2 ay cezaevinde kaldı. O süreçte safra kesesi yolu kanserine yakalandı. Hapiste tedavisi geciktirildi. Yurt dışı yasağı konulunca Almanya’ya tedaviye gidemeyen Savaş, verdiği mücadele ile herkese örnek oldu, güç verdi.
“YAŞARSAM PEŞLERİNİ BIRAKMAYACAĞIM”
“Meriç’te boğulmayacağım, bağıra bağıra ülkemde öleceğim ve herkes bu zulmü kimin yaptığını bilecek.” diyen Savaş, tüm KHK’lılara sahip çıkmaları için bir miras bıraktı:
“İnsanları fişleyenler, işinden edenler, aç bırakanlar, işkence edenler, hasta insanları tahliye etmeyip hapiste ölmesine sebep olanlar çok yakında hesabını verecek. Yaşarsam hiçbirinin peşini bırakmayacağım.”
[Bold Medya] 1.7.2020
Pazarlığın arka planını Turhan Bozkurt yorumladı: Volkswagen Türkiye’den neden vazgeçti?
Volkswagen Türkiye yatırımını neden durdurdu? Sorusunu yorumlayan Ekonomi Yazarı Turhan Bozkurt, pazarlığın arka planını BOLD Medya YouTube kanalında anlattı.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ve turizm gelirine ihtiyacı varken son dönem gerilen ilişkiler nereye varacağı merak konusu. Dolar 6,85 TL’de çakıldı. Bu rakamlar ne kadar mantıklı? Altın fiyatları yükseliyor, bu dönemde altına yatırım yapılır mı, bu noktadan altına girilir mi? Kıdem tazminatı konusunda yeni getirilmek istenen düzenleme ile hangi haklar oldu bittiye getirilerek gasp ediliyor. Türkiye’nin ekonomi gündemini gazeteciler tartıştı.
[Bold Medya] 1.7.2020
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ve turizm gelirine ihtiyacı varken son dönem gerilen ilişkiler nereye varacağı merak konusu. Dolar 6,85 TL’de çakıldı. Bu rakamlar ne kadar mantıklı? Altın fiyatları yükseliyor, bu dönemde altına yatırım yapılır mı, bu noktadan altına girilir mi? Kıdem tazminatı konusunda yeni getirilmek istenen düzenleme ile hangi haklar oldu bittiye getirilerek gasp ediliyor. Türkiye’nin ekonomi gündemini gazeteciler tartıştı.
[Bold Medya] 1.7.2020
Moody’s uyardı: 2018’deki kur şoku tekrarlanabilir; ekonomi sert şekilde küçülecek!
Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye ekonomisinin bu yıl salgın şoku nedeniyle sert şekilde küçüleceğini belirtti. Kurum yeni bir kur şoku için uyardı.
Moody’s önceki iki raporunda Türkiye ekonomisine ilişkin tahminini yüzde 3 büyümeden, önce yüzde 1.4 küçülmeye çevirmiş, sonra bunu yüzde 5 küçülmeye revize etmişti.
Moody’s gelecek yıl ise reel büyüme kaydedilebileceğini öngördü.
Türkiye’nin kredi profilinin ‘geçen üç yılda aşınan kurumsal ve yönetim gücündeki aşınmayı, uygulanan politikalardaki belirsizliği ve dış kırılganlıkları’ yansıttığı belirtilen Moody’s raporunda, “Türkiye’nin finans piyasaları 2019’da geçici olarak istikrar kazandı, ancak o tarihten bu yana politikaların yönü ve şeffaflık konusundaki yeni endişeler istikrarı bozdu” ifadeleri kullanıldı.
Raporda, politikaların ve şeffaflık konusundaki endişelerin rezervlerin daha da azalmasına, dolarizasyonun artmasına ve kurda tekrar yükselişe yol açtığı vurgulanırken, “Enflasyon ve dış kırılganlıklar yüksek seyretmeye devam ediyor, cari işlemler dengesinde dengenin neredeyse sağlanmasına rağmen lirada devam eden zayıflık bu duruma uygun koşullar yaratıyor” dendi.
‘2018 kur krizi tekrar yaşanabilir’
Türkiye’deki jeopolitik tansiyonun tekrar arttığı ve stagflasyonun (ekonomide küçülme ile yüksek enflasyonun beraber görüldüğü durum) daha da sürmesi ihtimalinin bulunduğu belirtilen raporda, bu nedenlerin 2018’deki kur krizinin veya zorlu koşulların tekrarlanmasına yol açabileceği belirtildi.
1.7.2020 [TR724]
Moody’s önceki iki raporunda Türkiye ekonomisine ilişkin tahminini yüzde 3 büyümeden, önce yüzde 1.4 küçülmeye çevirmiş, sonra bunu yüzde 5 küçülmeye revize etmişti.
Moody’s gelecek yıl ise reel büyüme kaydedilebileceğini öngördü.
Türkiye’nin kredi profilinin ‘geçen üç yılda aşınan kurumsal ve yönetim gücündeki aşınmayı, uygulanan politikalardaki belirsizliği ve dış kırılganlıkları’ yansıttığı belirtilen Moody’s raporunda, “Türkiye’nin finans piyasaları 2019’da geçici olarak istikrar kazandı, ancak o tarihten bu yana politikaların yönü ve şeffaflık konusundaki yeni endişeler istikrarı bozdu” ifadeleri kullanıldı.
Raporda, politikaların ve şeffaflık konusundaki endişelerin rezervlerin daha da azalmasına, dolarizasyonun artmasına ve kurda tekrar yükselişe yol açtığı vurgulanırken, “Enflasyon ve dış kırılganlıklar yüksek seyretmeye devam ediyor, cari işlemler dengesinde dengenin neredeyse sağlanmasına rağmen lirada devam eden zayıflık bu duruma uygun koşullar yaratıyor” dendi.
‘2018 kur krizi tekrar yaşanabilir’
Türkiye’deki jeopolitik tansiyonun tekrar arttığı ve stagflasyonun (ekonomide küçülme ile yüksek enflasyonun beraber görüldüğü durum) daha da sürmesi ihtimalinin bulunduğu belirtilen raporda, bu nedenlerin 2018’deki kur krizinin veya zorlu koşulların tekrarlanmasına yol açabileceği belirtildi.
1.7.2020 [TR724]
İlk duruşmada 9 ay süren işkenceyi anlatmıştı: İkinci duruşmada kimse salona alınmadı!
15 Temmuz sonrası kaçırılan ve 9 ay kendisinden haber alınamayan Gökhan Türkmen yaşadığı işkenceyi ve kötü muameleyi bu yılın başındaki yargılandığı mahkemenin ilk duruşmasında anlatmıştı.
Türkmen’in dün ise Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2. duruşması vardı. Fakat bu sefer mahkeme duruşmanın kapalı yapılmasına karar verdi ve kimseyi içeriye almadı.
Bu durumu gündeme getiren HDP’li vekil Ömer Faruk Gergerlioğlu, “İlk duruşmasında konuşmuştu..! İlk duruşmasında 3 polis yelekli kişi tarafından kaçırıldığını, 9 ay boyunca ağır işkence yapıldığını söylemişti Dün yapılan 2. duruşmasında Hâkim kapalı duruşma kararı verdi,kimseyi salona almadı Acaba niye..!? Ne dersiniz!?” paylaşımında bulundu.
9 ay işkence görmüştü
Yaklaşık 9 ay kendisinden haber alınamayan Türkmen, 6 Kasım 2019 tarihinde emniyette ortaya çıkmıştı. Halen Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Gökhan Türkmen, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada ilk kez kendisine yapılanlara ilişkin konuşmuştu.
Türkmen, 7 Şubat’ta Antalya’da polis yelekli 3 kişi tarafından kaçırıldığını aylarca (271 gün) ağır tehdit, işkence ve taciz altında kaldığını belirtmişti.
Kaçırılma olayının ardından 4-5 saatlik bir araç yolculuğu ile bir yere getirildiğini anlatan Türkmen daha sonra aylar süren bir işkence sürecinin başladığını söylemişti. En sonunda da yine Antalya’ya getirildiğini belirten Türkmen, sanki Antalya’da bulunmuş gibi işlem yapıldığını ifade etmişti. Gözaltında avukat istememesi yönünde baskı yapıldığını belirten Türkmen, düzgün bir avukatlık hizmeti alamadığını bir takım ifadelerin kendisine yazdırılıp imzalatıldığını aktarmıştı.
Türkmen, avukatı olarak salonda bulunan Ayşegül Güney’i ise azlettiğini söylemişti. Türkmen, mahkemede eşi, kendisi ve ailesi için itiraflara da zorlandığını belirtmişti.
1.7.2020 [TR724]
Türkmen’in dün ise Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2. duruşması vardı. Fakat bu sefer mahkeme duruşmanın kapalı yapılmasına karar verdi ve kimseyi içeriye almadı.
Bu durumu gündeme getiren HDP’li vekil Ömer Faruk Gergerlioğlu, “İlk duruşmasında konuşmuştu..! İlk duruşmasında 3 polis yelekli kişi tarafından kaçırıldığını, 9 ay boyunca ağır işkence yapıldığını söylemişti Dün yapılan 2. duruşmasında Hâkim kapalı duruşma kararı verdi,kimseyi salona almadı Acaba niye..!? Ne dersiniz!?” paylaşımında bulundu.
9 ay işkence görmüştü
Yaklaşık 9 ay kendisinden haber alınamayan Türkmen, 6 Kasım 2019 tarihinde emniyette ortaya çıkmıştı. Halen Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Gökhan Türkmen, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada ilk kez kendisine yapılanlara ilişkin konuşmuştu.
Türkmen, 7 Şubat’ta Antalya’da polis yelekli 3 kişi tarafından kaçırıldığını aylarca (271 gün) ağır tehdit, işkence ve taciz altında kaldığını belirtmişti.
Kaçırılma olayının ardından 4-5 saatlik bir araç yolculuğu ile bir yere getirildiğini anlatan Türkmen daha sonra aylar süren bir işkence sürecinin başladığını söylemişti. En sonunda da yine Antalya’ya getirildiğini belirten Türkmen, sanki Antalya’da bulunmuş gibi işlem yapıldığını ifade etmişti. Gözaltında avukat istememesi yönünde baskı yapıldığını belirten Türkmen, düzgün bir avukatlık hizmeti alamadığını bir takım ifadelerin kendisine yazdırılıp imzalatıldığını aktarmıştı.
Türkmen, avukatı olarak salonda bulunan Ayşegül Güney’i ise azlettiğini söylemişti. Türkmen, mahkemede eşi, kendisi ve ailesi için itiraflara da zorlandığını belirtmişti.
1.7.2020 [TR724]
Fatih Terzioğlu için vakit daralıyor; acil tahliye edilmeli [Yusuf Dereli]
Silivri Cezaevi’nde 21 aydır tutuklu bulunan Fatih Terzioğlu’nun durumu ağırlaşıyor ve her geçen gün hayati tehlikesi artıyor. Fatih Terzioğlu’nun acilen tahliye edilmesi gerekiyor ancak yetkililer bu konuda duyarsız. Doktorun, Fatih Terzioğlu’nun eşi Esra Terzioğlu’na ‘kocasının 1 yıllık ömrü kaldığını söylediği’ öğrenildi.
Esra Terzioğlu, dün yaptığı ilk paylaşımda, “Kıymetli arkadaşlar, bugün eşimin kesin teşhisi ve tedavi yöntemi için doktorlardan oluşan bir kurul toplanacak inşallah. O kuruldan eşimin cezaevinde kalamayacağına dair bir rapor çıkması çok önemli. Lütfen dualarınızı eksik etmeyin.” ifadelerini kullandı. Söz konusu paylaşımdan saatler sonra ise kötü haberi yine sosyal medya hesabından verdi: “Doktor yüzüme karşı bu adamın bir yıllık ömrü kaldı dedi. Tahliye için gerekli raporu da hâlâ alamadım.” ifadelerini kullandı. Takipçilerine, “Ne olur ne olur ne olur çok dua edin…dua dua dua.” diye seslenen Terzioğlu’nun paylaşımı kısa sürede binlerce kez paylaşıldı.
15 DUA MESAJINA 6 YIL 3 AY!
Tutuklu bulunduğu tek kişilik hücresinde yaklaşkı 45 gündür sürekli kusan ve hayati fonksiyonlarını neredeyse tamamen kaybeden yönetmen Fatih Terzioğlu, skandalın sosyal medyada gündeme gelmesi üzerine geçtiğimiz hafta apar topar hastaneye kaldırılmıştı.
Yapılan test ve çekilen MR’ların sonuçlarına göre Terzioğlu’nun midesinde tümör vardı, kanser olmuştu. Fatih Terzioğlu’nun tedavisi için acilen tahliye edilmesi gerekiyor. Fatih Terzioğlu, telefonuna gelen 15 dua mesajı nedeniyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
[Yusuf Dereli] 1.7.2020 [TR724]
Esra Terzioğlu, dün yaptığı ilk paylaşımda, “Kıymetli arkadaşlar, bugün eşimin kesin teşhisi ve tedavi yöntemi için doktorlardan oluşan bir kurul toplanacak inşallah. O kuruldan eşimin cezaevinde kalamayacağına dair bir rapor çıkması çok önemli. Lütfen dualarınızı eksik etmeyin.” ifadelerini kullandı. Söz konusu paylaşımdan saatler sonra ise kötü haberi yine sosyal medya hesabından verdi: “Doktor yüzüme karşı bu adamın bir yıllık ömrü kaldı dedi. Tahliye için gerekli raporu da hâlâ alamadım.” ifadelerini kullandı. Takipçilerine, “Ne olur ne olur ne olur çok dua edin…dua dua dua.” diye seslenen Terzioğlu’nun paylaşımı kısa sürede binlerce kez paylaşıldı.
15 DUA MESAJINA 6 YIL 3 AY!
Tutuklu bulunduğu tek kişilik hücresinde yaklaşkı 45 gündür sürekli kusan ve hayati fonksiyonlarını neredeyse tamamen kaybeden yönetmen Fatih Terzioğlu, skandalın sosyal medyada gündeme gelmesi üzerine geçtiğimiz hafta apar topar hastaneye kaldırılmıştı.
Yapılan test ve çekilen MR’ların sonuçlarına göre Terzioğlu’nun midesinde tümör vardı, kanser olmuştu. Fatih Terzioğlu’nun tedavisi için acilen tahliye edilmesi gerekiyor. Fatih Terzioğlu, telefonuna gelen 15 dua mesajı nedeniyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
[Yusuf Dereli] 1.7.2020 [TR724]
Fidan’ın planı Akıncı’dan nasıl döndü? [Adem Yavuz Arslan]
Bu yazıyı yazmak için Akıncı Üssü yargılamalarından bir dosyaya gömülmüşken sevgili Haluk Savaş’ın ölüm haberini aldım.
Tarifsiz bir acı çöktü üstüme.
Tıpkı tedaviye gitmesine izin verilmediği için hayatını kaybeden Furkan ve Ahmet’te olduğu gibi.
Sanki aileden birini kaybetmiş gibi oldum.
Gerçi biz KHK’lılar dev bir aileyiz ve her ölüm aileden bir kayıp sayılır ama Haluk Hoca’nın kaybı beni derinden sarstı.
Bir önceki gece yarısı yine bu dosya üzerinde okuma yaparken aklıma düşmüştü Haluk Hoca.
Twitter hesabını kontrol ettim, son günlerde hiç mesaj yazmamıştı. DM atıp halini hatırını sordum.
Cevabın ölüm haberiyle geleceğini aklıma bile getirmemiştim.
Haluk Hoca ile yıllar önce, seçimlerin nabzını tutmak için Gaziantep’e yolum düştüğünde tanışmıştım.
Antep yemekleri eşliğinde keyifli bir sohbet yapmıştık. Sonrasında temasımız devam etti.
Tanımaktan keyif aldığım insanlardandı. Malum süreçte tüm Türkiye onu tanıdı ve herkes çok sevdi.
Erdoğan rejimi çok zulmetmişti Haluk Hoca’ya.
25 yıl önce danışmanlık yaptığı bir kültür sanat programını bahane edip soruşturma açmışlar, ‘terörist’ damgası vurup tutuklamışlar, yurt dışından dönen 11 yaşındaki oğlunu havaalanında sorguya çekmişler, karı koca işsiz bırakmışlardı.
En önemlisi tedavi için yurt dışına gitmesine izin vermemişlerdi. Ama o yılmadı, korkmadı ve mücadele etti.
KHK mağduriyetlerinin sembolü haline geldi.
İşte böyle güzel bir insanı kaybettik.
Haluk Hoca artık yok ama emin olun zulme karşı duruşu ve cesaretiyle yüzbinlerce insana rehber oldu.
Biz kendisini çok iyi bildik. Hep öyle bileceğiz.
HERYER ZULÜM HERKES MAĞDUR
Aslında Haluk Hoca’yı kaybettiğimiz haberini aldığımda okuduğum mahkeme dosyası da Haluk Hoca’nın hikayesinden farklı değil.
Şehirler, isimler değişse de zulüm hikayeleri birbirine benziyor.
Mesela Akıncı Üssü yargılamalarından bir örnek vereyim.
Hava Kurmay Albay Murat Çınar.
Kendisi bir F-16 pilotu ve aynı zamanda bilgisayar mühendisliği alanında ABD’nin en iyi üniversitelerinden birinde yüksek lisans yapmış doktoralı bir asker.
Düşünün; 15 yaşında giydiğiniz üniformayı 28 yıl taşıyorsunuz, kariyeriniz başarılarla dolu, dünyanın en zor işlerinden biri olan savaş uçağı pilotusunuz ve bir akşamda hayatınız karartılıyor.
Mahkeme dosyasından özetleyerek anlatayım;
15 Temmuz akşamı eşi ve çocuğuyla Ankara Gölbaşı’nda bulunan kayınvalidesinde yemekteler.
Akşam 22 sularında Hava Kuvvetleri Karargahı’ndan Yarbay Ayhan Çatıkkaya arıyor ve ‘acilen 143.filoya katılması gerektiğini, çok acil bir durum olduğunu’ söylüyor.
Albay Çınar ifadesinde “Özellikle son 2-3 haftada DEAŞ ile ilgili çok ciddi eylem istihbaratı geldiğinden DEAŞ’a yönelik kapsamlı bir harekat, belki de Suriye ile sıcak çatışma ihtimali vardır diye düşündüm” diyor.
Ailesini lojmana bırakıp Akıncı Üssü’ne gidiyor.
23:45 gibi Akıncı Üssü’ne vardığında ‘tuhaflığı’ fark ediyor. İçeride sivil kıyafetli birilerini de görüyor.
“Müşterek ve geniş kapsamlı bir harekat için toplanıldığı izlenimi veriyordu ama filo içinde silahlı askerler de vardı” diyen Çınar bir süre sonra darbe girişimine dair haberi alınca oradan ayrılmak için nizamiyeye yöneliyor.
Ancak giriş çıkışlar kapatıldığı için içeride mahsur kalan Albay Çınar ilerleyen saatlerde bir kez daha deniyor ancak yine üsten çıkamıyor.
Daha sonra üs lojmanlarına gidip orada bekliyor. Ertesi gün polis gelip hepsini göz altına alıyor ve darbe girişiminden tutuklanıyor.
Hikaye bu kadar.
Zaten iddianamede de darbeye katıldığına dair bir iddia da yok. Sadece o gece Akıncı Üssü’nde olduğu bilgisi var.
Albay Çınar mahkemede detaylıca anlatsa da sesini kimseye duyuramamış.
O gece telefonla göreve çağrıldığını, eline silah almadığını, uçmadığını, kimseye talimat vermediğini, kimseden talimat almadığını ve savcıların bile kendisiyle ilgili somut isnatta bulunamadığını anlatıyor ama dediğim gibi sesini duyan yok.
Tıpkı onbinlerce silah arkadaşı gibi.
İşin hukuki sakatlıkları bir yana yaşanan süreç tam olarak yetişmiş insan kıyımı.
Çünkü bir savaş uçağı pilotu yetiştirmek çok uzun yıllar alan, zahmetli bir iş.
Aynı zamanda çok da pahalı.
Ortalama 8 yıllık sıkı bir eğitim gerektiriyor o koltuğa oturabilmek. Çok ciddi sağlık testlerinden geçiyorsunuz.
Mesela bir F-16 pilotu 9 G basınca maruz kalıyor. Bir insanın 6 G’de kalp basıncının sıfıra düştüğünü düşünürseniz 9 G’nin nasıl bir baskı olduğunu daha iyi kavrayabilirsiniz.
Zaten Albay Çınar da savunmasında şöyle bir benzetme yapmış; “9 G çekemeyen pilot F-16 pilotu olamaz. Bu da ortalama 70 kilo olan bir pilotun vücuduna 70X9=630 kilo yük binmesine eşdeğer bir basınçtır.”
Şimdi düşünün; yıllarca eğitim görmüş, ABD’de yüksek lisans ve doktora yapmış, milyonlarca dolarlık uçakları kontrol eden bir pilotu müebbetle yargılıyorsunuz.
Doğal olarak elle tutulur somut suçlamalar ve deliller bekliyorsunuz.
Oysa onbinlerce subay-astsubay için bir kaç satırlık basma kalıp ifadelerle müebbet hapisler istendi.
Mesela Albay Çınar için 5 sayfalık bir bölüm var iddianamede. Onun da yarısı zaten kendi ifadesi.
Geride kalan bölümde ‘MASAK raporu’ var. O da mesai arkadaşlarıyla kendi aralarında yaptıkları bir kaç havaleyi gösteriyor.
Devamında kız kardeşinin bir eğitim kurumunda SGK kaydı, diğer kardeşinin de ByLock listesinde olduğu iddiası var.
Evinde ve ofisinde yapılan aramada da suç unsuru bulunamadığı bilgisi var.
Ama savcı bunları sıraladıktan sonra “tüm dosya kapsamı incelendiğinde, şüphelinin FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Üyesi olarak aşağıda açıklanan atılı suçları işlediği tüm dosya kapsamından anlaşılmıştır.” deyip müebbet istiyor.
Benim defalarca okuyup anlayamadığım bölüm ise şurası;
Savcı iddianamede “tespit edilen ve tespit edilemeyen birçok kanuna aykırı eylemleri icra etmek” diye bir tanımlama yapmış.
‘Tespit edilemeyen kanuna aykırılık’ ne demek hala anlayabilmiş değilim.
Ama böyle abuk iddianamelerle onbinlerce insana müebbet hapis cezası istendi ve savunmaları bile dinlemeyen hakimler o cezaları verdiler.
Normal bir hukuk düzeninde bu davaların tamamı bozulur, sanıklar beraat eder ve bu iddianameleri düzenleyenler de cezalandırılır.
Ama Türkiye’de ‘Saray Hukuku’ olduğu için tersi oluyor.
ASKERLER NASIL TUZAĞA ÇEKİLDİ?
Bugüne kadar sayısız iddianame, savunma ve mütalaa okuduğum için bazı şeyler artık kafamda daha net.
Mesela ‘bu kadar iyi yetişmiş kurmay subaylar nasıl oluyor da kolayca tuzağa düştü?’ sorusuna ilk başta cevap bulamıyordum.
Dosyaların detayına indikçe gördüm ki 15 Temmuz’u kurgulayanlar çok zekice bir tuzak kurmuşlar.
Tıpkı Albay Murat Çınar örneğinde olduğu gibi göreve çağrılan herkes tereddütsüz birliğine koşmuş.
Olayı salt askerlikle açıklamak mümkün değil. Çünkü 15 Temmuz’a giden süreçte bu yol itinayla döşenmiş.
Mesela son bir yılda 51 haftanın 21’inde Cuma günleri Terörle Mücadele Harekatı (TMH) olmuş.
Daha çarpıcı veri ise şu; 15 Temmuz’dan öncesi son 7 haftanın beşinde son 4 haftanın üçünde Cuma akşamı TMH görevlendirilmesi yapılmış.
O yüzden 15 Temmuz Cuma akşamı göreve çağrılan bir asker tereddüt etmeden görev yerine gitmiş.
Tabi ‘algı inşası’ bu TMH’ler ile sınırlı değil.
Özellikle 2015’in ikinci yarısıyla 2016’nın ilk altı ayında Türkiye terör olaylarıyla sarsıldı.
Yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bu saldırılar, özellikle de Ankara Hava Kuvvetleri Karargahı ve İstanbul Havalimanı saldırısı askerleri alarm durumuna geçirmişti.
Dahası 15 Temmuz’dan kısa bir süre önce MİT’ten gelen “IŞİD eylem hazırlığında” istihbaratı bu süreçte kritik bir role sahip.
Askerlerin, özellikle de Akıncı Üssü’nün tuzağa düşürülmesinde çok önemli bir başka detay var.
MİT’in tarihinde ilk kez Akıncı Üssü’nde inceleme yapmasını kastediyorum.
AKINCI’DAKİ TUHAF TOPLANTI
Albay Çınar’ın ifadesinde yer alan detaylara göre, MİT ve Özel Kuvvetler Komutanlığı Akıncı Üssü’nde bir toplantı yapmış.
Malum olduğu üzere Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu 11 Haziran 2014’te İŞİD tarafından basılmış ve başkonsolos dahil 49 kişi rehin alınmıştı. Rehineler MİT’in IŞİD ile anlaşmasıyla 101. günde kurtarılmışlardı.
İşte bu sürecin hiç bilinmeyen bir tarafı Akıncı Üssü’nde geçmiş.
Albay Çınar’ın ifadesinden devam edelim;
“Bundan sadece birkaç gün önce, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı rehinelerin kurtarılması için 15 Temmuz’da yaşananlara benzer bir operasyon planına imza attılar.
Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı, hazırlığı bir-iki ay süren planlamalarına, başlangıçta Hava Kuvvetlerini dâhil etmediler. Operasyona birkaç gün kala, Akıncı Üssünde yapılacak bir toplantı ile planlamayı Hava Kuvvetlerine ve Akıncı’daki askerlere duyurmak için harekete geçtiler.
15 Temmuz’a benzer şekilde, operasyona sadece birkaç gün kala, gece yarısı dışarıdaki birliklerden F-16’lar Akıncı’ya çağrıldı, Özel Kuvvetlerden belirli sayıda personel koordine ve harekât planlaması için Akıncı’ya geldi.
Hava Kuvvetlerinin Diyarbakır Üssündeki 181. ve 182. Filolarının ve Bandırma Üssündeki 161. Filonun pilotlarına gece yarısı telefon edilerek ertesi sabah Akıncı’ya gelmeleri emredildi.
Akıncı üssünde pilotlara kurtarma operasyonunun detayları anlatıldı.
Plana göre, öncelikle F-16’lar MİT tarafından belirlenmiş hedefleri hava taarruzları ile imha edecek, hemen sonra Özel Kuvvetler personeli helikopterler ile rehinelerin olduğu bölgeye intikal edecek, F-16’lar helikopterleri havadan koruyacaklardı.
İhtiyaç duyulması halinde, helikopterlerle bölgeye gönderilmek üzere Muharebe Arama Kurtarma (MAK) Timleri sınır birliklerinde konuşlandırılacaktı. Bu timlere ihtiyaç olursa F-16’lar onları da koruyacaktı. Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı’nın planına göre Özel Kuvvetler unsurları rehin alınan 49 Konsolosluk personelini 5 dakika içinde IŞİD’in elinden kurtaracak, sonra rehineler güvenli bölgeye götürülecek ve oradan da Türkiye‟ye getirileceklerdi. F-16 pilotları bu esnada havadan koruma görevine devam edeceklerdi”
Albay Çınar’ın ifadesinde yer aldığı şekliyle brifingi dinleyen komutanlar ve pilotlar planlamanın yetersiz, riskin büyük olduğu ve konsolos dahil rehinelerin hayatının tehlikeye atılabileceği gerekçesiyle itiraz ediyorlar.
Tabi bu itirazda Uludere’de yaşanan facianın da etkisi vardı.
Çünkü Uludere’de MİT’ten gelen “Bahoz Erdal kaçakçı rolünde Türkiye’ye sızıp saldırı yapacak” istihbaratı 34 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı.
Akıncı Üssü’nde yapılan toplantı sonrası planlama askıya alınmış ve Genelkurmay’ın talimatıyla da iptal edilmiş. Başka illerden gelen pilotlar ve ÖKK ekipleri de görev yerlerine dönmüş.
15 Temmuz’dan bu yana öyle şeyler yaşadık ki insan “acaba bu toplantının sürpriz bir şekilde Akıncı’ya alınması da kurulacak kumpasa hazırlık mıydı?” diye sormadan edemiyor.
Albay Çınar savunmasında bu tip durumların kendileri için olağan olduğunu yani her an operasyona hazır olmak zorunda olduklarını, hem terör saldırıları hem de bu tip özel operasyonlar nedeniyle acil olarak birliğe çağrıldıklarında emri sorgulamalarının mümkün olmadığını söylüyor.
ABİDİN ÜNAL NE DEMEK İSTEMİŞTİ?
Bu arada Albay Çınar’ın ifadelerinde yakın tarihe dair çok ilginç detaylarda var. Şahsen daha önce bu ayrıntıları başka bir yerde duymamış, okumamıştım.
Mesela hala büyük bir muamma olan Türk uçağının Suriye tarafından düşürülmesi olayı.
Malum olduğu üzere Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir RF-4 keşif uçağı 23 Haziran 2012’de Suriye’de düşürülmüştü.
F-16 pilotu Albay Murat Çınar o olaya dair pek bilinmeyen detayları şöyle anlatıyor;
“Ben bu RF-4 uçağı düşürülmeden bir gün önce o uçağın uçtuğu aynı rotayı uçtum. Bu görevi de, çok ilginçtir, MİT Müsteşarlığı bizden talep etmişti.
