Ashab-ı Kehf'den Bazı Dersler [Abdullah Aymaz]

Krala karşı, aslında putperestliğe yani tevhid düşmanlığına karşı ayaklanan Ashab-ı Kehf’in gidip mağaraya sığınmalarının hikmeti ve ana gayesi ne olabilir, bu hususta Hocaefendi şöyle diyor:

“1-Bunların toplumdan ayrılmalarını ve bir mağaraya sığınmalarını bir kaçış olarak değerlendirmemiz mümkün değildir. Evet, onların ayrılışı katiyen korkakların ayrılışı gibi değildir; belki Hz. Ömer’in hicret ederken peşinden gelme ihtimali olanlara hem de güpegündüz, Kabe’ye giderek ‘Ben Medine’ye hicret ediyorum. Karısını dul, çoluk-çocuğunu yetim bırakmak isteyen peşimden gelsin’  demesi ve ayrılması gibi bir ayrılıştır. Evet, onlarınki de bir firardır ve Allah’a sığınmadır.

“2-Böyle bir başkaldırma ve ardından kaybolma, onların temsil ettiği düşüncenin o topluma zamanın yorumlarıyla farklılaşarak yeniden aksetmesine vesile olmuştur. Bu yiğitçe ve yürekten kükreyiş, kimbilir o toplumun içinde nicelerinin kafalarını allak-bullak etmiş ve nicelerinin gönüllerini yumuşatmıştı. Tıpkı toprağa atılan bir tohum gibi bu düşünceler ve bu yiğitlerin tavırları da ağızdan ağıza, dilden dile, gönülden gönüle nakledilerek, o topluma mâl oldu ve zamanı geldiğinde de açan filizler, semere veren başaklar gibi bütün bir toplumu çepeçevre kuşattı.

“3-Ashab-ı Kehfin saraya mensup insanlar olduğu rivayet edilir. O dönemde, bir insanın saraydaki refah, saadet ve huzurunu terk ederek, başta kral ve bütün bir toplumun reddedeceği bir yola girmesi olacak şey değildir. Ashab-ı Kehf’in böyle davranması elbette etrafın dikkatini çekmiş, onların bir din, bir düşünce uğruna asla katlanılamaz veya yapılamaz gibi algılanan fedakârlıklara katlanmaları, içinde neş’et ettikleri toplumda şok tesiri yapmıştır. Yapmış ve milletin dikkat nazarlarını onların tebliğ ve temsil ettiği mesaja çevirmiştir.

“4-Eğer onlar mağaraya girelim, bugün-yarın bu kral öldükten ve  DEVLET  TERÖRÜ  yok olduktan sonra halkın yeniden arasına girer ve dinimizi tebliğ ederiz düşüncesi içinde idilerse, mağarada kaldıktan 309 yıl boyunca ibadet sevabı almış, dolayısıyla da niyetlerinin derinliğine göre de hep kazanmış sayılırlar. Zira, bir insanın şu yorgun halimde değil de, biraz dinlendikten sonra gece kalkıp huzurluca ve istirahat etmiş olarak yatsı namazını kılarım düşüncesiyle yatması, onun uykusunu bile ibadete çevirir. İşte Ashab-ı Kehf’in düşüncelerini şimdilik biraz saklanalım; daha sonra küfrün şok tesiri kırılır, biz de döner, yeniden tebliğde bulunuruz şeklinde değerlendirmek lâzım. Rica ederim, siz saraydaki yumuşak döşeklere mağaranın sert taşlarını tercih etseniz ve müreffeh bir hayatı bırakıp mağarada kuru ekmeğe razı olsanız dahası bir çok kadın-erkeğin önünüzde el-pençe  divan durması, emirlerinizi beklemesine mukabil, bir köpekle arkadaşlığa razı olsanız, böyle bir sevap beklentisi içine girmez misiniz? Elbette girersiniz. İşte Allah (c.c.) elbette onların bu beklentilerine, niyetlerinin derinliğine göre mutlaka mükafat verecektir.

“5-Aslında mağara, bir dolma, şarj yeri ve kendini, özünü keşfetme mekânıdır. Neden mi? Zira küfürle yaka paça olma ve hele kuvvet dengesinin olmadığı bir zamanda onu tutup sarsma, ırgalama ve nihayet mağlup etme, ancak peygamberane bir güç ve azimle olur. Şimdi Allah Rasulü’nün (S.A.S.) hayatına bakın!  O da peygamberlik ufkuna ulaşmak için bi setten (peygamberlikten) önce altı ay mağara dönemi geçirmemiş midir? Daha sonra Hz. Muhammed Aleyhisselamın arkasında, ama mutlaka O’nun çizgisinde mücadele edenlerin hayatında hep birer mağara dönemi olmuştur. Evet İmam Gazali’nin, İmam Rabbani’nin, Mevlana Halid’in ve Üstad Bediüzzaman’ın hayatlarında da hep bu şarj olma, özünü ve kendini bulma, ilhad (inkâr) ile mücadele için gerekli olan enerjiyi toplama adına inzivaları olmuştur. Süresine gelince, bu, Efendimiz (S.A.S.) için altı aydır da, diğer evliya, asfiya ve mukarrebinden ise beş sene, on sene hatta altmış sene bile halvet yaşayanlar olmuştur.

“Aslında aynı şey;  ‘tarihî  devr-i dâimler’ içerisinde tarihi yeniden inşa edecek, insanlığı yeniden mihverine oturtacak cemaatler ve toplumlar için de geçerlidir. Evet, o fütüvvet ruhunu temsil eden insanların hemen hepsinin hayatlarında bir mağara dönemi görmek mümkündür.”

31 Aralık 2014’te M. A. Bey demişti ki: “Rüyamda, simsiyah giyimli düşmanlar bize saldırıyorlardı. Bizler parça parça bir dağın içindeki bir MAĞARA’ya sığınıyorduk. Hocaefendi ve ağabeyler de var. Gruplar halinde arkadaşlar mağaraya giriyorlar ama düşmanlar da iyice yaklaştı. Biz kapının artık kapatılmasını istiyoruz. Ama Hocaefendi “Hayır herkes girdikten sonra hemen kapatın.’ dedi. Son grup da içeri girince  kapı kapatıldı. Çok kalabalığız ve nefes almakta zorlanıyoruz. Sıkıntı büyük… Fakat Hocaefendi’nin üzerinde tam bir SEKİNE  var. Sonra birden sanki asansör gibi bulunduğumuz yer yükselmeye başladı. Sonra kapaklar açıldı. Sanki öldük âhirete intikal ettik zannettim. Çok güzel bir yerde bulunuyorduk. O gün CUMA imiş. Herkes koşar gibi camiye gidiyor. Cami çok büyük. Bir bölümüne baktım Hocaefendi orada. (…) M. Y. hutbe okuyordu. Ampulden yapılmış bir direk vardı. Çok sağlam görülüyordu ve sanki binayı ayakta tutan bir sütun gibiydi. Birden tuz buz olup çöktü. Simsiyah bir dumana dönüştü ve hiç kimseye zarar vermeden çekip gitti. Binaya  da hiçbir şey olmadı.”

Rüyalarla amel ve hüküm vermek câiz değildir. Ama aynı zamanda bilhassa âhir zamanda görülen rüyalar birer müjdeyi de tazammun edebilir.

[Abdullah Aymaz] 4.6.2019 [Samanyolu Haber]

Anne Babaya İtaat mi Saygı mı? [Dr. Ahmet Yılmaz]

Hizmet hareketine gönül vermiş fertler, türlü imtihanlarla dolu çok zor bir süreçten geçiyorlar. Sadece onlar değil; hareketin takipçileri, ilgilileri, hiç alakası olmasa bile eşleri, çocukları ve hatta ehl-i insaf olan yakınları benzer durumdalar. Onlar da çeşitli derecede hak ihlallerine uğramaktalar. Maruz kaldıkları türlü tazyikler de cabası.

Bazen de mobbing öz anne babaları cihetinden geliyor. Ebeveynleri tarafından, inandıkları değerleri reddetmedikleri takdirde “analık-babalık haklarını helal etmeyecekleri”, “evlatlıktan reddedecekleri”, “sütlerini haram edecekleri”  gibi tehditlere maruz bırakılan kardeşlerimiz var. Dînî ve îmânî meselelere meftûn bu insanlar, son derece önemsedikleri ebeveyn hakkı ile doğru olduğuna inandıkları evrensel değerler arasında tercih yapmak zorunda bırakılıyorlar. Bütün bu baskıların arka planında ise anne-babaya itaat olgusu bulunuyor. 

Evet, itaat kültürü, şarkın sosyolojik olgusunu yansıtan önemli bir veri hiç kuşkusuz.  Mutlak çizgide ele alıp yüceltirseniz itaat kültü de diyebilirsiniz siz ona. Sosyal kodlarımızda var, itaat etmeyi de kolayca içselleştirebiliriz, bize itaat edilmesini de severiz. Unutuveririz “karşılıklı mesuliyet ve hukuk sınırlan dâhilinde hareket etme” ilkesini. Satırlarda kalır “yetki ölçüsünde sorumluluk” prensibi, inmez sadırlara.

Devlet reisi halka, parti yöneticileri teşkilat mensuplarına, âmirler memurlarına, öğretmenler öğrencilerine, koca karısına, patronlar işçilerine, post-nişînler müritlerine ve abiler kardeşlerine “buyurmak” ve dahi onları “yönlendirmek” isterler. Aileden başlayarak hayatın her ünitesinde ve hatta okullarımızda itaatin teorik eğitimi ve pratik uygulaması söz konusudur. Hatta kimi idareci ve öğretmenler öğrencilerinden yakınırken “saygı göstermediğini” ifade sadedinde, sıkıştırıverirler anlatımlarının bir yerine “itaat etmiyor!” yargısını. Bu beklentinin gerçekleşmediği durumlarda sığınılacak liman da bellidir: İtaatsizlik yaptı..

Geleneğimizdeki yerleşik tutumlara bakılacak olursa, benzer bir durumun anne-baba ile çocukları arasındaki ilişki biçimi için de geçerli olduğunu söylemek mümkün. Hatta ebeveyne itaati, dînî çerçevede ele alan ve bunu onlara karşı bir vazife kabul eden âlimlerin sayısı hiç de az değildir bizim geçmişimizde. Hâkim en-Nîsâbûrî’den (ö. 405/1014)  Ebussuud Efendi’ye (ö. 982/1574) varıncaya kadar kimi âlimler, anne babaya itaati Allah’a kulluğun bir parçası olarak ele almışlar ve Allah’a kulluktan sonra anne-babaya itaat gelir demişler.

Elbette onları bu kanaate ulaştıran ve inkârı kâbil olmayan dînî referanslar söz konusu. Ancak kanaatimce, toplumun farklı katmanlarında yaşanılan ebeveyne itaat olgusu, Kur’ân’ın bu konuda telkin ettiği değerlerin dışına taşmış durumda.

Göz önünde bulundurulması gereken gereken başka etkenler de var. Meselenin hermeneutik tarafı var mesela. Yatkınızdır dînî metinlerin bağlam sınırlarını aşmaya. Zorlama yorumlara girmeye. Ve tabi ki tevarüs edilmiş içtimâî teâmülleri sorgulamaksızın yüceltmeye. Bu bağlamda, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan ve anne-babaya ihsan sahibi olmayı, iyilik yapmayı salık veren âyet-i kerîmeleri ve Hz. Peygamberin sallallâhu aleyhi ve sellem anne-baba hakkıyla ilgili onlarca hadis-i şerifini nasıl anlamak ve nasıl yorumlamak gerekir? Anne-babaya mutlak itaat mi yoksa ihsan ve ihtiram mı? İhsan ama sınırı nereye kadar? İhsan itaati de kapsar mı?

Konuyla ilgili ayet-i kerîmelere baktığımızda karşımıza çıkanlar şunlar:   

“Biz insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! Onun (anne karnında) taşınması ve sütten kesilme süresi (toplam olarak) otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der: “Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de sâlih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.” {Ahkâf (46), 15}

“Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini emrettik. Şâyet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim.” {Ankebût (29), 8}

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama (onlara alâkasız kalma); onlara tatlı ve güzel söz söyle.”  {İsrâ (17), 23}

“Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.” {Lokmân (31), 15}

Hemen ifade etmek gerekir ki yukarıdaki ayetlerin yer aldığı Ahkâf, Ankebût, Lokmân ve İsrâ sûreleri Mekkî sûrelerden. Mekke döneminin karakterinde ise şirk ile mücadele ve müşriklerin baskılarına dayanma var. Mesela Lokman sûresinin 15. âyetinin sebeb-i nüzûlü dikkati caliptir. Annesinin canının yongası olan Sa’d b. Ebî Vakkas, daha 17 yaşında iken Müslümanlığı kabul etmiştir. O, kendi mihne sürecinde yaşadıklarını şöyle anlatır:

“Ben anneme karşı son derece saygılıydım. Müslüman olduğum zaman annem kendisine olan düşkünlüğümü kullanarak beni dinimden döndürmek istedi. Bir defasında bana şöyle dedi: “Sa’d! Bu yeni din de nereden çıktı? Neyin nesidir? Ya bu dinden geri döneceksin ya da ben ölene dek bir şey yiyip içmeyeceğim!” Kendisine: “Anneciğim sakın böyle yapma! Çünkü ben dinimden kesinlikle geri dönmem” cevabını verdim. Ama o, yine de bir şey yemedi, içmedi. Bu durum böyle devam etti, midesine bir şey girmediğinden gittikçe eridi, bitkin düştü. Kendisine: “Anne, Allah’a yemin ederim ki, senin yüz tane canın olsa ve her gün bir tanesini versen, ben yine de bu dinimden vazgeçmem!” dedim. Bu kararlılığımı görünce yeniden yiyip içmeye başladı. İşte bu olay üzerine bu ayet indi.”

Evet, bir taraftan müşriklerin zulüm ve işkencelerine tahammül göstermeye çalışan ilk Müslümanlar, diğer taraftan kazanımlarını korumaya gayret gösteriyorlardı. Âyetlerde, dönemin şirkle mücadele karakteri hemen hissediliyor. Diğer taraftan ilgili âyetleri hep birlikte ele aldığımızda görüyoruz ki talep edilen, ebeveyne mutlak itaat değil, ama mutlak isyan da değil. İhsanda bulunma talep ediliyor. Îmânî değerlerden ödün verilmemesi esas kabul ediliyor. Peygamberimizin sallallâhu aleyhi ve sellem “Allah’a isyan olan yerde (kula) itaat yoktur. İtaat ancak meşru olanda olur” (Buhârî, “Âhâd” 1) hadis-i şerifi bu noktada çok değerli. Allah hakkı bütün hakların üstünde olduğu için ana baba çocuklarını bu hakkı ihlâl etmeye veya Allah’ın açıkça yasakladığı başka işler yapmaya veya yapanı hoş görmeye zorlarlarsa kesinlikle onların bu baskısına boyun eğilmeyecek; bununla birlikte meşrû ve mâkul olan istekleri yerine getirilecektir. Âyetteki şirk çağrısı durumunda ebeveyne itaat etmeme emrini takip eden “Fakat dünyada onlarla iyi geçin” emri ne de çok değerli!

Öte yandan zaten ana-baba çocuğunu reddedemez; yani evlatlıktan reddetmenin hukuki bir sonucu ve değeri yoktur. Zaten böyle bir davranış haksız ise ahlaki ve sosyal açılardan da bir değeri olmaz. Evlatlıktan men etme şurada dursun, gerek İslam hukukunda ve gerekse pratik hukukta, çocuğu mirastan mahrum bırakma meselesi bile çok ciddi gerekçelere bağlanmış.  Süt ise küçük bir çocuğun en doğal hakkıdır, emziren kişi dini ve hukuki vazifesini yapmıştır, süt de sonuç itibari ile helal olmuştur; onu kimsenin haram kılma hakkı yoktur.

Bediüzzaman’ın muhteşem bir tespiti var, onunla bitirmiş olalım: “Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira hakkın hatırı âlîdir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir.”