MİT’in verdiği rota İsrail ve Suriye karasularının çok yakınından geçiyordu.
Büyük ihtimalle ilk hedef ben ve kolumdaki uçaktı ve amaç, bize karasuları ihlali yaptırıp vurulmamızı sağlamaktı. Ancak sanırım geçmişimdeki Ege Denizi tecrübesi bizi orada kurtardı. Çok alçaktan uçtuğumuzdan bizi vuramadılar.
Fakat ertesi gün ne yazık ki iki genç silah arkadaşım uçakları düşürülerek şehit edildiler.”
Albay Çınar olaydan sonra Suriye’ye savaş açılması yönünde büyük kamuoyu baskısı oluşturulduğunu hatırlatıp şöyle devam ediyor;
“O günlerde olayları bizzat yaşamış biri olarak söylüyorum, olayı takip eden süreçte bu ülke büyük badireler atlattı.
Eğer o günlerde ve takip eden bir yıl içinde Ortadoğu bataklığında yıkıcı ve sonu belli olmayan büyük bir savaşa girmediysek bunun en büyük sebebi dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk’tür”
Erdoğan’ın iç politik hedeflerle Suriye’ye girmek istediği ama dönemin komuta kademesinin direndiği herkesin bildiği sırlardandı.
Albay Çınar’ın ifadesinde ilk kez gördüğümüz, duyduğumuz başka detaylar da var.
Mesela 15 Temmuz’un en karanlık isimlerinden, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’la ilgili şahitlikleri.
15 Temmuz’a giden süreçte fişleme listelerinin ve ihbarlarının yoğunluk kazandığını anlatan Çınar “Komutanlar, yasal dayanaktan ve delilden yoksun listelere işlem yapmayı reddettiler ve direnç gösterdiler.
O dönemde Hv.K.K. Abidin Ünal da karargâhını sık sık toplayarak ‘içimizde paralel var iddiaları nifaktır, bu iftirayı atanları lanetliyorum’ diyordu. Bu çerçevede yaptığı konuşmaları ben en az 3-4 defa dinledim. Fakat sonraları, sanıyorum 2016 yılı Nisan-Mayıs aylarıydı, Abidin Ünal’a odasında bir evrak imzalatıyordum. İmzaladıktan sonra odada bulunanlara dönerek, ‘şimdi bunların istediklerini vermiyoruz, ama yakında bizden kamyonla alacaklar.’ diye bir söz sarf etti. Ne demek istediğini de birkaç ay sonra cezaevine girince anladım”
Albay Çınar’ın bu ifadeleri önemli.
Çünkü Abidin Ünal’ın 15 Temmuz’daki rolüne dair diğer verilerle birleştirildiğinde “yakında bizden kamyonla alacaklar” ifadesi daha da anlamlı hale geliyor.
Sonuç itibariyle; tarihin gördüğü en büyük kumpaslardan olan 15 Temmuz bir yandan Haluk Hoca gibi sivillerin hayatına kastederken öbür yandan iyi yetişmiş onbinlerce subayın soykırıma tabi tutulmasına gerekçe yapıldı.
Normal bir hukuk düzeninde ne Haluk Hoca bu deli saçması suçlamalara muhatap olur, ne tutuklanır ne de tedavi olmasına engel çıkartılabilirdi.
Yine normal bir hukuk düzeninde Murat Albay gibi onbinlerce asker katılmadıkları darbeden müebbet hapis cezası almazlardı.
[Adem Yavuz Arslan] 1.7.2020 [TR724]
Tarifsiz bir acı çöktü üstüme.
Tıpkı tedaviye gitmesine izin verilmediği için hayatını kaybeden Furkan ve Ahmet’te olduğu gibi.
Sanki aileden birini kaybetmiş gibi oldum.
Gerçi biz KHK’lılar dev bir aileyiz ve her ölüm aileden bir kayıp sayılır ama Haluk Hoca’nın kaybı beni derinden sarstı.
Bir önceki gece yarısı yine bu dosya üzerinde okuma yaparken aklıma düşmüştü Haluk Hoca.
Twitter hesabını kontrol ettim, son günlerde hiç mesaj yazmamıştı. DM atıp halini hatırını sordum.
Cevabın ölüm haberiyle geleceğini aklıma bile getirmemiştim.
Haluk Hoca ile yıllar önce, seçimlerin nabzını tutmak için Gaziantep’e yolum düştüğünde tanışmıştım.
Antep yemekleri eşliğinde keyifli bir sohbet yapmıştık. Sonrasında temasımız devam etti.
Tanımaktan keyif aldığım insanlardandı. Malum süreçte tüm Türkiye onu tanıdı ve herkes çok sevdi.
Erdoğan rejimi çok zulmetmişti Haluk Hoca’ya.
25 yıl önce danışmanlık yaptığı bir kültür sanat programını bahane edip soruşturma açmışlar, ‘terörist’ damgası vurup tutuklamışlar, yurt dışından dönen 11 yaşındaki oğlunu havaalanında sorguya çekmişler, karı koca işsiz bırakmışlardı.
En önemlisi tedavi için yurt dışına gitmesine izin vermemişlerdi. Ama o yılmadı, korkmadı ve mücadele etti.
KHK mağduriyetlerinin sembolü haline geldi.
İşte böyle güzel bir insanı kaybettik.
Haluk Hoca artık yok ama emin olun zulme karşı duruşu ve cesaretiyle yüzbinlerce insana rehber oldu.
Biz kendisini çok iyi bildik. Hep öyle bileceğiz.
HERYER ZULÜM HERKES MAĞDUR
Aslında Haluk Hoca’yı kaybettiğimiz haberini aldığımda okuduğum mahkeme dosyası da Haluk Hoca’nın hikayesinden farklı değil.
Şehirler, isimler değişse de zulüm hikayeleri birbirine benziyor.
Mesela Akıncı Üssü yargılamalarından bir örnek vereyim.
Hava Kurmay Albay Murat Çınar.
Kendisi bir F-16 pilotu ve aynı zamanda bilgisayar mühendisliği alanında ABD’nin en iyi üniversitelerinden birinde yüksek lisans yapmış doktoralı bir asker.
Düşünün; 15 yaşında giydiğiniz üniformayı 28 yıl taşıyorsunuz, kariyeriniz başarılarla dolu, dünyanın en zor işlerinden biri olan savaş uçağı pilotusunuz ve bir akşamda hayatınız karartılıyor.
Mahkeme dosyasından özetleyerek anlatayım;
15 Temmuz akşamı eşi ve çocuğuyla Ankara Gölbaşı’nda bulunan kayınvalidesinde yemekteler.
Akşam 22 sularında Hava Kuvvetleri Karargahı’ndan Yarbay Ayhan Çatıkkaya arıyor ve ‘acilen 143.filoya katılması gerektiğini, çok acil bir durum olduğunu’ söylüyor.
Albay Çınar ifadesinde “Özellikle son 2-3 haftada DEAŞ ile ilgili çok ciddi eylem istihbaratı geldiğinden DEAŞ’a yönelik kapsamlı bir harekat, belki de Suriye ile sıcak çatışma ihtimali vardır diye düşündüm” diyor.
Ailesini lojmana bırakıp Akıncı Üssü’ne gidiyor.
23:45 gibi Akıncı Üssü’ne vardığında ‘tuhaflığı’ fark ediyor. İçeride sivil kıyafetli birilerini de görüyor.
“Müşterek ve geniş kapsamlı bir harekat için toplanıldığı izlenimi veriyordu ama filo içinde silahlı askerler de vardı” diyen Çınar bir süre sonra darbe girişimine dair haberi alınca oradan ayrılmak için nizamiyeye yöneliyor.
Ancak giriş çıkışlar kapatıldığı için içeride mahsur kalan Albay Çınar ilerleyen saatlerde bir kez daha deniyor ancak yine üsten çıkamıyor.
Daha sonra üs lojmanlarına gidip orada bekliyor. Ertesi gün polis gelip hepsini göz altına alıyor ve darbe girişiminden tutuklanıyor.
Hikaye bu kadar.
Zaten iddianamede de darbeye katıldığına dair bir iddia da yok. Sadece o gece Akıncı Üssü’nde olduğu bilgisi var.
Albay Çınar mahkemede detaylıca anlatsa da sesini kimseye duyuramamış.
O gece telefonla göreve çağrıldığını, eline silah almadığını, uçmadığını, kimseye talimat vermediğini, kimseden talimat almadığını ve savcıların bile kendisiyle ilgili somut isnatta bulunamadığını anlatıyor ama dediğim gibi sesini duyan yok.
Tıpkı onbinlerce silah arkadaşı gibi.
İşin hukuki sakatlıkları bir yana yaşanan süreç tam olarak yetişmiş insan kıyımı.
Çünkü bir savaş uçağı pilotu yetiştirmek çok uzun yıllar alan, zahmetli bir iş.
Aynı zamanda çok da pahalı.
Ortalama 8 yıllık sıkı bir eğitim gerektiriyor o koltuğa oturabilmek. Çok ciddi sağlık testlerinden geçiyorsunuz.
Mesela bir F-16 pilotu 9 G basınca maruz kalıyor. Bir insanın 6 G’de kalp basıncının sıfıra düştüğünü düşünürseniz 9 G’nin nasıl bir baskı olduğunu daha iyi kavrayabilirsiniz.
Zaten Albay Çınar da savunmasında şöyle bir benzetme yapmış; “9 G çekemeyen pilot F-16 pilotu olamaz. Bu da ortalama 70 kilo olan bir pilotun vücuduna 70X9=630 kilo yük binmesine eşdeğer bir basınçtır.”
Şimdi düşünün; yıllarca eğitim görmüş, ABD’de yüksek lisans ve doktora yapmış, milyonlarca dolarlık uçakları kontrol eden bir pilotu müebbetle yargılıyorsunuz.
Doğal olarak elle tutulur somut suçlamalar ve deliller bekliyorsunuz.
Oysa onbinlerce subay-astsubay için bir kaç satırlık basma kalıp ifadelerle müebbet hapisler istendi.
Mesela Albay Çınar için 5 sayfalık bir bölüm var iddianamede. Onun da yarısı zaten kendi ifadesi.
Geride kalan bölümde ‘MASAK raporu’ var. O da mesai arkadaşlarıyla kendi aralarında yaptıkları bir kaç havaleyi gösteriyor.
Devamında kız kardeşinin bir eğitim kurumunda SGK kaydı, diğer kardeşinin de ByLock listesinde olduğu iddiası var.
Evinde ve ofisinde yapılan aramada da suç unsuru bulunamadığı bilgisi var.
Ama savcı bunları sıraladıktan sonra “tüm dosya kapsamı incelendiğinde, şüphelinin FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Üyesi olarak aşağıda açıklanan atılı suçları işlediği tüm dosya kapsamından anlaşılmıştır.” deyip müebbet istiyor.
Benim defalarca okuyup anlayamadığım bölüm ise şurası;
Savcı iddianamede “tespit edilen ve tespit edilemeyen birçok kanuna aykırı eylemleri icra etmek” diye bir tanımlama yapmış.
‘Tespit edilemeyen kanuna aykırılık’ ne demek hala anlayabilmiş değilim.
Ama böyle abuk iddianamelerle onbinlerce insana müebbet hapis cezası istendi ve savunmaları bile dinlemeyen hakimler o cezaları verdiler.
Normal bir hukuk düzeninde bu davaların tamamı bozulur, sanıklar beraat eder ve bu iddianameleri düzenleyenler de cezalandırılır.
Ama Türkiye’de ‘Saray Hukuku’ olduğu için tersi oluyor.
ASKERLER NASIL TUZAĞA ÇEKİLDİ?
Bugüne kadar sayısız iddianame, savunma ve mütalaa okuduğum için bazı şeyler artık kafamda daha net.
Mesela ‘bu kadar iyi yetişmiş kurmay subaylar nasıl oluyor da kolayca tuzağa düştü?’ sorusuna ilk başta cevap bulamıyordum.
Dosyaların detayına indikçe gördüm ki 15 Temmuz’u kurgulayanlar çok zekice bir tuzak kurmuşlar.
Tıpkı Albay Murat Çınar örneğinde olduğu gibi göreve çağrılan herkes tereddütsüz birliğine koşmuş.
Olayı salt askerlikle açıklamak mümkün değil. Çünkü 15 Temmuz’a giden süreçte bu yol itinayla döşenmiş.
Mesela son bir yılda 51 haftanın 21’inde Cuma günleri Terörle Mücadele Harekatı (TMH) olmuş.
Daha çarpıcı veri ise şu; 15 Temmuz’dan öncesi son 7 haftanın beşinde son 4 haftanın üçünde Cuma akşamı TMH görevlendirilmesi yapılmış.
O yüzden 15 Temmuz Cuma akşamı göreve çağrılan bir asker tereddüt etmeden görev yerine gitmiş.
Tabi ‘algı inşası’ bu TMH’ler ile sınırlı değil.
Özellikle 2015’in ikinci yarısıyla 2016’nın ilk altı ayında Türkiye terör olaylarıyla sarsıldı.
Yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bu saldırılar, özellikle de Ankara Hava Kuvvetleri Karargahı ve İstanbul Havalimanı saldırısı askerleri alarm durumuna geçirmişti.
Dahası 15 Temmuz’dan kısa bir süre önce MİT’ten gelen “IŞİD eylem hazırlığında” istihbaratı bu süreçte kritik bir role sahip.
Askerlerin, özellikle de Akıncı Üssü’nün tuzağa düşürülmesinde çok önemli bir başka detay var.
MİT’in tarihinde ilk kez Akıncı Üssü’nde inceleme yapmasını kastediyorum.
AKINCI’DAKİ TUHAF TOPLANTI
Albay Çınar’ın ifadesinde yer alan detaylara göre, MİT ve Özel Kuvvetler Komutanlığı Akıncı Üssü’nde bir toplantı yapmış.
Malum olduğu üzere Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu 11 Haziran 2014’te İŞİD tarafından basılmış ve başkonsolos dahil 49 kişi rehin alınmıştı. Rehineler MİT’in IŞİD ile anlaşmasıyla 101. günde kurtarılmışlardı.
İşte bu sürecin hiç bilinmeyen bir tarafı Akıncı Üssü’nde geçmiş.
Albay Çınar’ın ifadesinden devam edelim;
“Bundan sadece birkaç gün önce, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı rehinelerin kurtarılması için 15 Temmuz’da yaşananlara benzer bir operasyon planına imza attılar.
Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı, hazırlığı bir-iki ay süren planlamalarına, başlangıçta Hava Kuvvetlerini dâhil etmediler. Operasyona birkaç gün kala, Akıncı Üssünde yapılacak bir toplantı ile planlamayı Hava Kuvvetlerine ve Akıncı’daki askerlere duyurmak için harekete geçtiler.
15 Temmuz’a benzer şekilde, operasyona sadece birkaç gün kala, gece yarısı dışarıdaki birliklerden F-16’lar Akıncı’ya çağrıldı, Özel Kuvvetlerden belirli sayıda personel koordine ve harekât planlaması için Akıncı’ya geldi.
Hava Kuvvetlerinin Diyarbakır Üssündeki 181. ve 182. Filolarının ve Bandırma Üssündeki 161. Filonun pilotlarına gece yarısı telefon edilerek ertesi sabah Akıncı’ya gelmeleri emredildi.
Akıncı üssünde pilotlara kurtarma operasyonunun detayları anlatıldı.
Plana göre, öncelikle F-16’lar MİT tarafından belirlenmiş hedefleri hava taarruzları ile imha edecek, hemen sonra Özel Kuvvetler personeli helikopterler ile rehinelerin olduğu bölgeye intikal edecek, F-16’lar helikopterleri havadan koruyacaklardı.
İhtiyaç duyulması halinde, helikopterlerle bölgeye gönderilmek üzere Muharebe Arama Kurtarma (MAK) Timleri sınır birliklerinde konuşlandırılacaktı. Bu timlere ihtiyaç olursa F-16’lar onları da koruyacaktı. Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı’nın planına göre Özel Kuvvetler unsurları rehin alınan 49 Konsolosluk personelini 5 dakika içinde IŞİD’in elinden kurtaracak, sonra rehineler güvenli bölgeye götürülecek ve oradan da Türkiye‟ye getirileceklerdi. F-16 pilotları bu esnada havadan koruma görevine devam edeceklerdi”
Albay Çınar’ın ifadesinde yer aldığı şekliyle brifingi dinleyen komutanlar ve pilotlar planlamanın yetersiz, riskin büyük olduğu ve konsolos dahil rehinelerin hayatının tehlikeye atılabileceği gerekçesiyle itiraz ediyorlar.
Tabi bu itirazda Uludere’de yaşanan facianın da etkisi vardı.
Çünkü Uludere’de MİT’ten gelen “Bahoz Erdal kaçakçı rolünde Türkiye’ye sızıp saldırı yapacak” istihbaratı 34 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı.
Akıncı Üssü’nde yapılan toplantı sonrası planlama askıya alınmış ve Genelkurmay’ın talimatıyla da iptal edilmiş. Başka illerden gelen pilotlar ve ÖKK ekipleri de görev yerlerine dönmüş.
15 Temmuz’dan bu yana öyle şeyler yaşadık ki insan “acaba bu toplantının sürpriz bir şekilde Akıncı’ya alınması da kurulacak kumpasa hazırlık mıydı?” diye sormadan edemiyor.
Albay Çınar savunmasında bu tip durumların kendileri için olağan olduğunu yani her an operasyona hazır olmak zorunda olduklarını, hem terör saldırıları hem de bu tip özel operasyonlar nedeniyle acil olarak birliğe çağrıldıklarında emri sorgulamalarının mümkün olmadığını söylüyor.
ABİDİN ÜNAL NE DEMEK İSTEMİŞTİ?
Bu arada Albay Çınar’ın ifadelerinde yakın tarihe dair çok ilginç detaylarda var. Şahsen daha önce bu ayrıntıları başka bir yerde duymamış, okumamıştım.
Mesela hala büyük bir muamma olan Türk uçağının Suriye tarafından düşürülmesi olayı.
Malum olduğu üzere Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir RF-4 keşif uçağı 23 Haziran 2012’de Suriye’de düşürülmüştü.
F-16 pilotu Albay Murat Çınar o olaya dair pek bilinmeyen detayları şöyle anlatıyor;
“Ben bu RF-4 uçağı düşürülmeden bir gün önce o uçağın uçtuğu aynı rotayı uçtum. Bu görevi de, çok ilginçtir, MİT Müsteşarlığı bizden talep etmişti.
MİT’in verdiği rota İsrail ve Suriye karasularının çok yakınından geçiyordu.
Büyük ihtimalle ilk hedef ben ve kolumdaki uçaktı ve amaç, bize karasuları ihlali yaptırıp vurulmamızı sağlamaktı. Ancak sanırım geçmişimdeki Ege Denizi tecrübesi bizi orada kurtardı. Çok alçaktan uçtuğumuzdan bizi vuramadılar.
Fakat ertesi gün ne yazık ki iki genç silah arkadaşım uçakları düşürülerek şehit edildiler.”
Albay Çınar olaydan sonra Suriye’ye savaş açılması yönünde büyük kamuoyu baskısı oluşturulduğunu hatırlatıp şöyle devam ediyor;
“O günlerde olayları bizzat yaşamış biri olarak söylüyorum, olayı takip eden süreçte bu ülke büyük badireler atlattı.
Eğer o günlerde ve takip eden bir yıl içinde Ortadoğu bataklığında yıkıcı ve sonu belli olmayan büyük bir savaşa girmediysek bunun en büyük sebebi dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk’tür”
Erdoğan’ın iç politik hedeflerle Suriye’ye girmek istediği ama dönemin komuta kademesinin direndiği herkesin bildiği sırlardandı.
Albay Çınar’ın ifadesinde ilk kez gördüğümüz, duyduğumuz başka detaylar da var.
Mesela 15 Temmuz’un en karanlık isimlerinden, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’la ilgili şahitlikleri.
15 Temmuz’a giden süreçte fişleme listelerinin ve ihbarlarının yoğunluk kazandığını anlatan Çınar “Komutanlar, yasal dayanaktan ve delilden yoksun listelere işlem yapmayı reddettiler ve direnç gösterdiler.
O dönemde Hv.K.K. Abidin Ünal da karargâhını sık sık toplayarak ‘içimizde paralel var iddiaları nifaktır, bu iftirayı atanları lanetliyorum’ diyordu. Bu çerçevede yaptığı konuşmaları ben en az 3-4 defa dinledim. Fakat sonraları, sanıyorum 2016 yılı Nisan-Mayıs aylarıydı, Abidin Ünal’a odasında bir evrak imzalatıyordum. İmzaladıktan sonra odada bulunanlara dönerek, ‘şimdi bunların istediklerini vermiyoruz, ama yakında bizden kamyonla alacaklar.’ diye bir söz sarf etti. Ne demek istediğini de birkaç ay sonra cezaevine girince anladım”
Albay Çınar’ın bu ifadeleri önemli.
Çünkü Abidin Ünal’ın 15 Temmuz’daki rolüne dair diğer verilerle birleştirildiğinde “yakında bizden kamyonla alacaklar” ifadesi daha da anlamlı hale geliyor.
Sonuç itibariyle; tarihin gördüğü en büyük kumpaslardan olan 15 Temmuz bir yandan Haluk Hoca gibi sivillerin hayatına kastederken öbür yandan iyi yetişmiş onbinlerce subayın soykırıma tabi tutulmasına gerekçe yapıldı.
Normal bir hukuk düzeninde ne Haluk Hoca bu deli saçması suçlamalara muhatap olur, ne tutuklanır ne de tedavi olmasına engel çıkartılabilirdi.
Yine normal bir hukuk düzeninde Murat Albay gibi onbinlerce asker katılmadıkları darbeden müebbet hapis cezası almazlardı.
[Adem Yavuz Arslan] 1.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Türkiye kararıyor! [İlker Doğan]
AKP yönetimindeki Türkiye, Kuzey Kore ve Çin olma yolunda hızla ilerliyor. Dün yaşanan üç olay, rejimin ülkeyi getirdiği noktayı göstermesi açısından önemliydi. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Genişletilmiş İl Başkanları toplantısındaki konuşmasında, Türkiye’nin kaderinin AKP’nin kaderiyle ‘bütünleştiğini’ söyledi. Partisinin il başkanlarını bulundukları ‘şehirlerin sahibi ve baş sorumlusu’ olarak ilan etti. Tıpkı tek parti dönemindeki gibi! Sözkonusu dönemde CHP il başkanları aynı zamanda ilin valisi olarak görev yapıyordu.
Ardından sözü sosyal medyaya getirdi. Kızına yönelik hakaret içerikli paylaşımlara tepkiliydi. İlk kez sosyal medyayı tamamen kapatmaktan söz etti. “Bu millete bu tür mecralar yakışmıyor. Bir an önce parlamentomuza getirip tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz.” ifadelerini kullandı. Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları sosyal medyada geniş yankı buldu. #SosyalMedyamaDokunma başlığı altında kısa sürede onbinlerce tweet paylaşıldı.
Bir yandan özgürlük alanlarını daraltmaya hazırlanan rejim, diğer taraftan muhalif kanalların ekranlarını karartmaya devam ediyor. İktidar yandaşı ATV televizyonuyla ilgili 89 bin şikayetten birini bile görüşmeye gerek görmeyen RTÜK, Halk TV ve Tele 1’e 5 gün ekran karartma cezası verdi.
Son olarak Rekabet Kurumu, Alman otomotiv devi Wolkswagen’in Türkiye’de yatırım yapmaktan vazgeçtiği haberi sonrası firma hakkında jet hızıyla ‘soruşturma açılmasına’ karar verdi!
AKP yönetimindeki Türkiye, dış dünyadan tamamen kopmak üzere… AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dün partisinin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda konuştu. Çok önemli ve gündem yaratan açıklamalar yaptı. Konuşmasının satır aralarında kullandığı ifadeler, rejimin artık yeni bir aşamaya geçtiğini göstermesi bakımından son derece önemliydi. Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin kaderinin AKP’yle bütüşleştiğini anlattı. Her zaaflarının, her hatalarının Türkiye’ye zarar verdiğini anlattı. AKP kaybettiği zaman Türkiye’nin de kaybedeceğini söyledi.
ŞEHRİN BAŞ SORUMLULARI ‘İL BAŞKANLARI’
Erdoğan’ın önemli açıklamalarından biri de AKP il başkanlarının statüleriyle ilgiliydi. Partisinin il başkanlarını şehrin ‘baş sorumlusu’ ilan etti: “Genel başkanından üyesine kadar AK Parti’nin tüm mensupları bu şuurla (dava şuuruyla) hareket etmekle mükelleftir. Bu konuda en büyük vebal özellikle de kendi şehirlerimizin baş sorumlusu olan siz il başkanlarımızsınız.”
SOSYAL MEDYAYI TAMAMEN KALDIRILMALI!
Geçtiğimiz hafta YouTube üzerinden yapılan canlı yayında kısa sürede 200 binden fazla ‘dislike’ alalan Tayyip Erdoğan, daha sonra sözü sosyal medyaya getirdi. Sosyal medyaya operasyon konusunda ısrarlıydı. Önceki gün kızı Esra Albayrak’a yönelik sosyal medyada kullanılan çirkin ifadelere değinen Erdoğan, “Sosyal medya düzene sokulmalı. Bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz. Türkiye bir muz cumhuriyet değildir. Bu konudaki teklifimizi parlamentoya getireceğiz. Niçin YouTube, niçin Twitter, niçin Netflix şu bu gibi sosyal medyalara karşı olduğumuzun ne demek olduğunu anlıyor musunuz? Yalanın, iftiranın kişilik haklarına saldırının itibar suikastlarının alıp başını gittiği bu mecraların bir düzene sokulması şarttır.” ifadesini kullandı.
MERAL AKŞENER: VALLAHİ GÜCENİRİM!
Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları sosyal medyada geniş yankı buldu. #SosyalMedyamaDokunma etiketiyle kısa sürede onbinlerce paylaşım yapıldı. İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, Tayyip Erdoğan’ı etiketleyerek yaptığı, “Dark’ın son sezonunu bitirmeden Netflix’i kapatırsan vallahi gücenirim Sayın @RTErdogan.” paylaşımı 4 saatte 220 bine yakın ‘like’, 45 bine yakın ‘RT’ aldı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Akşener’in söz konusu tweet’ini alıntılayarak yaptığı, “Aman Meral Hanım, şimdi hırsından spoiler verir:)” paylaşımı ise yine saatler içerisined 150 binden fazla ‘beğeni’ ve 30 bine yakın ‘RT’ edildi.
RTÜK, MUHALİFLERE GÖZ AÇTIRMIYOR; EKRANLAR KARARTILDI
Bir yandan özgürlük alanlarını daraltmaya hazırlanan rejim, diğer taraftan muhalif kanalların ekranlarını karartmaya devam ediyor. İktidar yandaşı ATV televizyonuyla ilgili 89 bin şikayetten birini bile görüşmeye gerek görmeyen RTÜK, Halk TV ve Tele 1’e 5 gün ekran karatma cezası verdi. Gazeteci Ayşenur Arslan çifte standarda tepkisini, “Halk TV’ye ve Tele 1’e 5 gün ekran karatma cezası, demokrasinin getirildiği yere dair son ve asıl önemlisi en kritik gösterge. Bu sorun da artık sadece biz gazetecilerin sorunu, sorumluluğu değildir. Susan ya da sorumluluktan kaçan herkes vebal altındadır!” paylaşımıyla gösterdi.
OTOMOTİV DEVLERİNE JET SORUŞTURMA
Dünün önemli gelişmelerinden biri de Rekabet Kurumu’nun, Alman otomotiv devi Wolkswagen’in Türkiye’de yatırım yapmaktan vazgeçtiği haberi sonrası firma hakkında jet hızıyla ‘soruşturma açılmasına’ karar vermesiydi. Soruşturma açılması kararının, Volkswagen’in Türkiye’de fabrika kurmama kararı almasının hemen ardından açıklanması dikkat çekiciydi.
Bahçeli’den yasaklara tam destek
İktidarın küçük ortağı MHP’nin lideri Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan’ın sosyal medya ile ilgili açıklamalarına tam destek verdi. Bahçeli, “Bugün sizlerle son Twitter mesajlarımı paylaşacağım. Başta Twitter, Facebook olmak üzere sosyal medya iftira sahnesi, ihanet ve isnat mecrası olmuş çıkmıştır. Bu nedenle sosyal medyanın temiz kullanımı sağlanasıya, konuyla ilgili kanuni düzenleme TBMM’de yapılasıya kadar şahsen sosyal medya hesaplarımı tümden askıya alıyor; duruşumu, düşüncemi, tarafımı, tavrımı, tercihimi ve tepkimi alenen ilan ediyorum.” ifadelerini kullandı.
[İlker Doğan] 1.7.2020 [TR724]
Ardından sözü sosyal medyaya getirdi. Kızına yönelik hakaret içerikli paylaşımlara tepkiliydi. İlk kez sosyal medyayı tamamen kapatmaktan söz etti. “Bu millete bu tür mecralar yakışmıyor. Bir an önce parlamentomuza getirip tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz.” ifadelerini kullandı. Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları sosyal medyada geniş yankı buldu. #SosyalMedyamaDokunma başlığı altında kısa sürede onbinlerce tweet paylaşıldı.