[Dr. Ahmet Yılmaz] 4.6.2019 [Samanyolu Haber]

Benliğimizi ve Ruhumuzu Saran Bayram! [Mehmet Ali Şengül]

Rahmetiyle, mağfiretiyle ehl-i îmanı firdevslere hazırlayan, Allah’ın rahmetinin sağanak sağanak üzerimize döküldüğü, mânevî atmosferinin ruhumuzu okşadığı mübârek ay Ramazan-ı şerif, içimizde hüzün bırakarak ayrılıp gitti. Allah (cc) cümlemize tekrarını nasip etsin.

Ehl-i îmanın uhrevîleşmesini temin eden, şer düşüncelerin önünü kesen, bizlere huzur iklimini tattırıp mânevî bahar mevsimi yaşatan,  oruç, teravih namazı, iftar, sahur, muhtevâyı anlama niyet ve gayretiyle okunan mukâbeleler, sohbetler, zikir ve fikirler, ziyâretler, hizmetler, zekât, sadaka, sadaka-i fıtır ile fakirlerin, gariplerin, yetimlerin imdadına koşulan, insî ve cinnî şeytanları çatlatan, yapılan hayır ve hasenâtın coşkulu bir şekilde hayata yansımasına vesîle olan Ramazan-ı Şerif, içimizde ayrılık ateşini yakıp hüzün bırakarak gitti.

Ramazan-ı Şerif; kalblere inşirah vererek, ümitle coşturarak, bir meltem esintisiyle, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiç kimsenin tahayyül ve tasavvur edemediği sürpriz nimetlerin vâdedildiği, ölümsüz ve ebedî âlemin güzelliklerini ruhlara üfleyerek, ‘ömrü olanlara seneye tekrar buluşmak üzere’ diyerek vedâ edip gitti.

Bütün bunları ve daha nice güzellikleri insanlığa kazandıran, ilâhi rahmetin, af ve mağfiretin gönülleri yıkayarak, âhiret hesâbına yatırım yapma fırsatının yakalandığı, rahmet, mağfiret ve günahlardan arınma imkanı kazandıran ve Allah’ın hususi lütuflarının ruhları sardığı bu atmosferle, her ne kadar hüzünlü de olsa Allah (cc) bayrama kavuşmayı lütfeyledi.

Sevincin, sevginin en uygun mevsimi olan bayramı yine hüzünle kutluyoruz. Çünkü dünyânın bir çok yerinde hususiyle ülkemizde; parçalanmış aileler, mağdur, mazlum, mahkum, mahcur ve gaybûbet içinde bulunan boynu bükük, gözü yaşlı, yetim, özürlü ve buruk hale getirilen insanlarla dolu olduğunu görerek, idrak ettiğimiz bu bayramda  elbette sevinemez ve gülemeyiz.

Bütün bunlara rağmen, -inşaallah- şafak söküyor, ortalık ağarıyor, nesl-i cedidle dünya kurtuluş arefesinde.. Günler yavaş yavaş gerçek bayrama kayıyor. Bizler için önemli olan, Allah’ın lütfettiği, ikram ettiği nimetlere şükürle mukâbele, musîbetlere de sabırla dayanmak olmalıdır. 

Mübârek Ramazan-ı Şerif’te bir ay emre itaat şuuruyla, helal nimetlere bile el uzatmadan oruç tutmanın, bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini ihyâ etmenin ve bir aylık orucun sonunda  bayramla toplu iftara ermenin mutluluğunu yaşıyoruz.  Allah’ın affına ve mağfiretine ulaşmanın bir sevinci olan Bayram da bir nimettir. Bu nimetin şükrü de, yılın her gününü Ramazan bilip, her gecesini de Kadir gecesi gibi değerlendirmekle mümkündür.

Gecelerin gündüz, kışların bahar olması, gönüllerin ve hayallerin bir daha kirlenmemesi, cennet kapılarının aralanması; emr-i ilahi olan  ötelere davet  henüz vuku bulmadan  Allah’ın lütfettiği imkanların en iyi şekilde değerlendirilmesine ve ‘bu günüm hayatımın son günü ve son gecesi’ mülahazasıyla hayatı tanzim etmeye bağlıdır. 

Ramazan-ı Şerif’e, O’nun Orucuna, Kadir gecesine ve Bayram’a bir daha ulaşmak ya nasip olur ya olmaz. Nice sevdiklerimiz, dost ve akrabalarımız, komşu ve arkadaşlarımızdan bu yıl kaybettiklerimiz, hatta Ramazan-ı Şerif’e beraber başladığımız halde bizlere ‘elveda’ deyip, bayrama kavuşamadan ölümsüz âleme, sevdiklerine ulaşan nice dostlarımız, kardeşlerimiz ve akrabalarımız vardır. Bu insanlar gibi bizler de her an bu dâvetin namzetleriyiz.

Evet, kıyâmet bir gün mutlaka vukû bulacaktır. İnsanların  hâkimler Hakimi Allah huzurunda zerre kadar hayır ve şerden hesap verecekleri gün gelecektir. Her geçen gün insanlığın, sırların çözüleceği, hesapların süratle görüleceği o büyük mahkemeye yaklaştığını bilmem kaç insan düşünüyor ve kaç insan hayâtını ona göre tanzim ediyor?

Cenâb-ı Hak Enbiya sûresi 35.âyette, “Her can ölümü tadacaktır/tatmaktadır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.” 

Müddessir sûresi 38.-39.âyetlerde;
“Ashab-ı yeminden, hesap defterini sağ tarafından alan cennetlikler dışında herkes, yaptığı işlerin rehini ve esiri olacaktır.” buyurmaktadır.
Yine Müddessir sûresi 40.-47.âyetlerde;
“Onlar mutlaka cennetlerde mücrimlerin hallerini hatırlarını soracaklar: “Neydi bu cehenneme sizi sürükleyen?”
 Onlar şöyle cevap verecekler: “Biz namaz kılanlardan değildik.”
“Fakirleri doyurmaz, onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdik.”
“ Batıl sözlere dalanlarla beraber biz de dalardık.” “Bu hesap gününü yalan sayardık.”
“Ölüm bizi yakalayıncaya kadar hep böyle idik.” diyecekleri ifade buyurulmaktadır.

 Rabbimiz Bakara sûresi 207.âyette, “İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızâsını kazanmak için kendisini fedâ eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.”
Hud sûresi 117.âyette de;
“…onlar hayırlı işlere koşuşur, iyilikte yarışır, hem ümit, hem de endişe içinde Bize yakarırlardı.”
“Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helak etmez.’’ buyurmaktadır.
Dünyânın mâhiyetini bize hatırlatan günlük hayat o kadar sür’atli geçiyor ki, insanın eli ayağı dolaşıyor, yapmak istediği nice hayırlı işler ve kulluk vazifelerinin  hakkını vermekte zorlanıyor. Buna rağmen mü’minin vazîfesi  zorlukları sabırla aşmak ve başarmak olmalıdır.
       
Zaman durmuyor, süratle gidiyor. Bize emânet edilen paha biçilmez nice kıymetler, değerler ve fırsatlar bir bir elimizden kaçıyor. Şu an Ramazan-ı Şerif’in geride kaldığı gibi..
     
Görülüyor ki, bizden evvel dünyâya sahip olanlar bırakıp gittiler. Bizler de gidenleri takip ediyoruz. İnkar edenler ebediyen sevdiklerini kaybetmiş olarak haşredilecek ve azâb-ı elimle kucaklaşacaklardır. İnandığı halde inandığı gibi yaşamayanlar bütün dostlarından, sevdiklerinden mahrum kalarak ebedi bir haps-i münferit içinde yaşamaya mahkum edileceklerdir.
     
İnancını gönülden, ihlas ve samîmiyetle yerine getirenler, Allah’ın rızâsını hedefleyenler ise, dünya açısından her türlü mihnet ve sıkıntılara katlanıp, vâd edilen cennet saraylarına açılan bir koridor durumunda bulunan kabre, -inşâallah- emniyet ve huzur içinde girecekler ve bütün dostları ile beraber cennetin nimetlerine mazhar olacaklardır. Orada herkes inancına, niyetine göre muâmele görecek, kimseye zulmedilmeyecektir.
   
İnsanların cehennemden korunması ve kurtulması, ölümsüz, elemsiz cennet hayatına kavuşabilmesi; îman, salih amel, vefâ ve sadâkatle istikâmetlerini korumak ve îmanlarının hakkını vermekle mümkün olacaktır.
     
İnsan, evvelâ Allah’a ve âhirete îman ederek, rızây-ı İlâhi’yi elde etme niyetiyle, âhirette bütün sevdiklerine kavuşma, onlarla Cennette buluşma yolunda, ciddi gayret göstermek sûretiyle, ebedî hayatı kazanma imkanını elde edecektir. Yoksa, kabir kapısında insanı yalnız bırakacak olan dünyânın geçici lezzet ve menfaatleri, makam, mansıb, şan ve şöhretleri, haram ve günahları, insana hiçbir şey kazandıramayacaktır.
       
İnanmış gönüller, Bayram günlerini âhiret hazinelerinin kapılarının açılmasına vesîle olacak şekilde değerlendirmeli; büyüklere saygı ve hürmeti, küçüklere sevgi, şefkat ve merhametle muâmeleyi, kötülük yapanlara karşı bile dişini sıkıp iyilikle mukâbelede bulunmayı, yani; imkanlar ölçüsünde  barışa, huzur ve güvene katkıda bulunmayı ihmal etmemelidirler.
     
Mü’minler, bilhassa bu günlerin gecelerini, günahları yıkayacak, marziyât-ı ilâhiyeye yaklaştıracak, namazları Allah’ı görüyor şuûruyla ikâme edip, O’na en yakın olunan secde halinde; ‘Tesbih ederim yüce Rabbimi; her çeşit kusurdan münezzehdir O!”  ve “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen! (Ali İmran, 8) ’ zikir ve duâlarını, başka bilinen duâları da bol bol yapmalıdırlar.  Allah’a, her türlü şerirlerin şerrinden, şeytan ve nefs-i emmârenin tuzaklarından koruması adına yalvarıp yakarmalı, acizliklerini, sıfır olduklarını, hiçliklerini Allah’a karşı ifâde etmelidirler.
     
Başta Efendiler Efendisi Efendimiz (Sallallahu Aleyhi vesellem), Sahabe Efendilerimiz ( Radiyallahu Anhüm) ve bütün hak dostlarının, gecelerini hep kıyamla, tezekkür ve tefekkürle geçirdiklerini ve mü’minlere örnek olduklarını görüyoruz. Mü’minler de, bütün samîmiyetleriyle gelecek nesillere, hüsn-ü misal olacak şekilde hayatlarını ve ömürlerini değerlendirmeli, bu mevzâda gayret göstermelidirler.
   
“İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhâcirler ve Ensar ile onlara güzelce tabi olanlar yok mu? Allah onlardan râzı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!” (Tevbe sûresi,100)
   
“Allah mü’min erkeklere de, mü’min kadınlara da, ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler vâd etti. Hem Adn cennetlerinde hoş hoş konaklar! Hepsinden âlası ise, Allah’ın kendilerinden râzı olmasıdır. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı budur.” (Tevbe sûresi, 72)
     
“İyi ve güzel davranışlarda bulunan ihsan ehline en güzel mükâfat Cennet.. ve daha da fazlası olarak, Allah’ın cemâline ermek -rü’yete mazhar olmak-.. Onların yüzlerine ne bir leke bulaşır, ne de bir zillet! Onlar ashab-ı Cennet, hep orada muhalled, ebedi kalacaklardır.” (Yunus sûresi, 26)
     
Nihayet; keyfiyetsiz, idraksiz, ihâtasız ve misalsiz olarak Cenâb-ı Hak’ın cemâlini müşâhade etme devletine erenler, Cennet’te olduklarını ve Cennet nimetlerini de unutacaklar; gayri sadece O’nu görecek, O’nu bilecek, O’nu duyacak, O’nun varlığının ziyâsına bağlanacak ve par par parlamaya başlayacaklar. İşte bu târife gelmez bahtiyarlık da, tasavvurları aşkın bir bayramdır.
     
Müminler bu mazhariyetlerin ötesinde, ‘Rıdvan’ iltifatı ile de müjdelenmektedirler ki; belki de en büyük bayram onunla olacaktır. İşte içinde bulunduğumuz bayramlar, ebedî alemde Allah’ın lütfedeceği bu muhteşem bayramların küçük birer örneği ve numûnesidir.
     
Buradaki bayramları, şükre ve zikrullaha vesîle kılanlar, vicdanında îmanın zevkine uzananlar, İslâmî heyecanını hayâtının sonuna kadar koruyanlar ve o büyük saâdete erene kadar, sâdece imar ve ıslah için yaşayanlar; hâsılı, bir ömür boyu kulluk orucuna devam edip, Hz.Azrail’in (as) ‘Gel’ demesini iftar vakti sayanlar, peşi peşine o hârika bayramlara da kavuşacaklardır inşâallah..
   
Bütün kardeşlerimizin ve Ümmet-i Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi Ve selem) bayramlarını tebrik ediyor, bütün insanlık hakkında hayırlara vesîle olmasını, sulh-u umûminin gerçekleşmesini; mazlum, mağdur, mahkum, mahcur bütün kardeşlerimizin necâtını, asırlarca din-i mübîn-i İslâm’a hizmet vermiş ve âlem-i İslâm’a bayraktarlık yapmış şerefli milletimizin torunlarına Allah’ın basiret vermesini diliyor ve duâ ediyorum.
     
Bayramınız mübârek, ömrünüz, yuvalarınız ve hizmetiniz bereketlerle dolsun. Âmin.

[Mehmet Ali Şengül] 4.6.2019 [Samanyolu Haber]

İşkenceye şahit olan diplomat konuştu [Cevheri Güven]

BOLD-KHK’yla ihraç edilen diplomatlara Ankara Emniyet Müdürlüğünde işkence yapıldığı Ankara Barosu tarafından raporlaştırıldı. 20 Mayıs’ta gözaltına alınan ve tüm sürece şahitlik eden genç diplomatlardan biri BOLD’a konuştu.

20 Mayıs’ta Dışişleri Bakanlığı’nın KHK’yla ihraç 249 diplomatı hakkında gözaltı kararı verildi ve yaklaşık 100 diplomat gözaltına alındı. Hizmet Hareketi’ne yönelik operasyonlar kapsamında gözaltına alınan diplomatlara yoğun biçimde işkence yapıldığı iddiaları üzerine Ankara Barosu bir avukat grubu görevlendirdi ve işkence iddialarını araştırdı. Baronun hazırladığı raporda doğrudan işkence görenler belirlendi ve darp, çırıl çıplak soyma, copla makatı zorlama gibi farklı işkence metotlarının KHK’yla ihraç diplomatlar üzerinde kullanıldığı belirlendi.

“ZAYIF NOKTALARINI BELİRLEDİKLERİ KİŞİLERE ÖNCE İŞKENCE YAPTILAR”

Gözaltına alınan ve 10 günlük gözaltı sürecinin ardından serbest bırakılan genç diplomatlardan biri isminin gizli kalması koşuluyla yaşadıklarını anlattı. Gözaltına alındıktan sonra üçe bölündüklerini anlatan Diplomat, Ankara Emniyeti Mali Şube, Kaçakçılık ve Cinayet Büroya gönderildiklerini, kendisinin ise işkencenin yoğun yaşandığı Mali Şubede kaldığını söylüyor:

“Benim bildiğim iki arkadaşa yönelik copla taciz olayı oldu. Arkadaşları çıplak soyup cenin pozisyonuna getirip copu makat bölgelerinde dolaştırmışlar.

Arkadaşlarımızı gece yarısı alıp götürüyorlardı. Bir süre sonra geri getiriyorlardı. İnsanların zayıf yönlerini tespit edip oradan yükleniyorlardı. Bir arkadaşımızı iki gün psikolojik olarak sözle taciz ettiler sürekli olarak. ‘Eşin hamile, bak çocuğun düşebilir’ diye sürekli yüklendiler. Zayıf noktası orası diye. Sonra ikinci gün onu gece götürdüler. Uzun saatler gelmedi. Ertesi gün sabah gördüğümde durumu çok kötüydü, yürümekte zorlanıyordu. Sonra hafta sonu olmasına rağmen onu Adliye’ye götürdüler. Büyük ihtimalle ona istedikleri ifade tutanaklarını imzalattılar. Başka türlü bırakılmazdı diye düşünüyorum.”