Bir yandan özgürlük alanlarını daraltmaya hazırlanan rejim, diğer taraftan muhalif kanalların ekranlarını karartmaya devam ediyor. İktidar yandaşı ATV televizyonuyla ilgili 89 bin şikayetten birini bile görüşmeye gerek görmeyen RTÜK, Halk TV ve Tele 1’e 5 gün ekran karartma cezası verdi.
Son olarak Rekabet Kurumu, Alman otomotiv devi Wolkswagen’in Türkiye’de yatırım yapmaktan vazgeçtiği haberi sonrası firma hakkında jet hızıyla ‘soruşturma açılmasına’ karar verdi!
AKP yönetimindeki Türkiye, dış dünyadan tamamen kopmak üzere… AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dün partisinin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda konuştu. Çok önemli ve gündem yaratan açıklamalar yaptı. Konuşmasının satır aralarında kullandığı ifadeler, rejimin artık yeni bir aşamaya geçtiğini göstermesi bakımından son derece önemliydi. Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin kaderinin AKP’yle bütüşleştiğini anlattı. Her zaaflarının, her hatalarının Türkiye’ye zarar verdiğini anlattı. AKP kaybettiği zaman Türkiye’nin de kaybedeceğini söyledi.
ŞEHRİN BAŞ SORUMLULARI ‘İL BAŞKANLARI’
Erdoğan’ın önemli açıklamalarından biri de AKP il başkanlarının statüleriyle ilgiliydi. Partisinin il başkanlarını şehrin ‘baş sorumlusu’ ilan etti: “Genel başkanından üyesine kadar AK Parti’nin tüm mensupları bu şuurla (dava şuuruyla) hareket etmekle mükelleftir. Bu konuda en büyük vebal özellikle de kendi şehirlerimizin baş sorumlusu olan siz il başkanlarımızsınız.”
SOSYAL MEDYAYI TAMAMEN KALDIRILMALI!
Geçtiğimiz hafta YouTube üzerinden yapılan canlı yayında kısa sürede 200 binden fazla ‘dislike’ alalan Tayyip Erdoğan, daha sonra sözü sosyal medyaya getirdi. Sosyal medyaya operasyon konusunda ısrarlıydı. Önceki gün kızı Esra Albayrak’a yönelik sosyal medyada kullanılan çirkin ifadelere değinen Erdoğan, “Sosyal medya düzene sokulmalı. Bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz. Türkiye bir muz cumhuriyet değildir. Bu konudaki teklifimizi parlamentoya getireceğiz. Niçin YouTube, niçin Twitter, niçin Netflix şu bu gibi sosyal medyalara karşı olduğumuzun ne demek olduğunu anlıyor musunuz? Yalanın, iftiranın kişilik haklarına saldırının itibar suikastlarının alıp başını gittiği bu mecraların bir düzene sokulması şarttır.” ifadesini kullandı.
MERAL AKŞENER: VALLAHİ GÜCENİRİM!
Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları sosyal medyada geniş yankı buldu. #SosyalMedyamaDokunma etiketiyle kısa sürede onbinlerce paylaşım yapıldı. İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, Tayyip Erdoğan’ı etiketleyerek yaptığı, “Dark’ın son sezonunu bitirmeden Netflix’i kapatırsan vallahi gücenirim Sayın @RTErdogan.” paylaşımı 4 saatte 220 bine yakın ‘like’, 45 bine yakın ‘RT’ aldı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Akşener’in söz konusu tweet’ini alıntılayarak yaptığı, “Aman Meral Hanım, şimdi hırsından spoiler verir:)” paylaşımı ise yine saatler içerisined 150 binden fazla ‘beğeni’ ve 30 bine yakın ‘RT’ edildi.
RTÜK, MUHALİFLERE GÖZ AÇTIRMIYOR; EKRANLAR KARARTILDI
Bir yandan özgürlük alanlarını daraltmaya hazırlanan rejim, diğer taraftan muhalif kanalların ekranlarını karartmaya devam ediyor. İktidar yandaşı ATV televizyonuyla ilgili 89 bin şikayetten birini bile görüşmeye gerek görmeyen RTÜK, Halk TV ve Tele 1’e 5 gün ekran karatma cezası verdi. Gazeteci Ayşenur Arslan çifte standarda tepkisini, “Halk TV’ye ve Tele 1’e 5 gün ekran karatma cezası, demokrasinin getirildiği yere dair son ve asıl önemlisi en kritik gösterge. Bu sorun da artık sadece biz gazetecilerin sorunu, sorumluluğu değildir. Susan ya da sorumluluktan kaçan herkes vebal altındadır!” paylaşımıyla gösterdi.
OTOMOTİV DEVLERİNE JET SORUŞTURMA
Dünün önemli gelişmelerinden biri de Rekabet Kurumu’nun, Alman otomotiv devi Wolkswagen’in Türkiye’de yatırım yapmaktan vazgeçtiği haberi sonrası firma hakkında jet hızıyla ‘soruşturma açılmasına’ karar vermesiydi. Soruşturma açılması kararının, Volkswagen’in Türkiye’de fabrika kurmama kararı almasının hemen ardından açıklanması dikkat çekiciydi.
Bahçeli’den yasaklara tam destek
İktidarın küçük ortağı MHP’nin lideri Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan’ın sosyal medya ile ilgili açıklamalarına tam destek verdi. Bahçeli, “Bugün sizlerle son Twitter mesajlarımı paylaşacağım. Başta Twitter, Facebook olmak üzere sosyal medya iftira sahnesi, ihanet ve isnat mecrası olmuş çıkmıştır. Bu nedenle sosyal medyanın temiz kullanımı sağlanasıya, konuyla ilgili kanuni düzenleme TBMM’de yapılasıya kadar şahsen sosyal medya hesaplarımı tümden askıya alıyor; duruşumu, düşüncemi, tarafımı, tavrımı, tercihimi ve tepkimi alenen ilan ediyorum.” ifadelerini kullandı.
[İlker Doğan] 1.7.2020 [TR724]
Bayern’in 1 numara tedarikçisi: Schalke 04 [Hasan Cücük]
Alman futbolunun bir numaralısı Bayern Münih’in en belirgin özelliği, rakiplerinin yıldız oyuncularını transfer etmesidir. Üst üste bu sezon 8. kez şampiyon olan Bavyera ekibi, önümüzdeki sezon için kolları sıvayıp transferlere başladı. Kadroya ilk katılan isim kaleci Alexander Nübel oldu. Tıpkı Manuel Neuer gibi Schalke 04 kökenli olan Nübel, ’Yeni Neuer’ olarak tanımlanıyordu. Bir numara tedarikini Schalke 04’den sağlayan Bayern Münih, bir başka Schalke 04 kökenli Leroy Sane’ye de kısa süre içinde imza attıracak.
Temmuz 2011’den bu yana Bayern Münih kalesini koruyan Manuel Neuer, kariyerine Schalke 04’te başladı. 34 yaşını geride bırakan Neuer’in Bayern’e gelmemesi için taraftarlar kampanya bile başlatmıştı. Şimdilerde Bayern taraftarının gözdesi olan Neuer, bir zamanlar en fazla nefret ettikleri oyuncuydu. Bayern’e transfer olduğunda bile neleri yapamayacağını içeren 5 maddelik bir ültimatom yayınlamışlardı.
27 Mart 1986’da Gelsenkirchen-Buer’da doğan Manuel Neuer, Schalke 04 kapısından adımını attığında henüz 5 yaşındaydı. Yıllar ilerledikçe performansını arttıran Neuer, A takım kadrosuna U19 kalesini korurken göz kırptı. Sezon boyunca 30 maçta görev yapan Neuer, 19 maçı gol yemeden tamamlayınca Temmuz 2005’te A takım kadrosuna adını yazdırdı. O yıllarda Schalke 04 kalesini başarıyla koruyan Frank Rost vardı. Kariyerinin henüz başında olan Neuer bir gün sıranın kendisine geleceğini biliyordu ama bunun için fazla beklemeye niyeti yoktu. 2006-07 sezonunun son 10 maçında Schalke 04 kalesinde yerini alan Neuer, sonraki sezon kalenin bir numarasının kim olacağının sinyallerini verdi. 2007-08 sezonuyla birlikte kalede artık Neuer vardı. Schalke 04 ligi üst üste iki yıl ilk 3’te bitirirken, başarının mimarlarından biri Neuer’di.
2009-10 sezonunda 23 yaşında kaptanlık pazubandını koluna takan Neuer, takım hiyerarşisi içinde zirveye adını yazdırıyordu. O yıl Şampiyonlar Ligi’nde Schalke 04, Valencia ve Inter’i eleyip yarı finale kadar geliyordu. Yarı finalde rakibin adı Alex Ferguson’un Manchester United’i idi. 2008 ve 2009’da üst üste iki yıl final oynayan United, daha maçın ilk 20 dakikasında deplasmanda 2-0 öne geçiyordu. Veltins Arena tribünlerini dolduran 53 bin Schalke taraftarı kalan 70 dakika boyunca United – Neuer mücadelesine tanıklık ediyordu. Dalga dalga gelen United ataklarına tek başına karşı koyan Neuer için gazeteler; ‘Manu – ManU 0-2’, ‘Manuel Neuer – Manchester United’e karşı’ başlıklarını atıyordu.
United maçında gösterdiği performansla iki takımın radarına giriyordu. Biri Manchester United diğer Bayern Münih. United yaşlanan Edwin van der Saar’ın, Bayern Oliver Khan’ın yerine geçecek isim olarak Neuer’i görüyordu. Aynı sezon oynanan Schalke 04- Bayern maçında atılan bir gol sonrası korner direğini çıkarıp sevinmesi Bayern taraftarını çıldırtıyordu. Zira aynı sevinç gösterisini Bayern’in kalecisi Khan yapmıştı. Neuer bir anlamda Khan’a nazire yapıyordu. 2011’de oynanan Almanya Kupası yarı final maçında Schalke 04 deplasmanda Bayern’i 1-0 yenip adını finale yazdırdığında, ev sahibi ekibin taraftarı 90 dakika boyunca Neuer’e tepki gösteriyordu.
Bayern Münih direktörü Karl-Heinz Rumenigge maçtan sonra, ‘Neuer, Bayern hakkında olumsuz bir ifade kullanmadı. Taraftarın davranışından dolayı özür diliyorum’ diyecekti. Bu açıklama genç kalecinin sonraki sezon adresinin neresi olacağını açık ediyordu. Nitekim Temmuz 2011’de Bayern 30 milyon Euro bonservis ödeyip Manuel Neuer’i renklerine bağladı.
Ancak taraftarın öfkesi bitecek gibi değildi. Bayern taraftar grupları bir araya gelip 5 maddelik bir ültimatom yayınladı. Maddeler arasında, ‘Neuer, taraftar megafonunu almayacak. Bayern logosonu öpmeyecek. Ultras taraftar grubunun olduğu Südkurve tribününe yaklaşmayacak. Taraftara formasını atmayacak’ bulunuyordu. Taraftarın nefreti Neuer, kalesini gole kapatmasıyla sevgiye dönüştü. 2015 yılında FİFA Altın Top’da (FIFA Ballon d’Or) finale kalan Neuer, çok az bir oy farkıyla Cristiano Ronaldo ve Messi’nin gerisinde kaldı. Bayern Münih’le 8 lig şampiyonluğu yaşayan Neuer, 92 maçta kalesini koruduğu Almanya Milli Takımı ile 2014 Dünya Kupası şampiyonluğu gördü.
34 yaşını geride bırakan Neuer, bu sezon 33 maçta kalesinde 31 gol görürken, 15 maçı gol yemeden tamamladı. Veliahtı ise şimdiden bulundu. Kendisi gibi Schalke 04 kökenli Nübel, Neuer sonrası kalenin sahibi olacak. 23 yaşındaki Nübel bu sezon Schalke kalesini 26 maçta koruyup, 40 gol yedi. Bayern ile 5 yıllık anlaşmaya imza atan Nübel için Bayern Münih’in sportif direktörü Hasan Salihamidzic, “Alexander Nübel en büyük kaleci yeteneklerden biridir ve Bayern Münih’te gelişme sağlayarak yoluna devam edecek. Bu konuda onu destekleyeceğiz.” ifadesini kullandı.
Neuer sonrasını garantiye alan Bayern, Schalke 04’de yıldızını parlattıktan sonra 2016’da 52 milyon Euro bedelle Manchester City’ye transfer olan Leroy Sane’yi de renklerine tıpkı Nübel gibi bedelsiz katacak. Sane, City formasıyla gösterdiği performansla Ada’nın en iyilerinden biri olmuştu. Geçen yıl yaşadığı talihsiz sakatlıktan dolayı bu sezon sadece 11 dakika forma bulan Sane’nin sol kanatta Robben’den doğan boşluğu doldurması bekleniyor. Neuer’den sonra Nübel’i de Bayern’e kaptıran Schalke 04’ün taraftarları öfkelenirken Sane’nin de Bavyera ekibine gidecek olması öfke kat sayısını daha da arttırdı.
[Hasan Cücük] 1.7.2020 [TR724]
Temmuz 2011’den bu yana Bayern Münih kalesini koruyan Manuel Neuer, kariyerine Schalke 04’te başladı. 34 yaşını geride bırakan Neuer’in Bayern’e gelmemesi için taraftarlar kampanya bile başlatmıştı. Şimdilerde Bayern taraftarının gözdesi olan Neuer, bir zamanlar en fazla nefret ettikleri oyuncuydu. Bayern’e transfer olduğunda bile neleri yapamayacağını içeren 5 maddelik bir ültimatom yayınlamışlardı.
27 Mart 1986’da Gelsenkirchen-Buer’da doğan Manuel Neuer, Schalke 04 kapısından adımını attığında henüz 5 yaşındaydı. Yıllar ilerledikçe performansını arttıran Neuer, A takım kadrosuna U19 kalesini korurken göz kırptı. Sezon boyunca 30 maçta görev yapan Neuer, 19 maçı gol yemeden tamamlayınca Temmuz 2005’te A takım kadrosuna adını yazdırdı. O yıllarda Schalke 04 kalesini başarıyla koruyan Frank Rost vardı. Kariyerinin henüz başında olan Neuer bir gün sıranın kendisine geleceğini biliyordu ama bunun için fazla beklemeye niyeti yoktu. 2006-07 sezonunun son 10 maçında Schalke 04 kalesinde yerini alan Neuer, sonraki sezon kalenin bir numarasının kim olacağının sinyallerini verdi. 2007-08 sezonuyla birlikte kalede artık Neuer vardı. Schalke 04 ligi üst üste iki yıl ilk 3’te bitirirken, başarının mimarlarından biri Neuer’di.
2009-10 sezonunda 23 yaşında kaptanlık pazubandını koluna takan Neuer, takım hiyerarşisi içinde zirveye adını yazdırıyordu. O yıl Şampiyonlar Ligi’nde Schalke 04, Valencia ve Inter’i eleyip yarı finale kadar geliyordu. Yarı finalde rakibin adı Alex Ferguson’un Manchester United’i idi. 2008 ve 2009’da üst üste iki yıl final oynayan United, daha maçın ilk 20 dakikasında deplasmanda 2-0 öne geçiyordu. Veltins Arena tribünlerini dolduran 53 bin Schalke taraftarı kalan 70 dakika boyunca United – Neuer mücadelesine tanıklık ediyordu. Dalga dalga gelen United ataklarına tek başına karşı koyan Neuer için gazeteler; ‘Manu – ManU 0-2’, ‘Manuel Neuer – Manchester United’e karşı’ başlıklarını atıyordu.
United maçında gösterdiği performansla iki takımın radarına giriyordu. Biri Manchester United diğer Bayern Münih. United yaşlanan Edwin van der Saar’ın, Bayern Oliver Khan’ın yerine geçecek isim olarak Neuer’i görüyordu. Aynı sezon oynanan Schalke 04- Bayern maçında atılan bir gol sonrası korner direğini çıkarıp sevinmesi Bayern taraftarını çıldırtıyordu. Zira aynı sevinç gösterisini Bayern’in kalecisi Khan yapmıştı. Neuer bir anlamda Khan’a nazire yapıyordu. 2011’de oynanan Almanya Kupası yarı final maçında Schalke 04 deplasmanda Bayern’i 1-0 yenip adını finale yazdırdığında, ev sahibi ekibin taraftarı 90 dakika boyunca Neuer’e tepki gösteriyordu.
Bayern Münih direktörü Karl-Heinz Rumenigge maçtan sonra, ‘Neuer, Bayern hakkında olumsuz bir ifade kullanmadı. Taraftarın davranışından dolayı özür diliyorum’ diyecekti. Bu açıklama genç kalecinin sonraki sezon adresinin neresi olacağını açık ediyordu. Nitekim Temmuz 2011’de Bayern 30 milyon Euro bonservis ödeyip Manuel Neuer’i renklerine bağladı.
Ancak taraftarın öfkesi bitecek gibi değildi. Bayern taraftar grupları bir araya gelip 5 maddelik bir ültimatom yayınladı. Maddeler arasında, ‘Neuer, taraftar megafonunu almayacak. Bayern logosonu öpmeyecek. Ultras taraftar grubunun olduğu Südkurve tribününe yaklaşmayacak. Taraftara formasını atmayacak’ bulunuyordu. Taraftarın nefreti Neuer, kalesini gole kapatmasıyla sevgiye dönüştü. 2015 yılında FİFA Altın Top’da (FIFA Ballon d’Or) finale kalan Neuer, çok az bir oy farkıyla Cristiano Ronaldo ve Messi’nin gerisinde kaldı. Bayern Münih’le 8 lig şampiyonluğu yaşayan Neuer, 92 maçta kalesini koruduğu Almanya Milli Takımı ile 2014 Dünya Kupası şampiyonluğu gördü.
34 yaşını geride bırakan Neuer, bu sezon 33 maçta kalesinde 31 gol görürken, 15 maçı gol yemeden tamamladı. Veliahtı ise şimdiden bulundu. Kendisi gibi Schalke 04 kökenli Nübel, Neuer sonrası kalenin sahibi olacak. 23 yaşındaki Nübel bu sezon Schalke kalesini 26 maçta koruyup, 40 gol yedi. Bayern ile 5 yıllık anlaşmaya imza atan Nübel için Bayern Münih’in sportif direktörü Hasan Salihamidzic, “Alexander Nübel en büyük kaleci yeteneklerden biridir ve Bayern Münih’te gelişme sağlayarak yoluna devam edecek. Bu konuda onu destekleyeceğiz.” ifadesini kullandı.
Neuer sonrasını garantiye alan Bayern, Schalke 04’de yıldızını parlattıktan sonra 2016’da 52 milyon Euro bedelle Manchester City’ye transfer olan Leroy Sane’yi de renklerine tıpkı Nübel gibi bedelsiz katacak. Sane, City formasıyla gösterdiği performansla Ada’nın en iyilerinden biri olmuştu. Geçen yıl yaşadığı talihsiz sakatlıktan dolayı bu sezon sadece 11 dakika forma bulan Sane’nin sol kanatta Robben’den doğan boşluğu doldurması bekleniyor. Neuer’den sonra Nübel’i de Bayern’e kaptıran Schalke 04’ün taraftarları öfkelenirken Sane’nin de Bavyera ekibine gidecek olması öfke kat sayısını daha da arttırdı.
[Hasan Cücük] 1.7.2020 [TR724]
Hilafetin ortaya çıkışı ve Emeviler (3) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Allah Resûlü (s.a.s), hayat-ı seniyyeleri boyunca nübüvvet vazifesini yerine getirmenin yanında, Medine’ye hicret ettikten sonra oluşan siyasi yapının da başında yer aldı. Onun vefatıyla birlikte sahabenin önüne halletmeleri gereken önemli bir problem çıktı: Oluşan otorite boşluğunun doldurulması. Nebiyy-i Ekrem vefat ettikten sonra vahiy kesildi, nübüvvet vazifesi sona erdi. Fakat dünya işlerinin yürütülmesi ve dinin korunması adına Onun (s.a.s) bırakmış olduğu otorite boşluğunun doldurulması gerekiyordu.
Özellikle devlet örgütlenmesinin bulunmadığı, kabile hayatının hâkim olduğu Arap toplumunda yeni yeni teşekkül etmeye başlayan siyasi birliğin korunması son derece önem arz ediyordu.
Hilafet nasıl ortaya çıktı?
İşte bu acil ihtiyacın farkında olan sahabe, henüz Allah Resûlü’nün defni dahi tamamlanmadan Onun yerine geçecek kimseyi seçmek üzere Beni Sakife’de toplandı ve uzun müzakere ve münakaşalardan sonra Hz. Ebu Bekir’i devlet başkanı seçti. Ona “Halifetu Resulillah-Allah Resûlü’nün halifesi” demeye başladılar. İlk başlarda bazıları “Halifetullah-Allah’ın halifesi” demeye yeltendiyse de Hz. Ebu Bekir buna itiraz etti ve kendisinin ancak Allah Resûlü’nün halifesi olduğunu belirtti. (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 7/432)
Esasında sahabenin devlet başkanı seçmek üzere Beni Sakife’de toplanması, burada yapılan konuşmalar, Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesi, ertesi gün halktan biat alınması gibi olaylar; halife olarak birisinin seçilmesinin zarureti, hilafetin seçim ve bey’ate dayanması, verasetin reddi, tek halife bulunmasının gerekliliği, halifelerin Kureyşiliği, liyakat ve ehliyetin önemi gibi hilafetle ilgili pek çok ahkâmın da belirleyicisi oldu.
Hz. Ebu Bekir’in vefatından sonra onun yerine geçen Hz. Ömer’e de hangi lakabın verileceği ashab arasında tartışma konusu oldu. Bazıları ona “Halifetu halifeti Resulüllah-Allah Resulü’nün halifesinin halifesi” demeye başladılarsa da bu ifade hem dile zor geldiği hem de daha sonraki halifelerde bu ismin uzayıp gideceğinden endişe edildiği için bundan vazgeçildi. Hz. Ömer yapılan teklifler içerisinde “emiru’l-mü’minîn” tabirini beğendi ve halife yerine bu kullanılmaya başlandı. (Taberî, Târihu’r-rusul ve’l-mulûk, 4/208) Bu lakap, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de kullanılmaya devam etti.
Hz. Ömer’in halife yerine “emiru’l-mü’minin” lakabını tercih etmesi ve bunun daha sonra da kullanılmaya devam etmesi, devlet başkanı için “halife”, devlet kurumu için de “hilafet” kavramlarını kullanmanın tamamen tarihî tecrübeye dayandığını ve semantik bir tercihten ibaret olduğunu gösterir. Yoksa bu kelimelerin kullanılması konusunda dinî bir zorunluluk yoktur. Asıl olan isim değil, öz, ruh ve manadır.
Dört halifenin tamamı dini neşretme, hakkı ikame etme, adaleti sağlama, zulüm ve haksızlıkları önleme, toplumda istikrar ve güven ortamı oluşturma istikametinde bir hayat yaşadılar. Kılı kırk yararcasına Kur’ânî hükümlere bağlı kalmaya, Allah Resûlü’nün sünnetini takip etmeye çalıştılar. Bütün işlerini istişare ile hallettiler. Kuvveti, hakkın emrine verdiler. Hiçbir şekilde baskı ve zulme başvurmadılar.
Onlar hükümdarlık ve saltanattan kaçındılar. Hiçbir zaman kralların yaşantısına özenmediler. Bu yüzden de ihtişam ve debdebeden uzak durdular. Oldukça sade ve basit bir hayat yaşadılar. Hep halkın içinde bulundular ve halkla aralarına duvarlar örmediler. Kendilerini değil her zaman toplumun menfaatlerini düşündü ve öncelediler. Hiçbirisi kendisinden sonra yerine oğlunu veya bir yakınını bırakmayı düşünmedi. Halkın uyarılarına kulak verdiler. Bu dönem halk hâkimiyetinin geçerli olduğu, halifelerin icraatlarından ötürü hesaba çekilebildiği bir dönem oldu.
Emevîlerle Birlikte Hilafette Yaşanan Değişim
Emevîlerle birlikte yönetim anlayışında önemli değişiklikler oldu. Halifelik, Sâsânî ve Bizans tecrübelerinin de etkisiyle saltanat ve hükümdarlığa dönüştü. Onun sadece ismi ve şekli kaldı fakat özü ve ruhu kayboldu. Dört halife, dinlerini her türlü dünyalıktan üstün tutuyor ve onu muhafaza etme adına her şeyi göze alıyordu. Emevîlerle birlikte ise iktidarın kullanımında ve devletin yönetiminde dünyevî amaçlar öne çıkmaya başladı. Cabirî’nin kavramlarıyla ifade edecek olursak, toplumsal ve siyasal hayatın belirlenmesinde “akide”nin rolü zayıflamaya, “kabilecilik” ve “ganimet” düşünceleri baskın gelmeye başladı. (Bkz. Cabirî, Arap-İslâm Siyasal Aklı)
Hiç şüphesiz dinin emirlerine bağlı kalma, bâtıl fırkalarla mücadele etme, dini koruma ve neşretme Emevî ve Abbâsî halifeleri için de anlamını koruyordu. İslâm, deniz aşırı ülkelere ulaştırılmıştı. Hz. Muaviye’nin siyasi dehası sayesinde iç fitneler sona ermiş, yeniden Müslümanların birlik ve beraberliği sağlanmıştı. İlim, kültür ve sanat gibi alanlarda önemli gelişmeler yaşanmıştı. Fakat yönetim anlayışında Raşit Halifelerin çizgisinden sapılmış ve radikal kopuşlar olmuştu. En önemlisi şuraya dayalı hilafetten güç ve üstünlüğe dayalı saltanata geçilmişti. Bu sebepledir ki Ömer b. Abdülaziz dönemi istisna edilecek olursa Emevî halifelerinin uygulamaları daha sonraki dönemler için örnek gösterilmemiş ve bir delil teşkil etmemiştir.
Emevîlerin devlet başkanları hilafet iddialarını sürdürseler de bu dönemleri değerlendiren tarihçilere göre aslında hilafetten saltanata geçilmişti. Zira Hz. Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi ve onun için zorla veya parayla halktan biat almasıyla birlikte hilafetin en esaslı özelliklerinden birisi olan “seçim” ihlâl edilmiş ve “biat” da anlamını yitirmişti. Hilafet için pek çok ehliyetli sahabenin bulunduğu bir yerde Muaviye’nin kendi yerine oğlu Yezid’i veliaht ataması hilafet kurumundaki en büyük kırılma ve sapmanın başlangıcı olmuştur.
Hz. Muaviye ile birlikte iktidar ve saltanatın korunması en büyük hedef olarak görülmeye; devlet için fertlerin ve hatta yeri geldiğinde bir kısım dinî değerlerin dahi feda edilebileceği düşüncesi ağılık kazanmaya başladı. Allah Resûlü’nün torunu Hz. Hüseyin, Abdullah b. Zübeyr, Hucr b. Adiy başta olmak üzere yüzlerce sahabenin şehit edilmesini; Kâbe’nin mancınıklarla taşlanmasını; Medine’nin yağmalanmasını; Enes b. Mâlik, Câbir b. Abdullah, Said b. Müseyyeb ve Sehl b. Sa’d gibi çok sayıda sahabeye işkence yapılmasını; hutbelerde Hz. Ali aleyhine sözler sarf edilmesini başka türlü izah etmek mümkün değildir.
Bütün bu şenaat ve denaetlerin irtikap edilmesinin tek gerekçesi, ne pahasına olursa olsun saltanatın ayakta tutulması düşüncesiydi. Yani Bizans ve Sâsânîlerde görülen müdahaleci, kutsal ve aşkın devlet anlayışı Müslüman toplumda da hâkim olmaya başladı. “Temel hak ve özgürlükler”, “adalet”, “siyasal katılım”, “sivil muhalefet” gibi kavramlar yerine; “düzen”, “fitne” ve “itaat” gibi aşırı devletçi zihniyeti gösteren kavramlar öne çıktı. Müslümanların yabancı olduğu yeni bir “devlet aklı” ve “siyaset anlayışı” boy gösterdi. Siyasi alan genişlerken sivil alan daraldı.
Emevîlerle birlikte dinin en mühim esaslarından biri olan şura terk edildi; bunun yerine dikta rejimi hâkim olmaya başladı. Devletin ceberutlaşmaya başladığı, mal ve can güvenliğinin tehlikeye girdiği, küçük sebeplerle insanların öldürüldüğü veya işkenceye uğradığı bir ortamda, insanların rahatlıkla halifeyi eleştirebileceklerini veya ona zıt fikirler ileri sürebileceklerini beklemek hiç de gerçekçi değildir. Nitekim buna cür’et edenler de ağır bedeller ödemek zorunda kalmışlardır. Bu sebeple şura heyetleri bulunsa bile bunların amacı ve mahiyeti değişmiş, istişareler şeklî ve sûrî bir hâl almıştır.
Emevîlerle birlikte dikkat çeken diğer bir gelişme de devletle din arasındaki ilişkinin tersine dönmesidir. Daha önce de işaret edildiği üzere dört halife açısından asıl olan dindi; devlet ise dine hizmet ettiği, dinin ideallerini gerçekleştirdiği ölçüde muteberdi. Otorite, meşruluğunu halktan aldığı gibi, uygulanması da kamu menfaati ve din uğrunaydı. Siyaseti yönlendiren dinamik güç, dindi. Siyaset, dinî hedeflerin yerine getirilmesi adına uygulanan bir vasıtadan ibaretti. Hatta modern devletteki şekliyle müstakil bir “siyasal alan” ve “politik toplum” dahi oluşmamıştı.
Emevîlerde ise siyaset dinden ayrıldı ve bağımsızlaştı. Devlet yönetiminde siyaset, dinin önüne geçmeye başladı. Hatta bir yönüyle din, onun hizmetine sokuldu. Din ile devletin çıkarları çatıştığında öne çıkan devletin çıkarları oldu. Ulema ile ümeranın, asker ile halkın birbirinden ayrılması da saltanatın ve devlet mantığının hâkim olmasının önünü açtı.
Halk ile yöneticiler arasında ortaya çıkan kopukluk da bu dönemin özelliklerinden bir diğeriydi. Halifeliği döneminde Medine’ye gelen Sâsânî ve Bizans elçileri, Hz. Ömer’i aradıkları vakit, onu, mescidin bir köşesinde otururken veya istirahat ederken buluyor ve bir devlet başkanının halkının içinde hiç kimseden korkmaksızın bu şekilde rahatlıkla oturabilmesi veya yatması karşısında hayret ediyorlardı. (Şiblî Numanî, Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, 2/255) Dört halifenin hiçbirinin sarayları, muhafızları yoktu. Halktan kim isterse rahatlıkla onlara ulaşabiliyor ve hâlini arz edebiliyordu. Çünkü onlar, halktan korkmuyordu. Korkmalarını gerektirecek bir sebep de yoktu; zulmetmiyor, kimsenin hakkına girmiyorlardı. Halktan biri gibi yaşıyor, şatafattan uzak duruyorlardı.
Emevî halifelerinin zulümleri arttıkça halktan gizlenme, gözlerden uzak olma ihtiyacı duydular. Saraylar inşa ettiler, kendilerini koruması için muhafız birlikleri tuttular. Mescitlerde bile halkın içinde değil, kendileri için yaptırdıkları özel bölmelerde (maksure) namazlarını kıldılar. Muaviye döneminde kurulan düzenli ordunun halifenin emrine girmesiyle “sivil siyasi anlayıştan”, “militarist siyasi yapıya” geçildi. Bundan sonra haklı olan güçlü değil, güçlü olan haklı görülmeye başlandı.
Eleştiri hakkı ve muhalefetin yerini, kayıtsız şartsız itaat aldı. Mutlak itaat fikrinin halk arasında canlı kalması adına her vesile değerlendirildi. Fikir hürriyeti kısmen yok oldu. Zira siyaset ve idareyle ilgili konularda konuşmanın maliyeti ağır olabilirdi. Hz. Muaviye’nin, “Bizim iktidarımıza uzanmadıkları sürece insanların konuşmasını engellemem.” (İbn Kuteybe, Uyûnü’l-ahbâr, 1/63) şeklindeki sözleri bir taraftan fikir özgürlüğünü destekliyor gibi görünse de diğer yandan onu kısıtladığı da bir gerçekti.
Bu yüzden sultanların huzurunda konuşmak hiç de kolay değildi; konuşanlar da ancak methetmek için konuşuyordu. Her türlü risk ve tehlikeyi göze alıp İslâm’a ters düşen görüş ve uygulamalara karşı çıkanlar da olmadı değil. Fakat bunların da bir çoğu ciddi bedeller ödemek zorunda kaldılar. Sahabeden çokları ise daha fazla can ve mal kaybı olmaması, fitne ve kargaşaların daha da büyümemesi adına yönetim işlerine karışmamayı tercih etti ve kendi dünyalarına çekildiler.
İslâm’la birlikte Arap toplumunda var olagelen kavmiyetçilik düşüncesi önemli ölçüde değişime uğramıştı. Ne var ki Emevîlerle birlikte hem kabilecilik hem de Arap milliyetçiliği yeniden yükseldi. Beni Ümeyye kendilerini diğer Arap kavimlerinden, Arapları da diğer milletlerden üstün gördü. Asabiyet düşüncesi ve kabile taassubu iman kardeşliğinin önüne geçti. Bediüzzaman Hazretleri, “Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için hem âlem-i İslâm’ı küstürdüler hem kendileri de çok felaketler çektiler.” sözüyle bu gerçeğe işaret eder. (Bediüzzaman, Mektubat, s. 365)
Emevîlerin Raşit Halifelerden ayrıldıkları diğer önemli bir nokta da beytü’l-mâlin (devlet hazinesinin) tasarruf şekliydi. İlk dört halife kendilerini beytü’l-mâl karşısında, yetimin malından sorumlu olan veli gibi görüyordu. (İmam Mâlik, Muvatta, hadis no: 740) Onlara göre devlet malı, Allah’ın ve halkın bir emanetiydi. Dolayısıyla bu emanet çok iyi korunmalı ve halkın menfaatleri istikametinde kullanılmalıydı. Emevî sultanları ise devlet hazinesini kendi servetleri gibi gördü, onu müsrifçe kullandı ve çok rahat tasarruflarda bulundular. Yaptırdıkları saraylar, kendilerini öven şairlere verdikleri kese dolusu altınlar, dillere destan yaptıkları düğünler bunun en büyük deliliydi.
Hilafetin sadece dinî bir kurum olmadığını bilakis hem dinî hem de dünyevî otoriteyi bünyesinde barındırdığını ifade etmiştik. Hem Allah Resûlü hem de Raşit Halifeler, din ve siyaseti birbirinden ayırmamışlardı. Fakat Emevîlerin yönetim ve devlet anlayışıyla birlikte ilk defa siyasal otorite din işlerinden ayrılmaya başladı. Fakat Emevîler döneminde böyle bir ayrım henüz net ve belirgin değildi. Fakat yeni bir yola girildiği de bir gerçekti. Nitekim Abbâsîlerin sonuna doğru hilafet gitgide saltanattan ayrıldı ve sultanlara makam dağıtan sembolik bir kuruma dönüştü.
Emevîler, saltanatlarını devam ettirebilme adına her türlü muhalefeti bastırmadan, bunun için de güce başvurmaktan, kılıç kullanmaktan sakınmadılar. Aslında onların bu tavrı, kısır bir döngü oluşturdu. Onlar halka karşı zulmettikçe, baskı uyguladıkça, despotluk yaptıkça içten içe eleştiriler daha fazla yükseldi ve meşruiyetleri daha fazla sorgulandı. Nitekim onların sonunu getirecek olan da bu baskı ve zulümleriydi.
Emevî sultanları halk katmanlarında oluşan bu hoşnutsuzluğu giderme adına takva, adalet ve istikamete yöneleceklerine; dinî nasları kullanarak ve halk arasında “cebir ideolojisini” yayarak mutlak itaat düşüncesini öne çıkarıyor ve bununla bir taraftan zulümlerini perdelemeye diğer yandan da hilafetlerinin meşruiyetini ispatlamaya çalışıyorlardı. Hatta bazen meşruiyet devşirmede dinî naslar bile yetersiz görülüyor olmalı ki kendilerini sorgulanamaz ve eleştirilemez kutsal bir konuma yerleştirmeye çabalıyor; halk arasında Allah tarafından özel seçilmiş oldukları, Allah adına icraatta bulundukları fikrini yaymaya çalışıyorlardı. Muhtemelen Emevî sultanlarının “halifetullah-Allah’ın halifesi” ünvanını kullanması da böyle bir düşüncenin neticesiydi.
Daha önce de işaret ettiğimiz üzere Ömer b. Abdülaziz’in yönetim anlayışı Emevîlerden oldukça farklıydı. Halife olduğunda yaptığı konuşma şu şekildeydi: “Allah’ın hükümleri bellidir. Bu sebeple ben hüküm koyan değil, Allah’ın hükümlerini yerine getiren; bid’atlar çıkaran değil, Allah’ın hükümlerine itaat eden olacağım. Ben, hiçbirinizden üstün değilim. Benim sizden farkım yükümün daha ağır oluşudur. Zalim devlet başkanından kaçan ve ona itaat etmeyen zalim olmaz. Zira Allah’a isyan eden hiç kimseye itaat yükümlülüğü yoktur.” (İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-nihâye, 9/109)
O, iki buçuk yıl devam eden hilafet süresince bu sözlerine harfiyen uydu, dört halife dönemine hâkim olan yönetim anlayışını devam ettirdi, devleti yeniden adalet ve istikamet temellerine oturttu. Emevîlerin haksız yere el koyduğu malları ellerinden aldı ve hazineye iade etti. Sade yaşadı, halka değer verdi ve insanların içine karıştı. Bu yüzden onun döneminde halk ile yönetim arasındaki buzlar erimeye başladı. Öyle ki yıllardır isyan eden Hariciler bile silahlarını bıraktılar. Toplumda refah ve huzur hâkim oldu.
Ne var ki Emevî ileri gelenleri sahip oldukları hak ve imtiyazların ellerinden alınmaya başlandığını görünce onun hilafetine daha fazla tahammül edemedi ve bu büyük halifeyi zehirleyerek şehit ettiler.
Sonraki yazımızda hilafet açısından Abbasi ve Osmanlı dönemlerini değerlendirmeye devam edeceğiz.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 1.7.2020 [TR724]
Özellikle devlet örgütlenmesinin bulunmadığı, kabile hayatının hâkim olduğu Arap toplumunda yeni yeni teşekkül etmeye başlayan siyasi birliğin korunması son derece önem arz ediyordu.
Hilafet nasıl ortaya çıktı?
İşte bu acil ihtiyacın farkında olan sahabe, henüz Allah Resûlü’nün defni dahi tamamlanmadan Onun yerine geçecek kimseyi seçmek üzere Beni Sakife’de toplandı ve uzun müzakere ve münakaşalardan sonra Hz. Ebu Bekir’i devlet başkanı seçti. Ona “Halifetu Resulillah-Allah Resûlü’nün halifesi” demeye başladılar. İlk başlarda bazıları “Halifetullah-Allah’ın halifesi” demeye yeltendiyse de Hz. Ebu Bekir buna itiraz etti ve kendisinin ancak Allah Resûlü’nün halifesi olduğunu belirtti. (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 7/432)
Esasında sahabenin devlet başkanı seçmek üzere Beni Sakife’de toplanması, burada yapılan konuşmalar, Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesi, ertesi gün halktan biat alınması gibi olaylar; halife olarak birisinin seçilmesinin zarureti, hilafetin seçim ve bey’ate dayanması, verasetin reddi, tek halife bulunmasının gerekliliği, halifelerin Kureyşiliği, liyakat ve ehliyetin önemi gibi hilafetle ilgili pek çok ahkâmın da belirleyicisi oldu.
Hz. Ebu Bekir’in vefatından sonra onun yerine geçen Hz. Ömer’e de hangi lakabın verileceği ashab arasında tartışma konusu oldu. Bazıları ona “Halifetu halifeti Resulüllah-Allah Resulü’nün halifesinin halifesi” demeye başladılarsa da bu ifade hem dile zor geldiği hem de daha sonraki halifelerde bu ismin uzayıp gideceğinden endişe edildiği için bundan vazgeçildi. Hz. Ömer yapılan teklifler içerisinde “emiru’l-mü’minîn” tabirini beğendi ve halife yerine bu kullanılmaya başlandı. (Taberî, Târihu’r-rusul ve’l-mulûk, 4/208) Bu lakap, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de kullanılmaya devam etti.
Hz. Ömer’in halife yerine “emiru’l-mü’minin” lakabını tercih etmesi ve bunun daha sonra da kullanılmaya devam etmesi, devlet başkanı için “halife”, devlet kurumu için de “hilafet” kavramlarını kullanmanın tamamen tarihî tecrübeye dayandığını ve semantik bir tercihten ibaret olduğunu gösterir. Yoksa bu kelimelerin kullanılması konusunda dinî bir zorunluluk yoktur. Asıl olan isim değil, öz, ruh ve manadır.
Dört halifenin tamamı dini neşretme, hakkı ikame etme, adaleti sağlama, zulüm ve haksızlıkları önleme, toplumda istikrar ve güven ortamı oluşturma istikametinde bir hayat yaşadılar. Kılı kırk yararcasına Kur’ânî hükümlere bağlı kalmaya, Allah Resûlü’nün sünnetini takip etmeye çalıştılar. Bütün işlerini istişare ile hallettiler. Kuvveti, hakkın emrine verdiler. Hiçbir şekilde baskı ve zulme başvurmadılar.
Onlar hükümdarlık ve saltanattan kaçındılar. Hiçbir zaman kralların yaşantısına özenmediler. Bu yüzden de ihtişam ve debdebeden uzak durdular. Oldukça sade ve basit bir hayat yaşadılar. Hep halkın içinde bulundular ve halkla aralarına duvarlar örmediler. Kendilerini değil her zaman toplumun menfaatlerini düşündü ve öncelediler. Hiçbirisi kendisinden sonra yerine oğlunu veya bir yakınını bırakmayı düşünmedi. Halkın uyarılarına kulak verdiler. Bu dönem halk hâkimiyetinin geçerli olduğu, halifelerin icraatlarından ötürü hesaba çekilebildiği bir dönem oldu.
Emevîlerle Birlikte Hilafette Yaşanan Değişim
Emevîlerle birlikte yönetim anlayışında önemli değişiklikler oldu. Halifelik, Sâsânî ve Bizans tecrübelerinin de etkisiyle saltanat ve hükümdarlığa dönüştü. Onun sadece ismi ve şekli kaldı fakat özü ve ruhu kayboldu. Dört halife, dinlerini her türlü dünyalıktan üstün tutuyor ve onu muhafaza etme adına her şeyi göze alıyordu. Emevîlerle birlikte ise iktidarın kullanımında ve devletin yönetiminde dünyevî amaçlar öne çıkmaya başladı. Cabirî’nin kavramlarıyla ifade edecek olursak, toplumsal ve siyasal hayatın belirlenmesinde “akide”nin rolü zayıflamaya, “kabilecilik” ve “ganimet” düşünceleri baskın gelmeye başladı. (Bkz. Cabirî, Arap-İslâm Siyasal Aklı)
Hiç şüphesiz dinin emirlerine bağlı kalma, bâtıl fırkalarla mücadele etme, dini koruma ve neşretme Emevî ve Abbâsî halifeleri için de anlamını koruyordu. İslâm, deniz aşırı ülkelere ulaştırılmıştı. Hz. Muaviye’nin siyasi dehası sayesinde iç fitneler sona ermiş, yeniden Müslümanların birlik ve beraberliği sağlanmıştı. İlim, kültür ve sanat gibi alanlarda önemli gelişmeler yaşanmıştı. Fakat yönetim anlayışında Raşit Halifelerin çizgisinden sapılmış ve radikal kopuşlar olmuştu. En önemlisi şuraya dayalı hilafetten güç ve üstünlüğe dayalı saltanata geçilmişti. Bu sebepledir ki Ömer b. Abdülaziz dönemi istisna edilecek olursa Emevî halifelerinin uygulamaları daha sonraki dönemler için örnek gösterilmemiş ve bir delil teşkil etmemiştir.
Emevîlerin devlet başkanları hilafet iddialarını sürdürseler de bu dönemleri değerlendiren tarihçilere göre aslında hilafetten saltanata geçilmişti. Zira Hz. Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi ve onun için zorla veya parayla halktan biat almasıyla birlikte hilafetin en esaslı özelliklerinden birisi olan “seçim” ihlâl edilmiş ve “biat” da anlamını yitirmişti. Hilafet için pek çok ehliyetli sahabenin bulunduğu bir yerde Muaviye’nin kendi yerine oğlu Yezid’i veliaht ataması hilafet kurumundaki en büyük kırılma ve sapmanın başlangıcı olmuştur.
Hz. Muaviye ile birlikte iktidar ve saltanatın korunması en büyük hedef olarak görülmeye; devlet için fertlerin ve hatta yeri geldiğinde bir kısım dinî değerlerin dahi feda edilebileceği düşüncesi ağılık kazanmaya başladı. Allah Resûlü’nün torunu Hz. Hüseyin, Abdullah b. Zübeyr, Hucr b. Adiy başta olmak üzere yüzlerce sahabenin şehit edilmesini; Kâbe’nin mancınıklarla taşlanmasını; Medine’nin yağmalanmasını; Enes b. Mâlik, Câbir b. Abdullah, Said b. Müseyyeb ve Sehl b. Sa’d gibi çok sayıda sahabeye işkence yapılmasını; hutbelerde Hz. Ali aleyhine sözler sarf edilmesini başka türlü izah etmek mümkün değildir.
Bütün bu şenaat ve denaetlerin irtikap edilmesinin tek gerekçesi, ne pahasına olursa olsun saltanatın ayakta tutulması düşüncesiydi. Yani Bizans ve Sâsânîlerde görülen müdahaleci, kutsal ve aşkın devlet anlayışı Müslüman toplumda da hâkim olmaya başladı. “Temel hak ve özgürlükler”, “adalet”, “siyasal katılım”, “sivil muhalefet” gibi kavramlar yerine; “düzen”, “fitne” ve “itaat” gibi aşırı devletçi zihniyeti gösteren kavramlar öne çıktı. Müslümanların yabancı olduğu yeni bir “devlet aklı” ve “siyaset anlayışı” boy gösterdi. Siyasi alan genişlerken sivil alan daraldı.
Emevîlerle birlikte dinin en mühim esaslarından biri olan şura terk edildi; bunun yerine dikta rejimi hâkim olmaya başladı. Devletin ceberutlaşmaya başladığı, mal ve can güvenliğinin tehlikeye girdiği, küçük sebeplerle insanların öldürüldüğü veya işkenceye uğradığı bir ortamda, insanların rahatlıkla halifeyi eleştirebileceklerini veya ona zıt fikirler ileri sürebileceklerini beklemek hiç de gerçekçi değildir. Nitekim buna cür’et edenler de ağır bedeller ödemek zorunda kalmışlardır. Bu sebeple şura heyetleri bulunsa bile bunların amacı ve mahiyeti değişmiş, istişareler şeklî ve sûrî bir hâl almıştır.
Emevîlerle birlikte dikkat çeken diğer bir gelişme de devletle din arasındaki ilişkinin tersine dönmesidir. Daha önce de işaret edildiği üzere dört halife açısından asıl olan dindi; devlet ise dine hizmet ettiği, dinin ideallerini gerçekleştirdiği ölçüde muteberdi. Otorite, meşruluğunu halktan aldığı gibi, uygulanması da kamu menfaati ve din uğrunaydı. Siyaseti yönlendiren dinamik güç, dindi. Siyaset, dinî hedeflerin yerine getirilmesi adına uygulanan bir vasıtadan ibaretti. Hatta modern devletteki şekliyle müstakil bir “siyasal alan” ve “politik toplum” dahi oluşmamıştı.
Emevîlerde ise siyaset dinden ayrıldı ve bağımsızlaştı. Devlet yönetiminde siyaset, dinin önüne geçmeye başladı. Hatta bir yönüyle din, onun hizmetine sokuldu. Din ile devletin çıkarları çatıştığında öne çıkan devletin çıkarları oldu. Ulema ile ümeranın, asker ile halkın birbirinden ayrılması da saltanatın ve devlet mantığının hâkim olmasının önünü açtı.
Halk ile yöneticiler arasında ortaya çıkan kopukluk da bu dönemin özelliklerinden bir diğeriydi. Halifeliği döneminde Medine’ye gelen Sâsânî ve Bizans elçileri, Hz. Ömer’i aradıkları vakit, onu, mescidin bir köşesinde otururken veya istirahat ederken buluyor ve bir devlet başkanının halkının içinde hiç kimseden korkmaksızın bu şekilde rahatlıkla oturabilmesi veya yatması karşısında hayret ediyorlardı. (Şiblî Numanî, Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, 2/255) Dört halifenin hiçbirinin sarayları, muhafızları yoktu. Halktan kim isterse rahatlıkla onlara ulaşabiliyor ve hâlini arz edebiliyordu. Çünkü onlar, halktan korkmuyordu. Korkmalarını gerektirecek bir sebep de yoktu; zulmetmiyor, kimsenin hakkına girmiyorlardı. Halktan biri gibi yaşıyor, şatafattan uzak duruyorlardı.
Emevî halifelerinin zulümleri arttıkça halktan gizlenme, gözlerden uzak olma ihtiyacı duydular. Saraylar inşa ettiler, kendilerini koruması için muhafız birlikleri tuttular. Mescitlerde bile halkın içinde değil, kendileri için yaptırdıkları özel bölmelerde (maksure) namazlarını kıldılar. Muaviye döneminde kurulan düzenli ordunun halifenin emrine girmesiyle “sivil siyasi anlayıştan”, “militarist siyasi yapıya” geçildi. Bundan sonra haklı olan güçlü değil, güçlü olan haklı görülmeye başlandı.
Eleştiri hakkı ve muhalefetin yerini, kayıtsız şartsız itaat aldı. Mutlak itaat fikrinin halk arasında canlı kalması adına her vesile değerlendirildi. Fikir hürriyeti kısmen yok oldu. Zira siyaset ve idareyle ilgili konularda konuşmanın maliyeti ağır olabilirdi. Hz. Muaviye’nin, “Bizim iktidarımıza uzanmadıkları sürece insanların konuşmasını engellemem.” (İbn Kuteybe, Uyûnü’l-ahbâr, 1/63) şeklindeki sözleri bir taraftan fikir özgürlüğünü destekliyor gibi görünse de diğer yandan onu kısıtladığı da bir gerçekti.
Bu yüzden sultanların huzurunda konuşmak hiç de kolay değildi; konuşanlar da ancak methetmek için konuşuyordu. Her türlü risk ve tehlikeyi göze alıp İslâm’a ters düşen görüş ve uygulamalara karşı çıkanlar da olmadı değil. Fakat bunların da bir çoğu ciddi bedeller ödemek zorunda kaldılar. Sahabeden çokları ise daha fazla can ve mal kaybı olmaması, fitne ve kargaşaların daha da büyümemesi adına yönetim işlerine karışmamayı tercih etti ve kendi dünyalarına çekildiler.
İslâm’la birlikte Arap toplumunda var olagelen kavmiyetçilik düşüncesi önemli ölçüde değişime uğramıştı. Ne var ki Emevîlerle birlikte hem kabilecilik hem de Arap milliyetçiliği yeniden yükseldi. Beni Ümeyye kendilerini diğer Arap kavimlerinden, Arapları da diğer milletlerden üstün gördü. Asabiyet düşüncesi ve kabile taassubu iman kardeşliğinin önüne geçti. Bediüzzaman Hazretleri, “Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için hem âlem-i İslâm’ı küstürdüler hem kendileri de çok felaketler çektiler.” sözüyle bu gerçeğe işaret eder. (Bediüzzaman, Mektubat, s. 365)
Emevîlerin Raşit Halifelerden ayrıldıkları diğer önemli bir nokta da beytü’l-mâlin (devlet hazinesinin) tasarruf şekliydi. İlk dört halife kendilerini beytü’l-mâl karşısında, yetimin malından sorumlu olan veli gibi görüyordu. (İmam Mâlik, Muvatta, hadis no: 740) Onlara göre devlet malı, Allah’ın ve halkın bir emanetiydi. Dolayısıyla bu emanet çok iyi korunmalı ve halkın menfaatleri istikametinde kullanılmalıydı. Emevî sultanları ise devlet hazinesini kendi servetleri gibi gördü, onu müsrifçe kullandı ve çok rahat tasarruflarda bulundular. Yaptırdıkları saraylar, kendilerini öven şairlere verdikleri kese dolusu altınlar, dillere destan yaptıkları düğünler bunun en büyük deliliydi.
Hilafetin sadece dinî bir kurum olmadığını bilakis hem dinî hem de dünyevî otoriteyi bünyesinde barındırdığını ifade etmiştik. Hem Allah Resûlü hem de Raşit Halifeler, din ve siyaseti birbirinden ayırmamışlardı. Fakat Emevîlerin yönetim ve devlet anlayışıyla birlikte ilk defa siyasal otorite din işlerinden ayrılmaya başladı. Fakat Emevîler döneminde böyle bir ayrım henüz net ve belirgin değildi. Fakat yeni bir yola girildiği de bir gerçekti. Nitekim Abbâsîlerin sonuna doğru hilafet gitgide saltanattan ayrıldı ve sultanlara makam dağıtan sembolik bir kuruma dönüştü.
Emevîler, saltanatlarını devam ettirebilme adına her türlü muhalefeti bastırmadan, bunun için de güce başvurmaktan, kılıç kullanmaktan sakınmadılar. Aslında onların bu tavrı, kısır bir döngü oluşturdu. Onlar halka karşı zulmettikçe, baskı uyguladıkça, despotluk yaptıkça içten içe eleştiriler daha fazla yükseldi ve meşruiyetleri daha fazla sorgulandı. Nitekim onların sonunu getirecek olan da bu baskı ve zulümleriydi.
Emevî sultanları halk katmanlarında oluşan bu hoşnutsuzluğu giderme adına takva, adalet ve istikamete yöneleceklerine; dinî nasları kullanarak ve halk arasında “cebir ideolojisini” yayarak mutlak itaat düşüncesini öne çıkarıyor ve bununla bir taraftan zulümlerini perdelemeye diğer yandan da hilafetlerinin meşruiyetini ispatlamaya çalışıyorlardı. Hatta bazen meşruiyet devşirmede dinî naslar bile yetersiz görülüyor olmalı ki kendilerini sorgulanamaz ve eleştirilemez kutsal bir konuma yerleştirmeye çabalıyor; halk arasında Allah tarafından özel seçilmiş oldukları, Allah adına icraatta bulundukları fikrini yaymaya çalışıyorlardı. Muhtemelen Emevî sultanlarının “halifetullah-Allah’ın halifesi” ünvanını kullanması da böyle bir düşüncenin neticesiydi.
Daha önce de işaret ettiğimiz üzere Ömer b. Abdülaziz’in yönetim anlayışı Emevîlerden oldukça farklıydı. Halife olduğunda yaptığı konuşma şu şekildeydi: “Allah’ın hükümleri bellidir. Bu sebeple ben hüküm koyan değil, Allah’ın hükümlerini yerine getiren; bid’atlar çıkaran değil, Allah’ın hükümlerine itaat eden olacağım. Ben, hiçbirinizden üstün değilim. Benim sizden farkım yükümün daha ağır oluşudur. Zalim devlet başkanından kaçan ve ona itaat etmeyen zalim olmaz. Zira Allah’a isyan eden hiç kimseye itaat yükümlülüğü yoktur.” (İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-nihâye, 9/109)
O, iki buçuk yıl devam eden hilafet süresince bu sözlerine harfiyen uydu, dört halife dönemine hâkim olan yönetim anlayışını devam ettirdi, devleti yeniden adalet ve istikamet temellerine oturttu. Emevîlerin haksız yere el koyduğu malları ellerinden aldı ve hazineye iade etti. Sade yaşadı, halka değer verdi ve insanların içine karıştı. Bu yüzden onun döneminde halk ile yönetim arasındaki buzlar erimeye başladı. Öyle ki yıllardır isyan eden Hariciler bile silahlarını bıraktılar. Toplumda refah ve huzur hâkim oldu.
Ne var ki Emevî ileri gelenleri sahip oldukları hak ve imtiyazların ellerinden alınmaya başlandığını görünce onun hilafetine daha fazla tahammül edemedi ve bu büyük halifeyi zehirleyerek şehit ettiler.
Sonraki yazımızda hilafet açısından Abbasi ve Osmanlı dönemlerini değerlendirmeye devam edeceğiz.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 1.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Gurbette bir vefat daha...
Gurbette bir vefat haberi daha... Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik baskı ve zulmünden kurtulmak için yurt dışına çıkan ve sevdiklerinden ayrı düşen Sadık Erten vefat etti.
SAMANYOLUHABER- İstanbul'da uzun yıllar Sema Hastanesi'nde yönetici olarak çalışan Sedat Erten, Kazakistan’da hayatını kaybetti.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik yürütülen cadı avı sebebiyle yurt dışına çıkmak mecburiyetined kalan Erten, Koronavirüs (Covid-19) sebebiyle vefat etti.
İKİ HİZMET EHLİ AYNI KABRİSTANDA
Erten'in cenazesi bugün Kazakistan’ın Almatı şehrinde İzmirli hayırsever işadamı merhum Hayati Yavuz’un kabrinin bulunduğu Kaskelen Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Dört yıldan bu yana ailesinden ayrı yaşayan Erten yaklaşık bir haftadır Koronavirüs tedavisi görüyordu.
Türkiye’den 2016 yılında ayrıldıktan sonra önce Kırgızistan’a, daha sonra Kazakistan’a geçen Erten'in öksürük ve yüksek ateş şikâyeti ile müracaat ettiği hastanede Koronavirüs testi pozitif çıkmıştı.
AİLE FERTLERİ CENAZE NAMAZINA İCABET EDEMEDİ
Zaman Avustralya'nın haberine göre merhum Erten'in eşinin pasaportunun iptal edilmesi, kızının mahpus olması sebebiyle cenaze merasimine hiçbir aile ferdi katılamadı.
1 Temmuz 2020 itibarıyla Kazakistan’da toplam Koronavirüs vak'a sayısının 22 bin 308, iyileşen hasta sayısının 13 bin 558 olduğu belirtildi. Salgında şu ana kadar 188 kişi hayatını kaybetti.
NAZARBAYEV DE TEDAVİ ALTINA ALINMIŞTI
Kazakistan’da, Koronavirüs vak'a sayısı yeniden tırmanışa geçti.
Ülkenin kurucu Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Meclis Başkanı Nurlan Nigmatulin’in ve Sağlık Bakanı Yeljan Birtanov olmak üzere bazı yetkililere Korona teşhisi konulmuştu.
Geçen ayın ortasında Nazarbayev'in sözcüsü Aydos Ukibay, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Kazakistan´ın ilk Cumhurbaşkanı Nazarbayev şu anda karantinada. Ne yazık ki son Koronavirüs test sonucu pozitif çıktı. Endişe edilecek bir durum yok. Nursultan Nazarbayev, uzaktan çalışmaya devam ediyor.” ifadelerini kullanmıştı.