“ARKADAŞ İKİ KERE BAYILDI YİNE DE İMZALAMADI”

“Diğer arkadaşın da ciğerinde bir problem eksiklik gibi bir şey vardı. Diğerlerine göre daha dayanıksız diye gördüler sanırım. Arkadaşı gece yarısı almışlardı sonra geri getirdiler. Çok da detaylı konuşamadık kötüydüler. Zaten iki defa bayıldı. Beyin kanaması mı geçiriyor diye düşündük. O derece hareketsiz kaldı. İlk bayılması işkenceden getirdikten sonra gece 2-3 civarıydı. Tuvalete gitmek istedi. Sonra karanlıkta biz bir düşme sesi duyduk. Yığıldı kaldı çocuk. Tepki veremiyordu, tepki vermeye çalışıyordu ama sesi çıkmıyordu. Sonra polisi çağırdık. Oraya bir hemşire getirdiler. Çok önemsemediler, ‘dinlensin uyusun’ dediler. Oysa belki beyin kanaması da geçirebilirdi, uyumaması gerekiyordu. Ertesi gün gündüz tekrar bayıldı. Tepki vermiyordu. O zaman hastaneye götürdüler. Korku ve endişeye bağlı bayılma atağı olmuş demişler hastaneden. Sonra bir daha o kişiye dokunmadılar. Ama tutukladılar onu. Muhtemelen istedikleri ifadeye imza atmadığı için tutuklandı. Baro’dan gelen heyete her şeyi anlatmıştı. Ankara Barosundan 7-8 avukat geldi o iki arkadaşla görüştü. Diğer işkence gören bir arkadaş vardı. Onu neye göre seçtiklerini bilmiyorum.”

İŞKENCECİLER ÖZEL EKİPTİ

Diplomatlara işkence yapanların dışarıdan gelen bir ekip olduğu iddialarını doğrular nitelikte bilgiler veriyor genç diplomat. “Bu işkenceyi yapanların dışarıdan geldiklerini söylemişler arkadaşlara. Arkadaşların gözlerini kapattıktan, başlarına torba geçirdikten sonra ortaya çıkıyorlarmış” diyor.

GÖZALTINDA KADIN DİPLOMATLAR DA VARDI

Genç diplomatın verdiği bilgiye göre gözaltında 7-8 kadın diplomat da vardı. Kadın diplomatlar ayrı bir kadın nezarethanesi bölümüne değil, aynı koridora konulmuş:

“Bizi bir hafta ifade almadan tuttular. 12 günlük gözaltı süresini doldurdular. Bizi yıpratmak için uzun süre tuttular ifadeye çıkarmadan önce ezmek, sindirmek için. Zaten nezaretler küçük 2 kişi için yapılmış yerde 35 kişi kaldık. Yerlerde koridorda kalmak zorunda kaldık. Kadın diplomatlar vardı 7 veya 8 kişi. Ayrı odadaydılar ama erkeklerle aynı yerde tutuluyorlardı o bile ayrı sıkıntı.

Bizim Mali Şube’de kumanya geliyordu. Su ve duş imkanı da tanıdılar. Ama diğer şubelerde kalan arkadaşlara duş aldırmamışlar, su da kısıtlı vermişler.”

“İŞKENCEYE SESSİZ KALMADIK”

Genç diplomat, diğer vakaların aksine gözaltındakilerin işkenceye sessiz kalmadığını, nezarethaneden dışarıya seslerini duyurmak için yöntemler aradıklarını söylüyor. Ankara Barosunun dikkatinin çekilebilmiş olmasını da arkadaşlarıyla gösterdikleri bu kararlılığa bağlıyor:

“Biz sessiz kalmadık. Herkes avukatına yaşananları anlattı. Dışarı yansımasını istedik. Ömer Faruk Gergerlioğlu’na ya da başka insan hakları savunucularına ulaştırılmasını istedik. Sessiz kalmadık. Genelde mağdurlar gizliyor. Bu işkenceler dışarı yansımasaydı, bir sonraki işkence gören kişi biz olacaktık. Nelere zorlanacağımız belli değildi. Gelen avukatlara, ailelere herkese ulaştırılmasını istedik. Böylelikle yayıldı ve Baronun da gelmesiyle kesildi o işkence.

Baro heyeti geldikten sonra, orada rapor hazırlayıp imzaları attırdılar. Rapor çıktıktan sonra bize yönelik kötü muameleler kesildi. Doktorlar da bizimle ilgilenmeye başladılar. Darp var mı diye sormaya başladılar.”

İşkencelerin yapıldığı Ankara Emniyet Müdürlüğü…

“DOSYALARIN HEPSİ BOŞ”

Genç diplomat, kendilerine yönelik operasyonun Ahmet Davutoğlu’nun yeni parti söylemleriyle ilişkili olduğunu düşünüyor. Davutoğlu döneminde göreve başlayan diplomatlara yönelik operasyonun öne çekildiği görüşünde:

“Sorulan sorulara baktığımızda sanki aniden öne alınmış bir operasyon gibi geldi. Davutoğlu’nun yeni parti hazırlıkları başlayınca öne alınmış gibi oldu.

Dışişleri Bakanlığı’na giriş sınavıyla ilgili birkaç soru sordular ama genel tespitler, kişi bazında şeyler değil. Dışişleri Bakanlığı’na sormaları gereken soruları bize sordular. Ankesörlü telefondan aranmışsanız, kimin aradığı soruldu. Bakanlıktaki kişilerin kendi aralarındaki HTS kayıtları varsa bunları soruyorlar. Aynı baz istasyonundan sinyal vermişseniz onları soruyorlar. Ama aynı saat dilimlerinde bile değil örtüşmüyor.

Herkese yönelik bir soruşturma açılıyor KHK ile ihraç edilenler hakkında. Bir daha geri dönemesinler diye. İhraçlara temel gerekçe oluşturmaya çalışıyorlar. Dosyalar boş. Arkadaşların hepsi çok iyi İngilizce bilen arkadaşlar, hepsi kendini yetiştirmiş. Ama biraz Anadolu’dan gelen kişiler olarak Dışişleri Bakanlığında bizi içlerine hiç sindiremememişlerdi. Eskiden sadece diplomat çocukları Dışişlerine giriyor diye. O yüzden Dışişlerinin kendisi istemiş bu operasyonu gözüküyor. Biraz geçmişe dönük öç alma da vardı operasyonda.”

NOT: İşkence gören kişilerin isimlerine talepleri üzerine haberde yer verilmemiştir.

[Cevheri Güven] 3.6.2019 [MedyaBold.Com]

‘Türk diplomatları rehin alan IŞİD bile işkence etmedi’ [Emir Korkmaz]

KHK’yla ihraç edilen diplomatlara Ankara Emniyet Müdürlüğünde yapılan işkencelerin yankıları sürüyor. Ankara Barosu tarafından da raporlaştırılan işkence ve kötü muamele iddialarıyla ilgili merkezi Washington’da bulunan ünlü haber-yorum portalı Examiner için bir yazı kaleme alan eski Diplomat Bahadır Gülle, çarpıcı iddialarda bulundu. Gülle, darbe girişiminden üç yıl sonra yapılan operasyonun, tamamı kendi döneminde Dışişleri Bakanlığına alınan personele yönelik olması sebebiyle, İstanbul seçimleri sonrası Erdoğan’a açık eleştirilerde bulunan Dışişleri eski bakanı Davutoğlu’na bir mesaj niteliği taşıdığını öne sürdü.

15 Temmuz 2016’dan sonra nitelikli kadroların tasfiye edildiğini ifade eden Gülle, onların yerlerine İnternet trolleri ve görev yaptıkları ülkelerde kanunları çiğneyen insanların alındığını, bu dönemde konsolosluklarda Türkiye cumhuriyeti vatandaşlarına karşı şiddete varan eylemlerin normal hale geldiğini ifade etti.

Bakanlığa giriş sınavlarında usulsüzlük ve yetersiz İngilizce iddialarının gerçek dışı olduğunu söyleyen Gülle, dört aşamalı bir sınavla bakanlığa personel alımı yapıldığını, içerisinde üst düzey büyükelçilerin bulunduğu bir heyet tarafından mülakata tabi tutulduklarını yazdı. Heyette yer alan Büyükelçilerin halen son dönemde önemli pozisyonlarda görev yaptığını belirten Gülle, samimi bir sorgulama yapılacaksa önce bu heyette yer alan büyükelçilerden başlanması gerektiğini vurguladı.

İhraç olan diplomatların birçoğunun Harvard ve Oxford gibi Türkiye’nin ve dünyanın sayılı üniversitelerinden mezun olduğunu, kendisinin de dahil olduğu bakanlıkta görev yapan beş Harvard mezununun ülkeden ayrılmak ya da hapse atılmak durumunda kaldığını kaydetti.

İşkencenin ve kötü muamelenin kabul edilemeyeceğini söyleyen Gülle, 2014 yılında Musul’da IŞİD tarafından rehin alınan diplomatlara yapılmayan işkencenin Türk otoriteleri tarafından kendi diplomatlarına reva görüldüğünü belirtti.

Öte yandan, konuya ilişkin olarak İngiliz The Times gazetesinde yer alan haberde Ankara barosunun işkenceye ilişkin raporu konu edildi. Haberde görüşlerine başvurulan Amnesty sözcüsü, yerel ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası düzenlemeler kapsamında işkence ve kötü muamelenin Türkiye’de yasaklandığı, ancak Türk yetkililerin olayları inkar etmekle yetindiklerini ifade etti. Haberde görüşlerini paylaşan ve darbe sonrası ihraç edilen bir diplomat sorgulanmaktan değil zulümden dolayı Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldığını, 80 darbesi sonrasında ülkeden çıkan insanların 20 yıl sonra ülkeye dönebildiklerini, bugün Türkiye’de yaşanan olayların bunun da ötesinde olduğunu dile getirdi.

20 Mayıs’ta Dışişleri Bakanlığı’nın KHK’yla ihraç 249 diplomatı hakkında gözaltı kararı verilmiş ve yaklaşık 100 diplomat gözaltına alınmıştı. Gülen Cemaati’ne yönelik operasyonlar kapsamında gözaltına alınan diplomatlara yoğun biçimde işkence yapıldığı iddiaları üzerine Ankara Barosu bir avukat grubu görevlendirmiş ve işkence iddialarını araştırmıştı. Baronun hazırladığı raporda doğrudan işkence görenler belirlendi ve darp, çırıl çıplak soyma, copla makatı zorlama gibi farklı işkence metotlarının KHK’yla ihraç diplomatlar üzerinde kullanıldığı yazılan raporda kayıtlara geçirildi.

[Emir Korkmaz] 4.6.2019 [Kronos.News]

Akın İpek’ten İsmail Saymaz’a hotel cevabı: ‘Ben aldığımda çöplüktü, binlerce ağaç diktirdim, öyle o hale geldi..’

TMSF’nin el koyduğu Koza-İpek Holding’e ait Angel’s Peninsula Otel’in Melih Gökçek’e yakın kişilere satılma iddiası tartışılıyor. Otelin TMSF eliyle el konulmasının ardından U4 Gayrimenkul aracılığıyla 11 Şubat’ta internet üzerinden 230 milyon Euro’ya Tuğra Makine ve Jeoloji isimli bir firmaya satıldığı yazıldı.

Bu haberde sonra bir paylaşımda bulunan Hürriyet Gazetesi muhabiri İsmail Saymaz, “Otelin fotoğraflarına bakınca insan kahroluyor. Bir doğa harikası yer, betonla harap edilmiş ve yağmalatılmış” iddiasında bulundu.

Akın İpek: “Hotel ben aldığımda çöplüktü, binlerce ağaç diktirdim, öyle o hale geldi..”

Bu twiti alıntılayıp Saymaz’a cevap veren Akın İpek ise “Bilsende bilmesende, illa bir şey söylemeye mecbur musun??? Her diyeceğine şu cu bu cu diye eklemen şart mı???
O otel tahsis değil tapu. İmar değişikliği yaptırmadım. Kaba inşaatı 30 yıl önce bitmiş… Ben aldığımda bir çöplüktü… Binlerce ağaç diktirdim, öyle o hale geldi…” dedi.

İpek ikinci twetinde ise “Boşu boşuna kahrolmasın diye Otel hakkında bilgi vereyim; Devletten tahsis yok. Tapusu şahıstan satın alındı. İmar değişikliği yapılmadı. Tek bir ağaç kesilmedi. Dünyanın bir çok yerinden, binlerce ağaç getirilip dikildi, botanik park yapıldı… Umarım biraz rahatlamışsındır” ifadelerini kullandı.

[TR724] 4.6.2019

Bayramı sağlıklı geçirmek için 5 öneri

Ramazan Bayramı’nın ilk günü özgür ve sınırsızca yemek, bayram ziyaretlerinin vazgeçilmezi şeker ve tatlı ikramlarında aşırıya kaçmak fazla kiloları beraberinde getirmekle kalmıyor, pek çok sağlık sorununa da sebep oluyor.

Ramazan sonrasında bayramı sağlıklı geçirebilmek için bazı kurallara uymak gerektiğini belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Muharrem İngeç, aşırı yeme hissine yenilmeyin uyarısında bulunuyor. ’’Bayramın ilk günü hafif bir kahvaltıyla güne başlanmalıdır. Kahvaltıda mideyi yoracak kızartma, içeriğinde yağ olan kete, poğaça ve börek gibi hamur işleri ile salam, sosis ve sucuk gibi yiyecekler tüketilmemelidir. Bunların yerine; beyaz peynir ve zeytinin yanı sıra salatalık, domates, biber ve yeşillikler tercih edilmelidir. ’’ diyor.

Az ve sık yenmeli öğünler atlanmamalı

Dr. Muharrem İngeç’e göre, cücudun ihtiyacından fazla besin tüketmek hazımsızlığa, gaza, ağrıya ve bulantıya neden olmaktadır. Bayramda karbonhidrat ve yağdan zengin besinlerin çok miktarlarda tüketilmesi bağırsak sistemi rahatsızlıkları kalıcı hale getirmektedir. Bayramda ve sonrasında sağlık sorunları yaşamamak için aşırı yağlı ve hayvansal gıdalardan uzak durulmalı, bu sürede sindirim sistemini zorlamayacak sebze ve meyve ağırlıklı beslenmeye özen gösterilmelidir. Az ve sık yemek yenmeli, öğünler atlanmamalıdır.

Bayram boyunca yeterli su tüketin

Ramazanda yeterli su ve sıvı tüketimi olmadığı için vücutta oluşan değişimin önüne geçebilmek için bayram boyunca en az 2-2,5 litre su tüketilmelidir. Vücuda zararlı etkileri olduğu belirlenen gazlı ve kolalı içeceklerin yerine öğünlerde ayran, taze sıkılmış mevsim meyvelerinin suları, limonata ve komposto tüketilerek sıvı ihtiyacı karşılanmalıdır. Gün boyunca süren ziyaretlerde ikram edilen kahve ve çay gibi içeriğinde kafein olan içecekler de kontrollü olarak tüketilmelidir.

Sağlıklı bayram için önerileri dikkate alın!

  1. Bayram süresince posa içeriği yüksek lifli koyu yeşil yapraklı sebzeler, fasulye, mercimek ve nohut gibi baklagiller tüketilmelidir.
  2. Bayram süresince, bir aylık Ramazan döneminde yavaşlayan metabolizmayı hızlandırmak için günlük egzersiz yapılması önerilir. Bayramdan sonra da spora devam edilmelidir.
  3. Oruç vücudun kimyasını ve fizyolojisini etkilemekte, hematolojik ve metabolik değerler değişmektedir. Değişen kolesterol ve kan şekeri ile kan basıncını normal değerlere ulaştırmak için beslenme ve uyku düzene dikkat edilmelidir.
  4. Ramazanda, normal zamana göre daha az içilen sigarayı bırakmak için bayram bir fırsat olabilir. Vücuda olumsuz etkisi bilinen sigaradan bayram boyunca uzak durulmalıdır.
  5. Bayram ikramlarında ağır hamur tatlıları yerine meyveli ve sütlü tatlılar ile kayısı, vişne, elma ve armut hoşafı iyi birer ikram olabilir. Ayrıca ikram konusunda besleyici değeri yüksek ceviz, fındık, fıstık ve ceviz gibi kuruyemişler tercih edilebilir.

[TR724] 4.6.2019

AKP ve post-modern kutuplaştırma kampanyası [Engin Tenekeci]

Geçtiğimiz günlerde Yol’tv seçime ilişkin bir sokak röportajı gerçekleştirdi. Kamera önünde  konuşan bir çiftin açıklamaları kısa sürede ülkede gündem oldu. Erkek, CHP’nin bugüne kadar ülkeye ne yaptığını sordu. Kadınsa eşine misilleme yaparak, “Erdoğan ne yapmış?” şeklinde bir soru yöneltti. Erkek, eşinin bu açıklaması üzerine, “Sen git İmamoğlu’nun yanına.” dedi. Kadınsa, zaten İmamoğlunu yanında olduğunu ve bu kararını kimsenin değiştiremeyeceğini söyledi.

Medya Analiz programına katılan İmamoğlu ise, çiftin bu tür açıklamalarını demokrat bir aile fotoğrafı olarak niteledi ve şöyle devam etti: “Hanımefendiyi de beyefendiyi de kutluyorum. Türkiye’de bir bölünmüşlük var, ben birleştirmek için geldim.”

Çiftin açıklamaları, AKP ideolojisinin memleketin sosyal yaşamında  hem de halk bazında nasıl bir ayrışmalar meydana getirdiğine dair net bir fotoğrafı hükmünde. Siyasi tarafgirlik halkı öyle bir ayrışma noktasına getirmiş ki, bir koca eşine kamera önünde onun desteklediği bir belediye başkan adayını kastederek çok rahatlıkla, “Sen git İmamoğlu’nun yanına.” dedirttiriyor.

Bu ayrışmanın öyle hokus pokus türünden hemen çözülecek bir şey değil. Siyasal islamofaşist ve, iki yüzlü AKP iktidarının eliyle bu hale gelen halkın ıslahının uzun bir süre alacağı belli. Zaten belli bir yaşa gelmiş bir zihniyetin zihniyetini değiştirmek, sosyoloji ve pedagoji-psikoloji ilimlerinin de kurallarına ters düşen bir şeydir.

AKP sapık zihniyeti toplumu öyle bir kıvama getirdi ki, artık Türkiye’de herşey AKP siyasetinden ibaretmiş havası esiyor, estiriliyor. Hatta bir vatandaş AKP’yi desteklemiyorsa o,  vatan haini, terörist, darbeci ilan ediliyor; hapisle ve aba altından sopayla tehdit ediliyor. Aslında bunlar normal, çünkü halk, AKP’nin dünya kadar hata ve cürümlerine göz yumdu, yumuyor! “Çalıyorlar ama çalışıyorlar; günahımı bile vermem Erdoğan’a, ancak oyum yine ona.” diyorlar.

Kendini soyup soğana çeviren, sopa gösteren, “siz benim marabamsınız, sizi ben besliyorum. O yüzden beni destekleyeceksiniz” diyen, böyle bir siyasi zihniyete aşık bir halk arzı endam etmiş durumda! Düğmeli cüppeye sahip hukukçular, sözüm ona sanatçılar, akademisyenler, medya, spor camiası.. şu an Erdoğan’lı AKP iktidarı karşısında serfüru ediyor!

Zaten Hizmetteki özellikle çocuklu annelere  yaptıkları zulüm, iftira, hukuksuzluk, gasp.. arz ve semayı  velveleye getirmekte. Daha önce Ergenekon davasından içeri atılan bir rütbeli, “Çıkacağız, çocuklarına kadar acımayacağız.” şeklinde acımasız, gaddar bir açıklamada bulunmamış mıydı!

AKP cahili cühela bir nesil yetiştirdi. Sosyolojide böyle bir tabir var mı bilmiyorum, bir bilinç kayması kuşak hortlattı. Kendisi din-diyanetle ilgisi olmadığı halde, çevresini şeriatı getirmeye ikna ettiğiyle övünen şuursuz bir kuşak! AKP’yi desteklemeyenlere karşı kinle oturup kalkan insafsız bir nesil! Ama şu bir gerçek;  AKP gayri meşru yollarla elde ettiği maddi güçle bir çok kesimi kendisine bağlamış durumda. Özellikle yazılı, sosyal ve görüntülü medyayla adeta şeytanlara taş çıkarttıracak post-modern bir kutuplaşma kampanyası sürdürüyor! Sosyal-medya ile oluşturduğu psikolojik harp birimleriyle halkı istediği gibi yönlendiriyor. Bir bayide ki neredeyse bütün gazetelerde atılan aynı başlıklar buna bariz bir misaldir.

Kendi yalanına kendisi inanan, güce adeta tapan, yeri geldiğinde kutsal değerleri çok rahatlıkla çıkarları için kullanan AKP artık kan kaybediyor. Bir zamanlar, ayetinde ifadesiyle Firavun’un dediği gibi, “bana izin verirseniz, beni seçerseniz” minvalinde  bir ruh haleti sergiliyor.

AKP bir enkaz bırakıp gidecek ve ardından milyonların ahını alacak ve şimdiden alıyor da zaten. Arkasında bıraktığı o korkunç tahribat ve yozlaşmanın tamiri öyle bir nefhada da mümkün olmayıp, ciddi bir mesai gerektirecek!

[Engin Tenekeci] 4.6.2019 [TR724]

Peygamber Efendimiz’in (SAV) iletişim modeli [Mehmet Ali Özcan]

İnsanların karşılıklı olarak bilgi, duygu ve düşüncelerini birbirlerine iletme, anlatma, anlama, yorumlama şeklinde tarif edilebilecek iletişim, sözlü, sözsüz ve yazılı araçlarla gerçekleşir. Aynı ortamda bulunan kişiler, birbirleriyle sürekli muhatap olduklarından iletişim her zaman ve her yerde vardır.

İnsan, yaptığı iletişimlerle gelişir, olgunlaşır, bilgi, görgü ve deneyimlerini artırır, kendisini ve başkalarını tanır. Bunun sonucu olarak da bilgisizlikten kurtulup insanları anlar, onlarla kaynaşır ve yaşadığı toplumun bir parçası haline gelir. Kısaca iletişim, bir insan için hava, su ve besin kadar olmasa da gerekli ve zorunludur.

Allah, kendisini insanlara tanıtmak için Peygamber Efendimiz’i (sav) vazifelendirmiştir. Yaşadığı dönemin iletişim imkânlarını en iyi şekilde kullanan Efendimiz (sav), Allah’ın mesajını hem anlatarak hem de yaşayarak insanlara iletmiştir. Sonuç olarak bugün dünya nüfusunun yüzde 25’i Müslümandır.

Efendimiz (sav), kendisine peygamberlik verildikten sonra sadece inananları değil din, dil, ırk, renk, cinsiyet, sosyal statü gibi farklılıklara bakmadan bütün insanları muhatap almıştır. Yeni bir dini anlatmakla birlikte yeni bir anlayış ve iletişim modeli de geliştirmiştir. Bunu sonucu olarak da muhatap olduğu neredeyse herkesi ikna etmiştir. Bununla ilgili olarak siyer tarihinde birçok olay vardır.

Namazda söylenmemesi gereken bir şeyi söyleyen kişiyi, namazdan sonra yanına çağıran Efendimiz (sav), ona doğrusunu anlatmış. Daha sonra bu zat, “Anam ve babam O’na feda olsun, vallahi ondan daha hayırlı bir öğretici asla görmedim. Vallahi beni ne eleştirdi, ne de bana kızdı.” demiştir. Başka bir sahabe, yaptığı bir işten dolayı arkadaşları tarafından eleştirilince, durumu Efendimiz’e (sav) arz edip meselesini çözüme kavuşturunca kavmine dönmüş ve onlara: “Ben, sizde dar görüşlülük ve anlayışsızlık; yüce Allah’ın Elçisinde ise hoşgörü ve anlayış buldum.” demiştir. Görüldüğü gibi Allah Rasulü’nün (sav) tutum ve davranışları sonucunda, muhataplarında sevgi, bağlılık ve sadakat oluşmuştur.

Efendimiz (sav), peygamberlik otoritesine dayanarak muhataplarına “Ben Allah’ın Elçisiyim, dediklerimi yapın” şeklinde bir yaklaşım sergilememiş, onların anlayacağı dilden, yaşadıkları hayatı dikkate alarak ikna edici bir üslûp kullanmıştır. Muhatap olduğu insanların temel değerlerini, tutumlarını, grup davranışlarını bilerek, ona göre hareket etmiştir.

Allah Rasulü (sav), ashabı arasında kötü davranış sergileyen birini gördüğünde ve onun bu davranışını düzeltmek istediğinde “Ne oluyor ona, alnı toprak olasıcıya!” diye söze başlar, kendisine hiç de hoş olmayan bir söz ulaştığında, “İnsanlara ne oluyor da şöyle şöyle söylüyorlar?” derdi. Böyle durumlarda genel bir dil kullanan Efendimiz (sav), hata yapanları teşhir etmemiş; böylece, hem insanların onurunu korumuş hem de evrensel değerlere özen göstermiştir.

Necran’dan gelen Hıristiyan heyetle Efendimiz (sav) görüşmüş ve İslam’ı tebliğ etmişti. Kendi aralarında istişare eden heyet, “Ey Ebu-l Kasım! Seni, kendi dininle başbaşa bırakacağız. Biz de kendi dinimizde kalacağız. Biz sana istediğin şeyi verelim ve seninle anlaşma yapalım.” şeklinde cevap verdikleri rivayet edilir. Hadise daha detaylı incelendiğinde onların, aslında ikna oldukları ama kabilecilik, kişisel çıkar, sosyal konum gibi gerekçelerle Müslüman olmaktan kaçındıkları görülür.

Efendimiz (sav), etkili bir iletişim için insanlarla sürekli diyalog halinde olmuştur. Hz. Ömer’in (ra) itirazı, ashabın ağır hareket etmesine rağmen, Müslümanların aleyhine imiş gibi görünen Hudeybiye sözleşmesini kabul ederek barış ortamını sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerim’deki “Allah, dininizden dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilikte bulunmak ve mümkün olduğunca âdil davranmaktan sizi men etmez.” (Mumtahine, 8) ve “Onlar size karşı dürüst davrandıkları sürece siz de onlara karşı dürüst davranın.” (Tevbe, 7) ayetleri de Hudeybiye’deki durumu adeta onaylamaktadır. Sonuç olarak, sağlanan barış ortamında Müslümanlar İslam’ı anlatmak üzere Arap yarımadasına dağılmışlardır.

Münafıklar, kâfirlerden daha fena sayılmalarına rağmen, Efendimiz (sav), onlara karşı müsamahalı davranmış, yanlışlıklarına karşı af ve sabırla karşılık vermiştir. Muhatap olduğu hiç kimseye, “Sen münafıksın” diyerek tavır almamış, münafıklık yapanların durumunu açığa vurmamış, ayırımcılık yapmamış, herkese eşit davranmıştır. Bu tavrıyla onların Müslümanlardan kopmalarını engellemiş, müşriklerle ortak hareket etmelerini engellemeye çalışmıştır. Zaman içinde bunların birçoğu da Müslüman olmuştur. Efendimiz (sav), böyle davranmamış olsaydı İslam onların gönlünde yer etmemiş olacaktı.

İnancında samimi olan mü’minler, boş sözlerden ve faydasız şeylerden yüz çevirir, söz götürüp getiren kimseye itaat etmez, ısrarla yalan sözden kaçınır ve yapmayacakları şeyleri söylemezler. Onlar, güzel bir sözün, kökü yerde sabit; dalları gökte olan güzel bir ağaca benzediğini bilirler. Sözün büyüleyici gücü karşısında sorumluluk duygusuyla hareket ederler. Zîrâ Efendimiz (sav), “Ya hayır söylenmesini ya da susulmasını” istemiş; gerçek Müslümanı da, dilinden ve elinden diğer Müslümanların zarar görmediği kimse olarak tanımlamıştır.

Ebu Cehil’in oğlu İkrime, Mekke’nin fethinden sonra kaçmış, eşinin devreye girmesiyle de affedilmişti. Huzura vardığında Efendimiz (sav), “Hoş geldin süvari yolcu!” diyerek iltifat etmiş ve onu güler yüzle karşılamıştır. Ashabına da, “İkrime aranıza katılıyor, onu gördüğünüzde babasına sövüp hakaret etmeyin, çünkü ölüye yapılan hakaret, hayatta olanı incitir.” buyurmuştur. Bu tutumuyla ashabını hoş olmayan bir davranış içine girmekten alıkoymuş, yıllarca İslâm’a karşı tavır almış ve kaçıp gittiği yerden affedilmek suretiyle geri dönmüş olan İkrime’nin de onurunu korumuştur.

Efendimiz (sav), insanlar arasındaki iletişimi engelleyici gördüğü bazı tutum ve davranışları şiddetle kınamış, söz konusu tavırların Müslümanca bir duruş olamayacağını belirtmiştir. Örneğin O, yalan söylemenin ve yalan yere şahitlik yapmanın çok çirkin olduğunu, gerçek gizlendiği için kin ve nefret duygularının ortaya çıkmasına sebep olan yalancılığı, ikiyüzlülük saymıştır. Bununla birlikte verilen sözde durmamayı, güveni kötüye kullanmayı ve tartışmalarda karşıdaki insana ağza geleni söylemeyi de ahlaksızlık olarak değerlendirmiştir. Zaten Kur’ân-ı Kerim’de de insanları alaya alma, su-i zanda bulunma, eksik ve kusur arama, özel hayatı araştırma ve dedikodu şiddetle yasaklanmış; kardeşlik ve dostluğun sevgi eksenli ve canlı bir iletişimle korunması istenmiştir.

Efendimiz’in (sav) yaptığı görüşmelerde, herkes düşünce ve kanaatini hür ve açık bir şekilde ortaya koymuş ve savunmuştur. Baskı ve taassubun olmadığı bu ortamlardan beklenen hedef, gerçeğin ortaya çıkması ve insanların bilgilenmesini sağlamaktır. Bu ortamlarda dikkat çekici bir husus da, Efendimiz’in (sav), karşısındaki kişilerin o an düşünemedikleri veya çekindiklerinden dolayı söyleyemedikleri şeyi, gayet samimi bir şekilde açması ve değerlendirme imkânı tanımasıdır. Böylelikle iletişimin devamını sağlamış, düşünce ve fikirlerin daha yakından net bir şekilde öğrenilmesini ve bu diyaloglardan beklenen hedefi gerçekleştirilmeye çalışmıştır.

Efendimiz’in (sav) konuşmalarına baktığımızda genelde kısa ve sade olduklarını görürüz. Bu tür konuşmalar önemlidir ve iyi dinlemeyi gerektirir. Zaten dinleme, iletişimin temel ilkelerinden biridir. “Ey iman edenler! Bir fâsık size haber getirdiğinde, doğru olup olmadığını tespit etmek için onu iyice araştırın. Aksi halde, sonra yaptığınız şeylerden dolayı pişman olursunuz.” (Hucurat, 6) ayeti iyi bir dinleyici olma ve sözün doğruluğunu araştırmayı bize tembihliyor.

Günümüz sosyal medya ortamında, insanların birbirlerine yönelik yazdıklarına baktığımızda, bunların Efendimiz’in (sav) iletişim modeline pek uymadığı görülüyor. Özellikle O’nun (sav) adını bütün insanlara duyurma derdinde olanların, O’nun (sav) üslubunu kullanmaları gerekir. Bununla birlikte Allah-ü Teâla da, “Ey iman edenler! Yapmadığınız, yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz? Yapmadığınız, yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında oldukça menfur bir şeydir.” (Saf, 2-3) ayetlerini de bir ölçü olarak önümüze koymuştur.