79 yaşındaki Nazarbayev, 2019’daki seçimlerin akabinde görevini bırakmıştı.
[Samanyolu Haber] 1.7.2020
SAMANYOLUHABER- İstanbul'da uzun yıllar Sema Hastanesi'nde yönetici olarak çalışan Sedat Erten, Kazakistan’da hayatını kaybetti.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik yürütülen cadı avı sebebiyle yurt dışına çıkmak mecburiyetined kalan Erten, Koronavirüs (Covid-19) sebebiyle vefat etti.
İKİ HİZMET EHLİ AYNI KABRİSTANDA
Erten'in cenazesi bugün Kazakistan’ın Almatı şehrinde İzmirli hayırsever işadamı merhum Hayati Yavuz’un kabrinin bulunduğu Kaskelen Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Dört yıldan bu yana ailesinden ayrı yaşayan Erten yaklaşık bir haftadır Koronavirüs tedavisi görüyordu.
Türkiye’den 2016 yılında ayrıldıktan sonra önce Kırgızistan’a, daha sonra Kazakistan’a geçen Erten'in öksürük ve yüksek ateş şikâyeti ile müracaat ettiği hastanede Koronavirüs testi pozitif çıkmıştı.
AİLE FERTLERİ CENAZE NAMAZINA İCABET EDEMEDİ
Zaman Avustralya'nın haberine göre merhum Erten'in eşinin pasaportunun iptal edilmesi, kızının mahpus olması sebebiyle cenaze merasimine hiçbir aile ferdi katılamadı.
1 Temmuz 2020 itibarıyla Kazakistan’da toplam Koronavirüs vak'a sayısının 22 bin 308, iyileşen hasta sayısının 13 bin 558 olduğu belirtildi. Salgında şu ana kadar 188 kişi hayatını kaybetti.
NAZARBAYEV DE TEDAVİ ALTINA ALINMIŞTI
Kazakistan’da, Koronavirüs vak'a sayısı yeniden tırmanışa geçti.
Ülkenin kurucu Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Meclis Başkanı Nurlan Nigmatulin’in ve Sağlık Bakanı Yeljan Birtanov olmak üzere bazı yetkililere Korona teşhisi konulmuştu.
Geçen ayın ortasında Nazarbayev'in sözcüsü Aydos Ukibay, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Kazakistan´ın ilk Cumhurbaşkanı Nazarbayev şu anda karantinada. Ne yazık ki son Koronavirüs test sonucu pozitif çıktı. Endişe edilecek bir durum yok. Nursultan Nazarbayev, uzaktan çalışmaya devam ediyor.” ifadelerini kullanmıştı.
79 yaşındaki Nazarbayev, 2019’daki seçimlerin akabinde görevini bırakmıştı.
[Samanyolu Haber] 1.7.2020
Erdoğan Sosyal Medyayı yönetemedi...[Said Sefa]
Teknoloji gelişimi ve sosyal medyanın etkisiyle, dijital medya geleneksel medyanın yerini alıyordu. İzleyici/okuyucu için geleneksel medya alışkanlıklarından kopmak yeni medya düzenine ayak uydurmak zordur. Geleneksel medya Akp’ce işgal edilince Türkiye sosyal medyaya yöneldi.
Geleneksel medya günden güne itibarını kaybetti, etki gücü çok zayıfladı. Akp, Gezi eylemleri sonrası sosyal medyanın gücünü, 17-25 Aralık sonrası sosyal medyanın etkisini fark etmişti. Ellerindeki devlet gücünü de kullanarak sm’de etkili olmak için trol şebekeleri kurdular.
Trol şebekelerinin yani "sosyal medya üzerinden operasyon çekme biriminin" algı operatörleri ve yönlendiricileri Mustafa Varank, Aydın Ünal, Şenol Kazancı, Sümeyye Erdoğan gibi isimlerdi. İçerik üretecek troller sadece küfretmeyi biliyordu. Başarısız olundu.
Akp”de kavgalar başlayınca trolleri yönetenlerin bu işi başaramadığı ve sosyal medyada yeni bir yapılanma gerektiğine karar verildi. Berat Albayrak, Serhat Albayrak, Süheyb Öğüt, Hilal Kaplan gibi isimler AKP sm yapılanmasının yeni koordinatörleri oldular ortaya Pelikanlar çıktı.
Pelikanlar da onca paraya, güce ve insan kaynağına rağmen istenilen algıyı gerçekleştiremediler. Soylu gibi parti içinde palazlananlar kendi trol şebekelerini kurmaya başlayınca da AKP’nin sosyal medya gücü iyiden iyiye dağıldı hatta zaman zaman birbirleriyle çatışmaya girdiler.
Erdoğan ne yaptıysa sosyal medyadan istediğini alamadı. Soylu istifa ettiği akşam, Soylu’nun trolleri kimsenin beklemediği bir çalışma başlattı. Kısa sürede Erdoğan’ın üzerinde baskıya dönüşecek, milleti sokağa dökecek bir algı oluşturdu. Tek adamların hiç haz almadığı şey!
Sosyal medyanın sadece muhalifler tarafından etkili kullanılması değil Akp’deki grupların birbirlerine, zaman zaman Erdoğan’a karşı kullanma biçimleri de Erdoğan’ı telaşlandırıyor olmalı. Gençlerin nerdeyse tek haber kaynağı olarak sm”ye yönelmesi Saray için ayrı bir baş ağrısı.
Trol şebekelerini bertaraf edip doğrudan parti adına sosyal medyada faaliyet gösterme projesi Mahir Ünal ve ekibine havale edildi. Pelikancılar, Soylucular eski yeni bütün trol şebeklerini tek çatı altında toplayacak, bir yönüyle resmileştireceklerdi. Yeşil toplar elde patladı!
Erdoğan’ın sosyal medyayı kısıtlamaya yönelik açıklamaları bunca yıldır sosyal medyaya yaptıkları yatırımların boşa gittiğinin, bu konuda çaresiz kaldıklarının ve mağlup olduklarının itirafıdır. Bunu güç gösterisinden ziyade acziyet belirtisi olarak görmeli.
Geleneksel medya günden güne itibarını kaybetti, etki gücü çok zayıfladı. Akp, Gezi eylemleri sonrası sosyal medyanın gücünü, 17-25 Aralık sonrası sosyal medyanın etkisini fark etmişti. Ellerindeki devlet gücünü de kullanarak sm’de etkili olmak için trol şebekeleri kurdular.
Trol şebekelerinin yani "sosyal medya üzerinden operasyon çekme biriminin" algı operatörleri ve yönlendiricileri Mustafa Varank, Aydın Ünal, Şenol Kazancı, Sümeyye Erdoğan gibi isimlerdi. İçerik üretecek troller sadece küfretmeyi biliyordu. Başarısız olundu.
Akp”de kavgalar başlayınca trolleri yönetenlerin bu işi başaramadığı ve sosyal medyada yeni bir yapılanma gerektiğine karar verildi. Berat Albayrak, Serhat Albayrak, Süheyb Öğüt, Hilal Kaplan gibi isimler AKP sm yapılanmasının yeni koordinatörleri oldular ortaya Pelikanlar çıktı.
Pelikanlar da onca paraya, güce ve insan kaynağına rağmen istenilen algıyı gerçekleştiremediler. Soylu gibi parti içinde palazlananlar kendi trol şebekelerini kurmaya başlayınca da AKP’nin sosyal medya gücü iyiden iyiye dağıldı hatta zaman zaman birbirleriyle çatışmaya girdiler.
Erdoğan ne yaptıysa sosyal medyadan istediğini alamadı. Soylu istifa ettiği akşam, Soylu’nun trolleri kimsenin beklemediği bir çalışma başlattı. Kısa sürede Erdoğan’ın üzerinde baskıya dönüşecek, milleti sokağa dökecek bir algı oluşturdu. Tek adamların hiç haz almadığı şey!
Sosyal medyanın sadece muhalifler tarafından etkili kullanılması değil Akp’deki grupların birbirlerine, zaman zaman Erdoğan’a karşı kullanma biçimleri de Erdoğan’ı telaşlandırıyor olmalı. Gençlerin nerdeyse tek haber kaynağı olarak sm”ye yönelmesi Saray için ayrı bir baş ağrısı.
Trol şebekelerini bertaraf edip doğrudan parti adına sosyal medyada faaliyet gösterme projesi Mahir Ünal ve ekibine havale edildi. Pelikancılar, Soylucular eski yeni bütün trol şebeklerini tek çatı altında toplayacak, bir yönüyle resmileştireceklerdi. Yeşil toplar elde patladı!
Erdoğan’ın sosyal medyayı kısıtlamaya yönelik açıklamaları bunca yıldır sosyal medyaya yaptıkları yatırımların boşa gittiğinin, bu konuda çaresiz kaldıklarının ve mağlup olduklarının itirafıdır. Bunu güç gösterisinden ziyade acziyet belirtisi olarak görmeli.
[Said Sefa] 1.7.2020 [https://twitter.com/sefa_said/status/1278386605754134528]
Açık tütün satan, alan ve içene 6 yıl hapis cezası
Hazinenin en önemli gelir kaynaklarından biri olan sigaraya gelen üst üste zamlar sonrasında vatandaşın sarma sigaraya yönelmesi, hükumete yeni bir karar aldırttı. Yürürlüğe giren karar, sarma sigara satan, alan ve bulunduranlara hapis cezası getiriyor.
BOLD – Sarma sigara satışı, Resmi Gazete’de yayınlanarak resmen yürürlüğe girdi. Ticari amaçla sigara kağıdına tütün sararak satanlar, bulunduranlar altı seneye kadar hapis cezası ile yargılanacak.
ZAMLAR SONRASI MANTAR GİBİ ÇOĞALDI
Türkiye’de, yasa dışı açık tütün ürünleri, sayıları 25 bini bulan sokak aralarındaki tütüncü dükkânlarında ve internet üzerinden 300 binden fazla bağlantı üzerinden satılıyor. Ayrıca 1 Temmuz 2021 tarihi itibarıyla Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan yetki belgesi almadan veya bildirimde bulunmadan tütün ticareti yapmak yasaklanacak.
SATAN, BULUNDURAN, NAKLEDENE CEZA
Ticari amaçla makaron veya yaprak sigara kâğıdını, içine kıyılmış tütün, parçalanmış tütün ya da tütün harici herhangi bir madde doldurulmuş olarak satanlar, satışa arz edenler, bulunduran ve nakledenlere yönelik cezai uygulama yürürlüğe girdi. Yasa gereği bu türde satış yapanlar 3 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası ile yargılanacak.
SİGARADAN VERGİ REKORU KIRILIYOR
Üst üste yapılan zamlar sonrası devlet, 15 liralık bir paket sigaradan 12,8 lira vergi alıyor. 2019 senesinde sigaradan yaklaşık 50 milyar TL ÖTV elde edildi.
[Bold Medya] 1.7.2020
BOLD – Sarma sigara satışı, Resmi Gazete’de yayınlanarak resmen yürürlüğe girdi. Ticari amaçla sigara kağıdına tütün sararak satanlar, bulunduranlar altı seneye kadar hapis cezası ile yargılanacak.
ZAMLAR SONRASI MANTAR GİBİ ÇOĞALDI
Türkiye’de, yasa dışı açık tütün ürünleri, sayıları 25 bini bulan sokak aralarındaki tütüncü dükkânlarında ve internet üzerinden 300 binden fazla bağlantı üzerinden satılıyor. Ayrıca 1 Temmuz 2021 tarihi itibarıyla Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan yetki belgesi almadan veya bildirimde bulunmadan tütün ticareti yapmak yasaklanacak.
SATAN, BULUNDURAN, NAKLEDENE CEZA
Ticari amaçla makaron veya yaprak sigara kâğıdını, içine kıyılmış tütün, parçalanmış tütün ya da tütün harici herhangi bir madde doldurulmuş olarak satanlar, satışa arz edenler, bulunduran ve nakledenlere yönelik cezai uygulama yürürlüğe girdi. Yasa gereği bu türde satış yapanlar 3 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası ile yargılanacak.
SİGARADAN VERGİ REKORU KIRILIYOR
Üst üste yapılan zamlar sonrası devlet, 15 liralık bir paket sigaradan 12,8 lira vergi alıyor. 2019 senesinde sigaradan yaklaşık 50 milyar TL ÖTV elde edildi.
[Bold Medya] 1.7.2020
Türkiye en büyük pazarına satış yapamadı
Koronavirüs Türkiye’nin en büyük pazarı olan Avrupa’ya yönelik ihracatı yaklaşık yarı yarıya azalttı. Türkiye, AB ülkelerine mayıs ayında ancak 4 milyar dolarlık ihracat yapabildi. Almanya’ya ihracat, mayısta yüzde 41.8 azalarak 919 milyon dolarda kaldı.
BOLD – Türkiye’nin en büyük pazarı olan Avrupa Birliği’ne ihracatı yüzde 44 azaldı. Ülke bazında en büyük pazar olan Almanya’ya ihracat, mayısta yüzde 41.8 azalarak 919 milyon dolara geriledi.
İHRACAT YÜZDE 40.9 AZALDI
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) “Dış Ticaret İstatistikleri, Mayıs 2020” raporuna göre, mayıs ayında 2019’un aynı ayına kıyasla ihracat yüzde 40.9 azalarak 10 milyar dolar, ithalat yüzde 27.8 azalarak 13.4 milyar dolar oldu. Dış ticaret açığı yüzde 102.7 artarak 3.4 milyar dolara yükselirken, ihracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 90.9’dan yüzde 74.5’e geriledi. İlk 5 ayda ise ihracat yüzde 19.7 azalarak 61.6 milyar dolar, ithalat yüzde 5.2 azalarak 82.6 milyar dolar oldu.
ANA PAZARDA CİDDİ SORUNLAR VAR
Mayıs ayına Türkiye’nin ihracat pazarları açısından bakınca ana pazar olan AB ülkelerinde ciddi sorunlar olduğu görülüyor. AB’ye ihracat, mayıs ayında yüzde 44.3 azalarak yaklaşık 4 miyar dolar, ilk 5 ayda da yüzde 24.3 düşüşle 25.3 milyar dolar oldu. Bu kapsamda ülke bazında en büyük pazar olan Almanya’ya ihracat, mayısta yüzde 41.8 azalarak 919 milyon dolar, ilk 5 ayda da yüzde 18.8 düşerek 5.8 milyar dolara indi. Mayısta AB üyelerinden İspanya’ya yapılan ihracattaki düşüş ise yüzde 65’i (271 milyon dolar) buldu.
[Bold Medya] 1.7.2020
BOLD – Türkiye’nin en büyük pazarı olan Avrupa Birliği’ne ihracatı yüzde 44 azaldı. Ülke bazında en büyük pazar olan Almanya’ya ihracat, mayısta yüzde 41.8 azalarak 919 milyon dolara geriledi.
İHRACAT YÜZDE 40.9 AZALDI
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) “Dış Ticaret İstatistikleri, Mayıs 2020” raporuna göre, mayıs ayında 2019’un aynı ayına kıyasla ihracat yüzde 40.9 azalarak 10 milyar dolar, ithalat yüzde 27.8 azalarak 13.4 milyar dolar oldu. Dış ticaret açığı yüzde 102.7 artarak 3.4 milyar dolara yükselirken, ihracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 90.9’dan yüzde 74.5’e geriledi. İlk 5 ayda ise ihracat yüzde 19.7 azalarak 61.6 milyar dolar, ithalat yüzde 5.2 azalarak 82.6 milyar dolar oldu.
ANA PAZARDA CİDDİ SORUNLAR VAR
Mayıs ayına Türkiye’nin ihracat pazarları açısından bakınca ana pazar olan AB ülkelerinde ciddi sorunlar olduğu görülüyor. AB’ye ihracat, mayıs ayında yüzde 44.3 azalarak yaklaşık 4 miyar dolar, ilk 5 ayda da yüzde 24.3 düşüşle 25.3 milyar dolar oldu. Bu kapsamda ülke bazında en büyük pazar olan Almanya’ya ihracat, mayısta yüzde 41.8 azalarak 919 milyon dolar, ilk 5 ayda da yüzde 18.8 düşerek 5.8 milyar dolara indi. Mayısta AB üyelerinden İspanya’ya yapılan ihracattaki düşüş ise yüzde 65’i (271 milyon dolar) buldu.
[Bold Medya] 1.7.2020
AVM’ler sinek avlıyor, perakendeciler gelecekten endişeli
Normalleşme AVM’lere yaramadı. Depolarındaki stoku eritemeyen perakendeciler, pandemi öncesi cironun üçte birine ancak ulaşabildi. Perakendeciler gelecek ayların belirsizliğinden endişeli.
BOLD – Vatandaşın tüketimini kısması perakendecilerin cirolarının erimesine yol açtı. Mağazaların depoları ağzına kadar malla dolu ancak stokları eritecek ortam yok. Perakendeciler ilerleyen aylarda işlerin düzeleceğine yönelik bir işaret olmamasından dolayı endişeli.
MAĞAZALAR CİROLARININ 3’TE BİRİNE ANCAK ULAŞABİLDİ
Cumhuriyet’ten Gamze Bal’a konuşan Birleşmiş Markalar Derneği (BMD) Başkanı Sinan Öncel, AVM’lerde bulunan markaların 1-21 Haziran aralığında geçen yılın aynı dönemindeki cirolarının yarısına bile ulaşamadığını söyledi. Markaların koronavirüs salgını sonrası durumlarını ortaya koymak amacıyla araştırma yaptıklarını kaydeden Öncel, “Markaların yüzde 58’inin ciro ortalaması yüzde 35’te kaldı. Yüzde 11’i geçen yılki cirosunun yüzde 25’ine bile ulaşamadı. Yüzde 21’i ise yüzde 26-35’ini elde edebildi. Hazır giyim özelinde ise turistlere yönelik AVM’lerin ciroları yüzde 25’lerde kaldı” dedi.
PERAKENDECİ DEPOLARI NASIL ERİTECEKLERİNİ DÜŞÜNÜYOR
Depoların ağzına kadar dolu olduğunu bu stokları nasıl eriteceklerini bilemediklerini belirten Öncel, “Stokların çeklerini üreticiye verdik. Ödememiz gerekiyor. Ödemek için de kredi kullandık. Bunun da faizleri var. Bir de şu an ürünleri indirimli satıyoruz. AVM’lerde klimaların çalışmaması vatandaş tarafındaki olası satışların azalmasına yol açıyor. Yabancı turist de gelecek gibi durmuyor. Bu nasıl sürdürülebilir, mümkün değil” diye konuştu.
ELEKTRONİKTE SATIŞLAR ARTTI
Ülke genelinde 416 markayı bünyesinde bulunduran BMD, söz konusu araştırmayı 339 markayı kapsayan 62’si hazır giyim ve 25’i ayakkabı firması olmak üzere 133 üye ile yaptı. En kötü durumda olan sektörün hazır giyim olduğuna dikkat çeken Öncel, elektronik eşya satışlarının ise arttığını anlattı. Bunda hem pandemi öncesi döneme göre yapılan indirimlerin hem de evde kalma sürelerinin artmasının etkili olduğunu ifade etti. Öncel, düğün sezonunun temmuz itibarıyla açılacak olmasının etkisiyle kuyumculuk sektöründe işlerin fena gitmediğini dile getirdi.
[Bold Medya] 1.7.2020
BOLD – Vatandaşın tüketimini kısması perakendecilerin cirolarının erimesine yol açtı. Mağazaların depoları ağzına kadar malla dolu ancak stokları eritecek ortam yok. Perakendeciler ilerleyen aylarda işlerin düzeleceğine yönelik bir işaret olmamasından dolayı endişeli.
MAĞAZALAR CİROLARININ 3’TE BİRİNE ANCAK ULAŞABİLDİ
Cumhuriyet’ten Gamze Bal’a konuşan Birleşmiş Markalar Derneği (BMD) Başkanı Sinan Öncel, AVM’lerde bulunan markaların 1-21 Haziran aralığında geçen yılın aynı dönemindeki cirolarının yarısına bile ulaşamadığını söyledi. Markaların koronavirüs salgını sonrası durumlarını ortaya koymak amacıyla araştırma yaptıklarını kaydeden Öncel, “Markaların yüzde 58’inin ciro ortalaması yüzde 35’te kaldı. Yüzde 11’i geçen yılki cirosunun yüzde 25’ine bile ulaşamadı. Yüzde 21’i ise yüzde 26-35’ini elde edebildi. Hazır giyim özelinde ise turistlere yönelik AVM’lerin ciroları yüzde 25’lerde kaldı” dedi.
PERAKENDECİ DEPOLARI NASIL ERİTECEKLERİNİ DÜŞÜNÜYOR
Depoların ağzına kadar dolu olduğunu bu stokları nasıl eriteceklerini bilemediklerini belirten Öncel, “Stokların çeklerini üreticiye verdik. Ödememiz gerekiyor. Ödemek için de kredi kullandık. Bunun da faizleri var. Bir de şu an ürünleri indirimli satıyoruz. AVM’lerde klimaların çalışmaması vatandaş tarafındaki olası satışların azalmasına yol açıyor. Yabancı turist de gelecek gibi durmuyor. Bu nasıl sürdürülebilir, mümkün değil” diye konuştu.
ELEKTRONİKTE SATIŞLAR ARTTI
Ülke genelinde 416 markayı bünyesinde bulunduran BMD, söz konusu araştırmayı 339 markayı kapsayan 62’si hazır giyim ve 25’i ayakkabı firması olmak üzere 133 üye ile yaptı. En kötü durumda olan sektörün hazır giyim olduğuna dikkat çeken Öncel, elektronik eşya satışlarının ise arttığını anlattı. Bunda hem pandemi öncesi döneme göre yapılan indirimlerin hem de evde kalma sürelerinin artmasının etkili olduğunu ifade etti. Öncel, düğün sezonunun temmuz itibarıyla açılacak olmasının etkisiyle kuyumculuk sektöründe işlerin fena gitmediğini dile getirdi.
[Bold Medya] 1.7.2020
Cerrahpaşa doktorları: Salgın bitmedi, vaka sayısı artıyor ve virüs hâlâ ölümcül!
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi doktorları, korona ile mücadelede rehavetten şikayetçi: “Parklarda, kafelerde önlem almayıp gönüllerince eğlenenleri görünce içimiz cız ediyor. Bize haksızlık yapıldığını düşünüyoruz.”
BOLD – Kontrollü sosyalleşme sonrası Türkiye geneli seyahatler arttı. Ancak çoğu kişi normalleşmeyi ‘her şey bitti’ gibi algıladığı için tedbirlere uyma hassasiyetini gevşetti. Bu da vaka sayılarına olumsuz aksetti. Pandemi ile mücadelenin aktif merkezlerinden Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde görevli hekimler söz konusu durumun yol açacağı risklerden endişeli.
KURALLARA UYMAYANLAR SEBEBİYLE SAYI ARTABİLİR
Acil serviste görevli Dr. Seyit Ali Karagöz, “Halkımız maske takar, sosyal mesafesini korursa virüs güçlü olamaz. Ancak sıcak dolayısıyla rehavete kapılınıyor ve maskeler çıkartılıyor. Sosyal mesafeye özen gösterilmiyor. Böyle yapanlar hayatını riske atmış oluyor ve onlar için canla başla mücadele eden sağlık çalışanlarının yükünü arttırıyor. Kurallara uymayanlar sebebiyle vaka sayıları artabilir” diye konuştu.
YENİ NORMALDE HALAY ÇEKMEK OLMAMALI
Acil Servis Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İbrahim İkizceli ise şunlara dikkat çekti: “Eski normali gibi yaşamamalıyız. Yine eğleneceğiz ama sosyal mesafeye, temizliğe dikkat edeceğiz. Eski normal gibi yaşarsak enfeksiyonu yayarız. Yeni normal hayatta el ele kolay dolaşmak halay çekmek yok.”
İSTANBUL’DA AZALDI AMA ANADOLU’DA ARTTI
Yoğun Bakım Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yalım Dikmen ise Cerrahpaşa özelinde hasta sayısında azalma olduğu bilgisini vererek “Salgın İstanbul’da daha fazlaydı. Anadolu’ya gidişler artınca İstanbul’da vaka sayısı azalsa da diğer illerde arttı. İnsanlar yasaklar bitti diye rehavete kapıldı. İstanbul eski kalabalık dönemlerine geri döndü. Daha birinci dalgadayız ve kurtulamadık. Virüs hâlâ bulaşıcı ve ölümcül” dedi.
[Bold Medya] 1.7.2020
BOLD – Kontrollü sosyalleşme sonrası Türkiye geneli seyahatler arttı. Ancak çoğu kişi normalleşmeyi ‘her şey bitti’ gibi algıladığı için tedbirlere uyma hassasiyetini gevşetti. Bu da vaka sayılarına olumsuz aksetti. Pandemi ile mücadelenin aktif merkezlerinden Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde görevli hekimler söz konusu durumun yol açacağı risklerden endişeli.
KURALLARA UYMAYANLAR SEBEBİYLE SAYI ARTABİLİR
Acil serviste görevli Dr. Seyit Ali Karagöz, “Halkımız maske takar, sosyal mesafesini korursa virüs güçlü olamaz. Ancak sıcak dolayısıyla rehavete kapılınıyor ve maskeler çıkartılıyor. Sosyal mesafeye özen gösterilmiyor. Böyle yapanlar hayatını riske atmış oluyor ve onlar için canla başla mücadele eden sağlık çalışanlarının yükünü arttırıyor. Kurallara uymayanlar sebebiyle vaka sayıları artabilir” diye konuştu.
YENİ NORMALDE HALAY ÇEKMEK OLMAMALI
Acil Servis Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İbrahim İkizceli ise şunlara dikkat çekti: “Eski normali gibi yaşamamalıyız. Yine eğleneceğiz ama sosyal mesafeye, temizliğe dikkat edeceğiz. Eski normal gibi yaşarsak enfeksiyonu yayarız. Yeni normal hayatta el ele kolay dolaşmak halay çekmek yok.”
İSTANBUL’DA AZALDI AMA ANADOLU’DA ARTTI
Yoğun Bakım Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yalım Dikmen ise Cerrahpaşa özelinde hasta sayısında azalma olduğu bilgisini vererek “Salgın İstanbul’da daha fazlaydı. Anadolu’ya gidişler artınca İstanbul’da vaka sayısı azalsa da diğer illerde arttı. İnsanlar yasaklar bitti diye rehavete kapıldı. İstanbul eski kalabalık dönemlerine geri döndü. Daha birinci dalgadayız ve kurtulamadık. Virüs hâlâ bulaşıcı ve ölümcül” dedi.
[Bold Medya] 1.7.2020
7 köylünün öldürüldüğü JİTEM soruşturması da “Cemaat bahanesiyle” kapatıldı
JİTEM cinayetlerinin araştırılmaya başlamasının ardından açılan 7 köylünün öldürülmesi, köyün yakılması, hayvanların taranması soruşturması kapatıldı. Savcıya göre soruşturmayı cemaatçiler başlatmış.
BOLD – Mardin’in Dargeçit ilçesine bağlı kırsal Çelik (Çêlik) Mahallesi’nde yaşayan 7 köylünün 3 Temmuz 1993’te “PKK’li” denilerek öldürülmelerine dair 2013 yılında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dönemin Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Ali Tapan hakkında başlatılıp, Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığınca sürdürülen soruşturmada 7 yıl sonra “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verildi.
Çelik Köyü’ne baskın yapan askerler tarafından “PKK’li” denilerek öldürülen, ardından da yakılan Ahmet Kavakçıoğlu, Mehmet Kavakçıoğlu, Alaattin Acar, Fahrettin Acar, Mahmut Erol, Süleyman Erol ve Zülfer Akkurt’un yakınları, JİTEM tarafından 90’lı yıllarda işlenen cinayetlere dair soruşturmalar başlatılması üzerine 1 Kasım 2013’te Özel Yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu.
ERGENEKON SORUŞTURMASI BAHANE EDİLDİ
Bu başvurular doğrultusunda dönemin Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Ali Tapan hakkında “Birden fazla kişiyi kasten öldürme” suçu kapsamında başlatılan soruşturma dosyası, özel yetkili mahkeme ve savcılıkların kaldırılması ile 2014 yılında Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi. İlçe Jandarma Komutanı Tapan’ın ifadesini alan Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığına hükmetti.
Tapan hakkında “FETÖ tarafından 2009 yılında Ergenekon terör örgütüne üye olmak, örgütte aktif olarak görev yapmak iddiaları ile soruşturma başlatıldığı” değerlendirmesinde bulunan Başsavcılık, öldürülen kişileri ise “PKK’li milisler” olarak tanımlayıp, yakınlarının ifadelerinin soyut olduğunu savundu.
Yine köydeki hayvanların rastgele taranması ve köyün yakılmasının iddia boyutunda kaldığı ve delil olmadığını savunan savcılık, olayın yaşandığı tarihte köylülerin şikayetçi olmamalarını da gerekçe olarak sundu.
KHK’LI SAVCILARIN “İNSANLIĞA KARŞI SUÇ” DEĞERLENDİRMESİ DE YOK SAYILDI
Başsavcılık aldığı kararda 7 kişinin öldürülmesinin insanlığa karşı suçlardan olması ve bu nedenle zamanaşımına uğramayacağı yönünde daha önce özel yetkili mahkeme tarafından alınan karara da atıfta bulundu. Halen sözkonusu özel yetkili mahkeme üyeleri KHK’yla ihraç edilmiş durumda. Başsavcılık, “İnsanlığa karşı suç kavramını yürürlüğe giriş tarihinin 1 Haziran 2005 olduğu kanunilik ilkesine göre işlendiği zaman kanuna göre suç oluşturmayan bir fiil için kimseye ceza verilemeyeceği ve güvenlik tedbirleri uygulanamayacağı” savunmasında bulundu.