[Mehmet Ali Özcan] 4.6.2019 [TR724]

Yeni havalimanında resmen soygun: Yandaş şirketlerin 1 milyar euoroluk borcu 25 sene sonraya ertelendi

İstanbul Havalimanı ertelenen 1 milyar Euro yıllık kiranın ilk iki senesi 25 sene sonraya ötelendi. Üstelik bu ödeme yıllık 335 milyon Euro olarak toplamda iki yıl için 670 milyon euro olarak kabul edildi. Airporthaber’in haberine göre, yandaş şirketlere yaptırılan İstanbul Havalimanı’nın borç yapılandırmasıyla ilgili skandal gelişmeler yaşanıyor. Buna göre Havalimanını inşa eden firmalar borç ödemesini hiç yapmamak için DHMİ’ye başvurdu.

Ali Kıdık imzalı yorum haberde şu ifadeler yer aldı: “Neymiş efendim beyfendiler bu parayı hiç ödemeyelim diye DHMİ başvurmuşlar. Yetti beyler, istekleriniz karşısında millete gına geldi. Oldu olacak devletin anahtarını size teslim edelim. Siz devlete ödemeyin ama devletten yolcu garantisi parası isteyin. Sizin istekleriniz resmen soygun isteğidir. Köpeksiz köyde köteksiz gezmeyi ne zaman öğreneceksiniz çok merak ediyorum.”

İstanbul havalimanını yapan ve 25 yıl işletecek İGA’nın yüzde 20’şer payla 5 ortağı vardı: Kolin, Limak, Kalyon, Cengiz, MNG. Bu şirketler Cumhuriyet tarihinin en büyük ihalesi denerek, girdikleri havalimanı ihalesini 3 Mayıs 2013’te KDV hariç 22 milyar 150 milyon Euro’ya aldı. AKP iktidarı Erdoğan’ın talimatıyla şirketlere ağır Hazine garantileri sağladı. İlk 13 yıl için 6.3 milyar Euro yolcu garantisi verildi. Garanti tutarı yolcu başına dış hatta 20 Euro, dış hattan gelip dış hata gidenlerde 5 Euro ve iç hattan gelip dış hata gidenler için de 3 Euro üzerinden hesaplanacaktı. Devletin verdiği yolcu garantisi ilk etapta 90 milyon kişi olarak belirlendi. Miktar tutturulamadığında üzerini devlet ödeyeceği şarta bağlandı.

Şirketlerin işi kendi öz kaynaklarıyla yapamayacakları anlaşılınca yine Hazine devreye girdi. Ve 3.4 milyar Euro’su Ziraat, Halkbank ve Vakıfbank’tan, 500 milyon Euro’su Denizbank’tan, 300’er milyon Euro’su da Garanti ve Finansbank’tan olmak üzere toplam 4.5 milyar Euro borç alındı. 16 yıl vadeli, dört yılı ana para ödemesizdi. Bu miktar yetmeyince beşli konsorsiyum, Hazine garantisi altında 1.4 milyar Euro daha kredi çekti. Borç toplamı 6 milyar Euro’yu buldu. Havalimanının ilk fazı zar zor bu krediyle bitirildi.

Kolin, 9 Ocak 2019 günü elindeki yüzde 20 hisseyi Kalyon’a devrettiğini açıkladı. Kalyon’un payı yüzde 40’a yükseldi. Kalyon’un hisse devrinde tutar açıklanmadı. Devrin onun payına düşen 1.5 milyar Euro’luk borcun karşılığı gerçekleştirildiği belirtildi.

Teknik tabiriyle Kolin, inşaatı tamamladığı için devletten alacağı yüklü miktardaki hak edişi tahsil ettikten sonra borcunu devredip çıktı. Geriye kalan şirketlerden Kalyon yüzde 40 hissesi ile ortaklıkta işletme yükünü taşıyan firma. Onun çıkması söz konusu değil. Cengiz ise ihalede teknik kriteri üstlenen pilot şirketti ve onun da üç yıl boyunca çıkması yasaktı. Süre 2019’da doldu. Limak ve MNG ise inşaat işinde süre doldu. Şimdi bu borçların bir kısmının 25 yıl sonraya ödemesinin ötelenmesi konuşuluyor.

[TR724] 4.6.2019

Ramazanımızı da çaldınız [Alper Ender Fırat]

İstanbul’da çok güzel avlusu olan Çınar ve Kestane ağaçlarının daha da güzelleştirdiği bir mahalle camimiz vardı. İmamını da tanıyor ve arkasında rahatlıkla namaz kılıyordum. Teravih namazlarından sonra semaver çayıyla birlikte neredeyse sahura kadar süren sohbetlerimiz olurdu dostlarla.

Sizi bilmem ama ben yaz Ramazanlarını çok severim. Hem tuttuğun orucun hem açtığın iftarın, hem kıldığın teravihin hem teravih sonrası ettiğin sohbetlerin farkına varırsın.

Gurbet elde kendimden başka kimse ile paylaşamadığım bir Ramazan daha geçti. Bir Yunan adasında, her şeyden uzak yaşarken Sevgili Zafer Özcan’ın kızına yazdığı mektupta söylediği gibi ‘insan burada hatıralarının yasının tutuyor.’ Çocukluğumun ramazanlarının yasını her zaman tuttum ama şimdi İstanbul ramazanlarının da yasını tutar oldum. Belki de yaza denk geldiği için oradan ayrılmadan önceki özellikle son üç-beş Ramazanım çok güzel geçmişti.

Kendi mahallemden başka Üsküdar’da, Beylerbeyi’nde, Çengelköy’de, Fatih’te, Süleymaniye’de geçirdiğim oruç zamanlarının yasını tutuyorum.

Ne çok şeyimizi çaldı bu hırsızlar, bize ait ne çok şeyimizi gasp ettiler. İyi ve güzel olan ne varsa hunharca katlettiler. Binlerce şeyin üzerine bir de Ramazanımızı çaldılar. Teravihimizi, semaverimizi, çayımızı, dost sohbetlerimizi, Ezanımızı…

Cübbe giymiş dinbazlarıyla herkesin imanına musallat oldular. Din adına ne varsa barbar bir talancı gibi talan ettiler. Öyle bir münafıklık rüzgarı estiriyorlar ki ‘iman’ sahiden çok çetin bir sınavdan geçiyor.

Televizyon ekranlarını donatan Ramazan tüccarlarına denk geldiniz mi? Çokça riya, çokça sahtekarlık, biraz şov, azıcık duygusallık, sahte bir de hüzün ve kocaman bir maske…

‘Az bir ücret karşılığı dinlerini satanlar’ gibi. ‘Allah’ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir karşılık için satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar.’  (Bakara 174)

‘İçlerini bilemeyiz ama’ diye bir cümle sarf etmeyi çok abes görüyorum. Böylesine hunharca bir zulmün olduğu zamanda, bunlarla ilgili tek laf etmeden, tek bir rahatsızlık emaresi göstermeden din ve doğruluk adına konuşan herkes gibi bunlarda iğrendirici geliyor.

İnsanlar bodrumlarda diri diri yakılacak, şehirler tanklarla yakılıp kül edilecek, yüzlerce lohusa kadın doğum yapar yapmaz derdest edilip tutuklanacak ve sende hiçbir rahatsızlık olmayacak. Sonra çıkıp kocaman kocaman iyilikten, doğru olmaktan, kul hakkından, komşuluk hakkından konuşacaksın. Hz. Ömer’in ağzına alacaksın ve yüzün zerre kadar kızarmayacak.

Yüzbinlerce insan işsiz bırakılıp dünyada cehennemi bir hayatı reva görülecek, din adına her tarafta zalim ve hırsızlar at koşturacak rahatsız olmadığın gibi hoş amedi edeceksin sonra birkaç hüzün maskeli laf edip cennetin yolunu bulacaksın!

Din sadece vaazdan ve sözden ibaret olsaydı ne kadar da güzel Müslüman olurlardı kim bilir? En ağdalı lafları bunlar eder, içinde hak, hukuk, adalet, mazluma arka çıkma geçen en fiyakalı cümleleri sarf eder sözcük aleminde, temeli adalet ve insanlık olan bir dünya kurarlardı.

Gel gör ki Allah ‘inandık’ demeyle bırakmıyor. Sözlerin pratik hayattaki karşılığıyla sınıyor insanları. Sınanınca ortaya yalancılar, zalimler ve hırsızlar ortaya çıkıyor.

Ramazanımızı da çaldınız…

[Alper Ender Fırat] 4.6.2019 [TR724]

Gurbette bayram [Ramazan Faruk Güzel]

Uzak bir gurbet elinde, dünyanın bir öte ucunda bir Ramazan Bayramı daha… Bayram; özünde mutluluk demek, dostlarla, aile ile o mutluluğu –bir arada- paylaşmak demek…

Şu son 3-4 yıl var ki ülke içindekiler kadar, ülke dışındakiler için de bayramlar farklı çağrışımlar, hisler uyandırıyor! Bireylerin savrulduğu, ailelerin dağıldığı, yüzlerce/ binlerce kadın ve çocuğun hapislerde olduğu bir ülkeden gelmişseniz, dünyanın neresine gitseniz de onların acı tortusunu taşıyorsunuz içinizde, yüreğinizin en kuytu köşesinde…

ESKİLERİ ÖZLEM…

Memleketindeki çocukluğu, çocukluğundaki bayramlar geliyor insanın aklına… (Belki getirmeye çalışıyor insan beyni, akıl oyunları yapıp seni formatlamaya çalışıyor.)

“Mutlu olmalıyız, neşelenmeliyiz” diyorsun. Zira adı üstünde bu bayram, Ramazan Bayramı.. ki, bizim oralarda ona Şeker Bayramı da derler; bu günlerde gelene geçene, misafire şeker ikram edildiğinden. Ama insan ağzını şekerle tatlandırmaya çalışsa da dilinin ucunda hep bir kekremsi tat işte!

Sonra istemsiz dudaklar kıpırdanıyor… (Urfa civarına ait olduğunu sandığım bir türkü):

“Bayram gelmiş neyime/ Kan damlar yüreğime

Yaralarım sızlıyor/ Doktor benim neyime..”

Evet, insan uzaklara düştüğünde bayramların tadını kaybetmeye başlıyor ama, yurdum insanının amansızca yaşayıp durduğu, böylesi yürek sızılarını boşalttığı türküleri daha iyi anlamaya, içselleştirmeye başlıyor da… (Belki de o “kekremsi” deyip geçtiğimiz tat ondan!)

YOLUN GURBETE DÜŞMEYE GÖR…

Aşık Beyhanî’nin seslendirdiği bir Erzincan türküsünde denildiği gibi “Yolumuz gurbete düştü” ondandır, bu bayram demlerindeki suskunluğumuz. Evet, o türküde “Yolumuz gurbete düştü” diyor ve devam ediyor:

“Hazin hazin ağlar gönül/ Araya hasretlik girdi

Hazin hazin ağlar gönül/ Garip garip ağlar gönül

Dertli dertli ağlar gönül…”

Sahi, gurbeti en derin kim hisseder acep bağrının ortasında?

Mesafede en uzak olan mı, yoksa özlediklerine en yangın olan mı?..

Ya gurbet içinde gurbet yaşayanlar:

“Gurbet içinde gurbet,/ Yandım bîhuzûr oldum.

Hasret içinde hasret,/ Hem boşaldım, hem doldum.”

Bir Keskin türküsünde dillendirildiği gibi:

“Bir yiğit gurbete gitse/ Gör başına neler gelir

Garip sılayı andıkça/ Yaş gözüne dolar gelir…”

Kalmak bir dert, gitmek ayrı bir dert… Ve herkesin yaşadığı başkasına hikaye gelir.

Sonra bazen tahammülsüzlük sarıyor; gideceksin ama nereye, bütün gemilerin yakıldıysa..?!

İnsansın neticede, hislerden mürekkepsin; baskın geliyor, yaşadığın, tattığın memleket hatıraları, hoyratça çekiveriyor yaka paça seni bağrına…

O gel-git anlarında bir Sivas türküsü devinir durur kalbinde, susturamazsın:

“Gine gam yükünün kervanı geldi/ Çekemem bu derdi bölek seninle,

Eremem Lokman’a çaresiz kaldım/ Çekemem bu derdi bölek seninle.”

GURBETLERDEN KURBET ÇIKAR MI?

Hayıflanmaya kalktığında Aşık Mahsunî’nin bir dörtlüğü ile teselli edersin kendini, “Gelişim boş değildi, kalışım bari hoş olaydı” mırıltıları arada:

“Kâmil olan kalmaz naçar/ Gam yeme gönül gam yeme

Kara gündür gelir geçer/ Gam yeme gönül gam yeme.”

Gurbet de olsa, yaban da olsa bulunduğun yerler; bir fark katabilme, adaletsizliğin otağ kurduğu yerdeki insanlara ilerisi için gerçek bayramlar yaşatabilme umudu ile ayakta kalabilmek…

Her ne yapıyorsan bulunduğun yerde “Sebât”… Yoksa:

“Çarkedip durma öyle maksûde eremezsin/ Yerinde kalmayınca, meyveyi deremezsin!”

Evet, bir Ramazan Bayramı’nda uzak bir gurbet elinde;

Şiirlerin, türkülerin her mısrasında, ağızda bazen buruk, bazen hoş bir tat ve rayiha…

Memleketindeki çocukluğun, çocukluğundaki bayramlar gelirken aklına, belki rahmetli dedenin aldığı pamuk helvasının hoş tadı düşer dimağına, yüzün gözün ıpıslak olur…

Belki de zorunlu olarak geride bıraktığım ülkenin zindanlarında yüz binlerce insanlar kaldığından…

Bedenin binlerce kilometre uzakta, kalbin ve kafan oralarda; gerçek bayramları arzularsın Alvarli Efe Hazretleri gibi:

“Hüzn-ü keder def ola/ Dilde hicap ref ola/

Cümle günah af ola/ Bayram o bayram ola.”

Kendisi de zorunlu ayrılıklar, sürgünler yaşamış olan rahmetli Cem Karaca’nın o güzel şarkı sözleri ile bitireyim… güzel şeyler duyma, iyi haberler alma çağırısı ile… güzel ve keyifli bir bayram dilekleriyle:

“Dur, bırak. Kaynasın kahvenin suyu
Bana İstanbul’u anlat, nasıldı
Bana boğazı anlat, nasıldı
Haziran titreyişleri kaçak yağmurlar ardı
Yıkanmış kurunur muydu yine o yedi tepe
Ana şefkati gibi sıcak güneşte….
İnsanlar gülüyordu de
Trende vapurda otobüste
Yalanda olsa hoşuma gidiyor söyle
Hep kahır hep kahır hep kahır hep kahır


[Ramazan Faruk Güzel] 4.6.2019 [TR724]

Kemalistler nasıl Müslüman ister? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Son 10 yılda hakim olan, dinin/muhafazakarlığın ekrana konup, arkasından her türlü soygunun, talanın yapıldığı DALAVERE DÜZENİ’ni dikkate almazsanız Türkiye’nin yüzyılı laiklik, irtica gibi tartışmalarla geçti. Yıllarca laikçi kesimler kimin, neye, ne kadar ve nasıl inanacağı üzerine ahkam kesti. İnsanların kıyafetinden başörtüsüne, ibadet şekline kadar her şeye müdahale etti. Vatandaşı tarikatına, cemaatine, inancına, kıyafetine göre fişlediler, irtica listeleri hazırladılar. Dini bir eğilime, tona sahip olan herkesi “tehlikeli” addedip bazen kamu kurumlarından, bazen hayattan dışlamaya çalıştılar.

AKP’nin dini dibine kadar istismar edebilmesi, her türlü yalana, talana rağmen muhafazakarların desteğini alabiliyor olması Kemalistlerin ve laikçi elitlerin eski tavırlarında saklı. Dün Kemalistler Atatürk ve laiklik arkasına saklanarak devletin gücünü birilerini dışlamak, tasfiye etmek için kullanıyordu. Bugün gücü ele geçiren AKP aynı şeyi dini kavramları kullanarak yapıyor. Birbiriyle kıyaslanmaktan hazzetmeseler de iki kesimin davranış kalıbı aynı. Her ikisi de devleti, hukuku, kamu kaynaklarını babasının malı gibi görüyor ve kendi gibi düşünmeyene hayat alanı bırakmıyor.

AKP tecrübesine rağmen Kemalistler, laikçiler değişmemiş görünüyor. Hala eski günlerin özlemiyle yaşıyor ve hala halka, dindara tepeden bakmaya devam ediyor. Kendi gibi düşünmeyeni linç etme veya değiştirme hakkını hala kendinde buluyor. Bu davranışlarıyla da AKP’ye ve yaptıklarına meşruiyet zemini sağlıyor.

Türkiye’deki Kemalistleri ve laikçileri anlamak mümkün değil. Laikleri demiyorum. Çünkü devletler laik olur. Kişiler bir dine inanır veya inanmaz. Dindar, deist, ateist, seküler olur. Laiklik devletin dini alanda olmaması, dinler ve inançlar karşısında tarafsız olmasıdır. Dine hayatında önem/öncelik vermeyen kişilere de seküler denir. Bu nedenle bizdekiler laik değil, laikçi. Kendi anladığı laikliği herkese dayatan ve herkesi kendi kafasındaki kalıba sokmaya çalışan, dindarın hertürlüsüne kulp takan, ama asla saygı duymayan, yaşam tarzına katlanamayan ve değiştirmeyi gaye edinen kişiler bizim Kemalistler. Laikliği başkalarına ayar vermek için ideoloji olarak kullanıyorlar.

Dünyada seküler kesimler, hayatlarına müdahale edilmedikçe başkalarını inancından, kıyafetinden dolayı aşağılamaz, dışlamaz. Aksine, özgürlük ve insan hakları gereği inanç, ibadet, kıyafet özgürlüğünü savunur. Bunu, ırkçıların saldırı ihtimali doğunca camileri ve Müslümanları korumak için kendini kalkan eden pek çok seküler batılı da gördük.

Kemalistlere sorduğunuzda neredeyse tamamı “biz de Müslümanız” der; ama dikkatli, ibadetinde Müslümanın hiçbir türünden hazzetmezler.

Bizim Kemalistler tarikatları sevmez, “yobaz”, “gerici” , “cahil” bulur. Onlara göre tarikatler kapatılmalıdır. Çünkü varlıkları laikliğe aykırıdır. Atatürk de “Türkiye şeyhler, hocalar diyarı değildir!” dememişmiydi zaten. Sarıklı, sakallı, namazlı insanlara uzaylı yaratık gibi bakarlar. Görünce kırmızı görmüş boğa gibi olurlar. Tarikatlara ait dergah mescit, kurum ne varsa kapatılmasını isterler. Zira onlar mutaassıp, yozbaz insanlar yetiştiriyordur.

Laik Türkiye Cumhuriyetinin denetim ve kontrolündeki İmam hatipleri de sevmezler. Bu sevmeme AKP’nin bütün okulları İHL’ye dönüştürüp parti şubesi haline gelmesi ile de ilgili değil. Eskiden beri sevmezler. Ama ilk imam hatiplerin İnönü döneminde açıldığını bilmezden gelirler.

Diyaneti ve Diyanet mensuplarını sevmezler. Devletin kasasından maaş alan “yobazlar” “asalaklar” olarak görürler. O halde “camiler ve görevlileri devletten bağımsız olsun, vakıflar-dernekler şeklinde yapılansın ve maaşlarını da o vakıflar ödesin, yerelleşsin!” deseniz tedirgin olurlar. Diyanet Teşkilatının Tek parti döneminde dini-dindarı devlet kontrolü altında tutmak için kurulduğunun farkındadırlar. Ama maaşların devletten ödenmesini istemezler.

Bir cemaate, tarikate bağlı olmayan Müslümana razı gibi görünürler. Ama yaşı biraz genç dindar görseler yüzleri ekşir. “Bu yaşta niye camiye gidiyorsun?” “Namaz kılacağına git çalış, çalışmak da ibadettir!” diye nasihat ederler. Bir genç hanımefendi dini gerekçelerle başını örtse tesettüründen fevkalade rahatsız olurlar. “Bu yaşta baş mı örtülür? Bunal mıyormusun?” gibi üst perdeden ve aşağılayan konuşmalar yaparlar.

Dinin fazlasının insanı bilimden, dünyadan kopardığını, yobazlaştırdığını, tarikatların/cemaatlerin gençleri cahil bıraktığını vs söylerler. Ama işi okul açmak olan, dünyanın her yerinde en kaliteli kolejleri, üniversiteleri açan ve dünya çapında bilim olimpiyat madalyaları alan, sürekli Türkiye dereceleri çıkaran dindarları da sevmezler. Onları da tehlikeli, zararlı bulurlar. Çok iyi eğitimli, NASA’da, Google’da çalışan, batının en iyi üniversitelerinde pozisyon bulan ama namaz kılan, ibadetini yapan insanlardan da hazzetmezler.

Ülke için madalyalar almış, her ÖSS’de derece çıkaran, dini eğitim vermeden dindar ama bilimsel yönü güçlü öğrenciler yetiştiren okulların kapatılmasına karşı çıkmalarını beklersiniz. Bilimi, eğitimi, öğrenmeyi bu kadar önemseyen kesimlerin akademisyenler hapse atılınca tepki vermesini beklersiniz. Ama bizim Kemalistler 1200 okulun, 18 üniversitenin neden kapatıldığını sormadığı gibi, kapatıldı diye zil takıp oynar. İşinden atılmış 8.000 akademisyeni, yüzbinlerce öğretmeni, bir gecede işinden olup hapse atılmış 4000 Cumhuriyet yargıcını ağzına almaz.

Hangi tip, hangi sınıftan dindar olursa olsun bir kulp takar ve linç edecek bir yön bulurlar. İşte bundan olayı dindarların hiçbir türü Kemalistlere güvenmez. CHP usulü laiklere itimat etmez. Tek parti döneminde yapılanlarla bugünkü laik seküler kesimlerin tavırlarını beraber okuyup benzer şeylerin tekrar yaşatılacağından hep endişe eder. Dindarı hep aşağılayan ve her an vurmaya hazır bekleyen laiklerin ağına düşmektense dindar görünümlü hırsızlarla, hokkabazlarla olmayı tercih eder halk. Çünkü bizim laikçiler, Kemalistler dini duyarlılığı olan herkesi din tüccarlarının eline terk eder. Zira bunların dindara töleransı sıfırdır; dine dair hiçbir şeye katlanamazlar!

Bizim laikçiler, Kemalistler için yaşlı isen sakal bırakmak, ölüme yakınsan camiye gitmek, nene olmuşsan başını örtmek mazur görülebilir. Ama gençler için bunların hiçbirisi normal ve kabul edilebilir değildir.

Onların aradığı arada cumaya giden, içkisini içen, modern hayatın gereklerini yapan, Kemalizmi din gibi algılayan ama kendini “Müslüman” olarak da tanımlayan insan tipidir. Dindarların taassubunu tartışır, kıyasıya eleştirirler ama 1930’ların liderlik modelini kutsarlar. O dönemin ideoloji anlayışıyla üretilmiş bir izmi dini taassuptan öte savunurlar.

Dindarın okumamışını “cahil” bulursunuz, okumuşunu “kandırılmış”, tarikatları “yobaz”, Diyanet mensuplarını “asalak”, hocaları “hokkabaz”. Camilerin çok olduğundan şikayet edersiniz, tarikatleri, dergahları kabullenemezsiniz. Ama okul-üniversite açana da tahammülünüz yoktur. Diliniz “Bilim! Eğitim!” der; ama dindarın eğitimli halinden hazzetmez, bilim adamını olmasını istemezsiniz.

Kuzum sahi siz nasıl Müslümanlar istiyorsunuz?

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 4.6.2019 [TR724]

Bayram… [M.Nedim Hazar]

Bir kıvam mevsimidir rahmet ayı. Meyveye duran dallar gibi, ruhlar taze bir çiçeği basamak basamak olgunlaştırır.

Her yıl yenilenen bir kanaviçe gibi ilmek ilmek örülür yenilenmenin, tekrar inşa etmenin kozası; şeffaf ve incecik melek parmaklarıyla günler ve geceler boyu. Rahmanî bir âlemin tütsülediği bir şefkat ve anlayış yudum yudum yerleşir gözeneklerine.

Enseler okşanmış, eller karıncalanmıştır şanslılar için. Ve alınlarda seccadelerdeki ıtırlı busenin sıcaklığı tütmektedir.

Ayrılığın hüznünü bayramın neşvesi bastırmasa katlanmak kolay olmaz. İnsan olarak yaratılmanın, şükür idrakinin pratiğidir bayramlar. Ramazan, ardında bin hatıra ve armağan ile veda eden sevgili edasıyla dönerken köşeyi, bayramın kuşatıcı iklimi tek tesellidir.

Dinle bak, nasıl bir diriltici soluk var rahmet esintilerinde! Gerçek ile metafiziğin arasatında bir yerlerde bulur inanmış gönüller kendilerini. İnancın göz yakan aydınlık ikliminden ödünç alınmış yüksek çözünürlüklü sahnelerdir adeta. Mümin için, hayatın tüm boğuculuğuna inat mentollü, nefes açan bir atmosferdir bu kutlu anlar. Hakiki hazzın tadımlık günleri…

Televvüs etmiş ruhların televvünlü bayramlarıyla karıştırmamak lazımdır. Eksiktir her şeyi dünya olan tek boyutluluların; bahtsızlardandırlar dolayısıyla…

En kirletilmemiş günleridir hayatımızın.

Temize çekeriz bir ay boyunca ruh dünyamızı, çekmecelerimizde bahar temizliği yaşanmıştır. Daha hafif, daha nezih, daha mis…

Tebessümle kuşanır tüm çehreler. Gündelik kırgınlıklar, küslükler sımsıkı kilitlenir nefsin sandukalarına.

İnsan ümit ve endişenin evladıdır.

Salınıp dururken bu iki dünya arasında, bir yanda pusuya yatmış karanlığın, diğer yanda kolları alabildiğince açılmış ferah feza bir aydınlık kucağın idrakidir bayramlar. Niçin yaratıldığını ve ne için yaşaması gerektiğini ruh mihrabında yüksek desibelle haykıran ebabiller uçuşmuştur bir ay boyu.

Söz sırası martılarındır…

Kanatlarında kandil taşır martılar; alev yalazına bandırılmış divitten parmak uçları, tül tül gufran gererler gökyüzüne.

En çok bayrama yakışır umut ve bayram en çok çocuklara…

Yakışıklı ve güzel olur tüm çocuklar bayramlarda. Bayramda cıvıl cıvıl koşuşan çocuklar var ise hala umut var demektir o toplum için.

Bayramda sevinmek var…

Bayram biraz da anne elleri demektir. Annesiz bayramlar hüzünlü olur. Ve boynu bükük kalır babasız bayramların. Sevinci idrak, hüzün ile tanışıklıktan geçer her zaman. Bu yüzden bayram biraz da mezar taşlarıyla hatıralara seyahat demektir. Anılar canlanır birer birer geçmiş güzelliklere dair. Söyleyin bana; sevinçli yüz bilir misiniz çocuklarına bayramlık alan babalarınkinden daha fazla?

Bayramlar neşe ile tıka basa dolu büyülü kervansarayıdır ebed yolcularının. Mukaddes bir ‘şehr’in özü, faniliği idrakin usaresidir. Hüzünlü bir bitişin sevinçli bir başlangıçla buluştuğu muhteşem kavşak! Kulluğun rahmetin tüm göz kamaştırıcı rengarenkliliğiyle şehrayini, şahane galası.

Rabbanî bir vakumdur bu; tüm cazibesiyle içine çeker rahmanî atmosferinin. Zerre zorlaması yoktur bunu yaparken; cebri, protokolü, tehdidi olmaz asla! Ancak insan fıtratı gereği selim bir insiyak ile yaşar bu güzelliği. İçinde rahmet, mağfiret ve nihayet azat vardır bilenler için.

Bir kapı sımsıkı kapanmış, diğeri ardına kadar açılmıştır bu günlerde. Ebu Mesud’dan (ra) rivayet: “İnsanlar Ramazan ayının ne olduğunu bilseydi, ümmetim bütün senenin Ramazan olmasını temenni ederdi” İşte bu idrak ile yaşadığımız bu günlerde yürek mahyamızda hep aynı yazı:

“Rabbim sen affetmeyi seversin!”

Kutlu olsun…

[M.Nedim Hazar] 4.6.2019 [TR724]

Kanun sadece fukaraya var [Tarık Toros]

Kitabın ortasından konuşalım:

Bugün…

Lohusa bir kadını bebeğiyle hapse atan…

Yarın…

Ananıza bacınıza, kızınıza da aynını yapar.

**

Mala mülke çöken sizinkine de çöker.

Eşinizi dostunuzu kaçıran, gün gelir sizi de kaybeder.

Ankara’nın göbeğinde Emniyet’te diplomatlara işkence yapıldı, baro raporuyla belgelendi, hafta geçti ‘tık’ yok.

Bugün ses etmediğiniz işkenceye yarın siz de maruz kalırsınız.

Bilmem nerenize cop sokarlar, daha ne diyeyim..!

**

“Devletin benimle ne hesabı olur, olan düşünsün” demeyin.

Yangın…

İşinizi aşınızı elinizden aldığında hayli geç olacak.

Belki de oldu bile.

**

Yargı reformuymuş.

Mevcut yasaları uygulayın içeride kimse kalmaz.

Taraf olduğu İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 30 maddesinin 30’unu da ihlal ediyor Türkiye.

İlaç için uyduğu tek madde yok!

**

Önceki yazıda not düşmüştüm.

Batı’daki sistemi alıp ülkeme monte etme gibi fantezilerim yok.

Üç yönden olanaksız bu: Tarih, toplum ve ekonomik gelişmişlik.

**

Devamla…

Bu üç şeyi tek başlıkta toplayabilirsiniz: Potansiyel.

Asıl bu yok.

**

Siyaset bir dava değildir.

‘Dava’ derseniz kendinizi ‘vazgeçilmez lider’ sizi terk edeni ‘hain’ ilan edersiniz.

Siyaset siyasettir.

Ülkeye hizmet aracıdır.

Egosu yüksektir.

Cazibesi bundandır.

Maddi getirisi yoktur bilakis olan olan birikimi de götürür.

**

Bugün ülkede yaşanan siyasi bir kavga değil.

Haliyle mevzu siyaset de değil.

İstanbul seçimini, “seçim kurulu memur olmayanlardan atandı” diye iptal eden Yüksek Seçim Kurulu’nun…

“Soruşturma geçiren kurul üyeleri 23 Haziran’da da görev yapacak” kararı verdiği ülkede yaşanan…

Seçim tiyatrosu bile değildir.

**

Ekleyelim:

Ülkenin başı demiş ki, “Herkesi serbest bırakmak gibi bir şey olmaz. Bırakılması gerekenler noktasında bakanlığımızın çalışması var.”

Haliyle yaşanan…

Yargı tiyatrosu değildir.

Olmayan şeyin tiyatrosu da olmaz.

ABD Başkanı’nın, serbest bırakılan Türk asıllı vatandaşı için “rehine” dediği bir ülkeden bahsediyoruz.

**

Sonra bakıyorsun mahalleye…

İslambol mu, İstanbul mu, Stin Poli mi, Stambuli mi, Stanpoli mi, bilmem ne…

Bunu tartışıyor.

Bir deli kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış misali.

**

2 Haziran ölüm yıldönümüydü.

Koca şair Ahmed Arif’in vefatının üzerinden 28 sene geçmiş.

Ankara Maltepe Camii’nden kaldırılan cenazesi, dün kadar yakın oysa.

Cenazemi Hacıbayram’dan kaldırın diye vasiyet etmiş.

Ne çare, tamirattan kapalıymış.

Bilen bilir, şöyle harika bir sözü var, onunla bitirelim:

“Kanun! Bu da bir maskaralık, bir dümen. Kanun yalnız biz fukaralar için var. O da cezalandırırken sade!”