‘İnsanlığa karşı suç’ kavramının Türkiye’de devreye girdiği tarihe dikkat çeken Başsavcılık, şu değerlendirmelerde bulundu: “Türk Ceza Hukuku bakımından 1 Haziran 2005 tarihinde önce işlenmiş bir fiil için hem insanlığa karşı suç oluşturduğu iddiasında bulunulamayacağının hem de zamanaşımı işlemeyeceğinin hukuken mümkün olmadığı, bu haliyle 765 sayılı TCK ile 5237 sayılı TCK’nın karşılaştırılmasında dava zamanaşımı süreleri yönünden 765 sayılı TCK’nın daha lehe olduğu, bu suç için düzenlenen dava zamanaşımı süresinin 765 sayılı TCK’nın 102’inc maddesi uyarınca 20 yıl olduğu ve olaya ilişkin zamanaşımı Süresinin 3 Temmuz 2013 tarihinde tüm dosya kapsamından anlaşılmakla…”
6 YILDA TEK BİR İŞLEM YAPILMADI
2013 yılındaki 17/25 aralık yolsuzluk operasyonunun ardından yargıda geniş görevden almalar ve sürgünler sonucunda JİTEM’le ilgili süren soruşturmada hiçbir ilerleme olmamıştı.
Başsavcılığın aldığı kararı ve gerekçelerini değerlendiren dosya avukatı Erdal Kuzu, Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 6 yıldır dosya ile ilgili tek bir işlem dahi yapmadığını belirtti. Kuzu, “Başsavcılık 6 yıldır dosyanın aydınlatılması, faillerin ortaya çıkarılması ya da orada nelerin yaşandığına dair herhangi bir işlem yapmaksızın zaman aşımı gerekçesi ile dosyayı düşürdü” dedi.
Dargeçit’in 90’lı yıllarda en fazla gözaltında kaybettirilme vakalarının yaşandığı yerler arasında olduğunu ve Dargeçit JİTEM Davası’nın halen Adıyaman 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ettiğini hatırlatan Kuzu, Çelik köyünde öldürülen 7 köylünün görülen bu dosyadaki olaylarla benzer olduğunu kaydetti.
NE KEŞİF YAPILDI NE DE İFADE ALINDI
İşlenen cinayetlere dair etkin ve adil bir soruşturma talep ettiklerini söyleyen Kuzu, “Devlet adına hareket eden görevlilerin yargılandığı bütün dosyalarda olduğu gibi yine bir cezasızlık zırhlı ile karşı karşıya kaldık. Soruşturma savcısı 6 yıldır dosyayı bekleterek, hiçbir şikayetçinin beyanına başvurmayarak, olay yerinde keşif yapmayarak, köye operasyona giden hiçbir görevlinin ifadesini almayarak, bu cezasızlık politikasına katkı sundu. Yıllardır bir metot haline gelen cezasızlık politikasının yeni örneklerinden bir tanesidir. 7 sivil köylünün öldürülmesi nereden bakarsanız bakın soruşturma savcısı tarafından adil ve etkin bir şekilde soruşturulması gereken bir olaydır” ifadelerini kullandı.
Sivil köylülerin yaşam haklarının devlet görevlileri tarafından ihlal edildiğinin açığa çıkmasına rağmen cezasızlık politikasının sürdürüldüğünü vurgulayan Kuzu, suça karışan devlet görevlilerinin yargılanmasının önüne duvar örüldüğünü söyledi.
[Bold Medya] 1.7.2020
BOLD – Mardin’in Dargeçit ilçesine bağlı kırsal Çelik (Çêlik) Mahallesi’nde yaşayan 7 köylünün 3 Temmuz 1993’te “PKK’li” denilerek öldürülmelerine dair 2013 yılında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dönemin Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Ali Tapan hakkında başlatılıp, Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığınca sürdürülen soruşturmada 7 yıl sonra “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verildi.
Çelik Köyü’ne baskın yapan askerler tarafından “PKK’li” denilerek öldürülen, ardından da yakılan Ahmet Kavakçıoğlu, Mehmet Kavakçıoğlu, Alaattin Acar, Fahrettin Acar, Mahmut Erol, Süleyman Erol ve Zülfer Akkurt’un yakınları, JİTEM tarafından 90’lı yıllarda işlenen cinayetlere dair soruşturmalar başlatılması üzerine 1 Kasım 2013’te Özel Yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulundu.
ERGENEKON SORUŞTURMASI BAHANE EDİLDİ
Bu başvurular doğrultusunda dönemin Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Ali Tapan hakkında “Birden fazla kişiyi kasten öldürme” suçu kapsamında başlatılan soruşturma dosyası, özel yetkili mahkeme ve savcılıkların kaldırılması ile 2014 yılında Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi. İlçe Jandarma Komutanı Tapan’ın ifadesini alan Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığına hükmetti.
Tapan hakkında “FETÖ tarafından 2009 yılında Ergenekon terör örgütüne üye olmak, örgütte aktif olarak görev yapmak iddiaları ile soruşturma başlatıldığı” değerlendirmesinde bulunan Başsavcılık, öldürülen kişileri ise “PKK’li milisler” olarak tanımlayıp, yakınlarının ifadelerinin soyut olduğunu savundu.
Yine köydeki hayvanların rastgele taranması ve köyün yakılmasının iddia boyutunda kaldığı ve delil olmadığını savunan savcılık, olayın yaşandığı tarihte köylülerin şikayetçi olmamalarını da gerekçe olarak sundu.
KHK’LI SAVCILARIN “İNSANLIĞA KARŞI SUÇ” DEĞERLENDİRMESİ DE YOK SAYILDI
Başsavcılık aldığı kararda 7 kişinin öldürülmesinin insanlığa karşı suçlardan olması ve bu nedenle zamanaşımına uğramayacağı yönünde daha önce özel yetkili mahkeme tarafından alınan karara da atıfta bulundu. Halen sözkonusu özel yetkili mahkeme üyeleri KHK’yla ihraç edilmiş durumda. Başsavcılık, “İnsanlığa karşı suç kavramını yürürlüğe giriş tarihinin 1 Haziran 2005 olduğu kanunilik ilkesine göre işlendiği zaman kanuna göre suç oluşturmayan bir fiil için kimseye ceza verilemeyeceği ve güvenlik tedbirleri uygulanamayacağı” savunmasında bulundu.
‘İnsanlığa karşı suç’ kavramının Türkiye’de devreye girdiği tarihe dikkat çeken Başsavcılık, şu değerlendirmelerde bulundu: “Türk Ceza Hukuku bakımından 1 Haziran 2005 tarihinde önce işlenmiş bir fiil için hem insanlığa karşı suç oluşturduğu iddiasında bulunulamayacağının hem de zamanaşımı işlemeyeceğinin hukuken mümkün olmadığı, bu haliyle 765 sayılı TCK ile 5237 sayılı TCK’nın karşılaştırılmasında dava zamanaşımı süreleri yönünden 765 sayılı TCK’nın daha lehe olduğu, bu suç için düzenlenen dava zamanaşımı süresinin 765 sayılı TCK’nın 102’inc maddesi uyarınca 20 yıl olduğu ve olaya ilişkin zamanaşımı Süresinin 3 Temmuz 2013 tarihinde tüm dosya kapsamından anlaşılmakla…”
6 YILDA TEK BİR İŞLEM YAPILMADI
2013 yılındaki 17/25 aralık yolsuzluk operasyonunun ardından yargıda geniş görevden almalar ve sürgünler sonucunda JİTEM’le ilgili süren soruşturmada hiçbir ilerleme olmamıştı.
Başsavcılığın aldığı kararı ve gerekçelerini değerlendiren dosya avukatı Erdal Kuzu, Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 6 yıldır dosya ile ilgili tek bir işlem dahi yapmadığını belirtti. Kuzu, “Başsavcılık 6 yıldır dosyanın aydınlatılması, faillerin ortaya çıkarılması ya da orada nelerin yaşandığına dair herhangi bir işlem yapmaksızın zaman aşımı gerekçesi ile dosyayı düşürdü” dedi.
Dargeçit’in 90’lı yıllarda en fazla gözaltında kaybettirilme vakalarının yaşandığı yerler arasında olduğunu ve Dargeçit JİTEM Davası’nın halen Adıyaman 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ettiğini hatırlatan Kuzu, Çelik köyünde öldürülen 7 köylünün görülen bu dosyadaki olaylarla benzer olduğunu kaydetti.
NE KEŞİF YAPILDI NE DE İFADE ALINDI
İşlenen cinayetlere dair etkin ve adil bir soruşturma talep ettiklerini söyleyen Kuzu, “Devlet adına hareket eden görevlilerin yargılandığı bütün dosyalarda olduğu gibi yine bir cezasızlık zırhlı ile karşı karşıya kaldık. Soruşturma savcısı 6 yıldır dosyayı bekleterek, hiçbir şikayetçinin beyanına başvurmayarak, olay yerinde keşif yapmayarak, köye operasyona giden hiçbir görevlinin ifadesini almayarak, bu cezasızlık politikasına katkı sundu. Yıllardır bir metot haline gelen cezasızlık politikasının yeni örneklerinden bir tanesidir. 7 sivil köylünün öldürülmesi nereden bakarsanız bakın soruşturma savcısı tarafından adil ve etkin bir şekilde soruşturulması gereken bir olaydır” ifadelerini kullandı.
Sivil köylülerin yaşam haklarının devlet görevlileri tarafından ihlal edildiğinin açığa çıkmasına rağmen cezasızlık politikasının sürdürüldüğünü vurgulayan Kuzu, suça karışan devlet görevlilerinin yargılanmasının önüne duvar örüldüğünü söyledi.
[Bold Medya] 1.7.2020
2,5 milyar dolarlık S-400 elimizde mi patladı?
Türkiye ile ABD arasında yaptırım ve kriz konusu olan Rus S-400’leri yeniden gündemde. Nisan ayında aktive edileceği planlanan ancak temmuz ayı gelmesine rağmen atıl durumda olan S-400’lerin akıbeti merak ediliyor.
ABD Senatosu’nda Türkiye’deki S-400’leri satın alma önerisi de yeni bir tartışmayı başlatırken, Rusya’nın üçüncü ülkelere yönelik satışı yasaklaması nedeniyle “S-400’ler ne olacak” sorusunu beraberinde getiriyor. Sözcü yazarı Murat Muratoğlu da bugünkü yazısında “2,5 milyar dolarlık S-400 elimizde mi patladı?” diye soruyor.
BMC Yönetim Kurulu Başkanı Ethem Sancak’ın “Erdoğan yarın ‘S-400'leri almıyorum, vazgeçtim' derse beni karşısında bulur” yönündeki sözlerini hatırlatan Muratoğlu, “Ethem Bey kendini hafiften hazırlasın, karşısına geçecek demek ki… Ne garip değil mi? Bir aşk da böyle pervasızca yitip gitti. Sadece yitip giden Ethem Bey'in sevgisi olsa yine iyi… Tam 2.5 milyar Amerikan Doları da yandı arada… Tam 17 milyar 175 milyon lira Türk parasıyla… Bu iş Bulgaristan'dan saman almaya benzemez. Karşında Amerika, diğer yanda Rusya… Alsan da dert, almasan da” ifadelerini kullanıyor.
Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov’un “Türkiye'nin bizden satın almak istediği ürünü biz sattık. Sizden parayı aldık. Araç sizin. İster plaja gidin, ister patates taşıyın” sözlerini hatırlatan Muratoğlu, şöyle devam ediyor:
“Türk yetkililerden tek bir cevap gelmedi. Zaman aktı, haziran ayı da bitti. Peki, parasını ödediğimiz bu füzeleri alabilir miyiz? Hayal dünyasında yaşamıyorsak, alamayız! Hadi yolladılar diyelim, jelatinini bile açamayız. Kimse cebinden vermedi bu 2.5 milyar doları… Ödenen para, benzin doldururken, cep telefonu ile konuşurken, bebek bezi alırken ödediğimiz vergilerden.”
[Samanyolu Haber] 1.7.2020
ABD Senatosu’nda Türkiye’deki S-400’leri satın alma önerisi de yeni bir tartışmayı başlatırken, Rusya’nın üçüncü ülkelere yönelik satışı yasaklaması nedeniyle “S-400’ler ne olacak” sorusunu beraberinde getiriyor. Sözcü yazarı Murat Muratoğlu da bugünkü yazısında “2,5 milyar dolarlık S-400 elimizde mi patladı?” diye soruyor.
BMC Yönetim Kurulu Başkanı Ethem Sancak’ın “Erdoğan yarın ‘S-400'leri almıyorum, vazgeçtim' derse beni karşısında bulur” yönündeki sözlerini hatırlatan Muratoğlu, “Ethem Bey kendini hafiften hazırlasın, karşısına geçecek demek ki… Ne garip değil mi? Bir aşk da böyle pervasızca yitip gitti. Sadece yitip giden Ethem Bey'in sevgisi olsa yine iyi… Tam 2.5 milyar Amerikan Doları da yandı arada… Tam 17 milyar 175 milyon lira Türk parasıyla… Bu iş Bulgaristan'dan saman almaya benzemez. Karşında Amerika, diğer yanda Rusya… Alsan da dert, almasan da” ifadelerini kullanıyor.
Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov’un “Türkiye'nin bizden satın almak istediği ürünü biz sattık. Sizden parayı aldık. Araç sizin. İster plaja gidin, ister patates taşıyın” sözlerini hatırlatan Muratoğlu, şöyle devam ediyor:
“Türk yetkililerden tek bir cevap gelmedi. Zaman aktı, haziran ayı da bitti. Peki, parasını ödediğimiz bu füzeleri alabilir miyiz? Hayal dünyasında yaşamıyorsak, alamayız! Hadi yolladılar diyelim, jelatinini bile açamayız. Kimse cebinden vermedi bu 2.5 milyar doları… Ödenen para, benzin doldururken, cep telefonu ile konuşurken, bebek bezi alırken ödediğimiz vergilerden.”
[Samanyolu Haber] 1.7.2020
Türkiye'de bağımsız Covid-19 araştırmaları bakın nasıl engelleniyor ?
Türkiye'de Sağlık Bakanlığı'nın salgına dair ayrıntılı veri paylaşmaması, COVID-19'la ilgili bağımsız bilimsel araştırmaların yapılmasını engelliyor.
COVID-19’la ilgili dünyanın her yerinde sayısız bilimsel araştırma yapılıyor. Farklı uzmanlık dallarından on binlerce bilim insanı virüsü tanımak, çözmek, tedavi yöntemleri geliştirmek için çabalıyor. Türkiye’de de bilim insanları salgının başından itibaren çalışmaya koyuldu. Ancak önlerinde büyük bir engel olduğuna ve ayrıntılı verilere ulaşamadıklarına dikkat çekiyorlar. Türk Tabipleri Birliği'nin salgın boyunca yaptıkları açıklamalara göre, bazı hekimler, tedavi ettikleri hastaların test sonuçlarını bile göremiyor.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, her gün vaka sayılarını, yoğun bakımda yatan hasta, test ve iyileşen hasta sayıları gibi verileri açıklıyor. Ancak birçok hekimin eleştirdiği nokta, salgını analiz etmeye yarayacak verilerin açıklanmaması ve salgın yönetiminin şeffaf olmaması. Açıklanması istenen veriler içerisinde örneğin yaş, cinsiyet, bölge, kronik hastalık durumu gibi bilgiler yer alıyor. Bakanlık tarafından şimdiye kadar günlük veriler dışında sadece zaman zaman bölgelere ya da yaş gruplarına dair sınırlı bilgiler paylaşıldı.
Ve bu verilerin yokluğunda araştırma yapmanın zorluklarına dikkat çekiliyor. Bilim insanları yetersiz veriler nedeniyle araştırmalarını yapamadıklarını belirtiyor. Üstelik buna bir engel daha eklendi. Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde bir Değerlendirme Kurulu oluşturuldu. 28 Nisan’da yapılan düzenlemeyle, araştırma yapmak için bu kuruldan onay şartı getirildi. Peki bu ne anlama geliyor? Bağımsız araştırmacıların resmi verilere ulaşması engelleniyor mu? DW Türkçe, başvurusu reddedilen bilim insanlarıyla konuştu.
"Her yerden tonlarca onay almak zorunda kaldık"
Türk Toraks Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Nurdan Köktürk, yıllardır kronik akciğer hastalıkları konusunda çalışmalar yapan bir hekim ve bilim insanı. Pandeminin en yoğun yaşandığı günlerde hastalarını tedavi ederken bir yandan da araştırma projesi yazdığını anlatıyor.
Amacının, COVID-19 tanısıyla başvuranların ne kadarının zatürre (pnömoni) ya da ağır zatürre ne kadarının yoğun bakımda veya asemptomatik olduğu gibi bilgileri ortaya koymak, hastaların takip süreçlerini izleyip tedavilere iyi yanıtlar alıp almadıklarını tespit etmek ve bunları istatistiklere dönüştürmek olduğunu söylüyor.
DW Türkçe'ye konuşan Köktürk, Toraks Derneği’nin desteğiyle girişilen ve 100 araştırmacının yer aldığı projede 50 merkezden toplanacak verilerin değerlendirilmek istendiğini anlatıyor. Önce bilimsel araştırmalar için evrensel kural olan Etik Kurul başvurusu yapıldı. Ancak bu sırada Sağlık Bakanlığı bir genelge yayımlayarak Covid-19 araştırmaları için yeni bazı şartlar getirdi. Prof. Köktürk, sürecin yıpratıcı olduğunu söylüyor:
"Çok zorlandık, her yerden tonlarca onay almak zorunda kaldık. Bir araştırmayı planlamak bu kadar zor olmaz. Sonuçta deneysel bir çalışma yapmıyoruz, farklı bir ilaç denemiyoruz, sadece hastaya nasıl baktığımıza yönelik bir fotoğraf çekmek istiyoruz."
Köktürk, bu zorlu aşamayı geçtikten sonra üstüne bakanlıktan onay şartı getirilmesinden de yılmadığını ve başvurusunu yaptığını anlatıyor. Ancak şaşırtıcı bir soruyla karşılaştığını söylüyor:
"Çok ayrıntılı bir proje hazırlamıştık. Bakanlık bize dedi ki, multicenter bir araştırma içine girmek ister misiniz? Pek fazla bir açıklama yoktu ama anladığımız şu; bakanlığın kendisinin başlatacağı bir proje var, bu büyük projenin içinde yer almak ister miyiz diye soruyorlar. Hayal kırıklığına uğradık."
Bir araştırmayı yazarken verilerin sağlıklı toplandığından emin olarak, bildiği, güvendiği ekiple çalışmak istediğini anlatan bilim insanı, "Hiç bilmediğim bir şeye evet demem mümkün değildi. Ama sonra buna 'evet' demediğimiz için reddedildiğimizi anladık" yorumunu yapıyor.
Resmi açıklamalara göre Türkiye’de vaka sayısı 200 bine yaklaştı. Üstelik bu sayı, sadece PCR pozitif olguları kapsıyor, test yapılmayıp COVID-19 tedavisi görenlerle birlikte Bakanlığın elinde milyonları bulan veri tabanı var. Prof. Köktürk, kendi yapacakları projenin aslında Bakanlığın araştırmasına engel teşkil etmediğini belirtiyor.
"Araştırmacı fark yaratır, o fark hastanın hayatıdır"
Peki, verilere ulaşılabilseydi bunun nasıl etkileri olacaktı?
Köktürk'e göre bu sayede tedavide neyi iyi yapıp neyi iyi yapmadıklarını anlayabileceklerdi.
"Mesela 'Favipiravir’e erken başlamak bizim için bir avantaj olmuştur' gibi bir cümle var, bu cümle ne kadar doğru, bilmiyoruz. Bunu görseydik, diyecektik ki ne büyük bir başarı oldu, işe yaradı deme şansımız olurdu. Bizim yaptığımız şey kanıta dayalı yaklaşım. O zaman gerçekten fark yaratabiliyorsunuz. Yaratacağınız fark da o hastaya dokunur, zaman gelir o hastanın hayatıdır."
Köktürk, bilimsel araştırmaların yapılamamasının çok üzücü olduğu görüşünde.
"Zaman kaybettik. Bunlar önünde sonunda yapılacak. Başka metotla belki, yine yapılacak. Önemli olan, zaman kayboldu. Bütün bu verilerin bir istatistiğe dönüşmesi gerekiyordu. Bakın çok ayıp, çünkü Türkiye'den hiçbir klinik araştırma yok. Bu çok büyük bir ayıp! Görelim, hepimiz gururlanalım" diye konuşuyor.
28 Nisan’da getirilen düzenleme büyük tepki çekmiş, Bilim Akademisi ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) başta olmak üzere 26 uzmanlık derneği, bunu "siyasetin bilime müdahalesi" diye nitelemişti. Sağlık Bakanlığı ise tepkiler üzerine yaptığı açıklamada, araştırmaların engellenmediğini, aksine teşvik edildiğini savundu. 4 bin 637 başvuru yapıldığı ve yüzde 96'sına "çalışmalarına devam etmelerinin" söylendiği belirtildi. Ancak bilim insanları, bunun resmi verilerin araştırmacılarla paylaşıldığı anlamına gelmediğini savunuyor.
"Bilim bir pandemilik mesele değil"
Bilim Akademisi ve Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Önder Ergönül, geniş bir ekiple hazırladığı, on hastaneyi kapsayan projesi de reddedilenler arasında.
Türkiye'nin bilimsel yayınlar konusunda zaten geride olduğunu, Covid’de daha da geriye düştüğünü söyleyen Ergönül, bakanlığın, akademinin, YÖK’ün, her bir üniversite rektörünün bunu dert edinmesi gerektiği görüşünde.
Bilimsel çalışmanın “bir pandemilik mesele” olmadığını belirten Prof. Ergönül, sebebini şöyle açıklıyor:
"Biz bir kapasite inşa etme derdindeyiz. Bizim hastalarımız per perişan olmadı, yaşlılarımız sokaklarda, hastane kapılarında ölmedi. Bunlar gurur duyduğumuz şeyler. Ama bunu kendi kendimize söylememiz bir şey ifade etmez. Bağımsız gözlemcilerle, hakemli dergilerce hakkınızın teslim edilmesi gerekir. Biz bunu istedik, buna aday olduk."
Avrupa Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi de olan Prof. Ergönül, başka ülkelerle kıyaslayınca Türkiye’de zaten bir dizi güçlük olduğunu hatırlatıyor. "Bir de bu bakanlık izni çıkarıldı. Niye? Çok merkezli çalışmalara girsin diye değil. Bilimsel çalışmaların en önemli özelliği karşılıklı rıza duygusuyla, memnuniyet duygusuyla yapılır bu işler. Zaten filiz bile olmayan bilimsel yayıncılığa, üretime ket vurmak gerçekten acı oldu" diye konuşuyor.
Bakanlık: Maddi teşvik ve veri akışı sağlanıyor
Değerlendirme Kurulu’na yapılan başvurularla ilgili DW Türkçe'nin yönelttiği sorulara Sağlık Bakanlığından gelen yanıtta, "Araştırmaların izne bağlandığı iddiaları asılsızdır. Komisyon maddi teşvik ve veri akışının sağlanması amacıyla oluşturuldu" dendi. Ancak Bakanlığın önerdiği çok merkezli araştırmalara katılmayı kabul etmeyenlere veri akışı sağlanmadığı öne sürülüyor.
Prof. Ergönül de bakanlıktan hiçbir şekilde veri desteği alamadıklarını savunuyor. Ergönül'e göre yine de getirilen kısıtlamalar sürdürülebilir değil: "Ne yapacaksınız, soruşturma mı açacaksınız? Namusuyla, ahlakıyla, etiğiyle yazın yapan grupların, üstelik ülkemizi öven grupların yazdığını mı saklayacaksınız? Bilime yakın olmak demek, gerçekleri örtmek değil, gerçeklere yakın olmak ve buradan çözüm yolları bulmaktır. Bilim budur özetle."
[Samanyolu Haber] 1.7.2020
COVID-19’la ilgili dünyanın her yerinde sayısız bilimsel araştırma yapılıyor. Farklı uzmanlık dallarından on binlerce bilim insanı virüsü tanımak, çözmek, tedavi yöntemleri geliştirmek için çabalıyor. Türkiye’de de bilim insanları salgının başından itibaren çalışmaya koyuldu. Ancak önlerinde büyük bir engel olduğuna ve ayrıntılı verilere ulaşamadıklarına dikkat çekiyorlar. Türk Tabipleri Birliği'nin salgın boyunca yaptıkları açıklamalara göre, bazı hekimler, tedavi ettikleri hastaların test sonuçlarını bile göremiyor.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, her gün vaka sayılarını, yoğun bakımda yatan hasta, test ve iyileşen hasta sayıları gibi verileri açıklıyor. Ancak birçok hekimin eleştirdiği nokta, salgını analiz etmeye yarayacak verilerin açıklanmaması ve salgın yönetiminin şeffaf olmaması. Açıklanması istenen veriler içerisinde örneğin yaş, cinsiyet, bölge, kronik hastalık durumu gibi bilgiler yer alıyor. Bakanlık tarafından şimdiye kadar günlük veriler dışında sadece zaman zaman bölgelere ya da yaş gruplarına dair sınırlı bilgiler paylaşıldı.
Ve bu verilerin yokluğunda araştırma yapmanın zorluklarına dikkat çekiliyor. Bilim insanları yetersiz veriler nedeniyle araştırmalarını yapamadıklarını belirtiyor. Üstelik buna bir engel daha eklendi. Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde bir Değerlendirme Kurulu oluşturuldu. 28 Nisan’da yapılan düzenlemeyle, araştırma yapmak için bu kuruldan onay şartı getirildi. Peki bu ne anlama geliyor? Bağımsız araştırmacıların resmi verilere ulaşması engelleniyor mu? DW Türkçe, başvurusu reddedilen bilim insanlarıyla konuştu.
"Her yerden tonlarca onay almak zorunda kaldık"
Türk Toraks Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Nurdan Köktürk, yıllardır kronik akciğer hastalıkları konusunda çalışmalar yapan bir hekim ve bilim insanı. Pandeminin en yoğun yaşandığı günlerde hastalarını tedavi ederken bir yandan da araştırma projesi yazdığını anlatıyor.
Amacının, COVID-19 tanısıyla başvuranların ne kadarının zatürre (pnömoni) ya da ağır zatürre ne kadarının yoğun bakımda veya asemptomatik olduğu gibi bilgileri ortaya koymak, hastaların takip süreçlerini izleyip tedavilere iyi yanıtlar alıp almadıklarını tespit etmek ve bunları istatistiklere dönüştürmek olduğunu söylüyor.
DW Türkçe'ye konuşan Köktürk, Toraks Derneği’nin desteğiyle girişilen ve 100 araştırmacının yer aldığı projede 50 merkezden toplanacak verilerin değerlendirilmek istendiğini anlatıyor. Önce bilimsel araştırmalar için evrensel kural olan Etik Kurul başvurusu yapıldı. Ancak bu sırada Sağlık Bakanlığı bir genelge yayımlayarak Covid-19 araştırmaları için yeni bazı şartlar getirdi. Prof. Köktürk, sürecin yıpratıcı olduğunu söylüyor:
"Çok zorlandık, her yerden tonlarca onay almak zorunda kaldık. Bir araştırmayı planlamak bu kadar zor olmaz. Sonuçta deneysel bir çalışma yapmıyoruz, farklı bir ilaç denemiyoruz, sadece hastaya nasıl baktığımıza yönelik bir fotoğraf çekmek istiyoruz."
Köktürk, bu zorlu aşamayı geçtikten sonra üstüne bakanlıktan onay şartı getirilmesinden de yılmadığını ve başvurusunu yaptığını anlatıyor. Ancak şaşırtıcı bir soruyla karşılaştığını söylüyor:
"Çok ayrıntılı bir proje hazırlamıştık. Bakanlık bize dedi ki, multicenter bir araştırma içine girmek ister misiniz? Pek fazla bir açıklama yoktu ama anladığımız şu; bakanlığın kendisinin başlatacağı bir proje var, bu büyük projenin içinde yer almak ister miyiz diye soruyorlar. Hayal kırıklığına uğradık."
Bir araştırmayı yazarken verilerin sağlıklı toplandığından emin olarak, bildiği, güvendiği ekiple çalışmak istediğini anlatan bilim insanı, "Hiç bilmediğim bir şeye evet demem mümkün değildi. Ama sonra buna 'evet' demediğimiz için reddedildiğimizi anladık" yorumunu yapıyor.
Resmi açıklamalara göre Türkiye’de vaka sayısı 200 bine yaklaştı. Üstelik bu sayı, sadece PCR pozitif olguları kapsıyor, test yapılmayıp COVID-19 tedavisi görenlerle birlikte Bakanlığın elinde milyonları bulan veri tabanı var. Prof. Köktürk, kendi yapacakları projenin aslında Bakanlığın araştırmasına engel teşkil etmediğini belirtiyor.
"Araştırmacı fark yaratır, o fark hastanın hayatıdır"
Peki, verilere ulaşılabilseydi bunun nasıl etkileri olacaktı?
Köktürk'e göre bu sayede tedavide neyi iyi yapıp neyi iyi yapmadıklarını anlayabileceklerdi.