[Tarık Toros] 4.6.2019 [TR724]

TMSF yangından mal kaçırıyor [Semih Ardıç]

Emanet şirketler ve mal varlığı ihalesiz satılıyor

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) hukuksuz bir şekilde devredilen 982 şirket bu karanlık dönem bittiğinde asıl sahiplerine iade edilecek.

Hukuk devletinde hayal bile edilemeyecek metotlarla gasp edilen şirketlerin içinin boşaltılması ya da satılmaya kalkılması başlı başına bir skandal.

BOYDAK, KOZA İPEK, NAKİPOĞLU, ZAMAN VE DİĞERLERİ

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahane edilerek el konulan şirketlerin arasında Koza İpek, Boydak (İstikbal, Bellona, Mondi, HES Kablo, Türkiye Finans), Naksan, Kaynak, Feza Gazetecilik AŞ (Zaman), Alfemo, Abalıoğlu (Lezita piliç) ve Faruk Güllüoğlu gibi faaliyette bulundukları sektörlerde parmakla gösterilen şirketler var.

Mali Suçları Araştırma Kurumu (MASAK), Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB), Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) başta olmak üzere devletin bütün birimleri el konulan şirketlerin hesaplarını didik didik etti.

ŞİRKETLER TERTEMİZ ÇIKTI


Müfettişler bütün defterlerin, banka hesaplarının altını üstüne getirdi. Saray medyasının manşetlerinde uydurdukları senaryoları teyit edecek bilgi/belge çıkmayınca tekrar başa dönüldü.

Her teftişte aynı netice çıktı. Ne iddia edildiği darbe ile bir irtibat ne de terörün finansmanına dair bir belge tespit edilebildi.

Şirketlerin geriye dönük 10 sene boyunca bütün malî ve idarî işlemleri teferruatına kadar tahkik edildi. Varılan netice değişmedi: Hepsi tertemiz.

Aksi halde Saray’ın düdüğü ile yatıp düdüğü ile kalkan gazetecileri ve troll ordusu her gün şirketlerde ortaya çıkan skandalları dillendirmekten eşsiz bir keyif alırdı.

1 KURUŞLUK USÛLSÜZLÜK TESPİT EDİLSEYDİ


Haddizatında Saray medyası memleketi kasıp kavuran krizi unutturmak için malzeme bulmakta zorlanıyor. 1 kuruşluk usûlsüzlük tespit edilseydi yeri göğü inletirlerdi.

Hizmet Hareketi ile gönül bağı olduğu için hapse atılan, mallarına el konulan iş adamlarında kara para emaresi yahut terör ile irtibat tespit edilseydi Saray’ın kiralık kalemleri her gün dokuz sütuna manşet bunları anlatırlardı.

Türkiye’nin 2018 yılında krize girmesinde Boydak ve Koza İpek gibi vergi, istihdam ve ihracat rekorları kıran holdinglerin mülkiyet hakkı hiçe sayılarak TMSF’ye devredilmesinin payını hesaba katmayanlar daha büyük krizlere davete çıkarıyor.

ASIL SAHİPLERİNE İADE EDİLMELİ


Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığının ilk senesi tarihin en ağır iktisadî krizi ile geride kalırken 982 şirketin asıl sahiplerine iade edilmemesi ayrı bir garabettir.

Hâkim ve savcılarına kadar Saray’da tanzim edilen mahkemelerin baktığı davalarda bir kere daha müşahede edilmiştir ki el konulan şirketlerin Türkiye’nin en şeffaf şirketleridir.

Kayıt dışılığın yüzde 40’ı bulduğu bir memlekette o şirketlerin bu mükemmelliği taltif edilmeliydi.

Kimsenin taltif beklediği yok. Ekseriyeti itibarıyla Anadolu’da toplu iğne ile kuyu kazarak bugünlere getirilen aile şirketlerine reva görülen zulme bir an evvel son verilmelidir.

İHLALLER ARTTIKÇA TAZMİNAT TUTARI KABARIYOR

Şu ana dek işlenen hukuk cinayetlerine yenilerini ilave etmek AKP’nin suç dosyası ile beraber Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) kaybedeceği tazminat tutarını kabartacaktır.

Tekrar altını çiziyorum: TMSF şirketlerin sahibi değildir. İsmi üzerinde “kayyım müessesesi” olarak vazifelendirilmiştir.

Şirketlerin faaliyetlerinin ticari teamüllere uygun olarak, basiretli bir tüccar gibi idare edilmesi ve 982 şirketin ekonomiye katkısının devam ettirilmesi TMSF’nin asli vazifesidir.

TMSF Başkanı Muhiddin Gülal ve diğer kayyımlar bu vazifeye riayet etmedikleri hallerde şirket sahiplerinin her nevi tazminat talebinde 1’inci derecede mesuliyet sahibidir.

YÜZDE 50’DEN AZ HİSSESİNE EL KONULAN ŞİRKETLER DE VAR

982 şirket yüzde 50 ve fevkindeki hisseleri ile TMSF’nin kayyımlığına devredildi. 139 şirketin yüzde 50’nin altındaki hisseleri ile 127 gerçek kişinin (şahıs) mal varlıklarına da TMSF kayyım olarak tayin edilmişti.

Şirketlerde olduğu gibi TMSF’in üstlendiği “emanetçilik” (yed-i emin) vazifesi şahısların mal varlıkları için de caridir.

Dolayısıyla fon, bünyesindeki şirketlere, şirketlerin mal varlıklarına dair asgari seviyede tasarrufta bulunmalı.

Son günlerde bazı şirketlerin, gayrimenkullerin el altından satıldığına dair iddia ötesine geçen malumat alıyorum. TMSF’nin ihalesiz satış yapması kuruluş kanuna aykırıdır.

TMSF’NİN HER İŞLEMİ HUKUKA UYGUN OLMALI

Ticari faaliyetin devamı adına tasfiyesine yahut satışına karar verilmişse de bahse konu işlemin her safhası TMSF’nin internet sitesinde paylaşılmalıdır.

TMSF hangi gayrimenkulü kaç TL muhammen bedel üzerinden ihaleye çıkarmıştır?

İhale şartları nelerdir? İhale müzayede usûlü yapılmış mıdır? İhaleyi kim ya da kimler kazanmıştır?

Mülkiyet hakkına (sahiplik) bakan işlemlerden evvel şirketin büyük hissedârları ile Genel Kurul onayını haiz işlemlerde muvafakatname alınmış mıdır?

Suâlleri uzatmak mümkün. TMSF Başkanı Gülal bu ve benzeri suâllere her daim anayasa ve kanunlara uygun ikna edici cevaplar vermekle mükelleftir.

Gülal bugün cevap veremediği her suâlin istikbalde milyonlarca liralık tazminat cezasına tekabül edeceğini hatırdan çıkarmamalıdır.

DEVRAN DÖNÜNCE “BİZE Mİ SORMUŞLAR!” DERLER

Bugün TMSF’ye “Üçüne beşine bakmadan ne varsa satın hepsini.” talimatı veren kim varsa yarın devran dönünce mahkemede “Bize mi sormuşlar? Kâğıtlarda kimin imzası varsa mesuliyet de ona aittir.” diyecektir.

1990’lı senelerde Halkbank, Ziraat Bankası ve Vakıfbank’ta idarecilik yapmış kimselerin daha sonra açılan “görev zararı” davalarında mahkeme masrafına kadar cebinden ödediklerini hatırlatıp geçeyim bu faslı.

Hapse atılmadıkları için şükretmişti her bir bürokrat. Siyasetçinin kullanıp attığı o bürokratlar emeklilikte bile gün yüzü göremedi. Ne aile saadetleri kaldı ne de arkadaş çevresi.

“AF” KONUŞULURKEN BU ACELE NİYE?


Yargı Reformu Strateji Belgesi ile beraber mini yahut midi affın telaffuz edildiği bir dönemde TMSF kendisine emanet edilmiş şirketlerin sadece ticarî faaliyetine odaklanmalıdır.

O şirketler sadece hissedarlarının değil Türkiye’nin göz bebeğidir.

Her bir şirketin mali bünyelerine zarar verilmeden gelecek nesle ulaştırılması Türkiye ekonomisi adına da hayati bir meseledir.

Gizli-saklı şekilde piyasa değerinin çok altında fiyatlarla satılan toplu iğne de olsa eninde sonunda zararın hesabını yine TMSF Başkanı Muhiddin Gülal ve satışta imzası bulunan diğer yetkili zevat verecektir.

Ezcümle TMSF yangından mal kaçırmaktan vazgeçmelidir.

[Semih Ardıç] 4.6.2019 [TR724]

Hürriyet Sirki’nin illüzyonisti: Ertuğrul Özkök [Bülent Korucu]

Ertuğrul Özkök’ün psikolojisini çok merak ediyorum, yazılarına çok yansıtmıyor. Türk filmlerindeki müflis fabrikatör tiplemesine benzetiyorum. Her sabah aynı saatte kalkıp traşını oluyor, sanki işe gider gibi giyinip evden çıkıyor. Çevresindekiler de bu hayali patlatmamak için özen gösteriyor, zira gerçeğin şokunu kaldıramayacağını herkes biliyor. ‘Hey gidi günler’ düşüncesi hangi sıklıkta geçiyordur acaba zihninden?

Onun yönettiği Hürriyet’i sıkça süpermarket ya da alışveriş merkezine benzetirler. Bense Hürriyet’i bir sirk gibi kurgulayıp yönettiğini düşünüyorum. Evet sanılanın aksine sirk, sadece eğlence mekanı değildir. Bütün insani duyguların/zaafların uyarılması üzerine kurulmuştur. Trapezdeki adam ile kadın, gerilim ve endişe kaynağıdır; aslanın ağzına kafasını sokan göstericiyi korkuyla izlersiniz. Palyaço ile güler akrobatik hareketlerle coşarsınız. Mucizevi yetenekleri olan doktor, şapkasından tavşanlar çıkaran illüzyonist tamamlar şöleni. Tıpkı Hürriyet’teki gibi.

Özkök yaptıklarını ‘business’ olarak niteler, patronuna para kazandıran ve dolayısıyla kazanan bir işadamıdır. Büyük işadamlarının üye yapıldığı TÜSİAD’a kayıtlı olmaktan gurur duyar. Dönemin Ekonomi Bakanı Güneş Taner’le Aydın Doğan’ın karton fabrikası için teşvik pazarlığı yapar ve ortaya çıkınca mahcubiyet de duymaz. Ancak, yalnız bunlara odaklandığımızda ortaya çıkan portre eksik kalır.

O bir küratördür aynı zamanda. Yönettiği sirkin ‘dikkat çekmesi’ ilk hedefidir. Gelenlerin mutlu dönmesi, ödedikleri paraya acımamalarını sağlamakla görevlidir. İyi gözlemci, manevra kabiliyeti yüksek bir karar vericidir. Hem malzemeyi hem müşteriyi iyi tanıma çabası içindedir. Dikkat çekmek için gerekirse ürünü ve müşteriyi manipleye hazır bir açgözlüdür. Neyi beğenmeniz gerektiğini dikte etmekten çekinmeyen nobran bir hayat tarzı pazarlamacısıdır.

Yönettiği sirkin gözde olması için bulunmasını istediği parçaları transfer eder ya da onları üretir. Mesela Ahmet Hakan’ı alır, yontar ve yeni kimlikle sahneye sürer. (http://www.tr724.com/arafsiz-golge-ahmet-hakan/ ) Osman Müftüoğlu da projedir, Ayşe Arman da. İyi bir antrenör olarak kimden hangi performansı alacağını bilir, ona göre yatırım yapar. Kaybedeceği adamları için kenarda yedek ısıtır, olmazsa yeni oyun düzenine geçer. Mesela Cüneyt Ülsever’den Yavuz Gökmen çıkarmayı denedi, başaramadı. Ülsever’den kendince verimler almaya çalıştı. Herkes Ahmet Hakan kadar dönüşüme açık değil elbette. Hürriyet’e çok sayıda yıldız kazandırmıştır ama aralarında gazeteci pek azdır. Çünkü onun yönettiği yer neonlarla aydınlatılan bir sirkti, gazete sadece sunum tarzıydı.

O BİR GÜÇ TEŞHİRCİSİ

O bir sörfçüdür; güç ve iktidar dalgalarının yönünü iyi kestirerek konumlanır. Güçlülerle ilişkisini teşhirciliğe vardıran bir şehvetle sergilemesini, özündeki zayıflığı bastırma psikolojisinin sonucu diye de okuyabiliriz. Turgut Özal’a öylesine yakındır ki ‘Özköşk’ olarak anılır. Buna rağmen Süleyman Demirel’li yıllarda da Köşk’ten çıkmaz. DYP’ye Demirel dahil herkes tapulu arazi gözüyle bakarken ve emanetçi İsmet (Sezgin) Abi’yi beklerken o ‘Leydi’nin topuk sesi’ni manşet yapar. Çiller seçildiğinin ertesinde bıyıklarını keser ve yeni dönemin işaret fişeğini çakar. Artık ‘bıyıklılar ideolojisini’ yıkmanın zamanı gelmiştir. Eski bir solcu (en azından kendini öyle tanımlıyor) için bıyıklarından vaz geçmenin sembolik anlamı yüksektir. Uzun süredir inşa ettiği kimlikte yeni aşamaya geçiştir bu. Kendine bazen, toplumdaki değişimi gösteren ayna, bazen değişimi tetikleyen öncü rolü biçer. Çiller’le yakınlığı Mesut’la (Başbakan Yılmaz’a ilk ismiyle hitap ediyor) arasını biraz açsa da son tahlilde al gülüm ver gülüm ilişkisi devam eder.

Özkök’ün iktidarda değilken temas halinde olduğu tek lider belki de Bülent Ecevit. 12 Eylül döneminde siyasi yasaklı iken çıkardığı Arayış dergisinin kadrosunda yer alır. Bu, henüz pörsümemiş solcu refleksi mi yoksa ‘Ecevit eninde sonunda döner’ yatırımı mı; o kadarını bilmiyorum.

MUHACİR PSİKOLOJİSİ…

O bir muhacirdir. Babası, Bulgaristan’ın Kırcaali Kasabasında bir köyde doğmuş ve mübadelede İzmir’e gelip yerleşmiş. Oğluna verdiği “Burası bizim son vatanımız. Gidecek başka yerimiz yok.” nasihatı bir şuuraltının özetidir. İster Balkan Savaşlarındaki zorlu ve kanlı göçle gelenler isterse mübadiller, tekrar kaybetme korkusunu üzerlerinden hiç atamadı. Bilhassa mübadiller, geldiklerinde kucak açan, sahip çıkan bir devlet buldular. Söz konusu iki motivasyon onların fazlasıyla milliyetçi ve abartılı devletçi olmalarına yol açtı.

Özkök’ün abartılı milliyetçiliğinde bu sosyal kodların etkisi azımsanmayacak kadardır. Fakat asıl sebep bir ‘devlet’ gazetesinde çalışıyor olmasıdır. Gazetenin eski sahibi Aydın Doğan, Nuriye Akman’a verdiği mülakatta “Hürriyet daha çok devlet gazetesidir. Herkese vermezler.” diyordu. Mehmet Ali Birand da yazılarının neden Hürriyet’te yayınlanmadığı sorusuna “Hürriyet ayrı… Hürriyet Devlet’in gazetesi. Ne olursa olsun her zaman devlet adına çalışır.” Cevabını veriyordu.

TRANSFORMERS GİBİ…

Özkök’ü ve Hürriyet’i, Transformers filmindeki arabalara benzetiyorum. Normal zamanlarda güzel spor bir araba ama işareti aldığında tam teçhizatlı bir asker. Sivil görünümlü asker sayısı medyada maalesef Özkök’le sınırlı değil.

Devlet, operasyon çekeceği zaman Hürriyet sirkinde ya seyirciyi meşgul etmek üzere bir cambaz sahne alırdı; ya da bakışları büyüleyecek bir illüzyonist algıyı ters yüz ederdi. Ahmet Kaya’nın lincine taş taşımak gerekiyorsa ‘Vay şerefsiz’ ve ‘Ayıp ettin gözüm’ manşetleri atılırdı. 28 Şubat postmodern darbesinin stratejisi uygulamaya konulacaksa ‘Silahsız kuvvetler’ görev başına çağrılırdı. Meclis, başörtüsünü serbest bırakan yasa çıkardığında ‘411 el kaosa kalktı’ diye aba altından sopa gösterilirdi.