"Mesela 'Favipiravir’e erken başlamak bizim için bir avantaj olmuştur' gibi bir cümle var, bu cümle ne kadar doğru, bilmiyoruz. Bunu görseydik, diyecektik ki ne büyük bir başarı oldu, işe yaradı deme şansımız olurdu. Bizim yaptığımız şey kanıta dayalı yaklaşım. O zaman gerçekten fark yaratabiliyorsunuz. Yaratacağınız fark da o hastaya dokunur, zaman gelir o hastanın hayatıdır."
Köktürk, bilimsel araştırmaların yapılamamasının çok üzücü olduğu görüşünde.
"Zaman kaybettik. Bunlar önünde sonunda yapılacak. Başka metotla belki, yine yapılacak. Önemli olan, zaman kayboldu. Bütün bu verilerin bir istatistiğe dönüşmesi gerekiyordu. Bakın çok ayıp, çünkü Türkiye'den hiçbir klinik araştırma yok. Bu çok büyük bir ayıp! Görelim, hepimiz gururlanalım" diye konuşuyor.
28 Nisan’da getirilen düzenleme büyük tepki çekmiş, Bilim Akademisi ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) başta olmak üzere 26 uzmanlık derneği, bunu "siyasetin bilime müdahalesi" diye nitelemişti. Sağlık Bakanlığı ise tepkiler üzerine yaptığı açıklamada, araştırmaların engellenmediğini, aksine teşvik edildiğini savundu. 4 bin 637 başvuru yapıldığı ve yüzde 96'sına "çalışmalarına devam etmelerinin" söylendiği belirtildi. Ancak bilim insanları, bunun resmi verilerin araştırmacılarla paylaşıldığı anlamına gelmediğini savunuyor.
"Bilim bir pandemilik mesele değil"
Bilim Akademisi ve Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Önder Ergönül, geniş bir ekiple hazırladığı, on hastaneyi kapsayan projesi de reddedilenler arasında.
Türkiye'nin bilimsel yayınlar konusunda zaten geride olduğunu, Covid’de daha da geriye düştüğünü söyleyen Ergönül, bakanlığın, akademinin, YÖK’ün, her bir üniversite rektörünün bunu dert edinmesi gerektiği görüşünde.
Bilimsel çalışmanın “bir pandemilik mesele” olmadığını belirten Prof. Ergönül, sebebini şöyle açıklıyor:
"Biz bir kapasite inşa etme derdindeyiz. Bizim hastalarımız per perişan olmadı, yaşlılarımız sokaklarda, hastane kapılarında ölmedi. Bunlar gurur duyduğumuz şeyler. Ama bunu kendi kendimize söylememiz bir şey ifade etmez. Bağımsız gözlemcilerle, hakemli dergilerce hakkınızın teslim edilmesi gerekir. Biz bunu istedik, buna aday olduk."
Avrupa Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi de olan Prof. Ergönül, başka ülkelerle kıyaslayınca Türkiye’de zaten bir dizi güçlük olduğunu hatırlatıyor. "Bir de bu bakanlık izni çıkarıldı. Niye? Çok merkezli çalışmalara girsin diye değil. Bilimsel çalışmaların en önemli özelliği karşılıklı rıza duygusuyla, memnuniyet duygusuyla yapılır bu işler. Zaten filiz bile olmayan bilimsel yayıncılığa, üretime ket vurmak gerçekten acı oldu" diye konuşuyor.
Bakanlık: Maddi teşvik ve veri akışı sağlanıyor
Değerlendirme Kurulu’na yapılan başvurularla ilgili DW Türkçe'nin yönelttiği sorulara Sağlık Bakanlığından gelen yanıtta, "Araştırmaların izne bağlandığı iddiaları asılsızdır. Komisyon maddi teşvik ve veri akışının sağlanması amacıyla oluşturuldu" dendi. Ancak Bakanlığın önerdiği çok merkezli araştırmalara katılmayı kabul etmeyenlere veri akışı sağlanmadığı öne sürülüyor.
Prof. Ergönül de bakanlıktan hiçbir şekilde veri desteği alamadıklarını savunuyor. Ergönül'e göre yine de getirilen kısıtlamalar sürdürülebilir değil: "Ne yapacaksınız, soruşturma mı açacaksınız? Namusuyla, ahlakıyla, etiğiyle yazın yapan grupların, üstelik ülkemizi öven grupların yazdığını mı saklayacaksınız? Bilime yakın olmak demek, gerçekleri örtmek değil, gerçeklere yakın olmak ve buradan çözüm yolları bulmaktır. Bilim budur özetle."
[Samanyolu Haber] 1.7.2020
FLAŞ... Volkswagen Türkiye fabrikası projesinden tamamen vazgeçti
Volkswagen'in çok tartışılan ve özellikle Almanya'da eleştiri konusu yapılan 'Türkiye'ye fabrika kurma' kararından vazgeçildiği belirtiliyor.
SAMANYOLUHABER - Alman otomobil dünyasından haberler veren automobilewoche.de sitesinin haberine göre marka, Manisa - İzmir hattına kurmayı planladığı otomobil fabrikası projesinden vazgeçti. Firma bunun yerine Volkswagen Passat ve Skoda Superb modellerini Slovakya'nın Bratislava şehrinde üretmeyi planlıyor.
Automobilwoche sitesi haberini VW Wolfsburg grubuna birkaç farklı kaynaktan doğrulattığını da duyururken iptal edilen fabrikayla Türkiye'nin 4 bin kişiye istihdam oluşturacak milyarlarca euroluk bir yatırımdan olduğunu yazdı.
Volkswagen, özellikle gelişmekte olan ülkeler için VW Passat ve Skoda Superb araçlarını üretecek bir yatırım ülkesi arayışına girmiş, Türkiye'nin mevcut yasalara ve rekabet kurallarına aykırı olmasına rağmen büyük teşvikler vererek yatırımda öne çıkmıştı. Türkiye'nin fabrika tesisi için rekabet ettiği Bulgaristan, bu teşviklerin Avrupa Birliği yasalarına aykırı olduğu gerekçesiyle itirazlarını iletmişti.
Nihai olarak üretimin Slovakya'da yapılacağını gayrı resmi olarak duyrulmuş oldu.
[Samanyolu Haber] 1.7.2020
SAMANYOLUHABER - Alman otomobil dünyasından haberler veren automobilewoche.de sitesinin haberine göre marka, Manisa - İzmir hattına kurmayı planladığı otomobil fabrikası projesinden vazgeçti. Firma bunun yerine Volkswagen Passat ve Skoda Superb modellerini Slovakya'nın Bratislava şehrinde üretmeyi planlıyor.
Automobilwoche sitesi haberini VW Wolfsburg grubuna birkaç farklı kaynaktan doğrulattığını da duyururken iptal edilen fabrikayla Türkiye'nin 4 bin kişiye istihdam oluşturacak milyarlarca euroluk bir yatırımdan olduğunu yazdı.
Volkswagen, özellikle gelişmekte olan ülkeler için VW Passat ve Skoda Superb araçlarını üretecek bir yatırım ülkesi arayışına girmiş, Türkiye'nin mevcut yasalara ve rekabet kurallarına aykırı olmasına rağmen büyük teşvikler vererek yatırımda öne çıkmıştı. Türkiye'nin fabrika tesisi için rekabet ettiği Bulgaristan, bu teşviklerin Avrupa Birliği yasalarına aykırı olduğu gerekçesiyle itirazlarını iletmişti.
Nihai olarak üretimin Slovakya'da yapılacağını gayrı resmi olarak duyrulmuş oldu.
[Samanyolu Haber] 1.7.2020
Şaka değil: Yeni hastanenin otoparkı yok!
Zonguldak Kültür ve Araştırma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Kürşat Coşgun, şehir hastanesine otopark yapılması unutulduğu için Kız Meslek Lisesi'nin yıkılmak istendiğini söyledi.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Zonguldak Milletvekili Hamdi Uçar yeni inşâ edilen 400 yataklı şehir hastanesi projesinde "unutulan" otopark meselesini çözmek için 60 yıllık Kız Meslek Lisesi'ni yıkmak istediklerini açıklayınca eğitimciler, veliler ve öğrenciler ayağa kalktı.
Zonguldak’ın sembol yapılarından biri olan Kız Meslek Lisesi’nin otopark inşası için yıkım kararı üzerine Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı, merkezi Karabük’te bulunan Koruma Kurulu’na müracaatta bulundu.
AYNI KURULDAN İKİ FARKLI KARAR!
İlk toplantısında Kız Meslek Lisesi’nin tarihi ve anı değeri olduğu kanaatine varıp kültür varlığı olarak tescili için işlemelerin başlatılmasına karar veren Karabük Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Kurulu ikinci toplantısında ise "Koruma kararına gerek yok!" dedi.
1941'de inşâ edilen Zonguldak Kız Meslek Lisesi binası otopark için yıkılacak!
Zonguldak Kültür ve Araştırma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Kürşat Coşgun, kurulun siyasi baskı altında karar değiştirdiğini söyledi.
Zonguldak Kültür ve Araştırma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Kürşat Coşgun, yeni şehir hastanesinin otoparkını yapmayı unutanların ihmalinin halka fatura edilemeyeceğini söyledi.
SKANDAL BOYUTUNDA BİR İHMAL!
Coşkun şöyle konuştu: "Ülkemizdeki imar mevzuatına göre sıradan konutlarda bile otopark yapımı zorunluyken, projesi her aşamada çok yönlü denetimden geçmesi gereken hastane gibi bir yapıda, yeterli otopark olmaması skandal boyutunda bir ihmaldir."
"Otopark için okul yıkılamaz." diyen Coşkun, "Kimliksizleştirilmek için her türlü değerinden arındırılmaya çalışılan Zonguldak’ın alnına, bir de ‘Otopark için okul yıkılan şehir’ damgası vurulamaz." dedi.
Yıkılması istenen bina 1941’de inşâ edilmişti.
[Samanyolu Haber] 1.7.2020
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Zonguldak Milletvekili Hamdi Uçar yeni inşâ edilen 400 yataklı şehir hastanesi projesinde "unutulan" otopark meselesini çözmek için 60 yıllık Kız Meslek Lisesi'ni yıkmak istediklerini açıklayınca eğitimciler, veliler ve öğrenciler ayağa kalktı.
Zonguldak’ın sembol yapılarından biri olan Kız Meslek Lisesi’nin otopark inşası için yıkım kararı üzerine Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı, merkezi Karabük’te bulunan Koruma Kurulu’na müracaatta bulundu.
AYNI KURULDAN İKİ FARKLI KARAR!
İlk toplantısında Kız Meslek Lisesi’nin tarihi ve anı değeri olduğu kanaatine varıp kültür varlığı olarak tescili için işlemelerin başlatılmasına karar veren Karabük Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Kurulu ikinci toplantısında ise "Koruma kararına gerek yok!" dedi.
1941'de inşâ edilen Zonguldak Kız Meslek Lisesi binası otopark için yıkılacak!
Zonguldak Kültür ve Araştırma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Kürşat Coşgun, kurulun siyasi baskı altında karar değiştirdiğini söyledi.
Zonguldak Kültür ve Araştırma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Kürşat Coşgun, yeni şehir hastanesinin otoparkını yapmayı unutanların ihmalinin halka fatura edilemeyeceğini söyledi.
SKANDAL BOYUTUNDA BİR İHMAL!
Coşkun şöyle konuştu: "Ülkemizdeki imar mevzuatına göre sıradan konutlarda bile otopark yapımı zorunluyken, projesi her aşamada çok yönlü denetimden geçmesi gereken hastane gibi bir yapıda, yeterli otopark olmaması skandal boyutunda bir ihmaldir."
"Otopark için okul yıkılamaz." diyen Coşkun, "Kimliksizleştirilmek için her türlü değerinden arındırılmaya çalışılan Zonguldak’ın alnına, bir de ‘Otopark için okul yıkılan şehir’ damgası vurulamaz." dedi.
Yıkılması istenen bina 1941’de inşâ edilmişti.
[Samanyolu Haber] 1.7.2020
Yok mu şöyle haykıracak 3-5 insan? [Nurullah Kaya]
Prof. Dr. Haluk Savaş dağ gibi bir adamdı. Cüssesi gibi fikirleri de dağ gibiydi. İnce bir ruhu ve kocaman bir kalbi vardı. Ne yazık ki Türkiye bu dağ gibi adamın kıymetini bilmedi, bilemedi.
Haksızlığa tahammülü yoktu. Zulüm karşısında dilsiz şeytan olmaktansa bedel ödemeyi göze alacak kadar cesur yürekliydi. Onun bitmek bilmeyen enerjisi memlekete çok ama çok fazla geldi. Anadolu'nun yetiştirdiği nadir entelektüellerden biriydi.
“YOK MU ŞÖYLE HAYKIRACAK 3-5 İNSAN”
Sararıp soldursalar da dağ gibi bedenini dal gibi inceltseler de son nefesine kadar pes etmeden hak davası uğruna mücadele verdi ve bu yolda canını feda etti.
İşinden, aşından, tırnaklarıya geldiği kariyerinden olsa da AKP rejiminin zulmünden korkup susmadı.
Gerçekleri haykırırken zindanlara atılıp, önce özgürlüğünden, sonra sağlığından olsa da bir adım geri durmadı.
Haluk Savaş son nefesine kadar çile çektirilen yüz binlerce mağdur ve mazlumun sesi-soluğu oldu...
Istırapla gözyaşı döken anaların, ney gibi inleyen babaların ve kimsesiz çocukların çığlığı oldu...
“Yok mu şöyle haykıracak 3-5 insan!” diye beklenildiği dönemlerde “Ben varım.” diye ortaya çıkan yiğitlerden oldu...
Gaziantep'teki muayenehanesi çalıştığım büronun hemen yanı başındaydı. Pencereden baktığımda görüyordum orayı. Sık sık çay sohbetleri yapar, kimi zaman memleket meselelerinden, kimi zaman tıptan ve sanattan bahsederdik.
SAHASINDA EN BAŞARILI İSİMLERDEN BİRİYDİ
Fevkalade bir entelektüel birikime sahipti. Birçok konu hakkında saatlerce konuşabiliyordu. Söyledikleri içi boş sözler de değildi. Çözüm odaklı ve hedefe ulaştırıcı nitelikteydi.
İnsan ruhunu birçok yönüyle dünyada en iyi tanıyan nadir kişilerden biriydi. Psikolojiyle sosyolojiyi birçok noktada cem ederek olayları analiz edebilme yeteneğine sahipti. Günümüzün bilgi hırsızı sahte profesörlerinden değildi. Öyle ki makalelerine tıp dünyasının en prestijli dergilerinden atıf yapılıyordu.
Haluk Savaş'ın kariyerinden kısa bir kesit...
1966 yılında Adana’da dünyay gelen Haluk Savaş, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden (İngilizce Eğitim) mezun oldu. Psikiyatri/ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı olarak Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde çalıştı.
2000’de Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi oldu. Burada önce doçent, sonra profesör oldu. Üniversitede çeşitli kademelerde üst düzey yöneticilik görevlerini başarıyla yaptı.
HALUK SAVAŞ HEM HEKİM HEM BİR ENTELEKTÜELDİ
Uluslararası derneklerde aktif görev aldı. Türkiye’de uluslararası ve ulusal akademik makalesi ile en çok yayımlanan ilk psikiyatrist oldu.
Çok sayıda bilimsel kitap kaleme aldı. Ulusal ve uluslararası toplantılarda yüzlerce akademik sunum yaptı. 18 araştırma ve bilimsel makale ödülü kazandı. 2013 yılında Türkiye’de “Yılın Klinisyeni” seçildi.
2007 yılında iki hastasının hikâyesinden yola çıkılarak yapılan sinema filminin (Sıfır Dediğimde) senaryo danışmanlığını yaptı. Film, Houston Film Festivali'nde “En iyi İlk Film” ve “En İyi Yönetmen” ödüllerine layık görüldü.
Her zaman cehaletle savaştı.
Birçok konuda ciddi mücadeleler verdi. Yazım ve imla kurallarına son derece hassasiyet gösterir, Twitter'da yaptığı tarafsız anketleriyle ön plana çıkardı. Sosyal medyayı çok iyi kullanıyordu. Bir dönem kaliteli uykuyla ilgili verdiği kararlı bilgilendirme çok ciddi yankı bulmuştu.
CHP DE GAZİANTEP DE KIYMETİNİ BİLMEDİ
Türkiye ve yaşadığı şehir Gaziantep için muhteşem projeleri vardı. Her şeyi çok iyi planlamıştı. Adaylık sürecinde birçok kez kendisiyle biraraya gelmiştim. Bugün yaşadığım Avrupa şehirleri standartlarında bir şehir hayal ediyor ve bunu yapabilmek için projeler hazırlıyordu.
İnsanlara faydalı olabilmek için siyasete girmişti. Ancak hem aday olduğu CHP hem de Gaziantepliler kıymetini bilmedi... Şahinbey'in, Şehitkamil'in adeta kemikleri sızlıyordu. Çünkü; torunları Haluk hoca gibi birini bırakmış, hırsızları, haydutları desteklemişti.
Prof. Dr. Haluk Savaş hakkında anlatılacak çok şey var. Ancak Haluk Hoca, tüm hayatı bir yana, Türkiye'yi adeta bir tsunami gibi vuran AKP rejiminin zulmüne karşı koyduğu duruşuyla anılacak.
“KHK MAĞDURLARINA CESARET VERDİ” DİYE...
150 binden fazla Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurunun sesi soluğu oldu.
Yüzbinlerce insan gibi hukuksuzluklardan iliklerine kadar en fazla etkilenenlerden biri de Haluk Hoca idi. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde yayımlanan KHK ile 1 Eylül 2016’da Gaziantep Üniversitesi'ndeki akademisyen görevinden ihraç edildi.
Gözaltına alınarak tutuklandı. O dönem ben de tutuklandığım için Haluk Hoca ile bir daha görüşemedim. O, 2 ay yatmış, bense yaklaşık 2 yıl hapiste kalmıştım.
Hapishanede safra yolu kanserine yakalandığını duydum. Buna rağmen tekrar hapishaneye gönderilmişti. Tedavisi aksamıştı. Gecikmeli de olsa ameliyat olmuştu. Ancak ameliyat sonrası yatağa kelepçelenmek istenmişti.
KHK’lı Platformları Birliği’nin ve KHK TV'nin kurulmasında büyük rol almış, masum insanlara yapılan haksızlık ve zulümle mücadele etmişti. Beraat etmesine rağmen yurtdışı yasağı ile yurtdışına çıkışı ve tedavisi engellenmiş, o yine de yılmamış ve on binlerce KHK mağdurunun sesi olmuştu.
Kanser tedavisine yurt dışında devam etmek için uzun süre, hukuksuz bir şekilde el konan pasaportunu geri almak ve yurt dışı yasağını kaldırtmak için tek başına verdiği mücadelesi ile Türkiye'nin her kesiminden destek görmüştü.
“BÜTÜN UTANDIRMA ÇABALARINA RAĞMEN BAŞIM DİK YÜRÜDÜM HEP”
Cezaevinden çıkınca verdiği mülakatlarda maruz kaldığı zulmü özetle şöyle anlatmıştı: “12 yaşındaki oğlum polis sorgusuna sokuldu. 25 yıl önceki bir programa katılmam terör örgütü suçu olarak karşıma çıkarıldı. Bana tutuklama kararı veren hâkim de daha sonra aynı davadan tutuklandı.
Utanılacak hiçbir şey yapmamıştım. Başım dik yürüdüm hep tüm utandırma çabalarına rağmen. Kanser olduğum anlaşıldı. Sonra, cezaevine gönderilmem için doktorlara baskı yapıldığını öğrendim. Ameliyat için hastanede olmam gerekirken, hapishaneye gönderildim.
Bizi izole edilmiş maymunlar gibi yaşatmaya çalışırken, izole olmadığımızı göstermemiz gerekiyordu. ‘Bu KHK’ya karşı ne yapabiliriz?’ diye sordum. ‘Kanser raporlarınızla birlikte CİMER’e yazın’ denildi. Benim ortalama beklenen ömrüm 39 ay, bunun 30 ayı geçti ‘geri kalan’ 9 ayı devletin çeşitli birimleri ile ‘yazışarak’ geçireceğiz anlaşılan…”
Prof. Dr. Haluk Savaş son nefesini eşi Esen Savaş'ın elini tutarken verdi.
54 yaşında hayata gözlerini yuman Haluk Hoca'yı en kısa ve en güzel şekilde gözü yaşlı eşi Doç. Dr. Esen Savaş tanımlıyor: “Elim birine değsin, ısıtayım üşüdüyse. Boşa gitmesin son sıcaklığım zihniyeti ile yaşamış, herkese iyilik yapmaya çalışan, melek kalpli eşimi kaybettim.”
[Nurullah Kaya] 1.7.2020 [Samanyolu Haber]
Haksızlığa tahammülü yoktu. Zulüm karşısında dilsiz şeytan olmaktansa bedel ödemeyi göze alacak kadar cesur yürekliydi. Onun bitmek bilmeyen enerjisi memlekete çok ama çok fazla geldi. Anadolu'nun yetiştirdiği nadir entelektüellerden biriydi.
“YOK MU ŞÖYLE HAYKIRACAK 3-5 İNSAN”
Sararıp soldursalar da dağ gibi bedenini dal gibi inceltseler de son nefesine kadar pes etmeden hak davası uğruna mücadele verdi ve bu yolda canını feda etti.
İşinden, aşından, tırnaklarıya geldiği kariyerinden olsa da AKP rejiminin zulmünden korkup susmadı.
Gerçekleri haykırırken zindanlara atılıp, önce özgürlüğünden, sonra sağlığından olsa da bir adım geri durmadı.
Haluk Savaş son nefesine kadar çile çektirilen yüz binlerce mağdur ve mazlumun sesi-soluğu oldu...
Istırapla gözyaşı döken anaların, ney gibi inleyen babaların ve kimsesiz çocukların çığlığı oldu...
“Yok mu şöyle haykıracak 3-5 insan!” diye beklenildiği dönemlerde “Ben varım.” diye ortaya çıkan yiğitlerden oldu...
Gaziantep'teki muayenehanesi çalıştığım büronun hemen yanı başındaydı. Pencereden baktığımda görüyordum orayı. Sık sık çay sohbetleri yapar, kimi zaman memleket meselelerinden, kimi zaman tıptan ve sanattan bahsederdik.
SAHASINDA EN BAŞARILI İSİMLERDEN BİRİYDİ
Fevkalade bir entelektüel birikime sahipti. Birçok konu hakkında saatlerce konuşabiliyordu. Söyledikleri içi boş sözler de değildi. Çözüm odaklı ve hedefe ulaştırıcı nitelikteydi.
İnsan ruhunu birçok yönüyle dünyada en iyi tanıyan nadir kişilerden biriydi. Psikolojiyle sosyolojiyi birçok noktada cem ederek olayları analiz edebilme yeteneğine sahipti. Günümüzün bilgi hırsızı sahte profesörlerinden değildi. Öyle ki makalelerine tıp dünyasının en prestijli dergilerinden atıf yapılıyordu.
Haluk Savaş'ın kariyerinden kısa bir kesit...
1966 yılında Adana’da dünyay gelen Haluk Savaş, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden (İngilizce Eğitim) mezun oldu. Psikiyatri/ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı olarak Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde çalıştı.
2000’de Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi oldu. Burada önce doçent, sonra profesör oldu. Üniversitede çeşitli kademelerde üst düzey yöneticilik görevlerini başarıyla yaptı.
HALUK SAVAŞ HEM HEKİM HEM BİR ENTELEKTÜELDİ
Uluslararası derneklerde aktif görev aldı. Türkiye’de uluslararası ve ulusal akademik makalesi ile en çok yayımlanan ilk psikiyatrist oldu.
Çok sayıda bilimsel kitap kaleme aldı. Ulusal ve uluslararası toplantılarda yüzlerce akademik sunum yaptı. 18 araştırma ve bilimsel makale ödülü kazandı. 2013 yılında Türkiye’de “Yılın Klinisyeni” seçildi.
2007 yılında iki hastasının hikâyesinden yola çıkılarak yapılan sinema filminin (Sıfır Dediğimde) senaryo danışmanlığını yaptı. Film, Houston Film Festivali'nde “En iyi İlk Film” ve “En İyi Yönetmen” ödüllerine layık görüldü.
Her zaman cehaletle savaştı.
Birçok konuda ciddi mücadeleler verdi. Yazım ve imla kurallarına son derece hassasiyet gösterir, Twitter'da yaptığı tarafsız anketleriyle ön plana çıkardı. Sosyal medyayı çok iyi kullanıyordu. Bir dönem kaliteli uykuyla ilgili verdiği kararlı bilgilendirme çok ciddi yankı bulmuştu.
CHP DE GAZİANTEP DE KIYMETİNİ BİLMEDİ
Türkiye ve yaşadığı şehir Gaziantep için muhteşem projeleri vardı. Her şeyi çok iyi planlamıştı. Adaylık sürecinde birçok kez kendisiyle biraraya gelmiştim. Bugün yaşadığım Avrupa şehirleri standartlarında bir şehir hayal ediyor ve bunu yapabilmek için projeler hazırlıyordu.
İnsanlara faydalı olabilmek için siyasete girmişti. Ancak hem aday olduğu CHP hem de Gaziantepliler kıymetini bilmedi... Şahinbey'in, Şehitkamil'in adeta kemikleri sızlıyordu. Çünkü; torunları Haluk hoca gibi birini bırakmış, hırsızları, haydutları desteklemişti.
Prof. Dr. Haluk Savaş hakkında anlatılacak çok şey var. Ancak Haluk Hoca, tüm hayatı bir yana, Türkiye'yi adeta bir tsunami gibi vuran AKP rejiminin zulmüne karşı koyduğu duruşuyla anılacak.
“KHK MAĞDURLARINA CESARET VERDİ” DİYE...
150 binden fazla Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurunun sesi soluğu oldu.
Yüzbinlerce insan gibi hukuksuzluklardan iliklerine kadar en fazla etkilenenlerden biri de Haluk Hoca idi. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde yayımlanan KHK ile 1 Eylül 2016’da Gaziantep Üniversitesi'ndeki akademisyen görevinden ihraç edildi.
Gözaltına alınarak tutuklandı. O dönem ben de tutuklandığım için Haluk Hoca ile bir daha görüşemedim. O, 2 ay yatmış, bense yaklaşık 2 yıl hapiste kalmıştım.
Hapishanede safra yolu kanserine yakalandığını duydum. Buna rağmen tekrar hapishaneye gönderilmişti. Tedavisi aksamıştı. Gecikmeli de olsa ameliyat olmuştu. Ancak ameliyat sonrası yatağa kelepçelenmek istenmişti.
KHK’lı Platformları Birliği’nin ve KHK TV'nin kurulmasında büyük rol almış, masum insanlara yapılan haksızlık ve zulümle mücadele etmişti. Beraat etmesine rağmen yurtdışı yasağı ile yurtdışına çıkışı ve tedavisi engellenmiş, o yine de yılmamış ve on binlerce KHK mağdurunun sesi olmuştu.
Kanser tedavisine yurt dışında devam etmek için uzun süre, hukuksuz bir şekilde el konan pasaportunu geri almak ve yurt dışı yasağını kaldırtmak için tek başına verdiği mücadelesi ile Türkiye'nin her kesiminden destek görmüştü.
“BÜTÜN UTANDIRMA ÇABALARINA RAĞMEN BAŞIM DİK YÜRÜDÜM HEP”
Cezaevinden çıkınca verdiği mülakatlarda maruz kaldığı zulmü özetle şöyle anlatmıştı: “12 yaşındaki oğlum polis sorgusuna sokuldu. 25 yıl önceki bir programa katılmam terör örgütü suçu olarak karşıma çıkarıldı. Bana tutuklama kararı veren hâkim de daha sonra aynı davadan tutuklandı.
Utanılacak hiçbir şey yapmamıştım. Başım dik yürüdüm hep tüm utandırma çabalarına rağmen. Kanser olduğum anlaşıldı. Sonra, cezaevine gönderilmem için doktorlara baskı yapıldığını öğrendim. Ameliyat için hastanede olmam gerekirken, hapishaneye gönderildim.
Bizi izole edilmiş maymunlar gibi yaşatmaya çalışırken, izole olmadığımızı göstermemiz gerekiyordu. ‘Bu KHK’ya karşı ne yapabiliriz?’ diye sordum. ‘Kanser raporlarınızla birlikte CİMER’e yazın’ denildi. Benim ortalama beklenen ömrüm 39 ay, bunun 30 ayı geçti ‘geri kalan’ 9 ayı devletin çeşitli birimleri ile ‘yazışarak’ geçireceğiz anlaşılan…”
Prof. Dr. Haluk Savaş son nefesini eşi Esen Savaş'ın elini tutarken verdi.
54 yaşında hayata gözlerini yuman Haluk Hoca'yı en kısa ve en güzel şekilde gözü yaşlı eşi Doç. Dr. Esen Savaş tanımlıyor: “Elim birine değsin, ısıtayım üşüdüyse. Boşa gitmesin son sıcaklığım zihniyeti ile yaşamış, herkese iyilik yapmaya çalışan, melek kalpli eşimi kaybettim.”
[Nurullah Kaya] 1.7.2020 [Samanyolu Haber]
Eleştiri kültürü üzerine-2 [Dr. Ömer Özdemir]
Eleştiri Kültürü Üzerine-1 başlıklı bir önceki yazımı, eleştiri ve eleştirici bağlamında ele almıştım. Bu yazımda ise eleştirilen tarafından eleştiriyi algılama ve tahammül yönüyle değerlendireceğim.
‘‘İnsan beşerdir şaşar.’’, ‘‘Düşmez, kalkmaz bir Allah.’’ atasözlerimiz herkesin hayat akışı içerisinde eksik düşünebileceğini, yanılabileceğini ve hata yapabileceğini ifade eder.
Böyle durumlarda insanlar ilişki içerisinde olduğu toplumun değişik kesimlerindeki diğer insanlardan iyi veya kötü niyetli eleştiriler alırlar.
Doğal olarak, eleştirilmek hoşnut olunacak ve çabucak kabullenilecek bir şey değildir. Size yöneltilen eleştiride haklılık payı olduğunu düşünüyor veya hissediyorsanız bu kabullenmesi zor bir durumdur. Hele hele haksız yere eleştiriliyorsanız kendinizi daha da sıkıntılı ve huzursuz hissetmeniz söz konusu olacaktır.
Ancak böyle durumlarda, duygularınızı bir kenara bırakıp, eleştiriyi sakince dinleyip, çıkarımlarda bulunabiliyorsanız aslında bir o kadar da kazançlısınız demektir. Çünkü, eğer hatalı iseniz, hatadan dönme şansı elde etmiş olursunuz ve ‘zararın neresinden dönülürse kârdır.’bakış açısıyla bir kazanım elde edersiniz. Bu aşamada eleştiri, kıymetini bilenler için, eksiğini tamamlama, yanlışını düzeltme ve daha fazla zarar görmeme adına oldukça değerlidir.
‘Gün Olur Asra Bedel’, ‘Beyaz Gemi’, ‘Cengiz Han’a Küsen Bulut’ ve sinemaya da uyarlanan ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ gibi onlarca romanın yazarı, dünyaca meşhur Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, “Eleştiri gizli bir hayranlıktır.” der.
Yine bir çoğumuzun tekrar tekrar okuduğu, 1936 yılında yazıldığı günden beri popülerliğini yitirmeyen ‘Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı’ adlı kitabı ile tanıdığımız, Amerikalı yazar, kişisel gelişim ve iletişim uzmanı Dale Carnegie de, “Haksız eleştiri genellikle biçim değiştirmiş övgüdür.” der.
Bu iki yazar, haklı da olsa, haksız da olsa her eleştirinin kaynağında eleştirenin eleştirdiği konu(ürün, fikir, davranış, iş)ya karşı beslediği hayranlığın varlığından bahsederler.
Kısacası, ‘Meyveli ağaç taşlanır.’. Tabii ki, düşürülen meyvelerin ele alındığında görüntüsü, koklandığında kokusu, yendiğinde de yiyen tarafından lezzeti, tazeliği gibi görünen ve fark edilen özelliklerinin değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. Öyleyse, her konuda haklı ve haksız eleştiri kaçınılmazdır.
İyi niyetli(yapıcı) eleştiri de olsa, kötü niyetli, manipüle amaçlı(yıkıcı) eleştiri de olsa, eleştiri aynı zamanda bir geri bildirimdir. Haliyle söz konusu geri bildirim de insanlar tarafından gerçekleştirilir. Geri bildirim süreci öncesi değerlendirme aşamasında, eleştiriyi gerçekleştirenin şahsi duygularının karışmaması ve kişisel bakış açısının değerlendirmenin yönünü etkilememesi düşünülemez.
Eleştiriyi; söz, davranış, fikir ve kararın muhatabında bıraktığı iz ve görüntünün geriye ifade edilmesi olarak tanımladığımızda, eleştiricinin, tümsek (oluşan görüntünün boyu cismin boyundan küçüktür), çukur (oluşan görüntünün boyu cismin boyundan büyüktür) veya düz (oluşan görüntünün boyu cismin boyuna eşittir, görüntü simetriktir) ayna özelliklerinden hangisine sahip olduğunun iyi belirlenmesi gerekir.
Yani eleştirenin, iyi niyetli ve yapıcı mı yoksa kötü niyetli ve yıkıcı mı olduğunun objektif olarak tespit edilmesi en önemli aşamadır.
Bu bağlamda, eleştirinin iyi algılanması için negatif duyguların kontrol altına alınarak dinlenmesi önemlidir. Savunmaya geçmeden önce eleştiriyi dinlemek en zor kısımlardan birisidir. Bazen kaktüs yutmak gibi zor bir şey olsa da, derde deva için bu yapılmalıdır.
Kısa kısa sorularla eleştirenin gerçekten ne demek istediğini anlamaya çalışmak, yanlış anlatma ve anlamanın önüne geçmek için gereklidir. Ama kesinlikle, ‘Yeter artık, kes şu saçmalamayı, kafamı şişirdin.’ deyip susturmamalı veya ‘Ama sen de.......’ ile başlayıp karşı eleştiriye geçilmemelidir. ‘Sen kimsin ki beni eleştiriyorsun?’ tarzı tavır takınılmamalı veya dinliyormuş gibi yapıp ‘kulak arkası’ yapılmamalıdır.
Eleştiriyi saldırı olarak algılamamalı, bilakis düşüncelerin ve fikirlerin olgunlaştırılması, geliştirilmesi ve yayılması adına bir fırsat bilinmelidir. Albert Einstein, “Eleştiriyi kabul etmeyen, başarısına inandıracak kimse bulamaz.” der.
Günlük hayatta da karşılaştığımız gibi, her eleştiri iyi niyetli ve yapıcı değildir. Bazen tamamen kıskançlık kaynaklı, rekabete dayalı psikolojik savaş perspektifli, kötü niyetli ve yıkıcıdır. Hatta zaman zaman gerçeklerden de çok uzaktır.
Bu durumda, sakince dinlemek, duygularını dizginlemek, kısa sorularla konunun anlaşılmasını kolaylaştırmak, verilen örnekleri, ileri sürülen tezleri, verileri karşılaştırarak doğruluk analizi yapmak ve nihayet eleştirinin doğru olup olmadığını belirlemeye çalışmak eleştirilene düşen çok önemli bir roldür.
Bazen gerçekler acı olabildiğinden, günümüz toplum yaşamında eleştiriyi algılama ve tahammül göstermede de yer yer zorluklar yaşanabiliyor. Hele hele eleştiri dozunun artttığı, kişisel saldırı gibi yanlış algılandığı, hoşa gitmeyen üslup karşısında tahammül sınırlarının zorlandığı ve hazım sorunu yaşandığı durumlarda ise nezaket kurallarını da aşarak tepki verildiği sıkça görülebilmektedir. Aslında, eleştiriyi olgunlukla karşılayabilmek bir öz güven ifadesidir.
Bununla beraber, eleştirene karşı sinsi bir düşman gibi tavır takınmak, onu fikirlerinden dolayı hafife almak, onunla hesaplaşmak için fırsat kollamak, ‘Eleştiriye karşı tahammül gösterebilmek erdemliliktir.’ değerinden bihaber olmak, kendisi ve çevresi ile barışık olamayan tipik bir insan tutumudur. Bu tür insanlar ise yaşadıkları toplumda eleştiri kültürünün oluşumunun önündeki en büyük engellerdir.
Her zaman eleştiren haklı mıdır? Elbette hayır. Ama ortada eğik bir minareden bahsedildiğinde minare gerçekten eğikse düzeltmek ve dürüst eleştiriyi takdir etmek, yok eğer eğik değilse eğik denilen minarenin yanlış algısını düzeltmekte eleştirilene kalmaktadır.
Bunun yanında kıskançlığa dayalı, manipüle etme amaçlı eleştiriler de karşımıza çıkar. Bu durum da, verilebilecek en akıllıca tepki; öfkelenmeden, sinirlenmeden, duyguları kontrol altına alarak, düşüncelerin sakin, kararlı ve iddialı sözlerle ifade edilmesidir.
Böylece, eleştiricinin de empatik bakış açısıyla değerlendirmeye başlamasına yardımcı olunmuş olunur ve nihayet eleştirilene karşı hayranlık duymasıyla diyaloğ sonlandırılabilir.
Ancak hala cevaplanması gereken önemli bir soru daha vardır: Aynı konuda veya farklı konularda hangi sıklıkta eleştiri alınıyor olduğudur. Eğer cevap çok sık ise, o zaman iletişim becerileri hakkında önemli boyutlarda bilgi eksikliklerinin varlığı bir gerçektir.
HubSpot; pazarlama, satış ve servis yazılımı geliştiren büyük bir Amerikan firmasıdır. HubSpot firmasının kurucu ve Ceo‘su Dharmesh Shah’ın hoşuma giden, “Eleştiri şampiyonların kahvaltısı, eleştiriye direnmek ise kaybedenlerin akşam yemeğidir.” sözünü internet sayfalarının arasında gördüm.
Enerji dolu bir kahvaltı ile yeni bir güne başlangıç yapmak da, akşam yemeği ile günü bitirmek de kişinin kendi elindedir.
Günaydın/İyi Geceler...
[Dr. Ömer Özdemir] 1.7.2020 [Samanyolu Haber]
‘‘İnsan beşerdir şaşar.’’, ‘‘Düşmez, kalkmaz bir Allah.’’ atasözlerimiz herkesin hayat akışı içerisinde eksik düşünebileceğini, yanılabileceğini ve hata yapabileceğini ifade eder.
Böyle durumlarda insanlar ilişki içerisinde olduğu toplumun değişik kesimlerindeki diğer insanlardan iyi veya kötü niyetli eleştiriler alırlar.
Doğal olarak, eleştirilmek hoşnut olunacak ve çabucak kabullenilecek bir şey değildir. Size yöneltilen eleştiride haklılık payı olduğunu düşünüyor veya hissediyorsanız bu kabullenmesi zor bir durumdur. Hele hele haksız yere eleştiriliyorsanız kendinizi daha da sıkıntılı ve huzursuz hissetmeniz söz konusu olacaktır.
Ancak böyle durumlarda, duygularınızı bir kenara bırakıp, eleştiriyi sakince dinleyip, çıkarımlarda bulunabiliyorsanız aslında bir o kadar da kazançlısınız demektir. Çünkü, eğer hatalı iseniz, hatadan dönme şansı elde etmiş olursunuz ve ‘zararın neresinden dönülürse kârdır.’bakış açısıyla bir kazanım elde edersiniz. Bu aşamada eleştiri, kıymetini bilenler için, eksiğini tamamlama, yanlışını düzeltme ve daha fazla zarar görmeme adına oldukça değerlidir.
‘Gün Olur Asra Bedel’, ‘Beyaz Gemi’, ‘Cengiz Han’a Küsen Bulut’ ve sinemaya da uyarlanan ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ gibi onlarca romanın yazarı, dünyaca meşhur Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, “Eleştiri gizli bir hayranlıktır.” der.
Yine bir çoğumuzun tekrar tekrar okuduğu, 1936 yılında yazıldığı günden beri popülerliğini yitirmeyen ‘Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı’ adlı kitabı ile tanıdığımız, Amerikalı yazar, kişisel gelişim ve iletişim uzmanı Dale Carnegie de, “Haksız eleştiri genellikle biçim değiştirmiş övgüdür.” der.
Bu iki yazar, haklı da olsa, haksız da olsa her eleştirinin kaynağında eleştirenin eleştirdiği konu(ürün, fikir, davranış, iş)ya karşı beslediği hayranlığın varlığından bahsederler.
Kısacası, ‘Meyveli ağaç taşlanır.’. Tabii ki, düşürülen meyvelerin ele alındığında görüntüsü, koklandığında kokusu, yendiğinde de yiyen tarafından lezzeti, tazeliği gibi görünen ve fark edilen özelliklerinin değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. Öyleyse, her konuda haklı ve haksız eleştiri kaçınılmazdır.
İyi niyetli(yapıcı) eleştiri de olsa, kötü niyetli, manipüle amaçlı(yıkıcı) eleştiri de olsa, eleştiri aynı zamanda bir geri bildirimdir. Haliyle söz konusu geri bildirim de insanlar tarafından gerçekleştirilir. Geri bildirim süreci öncesi değerlendirme aşamasında, eleştiriyi gerçekleştirenin şahsi duygularının karışmaması ve kişisel bakış açısının değerlendirmenin yönünü etkilememesi düşünülemez.
Eleştiriyi; söz, davranış, fikir ve kararın muhatabında bıraktığı iz ve görüntünün geriye ifade edilmesi olarak tanımladığımızda, eleştiricinin, tümsek (oluşan görüntünün boyu cismin boyundan küçüktür), çukur (oluşan görüntünün boyu cismin boyundan büyüktür) veya düz (oluşan görüntünün boyu cismin boyuna eşittir, görüntü simetriktir) ayna özelliklerinden hangisine sahip olduğunun iyi belirlenmesi gerekir.
Yani eleştirenin, iyi niyetli ve yapıcı mı yoksa kötü niyetli ve yıkıcı mı olduğunun objektif olarak tespit edilmesi en önemli aşamadır.
Bu bağlamda, eleştirinin iyi algılanması için negatif duyguların kontrol altına alınarak dinlenmesi önemlidir. Savunmaya geçmeden önce eleştiriyi dinlemek en zor kısımlardan birisidir. Bazen kaktüs yutmak gibi zor bir şey olsa da, derde deva için bu yapılmalıdır.
Kısa kısa sorularla eleştirenin gerçekten ne demek istediğini anlamaya çalışmak, yanlış anlatma ve anlamanın önüne geçmek için gereklidir. Ama kesinlikle, ‘Yeter artık, kes şu saçmalamayı, kafamı şişirdin.’ deyip susturmamalı veya ‘Ama sen de.......’ ile başlayıp karşı eleştiriye geçilmemelidir. ‘Sen kimsin ki beni eleştiriyorsun?’ tarzı tavır takınılmamalı veya dinliyormuş gibi yapıp ‘kulak arkası’ yapılmamalıdır.
Eleştiriyi saldırı olarak algılamamalı, bilakis düşüncelerin ve fikirlerin olgunlaştırılması, geliştirilmesi ve yayılması adına bir fırsat bilinmelidir. Albert Einstein, “Eleştiriyi kabul etmeyen, başarısına inandıracak kimse bulamaz.” der.
Günlük hayatta da karşılaştığımız gibi, her eleştiri iyi niyetli ve yapıcı değildir. Bazen tamamen kıskançlık kaynaklı, rekabete dayalı psikolojik savaş perspektifli, kötü niyetli ve yıkıcıdır. Hatta zaman zaman gerçeklerden de çok uzaktır.
Bu durumda, sakince dinlemek, duygularını dizginlemek, kısa sorularla konunun anlaşılmasını kolaylaştırmak, verilen örnekleri, ileri sürülen tezleri, verileri karşılaştırarak doğruluk analizi yapmak ve nihayet eleştirinin doğru olup olmadığını belirlemeye çalışmak eleştirilene düşen çok önemli bir roldür.
Bazen gerçekler acı olabildiğinden, günümüz toplum yaşamında eleştiriyi algılama ve tahammül göstermede de yer yer zorluklar yaşanabiliyor. Hele hele eleştiri dozunun artttığı, kişisel saldırı gibi yanlış algılandığı, hoşa gitmeyen üslup karşısında tahammül sınırlarının zorlandığı ve hazım sorunu yaşandığı durumlarda ise nezaket kurallarını da aşarak tepki verildiği sıkça görülebilmektedir. Aslında, eleştiriyi olgunlukla karşılayabilmek bir öz güven ifadesidir.
Bununla beraber, eleştirene karşı sinsi bir düşman gibi tavır takınmak, onu fikirlerinden dolayı hafife almak, onunla hesaplaşmak için fırsat kollamak, ‘Eleştiriye karşı tahammül gösterebilmek erdemliliktir.’ değerinden bihaber olmak, kendisi ve çevresi ile barışık olamayan tipik bir insan tutumudur. Bu tür insanlar ise yaşadıkları toplumda eleştiri kültürünün oluşumunun önündeki en büyük engellerdir.
Her zaman eleştiren haklı mıdır? Elbette hayır. Ama ortada eğik bir minareden bahsedildiğinde minare gerçekten eğikse düzeltmek ve dürüst eleştiriyi takdir etmek, yok eğer eğik değilse eğik denilen minarenin yanlış algısını düzeltmekte eleştirilene kalmaktadır.
Bunun yanında kıskançlığa dayalı, manipüle etme amaçlı eleştiriler de karşımıza çıkar. Bu durum da, verilebilecek en akıllıca tepki; öfkelenmeden, sinirlenmeden, duyguları kontrol altına alarak, düşüncelerin sakin, kararlı ve iddialı sözlerle ifade edilmesidir.
Böylece, eleştiricinin de empatik bakış açısıyla değerlendirmeye başlamasına yardımcı olunmuş olunur ve nihayet eleştirilene karşı hayranlık duymasıyla diyaloğ sonlandırılabilir.
Ancak hala cevaplanması gereken önemli bir soru daha vardır: Aynı konuda veya farklı konularda hangi sıklıkta eleştiri alınıyor olduğudur. Eğer cevap çok sık ise, o zaman iletişim becerileri hakkında önemli boyutlarda bilgi eksikliklerinin varlığı bir gerçektir.
HubSpot; pazarlama, satış ve servis yazılımı geliştiren büyük bir Amerikan firmasıdır. HubSpot firmasının kurucu ve Ceo‘su Dharmesh Shah’ın hoşuma giden, “Eleştiri şampiyonların kahvaltısı, eleştiriye direnmek ise kaybedenlerin akşam yemeğidir.” sözünü internet sayfalarının arasında gördüm.
Enerji dolu bir kahvaltı ile yeni bir güne başlangıç yapmak da, akşam yemeği ile günü bitirmek de kişinin kendi elindedir.
Günaydın/İyi Geceler...
[Dr. Ömer Özdemir] 1.7.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ömer Özdemir
Kalacağı ev çok önceden hazırlanmıştı [Safvet Senih]
Efendimizin (S.A.S.) dedelerinden Adnan’ın iki oğlundan biri olan Akk, Yemen’e gelip akrabalık kurarak yerleşmişti. Buraya hükmeden Rabia İbni Nasr isimli hükümdar, bir gece bir rüya görmüş ve rüyasını Satih ve Şıkk iki kâhine tabir ettirmişti. Onlar, bu hükümdardan altmış-yetmiş sene, Zîyezenlerin geleceğini, Zîyezenlerden sonra, Nebiyy-i Zekî’nin yani Galib İbn-i Fihr Mâlik oğullarından bir peygamberin geleceğini söylemişlerdi. Bu söylenenler zamanla gerçekleşti. Sefy bin Zî Yezen’in hükümdarlığı zamanında Farslarla ve Bizanslılarla iş birliği yapılmış ve büyük bir hâkimiyet sağlanmıştı. Bu hâkimiyetin ardından, etrafta bulunan kabilelerden kendisini tebrik için gelenlerin arasında, Kureyş Kafilesi de vardı. Bu kafilenin arasında bilhassa Peygamber Efendimizin (S.A.S.) dedesi Abdülmuttalib çok dikkatini çekmişti. Onunla mutlaka konuşmak istiyordu. Ona yaklaştı ve karşısına alıp görüştü ve kendisine bildirilen gelecek peygamber hakkında sorular sordu. Elbette onun anlattıklarından Seyf b. Zî Yezen çok şey öğrendiği gibi, kutlu dede de pek çok müjdeler almıştı.
Derken Yemen’de idareyi, Ebu Kerb isminde bir hükümdar devralmıştı. Hemen fetihlere başlamıştı. Bu fetihler sırasında Medine tarafına yönelmişti. Ancak Kureyza oğullarından karşılaştığı iki Yahudi Bilge’nin anlattıklarından etkilenerek Medine’ye baskın yapmaktan vazgeçti. Çünkü Ebu Kerb Medine’yi yıkmak isteyince, bu iki bilgin, Hükümdarın karşısına dikilmiş ve “Ey Melik! Sakın böyle bir şey yapma! Eğer ‘İstediğimi yaparım’ diyorsan, bil ki, araya engeller çıkar ve sen buna asla muvaffak olamazsın. Sebebi de; burası, âhir zamanda, Kureyş arasından Mekke’den çıkacak olan Peygamberin hicret edeceği bir yerdir. Burası o Peygamberin evi ve karar kılacağı belde olacaktır.” demişler. Duyduğu cümleler, elinde bulunan imkânlardan daha güçlü olmalı ki, bu Hükümdar Medine ve Medinelilerle savaşmaktan vazgeçti ve bilgeliklerine hayran kaldığı bu iki bilge Yahudi’yi de yanına alarak Yemen’e geri döndü. Hem de onların dinlerini kabul etti.
Daha sonra o iki bilgenin yönlendirmesiyle Ebu Kerb, Kâbe’yi imar için faaliyetlerde bulunmuş ve rüyasında Kâbe’yi kalın örtü ile örtmesi söylenmiş ve böylelikle Ebu Kerb, ilk defa örtü diktirip Kâbe’yi örten kişi olmuştur. Bundan sonra da iki defa daha benzeri bir rüya görmüş ve her defasında daha kaliteli bir örtü ile Kâbe’yi örtmesi söylendiği için, nihayet dönemindeki en kaliteli kumaşlarla Kâbe’yi örterek kendisinden sonrakilere de bunu bir vasiyet olarak bırakmıştır.
Bu iki gencin anlattıklarına kendisini iyice kaptıran bu Hükümdar, geleceği müjdelenen SON PEYGAMBERE âdeta ÂŞIK OLMUŞ, onun adını sayıklar hale gelmişti. Şöyle bir şiir söylemişti:
“Ben öyle bir AHMED biliyorum ki,
O, hem bir peygamber Allah’ın gönderdiği
Hem de yaratılmışların en şereflisi…
Yetişirse şayet O’nun ömrüne ömrüm
Ona en sâdık bir vezir olurum,
Amca oğlu (Hz. Ali) gibi…
Ben bu günden, kılıcımla, O’nun düşmanlarına
İlân-ı harbte bulunuyorum.
Tâ ki, bertaraf etmiş olayım
Sinesindeki sıkıntıları…”
Duhan Suresinin 37. Âyetinde geçen Tübba isminin Ebu Kerb’e ait olduğu rivayet edilmektedir.
Bu şiiriyle, Hükümdar olmaktansa Hz. Ali gibi Efendimize (S.A.S.) hizmetkar olmayı temenni ediyor. Gerçekten saltanatı terkedip Peygamber Efendimizin (S.A.S.) hicret edeceği günü beklemek gayesiyle hemen Medine’ye gidiyor. Orada bir arsa satın alıp hemen bir ev inşa ettiriyor. Onun bu telaşlı davranışının sebebini öğrenmek için merak edenlere, “Ben, eski Mukaddes Kitaplarda Fâran Dağlarının arasından bir Peygamber çıkacak. Bu Peygambere Mekke, kapılarını açıp sahip çıkmadığı gibi, bir de çok haşin davranacak. O Peygamber, çok geçmeden Mekke’yi terketmek zorunda kalacak. Sonrasında ise, buraya Medine’ye HİCRET edecek… İşte ben de o Peygamber buraya geldiğinde, içinde kalsın diye, bugünden O’nun evini inşa ediyorum.” diyor.
Peygamber Efendimiz (S.A.S.) hicret sırasında devesi Kasva’nın üzerinde Medine sokaklarında ilerlerken herkes misafir etmek için Efendimizi (S.A.S.) evlerine davet ediyordu. O da deveyi kasdediyor ve; “Kasvâ’nın yolunu serbest bırakın, çünkü o memurdur!’ ifadesini tekrarlıyordu. Derken Kasvâ, bir evin önünde durdu; etrafında bakınıyordu. Sonra, biraz hareket edip yürüdü. Ardından da yeniden ilk durduğu yere geri döndü. Efendimiz (S.A.S.) “En yakın ev kimin?” diye sordu. Ebu Eyyüb Halid b. Zeyd “Benim ev, yâ Resulullah!” dedi. Efendimiz (S.A.S.) “Öyleyse, haydi senin evinde misafir olayım.” buyurdu. Ebu Eyyûb de “İçeri buyrun” dedi. Böylece yedi ay sürecek misafirlik başlamış oldu.”
Aslında bu ev, seneler önce Tûbba’ Hükümdarı Ebu Kerb’in yaptırdığı evdi. Demek ki, o kadar samimi ve ihlaslı bir şekilde istemiş ve yaptırmıştı ki, neitcede Cenab-ı Hak, yine Efendimizin (S.A.S.) kalmasına nasip kılmıştı…
Not: Bazı tasarruflarla Dr. Reşit Haylamaz’ın Efendimiz isimli kitabından aktarılmıştır.
[Safvet Senih] 1.7.2020 [Samanyolu Haber]
Derken Yemen’de idareyi, Ebu Kerb isminde bir hükümdar devralmıştı. Hemen fetihlere başlamıştı. Bu fetihler sırasında Medine tarafına yönelmişti. Ancak Kureyza oğullarından karşılaştığı iki Yahudi Bilge’nin anlattıklarından etkilenerek Medine’ye baskın yapmaktan vazgeçti. Çünkü Ebu Kerb Medine’yi yıkmak isteyince, bu iki bilgin, Hükümdarın karşısına dikilmiş ve “Ey Melik! Sakın böyle bir şey yapma! Eğer ‘İstediğimi yaparım’ diyorsan, bil ki, araya engeller çıkar ve sen buna asla muvaffak olamazsın. Sebebi de; burası, âhir zamanda, Kureyş arasından Mekke’den çıkacak olan Peygamberin hicret edeceği bir yerdir. Burası o Peygamberin evi ve karar kılacağı belde olacaktır.” demişler. Duyduğu cümleler, elinde bulunan imkânlardan daha güçlü olmalı ki, bu Hükümdar Medine ve Medinelilerle savaşmaktan vazgeçti ve bilgeliklerine hayran kaldığı bu iki bilge Yahudi’yi de yanına alarak Yemen’e geri döndü. Hem de onların dinlerini kabul etti.
Daha sonra o iki bilgenin yönlendirmesiyle Ebu Kerb, Kâbe’yi imar için faaliyetlerde bulunmuş ve rüyasında Kâbe’yi kalın örtü ile örtmesi söylenmiş ve böylelikle Ebu Kerb, ilk defa örtü diktirip Kâbe’yi örten kişi olmuştur. Bundan sonra da iki defa daha benzeri bir rüya görmüş ve her defasında daha kaliteli bir örtü ile Kâbe’yi örtmesi söylendiği için, nihayet dönemindeki en kaliteli kumaşlarla Kâbe’yi örterek kendisinden sonrakilere de bunu bir vasiyet olarak bırakmıştır.
Bu iki gencin anlattıklarına kendisini iyice kaptıran bu Hükümdar, geleceği müjdelenen SON PEYGAMBERE âdeta ÂŞIK OLMUŞ, onun adını sayıklar hale gelmişti. Şöyle bir şiir söylemişti:
“Ben öyle bir AHMED biliyorum ki,
O, hem bir peygamber Allah’ın gönderdiği
Hem de yaratılmışların en şereflisi…
Yetişirse şayet O’nun ömrüne ömrüm
Ona en sâdık bir vezir olurum,
Amca oğlu (Hz. Ali) gibi…
Ben bu günden, kılıcımla, O’nun düşmanlarına
İlân-ı harbte bulunuyorum.
Tâ ki, bertaraf etmiş olayım
Sinesindeki sıkıntıları…”
Duhan Suresinin 37. Âyetinde geçen Tübba isminin Ebu Kerb’e ait olduğu rivayet edilmektedir.
Bu şiiriyle, Hükümdar olmaktansa Hz. Ali gibi Efendimize (S.A.S.) hizmetkar olmayı temenni ediyor. Gerçekten saltanatı terkedip Peygamber Efendimizin (S.A.S.) hicret edeceği günü beklemek gayesiyle hemen Medine’ye gidiyor. Orada bir arsa satın alıp hemen bir ev inşa ettiriyor. Onun bu telaşlı davranışının sebebini öğrenmek için merak edenlere, “Ben, eski Mukaddes Kitaplarda Fâran Dağlarının arasından bir Peygamber çıkacak. Bu Peygambere Mekke, kapılarını açıp sahip çıkmadığı gibi, bir de çok haşin davranacak. O Peygamber, çok geçmeden Mekke’yi terketmek zorunda kalacak. Sonrasında ise, buraya Medine’ye HİCRET edecek… İşte ben de o Peygamber buraya geldiğinde, içinde kalsın diye, bugünden O’nun evini inşa ediyorum.” diyor.
Peygamber Efendimiz (S.A.S.) hicret sırasında devesi Kasva’nın üzerinde Medine sokaklarında ilerlerken herkes misafir etmek için Efendimizi (S.A.S.) evlerine davet ediyordu. O da deveyi kasdediyor ve; “Kasvâ’nın yolunu serbest bırakın, çünkü o memurdur!’ ifadesini tekrarlıyordu. Derken Kasvâ, bir evin önünde durdu; etrafında bakınıyordu. Sonra, biraz hareket edip yürüdü. Ardından da yeniden ilk durduğu yere geri döndü. Efendimiz (S.A.S.) “En yakın ev kimin?” diye sordu. Ebu Eyyüb Halid b. Zeyd “Benim ev, yâ Resulullah!” dedi. Efendimiz (S.A.S.) “Öyleyse, haydi senin evinde misafir olayım.” buyurdu. Ebu Eyyûb de “İçeri buyrun” dedi. Böylece yedi ay sürecek misafirlik başlamış oldu.”
Aslında bu ev, seneler önce Tûbba’ Hükümdarı Ebu Kerb’in yaptırdığı evdi. Demek ki, o kadar samimi ve ihlaslı bir şekilde istemiş ve yaptırmıştı ki, neitcede Cenab-ı Hak, yine Efendimizin (S.A.S.) kalmasına nasip kılmıştı…
Not: Bazı tasarruflarla Dr. Reşit Haylamaz’ın Efendimiz isimli kitabından aktarılmıştır.
[Safvet Senih] 1.7.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)