Hürriyet ve Özkök’ün büyük operasyon becerisi, Hrant Dink’in öldürülmesiyle sonuçlanan süreçte izlenebilir. Resmi tarihin ‘İlk Türk Kadın Pilot’ olarak anlattığı Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğu iddiası önce Dink’in yönettiği Agos gazetesinde yayınlandı. 15 gün sonra Hürriyet haberi yorumsuz dille aktardı. Tam burada Hürriyet profesyonelliğine şapka çıkarıyoruz. Bugün Hürriyet’i de ele geçiren kifayetsiz yandaşlığın aksine ‘başarılı’ bir psikolojik harp organizasyonuydu karşımızdaki. Yorumsuz verilen ama göze sokulan bir haberdi; kimilerine göre bu ‘cumhuriyetin sembollerinden birine yapılmış saldırı’ idi ve 3-5 bin tirajlı gazetede kaybolup gitmesine izin verilmemeliydi. Dink’in Ermenilerdeki ‘Türk travmasını’ irdeleyen, hatta eleştiren cümlelerini çarpıtan Hürriyet yazarları son noktayı koydu.

Hürriyet’i benzetmek Muhammed Ali’ye haksızlık olur ama söylemek zorundayım; onun devletçiliği ve psikolojik harp operasyonlarında ustalığı ile bugünkülerin çapulculuğunu kıyasladığımızda Ali ile kulak ısıran Mike Tayson gibi duruyorlar. Özkök’e sefer görev emri çıkarsalar büyük ihtimalle omurgasızlığa varan kıvraklık ve tecrübesini Erdoğan’ın hizmetine sunmaktan mutlu olur. Hatta yargıda reform paketine dair şu cümlelerini göreve hazırım diye okuyabiliriz. “İşte bunlar içimdeki “umutlu adam”ı uyandırdı… Hakim ve savcılar daha şimdiden bu sözleri birer içtihat kabul edip içerideki gazeteci, siyasetçi ve aydınları serbest bırakabilir.”

Uyanan mutlu adam, olumlu bir şey söylüyor gibi yapıp Erdoğan’ın hem yasama hem de yargının yerine konumlanmasını normalleştirmiş oluyor.

Aaa! Bakın bakın cambaz az daha düşüyordu…

[Bülent Korucu] 4.6.2019 [TR724]

Salah, sahada rakipleri, dışarda nefreti yendi [Hasan Cücük]

Muhammed Salah, futbolun yükselen yıldızlarından. Adını Messi ve Cristiano Ronaldo’nun yanına yazdıran Mısırlı futbolcu, iki sezondur ortaya koyduğu futbolla Liverpool taraftarının gönlünü fethetti. Şampiyonlar Ligi finalinde Liverpool, Tottenham’ı yenip kupaya uzanırken, golün birinin atında Salah imzası vardı. Saha içi başarısıyla Liverpool’u taşıyan Muhammed Salah, saha dışı başarısıyla ise bir şehire şekil veren isim oldu.

Muhammed Salah, Temmuz 2017’de 42 milyon Euro bedelle Roma’dan Liverpool’a transfer olduğunda birçok bilinmezi barındırıyordu. Jürgen Klopp, Mısırlı oyuncuyu ısrarla istemişti ama dünyanın bir numaralı liginde tutunmak kolay olmuyordu. Ada’ya ayağını daha önce 2014’te basmış bir isimdi. FC Basel’den Chelsea’ye 16,5 milyon Euro bedelle gelen Salah, hiç oynamadan kiralık gönderilmişti. İtalyan kulüpleri Fiorentina ve Roma’da birer yıl kiralık olarak top koşturan Salah, 2016’da Roma’ya 15 milyon Euro karşılığında satılmıştı. Roma’da ortaya koyduğu futbolla yeniden Premier Lig’e göz kırpan Salah’ın yeni adresi Liverpool olmuştu.

Salah, 3 yıl önce hiç oynamadan gönderildiği Premier Lig’de Liverpool formasıyla arz-ı endam ederken, sıradışı bir başarı grafiği yakaladı. Golleri peş peşe atan Mısırlı yıldız, sezon sonunda 32 golle krallık tacını giymekle kalmadı, Premier Lig’de yılın oyuncusu seçildi. Şampiyonlar Ligi’nde Liverpool’u finale taşıyan Sallah- Mane – Firmino troykasının en önemli dişlilerinden biri yine Mısırlı oyuncuydu. Bu sezon gol sayısında geçen yılın gerisinde kalmasına ragğmen attığı 22 golle krallık tahtını takım arkadaşı Mane ve Arsenal’den Aubameyang ile birlikte paylaştı. Liverpool, Şampiyon Ligi kupasını kaldırken, yolu açan isim yine Salah’tı.

İSMİNE LAYIK OYUNCU

Salah’ın futbolu kadar dikkat çeken bir başka özelliği karakteriydi. Geçen sezonu sarı kart görmeden tamamladı. Bu sezon ise sadece bir kez sarı kart gördü. Ne rakiplerine sert müdahalede bulundu ne de ceza alanı içinde penaltı alma uğruna kendini yere bırakıp hakemi aldatmaya yönelik hareketten sarı kart gördü. Futbolu, futbolun kuralları içinde kalarak oynadı. En önemlisi taşıdığı isme yakışır bir davranış sergiledi.

Günümüz futbolcuların olmazsa olmazı olan neredeyse vücutlarının büyük bölümünü kaplayan dövmeleri de yoktu. Uzun saçlarına jöle sürmeye bile gerek duymuyordu. Salah, “Dövmelerim yok, saç stilimi hiç değiştirmedim, nasıl dans edilir bilmem. Ben sadece futbol oynamak istiyorum.” diyordu. Sahada aldığı ücretin hakkını hatta daha fazlasını veriyordu.

LİVERPOOL TARAFTARI, ADINA ŞARKILAR BESTELEDİ

Salah’ın bu sadeliği ve samimi davranışı kısa sürede Liverpool taraftarının sevgisini kazanmasının yolunu açtı. Kibir ve gururdan uzak yıldızları için taraftarlar beste yapıp, şarkılar söyledi. Yaşamı, davranışı ve futbol hayatıyla iyi bir örnek olan Muhammed Salah, bir şehrin değişimine öncülük etti. Salah, Liverpool formasını giydikten sonra şehirdeki nefret suçlarında büyük azalma görüldü. Yine Liverpool, taraftarının sosya medyada attığı İslam karşıtı mesajlar yarı yarıya düştü. Sahada rakiplerini yenen Salah, saha dışında ise müslümanlara karşı olan nefreti yendi. Salah, sayesinde birçok İngiliz, İslam hakkında araştırma yapıp, kitaplar okumaya başladı.

İngiltere Göçmen Politikaları Enstitüsü’nün yayınlanandığı bir istatistik çalışmasına göre, Muhammed Salah’ın Liverpool kulübüne transferinden bu yana Müslümanlara yönelik nefret saldırılarının oranı düştü. Verilere göre, Liverpool taraftarlarındaki Müslümanların nefret dolu tweetlerinin oranı, İngiliz kulüplerinin geri kalanına oranla yarı yarıya azaldı. Salah’ın Liverpool’a katıldığından beri Merseyside bölgesinde işlenen nefret suçları yüzde 19 oranında azaldı. Ayrıca Liverpool taraftarlarındaki Müslüman karşıtı tweetler, yüzde 7.2’den, yüzde 3.4’e düştüğü ortaya çıktı.

Avrupa’da aşırı sağın mevzi kazanıp, İslam karşıtlığının arttığı bir dönemde Salah, karakteri ve futboluyla rol model olarak öne çıktı. Bir müslümanın nasıl olması gerektiğini yaşantısıyla ortaya koydu. Avrupa’da müslümanların imajının düzeltilmesi için Salah gibi sahasında başarılı olmuş, ancak özünden ve kişiliğinden taviz vermemiş isimlere ihtiyaç var. Milyonları peşinden sürükleyen bir spor dalında Salah gibi bir müslümanın varlığının ne denli önemli olduğunu yaşayarak görmüş olduk.

[Hasan Cücük] 4.6.2019 [TR724]

Cezaevinde bayram sabahı [Tuncer Çetinkaya]

Kıvrım kıvrım jiletli tellerle çevrili avluda sabah sayımı için gardiyanların gelmesini bekleyen 39 insan var; ama ilk kez böylesine bir sessizlik hakim. Yere tüy düşse sesi duyulacak adeta. İnsanların nefes alıp vermeleri duyuluyor, kimsenin ağzını bıçak açmıyor.

Aslında bu sessizliğin başlangıcı Bayram namazı. Koğuşun merdivenlerini minber olarak kullanan tutuklu imam şöyle başlıyor söze: Muhterem din kardeşlerim! Biliyorum ki bu bayram hepimiz ve sevdiklerimiz için buruk bir bayram. Ancak takdiri ilahiye itiraz edecek değiliz. Yüce Rabbimiz bakınız ne diyor: Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musîbet geldiğinde, “Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz” derler.(Bakara 156) Sabır göstererek, namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin! Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil. (Bakara 45)

Hayat güllük gülistanlık değil. Elbette olumsuzluklar ve acılar bizi de bulur. Haksızlığa, saygısızlığa, vefasızlığa uğrayabiliriz. Ancak olumsuz duygularda boğulmak bireysel bir seçimdir ve zayıf karakterli insanların tercihidir. Rabbimiz ‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin’ buyuruyor. İnsan ümidini yitirirse hiçbir hedefi kalmaz…

Tutuklu imam “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.”(Bakara 216) ayetinden sonra “Ailelerimizden uzakta biraz hüzünlü olsa da buradaki hapis hayatımız inşallah günahlarımıza kefaret olur, başka olumsuzluklara da engel olur” diye bayram namazı hutbesini bitirdiğinde muzdar insanların “Amin” sesleri arşa perdesiz ulaşıyordu.

Sabah sayımı için koğuşa gelen gardiyanlar öyle korkutulmuş ki “İyi bayramlar” temennisinde bile bulunmaktan imtina ediyorlar. O günün bayram olduğuna dair takvim yaprağındaki yazıdan başka hiçbir emare yok. Sayım sonrası avluda sessizlik devam ediyor. Her bir köşede, sessizce gözyaşlarını içine akıtarak bayramı kendilerine zehir edenleri Allah’a havale eden masumların hüznü var. Koğuşumuzun büyüğü 75 yaşındaki Mehmet dedemizin “Arkadaşlar dağılmayın bayramlaşalım” çağrısı sessizliği bozuyor. Şimdilerde var mı bilmiyorum ama bizim çocukluğumuzda bayram namazı sonrası büyükler sıraya girer bir halka oluşur ve herkes bayramlaşırdı. Aynen bu manzara avluda oluştu. Yağmur yüklü bulutlar gibi hüzünle dolan gönüller bu manzara karşısında kendini bıraktı. Birbirine sarılarak bayramlaşanların gözyaşları birbirine karıştı. Bayramlaşma bitince ızdıraplı bir gönül ellerini semaya kaldırdı dakikalarca yüksek sesle dua etti, digerleri de cezaevini inletircesine bu duaya okunan hatimler, Yasinler, Fetihler, İhlaslar ve salavatlar hürmetine “Amin” dedi.

Avlunun ortasına hemen bir masa getirildi ve dolaplarda lokum, bisküvi, çikolata ne varsa ortaya kondu. Herkese ikram edildi. Sonrasında herkes yine bir köşeye çekildi ve sevdiklerinden ayrı bir bayram sabahının daha hüznü ve yalnızlığı her yeri kapladı.

Kimileri için sevdiklerinden ayrı geçen 1o’dan fazla bayram oldu; yalnız ve buruk.

Hapishane; yalnızlığın damıtılarak insanın saflaştığı yerin adıdır. Mahşeri, mezarda bekler gibi yapayalnız beklersiniz orada. Aslında orası, sıradanlığın nasıl bir olağanüstülük olduğunun idrak edildiği yerdir. Daha önce aklınıza dahi gelmeyen nimetlerin farkına varırsınız. Konuşmanın, farklı simalar görmenin, duymanın, toprağın, güneşin, sessizliğin, canlıların, bitkilerin… Bütün bunların ne kadar değerli olduğunun anlaşıldığı yerdir orası.

Konuşacak, derdinize ortak olacak birini ararsınız. Çoğu zaman bulamaz, beton duvarlarla dertleşirsiniz. Avluda dikenli tellere konan serçe kuşlarına seslenir, onlarla anlaşmaya çalışırsınız.

Revire, hastaneye veya mahkemeye giderken nakil aracının tel örgülü penceresinden görebildiğiniz bitki, hayvan ve farklı çehreler mutluluk kaynağınız olur. Uzaklara bakabilmenin, ufuk çizgisini görebilmenin ne büyük bir nimet olduğu orada anlarsınız.

Yürümenin, mesafe katetmenin ne büyük bir olay olduğunu 15 metre uzunluk 5 metre genişliğindeki avluda döne döne her gün 10 kilometre yol aldığınızda fark edersiniz.

Özgürlük duygusunu tadabileceğiniz tek yer olan avludan gökyüzüne, sonsuzluğa bakabilmenin kelimelerle tarifinin olamayacağını bir gün gelip tel örgülerle çevirip sizi kafes içine aldıklarında idrak edersiniz.

Issız gecelerde hamam böcekleri arkadaş olur size. Yolunu şaşırıp demir parmaklıklarla örülü pencerenizin pervazına konan uğurböcekleriyle, iri kanatlı sineklerle dostluk kurarsınız.

Cezaevinde kişiler istatistiğe hizmet eden birer rakam olduğu gibi günlerin de bir önemi yoktur. Günler, pazartesi, salı, çarşamba…diye adlandırılmaz; kantin günü, kitap günü, telefon günü, görüş günü, bayram günü diye hatırlanır.

İşte böyle bir ortamda gelir bayram günü…

Cezaevinde bayram gününün diğer günlerden bir farkı yoktur. Önemli olan tek şey görüştür. Sevgiyi, özlemi, hasreti iliklerinize kadar hissettiğiniz cezaevinde sevdiklerinizle açık görüşte buluşabilmek veya haftada bir de olsa cam duvarların arkasından telefonla konuşabilmek yaşama sevincinizdir. Su altında oksijensiz kalan birinin yukarı çıkınca ciğerlerine doyasıya hava çektiği yer gibidir görüş günleri. Kapı aralıklarından pencere kenarlarından bakan gözler daha görüş yerine gelmeden sevdiklerini arar. Kapılar açıldığında ‘Ana-baba günü’ tabiri işte tam da bu sahneyi anlatır. Kimi eşine, kimi babasına, kimi kardeşine, kimi de evladına seslenir: Buradayız.

Annelerinden ayrı kalan kuzuların birbirlerine kavuşma anı gibidir buluşma alanı. Gözyaşları birbirine karışır. O sahneyi anlatmak tarifsizdir; konuşmadan anlaşır insanlar, anne-baba evladının kokusunu içine çeker, evlat anne-babanın. Zamanın ışık hızıyla ilerlediği yerdir görüş günleri. Hiç bitmesin istersiniz ama bu dünyadaki her güzel şey gibi o da çabuk biter. Bayramda da beklenen ve hiç bitmesin denilen tek şey gün görüş günü. Bayramda bu anın gelmesini, sıranın kendi koğuşuna geleceği günü bekler insanlar. Bayramı bayram yapan tek yer orasıdır. Ama bu bile çok görülür pek çok insana.

Shakespeare meşhur oyunu Othello’da “Çaresi olmayan hastalıkta acılar sona erer, iyileşme umuduyla duyulan acı beterini görüp diner.” diyor. Yıllar var ki bayram, bayram gibi değil artık benim ülkemde. Acıdan başka bir şey yok. Acıyı daha büyük bir acı bastırıyor. Zulmün nirvanasının yaşandığı hüzünlü bir bayrama daha kavuştuk…

[Tuncer Çetinkaya] 4.6.2019 [TR724]